Bilim insanları bal, tuz ve deniz ürünleri de dâhil olmak üzere insan beslenmesinin yaklaşık yüzde 40’ında plastik parçacıkları belgelediler. İnsanlar her hafta bir kredi kartı kadar plastik yiyor olabilir. Bu, sağlığımızı ne yönde etkiliyor?

Günlük hayatımızın olmazsa olmazlarından olan plastikler doğa için ciddi bir tehdit yaratmaya devam ediyor. Yüzyıllarca bozulmadan kalarak nesiller boyu varlığını sürdüren plastiğin artık vücudumuzda da bulunduğu kanıtlandı. Yutarak ya da soluyarak fark etmeden aldığımız mikroplastiklerin sağlığımıza olan etkileri ise günümüzde ciddi bir araştırma alanı.

Çevre ve bilim yazarı Katharine Gammon, Nautilus internet sitesinde yayımlanan yazısında bu meseleyi enine boyuna ele alıyor.

Yazıdan öne çıkan bazı bölümleri aktarıyoruz:

“Martin Wagner, meslektaşlarının sürekli okyanustaki mikroplastiklerden bahsetmesinden rahatsızdı. 2010 yılıydı ve Büyük Pasifik Çöp Alanı manşetlerdeydi. Devasa bir döngü oluşmuştu. Dairesel okyanus akıntılarının neden olduğu plastik parçacıklarıyla dolu bu döngü, deniz kaplumbağalarını ve martıları öldürüyordu. Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nde plastiğin insan ve ekosistem sağlığı üzerindeki etkisiyle ilgili çalışmalar yürüten biyoloji profesörü Wagner, bilim insanlarının bu küçük plastik parçacıkların ana deposu olarak deniz sistemlerine işaret ettiğini fark etmişti. Peki, ya diğer sistemlerde de var olmaları mümkün değil miydi? ‘Tatlı suda da olmalılar’ diyen Wagner, mikroplastiklerin peşine düştü.

Bildiğiniz gibi, plastik her yerde. Ucuz; yapımı ve biçimlendirilmesi kolay. Bu mucize polimeri yiyecekleri depolamak ve taşımak; giysi ve kozmetik ürünler, araba ve tekne, deterjan ve gübre yapmak, kan vermek ve dişlerimizi diş ipi ile temizlemek için kullanıyoruz. Ancak bir çöplükte tek bir plastik parçasının parçalanması 20 ila 500 yılı bulabiliyor. Yani o salata kapları nesiller boyu bizimle olacak.

Çevre açısından ise plastik tam bir felaket. Oltalara ve ambalajlara dolanmış deniz hayvanlarını; alışveriş poşetleri, su şişeleri ve eski diş fırçaları gibi plastik eşyayla dolu plajları gördük. Ancak çevrecilerin ve bilim insanlarının odağında şu sıralar mikroplastikler var. Mikroplastikler, beş milimetreden küçük plastik kalıntıları. Plastiğin doğal bozunumu veya plastik kimyasallar içeren sayısız ürünle birlikte çevreye saçılırlar.

Mikroplastikler, Antarktika ve Everest Dağı’nın zirvesi gibi ücra yerlerde, balık bağırsaklarında ve bal arılarında bulundu. Araştırmacılar bir süre önce ameliyat ettikleri hastaların akciğerlerinde, donörlerin kanında ve doğmamış bebeklerin plasentalarında küçük plastik parçacıkları buldular. Tişörtlerimizden polietilen soluyabiliyoruz, çünkü atık su tesisleri onları tamamen filtreleyemiyor. Besin zincirine su veya planktonlar tarafından taşınan mikroplastikler gıdalarımızda, diş macunlarımızda ve diş iplerimizdeler.

Bilim insanları bal, tuz ve deniz ürünleri de dahil olmak üzere insan beslenmesinin yaklaşık yüzde 40’ında plastik parçacıkları belgelediler. Birleşik Krallık’ta bir yüksek lisans öğrencisi, ülkenin farklı bölgelerinden midye topladı ve tüketicilerin her 100 gram midye için 70 mikroplastik parçacık yuttuğu tahmininde bulundu. (…) Yani insanlar her hafta bir kredi kartı kadar plastik yiyor olabilir. Hatta daha fazlası da olabilir, çünkü bilim insanları et, sebze, tahıl veya paketlenmiş gıdalardaki mikroplastik seviyelerini nasıl güvenilir bir şekilde belirleneceğini henüz çözmüş değiller. Bu da aslında ne kadar plastik yediğimizi hâlâ bilmediğimiz anlamına geliyor.”

Mikroplastikler sağlığı nasıl etkiliyor?

Yazar, insan vücuduna yutma veya soluma yoluyla giren mikroplastikler ve hatta bir milimetreden daha küçük nanoplastikler hakkındaki tüm yeni bilgilere rağmen yanıtlanmayı bekleyen bir soru olduğunu belirtiyor: “Bu, insan sağlığı için tam olarak ne anlama geliyor?

İlkesel olarak sistemimizdeki plastiklerin bize zararlı olabileceğini kesin olarak biliyoruz. Plastik parçacıkların insanlar üzerindeki etkisine ilişkin en eski araştırmalardan birinde, Rhode Island’daki bir fabrikada döşemelerde, battaniyelerde ve giysilerde kullanılan kadife benzeri malzemeleri üretmek için naylon tozu kullanan, sentetik monofilament kablolardan kesilen kısa lifleri işleyen çalışanların akciğerleri incelenmiş. Fabrikada neredeyse hiç havalandırma yokmuş ve epidemiyologlar, işçilerde akciğer kanseri görülme düzeyinin, bölgede fabrikada çalışmayanlardan üç kat daha yüksek olduğunu tespit etmişler. İlk başta, işçilerin kimyasalları soluduklarından şüphelenmişler, ancak ölen bazı işçilerin akciğerlerini incelediklerinde, akciğer dokusunda naylon lifler bulmuşlar. Kaliforniya’nın içme suyundaki mikroplastikler konusunda düzenlemeler getirilmesine öncülük eden bilim insanı Scott Coffin, ‘Bu dikkat çekiciydi. 1990’ların sonuydu ve insanlarda kansere neden olan mikroplastikleri gösteren ilk vakaydı’ diyor.

Coffin, bulgunun 15 yıl boyunca bilimsel literatürde gömülü kaldığını, bunun da daha çok terminolojiden kaynaklandığını söylüyor: Raporlarda ‘mikroplastikler’ yerine ‘naylon tozu’ terimi kullanılıyordu. Bilim insanları bu ayrımı netleştirmeye çalıştı. Örneğin, bir polar montu yıkarken kaç adet mikrofiber saldığımızı ölçtüler. Hong Kong Kent Üniversitesi tarafından 2022 yılında yürütülen bir araştırma, bir çamaşır kurutma makinesinin 15 dakikalık kullanım sırasında 561.810 adet mikrofiber salabildiğini gösteriyor. (…) ‘Küçük bir toz bulutu olduğunu fark edebilirsiniz. Bu, soluduğunuz trilyonlarca nano boyutlu plastik lif anlamına geliyor. Bir anda buna maruz kalıyorsunuz, ama kimse sizi bu konuda uyarmıyor’ diyor Coffin.”

Akciğerlerin derinliklerine kadar ulaşıyor

Yazar, sağlığımızı korumak için başvurduğumuz en temel tedbirlerin bile bizi mikroplastiklere maruz bırakabildiğini söylüyor:

“Maske takmak tüm dünyada COVID-19’dan korunma ve hastalığın yayılmasını önleme açısından en etkili korunma yöntemi olarak kabul ediliyor. Ancak Çinli bilim insanları tarafından yapılan bir araştırma, neredeyse tüm maske türlerinin mikroplastik lif alımını da artırdığını ortaya koydu. Simüle edilmiş solunum ve yedi maske kullanarak yaptıkları deneylerde, KN-95 hariç hepsi filtrelediklerinden daha fazla lif üretti.

Bilim insanlarının verdiği iyi haber de şu: Mikroplastiklerin çoğu yapışıp kalmıyor, onları nefesle dışarı veriyor ya da başka yollarla vücuttan atıyoruz. Ancak Coffin ve diğer araştırmacılar, bu ‘çoğunluğun’ tam olarak ne kadar olduğu hakkında hiçbir fikirleri olmadığını itiraf ediyor. Bağırsak emiliminin yüzde 0,3 civarında olduğunun tahmin edildiğini, ancak bunun muhtemelen düşük bir tahmin olduğunu söylüyor Coffin. Özellikle uzun ve ince lifler olmak üzere bazı kalıntılar ise akciğerlerin en derin kısmına ulaşıyor.

Mart 2022’de Hollanda’daki bir laboratuvarın yayımladığı araştırmada, sekiz gönüllünün akciğer dokusu incelenmiş ve yüzde 80’inde plastik lifler bulunmuştu. Çalışmanın yazarı olan Hull Üniversitesi’nden su toksikoloğu Jeanette Rotchell, ulaşılması zor yerlerde plastiğe rastlanmasına, kara odaklı çalışan meslektaşlarından daha az şaşırdığını söylüyor. Zira deniz biyolojisi alanındaki geçmişi nedeniyle balıkların solungaçlarında ve bağırsaklarında mikroplastiklerin neden olduğu iltihabı görmüş. En büyük parçacıklar, yaklaşık bir susam tanesi uzunluğunda, ancak uzun ve incelerdi ve akciğerlerin en derin kısmına sıkışmışlardı. Yine de Rotchell, hayvanlardan insan çalışmalarına geçiş konusunda uyarıyor: ‘Midye ve balıklarda iltihaplanma etkilerini görebilirsiniz. Ama bence insanlar için, çevresel açıdan ilgili seviyeler ve plastik türleri hakkında henüz yeterli veriye sahip değiliz.’

İnsanların mikroplastiklere ne kadar maruz kaldığını ve bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışan Coffin, plastiklerin boyutunun, şeklinin, renginin ve kimyasal yapısının sağlık üzerindeki etkilerini hâlâ tam olarak anlamadığımızı söylüyor. Mobilya, yatak ve halılarda yaygın olarak bulunan ve diğer türlerden iki kat daha zehirli olabilen esnek köpük poliüretan dışında, çoğu plastiğin insan vücudu üzerinde benzer bir etkiye sahip olduğunu belirten Coffin, memelilerdeki polimer toksisitelerini karşılaştıran az sayıda çalışma olduğunun altını çiziyor.

Wagner, bilim insanlarının bu parçacıklar vücuda girdiğinde neler olduğunu bildiklerini söylüyor. Vücut, hasarlı hücrelerin yabancı maddeyi izole etmek için kimyasallar salgılamasıyla oluşan, iltihap üreten bir karşılık veriyor. Bu tepki oksitlenme stresini tetikleyebiliyor. ‘Bazı çalışmalar, nanoplastiklerin aslında enerji üretimine ve mitokondriye müdahale edebileceğini ve bunun oksitlenme stresine neden olabileceğini öne sürüyor. Bu da esasen vücudun kendi içindeki hasarı onarma yeteneğinin altüst olması anlamına geliyor. Ancak bunun nasıl olduğuna dair yeterli bilgimiz yok’ diyor Wagner.

Kan dolaşımımıza veya dokularımıza giren parçacıkların önce bağırsakta veya akciğerde fiziksel bir bariyeri aşması gerektiğini de ekliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar, partiküllerin yeterince küçük olması durumunda dokudan geçebileceğini ve doğrudan kan dolaşımına veya diğer organlara ulaşabileceğini gösteriyor. Wagner, ‘Sonra ne olduğu çok iyi bilinmiyor. Vücuttan atılıyorlar mı? Bu parçacıklardan kurtulmanın bir yolu var mı? Bu konuda gerçekten çok fazla deneysel çalışma yok’ diyor.

Zehir beklenmeyen yerden gelebilir

Tel Aviv Üniversitesi Porter Çevre Araştırmaları Okulu’ndan doktora öğrencisi Andrey Rubin, mikroplastiklerin mikro kirleticileri de vücuda taşıyabileceğini söylüyor. Pestisitler, ilaçlar, hormonlar, hatta ağır metaller bile mikroplastiklerle etkileşime girebilir ve bunlar tarafından emilebilir. Coffin, plastiklere eklenen kimyasalların toksisiteye neden olduğunu ve evde beklenmedik yerlerde bunlara maruz kalabileceğimizi belirtiyor: ‘Gıda için güvenli malzemelerden dökülen mikroplastikleri yiyorsanız, bu kimyasalların zarar verme ihtimali, mikroplastikleri kili veya mobilya lifleri gibi insan vücuduna asla girmemesi gereken bir şeyden solumaktan daha azdır.’ Nisan ayında yayımlanan bir araştırma ise suyla taşınan mikropların plastik parçacıklar üzerinde nasıl gezindiğini ve hasta edecek yeni konaklar bulmak için çevrede nasıl dolaştığını ortaya koymuştu.

Üreme sağlığını bozuyor

Wagner’in işaret ettiği üzere, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar, mikroplastiklerin vücut gelişimi, enerji üretimi ve üreme gibi biyolojik süreçleri düzenleyen endokrin fonksiyonlarını veya hormonal sistemleri bozabileceğini gösteriyor. Plastik yapmak için birçok kimyasal kullanılıyor. Bunlardan biri olan, plastik kaplarda ve şişelerde bulunan bisfenol A ise dikkate değer bir endokrin bozucu. Bilim insanları laboratuvar çalışmalarında bisfenol A’nın östrojen hormonunu taklit ettiğini ve sperm gelişiminde hasara yol açabileceğini tespit ettiler. Başka araştırmalar da mikroplastiklerin (sadece bisfenol A içerenlerin değil), testislere zarar verebileceğini ve yumurtalara ulaşmakta zorlanan deforme olmuş sperm hücrelerinin üretimine yol açabileceğini gösteriyor. Mikroplastiklerin yumurtalıklarda iltihaplanma ve düşük kaliteli yumurta hücreleri gibi kadın üreme sağlığı üzerinde de etkileri olabilir. Wagner, ‘Nanoplastiklerin ve mikroplastiklerin üreme sağlığında neden olduğu bazı etkilere dair çok tutarlı bir resim görüyorum’ diyor.

Ne miktarda mikroplastik insan üremesinde bozulmaya neden olur? Söylemek için çok erken. Coffin, ‘Kemirgenlerin üremesini ne kadar plastik parçasının etkilediğini biliyoruz, ancak miktarı insanlarla karşılaştıramıyoruz’ diyor. Bunun nedeni kısmen plastik parçacıklarla orantılı vücut ebatlarındaki fark ve kemirgenlerin kolayca üreme kabiliyeti. Coffin, önümüzdeki üç yıl içinde daha sağlam verilerin ortaya çıkmasını bekliyor.

Peki, düzenleyici kurumlar bir günde alınması kabul edilebilir bir mikroplastik dozu önerebilir mi? Coffin, ‘Sonunda bir seviye önerilecektir. Bu da güvenli ve güvenli olmayan kalıntı miktarları arasında net bir çizgi çizecek olan “eşik fikrine” dayanacaktır’ diyor. Son birkaç yılda, halkın endişesi nedeniyle mikroplastiklerle ilgili araştırmaların sayısı katlanarak artıyor. Wagner, ‘Ancak topluluk olarak çok fazla araştırma yapmış olmamıza rağmen, bilginin gerçekten bu oranda artmadığını düşünüyorum’ diyor.

Artan bir şey varsa o da plastik üretimi: 2020’de 367 milyon metrik ton plastik üretildi. Bu miktarın 2050 yılına kadar üç katına çıkacağı tahmin ediliyor.”

Bir Cevap Yazın