- 1-Farklı boyutlarıyla eşcinsellik
- 2-Eşcinselliğe yönelik değişen bakış açısı
- 3-Eşcinsel doğulur mu olunur mu?
- 4-Ebeveyn-çocuk ilişkilerinin cinsel yönelime etkisi
- 5-Eşcinsel yaşamın riskleri
- 6-Eşcinsellik değiştirilebilir mi?
- 7-İlâhî dinlerin eşcinselliğe bakışı
- 8-İslâm’a göre Eşcinsellik
- 9-Eşcinsel bireylere nasıl muamele etmeliyiz?
- Son Sözler
1-Farklı boyutlarıyla eşcinsellik
Günümüzde LGBT bireylerin sayısının, etkisinin, görünürlüğünün artmasıyla ve eşcinselliğe yönelik yasaların, algı ve düşüncelerin önemli oranda değişmesiyle birlikte eşcinsellik en çok konuşulan ve tartışılan konulardan biri hâline geldi. Konu etrafında çok sayıda akademik makale yazılıyor, yoğun bir şekilde anket ve araştırmalar yapılıyor, konuya yeni tanımlar, izahlar getiriliyor.
Eşcinsellik kendisini toplumsal bir realite olarak öyle kabul ettirdi ki artık hiç kimsenin bu konuyu görmezden gelmesi mümkün değil. Eşcinselliği onaylamayanlar da kendilerini meselenin dışında tutamıyorlar. Zira hem LGBT bireylerle aynı toplumu paylaşıyor hem de çocukları hakkında endişe ediyorlar. Özellikle ilâhî dinlerin konuya yaklaşımını bilen dindar aileler, eşcinsel bireylere nasıl bakacaklarını, çocuklarını eşcinsellikten nasıl koruyacaklarını ve çocuklarının toplumun her kesiminde karşılaşacağı bu bireylere karşı nasıl bir tutum geliştirmeleri gerektiğini merak ediyorlar. Sayıları hızla artan LGBT’ler ise cinsel tercihlerine dinin ne dediğini, kendilerine dinde yer olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar.
Dinin eşcinsellik karşısındaki tavrı çoklarınca merak edildiği ve konu etrafında ciddi bir kafa karışıklığı yaşandığı için meseleyi farklı boyutlarıyla ele almak istiyoruz. “İslâm eşcinselliğe nasıl bakar?” şeklinde ortada tek bir soru var gibi görünse de esasında meselenin pek çok detayı var. LGBT bireylere karşı nasıl bir tutum geliştirileceği, bir insanın hem eşcinsel hem de dindar olup olamayacağı, eşcinselliğin doğuştan gelen bir özellik olup olmadığı, karşı cinse ilgi duymayan birine ne tavsiye edileceği, nasıl bir söylemle kamusal alana çıkılacağı, bu konuda çocuklara nasıl bir terbiye verileceği bu konuda ilk akla gelen sorular.
İslâm’ın konuya yaklaşımına ve bu soruların cevaplarına geçmeden önce konu hakkında genel bir bilgi verilmesi, eşcinselliğin sebepleri ve neticeleri üzerinde durulması faydalı olacaktır.
Konuyla İlgili Kavramlar
Günümüzde cinsel birliktelikler veya cinsel yönelimler üç kategori altında toplanıyor: heteroseksüellik (karşı cinsellik), biseksüellik (iki cinsliklilik) ve homoseksüellik (eşcinsellik). Heteroseksüellik, karşı cinse ilgi duymayı, karşı cinsle birlikte olmayı ifade diyor. Yani kadınlara ilgi duyan erkekler veya erkeklere ilgi duyan kadınlar heteroseksüel olarak isimlendiriliyor. Eşcinsellik, aynı cins insanlar arasındaki cinsel yönelimi ifade ediyor ve bir adım ötesinde kadınların kadınlarla veya erkeklerin erkeklerle yaşadıkları cinsel birlikteliği. Biseksüellik ise hem kendi cinsine hem de karşı cinse yönelik cinsel birlikteliği, cinsel yönelimi ifade ediyor.
Günümüzde homoseksüel veya biseksüel olan bireyler LGBT kısaltma ile ifade ediliyor. Bu harfler, lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüel/travesti kelimelerinin kısaltmaları. Kendi cinsleriyle birlikte olan kadınlara lezbiyen, erkeklere ise gey deniliyor. Transseksüel ise kendi cinsiyetini kabul etmediği için karşı cinse ait kimliği benimseyen kimseleri ifade ediyor. Bunlar biyolojik cinsiyetiyle problemi olan, duygusal ve psikolojik olarak kendilerini karşı cinse ait gören kimselerdir. Karşı cinsin elbiselerini giyen, karşı cins gibi davranan kimselere ise travesti deniyor. Cinsel azınlıkları ifade eden başka kelimeler, başka harfler de kullanılıyor. Mesela LGBTQIA denilerek buna queer, interseksüel ve aseksüel kelimeleri de ekleniyor. Günümüzde bunlar “cinsel azınlıklar” olarak tanımlanıyor. Fakat asıl konumuz olmadığı için detaya girmiyoruz.
Eşcinsel davranışla eşcinsel yönelimi birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir insanın gey veya lezbiyen olarak isimlendirilmesi için kendi cinsine karşı bir cinsel yönelimin bulunması şart koşuluyor. Yani eşcinseller karşı cinse değil, kendi cinslerine karşı duygusal, romantik duygular taşıyorlar. Eşcinsel yönelim; fantezi, merak, heves, arzu veya şehvet gibi duyguların tesiriyle kişinin kendi cinsiyle bir veya daha fazla girdiği bir ilişki değil. Gey ve lezbiyenlerin sadece ve devamlı surette kendi cinslerine karşı eşcinsel davranışlar gösterdiği ifade ediliyor. Nitekim Amerikan Psikologlar Derneği de (APA) eşcinselliği, “kişinin kendi cinsinden bir bireye karşı, sürekli, duygusal, romantik, cinsel ya da sevgiye dayalı ilgi duyduğu bir cinsel yönelim” şeklinde tanımlıyor.
Eşcinsel yönelimin, eşcinsel eğilimden ve eşcinsel kimlikten farklı olduğu üzerinde de duruluyor. Toplumlarda eşcinsel eğilime sahip olan veya eşcinsel tecrübeler yaşayan insanların sayısı bir hayli olsa da, eşcinsel yönelime sahip olanlar bunlara nispetle çok daha azdır. Psikologlar yaşadığı birkaç tecrübeden veya bazı duygularından ötürü kendilerini eşcinsel zanneden bir çok kişinin gerçekte böyle olmadığını söylüyor. Hatta gençlik ve ergenlik döneminde bazı kişilerin kendi cinslerine karşı cinsel çekime kapıldıkları fakat bunun ileriki yaşlarda tamamen kaybolduğu da ifade ediliyor. Anlaşılan o ki eşcinselliği tek bir kalıba koymak doğru değil. Pek çok tipi ve çeşidi var. (Cinsel yöneliş, davranış ve kimlikle ilgili değerlendirmeler için bkz. Ebu Zaynab Abd al-Rahmân, Why Homosexuality is Prohibited in Islam, London, 2015, s. 25-38)
Eşcinseller veya eşcinselliği savunanlar, insanların kadın ve erkek şeklinde iki cinse ayrılmasına itiraz ediyor ve eşcinselliğin üçüncü bir cinsiyet olduğunu iddia ediyorlar. Onlara göre eşcinsellik kişinin bir tercihi değil; doğuştan getirdiği genetik bir özelliğidir. “Eşcinsel olunmaz, eşcinsel doğulur” sözü en sık tekrarladıkları jargonlardan biridir. Onlara göre bir insanın, sahip olduğu cinsel organlar açısından kadın veya erkek olarak doğması “tanımlanmış bir cinsiyet”tir. Kişi bunu kabul etmeyerek farklı bir cinsel kimlik tercih edebilir.
Kısacası modern dünyada cinsiyetin de cinselliğin de artık anlamı değişti. Bunlar dinle, ahlâkla, kültürle, yaratmayla, fıtratla alakalı kavramlar değil, daha ziyade bireyin özgür tercihleriyle alakalı kavramlar olarak görülüyor. Son yarım asra kadar tüm insanlık âleminde yadırganan ve ayıplanan, uzmanlar tarafından bir çeşit “psikiyatrik bozukluk” ve “ruhsal hastalık” olarak görülen eşcinsel davranışlar bugünün dünyasında normal kabul ediliyor. Bu konular tartışmaya bile açılmıyor.
İslamî literatürde eşcinsellik için kullanılan kelimeler “livata” ve “sihak”tır. Erkek eşcinselliği için livata, kadın eşcinselliği için ise sihak kelimeleri kullanılır. Fakat bu kelimeler eşcinsel yönelimi değil, eşcinsel davranışı tanımlar. Yani bir insan heteroseksüel olsa ve bir kereliğine hemcinsiyle ilişkiye girse bile yine de bu fiilin adı duruma göre livata veya sihaktır. İslâm hukukunda günümüzdeki anlamıyla geylik veya lezbiyenlikten bahsedilmez. Zira dinde hakkında hüküm bildirilen veya yasağa konu olan şey duygu ve eğilimler değil; fiil ve davranışlardır.
Bir de fıkıh kitaplarında geçen hünsa, hünsa-i müşkil kavramları vardır ki bunlar eşcinsellikten tamamen farklıdır. Hünsa, hem erkek hem de kadına ait cinsel organlara sahip olanları tanımlar. Şayet sahip olduğu cinsel organlardan ve onların işlevinden yola çıkarak onun erkek veya kadın olduğuna hükmedilemez ise ona da hünsa-i müşkil denir.
Konuşulması Zor Bir Konu
Şunu kabul etmek gerekir ki eşcinsellik çok boyutlu, oldukça kompleks ve konuşulması çok zor bir konudur. Çok boyutlu olmasının sebebi meselenin dinin yanında pozitif hukuka, siyasete, psikolojiye, ahlâka, sosyolojiye, tıbba ve daha başka alanlara bakan yönlerinin bulunmasıdır. Kompleks olmasının sebebi eşcinselliğin sebeplerine, aile ve toplum üzerindeki tesirlerine, insanın ruh ve beden sağlığını nasıl etkilediğine yönelik bilimin hâlâ net açıklamalar yapamamasıdır.
Konuşulması zor bir mesele olmasının sebebi ise popüler kültürün, medyanın, kanunların ve hatta bilim çevrelerinin yoğun baskısından ötürü konunun özgürce ele alınıp tartışılamamasıdır. Eşcinsellik aleyhinde ileri sürülen fikirler hemen “homofobi” damgası yiyebiliyor; hatta eşcinsel haklarına saldırı olarak görülerek hukukî yaptırımlara konu olabiliyor.
Tıpkı evrim konusu gibi eşcinsellik de salt bilimsel bir duruş ortaya koymanın, objektif ve tarafsız araştırmalar yapmanın oldukça zor olduğu bir konu. Çünkü meseleye bilimsel olmaktan çok ideolojik yaklaşılıyor. Veya şöyle diyelim: Bu konudaki tutumlar, algılar, kabuller bilimsel çalışmaları da etkiliyor. Oysa ki insanı ilgilendiren her konu özgürce tartışılabilmeli, konuşulabilmeli. Eşcinsel davranışların zararları hakkında fikir beyan edilmesi, yasak olan bir tabu veya dogma olarak görülmemeli.
LGBT haklarını, insan hakları olarak görmek ve onları toplumsal saldırılardan korumaya çalışmak modern dünyanın kendi şartları içerisinde anlaşılabilir ve yerinde gayretlerdir. Fakat homoseksüellik etrafındaki bütün tartışmaları LGBT haklarının korunmasına ve homofobiyi önleme gayretlerine indirgemek oldukça eksik bir yaklaşım olur. Mesele sadece homoseksüellere nasıl davranılacağı meselesinden ibaret değildir. Bu konuda sorulması ve araştırılması gereken bir çok soru vardır. Mesela:
Homoseksüelliği teşvik etmek yerine bir kısım zararlarını gündeme getirerek azaltmaya çalışamaz mıyız? Çocukları bundan korumak için çareler ortaya koyamaz mıyız? Bundan kurtulmak isteyen insanlara ilaç, tedavi, terapi adına alternatifler sunamaz mıyız? Eşcinselliğin sebepleri hakkında araştırmalar yaparak ailevî ve sosyal faktörleri masaya yatıramaz mıyız? Homoseksüeller ile heteroseksüeller üzerinde yapacağımız araştırmalarla eşcinselliğin insan üzerindeki etkilerini teşhis edemez miyiz? Konuyu daha etraflı anlama adına eşcinsel evlilikleri, eşcinsel ailelerde yetişen çocukları mercek altına alamaz mıyız? Eşcinselliğin yaygınlaşmasının bireye, aileye, topluma nasıl tesir ettiğini analiz edemez miyiz? Meseleyi dinî, ahlâkî, felsefi ve psikolojik açıdan ele alarak değerlendiremez miyiz? Cinselliğin anlamı ve amacı hakkında daha tutarlı açıklamalar yapamaz mıyız?
Elbette bütün bu çalışmaların yapılması gerekiyor. Dolayısıyla konu etrafındaki zorluklara rağmen eşcinselliğin uzun vadede birey sağlığı, hayat kalitesi, toplum huzuru, insan psikolojisi, aile hayatı ve hatta topyekûn nesil üzerinde olumsuz bir kısım tesirlerinin olacağı kanaatinde olan bilim adamlarının konu etrafında çok boyutlu ve derinlikli araştırmalar yapmasına ihtiyaç var. Asırlar boyunca eşcinselliğe olumsuz yaklaşan insanlığın hata edip modern insanın bu hatasından döndüğünü düşünmek için elimizde makul ve ikna edici hiçbir sebep yok. Hatta günümüzde LGBT haklarını savunanlar bile çoğu itibarıyla içten içe bir şeylerden rahatsız oluyor, en azından çocuklarının gey veya lezbiyen olmasına gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorlar.
Yaşanan gerçeklik; dinî, ahlâkî, psikolojik veya daha başka sebeplerle homoseksüelliğe karşı çıkanları büyük bir ikilem içinde bırakıyor, zira başa çıkılması zor bir meydan okumayla karşı karşıya bulunuyorlar. Gelebilecek tepkilerden ve mahalle baskısından korktukları için eşcinsellik hakkındaki fikirlerini rahatça dile getiremiyorlar. Ailenin ve insan neslinin selameti için en doğru yolun heteroseksüellik olduğunu savunamıyor; savunduklarında kendilerini suçlu, cahil veya gerici hissediyorlar veya öyle etiketleniyorlar. Kendi tercihlerini yaşama konusunda eşcinsellere tanınan özgürlük, eşcinselliği tasvip etmeyenlere tanınmıyor. Çünkü şahsi özgürlük talepleri, dinlerin ortaya koyduğu dünya görüşünün de, toplumların kültürel yapılarının da, insanların sahip olduğu değer yargılarının da önüne geçmiş durumda.
2-Eşcinselliğe yönelik değişen bakış açısı
Asırlar boyunca günah, ayıp ve suç kabul edilen cinsel yönelimler ve davranışlar günümüzde en temel insan haklarından biri olarak görülüyor ve dolayısıyla da dokunulmaz kabul ediliyor. Eşcinsellerin hakları yasalarla, uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınıyor. Eşcinselliğin meşru kabul edilmesi ve yasal bir zemine oturması için devletlere baskı yapılıyor. Eşcinsel evlilikler ilk defa 2001 yılında Hollanda tarafından yasal kabul edilse de günümüzde bu tür evlilikleri onaylayan ülke sayısı otuzu geçti. Hatta birçok ülkede eşcinsellere çocuk edinme hakkı tanındı. Oysaki çok değil daha yarım asır öncesine kadar birçok Batılı ülkede eşcinsellik suç olarak kabul ediliyor ve farklı şekillerde cezalandırılıyordu. İngiliz yazar Oscar Wilde’ın eşcinsel olduğu için 19. asrın sonlarında hapse mahkûm edilmesi en bilinen örneklerden biri.
Günümüzde eşcinselliğin normal ve meşru görülmesi adına olağanüstü bir çalışma sarf ediliyor. Devletler bir taraftan eşcinsellere her tür hakkı tanıma, diğer yandan da onlar aleyhine yöneltilen söylem ve eylemleri engelleme adına yasalar çıkarıyor. Aktivistler, eşcinsellerin kamusal alanda kendi kimlikleriyle var olabilmeleri, tercih ettikleri cinsel yönelimle tanımlanmaları ve hiçbir baskıyla karşılaşmadan özgürce kendi tercihlerine göre yaşayabilmeleri için hararetli bir mücadele veriyor, propaganda yapıyor, kampanyalar düzenliyor, lobi faaliyetleri yürütüyor. (Bkz. Ebu Zaynab Abd al-Rahmân, Why Homosexuality is Prohibited in Islam, s. 39-50)
Bilim adamları cinsiyet ve cinsellikle ilgili yeni kavramlar üretiyor, yeni tanımlar getiriyor, yeni kategoriler oluşturuyor, yeni izahlar ortaya koyuyor. Bütün bunlarla cinsiyet ve cinselliğe ait geleneksel kabulleri değiştirmeye çalışıyorlar. Cinsiyet ve cinsellikle ilgili kimlik, yönelim, kabul ve tercihleri biyolojik yasaların, toplumsal kabullerin ve dinlerin elinden alarak tamamıyla bireye bırakmaya çalışıyorlar. Birçok bilim adamı eşcinselliğin doğuştan getirilen bir özellik olduğunu ve değiştirilemeyeceğini savunuyor, birçok psikolog ve psikiyatrist kendi cinsine eğilimi olan kimselere bunun normal olduğunu, bu eğilimlerine göre bir hayat yaşaması gerektiğini tavsiye ediyor.
Amerikan Psikiyatri Birliği daha önce eşcinsellik hakkında yaptığı “psikolojik rahatsızlık” ve “anormal davranış” tanımlamasını değiştiriyor, Dünya Sağlık Örgütü onu zihinsel hastalıklar kategorisinden çıkarıyor. Psikologlar tarafından önceleri eşcinselliğe yönelik yapılan “kişilik bozukluğu”, “cinsel yönelim karmaşası” şeklindeki tanımlardan büyük oranda vazgeçilmiş durumda.
Eşcinselliğin toplum nazarında normal ve meşru bir yere oturmasında medyanın rolünü de unutmamak gerekir. Eşcinsellik yoğun olarak dizilere, filmlere konu ediliyor. Eşcinselliği biyolojik özelliklere bağlayan veya eşcinsel yaşama arka çıkan akademik çalışmalar hemen manşetlere taşınıyor ve bunların reklamı yapılıyor. Buna karşılık eşcinselliği çevresel faktörlerle açıklayan, onun değişebileceğini savunan veya eşcinsel davranışların sebep olduğu bedensel ve psikolojik rahatsızlıkları ele alan araştırmalar görmezden geliniyor ve eleştiriyle karşılanıyor. İnternet siteleri, gazete sayfaları, televizyon kanalları, sosyal medya grupları, gençlik dergileri eşcinselliği destekleyen ve hatta yücelten mesajlar sunuyor.
LGBT bireyler, kendilerine toplumsal hayatta meşru bir zemin bulabilme, kamusal alanda kendi cinsel kimlikleriyle var olabilme ve homoseksüellik hakkındaki algı ve kanaatleri değiştirebilme adına çok farklı kanalları kullanıyorlar. Bunlar kendi aralarında çok iyi organize oluyor, farklı dernek, kulüp ve gruplar kuruyor, toplantılar yapıyor, haklarını savunmak için değişik aktiviteler düzenliyorlar. Kendilerine göre oluşturdukları edebiyatla, jargonlarla, sloganlarla, sembollerle eşcinsel yaşamı, normal ve rasyonel olmanın da ötesinde cazip ve arzu edilebilir hâle getirmeye çalışıyorlar. (Eşcinselliğin normalleştirilmesi ve rasyonelleştirilmesiyle ilgili bkz. Robert R. Reilly, Making Gay Okey: How Rationalizing Homosexual Behavior Is Changing, Ignatius Press, 2014)
LGBT hareketi, mağduriyet psikolojisini çok iyi kullanıyor. Yaptıkları yayınlarda LGBT bireylerin hayat hikayelerine yer veriyor, onların maruz kaldıkları zulüm ve baskıları işliyorlar. İnsandaki ezilene yardım etme duygusunu harekete geçiriyor, kamuoyu desteğini yanlarına çekiyorlar. Yaşadığı bütün toplumsal baskılara rağmen ayakları üzerinde durabilen, mücadeleye devam eden eşcinselleri kahraman olarak gösteriyorlar. Geyliği ilân etmeyi bir cesaret ve dürüstlük örneği olarak ortaya koyuyor, başkalarını da buna teşvik ediyorlar. Kısacası, TV programları ve reklâmlarda, dizi ve filmlerde eşcinselliğin ele alınış şekli bütünüyle değişti, bununla ilgili sürekli olumlu mesajlar veriliyor, toplumun kanaati değiştiriliyor.
Bunların yanı sıra popüler kültür de gey ve lezbiyen kimliğini âdeta moda hâline getirmeye çalışıyor. Haz kültürünün yaygınlaşması, cinselliğin hiç olmadığı kadar görünür hâle gelmesi ve kamulaşması da insanları farkı cinsel tecrübeler yaşamaya teşvik ediyor. Eşcinsellik toplum tabanında yayıldıkça daha çok görünür hâle geliyor, göründükçe daha çok meşruiyet kazanıyor. Olan şeyler, olması gereken şeylermiş gibi bir algı oluşuyor. Yaşananlar, yaşanması gerekenlermiş gibi zannediliyor.
Çocuklar daha okul döneminden itibaren homoseksüel düşüncelere muhatap oluyor. Bazı okullarda çocuklara homofobi haftasında LGBT hareketine destek vermek amacıyla pembe bilezikler taktırılıyor, çocuklardan homoseksüel bireylermiş gibi rol yapmaları isteniyor, daha farklı aktiviteler yaptırılıyor. Bazı hocalar cinsel çeşitliliğin nasıl güzel bir şey olduğunu anlatıyor. Hatta çocukları farklı cinsel tecrübeleri denemeleri noktasında cesaretlendirenler oluyor. Homoseksüellik ders kitaplarında işleniyor. Okulların rehberlik birimleri, buralarda görev yapan psikologlar, karşı cinse dair bazı davranışlar gösteren çocukları hemen “gey” veya “lezbiyen” olarak etiketliyor ve çocuklara kim olduklarını kabul etmelerini telkin ediyor. Birçok okulda gey ve lezbiyenlere dair kulüpler, dernekler açılıyor, homoseksüellerle dayanışma programları yapılıyor.
Kısacası modern dünya siyasetçisiyle, medyasıyla, aktivistleriyle, bilim adamlarıyla, homoseksüellik hakkında kadimden bu yana var olagelen düşünce ve kanaatleri, semavî dinler tarafından ortaya konulan hükümleri değiştirme adına dört bir kanaldan harekete geçmiş durumda. Bu konuda epey bir mesafe alındığı da yadsınamaz. Zira hem eşcinsellerin sayısında müthiş bir artış var hem de eşcinselliğe yönelik algı ve kanaatler önemli oranda değişti. Kadimden bu yana var ola gelen biyolojik ve toplumsal cinsiyete yönelik algılarda, sınırlarda, tanımlarda önemli değişiklikler oldu.
2021 yılında 27 ülkede yapılmış bir araştırma sonucuna göre kendini heteroseksüel olarak tanımlayanların sayısı %80, homoseksüel olarak tanımlayanların sayısı %3, biseksüel olarak tanımlayanların sayısı ise %4. Ankete katılanların %1 kendini panseksüel, diğer %1 de aseksüel olarak tanımlıyor. Geri kalan %11 ise ya cevap vermiyor ya da kendisinin bu kategorilerden birine girmediğini söylüyor. (https://www.ipsos.com/en/ipsos-lgbt-pride-2021-global-survey) Bu konuda farklı ülkelerde yapılmış pek çok anket ve araştırma söz konusu. Farklı ülkelere ve yapılan farklı çalışmalara göre rakamlar değişse ve bu konuda net rakamları ortaya koymak çok zor olsa da bilinen gerçek şu ki son onlu yıllarda LGBT bireylerin sayısında azımsanmayacak bir artış söz konusu.
Toplumun eşcinselliğe, LGBT bireylere ve onlara tanınan haklara bakışını konu alan anket ve araştırmalara bakıldığında, bu konuda da büyük bir değişim yaşandığı görülüyor. Ülkeye, cinsiyete, yaşa ve eğitime bağlı olarak rakamlar değişse de; eşcinsel tercihleri, davranışları, evlilikleri onaylayanların sayısında büyük artış var. Belki Türkiye’de veya diğer Müslüman ülkelerde yüzde onlu, yirmili rakamlardan bahsediliyor fakat bu oran Batılı ülkelerde yüzde ellileri geçiyor.
Bir şeyin toplum hayatında yaygınlaşması ve moda hâline gelmesi meşruiyeti de beraberinde getiriyor. Bunun üç temel sebebi var: Birincisi, insanın gönül huzuruyla bir hayat yaşayabilmesi için tutum ve davranışlarını rasyonelleştirmeye, normalleştirmeye ve meşrulaştırmaya duyduğu derin ihtiyaç. İkincisi binlerce, milyonlarca insanın bir yanlışın içinde olduğunu kabul etmenin kolay olmaması. Üçüncü olarak çoğu insan toplumda kabul görmeye başlayan tutum ve davranışların, fikir ve görüşlerin aleyhinde olmaktan kaçınıyor, çünkü akıntıya karşı kürek çekmek istemiyor, gelebilecek eleştirileri göğüslemenin zorluğundan korkuyor.
Bu gerçeklik dinî görüşlere de yansıyor. Pek çok din âlimi yaygınlık kazanan ve toplumsal bir realite hâline gelen dinî yasaklarla ilgili “günah” veya “haram” demekten kaçınıyor. Marjinal ve zorlama yorumlarla, duygusal sebeplerle pek çok dinî yasağa kılıf bulmaya çalışıyor. Eşcinsellik konusu buna güzel bir örnek. Bütün semavi dinler eşcinsel davranışların günah olduğu konusunda ittifak etmiş olsa da şimdilerde bazı Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman âlimleri, kutsal kitaplarındaki açık ve kesin yasaklara aldırmadan farklı yorum ve tevillerle eşcinselliği savunmaya başladı.
Peki, ne değişti?
Konuyla ilgili bu zihniyet değişimini sadece homoseksüellik hakkında yapılan çalışma ve faaliyetlere, reklâm ve propagandaya bağlamak eksik kalır. Bunun diğer önemli bir sebebi moderniteyle birlikte insana ve hayata dair anlam dünyasının köklü bir değişim geçirmesidir.
Özetle, modern dönemde din, ahlâk, edep, erdem, özgürlük, iffet, mahremiyet, evlilik gibi insan hayatını şekillendiren ve anlamlandıran en temel kavramlara varıncaya kadar her şey ciddi bir değişim geçirdi. Hedonist bir ahlâk anlayışı gelişti, sınırsız özgürlük talepleri yaygınlaştı. Hayatın anlamı ve amacı değişti. Din, gelenek ve ailenin otoritesi zayıfladı. İnsanlar kendi bedenleriyle ilgili kararlarda özerk hâle getirildi. Ahlâk yeniden tanımlandı. Cinsiyet rolleri değişti. Cinsellik mahrem alandan çıkarak kamusal bir görünürlük kazandı. İşte bütün bu faktörler de eşcinsellikle ilgili düşünceleri etkiledi.
Dolayısıyla eşcinselliğe yönelik değişen bakış açısının arkasında, konuyla ilgili yapılmış araştırma ve çalışmaların bize sunduğu somut ilmî veriler, yeni keşifler, güçlü deliller yok. İnsanlık homoseksüellik üzerinde yaptığı derin ve köklü araştırmalar neticesinde homoseksüelliği onaylamış, bu konuda kanunlar çıkarmış ve aleyhte konuşanlara tavır almış değil. Hatta konuyla ilgili çalışmalar LGBT bireylere yönelik önyargı, nefret ve ayrımcılığı önlemeye yoğunlaştığından eşcinsel hayat tarzının birey, aile ve toplum üzerindeki etkileri konuşulmuyor bile. Dolayısıyla meselenin arkasında, değişen dünya görüşleri ve ideolojik dayatmalar var.
Psikolojinin, pozitif bilimlere nispetle daha öznel ve yoruma dayalı olması da homoseksüellikle ilgili tanımlamaların değiştirilmesini kolaylaştırdı. Esasında bilimin konuyla ilgili söyleyeceği sözler bu konudaki tavır ve yaklaşımımızı belirleyemez, en fazla etkileyebilir. Zira bilimin hayatı yorumlama, değer üretme, ahlakî standartlar belirleme gibi bir misyonu yoktur. Bilim maddeyi keşfetmek, varlığı anlamak, dünyayı açıklamak için vardır. Ahlak üretme, hayatı anlamlandırma görevi ise din ve felsefenin alanına girmektedir. Bilim olanı, dinler ise olması gerekeni açıklamak için vardır.
Şunu da ifade etmek gerekir ki her ne kadar yasaların, medyanın, aktivistlerin, popüler kültürün, eğlence sektörünün vs. etkisiyle eşcinselliğe ait düşüncelerde önemli değişimler olsa da eşcinsellik hâlâ toplumun büyük bir kesimi tarafından onaylanmıyor.
Eşcinsellik bir kimlik olarak kabul edilebilir mi?
LGBT hareketi ortaya çıktığı günden bu yana meşruiyet arayışını sürdürüyor. Toplum tarafından kabul görebilme ve onaylanabilme adına müthiş bir mücadele yürütüyor. Onların gey, lezbiyen veya biseksüel olmayı “cinsel kimlik/cinsel yönelim kimliği” olarak tanımlaması da bu mücadelenin bir parçasını oluşturuyor. Eşcinseller, bugüne kadar toplum tarafından kabul gören kimlikleri reddederek, hissettikleri duygusal ve cinsel kimlikleriyle kendilerini tanımlıyor ve toplum tarafından da bu kimliklerinin onaylanmasını istiyor.
Eşcinsellik bir kimlik olarak ortaya konulduğu ve kabul ettirildiği takdirde, aynı zamanda bunun sadece bir fiilden, bir tercihten, bir eğilimden ibaret olmadığı, bilakis insanın ne olduğunu ortaya koyan çok daha köklü bir vasıf olduğu da kabul edilmiş olur. Eşcinselliği bir kimlik olarak ortaya koyma ona yönelik eleştiri ve sorgulamaların önüne geçme adına paratoner vazifesi görecektir. LGBT bireyler meseleyi bir kimlik meselesi hâline getirerek homoseksüelliğin değiştirilemez olduğuna imada bulunuyor ve onu tartışmanın dışında bırakmak istiyorlar. Ayrıca bir kimlik haline getirdikleri homoseksüelliğin toplum nazarında görünür olmasını istiyorlar.
Gerçekten gey, lezbiyen, biseksüel, aseksüel vs. olmak bir kimlik midir? İnsanoğlu cinsel duygularına, yönelimine ve yaşamına göre bir cinsel kimlik inşa edebilir mi, etmeli midir? İnsanların bu tür kimliklerle tanımlanmaları ne derece doğrudur? Bunlar gerçekten sorulması ve üzerinde durulması gereken sorulardır.
Oysaki bir insanın cinsel yönelimi bir kimlik olamaz. Zira kimlik bir insanın bütün özelliklerini kapsar, onun kim olduğunu tanımlar, toplum nazarında ona bir yer ve konum biçer. Kimlik, bir insanın kendi gözünde ve başkalarının gözünde “ne” olduğudur.
Nasıl ki bir insanın alkolik olması, utangaç olması, saldırgan olması gibi özellikler bir kimlik olarak ortaya konulamazsa, cinsel yönelimi de tek başına bir kimlik olamaz. Yani insan sadece bununla tanımlanamaz. Bir erkeğin erkeklere ilgi duyması, bir kadının kadınlara ilgi duyması onların kim olduğunu ortaya koyan ayırıcı, belirleyici, değişmez temel özellikler değildir. Eşcinsellik bir insanın sahip olduğu başka bir çok özellikten sadece biridir. LGBT bireyleri sadece cinsel yönelimlerine göre tanımlama en başta onlara zarar verecektir.
Tarihin hiçbir döneminde cinsellik insanların kimliğini, hayat tarzını açıklayan bir özellik olarak görülmemiş, bu derece kamusal alanda görünür olmamıştır. Bilakis o her zaman mahremiyeti temsil etmiş ve özel alanda yaşanmıştır. LGBT hareketi ise görünür olmak istiyor, cinselliği kamusal alana taşıyor, bunun mücadelesini veriyor. Allah’ın insana neslini devam ettirmesi için verdiği cinselliği bir kimlik haline getirerek onun anlam ve amacını değiştirmek istiyor.
Homoseksüelliğin cinsel bir kimlik olarak görülmesi yanlış olduğu gibi, homoseksüellerin “cinsel azınlıklar” olarak isimlendirilmesi, yani onların müstakil bir topluluk ve cemaat olarak lanse edilmesi de bir o kadar yanlıştır. Eşcinsellerin hak ve özgürlük arayışları açısından bu tür tanımlamaların belki bir faydası ve anlamı olabilir. Fakat insanları cinsel yönelimlerine göre bu şekilde gruplandırmanın ve sınıflandırmanın faydadan çok zararı olacaktır.
Son zamanlarda ortaya çıkan cinsel yönelim (sexual orientation) kavramına etrafını cami ağyarını mani net bir tanım getirmenin kolay olmadığını da hatırlatmakta fayda var. Cinsel yönelim insanın ten rengi, saç şekli, etnik kökeni gibi sabit ve tutarlı bir özellik değildir. Bilakis kaygan, değişken ve sübjektif yönü olan oldukça kompleks bir kavramdır. İnsanın bir başkasına duyduğu cinsel duyguyu tek bir kalıba koymak ve bunun daima böyle kalacağını söylemek kolay değildir. Dolayısıyla cinsel yönelimlerinden hareketle insanları iki kutba ayırmak veya cinsel azınlıklar şeklinde ayrı bir insan sınıfı tanımlamak makul ve ilmî de görünmüyor.
3-Eşcinsel doğulur mu olunur mu?
Konu etrafında yapılan tartışmaların odak noktasında eşcinselliğin sebepleri yer alır. Çünkü eşcinselliğin (cinsel yönelimin) doğuştan genlerle gelen bir özellik olduğunun ispatlanması ona bakışı önemli oranda değiştirecektir. Eşcinselliğin doğuştan geldiği ispatlandığı takdirde hem onun değiştirilemez olduğu hem de insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğu ortaya konulmuş olacaktır. Bu durumda eşcinselliğe yönelik dile getirilen eleştiriler de büyük oranda anlamını yitirecektir. Bu açıdan şimdiye kadar defalarca eşcinsellik geninin bulunduğuna yönelik haberler yapıldı. Eşcinselliğin doğuştan gelen biyolojik ve genetik bir durum olduğu iddiası uzun zamandır topluma dayatılıyor. (Çok sayıda kişinin bu konuyu araştırmayı dahi bir çeşit ayrımcılık gördüğünü ve eşcinselliğin neden ortaya çıktığına dair sorulan soruları yanlış bulduğunu da belirtmekte fayda var.)
Ne var ki uzmanlara göre henüz böyle bir gen bulunabilmiş değil. Söz konusu iddiaları destekleyen kabul görmüş güçlü kanıtlar ve bilimsel veriler mevcut değil. İçlerinde gey ve lezbiyenlerin de yer aldığı birçok araştırmacı eşcinsellik geni diye bir gen olmadığını ifade ediyor ve homoseksüelliğin doğuştan geldiğine itiraz ediyor. Bilakis eşcinselliğin büyük oranda ailevî ve çevresel faktörlere dayandığına yönelik önemli araştırmalar var. Hiç kimsenin gey veya lezbiyen doğmadığını, harici faktörlerin onları buna sevk ettiğini ileri süren birçok araştırmacı var. (Bkz. Ebu Zaynab Abd al-Rahmân, Why Homosexuality is Prohibited in Islam, s. 51-66)
Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki cinsel yönelimin nedenleri hakkında farklı teoriler ileri sürülmüş, farklı izahlar yapılmış olsa da henüz bilim adamları tarafından eşcinselliğin sebepleriyle ilgili net ve kesin veriler ortaya konulabilmiş değildir. Bir çok araştırmacı eşcinselliğin sebebinin tek bir faktöre indirgenmesinin yanlış olduğunu belirtmiş ve bunda çoklu faktörlerin rol oynadığını vurgulamıştır. Eşcinsellikte biyolojik, psikolojik, ailevî, sosyal faktörlerin biri, birkaçı veya bütünü birden rol oynayabiliyor. (Simon LeVay, Queer Science, s. 273)
“Sexuality and Gender: Findings from the Biological, Psychological, and Social Sciences” başlığıyla uzun bir araştırma yazısı kaleme alan Dr. Lawrence Mayer ve Paul McHugh konuyla ilgili şu tespitleri dile getirmişlerdir: “Araştırmalar, genetik veya doğuştan gelen faktörlerin aynı cinsiyetten çekiciliklerin ortaya çıkmasını etkileyebileceğini, ancak bu biyolojik faktörlerin tam bir açıklama sağlayamayacağını; çevresel ve deneyimsel faktörlerin de önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir… Genlerin cinsel çekicilik ve davranışların gelişimine katkıda bulunmada mütevazı bir rol oynadığına dair kanıtlar var, ancak cinsel yönelimin doğasına ilişkin basit bir “böyle doğmuş” anlatısını destekleyecek çok az kanıt var.” (https://www.thenewatlantis.com/publications/part-one-sexual-orientation-sexuality-and-gender)
Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2015 yılında konuyla ilgili yaptığı şu açıklamalar bu konudaki yanlış algı ve kabullere dikkat çeker: “Bazı insanlar cinsel yönelimin doğuştan ve sabit olduğuna inanır; ancak cinsel yönelim bir kişinin yaşamı boyunca gelişir… Heteroseksüelliğe, eşcinselliğe veya biseksüelliğe neyin sebep olduğunu kimse bilmiyor… Şu anda eşcinsellik için biyolojik etiyolojilerin araştırılmasına yeniden ilgi var. Bununla birlikte, bugüne kadar eşcinsellik için herhangi bir spesifik biyolojik sebebi destekleyen bilimsel çalışma yoktur.” (https://web.archive.org/web/20150812010551/http://www.psychiatry.org/mental-health/people/lgbt-sexual-orientation)
Amerikan Psikoloji Derneği de insanların homoseksüel olarak doğduklarını destekleyen bilimsel bir kanıt olmadığını belirtmiştir. Dernek, “Bir kişinin belirli bir cinsel yönelime sahip olmasına ne sebep olur?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Bir bireyin heteroseksüel, biseksüel, gey veya lezbiyen yönelimi geliştirmesinin kesin nedenleri konusunda bilim adamları arasında bir fikir birliği yoktur. Pek çok araştırma cinsel yönelim üzerindeki olası genetik, hormonal, gelişimsel, sosyal ve kültürel etkileri incelemiş olsa da, bilim adamlarının cinsel yönelimin herhangi bir özel faktör tarafından belirlendiği sonucuna varmalarına izin veren hiçbir bulgu ortaya çıkmamıştır.” (https://www.apa.org/topics/lgbtq/orientation)
Tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan çalışmalar da eşcinselliğin genetik miras yoluyla çocuklara aktarılmadığını ve cinsel yönelimlerin daha çok çevresel faktörlerle şekillendiğini ortaya koymaktadır. Şayet insanların homoseksüel veya heteroseksüel olması genler aracılığıyla belirlenseydi tek yumurta ikizlerinin aynı cinsel yönelimlere sahip olması beklenirdi. Çünkü bunlar aynı genleri taşırlar. Ne var ki araştırma sonuçları bu yönde değildir. İkizlerden birinin homoseksüel olmasına karşılık diğerinin heteroseksüel olduğunu gösteren çok sayıda örnek vardır. Bir araştırmaya göre tek yumurta ikizlerinin %89’u farklı cinsel yönelimlere sahiptir. Neil Whitehead, geniş çaplı yapılan araştırmaların yaklaşık aynı sonuçları verdiğini ifade etmiştir. (Neil Whitehead, My Genes Made Me Do It!-Homosexuality and the Scientific Evidence, 6. Baskı, 2020, s. 157)
Demek ki eşcinselliğin çoklarınca öne sürülen iddia ve dayatmaların aksine göz, saç veya ten rengi gibi genlerden kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuç olduğuna yönelik kesin deliller yoktur. Şimdiye kadar bu konuda tutarlı ve geçerli bir açıklamaya varılamamıştır.
Sosyolog Steven Goldberg az sayıda araştırmacının homoseksüelliğin biyolojik ve genetik faktörlere dayanmaksızın sadece çevresel faktörlerle açıklanabileceğini savunduğunu belirttikten sonra şöyle demiştir: Bu alanda araştırma yapan kimseler arasında eşcinselliğin çevresel faktörlere atıfta bulunmadan açıklanabileceğini iddia eden tek bir kişi bile tanımıyorum.” (Steven Goldberg, When Wish Replaces Thought, s. 63)
Belki bazı insanlar genetik olarak eşcinselliğe daha yatkın olabilir. Veya bazı insanların sahip olduğu bir takım karakteristik özellikler çevresel faktörlerle desteklendiğinde onları eşcinselliğe sevk edebilir. Ne var ki bilimsel veriler “eşcinsel olunmaz, eşcinsel doğulur” iddiasını yeterince desteklemiyor. Netice itibarıyla bazı kişiler sahip oldukları bir kısım biyolojik ve karakteristik özelliklerden ötürü eşcinselliğe daha yatkın olsalar bile, onların hayatlarına heteroseksüel veya homoseksüel olarak devam edip etmemeleri nasıl bir çocukluk geçireceklerine, yaşayacakları tecrübelere, alacakları terbiyeye bağlıdır.
Bu demektir ki çocuklarını homoseksüelliğe karşı korumak isteyen anne-babaların veya tıbbî, sosyal, dinî veya kültürel sebeplerle eşcinselliğe karşı olan grupların ya da toplumların bu konuda yapabileceği çok şey vardır. Eşcinselliğin tedavi ve terapiyle değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışmalı bir konudur. (Daha sonra bu konu üzerinde duracağız) Eşcinsel yönelimler velev ki değiştirilemez olsa bile önlenemez değildir.
Eşcinselliğe Yol Açan Çevresel Faktörler
Peki, yapılan araştırmalara göre eşcinselliğe yol açan başlıca çevresel faktörler nelerdir? Bu soruya cevap vermek kolay değildir. Yapılan araştırmalara bakıldığında çocuklukta görülen cinsiyet uyumsuzluğundan anne karnında maruz kalınan hormonlara, duygusal ihtiyaçların cinselleştirilmesinden baba figürünün zayıflık veya eksikliğine, fazla mastürbasyon yapmaktan aşırı anne ilgisine, heteroseksüel tercihlerin dışa yansımasını engelleyen korkulardan çocukluk döneminde maruz kalınan cinsel istismara, çatışmalı ailelerde yetişmekten çocukluk veya ergenlikte yaşanan eşcinsel tecrübelerin zamanla alışkanlık ve bağımlılığa dönüşmesine, hamilelikte alınan bazı ilaçlardan tüketilen gıdalara, annenin bağışıklık sisteminden başarısız cinsel tecrübelere kadar bu konuda çok farklı sebepler üzerinde duruluyor.
Eşcinseller üzerinde yapılan birçok araştırma burada sayılan faktörlerin önemine dikkat çekmiştir. Mesela çocukluk döneminde cinsiyet kimliği bozukluğu yaşayan 610 çocuk üzerinde yapılan bir araştırma, bu çocukların ailelerinde çatışmaların sık olduğunu ortaya koymuştur. Aynı şekilde klinik psikologlar, homoseksüel danışmanlarının ailelerinde boşanma, ayrılma ve mutsuz evlilik gibi vakaların yüksek olduğunu gözlemlemiştir. Yani aile içi yaşanan huzursuzluk, stres ve yoğun hayal kırıklıkları gibi durumlar çocukların cinsiyet kimliklerini olumsuz etkiliyor. (Nicolosi, Homoseksüelliği Önleme Rehberi, s. 116)
Eşcinsel ve travestiler üzerinde yapılan başka bir araştırmada örneklem grubunun %57,14’nün anne-babasının ayrı yaşadığı, geri kalan %42,86’sının da problemli aile ortamlarında büyüdükleri ortaya konulmuştur. (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/101253) Daha sonra geniş olarak üzerinde duracağımız üzere demek ki bu konudaki önemli etkenlerin başında çocukların kötü bir aile ortamında yetişmeleri ve anne-baba ilişkilerindeki problemler geliyor.
Aynı şekilde bazı çalışmalar, çocukluk döneminde yaşanan cinsel istismarın veya eşcinsel deneyimlerin homoseksüelliği tetiklediğini göstermiştir. Mesela bu konuda yapılan kapsamlı bir araştırma, çocukluk döneminde cinsel tacize maruz kalan kimselerin ileriki yaşlarda kendini gey veya lezbiyen olarak tanımlama ihtimalinin üç kat arttığını ortaya koymuştur. (Laumann ve diğerleri, The Social Organization of Sexuality-Sexual Practices in the United States, s. 344) Başka bir araştırmada ise geylerin diğer kişilerle kıyaslandığında çocukluklarında çok daha fazla bu tür ilişkiler yaşadıkları ortaya konulmuştur. (Martin Mansovitz, “Early Sexual Behaviour in Adult Homosexual and Heterosexual Males”, https://psycnet.apa.org/record/2005-09878-001)
“Çocuklukta Kötü Muamele Yetişkinlikte Cinsel Yönelimi Etkiler mi?” başlığıyla yayınlanan başka bir makalede de şu sonuç dile getirilmiştir: “Epidemiyolojik çalışmalar, çocuklukta fiziksel ve cinsel istismar, ihmal ve şiddete tanık olma ile yetişkinlikte homoseksüel cinsellik arasında pozitif bir ilişki bulmuştur.” (A. L. Roberts ve diğerleri, “Does Maltreatment in Childhood Affect Sexual Orientation in Adulthood?” Archives of Sexual Behavior, Sept. 14, 2013, http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3535560/)
Homosexuality and the Politics of Truth (1996) kitabının yazarı Psikolog Jeffrey Satinover ise alışkanlık ve bağımlılığa dikkat çekmiştir. Ona göre geyliği bırakmanın zorluğu, bu kişilerin böyle doğmuş olmalarından kaynaklanmaz. Bilakis tipik gey davranışlarının kişiyi buna çok zorlayıcı (very compelling and, more precisely, compulsive) olmasından kaynaklanır. Satinover, zamanla cinsel eğilimlerin alışkanlıklara, sonra zorlamalara, ardından da bağımlılıklara dönüştüğünü ve bunun da iradeye üstün geldiğini ifade etmiştir.
İki milyon Danimarkalı üzerinde yapılan bir araştırmada homoseksüel ve heteroseksüel evlilik yapan kişilerin çocukluk dönemindeki aile ilişkileri ele alınmış ve şu sonuçlar ortaya konulmuştur: “Erkekler için eşcinsel evlilik; daha yaşlı annelere, boşanmış ebeveynlere, babaların yokluğuna ve en küçük çocuk olmakla ilişkilendirildi. Kadınlar için ergenlik döneminde anne ölümü ve ailenin tek ya da en küçük çocuğu ya da tek kız çocuğu olmak eşcinsel evlilik olasılığını artırmaktadır. Çalışmamız, çocukluktaki aile deneyimlerinin yetişkinlikte heteroseksüel ve eşcinsel evlilik kararlarının önemli belirleyicileri olduğuna dair popülasyona dayalı, ileriye dönük kanıtlar sunmaktadır.” (M. Frisch and A. Hviid, “Childhood Family Correlates of Heterosexual and Homosexual Marriages” Archives of Sexual Behavior, Oct. 2006, http://link.springer.com/article/10.1007/s10508-006-9062-2)
Haz yörüngeli bir hayat yaşanması, insanî ilişkilerin samimiyet ve sıcaklığını kaybetmesi neticesinde ait olma ihtiyacının daha derin hissedilmesi (gey ve lezbiyen grupları bu ihtiyacı karşılıyor), bireyler üzerindeki kontrol ve denetimin zayıflaması, pornografinin, açık saçıklığın, pedofilinin, ensest ilişkilerin artması, reklâm ve filmlerle homoseksüelliğin özendirilmesi, çocukların küçük yaşlardan itibaren cinsellikle ilgili konulara muhatap olmaları gibi durumlar da homoseksüelliğin yayılmasına katkı sağlıyor olabilir. Bunlar, üzerinde daha derin araştırmalar yapılması gereken konulardır.
4-Ebeveyn-çocuk ilişkilerinin cinsel yönelime etkisi
Bir önceki yazıda homoseksüelliğin sebepleri üzerinde durmuş, çoklarınca iddia edildiğinin aksine bazılarının homoseksüel doğduğuna dair ortada hiçbir bilimsel kesin kanıt olmadığını ifade etmiş ve homoseksüelliğe yol açması muhtemel bazı çevresel faktörlere değinmiştik. Bu yazıda ise çevresel faktörler içinde en fazla üzerinde durulan aile ortamına, ebeveyn çocuk ilişkilerine daha yakından bakmaya çalışacağız.
Şunu bir kere daha vurgulamakta fayda var: Neyin homoseksüelliğe yol açtığı konusunda henüz bilim çevrelerince kabul gören kesin ve mutlak izahlar yok. Aynı şekilde homoseksüelliğin sebebini tek bir faktöre bağlamak da doğru görülmüyor; bilakis çoklu faktörler üzerinde duruluyor. Dolayısıyla homoseksüelliğin sebeplerini determinist bir bakışla ele almak, sebeplerle sonuçlar arasında illiyet bağı kurmak yanlış olur. Yani yazıda ele alınacak sebeplerin olduğu yerde çocuklar mutlaka eşcinsel olmayabilir. Fakat bunların eşcinselliği tetikleyebileceği, besleyebileceği, ortaya çıkarabileceği de unutulmamalıdır.
Konuyla ilgili Kanadalı klinik psikolog Dr. Joseph Nicolosi’nin yaptığı araştırmalar oldukça önemlidir. Onun özellikle geniş ve derin bir araştırma ürünü olarak ortaya koyduğu A Parent’s Guide to Preventing Homosexuality (Anne Babalar için Homoseksüelliği Önleme Rehberi) isimli eseri bu konuda oldukça doyurucu açıklamalar, ikna edici deliller ihtiva eder. Nicolosi bu eserinde anne-babanın çocukla nasıl bir ilişki kurduğuna dikkatlerimizi çeker ve eşcinselliğin bu ilişkideki eksiklik veya problemlerden kaynaklanabileceğini ortaya koyar. Bu tespitlerini sadece nazari araştırmalara değil, aynı zamanda bir psikolog olarak yıllarca LGBT bireylerle yaptığı görüşme ve gözlemlere dayandırır.
Nicolosi’ye göre homoseksüel duyguların, temayüllerin, yönelimlerin gerisinde cinsiyet kimliği bozuklukları, cinsiyet karmaşaları vardır. Yani çocuğun kendi cinsiyetini kabullenememesi, kendi cinsiyetine güvenememesi, kendi cinsiyetiyle problem yaşaması. Bunun temelinde de çocuklukta karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar, anne-babalık rollerindeki sapmalar, anne-babanın yanlış tutumları ve yanlış yönlendirmeleri yatar. Şayet bir ailede anne anne gibi, baba da baba gibi davranmaz ve çocuklar kendi cinsiyet özelliklerine uygun yetiştirilmezse; onlar kendi cinsiyetleriyle barışık bir hayat yaşayamaz ve farklı yönelimler ortaya koyabilirler.
Özellikle geyler üzerinde araştırmalar yapan Nicolosi, geyliğin en temel sebebinin yetersiz baba ilgisiyle aşırı anne sevgisi olduğunu ifade eder. Zira böyle ailelerde büyüyen erkek çocuklar babalarını özdeşim objesi olarak görmez, erkeksi doğalarına yabancılaşır, kendi cinsiyetleriyle yeterince uyum sağlayamazlar. Bu yüzden kendi erkeksiliklerine dair negatif imaj geliştirirler. Erkek arkadaşlarıyla sağlıklı bir ilişki kuramazlar. Rekabet, sertlik ve zorluğa dayanan erkek oyunları onların gözünü korkutur. Çünkü başarısız olmaktan, incinmekten endişe ederler. Yalnızlık ve reddedilmişlik ile karşı karşıya kalabilirler. Neticede erkeklerin dünyasında yeterince iyi olmadıklarını düşündükleri veya kendilerini burada yeterince rahat hissetmedikleri için yavaş yavaş bu dünyadan uzaklaşarak kadınların dünyasına yaklaşabilir; erkeklerin arasında erkek olmanın riskinden uzaklaşarak, kadınlık dünyasına sığınabilirler.
Erkeksi tabiatları yara alan, maskülen özellikleri gelişmeyen çocuklar, içten içe başka erkeklerin erkeksiliğine özenebilirler. Yani kendilerinde göremedikleri, eksikliğini hissettikleri bir kısım erkeksi özellikleri başka erkeklerle bir araya gelmek suretiyle tamamlamak isteyebilirler. Acziyet yaşamaktan, dışlanmaktan, aşağılanmaktan korktukları için kendilerini erkeklik dünyasının dışında tutsalar da içten içe bu dünyaya karşı hayranlıkları devam edebilir. Bu da neticede eşcinsel ilişkileri tetikleyebilir. Duygusal ihtiyaçlarını cinselleştirebilirler. Bunların hayallerini kurdukları ve birlikte olmak istedikleri erkek, aslında kendilerinin idealize edilmiş hâlidir. Yani bunlar önce erkeksi özelliklerini kaybeder; sonra da kaybettikleri şeyin arayışına girerler. Bu yüzden kendilerinde eksik olan özellikleri taşıyan kimselere ilgi duyarlar. Nicolosi’nin ifadesiyle insan kendisine tanıdık gelenlere, kendisiyle aynı olanlara değil; kendisinden ayrı ve farklı olanlara âşık olur.
Babalarında göremedikleri ilgiyi, sevgiyi, şefkati başka erkeklerde arama düşüncesi de onlarda eşcinsel duyguları geliştirebilir.
Nicolosi’ye göre anne figürünün zayıf ve etkisiz, baba figürünün ise güçlü ve baskın olduğu ailelerde yetişen kız çocukları da lezbiyenliğe yönelebilir. Kız çocuğu böyle bir anneyi olumsuz ve zayıf bir özdeşim objesi olarak algıladığı için onun gibi olmak istemez. Sadece zayıf, yetersiz ve pasif anneler değil, çocuğunu bunaltıcı kalıplara sokmaya çalışan aşırı kontrolcü, narsist ve kuşatıcı anneler de kız çocukları üzerinde benzer şekilde olumsuz tesirler yapabilir. Çocuk, “şayet kadın olmak böyle bir şeyse ben kadın olmak istemiyorum” şeklinde bir düşünce geliştirebilir.
Babanın kız çocuğuyla kurduğu ilişki de çok önemlidir. Babanın, kadınlara değer vermeyen, onlar hakkında olumsuz sözler söyleyen, onları aşağılayan biri olması, kız çocuğunun kendi otantik doğasından kopmasına ve feminenliğe karşı olumsuz bir tavır geliştirmesine yol açabilir. Aynı şekilde babası veya başka bir erkek tarafından çok ağır biçimde incitilen, tacize uğrayan, yaralanan kız çocuklarında da hem dişli olmanın güvenli ve iyi bir şey olmadığı duygusu hem de erkeklere karşı güvensizlik hissi gelişebilir.
Psikolojinin kurucularından kabul edilen Freud da eşcinselliğin çevresel faktörlerle oluştuğuna dikkat çekmiştir. Ona göre eşcinselliğin temelinde anne-kız, baba-oğul ilişkilerindeki bozukluklar vardır. Bunun yanı sıra erkek çocuğun sürekli kızlar içerisinde yetiştirilmesi veya kız çocuğun sürekli erkekler içerisinde bulunması da eşcinselliği tetikleyebilir. Freud, çocukluk veya ergenlik döneminde yaşanan istismarı ve travmaları da eşcinsel eğilimlerin sebepleri arasında görür. (https://turkish.aawsat.com/home/article/2929221/bülent-şahin-erdeğer/kurgunun-egemenliği-psikanalistler-ve-eşcinsellik-2)
Bir kere daha hatırlatalım ki burada üzerinde durulan ailevî faktörlerle eşcinsellik arasında kesin bir bağlantı kurmak yanlış olur. Burada bahsedilen hataların yapılması çocuğu illaki homoseksüel yapmayacağı gibi, anne-babanın tüm sorumluluğunu yerine getirmesi de çocuğun heteroseksüel olmasını garantilemez. Daha önce de değindiğimiz gibi homoseksüelliğe yol açabilecek pek çok sebep vardır. Biz bunlar içerisinde ailevî terbiyenin çok önemli bir yeri olduğuna, ebeveynlerin bu konuda yapabilecekleri çok şey olduğuna dikkat çekmek istedik.
Çocuklar eşcinsellikten nasıl korunur?
Şayet çocukların biyolojik cinsiyetlerine uygun bir cinsiyet gelişimi göstermeleri isteniyorsa onların eğitiminde iki şey çok önem arz eder: Birincisi anne babanın kendi rollerini doğru oynamaları, ikincisi de çocuklarını kendi cinsiyet özelliklerine göre yetiştirmeleri. Bu sayede erkekler erkekliği sevecek, erkekliklerine güvenecek, maskülen özellikler geliştirecek; kadınlar da aynı şekilde kendi cinsiyet özellikleriyle barışık yaşayacak ve kadın olmaktan korkmayacaklardır. Ne erkekler ne de kadınlar kendi doğalarına, kendi vücutlarına yabancılaşmayacak, cinsiyet özelliklerini baskılamayacak, cinsiyetleriyle ilgili eksik bir şeylerin olduğunu düşünmeyecek; bilakis erkek veya kadın olmanın ayrıcalığını hissedecek, bununla tatmin olacaklardır. Bu da onları farklı arayışlardan, farklı yönelişlerden uzak tutacaktır.
Uzmanların söylediğine göre çocuğun cinsiyet gelişimi çok erken yaşlarda başlar. Bu yüzden anne-babaların çocuklarını yakından izlemeleri ve onun sağlıklı bir cinsiyet kimliği geliştirmesine yardımcı olmaları çok önemlidir. Küçük yaştan itibaren çocukların tavır ve davranışlarının, oyun ve oyuncaklarının, giyim kuşamlarının kendi cinsiyetleriyle uyum içinde olmasına dikkat etmeleri gerekir. Zira çocuklarının kimlerle arkadaşlık yaptığı, onlarla nasıl bir ilişki kurduğu, onlarla hangi oyunları oynadığı önem arz eder.
Aslında meseleyi sadece anne-babayla sınırlı tutmak eksik olur; bu konuda kardeşlerin ve yakın akrabaların da bilinçli olması ve çocuğa gerekli desteği vermesi oldukça önemlidir.
Nicolosi, eşcinselliğin altında yatan en önemli faktörün “eksiklik” olduğuna dikkat çeker. Peki bu neyin eksikliğidir? Birincisi erkek veya kadın fıtratına dair sahip olması gereken özelliklerin eksikliği; ikincisi de anne babadan yeterince alamadığı ilgi, sevgi ve şefkat eksikliği. İşte anne-babalar çocuklarına bu eksiklikleri yaşatmamalı; çocuğun bu eksikliği daha sonra farklı yollardan gidermesine fırsat vermemeli; çocuğun kendi cinsine dair iç dünyasında yaşadığı “yetersizlik hissini” hem cinsleriyle tamamlamasına yol açmamalıdır. Hem onların erkeklik veya kadınlık doğalarını ortaya çıkarmalı, bu konuda onlara hiçbir şekilde aşağılık kompleksi yaşatmamalı hem de duygusal ihtiyaçlarını karşılamalıdır.
Nicolosi, erkek çocukların babayla sağlıklı bir bağ kurmasının ve onu modellemesinin; kız çocuklarının ise aynı şeyi anneyle yapmasının çok hayati öneme sahip olduğunu ifade eder. Anne-babanın bu vazifeyi yeterince yerine getiremediği durumlarda yakın akrabalardan bir başka erkek veya kadın aracılığıyla da bu boşluğun kapatılabileceğini hatırlatır. Önemli olan, çocuğun kendi cinsiyetinden bir büyükle sıcak, samimi ve güvenilir bir bağ kurması, onu modelleyebilmesi, onun sayesinde kendi cinsiyetine ait dünyayı keşfetmesidir.
Evet, babanın oğluyla kurduğu münasebet çok önemlidir. Baba çocuğuyla fiziksel aktiviteye, vücut dayanıklılığına, mücadele ve rekabete dayanan oyunlar oynamalıdır. Onu “hanım evlâdı” olarak büyütmemelidir. Çocuk nazarında itibarlı, kararlı ve güvenilir biri olmalıdır. Çocuğun babası gibi olmak için mantıklı sebepleri bulunmalı, çocuk babasını rol model olarak görebilmeli, babasını taklit edilmeye değer biri olarak algılamalıdır. Bunun için de baba, çocuğuna karşı sevgi dolu, ilgi dolu olmalı, ona ilgi ve sevgi açlığı çektirmemeli, onunla arasında güçlü bir bağ kurabilmelidir.
Nicolosi, geylerin babalarıyla ilişkilerinin ya çok zayıf ya da kopuk olmasının değişmeyen bir gerçek olduğunu şöyle ifade eder: “On beş yılda yüzlerce homoseksüel erkekle konuşmuşumdur. Benim karşılaşmadığım bazı istisnalar tabii ki olabilir ama ben şahsen babasıyla sıcak, sevgi dolu ve saygılı bir ilişkisi olduğunu söyleyen tek bir homoseksüel erkek tanımadım.” (Homoseksüelliği Önleme Rehberi, s. 49)
Elbette annenin tavırları da çok önemlidir. Anne oğluna karşı lüzumundan fazla sevgi ve şefkat göstermemeli, çocuk üzerinde aşırı kontrolcü ve korumacı olmamalı, ona “bebek gibi” davranmamalı, onun kendi işlerini kendisinin yapmasına müsaade etmelidir. Annenin babayla oğulun arasına girmemesi, onların ilişkileri önünde köstek olmaması da oldukça önem arz eder. Çocuk annesini babasından daha dominant ve baskın görmemelidir. Özellikle erkek çocuk büyüdükçe anne biraz geri çekilmesini bilmelidir. Maalesef özellikle babaların çocuklarıyla tatmin edici bir ilişkisinin bulunmadığı ailelerde anneler abartılmış ilgi ve şefkatleriyle bu boşluğu da doldurmaya çalışabiliyor. Hatta öylesine sıkı sıkıya evladına bağlanıyor ki âdeta aralarında karşılıklı bir bağımlılık oluşuyor. Bu da belli bir yaştan sonra erkek evlâtların cinsiyet gelişimlerini olumsuz etkiliyor, onlara cinsiyet karmaşası yaşatabiliyor.
Kız çocuklarının yetiştirilmesinde de aynı şekilde anne-babaların kendilerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri çok önemlidir. Çocuğun cinsiyet kimliğinin oluşması ve pekişmesi için sıcak ve yakın bir anne-kız ilişkisi kurulmalıdır. Annesi hem kız çocuğu için güzel bir rol model olabilmeli hem de onun feminen kimliğine uygun tavır ve davranışlar geliştirmesine, buna uygun oyunlar oynamasına yardımcı olmalıdır. Aynı şekilde erkekler hakkında konuşurken sözlerine dikkat etmeli, onlar hakkında hınç dolu, düşmanca ifadeler kullanmamalıdır.
Baba da bir taraftan kızının annesiyle özdeşim kurmasına yardımcı olmalı, diğer yandan da kızına yeterince sevgi ve ilgi göstermelidir ki kız başka bir erkeğin sevgi ve ilgisine değdiğini hissetsin. Kötü muameleleri ile kızının erkeklere karşı düşmanca duygular geliştirmesine sebep olmamalıdır.
Anne-babaların kız çocuklarını, onların feminen ruhlarını aşındıracak ve değersizleştirecek etmenlerden korumaları da önem arz eder. Onlar, çocuklarının reddedilmediği, güzel iletişim kurduğu, oyunlar oynadığı arkadaşlar bulmasına yardımcı olmalıdır. Tıpkı erkekler gibi kız çocukları da kız olmanın cazip, güzel ve tatmin edici bir şey olduğunu hissedebilmelidir. Yoksa kaybettikleri feminenliği farkında olmadan lezbiyen ilişkilerde aramaya, içlerinde yaşadıkları boşluğu bununla doldurmaya çalışabilirler.
Bütün bu hususlarda anne babanın bilinçli olması ve birbirleriyle tutarlı bir şekilde yol almaları oldukça önemlidir.
5-Eşcinsel yaşamın riskleri
Geçen haftadaki yazıda çocukların eşcinsellikten nasıl korunacağı üzerinde durmuştuk. Burada akıllara şu sorular gelebilir. Çocuklarımızı niye eşcinsellikten koruyalım ki? Eşcinsellik modern dünyanın benimsediği, meşrulaştırdığı, normal gördüğü, kanunlarla koruma altına aldığı ve hatta reklâmını yaptığı bir olgu değil mi? Çocukların eşcinsel olma özgürlüğü yok mu? Onları eşcinsel bir hayat yaşamaktan ne alıkoyabilir ki? Ebeveynlerin çocuklarını heteroseksüel olarak yetiştirmelerini gerektiren sebepler var mı? Evet, var hem de psikolojik, tıbbî, sosyal, dinî, kültürel birçok sebep var.
Yapılan istatistikler de gösteriyor ki çocuklarının homoseksüel olmasından endişe etmeyen anne-baba sayısı oldukça az. Hatta LGBT haklarını savunan anne-babalar bile içten içe çocuklarının heteroseksüel olmasını istiyorlar. Demek ki hâlâ toplumun büyük bir kesimine göre homoseksüellikle ilgili yanlış ve ters olan bir şeyler var.
Her ne kadar eşcinsel bireyler kendi yaşam tarzlarını normalleştirmeye ve hatta idealleştirmeye çalışsalar da, heteroseksüel bir hayat yaşayan çoğu insan eşcinsel fiilleri düşünmekten ve konuşmaktan bile rahatsızlık duyar. Çocuklarının gey veya lezbiyen hayatı yaşamak yerine karşı cins biriyle evlenerek bir yuva kurması ve çoluk çocuk sahibi olması neredeyse her anne-babanın özlemidir. Kısacası meselenin ilmî izahından habersiz olsalar ve bu sebepleri açıklayamasalar bile aileler kızlarının bir başka kızla veya oğullarının bir başka erkekle birlikte yaşamasından endişe ederler.
Aslında onlar bu endişelerinde haksız sayılmazlar. Zira yapılan ilmî araştırmalar, yazılan akademik makaleler de homoseksüel bireylerle heteroseksüeller arasında önemli farklılıkların olduğunu, homoseksüelleri önemli zorlukların ve sağlık risklerinin beklediğini gösteriyor. Maalesef homoseksüel yaşamın ortaya çıkardığı sağlık riskleri, psikolojik sorunlar ve hastalıklar yeterince bilinmiyor. Sağlık risklerinin yanı sıra homoseksüelliğin yayılmasının aileye, dine, topluma, kültüre ve topyekûn insanlığa bakan sonuçları üzerinde de yeterince durulmuyor.
Birileri bunları konuşmanın dolaylı da olsa LGBT bireylere zarar vereceğini düşünüyor ve bundan kaçınıyor. Eşcinseller kendileriyle heteroseksüeller arasındaki farkları ele alan çalışmaları “ayrımcılık” yapmakla suçluyor. Sağlık otoriteleri de zaman zaman politik kaygılarla hareket ederek homoseksüel cinsel pratiklerin sebep olabileceği sağlık riskleri konusunda halkı yeterince aydınlatmıyor. Ne var ki bu tür konuların araştırılmasının, neticelerin objektif ve ilmî olarak ortaya konulmasının ayrımcılıkla bir ilgisi yoktur.
Üstelik LGBT’leri düşünen, onların haklarını savunanlar, onlar kadar diğer insanları da düşünmek, onların da her tür hakkını savunmak zorundadır. Eşcinsellikle ilgili her mesele insanlığı da ilgilendirdiği için bunları soğukkanlılık, objektiflik, ilmilik ve dürüstlükle ele alabilmeliyiz. Bunu yaparken LGBT’lere yönelik nefret, şiddet ve saldırıların önüne geçme adına da toplumu eğitmeye ve bilinçlendirmeye çalışmalıyız. Eşcinsel davranışları tasvip etmemek, bunun sonuçlarını konuşmak, bu hayat tarzını benimseyen bireylere düşmanlığa ve nefrete yol açmamalı. Bu iki konuyu birbirinden ayrı olarak ele alabilmeliyiz.
Başta da söylediğimiz gibi eşcinsel bireyler üzerinde yapılan araştırmalar pek çok açıdan onların dezavantajlı olduğunu ve risk altında yaşadıklarını gösteriyor. Gerçekler topluma dayatılan algılardan çok farklı. Zira LGBT bireylerde intihar etme, alkol alma, sigara içme, uyuşturucu kullanma oranları heteroseksüellere göre çok daha yüksek. Başta AIDS olmak üzere özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar onlar arasında çok daha fazla yaygın. Sadece fizikî hastalıklar da değil; stres, depresyon, kaygı bozukluğu, yalnızlık, düşük benlik saygısı, yeme bozukluğu, panik atak gibi psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar da homoseksüellerde çok daha fazla görülüyor. Evden kaçma, yasalara karşı çıkma, fuhuş, cinsel istismar, pornografi, cinsel sadomazoşizm, aile içi şiddet gibi vakalarda da aynı durum geçerli.
Özellikle geylerde ilişkiler oldukça kısa süreli, cinsel sadakat çok düşük, eş veya partner değiştirme sıklığı çok fazla. Diğer bireylere nispetle onların ortalama yaşam ömürleri daha kısa, yaşam memnuniyetleri ve sosyal uyumları daha düşük.
İnternette yapılacak küçük bir araştırmayla bu konuda yüzlerce araştırmaya, akademik makaleye ve anket çalışmasına ulaşılabilir. Biz örnek olması açısından bazı araştırma sonuçlarını ve istatistiki bilgileri aktarmak istiyoruz:
Neredeyse bütün sağlık otoriteleri homoseksüel yaşam tarzının tehdit edici önemli sağlık riskleri içerdiği noktasında ittifak ediyor. AIDS/HIV, belsoğukluğu, frengi gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklara en çok yakalananlar LGBT bireyler. Eşcinsel yaşamı tercih edenlerin birçoğu bu tür hastalıkların kurbanı oluyor. Bunların yanı sıra eşcinsel yaşam tarzı ve cinsel uygulamalar kanser, hepatit çeşitleri, kalp krizi, tüberküloz, obezite, cinsel şiddet gibi birçok sağlık riskini ve hastalığı beraberinde getiriyor. (Substance Abuse and Mental Health Services Administration, “Top Health Issues for LGBT Populations”, 2012, https://www.lgbtagingcenter.org/resources/pdfs/TopHealthIssuesforLGBTPopulationsKit.pdf) Şimdiye kadar FDA başta olmak üzere birçok sağlık otoritesi anal ilişkinin sağlık açısından çok riskli olduğunu ve birçok hastalığa davetiye çıkardığını ifade etmiştir.
(Eşcinsel hayat tarzının sebep olduğu sağlık riskleri ve hastalıklar hakkında daha detaylı bilgi sahip olmak için şu kapsamlı çalışmaya bakılabilir: Gay and Lesbian Medical Association, “Companion Document for Lesbian, Gay, Bisexual, and Transgender Health, https://www.glma.org/_data/n_0001/resources/live/HealthyCompanionDoc3.pdf)
Yaşları 14 ile 21 arasında değişen 542 lezbiyen, gey ve biseksüel genç hakkında yapılan bir araştırma sonucuna göre bu gençlerin üçte biri geçmiş hayatlarında intihar girişiminde bulunmuştur. (Anthony R. D’augelli, “Mental health problems among lesbian, gay, and bisexual youths ages 14 to 21”, Clinical Child Psychology and Psychiatry, 7(3), 433–456) Başka bir akademik makalede intihara teşebbüs oranı %31.6 olarak tespit edilmiş ve yine benzeri sonuçlar ortaya çıkmıştır. (https://link.springer.com/article/10.1007/s10508-012-0013-9)
Bazı makalelerde LGBT bireylerin sigara içme oranları incelenmiş ve onların heteroseksüellere göre sigara içme oranları çok daha yüksek bulunmuştur. Şu iki makaleye bakılabilir: “Smoking among lesbians, gays, and bisexuals: a review of the literature”, “Cigarette smoking among lesbians, gays, and bisexuals: how serious a problem?”.
ABD’de 2.172 gey ve biseksüel bireyle yapılan bir anket çalışmasında, katılımcıların %52’sinin uyuşturucu, %85’nin de alkol kullandığı tespit edilmiştir. (R. Stall ve diğerleri, “Alcohol use, drug use and alcohol-related problems among men who have sex with men”, 2001, Addiction 96(11): 1589-1601)
2013 yılında National Health Interview Survey tarafından 68 bin yetişkinden toplanan verilerde de gey, lezbiyen ve biseksüel bireylerin yoğun stres ve psikolojik sıkıntılar yaşadıkları ve aşırı alkol tükettikleri ortaya konulmuştur. (http://www.news-medical.net/news/20160628/LGB-adults-experience-higher-rates-of-distress-impaired-physical-health-than-heterosexuals.aspx)
Çok daha geniş çaplı bir araştırmada 214.344 heteroseksüel ve 11.971 heteroseksüel olmayan kişi üzerinden elde edilen verilere göre gey, lezbiyen ve biseksüel kişilerin intihar girişimlerinin diğerlerine oranla iki kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Aynı şekilde LGBT bireylerde depresyon ve anksiyete bozukluğu riski diğerlerine oranla en az 1.5 kat daha fazla, alkol ve madde bağımlılığı da yine 1.5 kat daha yüksek çıkmıştır. Neticede LGBT bireylerin heteroseksüel kişilere göre daha yüksek zihinsel bozukluk, intihar düşüncesi, madde kullanımı ve kendine zarar verme riski altında olduğu ifade edilmiştir. (“A systematic review of mental disorder, suicide, and deliberate self harm in lesbian, gay and bisexual people”, https://bmcpsychiatry.biomedcentral.com/articles/10.1186/1471-244X-8-70)
“Depression, hopelessness, suicidality, and related factors in sexual minority and heterosexual adolescents” başlıklı makalede de cinsel azınlıkların heteroseksüellere göre depresyon, umutsuzluk ve intihar eğilimlerinin çok yüksek olduğu ifade edilmiştir. (Şu iki makalede de benzeri sonuçlar dile getirilmiştir: “Suicidality and Depression Disparities between Sexual Minority and Heterosexual Youth: A Meta-Analytic Review”, “Differences Between Matched Heterosexual and Non-Heterosexual College Students on Defense Mechanisms and Psychopathological Symptoms”)
Yapılan araştırmalara göre homoseksüeller hayatları boyunca heteroseksüellere göre 3-4 kat daha fazla partnerle birlikte oluyorlar ki bu da onları hem cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma noktasında daha riskli hâle getiriyor hem de psikolojilerini olumsuz etkiliyor. (Dr. Neil Whitehead, “Common Misconceptions About Homosexuality”, https://www.mygenes.co.nz/myths.pdf) Geyler arasındaki ilişkiler heteroseksüel ilişkilere göre çok daha kısa süreli. Konuyla ilgili çalışmalarda geylerin hayatları boyunca birlikte oldukları partner sayısıyla ilgili oldukça yüksek rakamlar verilmiştir. Rastgele ve farklı kişilerle ilişkide bulunma (promiscuity) oranının çok yüksek olduğu ve çoğunun hayatları boyunca yüzlerce partnerle ilişkiye girdiği ifade edilmiştir. (Michael Pollak, “Male Homosexuality”, Western Sexuality, New York, 1987, s. 44)
Araştırmalar, homoseksüellerin yakalandıkları hastalıklar, maruz kaldıkları psikolojik sorunlar ve tercih ettikleri yaşam stilleri sebebiyle heteroseksüellere nispetle erken ölüm oranlarının daha yüksek ve ortalama yaşam sürelerinin daha kısa olduğunu belirtiyor. (Bu konuda yapılmış farklı araştırmalar ve sonuçları için bkz. The Health Hazards of Homosexuality: What the Medical and Psychological Research Reveals, 2017, MassResistance)
Eşcinsellerin yaşam kaliteleri üzerinde de önemli araştırmalar yapılmıştır. Mesela “Reasons for living in homosexual and heterosexual young adults” başlıklı akademik araştırmada homoseksüel ve heteroseksüel gençleri hayata bağlayan sebepler üzerinde durulmuştur. Bu makalede homoseksüellerin, intihar risklerinin daha yüksek olması, sosyal onaylanmama korkusu, yalnızlık, depresyon, sosyal uyum bozukluğu gibi birçok stres faktöründen ötürü yaşamak, hayata tutunmak için daha az sebebe sahip oldukları ifade edilmiştir. (https://www.researchgate.net/publication/233752651_Reasons_for_living_in_homosexual_and_heterosexual_young_adults)
Aynı şekilde “Same-Sex Sexuality and Quality of Life: Findings from the Netherlands Mental Health Survey and Incidence Study” başlıklı araştırmada da özellikle eşcinsel erkeklerin yaşam kalitesinin çok düşük olduğu vurgulanmıştır. (Eşcinsel hayatın yol açabileceği somatik ve psikolojik sağlık riskleriyle ilgili daha fazla ve detaylı bilgi sahibi olmak için şu kapsamlı esere bakılabilir: Kolektif, Eşcinsel Hayat Tarzının Sağlık Tehlikeleri, (Çev. Gül Aktaş), Kaknüs Yayınları, 2021, 720 s.)
Cinsel yönelim kimliğine göre yetişkinlerin sağlık profillerinin incelendiği bir araştırmada, homoseksüeller ile heteroseksüeller pek çok açıdan detaylı bir karşılaştırmaya tâbi tutulmuş ve neticeler istatistikler üzerinden gösterilmiştir. Araştırmada gey ve lezbiyenlerin heteroseksüellere göre sağlıklarının ve psikolojilerinin daha kötü olduğu, sağlık açısından daha çok risk taşıdığı, içki ve madde kullanımlarının daha yüksek olduğu ortaya konulmuştur. Aynı şekilde eşcinsellerin obez olma, cinsel saldırıya uğrama, intihar etme, sigara içme, parter şiddetine maruz kalma oranları da daha yüksek bulunmuştur. (https://web.archive.org/web/20090115013107/http://www.mass.gov/Eeohhs2/docs/dph/health_equity/sexual_orientation_disparities_report.pdf)
Bu konuda daha birçok araştırmaya ulaşılabilir. Fakat sadece burada yer verilen araştırmalar bile zannedilenin aksine hayatları boyunca LGBT bireyleri bekleyen önemli risk ve tehlikelerin olduğunu gösteriyor.
Bu tür araştırmalarda LGBT bireylerdeki hastalıklar, intihar eğilimi, depresyon, madde bağımlılığı gibi problemlerin sebebi olarak genellikle toplumsal baskılar, ayrımcılıklar, önyargılar gösterilir. Bu tespit bir yere kadar doğru olabilir. Çünkü gerçekten bu tür bireyler sıklıkla sözlü tacizlere, fiziksel saldırılara, sosyal izolasyona maruz kalabiliyor. İçinde yaşadıkları toplumda heteroseksüel bireylere göre genellikle daha düşük sosyal desteğe sahip oluyorlar. Elbette bütün bunlar bir kısım ruhsal ve psikolojik sorunlara yol açacaktır.
Bununla birlikte LGBT bireylerin yaşadıkları bütün bu olumsuzlukları sadece sosyal baskılarla ve ayrımcılıkla açıklamak yeterli ve tatmin edici olmaz. Çünkü eşcinsellere daha fazla tolerans gösterilen ülke ve şehirlerde de benzeri sonuçlar ortaya çıkmıştır. Mesela Danimarka ve Hollanda gibi geyliğe olumlu yaklaşan toplumlarla, düşmanca yaklaşan toplumlar kıyaslanmış ama sonuçlar değişmemiştir. Bütün toplumlarda homoseksüellerin yüksek oranlarda hastalıklara maruz kaldığı ve bunalım yaşadığı görülmektedir. (Homoseksüelliği Önleme Rehberi, s. 268) Demek ki eşcinsel yaşam tarzında ve homoseksüel cinsel pratiklerde yanlış olan ve insan fıtratıyla uyuşmayan daha farklı problemler var.
Konuyla ilgili bir araştırmada yapılan şu değerlendirme üzerinde düşünmeye değer: “Genel varsayım, eşcinsellere karşı toplumsal ayrımcılığın bu patolojinin gelişiminden yalnızca veya öncelikli olarak sorumlu olduğudur. Bununla birlikte, bu toplumsal ayrımcılık hipotezini doğrulamaya yönelik belirli girişimler başarısız olmuştur. Bu konudaki diğer alternatif bir olasılık olan, bu koşulların (eşcinsellerin yaşadığı olumsuzlukların) bir şekilde eşcinsel yönelimin psikolojik yapısıyla veya eşcinsel yaşam tarzının sonuçlarıyla ilişkili olabileceği de henüz çürütülmüş değildir. Gerçekten de yapılan bazı çalışmalar, bu yüksek psikolojik rahatsızlık oranının aslında bir kültürün eşcinsel davranışa tolerans veya düşmanlığından bağımsız olduğunu öne sürüyor. Bu konuyu değerlendirmek için siyasi güdümlü önyargılardan taviz vermeyen daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanıyoruz.” (James E. Phelan ve diğerleri, “What Research Shows: NARTH’s Response to the APA Claims on Homosexuality,” Journal of Human Sexuality, 2009, 1/93, http://factsaboutyouth.com/wp-content/uploads/What-research-shows-homosexuality.NARTH_.pdf)
6-Eşcinsellik değiştirilebilir mi?
Kısa bir durum analiziyle başlayalım: “Eşcinsellik değiştirilebilir mi” diye sormak bile başta eşcinseller olmak üzere birçok insanı rahatsız edebiliyor. Özellikle eşcinselliğin tedavi edilip edilemeyeceğine dair sözler homofobi olarak algılanabiliyor. Çünkü bunlar dolaylı olarak eşcinselliğin “rahatsızlık”, “hastalık”, “bozukluk” olduğuna dair ima ve işaretler taşıyor. Oysaki çoklarına göre eşcinsellik tıpkı heteroseksüellik gibi bütünüyle “doğal bir yönelim”, “normal bir durum”. Hatta birçokları homoseksüellerin heteroseksüellere göre daha duyarlı, daha insancıl, daha kibar olduğunu iddia ediyor. Bazen homoseksüellerin yüceltilmesi “dünyayı homoseksüeller kurtaracak” demeye kadar gidiyor.
Günümüz dünyasında cinsiyetini veya estetik ameliyatla şeklini ve görüntüsünü değiştirmek isteyen kişilere haklar tanınıyor, bilimin imkânları onlar için seferber ediliyor. Cinsiyet değiştirmenin beden sağlığı ve insan psikolojisi açısından ağır komplikasyonları olabiliyor, hatta yer yer ölümlü vakalarla karşılaşılabiliyor. Buna rağmen cinsiyet değiştirme kararı bireysel hak ve özgürlükler kapsamında görülerek buna müsaade ediliyor. Fakat eşcinselliğin değiştirilmesiyle ilgili aynı genişlik gösterilmiyor. Cinsiyet değiştiren insanlara tanınan hakları ve imkânları eşcinselliğini değiştirmek isteyen kişilere tanımazsak bu çifte standart olur.
Evet, popüler kültür homoseksüelliğe dair bütün negatif algıları, düşünceleri değiştirmek istiyor. LGBT aktivistlerinin yanı sıra bazı devletler, pek çoğu itibarıyla bilim adamları ve psikologlar da buna destek veriyor. Amerikan Psikiyatri Birliği ile Dünya Sağlık Örgütü’nün eşcinselliğe yönelik “psikolojik rahatsızlık” ve “anormal davranış” tanımını kaldırdığını ve onu heteroseksüellik gibi normal bir cinsel yönelim kabul ettiğini daha önce ifade etmiştik. (Onların bu kararının ilmî değil politik bir karar olduğuna yönelik eleştiriler hâlâ devam ediyor.)
Eşcinselliğin bütünüyle normal bir yöneliş ve davranış olarak görülmesi araştırma ve tedavilerin de önemli ölçüde önünü kesiyor. Çünkü sorun görülmeyen bir şey hakkında araştırma yapmak veya onu değiştirmeye çalışmak abes görülüyor. Daha da kötüsü eşcinsellikle ilgili dayatılan düşünceler bu konuda objektif ilmî çalışmalar yapılmasını zorlaştırıyor. Bugünün dünyasında bir bilim adamının eşcinselliğe dair “gelişimsel bir bozukluk”, “bir cinsiyet karmaşası”, “bir cinsiyet sapması” gibi tanımlamalar yapması ayrımcılık ve nefret suçu olarak görülüyor. Bu tür ifadelerin eşcinsellere zarar verdiği söyleniyor. Ortaya konulan delillere, argümanlara, açıklamalara bakılmıyor bile. Dünya görüşü ve ideolojiler bilimsel çalışmaları da etkiliyor, yönlendiriyor. Eşcinsellikle ilgili durum şimdilik böyle ama yarının bilim adamları ne diyecek, konuya nasıl yaklaşacak bilemiyoruz.
Durumunu normal gören ve hayatına eşcinsel olarak devam etmek isteyen kimselere diyecek bir sözümüz olamaz. Kendi tercihleridir, der geçeriz. Çoğulculuğun hâkim olduğu bir dünyada insanların barış ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi herkesin bireysel tercihine saygı duymaya bağlıdır.
Bununla birlikte eşcinseller düşünüldüğü kadar; ahlâkî, dinî, sosyal, kültürel, psikolojik veya tıbbî sebeplerle eşcinsel duygulardan, yönelimlerden kurtulmak isteyen insanlar da düşünülmelidir. Eşcinsellere duyulan saygı onlara da duyulmalı, tanınan haklar onlara da tanınmalıdır. Dolayısıyla bilimin imkânlarını sonuna kadar kullanarak bu tür kişilerin önüne fırsatlar sunulmalı, onlara gerekli tedavi ve terapi yolları gösterilmelidir. Bazı terapistlerin kendilerine danışan her homoseksüele bunun normal olduğunu kabul ettirmeye çalışmaları kabul edilemez.
Eşcinselliğin değişip değişemeyeceği meselesi eşcinselliğin sebepleriyle yakından ilgilidir. Eşcinseller bunun genetik ve biyolojik olduğunu düşündükleri için sürekli “Eşcinselliği biz seçmedik.” sloganını tekrarlar. Ne var ki daha önce de ifade ettiğimiz üzere konuyla ilgili araştırma yapan uzmanlar eşcinselliğin genetik olduğuna dair elimizde kesin veriler olmadığını söylüyor. Bilakis çevresel faktörler ağır basıyor. Dahası pek çok psikolog uyguladıkları terapilerle kendilerine başvuran birçok homoseksüelin hayatlarının geri kalanına heteroseksüel olarak devam ettiğini söylüyor. Mesela Joseph Nicolosi, kendisinin yüzlerce homoseksüel erkeği tedavi ettiğini ifade ediyor.
The National Association for Research & Therapy of Homosexuality (NARTH) isimli enstitünün verileri de terapiler sonucunda her on homoseksüelden üçünün başarılı bir şekilde değişim yaşadığını ortaya koymuştur. (Naomi Grossman, “The Gay Orthodox Underground”, Moment (April 2001))
Freud’un en önemli öğrencilerinden biri olan Edmund Bergler, 1956 yılında kaleme aldığı Homosexuality: Disease or Way of Life isimli eserinde otuz yıldır eşcinsellerin tedavisiyle meşgul olduğunu, bazı başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları yaşasa da bu tedavilerde önemli başarılar elde ettiğini ifade etmiştir. Yüzlerce eşcinsel üzerinde analizler yaptığını, onlarla birlikte saatler geçirdiğini ve onlara dair hiçbir önyargısının olmadığını ifade eden Bergler’in eşcinsellerin psikolojilerine dair yaptığı tasvir ve tanımlamalar da üzerinde durmaya değer.
Cinsel yönelimin değişip değişmediğinin incelendiği bir makalede, bilimsel araştırmalara dayanarak şu sonuca ulaşılmıştır: “Cinsel yönelimin değişmezliğine dayanan argümanlar bilimsel değildir.” Bu neticenin de kendi cinsine karşı zamanla duyguları değişen çok sayıdaki eşcinsel üzerinde yapılan araştırmalardan çıkarıldığı ifade edilmiştir. (L. M. Diamond and C. J. Rosky, “Scrutinizing Immutability: Research on Sexual Orientation and U.S. Legal Advocacy for Sexual Minorities”, The Journal of Sex Research, 2016, http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/00224499.2016.1139665)
Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacı olan Friedman ve Downey de konuyla ilgili şu tespiti yapmıştır: “Klinik konferanslarda tartışmacıların sıklıkla eşcinselliğin genetik olduğu ve bu yüzden de cinsel yönelimin sabit ve değiştirilemez olduğu yorumu duyulur. Fakat her iki iddia da doğru değildir… Eşcinselliğin genetik olduğu iddiası o kadar indirgemecidir ki psikolojinin genel bir ilkesi olarak bu göz ardı edilmelidir.” (R.C. Friedman and J.I. Downey, Sexual Orientation and Psychoanalysis: Sexual Science and Clinical Practice, New York: Columbia University Press, 2002, s. 39)
Günümüzde bazı insanların eşcinsel doğduğu ve bunun değişmesinin mümkün olmadığı şeklindeki düşünceler hâlâ çokları tarafından tekrar edilmeye ve kitlelere dayatılmaya devam etse de, bunun sadece bir mitten ibaret olduğunu ve hiçbir bilimsel kanıta dayanmadığını ifade edenlerin sayısı da az değildir. (Bkz. https://www.aoiusa.org/american-psychological-association-course-correction-sexual-orientation-and-gender-identity-not-fixed-after-all/)
Aldığı tedavi ve terapilerle eşcinselliği bırakan bireyler, değişim umudu olmadığına dair dile getirilen iddialara somut birer cevap teşkil eder. Homoseksüellikten heteroseksüelliğe dönüş yapan birçok insan ve bu insanlar üzerinde yapılmış araştırmalar var. Eski geylerin yazdığı kitaplar, kurduğu internet siteleri mevcut. Onlar kendi tecrübelerinden hareketle değişimin mümkün olduğunu ifade diyor ve değişmek isteyen bireylere yol gösteriyor, onları cesaretlendiriyor.
Bazı eşcinsellerde bütünüyle bir değişim yaşanmasa, yani eşcinsel dürtüler ve ilgiler tamamıyla kaybolmasa bile pek çok açıdan önemli ilerlemeler kaydediliyor. Bu değişimleri bizzat gözlemleyen terapistler ve psikologlar var. Bu gerçeklere rağmen hâlâ değişebilir mi, değişemez mi sorusunu sormak anlamlı olmaz. Demek ki prensipte değişebiliyor.
Uzmanlar bu değişimin kolay olmadığını, zaman aldığını, kademeli olarak gerçekleştiğini, terapi boyunca bir kısım iniş ve çıkışların yaşanabildiğini söylüyor. Yani homoseksüel duygular yavaş yavaş azalırken, heteroseksüellik potansiyeli de yavaş yavaş artıyor. “Dönüşüm terapisi”, “onarım terapisi” gibi isimlerle eşcinsellere uygulanan farklı terapi çeşitleri var. Bu konuda Alan Metinger’in Growt into Manhood: Resuming The Journey isimli kitabıyla Joseph Nicolosi’nin Reparative Therapy of Male Homosexuality isimli kitapları önemli bilgiler içeriyor.
Tedavi ve terapilerin ne kadar işe yarayacağını biraz da bireyin kendisi, kendi gayretleri belirliyor. Değişme isteğinin gücü, değişebileceğine inanması, kendisine önerilen metotları ciddiyetle uygulaması oldukça önem arz ediyor.
Heteroseksüel hayata geçmek isteyen her bireyin kendine göre farklı motivasyon kaynakları var. Bir kısmı homoseksüel hayat tarzının kendisini tatmin etmediğini söylüyor. Kimisinde aile ve çocuk özlemi ağır basıyor. Kimisi sosyal baskılardan, sürekli toplumsal izolasyona maruz kalmaktan bıkıyor. Bütün bunların yanında homoseksüelliği bırakanların bir çoğu kendilerini bundan vazgeçiren ana motivasyon kaynağının dinî inanışları ve değerleri olduğunu söylüyor.
7-İlâhî dinlerin eşcinselliğe bakışı
Kur’ân’ın yanı sıra Yahudilik ve Hristiyanlığın kutsal metinlerinde de eşcinsel fiiller şüpheye mahal bırakmayacak ölçüde kesin ve açık bir dille yasaklanmış ve kınanmıştır. (Bkz. Kevser Ölmez, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân-ı Kerim’de Eşcinsellik, Yüksek Lisans Tezi, Bursa 2021) Diğer dinlerin eşcinselliğe bakışı da bu üç büyük dinin bakışından çok farklı değildir. (Bkz. Süleyman Turan (editör), Sınırlarda Dolaşma-Dinlerin Eşcinselliğe Bakışı, Okur Akademi, İstanbul, 2018)
İlâhî dinlerin bu konuda getirdiği yasaklar ortada olduğu için son asra gelinceye kadar eşcinselliğin günah/haram olduğu konusunda ilâhî din mensupları arasında ittifak vardır. Ne var ki sınırsız ve ölçüsüz bir özgürlük, haz ve erotizm arayışı uğruna ahlakî ve dinî değerlerin önemsizleştiği ve hatta küçümsendiği modern dünyada, kutsal metinlere bakış da belli ölçüde değişmiş ve pek çok marjinal görüş ortaya çıkmıştır.
Homoseksüellikle ilgili ortaya konulan bazı dinî görüşlerde bu değişimin izleri açıkça görülebilir. Kimi modern yorumcular tarafından ilâhî dinlerin konuyla ilgili hükümleri ya görmezden gelinerek ya tarihsel görülerek ya da zorlama tevillere tâbi tutularak eşcinsellik meşru gösterilmeye çalışılmıştır. Kimileri tarafından günümüzde tartışılan eşcinselliğin kutsal kitaplarda yer alan eşcinsellikten farklı olduğu ileri sürülmüş, kimileri tarafından da dinlerin sevgi ve aşka verdiği öneme vurgu yapılarak eşcinselliğe meşruiyet aranmıştır.
LGBT hareketinin gücü, talepleri ve meydan okuması karşısında bir kısım din yorumcuları kendilerinin konuyla ilgili görüşlerini bir kere daha gözden geçirmek zorunda hissetmiş, ifadelerini yumuşatmış ve bu konuda tavizler vermişlerdir. Her üç ilâhî dinde de benzer vakalar yaşanmış, yeni görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşlerin önemli bir kısmı naslara, ilmî ve mantıkî delillere değil; daha ziyade ajitasyona ve duygusal tepkilere dayanmaktadır. “Modern Yahudi Mezheplerinde Homoseksüellik Konusunda Yaşanan Kırılmalar” başlıklı makalede ifade etmeye çalıştığımız değişim ve kırılmalar örnekleriyle somut olarak ortaya konulmuştur. (http://isamveri.org/pdfdrg/D02370/2014_30/2014_30_TURANS.pdf)
Bununla birlikte ilâhî din mensuplarının büyük çoğunluğunun dinî gerekçelerden ötürü homoseksüelliği tasvip etmediğini belirtmekte fayda var.
Kutsal kitaplarda doğrudan eşcinselliği yasaklayan açık ifadeleri bir kenara bırakacak olsak bile, ilâhî dinlerin fıtrata, yaratılışa, insan onuruna, cinselliğe, nikâh bağına, aile hayatına ve neslin korunmasına dair ortaya koydukları hükümlerin eşcinselliğe geçit vermesi mümkün değildir. Dinlerin içtimai hayat açısından en başta mücadele ettikleri ve toplumsal hayattan söküp atmak istedikleri davranışlar müstehcenlik, hayasızlık, fuhuş, zina gibi davranışlardır. Durum böyleyken homoseksüelliğin din tarafından tecviz edilebileceğini söylemek, dinin hakikatini ve maksatlarını anlamamanın bir ifadesidir.
Kur’an’da olduğu gibi Kitab-ı Mukaddes’te de Allah’ın insanları bir dişi ile erkekten yarattığı, ilk yaratılan insanların Hz. Âdem ile Hz. Havva olduğu, ancak bir nikaha bağlı olarak cinsel ilişkiye müsaade edileceği açıkça vurgulanır. “Verimli olun, çoğalın. Yeryüzünde türeyin, artın.” (Tekvin, 9:6-7) şeklindeki ifadelerle kadın ve erkeğe verilen şehvet duygusunun asıl amacının neslin devamını sağlamaya yönelik olduğuna işaret edilir. Nikah dışı her tür cinsel ilişki zina sayılır, yasaklanır ve bunun için ağır cezalar getirilir.
Özellikle Tekvin’in ikinci bölümünde yer alan; Tanrı’nın erkek ve kadını birbiri için yarattığı, erkek ve kadının bir beden olarak birliktelik oluşturacağı şeklindeki ifadeler oldukça dikkat çekicidir. (Tekvin, 2:21-24) Tevrat ve İncil’de heteroseksüel ilişkilerden bahsedilse ve bunun için meşru yolların takip edilmesi gerektiği emredilse de eşcinselliği destekleyen hiçbir ifadeye yer verilmez.
Tevrat’ın birçok yerinde eşcinsellik üzerinde durulur. Kur’ân, Hz. Lut’un peygamber olduğunu açıkça beyan etse de (Saffât sûresi, 37/133) Tevrat’a göre o, bir peygamber değildir. Hz. İbrahim’in yeğenidir, Sodom ve Gomora’ya tebliğ için gitmiştir. Tevrat, Sodom halkından; Rablerine karşı büyük günah işleyen ve bunu aşikâr yapan, ahlak dışı hiçbir fiilden utanmayan, toplandıkları yerlerde birbirinden haya etmeden vücutlarını teşhir eden, yaygın olarak eşcinsel fiilleri işleyen zorba, azgın ve fasık bir kavim olarak bahseder.
Tevrat’ın anlattığı şu hâdise bile onların karakterlerini göstermeye yeter: Sodom kavmini helak etmek için Hz. Lut’un evine gelen iki melek yakışıklı iki erkek suretinde geldiği için, Sodom’un farklı mahallelerinden genç yaşlı erkekler Hz. Lut’un evinin etrafını sarar ve onun misafirleriyle yatmak isterler. Onlar bu günah ve taşkınlıklarının cezası olarak helâk edilirler.
Tevrat’ın eşcinselliği yasaklayan en net ve en açık hükmü şudur: “Kadınla yatar gibi bir erkekle yatma. Bu iğrençliktir.” (Levililer, 18/22) Bu yasağı çiğneyenlere verilecek ceza ise şu şekilde açıklanır: “Bir erkek başka bir erkekle cinsel ilişki kurarsa, ikisi de iğrençlik etmiş olur. Kesinlikle öldürüleceklerdir. Çünkü ölümü hak etmişlerdir.” (Levililer, 20/13)
Söz konusu hükümler erkeklere ait olup homoseksüel fiilleri yapan kadınlar hakkında ise herhangi bir ceza öngörülmemiştir. Fakat Yahudi din âlimleri bunun da bir çeşit ahlaksızlık ve Tanrı’ya isyan olduğunu ifade etmiş, erkekler için öngörülen cezalar kadar sert olmasa da bazı cezalar üzerinde durmuşlardır.
Yahudiliğin kutsal metinleri sadece erkek veya kadının kendi cinsleriyle ilişkide bulunmalarını yasaklamakla kalmayıp şu ifadelerle karşı cinse ait giysilerin giyilmesini dahi yasaklamıştır: “Kadınlar erkek giysisi erkekler de kadın giysisi giymesin. Tanrınız Rab bu gibi şeyleri yapanlardan tiksinir.” (Tesniye, 22/5) Hatta Talmud’da iki bekar erkeğin aynı yorgan altında yatması da konuyla ilgili getirilen yasaklar arasındadır. (Kiduşin, 4:14)
Günümüzde eşcinsel ilişkiler ve evlilikler en çok Batılı Hristiyan ülkelerde yaygın olsa da Hristiyanlığın uzun tarihî geleneğinde de eşcinselliğe karşı tam aksi bir tavır söz konusudur. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinde eşcinsellikle alakalı doğrudan bir yasak yer almaz. Fakat eşcinsellik Yeni Ahid’in içinde yer alan Pavlus’un mektuplarında da en eski metinlerden biri olan Barnaba mektubunda da açıkça yasaklanmış ve kınanmıştır. Ayrıca Tevrat’ta yasaklanan günah ve ahlaksızlıkların Hristiyanları da bağladığını hatırlatmakta fayda var.
Pavlus’un konuyla ilgili ifadeleri şu şekildedir: “… İşte böylece Tanrı onları (Romalıları) utanç verici tutkulara teslim etti. Kadınları bile doğal ilişki yerine doğal olmayanı yeğlediler. Aynı şekilde erkekler de kadınla doğal ilişkilerini bırakıp birbirleri için şehvetle yanıp tutuştular. Erkekler erkeklerle utanç verici ilişkilere girdiler ve kendi bedenlerinin sapıklıklarına yaraşan karşılığı aldılar.” (Romalılar, 1/26-27)
Tevrat’ın yanı sıra Yeni Ahit’te de Sodom halkının işlediği günahtan bahsedilir ve şu ifadelerle onların bu günah “sefahet”, “fuhuş” ve “sapıklık” olarak isimlendirilir:
“Sodom ve Gomora kentlerini yakıp yıkarak yargıladı. Böylece tanrısızların başına geleceklere bir örnek verdi. Ama ilke tanımayan kişilerin sefih yaşayışından azap duyan doğru adam Lut’u kurtardı.” (II. Petrus, 2/6-7)
“Sodom, Gomora ve çevrelerindeki kentler de benzer biçimde kendilerini fuhuş ve sapıklığa teslim ettiler. Sonsuza dek ateşte yanma cezasını çeken bu kentler ders alınacak birer örnektir.” (Yahuda, 7)
Daha sonraki dönemlerde kilise babaları ve Hristiyan yazarları tarafından kaleme alınan eserlerde eşcinsel davranışlar hakkında çok ağır ifadeler kullanılmıştır. Luther ve Calvin gibi Hristiyanlıkta reformun öncüleri de eşcinselliğin fıtrata aykırı iğrenç bir fiil olduğunu belirtmişlerdir. Aynı şekilde Kilise ve devlet tarafından eşcinsellere yönelik ağır cezalar öngörülmüştür. Jüstinyen kanunları bunun tipik bir örneğidir. 1960’lı yıllarda başlayan “cinsel devrim”e kadar eşcinsellik tartışmaya bile açılmamıştır.
Yahudi ve Hristiyan din âlimleri, eşcinselliğin yasaklanmasının sebep ve hikmetleri üzerinde de durmuş ve bu meyanda onun; insanın yaratılış özelliklerine ve aslî tabiatına aykırı olmasını, onun sahip olduğu şeref ve itibarı düşürmesini, insan neslinin türemesine hizmet etmemesini, aileye zarar vermesini zikretmişlerdir.
8-İslâm’a göre Eşcinsellik
İslâm’ın eşcinsellikle ilgili tavır ve yaklaşımı başta Lût kavmiyle ilgili âyetler, sonra da konuyla ilgili hadisler tarafından ortaya konulmuştur. Bilindiği üzere Kur’ân, fert, aile ve toplum hayatına dair vermek istediği bir çok mesajı eski kavimlere dair kıssalar üzerinden verir. Yüzlerce âyet-i kerimede eski kavimleri helaket ve felakete sürükleyen günah, zulüm, fesat, haddi aşmışlık ve şirk üzerinde durularak mü’minlere önemli dersler verilir, benzer hatalara düşmemeleri için onlar ikaz edilir.
Kur’ân, farklı kavimlerle ilgili ilâhî gazabı celbeden farklı günahlardan bahseder. Hz. Lût’un gönderildiği kavimle ilgili üzerinde durulan günah ise eşcinselliktir. Bu kavimle ilgili ayetlerin merkezinde onların eşcinsel fiilleri yer alır.
Kur’ân, eşcinselliğin Allah katında nasıl bir günah olduğunu Hz. Lût’un kavmine hitaben söylediği şu sözlerle ortaya koyar:
“Siz göz göre göre pek çirkin ve hayasız (fâhişe) bir iş yapıyorsunuz ha! Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Siz gerçekten ne cahil bir güruhsunuz öyle!” (Neml sûresi, 27/54-55)
“Lût’a da hüküm ve ilim verdik ve onu iğrenç işler yapan (habâis) şehir halkından kurtardık ki gerçekten onlar kötü ve itaat dışına çıkmış fâsık bir güruh idiler.” (Enbiyâ sûresi, 21/74)
“Daha önce hiç kimsenin yapmadığı pek çirkin bir işi (fâhişe) siz mi yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere gidiyorsunuz ha! Yok, yok anlaşıldı! Siz haddini aşmış (müsrif) bir milletsiniz!” (A’râf sûresi, 7/80-81)
“Neden siz bütün insanlardan sadece erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış (âdûn) bir toplumsunuz.” (Şuarâ sûresi, 26/165-166)
“Ben sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.” (Şuarâ sûresi, 26/168)
“Şüphesiz biz fasıklık yapmalarından (yoldan çıkmalarından) dolayı bu şehir halkının üzerine gökten bir azap indireceğiz.” (Ankebût sûresi, 29/34)
Bunların yanı sıra başka âyetlerde Lût kavmi yapmış oldukları kötü fiillerden ötürü “mücrimler” olarak isimlendirilir (A’râf sûresi, 7/84); kendilerini kaybeden bu kavmin hâli sarhoşlara benzetilir (Hicr sûresi, 15/72) ve onların yapmış oldukları eşcinsellik “seyyiat” olarak nitelendirilir. (Hûd sûresi, 11/78)
Âyet-i kerimelerde eşcinsellikle ve eşcinselliğin yayıldığı toplumla ilgili yapılan nitelemelere ve kullanılan kelimelere bakıldığında Kur’ân’ın konuya nasıl yaklaştığı tevil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak ölçüde açıkça görülür. Kısaca ifade etmek gerekirse Kur’an, “habis” fiiliyle eşcinselliğin fıtrata aykırı kötü bir davranış olduğuna, “fâhişe” kelimesiyle ahlak ölçülerine uymayan aşırı ve sapkın bir fiil olduğuna, “fısk” kelimesiyle onun dinin sınırları dışına çıkmak demek olduğuna, “seyyie” kelimesiyle onun iğrenç ve çirkin bir iş olduğuna, “müsrif” ve “âd” kelimeleriyle de onun bir çeşit azgınlık ve haddi aşmışlık olduğuna dikkatleri çekmiştir.
Ayrıca meşru evlilik dışındaki her tür cinsel ilişkiyi yasaklayan, bunları iffetsizlik, azgınlık, sapkınlık olarak ele alan âyetlerin kapsamına homoseksüel fiillerin de girdiğinde şüphe yoktur.
Hadislerde de eşcinsellik açıkça yasaklanmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde bu fiili işleyen kimseye Allah’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını ifade buyururken (Tirmizî, Radâ, 12), başka bir hadislerinde bu fiili işleyenlerin Allah’ın lanetine uğrayacağını bildirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/317)
Bu konuda rivayet edilen diğer iki hadis de şu şekildedir:
“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey Lût kavminin davranışıdır.” (İbn Mâce, Hudûd, 12; Tirmizî, Hudûd, 24)
“Bir toplumda livata (erkek erkeğe ilişki) yayıldığında Cenab-ı Hak insanlardan elini (yardımını, himayesini, inayetini ve bereketini) çeker ve onların hangi vadide helâk olduklarına bakmaz (onları işledikleri bu kötü fiillerin sebep olacağı acı akıbetle, bozulma ve yıkımla baş başa bırakır).” (Taberânî, el-Mucemu’l-kebîr, 2/184)
Konuyla ilgili Kur’ân ve Sünnet naslarını değerlendiren İslâm âlimleri de eşcinsel davranışların haramlığında ittifak etmiş, onu bir suç fiili olarak değerlendirmiş, livata (erkek erkeğe ilişki) ve sihak (kadın kadına ilişki) fiilleri için devlet tarafından uygulanabilecek farklı cezalar öngörmüşlerdir. (Detaylı bilgi için bkz. N. Z. Şahin, “İslam Hukuku ve İnsan Hakları Bağlamında Eşcinsellik Sorunu”, Ekev Akademi Dergisi, sayı: 62, 2015, s. 507-529)
İslâm âlimleri âyet ve hadislerden tümevarım yoluyla ibaha-i asliye ilkesini çıkarmış ve “Eşyada asıl olan ibahadır.” demişlerdir. Bunun anlamı şudur: Bir nesnenin veya fiilin haram kılındığına dair şer’î bir hüküm olmadığı sürece onun mübahlığına hükmedilir. Ne var ki cinsel birlikteliği bu kuraldan istisna etmiş ve “Nikahta (cinsel birliktelikte) asıl olan haramlıktır.” kaidesini ortaya koymuşlardır. (İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-nezâir, s. 87-88)
Buna göre İslâm’da bir insanın bir başkasından cinsel olarak istifade edebilmesinin tek bir meşru yolu vardır, o da nikâhtır/evliliktir. Arada nikâh bağı olmayan kimseler hiçbir şekilde birbirlerinden cinsel olarak faydalanamazlar. Bir başkasına şehvetle bakma, dokunma dahi zinaya götürme ihtimalinden ötürü haram kılınmıştır. Kur’ân onlarca âyet-i kerimesinde mü’minleri zinaya davetiye çıkarabilecek bu tür gayrimeşru davranışlardan nehyetmiştir.
Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere bir kadın veya erkeğin nikah bağı olmaksızın ister hemcinsiyle isterse karşı cinsten biriyle cinsel münasebette bulunması veya bunun öncüsü sayılan bazı davranışları yapması haramdır.
Peki, bir kadın başka bir kadınla veya erkek bir başka erkekle evlenemez mi, evlendiği takdirde ilişkiye giremez mi? Daha önce zikredilen âyet ve hadislerde bu sorunun cevabı verilmişti. Hz. Lût’un kavmine yönelttiği en önemli eleştiri, onların Allah’ın kendileri için yarattığı kadınları bırakıp erkeklere yaklaşmalarıydı. Evlilikle ilgili oldukça detaylı hükümler getiren Kur’ân ve Sünnet naslarına bakılacak olursa, evlilikteki tarafların bir kadınla erkekten oluştuğu açıkça görülür. Tek bir ayet veya hadiste dahi hemcinslerle evlilikten bahsedilmez. Dolayısıyla İslâm’a göre nikah ancak farklı cinsler arasında kıyılabilir.
Eşcinselliğin Yasaklanmasının Hikmetleri
İslâm ulemasının da üzerinde durduğu üzere Kur’ân ve Sünnet hükümlerinin nihai hedefi def-i mefasit (zararlı şeylerin uzaklaştırılması) ve celb-i menafidir (yararlı şeylerin elde edilmesi). Zira Allah’ın isimlerinden biri de Hakîm’dir. Yani O’nun bütün tasarruf ve icraatlarında bildiğimiz bilemediğimiz pek çok faydalar, hikmetler vardır. Allah abes fiil işlemez.
Üstelik, “O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? Zira O lâtif ve habîr’dir (ilmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi olandır).” (Mülk sûresi, 67/14) âyetinin de ifade ettiği üzere insanı en iyi bilen, tanıyan Cenab-ı Hak’tır. Dolayısıyla onun faydasına ve zararına olacak fiilleri en iyi bilen de O’dur. Bunu bilen Yüce Yaratıcı, kutsal kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla bunu kullarına da bildirmiştir.
İşte dinî hükümlerin her birinin ferdî/içtimaî, maddî/manevî, dünyevî/uhrevî çeşitli faydaları ve hikmetleri olduğuna inanan ulema da bunları tespit etme adına farklı eserler yazmışlardır.
İslâm’ın cinsellikle ilgili ortaya koyduğu yasaklara ve düzenlemelere de bu gözle bakılması gerekir. Şayet Cenab-ı Hak her çeşidiyle iffetsizliği, gayrimeşru ilişkiyi, zinayı, homoseksüelliği yasaklamış; bunun yerine şehevî arzuların -meşru bir nikah bağıyla bir araya gelmek şartıyla- ancak karşı cinsle tatmin edilebileceğini hükme bağlamışsa bunun ferde, aileye ve topluma bakan önemli faydaları vardır. Fakat bunların yerli yerinde ve isabetli bir değerlendirmeye tâbi tutulabilmesi için insana, onun ihtiyaçlarına, aileye, topluma külli bir nazarla bakılması gerekir. Meseleye sadece insanın sahip olduğu hazlar, zevkler, cinsel arzular ve özgürlük açısından bakılırsa yapılan değerlendirmelerde yanılmalar olabilir. İnsanların bütünüyle şehevî arzularına esir düştüğü ve her tür cinsel sapkınlığın yaygınlaştığı geçmiş toplumların maruz kaldığı yıkım ve felâketler de bu konuda bize bir fikir verecektir.
Özetle söylemek gerekirse, İslâm’ın eşcinselliği yasaklamasının en önemli hikmetleri onun fıtrata ve insan onuruna aykırı görülmesi, evlilik kurumuna ve aile hayatına zarar vermesi, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesine mani olması ve ahlakî sınırları aşındırmasıdır. Cinselliğin meşruiyet ve iffet sınırlarında kalması toplumların geleceğini teminat altına alan önemli dinamiklerden biridir.
Homoseksüelliği savunanlar her ne kadar farklı cinsiyetlerden bahsetseler, hatta cinsiyet sisteminin ortadan kaldırılmasına çağrı yapsalar da Kur’ân birçok âyet-i kerimede insan neslinin kadın ve erkek olmak üzere çift yaratılışına dikkat çeker. Sadece insan nesli değil, bütün canlıların hatta kâinattaki bütün varlıkların çift yaratıldığını beyan eder. Hem diğer canlılar hem de insanlar nesillerinin bekasını bu çift yaratılışa borçludur. Allah’ın yaratma kanunu (sünnetullah, âdetullah) tüm canlıların dişi ve erkek olmak üzere çift yaratılması şeklinde tecelli etmiştir. Allah canlıların üremesini, çoğalmasını, nesillerinin devamını buna bağlamıştır.
Allah, canlıları çift yaratmanın yanında, her bir cinste karşı cinse karşı bir meyil, bir arzu, bir cazibe var etmiştir. Eksi kutbun artı kutbu çekmesi gibi, dişi ve erkekler de birbirlerini çekerler. Erich Fromm, erkek ve dişi kutuplaşmasının ve bu iki kutbun birleşme arzusunun tüm evrende varoluş için gereksinim duyulan çok özgün bir biyolojik var oluş olduğunu söyler. Erkek ve kadının kendi içinde birliğe ulaşması ancak karşı kutupla birleşmesine bağlıdır. Bu iki zıt kutbun birleşmesi neslin devamının kaynağı olduğu gibi, sevginin de kaynağıdır. Eşcinselliği bir çeşit “sapkınlık” olarak isimlendiren Fromm, eşcinsellikte bu kutupların birliğine ulaşılamayacağını bu sebeple eşcinsellerin ayrı olma acısıyla kıvranarak hayatlarına devam edeceğini söyler. (Eric Fromm, Sevme Sanatı, s. 40-41)
Evet, insanoğlunun sağlıklı ve huzurlu bir yaşam sürebilmesi Allah’ın yaratmış olduğu düzene ve fıtrat kanunlarına uymasına, doğadaki işleyişle ahenk içinde hareket etmesine bağlıdır. İnsanoğlunun kendi cinsiyet özelliklerine aykırı her hareketi, cinsiyet sınırlarını aşındıran her hamlesi bir yönüyle kendi tabiatına savaş açması gibidir. Şunu unutmamak gerekir ki fıtratla zıtlaşan, fıtratla savaşan bir insanın muzaffer olması mümkün değildir. Kısa vadede bunun insana kazandıracağı geçici bir kısım hazlar, zevkler olsa bile, uzun vadede fıtrat kanunları insanoğlundan mutlaka intikamını alacaktır.
İşte bu sebepledir ki Kur’an fıtrat kanunlarına dikkat çekerek, bunlara uygun hareket edilmesini emreder. (Rûm sûresi, 30/30) Şeytanın en büyük oyunlarından birinin insanoğluna yaratılışı (fıtrat ve tabiatı) değiştirtmek olduğunu haber verir. (Nisa suresi, 4/119) Allah, kadın ve erkeği kendilerine has bir mahiyet ve tabiatta yarattığı için Efendimiz (s.a.s) bu tabiatın dışına çıkılmasını yasaklar. Kadınlara benzeyen erkeklerle, erkeklere benzeyen kadınlara Allah’ın lanet ettiğini haber verir. (Buhârî, Libas 62) Hatta bu lânetin kadın elbisesi giyen erkeklerle, erkek elbisesi giyen kadınları da kapsayacağı ikazını yapar. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/243)
İnsan, doğası gereği heteroseksüel olarak yaratılmıştır. Kadın ve erkek anatomileri de açıkça bunu gösterir. Kadın ve erkek vücutlarının yaratılış biçimi ve tasarımı, onların cinsellikleri hakkında çok şey söyler. Allah kadın ve erkeği birbiri için; bir araya gelerek bir bütün oluşturmaları için yaratmıştır. İnsan neslinin devamını da bu bir araya gelişe bağlamıştır. Allah sadece biyolojik yapıları itibariyle değil, psikolojik ve duygusal olarak da bu iki cins arasında güçlü bir ilgi, sevgi ve meyil yaratmıştır. Kadın ve erkek artı ve eksi kutuplar gibi birbirini çeker. Onlar ne kadar erkeksi ve kadınsı özelliklerini korur, kendi fıtratlarına bağlı kalırlarsa bu çekim gücü de o kadar güçlü olur.
Homoseksüeller nasıl bir söylemle kamusal alana çıkarlarsa çıksınlar, günümüzde hâlâ insanlığın büyük bir kesiminin sezgi ve içgüdüleriyle birbiriyle evlenen iki kadın veya iki erkeğin yaptıkları işte ters ve tuhaf bir şeylerin olduğunu düşünmesi, aslında onların fıtratlarının bir sesi soluğudur. İşin doğrusu, yetim kalan çocuklarını evli olan iki geye teslim etmek isteyen kaç aile çıkar? Çocuklarının gey veya lezbiyen olma isteklerini içi burkulmadan, yüreği sızlamadan kabul edebilecek kaç anne baba gösterilebilir? Kadın elbiseleri içinde ve topuklu ayakkabılarıyla sokakta yürüyen bir erkek gördüğümüzde hiç mi yanlış bir şeylerin olduğunu düşünmeyiz? Demek ki modern dünya haram kılınan bu fiile karşı bazılarının bakışını değiştirse dahi vicdanımız ve duygularımız bize farklı gerçekleri fısıldıyor.
Şunu da ifade etmek gerekir ki homoseksüeller hakkında yapılan araştırmalarda, onların psikolojik ve sağlık açısından pek çok problemle baş etmek zorunda kalmalarının ana sebebi de insan doğasının sınırlarına başkaldırmaları ve kendi doğalarına aykırı hareket etmeleridir. Allah insanı bütün fiillerinde özgür bırakmıştır. Ama o, bu özgürlüğünü kendi doğasıyla, yaratılış özellikleriyle çelişecek şekilde kullandığında faydadan çok zarar görür. Allah’ın yaratmış olduğu organları yaratılış gayeleri istikametinde kullanmadığında, onlara tasarımlarına uygun fonksiyonlar yüklemediğinde bunun faturası ağır olur.
Eşcinselliğin aileye etkisine de temas etmek istiyoruz: Getirdiği bütün hükümleriyle İslâm’ın korunmasını hedeflediği beş temel ilkeden biri, neslin korunmasıdır. Neslin korunması ise en başta gayrimeşru ilişkilerin yasaklanmasına, evlilik ve aile müessesesinin sağlam temellere oturmasına bağlıdır. Oysaki eşcinselliğin yayılması aileyi ciddi anlamda tehdit etmektedir. Eşcinsellerin birçoğu bekar hayatını tercih ettiği gibi, önemli bir kısmı aile hayatına da karşı çıkmaktadır. Mesela bir grup eşcinsel ve travestiyle yapılan mülakatta, mülakata katılanların %71,43’ü ailenin gereksiz olduğunu, onun ortadan kalkması gerektiğini söylemiştir. Bu araştırmada eşcinsellerin aileyle ilgili dile getirdikleri görüşler gerçekten ailenin bekası açısından endişe vericidir. (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/101253)
Hem kadın-erkek arasındaki gayrimeşru ilişkilerin hem de eşcinsel ilişkilerin yaygınlaşmasının yuvayı sarsıntıya uğratacağı açıktır. Eşcinseller kendi aralarında evlenseler bile onların kuracakları ailenin nüfusu yenileme ve çoğaltma fonksiyonu olmayacaktır. Modern dönemde aşırı bireysellik ve sınırsız özgürlük talepleri ailenin ciddi kan kaybetmesine yol açtı. Ne var ki aile müessesesinin çözülmesinin, yeni nesiller üzerinde ve toplumsal hayatta ne tür sorunlara yol açacağı henüz yeterince anlaşılabilmiş değil. Şurası bir gerçek ki sağlıklı, huzurlu, istikrarlı, sıcak bir aile atmosferinde yetişmeyen fertlerin ruh ve beden sağlıklarını korumaları çok zor olduğu gibi, bu tür yuvalardan mahrum toplumların da uzun süre ayakta kalabilmeleri mümkün değildir.
9-Eşcinsel bireylere nasıl muamele etmeliyiz?
Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere Kur’ân ve Sünnetin hükümlerini bilen ve kabul eden bir mü’min, eşcinsel davranışların günah olduğunu anlamakta zorluk çekmez. Peki, böyle biri kendini LGBT olarak tanımlayan bireylere nasıl bakmalı, onlarla nasıl bir ilişki kurmalıdır? Prensip olarak eşcinselliğe karşı olmakla eşcinsellere karşı olmak aynı şeyler midir, birincisi ikincisini gerektirir mi?
Soruyu biraz daha genişleterek şöyle diyelim: LGBT haklarının kanunlarla koruma altına alındığı, onlara karşı en küçük negatif davranışların bile “ayrımcılık” ve “nefret suçu” sayıldığı, insanların cinsel yönelimleri ve tercihleri doğrultusunda diledikleri gibi yaşamalarının insan hakları ve özgürlükler kapsamında değerlendirildiği bir dünyada Müslümanların “cinsel azınlıklara” karşı tavrı ne olmalıdır?
Bu hakikaten çok dengeli ve hassas olunması gereken bir konudur. Bilindiği gibi eşcinsellere yönelik nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve saldırılar homofobi olarak isimlendiriliyor. Bu anlamda İslâm’ın homofobiyi tecviz etmesi mümkün değildir. Bir Müslüman günah işlediğini düşündüğü hiçbir şahsa karşı bu tür negatif tavırlar ortaya koyamaz, koymamalıdır. Aynı şekilde o, modern dünyanın çok büyük bir kazanım olarak gördüğü insan hakları ve özgürlükler aleyhine -bazı noktalarda bazı kayıtlar koysa da- bir tutum sergileyemez, sergilememelidir. Zira hak ve özgürlüklerin tanım ve tayiniyle ilgili detaylarda farklı yaklaşımları olsa bile, insan hakları ve özgürlüklerin korunması İslâm’ın da öncelikli hedefleri arasındadır.
Burada şu ayrımın iyi yapılması gerekir. Bizim bir fiili veya bir vasfı tasvip etmememiz, ona sahip olan şahsa karşı saygısızlık yapmamızı gerektirmez. Hele hele dışlama ve ötekileştirme, düşmanca tavırlar içine girme, saldırı ve şiddete başvurma asla kabul edilemez. Allah katında en büyük cürüm küfür ve şirktir. Fakat bir Müslüman yeri geldiğinde kafir veya müşrik olduğunu bildiği insanlarla da diyalog ve münasebet kurar. Hatta ihtiyaç anında onlara maddi veya manevi yardımını esirgemez. Efendimiz’in (s.a.s) hayat-ı seniyyeleri bunun örnekleriyle doludur. Bize düşen vazife, herkese sırf insan olduğu için saygı duymaktır. Saygı duyduğumuz insanların bazı fiillerini tasvip etmememiz bizi bundan alıkoymamalıdır.
Bizler nasıl ki hırsızlık, zina, yalan söyleme, gıybet etme, faizli muameleye girme gibi İslâm’ın haram kıldığı bir kısım fiilleri işleyen insanları dışlamıyor, onlara saygısızlık yapmıyor, düşmanca tavırlar içine girmiyorsak; aynı şekilde eşcinsellere karşı da bunları yapamayız. Şunu da unutmamak gerekir ki insan sadece bir fiiliyle/vasfıyla insan değildir; onu bir bütün halinde değerlendirmek gerekir.
Eşcinselliği “hastalık”, eşcinselleri “hasta” olarak nitelemek veya onları aşağılama veya hakaret anlamına gelecek daha başka kelimeler kullanmak da doğru değildir. Şunu unutmamak gerekir ki Kur’ân’ın asıl kınadığı ve reddettiği şey, kötü vasıflardır, kötü davranışlardır. Eğer bir insanın din tarafından yasaklanan bir fiili işlediğini görüyorsak ona düşmanlık yapmayız; yapabiliyorsak nasihat ve telkinlerimizle onu kötü fiiller işlemekten alıkoymaya çalışırız (nehy-i ani’l-münker), yapamıyorsak onun bu fiiline karşı kalbî tavrımızı koyarız. Ama söz konusu şahsı ademe mahkum etmez, onun aleyhinde bir yol tutmayız. Kısaca eşcinsellere karşı birey olarak nasıl bir tutum takınılacağı ile eşcinsel fiiller karşısındaki tavrımız birbirine karıştırılmamalıdır.
Şunun altını çizmekte fayda var: İslâm ceza hukukunun temel felsefesi, insanları cezalandırmaya değil, onları suç işlemekten alıkoymaya ve caydırmaya dayanır. İslâm, günahın ifşa edilmesini yasakladığı gibi, günahkâr aleyhinde ileri geri sözler konuşulmasını da yasaklar. Hele hele günah işlediği için insanları dışlamak, ötekileştirmek bütünüyle İslâm’a muhalif tavırlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) zina eden kadın aleyhinde kötü sözler sarf eden sahabeyi şiddetle bundan men etmiştir. Çünkü fasık ve günahkârların kınanması, levmedilmesi, dışlanması onların tevbe, istiğfar ve ıslah-ı hâl etmelerini zorlaştıracaktır. Halbuki Kur’ân baştan sona bütün âyetleriyle mü’minleri bunlara çağırır.
Son olarak şunu da belirtelim ki eğer bir kısım günahların toplumda yaygınlaşmasından ötürü levmedilecek, kınanacak birileri varsa onlar sadece günahkarlar değildir; bütün bir toplumdur. Çünkü günahın ortaya çıkışında sadece psikolojik faktörler rol oynamaz, toplumsal faktörlerin de bu konuda önemli etkisi söz konusudur. (Bkz. Arif Korkmaz, “Hz. Muhammed’in Günahkar Kişi ve Gruplara Yaklaşımı”, Toplum Bilimleri Dergisi, 2014 8(16), s. 183-204) Sadece günaha ve günahkâra odaklanmak yerine söz konusu günahları ortaya çıkaran süreçlere, sebeplere, ortamlara odaklanıldığında diğer “suç ortakları” da görülecektir. Eğer hedefimiz ahlâklı ve temiz bir toplum ortaya çıkarmaksa bunun düşmanlıkla, sertlikle, dışlayıcılıkla değil; yumuşaklıkla, terbiyeyle, rehabilitasyonla mümkün olacağını unutmamalıyız.
Eşcinsellerin İmtihanı
Eşcinsellerin Allah inancını, dinî ve manevî değerlerle ilişkisini, dinî kimliği ile cinsel kimliğini nasıl uzlaştırmaya çalıştıklarını ele alan analizler yapılmıştır. Çok genel hatlarıyla ifade edecek olursak eşcinsellerin büyük çoğunluğu Allah inancına sahip ve eşcinsel fiillerin din tarafından yasaklandığının farkındadır. Çoğunluğu “Allah beni böyle yaratmış” diyerek teselli oluyor ve eşcinselliğin değişmeyeceğine inanıyor. Bununla birlikte eşcinsellerin dindarlık düzeyleri arttıkça homoseksüel yönelimlerini kabul etme düzeyleri azalıyor. Eşcinselliği kabullenebilmek için ya dinî inançlarına yabancılaşıyorlar ya da cinsel yönelimlerine. Yani eşcinsellerin büyük kısmı dinî kimliği ile cinsel kimliğini uzlaştırma konusunda ciddi bir zorluk ve ikilem yaşıyor. (Bkz. Ferdi Kıraç, Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algıla ve Maneviyat, Doktora Tezi, 2013)
Dindarlık seviyesi yüksek olan, mensup olduğu dinin eşcinselliğe bakışını iyi bilen bir bireyin iç dünyasında yaşadığı sıkıntıyı, çelişkiyi ve ikilemi anlamak zor değildir. Bu gerçekten büyük bir imtihandır. Herkesin bu imtihanla baş etme şekli de farklı oluyor. Maalesef dinin eşcinsellikle ilgili hükümlerini reddedenlerin, dinden uzaklaşanların, dine karşı alakasızlaşanların, hatta inançsızlığa kayanların sayısı az değil. Eşcinsellerin bu imtihanı başarıyla verebilmeleri için çevrelerinden ve toplumdan destek görmeleri, dışlanmamaları ve doğru yönlendirilmeleri oldukça önemlidir. Konuya nefret ve hiddetle değil; makuliyet ve soğukkanlılıkla yaklaşmak gerekiyor. Hz. Lût Aleyhisselam’ın kavmine karşı söylediği, “İçinizde hiç aklı başında (reşit) bir adam yok mu?” (Hûd sûresi, 11/78) sözleri de bunu destekliyor.
Meseleyi birkaç yönden ele alacağız. Öncelikle zaman zaman karşılaştığımız, “Eşcinsellere İslâm’da yer var mıdır?” sorusuyla başlayalım ve cevap olarak da şöyle diyelim: Dünyada kendisine İslâm’da yer bulamayacak hiç kimse yoktur. Çünkü İslâm tüm insanlığa gönderilmiş bir dindir. Dolayısıyla bir insan küfür ve şirkten uzaklaşarak iman esaslarını benimsediği andan itibaren Müslüman olur. İşlenen hiçbir günah dine girmeye mani değildir. Aynı şekilde dinin emir ve yasaklarını inkâr etmediği müddetçe işlenen günahlar insanı dinden de çıkarmaz. Dolayısıyla iman esaslarını kabul eden bir insan kâtil de olsa, hırsız da olsa, zinakâr da olsa, homoseksüel de olsa Müslümandır.
Allah Resûlü (s.a.s) zamanında şöyle bir olay yaşanır. Hz. Peygamber’in (s.a.s) huzuruna ellerine ayaklarına kına yakmış, o günün şartlarında kadına benzemeye çalışan bir erkek getirilir ve onun durumu anlatılır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) de, o adamın Medine’nin kenar mahallelerinden biri olan Nakî’de ikamet ettirilmesini emreder. Bazı kişilerin onu öldürüp öldüremeyecekleri sorusuna ise, “Hayır, ben namaz kılanları öldürmekten men edildim.” sözleriyle karşılık verir. (Ebû Dâvud, Edeb 60) Böyle bir kişinin zorunlu ikamete tâbi tutulmasıyla ilgili farklı yorumlar yapılabilir. Fakat burada asıl dikkat çekmeye çalıştığımız husus, böyle birinin namazlarını da kılıyor olmasıdır.
Burada özellikle şu hususa dikkat edilmesi gerekir: Homoseksüellikle ilgili günah olan şey, bunun fiil ve davranışa dökülmesidir. Hemcinslerine karşı ilgi duyan veya onlara karşı cinsel yönelimi olan bir insan bu duygularını içinde tuttuğu, fiiliyata dökmediği sürece günaha girmez. Hatta günaha girme bir yana, bu sabır ve tahammülünün sevabını alır. Esasında heteroseksüeller de karşı cinse karşı alaka duyar ve cinsel anlamda ondan faydalanmak isterler. Bir erkek veya bir kadın açısından zinadan uzak durmak hiç de kolay değildir. Bir erkeğin kadınlara, bir kadının da erkeklere karşı iffetini, ismetini koruması ancak güçlü bir imanla ve ciddi bir nefis terbiyesiyle mümkün olur. Günahlara karşı sabreden insanlar da menfi yönden ibadet etmiş sayılır ve sevap kazanırlar.
Bununla birlikte homoseksüellerin imtihanının biraz daha ağır olduğu söylenebilir. Zira heteroseksüel biri evlilik yoluyla şehevî arzularını tatmin edebilir; homoseksüeller için ise İslâm böyle bir evliliğe müsaade etmez. Fakat şunun bilinmesi gerekir ki imtihanın ağırlığı ölçüsünde elde edilecek sevap da fazla olacaktır. Dünyada herkes farklı şeylerle imtihan oluyor ve kimsenin imtihanı bir başkasına benzemeyebiliyor. Farklı kişilerin farklı zaafları ve gayrimeşru yönelimleri olabiliyor. Bunların hiçbiri iradeyi aşkın olan, insanın kontrol edemeyeceği duygular değildir. Yeter ki iman ve takva duygusu güçlü olsun. Bununla birlikte homoseksüellikten kurtulma, bu tür duygularla baş edebilme veya normal bir evlilik yapabilme adına psikolojik yardım alınması da ihmal edilmemelidir.
Son Sözler
Bireyselliğin, narsizmin, özgürlüğün, hedonizmin ve cinsel serbestliğin doruklara ulaştığı post-modern bir çağda yaşadığımız için, hiç olmadığı kadar ahlâkî ve dinî değerler erozyona uğradı. En kötüsü de insanlığın baş etmek zorunda olduğu problemlere bakış açımız ve bunları ele alış şeklimiz değişti. Din alanında uzmanlaşan bazı kimseler bile modern değerlerin ve popüler kültürün perspektifinden etkilendikleri için meselelere dinlerin onlara sunduğu bakış açısıyla bakamayabiliyorlar.
Eşcinselliğe yönelik değerlendirmeler bunun güzel bir misalini oluşturuyor. İlâhî dinlere mensup kimi modern yorumcular homoseksüelliği meşru göstermeye çalışsalar da, onların bu görüşleri ilmî ve akademik değil; daha ziyade hissi ve duygusal görüşlerdir. Dinin objektif hükümlerinden çok onların subjektif kanaatlerini yansıtır. Fakat yine de bunların sayılarının azınlıkta kaldığını söyleyebiliriz.
Az sayıdaki modernist yorumcunun görüşlerini bir kenara bırakacak olursak, İslâm’ın homoseksüelliği yasakladığı konusunda İslâm âlimleri arasında bir ihtilaf yoktur. Zira konuyla ilgili Kur’ân ve Sünnet’in hükümleri oldukça açıktır. Şayet homoseksüelliğin meşru olduğunu iddia edecek olursak, dinde meşrulaştıramayacağımız hiçbir günah kalmaz.
Dinin homoseksüelliği yasaklamasının sebebi ise bu tür insanlara mahrumiyet yaşatmak, sıkıntı vermek değildir; bilâkis en başta onları homoseksüelliğin sebep olabileceği zararlardan korumak; sonrasında da ahlakı, değerleri, aileyi ve topyekûn insan neslini korumaktır.
Günümüzde cinsel serbestliğin kabul görmesi ve yayılmasıyla birlikte homoseksüelliğin yanı sıra müstehcenlik, zina, ensest ilişkiler, pedofili, pornografi ve fuhuş gibi günahlar da arttı. Hatta bunlar normal görülmeye başlandı. İnsanlık şimdilik tercihini haz ve zevklerin tatmininden yana kullansa da, uzun vadede bunun zararlarını test edip girdiği bu yanlış yoldan dönecek, yeniden vahyin sesine kulak verecektir.
Bir Müslüman, eşcinsellere yönelik sözlü veya fiili hiçbir saldırıda bulunamayacağı gibi, onun homofobi sayılan bu tür davranışları onaylaması da mümkün değildir. Fakat eşcinsellere yönelik olumsuz bir tavra girmeyeceğim diye eşcinselliği hoş görmesi de söz konusu olamaz. Zira yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere homoseksüel hayat hem dinî ve ahlakî kriterlere hem de fıtrat kanunlarına ve sağlık kurallarına terstir.
Şunu da unutmamak gerekir ki bizim eşcinsellikle ilgili yaklaşımlarımız, söylemlerimiz aynı zamanda çocuklarımızın tercihini, aile yapımızı ve uzun vadede toplumun geleceğini etkileyecektir. Dolayısıyla mevcut algılara mümaşat yapma, baskılardan korkma, LGBT bireylere yaranma gibi duygusal sebepler bizim meseleyi dinin, fıtratın, vicdanın ve bilimin gereklerine göre ortaya koymamıza engel olmamalıdır.
Maalesef modern dünyanın dayattığı baskın kültür, hâkim söylem veya alışılan hayat tarzı yüzünden bazı Müslümanlar, İslâm’ın cinsel ahlâkla ilgili ortaya koyduğu öğretileri dile getirmekten utanıp sıkılabiliyorlar. Daha da acısı, cinsel etikle ilgili tek kriter olarak “rızayı” esas alan modern dünyanın bakış açısını yerinde bularak, dinin haram kıldığı birçok davranışı mübah görme/gösterme yoluna gidebiliyor, İslâm’ın bu konuda ortaya koyduğu hükümleri “problem” görebiliyorlar. Oysaki problem zannedilen hükümler, her geçen gün artan ve kronik bir hâl alan ferdî, ailevî, ahlakî ve psikolojik birçok sorunun tam da çözümüdür.
İslâm’a göre küçüklerin evliliği
Ortaya bir olay çıkıyor, bu bahane edilerek, konuyla ilgili dinî hükümler iyice araştırılmadan tetikte bekleyen kişiler hemen dini sorumlu tutup onu yaylım ateşine tutmaya başlıyorlar. Müslümanların yaptıkları hataların kaynağı sanki dinmiş gibi bir algı oluşturuyorlar. Cehaletten, nefse uymaktan, yobazlıktan, yanlış örf ve âdetlerden, radikalizmden vs. kaynaklı yapılan yanlışlar toptancı bir mantıkla dine yamanmaya çalışılıyor. Hem din mahkum ediliyor hem de şöyle böyle onu yaşamaya ve anlatmaya çalışan bütün tarikat ve cemaatler.
Son günlerde medyada yoğun tartışma konusu yapılan 6 yaşındaki kızın evliliği tam bu çerçeveye uyuyor. Meselenin konjonktürel, medyatik ve siyasi boyutunu bir kenara bırakarak, olayın detaylarını ve gerçekliğini araştırmayı gazetecilere havale ederek, biz eleştiri konusu yapılan meselenin dinî yönünü ele almaya çalışacağız. Bu konuda isabetli bir değerlendirme yapabilmek ve bir neticeye ulaşabilmek için; konuyla ilgili nasları, konu etrafındaki içtihatları, bu içtihatların yapıldığı dönemin sosyal arka zeminini, muasır ulemanın yaklaşımlarını, modern düzenlemeleri, uygulamada olan teamül ve yasaları iyi bilmek gerekir.
Öncelikle şunun net olarak bilinmesinde fayda var: Kur’ân ve Sünnet naslarında “asgari evlilik yaşını” düzenleyen kesin ve net bir hüküm yoktur. Fakihler içtihat yoluyla nasların dolaylı ifadelerinden, işaret ve delaletlerinden hüküm çıkarmaya çalışmış ve bu konuda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. İslâm, muamelata dair pek çok hükmün detaylı düzenlemesinde olduğu gibi bu meseleyi de zamana, şartlara, örflere, fıtrata, toplumsal kabullere ve bunlara bağlı olarak yapılacak içtihatlara bırakmıştır.
Fıkıh kitaplarının konu etrafındaki detaylı içtihatlarını burada nakletmek ve teknik izahlara girmek çokları için konuyu karmaşık hâle getirecek ve anlamayı zorlaştıracaktır. Bu yüzden konuyu olabildiğince basitleştirmeye, bu konudaki görüşlere ve delillere ana hatlarıyla yer vermeye çalışacağız. Bunu yaparken önce klasik dönem fukahasının konu etrafındaki görüşlerini ve dayandıkları delilleri verecek, sonra modern âlimler tarafından meseleye nasıl yaklaşıldığına değinecek, arkasından da genel bir değerlendirme yapacağız.
Fıkıh kitaplarında küçüklerin evlendirilmesiyle ilgili yer alan hükümlerin doğru anlaşılması için şu detayın bilinmesinde fayda var: Fakihler konuya iki açıdan yaklaşmışlardır: Birincisi “evlilik akdi” diğeri ise “zifaf”. Bu ikisini titizlikle birbirinden ayırmış ve her ikisiyle ilgili farklı hükümler vermişlerdir. Biz günümüzde evlilik dediğimizde, nikah kıymayı, düğün yapmayı, yuva kurmayı ve birlikte yaşamayı anlarız. İslâm fakihleri ise bu konuyu daha ziyade yapılan “evlilik akdi” açısından ele almış, bu akdin taraflarını ve sıhhat şartlarını masaya yatırmış, bu akdi “sahih”, “fasit” ve “bâtıl” hâle getiren durumları detayıyla ele almışlardır.
Evlilik de bir akit olduğuna göre bu akdin geçerli olması diğer akitlerde olduğu gibi öncelikle “akıllı olma” ve “buluğa erme” şartlarına bağlanmıştır. Dolayısıyla küçüklerin bu konudaki irade beyanı, yani kıyacakları evlilik sözleşmesi geçersiz sayılmıştır. Fakat fukahanın çoğunluğu, faydalı gördüğü takdirde velisinin küçük çocuğu adına nikah akdi kıyabileceğini ifade etmiş ama zifaf için ergenliğe kadar beklenmesi gerektiğini de ilave etmişlerdir. Bu konuda kızla erkek arasında da bir ayrım yapmamışlardır. Dolayısıyla onların tecviz ettiği mesele küçük bir çocukla büyük bir kişinin evlilik akdi sonucu bir araya gelerek aile hayatı yaşamaları değildir. Küçük bir çocukla cinsel ilişkiye girmeyi tecviz eden hiçbir âlim yoktur. Onların ele aldığı meseleyi bir açıdan bazı kültürlerde mevcut olan “beşik kertmesine” benzetebiliriz.
Burada şu bilgiyi vermekte de fayda var: Klasik fukahanın bu konuda hüküm bildirdiği dönemde, eski Çin, Hindistan, İngiltere gibi dünyanın birçok ülkesinde benzeri anlayışlar ve hükümler cari olmuştur. Küçük bir araştırmayla tarih kitaplarında bunun yığınla misali bulunabilir. Meseleye bugünün örf ve anlayışını esas alarak bakıp klasik içtihatları değerlendirmek bizi yanıltabilir ve anakronizme götürebilir.
İlk dönem fakihlerinden Osman el-Betti (ö. 143), İbn Şübrüme (ö. 144) ve Ebu Bekir el-Esam (ö. 200) gibi bazı fakihler ise küçük çocuklar adına kıyılan nikahı geçersiz görmüş, velilerin küçük çocukları evlendirme yetkisinin bulunmadığını belirtmiş, evlilik akdi için ergenliğin beklenmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Küçükler adına veli tarafından kıyılan nikah akdini “sahih” gören fakihler, Talak suresinin 4. ayetiyle, evlenilecek kimselerle ilgili farklı ayetlerde yer alan “eyâmâ (bekârlar/dullar)” (Nûr sûresi, 24/32), “imâükum (cariyeler)” (Nûr sûresi, 24/32), “yetâmâ (yetimler)” (Nisâ sûresi, 4/3), “nisâiküm (kadınlar)” (Talak sûresi, 65/4) gibi lafızların büyüklerin yanı sıra küçükleri de içine aldığını ifade etmişlerdir. Fakat bu konuda en çok üzerinde durulan delil, Talak sûresinin 4. âyetidir. Burada kadınların iddet süreleri belirtilirken وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ (âdet görmeyenler) ifadesine de yer verilir ve bunların iddetinin üç ay olduğu beyan edilir. Cevaz hükmünü veren fakihler bu ifadeyle henüz buluğ çağına ulaşmamış çocukların kastedildiğini ifade ederler.
Bununla birlikte âyet-i kerimenin ifadesi geneldir. Doğrudan çocuklardan bahsetmez. Âdet görmeme sadece çocuklara has değildir. Bir hastalık sebebiyle âdet görmeyenleri, bir illete bağlı olarak temizlik süresi uzayanları, hayızdan kesilenleri de içine alır. Kaldı ki bazı araştırmacılar âyetin başında yer alan “min nisaükum (kadınlarınızdan)” ifadesinden yola çıkarak, bu âyette mevzubahis edilen kimselerin tamamının büyükler olduğunu, çocukların bu ifadenin kapsamına girmeyeceğini de ifade etmişlerdir.
Söz konusu âyetlerin yanı sıra bazı hadisler de delil getirilir. Mesela nikahta velayeti şart koşan hadislerin ifadesinin genel olduğu, yani küçüklerin evlendirilmesini de içine aldığı belirtilir. Bu konudaki görüşü destekleme adına sahabe arasında gerçekleşmiş bazı evlilikler de delil olarak kullanılır. Bunların yanı sıra bir de “Eşyada asıl olan mubahlıktır.” kaidesine yer verilerek, velilerin küçük çocukları evlendirmesiyle ilgili naslarda kesin bir yasak olmaması gösterilir.
Ne var ki bu konuda zikredilen delillerin hiçbiri “açık”, “kesin” ve “bağlayıcı” hüküm bildiren bir delil değildir. İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren bu konuda farklı görüşlerin ortaya çıkmasının sebebi de bu konuda ileri sürülen delillerin yorum ve içtihada açık olmasıdır. Fakihlerin bu hükümlerinde yaşadıkları dönemin sosyal gerçekliğini, toplumsal kabulleri ve içtimai şartları dikkate aldıkları izahtan varestedir. En başta da dediğimiz gibi şayet İslâm evlilik yaşıyla ilgili belirlemeyi zamana, şartlara ve toplumsal kabule bırakmışsa, farklı dönemler için farklı düzenlemelerin yapılmasının önü açık demektir.
Velilerin çocuklar adına yapacakları nikah akdini geçersiz görenlerin istidlal ettikleri bir âyet-i kerime vardır ki, hükme delaleti diğerlerinden daha açıktır. Bu âyet, Nisâ sûresinin 6. ayetidir. Âyette şöyle buyrulur: “Yetimleri evlenme çağına varıncaya kadar gözetip deneyin. Rüşde erdiklerini (akılca olgunlaştıklarını) görürseniz mallarını kendilerine teslim edin.” Ayette geçen حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ (nikah evresine varıncaya kadar) ifadesi oldukça dikkat çekicidir. Buradaki “nikah” lafzı ister hakiki manasıyla “cinsel ilişki” isterse mecazi manasıyla “evlilik” anlamında kullanılsın, neticede ayet-i kerime bir nikah çağından ve ona ulaşmadan bahsetmektedir. Kur’ân küçükler için belirli bir “nikah çağı” öngördüğüne göre, bu evreden önce nikaha tevessül edilmemesi âyetin siyakından anlaşılan manadır.
Modern dönemde din bilginleri tarafından konuyu farklı açılardan değerlendiren birçok akademik çalışma yapılmış ve -görebildiğimiz kadarıyla- bu çalışmaların neredeyse tamamında küçüklerin evlendirilmesinin dinî açıdan doğru olmadığı vurgulanmıştır. Esasen oldukça haklı gerekçelerle toplum tarafından yadırganan ve suistimale oldukça açık bulunan böyle bir olguya dinin ruhuna vâkıf bir din âliminin cevaz vermesi mümkün değildir.
Aynı şekilde İslâm ülkelerinde dinî hükümler esas alınarak hazırlanan medeni kanunların büyük çoğunluğunda da (el-Ahvalü’ş-şahsiyye) asgari evlilik yaşı için 17-18-19 gibi rakamlara yer verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun da 2012 yılında aldığı 44 sayılı kararıyla küçüklerin evlendirilmesinin uygun olmayacağını hükme bağladığını ve bunun gerekçelerini ortaya koyduğunu da burada ifade etmek gerekir.
Evlenecek tarafların fayda ve maslahatı, evliliğin maksadı ve toplumsal algılar açısından meseleye bakıldığında da küçüklerin evlendirilmesini caiz görmek mümkün değildir. Zira böyle bir evliliğin pek çok açıdan risk ve zararları söz konusu olacaktır. Mesela bir âyet-i kerimede evlilikle ilgili şöyle buyrulur: “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: kendileriyle huzur ve itminana kavuşacağınız eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.” (Rum suresi, 30/21) Burada evlilikle ilgili huzur, sevgi, şefkat üzerinde durulmaktadır ki küçük birinin evliliğinde bu maksat ve maslahatların ortaya çıkması mümkün değildir. Evlilikle ilgili bazı âyetlerde üzerinde durulan “tenasül” yani neslin devamı da ancak büyüklerle yapılan evliliklerde mümkün olur.
Günümüzde birçok büyüğün bile evlilik için gerekli olgunluğa ulaşmadığı, yuvaların çatırdadığı, huzursuzluk ve geçimsizliklerin başını alıp gittiği, boşanmaların tavan yaptığı, evlilik müessesesinin ciddi yara aldığı bir dönemde küçük çocukların evliliğine cevaz vermek İslâm’ı bilmemek demektir. Bedensel ve psikolojik olarak henüz evlenme olgunluğuna sahip olmayan küçük birinin evlendirilmesinin onu ekonomik, biyolojik ve psikolojik açılardan ağır bir yükün altına sokacağı, onu pek çok fırsat ve imkandan mahrum bırakacağı da açıktır.
Klasik fukahanın “mubah” hükmü üzerinden yürünecek olsa bile, fakihlerin çoğunun devlete, mevcut şartlara göre mubah alanı düzenleme ve bu alana dair bir kısım kısıtlamalar getirme yetkisi tanıdığı unutulmamalıdır. Evlilik yaşı da buna dahildir. Kısacası, bazılarının zannettiğinin aksine küçüklerin evlendirilmesiyle ilgili İslâm’da tüm zamanlar için geçerli olacak kesin ve bağlayıcı bir hüküm yoktur. Bu konu toplumsal gereklilikler, olgular, anlayışlar, teamüller, kabul ve algılarla yakından ilgilidir.

