Kadınlara Ait Özel Durumlar Nelerdir?
Tarih boyunca âdet kanaması birçok toplumda ters yorumlanmış, çeşitli kültürlerin ve yanlış inanışların etkisiyle adet gören kadın, toplumdan ve beşerî ilişkilerden dışlanmıştır. İslâm bu yanlışlıkları düzeltmiş, hayız gören kadını günlük hayattan, özel ve sosyal ilişkilerden uzak tutmamış, âdet kanamasının yaratılış gereği bir hâdise olduğunu belirtmiş, kadını bedenen ve ruhen rahatsız eden bu özel durumda ona gayet normal davranılmasını, beşerî ilişkilerini ve hayatını etkilememesini istemiştir.
Yetişkin bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelir. Birincisi yaratılışları gereği belirli yaşlar arasında ve belirli periyotlarla gelen hayız kanıdır. İkincisi, doğumdan sonra belirli bir süre gelen nifas kanıdır. Üçüncüsü de bu ikisi dışında kalan ve genelde bir hastalıktan kaynaklanan istihaze (özür) kanıdır.
a) Hayız
Hayız ergenlik çağına giren sağlıklı kadının rahminden düzenli aralıklarla akan kanı ifade eder. Kadınlarda ergenlikten menopoza kadar görülen bu fizyolojik olaya da hayız hali (aybaşı, âdet kanaması) denir.
Hayzın başlama yaşı ile bitiş yaşı fiziki bünye, kalıtım, çevre ve iklim şartlarına göre kadından kadına değişiklik gösterebilir. Âdet kanamalarının ortalama olarak 11-13 yaşlarından başlayıp 45-50 yaşlarında sona erdiği bilinmektedir.
Hanefî mezhebine göre adetin (hayzın) en az süresi 3, en uzun süresi ise 10 gündür. Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselâm) bu hususta şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Hayzın en azı üç, en çoğu on gündür.”(Taberanî, Mucemu’l-Evsat, 1/90) Üç günden az, on günden çok olan ise özür (istihaze) kabul edilmiştir. İki adet arasında kalan en az temizlik süresi de 15 gündür.
Hayız süresince terk edilen namazların kaza edilmesi gerekmez, oruçların ise temizlendikten sonra kaza edilmesi gerekir. Bu konuda Allah Resûlünün onayı ve bilgisi dahilindeki uygulamalar esas alınmıştır.(Bkz. Buharî, hayz 20; Müslim, hayz 69) Hayızlı kadınla cinsel ilişkide bulunmak, haramdır. (Bakara 2/222)
Kadınların hayız dönemlerinde bedenen ve ruhen hassasiyet kazandıkları, onlara karşı çevresindekilerin daha anlayışlı davranması gerektiği açıktır. Kadınlar da âdet dönemlerinde beden temizliğine ve sağlık kurallarına daha çok önem vermeli ve uymalı, mümkünse sık sık banyo yapmalı, etrafındaki insanları rahatsız etmemek için gerekli tedbirleri almalıdır. Kadının hayız sebebi ile ibadet etmemesi, Kur’ân okuyamaması dinin kendisine tanıdığı bir muafiyettir.
b) Nifas
Doğumdan sonra gelen kana nifas denir. Nifas süresinin alt sınırı yoktur. Üst sınırı ise 40 gündür. Nifas hali en fazla kırk gün devam eder.
Nifasın bitmesiyle namaz ve oruç gibi ibadetler yapılmaya başlanır. Kırk günü geçtiğinde hâlâ kanama devam ediyorsa bu nifas değil özür kanı kapsamına girer.
c) İstihaze
İstihaze, kadının âdet ve loğusalık dışındaki kanamalarının genel adıdır. Rahim içi damarlardan hayız ve nifas durumları dışında bir rahatsızlık sebebiyle gelen kana istihaze kanı denir.
Hayız ve nifas konusunda sürelerin tesbit edilmesi bir bakıma istihaze kanını diğerlerinden ayırt etmeye yöneliktir. İstihaze, sürekli burun kanaması gibi yalnız abdesti bozan bir özür halidir.
Peygamber Efendimizin ifadesiyle istihaze ‘damar çatlamasından’ meydana gelen ve iyileşinceye kadar süreklilik arz eden bir hastalıktır. (Nesai, taharet, 133; Darimi, vudu 847.)
Asr-ı saadette bilebildiğimiz kadarıyla 3 veya 5 tane istihaze hastalığına yakalanmış kadın vardır. Bunlardan birisi de, ezvâc-ı tâhirâttan Zeyneb binti Cahş vâlidemizdir. Allah Resulü (s.a.s) bu validemize, hastalığı ile ilgili olarak şu tavsiyede bulunuyor;
“Sabah namazına kalktığında boy abdesti al, ikindiye az bir zaman kala tekrar boy abdesti al, onunla öğle ve ikindi namazını kıl, akşam vaktinin sonuna doğru bir daha boy abdesti al, onunla da akşam ve peşi sıra yatsı namazını kıl.”
Burada görüldüğü gibi, kadın günde 3 defa boy abdesti alıyor ve her namazı vakti içinde eda etmiş oluyor. Allah Resulü bunun arkasından “Gücün yeterse böyle yap; aksi takdirde her namaz için ayrı namaz abdesti al.” buyuruyor. (Ebu Davut, taharet, 110.)
Burada hemen herkesin kabul edebileceği gibi birinci şık daha faziletlidir ama hayata tatbiki olabildiğine zor ve yıpratıcıdır. Ama her şeye rağmen “Ben, Allah Resulünün hanımına tavsiye ettiği yolu tercih ederim.” diyenlere diyeceğimiz hiçbir şey yoktur.
Bir kadının eniştesine yani ablasının eşine, karşı tesettüründeki ölçü ne olmalıdır?
Bir kadının eniştesi kendisine namahremdir, diğer bir ifadeyle tesettür noktasında yabancı bir kimse gibidir.
Tesettür noktasında izin verilen sınıflar şu ayet-i kerimede sıralanmıştır:
“Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zînet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocukları dışında kimseye göstermesinler. Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz.” (Nur Sûresi, 24/31)
Bu sınıflar içerisinde enişte yoktur.
Aile ortamında, yaşanılan yerin örf ve âdetleri gereği bir arada bulunulabiliyor, beraber yenilip içilebiliyor. Bu bir yere kadar müsamaha ile karşılalanabilir, ancak tesettür sınırlarına her ortamda riayet etmek gerekiyor.
Başörtüsü üzerine küpe takmak caiz midir?
Öncelikle, kişinin başkaları tarafından görülmesi dinen yasak olan yerlerinin kapalı olması gerekir. Birinci dereceden mühim olan nokta budur.
İkinci olarak, başkalarının dikkat ve nazarlarının kişiye yönelmesine teşvik edecek tavır ve davranışlardan ve süslenmelerden uzak durulmalıdır. Nitekim âyet-i kerimede
“… Saklı zinetlerine dikkat çekmek için, ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felaha eresiniz!” (Nur, 24/31)
buyrulmuştur. Cahiliye devrinde kadınlar, nazarları kendilerine çekmek için ayaklarına yürüdükleri zaman ses çıkaran bir zinet türü olan halhal takarlardı. Bu şekilde takı takmak yasak kapsamına alınmıştır. Dolayısıyla dikkateleri, üzerine çekecek tavır davranış ve takılardan sakınmak gerekir.
Netice olarak, tesettür sınırlarına riayet edilmesi kaydıyla toplumda örf haline gelmiş, herkesin normal karşıladığı şekilde giyinmek ve takılar takınmak gerekir. Tesettürün/örtünmenin mantığına aykırılık teşkil edecek ve kişinin dikkatlerin kendisine yönelmesini teşvik edecek her türlü giyim-kuşam ve takılardan uzak durulmalıdır.
İstihaze kanı bitiminde tekrar gusül almak gerekir mi?
Soru Detayı: 10 gün bekledikten sonra gusül alınıyor, ancak istihaze kanı 3 gün daha sürüyor. Kişi son üç gün özürlü olarak namazlarını kılıyor, sonra istihaze tamamen kesiliyor. Böyle bir durumda tekrar gusül abdesti almak gerekiyor mu?
İstihaze kanı, hayız/âdet kanı ile aynı kan değildir; bu bir hastalık kanıdır. Dolayısıyla âdet kanı gibi değerlendirilmez ve âdet kanının hükümlerine tabi değildir. Bu nedenle, istihaze kanı kesildiğinde ayrıca gusül abdesti almak gerekmez.
Örneğin 10 gün beklendikten sonra gusül abdesti alınırsa, ancak devamında 3 gün daha kan gelirse bu kan istihaze kanıdır. 10 bitiminde gusül abdesti alınıp ibadetler yapılır. Kan akmaya devam ediyorsa her namaz vakti için bir abdest alınır, namazlar kılınır. Bu kan tamamen bittiğinde ise yeniden gusül abdesti almak gerekmez.
Özetle, istihaze kanının tamamen kesilmesinden ayrıca gusül abdesti almak gerekmez.
Adet bitiminden emin olununca içinde bulunulan namaz vakti geçmeden gusül abdesti almak ve namazı kılmak gerekir mi?
Âdet bitiminden emin olununca, gusül abdesti alıp namaz kılacak kadar vakit varsa, o vaktin namazı kişinin üzerine farz olur. Dolayısıyla, kişi gusül abdesti alıp vaktin namazını kılmalıdır. Şayet vaktin namazını kılamazsa, onun kazasını yapmakla mükelleftir.
Kadınların Ramazan orucunu aksatmamak için adetlerini erteleyici ilaç kullanmaları caiz midir?
Kadınların hayız ve nifas halleri, Cenab-ı Hakk’ın takdiriyle fıtrî olarak gerçekleşen durumlardır. Buna rıza göstermek, Cenab-ı Hakk’ın takdirine rıza göstermek demektir ki kulluğun gereği de budur. Bu, insanı takdir ve hükümlere boyun eğmekle Cenab-ı Hakk’a yaklaştırır. Bu nedenledir ki Hakk’ın takdir ve hükümleri karşısında hep rıza soluklayan nefis manasında “nefs-i râdiye” nefsin mertebelerinden birine ad olmuştur.
Bu nedenle, bir kadının âdet döngüsü Ramazan ayına denk geldiğinde mahzun olmamalı, rıza göstermelidir. Bunun da dinin bir emri olduğunu bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Her ne kadar oruç tutma, namaz kılma, Kur’an okuma gibi bazı ibadetleri yapamasa da mukabeleleri dinleyici olarak takip etme, dua etme, evrad ü ezkâr okuma, sadaka verme, iftar sofrasını başkalarına açma, tefekkür dünyasını harekete geçirecek eserler okuma ve daha pek çok ibadet ve hayır-hasenatta bulunabilir.
İlaç kullanarak âdetini ertelemek, kişinin kendi âdet döngüsüne müdahale etmesidir. Bunun âdet düzensizliği gibi tıbbî sakıncalara neden olması söz konusu olabileceği gibi yukarıda bahsedilen Hakk’ın takdir ve hükümlerine razı olmamayı da işmam etmesi söz konusudur. Bu nedenle, zarurî bir durum olmadıkça ilaç kullanarak âdeti geciktirmek doğru bir yaklaşım değildir.
Sonuç olarak, hayız/âdet hali fıtrî bir durumdur. Bu halin -zarurî bir durum söz konusu olmadıkça- korunması en doğrusudur. Âdet gören bir kadının Ramazan ayının atmosferinden uzak kaldığını düşünmek eksik bir değerlendirmedir. Asıl olan, Allah’ın rızasına uygun olarak hareket etmektir. Bu durumda kadının herhangi bir kaybı olmayacaktır.
Oral ilişki caiz midir?
Dinimiz, sahih bir nikahla bir araya gelmiş eşler arasındaki cinsi birlikteliği meşru kılmış, ancak buna bazı sınırlamalar getirmiştir. Mesela kadının adet ve lohusalık dönemlerinde cinsel ilişkiyi yasakladığı gibi makattan birlikteliği de haram kılmıştır.
Cinsi birlikteliğin insanın zevklerini tatmine bakan yönü olduğu gibi insan neslinin devamına bakan yönü de vardır. Hatta bundan asıl maksat ikincisidir, birincisi ise tabiri caizse ona bahşedilen dünyevi bir ücrettir. Dolayısıyla bunu sadece bir zevk ve haz meselesi olarak görüp diğer yanını hesaba katmamak, bazı komplikasyonları da beraberinde getirecek, insanlar zevklerini tatmin için farklı şeylere tevessül edebileceklerdir. Bunlar dinin meşru kıldığı alanda kalabileceği gibi yer yer dinin haram kıldığı alanlara da kayılabilecektir.
Oral ilişki konusunu doğrudan ele alan herhangi bir ayet veya hadis bulunmamaktadır. Ancak Kur’an ve Sünnet’te bu mevzuya nasıl yaklaşmamız gerektiğini gösterecek başka nasslar ve bu nasslardan çıkan genel hükümler vardır. Şöyle ki:
A’râf sûresinde şöyle buyurulur:
“O Peygamber onlara iyilikleri emreder, kötülükleri yasaklar, güzel şeyleri onlara helal, çirkin şeyleri de haram kılar (hükümler getirmiştir.)” (A’râf sûresi, 7/157)
İsrâ sûresindeki bir başka ayette ise Rabbimiz şöyle buyurur:
“Biz insanı kerim olarak yarattık.” (İsrâsûresi, 17/70)
Arapça’da çok geniş bir anlam yelpazesine sahip olan “kerim” kelimesi, üstün, yüce, güzel ahlak sahibi, cömert gibi manalara gelmektedir. Bu manada Allah’ın kerim olarak yarattığı insanın, çirkin ve süfli şeylere tevessül etmesi doğru olmaz.
Bu ve benzeri pek çok ayet ve hadisten hareketle İslam uleması, hakkında doğrudan bir ayet ya da hadis olmayan konularda hükme giderken “selamet-i fıtrat”ı yani insani fıtrata uygunluğu ve “düzgün insan tabiatının güzel ya da çirkin görmesi” hususunu bir ölçü olarak kabul etmişlerdir.
Özetle Cenab-ı Hak kullarına temiz ve hoş şeyleri helal kılmış, pis şeyleri, insan tabiatının çirkin bulacağı şeyleri ve insan sağlığına zarar veren şeyleri de yasaklamıştır.
Bu açılardan baktığımızda konuyu şöyle değerlendirebiliriz:
Bahsedilen fiil her ne kadar Kur’an ve Sünnet’te doğrudan yasaklanmış fiillerden olmasa da, selim fıtratın tiksineceği bir şey olması hasebiyle mahzurludur. Fıkhi kavramlarla konuşacak olursak, buna belki “haram” diyemeyiz ama en azından “mekruh” olduğunda şüphe yoktur ve mekruh da haram gibi kaçınılması gereken fiillerin hükmüdür. Zira tenasül mahalleri aynı zamanda insan bedeninin ıtrahat mahalleridir yani pis yerlerdir ve cinsi birliktelik esnasında oradan meni, mezi gibi sıvılar salgılanır. İnsanın bu mahallere ve bu sıvılara ağzını sürmesi hem sağlığa zararlıdır hem de çirkin bir şeydir, düzgün insan tabiatının kabul etmeyeceği bir davranıştır. Hele daha ileri gidip ağza boşalma denen çirkinliğin caiz olduğunu söylemek mümkün değildir. O tür sıvıların yutulması haramdır, zira bir başka insanın bedeninin bir parçasının ya da atığının yenmesi/içilmesi haramdır.
İnsan, dünyevi zevk ve lezzetlerden nasibini ararken bunu “insani” yoldan temin edebileceği gayet geniş bir daire vardır. Bu tür gayri insani ve insani keramete ters yollara tevessül etmek, bir manada insani fıtratı bırakıp, daha düşük seviyedeki varlıkların derecesine inmektir. İnsan, Allah’a kulluk ve güzel ahlak gibi maddeten ve manen mutluluk veren ulvi şeyleri göz ardı edip sadece maddi zevklere odaklandığında kendisini hiçbir lezzet tatmin etmez hale gelebilmektedir. Bunun bir neticesi olarak da hep bir adım öteye, bir adım daha öteye gitme gibi bir ruh haline düçar olmakta, o da onu insani normlardan peyderpey uzaklaştırmaktadır. Bir Müslüman, kerim bir insan olmayı, hatta insaniyette en ileri derecelere ulaşmayı hedeflemeli, “insan-ı kâmil” ufkuna erişmeye çalışmalıdır.
Aynı zamanda bu tür davranışlar insan onuru ve saygıdeğerliğine aykırı olduğu için zamanla eşlerin birbirlerine olan saygılarını da zedeleyecektir. Eşler birbirleri için salt birer cinsel obje değildirler. Birbirlerine karşı duydukları hürmet hisleri, selametli bir yuvanın olmazsa olmazıdır. Hele bir eşin diğerini, hoşlanmadığı halde böyle bir şeye zorlaması kesinlikle caiz değildir.
Kirpik perması yaptırmak caiz mi?
Soru Detayı: Çok fazla dikkat çekici olmayıp daha düzgün ve güzel görünüm maksadıyla kirpik perması yapmak/yaptırmak caiz midir? Yani kirpik permasını; kaşların ya da saçların taranarak belli bir şekil verilmesine benzetirsek günlük hayatımıza dahil edebilir miyiz?
Öncelikle kirpik perması ve kirpik liftingi uygulamalarının mahiyetini görelim. İlgili sitelerde bunlarla alakalı olarak şu bilgilere rastlıyoruz:
“Kirpik perması bir çeşit kirpik kıvırma uygulamasıdır. Rulo şeklindeki kirpik bigudilerinin yardımı ile kirpikler kıvrılır, jöle kıvamındaki solüsyonların kirpiklere sürülüp bekletilmesi ile elde edilen kıvrık görüntü kirpik perma uygulamasıdır.
Kirpik perması solüsyonu içerdiği kimyasallar nedeniyle bazı insanlarda alerji riski taşımakta olup aynı zamanda bu kimyasalların göze zarar verme ihtimali de bulunmaktadır. Perma uygulamasında, işlemin yanlış yapılması ya da yanlış bekletme süresi nedeniyle doğal kirpiklerin yanma ihtimali de mümkündür.
Kirpik lifting; kirpiğinize dışarıdan herhangi bir ekleme yapılmadan, kıvırma ve boyama işlemidir. Halk arasında kirpik kıvırma olarak da adlandırılmaktadır.
Aynı zamanda kirpiğe keratin bakımı da yapıldığından, kirpikte herhangi bir dökülme veya hasar meydana gelmemektedir. Bu işlemlerle birlikte kirpik gürleştirme amaçlanmaktadır.
Kirpik perması ilacı saçta kullanılan ilaçlarla aynı olup kimyasal içerirken, Kirpik lifting malzemeleri argan yağı, protein, keratin, kolejen ve vitamin içerir dolayısıyla perma alerji riski taşırken lifting taşımaz.
Aynı zamanda permada mevcut kirpiğin sadece kıvrılması amaçlanırken Kirpik Lifting’de LIFT yani germe yöntemiyle kirpiğin anatomik yapısında bulunan kıvrımların çekilerek uzatılması ve kıvrılması amaçlanmaktadır, açılan kıvrımlar ise keratin ile beslenir.
Kirpik Permasında mevcut kirpik olduğu gibi kalıplanırken, Kirpik Lifting uygulamasında kirpikler tek tek kalıplanmaktadır.
Kirpik perması kalıcılığı, kirpik lifting kalıcılığı ile neredeyse aynıdır. Yani yaklaşık olarak 6 ve 8 hafta kalır.
Kirpik lifting uygulaması sonrasından ilk 24 saat kirpikler su ile temas etmemelidir. Kirpik permasıuygulama sonrasında ise ilk 30 dakika kirpiklere su değdirilmemeli ve 1 gün boyunca sıcak su ile duş alınmamalıdır.”
Bu iki uygulamanın mahiyetiyle ilgili karşımıza çıkan bilgiler kısaca bunlar. Bu bilgiler ışığında konunun fıkhî hükmüne gelince:
Öncelikle ifade edelim ki; bir kadın eşinin ve mahremlerinin yani anne-babası, kardeşleri gibi en yakın akrabalarının yanında ya da sadece kadınların olduğu ortamda meşru ölçüler çerçevesinde süslenebilir. Dışarıda erkeklerin dikkatini çekecek derecede süslenmesi ise caiz değildir. Nitekim dinimizde kadınların yabancı erkeklere ziynetlerini ve güzelliklerini göstermeleri yasaklanmıştır. (Bkz. Nur sûresi, 24/31)
Bu konuya riayet etmek kaydıyla, yukarıda alıntıladığımız bilgiler dikkate alındığında kirpik lifting uygulamasının sağlık açısından bir sakıncası olmadığı sürece caiz olduğu söylenebilir.
Ancak konunun uzmanları tarafından uygulamanın yapıldığı bölgeye 24 saat su değdirilmemesi tavsiye edilmektedir. Ne var ki böyle bir uygulama, tedavi olarak değerlendirilemeyeceğinden abdest ve gusül esnasında uygulama yapılan kısım yıkanmayacak olursa, alınacak abdest ve kılınacak namaz geçerli olmayacağı gibi gusül de geçersiz olacaktır.
Dolayısıyla kirpik lifting uygulaması, tedavi mahiyetinde olmadığı için abdest, namaz ve guslün böyle bir uygulamaya feda edilmesi caiz değildir.
Kirpik permasında ise alerji riski ve bazı kimyasalların göze zarar verme ihtimali olduğundan, uzman bir doktor tarafından uygulandığı takdirde caiz olduğu söylenebilir.
Zayıf ve çelimsiz bir kız çocuğu erken adet görürse, oruç ona farz olur mu?
Soru Detayı: 9-10 yaşlarında adet gören bir kız çocuğunun oruç tutması farz mıdır, özellikle de beslenme alışkanlıklarının erken adet geçişine etkisi göz önünde bulundurulmalı mıdır?
Ramazan orucunun farz olmasının şartı bir müslümanın akıl ve baliğ olmasına bağlıdır. Kadınlarda büluğ ise adet görülmesi ile başlar. Ramazan orucu, diğer ibadetler gibi kızınız üzerine artık farz olmuş bir ibadettir. Kişinin oruç tutamayacak kadar hasta veya zayıflık içerisinde olması veya sefer gibi durumlar ise Ramazan orucunun farziyetini ortadan kaldırmamakla birlikte bu gibi hallerde oruç tutmamanın mübahlığı ile alakalıdır. Hastalık durumu yaşlılarda olduğu gibi sürekli ise fidye verilir.
Çocuğunuz oruç tuttuğu zaman sağlığı bozulacak veya hastalık durumu varsa daha da kötüleşecek bir halde ise oruç tutmasının sağlıklı bir döneme ertelenmesi ve bu oruçları kaza etmesi söz konusu olabilir.
Kızınızın zayıflığının oruç tutmasına engel teşkil edip etmediğini ise dini hassasiyeti olan uzman bir hekime danışarak öğrenebilirsiniz.
Adet düzensizliği yaşayan bir kadın, 10 günden fazla süren adet dönemlerinde Kuran okuyabilir mi?
Soru Detayı: Merhaba, adet düzensizliği yaşıyorum. Her ay farklı bir şekilde oluyor ve genellikle 10 günü geçiyor. Günlük ortak hatime katılıyorum. Adetimin 10 günü geçtiği durumlarda, ortak hatim için aldığım sayfaları okuyabilir miyim? Diğer insanların hatimlerini riske atar mıyım? Beni aydınlatırsanız çok mutlu olurum. Emekleriniz için çok teşekkür ederim.
Değerli kardeşimiz,
Âdet hâlinin en az süresi 3 tam gün (72 saat), en fazla süresi 10 tam gündür (240 saat). Temizlik hâlinin ise en az süresi 15 tam gündür (360 saat), en fazla süresi konusunda sınır yoktur. Bir kadın aylarca hatta yıllarca temiz kalabilir. 3 günden az gelen kan ile 10 gün geçtiği hâlde devam eden kan, âdet kanı değil özür kanıdır. 15 günlük temizlik süresi dolmadan gelen kan da özür kanıdır. Bunlara istihâza kanı denir.
Sürekli veya aylarca istihâza kanı gören ve adeti yerleşmiş bir kadın âdet dönemine denk gelen günlerde âdetli gibi diğer zamanlarda ise temizlik dönemindeymiş gibi davranır. Bu temizlik günlerinde özürlü olarak hareket eder.
Sizin bahsetmiş olduğunuz durumda ise 10 günden sonra gelen akıntılar özür kanı olup her namaz vakti için ayrı bir abdest alıp, aldığınız bu abdestle o vakit içinde dilediğiniz kadar namaz kılabilir, Kur’an okuyabilirsiniz. Namaz vakti çıktığında ise özürlü kimsenin abdesti bozulur, yeni namaz vaktinde tekrar abdest alması gerekir. Allah kabul etsin.
Kadınların özel günlerinde ibadetten muaf tutulmalarının hikmeti nedir?
Kadınların özel günlerinde ibadetten muaf tutulmaları bir lütuftur. Malikü’l mülk olan Allah’tır. O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Buna göre Allah, kadınları bir fıtrat üzere yaratmış ve o fıtratla ayın belli günlerinde hayız-aybaşı dediğimiz abdestsizlik halinin hakim olduğu bir hastalık vermiş, bu muayyen günlerde bazı mükellefiyetleri yapmaması gerektiğini ifade buyurmuştur. Aslında bu türlü sınırlayıcı hükümler erkekler için de geçerlidir. Mesela; cünüplük halinde veya namaz abdestinin olmaması durumunda Kur’an’a el sürülmemesi, okunmaması gibi.
Kadınlar, fıtratları ve içtimaî hayatta tabii iş bölümünün gereği olarak, birçok külfetleri sırtında taşıyan varlıklardır. Onlar bir taraftan çocuklarına bakma, ev işlerini yapma, öte taraftan da ibadetlerini eksiksiz yerine getirmekle mükelleftirler. İşte Allah, birçok hikmetin gözetildiği hayız döneminde, kadının üzerinden namaz, oruç gibi farz, Kur’an okuma gibi nafile ibadetleri kaldırmıştır. Bununla beraber kadın, bu dönemde de sanki bu ibadetleri yapıyormuşçasına sevap kazanır. Tabii temiz halinde bu mükellefiyetleri yerine getiriyorsa. Öyleyse, burada bir haksızlık, adaletsizlik değil, tam anlamıyla bir adalet hakimdir.
Ayrıca bir manada Kur’an okuma, sekinenin inmesine, meleklerin nüzulüne davetiyedir. İnsanın abdestsizlik hali ise onların nüzulüne manidir. Onun için bu devrede böyle bir davetiyenin yapılmaması gerekir. Evet, Buharî ve Müslim’deki bir hadis-i şerifte Üseyd b. Hudayr’ın yanı başında atı bağlı olduğu halde Kur’an okuduğu anlatılır. Bu arada at, deprenmeye başlar. Bunun üzerine Hz. Üseyd susar. Okumaya başladığında at, tekrar hırçınlaşır. Birkaç defa devam eden bu olaydan sonra oğlu Yahya’nın ata yakın bir yerde yatması dolayısı ile Hz. Üseyd okumayı keser.
Bu arada başını yukarıya kaldırdığında beyaz bulut gölgesine benzer bir sis içinde, kandiller gibi birtakım şeylerin parlamakta olduğunu görür. Sabah olduğunda Hz. Peygamber’e bunu anlatan Hz. Üseyd, Efendimiz’den şu cevabı alır:
“Onlar meleklerdi, senin Kur’an okuyuş sesine yaklaşmışlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onlara bakarlardı. Onlar, insanların gözünden gizlenmezlerdi.” (Buhari, fedailü’l-kur’an, 15; Müslim, müsafirin, 242.)
Evlilikte ilk gece kanaması âdet kanaması gibi mi değerlendirilmelidir?
Soru Detayı: Yeni evlenen bir arkadaşım, ilk gece kanamasından sonra ne zaman tekrar namaz kılabilirim diye sordu. Normal âdet dönemi gibi mi düşünmeli?
Evlilikte ilk gece ilişki/zifaf sonrası meydana gelen kanama, hayız kanı gibi değerlendirilmez. İki kanamanın mahiyeti farklıdır. Hayız kanı rahim kaynaklı iken, ilk gece kanaması vajinal dokunun yıpranması kaynaklıdır. Bu, ilk cinsel birleşmenin neticesi gelen bir kandır ve ibadetlere engel değildir. Dolayısıyla bu kan, abdesti bozan diğer şeyler gibi değerlendirilir; temizlenmesinden sonra abdest alınır ve vakit namazları vaktinde eda edilir.
Bazı kadınlarda bu kanamalar birkaç gün sürebiliyor. Bu durumda özürlü gibi hareket edilir. Kanama, bir namaz vakti süresince -abdest alınıp namaz kılacak kadar bir fasıla olmaksızın- devamlılık gösteriyor ve daha sonra da her namaz vakti en az bir sefer tekrar ediyorsa kişi özürlü sayılır. Bu durumda her bir namaz vakti için bir abdest alınır ve o abdestle, onu bozan başka bir durum meydana gelmedikçe abdestli olarak yerine getirilmesi gereken her türlü ibadet yapılabilir. Bir namaz vakti çıkıp yeni bir namaz vakti girdiğinde ilk abdest bozulur. Yeni bir abdest alınması ve ibadetlerin bu yeni abdestle yapılması gerekir.
Evlilikte ilk gece kanaması birkaç gün sürer veya daha sonraki ilişkilerde de bu tür bir kanama görülür ve bu da hayız dönemine denk gelirse; bu durumda gelen kanamanın vasıfları âdet kanı vasıfları ile örtüşüyorsa, âdet kanı kabul edilir ve ona göre hareket edilir.
Şayet hamile kalınmışsa, hamilelikte adet kanı kesileceği için, gelen kan özür/istihâza kanıdır. Bu durumda, her vakit girdikten sonra abdest alınarak namaz kılınır. Hamile kalınmamışsa, gelen kan âdet kanı olabilir, bunu kendi takip ettiğiniz takvime göre belirlemelisiniz. Âdet başlayalı on gün geçmemişse, gelen kan âdettir, on gün geçmişse özür/istihâza kanıdır.
Avrupa’da başörtüsünden dolayı saldırıya uğramaktan, iş bulamamaktan, hayatın zorlaşmasından kaçınmak nedeniyle başımızı açmak caiz midir?
Soru Detayı: Başörtüsünün insanı eziyetten koruyacağı ifade ediliyor. Halbuki şu anda özellikle Avrupa’da kapalı kişiler başörtülerinden dolayı saldırıya uğruyor, hakaret görüyorlar. Bazen ölüm riski bile oluyor. Hem başörtüsünden dolayı hayat zorlaşıyor, iş bulunamıyor, rahat gezilemiyor. Kendimi ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyorum. Bu durumda tam tersi düşünülmesi gerekmez mi? Yani bu zamanda başörtüsü kadını korumuyor. Öyleyse açmak daha iyi denemez mi?
Değerli kardeşimiz,
En başta ifade etmek gerekir ki tanınıp eza edilmemek, sadece başörtüsüyle değil kadının bütün giyimiyle alakalıdır. Ayetin o kısmının meali şöyledir: “… Dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır.”(Ahzâb Suresi 59. Ayet)
Tanınıp anlaşılma ve ezadan korunma, başörtüsünün farz kılınmasının illeti/gerekçesi değildir ki o illet olmadığında hüküm de değişsin. Başörtüsünün esas illeti/gerekçesi, Allah’ın emridir. Allah’ın emirlerinde illet, bazen açıkça ifade edilse ya da bir kısım delillere dayanarak metinden anlaşılsa da bazen böyle olmayabilir. Fakat her iki durumda da birinci ve esas illet Allah’ın emridir.
Hükümlerde Allah’ın emri merkeze alındığında, illetin net ortaya konamadığı durumlarda mesele tamamen Allah’ın emrine bağlanarak çözüme kavuşabilir.
Elbette mesele sadece illeti tespitten ibaret değildir. İlletin yanında bazen hikmet ve zaruret gibi ekstra durumların da pratikte göz önünde bulundurulması gerekebilir.
Başörtüsü de dahil örtünmenin farz kılınmasının gerekçesi, Allah’ın emri olmakla beraber Kur’an’da onun hikmetini ve dinî hayattaki rolünü anlatan ifadeler de vardır. İşte, tanınıp ezadan korunma, bunlardan biridir. Buna göre ayetin o kısmını şu şekilde anlayabiliriz:
“Kadınlar, dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Bu, nasıl iffetli olmaya ve nasıl kendini korumaya çalıştıklarının anlaşılması ve kendilerine sözlü ya da fiilî herhangi bir şekilde eziyet edilmemesi için daha uygundur.”
Diğer yandan bugün sadece Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde değil, Hristiyanlığın, Yahudiliğin, Budizmin veya ateizmin yaşandığı ülkelerde milyonlarca tesettürlü, başörtülü kadın yaşıyor. Bunların çoğunluğu, belki de tamamına yakını herhangi bir eziyet görmeden hayatlarını devam ettiriyorlar.
İstedikleri her işte çalışamayabilirler, fakat kendilerine uygun, para kazanabilecekleri işlerde çalışabiliyorlar. Bu bir realite olarak önümüzde dururken, olumsuz bazı örneklerden, yaşanan bazı şahsî ve lokal problemlerden yola çıkarak dinin açıkça emrettiği bir uygulama hakkında tereddüde düşmek, itiraza benzer bir şekilde onun dindeki yerini sorgulamak makul bir yaklaşım değildir.
Selametle kalın.
Efendimiz döneminde cariyeler başı açık namaz kılıyorlarmış. Eğer başörtüsü farz ise hür kadınla cariyenin ne farkı var?
Bu tamamen cariyenin, yani esir kadının toplumdaki statüsüne dayalı olarak Allah ve Resulü’nün tayin ettiği bir konumdur. Cariyenin ve aynı zamanda erkek kölenin hemen her konudaki statüsü ve hükmü farklıdır. Cariyeliğin ve köleliğin söz konusu olmadığı toplumlarda bu statüler bulunmayacağından onlara dair hükümler de uygulanamaz.
Cariyeliğin geçerli olması için devletin ve devletler arası hukukun o konuda bazı düzenlemeler yapması gerekir. Bir devlette ya da devletler arası hukukta cariyelik yoksa, toplumda cariye hükümleri uygulanamaz. Çünkü bu mesele savaş esirlerine dayanan bir zaruretten doğar. Devletler bunu benimsemiyorsa cariyelik uygulanmaz.
Bir cariye, başı açık namaz kılabilir ama bu tamamen cariyeye has bir özelliktir. İki ayrı statüdeki insan için verilen hükümleri birbirine kıyas ederek, bugün kadınların başı açık namaz kılabileceklerini söylemek, doğru bir kıyas değildir. Bu konuda dinin hükümleri, karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açıktır. Hür kadının bu konudaki hükmü, başı kapalı namaz kılmasının farz olmasıdır.
Nur suresinin 31. Ayetinde geçen “Zinetlerini açmasınlar” ifadesindeki zinet kelimesinin başörtüsüne işaret ettiğini nereden anlıyoruz?
Zinet kelimesinin manası hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur. Onun elbise, zinet takılan bilek, boyun gibi yerler ya da vücudun tamamı olduğu şeklinde farklı yaklaşımlar vardır. Fakat görüşlerin hepsinin de birleştiği nokta, kadının el ve yüz haricinde bütün vücudunun örtülmesi gerektiğidir.
Zinetin bir manası elbise olsa bile onunla elbisenin bizzat kendisi değil, mecazi olarak onun eda ettiği görev kastedilir. Zira elbisenin kendisi bizzat haram değildir. O ancak bulunduğu yere ve eda ettiği fonksiyona göre hüküm alır. Burada elbise, kadının üzerinde bulunmaktadır ve onun görevi vücudu örtmektir.
Kolye, bilezik ve küpe gibi zinet eşyalarını da aynı şekilde değerlendirebiliriz. Onlar da bizzat haram olmayıp bulundukları yere göre hüküm alırlar. Öyleyse netice itibariyle zinetin esas manası elbise değil, el ve yüz hariç, elbisenin örttüğü bütün vücuttur.
Kur’an’ın en büyük yorumcuları olan sahabe bu kelimeyi genel olarak böyle anlamış ve nakletmişledir. Hazreti Aişe, İbn Mesud ve İbn Abbas (radıyallahu anhüm), bunlardandır. Sahabenin ayetlere getirdikleri yorumlar, bizim için birer delildir. Özellikle onların bir mesele üzerinde ittifak etmiş olmaları, Müslümanlar için daha bir önem arz eder.
Sahabe döneminde bir ayetin hükmü ya da bir kelimenin manası ele alınırken eğer aykırı bir görüş ortaya çıkmıyor ve ister konuşarak ister susarak hepsi aynı noktada birleşiyorsa, o konuda icma ve ittifak oluşmuş demektir. Sahabenin üzerinde icma ve ittifak ettiği bir konu, bütün Müslümanlar için bağlayıcı hale gelir.
Zinetin manasını farklı kelimelerle ifade edenler olmuşsa da onun el ve yüz hariç bütün vücut olduğu konusunda ittifak vardır. Buna göre ayetin manası “El ve yüzleri hariç vücutlarını teşhir edecek şekilde elbiselerini açmasınlar” demek olur. Hanefilerden kadının ayağının da açılabileceğini söyleyenler olsa da bu üzerinde ittifak edilmiş bir konu değildir.
Eşimle en ufak bir yakınlaşmada gelen sıvı gusül gerektirir mi?
Soru Detayı: Eşimle yakınlaştığımız zamanlarda sürekli sıvı geliyor. Gelen sıvı meni değil mezi gibi. Renksiz ve kokusuz. Bu duruma engel olamıyorum. Ayrıca namazlarım adına sıkıntı olabileceğini düşünüyorum. Her namaz için ayrı abdest alıyorum, ama içim rahat değil ve namazlarım için çok endişeleniyorum.
Meni değilse gelen sıvı mezidir. Mezi ile abdest bozulur ama gusül gerekmez. Mezi geldiği zaman abdest alırsınız. Ama bu necaset-i galiza (ağır necaset) nevinden olduğu için, elbisenizde ya da bedeninizde bulaştığı yer el ayası miktarını geçerse, namaz kılınacağı zaman temizlenmesi gerekir.
Kadınların beyaz akıntı durumlarında nasıl hareket etmesi gerektiği hakkında bilgi verebilir misiniz?
Soru Detayı: Kadınların beyaz akıntılarına bazı alimler abdesti bozmadığını ve kadının her namaz vakti için abdestini tazelemesine gerek olmadığını söylüyorlar. Onların görüşlerine göre hareket edersek; bir kadın beyaz akıntılarından dolayı pet kullanırsa, abdestini tazelemediği halde, bu pedi her namaz vakti için değiştirmeli mi? Yoksa pedin üzerinde beyaz akıntı olduğu halde, o pedle namaz kılabilir mi? O kadın abdestini tazelemediği halde ve tuvalete gitmediyse, beyaz akıntıdan temizlenmek için taharetlenmesi gerekiyor mu?
Değerli kardeşimiz,
Fıkıh kaynaklarımızda, ön ve arkadan çıkan her şey abdesti bozar denilmektedir. Ancak bunun bazı istisnaları vardır. Beyaz akıntı da bunlardan biridir. Kadının ön tarafında görülen ıslaklığa, kaynaklarımızda “rutûbetü’l-ferc” deniliyor ve o, ter ile mezi arası bir “beyaz akıntı” olarak tarif ediliyor.
Ulema, kadının fercinin derinliklerinden (mesela rahimden) gelen akıntının necis olduğu konusunda ittifak hâlindedir. Fercin dışında beliren ve derinlerden gelmeyen ıslaklık ise çoğunluk âlimlere göre temizdir. Sürekli hakkında soru sorulan akıntı da bu akıntıdır. Hanefî mezhebi imamlarından İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre beyaz akıntı necistir çünkü necaset mahallinden çıkmaktadır fakat çoğunluk ulemanın görüşü, bu akıntının temiz olduğu yönündedir.
Evet, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre bu akıntı temizdir. Vücuttan çıkan temiz şeyler abdesti bozmadığına göre bu akıntı da abdesti bozmaz. Bu aynen vücuttan çıkan ter, sümük, gözyaşı, tükürük gibi diğer temiz sıvılar cinsinden değerlendirilmektedir.[1] Fakat bu beyaz akıntının, vücudun iç kısımlarından gelip gelmediğini, şehevi hisler sonucu çıkıp çıkmadığını bilmek, ayrıca iltihap ihtiva edip etmediğine dikkat etmek gerekir. Eğer vücudun iç kısımlarından veya şehevî hisler neticesi olarak geliyor ya da iltihap ihtiva ediyorsa necistir ve abdesti bozar. Bunu bazen kokusundan ve renginden anlamak mümkün olur. Anlaşılmadığında ve şüpheye düşüldüğünde doktora sormakta veya görünmekte fayda vardır.
Farklı zamanlarda gelen farklı şekilde akıntılar varsa ve bu durum kişiyi vesveseye düşürecekse, genelde gelen akıntı neyse ona göre davranırlar. Ama farklı akıntı görüp onun mahiyetini de bildikleri durumda, akıntının mahiyetine göre davranırlar.
Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?
Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?
Değerli kardeşimiz,
Kadınların özel günlerinde namaz kılmaları ve oruç tutmaları haramdır. Bu konuda âyetlerde açık bir beyan bulunmazken, hüküm tamamen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerine dayanmaktadır. Rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Sahih bir rivayette Âişe validemizden şöyle naklediliyor: “Ümm-ü Habibe’nin devamlı kanaması olurdu, hiç temizlik görmezdi. Durumu Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) söylenmişti. Efendimiz şöyle buyurdular:
لَيْسَتْ بِالْحَيْضَةِ وَلٰكِنَّهَا رَكْضَةٌ مِنْ الرَّحِمِ لِتَنْظُرْ قَدْرَ قَرْئِهَا الَّتِي كَانَتْ تَحِيضُ لَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ ثُمَّ تَنْظُرْ مَا بَعْدَ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ وَلْتُصَلِّ
“Bu, hayız değildir, rahimin bir rahatsızlığıdır. Normal zamanda hayız kanının geldiği kirlilik müddetine baksın. Her ay o müddet boyunca namazını terk etsin. Sonra bu müddet çıkınca her namaz vaktinde yıkansın ve namazını kılsın.” (Nesaî, tahâret 135; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/128 (24016)).
Ayrıca Nesaî’de şöyle bir ilave de vardır:
أمَرَنَا أنْ تَتْرُكَ الصَّلَاةَ قَدْرَ اقْرَائِهَا وَحَيْضَتِهَا وَتَغْتَسِلَ وَتُصَلِّيَ فَكَانَتْ تَغْتَسِلُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ
“Ümmü Habibe’ye (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), (Her ayda) hayız olup kirli bulunduğu kadar namazı terk etmesini, sonra yıkanıp namazını kılmasını emretti. O, her namaz vaktinde yıkanırdı.” (Nesâî, hayz 2, 3, 4; Ayrıca bkz: Buhârî, hayz 26; Müslim, hayz 64, 66; Ebû Dâvud, tahâret 111; Tirmizî, tahâret 96.)
Konuyla ilgili bir diğer rivayet şöyledir: Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), bunun hükmünü, onun adına Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) soruverdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
لِتَنْظُرْ عَدَدَ الْاَيَّامِ وَاللَّيَالِي الَّتِي كَانَتْ تَحِيضُ ف۪يهَا مِنَ الشَّهْرِ قَبْلَ أنْ يُصِيبَهَا الَّذ۪ي أصَابَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ قَدْرَ ذٰلِكَ مِنَ الشَّهْرِ فَإذَا خَلَّقَتْ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ ثُمَّ لِتَسْتَثْفِرْ بِثَوْبٍ ثُمَّ لِتُصَلِّ
“İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın.” (Muvatta, tahâret 105; Ebû Dâvud, tahâret 108; Nesâî, hayz 134.)
Konuyla ilgili Âişe Validemizin (radıyallahu anhâ) mevlâsı Mercâne şu rivayeti nakletmiştir:
وَعَنْ مَرْجَانَةَ مَوْلَاةَ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ كَانَ النِّسَاءُ يَبْعَثْنَ إِلٰى عَائِشَةَ بِالدُّرْجَةِ فِيهَا الْكَرْسُفُ ف۪يهِ الصُّفْرَةُ مِنْ دَمِ الحَيْضِ يَسْألْنَهَا عَنِ الصَّلَاةِ فَتَقُولُ تَعْجَلْنَ حَتّٰى تَرَيْنَ الْقُصَّةَ الْبَيْضَاءَ تَعْنِي الطُّهْرَ
“Kadınlar Hz. Âişe’ye (radıyallahu anhâ) içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ): “Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!” diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi.” (Buhârî, hayz 19; Muvatta, tahâret 97).
Bir başka rivayette ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınlarının dinlerinin eksik olduğunu söylediğinde bunun sebebini sormuşlar, Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:
وَتَمْكُثُ اللَّيَالِي مَا تُصَلّ۪ي وَتُفْطِرْنَ فِي رَمَضَانَ فَهٰذَا نُقْصَانُ الدِّينِ
“Hayız dönemlerinde namaz kılmazlar, oruç tutmazlar. Bu durum onların dinlerinin eksik oluşunun ifadesidir.” (Buhârî, hayz 6, zekât 44; Müslim, küsûf 17; Nesâî, küsûf 17; Muvatta, küsûf 2.).
Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden hareketle kadınların âdet günlerinde namaz kılmayacağı ve oruç tutmayacağı sahabe arasında icma hâline gelmiş, ulema arasında da bu konuda ihtilaf olmamıştır.
Evet, kadınlar âdet bittikten sonra oruçlarını kaza ederler fakat namazlarını kaza etmezler. Konuyla ilgili Buhârî ve Müslim’de geçen bir rivayet şöyledir:
وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا أَنَّ امْرَأَةً قَالَتْ لَهَا أَتُجْزِ۪ي إحْدَانَا صَلَاتُهَا إذَا طَهُرَتْ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ كُنَّا نَحِيضُ مَعَ النَّبِيِّ فَنُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلَا نُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلَاةِ
“Hz. Âişe’nin (radıyallahu anhâ)anlattığına göre bir kadın kendisine: “Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi, (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah’la (aleyhissalâtu vesselam) beraberken âdet gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.” (Buhârî, hayz 20; Müslim, hayz 67; Ebû Dâvud, tahâret 105; Tirmizî, taharet 97; savm 68; Nesâî, hayz 17; savm: 64.)
Âdet günlerinden sonra namazların kaza edilmeyeceği, oruçların ise kaza edilmesi gerektiği konusunda da ulema ittifak etmiştir (icma’) Hikmet olarak da namazın çokluğundan dolayı zor geleceği, orucun ise sene boyunca kolaylıkla kaza edilebileceği ifade edilmiştir.
Âişe validemizin ifadelerinde geçen Harûriyye, Kûfe’nin bir köyü olan Harûrâ’ya mensup kişiler demektir. Harûrâ, Hz. Ali döneminde fitne çıkaran Haricilerin ilk toplandığı yerdir. Âişe Validemizin Harûriyye demesinden maksat Hâricîlerdir. Hâricîler, kadının âdet günlerinde kılmadıkları namazları sonradan kaza etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Âişe validemizin bir maksadı da şu olabilir: Hâricîlerin dinde gereksiz teferruata girmeleri gibi sen de mi gereksiz teferruatlara giriyorsun. Onlar bu yüzden dinden çıkıp gittiler.

