Bölüm Başlıkları
 [show]

Dördüncü Bölüm Bir Demet Sosyal Mesele

Türkiye’de sevip takdir ettiğimiz, eskiden beri de sinelerimizde yer etmiş spor kulüplerimiz vardır. Bu kulüplerin, kendi değerlerimize yönelmemiz ve bunların tekrar kazanılıp, korunması hususunda büyük görevler îfa edecekleri kanaatindeyim. Sporun sadece bir maraton veya rekabet meselesi olarak ele alınıp işlenegeldiği günümüzde, ne acıdır ki, toplumun değişik katmanları arasındaki kinin, nefretin, düşmanlığın yayılmasında sporun ve hassaten futbolun vesile olarak kullanıldığını da esefle müşâhede etmekteyiz. Hâlbuki spor, toplumun değişik tabakaları arasında barış ve kardeşlik havasının estirilmesi yönünde, mühim fonksiyonlar eda edebilirdi. Tabiî ki bu durum, şimdiye kadar sporun, kitleleri yönlendiren bazı çevreler tarafından istismar edildiğini de hatıra getiriyor.

Aydınlık iklimlere doğru yelken açtığımız şu mübarek zaman diliminde, aydın ruhlara ihtiyacımız var. Ruhta aydın olduğu kadar, kafada da aydın olan bu insanlar, çevrelerini bu aydınlığa yönlendirecek ve topluma bir bayram havası estireceklerdir.. ve yine bu insanlar toplumun hemen her kesimine kendilerini yakın hissettiklerinde, onlarla münasebet kuracak ve aralarındaki sertlikleri yumuşatacaklardır. Toplumun birleştirici, uzlaştırıcı, kaynaştırıcı yönlerini nazara verip, onları muhafaza edecek ve toplum çapında meydana gelmesi muhtemel kamplaşmalara, ideolojik çatışmalara fırsat vermeyeceklerdir. İşte sporun böyle önemli bir fonksiyonu eda edebileceğine benim inancım tamdır. Bu yönüyle insanlar arasında kardeşliğin tesis edilmesi hususunda, dinin eda ettiği misyona tam omuz verecektir. O zaman spordan beklenen şey yerine getirilmiş olacaktır.

Hâsılı, tabakat-ı beşer çapında ideolojilerin çatıştığı bir arena hâline gelen dünyamızda, sporun her dalıyla, toplumu uzlaştırmada katalizör vazifesi göreceğine inanıyor ve bunu bekliyoruz.

Spor

Spor, bütün çeşitleriyle centilmenlik yörüngeli olmalıdır. Bu ise duygu ve düşüncede safvete ermekle çok yakından alâkalıdır. Öyle zannediyorum ki, centilmenlik temel dinamikleriyle ele alınıp, hayata geçirilebilse, aşılamayacak hiçbir şey yoktur. Zaten bir mânâda spor da bu demektir.

Spor, dinin yanı sıra, farklı düşüncede, farklı inançta ve farklı çizgide olan insanları birleştiren, bir araya getiren, yer yer sevindiren, yer yer eğlendiren ve yer yer de ağlatan önemli bir unsurdur. Fakat bunun da kendi çizgisi içinde kalması şarttır. Bu çizginin dışına çıkıldığı zaman –bir ölçüde günümüzde görüldüğü gibi– kinler, nefretler, kavgalar hatta öldürmelere varan taşkınlıklar olabilir. Kanaatime göre bu çizginin bulunmasında en önemli temel dinamik de din ve dinî inançtır.

Bir milletin yeniden dirilmesinde görülen o ki, bir toplum dirilirken toplumun bütün katmanları da ve bütün üniteleri de beraber diriliyor. Tarih de bunun şahididir. Yani sanayi alanında dirilmeden ticarette canlanmaya, kültürel değerlerde kendini bulmadan dine yönelmeye, sporda başarıdan askerî alanda yenilenme ve ilerlemeye kadar bütün ünitelerde aynı anda diriliş bahis mevzuudur.. ve şimdiler itibarıyla güzelim Türkiye buna namzet gibi görünmektedir. Onun için bence, bu milletin her bir ferdi, böyle bir performans ortaya koymalı. Ekonomiden kültüre, spordan idareye varıncaya kadar hemen her sahada bayrağımızı göndere çekme çabası içinde bulunmalıdır.

Aldatılan Kitlenin Uyanması

Türkiye’de –Allah’a binlerce hamd ve sena olsun– halk katmanlarından devlet ricaline varıncaya kadar son yıllarda çok ciddî şekilde mantalite değişikliklerine şahit olmaktayız. Tabiî ki bu, aynı zamanda meydana gelen veya getirilen hâdiselere, onlara bakış açısına ve değerlendirmelere yansımakta. Meselâ, eskiden Türkiye’de iç tehdit unsuru sadece İslâm’a hizmet anlayışı içinde olanlar gösteriliyor, öyle telâkki ediliyor, öyle görülüyor ve öyle inanılıyordu. Şimdilerde ise, safvet ve samimiyet içerisinde İslâm’a hizmet etmeyi düşünenler bir ölçüde iç tehdit unsuru olmaktan çıkarılabiliyor ve yerine, silâhlı eylemlere katılan şer odakları yerleştiriliyor.

Aslında biz, öteden bu yana hiçbir zaman onların zannettiği gibi ne siyasî rejim adına ne de başka bir şey adına tehdit unsuru olmadık. Ne var ki, iç ve dış şer odakları bizi hep öyle gösterdi. Kaleme aldıkları istihbarî raporlarını yalan yanlış bilgilerle doldurarak, vehim ve zanlarını yazarak, karar merciinde bulunan devlet ricalini hep iğfal etti, hep aldattılar. Onlar bazı gazete köşelerindeki yazarlara, onların hayatları boyunca elde edemeyeceği bilgileri sundular. Ve onlar da köşelerinde veya manşet haberlerde bunları neşrederek kamuoyunu –kendilerine göre– yaşı-kuruyu birbirine karıştırarak dindar insanlar aleyhinde hep kışkırttılar. Veya en azından onları potansiyel suçlu konumuna soktular. Fakat –Allah’a hamdolsun– bu oyunların hiçbiri tutmadı. Şimdi diyalog, müsamaha, tolerans ile farklı düşünce ve inançlara sahip toplumun değişik kesimleri, üzerinde birleştikleri ortak paydalar arayışı ve birbirlerini bulundukları konumda kabul etme çabası içindeler. Yıllardır iğfal edilen kesimlerden bazıları cesurca çıkışlar yapıp “Biz hata etmiş, yanlış düşünmüşüz.” diyebiliyorlar.

Bütün bunlara karşılık bizlerin de her zamankinden daha fazla ihtiyat ve itidalle hareket etmemiz gerekmektedir ki, bir yandan haricî düşmanlarımıza karşı bu ittifak ve vifak silâhıyla karşı koyalım, diğer yandan ortamın, herkes için dinî düşünce ve dinî hayatlarını daha rahat yaşayabileceği hâle gelmesini sağlayalım.

Hâdiselerin Tespiti

Çok eski yıllardan beri, tarihe yön verecek, yollara ışık saçacak ve gelecek nesillerin önlerini aydınlatacak şekilde kıvama erilmesi üzerinde ısrarla duruldu. Şimdi buna, ilerleyen teknik ve teknolojinin tüm imkânlarını seferber ederek yeni bir veche verilmesi gerektiğini hatırlatmak icap ediyor. Yani video, kamera, bilgisayar vs. gibi buluşları, bu gayeye matuf kullanmada bir reorganizasyon gerekiyor.

Evet, hususiyle bizim gibi geleceği, geçmiş üzerine bina etme mesuliyetini taşıyan ve mâziyi çok iyi değerlendirerek ondan alacağı derslerle, ibretlerle bugünkü problemlerini halletme mevkiinde bulunan milletler için bu çok önemlidir.

Ayrıca benim çok defa aklımdan geçen bir husus da bugünün hizmet sevdalıları arasında, gelecekte çok ciddî denilebilecek şekilde inhirafların olabileceği endişesidir. Meselâ, falanın oğlu, filânın yakını diye liyakatı olmadığı hâlde, önemli görevlere getirmeler, geçmişte işlenen büyük yanlışlıklardır, gelecekte de işlenebilir. İşlenebilir zira, siz bugünün adanmış ruhlarını ne kadar büyütürseniz büyütünüz, onlar sahabenin büyüklüğüne erişemez. Oysaki, onlarda bile bu türlü inhirafların olduğu bir gerçektir.

İşte gelecekte, ister bu türlü idareye müteallik hususlarda, isterseniz direkt inanca dayalı mevzularda inhirafın olmaması, bugünlerin iyi kayıt ve tespit edilmesiyle çok yakından alâkalıdır.

İnhiraf, insanın kayması demektir. Bu, hem düşüncede hem inançta ve hem de amelde olabilir. Birisi çıkar Hazreti Ali, Allah’ın oğlu der, bir diğeri de hayır Allah’tır der1 –nitekim denmiştir de– ve kitleler böylesi sapık düşüncelerin arkasında koşar durur…

Üstü kapalı arz etmeye çalıştığım bu husus şimdiden tahşidatı yapılarak, kayıt altına alınarak tespiti yapılamazsa, yarın çoklarının başını ağrıtır ve yıllardır size güvenen, itimat eden Ehl-i Sünnet akidesine bağlı insanları hayal kırıklığına uğratmış olursunuz. Rabbim böylesi kaymalardan bizleri muhafaza buyursun!

  • 1 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/160; el-Bezzâr, el-Müsned 3/12; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 1/406.

Radikalizm

Radikalizm, köktencilik ve hepten dincilik demek. Bu kelime, mânâ ve muhteva itibarıyla Batı’dan bize geçmiş bir kelimedir ve kat’iyen İslâm’la alâkası yoktur. Bununla beraber radikalizm şayet, dine ait her şeyi hiç taviz vermeden, başkalarının ifrat diyebileceği bir ölçüde yaşamaksa şayet, bu anlamda İbrahim İbn Edhemler, Fudayl İbn İyazlar en ileri radikal sayılırlar. Bu itibarla da, bugün kendilerine radikal diyen veya denilen insanların radikallikle ciddî bir alâkalarının olmadığı söylenebilir.

Evet, kılı kırk yararcasına Müslümanlığı yaşayan, şurada-burada dolaşmayı gözüne haram girer endişesiyle caiz görmeyen, acından ölecek olsa bile, haram veya şüpheli bir yiyeceği ağzına koymamaya çalışan, israfın her çeşidinden uzak duran, elinden-dilinden kimseye zarar gelmeyen yürekten Müslümana radikal denebilir ki, bu anlayıştaki insanlardan zarar geleceğini düşünmek sırf bir vehimdir. Zira, dünyaya karşı meyl ü muhabbet göstermeyen böyleleri, onun cazibedar güzellikleri karşısında da asla pes etmezler. Öteden beri hizmet uğrunda belki de en fazla çile, ızdırap ve acıyı çeken onlar olmasına rağmen, kötülüğün en küçüğünü bile akıllarının köşelerinden geçirmemişlerdir.

Aslında bütün mü’minler benim başımın tacıdır; ancak böyle düşünmeyenlerin, böyle düşünenler ölçüsünde çile ve ızdırap çektiğini söylemek de mümkün değildir. Hatta onlardan bazıları devlet bünyesine sızdıklarından “Devletin malı deniz…” demiş ve belki yüzlercesi hep böyle bir mülâhaza ile yaşamışlardır.. yaşamış ve ev-bark, araba, yazlık, kışlık sahibi olma yolunda koşmuşlardır.

Kutsîlere gelince onlar, hayatlarını hep طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ ufkunda sürdürmeyi tercih etmiş ve fire vermeden, yollara takılmadan seyahatlerini sürdürmüşlerdir.2 Evet, bir fahr olarak değil ama tahdis-i nimet sadedinde demek isterim ki, âzamî zühd, âzamî takva, âzamî ihlâs, âzamî vilâyet yolunu hep bu arkadaşlar “Yol bu, başka yol yok!” deyip hedeflemiş ve heptenciler gibi yaşamaya çalışmışlardır. Dilerim Rabbim’den bu inayet ü keremini devam ettirsin ve hem kemmî hem keyfî yanımızla bizlere derinlikler lütfeylesin!

  • 2 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/177, 222; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/83.

Türkiye – İran ve Batı Dünyası ile İlişkiler

Ülkemizin içinde yer aldığı kuşakta şimdilerde istikbal vaadeden iki devlet var: Türkiye ve İran. Bunu çok çok iyi bilen bir kısım Batılılar, bu iki devleti mümkün olduğunca elinde tutmak ve kendi hesabına dengeleri korumak için ciddî bir gayret içindeler. Zira bu iki devletten birinin bu bölgede hâkimiyeti, Batılıların aleyhine dengelerin bozulması anlamına gelir. Bu ise adı geçen dünyanın, başta ekonomi olmak üzere, birçok alanda hem maddî çıkar, hem de itibar-prestij kaybı demektir.

Meselâ, Türkiye kendi iç politikası itibarıyla emniyet ve istikrar vaad ettiği anda güçlenme ve büyüme startına basmış demektir. Bu durumda Türkiye din, dil, tarih, örf-âdet birliği içinde bulunan Orta Asya devletlerini, keyfiyeti ne olursa olsun yanına alabilir. Aynı gelişme ve genişleme süreci Balkanlar için de geçerlidir.

İran’a gelince; İran Şiî bir devlet. Ve bu bölgede yaşayan tüm Şiî nüfusa sözünü geçirebilme konumundadır. Sadece Şiî nüfusa değil, Şiî sempatizanı olan kesimlere de. Meselâ, İran içindeki Türkmenlere ve diğer Şiî sempatizanı Türklere, Araplara veya Azerbaycan içinde gerçekten samimî olarak Şiîliğe inanan Azeri Türklerine veya Irak’ta Kâzımiye, Kerbela gibi şehirlerde yaşayan kimselere.

Öte yandan İran’ın, başta emirlikler olmak üzere, Yemen’e kadar nüfuzunu genişletmesi de söz konusudur. Bu arada İran, Suud-Yemen çekişmesini de kendi lehine değerlendirebilir. Bu tablo karşısında potansiyel olarak büyüme güç ve kuvvetini veya daha doğru bir ifade ile büyüme dinamiklerini ellerinde bulunduran Türkiye ve İran’a, eğer Batılılar bunları kullanma imkân ve fırsatını verirlerse, neticede bu bölgede –hangisi hâkim olursa olsun– Batılıların aleyhine dengeler bozulur ve onlar bu değişiklikten mutlaka zararlı çıkarlar. İşte bu sebeple bir kısım Batılılar, gerek İran ve Türkiye içinde, gerekse onların nüfuz edebilecekleri ülkeler içinde gaileler çıkartarak veya devletler arası münasebette, ticarî ve sınaî alanda yapılabilecek gelişmeleri engelleyerek ve daha birçok yollarla buna fırsat vermiyor, mevcut istismar düzeninin devamını sağlamaya çalışıyorlar.

Bu merhalede bize düşen vazife, fert, şirket, sivil kuruluşlar… olarak neticede bizi büyüklüğe taşıyabilecek ve bizi yeniden muhteşem bir millet yapabilecek imkân ve fırsatları, hayatın her alanında, hiç vakit geçirmeden değerlendirmek olsa gerek. Her şeyi devletimizden bekleme yanlıştır. Evet, teşebbüs gücümüzü kullanarak mutlaka oralara gitmeli, ticarî, sınaî ve eğitim alanında tarih, dil, din beraberliklerimizi ön plana çıkararak yatırımlar yapmalıyız. Ben şahsen, Mehmed Âkif’in ifadesinde yerini bulan “Hakk’ın vaad ettiği günlerin bugün olmasa da yarın” bu yolla gerçekleşeceğine inanıyorum.

Türkiye’nin Düşmanları ve…

Türkiye, dünya hâkimiyet teorisine göre kara-hava ve deniz sahalarının tam merkez noktasında bulunuyor. Dolayısıyla dünya hâkimiyetini düşünen süper güçlerin böylesi stratejik bir konumda bulunan Türkiye’yi ellerinde bulundurmaları şart. Onun için kadimden bu yana, dünyanın kaderine hâkim güçler, ülkemizi ellerinde bulundurma isteğinden bir an bile vazgeçmemişlerdir.

Bunun yanında, bazı sınır komşularımızı da nazara alacak olursak, değişik şeyleri vesile yaparak bize düşmanlık etmekten geri kalmadıkları söylenebilir.

Bir de bunlara yakın çağ tarihi itibarıyla içimizdeki gafilleri ilave etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Yani gövdenin içine giren kurtları, zemzem diye kendilerini takdim eden zehirleri, bu milletin kaderinin tayin edildiği makamları işgal edenleri.. evet, bunları da düşmanlar safında düşünecek olursak, karşımıza korkunç bir husumet çıkar.

Aslında biz bu süreç içine yeni girmiş de değiliz. Bu durum Osmanlı döneminde de böyleydi. Ancak o devirde, basiretli, firasetli, tecrübeli ve belki her biri kendi alanında dâhi olan devlet adamları ve onların olumlu politikaları sonucu tam 4 asır bu millet zirvede kalabilmişti. Batı’nın “Hasta Adam” yaftasını vurmasından sonra bile 2 asır yaşamış Osmanlı Devleti bir şeyler yapabiliyordu. Şimdilerde tam anlamıyla bir kaht-ı rical yaşandığı için, aynı mukavemeti göstermemiz biraz zor, hatta imkânsız.

Evet, şimdilerde teslimiyetçi politikalar izliyoruz. Kore’ye diyorlar, koşa koşa gidiyoruz. Çekiç Güç diyorlar, kabul ediyoruz. “Somali’ye harekât var.” diyorlar, “Âmennâ.” diyoruz. “İncirlik Üssü’nü açın, Irak’ı bombalayacağız.” diyorlar, “Başüstüne.” diyoruz. Petrol boru hattını daha “Kapatın.” demeden kapatıyoruz vs. Bütün bunlarda daha başka türlü davranılabilir miydi? O ayrı mesele. O günkü şartlar esas alınarak değerlendirme yapılabilir ve yapılan şeyler kritiğe tâbi tutulabilir. Ama bunlar teslimiyetçi politika uygulamadığımızı göstermez.

İşte bu korkunç husumet karşısında, bizi biz yapan değerlere, hiç olmazsa fert bazında, aile planında, sahip çıkabilsek.. sahip çıkıp düşüncelerimizin, davranışlarımızın yörüngesine basiret ve firaseti oturtabilsek.. evet, ülke çapında bunları gerçekleştirebilirsek, çok şeylerin değişeceğine inanıyorum.

Bazı Müslüman Gruplar Üzerine Tezgâhlanan Oyunlar

İsim tasrih etmeyeceğim ama, şiddeti zuhurundan gizli olan bazı gruplar içinde yer alan ve ülkemizde şov diye nitelendirilebilecek davranışları, yapageldikleri medyatik çıkışları ve verdikleri beyanatlar ile dikkatleri üzerine çekmek isteyen bir kısım insanlar, Anadolu insanını birbirine düşürmek için, muhtemelen içte ve dışta bir kısım güç kaynakları tarafından kurdurulmuş veya suiistimale müsait olduklarından dolayı yine aynı örgütler tarafından Müslümanlık aleyhinde kullanılmak istenmektedirler.

Samimiyetlerine inandığım bazı kimselerin beyanlarına dayanarak söylediğim bu gerçeklerin yalan ya da yanlış olmasını ne kadar arzu ederdim..! Ancak, hâdiselerin diliyle de doğrulanan bu gerçekler, maalesef ülkemiz gündeminde yer alan hususlardan. Evet, istidatlı, kabiliyetli piyonların rehberliği altında, “oltada yem misali” bir kısmı itibarıyla samimî ama safdil inananların, sözünü ettiğimiz türden faaliyetleri, hepimizi endişelendiren ve yüreğimizi ağzımıza getiren cinstendir. Rabbimiz’e sonsuz hamd ü senalar olsun ki, onların bu tutumları bugüne kadar, ülke insanının vicdanında mâkes bulmadı. Ne medyatik çıkışları, ne meydanlara toplanmaları, ne konferansları, ne de panelleri vs. hüsnükabul görmedi. Hatta diyebilirim, lider konumunda bulunan bazılarının ölümleri bile, en küçük bir mü’minin ölümü kadar ilgi ve alâka uyarmadı bu milletin sinesinde. Yani mâşerî vicdan bütün bütün yadırgadı bunları.

Söz buraya gelmişken Attila İlhan’ın çok hoşuma giden bir tespitini aktarmak istiyorum. Diyor ki, “Tanzimat’tan bu yana Türkiye’de işleri hep aydınlar bozmuş, arkadan halk gelip onu düzeltmiştir.” Evet, bütünüyle katıldığımız bir tespit… Demokrat Parti döneminden bugüne gelinceye kadar, ülkemizin yaşadığı siyasî süreci göz önüne getirip de o devirdeki şartları baz alarak hâdiseleri değerlendirebilsek, halk tabakasının o engin firasetiyle verdikleri kararın, Attila İlhan’ın bu tespitini doğruladığı kanaatini biz de paylaşacağız. İsterseniz buna “sevk-i ilâhî” diyebilirsiniz.

“Bu tip gruplar sadece bizim ülkemizde mi?” denecek olursa, elbette hayır. Suriye’den, Mısır’a, oradan Cezayir ve Tunus’a varıncaya kadar birçok İslâm ülkesinde kendi değerlerinin farkına varmış, kültür emperyalizminden kurtulma kıvılcımları çakmaya başlamış ülkelerde de var bu tip gruplar. Suriye’de olsun, Mısır’da olsun veya daha başka yerlerde olsun, Müslümanlar uğradıkları tenkil hareketlerinde hep bu tür grupların şu veya bu şekilde kullanıldıklarını görürüz.

Zannediyorum birtakım güç odakları aynı şeyleri Türkiye’de tezgâhlamak istiyorlar. Bazı küçük grupları meydanlara, sokaklara salarak, diğer bütün Müslümanları sokağa çekmeye çalışıyorlar. Ama Allah’a hamd olsun, o firasetli Müslümanlar şimdiye kadar bu tür oyunlara gelmediler ve inşâallah ileride de gelmeyecekler. Günübirlik hâdiseler içine yine günübirlikçi düşüncelerle girmeyecek, aksine temkin, vakar ve ciddiyeti elden bırakmadan ülkemizin geleceğini karartabilecek böylesi tezgâhları hazırlayanların yüzlerine çalacaklardır.

Boşuna Mesai

Devlet idareciliği velûd dimağ isteyen bir iştir. Ebû Hanife gibi âyet ve hadisleri baz alarak, daha olmamış meseleleri bile kafasında üretecek ve çözüm bulabilecek velûd bir dimağa sahip olma, devlet adamlığının vazgeçilmez şartıdır.

Bu ölçüyle günümüzü ve günümüzün insanlarını değerlendirdiğimizde, bu vasfa sahip kişileri bulmakta biraz zorlanırız. Ne var ki, bu durum bizi, kat’iyen ümitsizliğe sevk etmemelidir. Çünkü bu bir süreç işidir. Toplum, tabiî seyri içinde yol alıp geleceğe doğru ilerlerken, bu seviyeye geldiğinde, böylesi insanlar –Allah’ın izniyle– birden zuhur edecektir. Tarihte hep böyle olmuştur ve zannediyorum bundan sonra da böyle olacaktır. Öyle ise, bu türlü şeylere kafa yormamalı, zihnî ve amelî mesaimizi günümüz şartları içinde bize düşen şeyleri yapmaya yönlendirmeliyiz.

Televizyon Fantezisi

Günümüzde insanlar arasında televizyona çıkma fantezisi başladı. “Falan adam çıktı, ben de çıkayım, bana da bir imkân versinler ben de konuşayım…” düşünceleriyle hareket edilmekte ve bu durum, din adına yapılan tartışmalarda birçok hatanın işlenmesine sebebiyet vermektedir. Bütün bunlar karşısında bazen: “Keşke ilmî münazaranın afeti mevzuu bir kitap hâlinde işlense.” diye düşünürüm.

Doğrusu, milyonlarca insan karşısında bu duygularla hareket edip, İslâm’ı müdafaaya kalkışan insanların falsolarını, bilgisizliklerini gördükçe kahrımdan iki büklüm oluyorum. Bazıları dinin ruhundan uzak, kulak tırmalayıcı ifadeleriyle dini sevdirme yerine nefret ettiriyorlar ve dine karşı itimadı sarsıyorlar. Bu itibarla da, günümüz ilâhiyatçılarına büyük bir görev düştüğüne inanıyorum. Tabiî her şeyden evvel, ilâhiyatçıların kendilerini iyi yetiştirmeleri gerektiği kanaatindeyim.

Ardından, bilinen şeylerin hayata taşınması gelir. Bu, halk nazarında onları başka bir biçimde büyültecek ve yapılan tebliğ, irşad faaliyetlerini daha müessir hâle getirecektir. Böylece ilâhiyatçılar deniz üzerinde birer can kurtaran simit vazifesi görecek, çeşitli tehlikeler karşısında kendileri emin olmakla beraber, kendilerine sarılan insanların da batmasını önleyeceklerdir. Ancak bunun, günün imkânlarıyla mücehhez, iyi bir eğitim görmüş ilâhiyatçılarla mümkün olabileceği kanaatindeyim.

Bir Çeşit Muhtıra

Ülkemizde bazen bir kısım sivil toplum örgütleri, çeşit çeşit nam ve unvanlar altında bir araya geliyor ve Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, Askeriyeye, bir anlamda muhtıra nevinden görüş ve düşüncelerini iletiyor, bu tür makamları ideolojileri hesabına kullanmak istiyorlar. Bu kuruluşların, aynı zamanda bünyelerinde barındırdıkları emekli insanlarla onların, daha önce devlet içindeki vazife ve mevkilerine göre daha çok veya daha az cüretkâr olabildikleri de ayrı bir konu.

Aslında bunların kanunlar karşısındaki hukukî konumlarının mutlaka belirlenmesi lâzım. Bunlar, devletin yasama, yürütme ve yargı mevkiinde bulunan kurumlarına bir şeyler emretme veya dikte etme konumunda mı, değil mi? Bunun behemehal belli edilmesi lâzım. Aksi takdirde yarın bir başkaları çıkar, bünyesinde 50-100 kadar vakıf teşkilâtını toplar, kendilerine bir isim koyarak görüş ve düşünceleri doğrultusundan aldıkları kararları aynı kurumlara dikte etmeye başlayabilir. Hatta bunların, tabanda daha çok temsilcileri olduğundan daha müessir de olabilirler. Bunun böyle olmayacağına kimse teminat veremez. Böyle olunca da bir kısım yetki ve salâhiyet kargaşasının yaşanması kaçınılmaz demektir.

Evet, devlet yetkilileri, Türk toplumunun gözlerinin içine baka baka hiç kimsenin, hiçbir kuruluşun –eski görevleri ne olursa olsun– böyle bir saygısızlık yapmalarına izin vermemelidirler. Hür ve demokratik bir ortamda yaşadığımıza inanmak istiyoruz. Demokratik bir ortamda böyle militanca çıkışları anlamada zorluk çekiyoruz. Bunun böyle devam etmesi devlete ve demokrasiye güveni sarsar.

Mûsıkî Üzerine Düşünceler

İster sanat, isterse halk müziği olsun, söylenen şarkı ve türkülerde, mânânın güçlü olmasına dikkat edilmesi çok önemlidir. Dolayısıyla o şarkı veya türkünün icrası ânında bir taraftan his tufanı yaşanırken, diğer taraftan mânânın güçlülüğü, düşündürücülüğü ile insanın bir şeyler duyması, anlaması mümkün olacaktır. Yani mûsıkînin esas unsurları olan ses, enstrüman ve söz (tema) bir bütün hâlinde olunca insan üzerinde tam müessir olsa da, tema-ses-saz bütünlüğü sağlanamadığı takdirde, insan his dünyasında boşluklardan kurtulamaz. Öyle ki bazen birtakım eserlerde söz âhenge, muhteva ritme isyan eder. Hâlbuki, mutlaka âhenk bütünlüğünü sağlayabilecek, muhteva derinliğini aksettirecek sözler bulunmalı ve sözler, sebep-sonuç münasebeti içinde bir tamamiyet arz etmelidir. Bir mısra birinden, bir mısra başkasından alınarak yapılmış güftelerde ise bunu sağlamak çok zor olsa gerek.

* * *

Mûsıkî de bir yol, bir sanat ve bir ihtiyaçtır. Bediüzzaman Hazretleri bir yerde radyo programları içinde ona, beşte birlik bir yer veriyor.3 Bunu başka mânâlarının yanı sıra toplumun en az beşte biri dinler şeklinde de anlayabiliriz. Hâlbuki şimdilerde toplumun onda dokuzu müzikle içli-dışlı. Öyleyse ihtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve zaten toplumun, içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde ele alınmalı ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Bunun için mesaj yüklü, mânâ yüklü, hisleriyle, düşünceleriyle insanı zenginleştiren eserler bestelenmeli ve yine Üstad’ın mahzursuz dediği, insanı maâliyâta götüren, iştiyakını coşturan eserler meydana getirilmelidir.4

  1. 3 Bkz.: Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.59-60.
  2. 4 Bkz.: Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.59-60.

Bu konuda ölçü nedir denecek olursa, meselâ, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur’ân okuma, Kur’ân dinleme iştiyakını coşturuyor, Allah’a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor.. sizi Emrah gibi bağrı yanık hâle getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırıyor.. size kendi romantizminizi fısıldıyor, bunları yaparken de, müstehcenliğe, bâtılı tasvire vs. kapalı kalınabiliyorsa.. evet, işte bu eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tasvir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın yeis yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir.

* * *

Bizim bazı şarkı ve türkülerimiz Allah’a iman, ahirete iman, kadere iman ile telif edilemeyecek sözlerle dopdoludur. Meselâ, gelin gencecik yaşında ölmüş, tipide birisi kaybolmuş, kurt dağın başında bir çocuğu öldürmüş vs. Hemen oturup bir destan yazmış ve bir ağıt kesmişizdir. Şimdi eğer, her felâket karşısında, felâket dellallarının yaptığı gibi ağıtlar dizecek olursak Allah’tan şikâyet adına destanlar tanzim etmiş oluruz. Aslında, böyle bir duygunun kaynağı, insanın zayıf yanlarının bulunuşu, Allah’a, ahirete, kadere imanının olmayışıdır. Hâlbuki bu zaaf noktalarının mutlaka imanın unsurları ile yok edilmesi ve çeşitli hâdiseler münasebetiyle de olsa yeniden hortlamaması için devamlı imanın takviye edilmesi ve payandalanması şarttır, elzemdir.

* * *

Kur’ân-ı Kerim okuma meselesini Türkiye’de, Mısır’da, Suud’da veya bir başka yerde daha güzel okunuyor… gibi yaklaşımlarla ele almak doğru değildir. Doğru olan, Kur’ân’ın muhtevasını kavrayabilme ve onu seslendirebilmedir. Zaten Kur’ân bütünüyle müzikaldir. Önemli olan, muhtevadan hareketle ondaki her bir kelimenin istediği seslendirmeyi, konumuna uygun olarak verebilmektir. Meselâ, Kur’ân’da kâfirin konuşması, mağrur, mütekebbir, mütecebbir bir eda ile ve elini kalçasının üzerine koyarak, caka satan bir insan imasıyla verilir. Meselâ, Hazreti Yusuf karşısında konuşan Zeliha. Onun Hazreti Yusuf’a “Haydi gel!”5 deyişini okurken kırıta kırıta, şuh bir edayla konuşan bir kadını görür gibi oluruz. Bu fettan teklife iltifat etmeyip ondan kaçan Hazreti Yusuf ise olabildiğine kararlı, ürperti içinde ve tok sesli birisi olarak karşımıza çıkar. Ve daha yüzlerce misal… İşte âyet-i kerimeleri okurken, sesiyle bu muhtevaları aksettirebilme önemli bir esastır.

Mustafa İsmail dinî hayatı ve yaşantısı itibarıyla çok dikkatli birisi olmayabilir ama, bu mânâda Kur’ân okumada çok başarılı birisiydi. Abdülbâsıt çok güzel okuduğu yerler vardır ama, arz ettiğimiz anlamda Kur’ân okumada nadiren başarılıdır. Mustafa İsmail söylenildiğine göre, Kur’ân okumadan önce, okuyacağı yeri piyano ile notalara vurarak kafasında iyice resmedermiş. Bunun –şer’î yanı mafhuz– mutlaka gerekli olduğuna kâni değilim.

Şimdilerde her yerde bu çerçevede Kur’ân’ın okunduğu söylenemez. Ses ve nağme ile beraber muhtevanın hakkını yemeden, onu olduğu gibi ortaya koyma, maalesef yok denecek kadar az. Hele, ihlâsla onu soluklamak ender-i nadirattan.

  • 5 Bkz.: Yûsuf sûresi, 12/23.

* * *

Bugün Türkiye’de, değişik alanlarda kendi çizgimize dönüşün yaşandığı gibi, mûsıkîde de böyle bir dönüşün yaşanması üzerinde mutlaka durulmalıdır. Üzerinde durulmak bir yana, bu mevzuda olabildiğine ısrarlı olunması gerekir. Pop müziğinin gençler arasında çok yaygın olması ve medyanın sürekli ona destek vermesi, stadyumların popla inim inim inlemesi, onun Michael Jackson gibi şarkıcılarla daha büyülü bir hâl alması vs. gibi oldukça yoğun ve organizeli faaliyetler yanında, mûsıkîmize sahip çıkmanın zorluğu meydandadır. Ama bütün bu zorluklara göğüs gererek bu uğurda mutlaka olağanüstü bir gayret gösterilmelidir.

Öyle inanıyorum ki, yakın bir gelecekte bu ülkede, genç-ihtiyar bizim insanımız, mutlaka kendi mûsıkî anlayışımız, mûsıkî zevkimizle bütünleşecek ve kendi mûsıkî deryamız içinde eriyip gidecektir, eriyip gidecektir ama, bizim sistemli gayretlerimizle… İhtimal işte o zaman, ülkemiz bu alandaki işgalden kurtulmuş olacak ve tekrar Itrî, Dede Efendi, Hacı Ârif Bey, Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi dâhi mûsıkîşinaslara kavuşacaktır.

Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşrû bir çizgi içinde ele alıp düzenlemez iseniz, millet gider gayrimeşru bir çizgiye kayar.. kayar ve müzik diyerek çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum. Zira, böylesi çılgın şeylere müzik deyip, onunla tatmin olan, olabilen veya olduğunu zanneden insanların tavır ve davranışlarını normal kabul etmek oldukça zordur.

Yalnız şimdilerde bu düşünce birdenbire hüsnükabul görmeyebilir. Ama unutmayalım; her yeni düşüncenin topluma mâl edilmesinde böyle bir süreç yaşanmıştır. Dün bu ülkede ilim ve irfan yuvaları açan, ehl-i himmet, ehl-i gayret insanlar, senelerce bir iki insanla teselli olmuşlardır. Kimse yanlarına uğramamış; hiç kimse onları kabullenememiş. Ne var ki onlar, yılmadan, usanmadan doğru bildikleri yoldan ayrılmamışlar; Allah da onlara sadakatlerinin mükâfatını vermiştir. Aynen bunun gibi, mûsıkî adına kendimiz olma yolunda yapacağımız düzenlemeler de birdenbire bir patlamanın, toplumca ona sahip çıkılmasının ve milletçe desteklenmesinin beklenmesi, acelecilik olsa gerek. Evet, bize, doğru bildiğimiz yolda yürümek düşer. Alınmadan, fedakârca doğru bildiğimiz yolda ilerleyerek, yapmamız gerekli olan şeyleri yaparak yürümek.

* * *

Tv ve radyo programlarında bugün dinlenilen, kabul edilen müzik türlerine yer vermede toplumun bütününü objektif olarak düşünme ve değerlendirme mecburiyetindesiniz. Ne tv’leri, ne radyoları bu işten tecrit edemezsiniz. Aksine davranacak olursanız kendinizi toplumdan tecrit etmiş ve sadece sizin gibi düşünen üç-beş insanla baş başa kalmış olursunuz. Onun için toplumun kabul ettiği müzik türlerinden zararsız olan veya daha az zararlı eserleri icra ederek, onların ihtiyacını karşılayacak ve böylece, bu alanda da mesajınızı vermiş olacaksınız. Unutmayalım, bu sahada emin eller toplumun bu ihtiyacını karşılamazsa, emin olmayan ellerde toplum dejenerasyona uğrar.

Toplumun bütün kesimlerinin veya milletin her ferdinin sizin gibi olmasını bekleyemezsiniz. Kur’ân dinlemekle tatmin olan, ilâhilerle bu ihtiyacını karşılayanlar olduğu gibi, daha farklı mülâhazaları paylaşanlar da vardır. Öyleyse, kendi öz mûsıkîmizle değişik sapıklıklar içinde çırpınan ve tatmin peşinde koşan gençlerimizin imdadına yetişme mecburiyetindeyiz.

Evet, mûsıkî dinleme, şehvet, hırs, nefret, kin vs. gibi insan tabiatında var olan bir şeydir.. ve hilkat itibarıyla da güzeldir. Çirkin olan, insanın zaaflarıyla onları yanlış yere yönlendirmesidir. İradesiyle, kemalâtına medar olabilecek iyi şeyler yapma yerine onlarla kötü şeyler peşinde koşmasıdır.

* * *

Müziğe yakın olan bir dimağ dünyada her şeye yatkın olur. Zira müzik incelik ister, esneklik ister, duyarlılık ve mükemmel bir his yapısı ister. Bu açıdan herkesin yapabileceği bir şey değildir o. Hatta diyebilirim o, heykeltıraşlıktan, ressamlıktan çok çok ileridir. Onun için sanat kabiliyeti olmayan bir insanın müziğe uyum sağlayabilmesi, müzik yapabilmesi âdeta imkânsızdır. Bu tespite bağlı olarak denilebilir ki, kadının fıtraten duyarlı, hassas olması mûsıkî adına bir avantajdır. Belki bu sebeple bayanlarda müzik kabiliyet oranı erkeklerden daha fazladır.

* * *

Klasik Türk sanat mûsıkîsinin insanlara belli bir seviye kazandırdığı çoklarının kabul ettiği gerçeklerdendir. İcra edilen mûsıkînin derinliklerine inebilen, ondaki incelikleri kavrayabilen şahıs, bir müddet sonra belli bir inceliğe ulaşabilir ve üzerindeki bedevîliklerden uzaklaşabilir. Ve bana göre bu ikisi arasında telâzum vardır. Yani mûsıkî inceliği, zerafeti hatta estetiği.. bu hususlar da mûsıkîyi gerektirir. Ruh inceliğinden mahrum kaba hislerin bahsimizden hariç olduğu bilinmelidir. Neticede ruh bütünüyle nezaket, nezahet ve zarafet kesilir. Yalnız bu neticeye ulaşabilmek, ruh-efzâ mûsıkîyle çok uğraşmaya ve hakikî mûsıkîşinaslarla oturup kalkmaya, sözden-sazdan ziyade ruha, mânâya yönelmeye bağlıdır.

Klasik Türk sanat mûsıkîsinin bu ruhu insana kazandırdığı her zaman söylenebilir. Ancak şu da unutulmamalı ki, bu işin kaynağı tekye ve zaviyelerdi. Bu müesseseler gerçek misyonlarından uzaklaşıp, miskinler otağı hâline gelince, sanat müziği çok önemli bir kaynağını kaybetmiş oldu. Bundan sonra da millet, tekrar bedevîliğe dönerek davul-zurnadan zevk almaya başladı. Bir diğer ifadeyle davul-zurnanın temsil ettiği ruh hâlini yaşayan insanlar etrafı doldurdu. Davul-zurna ile kaba duyguların gürültülü dünyalarını kastediyorum. Şimdilerde de aynı şey söz konusu ama, ben şahsen bütün bütün ümitsiz değilim.

Mûsıkîdeki bu keyfiyet bunalımının, bir gün mutlaka sona ereceğine inanıyorum. Zira sosyolojik ve tarihî bir gerçektir ki, başta İslâm ve daha sonraki dönemlerde Osmanlı olmak üzere, dünyanın kaderinde hâkim olmuş bütün milletler böyle bir bunalımın peşi sıra doğmuştur. Tıpkı karanlığın son perdesinin aydınlığa menfez teşkil etmesi gibi. Meselâ, Osmanlı’nın bidayetinde, herkes muhtaç olduğu ruh ve mânânın Osmanlılar tarafından temsil edildiğini görünce, ona sahip çıkmış ve onun etrafında halkalanmıştır. Böyle bir halkaya katılmayanlar ise, kemmiyetin bunaltıcı atmosferi içinde eriyip gitmişlerdir.

Şu anda, birçok medeniyete beşiklik yapmış Anadolu topraklarında, hızla öze dönüşün yaşandığı yeni bir diriliş döneminde sayılırız. Bu diriliş, toplumun bütün ünitelerinde birlikte yürüyor. Mûsıkînin de bundan nasibini aldığı ve alacağı muhakkaktır. Nitekim sanat müziği alanında yapılan çalışmalar da bunun bir göstergesidir. İnşâallah buna, bugünkünden daha fazla seviye kazandıracağımız günler de gelir ve bizim olan bu mûsikî ile akıl, kalb, ruh geliştirilir.. iç ve dış derinliğine ulaşmış seviyeli insanlar yetiştirilir.. dünya ve ukbâyı denge içinde yürüten alperenler de bu sahanın temsilcisi olur.. ve yeniden Dede Efendiler, Itrîler ufkumuzda arz-ı didar eder. Fakat bu arada yukarıda bir cümle ile temas ettiğim şu husus da kat’iyen unutulmamalıdır. Osmanlı döneminde bunun kaynağı tekye ve zaviyelerdi. Dolayısıyla şimdi de tekye ve zaviyelerin misyonlarını üstlenecek ve mûsıkînin şekillendireceği insanlara kaynaklık edecek kuruluşların olması şarttır. Sadece sokaktaki insanlarla, yukarıda arz etmeye çalıştığımız hususların gerçekleşmeyeceği herhâlde izahtan vârestedir.

Türkiye ve Konumu

Türkiye içte ve dışta meydana getirilen hâdiselerle hep kapalı bir fanus içinde tutulmaya çalışılmaktadır. Buna ilaveten bir kısım devlet ricali misak-ı millî sınırları ile çizilen dairede kalmayı, çevremizle alâkadar olmama şeklinde yorumluyorlar. Şahsen ben, dünya çapında siyasî bir mülâhaza takip edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu gerçekleştireceğimiz âna kadar da bu kapalı fanusun içinde kalacağımız kanaatini taşıyorum.

Mühim bir zatın tespitine göre, Mustafa Kemal “Yurtta sulh, cihanda sulh.” sözüyle tamamen içe kapanık bir siyasî anlayış kastetmemiştir. Mustafa Kemal, Mark Artur’un, Türkiye’yi ziyaretinde ona: “Türkiye’nin bu hâliyle ayakta kalabilmesi, başta adalar probleminin çözülmesine, Balkanlar’daki Türk haklarının geri verilmesine ve Musul-Kerkük gibi yerlerin Türkiye’ye iltihak edilmesine bağlı…” olduğunu söylemiştir. O, böylesine önemli bir fikri, daha Japon Savaşı meydana gelmeden önce ifade ettiği hâlde, –maalesef– bu düşünce, sadece askerî arşivlerde saklı kalmış ve rical-i devlet tarafından da kaale alınmamıştır.

Önemli bir konuma sahip olan Türkiye’nin, komşularıyla kat-ı alâka edip, misak-ı millî ile çizilen sınırlar içinde, kendi kabuğuna çekilerek varlığını sürdürebilmesi kat’iyen düşünülemez. Kanaatimce bu konumdaki bir ülkenin, en başta yapması gerekli olan şey; kendi ülke insanını çağıyla hesaplaşmaya hazırlarken, günün müsaade ettiği ölçüde, çevresini bir güven hâlesi hâline getirmektir.

Evet, ülke insanının bu düşünce istikametinde yetiştirilmesi şarttır. Bu gerçekleştiği takdirde şimdi 23 Nisanlarda çocukların birbirlerine salladıkları bayraklar, toplumun tüm katmanlarına yayılır. Böylece hep birlikte, yıllardır aldatılmanın ezikliğini, üzüntüsünü üzerimizden atarak, asırlardan beri kanımızı bir sülük gibi emen ve iflahımızı kesen düşmanlara aynı tavrı sergileriz –inşâallah–.

Şahsen ben özellikle son yıllarda, bazı çevrelerin birtakım eğitim ve kültür faaliyetleriyle dünyaya açılmalarıyla bunu gerçekleştirebileceklerine inanıyorum. Zaten bu faaliyetler, “Türkiye kapalı bir fanus içindeydi, bu tür çalışmalar Türkiye adına iyi oldu…” gibi ifadelerle artık takdir görmektedir.

Ayrıca, Türkiye’nin, bu ülkelerde güçlü lobiler teşkil etmesi de, onun geleceğini –sebepler planında– garanti altına alması açısından çok önemlidir. Günümüzde ücretle çalışan birkaç sûrî kuruluş dışında, Türkiye’yi dünyada destekleyip savunan lobilerin var olduğu söylenemez. Eğer bu ülke, “devlet-i ebet müddet” olma düşüncesinde ise, her yerde gönüllü lobilerinin olması zarurîdir. Öyle ki, dünya çapında bir ambargo bahis mevzuu edildiği zaman, Asya bütünüyle inlemeli.. bu inleme ta Pasifik’te mâkes bulduğu gibi, Amerika, İngiltere vb. ülkelerde de ses getirmelidir. Gerektiğinde, kendi üslûbumuza uygun bir şekilde sokağa dökülerek mitingler tertip edilmeli, gerektiğinde de o ülkelerin idarî makamları bu lobiler tarafından yönlendirilmelidir.

Ayrıca ben, “İslâm Ortak Pazarı” türünden, şimdilik hayal olan şeyler üzerinde durmanın bir faydası olduğuna inanmıyorum. Aksine bunların, düşmanları teyakkuza geçirme açısından zararı bile olabilir. Bu tip organizelerin ile’l-merkez güç ile zamanla kendi kendine teşekkül edeceği kanaatindeyim. Çünkü bu İslâm ülkeleriyle aramızda tarihî ve dinî bir bağ vardır. Fakat Orta Asya ülkeleri için aynı şey düşünülemez. Batılı bazı devletler, bu ülkeler bağımsızlığına erdiği günden beri, onların içine sızmaya çalışmakta.. çeşitli vesilelerle bu ülkelere girip, kendilerini empoze etmektedirler. Öyleyse bu tarihî fırsatlar mutlaka değerlendirilmelidir. Aksi hâlde, dönüşü zor olan bir sürece girilmiş olacaktır. Bu itibarla da, eğitiminden, ekonomiye, ondan da kültür faaliyetlerine kadar bu ülkelerin gelişmesine öncelik verilmeli ve onlara her zaman arkalarında olduğumuz hissettirilmelidir.

Düşünce ve Şahsiyet Kayması

“Hakkın olacak işler

Boştur gam u teşvişler (telâş)

Ol hikmetini işler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

…………

Deme şu, niçin şöyle

Yerincedir o, öyle

Bak sonuna sabreyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler.

…………

Nâçâr kalacak yerde

Nâgâh açar ol perde

Derman eder ol derde

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler.”

İbrahim Hakkı kâinatta cereyan eden her hâdiseye karşı bakış açısını bu ifadelerle dile getirir. Aslında bu “Sizin kerih gördüğünüz nice şeyler vardır ki, onlar sizin hakkınızda hayırlıdır. Yine sizin hayır zannettiğiniz nice şeyler vardır ki, onlar da şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”6 âyetinin muhtevasını yansıtmaktadır. Evet, başa gelen nice şeyler var ki, insan bazen onları kabullenmekte zorlanır. Hâlbuki musibet görünümlü ve dış yüzü itibarıyla fevkalâde nâhoş olan bu şeyler, şayet bizim metafizik gerilimimizi artıracaksa; artırıp kendimizi yeniden gözden geçirmemize sebep olacaksa, hatta günahlara karşı yeni bir tavır ayarlaması yapmamızı sağlayacaksa, bütün bunlar bizim için mahz-ı hayır demektir. Aksine bunlar, dünyada kaybetmemizin yanı sıra, ahiret kaybını da netice verecekse, eyvah! İşte o, “hüsran içre hüsran”dır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) musibet televvünlü işler öncesi ve sonrasında, hep Allah’a teveccüh etmiştir. Meselâ, gökte siyah bir bulut belirince Efendimiz’in –tabiri caizse– beti-benzi atmış ve hemen secdeye kapanmış, kendini duaya salmıştır. Zira bu bulut, daha önceki ümmetlerin helâkına sebebiyet veren bulut gibi olabilir..7 O’ndan bu dersi alan Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer ve Bediüzzaman’a gelinceye kadar niceleri, yüzlerini Rabb-i Ecell-i A’lâ karşısında hep yere koymuş ve “Bizim günahlarımız yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme Allahım!” diyerek dua dua yalvarmışlardır. Rica ederim, bu büyük zatlar, kendileri hakkında böyle düşünüyorlarsa, bizim nasıl düşünmemiz lâzım? Oturup durumumuzu bir daha gözden geçirmemiz icap edecek. Her ne ise, onu da sizin irfan dolu düşünce dünyanıza havale ediyorum.

Yalnız burada çok önemli bir hususa işaretle yetineceğim. O büyük zatlar kendi haklarında böyle düşünebilirler ama, biz onlar hakkında böyle düşünemez ve bunun kat’iyen böyle olduğunu ifade edemeyiz. Onların kendilerini bu kabîl sorgulamaları, hâdiselere mukarrabîn perspektifinden bakmaları itibarıyladır.

Evet, Üstad Hazretleri’nin yaklaşımları içinde, bir topluluğun başına gelen olumsuz şeyler, başta bulunan insanlar yüzündendir. Savaş sonrası galibiyet bütün orduya, ama mağlûbiyet komutanlara mâl edilmelidir.8

Hâsılı, düşüncede doğruyu bulma çok önemlidir. Bunu bulma yoluna isterseniz kalb metodolojisi de diyebilirsiniz. Yani bir şeyin doğru veya yanlış olduğuna dair yapılacak değerlendirmelerde ölçü ve kıstasların bulunduğu ve kalbin tatmin olup ya da olmamasını netice veren kalb metodolojisi. İşte bu ölçülerin yerli yerine oturmasına paralel, zamanla o kabîl hâdiseler karşısında, davranışlar da, takınılan tavırlar da düzgün olacak ve şimdilerde hemen her gün etrafımızda görerek eksikliğini daha çok hissettiğimiz düşünce kaymalarından da, bundan kaynaklanan şahsiyet kaymalarından da kurtulacağız inşâallah!

  1. 6 Bakara sûresi, 2/216.
  2. 7 Bkz.: Müslim, istiskâ 14; Ebû Dâvûd, edeb 103-104; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/66.
  3. 8 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.167 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota); Barla Lâhikası s.12.

Terörün Kaynağı ve Amacı

Türkiye belli dönemlerde çeşitli güçler tarafından kıskaca alınmış ve düşmanları tarafından kendisine hakk-ı hayat, hakk-ı hürriyet tanınmak istenmeyen bir devlettir. Ne var ki Türkiye, Allah’ın izniyle bu gayeye matuf önüne çıkartılan engelleri teker teker aşarak bugünlere kadar gelmiştir. Türkiye, büyüklüğe sıçrama ve önemli bir konuma yükselme noktasında çok büyük avantajlarla karşı karşıya gelmiş sayılır. Ancak, dünyada güç ve kuvveti elinde bulunduran devletler, Türkiye’nin bu avantajları değerlendirmesini istememekte ve bunun için de içte ve dışta Türkiye’nin başına bin bir türlü gaileler açmaktalar.

Evet, bu gailelerle uğraşan, güven vaad etmeyen, siyasî ve iktisadî alanda çalkantılar yaşayan bir Türkiye, hassaten kendisiyle entegrasyona hazırlanan devletleri tatmin edemeyecek ve Türkiye’nin bu manzarası onların dışa yönelmelerine sebep olacaktır. Hâlbuki böyle bir aşamada, liderlik rolünü üstlenebilecek bir ülkenin, önce kendi içinde, sonra etrafında emniyet ve istikrar unsuru olması gerekir.

İşte bu gerçeği çok iyi bilen Batılı devletler, Cihan Harbi öncesi, Osmanlı Devleti’ne yapılan müşterek taarruzlar gibi, bölgede muvazene unsuru olan devletimizi yıpratma ve bölge devletlerini başka arayışlar içine itmeye yöneltme gayesiyle PKK ve emsali terör örgütleri başta olmak üzere bin bir türlü problemi başımıza musallat etmekteler. Türkiye’nin kendi iç bünyesinde 8-10 senedir terörle uğraşması, ekonomik ve sosyal sıkıntılar, siyasî istikrarsızlıklar meydana getirmenin yanında, dış dünyada itibar kaybına vesile olmuştur. Ne yazık ki, başta siyasilerimiz olmak üzere, dış politika bürokratları, ilim adamları ve gazeteciler terör hâdisesinin bu boyutuna hiç ehemmiyet vermediler. Bana kalırsa bir ölçüde fark bile edemediler. Hâlbuki bir siyasî liderin ifadeleri içinde, Türkiye tarihte ancak birkaç defa doğabilecek böyle bir “Dünya Devleti” olabilmek fırsatını yakalamıştır. Ve acıdır, içerideki bu terör belası, Türkiye’nin onu değerlendirmesine mâni oldu ve olacak. Ancak o fırsat henüz bütün bütün kaçırılmış sayılmaz. Ne var ki, önce terörün kökünü kazıyabilecek etkin önlemler almak gerekir. Bu da terörün sebeplerini iyi teşhis edebilmekle mümkündür.

Öte yandan, kendi basiret ve firasetsizliğimizi, terörü bütünüyle dış güçlere fatura etmekle kapatmaya çalışmadan vazgeçmeliyiz. Bu konuda tek merkezden senaryolar hazırlanmış olabilir ama, o senaryoları içeride oynayan piyonlar, canlandıran aktörler vardır ve onlar bizim insanımız. Ayrıca bu senaryoların oynanabileceği zemin ve vasatı devlet ve millet olarak yıllar süren ihmalimizle biz hazırladık. Bu açıdan terörü önlemek denilirken, bu hususun da gözardı edilmemesi gerekir.

Yobaz – Gerici

Siyasî, gayrisiyasî bir kısım düşüncelere angaje olmuş insanların evrensel değerleri anlayıp onlara sahip olmaları mümkün değildir. Açık bir zihin, engin bir his ve salim bir mantıktan mahrum olan bu dimağlar, âdeta kapalı kapılar arkasında mahpus ve ışığın zerresinin dahi sızmadığı panjurlarla çepeçevredirler.

Kendi fikrî saplantılarından başka bir şey kabul etmeyip, sadece kendi yaptıklarının doğru olduğunu savunan bu insanlara, birilerinin “yobaz, gerici” diye ifade ettiği tabirler, gerçi uygun düşmektedir! Ama gel gör ki bu tabir, günümüzde mahfil sapmasına uğramış ve başkaları için kullanılmaktadır. Evet, bu tabirle haksız yere Müslümanlar itham edilmektedir. Hâlbuki bunun gerçek muhatabı kat’iyen Müslümanlar değildir.

Hırs, Harîs ve Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Bir âyet-i kerimede Allah Resûlü’nün, âyetin nazil olduğu dönem itibarıyla sahabeye, umumî mânâda da bütün ümmet-i Muhammed’e karşı çok harîs olduğu belirtilir.9 Harîs, bir şeyi hırsla isteyen demektir. Hırs ise, herkesin bildiği gibi bir hasaret sebebidir.10 Dolayısıyla bu küllî kaideyi vaz’eden ve yaşayarak bize gösteren Nebiler Serveri’nin harîs yani hırslı olması, insanı, başlangıcı ve sonucu itibarıyla hasarete götüren şeylerden olmasa gerek.

Evet, onun harîs oluşu, dünyaya ait şeylerde değil, bütünüyle iman ve imana taalluk eden hususlardaydı. Bu zaviyeden meseleye bakılacak olursa; Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkalarının imanlarını kurtarma mevzuunda çok harîsti. İmana uyananların, imanda terakki etmeleri hususunda da çok harîsti. Keza onların iman yolundan inhiraf etmemeleri mevzuunda da çok harîsti.. ve bilhassa umumî planda, topyekün insanlığın imandan nasiplerini almaları konusunda olabildiğine harîsti. Harîs adına arz ettiğimiz bu tevcihlerin her birisini Kur’ân’ın âyetleri ile temellendirebiliriz.

  1. 9 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/128.
  2. 10 Bkz.: İbn Kays, Kıra’d-dayf 4/301; el-Meydânî, Mecmeu’l-emsâl 1/214.

Yol Mülâhazalarından Bir Kesit

Bu ülkede şimdiye kadar bazı dindar kişiler, en azından kendileri gibi dinin amelî yanlarını hayatlarına tatbik etmeyen kişileri düşman olarak gördüler. Bazen onlara “karşı cephenin insanı” bazen “fasık”, bazen de “kâfir” diyerek, kendilerinden ve tabiî ki temsil ettikleri dinden onları soğuttular. Hâlbuki gerçek böyle değildi. Ne kendilerine kâfir denilenler kâfirdi, ne de Müslümanım diyen insanlar İslâm’ın hakikî temsilcileri. Bence bu mevzuda her iki taraf da yanılıyordu.

Pekâlâ, şimdi ne değişti? Bütün dünyada ciddî planda dine yönelişin yaşandığı, materyalizm, komünizm gibi sistemlerin sarsıldığı, yıkıldığı, metafizik dünyaya ait şimdiye kadar kapalı olan kapıların aralandığı bir zamanda, din adına söylenen her söz ve ortaya atılan her düşünce, değerlerüstü değerlere ulaştı. Sevgi, hoşgörü, müsamaha, diyalog vb. kavramlarla açığa çıkmanız, bunlarla dinin ruhunu ortaya koymanız, belki de yeni baştan, bir zamanlar Mevlâna, Yunus, Hoca Ahmetlerle temsil edilen Muhammedî ruhu terennüm etmeniz, o insanlarda –ki yıllardır kendilerine kâfir, fasık… deniyordu– bir rahatlama meydana getirdi, onların yüreğine su serpti ve etraflarına, “Yahu biz de Müslümanmışız!” dedirtti.

Evet, bu insanlar yıllardan beri, aslında bütün insanlığın dinden beklediği şeylerden mahrum yaşamışlardı. Şimdilerde böylesi düşüncelerin yaygınlaşması sayesinde herkes kendini bir kere daha yeniden hissetti. Demek ki, biz kendi düşünce dünyamız adına bu kadarcık olsun bir şey verememişiz onlara. Tabiî ki onlar da hep başkalarının tesiri altında kalmış ve bizi, dinimizi sevmemişler. Bana göre böyle küçük gayretlerle düşünceleri ve bir anlamda hayat felsefeleri değişen insanlar, daha büyük gayretler gösterilse sırat-ı müstakîmin ayrılmaz yolcusu olacaklardır.

Öte yandan din-diyanet adına sertlik, huşunet gösteren dindar insanlar varsa, bunların her biri, din adına sahip olduğu düşünceleri bir kez daha gözden geçirme ve kontrol etme mecburiyetindedirler. Onlar şimdiye kadar göstermiş oldukları sertlik ve huşuneti bir kenara itmeliler. Ebû Hanife, İmam Rabbânî, İmam Gazzâlî, Yunus Emre’nin dini kabulleniş ve uygulayışlarını baz alarak, eski düşüncelerini mutlaka sorgulamalılar.

Aksine bu yapılmadığı takdirde bazılarının çeşitli yollarla İslâm’ı hayata hâkim kılma düşünceleri bana göre İslâmî anlayış ve düşünceyi küçültecektir. Oysaki bize düşen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ufkunu yakalamaya çalışmaktır. O’nun ufkunda, yol mülâhazaları içinde en üst seviye de olsa dünyevî makamlara talip olma yoktur. Sadece ve sadece Allah’ın rızasına talip olma vardır.

Müsaadenizle bunu biraz daha açalım: Ben şahsen yolunda bulunduğumuz bunca hizmetler karşılığında kendisini çok sevdiğim ve hayran olduğum Fatih’in İstanbul’u fethetmesini, hatta çağ açıp kapatmasını bana verseler, niye böyle küçük bir şey verdiler diye homurdanırım. Çünkü ben, bundan daha büyük bir şeye; evet Allah’ın rızasına talibim. Burada yanlış anlaşılmalara sebebiyet veririm endişesiyle yani kendisini Fatih’in önüne koyuyor denebilir mülâhazasıyla meseleyi biraz daha tavzih etmek istiyorum. Fatih aslında yaptığı şeylerle büyük olsa da, esas yapmayı planladığı şeylerle büyüklerden büyüktür. İşte o, bu yanıyla Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebciline mazhardır.11 Yani Fatih, İstanbul’un ötesinde çok daha geniş dünyalara ve merkezlere açılmayı planlıyordu ve işte o, bu hülyaları itibarıyla büyüktü. Aslında onun dünyaya açılması, askerî bir fetih değil, bir insanlık mesajı ve gönülleri Allah’la buluşturma gayretiydi. O zamanın anlayış ve şartları gereği, böyle bir açılmada asker ön planda görünüyordu. Bugün ise, ilim, ikna ve ahlâk ön planda olmak zorundadır. Bana gelince ben de Fatih’in İstanbul’u fethetmesine değil, onun hülyalarına âşığım. Bir televizyon programında dediğim gibi, en yüksek dünyevî makam bile teklif edilse dönüp, “Yahu bu insanlar niye bana hakaret ediyorlar ki? Neden birkaç basamak aşağı inmemi teklif ediyorlar ki?” derim. Bence, Allah, insanın mahiyetine Cebrail’e ulaşma istidadını koydu ise –ki koymuştur– insan himmetini âlî tutup onu geçmeye çalışmalıdır.

Evet, makam sevdasıyla hareket edenler salim düşünemezler. Orada her zaman farklı entrikalar olur. Sözleriniz yanlış şekillerde yorumlanır… Hâlbuki tarih boyunca statik güçler, daima dinamik güçleri belirleyici ve harekete geçirici olmuşlardır. Gelecekte o anlayış ve o felsefenin çocukları kendi anlayış ve felsefelerini idarî bir sistem hâlinde uygulamaya koyacaklarmış veya koymayacaklarmış, bunlar beni hiç ilgilendirmez. Zannediyorum Ufuk Turu’nda belirtmeye çalıştığımız bu ve buna benzer düşünceler çoklarının dikkatini çekmiş olacak ki, İslâm objektivizminin, evrenselliğinin günümüze aksettirilmesi değerlendirmesini yaptılar. Hâlbuki bu evrensellik bize ait değil, o dinimizin enginlik ve derinliğinden kaynaklanmaktadır. Bize de bunu ifade etmek düşmüş, hepsi o kadar. Biz insanlığın hayranlık duyduğu Ahmed ü Mahmud u Muhammed Mustafa’nın kapı kullarıyız.

  • 11 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/38.

Şaşırtan Manzaralar

Toplumumuz içinde dinin amelî hükümlerini bilmeyen, yaşamayan bazı insanlar, dine çok samimî ve yürekten inanmışlar.. inanmış ve mensup olduğu camia içinde, o kadarcık bir inançla dahi olsa dinin âdeta sesi soluğu olmuşlar. Son aylarda, toplumumuzun değişik kesimlerine açılma vetiresinde bunları açık-seçik müşâhede ettik. Öyle ki, yıllardan beri bize dinsiz-imansız olarak anlatılan, daha doğrusu öyle lanse edilen bazı sanatçıların dine olan inancını, yürekten bağlılığını görünce –ameli olmasa dahi– şaşkınlık ve hayranlığımı gizleyemediğimi itiraf etmeliyim. Meselâ, 45 dakikalık bir programını milyarlarla ifade edilen rakamlara satan meşhur bir komedi sanatçısı, kalktı medya diliyle “Ben Ramazanda orucumu tutarım.” dedi. Bir müzik sanatçısı ise, kendisine “Size Türkiye’nin Yusuf İslâm’ı nazarıyla bakabilir miyiz?” sorusuna “Hayır, bakamazsınız. Çünkü Yusuf İslâm önce Hristiyandı sonra Müslüman oldu. Ben ise zaten Müslümandım.” cevabını verdi. Bunlar yüreklerdekini açığa vurma adına ne müthiş soluklardır.

Ayrıca bunlar, sanat, müzik, spor camiasında Rabbimiz’in adını duyuruyorlar. Öteden beri hep arz ederim, eski yıllarda da çok söylemişimdir: “Allah bana imkân verse de tiyatro sahnelerine çıksam ve bir defa da orada Allah’ın adını haykırıp insem.” Fakat şimdi o sahnelerin zirvelerini tutmuş pek çok kimse, Allah, peygamber, din diyor. Bugünleri bizlere gösteren Rabbimiz’e binlerce hamd ü senâ olsun!

Evet, bence toplumun her kesiminde ciddî bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Bu vesile ile Yüce Rabbimiz’in adı dilden dile, gönülden gönüle aktarılır. Evet, mühim olan, her insanın istidadı ölçüsünde Rabbisini anlatmasıdır. Rabbim muvaffak eder ya da etmez, o, O’nun bileceği iştir. Biz vazifemizi yapıp, şe’n-i rubûbiyetin gereklerine karışmama kararındayız.

Seviyeli Temsil ve Vaad Ettikleri

Günümüzde ulûhiyet ve nübüvvet gerçeğinin ayrı ayrı düşünülmesi, peygamberlerin, Allah’la insanlar arasında bir hayt-ı vuslat veya bir başka ifadeyle sema ile arzın buluşmasını temin eden kişiler olduğunun bilinmesi, nübüvvet gerçeğini hakikî mânâda idrak edemeyen insanların tekrar salim düşünceye dönmelerine ve hakkı bâtıldan ayırmalarına vesile olabilecektir.

Diğer bir mesele de, bugün hemen bütün dünya ülkelerinde dine karşı bir yumuşama söz konusudur. Bu yumuşama –bana bir zamanlar– bizim Batı üstünlüğü karşısında yediğimiz şokun neticesi olarak, içine girdiğimiz arayışı hatırlatmaktadır. Aslında bu yumuşama süreci; komünizmin, tarihî maddeciliğin, ateizmin.. aklen ve fikren yetmezliğinin hissedilmesiyle başlamıştır.

Şimdi böyle bir yumuşamanın, içinde bulunduğumuz coğrafyada olduğu şekliyle, bütün dünyada olması isteniyorsa, doğusu ve batısıyla insanların bir arayış içine girdikleri şu dönemde Müslümanların, Müslümanlığı temsili meselesini tekrar gözden geçirmeleri gerekecektir. Bu temsilin seviyeli olması nispetinde, Efendimiz’e her yerde; “Hazreti Muhammed” denecek, hatta O’na saygının ifadesi olarak, “sallallâhu aleyhi ve sellem” de eklenecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Evet, o zaman yeryüzünde bu kadar çözüm bekleyen meseleler karşısında bu insanlar, “Hele bir de Kur’ân’a bakalım…” diyecek ve onun o engin düsturlarıyla, hayatları arasındaki münasebetleri bir kere daha duyacaklardır. Ancak unutmayalım ki, bütün bunlar, Kur’ân’ı çok iyi temsil eden, Kur’ân’a gönül vermiş, Allah’a kavuşma arzu ve iştiyakı ile dopdolu, davranışlarında ihlâs ve samimiyet nümâyân olan insanlar tarafından gerçekleştirilecektir.

Aksi hâlde, hâlihazırdaki durumumuz itibarıyla, temsildeki zaafımızla yaşamaya devam edecek ve sadece hayal ve hülyaların peşinden koşmuş olacağız.

İlim Düşüncesi

İlim düşüncesinin gelişmesi ve herkese mâl olabilmesi, ilim sahiplerinin havass-ı hamse-i selime, akl-ı selim ve Batılıların akıl erdiremedikleri haber-i mütevatiri iyi değerlendirmesine bağlıdır. Ayrıca metot, metodoloji, sistem, kararlılık, ısrar ve aşk da meselenin ihmal edilmemesi gereken önemli unsurlarıdır. Evet, ilim düşüncesiyle, ilim aşkı arasında –eski ifadesi ile– telâzum vardır. Yani aşk bahis mevzuu olmazsa, ilim düşüncesi çok ciddî yara alacak ve onunla hedeflenen noktalara ulaşılamayacaktır.

Toplumun her kesiminde hatta her bir ferdinde ilim düşüncesinin yaygınlaştırılması nispetinde o toplum, ilmin zirvelerine ulaşma adına daha şanslı hâle gelir. İstidatlı, metodolojiye açık, sistemli çalışabilen, mesaisini iyi tanzim eden, müşâhedelerini iyi değerlendirebilen, aklını iyi kullanabilen, haber-i mütevatirden çok iyi istifade eden insan sayısının artması ölçüsünde hedefe ulaşma kolaylaşır. Batı Rönesansının arkasında ilmin yaygınlaştırılması meselesi olduğu gözardı edilmemelidir. Öyle ki, sadece üniversitelerde veya devletin tesis ettiği laboratuvarlarda değil, herkes kendi evinde ilim adına bir hedefe ulaşmaya çalışmıştır. Böylece mesele, fantastik ve aristokrat bir meşgale olmaktan çıkmış, halka mâl olmuştur. Evet, bilim tarihi müşâhede edildiği zaman görülür ki, Batı’nın hemen her ülkesinde çok iptidaî vasıtalarla bile devamlı araştırma yapılmıştır. Ben, bizim dünyamızda bu hususta henüz ciddî bir düşüncenin geliştirildiği kanaatinde değilim.

Son zamanlarda her ilde bir üniversite açma düşüncesi var ve bu bir nispette gerçekleştirildi. Fakat maalesef üniversite merkezleri dahil ciddî araştırma merkezlerinin olmadığı, hatta üniversitelerde ilim adına şablonculuktan henüz kurtulamadığımız rahatlıkla söylenebilir. Buna göre, bazı mütehassısların da ifade ettiği gibi “Araştırmaya yönelik imkânlar olmayınca eğitim müesseseleri dejenere oluyor, ilim ahlâkı bozuluyor, ilme karşı saygı azalıyor.. neticede seviyesiz insan yetişiyor ve kat’iyen istikbal vaad etmiyor. Bu ise kaynak, zaman, iş gücü israfından ve kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir.” düşüncelerinden hareket edip, eldeki imkânlar ölçüsünde belli merkezlerde içinde çok çaplı ve çok yönlü araştırma merkezleri ihtiva eden üniversiteler açılmalıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken ayrı bir husus, herkesin kabiliyetleri, istekleri doğrultusunda çalıştırılması ve yönlendirilmesidir. Kim bilir, kalbinde hadis sevgisi olanlarla azıcık meşgul olunsa, onlara yol ve yöntem öğretilse, belki de onların içinde Buhârîler, Müslimler, Ebû Dâvûdlar çıkacaktır. Bu yönlendirme düşüncesi hayata geçirilmediği takdirde bu istidatların kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemek safdilliktir. Evet, herkes kendi istidadına uygun olan dalda başarılı olabilir. Ve bu umumî kaidenin istisnası azdır.

Öte yandan her başarı, çalışan insan için bir primdir. Hatta insanlarda çalışma aşkı olunca dünyevî hiçbir şey kazanmasalar bile hayatlarının sonuna kadar bu yoldan vazgeçmezler. Pasteur, Freud, Einstein, Edison ve daha niceleri hayatlarını daima sıkıntılar içinde geçirmişlerdir ama, ilim aşkı ve ilim zevki onlara bu yolda ilerlemeleri için yetmiştir.

Hâsılı, toplum çapında herkes için bir gaye-i hayal olursa, nefislerin enelere dönmesi ve toplum bazında bir egoizmanın hâkim olması söz konusu olamaz.12 Aksi hâlde insanlar, o gaye-i hayali bulacakları âna kadar her şeyi benliklerinin etrafında örgüleyecekler ve onlar içinden, Pasteurlar, Edisonlara, Ebû Hanifelere, Birunîlere bedel, sadece kendi nefsini düşünen bir kısım egoistler, kendini beğenmiş hastalar ve dünyanın tamamını verseniz yine tatmin olmayacak ucûbe insanlar çıkacaktır.. ve maalesef bizim toplumumuzun yakın dönem itibarıyla yaşadığı ruh hâleti de budur.

  • 12 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.531 (Hakikat Çekirdekleri).

Tabiatı Koruma Bir Vecibedir

İnsanoğlu, mebdei itibarıyla Cennet’te yaratılmış, sonra ilâhî emre uymama (oradaki umumî âhenge de denebilir) sebebiyle Cennet’ten çıkarılmış ve bu yeni âleme gönderilmiştir.13 Bu itibarla da o, dünyada yaşadığı sürece, hep çıkarılmış olduğu Cennet’i arzu etmiş ve edecektir.

Evet, âyet ve hadislerde bin bir güzelliğiyle tasvir edilen bu yer, sürekli insanların rüyalarına girmiş, hülyalarını süslemiş, destanlarına konu olmuş ve hep ulaşılması gerekli bir hedef gibi resmedilmiştir. O kadar ki bizler çoğu zaman, müşâhede ettiğimiz güzel bir yerin tasavvurlar üstü güzelliğine dikkat çekmek için, “Cennet gibi” tabirini kullanarak, bu iç tutkumuzu vurgulamaya çalışırız.

Aslında insanoğlunun üzerinde neş’et edip hayata uyandığı yer de, işte böyle “Cennet” gibi bir yerdir. Kim bilir belki de onun izdüşümüdür. Ama ne acıdır ki, bilerek veya bilmeyerek tali’siz bir devreden sonra insanoğlu, içinde yaşadığı bu cenneti kendi elleriyle tahrip etmiş, içinde yaşanılmaz hâle getirmiş ve şimdilerde “Yitirilmiş Cennet” tasvirleri yaparak yeni bir arayışa girmiştir.

Türkiye, içinde bulunduğumuz bu zaman diliminde bahsettiğimiz tali’sizliği yaşamıştır. Bugün sadece Türkiye değil, onunla beraber aynı kaderi paylaşan bütün batı–doğu ülkeleri aynı hicran ve aynı arayış içindeler.

Şimdi de dinî değerlerimiz açısından tabiatın tahribi ya da korunmasına yönelik esaslara bir göz atalım:

Öncelikle Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif buyurduğu mekân, çöllerle kaplı bir alandı. Allah Resûlü çölle çevrili olan bu mekânı dünyevî anlamda bir cennete çevirmek için, Kur’ân’ın işârî ve sarih beyanlarının yanında birçok fiilleri, sözleri ve takrirleriyle ısrarla üzerinde durmuş ve sık sık onu vurgulamıştır. O’nun tabiatı koruma adına göstermiş olduğu bu hassasiyet, bugün ekolojik dengeyi korumak isteyen vakıf, dernek ve kuruluşların hassasiyetinden çok çok ileridedir. Meselâ, Nebiler Serveri, sıtma ve verem hastalıklarının kol gezdiği, belli ölçüde yeşillik olsa da, tam dengenin olmadığı Medine’ye hicret eder etmez, “Allahım! Hazreti İbrahim, Mekke’yi harem bölge ilan etmişti. Ben de Medine’yi harem bölge ilan ediyorum.”14 buyurmuştur. Harem’i, bugünün anlayışıyle izah edecek olursak, ona geniş alanlı “millî park” denebilir. Zira Allah Resûlü bunu izah ve şerh eden beyanlarında “Otları koparılmaz, ağaçları kesilmez, hayvanları öldürülmez.”15 buyurmuşlardır. Hatta sahabe-i kiramdan bazıları kuyumcu ve demircilerin kullandığı, mezar ve çatılarda da ona ihtiyaç duyulan “İzhir otu ne olacak?” diye sorduklarında, Allah Resûlü önce duraklamış, sonra da “İzhir bu hükümden istisna.”16 buyurmuşlardır.

Yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hayber savaşında, daha önceki dönemler itibarıyla Müslümanlara her türlü kötülüğü yapmış olan Yahudilerle muharebe ederken, mancınıklarla kale içini dövmekten başka çarenin kalmadığı bir anda, ağaçların kesilmesi ve kütükler hâlinde kaleye atılması noktasında yine beklentiye girmiş ve tereddüt geçirmiştir.17 Aynı endişeyi Nebiler Serveri, ekinlerin yakılması hususunda da göstermiştir.18 Hâlbuki, bugün galibiyet ya da mağlûbiyetin bahis mevzuu olduğu böyle bir yerde ekinlerin yakılması da, ağaçların kesilmesi de tereddütsüz tecviz ediliyor. Ayrıca hac veya umre için ihrama giren kimselerin, Harem dahilinde hayvan öldürmesi, ağaçları kesmesi, otları koparması yasak edilmiştir.19 Bu yasak fiillerin İslâm hukukundaki adı cinayettir.20 Bu cinayetleri işleyen insanlar, mutlaka günahlarının affı için Rabbilerine yalvarıp yakarmak zorundadırlar. Tevbe, bu günahın affedilmesi için asıl şart iken, bundan başka bir de insanın sadaka vermesi dinî bir hükme bağlanmıştır. Sadakanın sınırı ise, fidye miktarından, koyun kurban etmeye ya da telef edilen şeyin kıymetini vermeye kadar geniştir.21

Buna göre, eğer Allah Resûlü, o dönemde çölün merkezi olan Yemen’de bulunsaydı, orayı da yeşillendirmek ve Cennet hâline getirmek için gerekli olan her şeyi yapacaktı. İşte şu beyan O’na aittir: “Kimin elinde bir fide varsa, kıyamet kopacak da olsa, onu dikmeye gücü yeterse mutlak diksin!”22

Bir dönemde bu hususları nazara alan bizim insanımız dünyalarını cennetlere çevirmişti. Hatta İsmail Hâmi Danişmend, biraz mübalağalı da olsa bir eserinde, “Medine’den San’a’ya, oradan Hadramevt’e kadar, seyahat eden bir insan, başına güneş değmeden, gölgelikler arasında seyahat edebiliyordu.” der.

Hâsılı, tabiatı koruma, onu muhafaza etme düşüncesinin topluma mâl olması çok önemlidir. Böylece, işe sahip çıkan insanların çokluğu nispetinde, neticeye daha çabuk gidilebilir. Ve kim bilir belki de işte o zaman insanoğlu “Yitirilmiş Cennetlere” tekrar kavuşabilir.

  • 13 Bkz.: Bakara sûresi, 2/35-36; A’râf sûresi, 7/19-24.
  • 14 Buhârî, cihâd 74; Müslim, hac 475.
  • 15 Buhârî, hac 43, cezâü’s-sayd 8, 10, lukata 6, cizye 22; Müslim, imâret 85.
  • 16 Buhârî, cenâiz 77, cezâü’s-sayd 9, lukata 6, meğâzî 53; Müslim, hac 445.
  • 17 Bkz.: el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 4/225-226; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 2/744.
  • 18 eş-Şâfiî, el-Ümm 4/287.
  • 19 Buhârî, hac 43, cezâü’s-sayd 8, 10, lukata 6, cizye 22; Müslim, imâret 85.
  • 20 Bkz.: Aliyyülkârî, Fethu bâbi’l-inâye 1/688.
  • 21 Bkz.: Aliyyülkârî, Fethu bâbi’l-inâye 1/688-725.
  • 22 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/191.

İnhitatımızın Perde Arkası

Bediüzzaman Hazretleri, daha Meşrutiyet yıllarında bu milleti bitiren cehalet, zaruret ve tefrika gibi üç esastan bahseder.23

Nizamiyeler’in kurulmasıyla, fünun-u müspete, büyük ölçüde medreselerden kovulmuş, İslâm’ın ruhî hayatı diyebileceğimiz zühd, takva… gibi esaslar da, yine aynı nispette bir kenara itilmiştir. İmam Gazzâlî’nin İhyâu ulûmi’d-dîn kitabının baş kısmında ısrarla vurguladığı gibi, sekiz asırlık bir dönem içinde selem, îcar, ticaret… denip, kısır bir döngü içinde bir inhitat dönemi yaşanmıştır. Bu insanlar, Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’i okuyup, onunla amel etme ne kadar gerekliyse, Allah’ın kendi ilmiyle planlayıp dizayn ettiği kâinat kitabı içinde fizik, kimya, matematiğin de okunup anlaşılmasının o kadar şart ve elzem olduğunu bir türlü anlayamamışlardır.

Yine Bediüzzaman’ın ifadesiyle bunun cezası dünyada görülecektir ve bugün İslâm âleminin maruz kaldığı mahkûmiyetin, mağduriyetin, mazlumiyetin… sebeplerinden biri de işte bu olsa gerek.24

Çalışıp gayret etmeksizin “mü’minim” ifadesi bize kurtuluş yolu ya açar ya da açmaz, ama bunun ihsan ve lütuflarda bulunmaya Cenâb-ı Hakk’ı zorlamayacağı muhakkaktır. Evet, O hiçbir şeye mecbur edilemez ve O’na mecburiyet isnat edilemez. Zira O’na hiçbir şey farz ve vacip değildir. Ama kudret ve iradesiyle işlediği şeyler de hikmetten hâli değildir. O, insanları sıfatlarıyla değerlendirir ve insanın iç âlemindeki derinliğe göre muamele eder. Bizler mantık-muhakeme, plan-program, ahlâk-ı İslâmiye vs. sahalarda evc-i kemal-i insaniyete çıkma yolunda değilsek, Allah’ın bir lütuf ve ihsanda bulunmayacağı açıktır. Bizler tembel ve miskin bir hayat sürüyor isek, bizim hakkımızda verilecek karar şimdi olduğu gibi mahrumiyettir, mazlumiyettir, mağduriyettir.

Evet, Cenâb-ı Hak insanları sıfatlarıyla tutup kaldırır, sıfatlarıyla batırır. Eğer kâfir, Cenâb-ı Hakk’ın mükâfatlandıracağı sıfatlarla muttasıfsa, o mükâfatını alacaktır; mü’min de kâfir sıfatıyla muttasıfsa, o da cezasını görecektir. Hâlbuki cehalet, bir kâfir sıfatıdır ve biz bugün, bu öldürücü sıfatın mahkûmuyuz.

İnşâallah, çekilen bu sıkıntılar bizi kendimize getirdiği ân, Kur’ân-ı Kerim’le beraber bu ilimler de mütalâa edilecek ve bu inhitat dönemi sona erecektir.

Eskiden beri söylenegelen “Kırk yamalı hırka, bir lokma ekmek” ifadesini sanki biz kendi varlığımızla bütünleştirmişiz. İsteyen şahsî hayatı adına bir İbrahim İbn Edhem, bir Bişr-i Hâfî gibi müstağni yaşayabilir. Buna kimse bir şey diyemez. Ancak, her fert kendi devletinin zenginliği için, “Ben bu işe dört elle sarılmalıyım.” düşüncesiyle, bütün gayretini bu uğurda sergilemek zorundadır. Bu anlayışla çalışıp kendi dünyamızı mamur hâle getirebildiğimiz ölçüde, Efendimiz’in “Fakirlik nerdeyse küfürdür.”25 dediği hastalıktan kurtulmuş olacağız.

Çalışıp kazanma keyfiyetine gelince; o, Üstad’ın ifadesiyle, dünyayı kalben terk etmektir, kesben değil.26 Yani kazanılanla kaybedilen şey arasında fark gözetmeme duygusudur. Ne elden gidene üzülme, ne de ele geçene sevinme.. bu mânâda bir zenginlik önemlidir ve insan için faydalı olan da işte bu zenginliktir.

Bir diğer mesele de, İslâm âlemi bugün çok küçük meselelerden dolayı birbirine düşürülmüştür. İslâm tarihi içinde, İslâm’ın birer zeki evlâdı olan Türkiye, Mısır, Irak halkları çok önemli bir kesit arzederler ve her birinin de kendine has özellikleri vardır. Bu meziyetler etrafında örgülenip, herkes kendi elindeki imkânlarla bir “Büyük imkânlar harmanı” meydana getirme mânâsında örfaneye iştirak etmesi gerekirken, çok küçük şeylerin münakaşası yapılmakta ve bir türlü bu potansiyel güç değerlendirilememektedir. Dahası, muvazene korunarak herkesin yeri belirlenip bir birlik oluşturulamamıştır. Dolayısıyla da karşı taraf rakipsiz bırakıldığından onların yükselmelerine vesile olunmuştur.

Hâlbuki herkes kendi hesabına yapması gerekli olan şeyi yapabilseydi, bu durum diğerlerine büyüme, gelişme, istikbal vaadetme… imkânı vermeyebilirdi. Bütün bunlar muvacehesinde hep karşı tarafı suçlayıp atf-ı cürümde bulunma, safdillikten başka bir şey değildir. Oscar’ın ifadesiyle “El âlemin bize ettiği şey ne kadar büyük olursa olsun, bizim kendimize ettiğimiz hepsinden daha büyüktür.” ve biz kendi ihmallerimizin cezasını çekiyoruz.

  1. 23 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.61 (İlk Hayatı).
  2. 24 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.792-793 (Lemeât); Mektubat s.537-538 (Hakikat Çekirdekleri).
  3. 25 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 8/692; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/267; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 3/53.
  4. 26 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.113 (Habbe).

Asgarî Müşterekler

İnsanların duygu ve düşüncelerine saygılı kalınarak, en azından “insan olmaları” asgarî müştereğinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslâmî bir anlayıştır da. Bu açıdan ben şahsen, insanlığın huzur ve saadeti adına “toplumsal barış, hoşgörü” vb. kavramların bütün dünyada yaygınlık kazanmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.

Bu gayeye matuf gerçekleştirilen birtakım ziyaretlerde, hiç de beklenmedik durumlarla karşı karşıya kaldığımız çok olmuştur. Bir kısım insanların “Sadece kelime-i tevhidle kurtuluyor muyuz?” deyip, dinde, kendilerine bir yer bulmuş olmanın sevinciyle rahat bir nefes aldıklarını nasıl bir inşirahla temâşâ ettiğimi tariften âcizim. Bence bu, herkes için şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücü bir konudur. Bu insanlar, bir zamanlar, şu “izm”in bu “izm”in… fahrî avukatlığını yapmış ve düşüncelerini o istikamette serdetmiş olabilirler. Gerçi “inkâr-ı ulûhiyet” ve “dinin bir afyon” gibi görülüp algılanması, küçümsenecek şeyler değildir ama, onların millî meselelerdeki duyarlılığı ve ülkenin sömürülüp geri bırakılması, değişik milletler tarafından sürekli istismar edilmesi mevzuundaki hassasiyetleri çok önemlidir. Şu âna kadar siyasî, iktisadî, kültürel ve hukukî plânda “hür bir millet” olmamız için kavga vermeleri bile asgarî müşterekler adına değerlendirilmesi gereken şeylerdir. Ve zannediyorum, böyle düşünen insanların sayısı hiç de az değildir.

Toplumun entelektüel mânâda, önemli bir kesimi kabul edilebilecek bu insanlar, millet yararına ortaya konan teşebbüslere “Evet!” diyerek, “Eğer bizim de haberimiz olsaydı, biz de bir şeyler yapardık…” şeklindeki yaklaşımları çok olumlu bir gelişmedir. İhtimal, kısa bir süre sonra bunlar, ülke, millet ve insanlığa hizmet adına ortak bir çizgide el ele verecek, “Ol mâhiler ki, derya içredir, fakat deryayı bilmezler.” türünden, kendini kervanın içinde gören ve fakat onun kıymet, kutsiyet ve ehemmiyetinden haberi olmayanlara çok şey anlatacaklardır.

Vakıf Düşüncesi

Vakıf; geliri, fakir-fukaraya veya dinî bir müessesenin ikamesine, ihyasına vs. matuf olmak üzere kişinin, şahsî malını mülkiyetinden çıkarmasıdır. Kısaca tarif etmeye çalıştığımız bu mânâdaki vakfın, Devr-i Risalet’te meydana geldiği ve Seyyidina Hazreti Ömer’in de bu düşüncenin bânisi olduğu kabul edilmektedir.27

Emevî, Abbasî ve daha sonra gelen İslâm devletleri döneminde vakıf anlayışı, doruk noktaya ulaşmıştır. Osmanlı dönemine gelindiğinde ise, bu mânâda bir vakıf anlayışının güdükleşmiş olmakla beraber vakıf hizmetleri farklı bir çizgide devam etmiştir. Şöyle ki her seviyede talebe okutmak, onların iaşe ve ibatesini sağlamaktan tutun, göçmen kuşları korumaya kadar uzanan çizgide birçok vakıf kurulmuştur. Bu yönüyle Osmanlı Devleti, değişik kültürlerin ortak devleti olduğu gibi, aynı zamanda bir vakıf kültürü devletidir de.

Günümüz Türkiye’sindeki yaygın vakıf anlayışına gelince; bu düşünce âbâ ü ecdattan tevârüs edilen şeyleri yeniden bir kez daha ihya etmeye yöneliktir. Ne var ki, bu bir dönemde inkıtaya uğradı, vakıflarla inşa edilip desteklenen müesseseler satışa sunulup, zaman zaman gayesinin dışında istihdam edildi. Muvakkaten öyle bir inkıta dönemi yaşanmasına rağmen, milletimizin ruh ve mânâ köküne yerleşmiş olan bu duygunun yeniden hayat bulması ve ülke sathına yayılması şâyân-ı dikkattir. Açılan yüzlerce imam-hatip, Kur’ân kursu, camiler ve bu müesseseleri besleyecek vâridât kaynakları bu düşüncenin tecessüm etmiş şekilleridir. Bunların yanı sıra çağını idrak etmişliğin bir ürünü olarak karşımızda duran okullar, yurtlar, pansiyonlar vardır. Bunlar ruh ve mânâ köküne bağlı, ülkesini hemen her sahada temsil edebilecek seviyede insanların yetiştirilmesi gayesine matuf olarak kurulmuştur. Kuruluş gayesine uygun olarak da hizmet etmektedirler.

Bu açıdan böylesi müesseseleri, “Bu milleti tekrar nasıl ikame eder, yeniden nasıl ihtişamını kazandırıp misyonunu eda ettiririz ve geleceğimizin, aydınlık gençliğin, nesillerin omuzlarında nasıl bayraklaşmasını sağlarız?.” düşüncelerinin bir arayış ve ürünü olarak görebiliriz. Onun için de bütün insanların bu kervana katılımını sağlamamız ve böylece insanımızın eğitim-kültür seviyesini yükseltme adına gerekli müesseselere omuz verenlerin çoğalmasını temin etmemiz, bizlerin üzerine düşen bir vecibe ve vazifedir.

  • 27 Bkz.: Buhârî, şürût 19, vesâyâ 22, 28, 29; Müslim, vasiyyet 15.

Arapça Eğitimi

Cumhuriyetle beraber Arapça eğitimine karşı tavır alınması, o günün aydınının ve devlet yetkililerinin bir yanılgısıdır. Bu kararda o dönem itibarıyla Arapların Devlet-i Âliye’ye karşı tutumu rol oynamış olabilir. Fakat şimdi geçmişe yönelip onu sorgulamanın bir yararı olmadığı kanaatindeyim.

46’lı yıllardan sonra İmam-Hatip Okulları ve İlâhiyat Fakültelerinin açılmasıyla beraber, kendi kültür ve dinamiklerimize dönme süreci de başlamıştır. Bu yıllar, aynı zamanda demokrasi düşüncesinin, zaman zaman hecelendiği bir dönemdir.

Arka arkaya bu okulların açılmaya başlamasıyla beraber müfredat programlarında Arapça esas alınmıştır. Kalifiye eleman azlığı, henüz bir plan ve programın yapılmaması… gibi eksikliklere rağmen Arapça öğreniminin bir ihtiyaç olarak hissedilmesi; bence çok önemlidir. Bütün aksaklıklara rağmen bu gelişmeler, Arapça ile ilgili çalışmalara yeniden hız kazandırmış, Arapça bilen insanların bu okullara intisabını sağlamış ve halkın devlete bakış açısı değişmiştir. Aslında bütün bu gayretler, hem öteden beri bayraktarlığını yaptığımız milletlerle tekrar diyaloğa geçme, hem de dinimizi kendi temel kaynaklarından öğrenme çabası adına önemli adımlar olarak değerlendirilebilir.

Bu okullarla belli bir mesafe alınmış mıdır, dil, bütün inceliği ile öğrenilmiş midir, bu okullarda okuyan insanlar araştırma yapacak kadar o dile vâkıf mıdır..? Bütün bunların tartışması yapılabilir. Ancak önemli olan asıl mesele, bu dönemden itibaren Arapça üzerinde çalışmaların tekrar yoğunluk kazanmış olmasıdır.

Günümüzde ise bu dil, İmam-Hatip ve İlâhiyatlarda mecburi olmanın yanı sıra, bazı üniversitelerde devlet tarafından ihtiyarî, yani seçmeli dersler arasına sokulmuştur. Bence bu fırsatların değerlendirilip talebelerin mutlaka bu dersi seçmesi sağlanmalıdır. Kanun ve mevzuatın müsait olduğu ölçüde özel kurslar tertip edilmelidir. Bütün bu çalışmalarla pratik mânâda hem “enformasyon dili” hem de kaynak eserlere inebilmek için “yazı dili”nin öğrenilebileceği kanaatindeyim.

Bunların dışında, Arap devletleriyle kültür antlaşması yapıp, ülkelerarası talebe gidiş-gelişinin sağlanması gerekir. Böylece yıllardır ayrı kalınan bu ülkelerle tekrar kaynaşma ve diyalog yolu açılacaktır. Ayrıca ortaklaşa bir bilgi bankası, karşılıklı tercüme büroları kurulmasının, bu diyalog ve kaynaşma yolunu hızlandıracağı kanaatindeyim.

Batı’nın Bitişi

Kanaatimce şu anda, Batı medeniyeti kendi beyni ile yürümüyor. Belki mevcut teknolojinin yeni teknolojiler üretmesiyle varlığını devam ettiriyor. Üretecekleri şeyleri bilgisayarlara bağlamışlar ve basit müdahaleler ile mevcut çarkı çeviriyorlar. Bu itibarla da Batı mantığının bundan sonra insanlığa vereceği ciddî bir şey yoktur. İhtimal bu safhadan sonra bâkir dimağlara sahip insanlar dizgini ellerine alacak ve insanlığı yönlendirecektir. İşte bu mülâhaza ile ben milletimizi bu işe namzet olarak görüyorum. Zaten, Allah da milletimize o zemini hazırlıyor gibi.

Şu anda önümüzde potansiyel bir hazine olan Orta Asya, İslâm dünyası, Afrika ülkeleri var ve insanımız şimdilerde oralarda her şeyi yapabilecek durumda. Elverir ki, bu tarihî fırsatlar zamanında görülsün ve değerlendirilsin. Onun için de politik mülâhazaların dışında, milletini yükseltme düşüncesine kilitlenmiş siyaset adamlarına ve eğitimde, dünden bugüne baskıcı ve dayatmacı zihniyetlerin zorlaması ile kabul ettirilen tedrisat sistemine yeni bir mânâ ve ruh kazandıracak inkılâpçı ruhlara ihtiyacımız var. Yakın geçmişimiz itibarıyla milletimiz çeşitli dogmaların baskısı altındaydı. Politik arenada yüzen-gezen kimseler, mal-menal, şan, şeref, şöhret peşinde koşarken, hiç mi hiç bu türlü şeyleri düşünmüyor veya düşünemiyorlardı. Bence bizim büyüklüğe sıçramamıza engel olan da işte bu zihniyetti.

Hâlbuki, meselâ eğitim dedik. Ben inanıyorum ki bugünkü müfredat programına göre 8 yaşında ilkokula başlayan bir çocuk, 4-5 senede ilkokul, ortaokul ve liseyi bitirebilir. Evet, kâşif, mucit, dâhi falan değil, vasat seviyede zekâsı olan bir çocuğun, çok iyi bir planlama ile 4-5 senede liseyi bitirebileceğine inanıyorum. Yeter ki, müfredat mükemmel, muallim gayretli ve talebe de aptal olmasın.

Şimdi bu konuda size bir misal vermek istiyorum: İmam Ebû Yusuf, Ebû Hanife’nin talebesi, hocasından sonra Şeyhu’ş-şüyûh (şeyhler şeyhi) olmuş. Onun saf ve vasat seviyede zekâya sahip olduğu kabul edilir. “Bir gün onu denemişler. Ebû Yusuf’un minderinin altına kocaman bir tahta koymuşlar. Hazret gelmiş, minderine oturmuş ve talebelerine dersini verip gitmiş. Aynı kişiler bir başka gün Ebû Hanife’nin diğer talebesi İmam Muhammed’in oturduğu yerin altına ise, birkaç kâğıt katlayarak koymuşlar. Hazret gelip mindere oturduğunda “Allah Allah, bugün tavan mı şu kâğıt kalınlığında aşağı inmiş, yoksa zemin mi yukarı çıkmış!?” deyivermiş. Aradaki bu zekâ ve belki zekâdan kaynaklanan hassasiyet, firaset farkına rağmen, altına konan koca tahtayı fark edemeyen Ebû Yusuf, çalışma, çabalama ve gayretiyle İmam Muhammed’i geçmiş ve hocasının vâris-i hâssı olmuş. Bu bir menkıbe; aslıyla değil, faslıyla ele alınmalıdır.

Evet, cehd ve gayret çok önemlidir. Cehd ve gayretle çok boşluklar doldurulabilir. Bir de bizim eğitim anlayışımız, talebenin himmetinin pervaz ettirilebileceği bir seviyeye getirilebilse, elde edeceğimiz yetişmiş insan adediyle, ülke olarak çok şeyleri aşabileceğimize inanıyorum.

Meselâ, bu konuda Nizamülmülk ile oturan ve 1-2 asır arızasız devam eden eğitim telâkkisi bir model olabilir. Günün şartları içinde asla ve öze dokunmaksızın yapılacak bir kısım küçük değişiklikler, bizlere çok şeyler kazandırabilir.

Hâsılı, Batı dünyası bitti, iflas etti ve her gün biraz daha inkıraza doğru gidiyor. O giderken, yerine alternatif olarak mutlaka, bütün müesseseleriyle bizim dünyamız ortaya çıkmalıdır. Aksi hâlde, yine belli bir süre birilerinin serap-misal hayallerinin ardından koşmamız ihtimali var…

Gümrük Birliği ve…

Hadisin ifadesiyle tekarüb-ü zaman ve tekarüb-ü mekân’ı bütün hızıyla yaşayan ve böylece gün geçtikçe daha da küçülen dünyamızda, askerî, siyasî, kültürel, ekonomik birliklerin önemi bir kat daha artmıştır.28 Zannediyorum çok yakın bir gelecekte, Gümrük Birliği, Avrupa Topluluğu… gibi isimler altında daha nice beraberlikler oluşacak.. ve bugün karşılaştığımız şeylerden daha farklı nice şeylerle karşı karşıya geleceğiz. Hatta cebrî entegrasyonlara itileceğiz. Onun için şimdilerde Gümrük Birliği’ne, Avrupa Topluluğu’na girelim mi, girmeyelim mi kısır tartışmalarını yapacağımıza, devlet adamlarımız, entelektüel kadrolarımız, aydın insanlarımız hiç vakit kaybetmeden biraraya gelmeli ve gelecekte bizi bekleyen muhtemel tehlikeler adına alternatif düşünceler üretmeli, plan ve projeler ortaya koymalıdırlar. Aksi hâlde, Batı dünyasının belirlediği gündeme tâbi kalırsak, yarın önümüze hiç istemediğimiz çok farklı durumlar da çıkabilir. Sonra da tıpkı Tanzimat döneminde olduğu gibi “Acaba bu badireden nasıl kurtuluruz?” düşünceleri içinde çırpınmaya başlarız.

Evet, yakın bir gelecekte, küreselleşme sözüyle bile ifade edilemeyecek derecede hızlıca daralan dünyamızda, ekonomik, askerî, idarî gücü ellerinde bulunduran devletler tarafından önümüze çıkartılacak çeşitli gailelerle baş başa kalacağımız kaçınılmazdır. O günler şimdiden görülerek, ülkesini seven herkes, alternatif proje ikamesi için seferber olmalıdır.

  • 28 Bkz.: Buhârî, istiska 27, fiten 25; Tirmizî, zühd 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/519.

Yapılanan Dünyada Yerimiz

Her şeyin, yeniden yapılanma denilerek bir değişim yaşadığı şu günlerde, bizim dünyamız da böyle bir değişim adına yeni bir sürece girmiştir. Bizim bu süreci geriye çevirmemiz ve zamanı geriye işletmemiz mümkün değildir. Bu açıdan zamanı kendi lehimize çevirecek şekilde projeler üretmek ve sonuna kadar bunları takip etmek gerekir.

Evet, şimdilerde Beyaz Saray gibi mekânlarda İslâmiyet’e ve İslâmî duygulara hürmetin ifadesi olarak tertip edilen bayram merasimleri inşâallah ileride nice yönetim merkezinde tertip edilecektir. Ancak, zamanla bunların merasim olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Böyle bir şey ise, Müslümanların daha şimdiden kendi dünyalarının güzelliğini gösteren ruh ve mânâyı dünyanın dört bir yanına taşımalarıyla mümkün olabilecektir.

O hâlde bu gayeye yönelik dünyanın dört bir yanında açılan talim ve terbiye müesseselerine sahip çıkmalı, böyle müesseseler açanlara yardımcı olmalı ve sahip olunan maddî-mânevî her şeyle bu hayırlı hizmetlere katkıda bulunulmalıdır. Bu çığırı açanlardan Allah (celle celâluhu) razı olsun ve bundan sonra bu yolda yürüyeceklere Rabbim inayet buyursun!..

Tünel Faciası

Cenâb-ı Hak abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Hakîm ismi bunun böyle olmasını iktiza eder. O, insanlara zulmetmekten de münezzeh ve müberradır. Bu da O’nun adlinin iktizasıdır. Bu iki meseleyi doğrudan veya dolaylı olarak anlatan yüzlerce âyet göstermek mümkündür. Kur’ân ve Sünnet kaynaklı akidemizin temel umdesini oluşturan bu inançla, geçen yıllarda hac vazifesini îfa ederken Mina’da tünel sıkışıklığı nedeniyle vefat eden hacılarımızın durumuyla alâkalı olarak şunlar sıralanabilir:

1. Öncelikle onların, Allahu a’lem şehit olduklarından ahiret hayatlarına ait bir kayıpları olduğu söylenemez.29 Onlar hac menasikini ikmal ve itmam adına girdikleri o tünelde şu ya da bu sebeple vefat etmiş, dolayısıyla “Ameller niyetlere göredir.”30 fehvâsınca niyetlerinin derinliğine göre bir güzel amelin başarılı kahramanları hâline gelmişlerdir.

2. Son yıllarda Suud yetkilileri, hac aylarında yaşanan izdiham sebebiyle hacı sayısı adına İslâm ülkelerine hep “kota” uyguladılar. Türkiye’de hac düzenlemesini yapan yetkililer de verilen sayı miktarınca hacı adayının talebini kabul ettiler. İşte bu yoğun ilgi ve alâka nedeniyle talepleri geri çevrilen istekliler, belki de hac farîzasını îfa ve mukaddes beldeleri görme iştiyakıyla başta Diyanet olmak üzere, Başbakan’a, kadar tüm yetkililerin kapısını aşındırmaya başladılar. Hatta bununla kalmayıp yer yer yürüyüşler tertip edip, sokaklarda hak aradılar. Hatta bu arada bazıları ölçüyü muhafaza edemeyip ilgililere, Müslümana yakışmayacak çirkin sözler sarfetmekten tutun da “kâfir, zalim” demeye varıncaya kadar işi ileriye götürdüler. Hâlbuki İslâm tarihi boyunca her zaman izdiham sebebiyle olmasa bile yol emniyetsizliği veya başka bir sebeple hacca gidilemediği de çok olmuştur. Bu durum Asr-ı Saadet sonrası da yaşanmış ve İbn Ömer bir keresinde hacca gidememiştir.

İhtimal, Allah (celle celâluhu) bu Tünel Faciası ile orada vefat edenleri şehitlik mertebesine eriştirirken, burada kalıp gidemeyenlere de “İyi ki gitmemişiz; gitseydik, tünelde ölenlerden biri olabilirdik vs.” dedirtmiştir. Böylece hâdiselerin diliyle Hakîm isminin gereği olarak onlara, gerekli cevap verilmiştir. Ben şahsen hac kayıt zamanı ve sonrası, onların müftülüklere, Diyanet’e yürümelerini, yürüyüp Müslümanın vakar ve ciddiyetini zedeleyen tavırlar takınmalarını, hele hele onlara “kâfir, zalim” demelerini hiç hazmedememiş ve çok utanmıştım. Şimdi de merak ediyorum, Tünel Faciası’ndan sonra bunlar acaba ne diyor ve şimdilerdeki teessüflerini protestolar zamanında söyledikleri ile nasıl telif ediyorlar. Evet, böyle hâdiseler, Bediüzzaman’ın da bir yerde ifade buyurduğu gibi “Beşer zulmetse de, kader adalet eder.”31 prensibini hatırlatıyor.

Hâsılı, bizler “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”32 âyetinin ifade ettiği mânâ ve espriye göre davranışlarımızı ayarlamalı ve kat’iyen fevrî hareketlerde bulunmamalıyız. O’ndan gelen her şeyi de iman ve itminan içinde karşılayarak, O’nun hikmetini abesiyetle itham etmemeliyiz. Aksi hâlde yolun sonunda utanan yine bizler oluruz.

  1. 29 Bkz.: İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 53/166.
  2. 30 Buhârî, bed’ü’l-vahy 1, eymân 23; Müslim, imâret 155.
  3. 31 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.70; Tarihçe-i Hayat s.667 (Risale-i Nur).
  4. 32 Bakara sûresi, 2/216.

Beşinci Bölüm Perspektife Giren Şahıslar

Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) dönemi, fıkhî meselelerin tetkik ve tahkiki açısından daha sonraki devrelere ışık tutan önemli bir devredir. Bu dönemde her ne kadar fıkhî açıdan belirli bir usûl ve prensip olduğu söylenemese de, her şeyin büyük ölçüde bir kısım ana disiplinlere irca edilerek yürütüldüğü de bir gerçektir.

Bunu bir misal ile izah edecek olursak: Onun ashabın ileri gelenleri ile istişarede bulunması, bu suretle ortaya pek farklı görüşlerin çıkması, herkesin kendi görüşünü delillendirerek müdafaa etmesi söylenebilir. Arazi hukukuyla alâkalı, Hazreti Ömer’le Hazreti Bilal arasında görüş ayrılıklarının olduğu ve bunun günlerce tartışıldığı ve neticede, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hayber ve Fedek’teki tatbikatı1 üzerinde mutabakata varıldığı zikredilebilir.2

Ancak, bizim burada asıl üzerinde durmak istediğimiz mevzu, böylesine çözümü basit bir konuda bile Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh), meseleyi müzakereye sunması ve çözümü –Resûlullah’ın uygulamasını çok iyi bilmesine rağmen– sahabenin görüşüne arz etmesi ve her zaman müzakereye açık olmasıdır ki, zannediyorum bu, günümüzün demokrasi havarilerini epey şaşırtacaktır.

  1. 1 Bkz.: Ebû Dâvûd, harâc 23-24; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/102; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/317.
  2. 2 Bkz.: Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, el-Emvâl s.73-75.

İmam Tahâvî

İmam Tahâvî, Şafiî çevresinde yetişmiş bir âlimdir. Ancak daha sonra İmam Muhammed ve Ebû Yusuf’un kitaplarını okur ve düşünce çizgisi olarak Ebû Hanife’yi tercih eder.3 İmam Tahâvî, yaşadığı dönem itibarıyla Asya’da pek tanınmamış ama, Mısır ve Şam gibi önemli merkezlerde tanınmış, sevilmiş ve saygıyla kucaklanmıştır. İmam Tahâvî, şayet hadisin çok iştihar ettiği yerlerde zuhur etseydi, bütün hadis imamlarının hatta İmam Buhârî’nin önünde mütalâa edilebilirdi. Çünkü o, sadece hadis demiyor; uzaktan-yakından bu mübarek kaynakla alâkalı her şeyden bahsediyordu. Sözün çürüğünü, sağlamdan ayırıyor, hadis hakkında hükümler veriyor ve o sahada bir sarraf gibi rahat hareket edebiliyordu. Hatta ihtilaf ve itilaf mevzuu, ciddî olarak ilk defa onun gibi bir kalem tarafından ele alınıyor, öncekilerin hulâsa-ı efkârı, sonrakilerin de en câmi kaynağı sayılacak eserler meydana getiriliyordu. Ne var ki, bütün bunlara rağmen hâlâ hadisle iştigal edenler arasında dahi, İmam Tahâvî’nin hakkıyla bilindiği kanaatinde değilim.

  • 3 Bkz.: İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân 1/71.

İrşad ve Bediüzzaman

Bediüzzaman Hazretleri, yaptığı hizmetleri yer yer değişik teşbihlerle ifade etmiştir. Onun hizmetiyle alâkalı çok orijinal bulduğum bir temsili sizlere arzetmek istiyorum.

Eskiden evlerde, hatta saraylarda bile su yoktu. Halk su ihtiyacını sokak başlarında yapılan “Hamidiye çeşmeleri”nden bin bir zorluk içinde ancak karşılayabiliyordu. Bu zorluklar karşısında daha sonraları bütün evlerde kuyu açılması düşünülmüş, Çırağan, Dolmabahçe Sarayları gibi yerlerde dahi bu çözüme başvurularak halkın su sıkıntısı giderilmiştir.

Bunun gibi Üstad da Risale-i Nur vasıtasıyla âdeta yerin altındaki bütün suları teker teker her eve bağlayıp, hem istifadeyi kolaylaştırmış, hem de kesilmez bir kaynak sağlamıştır. Evet, o, modern usûllerle istifade usûlünü getirip, Kur’ânî ruh ve mânânın bütün evlerin içine taşınmasını sağlamıştır. Artık herkes musluğu çevirdiğinde ona ulaşıp, istifade etme imkânına sahiptir.4

  • 4 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.374 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas, İkinci Mesele).

Bediüzzaman

Merhum Elmalılı, Hazreti Bediüzzaman’dan kat be kat fazla eser veren, Kur’ân’ın bütününü hem de devlet otoritesinin emriyle tefsir eden, mübarek bir zattır. Hatta siyasî ideolojinin oturma aşaması sayılan o günlerde, Kur’ân’ın muamelâta ve ceza hukukuna ait âyetlerinin bile açık açık tefsirini yapmıştır.. yapmıştır ama, buna rağmen onun hayatında, Bediüzzaman misali takipler, işkenceler, sürgünler, mahkemeler olmamıştır.

Evet, Bediüzzaman’ın Barla’da iki talebesi ile kıra çıkması bile problem olurken bu ülkede pek çok kişiye ilişilmemesi şöyle izah edilebilir: Bir kere Hazreti Bediüzzaman’ın hareket felsefesinde, bütün bir topluma yeniden hayat üfleme anlayışı yatmaktaydı. Bu ise, siyasî dengeleri ellerinde bulunduran insanları oldukça rahatsız etmiştir. Ancak bu yersiz vehimler, onu yaptığı güzel işlerden vazgeçirmemiştir. Atmış olduğu tohumlar yeşermiş, semalara ser çekmiş, olgunlaşmış, meyve vermiş ve şimdi onun bu ihya düşüncesini benimseyenler, Allah rızası istikametinde ve millet yolunda harıl harıl hizmet vermektedirler.

Muhabbet İnsanları

Mevlâna, Yunus, Hoca Yesevî, Bediüzzaman Hazretleri gibi muhabbet insanları, kuvve-i kutsiyeleri ve Allah’la irtibatları bizlerden daha fazla, yanılma payları da daha az olduğu için, çevrelerindeki insanlara sevgi, muhabbet ve hoşgörü hususunda inkârı kabil olmayan gayretleri, müessiriyetleri olmuştur. Ama onları yaşadıkları dönem itibarıyla değerlendirecek olursak, ne Ahmet Yesevî ne Mevlâna ne Osmanlı’nın bidayetinde yaşadığı söylenen Yunus Emre ne de yakın tarih itibarıyla Bediüzzaman, günümüzdeki mü’minlerin başlattığı diyalog ve müsamaha gayretleri neticesi ulaşılan seviyeyi görememişlerdir. Hatta onların her birerleri, insanın onur ve haysiyetine yakışmayacak şekilde muamelelere maruz kalmışlardı. Ahmed Yesevî’yi, altmış yaşından sonraki ömrünü bir çukurda geçirmeye iten sebebin –bu konuda farklı mülâhazalar olsa da– aleyhinde söylenen sözler ve insanlardan gördüğü tazyikler olmadığı ne malum? Mevlâna kendi döneminde tekfir edilmiştir; Yunus Emre, hep meçhul yaşamış ve neredeyse yirminci asırda tanınmış. Evet, kendi döneminde kadri, kıymeti bilinmeyenlerden biri de Yunus’tur.

Ve, Asrın Çilekeşi’nin yaşantısı, o hepimizin malumu!.. “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm biri mi zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım…”5 ifadeleriyle anlattığı zehir-zemberek bir hayat yaşamıştır.

Bütün bunlara rağmen onların hiçbiri, kendi dönemlerinde bugünkü diyalog ve hoşgörü temsilcilerinin gördüğü ölçüde bir hüsnükabule mazhar olmamış, mesajları mâşerî vicdanda bugün olduğu ölçüde mâkes bulmamıştır. Zannediyorum onlar bu asırda bulunup hoşgörü ve diyaloğa bugün gösterilen yönelişi görselerdi: “Nasıl oluyor da siz böyle tabakat-ı beşer çapında diyaloğa muvaffak oluyorsunuz, bu işin sırrı nedir?” diye sorarlardı.

Bu devâsâ kametlerin mazhar olamadıkları bir olgu ve bir mazhariyeti elde tutmak için bu yolda ısrar etmek gerekir. Dün önemli bir zat bana, “Daha düne kadar hak-hukuk mevzuunda hassas olmayan medya, bugün büyük ölçüde bu tavrından vazgeçmiş durumda.” dedi. Aslında bunlar yeryüzüne Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu hüsnükabulün bir göstergesidir. Onun için bunu görmezlikten gelmek nankörlük, görüp de şükretmemek inkârın ayrı bir buududur.

  • 5 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).

Tahiri Mutlu

Hazreti Bediüzzaman’ın anlayışına göre, eğer bir beldede iman dolu bir sîne varsa, orada, bütün gönüllere imanın güzellikleri duyrulabilir. Evet, “Himmetim milletimdir.”6 diyen insanların yapacağı hizmetler hem Allah’ın hem de Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beklediği hizmetlerdir.

Bu anlayışa göre Allah’a yürekten inanan her bir mü’min gönül, bir beldeye gittiğinde orada tam merci olmalı ve bütün karanlıkları aydınlatacak bir performans sergilemeli.. duygu ve düşünceleri ışığa garkedecek bir misyon ortaya koymalı ve çevresinde hemen yüzler, binler hâlelenmelidir –ve inşâallah öyle olur–. Bu ise ancak, sahabenin ilkleri gibi, davayı hayatının gayesi bilmekle gerçekleşecek bir husustur.

Konuyla alâkalı bir hatıra nakledeyim size: Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu –makamı Cennet olsun– bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstadına teslim ediyor.

Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimî ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı. Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, حَسْبِي رَبِّي جَلَّ اللّٰهُ مَا فِي قَلْبِي غَيْرُ اللّٰهِ نُورُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, “Devam edin, bizler sizinle beraberiz.” diyorlar.

Zaten, İslâmî esaslar çerçevesinde meseleye baktığımızda, dava şuuruna uyanan herkesin böyle davranması gerekmez mi? Meselâ Allah (celle celâluhu) bana: “Ben seni mütedeyyin bir aile ocağında yetiştirmedim mi? Senin gözünü tekyede, medresede dünyaya açmadım mı? O hâlde niye böyle miskin bir hayat yaşıyorsun?” derse ben ne cevap veririm? Hadis-i şerifte Allah Resûlü buyuruyor ki: “Kul dört şeyin hesabını vermeden kıyamet günü bir adım dahi atamaz; evet, ömrünü nerede geçirdiğinin, ilmiyle ne yaptığının, malını nereden kazanıp nereye harcadığının, vücudunu nerede yıprattığının hesabını.”7

Hâsılı, bizlerin, yakın ve uzak çevresinde hâlâ İslâm’ı tanımayan insanlar varsa, durumumuzu yeniden gözden geçirmemiz icap edecektir.

  • 6 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.95 (İlk Hayatı).
  • 7 Tirmizî, kıyâmet 1; Dârimî, mukaddime 45.

Bediüzzaman ve Post – Modernizm

Her ilmin kendine has bir orijini ve o orijin etrafında örgülediği terminolojisi vardır. O terminolojiye vâkıf olmadan, bahis konusu ilim hakkında fikir mütalâasında bulunmak doğru değildir. Aksi hâlde insan yaptığı tespitlerde bir kısım yanlışlıklara düşebileceği gibi, başkalarını da yanıltabilir. Meselâ, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı, kendine has orijini ve o orijini ifade eden terminolojisiyle, hedefleri itibarıyla olmasa da üslûbu itibarıyla nev-i şahsına münhasır koleksiyondur. Öyleyse onunla alâkalı araştırma ve değerlendirme yapmak isteyenlerin öncelikle o terminolojiye vâkıf olmaları şarttır. Ayrıca bunların Külliyat’ın ihtiva ettiği sahaya ait, en azından ansiklopedik ölçüde bir bilgiye sahip olmaları gerekir.

Daha önceki yıllarda Üstad’ın pozitif neticeleri değerlendirmesini esas alarak ona pozitivist diyenler çıkmıştı. Geçenlerde de ona bir kısım eski telâkki ve anlayışlara karşı çıktığı düşüncesinden hareket ederek post-modernist dediler. Bence bu türlü yanlış değerlendirmelerin temelinde, öncelikle o eserlere ait terminolojiyi tam kavrayamama yatmaktadır. İkinci olarak da post-modernizm adına oluşturulmuş bulunan şablondur. Onlar, bu şablona belki de bir tek görüşü itibarıyla uyan herkesi oturtmakta ve Bediüzzaman’a post-modernist sıfatını takmaktadırlar. Hâlbuki eğer post-modernizm, oturmuş bazı şeylere karşı bir başkaldırı ise Üstad bundan fersah fersah uzaktır.

Evet, Üstad, pozitivist olmadığı gibi post-modernist de değildir.

Necip Fazıl’ın Düşünce Ufku ve…

Türkiye’de basın tarihimiz açısından, bazı yazarların hep birbirleriyle kapıştıklarını görürüz. Daha çok uç noktalarda bulunan insanların gerçekleştirdiği ve bazen günlerce, hatta aylarca süren bu kapışmalar, o dönemde o düşüncelerin temsilcileri tarafından ilgiyle takip edilmiştir.

Bu türlü tartışmalar, bazen birbirine yakın insanlar arasında da olmuştur. Meselâ, rahmetli Necip Fazıl ile Peyami Safa veya Nureddin Topçu farklı zamanlarda birbirleriyle kıyasıya tartışmışlardır. Ancak bunlar, netice itibarıyla davaya zarar verme noktasına geldiğinde, kalemlerini kırmasını da bilmişlerdir. Meselâ, bugün bile herkesin gözlerini yaşartan bir hâdise vardır ki unutulmamalıdır. Necip Fazıl’ın Peyami Safa ile devam eden bir tartışmasında “Çevremizde ağzını açmış ve canavarlar gibi bizleri yutmak için bekleyen, bir sürü düşman varken, bizim kendi kendimizle uğraşmamız doğru olamaz.” mülâhazasıyla kalemini kırması bir vefa ve firaset örneğidir. Üstad’ın fıtratını bilenler, onun bu davranışının ne denli bir fedakârlık olduğunu takdir edeceklerdir sanırım.

Burada onun hassasiyetiyle alâkalı hoş bir hatıramı da zikretmek isterim. 1965’te Kırklareli’nde bir konferans vermişti. Orada mahallî bir mecmua, bu münasebetle Necip Fazıl aleyhinde çok kötü şeyler yazmıştı. Biz de onu Üstad’a göndererek kendilerini bundan haberdar etmiştik. Bunun akabinde çıkan ilk Büyük Doğu’nun orta sayfalarında kocaman bir çomar, yanında da küçük bir fino bulunan karikatür çizilmiş ve altına da: “Biz böyle kocaman çomarlarla uğraşırken bu fino da nereden çıktı?” diye yazılmıştı.

Hâsılı, basındaki tartışmalar, üslûbumuza aykırı ve fitneyi körüklüyor mahiyette olmamalıdır. Böyle yapılınca hem kitleler aldatılıp, yanlış şeylerle meşgul edilmiş, hem de başkalarına koz verilmiş olur. Hele bu kapışmalar esnasında gıybetlere giriliyor ve bu gıybetler de hasetten kaynaklanıyorsa, hatta olur olmaz itham ve iftiralarda bulunuluyorsa, bunun İslâmî esaslarla telifi mümkün değildir.

Ayrıca, bir de günümüzde üstü kapalı gıybetler var ki, bunlar daha tehlikeli ve başkalarını Müslümanlar hakkında en kötü zanlara ve tahminlere sürükleyecek mahiyette. Evet, bir kısım gizli şeyler dönüyor imajı uyarmak –aslı olmasa da– inananları töhmet altında bırakır. Böylesi sözler, kocaman bir cemaati ilgilendiriyorsa, o daire-i kutsiye içine giren herkesle helâlleşmek gerekir. Aksi hâlde, böylelerinin Cennet’e girmesi hayal olur.

Halid İbn Velid ve Mute

Bazı siyer yazarları Mute Savaşı’nda Hazreti Halid’in ordusunu geri çekmesini çok değişik değerlendiriyorlar.8 Kanaatime göre Hazreti Halid, öyle bir ortamda, yapılabileceklerin en güzelini ve en doğrusunu yapmıştır. Zaten Medine’ye dönüşlerinde de, Allah Resûlü’nün hiçbir şey dememesi, hatta yapılan şeyi tahsin buyurması bu kanaatimi pekiştiren en önemli bir unsurdur.9

Mute, kuvvetler dengesinin olmadığı, 3.000’e karşılık10 200.000 kişilik iki ordunun karşı karşıya geldiği savaştır.11 Bizans o günlerde dünyanın süper gücü, Müslümanlar ise malum.. ve Medine’de kendilerine henüz yer-yurt edinmeye çalışma konumundadırlar.. sayıları az, imkânları dar, arka çıkanları da yoktur. İşte bu, iman, aşk, şevk, cihad, gazâ, şehadet… gibi duygu ve inançlarla dopdolu üç bin insan, koskoca bir devletle çarpışmaktadır Mute’de.

Mute aynı zamanda, Allah Resûlü’nün canı gibi sevdiği Zeyd İbn Hârise, Cafer İbn Ebî Talib, Abdullah İbn Revâha’nın şehit düştüğü bir ulu meşheddir.12 Üç kumandanı peşi peşine şehit düşen askerin moral gücünü tasvir etmeme gerek yok sanırım. İşte Hazreti Halid’in kumandayı eline aldığında İslâm ordusunun hâli budur.

Acaba Mute’de ne yapmıştır Hazreti Halid? Üç gün üst üste ordunun değişik kanatlarında yer alan insanları sürekli yer değiştirerek, Bizanslılara, takviye güçler geliyor imajını vermiş ve evvelâ moral olarak onları çökertmiştir.13 Bu arada cansiperâne savaşmış.. ve farklı rivayetlere göre o gün elinde 7 veya 9 kılıç kırılmıştır.14 Sonra da askerini usta bir manevra ile geriye çekebilmiştir. İşte Hazreti Halid’in böyle geriye çekilmesi, kısa veya uzun vadeli bir teknik ve taktiktir. Tabir-i diğerle iki adım ileriye atlamak için bir adım geriye çekilmektir ve tam bir aksiyondur.

Kaldı ki İnsanlığın İftihar Tablosu da iradî veya gayriiradî olarak tecellî eden böyle bir geri çekilme taktiğini Huneyn’de uygulamıştır. Yani hafif bir bozgun neticesi geriye çekilen kuvvetlerinin gözü önünde atını düşman ordusu üzerine yöneltip “Ben peygamberim, bunda yalan yok!” diyerek askerlerini derlemiş-toparlamış ve Taif okçularını kıskaca almıştır.15

Hendek’te de aynı şey geçerlidir.. evet, o güne kadar Arapların bilmediği bir savaş tekniğinin uygulanması, yani Medine’nin etrafında hendeklerin kazılması bir taktiktir ve kat’iyen bir geri çekilme, ölümden kaçma değildir?16 Rica ederim, 3.000 inanan insanın 10.000 kişi ile karşılaştığı, dolayısıyla kuvvet dengesinin hiç ama hiç mi hiç bulunmadığı o muharebeden, hem de hiç şehit vermeden, kadınların kılına dahi dokundurulmadan çıkılması bir başarı değil midir?17 Dolayısıyla Allah Resûlü’nün Huneyn’de Hendek’teki tabyeleri, Hazreti Halid’in Mute’deki taktikleri, pratikte strateji düşüncesine dayalı davranışlardır. Ve bir mânâda aksiyonun ta kendisidir.

  1. 8 Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 4/247-250.
  2. 9 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/23; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/129.
  3. 10 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/22; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/128.
  4. 11 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/24; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/129.
  5. 12 Buhârî, fezâilü ashab 25; meğâzî 44; Nesâî, cenâiz 27; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/204.
  6. 13 el-Vâkıdî, Kitâbü’l-meğâzî 2/764.
  7. 14 Bkz.: Buhârî, meğâzî 44; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/217.
  8. 15 Buhârî, cihâd 52, 61, 97, 167, meğâzî 54; Müslim, cihâd 78-80.
  9. 16 Buhârî, cihâd 33, meğâzî 29; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/173.
  10. 17 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/176; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/66; el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 3/428.

Altıncı Bölüm Müteferrik

Halk arasında, “Her yerin bir delisi, bir de velisi vardır.” şeklinde bir kanaat mevcuttur. Bunun ne denli doğru olup olmadığını bilemiyoruz ama, tarihe baktığımızda bunun pek çok misalini görebiliyoruz. Meselâ, Hazreti Üftâde’nin yanında meczup bir insan, Ahmet Şâzilî’nin yanında başka bir meczup vardır. Bunlardan başka bir de halk tarafından kabul görüp saygı duyulan Somuncu Baba, Derviş Ali Baba, Ayakkabıcı Baba, Nalbant Ahmet Efendi… gibi insanlar bulunuyor. Bütün bunlar, bulundukları devirde halk üzerinde koruyucu melek olmuş ve âdeta Hızır gibi onların yardımına koşmuşlardır.

Bence bu işin hakikî sırrı; Cenâb-ı Hak, böylesi mukassi görünümlü insanlarda bir vilâyet gerçeğini saklıyor olmasıdır. Mazhar olduğu şeyler kendi müktesebatıymış gibi kibir, benlik ve gururla caka satmak isteyenlere karşı, Allah, vilâyeti ve kâmil mânâda insanlığı bu pejmurde görünümlü insanlara temsil ettiriyor. Onları bu meçhuliyet semeriyle ketmedip, kendi sırr-ı mektumunun menşuru hâline getiriyor ve bunlar vasıtasıyla vâridâtını insanların kalblerine akıtıyor. Bu vesileyle de, türlü türlü davranışlardan doğacak gazabı önlemiş oluyor.

Gurur, kibir, bencillik… gibi şeylerle ince hesapları olmayan bu insanlara toplum içinde daha çok bizim ihtiyacımız vardır kanaatindeyim. Çünkü her ne kadar bu insanlar yer yer Bektaşice tavırlar sergileyip, çeşitli semerler altında görünseler de, daha çok koruyucu bir ruh gibi, topluma gelmesi muhtemel kötülüklere karşı daima bir şemsiye vazifesi görmekteler…

Kuvvet ve Mantık Üzerine

Savaşlarda insan hissiyatı daima mantığın önüne geçiyor. Tabiî neticede de insanî ve evrensel değerler bütünüyle unutulabiliyor. Kalıcı rahatsızlıklara sebebiyet veren ve nesiller boyu o ülkeyi hatta bütün insanlığı tehdit eden hastalıklara vesile olan atom bombaları, nükleer ve kimyasal silâhlar hep böyle bir ruh hâletiyle kullanılır.

Evet, gücü, kuvveti ellerinde bulunduranlar, temsil ettikleri güce, kuvvete güvenerek, her zaman problemleri o yoldan çözmeyi tercih ettiklerinden çok defa mantık ve muhakemeyi kulak ardı edegelmişlerdir. Bence bu durum mükemmel dönemlerde bile en masum kişilerin masum olmayan hatalarıdır. Meselâ, Yavuz Sultan Selim –makamı Cennet olsun– Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye’de haince düşünceleri ezme, yok etme adına elinde bulundurduğu gücü, kuvveti kullanmış; kullanmış ve o problemi mantık ve muhakeme ile halletme cihetini belki de olması gereken seviyede düşünmemiş/düşünememiştir. Fatih’in Belgrad Ormanları’nda içine düştüğü ahvâli de aynı çizgide düşünebiliriz. İşte bütün bu durumlarda, mantık ve muhakemenin kaba kuvvete yenik düştüğü söylenebilir.

Başımı ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koyacağım o koca sultanları kritik etmek, benim haddim değildir. Ama objektif bir gerçeğe dikkatlerinizi çekmek istedim. O gerçek; ihkak-ı hak peşinde koşarken, mantık ve muhakemeyi devre dışı bırakmamak gerektiği gerçeğidir…

Kuruluşunda Osmanlı

Osmanlı kuruluş döneminden başlayarak, ta duraklama dönemine gelinceye kadar devlet sistematiği adına dinin genel kurallarına bağlı çok değişik ölçüler vaz’etmiş ve bunlarla bütün bir dünyaya örnek olmuştur. Şimdiki süper güç Amerika’nın belli ölçüde Osmanlı devlet sistemine benzer bir sistemi benimsemesini hayretle müşâhede ediyoruz. Evet, Osmanlı, Selçuklular’dan sonra birbirleriyle çarpışan ve fikir dağınıklığı içinde bulunan beyliklerle hemen hemen hiç mücadeleye girişmemişti. O, kendisini içinde bulduğu veya bulunduğu kargaşa ortamına kaptırmamış, başkasının hesabına kürek çekmemiş ve bütün himmetiyle Batı’ya yönelmişti. Zaten gönül verilip bayraklaştırılmak istenen dava için akl-ı selimin kabul ettiği tek yol da zannediyorum işte bu idi!.

Ayrıca, birbirleri ile boğuşan bu Anadolu beyliklerine “Biz ‘Allah Allah’ diyen insanlarla savaşmayız.” deyip, onlara teminat vermesi de, arkasını sağlama alma açısından çok önemli ve çok akıllıcaydı.

Öte yandan Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, dahilde olan çarpışmalarda ciddî haksızlıklar meydana gelebilir. Her iki taraftan ölenler Müslümandır; harap olan şehirler, dul kalan kadınlar, öksüz ve yetim çocuklar, ekinler, araziler hepsi ama hepsi bizimdir. Bütün bunların çiğnenmesi ise, hiç kimsenin tasvip etmeyeceği ölçüde bir zulümdür.1 İşte Osmanlı, hiçbir zaman bu türlü zulümlere girmemişti…

Ve en önemlisi de Osmanlı, çok kaliteli bir Müslümanlık sergilemişti. O, Allah Resûlü’nün metotlarına hep sadık kalmış; icabında Yahudi ve Hristiyanları bile kendi cephesine çekip, onları istihdam edebilmişti. Evet, daha başlangıçta, Gazi Mihal, Evranos, Zağanos Paşaların gelip Müslüman olmalarının temelinde, Osmanlı’nın adalet, eşitlik, hürriyet gibi kavramları gerçek mânâda temsil etmesi söz konusuydu. Hâlbuki bu kavramlar, o dönemde Bizans İmparatorluğunda, zannediyorum henüz hecelenmiyordu bile.

Hâsılı, Osmanlı’nın torunları olarak onlardan alacağımız çok büyük dersler var. Biz bu derslerden birkaç kesit sunmaya çalıştık.

  • 1 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.689 (Risale-i Nur).

Perde Önü ve Perde Arkası Gerçekler Kadir, Kudret ve Bedir

Bedir, Mekke ile Medine arasında bir mevkinin adıdır. Belki de ay oradan çok iyi temâşâ edildiği için, bu yer “Bedir” diye anılmıştır. Bu çerçevede, gökteki Bedir ile gökler ötesinden gelen Kadir birbirine benzeyebilir. Kur’ân-ı Kerim’de, meleklerin yeryüzüne indiği açıkça ifade edilir.2 Onların, Bedir Savaşı’nda Müslümanları teşcî ve kuvve-i mâneviyelerini artırmak için, başlarında Cebrail (aleyhisselâm) olduğu hâlde indikleri de yine Kur’ân-ı Kerim’de sarahaten zikredilmektedir.3 Melekler, rantabl çalışırlar; daha doğrusu çalıştırılırlar. Bu itibarla da Kadir Gecesi ile onların Bedir Savaşı’nda inmeleri aynı güne rastlamış olabilir.. evet, bu hususta kesin bir şey söylemek mümkün olmasa da, Bedir Savaşı, Kadir’e tevafuk etmiş olabilir.

Kadir Gecesi’nin geceler içinde ayrı bir yeri olduğu gibi;4 Bedir Savaşı’nın İslâm tarihinde, Bedir Ashabı’nın sahabe arasında ve Bedir’e iştirak eden meleklerin de bütün melekler arasında hususî bir yeri vardır.5 O kadar ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’nin fethine hazırlanırken, Hâtıb İbn Ebî Beltaa, fetih hazırlığını Mekke’de Kureyş’in ileri gelenlerine bildirmeye teşebbüs eder. Bir kadınla onlara mektup gönderir. Ama Allah, Efendimiz’i bundan haberdar eder. O da gidip mektubu getirmeleri için Hazreti Ali, Hazreti Zübeyir, Hazreti Mikdad’ı gönderir. Derken mektup getirilir. Mektup Hâtıb İbn Ebî Beltaa’dandır. Hâtıb İbn Ebî Beltaa’nın yaptığı, normal ölçülere göre nifak sayılır. Bu yüzden, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Yâ Resûlallah, bırak şu münafığın kellesini alayım!” der; ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ne biliyorsun? Belki Cenâb-ı Allah, Bedir Harbi’ne katılmış bulunanlara savaş günü bakıp ‘Siz istediğinizi yapınız, Ben sizi affetmişimdir. Cennet size vacip olmuş, siz de Cennet’e girmeye hak kazanmışsınız.’ buyurmuştur.”6 diye cevap verir…

İşte ilâhî kıstaslarla Bedir ve Bedir Ashabı budur! Kadir Gecesi, semavî tâkların kurulduğu, sultanların gelip geçtiği ve meleklerin kutladığı gecedir. Bu gecede melekler ceste ceste inerler. Kadir sûresinde bu iniş anlatılırken, zorluk ifade eden bir fiil sigası (kip) kullanılır: تَنَزَّلُ yani o kadar çok melek, o kadar ciddî bir arzu ile iner ki, hep birlikte bir turnikeden geçiyorlarmış gibi bir sıkışıklık ve zorluk yaşanır. Ve bu iniş şafak atıncaya kadar devam eder.7

Ayrıca Kadir; değer, kıymet ve ölçü mânâlarına da gelir. Bu kelimenin kudretle de münasebeti vardır. Allah, nasıl ahirette hikmetinden daha çok kudretiyle muamele eder; öyle de Kadir Gecesi’nde de hikmetten daha çok kudret hâkimdir. O gecenin kadrini bilenlere ilâhî vâridât dolu dolu gelir; hem de ahirette mü’minlere mükâfat verilmesi ölçüsünde gelir. Bunları elde etmek için, Kadr’in kıymetini bilmek, semavî vericilerden yağan vâridâtı alabilmek için Kadir Gecesi’ni bir alıcı gibi kullanabilmeye bağlıdır. Bu gecede insan melekî yanının inkişafıyla, meleklerle şu veya bu şekilde temasa da geçebilir.

  1. 2 Bkz.: Fussilet sûresi, 41/30; Kadir sûresi, 97/4.
  2. 3 Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/123-126.
  3. 4 Bkz.: Kadir sûresi, 97/1-5.
  4. 5 Bkz.: Buhârî, meğâzî 11; İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/465.
  5. 6 Buhârî, cihâd 141, meğâzî 46, tefsîru sûre (60) 1, isti’zân 23; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 161.
  6. 7 Kadir sûresi, 97/1-5.

Tarihî Tekevvünler

Büyük tarihî tekevvünler birden gerçekleşmez. Onların geliştiği belli bir vetire ve belli süreler vardır. Meselâ, bu büyük oluşumların biriyle alâkalı bazen bir müjdenin verildiğini duyarsınız. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmeden önce, “570’te bir insan çıkacak ve nuru bütün dünyayı kaplayacak.” diye müjdelerin verilmesi gibi.. oysaki 570 olur, 610 olur, hatta 630 olur, henüz beklenildiği ölçüde herhangi bir zuhur ve tecellî söz konusu değildir. Aslında bu zuhur beklenildiği zaman değil, belki daha ileride olacaktır.

Aynı şekilde, 1876’da Şark’ın yalçın kayalıklarından bir ateşpâre zuhur edeceği ve din-i mübin-i İslâm’ı yeniden gönüllerde ihyâ edeceği bazı ehl-i keşif tarafından müjdelenmiştir.8 Oysaki müjdelenen zat, o tarihte henüz dünyaya teşrif etmiştir. Misyonunun tamamlanması gelecek yıllarda gerçekleşecektir. Evet, çekirdekte ağaç, damlada derya görülür ve müjdelenir. Ağacın tam büyümesi, deryanın bütünüyle ortaya çıkması ise zamana bağlıdır; belli bir sürenin geçmesine vâbestedir. Öyleyse kuluçka sabrıyla zamanın çıldırtıcılığına karşı beklemek icap eder.

  • 8 Bkz.: Necmeddin Şahiner, Üç Feyizli Nur s.178.

Mekke Fethi ve Dâussıla

Mekke fethinin gerçekleşmesinin temelinde, dâussıla düşüncesinin hâkim olduğunu söylemek fevkalâde yanlıştır. Dâussıla, yıllar önce inançları uğrunda Mekke’den kovulan, ayrılan ya da ayrılmak zorunda bırakılan insanların, tekrar yurtlarına, yuvalarına dönme arzusu ise, Mekke’nin fethini müteakip fatih sahabenin Medine’ye geri dönmesini nasıl izah edeceğiz? Hatta Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Sa’d İbn Havle’nin Mekke fethi esnasında hastalanmaları, onlarda Medine’ye dönememe endişesi hâsıl etmişti. Bu yüzden Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın çok üzüldüğünü siyer ve megâzî kitapları kaydeder.9 Sa’d İbn Havle’nin Mekke’de vefat etmesi Allah Resûlü başta olmak üzere, sahabenin onun hakkında üzüntülerine vesile olmuştu. Bunu da yine aynı kaynaklarda görmemiz mümkündür.10

Acaba sahabeyi böyle bir düşünceye iten sebep ne idi? Evet, onlara göre hicretin itmam ve ikmali, dava uğruna hicret edilen beldeye bir daha geri dönmemekle kabildi. Ve yine onlara göre, geriye dönmek, dönekliğin ta kendisiydi.

Şimdi bu düşüncelerle hayat çizgilerini belirleyen ve ondan zerre kadar inhiraf etmeyen insanların gerçekleştirdiği Mekke fethine, “Dâussıla yegâne veya hâkim faktördü.” demek, insafla bağdaşmayacağı gibi, inandırıcı da olmayacaktır. Evet, bu insanların davalarından başka bir düşünceleri yoktu. Onlara değil Mekke’ye, Çin’e, Maçin’e gidin denilseydi tereddüt etmeden giderlerdi; nitekim gitmişlerdir de.

  1. 9 Bkz.: Buhârî, cenâiz 37; Müslim, vasiyyet 5.
  2. 10 Bkz.: Buhârî, cenâiz 37; Müslim, vasiyyet 5.

Kâbe – Ümmü’l-Büyût

Kur’ân, Mekke şehrine “Ümmü’l-Kurâ” yani “Beldelerin, şehirlerin anası”11 diyor. Buradan hareketle Mekke’de yer alan ve insanlık tarihi kadar eski diyebileceğimiz Kâbe’ye, Ümmü’l-Büyût (Evlerin Anası) denilebilir.

Ev düşüncesi yeryüzünde Hazreti Âdem ile başlamış, onunla doğmuş ve onunla gelişmiştir. Allah’ın izni ve işaretiyle ilk evi Hazreti Âdem inşa etmiştir. Bu açıdan Kâbe’ye insanlık tarihi kadar eski demeyi uygun gördük.12

Öte yandan, Kâbe yeryüzünde Sidre-i Müntehâ’nın izdüşümüdür. Bu itibarla kıyamete kadar bütün evler, evlerin içindeki sakinler ona teveccüh edeceklerdir. Öyleyse Ümmü’l-Büyût’un fethi, bütün evlerin fethi mânâsını taşır. Nasr sûresindeki “Allah’ın fethi ve yardımı geldiğinde, insanları Allah’ın dinine fevç fevç giriyor görürsün.”13 âyetine değişik buudları ile, bu hakikate tercüman oluyor gözüyle bakılabilir ve öyle de değerlendirebilirsiniz.

  1. 11 En’âm sûresi, 6/92; Şûrâ sûresi, 42/7.
  2. 12 es-Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân 3/115; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/115.
  3. 13 Nasr sûresi, 110/1-2.

Sokullu ve Sinan

Osmanlı’nın bidayetine baktığımızda Gazi Mihal, Evranos, Zağanos Paşa… gibi yabancı isimlere rastlarız. Bu durum, bir kısım insanlar tarafından tenkit edilse de, cihan devleti yolundaki bir oluşum içinde bu tür yabancıların yer almasında hiçbir beis yoktur.

Daha sonraki dönemlerde de yine Mimar Sinan, Sokullu Paşalar… gibi Türk olmayıp, Osmanlı Devleti’nin siyasî, idarî, askerî ve kültürel hayatında önemli roller üstlenmiş değerli şahsiyetler her zaman var olmuştur. Meselâ bir Sokullu Mehmed Paşa, Kanuni, Sarı Selim gibi padişahlar döneminde sadrazamlık yapmış ve ta Üçüncü Murad zamanında kendi makamında hançerlenerek öldürülmüştür. Osmanlı insanları, devşirme olan bu kimselere, gönlünü o denli açmış, o denli imkân hazırlamış ve öyle bir Müslümanlık sergilemiştir ki, bu müsamahayı gören niceleri “Allah bana nasip eder mi, ben de sinemden bir hançer yiyip de şehit olayım?” mülâhazaları içinde yaşamış ve saf kan bir vatan evlâdı gibi hareket etmiştir. İşte Sokullu da bunlardan biridir. Evet, o, bu düşüncelerle hançerlenip yatarken: “Allah’a hamd olsun, bunu bana nasip etti!” diyebilmiştir.

Yine Osmanlı’nın cami, köprü, çeşme, kervansaray, medrese, bina… hemen bütün mimarî sahalarda, estetik mânâda en üst seviyeye ulaşmasının yanında.. binlerce eseriyle bizlere hâlâ rehberlik yapan ve mimaride ruh dünyamızın eşsiz mümessili Sinan da bunlardan biridir.

Yalnız bazıları, katı ırkçılık mülâhazalarıyla bunları hafife almıştır. Ama böyle bir davranışın iz’ân ve akl-ı selim tarafından hüsnükabul görmeyeceği kanaatindeyim. Aslında bu yanlış mülâhaza yabancıların: “Türklerde nerde estetik anlayışı!. Aslen Rum olan Sinan olmasaydı o eserleri Türkler ortaya koyamazdı..” gibi düşünmelerine cesaret vermiştir. Şimdi de Yunanlılar, Türkün ince zekâsının bir ürünü olan Karagöz-Hacivat’a sahip çıkmakta ve bunlar bizimdir demektedirler. Oysaki bütün bunlar bizim kültürümüzün birer parçasıdır. Onun için bunlar önce ciddî bir milletin ciddiyet ve vakarı ölçüsünde korunmalı, sonra da bütün imkânlar seferber edilerek cümle âleme anlatılmalıdır.

Düşünce ve İfade Üzerine

Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal, eserlerini zevkle okuduğum kişilerdir. Bunlar, kendi devirleri itibarıyla küçültülmüş, ufalanmış Türkiye’yi bir türlü hazmedememişlerdir. Onun için bunlar, teselli olarak geçmişe sığınmış, eserlerinde daima geçmişe olan özlemlerini dile getirmişlerdir. Hâlihazırdaki kaos içinde sıkışmayı hayal dünyalarında genişleterek rahatlamaya çalışmışlardır. Tanpınar’ın “Beş Şehir” kitabına ve “Bursa’da Zaman” şiirine bakıldığında bu ruh haletinin hâkim olduğu görülür.

İnsanlar, hiçbir zaman içinde bulundukları zamandan razı olmamışlardır. Bazıları geçmişe, bazıları da geleceğe kaçmış; böylelikle kendilerini ve hayal dünyalarını tatmine çalışmışlardır. Materyalist ve pozitivistler, geleceği düşünüp geleceğin pembe dünyasının hayaliyle hâli değerlerdirmeye çalışırken, biraz inancı olanlar, hâli geçmişin sağlam temelleri üzerine bina ederek ümitle azmin verdiği enerji ve kuvvetle geleceğin hülyalı maviliğine doğru koşmuşlardır. İşin realitesi ve dengesi de budur. Zira biz, ne geçmişten ne de gelecekten kopuk tek taraflı bir dünya kuramayız. Gelecek çok önemlidir ve bu öneme binaen hâlin değerlendirilmesi ayrı bir önem kazanır. Fakat geçmişi olmayan milletler için bunların ikisinin de önemi kalmaz, söner gider.

Zamanın bereketsizleşmesi, duygu, düşünce ve idealde bereketin kapısını aralamaktadır. Çünkü insanlar, zamanın darlığı nispetinde düşünce ızdırabı çekmekte ve kendilerini zorlamaktadırlar. Bu zorlama ve ideallerdeki şeyleri gerçekleştirme adına çekilen bu ızdıraplar da bir ihtiyaç duası hâline gelmekte ve bu zaruretin verdiği hava, değişik ifade şekillerine vesile olmaktadır. İfadedeki bu değişiklik ve renklilik, edebiyatımız adına ciddî bir zenginliğe ulaşmaktadır. Fakat bu zenginlikten sonra bir unvan dönemi başlamakta ve insanlar yeniden kendilerini rehavete salmaktadırlar. Bu rehavet dönemi, kırk-elli sene hatta Osmanlı’da olduğu gibi daha fazla sürebilmektedir. İnsanların, zamanın boşluklarına ve eriticiliğine karşı koyup fikrî büzüşmeye maruz kalmamaları için; ruh, beyin ve kabiliyet güçlerinin tamamını o düşünce aralığında sabit tutmaları ve kendilerini rehavete salmamaları gerekir.

Bir diğer önemli husus da insanın durup dururken düşünce insanı olamayacağıdır. Ülke ve milletin problemleri üzerinde sürekli düşünülmesi gerekir ki bu, bir bakıma o işin fiilî duası demektir. Bundan sonra istidadının açık olması ölçüsünde Cenâb-ı Hak ona, değişik problemleri çözme, insanların onun fikirlerinden istifadesi ve onun vesilesiyle insanlara yol gösterme gibi lütuflarda bulunabilir.

İnsanlar, değişik kaynaklardan istifade ederek enfes ve enteresan düşünceler ortaya koysalar bile; düşünce üretmekten uzak tipler, kendilerinden daha çok başkalarının düşüncelerini naklederler. Herkesin ulaşamadığı, kendilerine orijinal gelen fikirlerin nakilciliğini yapan bu insanlar, belki takma kanat kullanarak belirli bir dönem uçabilirler. Fakat bir gün mutlaka külah düşer, kel meydana çıkar. O bakımdan, okuma ciddî bir disiplin işidir ve herkes okurken kendi düşüncesini yakalamaya ve kendi düşünce yapısını kurmaya çalışmalıdır.

Bosna Yararına Maç14

Bosna-Hersek Balkanlarda İslâm’ın kaderi adına kanayan bir yaradır. Bu kanayan yarada, kan kaybeden de Türkiye’dir. Türkiye, Bosna vesilesi ile gün geçtikçe kan kaybediyor, itibar kaybediyor. Büyüklüğe sıçrama mevsiminde, kendisinden medet uman devletler ve milletler, bekledikleri performansı göremeyince, ona olan güvenleri sarsılıyor ve başka arayışlar içine giriyorlar. Bu ise Türkiye’nin kazanma kuşağında iken kaybetmesi demektir. Hâlbuki bu altın kuşakta şimdilerde başı sıkışan, derde düşen herkesin, çare diye başvuracağı güçlü bir devlet olmalı ve bu devlet tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi gürül gürül ses çıkarmalıydı.

Bosna meselesinde, yaklaşık 4 yıldan beri siyasî ve gayrisiyasî birçok insan, değişik platformlarda söylenmesi gerekli olan şeyleri söyledi, yapılması gerekli olan şeyleri yaptılar. Bu aşamada biz de sporun evrensel dilini kullanalım istedik. O dil ile yeni baştan “Bosna’da çocuklar ölmesin, kan dökülmesin, savaş dursun, kadınlar dul kalmasın, çevre tahrip olmasın…” düşünceleri ile böyle bir organizasyon içine girdik. Evet, sporun ruhunda centilmenlik vardır. O insanları birleştirme, aynı duygu ve düşünce çatısı altında toplamada etkili bir yere sahiptir. Burada bir de dünya çapında söz sahibi sporcular bulunursa, onların dünyaya verecekleri mesajın çok daha anlamlı olacağı herhâlde izahtan varestedir.

Yalnız bu konuda bir temennimi arz etmek istiyorum. Keşke bu organizeyi televizyon, radyo ve bütün gazeteleri ile ortaklaşa olarak Türk medyası düzenleseydi.. ve müşterek bir deklarasyon yayınlayabilseydi. O zaman bunun bütün dünyada meydana getireceği yankının daha fazla olacağı muhakkaktı. Fakat her şey geçmiş değil. Bosna meselesi de bitmiş değil. Çare ve çözüm arayışları da. Onun için inşâallah bu teklifimiz medya idarecileri tarafından hüsnükabul ile karşılanır, bu ve buna benzer düşüncelerle daha çok organizeler yapılır.

– Niçin “Her şey Bosnalı Çocuklar İçin” sloganı kullanıldı?

İstikbal bugünün çocukları ve gençleri üzerinde bayraklaşacaktır. Siz bir milleti yok etmek istiyorsanız önce onların çocuklarını ortadan kaldırmanız gerekecektir. Onun için 4 yıldır çok ciddî bir soykırıma maruz kalan Boşnakları geleceğe taşıyacak olan, yetim ve öksüz kalan bu çocuklardır. Onlara sahip çıkmak Bosna’ya, Bosna’nın geleceğine sahip çıkmak demektir. Zannediyorum bu düşünce ile o slogan seçilmiş.

Öte yandan, orada savaşın devam etmesine rağmen ilkokuldan üniversiteye varıncaya kadar bizim devlet veya sivil toplum örgütleri olarak özel eğitim ve öğretime sahip çıkmamız lâzım diye düşünüyorum. Gidelim oralara, okullar yapalım, eğitim ve öğretime başlayalım, buralara Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin okulları desinler. Sonrasını onlar düşünsün! Şayet oradaki okullarımız isabet alır, yerle bir olursa, biz de koparacağımız vaveylalarla bütün dünyayı ayağa kaldırırız.

Bunu şu ya da bu sebeple gerçekleştiremiyorsak, bari oradan bütün çocukları getirerek eğitim ve öğretimlerini Türkiye’de sürdürelim. Böylece Batı’nın asimilesinden onları koruyalım. Bu vesile ile son olarak bir endişemi sizlere arz edeyim: Nereden biliyorsunuz, bugün Bosna’nın başına gelen felâketin yarın sizin başınıza gelmeyeceğini? Allah fırsat vermesin ama bu ihtimali sakın uzak görmeyin. Kendi menfaat ve hâkimiyetini tabiî olarak korumak isteyen yabancı ve bize düşman olan güçler menfaatlerine halel geldiği anda, bir taraftan Suriye, diğer taraftan Yunanistan ile üzerimize saldırır ve bizim –halk tabiriyle– iki ayağımızı bir kaba sokabilir. O zaman Türkiye’ye sözde sahip çıkan devletler, aleyhimize döner. Çocuklarımızı dünyanın dört bir tarafına taşıyarak, asimile ederler. Bu millet böyle bir durumu 93 Harbi’nde, Balkanların düşüşünde, Kırım’ın kaybedilişinde hep yaşamıştır. Köklerini unutmuşlardır bizim çocuklar. Türkü, Müslümanı en âdi, en aşağı varlıklar olarak göstermiş ve inandırmışlardır. “Türkiye diye bir devlet yoktur, Batı’nın vesayetinde, esaretinde, güdümünde Türkler vardır.” demişlerdir. Hâlbuki her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir gecesi vardır. Allah’ın günleri insanlar arasında dairevî olarak dönüp-duruyor. Bugün birilerine bayram, yarın da başkalarına. Öyleyse bekleyin ve görün! Bakalım meşîme-i şeb’den neler doğacak!..

  • 14 Bu maç 18 Eylül 1995 tarihinde İstanbul Ali Sami Yen Stadı’nda oynanmıştı.

Kutsî Mekânlarda Yolculuk

Cenâb-ı Hak hayatımda üç defa hacca gitmeyi nasip etti. –O’na binlerce hamd ve sena olsun!– 68’li yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı, ilk defa görevli olarak hacca üç kişi göndermişti. Eskişehir ve Denizli müftüleriyle beraber bir de fakiri vazifelendirmişlerdi. Biz, oradaki hacıların durumunu tetkik edecek ve yapılacak iyileştirme çalışmalarıyla ilgili rapor hazırlayıp, bu mevzuda yapılacak şeylere ışık tutacaktık.

İkincisinde, kendisine hac farz olduğu hâlde gidemeyen çok yakın bir dostumuzun pederi namına gitmiştim. Aslında bu şekilde bir hacca gitmeyi hiç istemezdim. Çünkü öyle birinin namına yapılacak bir hac, bana çok ağır gelirdi. Ama, oraları özlemiştim. Bu vesileyle de o dostla beraber ikinci kez o kutsî yolculuğa çıktık.

Diğeri ise, medyada aleyhimize şiddetli bir kampanya başlatılmıştı. Buna karşı ruhumda duyup hissettiğim sıkıntılarla, yine özlemini çektiğim o kutsal mekânlara gidip, dua etme ve o arındırma muslukları altında yıkanma ihtiyacını duydum. Cenâb-ı Hak imkân verdi ve 1986’da üçüncü kez yeniden hacca gitmek nasip oldu.

Ne var ki, bu son haccımda, Mekke ve Medine’yi çok sevdiğim hâlde, dine, milletimize hizmet itibarıyla memleketime dönme zorunda olduğum mülâhazasıyla, oradan ayrıldık ama, giriş yapmama tahdit konmuştu. Uçak kapıları bu şekilde yüzümüze kapatılınca, biz de bu zorunluluk karşısında ve biraz da ülkeme olan sevgi ve muhabbetle, kaçak olarak karadan girme yolunu seçtik. Daha sonra da kendim, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gidip ifade verdim.

Bir Anekdot

Tasavvuf kitaplarında yer alan bir menkıbeye göre ehlullahtan biri kılı kırk yararcasına titiz bir hayat yaşamaktadır. Böylesine şuurlu bir hayat yaşayan bu zatın çocuğu ise eline bir çivi alıp, suyun olmadığı bir yerde tulum ile evine su taşıyan halkın arkasından koşarak tuluma bir çivi atıp deler. Fakat millet, efendisinin hatırına çocuğa bir şey diyemez.

Bu hâl, günlerce devam eder. Nihayet bir gün gelir bu durum canlarına tak der. Çünkü suyun zor bulunduğu o çölde kan-ter içinde bir yerden bir yere su taşımaya çalışırlar, fakat çocuk bir türlü fırsat vermemektedir. Sonunda gelip bu Hak dostuna “Efendim, sizin çocuğunuz olduğundan dolayı sizi üzecek ve belki de size karşı ayıp olacak ama, çocuğunuz şöyle şöyle yapıyor.” dediklerinde, büyük insan beyninden vurulmuşa döner. Gözlerini kapatır ve “Acaba hayatımda ben buna benzer ne yaptım ki ayniyle döndü ve benim hayatımda bana bir ızdırap olarak yaşattırılıyor?” diye düşünür fakat cevabını bulamaz.

Kendisinden sonra hanımına, “Hele bir de sen düşün!” der. Kadın derin derin düşündükten sonra “Efendi, buldum!” diye cevap verir: “Ben bu çocuğa hamile iken elimde tığla bir şey örüyordum ve bu tığlarla komşunun evine gitmiştim. Rafta bir portakal vardı. Öyle canım çekti ki o tığın ucunu oraya bir-iki batırıp ağzıma götürdüm.” deyince, “Tamam hanım!” der. Beraberce abdest alıp kıbleye yönelirler ve Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunurlar. Aradan yarım saat geçmeden çocuk kan-ter içinde kendini odaya atar ve “Baba, Allah aşkına beni affet, meğer ben şimdiye kadar ne yapıyormuşum!” der.

Evet, insanın başına bela ve musibet adına ne gelirse gelsin, mutlaka kendisiyle bir irtibatı vardır ve sebebini kendinde aramalıdır. Bu hakikate itiraz, Kur’ân’a itiraz demektir. Çünkü bunu bize Kur’ân “Sana gelen iyilik, Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.”15 beyanıyla ifade etmektedir. Dolayısıyla insan her türlü fitne, bela ve musibetten Allah’a sığınmalı fakat dûçâr olduğu hâdiselerin perde arkasında da daima kendini mesul tutmalı ve günahlarından tevbe edip Allah’a yalvarmalıdır.

  • 15 Nisâ sûresi, 4/79.

Okuma ve Okutma Keyfiyeti

Günümüzde yeni yeni okuma ve okutmayla ilgili teknik yöntemler geliştirilmektedir. Bu yöntemlerden –ister nelerin okunup okutulacağı adına, isterse okumanın ve okutmanın keyfiyeti adına olsun– herkesin istifade edip yararlanabileceği düşüncesindeyim.

Eskiden beri devam edegelen metot ve ilim anlayışı ile yetişen insanlar, fünun-u müspete ile dinî ilimler arasındaki irtibatı koruyamayıp, kalb-kafa birliği sağlayamamışlardır. Bu sebeple de medrese ilimleri, tekye ve zaviye ruhundan koparılmıştır. Bu kopukluk bir ölçüde bugün dahi hâlâ devam etmektedir.

Kitap müzakere eden arkadaşların, hayatlarında pozitif ilimlerle beraber dinî ilimlere de yer vermeleri çok önemlidir. Meselâ, imana ait bir eseri okuyan insan, sıkılmamak için hemen arkasından ahlâk-ı âliyeye dair bir esere başlamalıdır. Felsefeyle meşgul olan bir kişi de, arkasından tasavvufla ilgili bir bölüm okumalıdır.. değilse, felsefe denecek, hukuk denecek ama eskiden olduğu gibi ahlâk-ı âliye adına zaaflar yaşanacak; fizik denecek, kimya denecek ama metafizikten, İslâm’ın ruhundan bigâne kalınacaktır. Dolayısıyla da ilim ve İslâm düşüncesi adına hayatta boşluklar yaşanacaktır.

Okuma ve okutma keyfiyeti adına söylenecek diğer bir şey de, eskiden camilerde bir anda 7-8 tane ders halkası olduğu gibi, günümüzde de aynı mekânlar tekrar değerlendirilip, herkesin “telâkki-i bi’l-kabul”üne mazhar olmuş, kitapların müzakere edilmesidir. Bu türde yapılacak bir çalışmayla, vatan sathı bir mektep hâline getirilecek ve bu şekilde okullarımızla beraber, camiler ve kahvehaneler tekrar ilim yuvaları hâline gelebilecektir.

Kıtmîrin İzahı

Müslüman bir ana-babadan dünyaya gelmiş, tekke ve zaviye çevresinde yetişmiş, İslâm’ı duya duya gelişmiş; bütün bunlardan sonra da Cenâb-ı Hak, onu din-i mübin-i İslâm’ı yüceltme adına mübarek bir hizmette istihdamla şereflendirmişse, bu mazhariyetleri tam değerlendiremediğinden ötürü bu insanın kendine yer yer “kıtmîr”, “âciz”, “fakir” demesinden daha tabiî ne olabilir?

Kıtmîr sözünü siz köpek mânâsında alabilirsiniz. Ancak köpeğin bile kendi adına birçok hususiyetleri olduğundan, ben şahsen kendime öyle demeyi bile bazen çok görmüşümdür. Evet, o, çok duyarlı bir hayvandır. Burnunda, insanda olanın on katı, koku alma hücresi vardır. Kulaklarındaki hassasiyet de öyle, gözlerindeki de… Meseleye bu zaviyeden bakılacak olursa, kıtmîr iddiası bile, büyük bir iddia sayılır. Gerçi, mahiyet-i insaniye meleklerden daha ulvîdir ama, o biraz da ilk mevhibeleri değerlendirmeye bağlıdır.

Kıtmîrin diğer mânâsı ise; hurma çekirdeğinin üzerindeki zar anlamına gelir ki, temelde bir şeyin önemsizliğini, inceliğini, meselâ hurmaya göre o zarın değersizliğini ifade eder. Böyle olmakla beraber onun da kendine göre bir kıymeti vardır. Vâkıa o şeffaf zar, çekirdeğin içten çürümesine ve kurdun gövdeye işlemesine de mâni olabilir. Bu da onun için büyük bir pâye sayılır. Bu açıdan da bazen kıtmîr demeyi bile kendime çok gördüğüm olmuştur.

Bunlar kişinin Rabbisi ile olan irtibatı, halkla olan münasebeti ve nefsiyle olan cedelleşmesi neticesi kendine lâyık gördüğü ya da –arz ettiğim şekliyle– görmediği vasıflardır. Geçmişte nice İslâm hadimlerinin kendilerine bu tür yakıştırmalarda bulunduğu bir gerçektir. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’den alın da merhum Necip Fazıl Bey’e kadar, niceleri kendini yerden yere vurmuşlardır. Necip Fazıl merhum, ciddî bir nefis muhasebesi esnasında: “Eee, bırakın da mü’minlere, tarlaların kuvve-i inbatiyesi için biz de gübre olalım!” demiştir. Onun için biz böyle düşünemeyiz, ona hakaret olur. Ancak onun kendi yaklaşımı içinde, gübre toprağın kuvve-i inbatiyesini artırıyorsa epey bir mânâ ifade eder. Onun diğer bir yaklaşımı da, مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ16 fehvâsınca kendini sonsuzluk kervanının azat kabul etmez kölesi veya bir topal köpeği şeklindeki yaklaşımıdır. Zannediyorum onun, Müslümanların aziz olması yolunda nefsine bu yakıştırmaları reva görmesi, Allah ve insanlar katında onun değerini biraz daha yükseltmiştir.

  • 16 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/76; İbn Hibbân, es-Sahîh 12/491.

Dikkat ve Teyakkuz

Yakın geçmişte meydana getirilen Gaziosmanpaşa ve Ümraniye Olayları çok ciddî plânlanmıştı. Fakat o olaylar milletin o enginlerden engin sinesine çarptı ve söndü. Şimdi devletin değişik birimleri bu hâdiseleri bütün yönleriyle yakın takibe aldı. Ve zannediyorum araştırmalar neticesi çok farklı şeylere muttali olacaklar. Dilerim, Türkiye’nin değişik vilâyetlerinde şimdiden tasarlanan o menfur oyunlara muttali olunur ve önlem alınır..!

Bu arada ayrı bir husus; öteden bu yana bu ülke insanını, Atatürkçü olan-olmayan, laik-antilaik, solcu-sağcı, şovenist, Turancı, Müslüman vs. diyerek bölmeye çalışan güçler, yeni yeni eylem hazırlığı içindeler. Birilerinin ciddî endişeleri içinde onlar, böyle bir parçalanma sürecini tekrar başlatırlarsa, zannediyorum Türkiye işte o zaman gerçekten parçalanacaktır. Onun için mâşeri vicdanın bu ve benzeri oyunlara karşı daima uyanık tutulması lâzımdır.

İtiraf etmeliyim ki, iç ve dış düşmanlarımız, ülkemizi bütün yöreleriyle çok iyi etüt etmişler. Öyle ki bunlar, etnik kökenleri, aşiretleri, aşiretler arasındaki ihtilafları, dillerin yanı sıra lehçe farklılıklarını bile biliyorlar. Onun için bu tür planları, netice alabilecekleri bir kısım zayıf yerlerde tatbike koyuyorlar. Bu sebeple devlet erkânının, kolluk kuvvetlerinin, istihbarat güçlerinin hâssaten bu bölgelerimizde daha dikkatli olmaları gerekmektedir.

Şiir ve Serbest Vezin

Elbette serbest veznin bir sanat yönü var. Zaten nesrin bile sanat yönünün olduğu yerde serbest vezinde olmamasını düşünmek mümkün değildir. Meselâ, serbest vezinle yazılmış öyle şiirler vardır ki bunlar, bir “Sessiz Gemi” ve “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” ölçüsünde şiir değerine sahiptirler.

Yalnız şu hususa dikkat etmek lâzım: Bu stilde yazılmış –hem de çok güçlü kalemler tarafından– şiirler de tıpkı Ahmet Haşim’in o güzel şiirlerinde olduğu gibi, bazen her şey sembollerin buğulu âleminde bir sır hâline gelmekte. Zannediyorum, aradan uzun bir zaman geçince, sembollerle dolu olan bu şiirler, şairine bile gösterilse, maksadını anlamak ve anlatmakta zorluk çekecektir. Bu sebeple, şiirin serbest olanında da, olmayanında da arz ettiğim husus kat’iyen kulak ardı edilmemelidir.

Hoşgörü Ödülleri

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, hoşgörü ödülleri dağıttı. Bu ödüller, ödül sahipleri ve ödül dağıtım merasimi Türkiye’de büyük çoğunluk tarafından hüsnükabulle karşılansa bile, marjinal bir kesimin konuyla alâkalı hoşnutsuzluğunu da üzülerek müşahede ettik.

Öncelikle, toplumumuzun her zamankinden daha çok hoşgörüye muhtaç olduğu, devlet adamlarından köylerde yaşayan vatandaşlara kadar hemen herkesin kabul ettiği bir gerçektir. Bu açıdan bu sürece katkıda bulunan herkesin bence ödüllendirilmesi gerekir. Bunun İslâmî nasslarla telifi de her zaman mümkündür. Şöyle ki, İslâm’ın temel esaslarından birisi terhip ve terğiptir. Yani yararlı iş yapanları teşvik, aksini yapanları ise tevbih etme, İslâmî bir kaidedir. Bu çizgide söylenebilecek onlarca âyet, yüzlerce hadis ve hâdise göstermek hiç de zor değildir. Dolayısıyla hayra karşı meylin artmasına, şerre karşı meylin kesilmesine vesile olabilecek böyle bir esasın işletilmesi gayet yerindedir ve böyle bir davranışı tenkit etmenin de mantığı yoktur.

Düşünün ki bazılarının takıldıkları nokta, Yeşilçam’dan bir bayana bu ödülün niye verildiğidir. Rica ederim, geleneksel Türk-aile ahlâkında, kadının kocasına karşı taşıdığı vefa hissi, ailenin devamı için çok önemli bir faktör değil midir? Bahsini ettikleri hanımefendi, bu geleneği devam ettirmiş, hastalanıp yatağa düşen beyinin başında iki sene vefa hissiyle durup beklemiş, onun bakım ve görümünü üstlenmişse, bu, bizim düşünce dünyamıza göre takdir edilmesi gereken bir tavır değil midir? Allahu a’lem, inancı olan bir insanın böyle bir ameli onu Cennet’e götürmeye yetebilir. Dolayısıyla, eşine karşı bu denli sadakat ve vefa ile dopdolu bir hanımefendiye değil bir plaket, dünyalar verilse, bana göre yine de fazla sayılmaz.

Tarih şahittir ki, bu türlü hayırlı faaliyetlere her zaman dil uzatan, engel olmak isteyen pek çok kimse çıkmıştır. Bence bu türlü ârizî çıkışlara, hiç aldırış etmeden doğru bilinen ve toplumun kabulü ile karşılanan bu yolda çalışmalara devam edilmelidir.

Reddiyeler

Bir dönem itibarıyla, İslâm’ı tanıtıcı mahiyette yazılan eserlere baktığımızda, bunların cep ilmihali mahiyetinde, sadece İslâm’ın kural ve kaidelerini içerdiğini görürüz. İslâm düşünce ve felsefesinden uzak; âdeta kuru bilgilerle dolu olan bu eserlerin, İslâm’ı anlatmada yeterli olması herhâlde düşünülemez.

İçte ve dışta bugüne kadar, İslâm’ı eleştiri mahiyetinde çeşitli eserlerin yazıldığı bir gerçektir. Genelde bu eserlerin hemen hepsinde, İslâm’ın getirmiş olduğu kural ve kaideler değerlendirmeye alınarak objektiflikten uzak bir şekilde tenkitler yapılmıştır. Bunlara cevap teşkil edecek olan, İslâm âlimleri tarafından kaleme alınmış eserlere gelince, onlar da büyük çoğunluğu itibarıyla, bu tenkitlere karşı cevap mahiyetinde birer reddiyedir. Oysaki bu eserlerin, küllî mânâda bütün kuşkulara cevap teşkil edebilecek mahiyette olması ve İslâm mantalitesini geniş bir şekilde işlemesi gerekirdi…

Kayıp Eşyalar Karşısında Tavrım

Zaman zaman, eşyalarını kaybedip ve bunun karşısında hiç üzüntü duymayan insanları gördükçe hayret ederdim. Arabası birkaç defa çalındığı hâlde soğukkanlılığını koruyup: “Ne yapalım Allah verdi, Allah aldı. Üzülsem geriye mi gelecek?” diyen, hatta 30-40 milyonluk bir makinenin yere düşüp parçalanması karşısında, “Eskiden bu tür şeylere çok üzülürdüm. Hatta üzüntümden gözlerime uyku dahi girmezdi. Ama baktım ki, bunun hiçbir faydası yok, kendi kendime üzülmemeye karar verdim…” diyen insanlara şahit olmuşumdur.

Aslında bu tür insanlara hep imrenmiş ve “Keşke ben de böyle olabilseydim!” demişimdir. Dostlarımızdan bir tanesi hediye olarak bir kitap imzalayıp kütüphaneme koymuştu. Bir ara kayboldu ve bulamadım. Belki kütüphaneyi beş-altı defa alt-üst ettim. Çıkarıp her gün bir insana bir elbise versem, bir arabam olsa onu hediye etsem hiç üzülmem.. evet, o konuda çok rahatım ve telaşım söz konusu değildir, ancak fiyatı çok daha ucuz bir kitabın kaybolması karşısında öyle muzdarip oldum ki, “Acaba İzmir’e gittiğimde orada mı unuttum?.” deyip, sadece o kitap için gidip oraya bakmayı bile düşündüm. Derken bir hafta boyu, yani kitap bulununcaya kadar hep arayış içinde oldum.

Aslında, Allah için vermek, benim için ayrı bir zevk kaynağıdır. Her şeyimi verebilir ve her verişimde de “Sırtımdan bir yük daha eksildi.” der, mutluluk duyarım. Ancak fuzulî harcanan beş kuruş için de fevkalâde rahatsız olurum.

Çeşitli vesilelerle burada misafir olarak kalan ve bazen pantolon, ceket, saat… gibi eşyasını unutup giden ve merak da etmeyen insanları görünce hayretten donakalırım. Hele bazıları öyle unutulmayacak şeyler unutuyorlar ki, bunlar karşısında insanın; “Bir gün burada bir adam bulunursa ona da şaşmayın!..” diyesi geliyor…

Hafızanın Korunması

Sokaklar hafızayı öldürüyor. Çocukken çok kuvvetli bir hafızam olduğunu söylerler. Yeterli param olmadığı için çok defa ders kitabı alamazdım. Çoğu zaman ders halkasının ortasına oturmaya çalışır; sıra bana gelinceye kadar yanımdaki arkadaşın kitabından kendi yerimi ezberlemeye çalışırdım.

Erzurum’da 6 ay kadar kaldığım yerin yanında sinema bulunduğunun uzun zaman farkına varamamıştım. Bir defasında arkadaşlarla sokağa çıkıp dönünce dersimi tam veremedim. Hocam durumu anlamış ve “Ne oldu sana?” diye hayretle sormuştu. Eğer, ruha ters mâlâyâniyâtı düşünmek insanda stres yapıyor ve onu devamlı meşgul ediyorsa günümüzde insan dimağının nasıl hırpalandığını tahmin edebiliriz. Allah, genç nesillerimizi fena duygulardan muhafaza buyursun!

Konferans Hatıraları

1976 yılında seri konferanslara çıkmıştım. Malatya’ya gideceğim zaman, sis yüzünden Ankara’dan uçak kalkmadı. Arkadaşlarla bir taksi tuttuk. Vaktinde yetişip milleti bekletmemek için, şoföre sürekli “Sür!” diyordum. Şehre, ancak gece 11’de varabildik. Ancak, konferansı dinlemek için toplananlar, şehrin dışından itibaren yolun iki yanında toplanmış ve heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden bekliyorlardı. Bitkin olmama rağmen arkadaşlar kollarımdan tutarak kürsüye çıkardılar. Dinleyici gençlerin diriliği ve coşkusu sebebiyle, bir müddet konuşabildim. İşin olumlu yanları Malatyalı gençlere ait olmak üzere çok coşkulu olmuştu.

Evet, ben en diri bir dinleyici kitlesini Malatya’da buldum diyebilirim. Çorum da Malatya’dan geri değildi. Vaazlarda olsun, konferanslarda olsun, bazı arkadaşların ve dinleyicilerin teveccühü, heyecanı ve coşkusu çok defa hatibi konuşmaya sevk eder. Konya’da bir grup, konferansı sabote etmeye çalıştı. Ve orada her şey ciddî bir isteksizlik etrafında örgülendi.

O zaman, durup dinlenme bilmeden şehir şehir dolaşabiliyorduk; şimdi ise artık bu mümkün değil. Demek bir zaman deliliğe ve delilere de ihtiyaç oluyor. Akıllılara ihtiyaç duyulduğu zaman deliler meydandan çekilmeli!..

Derin Çukur

Fazla kilolu arkadaşların zayıflaması gerekiyor. Bazı zayıf arkadaşlarımız da nedense daha çok zayıflıyorlar. Bir zaman, bir arkadaş 50 kilo falan geliyormuş. Kendisine latife yollu, Gümüşhanevî Hazretleri 45 kilo kadarmış deyince, o da: “Ben 5 kilo daha vermem lâzım.” cevabını verdi. Ben de İhlâs Risalesi’ndeki ifadeye telmihle ve mecaz olarak, “O zaman senin için derin bir çukura düşme ihtimali var.”17 demiştim.

  • 17 Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a).

Hoca Sakıp Efendi

Sakıp Efendi, bir zaman kültür bakanlığı yapmış olan Rıfkı Danışman Beyefendi’nin babasıydı. Büyük bir âlimdi. Kendisinden çok az da olsa ders dinlemiştim. Gençliğim sırasında bir defasında Erzurum’da vaaz vermiş ve bir sinemada oynatılmak üzere afişleri asılmış bulunan “İslâmiyet’in Doğuşu” mu, yoksa “Hazreti Ömer’in Adaleti” mi, bir filmin oynatılmasını, “Eşya misliyle temsil edilir, kimse Hazreti Ömer’i, Hazreti Hatice’yi oynayamaz.” diyerek önlemeye çalışmış ve halkı uyarmıştım. Halk da usûlünce o filmin oynatılmasını protesto etmişti. O zaman Sakıp Efendi Erzurum’da müftü idi. Bu hâdise, oldukça canını sıkmıştı. Daha sonra, askerde iken izinli olarak Erzurum’a geldiğimde yine vaaz etmek istedim. Önceki hâdise dolayısıyla Hocamız izin vermek istemedi. Halk, sokağa döküldü ve bunun üzerine müsaade etmek zorunda kaldı. Daha sonraları, hastalanıp yatağa düşünce, “Gidip bir ziyaret etsem, acaba kabul eder mi?” diye haber gönderdim. Kabul buyurmuşlardı. Ziyaretine vardım ve ölüm döşeğindeki o hasta adam beni kapıda karşıladı, boynuma sarıldı.

Evet, o öylesine kâmil bir insandı. Şark’ın daha başka şehirlerinden de âlim, kâmil zatlar çıkmıştır ama, böylesine mübarek insanlar o zaman en çok, Erzurum ve İstanbul gibi yerlerde bulunuyordu.

Hırsızlık ve Bir Hatıra

Geçenlerde bir arkadaş, Avrupa hatıratından bahsederken, bir kadının evine hırsız girip eşyalarını çalmasına tepki olarak “Ah onu elime bir geçirsem, iki elini birden keserim!” dediğini anlattı.

Bu hâdise bana şu hususları çağrıştırdı: İslâm’da hırsıza verilen “el kesme” cezasının çok ağır şartlara bağlandığı fıkıh kitaplarında uzun uzadıya anlatılmaktadır. Öyle ki, 23 yıllık Asr-ı Saadet içinde el kesme vak’ası sadece bir-iki tanedir.18 Düşünce itibarıyla “İki elini keserim!” deme seviyesine yükselmiş insanlara İslâm’da hırsızlığa verilen cezanın tarihî, fıkhî, içtimaî, psikolojik buudları anlatılabilse, zannediyorum onlar İslâm’ı bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaklardır. Ne var ki, bizim dünyamızda, akademik seviyede bunların ele alınıp anlatıldığı kitaplar yok denecek kadar azdır.

  • 18 Bkz.: Buhârî, enbiyâ 54, fezâilü ashâb 18, hudûd 20; Müslim, hudûd 8.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı

Böyle bir vakıf, Türkiye’deki kalemşörlerin, isim yapmış müelliflerin bir kısım fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirilmesi amacıyla oluşturulmuştur. Yapılan toplantılarda bu amaca matuf olarak liberalinden, bir dönemde komünizm vadilerinde insanımıza kurtuluş vesilesi arayan samimî, fakat bir yanlışı başına külah gibi geçirmiş olanlara varıncaya kadar hemen her kesimden insanlar davet edilmiştir.

Bu insanlar, yapılan davetler neticesinde samimî ifadelerini dile getirip, şu âna kadar yapılan diyalog çağrılarının en anlamlısının bu vakfın yaptığı çağrılar olduğunu açıklamışlardır. Bu kuruluşun üyeleri aynı arayış adına bugün de çalışmalarını devam ettirmektedirler. Çeşitli konumdaki insanlar ziyaret edilmekte, bu düşünceye katkıları sağlanmaktadır. Şimdiye kadar bu çağrıya sadece bir-iki insanın hüsnükabul göstermediği düşünülecek olursa, bir bakıma maksat hâsıl olmuş demektir.

Vakfın, bundan sonraki yapacağı işlerde daha büyük hedeflere yöneleceği kanaatindeyim. Meselâ, bunlar arasında, “İslâmî İlimler Araştırma Merkezi” kurulması düşüncesi vardır. Bu şekilde oluşturulacak olan bir bilgi bankasıyla, dünya ile entegrasyona girme, yabancı dillerde yazılan eserleri Memun döneminde olduğu gibi tercüme ettirme gibi faaliyetler vardır.

Bu çalışmalar devam ettirildiği sürece, Türk toplumunun dağınıklıktan ve şimdiye kadar yaşamış olduğu zelillikten kurtulacağı kanaatindeyim.

Tehlikeye Atılmayın

Sizlere bir düşüncemi açmak istiyorum. Şu anda –Allah muhafaza– herhangi bir ülkeyle savaş olsa, çoklarımızın yolda kalacağı ve döküleceği kanaati var bende. Evet, rahat, rehavet içinde yaşamaya alışmış insanlarımızın, çoluk-çocuğunu, evini, işini, eşini terk edemeyeceği endişesini taşıyorum. Eğer öyleyse zaten biz tehlikeli bir zeminde yaşıyoruz demektir. Bir âyet bunu ne güzel dile getirir. “Allah yolunda infak edin ve kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”19 Demek ki Allah yolunda olmayan, O’nun adına infakta bulunmayan, bedenî ve ruhî gücüyle dalâlet ve karanlıklarla yaka-paça olmaya hazır bulunmayan kendini tehlikeye atıyor demektir. Bu âyete sebeb-i nüzûl açısından baktığımızda20 bu mânâların hepsini geçerli kabul edebiliriz.

Belki ayrı bir husus ama yeri geldiği için söyleyeceğim: âyetlere, sair nasslarla çatışmadığı müddetçe bütün bu mânâları yüklemede de mahzur yoktur. Zira bazen sebeb-i nüzûl, meselelere ışık tutması bakımından çok önemlidir. Ama onu kapalı bir fanus içine koyup muhtemel mânâlara karşı kilitlerseniz, âyeti dondurmuş olursunuz. Meselâ, bu çizgide, yukarıdaki âyetle, namazlarda ön safı tutma meselesini irtibatlandırabilirsiniz. Yani “Namazlara önce gelmeyip ilk safa geçmemek suretiyle kendinizi helâk etmeyin.” Kaldı ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Erkek saflarının en hayırlısı ön saf, en şerlisi de arka saftır.”21 buyurmaktadır. Yalnız buradaki helâk, lügat mânâsı itibarıyla değil de, sevap kazanma açısındandır. Küfür veya nifak bahis mevzuu değildir.

  1. 19 Bakara sûresi, 2/195.
  2. 20 Bkz.: Tirmizî, tefsîru sûre (2) 19; Ebû Dâvûd, cihâd 22.
  3. 21 Müslim, ezân 132; Tirmizî, salât 52; Ebû Dâvûd, salât 97; Nesâî, imâmet 32.

Ekoloji

Avrupa’da kendilerine “Yeşiller” adı veren çevreci bir grup ortaya çıktı. Siyasî parti kurmanın yanı sıra, değişik ad ve unvanlarla organize olarak, bu konuda çalışmalar başlattılar. Hatta bu çalışmalar vesilesiyle, dünyanın kaderine hâkim güçler ile temasa geçip onlarla bütünleştiler.

Bize gelince; bizde Müslümanları bu işe uyarmak bir hayli zor. Bu konuda 5-6 yıllık gayretimiz içinde ciddî bir mesafe alındığı söylenemez. Okullar, yurtlar seviyesinde sahip çıkma olmadı bu işe. Zaten devletin de bu işi ciddî anlamda sahiplendiği söylenemez. Yanan ormanları yeniden ikame için kaç defa müracaat ettiğimiz hâlde, pek çoğunda müspet cevap alamadık.

Evet, çevreye sahip çıkmak, ekolojik dengeyi korumak ve kollamak Müslümanın aslî görevleri arasındadır. İnşâallah, başta arkadaşlarımız bu hakikate uyanır, sonra da bunu dinî, millî, vatanî bir görev telâkki ederek, etraflarına anlatarak yemyeşil ve dengeli bir dünya kurmayı başarırlar.

“Küçük Dünyam”

Bir müessesede itaat şuuru ve disiplin anlayışı esas ama, öte yandan da, sevgi, tevveccüh, gönül kırmama, incitmeme, rencide etmeme de en azından diğerleri kadar önemli. Bazen oluyor ki, hassasiyetimin duvarlarına çarpan bazı hâdiseler beni bayılacak hâle getiriyor. Meselâ, bir yerde konuşma yapmışsınız. Merdivenleri aç-susuz, yorgun-argın yavaş yavaş çıkıyorsunuz. Birisi kesiyor önünüzü “Hocam takkenizi verir misiniz?” diyor. “Bu kadar hâl bilmezliğe pes doğrusu!” diyor ve daha bir hafakanlanıyorsunuz. Kaldı ki bu ve bu kabîl şeylerde liyakat esastır. Aslında, o basit nesne bir değer ifade ediyorsa, eğer senin ona liyakatın varsa bugün veya yarın çeşitli vesilelerle Allah senin eline ulaştırır onu.

Öte yandan, öyle yerler vardır ki, günde bin bir meselenin konuşulduğu bir arena gibi. Her bir şahıs ise kendi problemini “en önemli” telâkki ederek hemen, evet, hem de hemen arza çalışıyor. Hâlbuki onlar kendilerine göre en müsait anda buraya geliyorlar ve benim müsait olup-olmadığımı hiç mi hiç düşünmüyorlar. Oysaki, inanın bana, beni o kadar çok bağlayan ve bekleyen işler var ki, bazen Rabbim’e “Bir günü niye 24 saat yaptın Allahım, 48 saat yapsan olmaz mıydı?” diyorum.

Tabiî bütün bu sıkıntılar yakın gelecekte zevke inkılâp edecek şeyler ama terbiye, disiplin, mesai tanzimi hatta bedenî ve ruhî rahatsızlıkların da dikkate alınması lâzım. Kimse bu sözlerimden rencide olmamalı. Bir hakikati beyan için şimdilik bu kadar söylüyorum.

Ölüleri Yakma

Geçenlerde ölen birisi, cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş; o bu düşüncesiyle âdeta, Hazreti Âdem’den bu yana bütün dinlerin fasl-ı müştereki sayılabilecek olan ölülerin toprağa gömülmesi meselesine karşı çıkmış oluyor. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerim’de müşâhede ettiğimiz gibi ilk insanlardan kardeşini öldüren Kabil, bir karganın delâletiyle onu gömüyor ve bu süreci başlatıyor.22 Dinler arenası olan Hindistan’da, bazı din şeklindeki organizasyonlarda cesetlerin yakılması söz konusu olsa bile, semavî bütün dinlerde ölü gömme bir fasl-ı müşterektir.

Gerçi bir hadis-i şerifte Allah Resûlü, cesedini yakma tavsiyesi yapan bir zattan bahseder.Bu zat oğullarına, “Cesedimi yakın ve külümü savurun.” der, onlar da yakar ve külünü savururlar. Daha sonrasını Allah Resûlü şöyle hikâye eder:“Allah onun zerratını biraraya getirir ve ona, ‘neden?’ diye sorar. O zat da: ‘Günahlarımla huzuruna çıkmak endişe ve korkusundan’ der.”23

Görüldüğü gibi burada mülâhaza çok farklıdır. Keşke bu mülâhaza bizim de ruhlarımızı sarsa!. Böyle endişeler bizim de davranışlarımızın mihrakı olsa! Fakat bu ve buna benzer mülâhazalar olmadıktan sonra, “telâkki-i bi’l-kabule” mazhar olmuş ve insanlık tarihi boyunca uygulana gelen bir gerçeğe karşı çıkmanın hiçbir mânâsı yoktur.

  1. 22 Bkz.: Mâide sûresi, 5/31.
  2. 23 Buhârî, tevhîd 35; Müslim, tevbe 25, 27.

Cuma Günü ve Şer Güçler

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle cuma günü, bizim günümüzdür.24 Öyle olmasına rağmen, yeryüzünde şer güçlerin, Müslümanlara musallat olduğu günün genellikle hep cuma günü olduğu görülür.

Evet, şeytanlar ve şer güçler, cuma namazlarını ifsat için her türlü hileye başvurur; insanların, cumaya gitmemeleri için, çeşitli yolları dener, onlara engel olmaya çalışırlar. Hatta bazen camiye kadar gitmiş de oturacak bir yer bulamamışsa ona: “Ben bir daha bu camiye gelmem!” dedirtip, camiye, cemaate karşı onda nefret hissi uyarır. Bazen de imam, Kur’ân okurken, “Şunun okuyuşuna bak, bari Kur’ân okumasını bilseydi!”, hutbede, “A be birader! Başka bir konu kalmamış mıydı?” şeklinde tenkitler üreterek, camiden çıkıncaya kadar, bin bir türlü fitneyle, ellerinden gelen her şeyi yaparlar.. ve kim bilir, daha nicelerini ne akla-hayale gelmedik şeylerle iğfal ederler.

Biz bu tespitlerimizle, diğer günlerde fitne ve fesat olmaz demek istemiyoruz. Biz cuma gününün ayrı bir hususiyeti olduğunu vurgulamak istiyoruz. Evet, nasıl Arafat’a çıkılan Arefe günü, haccın yümün ve bereketinin toplandığı gündür;25 aynen öyle de cuma günü de haftanın günleri içinde bir nokta-i beyzâdır. Onun lekelenmesiyle diğer günler de o lekeden nasiplerini alırlar.

Bütün bunlar karşısında insan bir defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”26 dese, etrafta fitne ve fesat saçan bu güçler, tepelerine bir balyoz yemiş gibi olur ve kendilerini yerde bulurlar. Ama, şeytan bir taraftan yaptıklarını süslü ve cazip gösterirken, diğer taraftan da bunları gerçekleştirmede çırakları olan insî ve cinnî avenelerini kullanmaktadır. Öyle olunca da insan çok defa aldatıldığının farkına varamamaktadır.

  • 24 Bkz.: Müslim, cuma 22; İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 78; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/90.
  • 25 Bkz.: Tirmizî, hac 57; İbn Mâce, menâsik 57; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/309.
  • 26 “Hareket ve güç, ancak yüceler yücesi ve pek büyük olan Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ile olur.” (Bkz.: Buhârî, meğâzî 38, daavât 51, 68, kader 7; Müslim, zikir 44-46)