Yenilenme Dönemi
İslam düşünce tarihinin dönemlendirilmesinde genellikle Gazâlî milat kabul edilerek ondan önceki döneme mütekaddimûn (=öncekiler), sonraki döneme ise müteahhirûn (=sonrakiler) denir. Bu kabulün oldukça haklı gerekçeleri vardır. Zira Gazâlî’yle birlikte bir dizi önemli gelişme olmuştur. İlk olarak Gazâlî, Cüveynî’nin kelamî yönteme ilişkin görüşlerini fiili duruma dönüştürmüş ve mantığı kelamın yöntemi haline getirmiştir. İkinci olarak hakikat araştırmasında kelamı cedelî bir araştırma yaptığı için gayesiyle tutarsız, metafiziğin kullandığı burhânî yöntemi ise yetersiz görüp, bunlar arasında derece farkının bulunduğunu iddia ederek tasavvufu tercih etmiştir. Üçüncü olarak Gazâlî kelamı sadece şer‘î bilimlerin değil, aynı zamanda aklî bilimlerin tümeli olarak vaz edip metafizik ve mantığın kelama dahil edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Bu durum bir yandan kelam-felsefe ve tasavvuf-felsefe ilişkisinin sonraki dönemdeki sürecine yön vermiş, diğer yandan yeni dönem tasavvufunun psikolojik zeminini hazırlamıştır. Fakat Gazâlî sonrası dönemin gelişmeleri, tek başına Gazâlî’nin görüş ve
uygulamalarıyla açıklanamayacak bir takım yönlere de sahiptir.
Gazâlî öncesinde İbn Sînâ’nın İslam’da felsefî düşünceyi bilhassa mantık, metafizik ve doğa felsefesi alanında bigâne kalınamayacak bir güçte ortaya koyması, İbn Sînâ şahsında felsefenin yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Gazâlî’nin felsefeye ilgisi de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu bağlamda Tehâfütü’l-felâsife’yi kelamın Tanrı-âlem ilişkisini hâdis-kadîm ve zât-sıfat ikiliklerine dayanan izahının, İbn Sînâcı mümkün-zorunlu ve varlık-mahiyet ikilikleriyle yüzleştirilmesi olarak okumak mümkündür. Bir başka deyişle Gazâlî şahsında kelamın felsefeye ilgisi, bir bakıma felsefenin icbar ettiği bir ilgidir. Bu nedenle de Gazâlî’nin felsefeye ilgisi onun şahsî ilgilerine indirgenemeyeceği gibi Fahreddîn er-Râzî’nin eserlerinde gördüğümüz kuşatıcı tavır ve eleştirel okuma da, Gazâlî’yle ilişkilendirilebilmekle birlikte ilke olarak ona indirgenemez.

Diğer yandan İbn Sînâ felsefesi kelâmla ilişkisinden bağımsız olarak bir takım yeni sorunlara yol açmıştır. Bunların başında hiç kuşkusuz felsefî literatüre yeni katılan varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımlarının yol açtığı sorunlar gelir. Lakin neredeyse bu ayrımlar kadar sonraki felsefe çalışmalarının gündemini belirleyecek bir diğer sorun, İbn Sînâ’nın bilhassa el-İşârât ve’t-tenbîhât adlı eserinde görünen yöntem sorunudur. Bu eserin “mantık” kısmı ile “makâmâtü’l-ârifîn” (=âriflerin dereceleri) kısmı arasında yöntem bakımından nasıl bir ilişki olduğu sonraki dönemin filozoflarını meşgul etmiştir. İbn Sînâ’nın kendisinin bu bölümler arasında nasıl bir ilişki gördüğü sorusundan tamamen bağımsız olarak ele alırsak; Endülüs’te İbn Tufeyl, doğu İslam dünyasında Sühreverdî, Fahreddîn er-Râzî ve Nasîruddîn et-Tûsî gibi filozoflar, “makâmât” kısmının mantık kısmından farklı bir yöntemi anlattığı kanaatine varmışlardır. Yine İbn Sînâcı imkân kavramı her ne kadar Meşşâî gelenekteki Tanrı-âlem ilişkisini düzenleme ve akıl-madde ayrımının sorunlarını çözme yolunda önemli bir yol almışsa da hem varlık anlamının akıldan maddeye dönüşümüne ilişkin sorunların bir kısmını pekiştirmiş, hem de kelamın kadîm-hâdis karşıtlığı üzerine kurulan açıklamasını zora sokmuştur. Dolayısıyla İbn Sînâcı ayrımların, birincisi İşrâkî felsefe ikincisi ise Fahreddîn er-Râzî’nin felsefe ve kelam okuması olmak üzere iki önemli sonucu olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Sühvreverdî’nin Hikmetü’l-İşrâk adlı eseri, yöntem teorisi ile varlık anlamının farklı tahakkuklarıyla ilgili iki ana sorun ekseninde şekillenir. Diğer yandan Fahreddîn er-Râzî ve takipçileri, hem kelamın kadîm-hâdis karşıtlığına dayalı açıklamaları üzerinden eleştirel bir felsefe okuması yapmışlar, hem de varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımının imalarını ortaya çıkararak İbn Sînâ felsefesinin sorunlarını derinleştirme ve de çözme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bu bağlamda İşrâkî felsefe, İbn Sînâ’nın eserlerinde şahlanan Meşşâî felsefenin dâhili sorunlarını bir çözme teşebbüsüdür ve Gazâlî’nin bir devamı sayılamaz. Fahreddîn er-Râzî’nin eleştirel okuması ise bir yönüyle İbn Sînâ felsefesini, diğer yönüyle de kelam geleneğini tevarüs eder. Bu tevarüs, kelamın mantık ve metafiziği içermesi ve eleştirel okumayı sürdürmesi bakımından hiç kuşkusuz Gazâlî’ye bağlanır. Hatta Râzî, bir bütün olarak felsefî birikimi kelama dâhil etmesi bakımından Gazâlî’nin öngördüğünden de öteye gider, fakat eleştirel okumaya İbn Sînâ şarihliğini ve dolayısıyla da takipçiliğini dâhil ettiği ölçüde Gazâlî’den uzaklaşır. Yani bir yönden süreklilik, bir yönden kopukluk gözlemlenen bir Gazâlî-Râzî ilişkisinden bahsetmek mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Gazâlî ve onun çizgisinde yer alan Şehristânî, mütekaddimûndan müteahhirûna geçişte ara dönemi oluşturur ve müteahhirûn dönemi tam anlamıyla Fahreddîn er-Râzî’yle başlar. Her ne kadar Sühreverdî, yenilikçi bir İbn Sînâ takipçisiyse de onun eserlerinin müteahhirûn döneminin oluşumunda kurucu olmaktan ziyade çeşitlendirici bir katkısından söz edilebilir.
Gazâlî hakikat araştırması yapan zümreleri eleştirdikten sonra tasavvufu tercih etmişti. Buna rağmen Gazâlî’nin tasavvuf tarihinde kurucu rolü kelam ve felsefede olduğundan daha zayıftır. Zira Gazâlî tasavvufu tercih etmekle birlikte önceki sûfîlerin de yaptığı gibi Eşarîliğin temel ilkelerini kararlı bir şekilde korur. Bu sebeple İbnü’l-Arabî’nin, İbn Sînâcı varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımıyla yeniden yorumlanan sudûrcu metafiziği tevarüs eden vahdet-i vücûd teorisi, hem Gazâlî’den hem de önceki sûfîlerden bir kopuşu ifade eder. Daha açık bir ifadeyle, tasavvufun yeni teorisi olan vahdet-i vücud söz konusu olduğunda Gazâlî’nin kurucu değil, meşrulaştıcı bir etkisinden söz edilebilir. Fakat tasavvufun özellikle teorik hususlarda kelamdan bağımsız bir bilimsel kimliğe sahip olması, Konevî’de belirginleşen tasavvufun metafizik olduğu iddiasına ulaşmakta kayda değer bir adım sayılırsa Gazâlî’nin tasavvuf adına sadece meşrulaştırıcı değil, yarı-kurucu bir işlevinden bahsetmek gerekir. Zira Gazâlî, her ne kadar tasavvufun temel inanç esasları hususunda önceki sûfîlerin Eşarî imâmlara bağlığını pekiştirse de, hakikat bilgisini sûfîlerin tekeline vermekle tasavvufu kelamın boyunduruğundan çıkarmaya yönelik çok önemli bir adım atmıştır. Gazâlî’ye gelinceye değin tasavvufun kelama karşı teorik üstünlüğünü hiçbir mutasavvıf onun kadar güçlü iddiayla dile getirmemiştir. Yine de Gazâlî tasavvufta mütekaddûn-müteahhirûn ayrımı için bir ölçü olmaya elverişli değildir ve tasavvufta yenilenme çağı, kelamdan nispeten geç olarak on üçüncü yüzyılda başlar.
O halde müteahhirûn dönemini kelam ve felsefe söz konusu olduğunda on ikinci yüzyılda Fahreddîn er-Râzî, tasavvuf söz konusu olduğunda ise on üçüncü yüzyılda, İbnü’l-Arabî ve Konevî ile başlatmak mümkündür. Bu dönemin kurucu düşünürlerince yazılan eserlerin önemli bir kısmının son döneme kadar devam eden bir şerh ve haşiye literatürü oluşturduğunu dikkate aldığımızda bu dönemin kelam, tasavvuf ve felsefenin ikinci klasik dönemi olduğunu söylemek mümkündür. Tasavvufun sonraki dönemlerde şerh ve haşiye geleneği oluşturan ana metinleri dönemin kurucuları olan İbnü’l-Arabî ve Sadreddîn el-Konevî tarafından yazılmıştır: Füsûsu’l-hikem ve Miftâhu’l-gayb. Fakat bu dönemin klasiklerinin oluşma sürecinin on dördüncü yüzyılın sonuna kadar devam ettiğini de kaydetmek gerekir. Zira kelam tarihçileri, Mâturîdî kelamının müteahhirûn dönemini Ebû’l-Muîn en-Nesefî’nin Tebsıratü’l-edille adlı eseriyle başlatmaya meyyaldirler, fakat bu dönemin tipik özelliklerini, Tebsıra’dan ziyade Teftâzânî’nin Şerhu’l-Akâid’i yansıtır. Bu sebeple sonraki dönemde Mâturîdî kelamının şerh ve haşiye formundaki üretimi Şerhu’l-Akâid üzerinden gerçekleşmiştir. Eşarî kelamının, üzerinde karar kılınmış ikinci klasiklerini Teftâzânî’nin Şerhu’l-Makâsıd’ı ile Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin Şerhu’l-Mevâkıf’ı oluşturur. Her iki eser de Fahreddîn er-Râzî’nin Muhassal ve el-Mebâhis’inden türetilmiştir ve ilerleyen yüzyıllarda Râzî’nin eserleri üst düzey çalışmaların referans çerçevesini belirlemiştir. Nasîruddîn et-Tûsî’nin Şiî gelenekle birlikte Sünnî gelenekte de yoğun bir şekilde okutulan Tecrîdü’l-itikâd’ı on üçüncü yüzyılda yazılıp ana metne dönüşen bir klasiktir. Tûsî’nin bu ve diğer eserlerinin Şiî kelamında müteahhirûn dönemini başlattığı söylenebilir. Eğer gerek Tecrîdü’l-itikâd’ın gerekse de Tûsî’nin diğer eserlerinin Râzî etkisinde yazıldığını dikkate alırsak sadece Sünnî kelam gelenekleri değil, aynı zamanda Şiî kelam geleneğinin de esas itibariyle Râzî’nin eserlerinin etkisiyle müteahhir döneme girdiği görülecektir. Zira hem şimdiye kadar saydığımız kelam eserleri hem de Sirâcüddîn el-Urmevî, Kâtibî, Şemseddîn es-Semerkandî, Şemseddîn Mahmud Isfahânî, Efdaluddîn el-Hunecî gibi yeni dönemin klasiklerini yazan bütün düşünürler, Râzî çizgisinde yer alır.
Yeni dönemin felsefî üretimi İbn Sînâ’nın el-İşârât ve’t-tenbîhât adlı eserinin çerçevesi dikkate alınarak yazılan eserler üzerinden devam eder. Fakat felsefî tetkikler, Fahreddîn er-Râzî’nin Şerhu’l-İşârât, el-Mülahhas fi’l-hikme ve’l-mantık, el-Mebâhisü’l-meşrıkiyye ve Muhassal gibi eserlerinde sorduğu sorular, vaz ettiği meseleler, itirazlar ve delil eleştirilerinden hareketle yapılacaktır. Gazâlî’nin Tehâfüt’teki eleştiri ve tartışma üslubu Râzî tarafından bir tahkîk yöntemine dönüştürülünce kelamın klasik cedelî üslubu, klasik dönemin metinlerine yaratıcı sorular sormayı mümkün kılmıştır. Bu tavır değişikliği öylesine kalıcı olmuştur ki Fatih Sultan Mehmet döneminde başlayıp uzunca bir süre devam eden Tehâfüt literatürü dahi Gazâlî’nin Tehâfüt’ü ile isim benzerliği taşısa, hatta ondan hareketle yazılmaya başlansa da özünde Râzî’nin Şerhu’l-İşârât, el-Mebâhis ve Muhassal gibi kitaplarındaki tavrını sürdürür. Zira Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ı İslam dünyasında yazılmış en derinlikli eleştirel felsefe okumasıdır ve bu eserde, İbn Sînâ felsefesinin imaları neredeyse altı yüzyıl kelamcı ve felsefecileri meşgul edecek şekilde sorunsallaştırılmıştır. Bu sebeple ikinci klasik dönemin en önemli felsefî üretim alanlarından biri, İşârât geleneğinde yazılan eserlerdir. Fahreddîn er-Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ının ardından Tûsî, onun şerhini bir yönden içselleştiren bir yönden de sorunsallaştıran başka bir Şerhu’l-İşârât yazmıştır. Daha sonra Kutbüddin er-Râzî bu iki şerhi karşılaştıran el-Muhâkemât adlı eserini kaleme almış ve Muhâkemât üzerinden bir İşârât geleneği oluşmuştur. Bunun yanı sıra Esîrüddîn el-Ebherî’nin Hidâyetü’l-hikme ve Necmeddîn el-Kâtibî’nin Hikmetü’l-ayn adlı eserleri üzerinden şerh ve haşiye gelenekleri gelişmiştir. Her iki eser de Fahreddîn er-Râzî çizgisinde yetişen düşünürlerdir ve asıl itibariyle onun okumalarında ortaya çıkan sorunların tartışıldığı eserler kaleme almışlardır.
Bu durum göstermektedir Yenilenme Dönemi’nde bütün nazarî gelenekler Fahreddîn er-Râzî ekseninde gelişmiştir. Bu nedenle Râzî, başlangıçta sadece kelam kitaplarında ikinci kurucu düşünür anlamında “el-İmâm” ve felsefe eserlerinde İbn Sînâ’nın eserlerinde dile gelen felsefî birikimi sorunsallaştıran anlamında “eş-Şârih” olarak anılır. İlerleyen yüzyıllarda her iki üretim alanını sürdüren zümrelerinin neredeyse tamamen aynı şahıslar olması nedeniyle hem kelam hem de felsefe eserlerinde kurucu rolünü pekiştirerek Yenilenme Dönemi’nin “İmâmı” olarak anılacaktır. Fahreddîn er-Râzî’nin kelam ve felsefe okumaları, İslam dünyasında kelam-felsefe etkileşimine dayanan eleştirel bir düşüncenin başlamasına sebep olmuş, hem kelam hem de felsefe akımları yeni bir sürece girmiştir. Yeni dönemin kelam ve felsefesini “Yeni Eşarîlik” veya “Eleştirel Eşarîlik” olarak, felsefesini ise “İbn Sînâcılık” olarak adlandırmak mümkündür. Râzî sonrasındaki felsefe çalışmaları hiç kuşkusuz Meşşâîlik kapsamına girer, fakat on ikinci yüzyıldan itibaren Meşşâî felsefe okumaları neredeyse tamamen İbn Sînâ merkezli okumalara dönüşmüştür. Vakıa, hem Gazâlî’nin eleştirilerinin hem de Şehristânî’nin el-Milel ve’n-nihal’de İslam Meşşâîliğinin otoritesi (reîsü’l-kavm) olarak İbn Sînâ’yı gösterip onun felsefesini özetlemesinin gösterdiği üzere Râzî’den önce de İbn Sînâ otoritesi oluşmuştur. Bununla birlikte Râzî üzerinden devam eden felsefe çalışmaları, önemli ölçüde İbn Sînâ’da dile geldiği haliyle felsefenin sorunlarını çözme ve İbn Sînâ’nın kendi çözümlerini sorunsallaştırmaya dönüştüğünden, gerçek bir İbn Sînâcılık ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bundan önce bir İbn Sînâ otoritesinden söz etmek mümkündür, ama bir İbn Sînâcılıktan söz etmek makul değildir. Bu bağlamda Yenilenme Dönemi’nin on dördüncü yüzyıl sonuna dek süren kuruluş evresi, felsefî çalışmalar söz konusu olduğunda “Yeni İbn Sînâcılığın” değil, İbn Sînâcılığın oluştuğu çağdır.
Kuşkusuz İbn Sînâ takipçiliği felsefe çalışmalarıyla sınırlı değildir. Kelam metinleri yeni dönemde Gazâlî ve öncesinden esaslı farklılıklar barındırır. Yeni kelam, neredeyse tamamıyla varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımları üzerine kurularak Gazâlî öncesi kelamcıların kadîm-hâdis ve zât-sıfat ikiliklerini İbn Sînâcı ayrımlarla yeniden yorumlar. Tanrı’nın varlığına ilişkin delilleri bu ayrımlar doğrultusunda gözden geçirir. Felsefeden nakledilen verileri bir yandan kâdir-i muhtâr Tanrı anlayışı ilkesinden hareketle eleştirmeyi, bir yandan da doğa bilimlerinin sistematiğini kelama uyarlamayı amaçlar. Bu durumun kelamcılar arasında bir tür bölünmeye yol açtığı söylenebilir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi bir kısım kelamcılar, felsefî kozmolojiye eklemlenmeyi tercih edip bu eklemlemenin yol açtığı sorunları imkan teorisinin kabiliyetleriyle çözmeye çalışırken Îcî ve Teftâzânî gibi kısım kelamcılar ise aklî varlık kabulünü nefs teorisiyle sınırlı tutmak gibi daha mevzii uygulamalar olarak sürdürme yolunu tercih etmişlerdir. Fakat kelamın teorik fiziğini koruma çabasının ortak bir tavır olduğunu belirtmek gerekir. Bütün bu çabalar, klasik kelamın ontolojisi ile İbn Sînâcı ontolojinin kabiliyetlerini işlevselleştirmeyi gerektirdiğinden hacimli kelam kitaplarının yaklaşık üçte biri ontoloji tartışmalarına ayrılmıştır. Bu nedenle on ikinci yüzyıldan sonra yaşayan kelamcıların neredeyse tamamı İbn Sînâ şârihidir. İbn Sînâ ontolojisi, onun metafizik kabullerine rağmen temellük edilerek kâdir-i muhtâr Tanrı anlayışı, adet teorisi, kesb teorisi ve ilâhî seçime dayalı peygamberlik teorisinin savunusu için yeniden üretilmiştir.
Benzer ama daha derinden bir ilişki tasavvuf kitaplarında görülür. Mutasavvıflar, sadece İbn Sînâcı ontoloji ve kozmolojiyi tevarüs etmekle kalmamış, aynı zamanda sudûrcu metafiziği de benimseyerek kelamın kadîm-hâdis karşıtlığına dayalı yaratılış teorisini terk etmişler ve Tanrı-âlem ilişkisinde dinî düşüncenin beklentilerini filozofların nedensellik ilkesini yeniden yorumlamayarak karşılamaya çalışmışlardır. Diğer deyişle sûfîler, hem âlemin ezelîliğini hem de Tanrı’nın her bir nesneyle doğrudan ilişkili olduğunu iddia etmişlerdir. Böylece sûfîler, bir yandan on ikinci yüzyıla kadar dinî düşünce geleneklerinin âlemin hudûsu üzerindeki icmaını bozmuşlar, diğer yandan da sudûru benimseyen metafizikçi filozofların nedensellik üzerindeki icmaını bozmuşlardır. Her ne kadar sûfî gelenekte her dönemde İmâm Rabbânî’de görülen klasik Eşarî tavrı öne çıkarma temayülünde olanlar varsa da İbnü’l-Arabîci vahdet-i vücûd ana akım haline gelmiştir. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere kelam ve tasavvuf kitaplarında en azından felsefe kitaplarında gördüğümüzden farklı bir İbn Sînâcılıkla karşılaşırız. Bu, pek çok veçhesiyle, İbn Sînâ’ya rağmen bir İbn Sînâcılıktır ve Meşşâî felsefenin takipçilerine nispetle “Yeni İbn Sînâcılık” olarak adlandırılabilir. Felsefe çalışmaları içinde böylesi dönüştürücü bir okuma iddiası, Sühreverdî’nin Hikmetü’l-işrâk’ında görülür. Sühreverdî gerçekten yenilikçi bir İbn Sînâ okuması yaparak Meşşâî felsefenin tıkandığını düşündüğü birkaç meseleye yoğunlaşır ve temel metafizik kabullerde İbn Sînâ’yla aynı çizgide yer almakla birlikte sistem içi yeniliğe teşebbüs eder. Sühreverdî’nin bu çabası, Şehrezûrî ve Kutbüddîn eş-Şîrâzî gibi takipçilerinin Hikmetü’l-işrâk şerhlerinde genişletilmişse de onun, kelam ve tasavvuf geleneklerinde olduğu gibi kendi içinde yeni sorun ve çözümlerin üretildiği bir akıma dönüştüğünü söylemeyi meşru kılacak verilerden en azından şimdilik yoksunuz.
Kelam, tasavvuf ve felsefede Yenilenme Dönemi’nin kurucu klasikleri son yüzyıla kadar etkinliğini sürdürmüş ve klasikler üzerine uzun zaman sürecinde şerh, haşiye ve talikler yazılmıştır. Şerh, haşiye ve taliklerin en önemli özelliği, Yenilenme Dönemi’nin kurucu düşünürlerinin yorumlarının hareket noktası olması ve ilk klasik dönemin otoritelerine nispetle daha dakik (sofistike) kabul edilmesidir. Kelam ve felsefe eserleri, genellikle Tûsî, Kutbüddîn er-Râzî, Kâtibî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi önde gelen düşünürlerin görüşlerinin Fahreddîn er-Râzî tarzında bir eleştirel okumayla sorunsallaştırılmasını hedefler. Tasavvuf metinleri, kurucu düşünürler ile ilk şarihlerin görüşlerinin şerhi ve telhisi ile Mevlânâ’nın Mesnevî’sine yazılan şerhlerde olduğu gibi tasavvufî üretimin değişik alanlarında vahdet-i vücudun keşfini ve tahkikini hedefler. Bu sürecin on yedinci yüzyıl sonlarında Teftâzânî ve Seyyid Şerîf çapında bir düşünür olarak Siyalkûti ile zirveye ulaştığı söylenebilir. Nitekim İsmail Ankaravî, Siyalkûtî, Abdülganî en-Nablusî, Müneccimbaşı Ahmed Dede, Abdullah Bosnevî ve Molla Sadra gibi düşünürlerin tamamı bu yüzyılda yaşamıştır. Yenilenme Dönemi’nin bir bütün olarak özelliği meselelerin tahkîk ve tedkîki (yöntemin sonucu garanti edip etmediğinin sınanarak bilginin sofistike hale getirilmesi) olduğundan, on sekizinci yüzyılda da Saçaklızâde, Şah Veliyyullah, Gelenbevî, Hâdimî ve Desûkî gibi dönemin bilimsel birikimini temsil eden önemli yazarların yetiştiği görülür.
Vahdet-i vücudun bilhassa İslam düşüncesinin bir kanadını temsil edecek şekilde geliştirilmiş son büyük teori olduğunu düşünürsek aslında on ikinci ve on üçüncü yüzyılda oluşan çerçevenin genel olarak Batı’yla karşılaşma tecrübesine kadar varlığını sürdürdüğü söylenebilir. Dolayısıyla bütün iç çeşitliliğine rağmen başlangıçtan Fahreddîn er-Râzî ve İbnü’l-Arabî’ye uzanan zaman dilimini birinci klasik dönem sayabileceğimiz gibi on ikinci yüzyıldan yirminci yüzyılın ilk çeyreğine uzanan zaman dilimini de bir bütün olarak ikinci klasiklerin yazıldığı “Yenilenme Çağı” veya “İkinci Klasik Dönem” saymak mümkündür. Yine bu dönemin coğrafyası da klasik dönemin coğrafyasına benzer şekilde bütün İslam coğrafyasıdır. Bilim gelenekleri arasındaki ilişki siyasî sınırlardan bağımsızdır. Bunun tek istisnası, Şah İsmail’in İran’ı Şiîleştirmesinin ardından İran coğrafyasıdır. Şah İsmail’den sonra İran ulemasının İslam dünyasının değişik bölgeleriyle irtibatı peyderpey azalmıştır. Aslında bu coğrafyada üretilen teorik düşünce de esas itibariyle Fahreddîn er-Râzî ve İbnü’l-Arabî’ye dayanmaya devam etmiştir. Fakat Şiîleşmenin ardından gelen bir tür dışa kapanma, İran’da üretilen düşünce mirasının İslam dünyasının geri kalanına intikalini zayıflatmıştır. Bu nedenle vahdet-i vücûd öğretisinden hareketle nazarî düşünce geleneklerini yeniden yorumlayan ve İran coğrafyasında metafizik geleneğin ikinci klasik dönemdeki zirvesi olan kabul edilebilecek Molla Sadra’nın görüşleri, yirminci yüzyılın ikinci yarısına gelinceye dek, İslam dünyasının diğer bölgelerinde ulaşamamıştır.
Yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere on ikinci yüzyılda başlayan yenilenme, sadece kelam, felsefe, tasavvuf gibi tümellik iddiasında disiplinlerle sınırlı değildir. Aynı yenilenme sürecini belagat, tefsir, fıkıh usulü gibi alet ilimleri ile dinî ilimlerde görmek mümkündür. Bu bağlamda ikinci klasik dönem, Şemsiyye, İsagoji, Miftâhu’l-ulûm, Telhîs, Mutavvel’i, Keşşâf, Envâru’t-tenzîl, Muhtasaru’l-Müntehâ, Tavzîh, Vikâye, Hidâye gibi değişik disiplinlerde kaleme alınmış kitapların tarihi olarak okunabilir. Bu dönemdeki ilim merkezlerinin bir kısmı birinci klasik dönemde kurulmuş iken, bir kısmı münhasıran yeni kurulan devletlerle birlikte oluşmuştur. Irak, Şam, Mâverâünnehir, Mısır ve Mağrib klasik dönemden beri devam eden etkinliğini önemli ölçüde devam ettirmekle birlikte on ikinci ve on üçüncü yüzyılda Anadolu Selçukluları ve İlhanlıların etkisiyle Anadolu ve Azerbaycan ilim dünyasının kalbi haline gelmiştir. Bu bağlamda Konya-Malatya hattı ile Şiraz-Meraga hattının özel bir yeri vardır. Tûsî ve Kâtibî gibi düşünürler Azerbaycan’da, İbnü’l-Arabî, Sadreddîn el-Konevî ve Siracüddîn el-Urmevî gibi düşünürler Anadolu’da başlayıp İslam coğrafyasının diğer bölgelerine yayılan yenileşmenin öncüsü olmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir müddet sonra iç ve batı Anadolu’dan Makedonya’ya uzanan bölgede yeni bir ilmî hareketlilik başlamış, İstanbul ve Bursa yeni merkezler olarak tebarüz etmiş ve yirminci yüzyılın ilk çeyreğine kadar İstanbul bu konumunu artırarak korumuştur. Özellikle vahdet-i vücûd düşüncesi Selçuklu devletinin sonlarında ve Osmanlı’nın hemen öncesinde geliştiği için bu teorinin geliştirilmesi ve yayılmasında Osmanlı düşünürlerinin özel bir yeri vardır. Diğer deyişle Osmanlı âlimlerine intikal eden en genç metafizik teori vahdet-i vücuddur ve bu teorinin ikinci nesil yorumcuları Dâvud el-Kayserî, Molla Fenarî gibi Osmanlı müderrisleridir. Bu sebeple Anadolu ve Balkanlarda yetişen vahdet-i vücudcu Osmanlı düşünürleri, bu düşüncenin şerhi ve yayılmasında daima etkili olmuşlardır. Osmanlı dönemi ayrıca İslam bilimler mirasının daha önce Arapça ve kısmen Farsça olan diline Türkçeyi eklemiştir. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru sömürge ve işgal hareketlerinin İslam dünyasını parçalamasıyla Osmanlı devleti iyiden iyiye merkezi bir konuma geldiğinde Osmanlı düşünürleri, siyasi düşüncenin yeniden üretilmesi noktasında da etkin ve besleyici bir rol üstlenmek durumunda kalmıştır.
Yine Hind altkıtasında yirminci yüzyılın başlarına kadar devam eden güçlü bir gelenek oluşmuştur. Fâtimîler zamanında Şia’nın önemli merkezlerinden biri olan Mısır coğrafyası Eyyûbîler ve bilhassa Memlükler zamanında sünnîliğin güçlü merkezlerinden bir haline gelmiş ve Yenilenme Dönemi’nin özellikle hadis ve tarih alanındaki klasikleri bu coğrafyada kaleme alınmıştır. İstanbul Fatih döneminden itibaren güçlü bir merkez oluncaya dek, Mısır, İran ve Mâverâünnehir coğrafyası Osmanlı ulemasını beslemiştir. Maveraünnnehir coğrafyası İslam dünyasının doğusu ile batısı arasında bir köprü olduğundan, bu coğrafyanın Hind ulemasını beslediği de söylenebilir. Fakat ulemâ hareketliliği hiçbir zaman mutlak olarak tek yönlü olmamıştır. Mesela Fenarî Hasan Çelebî’nin Haşiye ‘alâ Şerhi’l-Mevâkıf’ı ile Molla Hayâlî’nin Hâşiye ‘alâ Şerhi’l-Akâid’i Hind altkıtasının Şerhu’l-Mevâkıf ve kelam tetkiklerini beslerken, Siyalkutî’nin Fenarî’nin haşiyesine eleştiri olarak kaleme aldığı Yenilenme Dönemi kelam çalışmalarının zirvesi kabul edilebilecek Hâşiye ‘alâ Şerhi’l-Mevâkıf’ı ile Hâşiye ‘alâ Şerhi’l-Akâid’i Anadolu’daki kelam çalışmalarının da temel kitapları haline gelmiştir.
Sonrakilerin Eleştirel Geleneği: Tahkîk
İslâm düşüncesinde doğruluk tanımları, esas itibariyle, örtüşme (mutâbakat) teorisi kapsamında değerlendirilebilir. Filozoflar, kelâmcılar ve sûfiler, bir görüşün doğruluk değerini onun ait olduğu nesne, olgu ve olaylara örtüşmesine bağlı olarak belirler. Dolayısıyla düşünce geleneklerinin araştırma yöntemi, dakik (sofistike) bir realizmi yansıtır: Nesne veya olay hakkındaki bilgi, filozoflara göre, o nesne ve olayın mahiyet ve varlığının muhtaç olduğu nedenleri (illet), kelâmcılara göre nesne ve olayın meydana gelmesini sağlayan neden görünümündeki vesileleri, sûfîlere göre ise Allah’ın genelde mahlukâta özelde insana belirli türden muamelesini hazırlayan vesileleri içermelidir. Şayet araştırılan şeyin nedeni veya vesilesi yoksa nedensiz veya vesilesiz olduğu, nedeni veya vesilesi varsa nedeni veya vesilesinden zorunlu veya adetsel olarak nasıl meydana geldiği ortaya konulmalıdır. Neden veya vesile aramanın sınırları ise disiplinin sınırlarına göre şekillenir. Bir disiplin, konusunu var ve açık kabul ederek araştırmalarını yapar; dolayısıyla da o disiplinde neden soruları, konunun sınırlarında biter.
Bu anlamda Kâdî Abdülcebbâr, Cüveynî, Fârâbî, İbn Sînâ gibi kelâm ve felsefenin Gazzâlî öncesindeki büyük düşünürleri, hem inceleme konuları hem de o konular hakkında daha önce ileri sürülen görüşleri incelerken “bilgi” koşullarının sağlanıp sağlanamadığını soruştururlar. Kelâm, felsefe ve tasavvuf akımlarının müntesipleri arasında araştırmayı olabildiğince derinleştirip yöntemin, araştırılan şeye dair bilgiye ulaştırıp ulaştırmadığı hakkında dakik bir hükme varan düşünürler de “muhassıl” olarak nitelenir. Tahsîl mastarından türeyen muhassıl kelimesi, yöntemin sonuçlarına ulaşabilmiş kimse demektir. Görüşlerin tutarlığı sorunu, daha ziyade cedelî olup eleştiri amacını güder.
Gazzâlî sonrasında kelâm ve felsefe geleneklerine ait görüşlerin beraberce incelenmeye başlaması, ilk kez Fahreddîn er-Râzî’nin Muhassal ve el-Mebâhisü’l-meşrıkıyye, Şerhu’l-İşârât, Şerhu ‘Uyûni’l-hikme, Nihâyetü’l-ukûl ve el-Mülahhâs fi’l-hikme ve’l-mantık gibi metinlerinde açık seçik görülen eleştirel bir inceleme ve okuma yönteminin geliştirilmesine yol açmıştır. Râzî ve takipçilerinin “tahkîk” adını verdiği bu yöntem, esas itibariyle bir araştırmada izlenen yöntem ile sonuç arasındaki ilişkiyi tesis etme çalışmasıdır. Bu sebeple şayet bir görüş inceleniyorsa o görüşe ulaştıran yöntemin akıl yürütme süreçlerini olabildiğince incelterek yani unsurlarına ayırarak yöntemin o sonucu verip vermediğini ortaya koyma çalışmasına tahkîk denir. Dolayısıyla tahkîk kelimesinin “hak” kökünden türetilmiş olmasının özel bir vurgusu vardır. Bilindiği üzere zihindeki bir anlamın dışa mutabakatına “sıdk” (doğru), dışın zihindeki anlama mutabakatına ise “hak” (gerçek) denir. Bu bağlamda tahkik, idrak eden öznenin bilginin nesnesine ulaşma süreçlerini izlemeyi, muhtemel yanılgı ve atlamaları ayrıntılı bir şekilde tespiti, böylece nesnenin mahiyet ve özelliklerini belirleyerek dışın zihne mutabık olduğu ve olmadığı sonucuna varmayı ifade eder.
Fahreddîn er-Râzî’yle birlikte düşünürler, kelâm ve felsefenin veya tasavvuf, kelâm ve felsefenin meselelerini aynı eserlerde incelemeye başlayınca görüşlerin doğruluk değerini, delillerin gücünü, yöntemin sonuçları garanti edip etmediğini ayrıntılı bir şekilde araştırmaya koyulmuşlar; yaptıkları bu faaliyete ise “bir meseleyi deliliyle ortaya koymak” anlamında tahkik; tahkikte derinleşerek “bir meseleyi araştıranlara gizli kalacak bir derinlikte veya alışılmışın ötesinde ortaya koymak” anlamında tedkîk adını vermişlerdir. Diğer deyişle bir görüşü delilleriyle kavramaya tahkîk, delilleri de delilleriyle kavramaya ise tedkîk adını vermişlerdir. Bu bakımdan on üçüncü yüzyıl ve sonrasında yazılan kitaplarda karşılaştığımız “ehl-i tahkîk” ve “ehl-i tedkîk” ifadeleri, önde gelen düşünürlerin metinlerinde görülen güçlü eleştirel düşünceyi ifade eder. İkinci klasik dönemin ve yenileşme çağının kurucu düşünürlerinin yaşadığı dönemi “muhakkikler dönemi” olarak adlandırmak mümkündür.
Hiç kuşkusuz bu adlandırma, söz konusu dönemin öncesinde veya sonrasında tahkîk yoktu anlamına gelmez. Aslına bakılırsa her dönemde öne çıkan düşünürler bu vasıflarından dolayı öne çıkarlar. Fakat bu dönemde tahkîk tavrı bütün dönemi ıralayacak şekilde yaygınlaşmıştır. Zira bu dönem, bilim geleneklerindeki otoritelerin ilk kez tebarüz ettiği tipik bir kuruluş dönemi değil, yenileşmeyi amaçlayan bir kuruluş dönemidir. Bir yandan önceki otoritelerin görüşleri yöntemsel bir sınamadan geçirilir, bir yandan da önceki asırlarda ileri sürülen görüşler, farklı geleneklerin görüşlerinde eşit derecede otorite sahibi veya en azından uzman olan bir düşünürler topluluğunca incelenir. Bu sebeple tahkîk faaliyeti, meseleleri gereksiz bilgi ve açıklamalardan arındırmayı (tahrîr), delilleri birbiriyle çelişmeyecek şekilde ifade etmeyi (takrîr) ve delilleri sonucu zorunlu kılacak şekilde kurma veya delili iddiaya mutâbık hale getirmeyi (takrîb) içerir. Dolayısıyla tahkîk faaliyeti, mutlaka ilgili bilimin yöntemine sadık kalmayı gerektirir. Söz gelimi, felsefe ve kelâmın yöntemi “nazar” (kıyas, istidlâl) olduğundan bir felsefî veya kelâmî iddianın tahkîki nazar yöntemiyle, tasavvufun yöntemi mücâhede ve müşâhede olduğundan tasavvufî bir iddia müşâhede yöntemiyle tahkîk yapılmak durumundadır.
Yukarıda tanımlanan çeşitli kavramları içerecek şekilde tahkîk, Râzî ve sonrasında yaşayan düşünürlerin bilimsel incelemelerini ıralayan temel bir tavır haline gelince bir tür eleştirel düşüncenin oluşumunu da beraberinde getirmiştir. Eleştirel okuma, esas itibariyle birincisi tarihsel, ikincisi sorunsal ve üçüncüsü formel olarak nitelenebilecek üç türden incelemeyi barındırır.
Tarihsel inceleme, bir görüşün tarihsel derinliğini ifşa etme ve ilgili bilimin tarihinde delillerin mantıksal değerini belirleme çalışmasıdır. Düşünce tarihinde bir geleneğin zirvesini temsil eden veya dönüm noktası olan düşünürlerde tarihsel inceleme mutlaka şu veya bu ölçüde bulunur. İslâm felsefesi geleneğinde tarihsel incelemenin görüldüğü iki büyük filozof vardır: İbn Sînâ ve İbn Rüşd. Her iki filozof da kendi felsefî tutumlarını desteklemek için hem Aristoteles’ten kendilerine kadar ulaşan felsefe geleneğinde ileri sürülen belli başlı görüşlerin eleştirisini yaparlar hem de Aristoteles metinlerini kendi tercihleri doğrultusunda yeniden yorumlarlar. Bundan dolayı İbn Sînâ metinlerinin özellikle de eş-Şifâ külliyâtının yaygınlaşması geniş bir felsefe tarihi birikiminin kamusallaşmasını sağlamıştır. İbn Rüşd için de benzer bir durum geçerlidir. Hatta İbn Rüşd metinlerinde felsefe tarihi birikimi muhtemelen kitaplarını yazma şartları nedeniyle daha baskın şekilde görünür. Zira İbn Sînâ’nın dağdağalı hayatının aksine İbn Rüşd daha korunaklı bir yaşam sürmüştür. Fakat İbn Rüşd’ün eserleri İslâm dünyasında felsefî kültürün şekillendirecek şekilde yaygınlaşmamıştır.
Mütekaddimûn kelâmında tarihsel incelemenin iki önemli örneği vardır. Birincisi, Kâdî Abdülcebbâr’ın el-Muğnî adlı külliyatıdır. Birkaç cildi hariç günümüze ulaşan bu eser, İslâm kelâmının bilhassa Mutezile kanadının oldukça ayrıntılı bir tarihsel dökümünü ve eleştirir verir. Neredeyse sadece bu eserden Mutezile geleneğini oldukça ayrıntılı şekilde yeniden inşa etmek mümkündür. İkincisi ise Bâkıllânî’nin el-Vâfî isimli külliyatıdır. Cüveynî’nin eş-Şâmil’inin de kaynağı olan bu eser, maalesef günümüze ulaşmamıştır veya ulaştığı henüz bilinmemektedir. Fakat sonrakilerin atıflarından bu eserin mütekaddimûn kelâmının ayrıntılı bir dökümü olduğu anlaşılmaktadır.
Gazzâlî öncesi dönemin tasavvufunda tarihsel incelemenin en dikkate değer örneği, Hucvirî’nin Keşfu’l-mahcûb’udur. Bütün dönemlerin en zekice kurgulanan eserlerinden biri olan Keşfu’l-mahcûb’ta Hücvirî’nin kendi zamanına kadar tasavvuf fırkalarının tamamının öğretileri ve temsilcilerini bir kavramı merkeze alarak anlatır. Bu eserden tasavvuftaki bütün kavramların tümelleşmeye ve diğer bütün kavramları açıklamakta hareket noktası haline getirilmeye elverişli olduğu görüldüğü gibi tasavvufun hakikat araştırmasından ne kastedildiği de rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Gazzâlî sonrasında tarihsel okuma, yeni dönemi karakterize edecek şekilde ilk ve aynı zamanda en çarpıcı örneği, Fahreddîn er-Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ında görülür. Bu eserde Râzî, İbn Sînâ’nın dile getirdiği felsefî delillerin burhânî, hatabî, cedelî, sofistik ve şiirsel değerlerini belirlemekle kalmaz, aynı zamanda felsefe tarihinde bu delillerin geldiği noktayı da tayin eder. Mesela bir delilin İbn Sînâ öncesinde hatabî veya cedelî olduğunu ve ilk kez İbn Sînâ tarafından burhânîleştirildiğini yahut delilin İbn Sînâ’daki sürümünün de hala burhanîlik değerini taşımadığını belirtir. Fahreddîn er-Râzî’nin sonraki yüzyıllardaki en güçlü temsilcileri, Kutbüddîn er-Râzî, Îcî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Devvânî ve Siyalkûtî gibi düşünürlerdir.
Kelâmdaki ilk çarpıcı örneği, yine Fahreddîn er-Râzî’nin Muhassal’ıdır. Bu kitapta Râzî, kelâmî görüşlerin tarihsel derinliğini, çözmek istedikleri sorunları da dikkate alarak inceler. Bu tarz bir kelâm incelemesinin klasikleşmiş formu, Sadeddin et-Teftâzânî’nin Şerhu’l-Makâsıd’ı ile Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin Şerhu’l-Mevâkıf’ında görülür. Fakat her iki eserin de başarısında Kutbüddîn er-Râzî ve Adudiddin el-Îcî’nin görmezden gelinemeyecek bir katkısı vardır ve bu eserler asıl itibariyle yorumlayıcı klasiklerdir.
Tasavvuftaki en önemli örneği ise hiç kuşkusuz İbnü’l-Arabî’nin muhtemelen bütün dönemlerin en kapsamlı ve sistemli mistik tecrübe metni olan el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sidir. Bu eser, genelde mistik tecrübe özelde tasavvufî tecrübe tarihi açısından öylesine kapsamlı, bütünleyici ve yorumlayıcı özelliğe sahiptir ki İslâm dünyasındaki bütün irfanî eğilimleri ve İbnü’l-Arabî’nin yaşadığı dönemde karşılaştığı şahısların tecrübeleri dâhil tasavvufî tecrübeleri kapsamlı bir anlatının bir parçası haline getirmiştir. Eser bu yönüyle Fahreddîn er-Râzî’nin el-Metâlibü’l-âliyye’sine benzer. Fakat Râzî’nin tarzı, bilgilendirici ve sorunllaştırıcı iken İbnü’l-Arabî’nin tarzı, bilgilendirici ve yorumlayıcıdır. Râzî düşüncelerin kendi iç bütünlüğünü dikkate alarak tarihsel anlatı sunarken İbnü’l-Arabî tasavvuf tarihinin bütün önemli cümlelerini daha kapsamlı bir teorinin parçası olarak sunar. Bu sebeple özelde Yenilenme genelde İkinci Klasik döneminin bütün tarihsel anlatılarının kaynağı bu iki düşünüdür.
Sorunsal inceleme ise tutarlığının sorgulanmasıdır. Tutarlılık ya delillerin bizzat sonuçları gerektirmesinde ya da görüşlerin temel kabullerle uyumlu olmasında aranır. Bu tarz inceleme, iki adımda tamamlanır. Birincisi, önermelerin parçalarının anlamları belirginleştirilerek muhtemel bir lafzî mugalatanın önünün kesilmesidir. İkincisi ise orta terimin konumunun belirginleştirilerek kıyastaki nispetin değerinin takdiridir. Böylece hem bir görüşün dayandığı tümel ilkeler belirlenerek tümel ilkelerden o görüşe ulaşılıp ulaşılamayacağı ve tümel ilkeyle ilişkilendirilen diğer görüşlerle uyumu hem de kıyasın mantıkî değeri sorgulanır. Sorunsal inceleme, Râzî sonrası düşünürlerin en güçlü olduğu alana tekabül eder. Meşhur isimlerin neredeyse tamamı, sorunsal incelemeyi ustalıkla tatbik ederler. Bununla birlikte genel anlamıyla tahkîk kavramında içerilen tedkîk işlevinin öne çıktığı bu incelemede Konevî, Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Molla Fenârî, Dâvud Kayserî, Hayalî, Kemal Paşazâde, Taşköprülüzâde, İsâmüddin el-İsferâînî, Siyalkûtî ve Gelenbevî gibi bazı düşünürlerin öne çıktığı söylenebilir.
Sorunsal incelemenin kelâm ve felsefedeki ilk klasikleri, Fahreddîn er-Râzî’nin Muhassal, el-Mebâhisü’l-meşrıkıyye, Şerhu’l-İşârât ve el-Metâlibü’l-âliyye adlı eserleridir. Esîrüddin el-Ebherî, Nasîruddin et-Tûsî, Kâtibî, Sirâcüddin el-Urmevî gibi kelâm ve felsefenin Yenilenme dönemi klasiklerinin yazarları, Râzî’nin tarzını hakikî anlamıyla klasik haline getiren düşünürlerdir. Sühreverdî’nin et-Telvîhât ve el-Mutârahât gibi Hikmetü’l-işrâk öncesi eserleri de sorunsal inceleme barındırır ama Yenilenme döneminde klasikleşen tarzın kaynağı, Râzî’nin eserleridir.
Sorunsal incelemenin tasavvuftaki ilk klasiği ise yine İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sidir. İbnü’l-Arabî’nin başta Fütûhât olmak üzere bütün eserlerinin en önemli özelliklerinden biri, ele aldığı bir meselede ileri sürülen görüşlerin isabet yönlerini tayin eden açıklamalar yapmasıdır. Bu tarz, onun takipçilerine bütünü temsil etme kabiliyeti kazandırmıştır. Takipçilerinden Konevî, Kayserî ve Fenârî tasavvufî yöntemin nesnel şartlarını ortaya koymayı ve tasavvufun bir bilim olarak inşasını amaçlayan çalışmalar yapmıştır. Konevî vahdet-i vücûdun felsefe geleneği ile ortaklık ve farklılıklarını ifşa eden, Kayserî yeni tasavvufun iç sistematiğini kusursuz bir disiplin olarak ortaya koyan, Fenârî ise yeni tasavvufun kelâm geleneğiyle ortaklık ve farklılıklarını ifşa eden çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmaların tamamı, sorunsal incelemenin yukarıda açıklanan şartlarını sağlayan ve yeni meseleler üreten çalışmalardır.
Formel inceleme, kelâm ve İbn Sînâ felsefesinin karşılıklı bir okumasından Fahreddîn er-Râzî’nin istihraç ettiği ve çok değişik meselelere tatbike elverişli bir eleştiri formudur. Kelâmcıların ve filozofların çeşitli meselelerde öne sürdükleri görüşlerin cedel gücünü sınamayı amaçlayan bu formun iki kökeni vardır.
Birincisi, önceki kelâmcıların cedelî üslubudur. Kelâmcılar başından beri tartışma üslubunu kullanır hatta kelâma kelâm adının verilmesinin nedenlerinden birinin de bu üslup olduğu söylenir. Kelâmın cedeli ilginç bir tartışma tekniğidir. Kelâmcı kendisini bir görüşü hem savunan hem de eleştiren yerine koyarak hayali bir diyalog kurar. Eleştiren hasmı temsil eder ve hasım adına zikredilmesi muhtemel itirazları sıralar. Bu, kelâmcının bir tür sorgulayıcı zihnidir ve savunduğu görüşün eleştirilere dayanıklılığını ölçme işlevi görür. Kimi zaman bir meselenin etraflıca takririni bekleyen okuyucuyu bıktıran bir yönü de olmakla birlikte kelâmcılara yüz yüze tartışma melekesi kazandırma işlevi de görmektedir. Tartışma üslubu zaman bizzat kelâmcılar tarafından da eleştirilerek sırf tartışma maksadıyla kelâm tahsilinin kelâmın maksadına aykırı olduğu dile getirilmiştir. Bu tarz başlangıçtan beri sûfîler tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiş, sûfîler kelâmın akaid kısmı ile tartışmalara boğulan araştırma kısmını ayırmaya özen göstermiştir. Mütekaddimûn kelâmcılarının tartışma tekniği aynıyla müteahhirûn kelâmcılarca da sürdürülmüştür. Fakat İbn Sînâ felsefesinin imkânlarıyla bu tarzı güçlendiren Fahreddîn er-Râzî, ikinci maddede özetlenen yeni cedelî formlar üretmiştir.
İkincisi ise vucûdî-ademî karşıtlığı ile bilhassa varlık-mahiyet ayrımının imkanlarıyla işlevselleşen parça-bütün karşıtlığıdır. Önceki kelâmcıların hasmın görüşlerini çürütmek için kullandığı yollardan biri, muhtemel itirazları hasım adına varsayarak uzun bir diyalog sürecinde hasmı çıkmaza sokmaktır. Râzî, önceki kelâmcıların bu üslubunu dilsel parçaya, vucûdî-ademî ve parça-bütün karşıtlıklarını ise mantıkî parçaya dönüştürerek herhangi bir görüşü vakıaya mutabakatından bağımsız, aklın bedîhî öncüllerinden hareketle değerlendirebileceği bir eleştiri formuna ulaşmıştır. Bu formun faydası, herhangi bir delilin hangi istidlâl sürecinde ulaşılıyor olursa olsun evvelî veya geniş anlamıyla bedîhî öncüllere döndürülebilir olup olmadığını sınamaya imkan vermesidir. Gazzâlî öncesinde Bâkıllânî ve Cüveynî’nin haller teorisi, bizzat Fahreddîn er-Râzî’nin atomculuk ve madde-sûret teorileri hakkındaki tavrında olduğu gibi bir kısım görüşlerin usule hem uygun hem aykırı görünmesini bir kısım görüşlerin de doğruluk ve yanlışlığın tespitinin mümkün olmadığı görüşünü intaç eden inceleme formu da budur. Zaman zaman lafzî tartışmalara da yol açan bu formun doğurduğu en büyük açmaz ise her türlü konumun cedelî olarak savunulmasını mümkün kılmasıdır. Râzî’nin daha ziyade uygulamasını sunduğu formu, onun uygulamalarından soyutlayıp sürdürülebilir bir tartışma üslubuna dönüştüren Adudiddîn el-Îcî’dir. Teftâzânî’nin Şerhu’l-Makâsıd’ı ve Cürcânî’nin Şerhu’l-Mevâkıf’ı tartışma üslubunun muhtelif görüşlerin derinlemesine kavranması amacına doğru sevkedilmesinin en dikkate değer örnekleridir. Bu üslubun sonraki yüzyıllarda yaşayan en güçlü temsilcilerinin ise Fenârîzâde Hasan Çelebî ve Siyalkûtî olduğu söylenebilir.
Gazzâlî Sonrası Kelâm Geleneği
Kelâm tarihi Gazzâlî sonrasında birbiriyle yakından ilişkili beş önemli alanda dönüşüme tanıklık eder. Bunlar muhatap değişimi, yöntemsel dönüşüm, âlem tasavvurunda kırılma, kelâmın ontolojisindeki dönüşüm ve zümre karmaşası olarak sıralanabilir.
1. Muhatap Değişimi
Bu dönüşümlerden birincisi, kelâm ilminin ana muhataplarının değişimidir. Gazzâlî (ö. 505/1111) öncesinde kelâmcılar, esas itibariyle başka kelâm fırkaları ve diğer din mensuplarını muhatap kabul etmişlerdir. Hicrî III. asrın ikinci yarısından itibaren önde gelen kelâmcılar, genel olarak felsefe geleneğinin tezlerine vakıf olmalarına ve kendi görüşlerini geliştirirken felsefî öğretileri dikkate almalarına rağmen kelâm kitaplarında her bir başlık altında ayrıntılı olarak anlatılan görüşler, asıl itibariyle muhalif kelâm fırkalarına aittir. Mâtürîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’inde, Kâdî Abdülcebbâr’ın hacimli eseri el-Muğnî’de, Bâkıllânî’nin Kitâbu’-Temhîd ve el-İnsâf’ında ve Cüveynî’nin el-İrşâd’ı ve elimizde bulunduğu haliyle eş-Şâmil’inde filozofların görüşlerine kısaca işaret edilir. Orta hacimli bir kelâm eserinde filozofların görüşleri yaklaşık iki sayfa kadar yer tutar. Mütekaddimûn döneminde felsefî öğretiler, daha ziyade muhalif fırkaların veya başka din mensuplarının savunduğu görüşler zımnında eleştirilir ve kelâmcıların kendi tavırlarını ve ayrışma noktalarını belirlemelerinde etkilidir. Bu bağlamda Dehriyyûn ve Tabîiyyûn eleştirileri ile bilhassa mücerred nefs anlayışı ve âlemin kıdemine yönelik eleştiriler, gerçekte felsefe geleneğinin de eleştirisidir. Bu bakımdan mütekaddimûn kelâmında felsefe geleneği asli muhatap olmasa da onların temel görüşleri biliniyor, dikkate alınıyor ve eleştiriliyordu. Fakat önce Mu’tezileden Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin, ardından Eş’ariyye’den Cüveynî’nin felsefeye ilgisi, nihayet Gazzâlî’de hakiki bir bilimsel ilgiye dönüşerek filozoflar, Gazzâlî’yle birlikte ilk kez kelâmcıların ana muhatapları haline gelmiştir.
Gazzâlî’nin ilgisi, mütekaddimûn dönem kelâmcılarından hem ayrıntılı hem kaynakları bakımından farklıdır. Gazzâlî’nin yaşadığı dönemde artık felsefenin kadîm otoritelerinin yerini Fârâbî ve bilhassa İbn Sînâ almış ve İbn Sînâ’nın kitapları, felsefî anlatının en yüksek temsili olarak kabul görmüştü. Bu sebeple Gazzâlî, İbn Sînâ üzerinden bütün felsefe geleneğini tek bir düşünen zihin olarak tasavvur edilebilecek bir zümre halinde dikkate alma imkânına sahipti. O, önce İbn Sînâ’nın eserlerini okuyarak kaleme aldığı Makâsıdu’l-felâsife’de sistemli bir felsefe anlatısı yaptı, ardından Tehâfütü’l-felâsife’de daha önce anlattığı görüşlerin ayrıntılı bir eleştirisini sundu. Dolayısıyla Gazzâlî’nin bir kelâmcı olarak mesaisinin dikkate değer bir kısmı, filozofların görüşlerinin takrir ve tenkidine ayrılmıştır. Gerçi Gazzâlî el-İktisâd fi’l-i‘tikâd ile İhyâu ulûmi’d-dîn’nin bir kısmı olarak kaleme aldığı ama aynı zamanda müstakil bir kitap olarak da okunabileceğine işaret ettiği Kâvâidü’l-akâid adlı kelâm eserine filozofların görüşlerini ayrıntılı olarak taşımamış, Eş’arî kelâmının geleneksel tertibine ve yazım tarzına bağlı kalmıştır. Fakat onun kelâm ve felsefede kullanılan istidlâl yönteminin hakikate ulaştırmasından umutsuz tavrı, kelâm ilminin yapısına dair büyük bir dönüşümün fitilini ateşlemiştir. Zira Gazzâlî, en yaygın okunan eseri olan İhyâ’nın “ilm” bölümünde kelâmın meseleler itibariyle felsefenin mantık ve metafiziğini ihtiva ettiğini ve bu ilimlerin kelâm adı altında tek bir ilimde birleştirilebileceğini iddia etmiştir. Kelâmın cevher ve arazlar bölümündeki hakikat araştırmasından umutsuz olması nedeniyle bu bölümlerde fiziksel nesnelerin ancak varlık bakımından incelenebileceğini, dolayısıyla araştırmanın metafiziğin çerçevesinin dışına çıkmaması gerektiğini düşünmüş olmalıdır. Zira Gazzâlî aynı bölümde fizik ve matematik kapsamına giren bilimlerin araştırmalarının kendi sınırları içinde kalarak teşvik edilmesi gerektiği düşüncesini dile getirir.
Gazzâlî’nin kelâm ve felsefe okuması, İslâm düşüncesinin genel gidişatını şekillendirecek çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlar, ekseriyetle Gazzâlî’nin okumalarından kendi adına çıkardığı sonuçlarla karıştırılır. Bu karıştırma ise İslâm düşünce tarihi hakkında modern dönemde ortaya çıkıp yaygınlaşan bazı galat-ı meşhurları besler. Gazzâlî kelâm ve felsefe okumalarından kendi adına şu sonuçlara varmıştır: (i) Nazar yöntemi (kelâmî istidlâl ve felsefî burhân teorileri) hakikate ulaştırmaya elverişli değildir. Burada hakikat, Allah’a ve Allah-âlem ilişkisine dair kesin bilgi anlamına gelir. (ii) Hakikate ulaştırabilecek yegane yöntem, sûfîlerin Allah’a yönelişi arayışın merkezine alan ve tanımı gereği dindarlığı gerektiren mücâhede yöntemidir. (iii) Her ne kadar sûfîler bilgilerini kayda geçirmişlerse de mücâhede yönteminin sonuçları, esas itibariyle yöntemi uygulayan kişiyi bağlayabilir ve bir bilim olarak düzenlenmeye elverişli değildir. Bu üç maddeye Gazzâlî’nin genel olarak din ve fıkıh, kelâm, hadis gibi şerî ilimler hakkındaki tefekküründen çıkan çok önemli iki sonuç daha eklenir: (iv) Müslümanı dindarlaştıran dinî bilgilerden bahsedilebilir ama dinî bir bilimden bahsedilemez. Bu bağlamda şeriatı savunma işlevini yerine getiren kelâm, şerî hükümlerin bireysel ve toplumsal seviyede yaşanır hale getirilmesinin şartlarını ve gereklerini ortaya koyan fıkıh dinî değil, dünyevî ilimlerdir. Zira bunları öğrenmek ve tatbik etmek, kişide tanımı gereği dindarlığı yani Allah’a yaklaşma neticesini doğurmaz. (v) Kelâm ve metafizik, aralarında derece farkı olsa da esas itibariyle aynı konu ve meseleleri inceleyen disiplinlerdir. Dolayısıyla filozofların kelâmcıların istidlâl teorisine göre daha iyi işlenmiş ve dakikleştirilmiş yöntemi olan mantık, kelâmın yöntemine dönüştürülmeli, kelâm ve metafizik birleştirilmelidir.
Gazzâlî’nin ilmî projesinin şahsi sonuçlarını ifade eden bu beş sonuç, onun genel olarak kelâm ve felsefe ilişkisine dair sonuçlarının da sebebini oluşturur. Fakat Gazzâlî’nin birinci ve ikinci sonucu, sûfîlerde tarafından daha öncesinde dile getirilen ve Gazzâlî sonrasında da devam ettiren görüşler olmakla birlikte üçüncü sonuç, sonraki sûfîler tarafından kabul görmemiştir. Zira İbnü’l-Arabî geleneği, tarihte muhtemelen örneği görülmedik şekilde mücâhede verilerini ayrıntılı bir şekilde kayda geçirerek tasavvufu nazarî olarak da takip edilebilir bir bilime dönüştürmüştür. Gazzâlî’nin dördüncü sonucu, aslında onun en önemli iddialarından biri olmasına, İhyâ bütünüyle bu iddiayı temellendirmesine ve tarih boyunca da en yaygın eserlerden biri olmasına rağmen, İslâm düşünce tarihinde hatabî bir etki göstermiş ve şimdiye kadar yapılan çalışmalar ışığında bakıldığında bilimler geleneğinin yeniden şekillenmesine hiçbir katkı sağlayamamıştır. Şer’î veya dinî bilimler – aklî veya felsefî bilimler ayrımı Gazzâlî’den önce zaten oluşmuştu. Gazzâlî’nin bu ayrımı kaldırma ve bilimlerin dünyevî olduğunu gösterme çabası, başarısız olmuştur. Zira bu ayrım, Gazzâlî’den sonra da bilimleri tasnifte kolaylaştırıcı bir çerçeve olarak devam ettirilmiştir. Modern dönemde önce müsteşrikler, sonra da Müslüman araştırmacılar tarafından dile getirilen dinî-dünyevî bilimler ayrımının Gazzâlî’yle başladığı ve sonraki dönemde felsefî bilimlerin bu ayrımdan etkilenerek önemsizleştirildiği görüşü, tarihsel vakıaya bağdaşmaz, hatta durum tam tersidir. Zira Gazzâlî’nin dinî-dünyevî ayrımında dile getirdiği görüşlerinin ve metafiziğin kelâma dâhil edilerek muhtemelen şerîleştirilmesini hedefleyen temennilerinin aksine felsefî öğretiler, Gazzâlî’den hemen sonra hicrî VI. yüzyılın ikinci yarısında hicrî V. yüzyılda öngörülemeyeceği kadar yaygınlaşmıştır.
Gazzâlî’nin felsefe eleştirileri, sonraki dönemlerde muhteva olarak devam ettirilmiştir. Nitekim Gazzâlî ile Fahreddîn er-Râzî arasındaki en önemli Eş’arî kelâmcısı sayabileceğimiz Şehristânî Musâraatü’l-felâsife’de İbn Sînâ felsefesini eleştirmiştir. Gerçi Musâraatü’l-felâsife muhteva itibariyle sınırlıdır. Kitapta varlığın taksimi, zorunlu-mümkün ayrımı, Allah’ın birliği ve bilgisi, âlemin hudûsu ve illet-malul ilişkisi gibi metafiziğin ontoloji ve teoloji (el-umûru’l-âmme ve el-ilmü’l-ilâhî) kısımlarına giren yedi bölümde İbn Sînâ’nın görüşleri eleştirilir. Musâraatü’l-felâsife’nin içeriği, Tehâfütü’l-felâsife’ye nispetle oldukça sınırlıdır; ayrıca İbn Sînâ’ya nispet ettiği görüşlerde zaman zaman sorunlar görülür. Fakat el-Milel ve’n-nihal’de oldukça ayrıntılı bir tarihsel birikim görülmektedir. Kitabın bilhassa felsefe tarihi bölümü, dikkat çekici şekilde ayrıntılıdır ve kadim dönemden İslâm dönemine kadar getirilir. İslâm dönemi felsefesi, İbn Sînâ felsefesinin mantık, fizik ve metafizik olmak üzere üç bölümde nefis bir özetiyle anlatılır. Bu iki eser dikkate alındığından dinler ve mezhepler tarihi ilgisinin Şehristânî’ye geniş bir felsefe tarihi müktesebatına sahip olma imkânı sağladığı söylenebilir. Nitekim Musârâtü’l-felâsife ve el-Milel ve’n-nihal eserlerinin kelâm tarihi açısından önemli bir sonucu olmuştur: O, meslekten kelâmcılara hitap eden eseri Nihâyetü’l-ikdâm’da Gazzâlî’den farklı olarak bir kelâm kitabının alt başlıklarında filozofların görüşlerine yere verip onları eleştirmeye başlamıştır. Bu durum, Gazzâlî’nin bıraktığı yerden bir adım ilerisidir ve ilk kez, filozoflar müstakil eserlerde eleştirilmenin ötesinde mesela Mu’tezile gibi bir kelâm kitabının alt meselelerinde dikkate alınmaya başlamıştır. Gazzâlî’nin mesaisinin sonuçlarından beşinci madde, Şehristânî eliyle hayata geçirilmeye başlamıştır. Eş’arî kelâmcıları için artık Mu’tezile’nin yerini filozofların almaya başladığı açıkça gözlenir.
Daha öncesinde Sünnî kelâmcılar, kelâmlarını asıl itibariyle Mu’tezile eleştirisi üzerine kuruyordu. Mu’tezile eleştirisi, hem İmâm Eş’arî hem de İmâm Mâtürîdî’nin temayüz ettiği vasıflardır. Bâkıllânî ve Cüveynî gibi Gazzâlî öncesinin büyük Eş’arîlerinde de görülür. Mu’tezile’nin temel muhatap olmasını sadece kelâmî söyleşmenin iki tarafından birinin Mu’tezile olduğu şeklinde anlamak eksiktir. Zira Mu’tezile İslâm’da nazarî geleneklerin ilkidir ve teorik düşünmeyi inşa eden ekoldür. Sünnî kelâmcılar, kelâmcılık formasyonunu, kelâmın temel yapısını, mesele sıralamasını ve bir kelâmcının ideallerini Mu’tezileden almıştır. Mu’tezile ana muhatap olmaya devam ettiği sürece de Ehl-i sünnet kelâmcıları ile Mu’tezile arasında ortak bir çerçeve olarak bu durum varlığını sürdürmüştür.
Mu’tezilîlerin çoğunlukla Hanefî olması nedeniyle olsa gerek Mâtürîdî gelenekte bu tavır daha uzun devam edecek olsa da Eş’arîler ilk kez Gazzâlî’yle yönünü başka bir ekole, Meşşâîliğe, çevirmiştir. Gazzâlî’nin el-Munkız’da kelâmın erken dönemde görülen hakikat araştırması yapma idealinden uzun zamandır uzaklaştığını söylemesi tesadüf değildir. Gazzâlî görünüşte kelâmı mevcut durumu kabullenmeye çağırmakta ama felsefeyi buna ekleyerek genel nazarî düşünceyi yeni bir yöne sevk etmeyi amaçlamıştır. Şehristânî de genel olarak felsefe anlatısı ve eleştirisi hususunda Gazzâlî’yi izlemiş ve bu tavrı bir adım daha ileri götürerek kelâm eserine taşımıştır. Fakat onun Nihâyetü’l-İkdâm’ında bu değişim, hala bir tür muhatap çeşitlenmesi olarak görünür, kelâmın alt başlıklarında esaslı bir düzenleme teşebbüsü barındırmaz. Böyle bir değişim ilk kez Fahreddîn er-Râzî’nin eserlerinde görülmeye başlanır. Râzî’nin eserlerindeki değişim, üç maddede özetlenebilir.
Birincisi, Râzî’nin her meselede filozoflar ve kelâmcıların görüşlerini ayrıntılı olarak tartışması ve her iki tarafın da delillerini eleştirmesidir. Râzî bir görüş hakkında sadece bilinen ve o görüş sahiplerince dile getirilen delilleri sıralamakla kalmaz, aynı zamanda benimsesin veya benimsemesin o görüş adına deliller üretir. Râzî bir düşünür olarak kuşkucu bir karaktere sahiptir. Görüşlerin müşkillerini sıralama mahareti, savunma maharetini zaman zaman gölgeler. Bu sebeple Nasîruddin et-Tûsî tarafından melikü’l-müşekkikîn (kuşkucuların şahı) olarak anılmıştır. Rakip görüşlerden birine karar vermekte zaman zaman zorlanır fakat dikkatli bir okur, onun zihninde, bir görüşün eleştirilebilir olması ile ilgili olduğu meselede hakikati dile getirmesi arasında keskin bir ayrım olduğunu fark eder. Onun kitaplarında eleştiri, görüşlerinin dayanıklılığını ölçme amacını güden bir sınama işlevi görür. Râzî’nin bu tarzı, görüşleri destekleyen delillerin güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koyar. Fakat delillerin güçlü ve zayıf yanları ile delillerle kanıtlanması amaçlanan görüşlerin güçlü ve zayıf yönleri örtüşmek zorunda değildir. Nitekim Nihâyetü’l-ukûl’de mütekaddimûn kelâmcılarının bir kısmının kullandığı zayıf delilleri eleştirirken bir görüşe ulaştıran delillerin çürütülmesi ile o görüşün çürütülmesinin farklı olduğunu, birincinin ikinciyi gerektirmediğini açıkça dile getirir. Bu tavır, Âmidî, Urmevî, Îcî, Teftâzânî ve Cürcânî gibi kelâmcılarca sürdürülmüştür.
Râzî’nin bu tavrı, onun geniş bir alana yayılan yazılarıyla desteklenmiş ve düşüncenin bütün alanlarını etkilemekle birlikte bilhassa kelâm ve felsefe tarihinde iki ana damar oluşturduğu söylenebilir. Birincisi, Nasîruddin et-Tûsî gibi İbn Sînâ felsefesi takipçilerince temsil edilen genelde felsefe özelde İbn Sînâ savunusudur. Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ına Tûsî’nin kısmen cevap niteliğinde kaleme aldığı Şerhu’l-İşârât’ı sonraki dönemde Kutbüddîn er-Râzî’nin el-Muhâkemât beyne şerhayi’l-İşârât’ı üzerinden bir “Muhâkemât Geleneği” oluşmuştur. Bu gelenek, sonraki yüzyıllarda bütün önemli düşünürlerin şu veya bu ölçüde katıldığı ve kelâm-felsefe karşılaşmasının canlı olarak devam ettiği bir tartışma zeminine dönüşmüştür. İkincisi ise bilhassa Teftâzânî tarafından temsil edilen ve Râzî’nin daha saf bir takipçisi sayılabilecek kelâmcıların kaleme aldığı kelâm kitaplarında görülen tavırdır. Bu tavra sahip olan kelâmcılar, Râzî’deki anlamıyla tahkik tavrını kelâmın vazgeçilmez karakterine dönüştürmüştür.
İkincisi ise kelâmın Gazzâlî öncesindeki ana tertibini korumakla birlikte mesele sıralamasının baştan sona yeniden düzenlemesidir. Bu düzenleme bilhassa genel kavramlar (ontoloji) ve cevher-araz (doğa teorisi) bahislerinde zirveye ulaşır. Çünkü genel kavramlar, İbn Sînâ felsefesinin varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımları dikkate alınarak baştan sona yenilenmiştir. Cevher-araz bahislerinde ise önceki kelâmcıların, idrak güçlerini esas alan tertibi, felsefî kategorilere göre yeniden yapılandırılmıştır. Râzî, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın metafizikten çıkarılması gerektiğini dile getirdiği hatta İbn Sînâ’nın İşârât’ta fiilen dışarıda bıraktığı kategorileri, kelâmın cevher ve arazlar bahsinin ana çerçevesine dönüştürmüştür. Razî’nin özellikle Muhassal ve el-Mebâhisü’l-meşrıkıyye adlı eserlerinde görülen yeni düzenlemede arazlar bahsinde dokuz kategori temel başlıklar haline getirilmiş, önceki kelâmcıların beş duyuyu esas alarak yaptığı arazlar taksimi dokuz kategoriden ilgili bölüme yerleştirilmiştir. Cevherler bahsi de cevher kategorisinin bir tatbiki olarak düzenlenmiştir. Önceki kelâmcıların bilgi ve nazar bahislerinin felsefedeki mantığı mukâbili olduğu Gazzâlî tarafından ifade edilmişti. Râzî, bu bölümleri hem kelâmcıların istidlâl teorisindeki kelâma özgü tartışmalarını hem de ana hatlarıyla mantığı içerecek şekilde yeniden düzenlemiştir. Ontoloji (el-umûru’l-âmme) bahisleri, zorunluk-mümkün ve varlık-mahiyet ayrımları esas alınarak yeniden şekillendirilmiştir. Bu kısım, yeni bir düzene sokmaktan ziyade farklı bir tarzda yeniden inşadır. İlahiyat ve sonraki bahisler önceki kelâm kitaplarının çerçevesini izlemekle birlikte alt başlıklar filozofların görüş ve yaklaşımlarıyla yeniden belirlenmiştir. Böylece kelâmın ikinci klasik dönemdeki mesele düzeni belirlenmiş ve herhangi bir kelâm kitabında bulunması muhtemel başlıklar, yapılması beklenen tartışmalar ve anlatılması gereken görüşler XX. yüzyıla kadar devam edecek şekilde belirlenmiştir. Râzî’yi ikinci klasik dönemin imâmı yapan da asıl itibariyle bu tasarruftur ve Âmidî, Îcî, Şemseddîn Isfahanî, Teftâzânî ve Cürcânî gibi sonraki kelâmcıların kelâm kitaplarının tertibi, Râzî’nin Muhassal ve Mebâhis’inden alınmıştır. Bu yeni tertibin en kusursuz örneğinin, Îcî’nin el-Mevâkıf fi ilmi’l-kelâm’ı olduğu söylenebilir. Nasıl ki mütekaddimûn dönemi Eş’arî kelâmı kusursuz örneğine Cüveynî’nin el-İrşâd’ında ulaşmışsa Râzî ile başlayan yeni kelâm da el-Mevâkıf ile kusursuz örneğine ulaşmıştır. Bu durum, ister bir Râzî takipçisi sayılsın, isterse ona muhalif kabul edilsin XX. yüzyıla kadar bütün kelâm kitaplarını niteleyen bir durum haline gelmiştir. Öyle ki müteahhir dönem kelâm kitapları, daha öncesinde felsefe ve kelâm eserlerinde görülmeyen bir eleştirel okuma barındırır. Bu eleştirel okuma, kelâm ve felsefe geleneklerine eşit mesafelidir ve herhangi bir pozisyonun savunusu, kaçınılmaz olarak bütün karşı eleştirileri göğüslemeyi gerektirir.
Üçüncüsü, Fahreddîn er-Râzî’nin aslında klasik anlamıyla kelâm veya felsefe kitabı sayılmayacak ve tamamen özgün olan bir tasnif tarzı ihdas etmesidir. Bu tarzın Râzî eserlerindeki en güçlü örneği, el-Metâlibü’l-âliye’dir. Aslında ilmi kariyeri bir bütün olarak düşünüldüğünde Râzî’nin Gazzâlî’den mülhem hakiki projesinin felsefe ve kelâm ayrımını kaldırarak nazarî tefekkürü tek bir alana dönüştürmek ve söz konusu ayrımı, gelenek ayrımı olmaktan çıkarıp görüş farklılıklarına indirgemek olduğu söylenebilir. Fakat bu yazım tarzı, bir yazım geleneği değil, yeni düşünür tipi ortaya çıkarmıştır. İslâm’ın ikinci klasik döneminde felsefe ve kelâm zümrelerinin birbirinden nasıl ayrıldığını ciddi bir soruna dönüştüren bu düşünür tipi, ilerleyen sayfalarda daha ayrıntılı ele alınacaktır.
2. Yöntemsel Dönüşüm
Gazzâlî sonraki kelâmındaki ikinci önemli dönüşüm, kelâmcıların mütekaddîmûn döneminin bir kısım temel kabullerini eleştirerek terk etmeleridir. Gerçi kelâmda yöntem eleştirisinin, bazı yöntemlerin terkiyle sonuçlanmasının tarihi Cüveynî’ye kadar uzanır. Cüveynî, (i) varlıkta reddedilen determinizmin bilgide de reddedilmesi gerektiğine ve hakikat birliği bulunmayan iki şeyin bu birliğe dayalı ortak bir terimde birleştirilemeyeceğine dikkat çekerek gâibin şâhide kıyasının bütün uygulamalarını eleştirmiş ve (ii) kelâmda düz kıyas, hulfî kıyas ve aklın iki tarafını yani olumlu ve olumsuz uçlarını kuşatabildiği meselelerde sebr ve taksim formlarının uygulanması gerektiğini savunmuştur. Bu görüşlerini eş-Şâmil ve İrşâd gibi kelâm eserlerinden sonra ömrünün sonlarına doğru kaleme aldığı bir fıkıh usûlü kitabı olan el-Burhân’da dile getiren Cüveynî hem yöntem önerilerinin hem de el-Burhân’ın başında uzunca kaleme aldığı bilgi teorisinin tatbik edildiği bir kelâm kitabı yazmamış yahut yazmaya fırsat bulamamıştır. Onun bu eleştiri ve teklifleri, Gazzâlî’nin el-İktisâd fi’l-itikâd’ında uygulamaya dönüşmüştür. Daha sonra Fahreddîn er-Râzî Nihâyetü’l-ukûl’da bu eleştirilere iki önemli eleştiri eklemiştir. Birincisi, “delili bulunmayan şey kabul edilemez” ilkesidir. Modern dönemde “inikâs-ı edille” olarak bilinen bu görüş, aslında mütekaddimûn döneminde hem Sünnî kelâmcılar tarafından hem de Mu’tezilenin çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Yalnızca Basra Mu’tezilesinden bir grubun görüşüdür. Râzî’nin Nihâyetü’l-ukûl’da isim ve ekol vermeden bu yöntemi eleştirmesi, iyi bir Râzî okuru olan İbn Haldûn’un yanlışlıkla bu görüşü mütekaddimûn Eş’arîlere nispet etmesine ve mütekaddimûn-müteahhirûn ayrımının ölçüsü yapmasına sebep olmuştur. Modern dönemde kelâm tarihi çalışmalarını da derinden etkileyen bu dönemlendirme, aslında Râzî’nin maksadını gözden kaçıran bir yanlış okumadır. Zira gerçekte Râzî’nin yöntem eleştirileri, genel olarak eleştirel düşüncesinin bir parçasıdır ve bir görüşün doğruluğunun, onun eleştiriye açık oluşuyla doğru orantılı olmadığını göstermektedir. Râzî’nin Cüveynî’nin eleştirilerine eklediği ikinci eleştiri, aklî meselelerde naklî delillerin kullanılmasıdır. Bu da aslında kelâmcılar arasında öteden beri bilinen ve kabul edilen bir ilke olduğu kanısı uyandırır ama gerçekte Râzî’nin sonraki dönemlerde en çok tartışılan görüşlerinden birinin kaynağıdır. Bilindiği üzere Râzî “naklî delillerin zannî olduğu” görüşüyle maruftur. Aklî meselelerde kesinlik arandığından naklî delillerin kullanılmasının uygun olmadığını iddia etmiştir. On dördüncü yüzyılda İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye gibi Hanbelî kelâmcılar, Râzî’nin naklî delillerin zannîliği görüşü kapsamında değerlendirilebilecek görüşlerini şiddetle eleştirmiştir. Onlar, fıkhî bahislerde olduğu gibi kelâmî bahislerde de muhkem nasların olduğunu ve bunların delaletinin kati olduğunu düşünmüştür. Fakat “aklî meselelerde naklî delillerin kullanımı yanlıştır” formunun sonraki kelâmcıların çoğu tarafından kabule şayan görüldüğü ve özellikle Eş’arî ve Mâtürîdî gelenekten Râzî’ye ciddi bir itiraz gelmediği söylenebilir.
Râzî’nin zikredilen iki eleştirisi, Cüveynî’nin gaibin şâhide kıyası ve ilzam yollarına yönelik eleştirisiyle birlikte sonraki kelâmcılarca benimsenmiştir. Râzî sonrasında kelâmcılar mütekaddimûnun yöntemine yönelik eleştirileri sürdürmüşlerdir. Kuşkusuz sonraki dönem eleştirileri içinde en etkilileri, Adudiddin el-Îcî’nin el-Mevâkıf’ta yaptığı eleştirilerdir. Îcî eleştiri tavrını sürdürerek Cüveynî ve Râzî’nin eleştirilerine zayıf öncüllerin eleştirisini de eklemiştir. Îcî’nin zikrettiği zayıf öncüller şunlardır:
- “Bir sayı diğerinden evlâ değildir. Öyleyse sayının tamamen reddedilmesi gerekir”. Mesela kelâmcılar Allah’ın birliğini kanıtlamak için “Bir Tanrı, mahlukatın yaratılması için yeterlidir. Eğer ikinci bir Tanrı olsaydı bu, üçüncü ve dördüncüden evla olmazdı. Böylece sonsuz tanrılar gerekirdi. Bu ise imkânsız olduğuna göre sayı ileri sürmek, imkânsıza yol açtığı için yanlıştır.” Kelâmcıların bu akıl yürütmeyi bazen de tersten yaparak “ya hiçbir sayı yoktur ya da sonsuz bir sayı vardır, zira bir sayıyı diğerine tercih etmek imkânsızdır” demiştir. Onlar Allah’ın bütün malumları bildiği ve her makdura kâdir olduğunu bu yolla ispatlamıştır.
- “Bir sıfatta eşit olan şeyler mutlak olarak birbirilerine eşittirler.” Mu’tezilenin ilahî sıfatların kadimliğini ve Allah’ın bir bilgiyle bilen olduğunu reddetmesi ve kelâmcıların akıllar ve nefsler gibi soyutların varlığını reddetmesi buna örnektir.
- Kelâmcılar bir şeyi Allah’a nispet etmek veya O’ndan olumsuzlamak istediklerinde “Bu, bir kemal sıfatı olup yüce Allah’a olumlanır ve bu bir eksiklik sıfatıdır ve O’ndan olumsuzlanır.” derler.
Îcî’nin birinci öncüle yönelik eleştirisi, Râzî’nin inikâs-ı edille eleştirisini hatırlatır. Ona göre birinci öncül yanlıştır, zira bir kimsenin zihninde evlâlılığın olmaması, gerçekte de olmamasını gerektirmez. Aksi halde birçok mahzur çıkabilir. İkinci öncül yanlıştır, zira bırakın bir sıfatta ortak olmayı, cinste ortak olan şeyler dahi bütün sıfatlarda ortak olmaz zorunda değildir. Üçüncü öncül yanlıştır, zira bir sıfatın Allah’a nispet edilip edilemeyeceğinde ölçü sıfatın kemal sıfatı olup olmaması değil, ilahî zâtın o sıfatın kabul edip etmemesidir. Diğer deyişle kemalin anlamının ne olduğu ve o sıfatın ilahî zât için kemal olup hakikatte ona layık olduğu ortaya çıkmalıdır. Çünkü bir şeye nispetle kemal olan şeyin, başka bir şeye nispetle kemal olmaması hatta eksiklik olması mümkündür. Îcî böyle bir sonuca ancak burhân yani kesin delille varılabileceğini Çünkü söz gelimi yazma gibi, bize kıyasla kemal olması ama Allah’ın zâtına kıyasla kemal olmaması mümkündür. Dolayısıyla sıfatın Allah için kemal olduğuna dair elde kesin bir delil (burhân) bulunmalıdır. Seyyid Şerif el-Cürcânî de Şerhu’l-Mevâkıf’ta Îcî’nin eleştirilerine destek vermektedir.
Cüveynî’den Îcî’ye uzanan bu eleştirilerin neticesi, kelâm kitaplarının nazar bölümünün, İbn Sînâ elinde kemale eren klasik mantıkla uyumlu hale getirilmesi olmuştur. Gazzâlî mantığın kelâmda kullanılması gerektiğini söylemiş ve müstakil mantık eserleri yazmıştı. Râzî hem müstakil mantık eserleri kaleme hem el-Mülahhas fi’l-hikme ve’l-mantık adlı eserinde olduğu gibi felsefe kitaplarının bir bölümü olarak mantığı kaleme aldı hem de Muhassal gibi kelâm kitaplarının nazar bölümlerini mantığı dikkate alarak dikkate alarak düzenlendi ve mütekaddimûn kelâmcılarının nazara ilişkin mülahazalarını mantık tartışmalarıyla uyumlu hale getirdi. Râzî sonrasında Tûsî, Kâtibî ve Sirâcüddin el-Urmevî gibi dönemin büyük kelâmcıları tarif ve kıyas teorisini nazar bahsinin içeriği olarak yerleşik bir uygulamaya dönüştürmüşlerdir. Râzî ile birlikte mantık, kelâm kitaplarının “nazar” bölümünde yerini aldı ve bütün kelâmcılar, birer mantık mütehassısı haline geldiler. Öyle ki Fahreddîn er-Râzî ile Kutbüddîn er-Râzî arasındaki dönemin en büyük kelâmcısı sayılabilecek Kâtibî aynı zamanda Eş’arî ekole mensup bir kelâmcıydı.
Râzî’nin yönteme ilişkin değerlendirmelerinin bir kısmı, Gazzâlî’nin el-Munkız’da felsefe, kelâm ve tasavvuf geleneğinin yöntemlerine dair değerlendirmelerinin devamı mahiyetindedir. Bilindiği üzere Gazzâlî el-Munkız’da nazar yöntemini kelâm ve felsefe ekolleri ile mücâhede yöntemini kullanan tasavvuf ekollerini karşılaştırarak nazar yönteminin metafizikte hakikate ulaştırmaya elverişli olmadığını, hakikate ancak mücâhede ve riyâzet yöntemiyle ulaşılabileceğini iddia eder. Gazzâlî İhyâ’nın ilim babında bu görüşünü daha ayrıntılı bir şekilde tekrar dile getirir. Fahreddîn er-Râzî, özellikle Şerhu’l-İşârât ve el-Metâlibu’l-âliyye’de hakikate ulaştıran yöntemler sorununu ele alır. Fakat Râzî, Gazzâlî’nin aksine ve kendi eleştirel düşüncesiyle uyumlu şekilde yöntemlerin güç ve zaaflarını ortaya koymayı amaçlar. Her iki yöntemin de hakikate ulaştırmak için elverişli olduğunu ama yöntemlerin birbirlerine nispetle avantaj ve dezavantajlara sahip olduğuna dikkat çeker. Ona göre nazar yöntemi ayrıntılı türsel ayrıştırmayı gerektirdiğinden ayrıntılı bilgi verir ve emin adımlarla ilerlemeyi mümkün kılan bir yönteme sahiptir. Mücâhede yöntemi ise türsel araştırma gerektirmediğinden daha mücmel bilgi verir. Nazar yönteminde yakîn hissi zayıfken mücâhede yönteminde yakîn hissi daha güçlüdür. Buna karşın nazar yöntemi daha emin adımlarla ilerleme elverişli olduğundan bir mürşide daha az muhtaç kılarken mücâhede yöntemi riyâzetin yol açabileceği tehlikelerden ötürü yolun badirelerine vakıf kâmil bir mürşidi gerektirir. Râzî’nin yaşadığı dönemde tasavvuf henüz İbnü’l-Arabî ve Konevî gibi kurucu düşünürler tarafından nazarî olarak takip edilebilir metafizik bir öğreti halinde inşa edilmemiş ve daha ziyade haller ve makamlar olarak kayda geçirilmişti. Bu sebeple Râzî’nin kitaplarında bütün meselelerde kelâmcı ve filozofların görüşleri takrir edilir ama Mefâtîhu’l-gayb isimli tefsirini istisna edersek sûfîlerin görüşlerine nadiren değinilir. O, daha ziyade tasavvufî yöntemin imkân ve kısıtlarına dikkat çekebilmiştir.
Özellikle Eş’arî kelâmcılarında öteden beri tasavvufa karşı olumlu bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Bu olumlu yaklaşım, ilk kez Gazzâlî’de tasavvufun yöntemi lehine bir sonuç doğurmuştur. Fakat Gazzâlî’nin tercihi, şahsi bir tavır olarak kalmış, kelâm geleneği, kendi yöntemlerinin hakikate ulaştırdığı iddialarını sürdürmeye devam etmiştir. Dahası, Gazzâlî tasavvufun hakikate ulaştırma iddiasından Ehl-i sünnet kelâmının temel kabullerine aykırı yahut bunlardan farklı bir sonuç çıkarmamıştır. Fahreddîn er-Râzî’nin değerlendirmeleri, genel olarak metafizik bilgi hakkında bütün yöntemlerin güç ve zaaflarını ortaya koymayı amaçladığından, geleneklerden birini diğerine üstün tutma sonucuna ulaşmaz. O, daha ziyade İbn Fûrek, İsferâyînî ve Cüveynî gibi Eş’arî imâmlarının tasavvufa karşı iyimser tavrını sürdürür. Bilhassa bu iyimser tavır, Levâmiu’l-beyyinât ve Mefâtihu’l-gayb’da görülür. Râzî’den sonra takipçileri, genel olarak onun tavrını korumuş ve yöntemlerin imkânlarını değerlendirmeyi sürdürmüşlerdir.
Sonraki kelâmcılar, yönteme ilişkin değerlendirmeler ile yöntemin verilerine dair iddialar kelâmcılar tarafından dakik bir şekilde ayrıştırmışlardır. Zira İbnü’l-Arabî ile birlikte vahdet-i vücûdcu sûfîlerin, sudur teorisini benimseyip varlığın Tanrı’ya özdeş ve mevcudların da Tanrı’nın muhtelif mertebelerdeki zuhurları olduğunu iddia etmeleri, Mu’tezileden sonra ilk kez kelâm geleneğinden tasavvuf geleneğine karşı sistemli eleştiriler yöneltilmesine sebep olmuştur. Önce Îcî, el-Mevâkıf’ın ilahiyat bahislerinde zümre adı vermeden, oldukça kısa bir şekilde vahdet-i vücûdu eleştirmiştir. Îcî’nin ardından meşhur talebesi Teftâzânî vahdet-i vücûdu eleştirmek için müstakil bir risale yazmıştır. Ayrıca o, Şerhu’l-Makâsıd’ın varlık bahislerinde doğrudan vahdet-i vücûdu eleştiren bir başlık açmıştır. Bu eleştiriler, tasavvufun yöntemine değil, varlık düşüncesine yönelik olsa da büyük kelâmcılar arasında Gazzâlî’ye benzer şekilde tasavvufî yöntemin metafizik bilgide daha ileri bir tahkik seviyesini temsil ettiğini düşünenler hep var olmuştur. Bu tavrın XIV. yüzyıldan itibaren en büyük temsilcisi, Teftâzânî’nin genç çağdaşı Seyyid Şerif el-Cürcânî’dir. Cürcanî, Teftâzânî’nin aksine vahdet-i vücûdun meşru bir tevhid yorumu olduğunu ifade eden bir risale yazmış, Hâşiye ‘alâ Şerhi’t-Tecrîd’de vahdet-i vücûdu benimsediğini ihsas eden açıklamalar yapmış, Levâmiu’l-esrâr’da riyâzet ve mücâhede yönteminin nazar ve istidlâl yönteminden daha üstün olduğunu ifade etmiştir. Özellikle Levâmi’deki pasaj, İslâm düşünce tarihinde hakikate ulaştıran yöntemler dikkate alınarak yapılmış dörtlü taksimle meşhurdur ve Cürcânî’den sonra neredeyse bütün bilimler tasnifi yazarları bu taksimi kullanmıştır. Buna göre hakikate ulaşmayı amaçlayan ya nazar ve istidlâl yöntemini ya da riyâzet ve mücâhede yöntemini kullanırlar. Birinci yolu izleyenler eğer peygamberlerin dinlerinden birine mensup iseler mütekellimdirler aksi halde Meşşâî filozoflardır. İkinci yolu izleyenler ise eğer riyâzetlerinde şer‘îatın hükümlerine muvafık iseler müteşerri sufilerdir aksi halde İşrâkî filozoflardır. Görünen o ki bu taksim, İslâm düşünce geleneklerini tasnifte oldukça kolaylık sağladığı için çok yaygınlaşmış ve Cürcânî’nin aynı metnin ilerleyen sayfalarındaki açıklamalarını gölgelemiştir. Cürcânî aynı metnin ilerleyen satırlarında nazar ve mücâhede yöntemleri arasında daha önce kelâm ve felsefe kitaplarından görülmeyecek kadar ayrıntılı karşılaştırma yapar. Buna göre nazar yöntemini kullanmanın sonucu, nazarî güçle kemale ermek ve nazarî gücün mertebelerinde ilerlemektir. Bu mertebelerin en yükseği, müstefad akıl yani nazarî bilgilerin müşâhedesidir. Riyâzet yönteminin sonucu ise amelî güçle kemale ermek ve amelî gücün derecelerinde ilerlemektir. Amelî gücün üçüncü mertebesinde tıpkı müstefad akılda olduğu gibi bilinenlerin suretleri müşâhede yoluyla nefse feyiz eder. Fakat bu dünyada yalnızca beden elbiselerinden ve ilgilerinden soyutlanmış bazı kimseler, bilinenlerin suretlerini eksiksiz ve kesintisiz müşâhede etme seviyesine ulaşabilir. Cürcânî’nin istisna ettiği bu kimseler aslında riyâzet yöntemiyle soyutlanmış düşünürlerdir. Nitekim ona göre nazarî gücün dördüncü mertebesi olan müstefad akıl, yetkinlik bakımından, amelî gücün üçüncü mertebesine tekabül eder hatta amelî gücün üçüncü mertebesi, müstefad akıldan daha yetkin ve güçlüdür. Zira müstefad akılda oluşan bilgiler, vehim şüphelerinden tamamen arınamazken amelî gücün üçüncü mertebesinde müşâhede edilen kutsal suretlerde durum böyle değildir. Yine amelî gücün üçüncü mertebesinde nefsin kabil gücünün tamamını kullanmak mümkün ve vaki iken istidlal yöntemi yalnızca bilinmeyene götüren bilinenlerle ilişkili bilgilerin feyiz etmesine imkan vermektedir. Böylece Cürcânî müşâhede yönteminin hem daha kesin hem daha kapsamlı olduğunu iddia eder.
Cürcânî’nin amelî gücün mertebelerine ilişkin ayrıntılı tahlilleri, ikinci klasik dönemde kelâmcıların tasavvufa açıklan kapısını daha görünür hale getirir. Ona göre amelî gücün birinci mertebesi, Hz. Peygamber’in getirdiği şer‘îatın ve ilahi kanunların uygulanmasıyla zahiri arındırmaktır. İkinci mertebe, batını süfli melekelerden arındırmak ve gayb âleminden alıkoyacak meşguliyetlerin eserlerini silmektir. Bu mertebe bir tür kaçınma ve yokluk durumu olup gayb alemiyle bağlantı kurmayı sağlar. Üçüncü mertebe, gayb alemiyle ittisalden sonra gaybdai ilmi suretlerin nefse yansımasıdır. Cürcânî, nazarî gücün müstefâd akıl mertebesine tekâbül ettiğini söylediği bu üçüncü mertebeden sonar amelî gücün dördüncü bir mertebesi daha olduğunu söyler: İttisalle kazanılan durumun geçici olmaktan çıkıp süreklilik kazanması. Bu nedenle dördüncü mertebe, ittisal melekesini kesbetmenin ve nefsinden tamamıyla ayrılmanın ardından Allah’ın celalini ve cemalini mülahaza, nazarı yalnızca onun kemaline hasretmektir. Bütün bu yetkinleşme sürecinde Hz. Peygamber mümin için orta terim işlevi görür. Zira yetkinliklerin feyiz edilmesi için yetkinleşme sürecindeki nefs ile feyiz kaynağı arasında, her iki tarafla da irtibat kurma özelliğine (taalluk ve tecerrüd yönlerine) sahip bir aracının bulunması gerekmektedir. İşte Hz. Peygamber’in zatının ve sünnetinin vazgeçilmez bir unsur olarak teoriye girdiği yer burasıdır. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in makamının varisi olanların önemi de onun bu vazifesini kısmen veya mümkünse tamamen üstlenmelerinden kaynaklanır. Bu bakımdan Hz. Peygamber ve onun varisleriyle tevessül kaçınılmaz bir vecibe halini almaktadır.
Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin XIV. yüzyıldan XIX. yüzyıl sonuna kadar uzanan ikinci klasik dönemin en etkili iki büyük kelâmcısından biri olduğu –diğer Sadeddin et-Teftâzânî’dir- dikkate alınırsa yukarıda metafizik bilgiye ulaştıran yönteme ilişkin tahlillerin kelâm tarihi açısından ne anlam ifade ettiği anlaşılabilir. Gerçi Cürcânî’nin on sekiz yıl kaldığı Semerkant’ta tanıştığı Nakşibendî tarikatı şeyhi Hâce Alâeddîn Attâr’a (ö. 802/1400) intisap ettiği ve Mevlânâ Nizâmeddin Hâmûş (ö. 853/1449) ile de dostluk kurduğu bilinmektedir. Fakat öncelikle bu tavrın sadece Cürcânî’ye ait olmadığı da söylenmelidir. Zira Mirek Buhârî (ö. 784/1382’den sonra) de Şerhu Hikmeti’l-ayn’da zevk ve riyâzet ehli filozofların müstefad akıl seviyesinden sonra ayne’l-yakin ve hakka’l-yakin olmak üzere iki mertebesi daha bulunduğunu söyler. Ona göre ayne’l-yakin mertebesi nefsin feyzin kaynağı olan ayrık akılda makulleri olduğu şekilde müşâhede etmesidir; hakka’l-yakin mertebesi ise nefsin feyzi kaynağı ayrık akılla aklî bir bağlantı kurarak nefsin zatının onun zatıyla ruhanî seviyede karşılaşmasıdır. Bu seviyede nefs, hiç kuşkusuz aklî seviyede süreklilik sağladığından makullerin kaybı sözkonusu olmamaktadır. Mirek Buhârî bu görüşlerini bir felsefe eserinde dile getirmektedir ve görüşün kaynaklarını felsefe geleneğinde Sühreverdî ve İbn Sînâ’da bulmak mümkündür. Cürcânî, hâşiyede sükut geçmek suretiyle Mirek Buhârî’yi onaylar. Bu görüşün yukarıda özetlenen daha ayrıntılı bir ifadesini ise bir mantık kitabı olan Levâmi’de dile getirir. Riyâzet yöntemine ve bu yöntemin vahdet-i vücûdcu düşünürlere göre metafizik sonuçlarına yönelik olumlu tavrını ise hem müstakil risaleler yazarak hem de bir kelâm kitabı olan Hâşiye ‘alâ Şerhi’t-Tecrîd gibi ikinci klasik dönemin en etkili kelâm eserlerinde açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla bu görüş, Cürcânî’nin felsefe yahut tasavvuf eseri kaleme alırken filozofların veya mutasavvıfların esaslarını kullanarak yaptığı bir yorum değil, döneminin yöntem bilimlerine, teorik fiziklerine ve metafiziğine hâkim iki büyük kelâmcısından biri olarak savunduğu görüştür.
Cürcânî sonrasında onun bu tavrı, hem tasavvuf hem de İşrâkî felsefenin kaynaklarına atıf yaparak riyâzet ve mücâhede yönteminin kendisi ve sonuçlarını savunan bir grup oluştuğu görülür. Özellikle Osmanlı ve İran havzasında yetişen kelâmcıların bir kısmı, tam da Cürcânî’nin söylediği tarzda İşrâkîliği riyâzet ve mücâhede yönteminin mutlak çıktısı, vahdet-i vücûdu aynı yöntemin şerî esaslara bağlı ama daha ayrıntılı ve güçlü bir çıktısı olarak değerlendirmiştir. Bu kelâmcıları, sûfîlerin müşâhede ve marifetlerini hakikat bilgisinin üstün idraki, kelâmcıların görüşlerini istidlâl yönteminin şeriatın esaslarıyla uyumlu çıktısı olarak görmüştür. İran havzasından bunun en meşhur ismi, Celaleddin ed-Devvânî’dir. İlerleyen yüzyıllarda İran uleması, vahdet-i vücûdun yorumlayıcı, İşrâkîliğin sorunsallaştırıcı, Meşşâîliğin ise açıklayıcı teoriye dönüştüğü bir yaklaşıma evrilmiştir. Özellikle Hikmet-i Müteâliye ekolünde felsefe kelâmı da içerecek şekilde genişlemiştir. Cürcânî’nin özetlenen tavrının yenilenme dönemini karakterize edecek şekilde yerleştiği ilmî havza, Osmanlı Anadolu’sudur. Özellikle Osmanlı ulemasının kendisine özgü tavrının belirginleştiği XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI ve XVII. yüzyıllar, kelimenin hakiki anlamıyla bir yöntemsel bütünleşmeye tanıklık eder. Osmanlı ilmî muhitinde bu tavrın en yetkin örneklerinin Kemal Paşazâde ve Taşköprülüzâde olduğu söylenebilir. Bu düşünürler, bir yandan Cüveynî ile başlayan, Fahreddîn er-Râzî ile zirveye ulaşan ve Îcî tarafından ayrıntılandırılan kelâmda yöntem eleştirisini tevarüs etmişlerdir. Diğer taraftan da İbn Sînâ tarafından başlatılan, Gazzâlî tarafından sorunsallaştırılan, Fahreddîn er-Râzî ve Sühreverdî tarafından yeniden tesis edilen, ardından Teftâzânî tarafından sorunsallaştırılan, Mirek el-Buhârî ve bilhassa Cürcânî tarafından tahkim edilen yöntemsel bütünleşmeyi tevarüs etmişlerdir. Osmanlı muhitinde hem Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi gibi Teftâzânî tavrına yakın düşünürler hem de Taşköprülüzâde gibi Cürcânî tavrına yakın düşünürler vardır. Fakat Cürcânî yakınlaşan tavır, Anadolu’da tasavvufun güçlü oluşunun da etkisiyle daha güçlü bir akım tarafından temsil edilmiştir.
Yöntemsel dönüşüm, mütekaddimûn kelâmındaki temyizi hedefleyen ve zât-sıfat ayrımına dayanan tanım teorisinin yerini mahiyetin bir yönden özlü (mülahhas) bir yönden ayrıntılı (mufassal) olarak düşünülmesine hedefleyen ve zâtî-arazî ayrımına dayanan meşşâî tanım teorisi almıştır. Önceki kelâmcıların istidlâl teorisi, mantığın kıyas formlarıyla değiştirilmiş, bu bağlamda düz kıyasın (el-kıyâsu’l-müstakîm) birinci şekilden kıyas, sebr ve taksimin yerini munfasıl kıyas almıştır. Böylece erken dönemde Mu’tezile düşünürlerinin inşa ettiği kelâmî düşünce biçimi, yerini İbn Sînâ elinde kemale eren klasik mantığa bırakmıştır. Kelâmda tarihindeki en keskin dönüşümlerden biri aslında bu düşünme tarzının, geriye dönüşü imkânsız olacak şekilde dönüşümüdür. Bu sebeple Ebkâru’l-efkâr, Şerhu’l-Makâsıd ve Şerhu’l-Mevâkıf gibi yeni dönemin kelâm klasikleri, bu dönüşümün boyutlarını bilhassa misil, muhtelif, gayr gibi varlık düşüncesinin kavramlarından önceki kelâmcılardan ne anladığını açıklarken gösterirler.
3. Âlem Tasavvurunda Kırılma
Gazzâlî sonrası kelâmında gerçekleşen üçüncü önemli dönüşüm, İbn Sînâ ontolojisinin kelâmın ontolojisine girmesiyle mütekaddimûn kelâmının kozmolojisindeki değişimdir. Bilindiği üzere Gazzâlî öncesinde kelâmcılar, atomcu bir teorik fizik geliştirmişlerdir. Bu teoriye göre Tanrı dışındaki bütün nesneler atomlardan oluşur. Atomlar, arazlardan yoksun kalamaz. Arazların en temel olanları ise dört ana durumdur: Birleşme, ayrılma, hareket ve sükûn. En, boy ve derinliği oluşturacak sayıda atom bir araya geldiğinde cisim oluşur. Cisim zorunlu olarak mütehayyiz yani mekanlıdır. Tanrı dışındaki her şey atomlardan oluştuğuna göre onların hepsi mekanlıdır. Böylece kelâmcılar, gündelik hudûstan bütün âlemin hudûsuna istidlâl ederek âlemin sonradan yaratıldığını iddia etmişlerdir. Bu nedenle kelâmcılar, gayrı cismanî cevherleri kabul etmedikleri gibi insan nefsinin (ruhunun) manevî bir cevher oluşunu da kabul etmemişlerdir. Onlara göre cisimsel olmayan bir cevher varsa bu yaratılmış olamaz. Vakıa, Mu’tezile’den Muammer b. Abbâd es-Sülemî (ö. 215/830) nefsin manevî cevher olduğunu iddia etmişti. Fakat Muammer’in metinleri günümüze ulaşmadığından manevî cevher görüşünün diğer görüşleriyle nasıl uyumlu hale getirildiği ve kelâmın bütünlüğünde ne türden sonuçlara yol açtığı belirsizdir. Râgıb el-Isfahânî’ye (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) gelinceye değin, kelâmcılar böylesi bir görüşü kabul etmediler. İlk kez Ragıb el-Isfahânî ruhun manevî bir cevher olduğunu kabul ederek ahlâk teorisini inşa etmiştir. Isfahânî bu inşada felsefî nefs teorisi ile Aristotelesçi erdemler şemasını açıklayıcı teoriler olarak, Ehl-i sünnet geleneğinin insan tasavvurunu ise yorumlayıcı teori olarak kullanmıştır. Onun ardından Gazzâlî ruhun manevî bir cevher olduğunu kabul ederek, kelâm geleneğine manevî cevher görüşünü dâhil etmiştir.
Ruhun manevî bir cevher olduğu kabulü, ilk bakışta göründüğünden daha karmaşık sonuçlara sahiptir. Erken dönemde kelâmcılar, bu görüşü, tenasühe yol açması, nefsin bireysel bekâsını temellendirmekte güçlük çıkarması, kelâmın erken dönemdeki insan tasavvuruyla bağdaşmayan tecerrüd anlayışını barındırması nedeniyle kabul etmemişlerdi. Hatta Nazzâm ve Cahız gibi Mu’tezile imâmları, nefs teorisinin açıklayıcı gücünü kullanmasına rağmen içeriği varlık düşüncesini benimsemekten bilinçli olarak kaçınmışlardı. Fakat Kindî, Fârâbî, İhvân-ı Safâ ve Âmirî gibi Müslüman filozoflar, nefs teorisini genel olarak İslâm akaidiyle uyumlu hale getirecek müdahalelerde bulundular ve nihayet İbn Sînâ elinde nefs teorisi, dinî düşünce geleneğinin ortak kabulleriyle önemli ölçüde uyumlu hale getirildi. Dolayısıyla İbn Sînâ nefs teorisinin kabulünü mümkün kılacak fikrî şartları kemale erdirdi.
Gazzâlî genel olarak felsefî bilgi ve yöntem teorilerini kelâmın temel kabulleriyle uyumlu hale gelecek şekilde kelâma taşımayı başardı. Fakat Gazzâlî’nin başarısı, felsefî görüşler yumağının kelâma taşınarak bilfiil kullanılmasından ibaret değildir. O, ayrıca bu görüşlerin kelâm içinde kimi durumlarda meşru kimi durumlarda elzem olduğuna dair, açıkça savunular yapmıştır. Mesela mantığın kelâmın yöntemi haline getirilmesinde Gazzâlî’nin tavrı oldukça açık ve uzlaşmaz karaktere sahiptir. Zira “Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez” gibi yalın, sert ve unutulmaz bir cümleyle savunu yapmıştır. Nefs teorisi ve bu teorinin kozmolojik imalarıyla ilgili tavrı da mantık kadar sert olmasa da açık ve etkileyicidir. Hem İhyâ’da hem hem de Mizânu’l-amel’de nefs teorisini hiçbir çekince kullanmadan kullanır. Mişkâtü’l-envâr’da sadece nefs teorisinin değil, aynı zamanda nefs teorisinin tazammun ettiği kozmolojinin de savunusu yaptığını ihsas edecek şekilde aklın mertebelerini anlatır. Fakat Gazzâlî bütün bu aktarımları Eş’arî kelâmının temel kabullerinden taviz vermeden yapar. Ne mantık ne de nefs teorisi onun kitaplarında sudurla ilişkilenmiştir. Yani Gazzâlî bu teorilerin açıklayıcı gücü ile yorumlayıcı gücünü ustaca ayrıştırmıştır. Allah’ın fâil-i muhtâr oluşu, âdet teorisi ve âlemin hâdis olduğu ilkeleriyle uyumlu şekilde bu teorileri kullanmaya başlamıştır. Hâdis olduğu sürece gayri cismânî bir cevherin kabul edilmesi ve âdet teorisinin ana ilkeleriyle çelişmediği sürece âlemin hiyerarşik yapısı hakkında felsefî kozmolojinin kullanılmasında herhangi bir mahzur bulunmayacağı kanaatinin zemini Gazzâlî tarafından oluşturulmuştur.
Gazzâlî’nin tavrının, ikinci klasik dönemde genel olarak kelâmcılar tarafından sürdürülmüştür. Bu durum, fiilen nefs teorisini veya felsefî kozmolojiyi benimsemekten de başka bir tavrı ifade eder. Zira Gazzâlî kelâmın temel ilkeleriyle özünden bir çelişkiye düşmeyecek şekilde felsefî öğretilerin kullanılabileceğini göstermiştir. Gazzâlî sonrasında kelâma felsefî görüşlerin bütün olarak girmesi, akıllar ve nefislerle ilgili açıklamaların da kelâmda ele alınmasını iktiza etmiştir. Bu durum, aslında mütekaddimûn döneminde Mutezilî teorilerin Ehl-i sünnet kelâmına girmesini andırmaktadır. Nasıl ki Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyînî, İbn Fûrek ve Cüveynî gibi kelâmcıların Mu’tezile okuması, Ebû Hâşim’in teorilerinin Eş’arî sürümlerini doğurduysa Gazzâlî sonrasında Fahreddîn er-Râzî ve takipçilerinin felsefe okumaları da süreç içinde felsefî görüşlerin kelâmî sürümlerini doğuracak hatta çelişki bulunmayan görüşlerde doğrudan filozofların takipçisi olan kelâmcılar yetişecektir. Nefs teorisi ve mantığın kabulüyle başlayan süreç, astronominin ve sudurcu âlem tasavvurunun mümkün görüldüğü bir açıklama tarzına evrilmiştir. Kelâmcıların özelde astronomiyi genelde matematik bilimleri kullanmasının, aslında ciddi bir sorun oluşturmadığı düşünülebilir. Bu hususla ilgili tartışmalar daha ziyade kudret kavramı üzerinden yürümüştür. Zira kelâmcılar, nefs kavramı yerine kudret kavramını kullanırlar ve felsefedeki bitki, hayvan, insan, gök nefislerinin tamamına karşılık kelâmda ilahî ve insani kudreti içeren kudret teorisi bulunur. Dolayısıyla fizik ve matematik bilimlerin açıklamalarını kelâmda yorumlayıcı değil de açıklayıcı teorilere dönüştürmekte yani olguyu tasvir etmek için kullanmakta büyük bir engel yoktur. Nitekim Şerhu’l-Mevâkıf’ta astronomi bahisleri kelâmın temel kabullerine çelişmeyecek şekilde yer almıştır. el-Mevâkıf’ın yazarı Îcî astronomi açıklamalarını eleştirip kelâmdan çıkarmayı önerirken kitabın şârihi Cürcânî bunların kelâmda bulunmasında hiçbir sakınca görmez ve doğruluklarıyla ilgili Îcî’nin kuşkularının yersiz olduğuna işaret eder. Bununla birlikte nefs teorisi kelâmın büyük önermeleriyle uyumlu hale getirilebilse de teorik fiziğiyle uyumlu değildir. Zira atomculuk, Tanrı dışındaki bütün mevcutların atomlardan ve onların hallerinden oluştuğu üzerine kuruludur. Dahası, fiziksel astronomi de atomculukla uyumlu değildir, zira ayüstü âlem – ayaltı âlem ayrımına dayalıdır. Fakat Râzî’den itibaren Tûsî, Kâtibî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi kelâmcıların, felsefî kozmolojiyi kelâmî kozmolojiyle eşzamanlı olarak anlatmaya başlaması, süreç içinde herhangi bir düşünüre kendisini belirli bir gelenekten soyutlayarak önceki düşünürlere “kelâmcılar” ve “filozoflar” adı altında tarihsel atıflar yapmaya imkân vermiştir. Bu, bir tür tarihçilik ile belirli bir ekole mensup olma anlamında düşünürlüğün eşzamanlı yürütüldüğü bir faaliyettir ve her ikisinin de bir kısım meyvelerini devşirmeyi mümkün kılmaktadır. Tarihsel tasvir, bir geleneğe ait görüşleri herhangi bir çarpıtmaya mahal vermeden aktarmaya, tartışmaya, gücünü ve zaaflarını sergilemeye izin vermektedir. Hiç kuşkusuz bu, teorinin tasvir gücünün kullanılabileceğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Diğer yandan bir ekole mensubiyet, karşı ekolün görüşü benimsendiğinde o görüşün ele aldığı olguyu açıklama gücünü aşan imalarını bırakmaya izin vermektedir. Mesela akıllar, nefsler ve cisimler sıralamasını kullanan bir kelâmcı, bütün bunları latif-kesif ayrımı ve fâil-i muhtâr Tanrı’nın düzenli fiili (âdet) olarak –herhangi bir çelişkiye düşmeden- düşünebilir.
Düşüncelerin bir ekolden diğerine intikalinde bu yöntemin oldukça kolaylaştırıcı bir yanı vardır. Zira büyük anlatıyı oluşturan teorilerde yapılan değişimler, daha alt teorilerin intikaldeki sorunları da ortaya kaldırma işlevi görmüştür. Bu bakımdan Râzî’den itibaren kelâmcılar nitelik, nicelik, zaman, mekân ve hareket teorilerini, felsefî teorilerin etkisiyle yenilemişlerdir. Mesela “cismin boşlukta kapladığı yer” şeklinde tanımlanan mekân, “bir cismi kuşatan cismin iç yüzeyi” olarak tanımlanmış, ikinci mekândaki birinci sükûn olarak tanımlanan hareket “kuvveden fiile çıkış” şeklinde tanımlanarak hareketin kapsamı genişletilmiştir. Ebkâru’l-efkâr, Şerhu’l-Mevâkıf, Şerhu’l-Makâsıd, el-Meâlim gibi kapsamlı kelâm eserlerinde açıklama gücü daha yüksek olduğu düşünülen felsefî teoriler, kelâmcıların tercihen benimsediği görüşler haline gelmiştir.
Kelâmdaki değişim süreci bir bütün olarak düşünüldüğünde on dördüncü yüzyıldan itibaren kelâmcıların âlem tasavvurunun en azından felsefî âlem tasavvurunu dışlamadığı söylenmelidir. Evet, kelâmcılar, ayüstü ve ayaltı âlem ayrışmasını hiçbir zaman kelâmın bir kabulü olarak vaz etmemekle birlikte bilgi teorisinde soyut nefsi, feyyâz ilkeyi ve bu ilke zımnında soyut akılları, doğa teorisinde madenlerin suretlerini, bitkisel ve hayvani nefsi, astronomide matematiksel açıklamaları kullanmışlardır. Fakat kelâmcıların bütün bunları bütün teorileri içinde en kapsamlısı olan ve fiil teorisinin merkezinde bulunan kudret teorisinin –gerçekte âdet, kesb, nübüvvet gibi teoriler kudret teorisinin alt teorileridir- bir parçası haline getirdiklerini ve görüşlerdeki tashih ve değişimlerin, esas itibariyle âlem tasavvurunda bir genişleme ve âlemdeki düzeni açıklayan unsurların çeşitlenmesi olarak değerlendirdiklerini söylemek mümkündür.
Âlem tasavvurundaki kırılma söz konusu olduğunda tarihsel olarak Gazzâlî’nin değişimi başlatmıştır. Fahreddîn er-Râzî kelâm ve felsefe arasındaki irtibat kanallarını ifşa etmiştir. Âmidî, Tûsî ve Kâtibî’nin kelâm-felsefe ilişkisinin metafizik sonuçlarını üstlenmeyi mümkün kılan adımlar atmıştır. Urmevî kelâm-felsefe yakınlaşmasından kelâmın alanını daraltarak kelâmı metafiziğin alt dalı haline getirme olarak değerlendirilen başarısız bir teşebbüste bulunmuştur. Îcî ve Teftâzânî çok açık bir şekilde direnç noktalarını vurgulamış ve Râzî tarafından temsil edildiğini düşündükleri daha saf bir kelâmî yaklaşımı sürdürmeye çalışmışlardır. Cürcânî âlem tasavvurundaki değişimi neredeyse kayıtsız hale getirmiş, bu doğrultuda hareket teorisini yenilemiş, yöntem teorisinde Îcî ve Teftâzânî gibi kelâmcıların direnç noktalarını önemsizleştirerek kelâmı hem İşrâkî felsefeye hem de vahdet-i vücûda imkan veren bir bakış açısına yaklaştırmakla soyut akıllar teorisine alan açmıştır. Yenilenme döneminde esas itibariyle Şerhu’l-Makâsıd (Teftâzânî) ve Şerhu’l-Mevâkıf’ın (Cürcânî) etkin olduğu bir kelâm okuması yapıldığından kelâmdaki konu çeşitliliğinin zamanla âlem tasavvurundaki genişlemeyi perçinlediğini belirtmek gerekir. Nitekim Taşköprülüzâde’nin yenilenme dönemi kelâmının son büyük klasiği sayılabilecek el-Meâlim’inde artık yerleşik bir durum olarak karşımıza çıkar.
4. Kelâmın Varlık Düşüncesindeki (Ontoloji) Dönüşüm
Râzî sonrası kelâmının en önemli hususiyetlerinden biri, kelâmın umur-ı âmme bölümünün kökten şekilde yenilenmesidir. Gazzâlî’den itibaren kelâmcılar sistemli şekilde varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımını kullanmaya başlamıştır. Fahreddîn er-Râzî’yle birlikte kelâmcılar bu iki ayrımı öylesine derin ve ayrıntılı ele almıştır ki bu ayrımların, imkân ve mahiyet bakımından bütün önemli imalarının Râzî düşüncesinde ortaya çıktığı ve kelâm geleneğinde işlendiği söylenebilir. Bilahare İbnü’l-Arabî bu ayrımın zorunluluk ve varlık bakımından imalarında derinleşecek ve vahdet-i vücûd geleneği bu imaları ifşa edecektir. Bu ayrımların kelâma girmesinden önce kelâm kitaplarının umur-ı âmme bölümleri esas itibariyle kadîm-hâdis ikiliği üzerine kuruluyordu. Kelâmcılar, önce mevcud kelimesinin kullanımı ve mevcudun ana kısımlarına dair bir tartışma yapıyor ardından, kadîm ve hâdisin tanımını vererek kadîm ve hâdisin özelliklerini işliyorlardı. Varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımı tevarüs edilince kelâmcıların daha önce yaptığı kadîm-hâdis başlıkları altında yaptığı tartışmaların tamamı, bu ayrımlar altında yapılan tartışmaların alt başlıklarına dönüştürüldü. Râzî’nin varlık-mahiyet ayrımını sorunlaştırması, pek çok tartışmaya kaynaklık etti. Bunlar arasında beşinin genel olarak müteahhirûn kelâmının karakterini yansıttığı söylenebilir.
Birincisi, mahiyetin kendinde yaratılmış (mec‘ûl) olup olmadığı tartışmasıdır. Fahreddîn er-Râzî, mahiyete ilişkin tartışmalarında herhangi bir hakikatin o hakikat olarak nasıl meydana geldiği sorusunu sormuştur. Kelâm geleneğinde daha öncesinde bir mevcudun hakikatine dair iki temel görüş bulunuyordu. Birincisi, ilk kez Mutezîlî mütekellim Şahhâm’ın ortaya attığı ve Basra Mu’tezilesinin çoğunluğu tarafından benimsenen madumun şeyliği görüşüdür. Bu görüş taraftarları, nesnelerin hakikatlerinin yaratılmamış olduğunu yani bir nesnenin zâtını kuran sıfatlar her ne ise bunların yoklukta o nesne için sabit olduğunu, yaratıcı fâilinin eserinin nesnenin zâtı değil, varlığı ve varlığına tabi sıfatları olduğunu iddia ediyordu. Aynı zaman İbn Sînâcı mahiyet düşünce geleneğindeki en yakın atası olan bu görüş, Râzî tarafından mahiyete ilişkin bahislerinin önemli alt başlıklarından biri yapılmıştır. İkincisi ise bilhassa Eş’arî mütekellimlerince savunulan ve hakikatlerin yaratılmış olduğunu savunan görüştür. Buna göre nesnelerin hakikatleri her türlü var oluş seviyesinde mevcut ise de yalnızca atomlar ve arazların sabit bir hakikati vardır. Atomlar ve arazlar da yoktan yaratıldığına göre nesnelerin hakikatleri hem sürekli hem de kendinde sabit değildir, yaratıcı fâilin eseridir. Râzî Eş’arî geleneğin tavrını, İbn Sînâ’nın varlık ve yoklukla nitelenmeyen kendinde mahiyetinin yaratılmış olup olmadığını sorgulamada göstermiştir. Böylece Râzî filozoflar, mahiyetlerin mec‘ûl olmadığı görüşünü (İbn Sînâ şahsında temsil edilen) filozoflara, mec‘ûl olduğu görüşünü ise kelâmcılara nispet etmiştir. Bu tartışma, aynı zamanda İslâm’ın ikinci klasik döneminde kelâm, felsefe ve tasavvuf ekollerinin en ciddi kesişim noktalarından biridir. Zira İbnü’l-Arabî’nin nesnelerin ilahî ilimdeki hakikatleri anlamına gelen ayân-ı sabitenin ezelî olduğunu iddia etmesi, mahiyetlerin mecul olup olmadığı tartışmasına sûfîlerin de katılması sonucunu doğurmuştur. Nitekim Sadreddin el-Konevî’nin Tûsî’yle yazışmalarında sorduğu sorulardan biri de mahiyetler mec‘ûl olmadığı ifadesiyle kastedilen ne olduğu sorusudur.
İkincisi, mahiyetin dışta bulunup bulunmadığı tartışmasıdır. Bu tartışma, Râzî’nin bilhassa Kitâbu’ş-Şifâ Metafizik’in beşinci makalesi ile el-İşârât’ın “tecrîd” bahsindeki açıklamalardan hareketle kendinde mahiyetin diğer deyişe tabiî küllînin dış dünyada var olup olmadığı sorusu etrafında döner. Râzî bu tartışmayı daha ziyade İbn Sînâ’nın varlık-mahiyet ayrımından başlayan bir sorun olarak vaz eder ve farklı geleneklerin görüşlerinin dâhil edildiği tarihsel bir tartışmadan ziyade sorunsal bir tartışma yapar. Râzî’nin mahiyetin bir tabiat olarak dışta bulunduğu görüşü, Tûsî ve Kutbüddîn er-Râzî tarafından eleştirilmiş ve muhtelif görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu tartışma sonraki dönemde tümellerin varlığına dair bir tartışma geleneğinin oluşmasına sebep olmuştur.
Üçüncüsü, mahiyetin zihinde bir varlığının olup olmadığı tartışmasıdır. Bu tartışmanın kökeni de Kitabu’ş-Şifâ Metafizik’te üçüncü makale (sekizinci fasıl) ve beşinci makale ile el-İşârât’ın “tecrîd” bölümüdür. Râzî zihnî varlık başlığı altında İbn Sînâ’nın bir mahiyetin dışta ve zihinde aynı hakikate sahip olduğu görüşünü eleştirmiş ve sonraki dönemde bir zihnî varlık tartışması geleneğinin oluşmasına sebep olmuştur. Fahreddîn er-Râzî’nin eleştirileri, bilhassa Tûsî ve Kutbüddîn er-Râzî felsefe geleneğinin önde gelen temsilcilerinin İbn Sînâ’nın zihnî varlık görüşünde tadilat yapmasına ve muhtelif misal teorileri geliştirmelerini sebep olmuştur. İbn Sînâcı tavır, ironik bir şekilde Seyyid Şerif el-Cürcânî gibi kelâmcılar tarafından sürdürülmüştür.
Dördüncüsü, kendinde mahiyetin bir mahallinin bulunup bulunmadığı tartışmasıdır. İbn Sînâ kendinde mahiyetin varlık ve yoklukla nitelenmeyip neyse o olduğunu söylemişti. Fahreddîn er-Râzî, bu mahiyetin bir “itibar” mı yoksa bir “şey” mi, diğer deyişle yalnızca mantıksal bir soyutlama mı yoksa kendinde bir hakikat mi olduğu sorusunu müstakil bir mesele haline getirmiştir. Bu soru, derinleştirildiğinde hangi şeylerin mahiyetlerinin bulunduğu, bir şey var olmadan önce onun hakikatine ilişkin bilginin mahiyetin hangi mertebesine tekabül ettiği, insanî ve ilahî bilginin bu hususta farklılaşıp farklılaşamayacağı gibi soruların sorulmasına yol açmıştır. XIII. yüzyılın ortalarından itibaren nefsü’l-emir tartışmalarının başlaması ve ilerleyen yüzyıllarda ciddi bir soruna dönüşmesinin kökeninde kendinde mahiyetin mahalli tartışması ve Râzî’nin sorduğu sorular yer alır.
Beşincisi, yeni dönemin ilgisinin önceki döneminin dili ve sorun çözme araçlarını değiştirmesidir. Bunun Eş’arî gelenekteki en dikkate değer sonuçlarından biri, ahvâl teorisinin açıklama gücünü tamamen kaybederek tarihsel bir anlatıya dönüştürülmesidir. Aslında bu görüş hakkındaki olumsuz kanaatin kaynağı, Cüveynî’nin el-Burhân’da ahval teorisinin geçerli olamayacağını ilan etmesidir. Cüveynî, el-İrşâd ve eş-Şâmil gibi orta ve geniş hacimli kelâm eserlerinde ahvâl teorisini kabul etmiş ama el-Burhân’da reddetmiştir. Cüveynî’den sonra Gazzâlî de onun izinden giderek ahvâl teorisini açıklayıcı ve sorun çözücü bir teori olarak kullanmamıştır. Fakat Gazzâlî tümellerle ilgili tartışmalarında mütekaddimûn kelâmında tümeller teorisinin mukabilinin ahvâl teorisi olduğunu söyleyerek önceki kelâmcıların tümelleri ahvâl adı altında ele aldığını söylemiştir. Gazzâlî’nin ahvâl ile tümellerin ne ölçüde örtüğü ve hangi bakımdan farklılaştığına dair ayrıntılı bir tahlili yoktur. O, önceki kelâmcıların yöntem ve görüşleri ile filozofların yöntem ve görüşleri arasında paralellik ve örtüşme olduğunu söylediği bütün meselelerde filozofların görüşlerini açıklayıcı teoriler olarak kullanmayı tercih etmiştir. Kuşkusuz bu durum, Gazzâlî’nin sadece mantığı ve felsefeden aktardığı diğer görüşleri meşrulaştırıcı karşılaştırmalar yaptığı anlamına gelmez ama bu karşılaştırmalar sonuç olarak önceki araçların terki ve yenilerinin benimsenmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tavır, Râzî, Tûsî, Âmidî, Îcî, Teftâzânî ve Cürcânî gibi kelâmcılar tarafından sürdürülmüştür. Eş’arî geleneğe mensup kelâmcılar, artık ahval teorisini kullanmayı gereksiz görmüşler ve kelâm kitaplarında âdeta kerhen bu meseleye değinmişlerdir.
Ahvâl teorisinde değişik bir tavır, Mâtürîdî kelâmcılarda görülür. Sadrüşşerîa bir usûl kitabı olan Tavzih’te insan özgürlüğü sorununu ilginç bir şekilde imkân ve ahvâl teorilerini kullanarak ele almıştır. Fıkıh usûlünün kelâm ilmiyle kesiştiği meselelerden biri kulun cüzî iradesinin temellendirilmesi meselesidir. Mütekaddimûn kelâmın cüzî iradeyi temellendirmek için Mu’tezilî kelâmcılar halk teorisi, Ehl-i sünnet kelâmcıları da kesb teorisini geliştirmişlerdi. Her iki teori de asıl itibariyle hudûs teorisinin bir parçası olarak inşa edilmiştir. Eş’arî gelenekte genel olarak mütekaddîmûn kelâmındaki yaklaşımın sürdürüldüğü görülür. Mâtürîdî-Hanefî geleneğin önemli isimlerinden Sadrüşşerîa hudûs, imkân ve ahvâl teorilerini bir araya getirerek oldukça yenilikçi bir tarzda meseleyi yeniden ele almıştır. Tavzih metni sonraki dönemde hem Mâtürîdî hem de Eş’arî geleneğe mensup kelâmcılarca kullanıldığından ve bilhassa mukaddimât-ı erbaa kısmı modern döneme kadar şerh ve hâşiyelere konu olduğundan kelâmın varlık düşüncesinden çıkarılan ahvâl teorisi, cüzî irade bağlamında yeniden kelâmî tartışmaların bir parçası olmuştur. Fakat bu kez ahvâl, genel bir sıfat teorisi olmaktan ziyade itibarî varlığın başka bir ifadesi olarak dikkate alınmıştır. Bu sebeple Eş’arî kelâmcılar da herhangi bir çelişkiye düşmeden bu teoriyi kullanabilmişlerdir.
5. Zümre Karmaşası
Beşinci önemli dönüşüm, yukarıda sözü edilen yeniliklerin sonucu olarak gerçekleşmiştir: Şu veya bu ölçüde Fahreddîn er-Râzî etkisi altında kalan bütün kelâmcılar, aynı zamanda birer İbn Sînâ şârihi olmuştur. Bu sebeple XIII. yüzyıl ve sonrasında kelâmî bilginin otoriteleri, aynı zamanda felsefî bilginin de otoriteleridir. Mesela on üçüncü yüzyılın en büyük felsefe otoritelerinden Nasîruddîn et-Tûsî aynı zamanda Şiî ilahiyatının müteahhirûn döneminin kurucu düşünürü, Kâtibî aynı zamanda bir Eş’arî kelâmcısıdır. Yine XIV. yüzyıl sonrasında en büyük kelâm otoriteleri olan Teftâzânî ve bilhassa Cürcânî aynı zamanda felsefî bilginin de otoriteleridir. Nitekim XIII. yüzyılda başlayıp XIV. yüzyılın sonunda tamamlanan kurucu ve yorumlayıcı telif klasikleri ile medreselerde eğitim ve öğretimin temel materyali haline gelen tedris klasiklerinin tamamı, birbiriyle ya hoca-talebe ilişkisi bulunan ya da aynı tedris geleneğine mensup olan bir düşünür grubu tarafından kaleme alınmıştır. Fahreddîn er-Râzî, Beyzâvî, Esîrüddin el-Ebherî, Nasîruddin et-Tûsî, Necmeddin el-Kâtibî, Sirâcüddin el-Urmevî, Azuddin el-Îcî, Kutbüddîn er-Râzî, Sadeddin et-Teftâzânî ve Seyyid Şerif el-Cürcânî gibi kurucu, yorumlayıcı ve tedris klasiklerinin yazarları, kelâm hem de felsefede uzmandırlar. Bu durum, müteahhirûn döneminde önceki dönemde görülmeyen bir olguyu ortaya çıkarmıştır: Felsefi bilgiyi üretenler ile kelâmî bilgiyi üretenler, önemli ölçüde aynı şahıslardan oluşması. Bilhassa XIV. yüzyılın sonlarından itibaren her iki alanın önemli eserlerini yazanların neredeyse tamamı aynı şahıslardır. Kuşkusuz bu durum, ilk bakışta sanıldığı gibi kelâm ve felsefenin müstakil literatürünün kalmaması, felsefenin kelâm hatta tasavvuf içinde gizlenmesi şeklinde değildir. Zira Hidâyetü’l-hikme, Hikmetü’l-ayn ve Muhâkemât gibi özelde yenilenme döneminin genelde ikinci klasik dönemin klasikleri saf felsefe eserleridir. Yine Tevâliu’l-envâr, Şerhu’l-Akâid, Şerhu’l-Makâsıd ve Şerhu’l-Mevâkıf gibi eserler, saf kelâm eserleridir.
Kelâm eserlerine felsefî meselelerin girmesi yahut tersinin olması, zaman zaman araştırmacılarda iki alanın karıştığı gibi yanılgıya sebep olmuştur. Yine benzer durum, felsefe-tasavvuf ilişkisinde de görülmektedir. Mutasavvıfların felsefi öğretileri kullanmaya başlaması, tasavvuf eserlerine felsefi görüşlerin girmesini gerektirmiştir. Hatta Hikmet-i Müteâliye yazarları, felsefe eserlerine vahdet-i vücûdu yorumlayıcı teori olarak dâhil edince on üçüncü yüzyıldaki durumun tersine felsefe eserlerine tasavvufî öğretiler girmiştir. Fakat bunların hiçbiri, bu üç büyük geleneğin müstakil literatürünü ortadan kaldırmamıştır. Dolayısıyla gelenekleri temsil eden zümreler ile geleneklerin öğretilerini ifade eden metinler birbirinden farklı değerlendirilmelidir. Yine kelâm ve felsefeyi temsil eden düşünürler ile tasavvufu temsil eden düşünürler de farklı değerlendirilmelidir. Zira mutasavvıflar zümresinin, kelâmcı ve filozoflardan farklılığını hiçbir dönemde kaybetmemiştir. Tam tersine ikinci klasik dönemde vahdet-i vücûdcu sûfîler, kendilerini belirgin çizgilerle ayrıştırmıştır. İbn Sebʻîn (ö. 669/1270), Ebü’l-Hasan eş-Şüşterî (ö. 668/1269) ve Evhâdüddîn el-Belyânî (ö. 686/1287) gibi vahdet-i mutlaka’yı savunan düşünürlerin zaman zaman vahdet-i vücûdcu sûfîlerle karışacak kadar benzer düşünceleri savunduğu görülür. Fakat benzerliklerine rağmen vahdet-i mutlakacılar âleme varlık atfetmemeleri ve varlığın mertebeleri fikrini reddetmeleri nedeniyle belirgin şekilde ayrışırlar ve mutlak birliği felsefî bir öğreti olarak savunurlar. Dahası, vahdet-i vücûdcu sûfîler kendilerini İşrâkî meşrep filozoflardan da ayırmaya ihtimam göstermişlerdir. Bu bakımdan yakınlaşmaların daima zümre birliğine varmadığını belirtmek gerekir. Hatta kelâm geleneğinde kelâm kitaplarında olduğu kadarıyla felsefî meselelere hâkim olan ama felsefe eserlerine ilgi duymayan bir kısım kelâmcıların varlığından yahut tam tersine bütün mesaisini felsefe tahsiline harcayıp kelâmî tartışmalara ilgi duymayan, en azından herhangi bir kelâm metni kaleme almayan düşünürlerin bulunduğu da görülmektedir.
Kelâm, tasavvuf ve felsefe arasındaki yakınlaşma, yeni bir düşünür tipi doğurmuştur. Bu düşünür tipinin ilk temsilcisi, şahsî tercihleri olmakla birlikte nazarî düşünce geleneklerinin tamamına eşit mesafede durarak meseleleri tahkik etmeyi amaçlayan Fahreddîn er-Râzî’dir. Tahkik tavrını ifade eden ilk kitaplar, Râzî tarafından kaleme alınan Muhassalu efkâri’l-mütekaddimîn ve’l-müteahhirîn, el-Mebâhisü’l-meşrıkıyye, Şerhu’l-İşârât ve el-Metâlibü’l-âliyye adlı eserlerdir. Özellikle el-Mebâhisû’l-meşrıkıyye Râzî henüz hayattayken İslâm dünyasında yaygınlaşmış ve medreselerde ders kitabı olarak okunmaya başlayarak Cüveynî’nin İrşâd’ının yerini almıştır.
Kelâm ve felsefe cemaatlerinin birleşmesi, yeni dönemde kelâm ve felsefenin ayrıştırılmasında yeni bir eğilimi ortaya çıkarmıştır: Açıklayıcı teorileri, ayrıştırıcı olma vasfını önemli ölçüde kaybettiğinden fâil-i muhtâr, mûcib bizzat, âdet ve illiyet gibi tanımlayıcı ve küllî teorileri ayrıştırma işlevini yerini getirmeye başlamıştır.
6. Ekollerin Arışmasında Öne Çıkarılan Görüşlerin Hususiyeti
Yenilenme döneminin veya genel olarak ikinci klasik dönemin önemli özelliklerinden biri, zümre ayrışmasının kalkması veya yok denecek kadar zayıflamasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır: Kelâmcılar, kelâm geleneğinin felsefe geleneğinden ayrıştırıcı vasfını öne çıkarmak ve üst ilkelerde ayrışmayı vurgulamak ihtiyacı hissetmişlerdir.
Epistemoloji, ontoloji, fizik ve ilahiyat bahislerinde kelâm ve felsefenin ortak bir çerçeveye kavuşması, kelâmcıların pek çok görüşünü etkilemiştir. Nitekim Şerhu’l-Makâsıd ve Şerhu’l-Mevâkıf’ın bilgi ve nazar, cevher ve arazlar, ilahiyat ve nübüvvet bölümlerinde felsefî açıklamaların kelâmın genel kabulleriyle uyumlu hale getirilerek kullanıldığı pek çok örnek bulmak mümkündür. Kıyas teorisi, imkân teorisi, varlık-mahiyet ayrımı, hareket teorisi, Tanrı’nın varlığının vacip-mümkün ayrımına dayalı ispatları ve yasa vaz etme düşüncesini içerecek şekilde nübüvvet açıklamaları ilk akla gelenlerdir. Kuşkusuz bu etkilerin bir kısmı, alt meselelerde görüş zenginleşmesi ve açıklayıcı teorilerin çeşitlenmesi kabilinden iken bir kısmı genel olarak kelâmî yaklaşımı karakterize eder.
Genel etkilerin belki de en önemlisi, kelâmcıların aklî imkân ve aklî zorunluluk kavrayışındaki dönüşümdür. Gazzâlî öncesinde kelâmcılar, âlemin hudûsunun sadece naslardan alınan zorunlu bir ilke olduğunu değil, aklen de zorunlu bir ilke olduğunu düşünüyorlardı. Özellikle Mu’tezile kelâmcıları, İslâm inancının evrenselliği ile kelâmın evrenselliği arasında bir paralellik kurarak Tanrı’nın fâil-i muhtâr ve âlemin hâdis olduğu gibi kelâmcıların Ku’rân’dan çıkardığı ve icma ettiği temel ilkelerin nazarî aklın da gereği olduğunu savunmuştur. Cahız’ın Risâle fî sınaati’l-kelâm adlı eserinin gösterdiği gibi Mu’tezile kelâmcıları kelâm ilminin her türlü nazarî araştırmanın tümeli olduğunu düşünüyordu. Bu bağlamda Gazzâlî’nin İhyâ’da metafizik ve mantığın kelâma dâhil olduğunu söyleyip nazarî bilimlerin tümelinin kelâm olduğunu tespit etmesi ve Fahreddîn er-Râzî’nin Muhassal ve el-Mebâhis’te bu amacı gerçekleştirmesi Mu’tezilenin kelâm tasavvurunun yeniden diriltilmesi olarak görülebilir. Hatırlanacağı üzere İslâm öncesine ait felsefî birikimin tercümesi, Abbasi devletinin Mu’tezile mezhebini resmi görüş olarak benimsediği Memun, Mutasım ve Vasık dönemlerinde sistemli ve kapsamlı faaliyete dönüşmüştür. Öyle anlaşılıyor ki bu faaliyette Mu’tezile, kelâm tasavvuruyla uyumlu bir şekilde önceki dönemlerde üretilen bilimsel bilgiyi, fizik, matematik ve metafizik alanlarıyla bütün varlık hakkındaki araştırmalarının bir parçası haline getirme amacını gütmüştür. Bu bakımdan nazarî geleneklerin varlık araştırmalarını içeren müteahhirûn kelâmı İslâm’ın erken dönemindeki kelâm tasavvurunun gerçek anlamıyla yeniden dirilişidir. Fakat Gazzâlî’den sonra İbn Sînâcı imkân kavramının etkisiyle Âmidî, Îcî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi isimler, âlemin hâdis olduğu görüşünü devam ettirmekle birlikte fâil-i muhtardan ezelî olan bir âlemin çıkışının aklen mümkün olduğunu kabul etmişlerdir. Bu görüşü ilk olarak Âmidî Ebkâru’l-efkâr’ın ilahiyat bahislerinde gündeme getirmiş, ardından Îcî, Âmidî’ye atfen böyle bir imkânı umûr-ı âmme bahislerinde dile getirmiş, sonra da Cürcânî Îcî’nin açıklamalarını desteklemiştir. Bu durum, muhtemelen bu dönemin fikir babası olan Gazzâlî’nin beklentilerinin aksine kelâm ilminin evrensellik iddiasında bir mevzi kaybı olarak değerlendirilebilir. Zira kelâmcıların icma ettiği temel ilkelerin sadece dinden alınan ilkeler değil, aynı zamanda aklın yegâne sonucu olduğu görüşünü de gevşetmiştir. Nitekim kelâm geleneğinin hatta bütün olarak dinî düşünce geleneğinin mütekaddimûn döneminde icma ettiği bir kısım temel kabullerin, Fahreddîn er-Râzî sonrasında esnetildiği, aksini savunmanın mümkün olduğu görülür. Mesela İbn Teymiyye gibi Hanbelî geleneğe mensup bazı kelâmcılar, bu âlem hâdis olsa bile yaratılanlar ile hâdis olan bu âlemin varlığının eşkapsamlı olamayacağını, zira Allah’ın sıfatları ezelî olduğundan yaratmanın da ezeli olması gerektiğini savunmuşlardır. Yine sudûrcu bir zuhur kozmolojisi geliştiren İbnü’l-Arabî, sadece yaratmanın ezelî olduğunu değil, aynı zamanda bu âlemin ezelî olduğunu savunmuştur. İbnü’l-Arabî’nin bu yaklaşımı, vahdet-i vücûdcu sûfîlerce gelenekleştirilmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki kelâmcıların böylesi bir ihtimali kabul etmesinde İbnü’l-Arabî’nin ezelî âlem düşüncesinin tasavvuf geleneğinin hâkim teorisi haline getirmesinin büyük etkisi vardır. Zira İbnü’l-Arabî, Taberî’nin et-Târîh’inin başında sistemli olarak ifade edilmiş olan rivayet kozmolojisini vahdet-i vücûdun temel cümlesi olan “varlık olmak bakımından varlık Hak’tır” ilkesi ve sudur öğretisiyle yorumlayarak büyük bir metafizik öğretiye dönüştürmüştür. Dahası, vahdet-i vücûdcu sûfîler, felsefî illiyet ilkesini varlık veren aracı fâiller olarak değilse de Varlık’ın zuhurunun yani yaratılışın düzenini ifade eden bir ilke olarak kabul etmişlerdir. Böylece dinî düşüncenin iki büyük geleneğinden biri olan tasavvuf, Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’de tekfir ettiği ezelî âlem düşüncesini meşru bir tevhit yorumuna dönüştürmüştür. Kelâmcıların ezelî yaratmayı mümkün görmesinde bu yorumun ikna edici etkisi olduğu söylenebilir. Bununla birlikte kelâmcıların imkân ve vuku arasında hassas bir ayrım yaptığını belirtmek gerekir. Onlar, âlemin ezelî olduğu ve kozmik düzenin yaratılışın zorunlu düzeni oluşu gibi bu görüşleri tekfir sebebi görmemişlerdir ama mütekaddimûn kelâmcılarının aklın ve nassın gereği olarak vaz ettiği hudûs ve âdet teorilerini nassın gerektirdiği ve aklın desteklediği görüşler olarak kabul etmişlerdir.
Gerek büyük anlatılar gerekse alt meselelerde dinî ve felsefî düşünce arasındaki yakınlaşma, kelâm ile felsefe arasındaki görüş farklıklarının çoğunu daha ziyade mütakaddimûn kelâmcılar ile Râzî öncesi filozoflar arasındaki farka dönüştürmüştür. Bu sebeple kelâmcılar, kelâm ve felsefeyi zaman, mekân, hareket, renk, bilgi, nazar gibi kelâmın meselelerindeki farklılıklar üzerinden değil, fâil-i muhtâr – mûcib bizzat ve âdet – illiyyet gibi küllî kabuller üzerinden izah etme ihtiyacı duymuşlardır. Diğer deyişle yakınlaşma arttıkça farklılıklar genel ve külli kabuller üzerinden ifade edilebilir hale gelmiştir. Bu durumun en önemli sonucu şudur: Kelâmcı sayılmanın ölçütü, Allah’ın mûcib bizzat oluğunu reddederek fâil-i muhtâr olduğunu, âlemin ezelî olduğunu reddederek hâdis olduğunu, illiyyeti reddederek âdeti kabul etmek demektir. Filozof sayılmanın ölçütü ise bunun tam tersidir. Fakat herhangi bir meselede bir düşünür, filozoflara ve kelâmcılara nispet edilen bir görüşü benimseyebilir. Mesela bir düşünürün Meşşâî zaman ve mekân teorilerini benimsemesi, onun Meşşâî bir filozof olduğunu göstermez. Yahut bir düşünürün mütekaddimûn kelâmcılarının izafet teorisini benimsemesi onun kelâmcı olduğunu göstermez. Bu bakımdan küllî ilkeler, aynı zamanda tanımlayıcı ve ayrıştırıcı kabullere dönüşmüştür. Tam da bu nedenle özelde Yenilenme genelde ikinci klasik dönemin tarihini yazmak, kelâmcıların yahut filozofların görüşlerini anlatmaktan ziyade meseleler üzerinden ekolleşmeleri tespit etmeyi gerektirir. Mesela zihnî varlık tartışmasında İbn Sînâcıları, Râzîcileri veya Tûsîcileri belirlemek ve bu meseledeki ekolleri tespit etmek, düşünce tarihinin vakıya mutabık veya daha yakın bir resmini çıkarmak için nispeten daha elverişli bir yoldur. Zaman, mekân, hareket, nefs gibi meseleler için de aynı şey geçerlidir.
Vahdet-i vücûdun genel olarak dinî düşünce geleneği için kökten sayılabilecek değişikler yapması, tasavvuf tarihinde de kelâm ve felsefede görüldüğüne benzer bir dönüşüme yol açmıştır. Her ne kadar sûfîlerin çoğu vahdet-i vücûdu benimsemiş olsa da bir kısım sûfîler kelâm geleneğiyle nazarî ortaklığı sürdürmeyi tercih etmiştir. Hatta vahdet-i vücûdu benimseyenler dahi bu teorinin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda farklı tavırlar geliştirmiştir. Konevî, Kayserî ve Fenârî gibi düşünürlerin temsil ettiği hâkim sudurcu-zuhurcu anlatıdan farklı olarak bazı sûfîler, vahdet-i vücûdu yoktan yaratma ve hudûsla uyumlu şekilde yorumlamayı tercih etmiştir. Yine İmâm Rabbânî’nin eleştirilerinde görüldüğü gibi bazı sûfîler vahdet-i vücûdun “Varlık olmak bakımından varlık Hak’tır” ve “âyân-ı sâbite ezelîdir” gibi temel ilkelerini reddederek kelâm geleneğiyle daha uyumlu bir tavır geliştirmiştir.
Sonuç
Yukarıda sıralanan dönüşümleri sayıca daha artırmak mümkündür. Bu dönüşümler hiç kuşkusuz müteahhirûn dönem kelâmını yeni bir dönem saymamızı gerektirir. Bu dönemin bilhassa Eş’arî kelâmcılarının kurduğu ve öncelikle Eş’arîlik içinde bir yenilenme ifade ettiğini dikkate alırsak “Yeni-Eş’arîlik” olarak adlandırılması mümkündür. Öte yandan dönemin Fahreddîn er-Râzî’nin şahsında somutlaşan “önceki kelâmî ve felsefî birikimi eşit ölçüde eleştirme ve yöntemin çıktıları ile yöntem arasındaki ilişkiyi dakikleştirme” tavrının, Nasîruddîn et-Tûsî, Hıllî, İbn Teymiyye, Teftâzânî, Cürcânî ve Devvânî gibi kelâmcılarca diğer kelâm geleneklerine de taşındığını dikkate alırsak bu dönem kelâmına “eleştirel kelâm” da diyebiliriz. Râzî’nin tavrının dilden metafiziğe bütün alanları etkilediğini dikkate aldığımızda özellikle on yedinci yüzyılın ilk yarısına kadarki süreci “Yenilenme Dönemi” olarak adlandırmak gerekir. Fakat şimdiye kadar yapılan çalışmalar, gerek kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi metafizik disiplinlerin gerek dil, mantık, belagat, münazara, usûl gibi alet ve yöntem disiplinlerin gerekse de tefsir, hadis ve fıkıh gibi şerî disiplinlerin bu dönemdeki tavır ve ekollerini belirlemek için yeterli değildir. Şimdiki birikimimiz daha ziyade etkili olan şahısları, eserleri, büyük anlatıları ve genel eğilimleri tespite imkân vermektedir.
Yenilenme Döneminde Fıkıh Usûlü
Fıkıh usûlü, hicrî II. yüzyılda fürû eserlerinin yaygınlaşıp fıkıh ilminin sistematik bir hüviyet kazanmasının ardından, fürû fıkhın dayandığı temelleri sistemli ve tutarlı bir biçimde ortaya koymak, fıkıh kitaplarında yer alan çok sayıda beşerî ictihadın ilâhî iradeyle irtibatını tesis etmek, fıkhın teorisini kurmak ihtiyacıyla ve bu hedef doğrultusunda meydana çıkmıştır. Usûl ilminin belli başlı meselelerini içine alan kapsamlı ve metotlu eserler dördüncü asrın başlarından itibaren, fıkıh mezhepleri teşekkülünü tamamladıktan ve füru kitabiyatı belirli bir olgunluğa kavuştuktan sonra ortaya çıkmaya başlamıştır. Şâfiî’nin er-Risâle adlı eseri, hacminin büyük bölümü itibarıyla sünnetin ve bilhassa haber-i vahidin dinî bilgi kaynağı olduğunun ispatına ayrılmış olup eserde ayrıca beyân, icma, kıyas, istihsan gibi bazı usûl bahisleri de ele alınmakla birlikte, Şâfiî’nin usûl ilminin kurucusu olduğu şeklindeki yaygın düşünce; ilk kapsamlı fıkıh usûlü eserinin Risâle’den bir buçuk asır kadar sonra yazılmış olması, sonraki eserlerde bulunan muhteva ve metodolojinin Risâle’ninkinden oldukça farklı bir mecrada seyretmesi ve dolayısıyla Risâle ile sonraki fıkıh usûlü eserleri arasında bir süreklilikten bahsedilemeyeceği gibi önemli ve haklı argümanlarla eleştirilmiştir. Disiplinin edebî bir tür ve bağımsız bir ilim dalı olarak, meselelerini belirginleştirmiş, kendi iç bütünlüğünü sağlamış ve kendi bilimsel yöntemini oluşturmuş şekilde hüviyetine dördüncü asrın ilk yarısında kavuşmasına paralel olarak içerik ve metot olarak ilk olgun fıkıh usûlü ürünlerinin de bu dönemden itibaren sözkonusu edilebileceğini söylemek mümkündür.
İlk olgun ürünlerini verişinden modern döneme gelinceye kadar fıkıh usûlü literatürünün hâkim eğilimlerini karakterize eden temel unsurların, bu ilmin fıkıh, kelâm ve felsefe/mantıkla olan ilişkisi tarafından belirlendiğini tespit edebiliriz. Bu üç ilmin disiplin üzerindeki etkisi, bir ölçüde fıkıh usûlünün kronolojik gelişimindeki ana evrelere de tekabül etmektedir. Usûl kitabiyatının yazım metotlarının da fukahâ, mütekellimîn ve felsefe-mantık ile irtibatlı olarak sıralanabileceğini bu esasa göre söylememiz mümkün olmaktadır.
Fıkıh mezheplerinin oluşumunu büyük ölçüde tamamladığı hicrî IV. asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlayan olgun fıkıh usûlü kitapları, fıkıh mezheplerinin birisiyle irtibatlı olarak kaleme alınmıştır. Zira fıkıh usûlünün kuruluş devrindeki en temel işlevi, oluşmuş bulunan fıkıh doktrinlerinin pratik hükümleri arasındaki irtibatı sağlamak suretiyle fürûyu sistematize etmek, bu hükümlerin gerekçelendirilmesini yaparak hükümlerle deliller arasındaki ilişkiyi tespit etmek ve bir anlamda gerçekleştirilen ameliyenin, ortaya konulan ürünün sağlamasını yapmaktır. Buna binaen her fıkıh mezhebi bu asırda usûlünü kayda geçirmiştir. Dolayısıyla ilk fıkıh usûlü eserlerinin önemli bölümünün “mezhebî karakter” taşıdığı görülür.
Hicrî V. asra gelindiğinde, usûl eserlerinin fıkhî mezheplerden başka kelâmî ilke ve mezheplerle de alâkaları kurularak yeniden yazılması bir gereklilik olarak görülür olmuş, çoğunluk itibariyle usûl müellifleri eserlerini bir kelâm mezhebine bağlı olarak kaleme almaya başlamışlardır. Bunda da en temel etkenlerden birisi, bu asırda İslâm ilim çevresinin hâkim ekseriyetini oluşturan Ehl-i Hadis ve Eş‘arîler tarafından Mu‘tezile’nin sapkın bir ekol olarak dışlanmış ve Sünnî ilkelerin büyük ölçüde tespit edilmiş olması ve buna bağlı olarak da birçoğu bu kelâmî ilkelerle yakından alâkalı olan fıkıh usûlü ilkelerinin yeniden gözden geçirilmesinin bir gereklilik olarak tespit edilmesi olmuştur. Mâtüridîliğin, imamından iki yüzyıl sonra bu asırda Hanefîlerce inşa edilmesi de bu gereklilik dolayısıyla gerçekleşmiştir. Fıkıh usûlü literatürünün fıkıh ve kelâm mezheplerine bağlı olarak yazılması olguları birbirini dışlamaksızın, bir arada tezahür etmiştir.
Hicrî V. yüzyıl, fıkıh usûlü literatürünün belli başlı problem ve meselelerinin belirlendiği bir zaman dilimidir. Bu yüzyıldan itibaren muteber ve dikkate değer görülen bir fıkıh usûlü kitabının fıkhın icmâlî delillerini, emir-nehiy ve ilgili bahisleri, Arap dilinin nasların anlaşılmasında özel bir önem taşıyan kaideleriyle lafızdan anlam çıkarmayı amaçlayan delâlet bahislerini, hüküm ve kısımlarını, ictihad (ve bazen ictihadın mukabili olmak üzere taklit) meselesini içermesi beklenir olmuştur.
Hicrî VI., bilhassa da VII. asırdan itibaren ise usûl kitaplarının fıkıh ve kelâm mezhepleriyle alâkaları belli ölçülerde devam etmekle birlikte, kelâm ilminin felsefîleşmesine paralel olarak, gitgide felsefî ve mantıkî kavram ve düşünce unsurları usûl eserlerinde ağırlık kazanmaya başlamış ve İslâm düşüncesi içerisinde teorik alanlar için ortak bir ilim dili olarak geliştirilen felsefe-mantık dili, fıkıh usûlü kitaplarının da yazım dili haline gelmiştir. Fıkıh usûlü kitaplarının tasnifine dair fukahâ ve mütekellimîn yanında bu ikisini birleştirdiğini ifade etmek amacıyla “karma” (memzûc) diye nitelenen eserlerin birçoğunun bu özelliğe sahip olduğu görülmektedir. Müteahhirîn devrinde hâkimiyet kazanan bu tarz yazım şeklinin en temel özellikleri ise fıkıh usûlünün incelediği meseleleri gittikçe artan bir oranda pratik sonuçlarından tecrid edecek şekilde incelemek, önceki asırlarda fıkıh usûlüne ait görülmeyen çeşitli meselelerle meşgul olmak, usûlü kelâm gibi teorik yönü baskın ve yalnız fıkhın değil bütün İslâmî ilimlerin metodolojik ve felsefî esaslarını tespit eden bir ilim haline getirmektir. Fıkıh usûlünün kuruluş dönemindeki işlevi bu dönemle ve bu yazım tarzıyla birlikte büyük ölçüde değişmiş ve kısaca söylenecek olursa fıkhın felsefesini yapmak olmuştur.
Fıkıh usûlünü bir mezhebe sıkı sıkıya bağlı ve fürû hükümleriyle doğrudan irtibatlı olarak inceleme usûlü olan fukahâ metodu en çok Hanefîlerle özdeşleştirilir. Hicrî IV. asırdan günümüze ulaşan usûl eserlerinden tarih, hacim ve dolayısıyla önem bakımından en önde geleni Cessâs’ın (ö. 370/981) el-Fusûl fi’l-Usûl adlı eseridir. Hanefî usûlünün ilk kapsamlı örneği olan eser fukahâ metodunun kurucu metinlerinden birisi olarak kabul edilir. Mâveraünnehirli usûlcü Debûsî’nin (ö. 430/1039) Takvîmü’l-Edille’si de yer yer Cessâs’ın eserinden istifade etmekle birlikte, disipline getirdiği birçok orijinal katkı sebebiyle Hanefî usûl geleneğinde ve genel olarak fıkıh usûlü tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Disiplin içerisinde ilk defa lafızların taksimini dörtlü bir çatı etrafında sistematize eden, hissî fiil – şer’î fiil ayırımını terimleştirerek bu ayırım üzerine çeşitli meseleler bina eden, bir bütün olarak ehliyet bahsini usûl ilmine dahil eden ve vücub-eda ehliyeti ayırımını ortaya koyan usûlcü Debûsî’dir. Takvîmü’l-Edille’sinde uyguladığı yöntem ve ilme getirdiği yeni kavram ve yaklaşımlar, Debûsî’yi usûlde fukahâ mektebinin kurucusu saydıracak niteliktedir. Debûsî’den sonraki Hanefî usûlcüleri, başta Serahsî (ö. 483/1090 [?]) ve Ebü’l-Usr Pezdevî (ö. 482/1089) olmak üzere, Debûsî’nin sözkonusu katkılarınının yanında eserinin sistematiğinden de büyük ölçüde yararlanmışlar ve onun temel birçok yaklaşımını devam ettirmişlerdir. Serahsî’nin Mebsût adlı büyük fıkıh kitabının metodolojisini ortaya koymak üzere kaleme aldığı Usûl’ü ile bilhassa Ebü’l-Usr Pezdevî’nin Kenzü’l-Vusûl ilâ marifeti’l-usûl diye bilinen eserleri, daha sonraki Hanefî usûl kitabiyatının temel kaynaklarını oluşturacaklardır.
Orta Asya Hanefî geleneğine mensup bu âlimlerden bilhassa son ikisi, Hanefîlik içerisindeki Mu’tezilî temayüle karşı çıktıkları gibi Eş‘arî ve Mâtürîdî tarzı bir kelâm anlayışından da uzak, ilmî temelini yalnız fıkıhta bulan bir fıkıh usûlü üzerinde yoğunlaşmışlardır. Fıkıh usûlü bunlar nazarında yalnız fıkıhla bağlantılı bir ilim olup kelâmla ilgisi olmadığı gibi başka bir ilmin dalı da değildir. İslâmın temel iki ilmi, tevhid (usûlü’d-dîn) ilmi ile fürû ve usûlü kapsayan “fıkıh ve şeriatlar” ilmidir. Dolayısıyla bu usûlcüler aklî-felsefî temelli bir kelâm ilmine yabancıdır.
Diğer mezheplerde de hicrî V. yüzyıla kadar (ve bazılarınca bu tarihten sonra da) genel olarak fıkıh temelli bir usûl yazıcılığını gözlemlemek mümkündür. Mesela Mâlikî İbnü’l-Kassâr (ö. 397/1007), kelâma mesafeli Şâfiî bir âlim olan Ebu İshak Şîrâzî (ö. 476/1083), kelâm ile usûl ilimlerinin mezcedilmesine karşı çıkan ve Hanbelî mezhebi içerisinde fukahâ yöntemini uygulayan usûlcü İbn Akîl (ö. 513/1119), önceleri Hanefî iken sonra Şâfiîliğe geçen ve kendisini “ashâbü’r-re’y” karşısında konumlandıran Ebü’l-Muzaffer es-Sem’ânî’nin (ö. 562) fıkıh usûlü eserlerini bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Söz konusu edilen temayülü, İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350) gibi selefî yaklaşıma sahip âlimlerin de benimsediği söylenebilir.
Aklî ve teorik bir ilim olduğu için Ehl-i hadisin başlarda fıkıh usûlüne çok yakın durmadığı ve dolayısıyla disipline katkı yapmakta isteksiz davrandığı görülür. Bununla birlikte Ehl-i hadisin fıkıhtaki temsilcisi olarak Hanbelî âlimler, diğer mezhep mensuplarının kendi mezheplerinin teorik esaslarını ortaya koyduklarını ve mezhep usûllerini kaleme aldıklarını gördükten sonra, kendilerini bu zorunlu akışa uymak zorunda hissetmişlerdir. Bununla birlikte Hanbelî usûlcüler usûl disiplininin sistematik ve nazarî yönlerinde kendilerine mahsus bir orijinaliteyi bulmakta uzun zaman zorlanmışlardır.
Hicrî V. asır, fıkıh usûlü eserlerinin aynı zamanda bir kelâm mezhebi ekseninde kaleme alındığı yüzyıl olmuştur. Kâdî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) ile Bâkıllânî (ö. 403/1013), fıkıh usûlünü sırasıyla Mu’tezilî ve Eş’arî esaslarla uyumlu hale getiren, fıkıh usûlü sahasında sahip olunan tavırların kelâm alanındaki tutumların birer uzantısı olması gerektiği şeklinde bir yaklaşımla fıkıh usûlünü kelâma bağlı bir ilim olarak inşa eden isimler olmuştur. Bu iki ismin sırayla takipçileri olan Ebü’l-Hüseyn el-Basrî (ö. 436/1044) ile İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin (ö. 478/1085) hicrî V. asırda kaleme aldıkları usûl eserleri (el-Muʻtemed ile el-Burhân), kelâmcı usûlüyle kaleme alınan eserlerin seçkin örnekleri arasında yer alır. Cüveynî’nin öğrencisi Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) el-Müstasfâ adlı çığır açan eserinde kelâmı şer’î ilimlerin reisi olarak tespit eden yaklaşımı da bu tutumun genel kabul görmesinde etken olmuştur.
Fukahâ metodunun kendileriyle özdeşleştirildiği Hanefîler arasında usûlü Mâturidî kelâmına dayalı olarak yazma temayülü, Mu’tezilî ve Eş’arîlerden daha sonra ortaya çıkmıştır. Bunda da en önemli etken, uzun asırlar boyunca Hanefîlerin fıkhî mezhepleri dışında bir kimlik aramamış olmalarıdır. Hanefîliğin Irak dönemi boyunca Mu’tezile ile yakın bir ilişki içinde olması ve Kerhî, Cessâs ve Saymerî gibi Iraklı Hanefîlerin Mu’tezilî temayüllere sahip olduğunun iddia edilmesi, uzun zaman boyunca bu mezhep âlimlerinin Mu’tezilî olduğu iddiasını güçlendiren bir unsur olmuştur. Ancak beşinci asırda Mu’tezile’nin artık sapkın bir fırka olarak dışlanması ve Ehl-i hadis ile Eş’arîliğin güçlenerek belkemiğini oluşturduğu Ehl-i Sünnet’in temel ilkelerinin tespit edilmesiyle birlikte, Hanefîler de kelâm sahasında bir kimlik edinme ve Mu’tezile ile ilişkilerini kesme ihtiyacı duymuşlardır.
Ebu Mansur el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) Me’âhizü’ş-Şerâyi‘ adlı fıkıh usûlüne dair eseri günümüze ulaşmamıştır. İmam Mâtürîdî’nin eserleri ve fikirleri üzerinde yaptığı çalışmalarla Mâtürîdîliğin ekolleşmesinde önemli bir yeri bulunan Hanefî fakih ve usûlcü Alâeddin Semerkandî’nin (ö. 539/1144) Mizanu’l-Usûl adlı fıkıh usûlü eseri, Hanefî-Mâtürîdîliğe dayalı bir fıkıh usûlü inşa etmeyi hedeflemesiyle Cessâs’tan ve Debûsî-Serahsî-Pezdevî çizgisinden ayrılır. Semerkandî bu eserinde Hanefi usûl geleneği içinde yeni bir yol açmak istemiş, o vakte kadar kimliklerini ifade için mensup oldukları fıkıh mezhebinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan Hanefîlerin kelâm alanında belirgin bir duruş edinmeleri gerektiğinden hareketle Hanefî usûlünü Mâtürîdî kelâmının bir alt dalı olarak tasavvur ederek, usûlde muhalif olan Mu’tezile’ye meyleden (Cessâs gibi) yahut böyle olmamakla birlikte –kelâma karşı duyarsız oldukları için- bazı görüşlerinin Mu’tezilî temayüller içerdiğinin farkına varmayan (Debûsî gibi) Hanefî usûlcülerini uyarmak istemiştir. Semerkandî’nin, kelâmî meselelere ilgisiz olmak ve bundan dolayı bilinçsizce Mu’tezile veya Ehl-i hadise kaymakla eleştirdiği Debûsî-Serahsî-Pezdevî çizgisi ise –yukarıda da ifade edildiği gibi- usûle fakih olarak, kelâmî ilkeleri gözönünde bulundurmaksızın veya ikincil plana iterek, yani usûl ilminde kelâmın yeri olmadığı tasavvuruyla yaklaşmaktadır. Hanefîlik içinde bir mütekellimîn ekolü ortaya çıkarmak isteyen Semerkandî’nin. ortaya koyduğu yöntemin Lâmişî (ö. VI./XII. yüzyılın ilk yarısı) dışında takipçi bulmadığını, bunun en önemli sebebinin de, Hanefîlik içinde Sadruşşerîa ile birlikte geleneksel fukahâ yönteminin felsefe-mantık diliyle yeniden ifade edilmesinde ve artık belli bir kelâm mezhebine bağlılıktan çok (bu da dikkate alınmak ve önemsenmekle birlikte) nazarî meseleleri yeniden inşâ ve tercih etmeye dayalı tahkik tavrının yaygınlaşmasında yattığını söyleyebiliriz.
“Memzuc/karma metod” denildiğinde, Hanefî (fukahâ) ve Şâfiî (mütekellimîn) metodlarını birleştirme amacı taşıyan bir yazım tarzı anlaşılır. Bu yazım tarzı, eserlerinde bu iki akımı kaynaştırıp birleştirme amacını açıkça ifade eden Muzafferüddîn İbnü’s-Sââtî (ö. 694/1295) ile İbnü’l-Hümâm’a (ö. 861/1457) atfedilir. Fakat bu ikisinden başka misal bulmanın pek de kolay olmadığı “memzuc metod” kavramsallaştırması, bilhassa Fahreddin Râzî (ö. 606/1210) sonrası dönemin usûl anlayışını ifade etmede yeterli ve uygun sayılmaz. Kelâm ilminin felsefîleştiği, yani İbn Sînâ’nın metafiziğinden hareketle yöntem ve meselelerini yeniden ifade ettiği dönemde, fıkıh usûlünün muhteva ve işlevinde de bir değişim gerçekleşmiş, başka bir ifadeyle kelâm ilmindeki dönüşüm ve değişim, metafizik ilkeleri kelâma dayalı olan fıkıh usûlüne belli ölçüde tesir etmiştir. İslâmî ilimler arasında bir bütünleşme ve ortak bir ilim dili arayışlarının sürdüğü bu dönemde, artık fıkıh usûlünü fıkhî veya kelâmî belirli bir mezhebin sözcüsü olmaktan çıkarıp; tahkik, tercih ve inşa usûlleriyle onu yeniden yapılandırmak ve bütün İslâmî ilimler için ortak bir metodoloji ve fıkhın felsefesi haline getirme yönünde kaleme alınan eserler de, İslâmî ilimlerin müteahhirîn dönemine ilişkin kavramsallaştırma çalışmalarının henüz gereken seviyeye ulaşmadığı günümüze kadar “memzuc metod” ibaresiyle nitelenegelmiştir.
Gazzâlî sonrasında eser veren ve felsefe-mantık dilini eserlerinde kullanan usûlcülerin birçoğu, mensup oldukları kelâm mezhebi ne olursa olsun, tıpkı aklî-felsefî ilimler arasında var olduğu kabul edilen hiyerarşi gibi, İslâmî ilimler arasında da bir hiyerarşinin mevcut olduğu yolunda Gazzâlî’nin Mustasfâ’da dile getirdiği görüşü benimseyip geliştirmiş ve kelâmın bütün dinî ilimlerin –hatta bazılarına göre bütün ilimlerin- başı olduğunu kabul etmişlerdir. Kelâmın sahip olduğu bu konum mevzuunun genişliği ile temellendirilir. Bu görüşe göre kelâm ile fıkıh usûlü arasında mutlak anlamda bir ast-üst ilişkisi vardır, kelâm diğer bütün ilimlere olduğu gibi usûle de mebde’lerini sağlamakta, fıkıh usûlü meşrûiyetini kelâmdan almaktadır. Ayrıca fıkıh usûlü kelâm ile fıkıh arasında bir ara konumdadır, ilkinden temel ilkelerini elde ederken ikincisine ilkelerini vermektedir.
Mevzu, mesâil ve mebâdî bakımından birbiriyle sıkıca irtibatlı olan kelâm-usûl-fıkıh ilimlerinin birbiriyle ilişkisi, birbirine metodolojik anlamda temel teşkil etme ve ilkelerini verme noktasında müteahhirîn âlimleri arasında hemen hemen bir mutabakattan söz edilebilir. Buna göre fıkıh ilminin meşgul olduğu cüz’î hükümler, tek tek bu hükümlerin elde edildiği delillerin bilgisine, bu da küllî delillerin (Kitab, Sünnet, icma, kıyas…) bilgisine bağlıdır. Küllî delillerle uğraşan ilim fıkıh usûlü olduğu için fıkıh metodolojik olarak fıkıh usûlüne bağımlı olmuş olur. Aynı şekilde fıkıh usûlü de, küllî delillerin kaynağı olan meselelerle, yani bilginin yolları, varlığın genel özellikleri, Tanrı’nın varlığı ve sıfatları, Hz. Peygamber’in getirdiklerinin sıhhati gibi konularla ilgilenen kelâmın verilerine bağlı durumdadır. Bu durum da, bir ilmin ilgilendiği meselelerin bilinmesinin, bunlardan daha genel başka bir ilme ait meseleleri bilmeye bağlı olması durumunda, birinci ilmin ikincinin altında sayılmasıyla ilgili genel kaidenin bir sonucudur.
Felsefe-mantık yönelimli usûl eserlerinin genel karakteristikleri arasında, Gazzâlî’nin başlattığı mantık girişinin –İbn Kudâme’nin (ö. 620/1223) Ravzatü’n-Nâzır’ında ve İbnü’l-Hümam’ın Tahrîr’inde olduğu gibi- bazı eserlerde devam ettirilmesi sayılabilir. Mantık ilmi medreselerde okutulan standart derslerden biri haline geldikten sonra fıkıh usûlü kitaplarının başına eklenmesine lüzum görülmemiş ise de, artık okuyucunun mantığı iyi bir şekilde bildiği varsayılarak çeşitli bölümler içerisinde mantık ve münazara kavramları bolca kullanılmıştır. Bir başka husus da, yine Gazzâlî’nin fıkıh usûlüne karıştırılmasından şikayet ettiği ve daha sonraları fıkıh usûlünün istimdad ettiği ilimler olarak kabul edilecek olan lügavî, fıkhî ve kelâmî ilkeler (mebâdî), Âmidî (ö. 631/1233) ve Molla Fenârî (ö. 834/1431) gibi usûlcülerin eserlerinin giriş bölümünde ayrı bir bölüm halinde yer verilmiş, dolayısıyla eserlerin sistematiğini etkilemiştir.
Bu devrin temel eserleri arasında, Ebü’l-Hüseyn Basrî’nin el-Mu’temed’i ile bilhassa Gazzâlî’nin Müstasfâ’sını temel alarak bunlardaki muhtevayı yeniden telif eden Eş’arî âlimlerin kaleme aldığı kitaplar önemlidir. Fahreddin Râzî’nin el-Mahsûl’ü ile Âmidî’nin el-İhkâm’ı, fıkıh usûlü meselelerinin felsefî ve mantıkî kavramlarla ifade edilişi noktasında temel önemde eserlerdir. Daha sonraki eserler bu yöndeki temayülü artırarak devam ettireceklerdir. İbnü’l-Hâcib’in (ö. 646/1249) Müntehe’s-Sûl adlı eseri ve buna yazdığı muhtasar, bilhassa bu bakımdan müteahhirîn âlimlerince çok önemsenmiştir. Fıkıh usûlünü Hanefîler arasında felsefe-mantık diliyle telif eden isim Ubeydullah b. Mes’ûd Sadruşşerîa (ö. 747/1346) olmuştur. Onun et-Tenkîh adlı muhtasar metni üzerine yazdığı et-Tavzîh isimli şerh ve Teftâzânî’nin bu şerh üzerine kaleme aldığı et-Telvîh adlı haşiye asırlar boyunca Osmanlı medreselerinde okutulmuş, Teftâzânî’nin haşiyesi üzerine çok sayıda haşiyeler kaleme alınmış ve bu iki eser usûl âlimlerinin en çok itibar ettiği kitaplar arasına girmiştir. Sadruşşerîa, Pezdevî’nin kitabını esas almakla birlikte Fahreddin Râzî’nin el-Mahsûl’ünde ve İbnü’l-Hâcib’in Müntehe’s-Sûl’ündeki bahislerin özünü ekleyip kendi görüş ve tahkikatını da ilave ettiğini ifade eder. Tavzîh’in başarısının ve öneminin, Debûsî-Serahsî-Pezdevî çizgisinde gelişip olgunlaşan mütekaddimîn Hanefî usûlünü, müteahhirîn dönemi ilim anlayışına uygun olarak aklî ve felsefî ilkelere dayalı şekilde, felsefe-mantık diliyle ve yeni bazı katkı ve sorularla birlikte yeniden ifade etmesinde yattığını söylemek mümkündür.
Sadruşşerîa’nın et-Tavzîh içerisinde gündeme getirdiği bazı meseleler ulemâ arasında yeni tartışma alanları açmıştır. Bunlar arasında hüsn-kubh meselesiyle alakalı olarak fiiller sahasında değerlerin kaynağı meselesini inceleyen dört mukaddime (el-mukaddimâtü’l-erba‘a) önemlidir. Hüsn-kubh meselesi birçok usûl kitabında yer almakla birlikte, bütün neticeleriyle birlikte ve “el-mukaddimâtü’l-erba‘a” başlığı altında incelenmesi geleneğinin temeli Sadruşşerîa’ya dayanır. Sadruşşerîa’nın düşüncelerini ve Teftâzânî’nin bu bölümün şerhinde müellife yönelttiği eleştirileri muhakeme eden Osmanlı ulemâsından bazı isimler bu isimle müstakil risâleler kaleme almışlardır. Bir yandan bu müstakil risâleler, diğer yandan da Telvih üzerine yazılan haşiyeler yoluyla, fıkıh usûlü disiplininden hareketle ahlakî değerlerin kaynağı meselesini derinliğine incelenmiştir.
Sadruşşerîa’nın hem fıkıh usûlü, hem de felsefe açısından önemli diğer bir katkısı ise, Debûsî-Serahsî-Pezdevî çizgisinden gelen ve bu usûlcüler açısından rivayetine itibar edilen râvînin sıfatı ve ilâhî teklife muhatap mükellefin sıfatı olması bakımından önemli olan akıl anlayışını, nihaî şeklini İbn Sînâ’da bulan dört mertebeli akıl tasavvuruyla birleştirmesi ve o zamana kadar yalnız felsefenin konusu olarak görülen ukûl-i erbaa nazariyesini fıkıh usûlünün insan tasavvuru ve ehliyet bahsi içerisinde ele alarak, özellikle de bu mertebelerden akl bi’l-meleke’yi mükellefiyetin dayanağı olarak tespit eden Beyzâvî’yi takip ederek, bir fıkıh usûlü konusu haline getirmesidir. Aklın mahiyeti ve özellikleri birçok usûlcünün eserlerinde yer almazken, muahhar usûlcülerin eserlerinde gitgide daha geniş bir çerçevede tartışılmıştır.
Sadruşşerîa sonrasında, Osmanlı döneminde kaleme alınan usûl eserleri arasında bilhassa ikisi zikre şayandır. Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden olarak kabul edilen Molla Fenârî’nin (ö. 834/1431) otuz yılda yazdığı belirtilen Fusûlü’l-Bedâyi‘ fıkıh usûlü edebiyatının en yoğun ve kapsamlı eserlerinden biridir. Kendisinden önceki kitabiyat takip edilmeden ve usûl alanında yapılan tartışmalar iyi bilinmeden yeterince istifade edilemeyecek bir nitelik taşıyan eser, bu yönüyle Osmanlı ulemâsının çok değer verdiği bir eser olmuş, fakat büyük hacmi ve sözünü ettiğimiz üslup özelliği sebebiyle tedris amaçlı kullanımı ve üzerine yapılan çalışmalar sınırlı kalmıştır.
Molla Hüsrev’in (ö. 885/1480), yine kendisine ait olan Mirkât üzerine yazdığı Mir’ât isimli şerh, Tavzîh ve Telvîh’ten büyük ölçüde istifade edilerek kaleme alınan bir eserdir. Fusûlü’l-Bedâyi‘ kadar orijinal olmamakla birlikte, mütedavil meseleleri tercih ve ifade ediş tarzı bakımından Osmanlı ulemâsı tarafından önemli bulunmuş, medreselerde okutulmuş ve üzerine çeşitli haşiyeler kaleme alınmıştır. Bunlar arasında en önemlisi, şerhettiği metinden daha değerli olduğunu söyleyebileceğimiz ve büyük ölçüde orijinal tahkik ve düşünceler içeren Mevlânâ Mehmed İzmirî’nin (ö. 1165/1751) haşiyesidir. İzmirî’nin eseri, klasik fıkıh usûlünün büyük ve kapsamlı eserlerinin sonuncusu olarak nitelenebilir.
İbn Sînâ Sonrası Felsefî Gelenekler
Yenilenme Dönemi: Zaman, Tanım ve Bölümleme
XII. yüzyıl sonrası, genel olarak İslâm düşüncesinin mütekaddimin dönemine nispetle müteahhirin dönem, klasik dönemine nispetle ikinci klasik dönem, klasik dönemde ortaya çıkan iddiaların delilleriyle ispat edilmesi itibariyle tahkik dönemi diye adlandırılır. XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar olan dönem ise Klasik Dönem’de teşekkülünü tamamlayan ilmî disiplinlerin tümellik iddiası, konu, problemler, eğitime medar olan klasik eserler, eserlerin bölümsel sıra düzeni ve yöntem açısından bazı temel dönüşümler geçirmiş olması itibariyle Yenilenme Dönemi diye adlandırılır.
Yenilenme Dönemi’ni kendi içinde XII. ve XIV. yüzyıllar arasını kapsayan Erken Yenilenme Dönemi, XV. ve XVI. yüzyıllar arasını kapsayan Geç Yenilenme Dönemi diye ikiye ayırabiliriz. Erken Yenilenme Dönemi, yeni yöntem arayışlarının ortaya çıktığı ve buna bağlı olarak yöntemsel dönüşümlerin yaşandığı, nazar ve müşâhede yöntemlerinin imkânlarının derinleştirilmeye çalışıldığı bir dönemdir. Geç Yenilenme Dönemi ise nazar ve müşâhede yönetmelerinin bütünleşme fikrine uygun olarak farklı tarzlarda iç içe geçtiği bir dönemdir.
Gerileme Söylemi ve Eleştirisi
XII. yüzyıl sonrası İslâm düşüncesinin gerilediği ve çöktüğü, ilk defa XIX. yüzyılda Hegel tarafından ortaya atılan bir iddiadır. Ona göre “Arap felsefesinin ihtiva ettikleri sebebiyle ilgi çekici olduğunu kimse iddia edemez, o bir felsefe olmamasına rağmen gerçek bir üsluptur.” Hegel’e göre Arap felsefesi Yunan felsefesinin “yüzeysel bir şekilde korunması ve yeniden üretilmesinden” ibarettir ve “buradan fazla bir şey çıkarılamaz.” Daha sonra Ernest Renan başta olmak üzere De Boer, I. Goldziher, S. Munk, W. M. Watt, R. Arnaldez ve L. Gardet gibi oryantalistler tarafından geliştirilen ve G. Makdisi, M. Fahri, J. Berkey gibi isimler tarafından sürdürülen bu görüşe göre İslâm düşüncesi XII. yüzyıldan sonra taklide yönelmiş, kötürümleşmiş ve çöküşe geçmiştir. Geniş kesimlerce bir ezber halinde tekrar edilen bu görüş S. Pines, A. Sabra, E. S. Kennedy, A. Dellal, F. J. Ragep, İ. Fazlıoğlu gibi isimler tarafından farklı yönleriyle kısmen tadil edilmiş olsa da D. Gutas gibi yeni oryantalistler tarafından “felsefemsi” vb. yeni kavramsallaştırmalarla tekrar tedavüle sokulmaktadır. Nihayet belirtilmelidir ki bu söylemin Türkiye gibi İslâm ülkelerinde kendi tarihiyle barışık olmayan ya da kendi düşünce tarihini inşa edememiş çevrelerde büyük bir alıcı kitlesi de bulunmaktadır. Dolayısıyla İbn Rüşd sonrası düşüncede gerileme ve çökme söylemi, etkinliğini sadece oryantalist bir iddia olmasına bağlı olarak sürdürmemektedir; bununla birlikte bu iddianın sürmesi, iddianın müşterisi olan müslüman entelektüeller tarafından da inşa edilen bir zemin üzerinde devam etmektedir.
XII. yüzyıl sonrasına dair batılı ve yerli oryantalistler eliyle ortaya çıkan iddialar birkaç madde halinde özetlenebilir.
a) XII. yüzyıla kadar İslâm düşüncesi, Yunan düşüncesini miras alıp tercüme etmesi, koruması ve tedavüle sokması itibariyle Kadim Yunan ile Rönesans Avrupası arasında bir köprüdür ve ancak bu itibarla İslâm dünyasındaki düşüncenin altın çağıdır.
b) İslâm düşüncesi kendinde ise mistik yönelimli, din-felsefe ya da siyaset ilişkilerine odaklanan bir felsefedir.
c) İslâm düşüncesi için, XII. yüzyıl ya da Gazzâlî dönemi, taklit ya da çöküş (dekadans) çağının başlangıcıdır. Bu itibarla İslâm dünyasının son filozofu Endülüs’te ortaya çıkan İbn Rüşd’dür.
d) XII. yüzyıldan sonra şerh ve hâşiye usûlünde yazılan eserler, geçmişi tekrardan ibarettir.
Oryantalistlere göre taklit ya da çöküşün birkaç sebebi vardır:
- Çöküşün baş sorumlusu, “felsefenin sonraki asırlar boyunca çektiği işkenceyi başlatan bir felsefe düşmanı” olan Gazzâlî’dir. Çünkü Gazzâlî’nin Tehâfüt’teki eleştirileri, zaten can çekişen bir düşünceye öldürücü son darbeyi vurmuştur. Ondan sonra Doğu’da felsefe kendisini toparlayamamış ve arada sırada, “yakılmak üzere konulduğu odun yığınları üzerinde” görülmüştür.
- Sünnî geleneğe dayalı medrese eğitimi ve fıkıh geleneği, antik bilimlerin ortadan kalkmasının en önemli sebeplerinden biridir. XII. yüzyıldan itibaren mantık neredeyse katı bir biçimde “haram” kategorisine sokulmuştur.
- Düşüncenin kötürümleşmesini sağlayan siyasî etken ise Moğolların saldırısı ve İslâm dünyasına göçebe Türklerin hakim olmasıdır. Bu bağlamda Selçuklular ve Osmanlılar İslâm tarihinde bilime en az değer veren devletlerdir.
- XII. yüzyıldan sonra rasyonel felsefe etkinliği azalmış ve dinin taleplerine uygun bir felsefemsi (paraphilosophy) yaklaşım yaygınlaşmıştır.
Bu maddelerin her biri tek tek ele alınabilirse de bu bakış açısı temelde birkaç yanlış okumaya dayanır. Bu noktaların ana fikirlerini vurgulamak için madde madde yazalım:
Birincisi: Öncelikle Aydınlanma sonrasında Batıda ortaya çıkan bilim ve zihniyet merkeze alınmış ve yeni dönemin kavramlarıyla İslâm düşünce tarihi ilerleme-gerileme mantığı içerisinde kurgulanmıştır. Yani bu bakış açısı, Avrupa’nın yenisine sahip olmadığı için İslâm düşüncesini mahkum etmiştir.
İkincisi: İslâm’ın klasik çağında ortaya çıkan düşünceyi, Batı düşüncesine zemin hazırladığı ölçüde değerli kabul etmiş ve düşünce tarihi bu ölçüte göre iki dönem halinde organize edilmiştir. Örneğin bazı oryantalist bakış açılarında İslâm dünyasının en büyük filozofu olarak İbn Rüşd’ün öne çıkarılması, onun batıdaki etkilerinin daha takip edilebilir olmasına dayanmaktadır.
Üçüncüsü: Bu iddialar XII. yüzyıl sonrasındaki İslâm düşüncesi üzerine ciddi bir araştırmaya dayanmayan ve tarihsel verilerle uyuşmayan genellemeler içerir. Bu maddenin ispatı olarak henüz XII. yüzyıl sonrası büyük düşünürlerin çoğu temel metinlerinin modern neşirlerine sahip olmadığımızı hatırlatmak yeterlidir.
Dördüncüsü: Avrupa merkezciliğin, bilimciliğin ve pozitivist yargıların yükseldiği bir çağın yansıması olarak İslâm düşüncesi parçalı olarak okunmuştur.
Beşincisi: Sami ırkının bilim yapmaya uygun olmadığı, Türklerin felsefeden yoksunluğu ve felsefeye düşmanlığı gibi bir veriye dayanmayan ırkçı bir arka plan kullanılmıştır.
Altıncısı: Bu yaklaşım pür akademik bir iddia değildir. Bilakis ilerleme-gerileme söylemini tarihsel bir hakikat ve manipülasyon unsuru olarak kullanarak, diğer milletleri medenileştirme iddiasındaki Batı sömürgeciliğinin rasyonel zeminini oluşturmak üzere inşa edilmiş manipülatif bir tarih algısıdır.
Yedincisi: Batıda Aristocu klasik bilimin terkedilmesi yeni bilimi ortaya çıkarırken, Gazzâlî ve Râzî gibi düşünürlerin Aristocu geleneği eleştirmesi neden İslâm dünyasındaki gerilemenin sebebi olarak ileri sürülmektedir? Bu bile ilerleme gerilemenin böyle bir sebebe bağlanamayacağının başlı başına bir delili olabilir.
Yenilenme Döneminin Temel Özellikleri
Klasik oryantalist görüş bir yana bırakılırsa esasen XII. yüzyıl sonrası İslâm düşüncesinin klasik dönemine nispetle taklit değil tahkîk özelliği ağır basan bir Yenilenme Dönemi’dir. Klasik Dönem’de teşekkülünü tamamlayan ilmî disiplinler bu dönemde tümellik iddiası, konu, problemler, bölümsel sıra düzeni ve yöntem açısından bazı temel dönüşümler geçirmiştir. Yenilenme Dönemi de kendi içinde iki bölüme ayrılabilir.
XII. ve XIV. yüzyıllar arasını kapsayan Erken Yenilenme Dönemi’nde yeni yöntem arayışları ortaya çıkmış ve buna bağlı olarak yöntemsel dönüşümler yaşanmış, nazar ve müşâhede yöntemlerinin imkânlarını derinleştirme çabaları artmıştır. Bu dönemde nazar ve müşâhede yönteminin farklı versiyonlarını ve geçişkenliklerini esas alan İbn Sînâcılık, Yeni-Eş‘arîlik, İşrâkîlik, Ekberîlik gibi okullar ortaya çıkmış ve bu okullara mensup düşünürler, düşüncenin yeni klasiklerini telif etmişlerdir. Bu yönüyle Erken Yenilenme Dönemi, birbirine indirgenemez yöntemlerin ve bu yöntemler üzerine yükselen paralel metafiziklerin okullaştığı bir dönemdir.
XV. ve XVI. yüzyılları kapsayan Geç Yenilenme Dönemi ise yöntemlerin iç içe geçtiği bir yöntemsel bütünleşme evresidir. Seyyid Şerif Cürcânî’nin mertebe fikri üzerinden İslâm düşüncesinin farklı geleneklerini bütünleştirme çabaları, daha sonra Molla Fenârî, Molla Câmî, Devvânî, Deştekî, İbn Kemal Paşa ve Taşköprülüzâde gibi isimler eliyle ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Bu dönemin en temel iddiası, hakikatin salt nazar yoluyla elde edilmesinin mümkün olmadığı, özellikle nazar yöntemiyle elde edilemeyeceği kabul edilen hakikatlerin müşâhede yöntemiyle elde edilebileceğidir. Böylece her yöntem varlıkların belirli bir kısmını verebilecek bir sınırlılığa sahip olup bilinenlerin tamamı ancak yöntemsel bütünleşmeler aracılığıyla kuşatılabilir.
Yenilenme Dönemi’nin temel özellikleri bazı kavramlar etrafında anlaşılabilir.
- Tedrîs: Felsefî düşünce dikkate alındığında yenilenme döneminin en önemli özelliklerinden biri özellikle İbn Sînâ mantık ve felsefesinin hem hoca öğrenci silsilesi yoluyla, hem hastane, kütüphane, rasathane ve medrese gibi kurumlarda okunmaya ve okutulmaya başlanmasıdır. Bu İbn Sînâ düşüncesinin entelektüel ilgilerin merkezine yerleşmesini sağlamış, aynı zamanda bu felsefeye yönelik eleştirilerin yükselmesine de yol açmıştır. Özellikle İbn Sînâ’nın ilk üç kuşak öğrencilerinin İbn Sînâ felsefesinin eğitim yoluyla yaygınlaştırılmasında rolleri büyüktür.
- Tefsîr/şerh: Yenilenme Dönemi’nde felsefî yazım faaliyeti özellikle İbn Sînâ’nın klasik haline gelen metinleri üzerine yazılan şerhler ve hâşiyeler yoluyla sürmüştür. Bu tür faaliyetlerin merkezinde İbn Sînâ’nın yeni klasik metni el-İşârât ve’t-tenbîhât, Ebherî’nin Hidâyetü’l-hikme ve Kâtibî’nin Hikmetü’l-ayn adlı eserleri vardır. Farklı geleneklere mensup düşünürler, hem mantık hem felsefî bilimler hem tıp gibi pratik bilimlerde İbn Sînâ’nın eserleri üzerine şerhler yazmışlardır.
- Teşkîk: Özellikle İbn Sînâ’nın nazarî yöntemin eşyanın hakikatine ulaştırma noktasında yetersiz kalabileceği yönündeki bazı ifadelerinden hareketle hem felsefe hem kelâm hem tasavvuf zümresi, burhanî yöntemin imkân ve sınırlarını ayrıntılı bir eleştiriye tabi tutmuştur. Kelâmcılar bir yandan burhanî yöntemin imkânlarını derinleştirirken, diğer yandan bu yöntemin hakikate ulaştırma gücüyle ilgili eleştirel bir bakış geliştirmişlerdir. Bu eleştiri faaliyeti, farklı yönleriyle Gazzâlî, Şehristânî, İbnü’l-Heysem, Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, Sühreverdî, Fahreddîn er-Râzî, Abdüllatif el-Bağdâdî, Konevî gibi farklı zümrelerden temsilciler eliyle yürütülmüştür. En iyi örneğini Fahreddîn er-Râzî’de gördüğümüz bu eleştirel tutum, bir yandan İbn Sînâcılık’ın farklı versiyonlarının doğmasına, diğer yandan müşâhede geleneğine mensup sûfilerin elinde tasavvufun tümel bir ilim olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
- Tahkîk: XII. yüzyıldan sonraki düşünürlerin yöntemlerini nitelendirmek için kullandıkları tahkîk, birkaç aşamalıdır. (i) Tahkîk ve tedkîk, düşüncenin delillerle ispatı, delilin teknik yeterliliğinin ortaya çıkarılması ve böylece düşüncenin temellendirilmesi. (ii) Düşüncenin ve delillerinin mantık ilkelerine uygunluğu, bir başka ifadeyle mantıksal tutarlılığa sahip olup olmadığının incelenmesi. (iii) Düşüncenin kendi içindeki tutarlılığının ya da insicamının test edilmesi. (vi) Düşüncenin insanî bilme etkinliğinin yöneldiği bütün alanları açıklama yeterliliğinin test edilmesi. (v) Düşüncenin nefsü’l-emre mutabakatı ya da olgusal bir mutabakata sahip olup olmadığının test edilmesi. Ancak bu ilkelerin nasıl uygulanacağı her ekolün kendi yöntemine nispetle değişiklik göstermiştir. Bu nedenle Râzî İbn Sînâ’nın tahkîkini eksik görürken, Tûsî, Râzî ve okulunun hiçbir şeyi tahkîk edemediğini, Konevî ise nazarî okulun tahkîke sahip olmadığını söyler. İbn Haldûn ise burhanî bir tahkîk yerine olgusal bir tahkîki esas alır. Bu nedenle Yenilenme Dönemi’nde ortay acıkan okulların tamamı bir tahkîk iddiasında olsalar da kelâmî, burhanî, İşrâkî, sûfî ve olgusal tahkîkler arasında önemli farklar vardır.
- Tadil: Eleştiriler sonucunda ortaya çıkan zayıf noktalar yeni görüşlerle tadil edilmeye çalışılmıştır. Bunun en iyi örneği Ebherî ve Tûsî’nin antik dönemden beri bilinen matematik bilimlere dönük düzeltmeleridir. Felsefede ise İşrâkîliğin ve İbn Sînâcılığın İbn Sînâ felsefesine yönelik bir tadil faaliyeti yürüttükleri söylenebilir.
- Tahrir: Yenilenme Dönemi’nde ortaya çıkan etkinliklerden biri de hem kadim Yunan’dan gelen bilimsel metinlerin yeni bulgular eşliğinde yeniden yazılması ve hataların ve eksikliklerin giderilmesidir. Aynı şekilde İbn Sînâ metinlerinin özünü içeren Şemsiyye, Îsâgûcî, Hikmetü’l-ayn ve Hidâyetü’l-hikme gibi temel yeni klasik metinlerin inşa edilmesi ve dolayısıyla yeni eğitim klasiklerinin ortaya çıkması bu çerçevede değerlendirilebilir.
İbn Sînâ Felsefesinin Merkezîleşmesi
İbn Sînâ (ö. 428/1037) geçmiş felsefe geleneğin doruk noktası; kendisinden sonraki felsefenin de takip, tadil ve tenkitler itibariyle başlangıç noktasıdır. İslâm dünyasının doğusunda XI. yüzyıldan itibaren Antik filozoflar ve şârihlerin, Kindî (ö. 252/866 [?]) ve Fârâbî gibi (ö. 339/950) İslâm filozoflarının eserleri felsefî müfredatın dışında kalırken, İbn Sînâ’nın eserleri geniş bir coğrafyaya yayılmış, yüzyıllar boyu felsefe eğitiminin temelini oluşturmuştur. İbn Sînâ felsefesine yöneltilen sistem içi ve dışı eleştirilere rağmen İbn Sînâcılık, İslâm düşüncesinin Yenilenme Dönemi boyunca, İslâm felsefe tarihinin ana entelektüel damarlarından biri haline gelmiş ve üzerinde durduğu meseleleri entelektüel ilgilerin merkezine taşımıştır.
İbn Sînâ düşüncesinin merkezileşmesinin başka nedenleri de vardır: İbn Sînâ’nın Kindî, Fârâbî ve Âmirî gibi seleflerinin meselelerini kendi sistemi içerisinde tutarlı bir şekilde eritmesi; Yeni-Eflâtuncu geleneğin duyarlılıkları etrafında felsefî problemleri çözmesi; kelâmın duyarlılıkları doğrultusunda yaratma, vahiy, nübüvvet ve ahiret gibi problemleri ele alması; bu geleneklerden gelen problemlerin çözümünde varlık-mahiyet, zorunlu-mümkün gibi kavram çiftlerini kullanması. Bu temel sorunları ele alması sebebiyle kelâmî, İşrâkî, sûfî ya da herhangi bir başka okula mensup düşünür İbn Sînâ düşüncesine savunmak ya da eleştirmek yönünde bigane kalamamıştır.
İbn Sînâ felsefesi düşüncenin başat unsuru haline gelince İbn Sînâ felsefesine yönelik eleştiriler de ortaya çıkmaya başlamıştır. Denilebilir ki on ikinci yüzyıl sonrası İslâm nazarî geleneklerinin büyük bir kısmı, İbn Sînâ felsefesini şu ya da bu ölçüde savunan İbn Sînâcılık ile İbn Sînâ felsefesini şu ya da bu ölçüde eleştiren yahut tadil eden gelenekler üzerinden tasvir edilebilir. İbn Sînâ düşüncesine yönelik eleştirilerin ilk dalgasını, Gazzâlî ve onun Tehâfüt’teki eleştiri tarzını sürdüren Şehristânî, İbnü’l-Melâhimî, Beyhaki, İbn Gaylân ve Şerefüddin el-Mes‘ûdî gibi düşünürlerin eleştirileri oluşturur. İkinci eleştiri dalgası ise felsefe içerisinden Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî (ö. 547/1152[?]) ve Sühreverdî eliyle ortaya çıkmıştır. İbn Sînâ eleştirilerinin üçüncü dalgasını ise Râzî ve onun takipçileri temsil eder. Bu son eleştiri dalgası ise Tûsî ve takipçileri nezdinde İkinci Dönem İbn Sînâcılık’ı doğurmuştur. XII. yüzyıldan sonra İbn Sînâ düşüncesi etrafında gelişen felsefî faaliyetleri şöyle gösterebiliriz ve şimdi bunları sırasıyla inceleyebiliriz.
İlk Dönem İbn Sînâcılık
İslâm düşüncesinde İbn Sînâ’nın ilk üç kuşak öğrencileri eliyle inşa edilen gelenek, “İlk Dönem İbn Sînâcılık” olarak adlandırılabilir. İbn Sînâ’nın dostu ve öğrencisi Cüzcânî (ö. XI. yüzyılın ilk yarısı) onun eserlerinin derlenmesi, yazılması, önsöz ve bazı bölümler eklenmesi gibi tamamlayıcı faaliyetleri yanında İbn Sînâ’nın otobiyografisini kaleme almış, onun Hayy b. Yakzan adlı eserini Farsçaya aktarmış ve şerh etmiştir. İbn Sînâ’nın başka bir öğrencisi Ebû Abdullah el-Ma‘sûmî (ö. 430/1038) ise Bîrûnî’nin (ö. 453/1061 [?]) İbn Sînâ’ya yönelttiği soruları cevaplamasıyla, feleklerin ve akılların sayısı ve düzeniyle ilgili eserleriyle bilinir. İbn Sînâ’nın diğer bir öğrencisi İbn Zeyle (ö. 440/1048) yine Hayy b. Yakzan’a şerh yazmıştır. Kuşkusuz bu dönem İbn Sînâcılığın en büyük temsilcisi Behmenyâr b. Merzübân’dır (ö. 458/1066). Behmenyâr, İbn Zeyle ile birlikte İbn Sînâ felsefesinin problemlerini tartışan ve Mübâhasât’ın ortaya çıkmasını sağlayan soruları ile İbn Sînâcılık için merkezi bir isimdir. Behmenyâr, Tahsîl adlı eserinde teolojik problemleri dışta tutarak ontolojiye dayanan bir İbn Sînâcılığı yerleştirmek isterken daha önemlisi öğrencileri vasıtasıyla İbn Sînâcılığın yayılmasını sağlamıştır.
XII. yüzyılın ilk yarısında Horasan bölgesinde Sultan Sencer’in (salt. 1118-1157) himayesinde yürütülen ilmî faaliyetler İbn Sînâcılık için dönüm noktasını teşkil eder. Bu dönemde özellikle Merv’de İbn Sînâcılığın yayılmasında mühim bir rol oynayan isimlerden biri Behmenyâr’ın öğrencisi Ebü’l-Abbas el-Levkerî’dir (ö. 517/1123 [?]). Levkerî, Beyânü’l-hakk adlı eserinde hocasının aksine ontolojiye ilaveten rubûbiyyet başlığıyla teolojik meseleleri de ele almıştır. Ayrıca onun İbn Sînâ’da metafiziğin türevleri olarak ele alınan nübüvvet, vahiy, melekler, dua ve ahirete ilişkin meseleleri de işlediği görülmektedir.
İbn Sînâcılığın Horasan’da yayılmasında ikinci önemli isim Ömer el-Hayyâm’dır (ö. 526/1132[?]). Eserlerinin büyük bir kısmı matematik ilimlere dair olsa da onun İbn Sînâcı kozmoloji ve varlık felsefesini inceleyen eserleri önemlidir. Hayyâm, Melikşah’ın dâvetiyle Isfahan’da aralarında İbn Sînâ’nın eş-Şifâ adlı külliyatını ezbere bildiği nakledilen Meymûn b. Necîb el-Vâsıtî (ö. X/XI. yüzyıl) gibi İbn Sînâcıların da bulunduğu bilimsel bir heyetin başkanlığını yapmıştır. Hayyâm’ın öğrencileri arasında Ahmed el-Gazzâlî’nin (ö. 520/1126) de öğrencisi olan Aynü’l-Kudât el-Hemedânî (ö. 525/1131), Beyhâk’te ikamet eden bilge Ali b. Muhammed el-Hicâzî (ö. 546/1151) gibi isimler de vardır.
İbn Sînâcılığın Bağdat’tan Buhara’ya kadar büyük bir bölgede özellikle Horasan’da yayılması, ikameti Merv merkezli olan Levkerî aracılığıyla olmuştur. Onun öğrencileri arasında Bağdat Nizâmiyesinde müderris olan ve aynı zamanda Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) en yakın takipçisi Es‘ad el-Meyhenî (ö. 523/1130 veya 527/1132), Serahs’ta ikamet eden Kutbüzzaman Muhammed b. Ebi Tâhir et-Tâbesi el-Mervezî (ö. 539/1144), Aynüzzaman Ebû Ali el-Hasen el-Kattân el-Mervezî (ö. 548/1153) ve Îlâkî ile tartışmalarda bulunan Buharalı Abdürrezzâk et-Türkî vardır. Kutbüzzaman el-Mervezî ise İbn Sînâ felsefesinin çeşitli alanlarıyla iştigal eden Ebü’l-Feth b. Es‘ad el-Fendûrecî’nin (ö. 516/1122’den önce) ve Nâsır el-Hürmüzdî’nin hocasıdır. Levkerî’nin öğrencisi olduğu belirtilen diğer bir isim Efdâlüddin Ferîd el-Gîlânî’den (İbn Gaylân) (ö. yaklaşık 590/1194) ise aşağıda söz edilecektir.
İbn Sînâcılığın önemli isimlerinden biri Şerefüddin Muhammed b. Ali Yûsuf el-Îlâkî’dir (ö. 536/1141). Îlâkî, Levkerî’nin öğrencisidir ve muhtemelen Hayyâm’dan da ders almıştır. Îlâkî tıbba ve felsefeye dair eserleri dışında özellikle Ömer es-Sehlân es-Sâvî (ö. ykl. 540/1145) ve İbn Gaylân’ın hocası olarak İbn Sînâcılığın ana yayılma isimlerinden biridir. Nişâbûr’da mukim olan Sâvî ise Îlâkî dışında Meyhenî’den de ders almış, bir yandan İbn Sînâ eserlerini çoğaltıp satarken diğer yandan on ikinci yüzyılda İbn Sînâcı mantığı tedris edilebilir bir formda yazmıştır. Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) ve Sühreverdî (ö. 587/1191) gibi isimler ve XII. yüzyılda mantık okuyan öğrencilerin büyük bir kısmı mantığı öncelikle Sâvî’nin er-Risâletü’s-Senceriyye’sinden okumuştur.
Safedî (ö. 764/1363), el-İşârât’ın İbn Sînâ’dan kendisine uzanan bir silsilesini hocası İbnü’l-Ekfânî’den (ö. 749/1384) nakleder. Bu silsile şöyledir: İbn Sînâ, Behmenyâr, Hayyâm, Şerefüddin Muhammed el-Mes‘ûdî (ö. 585/1189 ile 590/1194 arası), Fahreddîn er-Râzî, Kutbüddîn el-Mısrî (ö. 618/1221), Esîrüddin el-Ebherî (ö. 663/1265), Nasîruddin et-Tûsî (ö. 672/1274), Şemseddin eş-Şirvânî (ö. 699/1299), İbnü’l-Ekfânî ve [Safedî]. Tûsî’nin hocalarını veren silsilenin ise İbn Sînâ, Behmenyar, Ebü’l-Abbas el-Levkerî, İbn Gaylân, Necât’a şerh yazan Ebû Alî Sadreddîn Muhammed b. Hârisân es-Serahsî (ö. 545/1150), [Râzî], Ferîdüddin Dâmâd (ö. VI./XII. yüzyıl) ve Tûsî şeklinde olduğu belirtilir. İbn Sînâ’dan Râzî ve Tûsî’ye gelen çizgiyi ana hatlarıyla göstermekle birlikte her iki silsile de burada üzerinde duramayacağımız bazı kronolojik zorluklar ve tarihi verilerle uyumsuzluk barındırır.
İbn Sînâ Felsefesine Dönük Eleştirilerin Genel Tasnifi
İbn Sînâ felsefesine yönelik eleştiriler aşağıda bölüm boyunca ayrıntılarıyla ele alınacaktır. Ancak burada bu eleştirileri özellikleri itibariyle şöyle tasnif etmek mümkündür:
- Kelâm ve dinî ilimler geleneğini esas alan parçacı eleştiriler: Bu eleştiriler, salt kelâm geleneğinden veya çeşitli dinî ilimlerden hareket eden ve İbn Sînâ felsefesinin belirli yönlerine odaklanan parçacı eleştirilerdir. Aşağıda ayrıntılı tanıtılacağı üzere Gazzâlî, Şehristânî, İbn Gaylan, Mes‘ûdî, Ömer es-Sühreverdî ve Şîrâzî’nin eleştirileri hem eleştiri saikleri hem de eleştirilerinin kapsamları itibariyle bu çerçevede ele alınabilir.
- Felsefe zümresi içerisinden gelen eleştiriler: İçerikleri bir birinden farklı olsa da İbn Bâcce, İbn Rüşd, Ebü’l-Berekât ve Abdüllatif el-Bağdâdî’nin eleştirilerini bu kapsam altında sokmak mümkündür. Bu eleştirilerin bir kısmı İbn Sînâ’yı felsefe geleneğini, özellikle saf Aristoculuğu terk etmekle suçlayan parçacı eleştirilerdir, bir kısmı da İbn Sînâ’nın varlık mahiyet ayrımı, zorunlu ve mümkün varlık tanımı, sudur teorisi gibi ana teorilerine yönelik felsefe zümresi içinde kalan eleştirilerdir.
- Tadil edici eleştiriler: Özellikle Sühreverdî’nin eleştirilerini, İbn Sînâ felsefesini temelde sürdürmekle birlikte yöntem ve içerik eksikliklerini tadil edici eleştiriler olarak tanımlamak mümkündür.
- Bütüncül tahkîki eleştiriler: Fahreddîn er-Râzî ve onun takipçilerinin eleştirilerini ise bütüncül tahkîki eleştiriler olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü Râzî’nin eleştirileri ne Gazzâlî geleneğinde olduğu gibi bütünüyle kelâmî kaygılarla ne de İbn Rüşd gibi isimlerde olduğu gibi bütünüyle felsefe zümresinin kaygılarıyla hareket etmez. Râzî’nin eleştirileri İbn Sînâ felsefesinin bir yandan kelamî geleneklere karşı üstünlüğünü ve zaafını tespit etmeye çalışırken bir yandan da kendi mantıksal tutarlılığını, iç tutarlılığını, gerçeğe mutabakatını ve açıklama gücünü sınadığı bir tarzla yürütülür; bu nedenle tahkîkidir. Ayrıca eleştirileri dinî, kelamî ya da felsefî belirli konulara odaklanmış olmayıp İbn Sînâ felsefesinin mantık, fizik, metafizikle ilgili bütün iddialarına yöneliktir; bu yönüyle de bütüncüldür. Bu özellikleri sebebiyle Râzî sonrasında İbn Sînâ eleştirileri de tadilleri de kelâm geleneği de felsefe geleneği de Râzî’yi dikkate aldığından Yenilenme Dönemi’ndeki İbn Sînâ’nın merkezi eleştirisinin Râzî tarafından yapıldığını söylemek mümkündür.
Gazzâlî’nin İbn Sînâ’ya Yönelik Parçacı Eleştirileri ve Erken Tehâfüt Literatürü
Tanrı-varlık ilişkisini hâdis-kadîm ve zât-sıfat üzerinden okuyan kelâmcıların, İbn Sînâ’nın bu ilişkiyi zorunlu-mümkün ve varlık-mahiyet kavramları üzerinden izahına ilgisiz kalması düşünülemezdi. Nitekim daha önceki kelâmî gelenekte filozoflar, eleştirilen birçok hasımdan sadece biri iken Gazzâlî ile birlikte yegâne hasma dönüşmüşlerdir. Bununla birlikte hem Gazzâlî’nin hem onun Râzî öncesi takipçilerinin İbn Sînâ ilgileri, daima belirli ana başlıklarla sınırlı ve parçalı olmuştur. Gazzâlî’nin mantığa dair eserleri ile Makâsıdü’l-felâsife adlı eserinin hem doğuda hem batıda İbn Sînâcı felsefî müfredatının bir parçası olarak algılandığını biliyoruz. Tehâfütü’l-felâsife ise Gazzâlî’nin kendi deyimiyle “tamamen Yunan felsefe geleneğini sürdürmeye çalışan” İbn Sînâ eleştirilerinin sonraki yüzyıllarda daima ilham kaynağı olmuş ancak doğrudan Tehâfüt geleneğinde yazılan eserler dışında güçlü bir atıf kaynağı olmamıştır. Gazzâlî eleştirileri bilahare özellikle Tanrının zatı, sıfatları, kıdem-hudus, akıllar-nefs, yaratma-sudur, dirilişin nasıllığı gibi konularda farklı müellifler tarafından tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Bu açıdan XII. yüzyıldan sonraki düşünce dikkate alındığında Gazzâlî’nin meseleleri belirleme ve şekillendirme de önemli bir rolü vardır.
Gazzâlî, filozofları yöntemleri itibariyle yani “mantık ve burhan sahibi olduklarını sananlar” şeklinde tanımlar ve filozof zümrelerini materyalistler (dehriyyûn), natüralistler (tabîiyyûn) ve metafizikçiler (ilâhiyyûn) olmak üzere üç gurupta ele alır. Materyalistler yaratan ve ilim ve kudretiyle yöneten bir Tanrı’yı reddetmektedirler. Âlem yaratılmış olmayıp ezelden beri vardır ve nedensel olarak sonsuza kadar da devam edecektir. Natüralistler ise maden, bitki ve canlıyı yani doğayı araştıran, araştırmaları sonucunda Tanrı’nın varlığını kabul eden ve onu tanıyan filozoflardır. Ancak natüralistler, insanın ölümüyle nefsinin yok olacağını kabul ettiklerinden ahireti, cennet ve cehennemi reddederler. Metafizikçiler ise Sokrat, Platon ve Aristoteles ve bunların İslâm dünyasındaki takipçileri Fârâbî ve İbn Sînâ’dır. Bu filozoflar ilk iki grubun bozuk düşüncelerini reddetmekle birlikte kendileri de çeşitli eksik ve yanlış düşüncelere sahiptirler. Bu sebeple Gazzâlî ilk iki grup yerine metafizikçilerin görüşlerine odaklanır.
Gazzâlî’ye göre felsefî felsefî ilimlerin matematik, mantık, fizik (tabîiyyât), metafizik (ilâhiyyât), ahlâk ve siyaset olmak üzere altı bölümden oluşur. 1. Matematik ilimler ispata dayalı olduğundan zatı itibariyle dini açıdan ne yasaklanır ne de teşvik edilir. Bu noktada arızî olarak ise iki tehlike söz konusudur. Birincisi matematik kesinlikteki psikolojik tutumun metafiziğe de nakledilerek onun da aynı kesinlikte olduğu zannına kapılmaktır ki bu doğru olmayan bir meşruiyet aktarımıdır. İkincisi ise dini savunmak için matematiği eleştiren cahil kimselerin dine getireceği zarardır. 2. Gazzâlî’ye göre mantık da zatı itibariyle dinle çelişen ve reddedilmesi gereken bir ilim değildir. Hatta her türlü bilimsel faaliyet için mantık gereklidir. Mantığın arızî tehlikesi de iki noktadadır. Birincisi mantıktaki kuralların metafizik meselelerde uygulanamamasıdır ki burada da felsefe okuyanlar mantıktan metafiziğe bir kesinlik aktarımı yapıldığı vehmine kapılmaktadırlar. İkincisi ise dini savunmak için mantığı reddeden cahil kimsenin dine vereceği zarardır. 3. Gazzâlî’ye göre gökleri, yıldızları, basit ve bileşik cisimleri hareketli olmaları itibariyle araştıran fizikteki meselelerin büyük çoğunluğunun doğrudan dinen bir itiraza mahal teşkil etmeyeceği söylenebilir. Ancak zorunlu doğal nedensellik, nefsin kendi kendine kâim olduğu, ebedî olduğu ve bedene dönmesinin imkânsız olduğu dört meselede filozofların görüşleri yanlıştır. 4. Siyaset insanın sosyal politik bir canlı olması zorunluluğundan doğmuş olup meseleleri de dünyevî ve idarî işlerle ilgili olan yarar ve zarar ilkesine dayalıdır. Zaten filozofların siyasete dair ileri sürdükleri görüşler geçmiş peygamberlerden tevarüs edilmiştir. 5. Ahlâk ise insan nefsini, özelliklerini, huyların tür ve çeşitlerini, ahlâkî hastalıkları ve tedavi yollarını araştırmaktadır. Yine filozofların ahlâkî alandaki görüşleri de peygamberlerden, dinlerden ve sûfilerden devşirilmiştir. 6. Filozofların asıl yanlış iddiaları metafizik meselelerdedir. Örneğin filozoflar Tanrı’nın birliği, yaratıcı olduğu, ezeli ve ebedi olduğu gibi doğru iddiaları ispat etmekten ya acizdirler ya da göz boyamaktadırlar. Ancak âlemin kıdemi, Allah’ın tikelleri bilmediği ve cismanî haşrin imkânsız olduğu şeklindeki görüşleri kesin olarak yanlıştır ve dinen de reddedilmesi gereken görüşlerdir. Bu üç mesele biraz daha yakından ele alındığında kısaca şunlar söylenebilir:
Âlemin kıdemi meselesinde İbn Sînâ, Tanrı’yı bütün illet olma şartlarını zatı itibariyle haiz olarak düşünmüş ve bu sebeple âlemin Tanrı’dan herhangi bir zamansal ya da vehmî boşluk olmaksızın doğrudan zorunlu olarak, bir diğer ifadeyle malûl olarak âlemin, illet olan Tanrı’dan geriye kalmaksızın zorunlu olarak sudur ettiğini söylemiştir. İbn Sînâ zorunlu-mümkün ve varlık-mahiyet ayrımıyla da âlemi “ezelî mümkün” olarak tanımlamış, böylece ezeli olsa da mümkün olduğu için âlemin Tanrı’ya ihtiyacını sürekli koruduğunu söylemiştir. Gazzâlî ise “başlangıcı olmama”yı yani kıdemi Tanrı’nın bir tür özel sıfatı kabul etmiş, dolayısıyla âlemin bu sıfatta Tanrı’ya ortaklığını kabul etmemiş, âlemin Tanrı’nın zatından zorunlu olarak ezelde değil, iradesinin katıldığı bir tam illet oluşuyla sonradan yaratıldığını belirtmiştir.
Allah’ın tikelleri bilmesi konusuna gelince İbn Sînâ’ya göre tikeller duyu tarafından, tümeller akıl tarafından bilinir. Tanrı da zaman içindeki tikelleri, zaman üstünde tümel tarzda bilir. Tanrı’nın eşyayı bilgisi, eşyanın değişmesiyle değişmez. Çünkü onun ilmi bilinenlere tâbî değil, bilinenler onun ilmine tâbîdir. Çünkü Tanrı’nın eşyayı bilmesi, onların varlığının sebebidir. O halde Tanrı şeyleri, onların illeti olmasını bilmesi hasebiyle zatıyla bilir ve bu sebeple küçük büyük hiçbir şey onun bilgisinin dışında kalmaz. Gazzâlî’ye göre ise filozoflar, başkası bir yana Tanrı’nın kendi zatını dahi bileceğini tutarlı bir şekilde iddia edemezler. Dolayısıyla Gazzâlî’ye göre Tanrı’nın tikelleri tümel tarzda bildiği iddiası tikelleri bilmediği şeklinde yorumlanmalıdır. Bu sonuç ise Tanrı’nın peygamber göndermesi, kişilerin ibadetleri, ödül ve ceza verilmesi gibi birçok dini görüşün metafizik temelinin boşa çıkması anlamına gelir.
Cismânî haşir meselesine gelince İbn Sînâ erken dönem eserlerinde bunu mümkün görmez. Ancak sonraki eserlerinde ona göre insan ruhları, yok olanın iade edilmesinin imkânsızlığı gereği dünyevi eski bedende dirilemez, ancak göksel bedenlerle yeni bir bedenlenme daha makuldür. Bununla birlikte bu konuda kutsal metnin söylediklerini esas alınması gerekir. Gazzâlî ise bedensel diriliş konusunda bütün dinlerin ve peygamberlerin ortak kanaate sahip olmalarını esas alır.
Esasen Gazzâlî’nin gerçek takipçisi sayılabilecek başka isimler vardır ve bu isimler Tehâfüt literatürü diyebileceğimiz bir yazın geleneğini takip ederler.
Bunlardan birisi yukarıda Levkerî’nin öğrencisi olarak saydığımız, ancak ilgilerini, yönelişlerini ve teliflerinin içeriğini Merv Nizâmiye Medresesi’nin belirlediği İbn Gaylân’dır. İbn Gaylân’ın felsefî ilgisi, Gazzâlî’nin felsefeye ilgisiyle aynı nedenlere dayanır. Nitekim Hudûsü’l-âlem, İbn Sînâ’nın, âlemin ezelî olduğuna karşı âlemin sonradan yaratıldığına dair kelâmcıların ileri sürdükleri delilleri reddettiği bir risalesine cevap niteliğinde kaleme alınmıştır. Ayrıca İbnü’l-Gaylân’ın, İbn Sînâ’nın mantık, teoloji ve tıp ile ilgili görüşlerine karşı yazılmış iki eseri daha vardır. Onun et-Tenbîh ‘alâ temvîhât isimli eseri de el-İşârât üzerine bir eleştiridir.
XII. yüzyılda Gazzâlî gibi kelâmî perspektiften İbn Sînâ felsefesine yöneltilmiş bir başka eleştiri Mu‘tezilî âlim İbnü’l-Melâhimî’den gelmiştir (ö. 536/1141). İbnü’l-Melâhimî kendi çağında Şâfiî ve Hanefî fakihlerinin dahi İbn Sînâ felsefesini öğrenmeye başladıklarını belirtir. Onun Tuhfetü’l-mütekellimîn adlı eseri, İbn Sînâcı felsefenin Mu’tezilî kelâmî perspektife yönelmiş tehditler olması itibariyle değerlendirilmesi olarak tavsif edilebilir.
Bu yüzyılda Gazzâlî çizgisinin önemli isimlerinden ikincisi Tetimmetü Sıvâni’l-hikme’nin yazarı Ali b. Zeyd el-Beyhakî (ö. 565/1170)’dir. Beyhakî İbn Sînâ’nın el-İşarât ve en-Necât’ı üzerine şerh yazmış; Bağdâdî’nin el-Muteber’i üzerine de bir eleştiri kaleme almıştır. Gazzâlî ve İbn Gaylân’dan sitayişle bahseden Beyhakî, aynı zamanda Şehristânî ve İbnü’l-Melâhimî’nin öğrencisidir. Kendi çağında yaşayan İbn Sînâ ve Bağdâdî müntesipleri ile de çeşitli tartışmalara girmiştir.
Gazzâlî geleneğinin bir diğer önemli ismi el-Mebâhis ve’ş-şükûk ‘alâ Kitâbi’l-İşârât adlı eserin müellifi Şerefüddin el-Mes‘ûdî’dir. Mes‘ûdî’nin eseri de bir bütün olarak el-İşârât’ın şerhi değil, Gazzâlî ve Ebü’l-Berekât’ın görüşlerinden hareketle özellikle cisim, hudus, nefs ve sudur gibi seçilmiş konuların eleştirisinden ibarettir. Mes‘ûdî okuyucusunu, Tanrı’nın tikelleri bilmesi konusunu doğrudan Tehâfüt’ten okuması için yönlendirmektedir.
XIII. yüzyılda Gazzâlî çizgisinde sayılabilecek isimlerden biri de Reşfü’n-nesâihi’l-imâniyye ve keşfü’l-fedâihi’l-Yûnâniyye adlı Tehafüt türü eserin müellifi ve Sühreverdiyye tarikatının piri Ömer es-Sühreverdî’dir (ö. 632/1234). Sühreverdî bilgilerinin kaynağını, ilham ve keşf bilgisi olarak sunar. Eserin telif nedeni, amaçları, ele aldığı konular, deliller -ilaveten ayet ve hadisleri de kullanır- ve tekfir tavrından Sühreverdî’nin Gazzâlî’den etkilendiğini göstermektedir. Nitekim kendisi de bir sûfî olan Ziyâüddin eş-Şîrâzî (ö. 655/1257) Keşfü’l-esrâri’l-imâniyye ve hetkü’l-estâri’l-hutamiyye adlı Tehafüt türü eserinde Sühreverdî’nin keşf ve ilhamla ilgili iddiasını yanlış bulur. Çünkü Sühreverdî’nin ilham dediği şeyler, eski filozofların ve müelliflerin görüşlerinin tekrar edilmesinden ve dinî bir bağlama yerleştirilmesinden ibarettir. Yine Sühreverdî’nin filozoflara yönelik tenkitleri de tehâfüt tartışmalarında yeterince ele alınmıştır. Bizzat Şîrâzî’nin kendi iddiası ise felsefe tarihinin bir tür mistik tarih olarak kurgulanmasından ibarettir. Bunun dışında Şîrâzî filozoflara yönelik eleştiri ve cevapları öncekilerden nakleden bir tutum içindedir.
Tehâfüt geleneği Fatih Sultan Mehmed’in ilgisiyle özellikle Osmanlı döneminde yeniden ivme kazanacaktır ki aşağıda bu konu ele alınacaktır.
Şehristânî ve “Filozoflarla Mücadele”si
Şehristânî (ö. 548/1153) Gazzâlî’den sonra İbn Sînâ felsefesine eleştirileri olan önemli isimlerden biridir. Şehristânî, Musâraatü’l-felâsife adlı eserinde İbn Sînâ’nın beş noktada görüşlerini eleştirir:
a) Varlığın zorunlu-mümkün ve cevher -araz şeklindeki ayrımlarına yönelik eleştiriler.
b) İbn Sînâ’nın Tanrı’yı “Zorunlu varlık kavramından hareketle ispatına yönelik eleştiriler.
c) Zorunlu varlığın birliği ve birlikten çokluğun nasıl çıktığı noktasındaki eleştiriler.
d) Zorunlu Varlığın bilgisi konusundaki eleştiriler.
e) Âlemin kıdemi ile ilgili eleştiriler.
Bu eleştirilerin ana mihveri Şehristânî’nin mutlak ve aşkın Allah kavrayışıdır. Ona göre varlığın Tanrı’yı içerecek şekilde anlamlandırılması, zorunluluk ve mümkün şeklindeki tasnif edilmesi Tanrı’nın diğer bütün varlıklardan ayrı olan ontolojik mübayenetini tam olarak dikkate almamaktadır. Bir başka ifadeyle Tanrı ile onun yarattıkları arasında ortaklık vehmettiren herhangi bir varlık kavrayışı Tanrı’nın ontolojik olarak ayrılığına aykırıdır. İbn Sînâ’da ortaya çıkan bütün mevcudata dereceli bir şekilde yüklenen müşekkik varlık anlamı da bu ontolojik ayrılığı tam olarak gözetmez. Varlık, yaratıcı ve yaratılan arasında aynı genellik türüyle ortak değildir.
İbn Sînâ’nın zorunlu ve mümkün varlık ayrımından hareketle Tanrı ispatı yapması da Tanrı’nın herhangi bir delile ihtiyaç duymayacak denli açık olması sebebiyle gereksizdir. Şehristani’ye göre Tanrı varlık ve yokluk, zorunluluk ve imkân, birlik ve çokluk, iyi kötü gibi zıtlıklarında tamamından aşkındır.
İbn Sînâ Tanrı’nın birliği ve basitliğini açıklamak için çeşitli argümanlar ileri sürse de esasen insanın dilinin Tanrı’yı ne ise o olarak kavramasının bir imkânı yoktur. Bu nedenle Tanrı’ya yüklenen sıfatlar tamamıyla eşseslilik olarak yüklenir ve insan dilindeki birlik ile Tanrı’ya yüklenen birlik arasında ne bir tevatü, ne bir ortaklık ne de bir derecelenme vardır. Bu nedenle İbn Sînâ’nın Tanrı hakkındaki ifadeleri insanbiçimcilikten kurtulabilmiş değildir.
Şehristânî’ye göre İbn Sînâ Tanrı’dan âlemin suduru konusunda da benzer bir hataya düşer. Çünkü ona göre İbn Sînâ âlemin kendi zamanda Tanrı’yla birlikte olduğunu ileri sürer ki bu Tanrı’yı zamanla ilişkilendirmektir ve Tanrı’yı zamansal olarak ele almaktır.
Şehristânî, İbn Sînâ eleştirileri itibariyle Tehâfüt tarafında yer alsa da onun hareket noktası Tanrı’ya dair negatif teoloji tasavvurudur; yani insan aklının, kategorilerinin ve dilinin Tanrı’nın ontolojik mübayeneti itibariyle Tanrı’yı kavramaktan son derece uzak oluşudur. Musâraatü’l-felâsife, Tehâfüt’ün sınırlı sayıdaki meselesini ele alır. Ancak eleştirel sınırlar içerisinde tekfir gibi dinî kaygıları öne çıkarmaması itibariyle Tehâfüt’ten ayrılır.
Bağımsız Bir Filozof Olarak Ebü’l-Berekât ve Felsefî Projesi
XII. yüzyılda İbn Sînâcılığa karşı yükselen eleştirilerin ikinci esas kaynağı Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî’dir (ö. 547/1152 [?]). Eleştiri ve tadilleri nedeniyle Bağdâdî ve onun on ikinci yüzyıldaki takipçileri eleştirel İbn Sînâcılığa eklemlenir ve bu nedenle Bağdâdî daima eleştirel düşüncenin örneği olarak gösterilir. Örneğin İbnü’l-Kıftî, “Keşke filozoflar, Kitâbü’l-Muʿteber müellifinin yaptığı gibi Aristo’yu tenkit etmeyi düşünselerdi ve Aristo’daki yanlışlardan kurtulsalardı. Fakat kaderi önlemenin imkânı yok ki!” Bağdâdî’nin özellikle heyûlâ-sûret, mekân, zaman, nefsin farklı güçlere sahip olduğu, Tanrıların tikelleri bilmesi, irade ile hudus ilişkisi, sudur teorisi gibi konularda İbn Sînâ’ya yönelttiği eleştiriler İbn Sînâ felsefesi karşısında Bağdâdî’yi takip eden entelektüellerin de temel ilgilerini belirlemiştir.
Bağdâdî İbn Sînâ’nın mekanı “kuşatan cismin iç yüzeyi” şeklindeki tanımını eleştirerek mekanı boyut olarak tanımlar. Çünkü mekan İbn Sînâ’nın sandığı gibi yüzey değil, yüzeylerin kuşattığı bir mevcudun içinde olduğu, dolan ve boşalan bir hacimdir. Bir başka ifadeyle mekan boyu, eni ve derinliği olan uzaydır. Mekanın her zaman dolu olması gerekmez, zihnin mekanı boş olarak tasarlaması dolu olarak tasarlamasından öncedir. Bu da demektir ki Aristocu fikrin aksine evrenin içinde ve ötesinde boş ve sonsuz boyutlar tasarlanabilir.
Bağdâdî İbn Sînâ’nın zamanla ilgili görüşlerini de eleştirir İbn Sînâ’ya göre zaman hareketin ölçüsüdür ve hareketle ilgili bir arazdır; nitekim Ashâb-ı kehf hareketi algılayamadığı için zamanı algılayamamıştır. Hareketle konu olan zamana konu olduğu için Tanrı da zamanın dışındadır. Bağdâdî ise zamanı hareketin değil, varlığın bir uzanımı olarak görür. Ashâb-ı kehf varlığı algılayamadığı için zamanı da algılayamamıştır. Zaman da tıpkı varlık ve benlik şuuru gibi ilkseldir. Bağdâdî’ye göre İbn Sînâ’nın Tanrı’nın zamanla ilgisi bağlamında dile getirdiği dehr ve sermed çözümleri de bir dil oyunundan ibarettir, çünkü Tanrı da varlık olarak zamana tabidir.
Bağdâdî İbn Sînâ’nın nefisle ilgili birçok görüşünü de eleştirir. Bağdâdî’ye göre nefisler mahiyetleri itibariyle farklı farklıdırlar. Bu sebeple nefisler fazilet illet ve ölüm sonrası makam itibariyle farklı farklıdırlar. Kişinin nefsine dair şuuru, bedenin mücerretliğini dile getirmez. İnsanın fiilleri ve idrakleri için ayrı ayrı fail ve idrak güçleri kabul etmek insan bütünlüğüne aykırıdır. Fiil ve idraklerin, âlet olan güçlere göre adlandırılması doğru olmadığı gibi, fiil ve idraklerin bu âletler tarafından algılandığını söylemek de doğru değildir. Çünkü her fiil ve idrak nefse aittir. Nefsin güçleri birer alet mertebesindedirler. Tümel de tikel de nefis tarafından algılanır ve bu algının gerçekleşmesi için faal akla gerek yoktur. Faal aklı reddeden Bağdâdî sudur teorisini de kabul etmez. Ona göre, “Birden bir çıkar” ilkesi, varlığı bir zincir gibi ele alıyor, birden çokluğun nasıl çıktığını ve varlıktaki çeşitliliği açıklayamıyor.
Başta Sultan Sencer olmak üzere Büyük Selçukluların himayesinde yaşayan Bağdâdî’nin İbn Sînâ felsefesine yönelik eleştirileri önemli bir etki bırakmıştır. Zira Bağdat’tan Horasan’a kadar özellikle Harezm ve Horasan bölgesinde entelektüeller arasında Ebü’l-Berekât’ın sıkı takipçilerinin varlığı bilinmektedir. Meselâ Kâkûyîler’in Yezd bölgesi hâkimi ve Mühcetü’t-tevhîd adlı eseri de olan Ferâmurz b. Ali (salt. 513-536/1119-1141) ile Hayyâm (ö. 526/1132) arasında geçen bir tartışmada Hayyâm İbn Sînâ’yı, Ferâmurz ise Ebü’l-Berekât’ı savunmaktadır. Ebû Sehlân es-Sâvî de Nehcü’t-takdîs adlı eserinde Tanrı’nın tikelleri bilmesi konusundaki İbn Sînâ’nın görüşlerini eleştiren Ebü’l-Berekât’a cevap vermektedir. Ebü’l-Berekât’ın düşüncesi Merv’de Mahmûd el-Harizmî (ö. 521/1127), İbn Fadlân (ö. 595/1199), filozof Abdüllâtif el-Bağdâdî’nin (ö. 623/1231) babası Yûsuf b. Muhammed el-Bağdâdî ve İbnü’d-Dehhân (ö. 569/1174) gibi isimlerle farklı bölgelerde yaygınlık kazanmıştır. Ebü’l-Berekât’ın eleştirilerinden büyük oranda faydalanan bilginlerden biri de Fahreddîn er-Râzî’dir.
Sühreverdî ve İbn Sînâ Felsefesinin Tadili: İşrâkîlik
Şehabeddin es-Sühreverdî (ö. 587/1191) İslâm düşüncesinde İşrâkî müşâhede yönteminin kurucusudur. Sühreverdi özellikle Hikmetü’l-işrâk adlı eserinde kendisine has yöntem, bilgi, fizik, metafizik görüşleri savunur. Bununla birlikte onun kurduğu İşrâkîlik huzurî bilgi, cisim anlayışı, nur metafiziği, misal alemi, varlık-mahiyet ayrımıyla ilgili problemler ve genel kavramların itibari olması gibi birçok meselede İbn Sînâcı felsefenin düzeltilmesi olarak da okunabilir.
İslâm dünyasında İşrâkîlik ifadesi ilk defa İbnü’l-Vahşiyye (ö. 291/914) tarafından kullanılmıştır. İbnü’l-Vahşiyye Hermes’in neslinin hikmetin başkasına öğretilmesini istemediklerini, bu sebeple hikmeti remizlerle kaydettiklerini, bu geleneğin ilk iki nesilde devam ettiğini ancak remizlerin İşrâkîler tarafından başkalarına anlatıldığını, o başkaları olan Meşşâîlerin ise remizleri gerçekmiş gibi sandıklarını söyler. Bu nedenle olsa gerek Sühreverdî kendisini İşrâkîliğin kurucusu değil yeniden ihya edip canlandırıcısı olarak kabul eder. Onu takip eden şârihler de İşrâkîliğin Hermes, Asklepios ve Eflâtun’dan gelen bir Batı kaidesi ve kadim İran bilge ve krallarından gelen bir Şark kaidesinden bahsederler.
İbn Sînâ’nın el-İşârât’ın Makâmâtü’l-ârifîn bölümünde ârif kavramı üzerinden riyâzet yolunun hakikate ulaşma imkânını incelemesi, riyâzet yöntemine dair çeşitli bakış açılarını da doğurmuştur. İbn Tufeyl ilgili bölümdeki yöntemi yeni bir bilgi vermesinden öte mantık, fizik, metafizik araştırmalarda elde edilen bilgileri tamamlayan, güçlendiren ve tahkîkini artıran bir yöntem olarak görürken, Râzî ilgili bölümün tasavvufu anlattığını söyler. Tûsî ise ilgili bölümü felsefî anlamda faal akılla aklî ittisalin ele alındığı bir bölüm olarak yorumlamıştır.
Sühreverdî ise bahs (mantıkî nazarî araştırma) ve teellüh (müşâhede ve riyâzet) yollarını, biri diğeri ihmal etmeksizin farklı düzeylerdeki bilgiler için kullanır. Ancak bir yöntem olarak İşrâkîlik a) nazar yöntemini, b) dil olarak sembolizmi, c) nefsin ruhânileşmesini ve saflaşmasını sağlayan riyâzeti, d) bunun sonucunda ortaya çıkan müşâhedeyi içeren ve bu kısımları İşrâk ilkeleri doğrultusunda belirleyen bir aydınlanmadır (İşrâk). Bu nedenle Sühreverdî hakikate ulaşma iddiasında olanları bu yöntemdeki durumuna bağlı olarak bir derecelendirmeye tabi tutmuştur. Buna göre a) hem nazari felsefeyi, hem de marifet ve teellühü bilen “hakîm-i ilahî” ilk ve en üst mertebeyi oluşturur. Sühreverdî kendisini ve Eflâtun’u bu sınıftan kabul eder. b) Teellühte derinleşmiş olmakla birlikte nazarî araştırmaya yönelmemiş olanlar ikinci mertebeyi oluşturur. Peygamberler, Zünnûn-ı Mısrî, Hallâc-ı Mansûr, Bâyezid-i Bistâmî ve Tüsterî gibi sûfiler ve kadim muvahhit Zerdüşt bilgeler bu gruptandır. c) Nazarî araştırmada derinleşmiş olmakla birlikte teellühe yönelmemiş olanlar üçüncü grubu oluşturur. Aristo, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar bu gruptandır. Sühreverdî insanları, bahs ve teellühteki yetkinlikleri, eksiklikleri ve talepleri cihetinden derecelendirmeye devam eder. Böylece Sühreverdî her iki yöntemde derinleşmiş olmak itibariyle kendisini, örneğin Bâyezid-i Bistâmî’den ve İbn Sînâ’dan üstün görür. Çünkü İşrâkîliğe göre hakikate ulaşmada İşrâkîlik dışında bir yöntem yeterli değildir. Ancak İşrâkîlik yolu mücerret ayrık varlıklarla insanı karşılaştırması açısından nazarî yoldan daha üstündür. Nazarî yolun bu yol karşısında daha eksik görülmesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi nazarî araştırma yolunun tasavvur ve tasdik araştırması bize nesne hakkında ancak arazları bakımından bilgi verebilir. Tasavvur teorisi açısından bilgi vermemesi tanım teorisinin çeşitli eksikliklerinden kaynaklanır. Çünkü bir türü yakın cins ve faslı ile tanımlayan Meşşâî suret bilgisi, bir başka ifadeyle tanım teorisi yetersizdir ve yetersizliği birkaç yöndendir:
a) Tanımlanacak şeyin özsel niteliklerinin ve mahiyetin parçalarının tespitinde genel geçer bir yol yoktur. Fasıl kavramı kapalı bir kavramdır ve hatta İbn Sînâ’nın kendisi faslı tespit etmenin son derece zor olduğunu itiraf etmiştir.
b) Tanımda fıtrî bilgilere dayanma ve tanımlayanın tanımlanandan daha açık olma kuralı Meşşâî tanım bilgisinde işletilememektedir. Örneğin “İnsan düşünen canlıdır” tanımında her iki parça da insandan daha açık değildir.
c) Sıraladığımız özsellerin tespitini, türün bizatihi kendisini bilmeden tespit edemeyiz. İnsanın düşünen olduğu her ikisinin de aynı kavramı göstermesi itibariyle ancak insan tanındıktan sonra bilinebilir ki bu da birinin bilinmesinin diğerinin bilinmesine bağlı olduğu bir kısırdöngüyü gerektirir.
d) Sıraladığımız özsellerin o hakikate mutabık olduğundan emin olmamızı gerektiren bir yol yoktur.
e) İki parçaları bir araya getirmekle bir nesneyi tanıyamayız. Çünkü dışarda düşünen ve canlının toplamı olan bir insan yoktur. Dışarda görüşü kabzeden ve renkten birleşen bir siyahlık yoktur.
f) Âlem tikellerden oluşurken tikellerin bilgisini reddeden Meşşâî bilgi teorisi, tanımı olmayan basitler, mufarık akıllar ve Tanrı’nın bilgisini bize veremez.
İşrâkîliğe göre nazarî yolun tasdik ve kıyas bilgisi de yetersizdir: Müşâhedeyle desteklenmediği takdirde eksik tanım ve önermelere dayanan kıyas bilgisi, gayr-i cismanî varlıklar hakkında yakîn veremez. Çünkü müşâhedesi oluşmamış bir şeyin tanımı, meşşaî suret bilgisine göre elde edilememiştir ve bunlardan oluşan kıyaslar da hem illetin tespit edilememesi hem kavramların açık bir tanımı olmaması sebebiyle kuşkudan arınmış bir kıyas bilgisi veremez.
Bütün bunlardan sonra Sühreverdî’ye göre bir nesnenin tanımı iki şartla mümkündür. Birincisi tanım bilinen şeyin ancak duyusal müşâhede ile görülen özellikler, fıtrî bilgiler, tenbih yoluyla bilinenler ya da ruhânî müşâhede ile tanınan özelikler kullanılmalıdır. Aksi takdirde bu özelliklere ulaşıncaya kadar başka bilgilerle öncelenen bir teselsüle düşmek mümkündür. İkincisi de tanımda tek tek parçalar değil, birleştiklerinde o şeyi verecek ve ona has olacak şekilde olmalıdır. Örneğin fil hakkında hangi tanımlamaları verirsek verelim, ancak filin idraki görülmekle ve bütün özelliklerinin o filde ortaya çıktığının müşâhede edilmesiyle mümkün olacaktır. Böylece tanımda hem duyularla algılanan hem de bütün zatilerin onda tahakkuk etmiş olduğunun ifadesi bir tanım olacaktır. Ancak nihayetinde bu da bir isimlendirmedir ve gerçekte tanım tanımlanan nesneye bir işaretten ibarettir. Sonuçta bir kimse bir şeyi duyularıyla ya da ancak İşrâkî hakimlere has müşâhede yoluyla tanırsa o şeyin hakikatine ancak o zaman vakıf olabilir.
Böylece İşrâkî yolun nazardan daha üstün olmasının ikinci sebebine ulaşırız: Bu da nazarî tanımın metafizik varlıklara dair doğrudan bir müşâhede verememesidir. Daha açık bir anlatımla Sühreverdî nazarî yöntemi özellikle tanımı olmayan basit varlıklar, mufarık akıllar ve Tanrı gibi basit varlıkları müşâhede imkânı vermemesinden dolayı eksik görmektedir. İşrâkî müşâhede yöntemi kişinin bedenden soyutlanıp aklî ve nuranî âleme yükselmesini ve ilahileşmesini (teellüh) mümkün kılar. Böylece tam anlamıyla soyutlanan insan nefsi basitler, mufarık akıllar ve Tanrı ile aynı varlık seviyesine çıkararak ve onlarla karşı karşıya bulunarak huzurî bilgiye ulaşır. Bu da itibarî-selbî kavram ve kıyaslarla değil, içeriği müşâhede edilen basitlerle doldurulmuş bir metafizik bilgiye götürür. Sonuç olarak İşrâkî müşâhede yönteminin nazarî yöntemden üstünlüğü sadece nazarî yolun eksiklikleri sebebiyle değildir. Bilakis İşrâkî müşâhede yöntemi nazarî yolu da içeren büyük bir çerçeveye sahip olması itibariyle ondan üstündür. Çünkü İşrâkî yöntem nazarî yoldan sonra gelen ve metafizik alanda etkili olan bir yöntem değildir, bilakis İşrâkî yöntem mantıkî, fizikî, hayalî, metafiziksel bütün insanî bilme düzeylerinde bulunan kavramlar, cisimler, timsaller ve basitlerin bilinmesine götüren ve bunları bilmenin epistemik ilke ve içeriklerini belirleme gücüne sahip olan bir yöntemdir.
İşrâkî yöntem ya da huzûrî bilgi temelde görme teorisine dayanır. Sühreverdî’ye göre görme ne nesneden çıkan bir ışığın göze ulaşmasıdır, ne gözden çıkan bir ışığın nesneye ulaşmasıdır, ne de nesnenin gözün tabakasında meydana getirdiği suret ve intibadır. Görme, ona göre, soyut bir nefse ait göz ile ışıklı nesnenin karşı karşıya bulunması (mukabele) ve aralarında bir perdenin olmamasıdır. Bunun gibi huzûrî bilginin şartı da hazır olmak, perdelenmemek ve karşı karşıya olmayı şart kılar. Bu yüzden Sühreverdî’ye göre bir şey görülünce tanım kenara bırakılır. Aracısız bu idrak, İşrâkî idrakidir.
Sühreverdî böylece bilgiyi de maddeden mücerret zattan nesnenin perdelenmemiş olması ve ikisi arasındaki izafet olarak tanımlar. Huzurî bilgi benliğin bilgisi gibi doğrudan bir bilgi olup, nesnenin ancak parçalarını sayabilen suret bilgisinden mevcudu bütünüyle müşâhedeye bir yükseliştir. Nur haline gelen nefs, nurlar âlemindeki yüce nurların huzurunda perdesiz bulunur ve doğrudan aracısız kavrar. Bu aracısız huzurî bilgi, tümelleri değil tikelleri doğrudan bilmektir. Böylece her soyut nur kendinden üstteki nurları müşâhede etmekte ve kendinden sonrakileri de yönetmektedir. Sonuç olarak Sühreverdî’nin İşrâkî yöntemindeki huzurî bilgi İşrâkî görme teorisi, nefislerin fıtrîliği/ruhâniliği, perdenin bulunmaması, mukabelenin varlığı ve İşrâkî izafete dayanan bir bilgidir.
İşrâkîîliğin bu yöntem ve bilgi teorisi İşrâkîîliğin epistemolojisi ile ilgili bazı sonuçlar doğurmuştur. Müşâhede yöntemi daha önce sûfiler tarafından varlık, birlik gibi akıl tarafından kavranan içeriklerin, psikolojik hallerde ortaya çıkan içeriklerin ve dinî metinlerin haber verdiği metafizik içeriklerin tahkîkini veren bir yöntem olarak, bir başka ifadeyle icmali bir metafiziğin tahkîkini veren bir yöntem olarak kullanılmıştır. Sühreverdî ise İşrâkî yöntemiyle nefis nurunun ve nefsin güçlerinin tikellerin bilgisini ve türsel suretlerin bilgisi elde edebildiğini iddia etmiştir. İşrâkî müşâhedeye göre a) duyusal müşâhede doğrudan fizikî tikelleri algılayıp b) onların bütünlüğüne dair hakiki tanımlarını elde edebilir. c) Hayalî müşâhede sadece duyulardan ya da faal akıldan gelen verileri terkip ve tahlil edip onları depolayan bir güç değildir; bilakis kendisine has bir varlık alanı olan misal âlemini ve orada bulunan yeryüzündeki türsel suretlerin arketiplerini, misallerini ve nuranî heykellerini de idrak eder. d) Nuranî nefs huzurî müşâhede düzeyinde kendisi gibi başka nurları ve metafizik tikel varlıkları doğrudan idrak eder.
İşrâkîliğin yönteminin gereği olan ontolojik sonuç ise sudur sisteminde ortaya çıkan varlık hiyerarşisinin İbn Sînâ’nın sudur sisteminden farklılaşmasıdır. Sühreverdî’ye göre varlık bir itibar (el-itibârâtü’l-akliyye) olup asıl olan nurdur. Gerçekte kendisi görünen (zahir) ve gösteren (muzhir) olan nur vardır. Bütünüyle âlem farklı düzeyde nurlardan oluşur. Sühreverdî’ye göre bütün nurlar kayyûm, kahhâr, muhit, zengin, cömert olan Nuru’l-envâr’dan sudur yoluyla türer. İbn Sînâcı sudur şemasında akıllara tekabül eden dikey nurlar dikey (tûlî/vertical) boyutta hakikatleri bakımından bir olsalar da nurlarının şiddeti, muhtaçlık, sevgi, letafet ve hükümranlık düzeyleri ile ayrışır ve mertebelenirler. Yatay (arzî/horizontal) formel hakim nurlar ise İbn Sînâcı sudur şemasında olmayan ancak Eflâtun’un idelerine denk gelen misal âlemini oluştururlar. Burada a) unsurî varlıkların cisimleri ve nefislerinin arketipleri olan tılsım efendileri, b) insanî müdebbir nefislerin tılsım efendileri, c) esirî göksel varlıkların cisimleri ve nefislerinin nuranî heykel efendileri bulunur. Özünü idrak eden bu muzhir olan nurların dışında güneşin cirmine arız olan nur gibi başka nesneleri aydınlatan zahir nurlar vardır. Kendisiyle kâim olan karanlık cevher ve başka mahalle muhtaç olan zulmânî heyet (arazlar) ise ne zahir ne de muzhirdirler.
Sonuç itibariyle Sühreverdî’ye göre İbn Sînâcı sudur sisteminde varlık ve bilgi faal akıldan sürekli ve tekdüze bir feyz olarak yayıldığından peygamberlerin bilgisinin, velilerin tikel müşâhedelerinin, rüyaların ve hayallerin ontik zemini tesis edilememiştir. Sühreverdî ise misal âlemini ispat etmekle tikel müşâhedelerin, rüyaların, semavî etkilenimlerin ve bedensel haşrin varlık alanını ihdas etmiş ve sudur sistemine dahil etmiştir. İbn Sînâcı sistemde açıklanması zor olan durumlar, yatay formel nurlardan ve ruhanî heykellerden oluşan misal âlemi ile açıklanabilmiştir. Misal âlemi, aynı zamanda insanın feleklerin bedenlerine bitişerek cennet ve cehennemi tadacağı bedensel bir dirilmenin ontik zeminini de oluşturur.
İşrâkîlik takipçileri en belirsiz olan düşünce ekollerinden biridir. Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi İşrâkî-meşrep ifadesi, Kâtip Çelebi’de olduğu gibi zaman zaman Sühreverdî’nin düşüncesinden bağımsız olarak nazarî araştırma yanında müşâhede ve riyâzet yöntemine meyilli kimseler tarafından da kendi tavırlarını göstermek için kullanılmıştır. Aslında bu tür düşünürler Sühreverdî düşüncesini ve onun yöntemini takip etmekten daha çok nazarî yöntemin ve müşâhede yönteminin birlikte kullanıldığı epistemik duruma özlemlerini dile getirirler. İkincisi kendisini işrakiliğe nispet eden düşünürlerin bir çoğu, düşünce sistemleri itibariyle meşşailiği ya da kelâmî sistemi takip edenler de dahil farklı düşünce sistemlere mensuptur. Üçüncüsü İşrâkîliğin, yöntem ve içerik olarak felsefe ve tasavvuftan farkının ne olduğu çoğunlukla derinlemesine işlenmemiş ve muğlak kalmıştır. Bu da onu vahdet-i vücûdla ve el-İşârât’ın Makamâtü’l-ârifîn kısmında anlatılan yöntemle eşleştirilmesini gerektirmiştir. Dördüncüsü özellikle Yenilenme Dönemi’nde yöntemlerin bütünleşme evresinde birçok esere şerh yazan müellifler aynı zamanda Sühreverdî’nin metinlerine de şerh yazmışlardır. Dolayısıyla bu müellifler gerçekte saf İşrakî olmadıkları halde İşrâkî olarak nitelenmişlerdir.
Sühreverdî’nin en saf takipçilerinden birinin Sühreverdî’nin Hikmetü’l-işrâk ve Telvîhât adlı eserlerine şerh yazan Şehrezûrî (ö. 687/1288 ile 703/1304 arası) olduğu söylenebilir. Şehrezûrî bir yönden İşrâkîliği İbn Sînâ ve Râzî problematiği doğrultusunda bir süreklilik olarak okurken, diğer yandan vahdet-i vücûdu dahil etmeksizin yöntemin mistik yönlerini vurgular. Telvîhât’a Tenkîhât adıyla şerh yazan İbn Kemmûne (ö. 683/1284) ve Hikmetü’l-işrâk’a şerh yazan Kutbüddîn Şîrâzî (ö. 710/1311) gibi şârihler ise İşrâkîliği İbn Sînâcılığın diline aktararak, onu İbn Sînâcılığın bir yorumu olarak okumaya meyillidirler. İşrâkî düşüncenin ikinci defa yeniden ivme kazanmasında Devvânî’nin (ö. 907/1501) Sühreverdî’nin Heyâkilü’n-nûr adlı eserine yazdığı Şevâkilü’l-hûr adlı şerhin rolü büyüktür. Devvâni, Mir Sadreddin ed-Deştekî ve Gıyâseddin ed-Deştekî gibi isimler üzerinden süren tartışmalar ise Sühreverdî metinlerinin felsefe, vahdet-i vücûd ve tasavvvuf bağlamında nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yoğunlaşmıştır. XVII. yüzyılda Molla Sadrâ (ö. 1050/1641) mahiyetin asâleti konusunda Sühreverdî’den farklı düşünse de İbn Sînâ, İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sühreverdî felsefelerinin bir telifini içeren çabasıyla İşrâkîliğe vurgu yapan düşünürler arasında sayılır. Böylece İşrâkîlik İran’da resmî felsefe haline gelen el-Hikmetü’l-müteâliyye düşüncesinin ana damarlarından birini oluşturmuştur.
Fahreddîn er-Râzî ve Eleştirel İbn Sînâcılık
İbn Sînâcılığın XII. yüzyılın ortalarından itibaren şekillenmesinde Râzî’nin müstesna bir yeri vardır. Öncelikle İbn Sînâ felsefesinin ana ilkeleri, ayrıntıları, felsefî düşüncesinin götürdüğü sonuçlar ve varlık-mahiyet, zorunlu-mümkün gibi kavramsal ikiliklerin tekrar sorunsallaştırılması, eleştirisi ve tümel bir İbn Sînâ okuması Râzî tarafından yapılmıştır. Bu nedenle Râzî ve onun geleneği, kelâmın mantığını içermesi, metafiziğin yükünü yüklenmesi ve eleştirel tavrı sürdürmesi itibariyle Gazzâlî’nin yolunu takip eder. Ancak Râzî’nin eserlerindeki bütüncül eleştirel okuma Gazzâlî geleneğinde olmayan bir hususiyettir. Bu sebeple Râzî geleneğine mensup düşünürler, hem birer İbn Sînâ şârihidirler; hem felsefî literatürün müellifleridir, hem de mantık eserlerine sahiptirler ve aynı zamanda felsefî geleneği temsil kabiliyetini haiz mütekellimlerdir. Bütün bunlara ilaveten Râzî izinde güçlü bir İbn Sînâ eleştirisinin de taşıyıcılarıdır. Bu nedenle Râzî ve onun izinde ortaya çıkan İbn Sînâ eleştirilerine, sadece bu eleştirileri itibariyle olmak kaydıyla “Eleştirel İbn Sînâcılık” adı verilebilir.
Râzî hakikate ulaştırdığını iddia eden yöntemleri tasnif ederek temel bir ayrıma ulaşır. Bu ayrıma göre metafizik bilgiye ulaşmakta kullandıkları yöntem bakımından insanlar iki türlüdür: (i) Ashâb-ı nazar ve istidlâl, (ii) ashâb-ı riyâzet ve mücâhade. Râzî, riyâzet ve mücâhede yolunun verdiği zevkin üstünlüğüne dikkat çekmekle birlikte, sonuca ulaşmada ancak nazar ve istidlâlle desteklendiğinde mugalâtalardan emin olacağını belirtir. Hem kelâm hem felsefe tarafından takip edilen nazar yolunun metafizik bilgiye ulaştırması ise birkaç aşamada tasvir edilebilir. Öncelikle nazar, vehmin hükmünün tersine bize tümeller üzerinden bir metafizik varlık alanı ispat eder. Ardından nazar imkân ya da hudûs yoluyla, metafizik varlık alanında yaratan ve zorunlu olan bir özel metafizik varlığın ispatını verir. Nazarî bakımdan zorunlu varlığın ispatı, filozofların imkân, kelâmcıların hudûs yöntemleriyle ve bunların karışımından oluşan yöntemlerle yapılabilir. Ancak bu özel metafizik varlığın mahiyet ve hakikatinin nazar yoluyla elde edilmesi mümkün görülmez. Bu noktadan sonra nazar yolu bu özel metafizik varlığın özelliklerini tahmine dayalı ve en uygun tarzda (evleviyet metafiziği) verir. Dolayısıyla Râzî metafizik özel hakikatin olumlu özelliklerinin belirlenmesinde vahyin bildirimine kapı aralamış olur.
Râzî İbn Sînâ felsefesinin ilkelerinden genel ve ayrıntı meselelerine kadar bütün yönlerine karşı olduğunu belirtir. Bu nedenle Râzî’nin mantık, fizik, metafizik ve metafiziğin uzantıları olan bütün meselelerde İbn Sînâ’yı eleştirdiğini görmek mümkündür. Râzî’nin bütün eleştirilerini buraya kaydetmek mümkün olmasa da genel bir tasvir için metafizik, nefs ve epistemoloji ile ilgili üç ana nokta üzerinden karşıtlık yönlerine dikkat çekebiliriz:
Râzî İbn Sînâ’nın zorunlu varlıkla ilgili iddialarına eleştirel yaklaşır ki bunları ana hatlarıyla şöyle gösterebiliriz: (i) İbn Sînâ Zorunlu varlıkta varlık-mahiyet ayrımının yapılmasının Tanrı’yı bir sebebe muhtaç kılacağı, zorunlu varlık olmaktan çıkıp mümkün olacağı anlayışındadır. Buna karşılık Râzî, Zorunlu varlıkta varlık mahiyet ayrımının yapılabileceğini, onun mahiyetinin varlığının sebebi olarak kabul edilebileceğinden bir başkasına muhtaç olup mümkün sayılmasının gerekmediğini belirtir. (ii) Tanrı’nın sıfatları İbn Sînâ’nın düşündüğü gibi olumsuz olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü sıfatları zatına özdeş bir tanrı anlayışı, bir taraftan Tanrı’nın insana sorumluluk yüklemesi ve bunun karşılığını vermesi gibi temel dini inançlara uygun değildir, diğer taraftan bu tür bir tanrı anlayışı, Tanrı’nın tikelleri bilemeyeceği gibi tazammunları sebebiyle de doğru değildir. (iii) İbn Sînâ’ya göre Tanrı’nın fiili olan âlem, Tanrı’nın zatı gereği ortaya çıkan, tam illet olması hasebiyle Tanrı’nın zatından geri kalmayan ve dolayısıyla zorunlulukla çıkan (sudur) bir fiildir. Râzî’ye göre ise Tanrı fiilini iradesine, ilmine ve kudretine bağlı olarak yaratır. Dolayısıyla Râzî “fiilin kendisinden zatı gereği taştığı mûcib bi’z-zât” tanrı anlayışını ve sudur teorisini reddeder. Çünkü bu tanrı anlayışı Râzî’ye göre âlemin Allah ile birlikte kadîm olduğu anlayışına götürür. Oysa Tanrı, mutlak anlamda kadir-i muhtardır ve âlem de hadistir.
Râzî, İbn Sînâ’nın nefs anlayışını, yetkinlik projesini ve kurtuluş teorisini değerlendirir. Bu bağlamda Râzî nefsin soyutluğunu, dolayısıyla başlangıcı itibariyle monist görünse de akıbeti itibariyle düalist insan anlayışını, nihayet insanî nefsin salt manevi kurtuluşu anlayışını şiddetle eleştirir. Râzî’ye göre zihni varlığın ve bilginin soyutluğuna dayandırılan nefsin soyutluğu, zihni varlığın ve bilginin manevi cevher oluşunun ispatı tam olarak ispat edilemediği için güçlü bir delil değildir. Uçan insan düşünce deneyi ise nefsin varlığını verir, mahiyetini yani soyutluğunu vermez. Dahası İbn Sînâ’nın düalist insan teorisi, insanın bedeni ve nefsi arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu açıklayamamaktadır. Tikel ve tümel idrakleriyle yani duyumları, hatıraları, vehimleri ve akli idrakleriyle “insan bütünlüğünü” tesis edememektedir. Diğer yandan her bir idrak için farklı bir güç ihdas ederek insanı bir tür idrakler bileşimi olarak düşünmektedir. Bu nefs anlayışının sonucu olarak İbn Sînâ bedensel haz ve acıların geçici olması, aklî haz ve acıların kalıcı olması itibariyle insanın kurtuluşunu, soyut aklî nefsin kurtuluşu olarak tasavvur eder. Râzî’ye göre ise insan, İbn Sînâcı anlamda soyut olmayan, ancak kesif cisimselliği de aşan latif bir cevherdir. İster duyusal idrakler olsun, ister ortak duyunun idrakleri olsun, ister hayalî ve vehmî idrakler olsun, ister irade, gazap ve şehvet gibi hareket ilkeleri olsun, ister aklın tümel idrakleri olsun bütün idrak ve hareketler bütüncül tek bir nefs tarafından yürütülür. Bu nefs anlayışına bağlı olarak insanın kurtuluşu da ölümünden sonra insanın beden ve ruhunun birlikte dirilişiyle mümkün olur. Buradan hareketle Râzî felsefî gelenekte bedensel dirilişe yönelik kutsal metinlerin tevil edilmesi ve yorumlanmasını dini geleneklerin ve bütün peygamberlerin verdiği haberlere aykırı olarak telakki eder.
Râzî nefs teorisine bağlı olarak İbn Sînâcı bilgi ve suret anlayışını da reddeder. Ona göre İbn Sînâ’nın zihinde husûl teorisi, mahiyetin bütün özellikleriyle zihinde meydana gelmesini gerektirir ki bu örneğin ateşin zihni yakmasını, dağın büyüklüğünün zihinde meydana gelmesini gerektirir. Bu eleştirilere İbn Sînâ adına mahiyetin zihinde husulünün dış lazımları gerektirmediği için veya zihnî mahiyetin bir misal olduğu için mahiyetin haricî lazımlarının zihinde meydana gelmeyeceği örneğin ateşin mahiyetinin bilinmesinin zihni yakmayacağı gibi bir cevap verilebilir. Ancak Râzî bu sefer ateşin dıştaki mahiyeti ile zihindeki mahiyeti arasında bir mutabakat olmadığı için bunun bilgi değil cehalet olduğunu söyleyecektir. Diğer yandan idrak bir husulden ibaretse beyazla nitelenen duvar da beyazı idrak edebilir demektir. Husul teorisine göre insanın kendisini bilmesi totolojiyi, Tanrı’nın eşyayı bilmesi ise onun hadislerin mahalli olmasını gerektirir. Sonuç olarak Râzî İbn Sînâcı mahiyetin kendindeki halinin farklı düzeylerde özdeşliğini koruyarak farklı lazımlarla tahakkukunu reddedecektir. Bu aynı zamanda harici, zihnî ve mutlak düzeyde kurgulanan bir özcülüğün de reddi anlamına gelir. Bu anlamıyla Râzî İbn Sînâcı mahiyet ve tümel anlayışını da eleştirecektir ki bu konuya “İkinci Dönem İbn Sînâcılık” başlığında değinilecektir.
Tûsî’den naklen Hillî (ö. 726/1325) ve Merâga’da Tûsî ile birlikte çalışan İbnü’l-İbrî (ö. 685/1286) Râzî’nin öğrencileri ve takipçileri arasında mantık ve felsefede öne çıkan ve “Râzî ekolü” (etbâü’r-Râzî) olarak adlandırılan önemli bir bilginler grubundan bahsetmektedirler. Bu isimler arasında Horasan bölgesinde Kânûn’a şerh yazan Kutbüddîn el-Mısrî ve Hadâiku’l-hakâik adlı eserin müellifi Zeynüddin Keşşî, Şam bölgesinde İbn Sînâ eserlerini okutan Şemseddin Hüsrevşâhî ve yukarıda Tehâfüt yazarı olarak ismi geçen Ziyâüddîn Ebü’l-Hasen Mes‘ud b. Mahmûd eş-Şîrâzî (ö. 655/1257) vardır. Ziyâüddin, Tûsî’nin nefsü’l-emr hakkındaki risalesine şerh yazan Şemsüddin Muhammed b. Ahmed el-Kîşî’nin (ö. 695/1296) hocasıdır. Kîşî de Dürretü’t-Tâc ve Şerhu Hikmeti’l-İşrâk müellifi Kutbüddîn eş-Şîrâzî’nin hocasıdır. İbnü’l-İbrî’ye göre Râzî’nin ikinci grup takipçileri Mısır’da mantık alanındaki önemli eserleriyle Efdâlüddin el-Hûnecî (ö. 646/1248), Anadolu’da Ebherî, Konya’da Tâcüddin el-Urmevî (ö. 653/1255) ve İşârât şârihi Sirâceddin el-Urmevî’dir (ö. 682/1283). Râzî’nin üçüncü grup takipçileri Eş‘arî kelâmcılardır. Bunlar arasında Beyzâvî, Îcî, Cürcânî ve Teftâzânî gibi isimler vardır. Ancak yine de Râzî’nin takipçilerini sadecebu isimlere hasretmek doğru değildir. Çünkü ister Gazzâlî’nin Tehâfüt’ünü yeniden gündemlerine alan Hocazâde ve Alî Tûsî gibi Osmanlı müellifleri olsun, ister İbn Kemmûne, Şehrezûrî ve Şîrâzî gibi İşrâkî geleneğe mensup âlimler olsun, ister Ebherî, Tûsî ve Kâtibî gibi İbn Sînâcı temâyülleri daha baskın bilginler olsun Râzî sonrası bütün gelenekler, Râzî’nin tahkîk yöntemini, konu düzenini, eleştirilerini, sorunsallaştırdığı noktaları ve görüşlerini ya doğrudan takip etmiş ya da dikkate almak zorunda kalmışlardır.
Bağımsız Filozoflar: İbn Meymûn ve Abdüllatîf el-Bağdâdî
İslâm felsefesi içerisinde Delâletü’l-hâirîn müellifi İbn Meymûn (ö. 601/1204), İbn Dâvud (ö. 1180) ve İbn Ezrâ (ö. 1167) gibi Yahudi filozoflar çeşitli yönleriyle İbn Sînâcı sayılabilir. Ayrıca İbn Ma‘denî (ö. 1263) ve Ebü’l-Ferec İbnü’l-İbrî gibi Süryânî İbn Sînâcı filozoflardan da bahsetmek mümkündür.
İbn Meymûn, Endülüs Kurtuba’da bir yandan Yahudi ilahiyatı tahsil etmiş diğer yandan da Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî ve İbn Bâcce gibi İslâm felsefesinin büyük üstatlarının eserlerini okumuştur. Bu sebeple İbn Meymûn İslâm coğrafyasında üretilen felsefî faaliyetin içinde ve onun bir parçası olarak değerlendirilir. Bunun bir göstergesi de eserlerini İbrânî alfabesiyle Arapça yazmasıdır.
İbn Meymûn’un felsefî metinleri diğer İslâm filozoflarının birçoğunda olduğu gibi Tanrı, Tanrı’nın özünün bilinebilirliği, sıfatları, fiilleri, yaratması, Tanrı-âlem ilişkileri, varlık, peygamberlik, insan ve ahlâk üzerinde yoğunlaşmıştır. İbn Meymûn Tanrı’nın ispatı için evrendeki varlıkların üç alternatif durumunu değerlendirir. a) Hiçbir varlık oluş bozuluşa tabi değildir. b) Bütün varlıklar oluş bozuluşa tabidir. c) Bazı varlıklar oluş bozuluşa tabidir, bazısı değildir. a şıkkı gözleme aykırı, b şıkkı ise süreklilik üzere bulunan cins ve türleri açıklayamamaktadır. Süreklilik evrenin belli bir nizamının akışını düzenleyen sürekli bir varlığın olması gerektiğini gösterir. Bu durumda üçüncü şık doğrudur. Oluş bozuluşa tabi olmayan bu varlık imkân içermeyen bizatihi zorunlu varlıktır. Bu varlık sebebe muhtaç değildir, çokluk barındırmaz, her bakımdan birdir, bilfiildir.
İbn Meymûn’un en önemli görüşü onun negatif teolojisidir. Buna göre biz Tanrı’nın zatını bilemeyiz. Yahudi kutsal kitabı Tevrat’ta Tanrı’ya nispet edilen cisimsel ve insanî özellikler mecaz olarak yorumlanmalıdır. Tanrı’ya olumlu özellikler yüklemek mümkün değildir, çünkü Tanrı bütünüyle bizim âlemimizden farklıdır. Bu nedenle ona yüklenen olumlu özellikler negatif olarak anlaşılmalıdır. Tanrı’ya nispet edilen ahlâkî sıfatlar da oluş ve bozuluş âlemindeki varlıklara nispet edilenlerden farklı anlamdadır. Hatta, “O kötü değildir” şeklindeki olumsuz yüklemeler dahi Tanrı’nın ne olduğunu bize bildiremez.
Bunun dışında İbn Meymûn evrenin yaratılması, kötülük problemi, ahlak teorisi ve nübüvvet teorisi gibi meselelerde Fârâbî ve İbn Sînâ elinde tekamül eden görüşlerden hareket eder. Buna göre malzemesi ve zemini Yahudi inancı olsa da İbn Meymûn meseleleri, meseleleri inceleme üslubu, argümanları ve ulaştığı çözümleri itibariyle İslâm Felsefesi içerisinde değerlendirilir.
XIII. yüzyılın Meşşâî filozoflarından biri de Abdüllatîf el-Bağdâdî’dir (ö. 629/1231). Bağdâdî Fârâbî’yi överken İbn Sînâ, Sühreverdî ve Râzî’yi eleştirmesi itibariyle bağımsız filozof olarak değerlendirilirse de Aristo’ya dönme fikrini savunması itibariyle tam anlamıyla Aristocu, tıpta Galen’e dönme fikrini savunması itibariyle de Galencidir. Bağdâdî Aristo’nun fizik ve metafizikle ilgili eserlerine özet ve açıklamalar yazmış, Fârâbî’nin mantık külliyatına şerhler yazmıştır. Bağdâdî, İbn Sînâ’nın eseri eş-Şifâ’yı pratik ilimleri içermediği için, meselelerde takdim tehir yaptığı için eleştirmektedir. Örneğin ona göre İbn Sînâ, Aristo burhanında anlatılan tanım teorisini girişe alarak, beş sanatı kıyastan ibaret görerek, Aristo’da olmayan dördüncü şekli ve şartlı önermeleri mantığa sokarak hata etmiştir. Bağdâdî’nin geriye dönüş tavrını en iyi onun Nasihateyn adlı eserinde bulunan bir bölüm özetler:
İkinci Dönem İbn Sînâcılık
İbn Sînâcılık, İbn Sînâ’nın ilk üç nesil öğrencilerinden oluşan erken dönemdeki yükselişinden sonra (Birinci Dönem İbn Sînâcılık) Gazzâlî geleneği nedeniyle etkisini yitirmeye başlamışken, bu kez Sühreverdî ve Râzî’nin etkisiyle yeni bir yükseliş evresine girmiştir. “İkinci Dönem İbn Sînâcılık” olarak adlandırdığımız bu geleneğin arka planında birkaç muharrik unsur vardır. Birincisi Sühreverdî’nin ihya ettiği İşrâkîliğin İbn Sînâ felsefesine yönelik eleştiri ve tadillerinin tahkîk edilmesi arzusu ki bu İşrâkî metinlerin İbn Sînâ felsefesiyle uyuma sokulması çabalarının da ortaya çıkmasını sağlamıştır. İkincisi el-İşârât ve el-Kânûn gibi İbn Sînâ felsefe ve bilim metinlerine Râzî eliyle eleştirel şerhler yazılması ki bu geniş bir el-İşârât ve el-Kânûn şerhleri literatürünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Üçüncüsü ise bu metinlerde Râzî’nin İbn Sînâ’nın inşa ettiği felsefe ve bilim anlayışına yönelttiği sert ve yıkıcı eleştirilerdir. Buna göre İkinci Dönem İbn Sînâcılık Sühreverdî’nin tadillerini de dikkate alarak Râzî’nin eleştirilerini İbn Sînâ felsefesi açısından cevaplamak ve yorumlamak isteyen müelliflerin oluşturduğu geleneğin ismidir. Daha kısa bir ifadeyle İkinci Dönem İbn Sînâcılık genel olarak Râzî eleştirilerinin gölgesi altında gelişen on üçüncü yüzyıl sonrası İbn Sînâcılığını ifade eder.
İkinci Dönem İbn Sînâcılığı Çerçevesinde Ortaya Çıkan Literatür: İkinci Dönem İbn Sînâcılığın önemli hususiyetlerinden biri, bizatihi İslâm düşüncesi içerisinde klasikleşmiş bazı eserler üzerine yazılan bir şerhler geleneğinin merkezinde yer almasıdır. Şerhlerin Helen çağından itibaren felsefî metinlerin anlaşılması, açıklanması ve tadil edilmesinde büyük bir öneme sahip olduğu bilinmektedir. İslâm’ın hakim olduğu çağlarda ise Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Bâcce ve İbn Rüşd gibi filozoflar Antik dönemin temel metinlerine şerhler yazmışlardır. Ancak süreç içerisinde İslâm felsefesinin kendi özgün metinleri ve klasikleri ortaya çıkmış, özellikle Yenilenme Dönemi boyunca bu yeni klasiklere şerhler yazılmıştır. Bu çerçevede XIII. yüzyıldan sonra İkinci Dönem İbn Sînâcılığın kendini görünür kıldığı birkaç farklı mecraya vurgu yapılabilir:
Birinci mecrayı el-İşârât literatürleri oluşturur. Bu çerçevede Râzî’nin Şerhu’l-İşârât’ını takip eden Âmidî’nin (ö. 631/1233) Keşfü’t-Temvîhât ve Tûsî’nin Şerhu’l-İşârât adlı eserleri, Ebherî ve Kâtibî’nin İbn Sînâ felsefesini özetleyen ve ders kitabı formunda yeniden inşa eden eserleri, Râzî’nin el-Mülahhas ve el-Muhassal adlı eserlerine yazılan şerhler ile muhâkemât tarzında yazılan el-İşârât incelemeleri İkinci Dönem İbn Sînâcılığı için temel metinlerdir. Özellikle Râzî ve Tûsî şerhlerini değerlendiren ve yeni tercihler ileri süren Kutbüddîn er-Râzî’nin el-Muhâkemât adlı eseri İkinci Dönem İbn Sînâcılığı için önemli yere sahip eserlerden biridir. İkinci Dönem İbn Sînâcılık çerçevesinde dönemde el-İşârât’a şerh, muhâkeme, hâşiye ve ihtisar yazanlar şöyle belirlenebilir: Âmidî, Tûsî, Refiüddin el-Cîlî (ö. 641/1244), Ebû Nasr Feth b. Mûsâ el-Hadravî (ö. 663/1265), Lebbüdî (ö. 670/1273[?]), İbn Kemmûne, Urmevî, İbnü’l-Kuf (ö. 685/1286), İbnü’n-Nefîs (ö. 687/1286), Burhâneddin en-Nesefî (ö. 687/1289), Semerkandî (ö. 702/1303), Ekmeleddün Nehcûvânî (ö. 701/1302’den sonra), Bedrüddin et-Tüsterî (ö. 707/1306 [?]), Kutbüddîn eş-Şîrâzî, Kutbüddîn er-Râzî (ö. 766/1364), Cürcânî, Devvânî, Kemalpaşazâde, Şeyhizâde el-Hindî (ö. 959/1552), Habîbullah Mirzâcan el-Bağnevî eş-Şîrâzî (ö. 994/1586).
İkinci mecra, İbn Sînâcı mantık ve felsefenin eğitim amaçları doğrultusunda yeniden telif edildiği metinlerdir. Bunların en bilinenleri Ebherî’nin Hidâyetü’l-hikme ve İsâgûcî, Kâtibî’nin Hikmetü’l-ayn ve eş-Şemsiyye adlı metinleridir. Bu eserlerde, İbn Sînâ felsefesi Behmenyar, Sâvî ve Râzî gibi düşünürlerin müdahaleleri de dikkate alınarak yeniden düzenlenir. Böylece bu eserlerin İbn Sînâcılığa önemli katkılarından biri felsefenin medreselerde okunabilir bir formda, didaktik bir tarzda yeniden ifade edilmesi olmuştur. Dolayısıyla bu eserler şerh ve hâşiyeleriyle birlikte sonraki yüzyıllarda da İbn Sînâcılığın aktarıldığı metinler olarak işlev görmüştür. Sonraki yüzyılların tamamında bu eserler üzerine yazılan şerh ve haşiyeler, İbn Sînâcılığın ana faaliyet alanlarından biri olmuştur. Burada tamamını saymamız mümkün değilse de özellikle İbn Mübârekşâh (ö. 784/138’den sonra), Mevlânâzâde, Meybûdî, Molla Sadrâ’nın şerhleri ve bunlar üzerine yazılan hâşiyeler eğitim geleneğinde önemli kabul edilir.
Üçüncü mecra, kelâm metinleridir. Çünkü felsefe ve kelâm alanlarında yazan müelliflerin büyük çoğunluğu esas itibariyle İbn Sînâ düşüncesini Sühreverdî, Râzî, İbnü’l-Arabî okumaları ile ortaya çıkan sorunlar bağlamında yeniden ele almışlardır. Böylece kelâm metinleri de İbn Sînâcılığın öğrenildiği ana mecralardan biri olmuştur. Tûsî’nin Tecrîdü’l-akâid, Beyzâvî’nin (ö. 691/1291-92) Tevâli‘u’l-envâr, Semerkandî’nin es-Sahâifü’l-ilâhiyye, Urmevî’nin Metâlî‘u’l-envâr, Îcî’nin (ö. 756/1355) el-Mevâkıf, Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) el-Makâsıd adlı eserleri ve bunlar üzerine yazılan şerh ve hâşiyeler bu çerçevede değerlendirilebilir.
Dördüncü mecra, İbn Sînâcı tıp geleneğidir. Dolayısıyla İkinci Dönem İbn Sînâcılığa Râzî’nin Şerhu’l-Kânûn eserini takiben müelliflerin yazdığı tıp metinleri de eklenebilir. Râzî dışında özellikle el-Kânûn üzerine çalışan isimler şöyle sıralanabilir: Kutbüddîn el-Mısrî, Hûnecî, Ekmelüddin el-Nahcüvânî, İbnü’n-Nefîs, Ya’kûb b. İshâk es-Sâmirî, Ya‘kûb b. İshâk el-Mesîhî (İbnü’l-Kuff), İbn Cümeyyi‘, Emînüddevle b. Tilmîz, Kutbüddîn eş-Şîrâzî (ö. 710(1311), Şemseddin el-Âmulî vd.
Beşinci mecra, İbn Sînâcı sembolik eserler geleneğidir. İbn Sînâ’nın Hayy b. Yakzân, Salaman ve Absal, Risâletü’t-Tayr ve el-Kasîdetü’l-‘ayniyye gibi sembolik eserleri üzerine bu çerçevede bir çok şerhler yazılmıştır.
İkinci Dönem İbn Sînâcılık içerisinde mütalaa edilebilecek en önemli düşünürler kuşkusuz Ebherî, Tûsî, Kâtibî, Kutbuddin er-Râzî gibi isimlerdir. Bu düşünürler Râzî’nin eleştirileri çerçevesinde İbn Sînâ’yı yeniden yorumlayan ve mantıkî temelleriyle tutarlı bir İbn Sînâ düşüncesi inşa etmek isterler. Dolayısıyla bu düşünürler özellikle ontolojik kavramların itibariliği, varlığın bedaheti, iştiraki, müşekkik oluşu, zorunlu varlıkta varlık-mahiyet ayrımının olmaması, zorunlu varlığın özel varlığı, illet-malûlün umûr-i âmme içerisinde ele alınması, mahiyetlerin yaratılmış olmadığı, insan nefsinin türselliğinin ispatı, sudur teorisinin izahı, önermelerin mutabakat zemini, zihnî varlık ve mahiyet problemi ve özcülük gibi birçok konuda İbn Sînâcı pozisyona yönelik eleştirileri cevaplama ve yeni teorilerle geliştirme yolunda gayret göstermişlerdir. Dolayısıyla İkinci Dönem İbn Sînâcılığın teorik ilgileri büyük oranda Râzî eleştirileriyle şekillenmiştir. Bu eleştirilerin ve cevaplarının tamamının burada ifade edilmesi mümkün değilse de örnek olması açısından burada birkaç temel meseleye kısmen temas edilebilir:
- Ontoloji ile ilgili eleştirilerin kabulü:
(ii) Râzî İbn Sînâ’nın imkân, zorunluluk gibi ontolojik kavramları varlığı olan bir mana olarak tasarlamasını eleştirerek bu tür kavramların dışta varlığı olmayan birer aklî itibarlar olduğunu dolayısıyla bu tür kavramların ikinci makuller olarak adlandırılması gerektiği belirtir. Bu belirlemenin İbn Sînâcı gelenek tarafından da genel olarak kabul edildiğini belirtmek gerekir.
- Metafizikle ilgili eleştiriler ve cevapları:
(i) Râzî İbn Sînâ’nın Tanrı’da varlık-mahiyet ayrımı yapmasını eleştirir. Çünkü ona göre varlık bir türsel tabiat olarak zorunlu ve mümkünde aynı şekilde gerçekleşir ve aynı gerekleri ortaya çıkarır. Dolayısıyla mümkünlerde olduğu gibi Tanrı’da da varlık mahiyet ayrımı yapılabilir. Ayrıca eğer İbn Sînâ’nın söylediği gibi Tanrı’nın varlığını biliyor ama mahiyetini bilmiyorsak, Tanrı’da varlık-mahiyet ayrımı yapamadığımız için varlığını da bilmiyor olmamız gerekirdi. Ayrıca varlığı olan ama mahiyeti olmayan bir şey diğer varlıklardan ayırt edilemeyeceği için kavranamaz. Bir diğer ifadeyle salt varlık, dış dünyada diğer varlıklardan ayrı bir fert olarak nasıl gerçekleşebilir? İbn Sînâcı gelenek Râzî’nin bu eleştirileri karşısında dört noktayı vurgulamış ya da yeniden geliştirmiştir. Birincisi, varlığın türsel bir tabiat olmadığıdır. Dolayısıyla Râzî’nin söylediği gibi zorunlu ve mümkün varlıkta aynı şekilde gerçekleşmesi ve aynı gerekleri ortaya çıkarması gerekmez. İkincisi, varlığın bütün mevcutlarda dereceli ancak eşit anlamlılığa (teşkîk) sahip olduğudur. Dolayısıyla Râzî’nin söylediğinin aksine varlık öznesine illet-malûl, önce-sonra, rütbe, şeref vb. gibi değişkenler itibariyle farklı şekillerde yüklenir. Üçüncüsü, mahiyetle aynı olduğu söylenen Tanrı’ya yüklenen genel varlık anlamı değil, Tanrı’nın özel varlığıdır (el-vücûdü’l-hass). Dolayısıyla Râzî’nin “varlığın bilinmesi ve mahiyetinin bilinmemesi” şeklindeki kavramları üzerine inşa edilen sorusunun bir zemini olmadığı savunulmaktadır. Salt varlığın tahakkuku eleştirisinde ise Râzî’nin yanılgısı ise varlık mahiyet ayrımında İbn Sînâ’nın mahiyeti bir şey gibi tasavvur ettiğini sanmasıdır. Buna göre Râzî, İbn Sînâ’nın varlığı bir sıfat olarak, mahiyeti de dış dünyada bir mevsuf ve bir şey olarak düşündüğünü, ikinci aşamada varlığın gelip mahiyete eklendiğini düşündüğünü sanmaktadır. Burada totoloji olduğunu varsaydığından dolayı da İbn Sînâ’yı mahiyeti bir şey imiş gibi tasavvur etmekle eleştirmektedir. Tûsî gibi İkinci Dönem İbn Sînâcıları öncelikle mutlak mahiyetin dışta var olmadığından hareket ederek Râzî’yi ilzam etmek isterler. Varlığın arız olması da beyazın bir nesneye arız olması anlamında değildir. İbn Sînâ’nın varlığın mahiyete sonradan ilişmesi ile kastettiği şey ise mantıkî tahlilde varlığın bir araz konumunda olduğu, ancak mahiyete dahil olmadığı, mahiyetin zatîlerinden olmadığıdır; yoksa metafizik seviyede varlık beyazın duvara ilişmesi gibi bir sıfat değildir; şeyin tahakkukunun bizzat kendisidir. Bu dört cevap önce büyük ölçüde Âmidî ve Ebherî tarafından geliştirilmiş ve bu çözümler Tûsî ve Kâtibî’nin temellendirmesi ile devam etmiştir. Ancak bilahare irfan geleneğine mensup Konevî, Râzî’nin sorularını doğrudan Şerhu’l-İşârât’tan alıntılayarak tekrar dile getirmiş, İbn Sînâcı geleneğin verdiği cevapların Tanrı’nın birliğini inşa edemediğini düşündüğü için de vahdet-i vücut teorisinin gerekliliğini savunmuştur.
(ii) Râzî’ye göre Tanrı’nın sıfatları İbn Sînâ’nın düşündüğü gibi olumsuz olarak yorumlanmamalıdır. Çünkü sıfatları zatına özdeş bir Tanrı anlayışı, Tanrı’nın tikelleri bilmediği ve özgür iradeye sahip olmadığı gibi tazammunları sebebiyle doğru değildir. Tûsî özelinde verilen cevaplara bakarsak Tûsî İbn Sînâ teorisinin anlaşılması için yine İbn Sînâ’da öz olarak bulunan üç açıklamayı ileri sürer: a) Tanrı tikelleri tümel tarzda bilir. Tanrı’nın bilgisi tikelleri kuşatır ancak bu zamansal bir tarzda değildir. Çünkü zaman ve mekana bağlı olan bir özne, tikelleri zaman ve mekan aracılığıyla ve âletlerle bilir. Tanrı zaman ve mekana bağlı bilen bir özne değildir. O halde Tanrı tikelleri zaman ve mekana bağlı olarak ve âletle bilmez. Tanrı’nın tikelleri tümel tarzda bilmesi ise bazı benzetmelerle anlaşılabilir: Bir kişinin zihnindeki tümel bilgisi nefesle, mahreçle ve kelimelerle çoğalmaktadır. Bir başka ifadeyle kişinin diyelim ki bir şeyin ayrıntılarına dair tek bir harfmişçesine zihninde bulunan bilgisi, zihninde açık bulunan uzun bir listeyi bilmek demek değildir, liste dürülü olarak bulunabilir. Bir kişinin bir mektubu harf harf okuyarak bilmesi ile defaten zaman dışı bir okuyuşla bilmesi farklı tarzlardır. Özetle Tanrı’nın bilgisi tikelleri kuşatır, ancak bu zamansal bir tarzda değildir. b) Nasıl ki Tanrı tatmaksızın ve koklamaksızın tat ve kokuları bilirse aynı şekilde tikellerle zaman ve mekânsal bir ilişkiye girmeksizin onları tümel tarzda bilir. c) İbn Sînâ’ya göre illetin bilgisi malûlün de bilgisi olduğuna göre, Tanrı tikellerin illeti olduğuna göre ve Tanrı kendisini bildiğine göre sonuç olarak Tanrı tikelleri de biliyor demektir. Kısaca filozoflar tikellerin bilinmediğini değil, tümel tarzda bilindiğini söylemektedirler. Tûsî’ye göre Tanrı’nın iradesiyle ilgili de benzer bir yorum yapılabilir: Filozoflar Tanrı’nın özgür olduğunu ancak bu özgürlüğün, iki şey arasında tereddüt içeren insanların özgürlüğü tarzında değil de bilgisi, kudret ve iradesinin zatına özdeş olması itibariyle fiilinin ertelenmeksizin doğrudan ondan zorunlu olarak ortaya çıkması tarzında olduğunu savunurlar.
(iii) Râzî’ye göre Tanrı, özgür iradeli bir fail (kâdir-i muhtâr) olduğundan fiilini iradesine, ilmine ve kudretine bağlı olarak yaratır. Bunun karşısında yer alan “fiilin kendisinden zatı gereği taştığı mûcib bi’z-zât” Tanrı anlayışı ise Tanrı’nın fiilinin bir doğal fiil gibi tasarlandığını gösterir. Râzî’ye göre bir fâil ya yapması ve yapmaması mümkün olarak yapar (muhtâr) ya da yapmaması mümkün olmayarak yapar (mûcîb) ki örneğin ateş, yakmaması mümkün olmayarak yakar. Râzî’ye göre bu ikinci tarzda fiil, iki şey arasında seçim yapılmış bir fiil değildir. Tûsî’ye göre ise fiilin zattan zorunlu taşmasının, sıcaklığın ateşten tabiî olarak çıkmasına benzetilmesi yanlıştır. Çünkü Tanrı, tam illet olduğundan başka bir ifadeyle illet olma şartlarını bütünüyle zatında taşıdığından onun fiili ertelenemez bir şekilde ondan çıkar. Ancak bu onda irade olmadığı anlamına gelmez. Çünkü irade ve gaye, fâilin zatı ile aynı olduğunda fâilden o fiilin doğrudan sudur etmesi bir zorunluluktur. Burada irade tek bir yöne yani sadece yapmaya ilişmiştir.
- Epistemoloji ve Ontoloji ile ilgili eleştiriler:
Râzî’nin bu çerçevedeki eleştirileri birkaç başlık altında ele alınabilir: Birincisi, bilginin husul olduğu görüşünün eleştirisi. İkincisi, zihni varlık olmadığı, zihnî suretlerin soyut olmadığı. Üçüncüsü: Bilginin izafet olduğu. Dördüncüsü, doğal tümelin mevcut olduğu, zihnî ya da aklî tümelin bulunmadığı.
(i) Râzî’ye göre bilginin dıştaki bir şeyin hakikatinin bütünüyle zihinde meydana gelmek olduğu (husûl) iddiası beş açıdan eleştirilebilir: a) Bu nitelenme ittisal, ittihat, husul, huzur, intiba, irtisam ve temessül gibi birbirinden farklı niteleme durumlarını gösteren ifadelerle anılmaktadır ki bu durum, İbn Sînâ’nın bilgi teorisindeki muğlaklığın açık bir işaretidir. b) Husul yani haricî suretlerin gayrimaddi bir tarzda akılda bulunması teorisinde bir dağı bilmek zihnin dağın büyüklüğüyle, ateşi bilmek zihnin sıcaklıkla nitelenmesini gerektirir. c) Eğer bilgi “meydana gelme”den ibaret ise beyazlıkla nitelenen duvarın bildiğini söylememizin önünde ne gibi bir engel vardır? Çünkü bu örnekte de bir şey başka bir şeyde meydana gelmiş ve biri diğeriyle nitelenmiştir. d) Eğer bilgi bir suret ve bir nitelenme ise Tanrı’nın mahlukatı bildiğini söylemek, onun örneğin siyahlıkla, beyazlıkla, kötülükle vb. nitelenmiş olduğunu söylemeyi gerektirir. e) İnsan kendisini bildiğinde kendisi kendisinde mi meydana gelmekte ve kendisiyle mi nitelenmektedir. Nitelenme iki şey arasında başkalığı gerektirdiğine göre ben kendimi bildiğimde kendimle başkalık gerekmeyecek midir? Râzî’ye göre birisi kalkıp İbn Sînâ adına zihindeki mahiyetin dıştaki mahiyetin aynı olmadığını, onun bir temsili ve misali olduğunu, dolayısıyla mahiyetin zihinde meydana gelmesinin dıştaki gereklerini gerektirmeyeceğini veya mahiyetin haricî lazımlarının zihinde meydana gelmeyeceğini, örneğin ateşin mahiyetinin bilinmesinin zihni yakmayacağını söyleyebilir. Ancak Râzî, bu sefer, ateşin dıştaki hakikati ile zihindeki mahiyeti arasında bir mutabakat olmadığı için bunun bilgi değil cehalet olduğunu söyleyecektir. Sonuç olarak Râzî İbn Sînâcı mahiyetin kendindeki halinin farklı düzeylerde özdeşliğini koruyarak farklı lazımlarla tahakkukunu reddeder.
(ii) Râzî farklı eserlerinde bilgi bağlamında mahiyet ve suret kavramlarını kullanmakla birlikte bu kavramlar onda bilginin doğrudan tanımı değil bilginin farklı durumlarının birer isimlendirilmesi olur. Râzî, bilginin bedihî olarak bilindiğini belirtir ancak yine de ona göre, bilgi hakkında söylenebilecek yegane unsur onun bir izafet olduğudur. Çünkü ona göre bilginin nitelik kategorisinden bir husul olması iddiası ile, dıştaki harici ve cevhersel mahiyetin aynıyla zihinde bulunduğu iddiası telif edilemez. Zira zihindeki tümel ve araz iken dıştaki tikel ve cevherdir. Bu durumda bilen ve bilinen arasında ispat edilebilir olan yegane şey, sadece bu iki şey arasında bir izafet olduğudur.
(iii) Râzî’ye göre İbn Sînâ’nın duyu, hayal ve akli soyutlama sonucunda zihinde idrak edilenin tümel bir mahiyet olduğu iddiası doğru değildir. Çünkü böyle bir aklî suretin belli bir kişinin zihnine hulûl etmiş olması, onun soyut (yani madde ve maddî olmayan, maddenin bütün özelliklerinden uzak olan, tikelleşmiş olmayan) olmasına engeldir. Çünkü belirli bir zihinde mücerret suretin bulunduğunu söylemek, belli bir nefse yerleşmiş şahsî, bireysel ve tikel bir suretten başka bir şey değildir. Zihni tümel suret, bu tikel özelliklerin hazfedilmesi şartıyla harici fertlerin tamamına örtüşen bir surettir demek de gereksizdir. Çünkü bunun yerine tümeli, eğer dıştaki şahsiyeti ve bulunuşu hazfedilirse fertlerin tamamına örtüşen bir suret olarak tanımlamak yeterli olacaktır.
(iv) Böylece dördüncü soruna gelmiş oluruz: İbn Sînâ, mutlak mahiyet anlamının ister hariçte tabiî, ister zihinde aklî olsun bütün varlık düzeylerinde korunduğunu ve mutlak mahiyetin bütün düzeyler için ortak bir yüklem olduğunu belirterek gerçekçi bir tutumu sürdürür. Ancak Râzî yukarıda belirttiğimiz gibi zihnî varlığı reddettiği gibi zihinde bulunan anlamın soyutluğunu da reddeder. Bunun yerine tümelin dışta, fertlerin zımnında bir parça olarak bulunan ortak mahiyet olduğunu, aklın bu mahiyetten soyutladığı suretin ise gerçek manada tümellikle nitelenmesi mümkün olmayan tikel bir suret olduğunu ancak bunlara mecazen tümel denilebieceğini belirtir. Kısaca Râzî’ye göre doğal tümel dışta mevcuttur. Örneğin canlı harici varlıkta mevcut bir şeyin parçası olarak vardır. Aklî tümel ise mevcut değildir. Aklî tümel, zihinde de mevcut değildir. Bu demektir ki gerçekte tümel sadece dışta mevcuttur.
Tûsî’nin bu eleştirilere çeşitli cevapları vardır:
Öncelikle birinci sorunda yukarıda verilen eleştiri sırasına göre onun cevapları şöyle sıralanabilir: a) Evet, İbn Sînâ’nın, el-Mebde eserinde olduğu gibi bilginin tanımı ile ilgili zaman zaman farklı teoriler savunduğunu görmek mümkündür. b) Râzî’nin ikinci eleştirisi tikel idrakler için geçerli olabilir ama tümel ateş idraki sıcaklıkla nitelenmeyi gerektirmez. c) İdrakteki nitelenme arazın yani beyazlığın cevherde yani duvarda bulunması anlamında değildir. Çünkü nitelenme cevherin cevherde, arazın cevherde, sıfatın mevsufta, idrak edilenin idrak edende ya da niteliğin hariçte meydana gelmesi gibi farklı türlere sahiptir. Dolayısıyla bilgideki nitelenme ve idrakin husulü, idrak eden bir zihinde meydana gelen bir nitelenme olup yoksa harici bir meydana gelme, nitelenme ve ittisaf değildir. Farklı nitelemelerin farklı gerekleri vardır. d) Tanrının bilgisindeki nitelenme cisimle nitelenme şeklinde değildir, bilakis mücerretlerin mana ile nitelenmesi şeklindedir. e) İnsanın kendisini bilmesi, itibar farklılığı olarak açıklanabilir. Bir kişi zatını tedavi ettiğinde hem doktor hem hasta olduğu duruma benzer şekilde kişi kendini bildiğinde ortaya çıkan itibar farklılığıyla hem bilen hem bilinen olur.
Bu cevaplar Tûsî ve Kutbüddîn er-Râzî gibi İbn Sînâcıların, bilginin suretin husûlü olduğu fikrini savunmaya devam etmelerini sağlamıştır. Ancak Râzî’nin eleştirileri sebebiyle de Tûsî, hariçteki ferdiyle aynıyla örtüşen zihnî varlık fikrinin metafizik imalarını terk ederek misal ve eşbah görüşünü savunmaya başlamış ve İbn Sînâcı teoriye göre daha zayıflatılmış bir tutuma yönelmek zorunda kalmıştır. Bu tutuma göre kendinde soyut olup nesnesinden soyutlanmayan idrakler nefiste bizatihi bulunurken, maddi nesnelerinden soyutlanan idrak nesneleri bizatihi değil sadece misalleriyle zihinde bulunur. Bir başka açıdan aklî suretin kendindeki hali ile şeylerin misali ve gölgesi olması farklı şeylerdir. Aklî suretler, şeylerin dışta hiçbir şekilde varlığı bulunmayan gayrimaddi bir misali veya gölgesi olduğundan Râzî’nin bireysel bir zihindeki bireyselliğin tümel olmakla çelişeceği iddiası da ortadan kalkar. Burada zihinde suret, şeyin kendisine benzer bir siluet ve gölgedir (misl ve şibh, ç. eşbâh ve emsâl). Dolayısıyla zihinde mevcut olan suret, diğer açıdan lazımların çoğunda şeyin kendisinden farklı olan bir surettir. Şeylerin aynının bir mahalde meydana gelmesi mahallin o şeylerle ve lazımları ile nitelenmesini zorunlu kılar. Ancak onların suretlerinin ve gölgelerinin (el-eşbâh) zihinde meydana gelmesi, zihnin bunlarla nitelenmesini zorunlu kılmaz. Çünkü zihinde mevcut olan, ancak bu şeylerin suretleri ve gölgeleridir, yoksa bizzat kendileri değildir. Dolayısıyla mahallin bunlarla nitelenmesi zorunlu değildir. Suretler ve gölgeler, lazımları bakımından, suretlerin ve gölgelerin kendisine ait olduğu şeyin bizzat kendisine eşit değildir. Bilakis lazımların çoğunda şeyin kendisinden farklıdır. Böylece Tûsî, Râzî’nin eleştirileri karşısında, Râzî’nin cehalet olarak nitelediği temsil görüşünü bir çözüm olarak öne çıkarır ve İbn Sînâ’nın hakikatin kendisinin zihinde husulü şeklindeki idrak görüşünden İbn Sînâ adına vazgeçer. Bir diğer ifadeyle İbn Sînâcı “ister zihnin idrakine isterse haricî varlığa nispet edilsin mahiyetin korunduğu” ilkesini zayıflatmış olur. Nihai olarak metafizik düzeyde nesnenin kendisiyle ayniyetini koruma iddiasından vazgeçerek mantıksal düzlemde o nedir sorusunun cevabına karşılık gelecek şekilde mantık düzleminde temsilî bir mahiyet fikrini savunur ki bu zihinde artık varlıkların hakikatlerinin değil, misallerinin bir karşılığıdır. Üstelik görme, duyma vb. tikel idraklerin de artık birer temsil ve resim olduğunu söyler.
Tûsî aklî suretlerin tümelliğini koruma noktasında ise Râzî’nin eleştirileri karşısında şöyle bir akıl yürütme yapar: A şahsında mevcut insanlık ve B şahsında mevcut insanlığın aynısı değildir. İkisi için ortak insanlık a) ya onlardan her birinde ayrı ayrı b) ya da ikisinde birden bulunur. a şıkkı tek insanlığın çok şahısta bulunmasını gerektirir ki bu imkânsızdır. b şıkkı ise tek bir insanlık anlamının parçalanmasını gerektirecektir ki bu da hem imkânsız hem de A ve B şahıslarında ortak bir insanlık anlamı bulunduğu varsayımıyla çelişiktir. O halde insanlık ancak akılda mevcuttur. Bu aklî suretin ise iki ciheti bulunur. Tikel bir zihindeki tikel bir suret olması itibariyle Râzî’nin söylediği üzere tikeldir, ancak dıştaki her bir tikele mutabakatı bakımından ise tümeldir. Bu noktada yukarıdaki argümandan hareketle Tûsî’nin doğal tümelleri reddettiği ifade edilebilir. Ancak Tûsî’nin aynı zamanda Tecrîdü’l-akâid adlı eserinden hareketle de doğal tümeli nesnenin zımnında kabul ettiği belirtilebilir.
Kutbüddîn er-Râzî et-Tahtânî, -Tûsî’nin bir yorumunda olduğu üzere- doğal tümelleri reddederek dışta sadece tikellerin olduğunu vurgular. Bunu ispat için cins ve fasıl gibi mahiyetin parçalarının ontolojik konumunu tartışır. a) Cins ve fasıl dışta türün dıştaki fertlerinde bulunur, hem tanım hem varlık olarak ondan ayrı olarak bulunur; ancak bunlar ilk bakışta eyırt edilemez. Tahtânî’ye göre bu görüş doğru olsaydı parçalar türe türün parçası olarak ve zatî olarak yüklenemezdi. b) Cins ve fasıl, türün dıştaki fertlerinde bulunur ve onunla zat bakımından ayrı, ama varlık bakımından birdir. Buna göre türün örneği olan tikel fertlerin, cevher, cisim, canlı, düşünen gibi gerçek parçaları vardır. Ancak tüm bu parçalar tikelin içinde ayrı bir şekilde bulunmayıp onunla tamamen bir hale gelmiş olarak bulunur. c) Tür dışta hiçbir parçaya sahip olmayan basit bir varlık olup, cins ve fasıl gibi parçalar sadece akılda ortaya çıkar. Cevher, cisim, canlı, düşünen gibi tümel doğaların tamamı ancak akılda var olabilir ve hariçte bunlara karşılık gelebilecek hiçbir parça bulunmaz. Tikel cevherler tamamen basit olup hiçbir gerçek parçaya sahip değildir.
Tahtânî ister dışta ister zihinde olsun tikel ve bireyselleşmiş olanın tümel olamayacağı ilkesinden hareketle fertlerin zımnında bulunan doğanın da zihinde bulunan aklî suretin de tümel olamayacağını dile getirir. Tümelliği de akli suretleri derecelendirerek inşa eder. Tümellik, birincil suretler üzerinden bilinir ve belirgin hale gelen ikinci dereceden aklî suretlere ait bir özelliktir. Böylece Tûsî’nin aklî suretin misal yönüne binaen inşa ettiği tümelliği kabul etmez. Tahtânî, Tûsî’nin tümel suretini ikinci bir itibar için araç olan zihinsel bir nitelik olarak görür.
Çokluğa mutabık olma özelliğinin de Tûsî’nin iddiasında olduğu gibi misal olan surete ait olmadığını, aksine tümellik ancak bu zihinsel niteliği araç olarak kullanan ikincil seviyeli bir surete ait olduğu söylenebilir.
Yenilenme Dönemi’nde İbn Sînâcılığın temel tartışma noktalarından biri de “A B’dir” gibi önermelerin nasıl yorumlanacağı ve mutabakatının nasıl sağlanacağıdır.
Bilgi teorisi bağlamında önermelerin doğruluk kriterinin dışa uygunluk, zihne uygunluk, ideal bir varlıktaki suretlere uygunluk, önermelerin bütüncül tutarlılığına uygunluk, faydaya uygunluk, toplumsal konsensüse uygunluk gibi farklı uygunluk teorileri etrafında tartışıldığını biliyoruz. İşte Yeni Dönem İbn Sînâcılarının en önemli tartışmalarından ve tashihlerinden biri de bu alandadır. Şimdi onlara göre bu konudaki tartışmalara kısaca işaret edelim.
Bir önermenin mutabakatıyla ilgili üç görüşten bahsedilebilir: Dışa mutabakat, zihne mutabakat, nefsü’l-emre mutabakat. İbn Sînâcı geleneğin büyük bir kısmı “A B’dir” şeklindeki bir önermenin doğruluğunu her üç yoruma göre doğru kabul ederken Tûsî’ye göre yargıların mutabakat zemini, ne öznel zihin (i‘tikâdu’l-mu’tekid) ne de dış varlık olamaz. Önermenin mutabakatını dışta arayan ve zâhiriyyûn (hâriciyyûn) adı verilen tavra sahip filozoflar “A B’dir” şeklindeki mahsura önermemizi “dışta A niteliğini taşıyan her fert aynı zamanda dışta B niteliğini de taşır” şeklinde anlar. Tûsî’ye göre bu yorum iki sebeple sorunludur. Birincisi dışta olmayan fertler hakkında önermenin imkânı ortadan kalkar. İkincisi de dışta bulunmayan matematik önermeler inşa edilemez. Kısaca dış varlık, önermede bir parça olursa bütün zamanı, mekanı ve varsayılan fertleri kuşatan önermeler mümkün olmaz ve dışta bulunmayan matematik önermeler inşa edilemez. Mutabakatta zihnî esas alan bir grubun (zihniyyûn) tavrına göre ise “A B’dir” şeklindeki mahsura önermeyi “zihinde A niteliğini taşıyan her fert aynı zamanda zihinde B niteliğini de taşır” şeklinde anlar. Ancak “Tanrı’nın ortağı” gibi yargılar ve çelişik önermeler zihinde bulunmakla beraber ne dışa ne de nefsü’l-emre mutabık değildir. Ayrıca zihnimizde biri doğru ve biri yanlış olan iki önermenin varlığı, bunların doğruluğunun ve yanlışlığının zihin zemininde sağlanamayacağını gösterir. Sonuç olarak Tûsî “A B’dir” şeklindeki bir önermenin doğruluk zemininin dış ya da zihin olması yorumunu reddeder. Tûsî’ye göre burada “hakikiyyûn” denilebilecek üçüncü bir tavır söz konusudur: Buna göre “A B’dir” şeklindeki bir önerme, hakikiyye olarak yani nefsü’l-emre mutabık olarak yorumlanmalıdır ki bu yoruma göre bir şeyin dış ve zihindeki varlığını dikkate almaksızın doğrudan mahiyeti hakkında hüküm veririz. Böylece “A B’dir” şeklindeki bir önerme için ister gerçekleşmiş (muhakkak) ister varsayılan (mukadder) fertler olsun “A” unvanını taşıyan tüm fertler -varoldukları sürece- “B” ile nitelenir” gibi bir yoruma ulaşırız. Böylece hem önermenin dış yorumundan daha tümel bir çerçeveye hem de zihni yorumunda ortaya çıkan çelişkilerden daha sahih bir çerçeveye ulaşırız.
Şimdi zihnimizdeki bazı önermeler yanlış bazıları da doğru olduğuna göre ve bunlar da zihnimizde bulundukları için zihinde doğrulukları ya da yanlışlıkları test edilemeyeceğine göre zihinden başka bir doğruluk zemini olmalıdır. Bu başkası a) ya kendinde kâim idealardır ki bunlar da ya konum sahibidir ya da değildir; b) ya da başkasında temessül etmiştir ki temessülün mahalli konum sahibidir ya da değildir. Dolayısıyla doğruluk zemini için şimdilik dört ihtimalimiz vardır. (i) Kendisine işaret edilebilir bir konum sahibi idealar. (ii) Konum sahibi olmayan idealar. (iii) Kendisine işaret edilebilir bir konumu olan bir şeye temessül etmiş olanlar. (iv) Konum sahibi olmayan bir şeye temessül etmiş olanlar. Bu ihtimallerin ilk üçü yukarıdaki hakikiyye önermeler, hem gerçekleşmiş hem varsayılan fertleri içerdikleri için hem de tümellikleri sebebiyle konum sahibi bir şey önermenin doğruluk zemini olarak kullanılamaz. Eğer konum sahibi değillerse imkânsız yargılarımız idealar gibi kâim olacaklardır ki bu çelişkidir. O halde geriye sadece dördüncü ihtimal, yani konum sahibi olmayan bir cevherde kâim olan suretler. Bu cevherin Tanrı olduğunu söylemek imkânsızdır. Çünkü tanrı hem suretlerin mahalli değildir, hem de çokluk barındırmaz. O halde bunun Tanrı dışında mücerred bir akıl olması gerekir ki işte bu da Akl-ı küll olan faal akıldır. Bu durumda nefsü’l-emr de bir depo gibi olan faal akıldaki suretlere tekabül etmektedir.
Tûsî’nin objektif idealizm olarak yorumlayabileceğimiz bu doğruluk teorisi sonraki Cürcânî gibi İbn Sînâcılar tarafından eleştirilmiştir. Onlara göre nefsü’l-emr dış varlığı ve zihnin dışardan soyutladığı intizâî kısmını içerir. Zihnin ihtirâ‘î kısmı ise nefsü’l-emrin dışında kalmaktadır. Başka ifadelerle nefsü’l-emr dıştan mutlak olarak daha geneldir, yani dışı tamamıyla içerir. İlaveten nefsü’lemr zihindeki soyutlama menşei olan suretlerini de içerir. Ancak zihnin dışardan soyutlamadığı fiktif suretleri içermez. Dolayısıyla sonraki İbn Sînâcılara göre doğruluk, dış varlık ve zihnin intizâ‘î kısmının toplamına mutabakattan ibarettir.
İbn Haldûn’un Felsefe Eleştirileri
XIV. yüzyılın önemli düşünürlerinden birisi de İbn Haldûn’dur. İbn Haldûn’un Mukaddime adlı eseri tarih, tarih felsefesi, sosyoloji, iktisat tarihi, medeniyet tarihi, umran gibi birçok bilim açısından ya kurucu ya da ihmal edilemez bir metindir. Ancak burada biz İbn Haldûn’un tümeller, kesinlik, metafiziğin tümel bilim olması ve mutluluk gibi birçok mesele açısından felsefe eleştirilerine değinmek istiyoruz.
İbn Haldûn’un eleştirdiği konulardan birisi felsefede insana özgü olduğu belirtilen tümel idraktir. İbn Haldûn önce tümele ulaşma sürecini şöyle tasvir eder: Birbiriyle örtüşen fertlerden duyulur suretlerin tümüne örtüşen hayalî bir suret oluşturulur. Kıyaslama benzerlikler ve farklılıklar üzerinden zihnin soyutlaması gittikçe tümele doğru yükselir. Nihayet bütün fertlerine mutabık basit olan bir tümele varılır. Örneğin insan fertlerinden bütün fertlere uygun suret soyutlanırken bir yandan da o suret cevhere varıncaya kadar canlı, büyüyen, cisim gibi cinsleri elde edecek şekilde benzerlik ve farklılık ilişkilerine sokulur ve yalnız tümel ve basit bir insan suretine ulaşılır.
İbn Haldûn’a göre bu süreç bize mantık sanatına niçin güvenilemeyeceğini gösterir. Çünkü mantık sanatı, ikinci dereceden makulleri inceler. Mantığın tanım ve yargıları ile bunların uygulandığı dış dünyadaki varlıklar arasında kesin bir uygunluk arandığında, dış dünyadaki şeylerde mantığın bu soyut yargılarını geçersiz kılacak bir şeylerin bulunması mümkündür. Birinci dereceden makuller ise daha az soyuttur, çünkü hayal gücünün ürünleridir ve duyusal varlıkların formlarıdır. Bundan dolayı duyusal varlıkların özelliklerini korurlar ve dünya ile uygunluklarının tahkîkine imkân verirler. Zihin bazen ikinci dereceden soyutlamaların ürünleri olan ikinci dereceden makuller üzerinde değil, hayal gücü aracılığıyla oluşturulmuş formlar olan ve dış dünyadaki bireysel varlıklara uygun düşen birinci dereceden makuller üzerinde tasarrufta bulunur. Bu durumda zihnin yargıları duyusal olarak bilinen şeylerin bilgisinde olduğu gibi yakînî olur. Çünkü birinci dereceden makuller dış dünyadaki varlıklarla tam olarak örtüştüklerinden dış dünya ile daha fazla uygunluk gösterirler.
İbn Haldûn’un tasdik, kesinlik ve burhan eleştirisi de benzer bir bakış açısından hareket eder. Ona göre doğa bilimin yetersizliği, doğa bilimindeki tanımların ve kıyasların verdiği zihni sonuçlarla bu sonuçların yargıda bulunduğu dış dünyadaki varlıklar arasındaki uygunluğun kesinleştirilememesidir. Çünkü bütün bu yargılar zihni, tümel, umumidir; oysa dış dünyadaki varlıklar bir maddeye sahip olduklarından bireyseldir. Dıştaki varlıkların maddelerinde, zihni tümel yargıların dıştaki bireysel varlıklarla uygunluğunu engelleyen bir şeyin bulunması mümkündür. Ancak bu uygunluk, duyusal gözlem aracılığa ile gösterilebilir. Bu yolla uygunluk gösterilirse bu uygunluğun delili, burhan değil duyusal gözlemler olur. Bu durumda filozofların burhanda bulmuş oldukları kesinlik mesnetsiz kalır.
İbn Haldûn bu eleştirileriyle burhan ve ispat (demonstration) yerine tanım ve önermelerin dış dünyada tahkîkine (verification) izin veren bir duyusal müşâhede yöntemini öneriyor görünmektedir.
İbn Haldûn filozofların metafizikle ilgili görüşlerini de eleştirir. O önce filozofların metafizik anlayışlarını şöyle ifade eder: Metafizik, filozofların iddialarına göre, genel olarak varlığı inceleyen bir bilimdir. Bundan ötürü o, ilk olarak gerek cisimsel gerekse ruhani varlıklara ait olan mahiyet, birlik, çokluk, zorunluluk, imkân ve benzerleri gibi genel şeyleri (el-umûrü’l-âmme) inceler. Sonra var olan şeylerin ilkelerini (mebâdiü’l-mevcûdât) araştırır ve onların ruhaniler olduğunu görür. Sonra var olan şeylerin bu ruhanilerden ne şekilde çıktıklarını (sudur) ve onların düzenlerini (merâtibihâ) ele alır. Sonra nefsin bedenden ayrıldıktan sonraki hallerini ve kaynağına dönüşünü inceler. Metafizikçilere göre bu en şerefli ilimdir. Onlar bu ilmin, kendilerini, varlığı olduğu gibi bilmeye vakıf kıldığını ileri sürerler. Bu ise onlara göre saadetin bizzat kendisidir.
Metafiziği bu şekilde tanımladıktan sonra İbn Haldûn daha sonra filozofların amaçlarını üç başlık altında toplar ve bunları eleştirir:
- İster duyulur ister duyulur ötesi olsun varlığın bütününün akıl ve düşünme aracılığıyla bilinebileceği.
İbn Haldûn birinci iddiayı yukarıda anlattığımız tanım ve tasdik teorisi açısından ele alır. Bir başka ifadeyle nazar yolu ancak gözlem ve duyuların verilerinin işlenebildiği alanlarda bilgi verirken metafizik varlıklar hakkında bilgi vermez. Bunun üç gerekçesi vardır:
Birincisi: Filozoflar metafizik hakkında burhan iddia etmelerine rağmen gerçekte gaibin şahide kıyas yolunu kullanmaktadırlar. Buna göre filozoflar süflî varlıkları incelerler. Burada cisimlerin hareketleri ve duyusal idraklerinden kalkarak onların bir nefse sahip olmaları gerektiğine ulaşırlar. Nefsin güçleri hakkındaki araştırmaları onlara nefsin güçlerinin üzerinde ve ona hâkim bir varlığın, yani aklın mevcut olması gerektiğini gösterir. Onların idrakleri burada durur ve buradan öteye artık tamamen benzetme ilkesine dayanan bir kıyas aracılığı ile geçip feleklerin de nefse, tümel ve tikel iradeye, akla sahip olması gerektiğini ileri sürerler. Açıktır ki burada bir burhan değil, gaibin şahide kıyası söz konusudur. Gaibin şahide kıyası ise fizik ile metafizik arasındaki ontolojik farklılık sebebiyle bilgi vermez.
İkincisi: Mantıktaki bilgi edinme duyusallar, vicdaniler, aklî kavramlar ve bunların terkiplerinden oluşan kavramlarla mümkündür. Oysa duyu, vicdan ve akıl ötesinde bulunan bir âleme bu yollarla ulaşmak mümkün değildir. Bu yollarla elde edilmiş verileri soyutlayarak ulaşmak da mümkün değildir. Yani metafizik varlıklar hakkında ne kavram oluşturabiliriz ne de bu kavramları kullanarak varlıklarına burhan ileri sürebiliriz.
Üçüncüsü: İnsanın bilgi kapasitesi bütün varlığı kuşatan bir yeterliliğe sahip değildir. Bu nedenle bütün varlığı kuşatan bir metafizik ve varlık bilimi yapmanın imkânı yoktur. Biz hissedilir âlemde sebepleri konuşuruz ama bu hissin alanı dışına çıktığımızda gerçek sebepleri bilemediğimiz için vehim ve kuruntularla baş başa kalırız.
Dördüncüsü: Filozoflar maddesi olmayan bir şey hakkında kıyas yapmanın mümkün olmadığını belirtirler; çünkü burhanın mukaddimelerinin özsel olması gerekir. Bunun anlamı şudur: Bir varlık hakkında aklen verilen modalitelerin yani zorunlu, mümkün ve imkânsızlık hükümlerinin kıyasın içerikli maddesinden hareketle verilmesi gerekir. Tecrübe ile bir nesne hakkında oluşan veriler bize ondan çıkabilecek zorunlu, mümkün ve imkânsız hükümlerin neler olabileceğini söyler. Ancak duyu, vicdan ve aklın kavramlarıyla ulaşamadığımız bir alan hakkında bu modalitelere dayanarak hüküm veremeyiz. İbn Haldûn bu noktada Râzî’nin sık kullandığı bir söze atıf yapar: “Metafiziğe dair ancak evlâ yani zan tarzında bir görüş ileri sürmek mümkün olabilir.” Ancak İbn Haldûn metafizik bilginin imkânını bütünüyle reddetmez. Çünkü İbn Haldûn filozofların nefs görüşüne binaen nefsin bir defa olsa dahi vicdani delil tarzında ve rüya yolu ile metafizik dünya ile irtibat kurabileceğini kabul eder. Ancak bu, çok sınırlı vakitte mümkün olmaktadır. O halde süreklilik arz eden bir metafizik ilmi kurmanın imkânı yoktur. Bu ancak belirli hassalara ve özel yeteneklere sahip olan peygamberler için söz konusu olabilir.
- Vahy edilmiş bir dinin getirmiş olduğu inanç unsurlarının da filozofun inceleme alanına ve yetki alanına girdiği, böylece pratik alanın da vahiy ile değil akılla tesis edilebileceği:
İbn Haldûn bu iddiayı iki temel gerekçeyle reddeder:
Birincisi: İbn Haldûn’a göre filozoflar bu iddialarını insanî nefsin faal akılla ittisaline dayandırırlar. Ancak ona göre insan aklının ittisal yoluyla varlığın bütün alanını kuşatacağı iddiası doğru değildir. Çünkü “Varlık alanı insan için fazlasıyla geniştir.” Bir başka ifadeyle varlıkları duyulur ve makuller olarak sınırlama doğru değildir. Bu ancak ancak insanın kendi güçlerinin sınırlarını varlığa giydirmek demektir.
İkincisi: İnsanın bilgi kapasitesi Tanrı’nın özü, sıfatları, yaratmasının keyfiyeti, nedenselliğin keyfiyeti, ahiret hayatı vb. konularda spekülasyon dışında yakinî bilgi üretecek düzeyde değildir. Akıl kendi alanındaki şeyleri doğru tartmakta son derece başarılı ama alanına girmeyen şeyleri onunla tartmanın bir gereği yoktur.
- Mutluluğun Faal Akıl’la ittisal olduğu ve peygamberin bahsettiği ahiret saadetinin de bu mutluluktan ibaret olduğu.
İbn Haldûn bu iddiayı iki gerekçeden dolayı reddeder:
Birincisi: Ona göre insan beden ve nefisten ibarettir. Filozoflar ise nihaî hazzı akla; mutluluğu ise el-İşârât, en-Necât ve İbn Rüşd şerhleri okumaya, burhan ve delilleri çoğaltmaya bağlıyorlar. Aslında bu saadetle aralarındaki perdeyi çoğaltmaktadır.
İkincisi: Faal akılla birleşmesinin nefsin mutluluğu olduğunu varsayalım. Ancak bu mutluluğun peygamberlerin vadettiği mutluluk olduğunun delili nedir? Hangi delille filozof aklî mutluluğu ahirete eşitleyebiliyor? Filozofların bahsettiği mutluluk ancak peygamberlerin bahsettiği mutluluğun bir parçası olabilir; tamamı olmadığı kesindir. İbn Sînâ’nın kendisi bile el-Mebde ve’l-Meâd adlı eserinde bedensel haşrin ispatının din tarafından istenmesi gerektiğini belirtir.
Sonuç itibariyle İbn Haldûn’un mantık, metafizik ve ahiret konusundaki eleştirileri itibariyle Gazzâlî ve Râzî tarafından filozoflara yöneltilen eleştirilerin ekseninde hareket eden bir hatt-ı hareket tutturduğunu söylemek mümkündür.
Geç Yenilenme Dönemi’nde Düşünce: Küçük ve Büyük Uyum Çabaları
Semerkant ve Şiraz Okulları
XV. yüzyılda Timurlular döneminde Semerkant-Herat hattında Timur’un ve onun ardından gelen Timurlu sultanlarının himayesinde yürüyen felsefî faaliyetleri, ardından Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmed’in muhâkemât projesi çerçevesinde “küçük uyum” (kelâm ve felsefenin karşılaştırılması ve uyumları) ve büyük uyum (felsefe, kelâm ve tasavvufun karşılaştırılması ve uyumları) çabaları, bilahare Sultan II. Bâyezid döneminde yapılan felsefî tartışmalar; bu tartışmalarla eşzamanlı olarak Şiraz’da Devvânî ve Deştekîler arasında cereyan eden tartışmalar Geç Yenilenme Dönemi’ndeki felsefî çabaların ana mihverini oluşturur. Bu dönemde Meşşâî felsefe, kelâm, metafizik tasavvuf ve İşrâkîliğin her biri düşüncenin çeşitlendirici unsuru olarak algılanmış, bu gelenekler arasında meseleleri itibariyle uyum çabaları öne çıkmış ve yöntemsel bütünleşme diyebileceğimiz bir anlayış hakim olmuştur.
Geç yenilenme döneminde Semerakant-Herat hattı felsefe bilim faaliyetlerinin en önemli merkezlerinden biridir. Özellikle Emir Timur’un, fethettiği ülke ve şehirlerdeki meşhur alimleri, bilim adamlarını ve sanatkarları başkent Semarkant’a götürmesi burada büyük bir felsefe, bilim ve sanat hareketinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Onun Semerkant’a götürdüğü âlimler arasında Teftâzânî, Cürcânî, Abdülkadir el-Merâgî, Sirâceddin Muhammed b. Ömer el-Halebî, İbnü’l-İz, Şemseddin Muhammed el-Cezerî gibi İslâm dünyasının meşhur isimleri vardır. Timûr’un teşvikiyle Teftâzânî, Cürcânî, Cezerî gibi âlimlerin tartışmaları yeni meselelerin ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Timur’un torunu Uluğ Bey’in Semerkant’ta inşa ettirdiği rasathane ve birçok medresede Bursalı Kâdızâde-i Rûmî, Cemşid-i Kâşî, Ali Kuşçu gibi âlimlerin katkılarıyla Zîc-i Cedîd-i Gürkânî adlı gökyüzü haritası hazırlanmıştır. Fethullah eş-Şirvânî, Abdülâli el-Bircendî ve Molla Câmî gibi isimler de burada felsefe, tasavvuf ve bilim çerçevesinde faaliyet yürüten diğer bilginlerdir.
Geç Yenilenme Dönemi’nin en önemli isimlerinden birisi Teftâzânî’dir. Teftâzânî’nin temel felsefi faaliyeti kelâmı yeniden merkezileştirme çabası ve semantik bir anlam geleneğinin inşası çabaları olarak isimlendirilebilir. Onun bu çabası esasen yenilenme döneminin yaygın bütünleşme ve uyum yönelimine aykırı çabalardan biridir. Teftâzânî bir yandan felsefe ve teorik tasavvufa karşı geliştirdiği eleştirel tavırla kelâmın, hem ilke hem mesele hem ulaştığı sonuçları itibariyle merkezi rolünü yeniden inşa etmek ister, diğer yandan mantıksal anlam inşasına karşı dili esas alan semantik bir anlam teorisini inşa etmek ister.
Teftâzânî kelâmı, teorik felsefenin mukabili olarak kabul eder. Teftâzânî’ye göre felsefe dinle aynı alana hitap eder ve aynı sonucu hedefler. Her ikisi de insanın hakikat bilgisi ve ahlâkî yetkinlik yoluyla mutluluğa ulaşmasını ister. İnsanın nazarî ve ameli yetkinliği nefsinin kemaliyle mümkündür; bu amacı gerçekleştirmek üzere filozoflar felsefeyi, âlimler de vahyin yönlendirmesiyle kelâm ve fıkıh ilimlerini tedvin etmişlerdir. Böylece felsefedeki nazarî ve amelî felsefe, aslında dinî ilimlerdeki kelâm ve fıkhın mukabilidir. Fakat felsefe beşerî, kelâm-fıkıh ise ilahî kökenlidir. Dolayısıyla Teftâzânî kelâmın felsefeye yönelttiği âlemin kıdemi, Tanrı’nın tikelleri bilmediği, sudur, akıllar nazariyesi ve bedenî haşrin inkârı gibi eleştirileri sürdürmüş, özellikle tabiatçı felsefeyi reddetmiştir. Teftâzânî özellikle heyûlâ-suret gibi felsefî ilkelerin kelâmda doğurduğu problemlere de dikkat çekmiş, meseleleri itibariyle felsefî meselelerin kelâmdan elenmesi gerektiğini de savunmuştur. Yine de onun Şerhu’l-Makâsıd adlı eseri felsefî ve kelâmî konuları bir arada ele alan müteahhirîn döneminin en önemli eserlerinden biridir.
Teftâzânî’nin teorik tasavvufa karşı geliştirdiği eleştirel tavır da onun kelâmın merkezileştirilmesi tavrını yansıtır. Bu çerçevede onun teorik tasavvuf ya da vahdet-i vücûd eleştirisi öne çıkar. Teftâzânî mutlak vücûd kavramından yola çıkarak vahdet-i vücûda varmanın felsefî bir temeli olmadığını belirtir ve Allah ile yaratılanlar arasındaki ontolojik ayrılığı zayıflatan görüşleri eleştirir. Yine onun nassların zahirini terk ederek batınını esas almak, velinin peygamber derecesine vardığı, belli bir yetkinliğe ulaşmış velilerden dinî sorumluluğun kalkacağı gibi ibahî tasavvufi görüşleri eleştirdiğini görürüz.
Geç Yenilenme Dönemi’nin en önemli isimlerinden birisi de Cürcanî’dir. Cürcânî kelâmî tavra uygun olarak kâdir-i muhtâr Tanrı anlayışını, âlemin yoktan yaratıldığını ve hâdis olduğunu savunur, adet teorisini kabul ederek zorunlu nedenselliği reddeder. Ancak nefs, bilgi ve doğa teorisinde İbn Sînâ düşüncesinin etkilerini de taşır. Örneğin ona göre insan nefsinin manevî cevher olması, gökküreleri yöneten nefislerin ve göksel akılların varlığı lehinde güçlü deliller yoksa da kabul edilmeleri mümkündür. Hür ve irade sahibi bir tanrının kabulüyle birlikte âlemdeki düzenlilik nedensellik olarak değerlendirilirse âlemin matematik ve fizik tarafından açıklanması mümkün ve gereklidir. Cürcânî’nin felsefe yönündeki bu kabullerine benzer şekilde teorik metafizik yönünde de tercihlerini görmek mümkündür. Örneğin o, fâil-i muhtâr Tanrı anlayışını ve yoktan yaratmayı savunup zorunlu nedenselliği reddeder, diğer yandan sudûr teorisini ve âlemin ezeliliğini savunan vahdet-i vücûdu destekleyen risaleler yazar. Bu sebeple onun farklı düşünce geleneklerini içeren uyum çabaları, onun muhakeme tavrı da dikkate alındığında zaman zaman parçacı yaklaşımların ortaya çıkmasına sebep olur.
Cürcânî farklı gelenekleri hakikate ulaştıran yöntem, kurtuluş projesi ve ontolojik hiyerarşi fikriyle bir uyuma kavuşturmayı da amaçlar. Dolayısıyla Cürcânî Geç Yenilenme Dönemi’nin yaygın ruhunu en iyi temsil eden düşünürlerden biridir. Cürcânî’nin bu çabaları, kelamî, tasavvufî, Meşşâi ve İşrakî hakikate ulaştırma yöntemlerini, bu yöntemlerin içeriklerini ve varlıkla ilgili metafizik yaklaşımlarını kapsadığı için “büyük uyum” olarak adlandırılabilir ve bu çabalar birkaç ana noktada gösterilebilir:
Birincisi: İbn Sînâ’nın el-İşârât ve Râzî’nin Şerhu’l-İşârât adlı eserlerinden hareket ederek İslâm düşüncesindeki farklı yöntemlere hakikate ulaşma yolunda eş meşruiyet vermesidir. Böylece o, kelâmî, tasavvufî, Meşşâî ve İşrâkî hakikate ulaştırma yöntemlerinin bazen eş zamanlı, bazen hiyerarşik bir şekilde, bezen de iç-içe uygulanmasının yollarını açmıştır. İbn Sînâ’dan itibaren Gazzâlî, Sühreverdî, İbn Rüşd, Râzî, İbnü’l-Arabî gibi yöntemlerin gücünü ve imkânlarını tartışan farklı ekollere mensup düşünürleri belli bir potada bir araya getirebilmenin imkânlarını araştırmıştır.
İkincisi: Felsefî ve dinî kurtuluş teorilerini nâtık nefsin nazarî ve amelî veçhelerini dikkate alarak bir telife tabi tutmasıdır. Nazarî yolun özü nazarî gücü yetkinleştirmek ve onun mertebelerinde yükselmektir. Bu mertebelerin en üst noktası ve gayesi müstefad akıldır; yani nazarîlerin müşâhedesidir. Buna göre nâtık nefsin metafizik âlemine bakan tarafı, yüce ilkelere yönelen ve bilginin ilkelerini alan nazarî akıldır. Nazarî aklın yolculuğu istidadın dört düzeyine göre, felsefî teoride anlatıldığı şekliyle heyûlânî, bilmeleke ve bilfiil aşamalarından geçerek müstefad akıl düzeyine ulaşır ki bu düzey nazarîlerin müşâhedesi anlamında nefsin yetkinliğidir. Nazarilerin müşâhedesi belirli kişiler için sürekli iken genel olarak ölüm sonrasıdır. Ayne’l-yakîn feyzin kaynağı akıldaki aynların doğrudan müşâhedesi hakka’l-yakîn ise nefsin zatının faal aklın zatıyla ruhanî seviyede karşılaşmasıdır. Cürcânî el-Mevâkıf eserinde ilham, riyâzet ve diğer her yolun nazara muhtaç olduğunu belirtir. İkinci yolun özü ise amelî gücün yetkinleştirilmesi ve onun derecelerinde yükselmektir. Bu gücün üçüncü derecesinde müstefad akılda olduğu gibi nefse müşâhedeler tarzında malumatların suretleri feyz olunur. Natık nefsin bir şehadet âlemine bakan tarafı bedeni yönetmekle görevli olan amelî akıldır. Ameli gücün de dört mertebesi vardır. Birinci mertebe şeriatın ve ilahî kanunların zahirinin uygulanması ve sünnete ittiba; ikinci mertebesi batınî süflî melekelerden arınarak engellerin ortadan kaldırılması; üçüncü mertebe, metafizik âlemle ittisal sonrası bilgilerin yansımasıdır. Dördüncü mertebe ise metafizik alemle ittisalin sürekliliği ve hakkın zatının ve fiillerinin sürekli müşâhedesidir. Cürcânî Levâmi‘ haşiyesinde amelî yolun, nazarî yoldan daha üstün olduğunu belirtir. İki yolun karşılaştırıldığında Cürcânî amelî gücün üçüncü mertebesinin nazarî gücün dördüncü mertebesinden iki açıdan daha güçlü olduğunu söyler: Birincisi müstefad düzeyinde meydana gelen müşâhede vehmî şüphelerden uzak değildir. Çünkü vehim, kutsî suretlerin tersine araştırma (mübâhase) yolunda güç ve etkiye sahiptir. İkincisi ise amelî gücün üçüncü mertebesinde nefis temizlenmiş, paslardan arındırılmış ve cilalanmış bir ayna gibi olduğundan feyz edendeki suretlerin tam karşısında olarak suretlerden nefsin kapsayabileceği kadarı nefiste görünür. Böylece Cürcânî hem felsefî, hem kelamî, tasavvufî ve İşrakî yöntemlerin bir şekilde uygulanmasına kapı aralayan birleşik ve bütüncül bir yolu inşa eder.
Üçüncüsü: Cürcânî özellikle Hâşiye-i Tecrîd ve Merâtibü’l-mevcûdât adlı eserlerinde kelam, felsefe ve teorik tasavvufun ontolojik tasavvurlarını mertebeler fikri çerçevesinde yeniden inşa etmek ister. Buna göre birinci mertebe mümkünlerin varlıklarının başka, mahiyetlerinin başka, varlıklarını verenin başka olmasıdır. Bu güneşten ışığı alarak görünür olan nesne, ışığın kendisi ve ışığın kaynağı güneş benzetmesiyle ifade edilebilir. Bu görüş esasen İslâm düşüncesindeki bütün ekollerin kendisine katıldığı söylenebilecek en alt düzeydeki varlığın yani mümkünlerin halini anlatan bir mertebedir. İkinci mertebe Tanrı’nın varlık ve mahiyetinin başka olduğudur. Bu da güneşin ve ışığın başkalığı üzerinden örneklenebilir. Gazzâlî ve Râzî gibi kelamcıların savunduğu bu anlayışa göre Tanrı’nın mahiyeti varlığını gerektirir. Dolayısıyla bu mertebede güneş ışığı için nasıl başkasına muhtaç değilse, Tanrı da varlığı için başkasına muhtaç değildir. Onun varlık ve mahiyeti başka ise de varlığı kendindendir. Üçüncü mertebe Tanrı’da varlık mahiyet ayrımı yapmamaktır. Buna göre Tanrı kendisinde varlık mahiyet ayrımı yapılması imkânsız olan, varlığı zatıyla zorunlu olandır. Bu ise İbn Sînâ ve takipçilerinin Tanrı’nın birliğini ve varlıktaki nihaîliğini anlattığı ontolojik mertebedir. Dördüncü mertebe varlığın sadece Tanrı’ya hasredildiği bir mertebedir. Bu bakış açısına göre Tanrı dışında kalan mahiyetler yokluk aynasında yansıyan hayaller ve seraplardır. Onlara gerçek bir varlık atfedilmesi söz konusu olamaz. Varlık, tek varlığın hakikatinden ibarettir ve bu da vahdet-i vücûddur. Böylece Cürcânî İslâm düşünce tarihinde mümkün ve Tanrı’nın ontolojik durumuna ilişkin farklı yaklaşımları farklı idrak düzeylerinin algıları olarak birleşik ve bütüncül bir şekilde kurgulamıştır.
Molla Câmî ise muhtemelen yarım kalmış projesinin bir parçası olan Dürretü’l-fâhire adlı eserinde uyum çabalarını özellikle Nakşîbendîlik gibi pratik tasavvufa ait ekollerin görüşlerini de ekleyerek devam ettirmiş görünmektedir. Ancak Molla Câmî’nin çabalarının tamamlanmış ve nihayetine ermiş çabalar olmadığını belirtmek gerekir.
Yenilenme Dönemi’nde Osmanlı’da Düşünce ve Geç Tehâfüt Tartışmaları
Nazarî düşünce söz konusu olduğunda Yenilenme Dönemi’ndeki Osmanlı topraklarında gelişen düşüncenin birkaç hattın etkisiyle ortaya çıktığını söylemek mümkündür.
Birincisi Semerkant-Herat hattıdır: Uluğ Bey ve Şahruh sonrasında Timurlular ülkesindeki siyasî sorunlar sebebiyle birçok âlim Anadolu’ya göç etmiştir. Başta Ali Kuşçu olmak üzere, Fethullah eş-Şirvânî, Abdülâli el-Bircendî, Seyyid Ali el-Acemî, Alâeddîn Ali es-Semerkandî, Haydar el-Herevî, Alâeddîn Ali el-Musannifek, Alaaddin Ali et-Tûsî gibi isimler Anadolu’ya gelerek çeşitli medreselerde Timurlulardaki felsefî çalışmaların Anadolu’ya taşınmasını sağlamış ve Osmanlı felsefe ve biliminin alt yapısını oluşturmuşlardır. Yine bu coğrafyanın iki güçlü ismi, Teftâzânî ve Cürcânî her ne kadar ilmî faaliyetlerini Osmanlı topraklarında sürdürmemiş olsalar da hem eserleri hem öğrencileri vasıtasıyla Osmanlı felsefe ve bilim geleneğinin temelinde yer almışlardır.
İkincisi Memlüklü Mısır hattıdır. Mısır’da özellikle Babertî ve İbn Mübarekşah’ın öğrencileri olan Molla Fenârî (ö. 834/1431), Şeyh Bedreddin Simâvî (823/1420), Hacı Hekim Paşa (ö. 820/1417 civarı) ve Şâir Ahmedî (ö. 816/1413) gibi isimler Osmanlı bilim ve felsefe geleneğinin bizzat kurulmasında rol oynamışlardır.
Üçüncü hat ise Şiraz hattıdır. Özellikle Şiraz’da Ali Kuşçu’nun Tecrîd şerhi üzerinde Sadreddin Deştekî (ö. 903/1498), Devvânî (ö. 908/1502) ve Gıyâseddin Deştekî (ö. 947/1540) gibi düşünürler öncülüğünde yapılan tartışmalar Müeyyedzâde (ö. 922/1516) gibi isimler aracılığıyla ve doğrudan eserler üzerinden İstanbul’da ortaya çıkan düşüncenin temel dinamiklerinden birini oluşturmuştur.
Nihayetinde yukarıda sayılan isimler yanında Yenilenme Dönemi’nin önemli isimleri arasında şu isimleri de saymak mümkündür. Molla Lütfi (ö. 900/1495), Mevlânâzâde (ö. 900/1494), Hatibzâde (ö. 901/1495), Neyrîzî (ö. 903/1498), Meybûdî (ö. 909/1503-1504), Kemalpaşazâde (ö. 940/1534), Hafrî (ö. 942/1535-6), Kemâleddin Erdebîlî (ö. 950/1543), Taşköprülüzâde (ö. 968/1561), Lârî (ö. 977/1570).
Yenilenme Dönemi’nde Osmanlı topraklarındaki önemli düşünce faaliyetlerinden biri Fatih Sultan Mehmed’in felsefeye ilgisiyle yeniden ortaya çıkan Tehafüt tartışmalarıdır. Esasen Râzî ve Tûsî çizgisinde felsefe ve kelâm tartışmaları farklı boyutlarıyla ele alınmış, eleştiri ve çözümler belli bir uyumu ortaya çıkarmıştı. Ancak muhtemelen Fatih Sultan Mehmed bu uyum çabalarının bir tür monoloğa döndüğünü gördüğünden anakronik de olsa, felsefî anlamda bir geriye dönüş de olsa Tehafüt tartışmaları üzerinden bir diyalektik zemin oluşturmak istemiştir. Böylece Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Hocazâde ve Ali Tûsî birer Tehâfüt yazmışlardır. Hem Hocazâde’nin Tehâfütü’l-felâsife adlı eseri hem Ali et-Tûsî’nin kısaca Kitâbü’z-Zuhr diye bilinen eseri salt Gazzâlî çizgisinde sayılamayacak eserlerdir. Bunun birkaç sebebi vardır: Birincisi eleştiri ve cevaplar doğal olarak gelişen yeni paradigmatik kavramlar üzerinden ele alınmıştır. Örneğin sebepliliğin nasıl anlaşılacağı konusu tam illet, nakıs illet, sebep, deveran, adet, vucup gibi kavramlarla yeniden incelenmiştir. İkincisi bu Tehafütler özellikle Hocazâde’nin eseri, önemli sayılabilecek oranda Gazzâlî eleştirisi yapar. Üçüncüsü ve en önemlisi ise bu Tehafütler, Gazzâlî’nin perspektifinden daha çok Râzî ile birlikte ortaya çıkan ilim anlayışı doğrultusunda gelişmiştir. Bu nedenle bu Tehafütlerin müellifleri, aslında Gazzâlî değil, Râzî ve Amidî gibi geç dönem kelâm alimlerini izlerler.
Sonraki yüz yıllarda bu gelenek üzerinden şerh, hâşiye, talikat ve telhis tarzında eserler yazılmaya devam etmiştir. Bunları liste halinde şöyle göstermek mümkündür.
Hakîm Şah Muhammed el-Kazvînî (ö. 929/1523’ten sonra): Hâşiye alâ Tehâfüt li-Hocazâde.
Kemalpaşazâde (ö. 940/1534): Hâşiye alâ Tehâfüti’l-felâsife li-Hocazâde.
Muhyiddin Muhammed Karabaği (ö. 942/1535): Ta‘lika ala Hâşiye alâ Tehâfüti’l-felâsife li Hocazade.
Müeyyedzâde (ö. 922/1516): Şerhu Tehâfüti’l-felâsife li-Hocazâde.
Nev‘î Efendi (ö. 1007/1599): Hâşiye alâ Tehâfüti-l-felâsife li-Hocazâde.
Mehmed Emin el-Üsküdarî (ö. 1149/1736): Telhîsu Tehâfüti’l-hukemâ.
Mestçizâde Ahdullah Efendi (ö. 1150/1737): el-Hilâfiyyât ve’l-vifâkiyyât beyne’l-hukemâ ve’l-mütekellimin.
Süleyman Hasbi Efendi (ö. 1910): Tehâfüt Tercümesi (Gazzâlî’nin).
Musa Kazım Efendi (öl. 1918): “İbn Rüşd’ün Felsefi Metodu ve İmam-ı Gazzâlî ile Bazı Konulardaki Münazarası”.
Tehâfüt tartışmaları en temelde dinî gelenekler ile Yunan geleneğinin tanrı evren ve insan hakkındaki tasavvurlarının uyuşmadığı noktalar üzerinden tasvir edilebilir. Dinî gelenekler ayrıntılar dışarda tutulursa özgür iradeli, evreni yoktan yaratan ve zorunlu nedenselliğe tabi olmaksızın doğa ve insana müdahil olan tanrı anlayışına sahiptirler. İnsan sorumlu, özgür ve onu bekleyen mutlu ve mutsuz bir geleceğin beklentisi içerisindedir. Tanrı, hem evrenden hem insandan kısaca hadis mahluklardan mutlak bir ontolojik mübayenete sahip olup kadimdir. Yunan düşüncesine göre ise Tanrı ile akıllar ve insan akılları arasında mutlak mübayenet değil, derece farkı vardır. Tanrı özü itibariyle akıl varlığıdır. Tanrı’nın esas rolü de yoktan yaratma değil, hareket verme ve kaosa bir form verip zorunlu nedensellik içeren bir kozmos haline getirmektir. Tanrı ile evren ve insan arasındaki ayrım bir hiyerarşi ayrımı, sabit ve değişken ayrımı, akılsal olanla duyusal olan ayrımıdır. İnsan doğal varlık olarak duyusal olandan akılsal olana yükselme ve nihayet sabit olan âlemin epistemik bilgisine sahip olmakla mutluluğunu kazanır.
Bu temel düşünceler Yahya en-Nahvî ile Proclus arasındaki tartışmalarda kendini göstermiş, daha sonra İslâm dünyasında İbn Sînâ, Gazzâlî, İbn Rüşd’ün eserlerinde de yansımasını bulmuştur. Ancak bu eserlerdeki diyalektik, özellikle yenilenme döneminde yöntemlerin bütünleşmeye doğru gidişiyle etkisini yitirmiş görünmektedir. Bu hüküm yukarıda sayılan eserler dikkate alındığında çelişik görülebilir. Ancak Tehafüt literatürünü bir düşünce ve felsefe geleneğinden daha çok edebî bir yazım geleneği olarak kabul etmek daha makul görünmektedir. Bunun öncelikle şöyle bir tarihi-teorik arka planı vardır.
Gazzâlî ile kelâmcıların filozofları daha çok muhatap almaları neticesinde ortaya çıkan bu yıkıcı tehâfüt tartışmaları, özellikle Ebü’l-Berekât ve Fahreddîn er-Râzî’nin yaklaşımlarıyla üretken bir tavra dönüşmüştür. Bu tavrın ana meseleleri Râzî tarafından belirlenmiştir. Ancak bu süreç sonunda bir düşünürün filozof ya da kelâmcılığının kıstası Tanrı’nın özgürlüğünün, nedenselliğin ve dini metinlerin nasıl anlaşılacağı gibi temel fikirlere kadar geriledi. Bu iki ekol arasındaki farkı korumaya yetse de yöntemlerin bütünleşmesini ve meselelerin birliğini doğurdu. Böylece Gazzâlî döneminden farklı olarak felsefe ve kelâm ilişkilerinde gaye, konu, meseleler ve yöntem açısından yeni bir paradigma doğdu. Fatih’in Tehâfüt tartışmalarını yeniden gündeme getiren projesinin olumlu yanı, yenilenme döneminin bütünleştirici tavrını kırmaya dönük girişimidir. Bu projenin olumsuz yanı ise formu itibariyle İslâm nazarî geleneklerindeki değişimi göz ardı etmesi, anakronik ve felsefî bir geri dönüş çabasını temsil etmesidir.
Tehafüt tartışmalarının bir düşünce geleneğinden daha çok bir edebî yazım geleneği olarak anlaşılmasının başka gerekçeleri de sayılabilir: Birincisi Tehafüt literatüründeki eserler, tehâfüt tartışmalarının tamamını içermemektedir. Örneğin İbn Rüşd’ün Tehâfütü’t-Tehâfüt adlı eserinin kendisinden sonraki Tehafüt literatüründe ya ismi geçmemektedir ya da çok az dikkate alınmıştır. Böylece tartışma İbn Sînâ, Gazzâlî ve İbn Rüşd arasındaki bir diyalogun izlerini değil, genel olarak felsefe ile kelâm arasındaki tartışmaların izlerini sürmüştür. İkincisi İbn Rüşd hariç tutulacak olursa Tehâfüt yazarlarının tamamı kendini kelâmcı olarak tanımlar. Bu nedenle esasen İbn Sînâ ve İbn Rüşd hariç tutulacak olursa Tehafüt yazarları Tanrı’nın özgür iradesini muhtar olması üzerinden temellendirirler. Dolayısıyla burada diyalektik bir tartışmanın zemini olacak taraflar bulunmamaktadır. Üçüncüsü Hocazâde sonrası yazarların çoğu Râzî geleneğine mensup olarak meseleleri Râzî sonrasında ortaya çıkan perspektifle ele almaktadırlar. Bu anlamıyla bazı Tehafütler Gazzâlî’nin gündeme getirdiği meseleleri Râzî sonrası literatürün diline tercüme etmek rolünü üstlenmiş görünmektedirler. Bu nedenle sadece İbn Rüşd değil, bizzat Gazzâlî vurgusu da diğer eserlerde azalmıştır. Sonuç olarak Tehafütler ele aldıkları meseleler itibariyle literatürde birbirini takip eden bir edebî yazın geleneğidir. Ancak tarafları belirgin olan, belli bir düşünce akımının devam edegeldiği bir düşünce geleneği sayılması zor görünmektedir.
Türkiye’de Osmanlı döneminde felsefî çalışmaların düzeyini ve yaygınlığını göstermek üzere bazı çalışmalar yapılmış ve meseleler özellikle din felsefe ilişkileri bakımından ele alınmıştır. Cumhuriyet döneminde başta Mübahat Türker Küyel’in üç Tehafüt’ü karşılaştırması, Ahmet Arslan’ın Hocazade’nin, Recep Duran’ın Tûsî’nin, Abdurrahim Güzel’in Karabaği’nin, Ülker Öktem’in Mestçizâde’nin ve Kâmuran Gökdağ’ın Üsküdarî’nin eserleri üzerine çalışmaları ve daha sonra hemen bütün Tehâfütler üzerine kitap, makale, tercüme, tahkîk tarzında yapılan çalışmalar bu literatürü değerlendirmeye imkân verecek oranda veriyi gün yüzüne çıkarmıştır. Osmanlı dönemine dair araştırmalar ve yazma halindeki eserlerin tahkîki yayınlandıkça Tehâfütlerin tek başına ne Osmanlı’daki tartışma düzeyini ne de yüksek felsefî kültürü gösterebilecek bir temsil gücüne sahip olmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak Tehafüt literatürü, polemik tarzı, sınırlı sayıda meseleleri ele alması, hakkında konuşulmasının ve anlaşılmasının kolay olması itibariyle ilgi çekici ve ilgi odağı olmaya devam etmektedir.
Ortaçağ Batısında İbn Sînâ Algısı
İbn Sînâ Batıda “Avicenna” olarak bilinir. Onun doğu dünyasında efsaneleştirilen portresinin Batıda da yankısını görmek mümkündür. Bu çerçevede Batı Ortaçağında tabiplerin prensi (princeps medicorum), bilge, simyacı, Sevillalı ya da Kurtubalı bir prens gibi farklı lakaplarla ve olağanüstü olaylarla anılmıştır. Ancak kuşkusuz onun asıl etkisi felsefe ve tıp bakımındandır. Bu çerçevede onun eserlerinin birçoğu Avrupa’da hem orijinal dili Arapçada tetkik edilmiş hem de Latinceye tercüme edilmiştir.
eş-Şifâ’nın farklı bölümleri İbn Davud (ö. XII. yüzyılın ortaları), Dominicus Gundissalinus (ö. 1181), Michael Scotus (ö. 1292) gibi mütercimler tarafından Latinceye çevrilmiş, Venedik ve Padoa’da basılmıştır. XII yüzyılın sonlarına doğru Burgos’ta oluşturulan çeviri ekibinin başkanı Jean Gonzalve eş-Şifâ’nın tabiiyyat bölümünü yeniden tercüme etmiştir. Bunun dışında Kitâbu Aksâmi’l-hikme ve tafsîlihâ, et-Ta‘lîkât, Risâle fi’l-hudûd gibi eserler de Batı Ortaçağında bilinmektedir. er-Risâletü’l-adhaviyye ise Andrea Alpago (ö. 1521) tarafından çevrilmiş ve başta Edward Pococke (ö. 1691) olmak üzere özellikle İngiltere’de önemli bir etkiye sahip olmuştur. en-Necât ise el-Kânûn ile birlikte Roma’da basılmıştır.
el-Kânûn fi’t-tıb batıda en fazla bilinen, en yaygın basılan hem Arapçası hem Latincesinden tetkik edilen ve üniversitelerde okutulan bir eserdir. el-Kânûn öncelikle XII. yüzyılda Toldedo’da Gerard de Cremona (ö. 1187) tarafından çevrilmiş; Andreas Alpago tarafından tashih edilmiş; Bologna, Padua ve Paris üniversitelerinde XVI. yüzyılın ortalarına kadar yaygın olarak ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn Sînâ’nın tıpla ilgili diğer kitapları da çevrilmiştir. Örneğin el-Edviyetü’l-kalbiyye De Viribus Cordis ismiyle Arnaldus de Villanova (ö. 1311) tarafından, el-Urcûze fi’t-tıb ise Canticum adıyla Latinceye çevrilerek basılmıştır.
Bu tercümelerin etkisiyle XII. ve XIII. yüzyılda özellikle Oxford ve Paris çevrelerinde varlık-mahiyet ilişkisi, mahiyetin önceliği, akıllar ve nefs teorisi, fâil sebep gibi İbn Sînâcı gerçek ya da sahte problemleri tartışan önemli bir entelektüeller grubu ortaya çıkmıştır. İbn Sînâ etkisinde gelişen tartışmalardan biri de tümeller (universals) ile ilgili olup nominalistler, kavram realistleri ve ontolojik realistler arasındaki tartışmalar bu çerçevede gelişmiştir. Yine nefs kitabındaki uçan adam metaforu da önemli tartışma noktalarından biridir. İbn Sînâ’nın özellikle nesnenin bizatihi kendisinin ve hakikatinin bilinmesinin zorluğuna yönelik tutumu da Avrupa’da önemli tartışmalardan biri olup bilim nosyonunun değişmesinde bu düşünce ile hesaplaşmanın kayda değer bir etkisi vardır
Bu çerçevede birçok meseleyi İbn Sînâ düşüncesine binaen tartışan entelektüeller grubu ortaya çıkmıştır. Bunlardan özellikle Auvergneli William (ö. 1249), Thomas Aquinas (ö. 1274), Albertus Magnus (ö. 1280), Roger Bacon (ö. 1292) ve John Duns Scotus (ö.1308) gibi filozoflar, E. Gilson ve takipçileri tarafından “Lâtin İbn Sînâcılığı” veya “İbn Sînâcı Augustincilik” adı altında değerlendirilirken, Marksist tarihçi E. Mandel de XIII. yüzyılda bir “İbn Sînâ solculuğu”ndan bahseder. Başta İbn Rüşd ve İbn Sînâ olmak üzere İslâm filozoflarına artan bu ilgi sebebiyle papalık 1277 tarihinde oldukça hacimli bir listeyi içeren bir kararnâme ile bu tür eserlerin okunmaması gerektiğini bildirmiştir.
Yenilenme Döneminde Mantık
8-10. yüzyıllarda Aristoteles’in Organon külliyatının Arapça çevirileri ile teşekkül eden İslam mantık literatürü, bu külliyat üzerine yapılan yorumlarla devam eder. İslam mantığının çeviri kokmayan ilk özgün eserlerini kaleme alan Fârâbî (ö. 950), Aristoteles’in eserlerini şerh etmenin yanında sonrakilere Organon içinde yer alan tüm eserleri karşılayacak özgün bir külliyat bıraktı. İslam mantığının kusursuz ve akıcı bir Arapça içerisinde kuşatıcı olarak ve İbn Sînâ ontolojisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir özgünlükte ifade edilmesi, bu ilmin İslam coğrafyasındaki en önemli ismi olan İbn Sînâ’nın (ö. 1037) elinde gerçekleşecektir. İbn Sînâ ile birlikte, Aristoteles ve bir ölçüde de Fârâbî bir referans noktası olmaktan çıkmış ve İslam mantıkçıları artık İbn Sînâ metinlerini şerh etmek ve bu metinlerde ortaya çıkan problemleri çözmekle meşgul olmuşlardır. Bu yazıda 12-16. yüzyıllar arasındaki İslam mantığı, diğer bir ifadeyle İbn Sînâ sonrası dönem, yani müteahhirîn mantığı ana hatlarıyla anlatılacaktır.
İslamî ilimler tarihinde mütekaddim (önceki) ve müteahhir (sonraki) sıfatları her bir ilim dalı için ayrı bir anlam ifade eder. İslam mantıkçıları bu terimleri, genelde İbn Sînâ öncesi ve sonrasını ayırmak için kullanır. Onlara göre “öncekiler” (mütekaddim, kudemâ’ veya evâil) ile ‘İbn Sînâ öncesi’, “sonrakiler” (müteahhir) terimi ile de ‘İbn Sînâ ve sonrası’ kastedilmektedir. Bununla birlikte İslam mantık tarihinde İbn Sînâ’nın merkezî rolünü hesaba kattığımızda; onun, telif ettiği mantık külliyatıyla Aristoteles’ten kendisine gelinceye kadarki mantıkçıları unutturduğu ve sonrakiler için mantık tarihi açısından gerçek bir klasik halini aldığını söyleyebiliriz. Bu durum müteahhir dönem mantık bilginleri ifadesiyle, İbn Sînâ sonrası mantık geleneğinin de kastedilebilmesini mümkün kılar.
Bağdat Ekolü’nü takip eden Endülüslü İbn Rüşd (ö. 1198) ve Fârâbî şârihi İbn Bâcce (ö. 1138) dışında Anadolu-İran ve Maveraünnehir coğrafyalarında hareketlilik gösteren bilginler genel olarak İbn Sînâ’nın felsefesi ve özel olarak da mantığı ile ilgilendiler. Bu mantıkçılardan bir kısmı kendilerini İbn Sînâ’nın bir devamı olarak görmekte ve bu sürekliliği sağlayacak şekilde savunmacı bir şekilde onu yorumlamaktaydı. Mesela İbn Sina’nın en bilinen talebesi Ebü’l-Hasen Behmenyâr b. Merzübân (ö. 458/1066) ile doğrudan talebesi olmasa da İbn Sinacı bir filozof olan Ömer b. Sehlan Sâvî (ö. 540/1145) sırasıyla, Kitâbü’t-Taḥṣîl ve el-Beṣâʾirü’n-Naṣîriyye adlı eserlerinde İbn Sina’nın Şifa ve İşarat’taki mantık programını sunum ve tertip bakımından korumuşlardır.
Mantığın islami ilimler ile buluşması ve meşruiyet kazanması ilim tarihi açısından önemli bir aşamadır. Gazali tehafütül-felasife eseriyle Meşşâî filozofları eleştirmiş hatta üç meselede küfre düştüklerini iddia etmiştir. Tüm bunlar yanında o, Meşşaî sistemin takdim ettiği mantık ilminin gerekli bir ilim olduğunu düşünmüş ve mantığı yunan metafiziği, meşşai ilahiyat, yeni eflantuncu kozmoloji bagajlarından kurtarılmış bir ilim olarak göstermeye çalışmıştır. Dahası Gazali, filozoflar eleştirilecekse bu eleştirilerin metafizik teorileri hedef alması gerektiğini söyler. Mantıktan hareketle filozoflar eleştirilmemeli, hele ki bu din namına asla yapılmamalıdır. Gazali, ‘metafizikten bağımsız bir metodoloji’ olduğu vurgusu ile mantığın islami ilimlerde uygulanmasının -bırakın mahzuru- gerekli dahi olduğunu savunur. Onun “Mantık bilmeyenin ilmine güven olmaz” sözü ile mottolaşan bu yaklaşım, usul-ı fıkıh başta olmak üzere diğer tüm akli ve nakli ilimleri mantıksal dilin formu içinde dile getirilen bir malzeme haline getirmiştir. Gazâlî’nin bıraktığı birikim ile eli güçlenen kelamcıların, eş-Şeyhu’r-Reîs’in külliyatını değerlendirmesi ise çok daha farklıdır. Mütekellim olarak adlandırılan bu grup içinde şüphesiz en etkili isim Fahreddin er-Râzî’dir (ö. 1210).
İbn Sinacı Mantığın Yeniden Yorumlanması: Fahreddin Râzî
İbn Sînâ’nın kendisinden önceki filozoflara karşı göstermiş olduğu bireysel özgüven ve ilmi dirayetin bir benzerini Fahreddin er-Râzî, İbn Sînâ’nın mantık külliyatı üzerinde göstererek eş-Şifâ ve İşârât mantığını gözden geçirir ve kapsamı daha daraltarak yeni bir düzenleme yapar. Mulahhas fî’l-hikme ve’l-mantık adlı eserinde ortaya koyduğu kavram-yargı-çıkarım-burhan başlıklı içerik, informel mantık meselelerini, mantığın temel konuları arasından çıkararak daha formel bir yapının öne çıkmasını sağlar. Hatta bu yönüyle sonraki yüzyıllarda ortaya çıkacak olan medrese ders kitaplarının evrim sürecini başlatan kişinin Fahreddîn er-Râzî olduğu söylenebilir.
Fahreddîn er-Râzî’nin gerek İşârat Şerhi’nde gerekse Mulahhas, Muhassal ve Şerhu’l-Uyûn’da dile getirdiği bir çok tanım ve problem sonraki mantıkçıları oldukça meşgul etmiştir. Sezgisel olarak veya İbn Sînâ’nın otoritesinden ötürü doğru kabul edilen Meşşai mantığının temel teorileri ve tanımlarını hedef alan Razî, mantıksal tanımın imkansızlığı teorisini ortaya atarak örnek olarak, tanım yapmanın mümkün olmadığını iddia eder. Ona göre tanım ile tanımlanan mereolojik açıdan değerlendirildiğinde birbirinin aynısıdır. Bir şeyin kendi kendisiyle tanımlanması imkansız olduğu için tanım yapmak imkansızdır. Ayrıca eşyanın mahiyetlerini bilmeye yönelik dile getirdiği kuşkular ilk başta özcü karakterdeki kavramlar mantığının tanım teorisini bir sıfatlar teorisine, yani aslında arazlar ile kurulan sınırlı bir kavrama seviyesine indirmiştir. Kısaca Fahreddîn er-Râzî, İbn Sinâcı mantığın felsefî-metafiziksel içeriklerine yönelik kuşkularını dile getirerek kelamî çizginin sunduğu bilinçli bir tercihle bu mantığın formel yönünü öne çıkarmıştır. Önermelerin zamansal ve metafiziksel modaliteleri arasında İbn Sînâ’dan daha keskin ve sistematik bir ayrım benimseyen Râzî, kendisinden sonraki müteahhirîn dönem mantığında İbn Sînâ’daki modalitelerden çok daha fazlasının ortaya çıkmasının da yolunu açmıştır.
Razi mantığı ve epistemolojisinin en belirgin karakterlerinden biri kavramsal dolaysızlık kuramı yani kavramların verili olduğu, başka kavramlar dolayımıyla türetilemeyeceği görüşüdür. Türetim yapmak, önceki bilgilerden hareketle yeni bilgiler elde etmektir. Mesela bir türetim mekanizması olan kıyasta ilk iki öncülün bilgisinden hareketle sonuçtaki yargı türetilmiş olur. Buna göre kavramsal dolaysızlık, önceki bilgilerden hareketle yeni bilgilerin türetilebilir olmasını sadece yargılar/önermelerden hareketle yeni yargıların türetilebileceğini aynı türetimin kavramlar için geçerli olmadığını ifade eder. Burada Razi, Menon Paradoksunun kavram düzeyinde hala geçerli olduğunu ispatlamaya çalışarak şu sonuca varır: Mantıksal araçlar –mesela kıyas teorisi- kullanılarak bir yargıyı ispat edebiliriz fakat bir kavramı bu mantıksal araçları –mesela tanım teorisi- kullanarak kavratamayız. O halde kavramları nasıl biliyoruz sorusuna cevap sadedinde Razi daha genel epistemik bir ilkeye sıçrar: Tüm kavramlar bedihidir yani onlar mantıksal araçlar dışında bize verilmektedir. Sonuç olarak klasik mantıkta, tanım teorisi kapsamında işlenen ve bileşik nesnenin ne olduğunu ortaya çıkarmayı hedefleyen özcü tanım teorisi, Razi tarafından rafa kaldırılır.
Fahreddîn er-Râzî’nin, İbn Sînâ’dan farklı bir programı olduğu klasik dönem bilginleri tarafından da fark edilmiştir. Tarihçi İbn Haldûn, İbn Sînâ sonrası mantıkta yaşanan dramatik farkların ve yeni bir mantık projesi olarak ortaya çıkan epistemik içerikten arındırılmış ve formel karakteri baskın yeni kitapların baş mimarı olarak Râzî’yi göstermektedir. ‘Kesin öncüllerden oluşan geçerli bir kıyas’ olarak tanımlanan burhan teorisi, klasik felsefenin yöntemsel idealini yansıtmakla birlikte müteahhirîn dönemde yazılan mantık kitaplarının sonunda dar kapsamlı bir anlatımla adeta geçiştirilmiş gibidir.
İbn Haldûn’un “doğuda kitaplarına itibar edilen” bir bilgin olarak betimlediği Efdaluddîn el-Hunecî (ö.1248), onun gözünde, Râzî’nin bir devamıdır. Hunecî’nin en önemli eseri Keşfu’l-esrâr an gavâmizi’l-efkar’ıdır. Bu eserde sık sık İbn Sînâ ve Fahreddin Razi’nin görüşlerini karşılaştıran Hunecî’nin ayrıca el-Cümel ve Kitabu’l-Mucez fi’l-mantık adında daha özet nitelikte iki mantık eseri daha vardır. Bu kısa eserleri eğitim çevrelerinde yaygın olarak kullanılmıştır. Nitekim İbn Haldûn, özet eserlerin pedagojik amaçlara olan uygunluğundan dolayı mütekaddim mantıkçılarının yöntem ve kitaplarının artık önemini kaybettiğinden yakınır. Şüphesiz bu durum Râzî’nin başlattığı projenin Hunecî tarafından devam ettirilmesinin önemli sonuçlarından biridir.
Râzî ve Hûnecî’nin açtığı bu yol Esîruddîn el-Ebherî (ö. 1265), Ali b. Ömer el-Kâtibî (ö. 1277), Sirâcuddin el-Urmevî (ö. 1283), Şemseddin es-Semerkandî (ö. 1303), ve Saduddin et-Teftâzânî (ö. 1390) tarafından takip edilerek yerleşik hale getirilmiştir. Mantık alanında bir çok yenilikçi görüşün sahibi olan Hunecî, De Morgan kurallarını ilk fark eden mantıkçıdır. Ayrık şartlı olumlu bir önerme ile tümel evetlenmiş bir önermenin değilinin birbirine eşdeğer olduğunu tespit eden Hunecî, mümkün önermelerin döndürmesinin olamayacağını iddia etmiştir. Ayrıca küçük öncülü imkan modalitesinde olan birinci şekil kıyasların geçersiz olduğunu belirtmesi müteahhir dönem modalite anlayışının önemli kurallarından biridir. Hunecî’nin İbn Sinâ’dan ayrıldığı görüşlerinden biri de mantığın konusuyla ilgilidir. İbn Sînâ mantığın konusunun ikinci akledilenler (el-ma‘kûlât es-sânî) olduğunu söylerken Hunecî kavramsal ve yargısal bilinenlerin (el-ma‘lûmat et-tasavvuriyye ve’t-tasdîkiyye) mantığın konusu olduğunu iddia eder. Onun bu görüşü sonraki mantıkçıların bir çoğu tarafından kabul edilmekle birlikte bazı istisna isimlerce de –mesela İbn Mutahhar el-Hillî (ö. 1325)– eleştirilmiştir.
İslam mantık tarihi açısından 13. yüzyıl için ‘Râzî ve Hunecî sonrası dönem’ şeklindeki bir betimleme pek abartılı bir ifade olmayacaktır. Bu yüzyıl genel olarak İslam eğitim tarihi açısından, özel olarak da mantık ilmi açısında bir dönüm noktasıdır. Râzî ve Hunecî tarafından rafine edilen ve yeni analizlerle zenginleştirilen mantık ilmi Ebherî, Kâtibî ve Urmevî’nin katkılarıyla nesiller arası aktarıma sokulacak bir forma sokulmuştur. Bu müelliflerin yazdıkları risaleler ezberlenmeyi kolaylaştırması yanında ufak ve yoğunluklu yapıları nedeniyle ayrıntılı tahlil edilme ve açıklanma ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla bu yüzyıldan sonraki asırlarda mantık geleneği daha çok şerh ve haşiyeler üzerinden devam ettirilmiş ve bu durum mantık metinlerinin hareket noktasını isim merkezli olmaktan çıkararak metin merkezli bir yapıya büründürmüştür.
Şüphesiz İslam mantık tarihinin pedagojik açıdan en önemli metinlerinden biri Esîruddîn el-Ebherî’nin Îsâgûcî’sidir. Porfiryus’un sadece beş tümeli ele alan Eissagôgê’sinden farklı olarak Aristotelesçi mantığın bütün kısımlarına bir giriş niteliğindeki eser medrese müfredatının ilk seviye (ibtidâ) eseri olarak okutulmuştur. Her ne kadar bu eser, mantığa genel bir giriş olarak kaleme alınsa da modalite gibi konuları içermediği gibi, eserde kıyasın farklı epistemik içeriklerine bağlı olarak sınıflandırılan beş sanat konuları son derece kısa bir şekilde kendisine yer bulur. Başlangıç seviyesinde olan bu metinde kuramsal tartışmalar yer almaz, mantık ilminin genel kural ve kaideleri derli toplu bir şekilde sıralanır. Hatta tasavvur ve tasdik ile ilgili kavramların tanımları ve taksimleri tanımlanmak yerine örnek cümlelerle tarif edilir. Ebherî’nin Îsâgûcî’si günümüzde de hala yazılmaya devam eden şerh ve haşiyeleriyle hayatiyetini devam ettirmektedir. Îsâgûcî dışında Beyânü’l-esrâr, Telhîsü’l-hakâik, el-Metâli‘ ve Zübdetü’l-hakâik, Tenzîlu’l-efkâr adlı eserlerinde de mantığa yer veren Ebherî’nin mantık alanındaki etkisi, bizzat öğrencisi olan Kâtibî tarafından devam ettirilecek olsa da eserleri arasından Îsâgûcî, İslam mantık tarihinin eser eksenli devam eden gelenek içinde en hareketli ana metinlerden biri olacaktır. Onun Ta‘dilu’l-mi’yâr adındaki eseri ise Nasiruddîn et-Tûsî (ö. 1274) tarafından müstakil bir eser ile eleştirilecektir. Bu eleştirilere konu olan problemlerden biri ise yalancı paradoksudur (cezru’l-esamm). Ebherî, yalancı paradoksu içeren bir önerme için özel doğruluk şartları teklif ederken aynı paradoks Kâtibî, İbn Kemmûne (ö. 1284), Şemseddin es-Semerkandî, Celâleddin ed-Devvânî (ö. 1502) gibi mantıkçılarca da incelenecek hatta Gıyâseddin ed-Deştekî (ö. 1542) konu ile ilgili Risâle fî şubheti cezri’l-esamm adında müstakil bir risale kaleme alacaktır.
Genel olarak 13. yüzyıldaki mantıkçıları, Aristoteles’in eserleri ile değil tamamen İbn Sînâ’nın mantık mirası ve onun şârihleri ile ilgilenmişlerdir. Mesela Nasîruddîn et-Tûsî, İbn Sînacı mantık programını oluştururken Ömer b. Sehlan es-Sâvî’yi (ö. 1145) okumuş fakat çoğunlukla Fahreddin er-Râzî’yi takip etmiştir. İbn Sînâ’ya ait tümel olumsuz mutlak önermelerin, modaliteleri değiştirilmeden çelişiklerinin alınamayacağı, bu tür önermelerinin çelişiğinin ancak süreklilik kipinde bulunabileceği görüşünü kabul eden Tûsî kapsamı daha da genişletir. Ayrıca İbn Sînâ’nın zâtî okuma ile sınırlandırdığı önermelere yönelik bu tezin vasfî önermeler için de uygulanması gerektiğini gösterir. Tûsî geriye birçok mantık eseri bırakmıştır: Esâsu’l-iktibâs fi’l-mantık (Farsça kaleme alınmış olan bu kitap daha sonra Molla Hüsrev tarafından Arapçaya tercüme edilmiştir), Şerhu’l-İşârât (mantık kısmı), Tecrîdu’l-i‘tikâd (mantık kısmı), Ta‘dîlü’l-mi‘yâr fî nakdi Tenzîli’l-efkâr (Ebherî eleştirisi). Tûsî’nin eserleri sonraki mantıkçılar için müracaat kitapları olarak kullanılmış fakat Tecrîd dışındaki mantık eserleri şarihlerin ilgisini çekmemiştir. Asıl ilgiyi gören isim Meraga Rasathanesinde Tûsî ile birlikte çalışmış olan ve Kutbuddîn Şîrâzî (ö. 1311) ile Mutahhar Hillî’ye hocalık, Ebherî’ye ise bizzat talebelik yapmış olan Kâtibî’dir.
İbn Haldûn her ne kadar mantık telifleri için Fahreddin er-Râzî ve Hunecî’yi bir dönüm noktası olarak zikretse de Râzî-Hunecî çizgisinin tezleri daha rafine bir şekilde Kâtibî’nin er-Risâletü’ş-Şemsiyye’sinde somutlaşacaktır. İlhanlılar’ın veziri Şemseddin el-Cüveynî’ye ithaf edilmiş olan bu eser, Ebherî’nin Îsâgûcî’si ile birlikte İslam mantık tarihinin, üzerine en fazla şerh ve haşiye yazılan eserlerden biri olacaktır. Bunun temel nedenleri arasında, eserin son derece etkili şârih ve muhaşşîler tarafından işlenmesi ve medreselerde orta seviyede okutulan müfredat kitabı olarak belirlenmiş olması sayılabilir. Dolayısıyla, eser eksenli devam eden mantık geleneği içinde Şemsiyye şerh ve haşiyeleri ana arterlerden biri olarak görülebilir. Kâtibî Şemsiyye’de; Hunecî’nin, İbn Sînâ, Râzî ve Tûsî’den ayrılarak iddia ettiği mantığın konusunun tasavvur ve tasdik türünden bilinenler görüşünü sürdürür. Mantığın konusu ile ilgili yaptığı açıklamalar hem ibare hem de yaklaşım açısından neredeyse tamamen Hunecî’nin Keşfu’l-esrâr an gavâmizi’l-efkâr adlı eserinin etkisindedir. Fasıl kavramını İbn Sînâ eş-Şifâ’da sadece mahiyetin faslı olarak sunarken el-İşârât’ta cinsin faslı ve mahiyetin faslı olmak üzere ikili bir tasnif içinde değerlendirir. Kâtibî, bu konuda İşârât’ı takip eder. Tasdik kavramı için sunmuş olduğu tanım ise ilerleyen dönemlerde konuya özgü telif edilen risalelerde, daha önce hiç kimsenin dile getirmediği nevzuhur bir görüş olarak nitelendirilir ve eleştirilir. Kâtibî’nin, Câmiud’d-dekâik, Bahru’l-fevâid adlı eserleri Şemsiyye’den daha kapsamlı mantık eserleri iken el-Munassas fî şerhi’l-Mülahhas ve Şerhu Keşfi’l-esrâr an gavâmizi’l-efkâr’da sırasıyla Fahreddin er-Râzî ve Hunecî’yi şerh etmiştir. Eserleri içinde Şemsiyye’nin revaç bulmasının önemli sebeplerinden birinin de Kutbuddin er-Râzi (ö. 1365) ve Seyyid Şerif el-Cürcânî (ö. 1413) gibi etkili bilginlerin bu eser üzerine şerh ve haşiye yazmalarıydı.
Aynı ikilinin öne çıkardıkları diğer eser ise Kadı Siracuddîn el-Urmevî’nin (ö.1283) Metâliu’l-envâr adlı eserin mantık kısmıdır. Osmanlı medreselerinde son seviye mantık kitabı olarak da okutulan eser, şerh-hâşiye açısından Şemsiyye kadar zengin değildir ve üzerine yazılan eserlerin büyük çoğunluğu haşiyedir. Eserin en önemli şerhi Kutbuddin er-Râzî’nin Levâmiu’l-esrâr’ıdır. Öte taraftan metnin müellifi, yani Urmevî daha sonra Metâli’yi gözden geçirerek Levâmiu’l-metâlî adında müstakil bir eser daha yazmıştır.
İşrâkî Felsefe ve Huzuri-Husuli Bilgi Tartışması
13.yüzyıl Şihâbuddîn Sühreverdî’nin işrak felsefesi açısından önemli şarihlere kavuştuğu bir döneme de tanıklık eder. İbn Kemmûne (ö. 1284) ve Şemseddin eş-Şehrezûrî (ö. 1288) ile 14. yüzyılda Kutbuddin eş-Şîrâzî, Hikmetü’l-işrâk’a şerhler yazar. Bu şerhlerde mantıksal bilginin ne olduğu sorusu tasavvur ve tasdik probleminin bağlı olduğu bilgi kategorisine yönelik bir katkı sunar. İşrakî felsefenin son derece vurgulu husûlî ve hudûrî bilgi ayrımı mantıksal bilgiye uygulandığında ortaya tasavvur ve tasdik olarak ikiye ayrılan bilginin mutlak anlamda bir bilgi değil de bir suret gerektiren husûlî bilgi olduğu iddiası öne sürülür. Bu ayrım sonraki yüzyıllarda kimi mantıkçılar tarafından dikkate alınarak; mantık kitaplarında, hudûri bilginin değil aslında husûlî bilginin tasavvur-tasdik olarak taksim edildiğine dikkat çekilir.
Yenilenme Dönemi’nde mantık kapsamında değerlendirilebilecek önemli bir yenilik ise âdabu’l-bahs ve’l münâzara ilminin doğuşudur. Aristoteles’in Topikler’i ile ilm-i hilâf ve ilm-i cedelden oluşan bir arka plana sahip olsa da, müstakil bir ilim olarak Şemseddin es-Semerkandî’nin (ö. 1303) Kıstâsu’l-efkâr adlı eserinin son kısmı bu ilmin ilk metnidir. Bilimsel iddiaların nasıl gerekçelendirileceği, kıyas formunda dile getirilen önerme içeriklerine yönelik itirazların türleri yani bir argümanın nasıl değerlendirileceğine ilişkin kuralların incelendiği bu ilim beraberinde ayrı bir şerh-haşiye geleneği de oluşturacaktır. Alet ilimleri olarak dilbilgisi, belagat, fıkıh usulü ve mantığın yanında artık münâzara ilmi de bilginler için olmazsa olmaz türünden bir kabul görecek ve bu ilmin en temel hamleleri olan öncüllerin doğruluğunu sorgulamak, çelişik sonuç türetmek, karşıt örnek bulmak, saçmaya indirgemek, gerçek nedenin tespit edilmemiş olduğunu göstermek müteahhirîn dönem bilimsel metinlerinde sıklıkla kullanılacaktır.
Argümanı değerlendirmeye ilişkin olan bu metinler içinde Osmanlı medrese müfredatında da yer alan ve Hüseynî olarak veya Âdâbu’l-Fâdıl es-Semerkandî adlarıyla meşhur olan eserin bir çok şerh ve haşiyesi vardır. Kemaluddin Mes‘ûd eş-Şirvânî’nin (ö. 1499-1500) şerhi ile Şeyhu’l-islam Zekeriya el-Ensârî’nin Fethu’l-vehhâb adlı eserleri önemli şerhlerdendir. Zaman içinde âdâb ile ilgili müstakil metinler de oluşturulur. Adûdudîn el-Îcî (ö. 1355), Taşküprülüzâde Ahmet Efendi (ö. 1561) ve İbn Kemal’in münâzara risaleleri (ö. 1534) Yenilenme Dönemi’ndeki dikkat çekici metinler olarak sayılabilir.
Mantık Ders Kitaplarının Yazılması
14. yüzyılın başları, mantık tarihi açısından, eş-Şemsiyye üzerine yazılmış önemli şerhlere tanıklık eder. Eserin ilk şerhlerinden biri İbn Mutahhar el-Hillî’nin el-Kavâidü’l-celiyye fî şerhi’r-Risaleti’ş-Şemsiyye adlı eseridir. Şerhin geneli Kâtibî’nin mantık programına eleştiriler ihtiva eder. Özelde ise Hunecî ve Kâtibî’nin mantığın konusuna dair yeni tekliflerini doğru bulmadığını belirten Hillî, diğer mantık eserlerinde İbn Sînâ’nın ikinci akledilenler iddiasını sürdürür. el-Levâmiu’l-ilâhiyye fi’l-mebâhisi’l-kelâmiyye adlı kelam eserinin bir kısmını da mantığa ayıran Hillî, ayrıca Tûsî’nin Tecrîdu’l-i‘tikâd adlı eserinin mantık kısmına Cevheru’n-nâzîd adını verdiği bir şerh yazmıştır. Belirtmek gerek ki Hillî’nin Şemsiyye şerhi, Kutbuddin Râzî’nin Şemsiyye şerhi kadar ilgi görmemiştir.
Bu yüzyılın en önemli ismi Kutbuddin er-Râzî’dir (ö.1365). Yazdığı eserler medrese müfredatının en önemli metinleri haline gelmiştir. Râzî ilk önce Urmevî’nin Metâliu’l-envâr’ına yazdığı Levâmiu’l-esrâr ve daha sonra Kâtibî’nin er-Risâletü’ş-Şemsiyye’yesine yazdığı Tahrîru’l-kavâid adlı eserlerle asıl şöhretini kazanmıştır. Tahkik tavrını sürdüren bir müellif olarak o, şerh yöntemi olarak sadece metin sahiplerinin maksadını ifade etmekle kendini sınırlamaz. Bu tavrı şikayet sebebi olsa da daha önce kimsenin dile getirmediği mantıksal analizleri şerhin dışına çıkarak özgüvenle dile getirir. Mesela Kâtibî’yi şerh ederken onun kastettiği anlamdan bağımsız olarak; bir önermeyi oluşturan parçalara ilişkin iki veya üç parçalı bileşen şeklindeki klasik yaklaşımların yerine, konu- yüklem-ilişki bağı ve hüküm bağı olmak üzere önermenin dört parçalı olduğunu iddia eder. Bu konu, sonraki yüzyıllarda belli konulara odaklı özel mantık risalelerinin gözde meselelerinden biri olacaktır. Mantığın problemlerine yönelik müstakil tek konu eksenli risaleler de kaleme alan Kutbuddin er-Râzî’nin Risâletâni fi’t-tasavvur ve’t-tasdik, Risâletü’l-mahsûrât, Rîsâle fî tahkîki’külliyât’ı gelecek asırlarda problem eksenli özel mantık risalelerinin adeta birer prototipi olarak kabul edilebilir.
Kutbuddin er-Râzî’nin asıl etkisi yazmış olduğu şerhlerdir. Onun şerhlerde sanal bir tartışma diyaloğu şeklinde formüle ettiği her mesele kendinden sonraki mantık geleneğinin tartışacağı sorunlar kümesini oluşturmuştur: Tasavvur-tasdik kavramının mahiyeti ve basitlik-bileşikliği sorunu; bilinmeyen nesnelerin hükme konu olması, gerektirme türleri ve hakîkî- zihnî-haricî gereklilik arasındaki farklar, olumlu kategorik önermelerde önermelerin ontolojik karakterleri açısından gönderimi olmayan nesnelere ilişkin yüklem teorisinin sınırları vb. Buna göre, bilhassa 14. yüzyıldan sonra yaygınlaşan müstakil mantık risalelerinin ele aldıkları konuların büyük çoğunluğunun geriye doğru takibi Kutbuddin er-Râzî’nin Şemsiyye ve Metâli şerhleri üzerinden yapılabileceği gibi, problem odaklı müstakil risalelerine bakılarak sonraki mantıkçıların hangi konulara niçin ilgi duyduğu da bir ölçüde anlaşılabilir.
Mantığa Yönelik Eleştiriler
Mantık ilminin yeniden düzenlenmesine ilişkin içerdeki seslerden farklı olarak, Hanbeli fakihi İbn Teymiyye (ö. 1328) bu ilme tamamen şüphe ile yaklaştı. er-Redd ale’l-Mantıkıyyîn adlı eserinde mantığın, tanım ve kıyas şeklindeki iki temel teorisinin çelişkiler barındırdığını, bir şeyin tanımında kullanılan unsurların bedihi bir kavramda sonlanması gerektiği ya da sonsuza kadar geri gidişlere yahut bir kısır döngüye sebep olacağını söyleyen İbn Teymiyye’ye göre, eni-konu bedihi kavramlara ihtiyaç duyduğumuza göre tanımsız olarak kavranan şeyler de mevcuttur. Demek ki Aristotelesçi mantığın ‘hiçbir şey tanımsız kavranılamaz’ iddiası doğru değildir. ‘Kıyassız tasdik elde edilemez’ şeklindeki benzer iddiayı da çürütecek karşıt örnekler getiren fakih, mantığa biçilen ‘tüm ilimler için alet’ olduğu şeklindeki rolü metafiziksel bilgi ve fiziksel bilgiler karşısında mantığın yetersizliğine dair karşıt örnekler ile nakzetmeye çalışır. İbn Teymiyye’nin kuramsal eleştirileri, Celâleddin es-Suyûtî (ö. 1505) tarafından tekrar canlandırılsa da bir gelenek oluşturamamıştır. Fakat bu noktada İbn Teymiyye ve ekolünün yaklaşımıyla ile dikkat çeken husus, Gazali ile başlayan “metafiziksel tezlere kapılmadan da mantık ile uğraşılabilir” yaklaşımına karşıt bir yaklaşım sergilemiş olmasıdır. İbn Teymiyye’ye göre Yunan mantığı Yunan metafiziğinin bir ürünüdür bu metafiziksel tezler kabul edilmeden mantık yapılamaz. Öte yandan mantık, aklın bir ürünüdür. Vahiy gibi metafiziksel bir kaynağın oluşturacağı metafiziksel kurallar hakkında hüküm verebilecek bir yapıya sahip değildir. Özetle İbn Teymiyye, Gazali’yi mantığı nötr bir metodoloji olarak sunması, metafiziksel bağlanmalarını görmeden dini terimlerle takdim etmesi hususlarında eleştirerek mantığın, Yunan metafiziğine uygun oluşturulmuş bir metodoloji olduğunu iddia ederek vahye dayalı bilginin doğru-yanlış kriteri olarak kullanılmayacağını ileri sürmektedir.
***
Şemsiyye’nin Kutbuddin er-Râzî şerhi ile kazandığı ün bir çok bilgini bu eser üzerine çalışmaya teşvik etti. Bu süreç içinde öne çıkan önemli şerhlerden biri de Saduddîn Teftâzânî’nin Şemsiyye şerhidir. Şerhin girişinde Teftâzânî; müteahhirîn mantığının genel bir karakteristiği olarak, son derece önemli bir konu olmasına rağmen beş sanata hak ettiği değerin verilmediğinden yakınır. Böylesi önemli konular yerine o kadar da gerekli olmayan önermeler arası ilişkiler, döndürme ve yüklemli kıyasların uzun uzadıya incelenmesini garipser. Şemsiyye ile yaklaşık kapsamda yazmış olduğu Tehzîbu’l-mantık eseri ise mantık geleneğinin şerh-haşiyeler üzerinden devam eden telif biçimi içinde Îsâgûcî, Şemsiyye, Metâli gibi önemli eserler arasına girecektir. Bu eserin öne çıkan şerhi Celâleddîn ed-Devvânî ile Molla Abdullah Yezdî’nin (ö. 1581) şerhleridir. Teftâzânî mantık felsefesi açısından da önemli bir yerde durur. Klasik mantığın dayandığı metafizik kabuller mantık kitaplarından ziyade kapsamlı kelam kitaplarında tartışılır, hatta belagat kitapları da mantık felsefesi açısından önemli pasajlar barındırır. Bu açıdan Teftâzânî’nin, her ikisi de sonraki yüzyıllarda derin etkiler oluşturmuş belagatta el-Mutavvel ve kelamda Şerhu’l-Mekâsıd adlı eserleri mantık felsefesi için kaynak eserler hüviyetindedir. Mesela, İşârât ve Şemsiyye şerhleri üzerinden gelen yüklemleme dilemmasını çözmeye yönelik teklifini Şerhu’l-Mekâsıd adlı eserinde ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Bahsi geçen eserde, bir önermenin oluşabilmesi için önermedeki konu ve yüklemin farklı anlamlara fakat her ikisinin de aynı gönderime sahip olması gerektiğini söyler. Anlamca birbirinden farklı olan iki kavramdan hareketle bir önerme kurularsa analitik ifadelerin bilgiyi arttırmaması sorunu yaşanmaz. Mesela “Yeryüzü yeryüzüdür” sözde önermesi aslında bir önerme değildir. Zira konu ve yüklem birbirinden farklı kavramlar değildir. Kavramların birbirinden farklı olmasını yeterli bulmayan Teftazani, önermede bir birlik noktası olması gerektiğini söyler. Bu ise konu ve yüklemin gönderimlerinin aynı şey olması sayesinde gerçekleşir. Mesela “Ali ayaktadır” önermesinde konu ve yüklem olan sırasıyla ‘Ali’ ve ‘ayakta olma’ niteliği birbirinden farklı kavramlar olduğu için önerme anlamlı; ‘Ali’ tekil teriminin tuttuğu birey, ‘ayakta olan’ kavramı içindeki birey ile aynı birey olduğu için de birbirinden tamamen farklı iki kavram olmadığından ortak bir bireyde birleştikleri için birliği sağlanmış bir önermedir.
Kutbuddîn er-Râzî’nin mantık alanında etkilediği isimlerden biri de 14. asrın en önemli isimlerinden Seyyid Şerîf el-Cürcânî’dir (ö. 1413). Râzî’nin Tahrîru’l-kavâid’ine yazdığı tam haşiye ile Levâmiu’l-esrâr’ın tasavvurât kısmına yazdığı haşiyeler içinde Tahrîru’l-kavâid haşiyesi ilerleyen yüzyıllarda bilhassa Osmanlı ulemasının ilgisine mazhar olur. Mesela Kara Davud b. Kemal el-Kocevî’nin (ö. 948/1541) haşiyesi yukarı-iktisad seviyesinde bir metin olarak kabul görmüştür. Kutbuddîn er-Râzî’nin ilgili olduğu mantık problemleri ile de hemhal olan Cürcânî tıpkı onun gibi, tasavvur ve tasdik problemi hakkında Risâle fî taksîmi’l-ilm adında müstakil bir eser yazar ve kendinden önceki görüşlerin her birini tasnif ederek kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutar. Ona göre tasavvur ve tasdik kavramlarının tarifleri mantığın gayesine odaklanarak yapılmalı bu ayrım yapılırken de tasavvur ve tasdik türü bilgilere birbirinden tamamen farklı metotlar kullanarak vardığımız hesaba katılmalıdır. Râzî ve Cürcânî’nin probleme ayrı bir yer ayırması ilerleyen süreçte ‘tasavvur-tasdik’ veya ‘ilim risaleleri’ olarak adlandırabileceğimiz özel risalelerin yazılmasına yol açar. Bu tür risalelerin bir örneği de Molla Fenârî’nin (ö.1431) cihetü’l-vahde kavramsallaştırması ile Îsâgûcî şerhinde bahsettiği cihetü’l-vahde risaleleridir.
Önde gelen Osmanlı ulemasından olan Molla Fenârî mantık alanında etkili eserler bırakmıştır. Füsûlu’l-bedâi‘ adlı fıkıh usulü kitabının girişi aslında hacimli bir mantık kitabıdır. Fakat en yaygın eseri Ebherî’nin Îsâgûcî’sine yazmış olduğu şerhtir. Medreselerde ders kitabı olarak da okutulan eser ayrı bir şerh-haşiye dalgası oluşturan kitaplar grubundan kabul edilebilir. Bu şerh Şihâbuddîn Ahmed b. Muhammed b. Hızır’ın (y.d. 16. yy.) Kul Ahmed veya Kavl-i Ahmed olarak adlandırılan haşiyesi ile birlikte okutulmuştur. Fenârî’nin bu şerhin girişinde, mantığa ilişkin, konu-tanım-gaye kavramları ve öğrenme fiili arasındaki bağı incelediği satırlarda kullandığı cihetu’l-vahde kavramsallaştırması kendisinden sonraki bir çok Osmanlı mantıkçısının ilgisini çekecek ve konu hakkında cihetu’l-vahde risaleleri etrafında bir literatür oluşturacak sayıda eserlerin yazılmasını tetikleyecektir.
15. yüzyılda İran ve Anadolu coğrafyasının uzağında, Kuzey Afrika’da (Cezayir, Fas, Tunus) Şemsiyye ve Metâli’den ayrı (ve hatta, muhtemelen bu kitaplardan habersiz) bir şerh-haşiye geleneği oluşmaya başlamıştır. İbn Haldûn’un hocası Muhammed Şerîf et-Tilimsânî’nin (ö. 1370), Hunecî’nin el-Mucez’ine yazmış olduğu şerh ile başlayan bu okulda daha sonra Muhammed b. Yusuf es-Senûsî’nin (ö. 1490) Muhtasaru’s-Senûsî olarak bilinen eseri şerh-haşiye faaliyetlerinin odağı haline gelir.
15. ve 16. yüzyıllarda, medrese müfredatı içindeki yerini sağlamlaştırmış metinlerle uğraşan mantıkçılar bu eserlere şerh-haşiye yazmaya ve eserlerdeki meseleler hakkında da özel risaleler kaleme almaya devam ettiler. Abdurrahman el-Ahdarî (ö. 1546) Süllemü’l-muravnak adlı manzum bir eser yazarak Îsâgûcî’yi şiirleştirdi ve ilk şerhini de kendisi yazdı. Belirtmek gerek ki bu eser de tıpkı Îsâgûcî, Şemsiyye, Metâli ve Tehzîb gibi ayrı bir şerh-haşiye zinciri oluşturacaktır. Alâüddin Musannifek (ö.1470) ve Kâdî Mîr el-Meybüdî (ö. 1503-1504) Şemsiyye’ye yeni şerhler yazarken İsâmuddîn el-İsferâyinî (ö.1538) Şemsiyye ve Tehzîbu’l-mantık ile Semerkandî ve Îcî’nin münâzara metinlerine yazdığı kapsamlı haşiyeler kaleme almış ve Risâle fi tahkîki’l-mahsûrat, Risâle fi beyâni’n-niseb beyne’l-kazâyâ, Risâle fi beyâni taksîmi’l-kaziyye gibi risalelerde de niceleyiciler, önermeler arasındaki ilişkiler ve önermenin taksimi problemleriyle uğraşmıştır. Bu örnekler özel risalelerin konu çeşitliliğini göstermesi açısından da mühimdir. Özel mantık meselelerini ele alan müelliflerin özellikle Kutbuddin er-Râzî ve Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin ilgilendikleri problemlerle yakından ilgili olduğu söylenebilir. Mesela Osmanlı ulemasından Taşköprülüzâde Ahmet Efendi (ö. 1561) Âdabu’l- bahs ve’l münâzara dışında müstakil mantık eseri yazmamış fakat Şemsiyye ve Metâli şerhleriyle birlikte şarihlerin özel risalelerde tartıştıkları konulara ilişkin bağımsız risaleler yazmış ve bu risalelerde tasavvur-tasdik problemi, tam tanımın imkanı, zihnî varlık, mutlak meçhul, tümellerin ontolojik değeri gibi oldukça önemli sorunlara eğilmiştir. 16. yüzyıldan sonraki yüzyıllarda da mantıkçılar aynı konularla uğraşmayı sürdürdüler.
Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere İbn Sînâ sonrası dönemde 13. yüzyıla kadar mantık çalışmaları büyük ölçüde İbn Sînâ ve şarihlerinin eserleriyle ilgilenmek şeklinde tezahür ediyordu. Bu alışkanlığın Kutbuddîn er-Râzi’nin Şemsiyye ve Metâli şerhlerinden sonra değiştiği söylenebilir. Bu etkinin oluşumu sadece Kutbuddîn er-Râzî’nin dirayetine bağlanamaz. Medreselerin yaygınlık kazanması, bu kurumlardaki eğitimin daha rafine ve daha özet eserler üzerinden gerçekleştirilme ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Genel anlamda medrese metinlerinin kaleme alınması ve özel anlamda Kutbuddîn er-Razi şerhlerinin dolaşıma girmesinden sonra İslam mantığı, İbn Sînâ mantığından olmasa da onun metinlerinden büyük ölçüde ayrıldığı bir evreye girmiştir.
Eğitim-öğretim amaçlı kitapların yazılmasından sonra mantıkçılar müstakil veya muhtasar mantık eserleri ve bunların şerh-haşiyelerini yazmış ayrıca bu şerh-haşiyelerde ortaya çıkan problemlere odaklı mini risaleler meydana getirmişlerdir. Temel metinler içinde bir şerh- haşiye dalgası oluşturan ana metinler ortaya çıkmıştır. el-Mûcez, Îsâgûcî, er-Risâletü’ş-Şemsiyye, Metâliu’l-Envâr, Tehzîbu’l-Mantık, Muhtasaru’s-Senûsî, Süllemü’l-Muravnak, Hüseyniye âdâb-ı Îcî, âdab-ı Taşköprülüzâde bu tür eserlere örnek olarak verilebilir.
Şüphesiz 12-16. yüzyıllar arası mantık çalışmaları sadece mantık kitaplarına hasredilemez. Mütekellim tarzını benimseyen birçok bilgin, kelam ve usul-i fıkıh kitaplarının giriş kısmını mantığa ayırmışlardır. Bu durum mantık ilminin nazarî ilimler için bir ‘gerek şart’ teşkil ettiğini, bu tür ilimlerde formel yapının mantık ile kurulmuş olduğunu gösterir. Mesela Kâdî Beydavî’nin Tevâliu’l-envâr adlı kelam kitabı ile Molla Fenarî’nin Füsûlu’l-Bedâi‘ adlı usul-i fıkıh kitabının mukaddimeleri tamamen mantık ilmine ayrılmıştır. Özellikle 13. ve 14. yüzyıllardan sonra mantık ve âdâbu’l-bahs ve’l-münâzara ilmi; nahiv, sarf, belagat, usul-i fıkıh ile birlikte medreselerin ve ilmî çevrelerin olmazsa olmaz alet ilimleri haline geldiler. Mantığın dil ve bağlam bilgisini gerektirmeden sadece anlamlar üzerine yoğunlaşan yapısı onu hem usul-i fıkıh hem de kelam kitaplarının formel çerçevesini oluşturan ve çıkarım kuralları ile bu ilim dallarındaki gerekçelendirme mekanizmasını kurucu işlev gören bir ilim olarak kabulü ile sonuçlanmıştır. Ebherî’nin Îsâgûcî girişinde ‘herhangi bir ilmi öğrenmek isteyen bir insanın aklında bulundurması gereken kurallar’ı anlatacağına dair vaadi, mantığa biçilen bu kapsamlı role işaret etmektedir.
XII-XVI. Yüzyıllarda Ahlâk ve Siyaset Literatürü
Genel Çerçeve
VIII. yüzyılın sonu ve IX. yüzyılda bilhassa Abbâsîler döneminde zirveye varan tercüme hareketleri sayesinde Yunan, İran ve Hint kültürlerindeki ahlâk ve siyaset temalı metinler Arapçaya kazandırılmış, bu miras neticesinde İslâm tarihinde dinî karakterini hiçbir zaman kaybetmeyen ahlâk ve siyaset aynı zamanda felsefî, ilmî ve kültürel bir ilgi ve araştırma konusu olmuştur. Böylelikle yüzyıllar içinde tefsir ve hadisten fıkıh, kelâm, tasavvuf, edeb ve felsefeye kadar İslâm ilim geleneğinin bütün sahalarında ahlâkı ve siyaseti konu edinen devasa bir literatür ortaya çıkmıştır.
Ahlâk (edeb) ve siyaset ilişkisi Sâsânî dönemi siyasetnâmelerinde bilge ve âdil hükümdarların yönetimleri anlatılırken somutlaşmış, Hint kültüründen çevrilen en önemli metin olan Kelile ve Dimne’de hikâye üslubuna bürünmüş ve Arapça’da böyle bir yazım türü IX. yüzyıldan beri gelişme göstermiştir. Ahlâkın siyasetle teorik ilişkisinin ele alınması ise daha ziyade Yunanca’dan yapılan tercüme metinler aracılığıyla mümkün olmuştur. Aristoteles’in pratik felsefe eserlerindeki çerçeveyi sürdüren ilk isimlerden biri olan Fârâbî’nin (ö. 339/950) İhsâu’l-ulûm’da ahlâk ve siyaset ilişkisini “ilmü’l-medenî” altında tartıştığını görmekteyiz. Pratik felsefe bir bütün olarak XIII. yüzyılda telif edilen bir dizi esere konu olmuş ve bu yaklaşım daha sonra farklı hacim ve türler sayesinde yaygınlaşmıştır. Ancak felsefî olsun ya da olmasın literatürün birçok örneği için bir model olma, yani pratik felsefenin tüm alanlarını bir araya getirmedeki öncülük Nasîruddin Tûsî’nin (ö. 672/1274) Ahlâk-ı Nâsırî’si ile özdeşleşmiştir.
Bilhassa Tûsî sonrası ahlâk ve siyaset düşüncesinin birbirinden ayrı ele alınması pek de kolay değildir. Bu bir aradalık hali sadece felsefî çizgide değil, edeb başta olmak üzere farklı literatürlerde de görülen bir durumdur. Biz de bu durumu dikkate alarak ahlâk ve siyaseti ayrı başlıklar şeklinde sunmayıp yazımızı literatür odaklı bir çerçevede meydana getirdik ve ahlâk ve siyasetin bu literatürlerde nasıl ele alındığını anlatmaya gayret ettik.
EDEB LİTERATÜRÜ
“Edep” İslâm düşüncesinde bir yönüyle dil âdâbı, yani dilin doğru kullanılması yönündeki eğitimi karşılayacak şekilde dil ilimleri (el-ulûmu’l-edebiyye / el-ulûmu’l-Arabiyye) için bir çatı terim olurken, diğer yandan da kişinin Rabbi, kendisi ve tüm mevcudâta karşı duruşu ve davranışlarının (âdâb) nasıl olması gerektiğini belirleyen bir kavram haline gelmiştir. Dolayısıyla edep kavramı İslâm ilimler, düşünce ve kültür tarihinde hayatın her alanını kuşatan bir değerler manzumesi mânâsında çok boyutlu bir muhtevaya tekabül eder.
Edep kavramı İslâm’da erken dönemden beri tartışılmış ve birçok tanım yapılmıştır. Bu anlamda ilk yazılan eserlerde beşerî ilişkiler ve siyâset âdâbı, ahlâk felsefesi ve kültür meseleleri edeb kavramı etrafında harmanlanarak ele alınmıştır. Bu tür eserlerin ilk örneklerinden biri İran asıllı mütercim, edip ve kâtip Abdullah b. el-Mukaffa‘’ın (ö. 142/759) Kitâbü’l-âdâb, Risâle fi’l-ahlâk, el-Hikmetü’l-medeniyye olarak da bilinen el-Edebü’l-kebîr adlı eseridir. Bir mukaddime ile iki bölümden oluşan eserin mukaddimesinde eskilere uymanın, onların ilim ve eserlerinden faydalanmanın önemine temas edildikten sonra birinci bölümde hükümdar, vezir ve valilerin idarî ve siyasî davranışlarından, ikinci bölümde insanlar arası ilişkilerden, görgü kurallarından ve gerçek dostun vasıflarından söz edilmiştir. Bir diğer eser yine Abdullah b. el-Mukaffa‘’ın el-Edebü’s-sağîr’idir. Bir mukaddime ile bir bölümden ibaret olan eserin mukaddimesinde, aklın edebe ihtiyacı ve aklın gelişmesinde edebin etkisi üzerinde durulduktan sonra akıllı insanın nefsini terbiye etmeye çalışmasının gereğinden, nefis muhasebesi yaparak nefsini kötülüklerden arındırmasının öneminden, din-akıl ilişkisiyle Allah’ın varlığının bazı delillerinden söz edilmektedir. Hükümdar, vezir ve valilere dair âdâbın yanında özellikle avama yönelik ahlâkî öğütler, vecizeler ve hikmetlerin yer aldığı eserdeki bazı sözler Kelîle ve Dimne’de de geçmektedir. İbnü’l-Mukaffa‘ el-Edebü’s-sağîr adlı eserini, okuyucusuna zihnî gelişim ve siyasî tecrübe kazandırmanın yanı sıra temel ahlâkî erdemleri kazandırmak amacıyla kaleme aldığını belirtmiştir. Öte yandan ilginç bir örnek olarak İbnü’l-Mukaffa‘ Kitâbü’l-mantık eserinde edeb ile dört ana dalı olan matematik ilimleri kastetmiştir. Matematik ilimlere edeb denmesini kalbin/aklın arınması, saflaşması, olgunlaşması serpilmesi ve en yüce ilme ulaştırması ile açıklamıştır.
İlk dönem edeb literatürünün önemli bir örneği de İbn Kuteybe’nin (ö. 276/889) Uyûnu’l-ahbâr’dır. Eserini her damak zevkine hitap eden bir sofraya benzeten İbn Kuteybe dünya ve âhiret hayatına, günlük hayatın birçok yönüne dair bilgilere, şaka, latife, mizah, zühde, takvâya, hatta cinsel hayata dair fıkralara kadar muhtelif meselelere yer verdiğini belirtmiştir. Selef-i sâlihînin âdeti üzere hayatın tabii akışı içindeki bu konulara temas edilmesinin ahlâksızlık ve günah olmadığını, asıl günahın namusu kirletmek, yalan söylemek, yalancı şahitlik yapmak, gıybet etmek gibi tutum ve davranışlar olduğunu, esasen okuyucuyu dinlendirmek maksadıyla bu tür fıkraların “çorbada tuz” kabilinden kaydedildiğini açıklamaktadır. Câhiz’in (ö. 255/869) yazdığı bazı eserlerin de edebî ahlâk ve kültür literatürüne dâhil edilmesi doğru olur.
Ahlâk ve edep ilişkisini daha teorik bir şekilde tahlil eden müellif Nasîruddin et-Tûsî’dir. Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî adlı eserindeki analizleri ahlâk, edep ve fıkıh arasındaki ilişkiler açısından önemlidir:
İnsanoğlunun işlerini ve yaşayış durumlarını düzenlemek amaçlı olan faydalı işlerinin ve güzel fiillerinin kökenleri, temelde ya insan doğasından (tab‘) ya da uzlaşıdan (vaz‘) çıkar. Esası doğa olanın özellikleri, basiretli insanların akıllarına ve feraset erbâbının tecrübesine uygun olup, zamanın farklılığı, hayatın ve gidişatın değişmesiyle değişiklik arz etmez. Bunlar daha önce zikredilmiş olan pratik felsefenin kısımlarıdır.
Burada esası uzlaşım olana gelince, eğer bunun sebebi toplumun fikriyle uygunluk ise ona âdâb ve adetler (rusûm), sebebi peygamber ya da imam gibi büyük bir kişinin fikriyle uygunluk ise ona ilâhî kanunlar (nevâmîs-i ilâhî) denilir. Bu sonuncusu da üç sınıftır. Birincisi ibadetler ve ameli hükümler (ahkâm) gibi her bir ferde yönelik olan, ikincisi aile hukuku (münâkehât) ve aile içi diğer bazı muameleler (mu‘âmelât) gibi aileler (ehl-i menâzil) için ortak olan, üçüncüsü ise cezaî müeyyideler (hudûd) ve yönetim kanunları (siyâsât) gibi şehir ve ülke sakinlerine ait olandır. İşte bunlara fıkıh denilir.
Şema: Ahlâk-ı Nâsırî’de insan fiilleri
(i) Edeb kavramı Müslümanın temizlik, ibadet dua, tilavet âdâbı gibi konuları merkeze alarak kullanıldığında fıkıh eksenli bir ahlâk ve âdâb anlayışını karşılar. Hadislerin kaynaklık ettiği bu perspektifi en iyi yansıtan eserler hadis mecmualarıdır. Bu bakışı tamamlayan fıkhın bir de muamelat boyutu vardır. Eşlerin birbirlerine karşı tutumları, çocukların terbiyesi gibi ev içi konuları, komşuluk ilişkileri, yeme içme âdabı gibi toplum ve cemiyet içindeki davranış kuralları söz konusu olduğunda da fıkhî bir yaklaşım belirleyicidir. Burada özetlenen maddeler hadis mecmuaları ve bu çizgide yazılan fıkıh âdâbı eserleridir.
(ii) Halkın ve yönetici kesimlerin devlet başkanına karşı vazifeleri, devlet erkanının birbirlerine ve halka karşı pozisyonu, riayet edilmesi gereken kurallar, devlet teşrifatı ve teamülleri, devlet başkanlarının tebaasına karşı konumu, hakları ve sorumlulukları gibi bir dizi konu genel anlamda siyaset âdâbına taalluk eder. Bu bağlamda edeb veya âdâb kavramları çerçevesinde birtakım ilimlerin ihdas edilmiş olması dikkat çekicidir. Hükümdarlık âdâbı ilmi (ilmu âdâbi’l-mülûk) ve vezirlik âdâbı ilmi (ilmu âdâbi’l-vizâre) gibi ilimler buna örnek olarak verilebilir. Zamanla bu çerçevede yeni literatürler ortaya çıkmıştır.
(iii) Bilginin (el-‘ilm) üstünlüğü, ilim tâlibinin öğrenme süreçlerinde uyması gereken âdâb, hocasına ve ilim geleneğine saygı, bilginin gereğini yerine getirme, bilgiyi muhataplara doğru bir şekilde sunma, münâzarada uyulması gereken kurallar (âdâbü’l-münâzara) ve benzeri meseleler söz konusu olduğunda perspektif bu kez ilim ve eğitim âdâbı ekseninde olur ve bu da kısmen günümüzde bilim etiği denilen alana karşılık gelir.
(iv) Bir mesleği icra edenlerin mesleğin inceliklerine nüfuz edebilmesi, usta ve hocalarına, mesleğine ve hizmet verdiği kesimlere karşı saygı gibi hususlar genel anlamda meslek etiğinin, yani meslek âdâbının bir gereği addedilmiş ve bu alan başlı başına bir literatür olarak belirmiştir.
(v) Diğer taraftan tasavvufun özellikle kurumsallaşma süreciyle birlikte oluşan mürşid-mürid ilişkisi, tarikatler ve tekkeler müstakil bir âdâb anlayışının doğmasına zemin hazırlamıştır. Zira müridlik âdâbına, sema ve zikir meclislerindeki teamüllere ve tarikat âdâbına yönelik eserler hayli zengin bir literatür ortaya çıkmıştır.
(vi) Özlü sözler denilen hikemiyat sahası da İslâm’da edep anlayışının farklı bir üslupla ortaya konulduğu bir alan olarak tebarüz eder.
Edeb kavramının ahlâkî ve dinî çerçevesi ile ilgili olarak ilk işaret edilmesi gerekenler kapsamlı bir muhteva ile eserlerini oluşturan muhaddislerdir. Hadis edebiyatında gerek müstakil olarak yazılmış ve gerekse musannef, sünen ve câmi türü eserlerin bir alt bölümünü oluşturan “Kitâbü’l-Edeb” bu alanda öne çıkmıştır. Ferdî yaşamdan başkalarıyla olan ilişkilere kadar dinin makbul addettiği her türlü vasıf ve davranış tarzı “edep” kavramının kapsamına dahil olduğu için Kitâbü’l-Edebleri konu itibariyle kesin hatlarla sınırlandırmak pek mümkün gözükmemektedir. İmam Buhârî’nin (ö. 256/877) el-Edebü’l-müfred’i müstakil olarak kaleme alınmış ilk eserdir. Ayrıca Beyhakî’nin (ö. 458/1066) el-Âdâb’ı da bu türün bir diğer örneğidir. Öte yandan “Kitâbü’l-Edeb” Buhârî’nin Sahîh’inde 78. kitap (128 bap, 258 hadis), Müslim’de ise 38. kitaptır (10 bap, 45 hadis); ayrıca “Kitâbü’l-Birr ve’s-Sıla ve’l-Âdâb” ismiyle (45. kitab olarak) yer almaktadır (51 bap içinde 166 hadis). “Kitâbü’l-Edeb” Tirmizî’de 44. kitap (75 bap, 123 hadis), Ebû Dâvûd’da ise 40. kitaptır (169 bap, 503 hadis). Nesâî’de, Darimî’de ve Muvatta’da “Kitâbü’l-Edeb” müstakil bölüm olarak yer almazken, İbn Mâce’de 33. kitaptır (59 bap, 171 hadis). Diğer yandan “Kitâbü’z-Zühd’ler, zahid-muhaddisler tarafından kaleme alınan ve önceleri fıkıh konularına göre tasnif edilen “câmi” türü hadis mecmuaları içerisinde yer alan, hicrî II. yüzyılın ortalarından itibaren müstakil olarak telif edilen eserlerdir. Bu eserlerde dikkati çeken ilk husus, hicrî ilk iki asırda İslâm dindarlığı ve ahlâkı ile ilgili rivayetleri içermiş olmaları” ve bu yönüyle de Kitâbü’l-Edebleri tamamlayıcı hususlarıdır.
XI. yüzyılda Mâverdî (ö. 450/1058) Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’de muamelat alanının tümünü “edeb” kavramı etrafında işler. “Edebü’l-ilm” başlığı eğitim-öğretim ve ilim âdâbı gibi geniş bir çerçeveyi konu edinir. Eserin “Edebü’d-dünyâ” başlıklı bölümü yönetim meselesi de dahil olmak üzere birçok sosyal konuyu tartışır. Mâverdî’nin anlayışını devam ettiren Nasirüddin Ebü’l-Kâsım es-Semerkandî’nin (ö. 556/1161) Riyâzâtü’l-ahlâk adlı eseri ahlâk ve edeb kavramlarının tekabül ettiği sahaları vermesi ve literatürde hâkim olan kanaati yansıtması bakımından önemlidir. “Kitâbü’l-âdâb” ve “Kitâbü’l-ahlâk” şeklinde ikili bir tasnif yapan müellif, ahlâkta huylar konusuna odaklanırken, “Kitâbü’l-âdâb” bölümünde fıkhî konular ve bunların derunî anlamlarını merkeze alır. Müellifin “Kitâbü’l-âdâb”ta ele aldığı başlıca meseleler hoca ve öğrenci âdâbı, temizlik âdâbı, ibadet âdâbı, uyku, yeme-içme ve ziyafet âdâbı, evlilik ve boşanma âdâbı, ticaret âdâbı, dostluk ve sohbet âdâbı gibi konulardır. Ebü’n-Nasr et-Tabersî’nin (ö. 548/1154) Mekârimü’l-ahlâk adlı eseri Hz. Peygamber’i hayatın bütün alanlarıyla ilgili ideal örnek olarak tasvir etmesinin yanında, özellikle fıkhî âdâb konularını merkeze alan bir eserdir. Bu literatüre dair bir diğer örnek Alâüddin Çelebî Alî b. Hüseyin el-Amâsî’nin (ö. 875/1470) Tâcü’l-edeb adlı Türkçe eseridir. Müellif bu eserde temizlik ve ibadet âdâbı, yeme-içme âdâbı, eğitim ve terbiye âdâbı gibi ilmihal meselelerini ele almaktadır. Bu literatürün önemli bir özelliği ilerki yüzyıllarda ortaya çıkan ilmihal yazımına kaynaklık etmiş olmasıdır.
Görebildiğimiz kadarıyla literatürde edep kavramı hakkındaki en ayrıntılı tasnif İbn Hüzeyl el-Endelüsî (ö. 763/1361) tarafından yapılmıştır. İbn Hüzeyl Aynü’l-edeb ve’s-siyâse adlı eserinde edebin muhtelif tasniflerine işaret eder. Bu tasniflerden birinde edep üç kısma ayrılır: İnsanın öğretim, okuma, yazma, ezberleme gibi yollarla kazandığı kesbî edeptir. İkincisi insanın sahip olduğu iyi ve kötü huylardır, yani ahlâktır. Üçüncüsü ise insanın derûnî terbiyesi anlamındaki edeptir. Müellif diğer bir tasnifte edebin ikiye ayrıldığını, birincisinin farzların eda edildiği “şeriat edebi”, ikincisinin de kendisiyle yeryüzünün bayındır hale getirildiği “siyaset edebi” olduğunu söyler.
Edep kavramı “kadılık âdâbı (edebü’l-kâdı / edebü’l-kudât), hekimlik âdâbı (edebü’t-tabîb) ve bürokrasi âdâbı (edebü’l-kâtib)” gibi başlıklar altında bugünkü tabirle meslek etiği metinlerine de konu olmuştur. Mesela Ebûbekir Zekeriyya er-Râzî’nin (ö. 313/925) Ahlâku’t-tabîb’i ve Yuhannâ b. Mâseveyh’in (ö. 243/857) Mihnetü’t-tabîb’i gibi eserler hicrî III. yüzyılın sonlarında tıbbın âdâb ve teamülüne dair kaleme alınmış ilk çalışmalardır. Hekimlik ahlâkı alanındaki en önemli eser İshak b. Ali er-Ruhavî’nin (ö 319/931’den önce) yazdığı Edebü’t-tabîb olup, bu literatürün devamı mahiyetinde olan bir eser XIII. yüzyılda Kutbüddin eş-Şîrâzî’nin (ö. 710/1311) Beyânü’l-hâce ile’t-tıbbi ve’l-etıbbâ ve vesâyâhüm’üdür. Kadılık âdâbı ile ilgili yazılan eserlerin arasında Mâverdî’nin Edebü’l-kâdî’si önemli bir yer tutar. Hanefî fakihi Ebû Bekr el-Hassâf eş-Şeybânî’nin (ö. 261/875) Edebü’l-kâdî adlı eserine yazdığı Şerhu Edebi’l-kâdî ile literatürde etkili bir yeri olan diğer bir fakih de Ebû Hafs es-Sadrü’ş-şehîd el-Buhârî’dir (ö. 536/1141). Meslek etiği literatürünün zirve eseri olarak XIV. yüzyıl İslâm toplumunda yüzün üzerinde mesleğin âdâbına dair yazılmış Tâceddin es-Sübkî’nin (ö. 771/1370) Mu‘îdü’n-ni‘am’ını görmek yanlış olmayacaktır. Sübkî büyük bir kısmı zamanla ortadan kalkan 113 meslek erbâbının riayet etmesi gereken âdâbı özlü bir şekilde yazmıştır.
Edep kavramı tasavvufta daha özel bir anlam çerçevesinde müridlik âdâbı denilen literatüre de konu olmuştur. Bu tür eserlerin en meşhurlarından biri Ebü’n-Necîb Abdülkâhir b. Abdullah es-Sühreverdî’nin (ö. 563/1167) Âdâbü’l-mürîdîn’idir. Bu veya benzeri başlıkla yazılan eserler olduğu gibi muhtelif eserlerin içinde böyle bölümlere yer verildiği de görülmektedir.
Edep literatürünün bir diğer önemli ayağı eğitim ve öğretim âdâbı metinleridir. Bilindiği kadarıyla bu literatürün ilk örneği olan İbn Sahnûn’un (ö. 256/870) Âdâbü’l-muallimîn adlı eserinden sonra XII. yüzyılda Zernûcî (ö. VI./XII. yüzyılın sonları) Ta‘lîmu’l-müte‘allimîn’de on iki başlık altında eğitim ve öğretim âdâbı meselelerine yer verir. Bedreddin İbn Cemâa’nın (ö. 733/1333) Tezkiretü’s-sâmi‘ ve’l-mütekellim’i eğitim ve öğretim âdâbı hakkında literatürde aşina olunan konuların yanında “Kitaplara İlişkin Âdâp” başlığı ile özgün ve öncü eserlerden biridir. Eğitim ve öğretim âdâbına dair meseleler için Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) İhyâ, İbnü’l-Ekfânî’nin (ö. 749/1348) İrşâdü’l-kâsıd ilâ esne’l-makâsıd, Şemseddin Âmülî’nin (ö. 753/1352’den sonra) Nefâisü’l-fünûn fî arâisi’l-uyûn’u ve Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin (ö. 968/1561) Miftâhu’s-sa‘âde adlı eserlerinin ilgili bölümlerini de zikretmek gerekir.
İslâm düşünce tarihinde zamanla bir ilim dalı olarak görülen hilâfiyyât/münâzara âdâbı metinlerini de edep literatürü kapsamına almak doğru sayılabilir. Bu çerçevede yazılan metinlerin en meşhurları Hanefî fakihi Ebû Hâmid Rükneddin es-Semerkandî’nin (ö. 615/1218) el-İrşâd fî ilmi’l-hilâf ve’l-cedel’i, Muhammed b. Eşref es-Semerkandî’nin (ö. 722/1322) Risâle fî âdâbi’l-bahs’ı, Adudüddin el-Îcî’nin (ö. 756/1355) Âdâbü’l-bahs ve’l-münâzara’sı, Seyyid Şerîf el-Cürcânî’nin (ö. 816/1413) Usûlü’l mantık ve’l-münâzara adlı eserleri ile Taşköprülüzâde’nin Âdâbü’l-bahs ve’l-münâzara’sı ve bunun şerhidir. Taşköprülüzâde münâzaranın âdâbından saydığı dokuz şeyden ikisi hakkında şöyle der:
Yedincisi: Münâzara esnasında gülmekten ve sesi yükseltmekten ve bu ikisine benzer şeylerden [örneğin] kararsızlığı ortaya çıkarmak, el hareketi ve sefihlik belirtisi olan durumlardan kaçınmalıdır, çünkü bunlar cahillerin nitelikleridir ve cahiller bunlarla bilgisizliklerini örterler.
(…) Dokuzuncusu: Münâzara yapan kimse hasmını hakir görmekten kaçınmalıdır.
Daha çok edebiyat alanında çalışılan bir dizi eserin edep ve ahlâka dair muhtevası dikkate alındığında onlara da burada kısaca değinmek yerinde olur. Bu eserlerden biri Firdevsî’nin (ö. 411/1020 [?]) ünlü manzum destanı Şehnâme’dir. Şehnâme’deki İskender kıssası zamanla Fars ve Türk edebiyatında İskendernâme adıyla edebî, ahlâkî ve siyasî öğütler ve kıssalar ihtiva eden bir literatüre ilham vermiştir. Türk edebiyatında XIV. yüzyılda yazılmaya başlanan İskendernâme metinlerinin ilki Ahmedî’ye (ö. 815/1412-13) aittir. Eser İskender’in tarihiyle birlikte bir dünya tarihi olmanın yanında bir edeb-ahlâk metnidir. “Ahlâk ve muaşeret kurallarını gösteren Kâbûsnâme, değeri üzerinde söz götürmeyen bir rağbet görmüş,” Sultan II. Murad adına yapılan çevirisi Türk nesrinin güzel bir örneği sayılmıştır. Şarap içme erkanı gibi dine aykırı hususların anlatıldığı Kâbûsnâme, “sâkînâme, işretnâme” türü metinlerle ortaklık arzeder. Ali Şîr Nevâî’nin (ö. 906/1501) Sâkînâme’sinin öncüsü olduğu kabul edilen bu literatürdeki bir diğer eser divan şairi Revânî’nin (ö. 930/1523-24) İşretnâme’sidir. Eserde şarap, sâkî, mahbûb, visal gibi temaların hepsi dünyevi anlamda kullanılmıştır. Esnafın ahlâk ve davranış kurallarını belirleyen “fütüvvetnâmeler” bizatihi meslek etiği kapsamında olmakla beraber ortaya çıkma sebeplerinden birinin işret meclislerine duyulan tepki olduğunu dikkate aldığımızda onları da burada zikretmek yerinde olur.
Sa‘dî-i Şîrâzî’nin (ö. 691/1292) ünlü Farsça eseri Gülistân ve Hâfız’ın (ö. 792/1390) Dîvân’ı içerdiği konular sebebiyle edeb ve ahlâk literatürüne dahil edilmelidir. Bu eserlerin Osmanlı kültür hayatında oldukça önemli bir etkisi olmuştur. Nûreddin Abdurrahmân b. Nizâmüddin Ahmed b. Muhammed Câmi ya da daha meşhur adıyla Molla Câmi’nin (ö. 898/1492) manzum eserleri de telif edildikten sonra Osmanlı ilim ve kültür hayatına yön veren metinler olmuştur. Bu metinler de literatürün büyük birçoğunda olduğu gibi şiir ve ahlâkı buluşturan kaynaklardır. Benzer bir durum Fuzûlî (ö. 963/1556) başta olmak üzere diğer birçok şairin eserleri için de geçerlidir.
SİYASET-İ ŞER‘İYYE LİTERATÜRÜ
İslâm tarihinde kamu hukuku alanında “anayasa, ceza ve idare hukukuyla ilgili ahkâm-ı sultâniyye ve siyâset-i şer‘iyye literatürü, fıkıh külliyatı içerisindeki siyer bölümü, mali hukukla alakalı harâc ve emvâl kitapları” başta olmak üzere hukukçu gözüyle siyaset konularının ele alındığı oldukça hacimli bir literatür ortaya çıkmıştır.
Bu alanda XIII. yüzyılda öne çıkan isimlerin başında Şihâbüddin Karâfî’yi (ö. 684/1285) sayabiliriz. Müellif ez-Zahîre isimli eserinde siyasi hükümlerde yöneticilere geniş yetkiler tanımanın şeriata aykırı olmadığını savunmuştur. Karâfî’nin şeriat-siyaset ilişkisi konusundaki yaklaşımı ilgili literatürü ve Osmanlı siyaset yazımını etkilemiştir. Şer‘î siyaset literatürünün en önemli metinleri arasında sayılan İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) Karâfî’nin yolunu genişleten bir alimdir. Onun et-Turuki’l-hükmiyye fî siyâseti’ş-şer‘iyye’si bu alanda öne çıkan bir eserdir ve Osmanlı siyâset-i şer‘iyye tasavvurunun önemli kaynaklarındandır. Bu literatürde daha az bilinen bir eser Memlüklerin son asrında Kahire’de yazılan Tahrîrü’s-sülûk fî tedbîri’l-mülûk’tur. Eserin bağlayıcılığı olan hususlara odaklanması ve dili sebebiyle “siyasi-fıkhi hükümleri” konu alan fıkhi literatüre dahil edilmesi daha doğru görülmüştür. Bedreddin İbn Cemâa’nın Tahrîrü’l-ahkâm fî tedbiri ehli’l-İslâm eseri de ahkâm-ı sultâniyye literatürü dahilindedir. İbn Cemâa’nın Müstenedü’l-ecnâd fi’l-âlâti’l-cihâd ve Muhtasar fî Fazli’l-cihâd eserleri de siyâset-i şer‘iyye türü içinde görülebilir. Muhtasar fî fazli’l-cihâd, Tahrîrü’l-ahkâm’ın birinci, altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu bölümlerinin yeniden ele alınarak Memlük hükümdarı Melik Eşref’e (s. 1290-1293) sunulmuş halidir. İbn Cemâa Müstenedü’l-ecnâd’da cihad için gerekli olan maddî şartlar ve cihada hazırlığın dinî-şer‘î şartlarını da ortaya koyarken Muhtasar fî fazli’l-cihâd’da “cihad için asker toplamanın zorunluluğu ve bunun temini için sultanın, askerler arasında otoriteye ve itibara sahip olmasından, sultanın ancak adaletle bu saygınlığı kazanabileceğinden ve askerlerin maddî âihtiyaçlarının karşılanmasından bahsederek, cihadın tahakkuku için gerekli olan siyasî ve iktisadî boyutun altını çizmektedir”. İbn Teymiyye’nin (ö. 728/1328) es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye’si ise literatürün en meşhur kaynaklarındandır. “Bu eser Moğollar’a karşı hem Memlük idaresindeki birliği hem de Memlük-Abbâsî Hilafeti ile ümmetin kendi içindeki birliğini tesis edebilme çabasının bir ürünü olarak görülebilir”.
Osmanlı’da siyâset-i şer‘iyye alanında daha önce yazılmış Mâverdî, Cüveynî (ö. 478/1085) ve İbn Teymiyye’nin ve sonraki dönem Memlük müelliflerinin eserleri Osmanlı âlimleri için birer kılavuz vazifesi görmüştür. İbn Teymiyye’nin es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye’sinin Osmanlı’daki çevirileriyle daha yaygın bir muhitte okunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Eseri Mi‘râcu’l-eyâle ismiyle çeviren Aşık Çelebi (ö. 979/1572) Osmanlı’da öne çıkan müelliflerindendir. Ayrıca Dede Cöngi’nin (ö. 975/1567) es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye’si XVI. yüzyılın en önemli şer‘î siyaset metni olduğu gibi Osmanlı’nın son dönemine kadar da etkisini sürdürmüştür. Lütfi Paşa’nın (ö. 970/1563) Halâsü’l-ümme fî ihtilâfi’l-eimme’si de “devlet başkanlığının şartları ve devlet başkanının görevleri gibi İslâm kamu hukukuna ait bazı meseleleri çeşitli kaynaklardan ve belirli bir sistematiğe tâbi olmaksızın dağınık vaziyette aktarmakta, bu haliyle küçük ve sistemsiz bir ahkâm-ı sultâniyye çalışması olarak durmaktadır.”
SİYASETNÂME-NASİHATNÂME LİTERATÜRÜ
Hükümdarlık âdâbı ve vezirlik âdâbı başlıklarıyla yazılan çok sayıda eserde ahlâk ve siyaset iç içe geçmiş ve hacimli bir literatür ortaya çıkmıştır. Edep, ahlâk ve siyasetin bir araya geldiği bu metinler yüzyıllar içinde siyasetnâme, nasihatnâme, nasihatü’l-mülûk, âdâbü’l-mülûk, âdâbü’l-vizâre, tuhfetü’l-mülûk, tuhfetü’l-vüzerâ gibi başlıklar altında telif edilmiştir. Mâverdî’nin yazdığı Edebü’l-vezîr’i ve Nasîhatü’l-mülûk’u, aynı dönemde yaşayan Nizâmülmülk’ün (ö. 485/1092) Siyasetnâme’si, Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) Nasîhatü’l-mülûk’u, Ebû Bekr et-Turtûşî’nin (ö. 520/1126) Sirâcü’l-mülûk’u, İbn Zafer es-Sıkıllî’nin (ö. 565/1170 [?]) Sülvânü’l-mutâ‘ fî udvâni’l-etbâ‘ı, Celâleddin eş-Şeyzerî’nin (ö. 589/1193 [?]) en-Nehcü’l-meslûk fî siyâseti’l-mülûk’u siyasetnâme ve siyaset âdâbı literatüründe sonraki döneme yön vermiş metinlerdir.
Bu eserlerin yekpare bir yapı arzetmediğinden, Gazzâlî’nin et-Tibrü’l-mesbûk olarak da bilinen Nasîhatü’l-mülûk eseri gibi siyasetnâme ve fıkıh literatürlerinin kesiştiği eserlerin mevcudiyetinden bahsetmek gerekir. İran siyaset tecrübesinin derin izlerinin görüldüğü bu eserlerde öne çıkan bazı temalar ve mottolar sonraki yüzyıllarda İslâm siyaset düşüncesinin muhtelif literatürlerinin hemen her bir türünde görülecektir. Bu metinler Osmanlı döneminde birçok kez tercüme edilmiştir. Mesela Gazzâlî’nin Nasîhatü’l-mülûk’u ilk kez XVI. yüzyılda Osmanlı Türkçesine çevrilmiş ve bu yüzyılda altı çevirisi yapılmıştır. Bunlar arasında en meşhur metinler Âşık Çelebi’nin (ö. 979/1572) Tercümetü’t-Tibri’l-mesbûk fî Nasîhati’l-mülûk’u ve Alâî b. Muhibbî eş-Şîrâzî’nin (ö. 947/1540) Neticetü’s-sülûk fi siyâseti’l-mülûk’udur.
Ahlâk ve siyasete dair erdemleri tartışan metinlerden biri Musannifek olarak tanınan Osmanlı âlimi Alâüddîn Alî b. Muhammed b. Mes‘ûd el-Bistâmî eş-Şahrûdî’ye (ö. 875/1470) ait olan ve dönemin sadrazamı Mahmud Paşa’ya (ö. 878/1474) ithaf ettiği Farsça bir metindir. Müellifin Edirne’de tamamladığı metni Osmanlı siyaset düşüncesinin ilk örnekleri arasında sayılmalıdır. Tuhfe-i Mahmûdiyye olarak da bilinen Tuhfetü’l-vüzerâ adlı eser on babtan oluşmaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın teveccüh gösterdiği bir âlim olan Musannifek’in bu eserinde ahlâk ve siyasete dair erdemler naslara yapılan yoğun atıflar yanında siyasetnâmelerde gördüğümüz hikayelere de sıkça yer verir. Kâfiyeci’nin (ö. 879/1474), Seyfü’l-mülûk ve’l-hükkâm’ı ahkâm-ı sultâniyye ve siyâset-i şer‘iyye literatürü özellikleri taşıyan bir siyasetnâmedir.
XVI. yüzyılda yazılan siyasetnâmeler ile bunların bir türevi olarak görülebilecek nasihatnâmeler ve ıslahatnâmeler siyasetin yanında ahlâkî muhtevaya da sahip metinlerdir. Bu yüzyılın en önemli nasihat metinlerinden olan Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin (ö. 1008/1600) Nushatü’s-selâtîn’i Cornell Fleischer’e göre siyasal reform edebiyatında nasihatnâme denilen yeni bir türün öncüsü olarak görülebilir. Nitekim Gelibolulu’dan sonra XVII. yüzyılda birçok Osmanlı yazarı, devletin Kânûnî dönemindeki görkemine yeniden kavuşturulması için önerilerin geliştirildiği risaleler yazmıştır.
Ahlâk ve siyasetin kesiştiği Kelile ve Dimne ve Merzübânnâme gibi daha önceki yüzyıllarda yazılan bazı Arapça ve Farsça metinler Osmanlı dönemindeki Türkçe çevirileri ile adeta yeniden hayat bulmuş, bu metinlerin çevirileri özellikle Osmanlı sarayında ilgiyle okunmuştur. Kelîle ve Dimne’nin, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî (ö. 910/1504-1505) tarafından Envâr-ı Süheylî adıyla Farsça’ya çevrilmiş şeklinin tercümesi olan Alâeddin Ali Çelebi’nin (ö. 950/1543) Hümâyûnnâme’si edebî değer ve muhteva bakımından Farsça aslını aşmış bir eserdir. Ali Çelebi’nin Kanûnî Sultan Süleyman’a sunduğu Hümâyunnâme hükümdarda büyük bir hayranlık uyandırmıştır.
Ahlâk ve siyasetin kesiştiği bir başka metin, tercümeler dönemi ve sonrasında Aristo’ya ait olduğu kabul edilen Sırrü’l-esrâr’dır. Yuhannâ b. Bıtrîk (ö. 200/815 [?]) tarafından Arapça’ya tercüme edilen ve Kitâbü’s-Siyâse fî tedbîri’r-riyâse olarak da bilinen bu eser İslâm döneminde yazılan birçok metnin esasını oluşturmuştur. Sırru’l-esrâr’ın nasihatnâme-siyasetnâme, âdâb, tarih-tabakât, pratik felsefe, şer‘î siyaset ve tasavvufî siyaset gibi İslâm siyaset düşüncesinin kaynaklarını oluşturan pek çok türdeki esere kaynaklık ettiği söylenebilir. Eserin tam ve kısmî çevirileri olduğu gibi metinden Arapça, Türkçe ve Farsça ahlâk ve siyaset metinlerinde muhtelif hacimlerde istifade edilmiştir. Sırrü’l-esrâr firâset ilmi ve harp âdâbı şeklinde ayrı ayrı çeviriler ya da uyarlamalara da kaynaklık etmiştir. Meselâ Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) Kitâbü’l-Firâse’si ve İbnü’l-Ekfânî’nin (ö. 749/1348) İkmâlü’s-siyâse fî ilmi’l-firâse adlı eseri bunların başında gelir. Fatih döneminde yazılan Kitâb fi Siyâseti’l-hurûb ve’l-mülûk (Süleymaniye Ktp. Ayasofya, 2883) adlı eser Aristo’nun İskender için yazdığı kabul edilen nasihatların Arapça bir tercümesidir. Bu nüshanın Fatih Sultan Mehmed Han’ın emriyle yazılması önemli bir nottur. Osmanlı âlimi ve Sultan III. Mehmed’in hocası Akhisarî Nevâlî Nasûh Efendi (ö. 1003/1594) de eseri Terceme-i Nesâih-i Aristûtâlîs adıyla Türkçe’ye çevirip Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’ya ithaf etmiştir (Süleymaniye Ktp., Hafid Efendi, nr. 253). Muhammed b. Mansûr b. Said Mübârekşâh’ın (ö. 633/1235’den önce) Adâbü’l-harb ve’ş-şecaa’sı da apokrif Aristo külliyatından beslenen en önemli örnekler arasında sayılabilir.
FELSEFE LİTERATÜRÜ
Ahlâk ve siyaseti felsefî bir çizgide alan metinler XII. yüzyıl ve sonrasında hayli önemli bir literatürün oluşmasına vesile olmuştur. XII. yüzyıl Endülüs filozofları İbn Bâcce’nin (ö. 533/1138) Tedbîrü’l-mütevahhid’i ve İbn Tufeyl’in (ö. 581/1186) Hay b. Yakzân’ı ile Dımaşkli olan İbnü’n-Nefîs’in (ö. 687/1288) Fâdıl b. Nâtık (er-Risâletü’l-Kâmiliyye fi’s-Sîreti’n-Nebeviyye) adlı eserleri ahlâk ve siyaset konularının yanında epistemoloji ve metafizik alanındaki çalışmalarda başvurulan eserlerdir. İbn Rüşd’ün (ö. 595/1198) Eflâtun’un Devlet’ine yazdığı Cevâmi‘u siyâseti Eflâtûn başlıklı şerh, filozofun siyaset felsefesine bakışını okuyabileceğimiz en önemli eseridir. İbn Rüşd’ün, Eflâtun’un Devlet (Cumhûriyet) diyaloguna yazdığı özetin orijinali kaybolmuş, Samuel ben Yehuda tarafından yapılan Arapça’dan İbrânîce’ye yapılan çevirisi günümüze ulaşmıştır. İbn Rüşd’ün bu metni orta şerh (telhîs) hacmindedir. İbn Rüşd Eflâtun’nun tüm cümlelerini almaz, belli bölümlerden uzun iktibaslar yapar ve yer yer kendi görüşlerini ekler, dönemiyle mukayeseler yapar. Bazı pasajları atlar ve bunlar hakkında yorum yapmaz. Telhîs farklı büyüklükte üç bölümden meydana gelmiştir: Birinci bölüm erdemli şehrin unsurları ve kanunları, ikinci bölüm erdemli şehrin reisi ve özelliklerini, üçüncü bölüm ise erdemli şehrin karşıtları ve yasalarını konu edinmiştir. İbn Rüşd, Eflâtun ve Fârâbîci zeminde yorumladığı Cumhuriyet üzerinden, siyaset felsefesi teorilerinin İslâm tarihi ve mevcut Endülüs şehirlerinde nerelere ve hangi fenomenlere tekabül edebileceğine dair bazı çözümlemeler yapmıştır.
İbn Rüşd, Eflâtun’un Devlet’ine yazdığı telhiste Hz. Peygamber ve râşid halifeler dönemini kastederek Muâviye öncesi dönemi erdemli ülke olarak görürken Arapların Muâviye döneminde şeref veya itibar devletine (kerâmiyye) dönüştüklerini söyler. Filozofa göre kendi yaşadığı dönemin Endülüs şehirleri de erdemli olmayan ülkeler kategorisindedir. Meselâ Murâbıtlar, Ali b. Yusuf b. Tâşfîn (ö. 537/1143) zamanında şeriata uygun bir devlet iken zamanla itibar devletine, sonra da şehvet, yani bayağılık ülkesine dönüşmüştür. İbn Rüşd, zamanındaki şehirlerin çoğunun demokratik yönetim olduğu, bunların da zamanla zorbalık/tiranlık (tegallub) devletine dönüştüğü kanaatindedir. Buna örnek olarak da hicrî beş yüz yılından sonra Kurtuba’da hüküm süren yönetimi verir.
Eflâtun, Aristo ve Galen’in ahlâk felsefelerini kendi içinde farklı çizgilerde devam ettiren İbn Miskeveyh gibi (ö. 421/1030) filozofların metinleri ve bu muhtevayı benimseyen Gazzâlî, Îcî gibi ulemânın kaleme aldığı eserler felsefî ahlâkın sonraki yüzyıllara aktarılmasını sağlamıştır. Bu tür metinlerde ahlâk erdem merkezli bir anlatıya konu olur. Erdemlerin kazanılması, korunması, olgunlaştırılması ve tasnifinde Aristocu ve Galenci anlayış hakimdir. Söz konusu eserlerde özellikle erdemlerin korunması ve ahlâkî hastalıkların tedavisi bahislerinde ahlâkı, ruhânî tıp olarak ele alan Kindî (ö. 252/866 [?]), Ebû Bekir er-Râzî (ö. 313/925) ve Ebû Zeyd el-Belhî (ö. 322/934) gibi filozofların yaklaşımlarının da sürdürüldüğü görülür. Gazzâlî’nin Mîzânü’l-amel’i ve İhyâu ulûmi’d-dîn’in belli bölümleri felsefî ahlâk literatürüne dahil edilmesi gereken eserlerdir. Fahreddin er-Râzî’nin en-Nefs ve’r-rûh ve şerhu kuvâhumâ adlı eseri de bu literatür içinde okunması gereken bir kaynaktır.
Nasîruddin et-Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’sinden yakın bir zaman önce Şihâbüddin Ahmed b. Muhammed b. Ebi’r-Rebî‘ (ö. 640/1224’ten sonra) tarafından kaleme alınan Sülûkü’l-mâlik fî tedbîri’l-memâlik’te pratik felsefenin üç alanından meseleler şematik (teşcîr) anlatım ile sunulmuştur. Ancak bu eserde konular Tûsî’de olduğu şekliyle bir sıra düzeni içinde anlatılmamıştır.
Pratik felsefe literatürü bilhassa Nasiruddin et-Tûsî’yle bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Onun Evsâfu’l-eşrâf adlı eseri de önemli olmakla beraber asıl etkiyi yaklaşık olarak 633/1236 civarında yazdığı Ahlâk-ı Nâsırî yapmıştır. Zira Ahlâk-ı Nâsırî’den sonra yazılan birçok eser, Ahlâk-ı Nâsırî gibi ahlâk bölümünün yanında ev yönetimi ve siyaseti de içerecek şekilde üçlü bir taksime konu olmuş, içerik bakımından da bu metni takip etmiştir. Ahlâk-ı Nâsırî’nin ilk örneği Sirâceddin el-Urmevî’nin (ö. 682/1283), Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvûs’a (slt. 1246-1257) ithaf ettiği Farsça Letâifü’l-hikme’dir. “Hikmet-i ilmî” ve “hikmet-i amelî” şeklinde iki bölümden oluşan eserin pratik felsefe kısmı Tûsî sonrası ilk metindir. Urmevî pratik felsefeyi yönetim ve adalet kavramları (hükm u ma‘dele) etrafında işler. Dört alt başlıktan oluşan bu kısmın üçüncü başlığı ev yönetimi, dördüncü başlığı da siyaset hakkındadır. Kutbüddin eş-Şîrâzî’nin Dürretü’t-tâc adlı eserinin pratik felsefe bölümü büyük oranda Urmevî’den iktibasla yazılmış olup Tûsî sonrası listeye eklenmelidir. Şîrâzî amelî hikmet bölümünü siyâset-i bedenî (tehzîb-i ahlâk), siyâset-i menzilî ve siyâset-i medenî şeklinde üçe ayırarak tahlil etmiştir. Tûsî örneğini sürdüren bir başka XIII. yüzyıl filozofu Şemseddîn eş-Şehrezûrî’nin (ö. 687/1288’den sonra) eş-Şeceretü’l-ilâhiyye adlı eserinin pratik felsefe bölümü Ahlâk-ı Nâsırî’nin Arapça bir ihtisarıdır. Bu bağlamda Rükneddin Muhammad b. Ali el-Cürcânî’nin (ö. 728/1327’den sonra) yaptığı Arapça Ahlâk-ı Nâsırî çevirisine de temas etmemiz gerekir. Gıyâseddin Mansûr ed-Deştekî eş-Şîrâzî’nin (d. 948/1531) el-Hikmetü’l-ameliyye’si de Tûsî çizgisindeki bir başka metindir.
XIII. yüzyılda ahlâk ve siyasetin aynı eserde tartışıldığı bir diğer örnek İbn Kemmûne’nin (ö. 683/1284) el-Kelimâtü’l-vecîze’sidir. İbn Kemmûne insanları yönetmeye talip olup Allah ile kulları arasında bulunacak kişinin öncelikle kendine çeki düzen vermekle ve aile ahlâkına riayet etmekle işe başlaması gerektiğine inanmaktadır. Yönetime talip olan kişi, bunların ardından halkı idare etmeye yönelmelidir. Zira kendine söz geçiremeyen kişinin başkasından itaat beklemesi olmayacak bir şeyi arzulaması demektir. Bu düşünce, onun erdemli bir toplumun ancak bireysel hayatında ve aile yaşantısında erdemli olanlar eliyle inşa edilebileceği, dolayısıyla erdemli bir toplumun ancak erdemli bireyler eliyle yönetilebileceği anlayışını kabul ettiğini göstermektedir. Böylelikle İbn Kemmûne bireyin bedendeki çok sayıda gücü yönetip (siyâset) onlara hükümran olması anlayışını topluma uyarlamaktadır. İbn Kemmûne, Fârâbî’de de görülen bedenin yönetici organı ile devlet başkanı arasında kurduğu analoji ile bu fikrini perçinlemektedir. Ona göre kalp, kalp diye bilinen organ değil nefsin ta kendisidir. O itaat edilen bir hükümdar, kendisine tabi olunan reistir. Organların hepsi ona tabidir. Tabi olunanın sıhhati yerindeyse tabi olanlar da sağlıklıdır. Başkan doğruluktan ayrılmadığında halk da istikamet üzeredir. “İnsanlar yöneticilerinin adeti üzeredir (en-nâsu alâ dîni mülûkihim)” sözü de devlet başkanının halk üzerindeki etkinliğe işaret etmektedir. Öyleyse yönetici namuslu ise halkı da ona benzemek ve ona yakın olmak için namuslu olur. Yönetici kendini cismanî arzulara kaptırmamalı ki halk da yöneticisinin kötülüğü sebebiyle bunlara dalmasın. İbn Kemmûne devlet başkanının dini korumak gibi bir görevi olduğuna da inanmaktadır. Devlet başkanı gücüne ve askerlerinin çokluğuna güvenerek dinin emirlerini asla ihmal etmemelidir. Askerleri dine bağlılığın gereğine inanmadıklarında yönetici için düşmandan bile zararlı olurlar. Ona göre “din temeldir ve devlet başkanı onun koruyucusudur (ed-dînü üssün ve’l-melikü hârisühu)”.
İbn Kemmûne’ye göre dinin korunması ve yönetici kadrolarının/bürokratların (e‘vân) seçiminden sonra adil bir yönetimin (es-siyâsetü’l-‘adile) üzerine kurulduğu dört temel esas şunlardır: (i) Yönetimin dostluğa ve bağlılığa yönelik arzusu. (ii) Direnç gösteren ve bozgunculuk çıkaranlara karşı tavizsiz bir caydırıcılık. (iii) Yönetimin insaf ve adalete sahip olması ki halkın durumu da bunlarla düzelir. Zira yönetici adaletten saparsa halk da ona bağlılıktan ayrılır. (iv) Dağıtımı hakkaniyete riayet ederek yapmak. Bu ilke sayesinde devlet başkanı yüceltilir, mallarda artış olur.
Ahlâk-ı Nâsırî formatını esas alan en meşhur eserlerden biri Adududdin el-Îcî’nin el-Ahlâku’l-Adudiyye adlı risalesidir. Müellif risalede diğer sahalardaki muhtasar metinlerine uygun biçimde pratik felsefeyi küçük bir metne sığdırmıştır. Îcî’nin eseri nefsin güçleri, huyun mahiyeti gibi nazari ahlak meseleleriyle başlar. Îcî metninde ahlaki hastalıkların anlatımında nefsin bütüncül bir yapı olarak görüldüğünü ve hastalıkların ruh sağlığı ekseninde ele alındığını söylemek mümkündür. Nitekim Îci, erdemleri korumanın dört yolundan ve aynı şekilde psikolojik hastalıklardan, yani reziletlerden kurtulmak icin gerekli olan dört yöntemden bahsetmektedir. Dört bölümden oluşan eserin ev yönetiminin işlendiği üçüncü bölümünde, malın durumu, eşlerin birbirleriyle ilişkileri, ev sahibinin hizmetçilere karşı nelere dikkat etmesi gerektiği ve çocuklarla ilgili tasarrufların ele alındığı dört madde tahlil edilir. Îcî burada malın nasıl kazanılıp nasıl harcanması gerektiği ve malı korurken dikkat edilecek hususları anlatır. Risâlenin son bölümü siyaset felsefesi, devlet yönetimi ve siyaset ahlâkının meselelerini tartışan “Tedbîrü’l-müdün” başlığını taşımaktadır. Îcî siyaset düşüncesini felsefî literatürde kabul edilen bir ilke üzerine bina eder. Buna göre sahip olduğu doğası sebebiyle insan ihtiyaçlarının karşılanması için hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. Bu zorunluluk kaçınılmaz olarak bir politik organizasyonla neticelenir. Arapça olan eser bu yönüyle Îcî’nin öğrencilerinden başlamak üzere sonraki dönemlerde birçok şerhe konu olmuştur. Müellifin öğrencileri Şemseddin el-Kirmânî (ö. 786/1384) ve Seyfeddin el-Ebherî’nin (ö. 800/1397) şerhlerinden başka Ebü’l-Fadl Muhammed el-Kâzerûnî (ö. ?), Taşköprîzâde Ahmed Efendi (ö. 968/1561), Müneccimbaşı Ahmed Dede (ö. 1113/1702), İsmail Müfid el-İstanbûlî’nin (ö. 1217/1803) Arapça şerhleri ve Mehmed Emin el-İstanbûlî’nin (ö. ?) Türkçe şerhinin dışında müellifi tespit edilemeyen bir Arapça şerh ile Timurlu devlet adamı Gıyâseddin Baysungur’a (ö. 837/1434) sunulan müellifi meçhul bir şerh daha vardır. Yozgadî Keşfî Mustafa Efendi’nin (ö. 1308/1890) yazdığı Risâle-i Keşfiyye başlıklı bir Türkçe şerh, metnin XIX. yüzyılın sonuna kadar ilmî çevrelerde çalışmalara konu olduğunu göstermektedir.
İlimler tasnifi literatürü bünyesinde yazılan bazı metinlerin pratik felsefe kısmında da Fahreddin Râzî’nin Câmi‘u’l-ulûm’u ile Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’sinin etkileri görülür. Özellikle Şemseddin Âmulî’nin (ö. 753/1352 [?]) Nefâisü’l-fünûn fî arâisi’l-uyûn adlı eserindeki ahlâk ilmi bölümü, Mehmed Şah Fenârî’nin (ö. 839/1435) Enmûzecu’l-ulûm’unun ilgili bölümleri bu açıdan dikkate değer muhtasar örneklerdir. Mehmed Şah Fenârî, Râzî’nin metnine benzer şekilde Enmûzecu’l-ulûm’un son dört bölümünü ahlâk, siyaset, ev yönetimi ve hükümdarlık âdâbına tahsis etmiş olup eserin bu bölümü küçük bir pratik felsefe risalesi görünümündedir. Fahreddin Râzî’nin Hadâiku’l-envâr fî hakâiki’l-esrâr’ı ve Mehmed Şah Fenârî Enmûzecu’l-ulûm’unun çizgisinde olan bir diğer eser Sadreddinzâde Mehmed Emin Şirvânî’nin (ö. 1036/1627) el-Fevâidü’l-Hâkâniyye’sidir. İlimleri beşe ayıran müellif dördüncü sıraya aklî/felsefî ilimleri ve beşinci sıraya da hükümdarlık âdâbı ilmini yerleştirmiştir. Dördüncü sıradaki felsefî ilimlerin sonunda üç ilimden müteşekkil olan pratik felsefe yer almaktadır. Her ilimde belli sayıda meseleyi tartışarak ilimleri ele alan müellif ahlâk ilminde nefsanî güçler ve erdemler bahisleri üzerinde durmaktadır. Şirvânî’ye göre ahlâk, erdemler ve erdemsizliklere, erdemler ile nefsin nasıl bezeneceği ve erdemsizliklerden de nefsin nasıl korunacağına dair bir ilimdir. Ahlâk ilminin konusu huylar ve melekelerdir ya da bunlarla nitelenip nitelenmemesi bakımından insan nefsidir.
Muhteva ve problem düzeyinde XIII. yüzyılda yazılan Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’sini esas alan Farsça ve Türkçe metinler de mevcuttur. XIV. ve XV. yüzyıllarda ahlâk ve siyaset alanlarında Cemâleddin Aksarâyî’nin (ö. 791/1389) Ahlâk-ı Cemâlî’si, Ahmed b. Hüsamüddin el-Amâsî’nin (ö. 1406’dan sonra) Türkçe Mir’âtü’l-mülûk’u pratik felsefe muhteva ve dilinin Osmanlı’daki erken örneklerindendir. Celâleddin ed-Devvânî’nin (ö. 908/1502) Ahlâk-ı Celâlî’si ve Muhyi-i Gülşenî’nin (ö. 1014/1606) 993/1585’te kaleme aldığı Ahlâk-ı Kirâm’ı bu literatürün Farsça örnekleridir. Sadece bu yüzyılda değil Osmanlı döneminde bu literatürün zirvesi Kınalızâde Ali Efendi’nin (ö. 979/1572) Türkçe yazdığı Ahlâk-ı Alâî’sidir.
Ahlâk-ı Muhsinî, çeviri ve kısmî çevirilere konu olması bakımından ayrıca önemlidir. Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin (ö. 910/1504-1505) Sultan Hüseyin Baykara’nın oğlu Ebü’l-Muhsin Mirza adına yazdığı Farsça Ahlâk-ı Muhsinî’nin ilk Türkçe çevirisi XVI. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Çeviri II. Selim zamanında, 1566’da Azmî mahlasıyla tanınan Pîr Muhammed (ö. 990/1582-83) tarafından Enîsü’l-ârifîn adıyla yapılmıştır. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde uzun süre nişancılık yapan tarihçi Celâlzâde Mustafa Çelebi’nin (ö. 975/1567) Mevâhibü’l-Hallâk fî merâtibi’l-ahlâk’ı, Ahlâk-ı Muhsinî’nin büyük bir kısmının serbest bir çevirisidir. Eser uzun bir esmâ-i hüsnâ şerhi ile başlar. Daha sonra bab başlıkları altında en geniş perspektifiyle ahlâk kavramları ele alınır. İman, ahlâk, sıdk, ibadet, ihlâs, dua, hâyâ, tevekkül, rıza, edeb, saltanat, vezirlik, adalet, meşveret, şecaat, iffet, hilim, haset, tamah, tembellik, siyaset, temizlik ve salavat gibi kavramlar bunların bir kısmıdır. İdrîs-i Bitlisî’nin (ö. 926/1520) Kanûnî Sultan Süleyman’ın şehzadeliği döneminde, 923/1517’de kendisine takdim ettiği Kânûn-i Şehinşâhî’yi de ahlâk ve siyaseti birleştiren metinler arasında anmak gerekir. İdrîs-i Bitlisî bu eserin başında felsefî metinleri takip ederek dört güzel huyun hikmet, iffet, şecaat ve adalet olduğunu söyler ve bunları padişahlar için gerekli olan ahlâk olarak ele alır. Müellif bu eserde Ahlâk-ı Celâlî ve Ahlâk-ı Muhsinî’den istifade etmiştir. İdrîs-i Bitlisî’nin Mir’âtü’l-cemâl adlı eseri de ahlâk ve siyasetle ilgili özlü sözlerden oluşur.
KELÂM LİTERATÜRÜ
Ahlâk felsefesinin en esaslı tartışmaları arasında sayılan kötülük problemi, iyi ve kötüye dair bilgilerin kaynağı, insanın fiillerindeki özgürlüğü sorunu bir ilim olarak kelâmın teşekkül sürecindeki en önemli problemlerdir. Bu tespit doğru ve yaygın bir kabul olmakla birlikte bu başlıkları kelâm metinlerinde tartışıldıkları bağlamlardan kopartarak ele almak da eksik bir yaklaşımdır. Zira bu problemler esasen kelâmdaki bir dizi ontolojik ve epistemolojik tartışmayla ilişkilidir. Bu sebeple kelâmın ahlâk düşüncesi, öncelikle Tanrı’nın zâtı ve O’nun varlıklarla irtibatını sağlayan sıfatlar meselesiyle bağlantılı görülmelidir. Kelâmdaki ahlâk problemlerinin daraltılarak ele alınması halinde iki problem alanı öne çıkmaktadır; (i) İyilik-kötülük (husun-kubuh) problemi. (ii) Birinci problemin bir uzantısı olarak kader meselesi, yani kulların fiilleri (ef‘âlü’l-ibâd) ve irade özgürlüğü meselesi.
Devlete neden ihtiyaç duyulduğu, devleti kimin yöneteceği ve hangi özelliklere sahip olması gerektiği, devletin başına hangi yoldan gelineceği gibi sorular çerçevesinde siyaset, kelâm metinlerinde de tartışılan bir bahistir. Şia’nın beşerî/dünyevî bir sorun olmaktan çıkartıp metafizik bir problem addettiği devlet başkanlığı (imâmet) Ehl-i Sünnet’e göre akâidin aslından olmayıp mükellefin eylemlerine taalluk etmesi bakımından furûattan sayılır ve bu itibarla da aslında fıkhın bir meselesidir. Bununla birlikte Şia’nın tavrına paralel olarak devlet başkanlığı bahsi yüzyıllar içinde sünnî ulemânın kelâm metinlerinde de yer bulmuş ve tartışma bu platformda sürmüştür. Özellikle İmam Eş‘arî’den (ö. 324/935-936) sonra, imâmet konusu sem‘iyyât bölümünün son başlığı olarak incelenmiştir. Hz. Peygamber’den sonra en hayatî ihtiyaçların karşılanması, devlet ve onun başındaki yöneticiyi (el-imâm) gerekli kılar. Düzenin devlet başkanı ile kaim olduğu fikri kelâm metinlerinde işlenen en esaslı meselelerden biridir. Zira devletin ve devlet başkanlığının yokluğu topluma çok büyük bir zarar verir ve bu durum düzeni ortadan kaldırır. Devletin bir başının olması Gazzâlî’nin dediği gibi insanların hem dünyevî ve hem de uhrevî ihtiyaçları için gereklidir. Bunların başında düzenin korunması (hıfzu’n-nizâm), İslâm topraklarının himayesi, sınır güvenliği ve stratejik yerlerin tahkim edilmesi gelir.
Bu iki alan Fahreddin Râzî öncesi kelâm eserleri dahilinde ele alındığı gibi Râzî’den sonra da gerek kelâmın tüm konularını ihtiva eden eserlerde ve gerekse müstakil konuları ele alan risalelerde irdelenmeye devam etmiştir. Tavali‘u’l-envâr, Tecrîdü’l-i‘tikâd, el-Makâsıd, el-Mevâkıf fî ilmi’l-kelâm, bu eserlerin şerhleri ve haşiyelerinin ilgili bölümleri söz konusu tartışmaların devam ettiği kaynaklardır. Tûsî’nin imamet risalesi, husun-kubuh risaleleri, ef‘âlü’l-ibâd risaleleri bu alanlarda yazılmış risalelere örnek verilebilir.
SUFİ SİYASET LİTERATÜRÜ
Siyasetin tasavvufî bir bakış açısıyla yorumlanması ve bir literatürün ortaya çıkması XIII. yüzyıl ve sonrasına tarihlenebilir. Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) tarafından yazılan tasavvufî mahiyeteki ahlâk ve siyaset metni et-Tedbîrâtü’l-ilâhiyye fî ıslâhi’l-memleketi’l-insâniyye, Sırru’l-esrâr etkisini sonraki döneme taşıdığı gibi manevi saltanatı içeren daha geniş içeriği ile tasavvufî perspektiften yazılan siyaset metinlerine öncülük etmiştir. Aynı yüzyıldaki bir başka eser Necmeddin-i Dâye’nin (ö. 654/1256) Mirsâdü’l-ibâd’ı ve Kâsım b. Mahmûd Karahisârî (ö. 825/1422’den sonra) tarafından Osmanlı Türkçesine yapılan çevirisi de bu literatürde önemli bir yere sahiptir.
Ali b. Şihâbüddin b. Muhammed el-Hemedânî’nin (ö. 786/1385) Farsça Zehîretü’l-mülûk adlı tasavvufî mahiyyetteki ahlâk ve siyaset eseri ardında önemli bir literatürün ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Zehîretü’l-mülûk’ta Gazzâlî ve özellikle İhyâ’nın etkisi güçlü bir şekilde görülmektedir. Eser tasavvufî bir perspektifle yazılmasının yanında çok sayıda hadise yer veren, adeta konuları hadisler ışığında işleyen bir metindir. Metin Gazzâlî’nin Nasîhatülmülûk’unda olduğu gibi iman bahisleriyle başlar. Siyasî bir nasihatnâme olan Nasîhatülmülûk’ta bu bölüm ile amaç öncelikle devletin başına lazım gelen şeyin sağlam bir iman olduğu düşüncesine vurgu yapmaktır. İlgili bölümleri itibariyle siyasî nasihatname kategorisine giren Zehîretü’l-mülûk’un böyle başlaması aynı amaca matuftur. Zehîretü’l-mülûk’ta bu bölümün ardından yöneticilerin sahip olması gereken nitelikler üzerinde durulur. Bu bahisten sonra anne-baba ve eşlerin hakları, çocukların, akrabaların, dostların ve kölelerin haklarına dair fasıllar gelir. Yönetilenlerin hakları, manevî saltanat ve insanın halifeliğine dair bölümlerden sonra iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasaklanması, şükür, sabır, kibir ve öfkenin kötülüğü, tevazu ve bağışlayıcılığın fazileti bahisleri ile eser sona erer.
Zehîretü’l-mülûk’un Osmanlı ahlâk düşüncesini iki şekilde etkilediğini söyleyebiliriz. Birinci etkisi metnin çevirileri olarak tezahür ederken ikinci etki Zehîretü’l-mülûk’un firâset ilmi hakkındaki faslının muhtelif metinlerde iktibas edilmesi şeklinde olmuştur. Bu tespite binaen öncelikle metnin bilhassa XVI. yüzyılın ikinci yarısında yapılan çevirilerine işaret etmek yerinde olacaktır. Metnin bu yüzyılda Türkçe şerhli çevirileri yapılmıştır. Eserin Osmanlı Türkçesine ilk çevirisi Muslihuddin Mustafa Sürûrî (ö. 969/1562) tarafından yapılmış olan Tercüme-i Zahîratü’l-mülûk Kanûnî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’ya takdim edilmiştir. Şehzade Mustafa’nın Amasya’da hocalığını yapan Sürûrî, Emir Buhârî zaviyesi şeyhi Abdüllatif Efendi’ye (ö. 971/1563-64) intisap etmiş, Mesnevî okutan bir sûfidir. Şehzade Mustafa’nın isteğiyle yazılmış olan metnin çok asyıda yazma nüshası bulunmaktadır. Zehîretü’l-mülûk’un ikinci çevirisi Zihni Efendi (ö. 985/1577’den sonra) tarafından Gencine-i sa‘âdet adıyla Sultan II. Selim Han’a (1566-1574) takdim edilmiştir. Üçüncü çeviri Abdullah oğlu Kâtip Mustafa tarafından yazılarak Sultan III. Murad Han’a (1574-1595) ithaf edilmiştir. Eserdeki kayıtlardan metnin 985/1577 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır.
Osmanlı Türkçesine altı çevirisi yapılan eser, Osmanlı ilim çevrelerinde kısmî tercümelere ve hacimli iktibaslara da konu edilmiştir. Bunlardan biri Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin Risâle fî Beyâni esrâri’l-hilâfeti’l-insâniyye ve’s-saltanati’l-ma‘neviyye adlı eseridir. Zehîretü’l-mülûk’un kısaltılmış Arapça bir tercümesi olmakla beraber risale baştan sona bir tercümeden ibaret değildir. Şöyle ki Taşköprülüzâde Zehîretü’l-mülûk’un fasıllarını yeniden kurgulamış ve kendi perspektifine göre fasılların yerini değiştirmiş, nadiren de olsa ihtiyaç duyduğu yerlerde ilave cümleler eklemiştir.
Sinan Paşa’nın (ö. 891/1486) Ahlâknâme’si de burada işaret edilmesi gereken eserlerden biridir. Kataloglarda Nasîhatnâme ve Ahlâknâme gibi başlıklarla kaydedilen eserin Kitâb-ı tasavvuf olarak da bilinmesi çok yönlü bir kaynak olarak görüldüğüne işaret eder. Ancak nihai kertede bu eserde tasavvufî perspektifin öne çıktığını söylemek mümkündür.
SONUÇ
Buraya kadar XII. ve XVI. yüzyıllar arasında İslâm ahlâk ve siyaset düşüncesi alanlarında yazılan temel metinlerin kısa bir değerlendirmesini yaptık. Bu metinlerde edeb perspektifinin hayli etkili olduğu görülecektir. Edeb, İslâm düşüncesinde baştan beri hayatın her alanını kuşatan bir kavram olarak ahlâka alternatif gibi gözükse de Tûsî gibi filozoflar teorik olarak edebi daima ahlâkın altında tutmuşlardır. Özellikle filozofların yazdığı ahlâk metinleri ahlâk felsefesinin en derin problemlerine ışık tutmuştur. Bu metinler nefs ve nefse dair hallerin araştırıldığı en önemli kaynaklar arasında yer alması hasebiyle İslâm bilim tarihi bağlamında yapılacak psikoloji ve psikiyatri çalışmaları için temel başvuru kaynaklarıdır. Ahlâk araştırmasının nazarî ve amelî şeklinde ikiye ayrıldığı bu tür eserlerin teorik ahlâk meselelerinin başında da nefs ve ilgili hususlar gelmektedir. Bu meselenin yanında mizaç, huy, meleke gibi kavramlar bağlamında huyların kaynağı ve değişimi gibi önemli bir ahlâk problemi de tartışmaya açılır. Ahlâk felsefesinin bu önemli başlıklarının tartışılmasına karşın bu metinlerde yüzyıllarca bazı temel problemlerin ihmal edildiği ya da başka ilimlerdeki metinlere bırakıldığı gözlerden kaçmayacaktır. İyi ve kötünün mahiyeti, ahlâkî önermelerin kaynağı problemi, ahlâkî davranışı önceleyen bilişsel süreçler ve ilgili meseleler daha ziyade metafizik, mantık ve kelâm metinlerinde detaylı bir şekilde tartışılmıştır. Öte yandan Tûsî ile birlikte ahlâk başlıklı metinler pratik felsefenin diğer sahalarını da içeren bir genişlikte yazıldığı için söz konusu eserler İslâm siyaset düşüncesinin en önemli kaynakları arasında sayılmıştır.
Literatürün tümü incelendiğinde Arapça eserlerin daha baskın olduğu görülür. Bununla birlikte bilhassa XIII. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan Farsça ahlâk ve siyaset metinleri literatürde gittikçe artan bir yere sahip olmuştur. Gerek Arapça ve Farsça ahlâk ve siyaset metinlerinin Osmanlı Türkçesine yapılan çevirileri ve gerekse Osmanlı Türkçesinde, şerh ya da çeviri olmayan telif metinler XV. yüzyılda artmış ve XVI. yüzyılda tam anlamıyla zirveye ulaşmıştır. XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar olan ahlâk ve siyaset metni yazan müelliflere bakıldığında hem Arapça ve hem de Farsça eserlerde İran coğrafyasının belirgin şekilde öne çıktığı söylenebilir. Bilhassa Şiraz ve çevresi bu literatüre öncülük ederken zamanla Anadolu Selçukluları ve Osmanlı döneminde Konya ve İstanbul çevreleri literatürün odağındaki bölgeler olmuştur. Bu duruma bahsedilen coğrafyada kurulan birçok devletin kattığı dinamizm, bölge devletlerinin siyasal hareketliliği, rekabeti ve zamanla istikrara ulaşılması etki ederken siyasal istikrarın kaybolduğu Endülüs’te ise Müslümanların ilmî üretimi yok olmuştur. Semerkant ve Buhara gibi ilmî merkezler, XII. yüzyıl sonrası literatüre Hint, Mağrib ve Hicaz bölgeleri ile birlikte daha az katkı veren coğrafyalardır. Osmanlı fetihleriyle birlikte XV. yüzyılın sonu ve XVI. yüzyılda İslâmlaşan Balkanlar ve Orta Avrupa kökenli âlim, edîb ve sûfilerin literatüre katkıları daha ziyade XVII. yüzyılda meyvelerini vermeye başlamıştır.
Buraya kadar özetlenen literatür XII. yüzyıldan XVI. yüzyıl sonuna kadar İslâm medeniyetindeki ahlâk zihniyetini, siyaset anlayışını ve kültürünü tam mânasıyla anlamız için yeterli değildir. Fetva mecmuaları, kanunnâmeler, adaletnâmeler, sözlü kültüre dair kaynaklar, atasözleri ve deyimlerle ilgili metinler, hicviyeler, şair tezkireleri, tarihî, destanî ve menkabevî metinler, hikâyeler, divanlar, kasideler, muammalar ve diğer nazım türündeki eserler, tarihçilerin kaleme aldığı kronikler, tabakat metinleri ve muhtelif ilimlerde yazılan eserlerde bulunan notlar, tıp metinleri ve gizli ilimler literatürü ahlâk zihniyetini çözümlemede dikkate alınmalıdır. Ayrıca tasavvuf literatürü de doğrudan ahlâk zihniyetini anlamayı sağlayan hacimli bir kaynak konumundadır. Benzer şekilde siyaset düşüncesini de yukarıda sayılan kaynaklarla sınırlı olarak ele almak doğru değildir.
[*] Bu başlık hazırlamakta olduğumuz makale çalışmasında daha teorik bir çerçevede ve genişletilmiş olarak ele alınacaktır.
[1] İsmail Durmuş, “İbnü’l-Mukaffa‘”, DİA, c. 21, s. 133.
[2] İlhan Kutluer, “İbnü’l-Mukaffa‘: Düşüncesi”, DİA, c. 21, s. 136.
[3] İbnü’l-Mukaffa‘, Kitâbü’l-Mantık, nşr. Muhammed Tâkî Dânişpejûh, Tahran: Encümen-i Felsefe-i Îrân, 1978/1357, s. 2-3.
[4] İsmail Durmuş, “Uyûnu’l-Ahbâr”, DİA, c. 42, s. 247.
[5] Ramazan Şeşen, “Câhiz”, DİA, c. 7, s. 20-24. Bu kısım için bkz. Mustakim Arıcı, İnsan ve Toplum: Taşköprîzâde’nin Ahlâk ve Siyaset Düşüncesi, Ankara: Nobel Yayın, 2016), s. 34-35. Âdâb kavramı hakkında bkz. Ch. Pellat, “Adab”, Encyclopedia Iranica, c. 1 (1983), s. 439-444.
[6] Tûsî, Nasîrüddin, Ahlâk-ı Nâsırî, nşr. Azîzullah Alizâde, Firdovs, 1399 hş., s. 15-16; Ahlâk-ı Nâsırî, çev. Anar Gafarov, Zaur Şükürov, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007, s. 17-18 (Bu çeviride kısmi değişiklikler yapılmıştır. M.A.).
[7] Eşref Altaş, “Hikemiyât Literatürü ve Ahlâk”, İslam Ahlak Literatürü: Ekoller ve Problemler, ed. Ömer Türker, Kübra Bilgin, Ankara: Nobel Yayınları, 2014, s. 129-132.
[8] Mahmut Kavaklıoğlu, “Hadis Edebiyatında Kitâbu’l-Edeb’lerle İlgili Bir Değerlendirme”, EKEV Akademi Dergisi: Sosyal Bilimler, sy. 2 (2001), s. 149-174.
[9] Hacı Bayram Başer, “Tasavvufu Önceleyen Dönemde Ahlâk Literatürü: Kitâbü’z-Zühd’ler”, İslâm Ahlâk Literatürü: Ekoller ve Problemler, ed. Ömer Türker, Kübra Bilgin, Ankara: Nobel Yayınları, 2014, s. 139.
[10] Semerkandî, Riyâzâtü’l-Ahlâk, thk. Semih İbrâhim Sâlih, Dımaşk: Dârü’l-Beşâir, 2006/1427.
[11] Ebü’n-Nasr et-Tabersî, Mekârimü’l-Ahlâk, Kum: Müessese-i Ensariyân, 2011.
[12] Amâsî, Tâcü’l-Edeb, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2476, vr. 1b-62b.
[13] İbn Hüzeyl, Aynü’l-Edeb ve’s-Siyâse, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1985/1405.
[14] Ruhavî, Edebü’t-Tabîb, thk. Merizen Saîd Merizen Asirî (Riyad: Merkezü’l-Melik Faysal li’l-Buhûs ve’d-Dirâsâti’l-İslâmiyye, 1992.
[15] Bkz. Mustakim Arıcı, “Kutbuddin Şîrâzî’ye Göre Tababet Sanatı ve Hekimlik Ahlâkı”, Kutadgubilig: Felsefe – Bilim Araştırmaları, sy. 22 (2012), s. 56-69.
[16] Sübkî, Mu‘îdü’n-Ni‘am: Makam ve Meslek Ahlâkı, haz. Harun Yılmaz, M. Enes Midilli, İstanbul: TYEKBY, 2019.
[17] İbn Cemâa, İslâmî Gelenekte Eğitim Ahlâkı, çev. M. Şevki Aydın, Ankara: TDV Yayınları, 2012, s. 194-209.
[18] Berra Kepekçi, “Taşköprülüzâde Ahmed Efendi’nin Şerhu Âdâbi’l-Bahs ve’l-Münâzara Eseri Bağlamında Münazara İlmi”, Taşköprülüzâde’de Bilgi, Bilim ve Varlık, ed. İhsan Fazlıoğlu, İbrahim Halil Üçer, İstanbul: İlem Yayınları, 2020, s. 121-129.
[19] Taşköprülüzâde, Şerhu Âdâbi’l-Bahs ve’l-Münâzara, Mantık Risaleleri içinde, thk. ve çev. Berra Kepekçi İstanbul: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 52-53.
[20] Halil İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab: Nedimler, Şairler, Mutribler, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2017, s. 125.
[21] Keykavus, Kabusnâme, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul: Kabalcı, 2007, s. 9, 13.
[22] İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, s. 16.
[23] İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, s. 229, 233.
[24] İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, s. 293.
[25] İnalcık, Has-bağçede ‘Ayş u Tarab, s. 25-34.
[26] Asım Cüneyd Köksal, Fıkıh ve Siyaset: Osmanlılarda Siyâset-i Şer‘iyye, İstanbul: Klasik, 2016, s. 15.
[27] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 75.
[28] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 79, 84.
[29] Özgür Kavak, “Takdim: Ahlâk, Siyaset ve Hukuku Birlikte Düşünmek”, İslam Hükümdarları İçin Siyaset Rehberi: Tahrîrü’s-Sülûk fî Tedbîri’l-Mülûk içinde, haz. Özgür Kavak, İstanbul: Klasik, 2016, s. 26.
[30] Özgür Kavak, “Giriş”, Adl’e Boyun Eğmek: Ehl-i İslâm’ın Yönetimi İçin Hükümler, haz. Özgür Kavak, İstanbul: Klasik, 2010, s. 21-28.
[30] İlker Kömbe, “Adalet Dairesinin Teşekkülü ve Temel Kavramları”, Yayımlanmamış Doktora Tezi, M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2014, s. 90.
[31] Kömbe, Adalet Dairesinin Teşekkülü ve Temel Kavramları, s. 91.
[32] Kömbe, Adalet Dairesinin Teşekkülü ve Temel Kavramları, s. 353.
[33] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 142.
[34] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 169-193.
[35] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 195-222.
[36] Köksal, Fıkıh ve Siyaset, s. 149.
[37] Sadık Yazar, “Gazzalî’nin XIII-XIX. Yüzyıllar Arasında Batı Türkçesinde Tercüme Edilen Eserleri”, Dîvân: Disiplinlerarası Calışmalar Dergisi, sy. 31 (2011), s. 116-124.
[1] Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 8, 10.
[1] Musannifek, Tuhfetü’l-Vüzerâ, Ayasofya, nr. 2855, vr. 6a, 10a-11a.
[1] Nail Okuyucu, “Giriş”, Seyfü’l-Mülûk, Seyfü’l-Kudât: Kâfiyeci’nin Siyasetnâmeleri,haz. Nail Okuyucu, İstanbul: TYEKBY, 2018, s. 21.
[1] Osmanlı siyasetnâmeleri hakkında ayrıntılı bir çalışma için bkz. Ahmet Uğur, Osmanlı Siyasetnâmeleri, İstanbul: M.E.B., 2001.
[1] Osmanlı döneminin, daha çok XVI. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkan yönetim meselelerinin ürünü olan ıslahatnâmeler, siyasetnâme geleneğinin yeni bir türü olarak görülebilir. Bkz. Coşkun Yılmaz, “Osmanlı Siyaset Düşüncesi Kaynaklarıyla İlgili Yeni Bir Kavramsallaştırma”, TALİD, sy. 1/2 (2003), s. 300.
[1] Gelibolulu Mustafa Âlî, Nushatü’s-selâtîn, nşr. Andreas Tietz, Mustafa Âlî’s Counsel for Sultans of 1581, Wien: Österreichische Akademie der Wissenschaften, 1979, 1982.
[1] Cornell H. Fleischer, Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı, yay. haz. Ekrem Çakıroğlu, çev. Ayla Ortaç, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1996, s. 104; Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 8.
[1] Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 4.
[1] Ömer Faruk Akün, “Alâeddin Ali Çelebi”, DİA, c. 2, s. 317.
[1] Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 5-6.
[1] Şenol Korkut, “Siyaset: Felsefe, Din ve Şehir”, İslam Felsefesi: Tarih ve Meseleler, ed. M. Cüneyt Kaya, İstanbul: İSAM Yayınları, 2020, s. 716-719.
[1] İbn Rüşd, ez-Zarûrî fi’s-Siyâse: Muhtasaru Kitâbi’s-Siyâse li-Eflâtûn, çev. Ahmed Şahlan; şerh Muhammed Âbid el-Câbirî, Beyrut: Merkezu Dirâsâti’l-Vahdeti’l-Arabiyye, 1998, s. 184.
[1] İbn Rüşd, ez-Zarûrî fi’s-Siyâse, s. 187.
[1] İbn Rüşd, ez-Zarûrî fi’s-Siyâse, s. 194-195. Ayrıca bkz. Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 117-118.
[1] Eserin dönemi hakkındaki tartışmalar için bkz. Nâcî Tekritî, el-Felsefetü’s-Siyâsiyye inde İbn Ebi’r-Rebî‘, Beyrut: Dârü’l-Endelüs, 1983, s. 7-8.
[1] Urmevî, Letâifü’l-Hikme, nşr. Gulâm Hüseyin Yûsufî, Tahran: İntişârât-ı Bünyâd ve Ferheng-i İran, 1340 hş., s. 161.
[1] Sabina Schmidte, Reza Pourjavady, “Qutb al-Dīn Shîrâzî’s (634/1236-710/1311) Durrat al-Tâj and its Sources (Studies on Qutb al-Dîn Shîrâzî I)”, Journal Asiatique, sy. 292 (2004), s. 309-328.
[1] Joep Lameer, The Arabic Version of Tûsî’s Nasirean Ethics: With an Introduction and Explanatory Notes Leiden, Boston: Brill, 2015, s. 1-9.
[1] Burada yapacağımız alıntılar şu çalışmamıza dayanmaktadır. Mustakim Arıcı, “İbn Kemmûne’nin Ahlâk ve Siyaset Düşüncesi”, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 24 (2011), s. 41-78.
[1] İbn Kemmûne, el-Kelimâtü’l-Vecîze Müştemiletün alâ Nüketin Latîfetin fi’l-İlmi ve’l-Amel, A Jewish Philosopher of Baghdad: Izz al-Dawla Kammûna and His Writings içinde, R. Pourjavady, S. Schmidtke, Leiden: Brill, 2006, s. 176-177.
[1] Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla, nşr. Albert Nasri Nadir, Beyrut: Dârü’l-Maşrık, 1985, s. 120-126.
[1] İbn Kemmûne, el-Kelimâtü’l-Vecîze, s. 163, 165, 178.
[1] İbn Kemmûne, el-Kelimâtü’l-Vecîze, s. 163, 165, 178.
[1] Mustakim Arıcı, “Adudüddin el-Îcî’de Huy ve Erdem Problemi”, Nazariyat İslâm Felsefe ve Bilim Tarihi Araştırmaları Dergisi, sy. 2/4 (Nisan 2016), s. 31-56.
[1] Mustakim Arıcı, “Îcî’de Ahlâk Felsefesinin Temel Meseleleri”, İslâm İlim ve Düşünce Geleneğinde Adudüddin el-Îcî, ed. Eşref Altaş, İstanbul: İsam Yayınları, 2017, s. 526.
[1] Mustakim Arıcı, “Ahlâk-ı Adudiyye Literatürü ve Şerhlerde Yöntem Sorunu”, İslâm İlim ve Düşünce Geleneğinde Adudüddin el-Îcî, ed. Eşref Altaş, İstanbul: İsam Yayınları, 2017, s. 631-635.
[1] Mustakim Arıcı, “İlimler Tasnifi Literatüründe Ahlâk İlmi”, Mukaddime, sy. 7/1 (2016), s. 1-29.
[1] Şirvânî, “Amelî Felsefe” çev. Mustakim Arıcı, Osmanlı Felefesi: Seçme Metinler içinde, ed. Ömer Mahir Alper, İstanbul: Klasik, 2015, s. 359-371.
[1] Mehmet Şakir Yılmaz, Sultanların Aynası, Ahmed bin Hüsameddin Amâsî ve Eseri Mirâtu’l-Mülûk: İnceleme-Metin-Sadeleştirme-Tıpkıbasım, İstanbul: Büyüyenay, 2016, s. 141.
[1] Muhyi-i Gülşenî, Ahlâk-ı Kirâm, haz. Murat Demirkol, İstanbul: TYEKBY, 2019.
[1] Celalzâde,Mevâhibü’l-Hallâk fî Merâtibi’l-Ahlâk, Nuruosmaniye Ktp., nr. 2629.
[1] Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 7, 10-11.
[1] Osman Demir, “Kelâm Ahlâk Düşüncesi: Tartışma Alanları ve Kavramlar”, İslâm Ahlâk Literatürü: Ekoller ve Problemler, ed. Ömer Türker, Kübra Bilgin, Ankara: Nobel Yayınları, 2015, s. 179; Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 33.
[1] Mustafa Çağrıcı, İslâm Düşüncesinde Ahlâk, İstanbul: Dem Yayınları, 2006, s. 94-95.
[1] İhsan Fazlıoğlu, “Osmanlı Düşünce Geleneğinde ‘Siyasî Metin’ Olarak Kelâm Kitapları”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, sy. 1/2 (2003), s. 382-383.
[1] Cürcânî, Şerhu’l-Mevakıf: Mevakıf Şerhi, çev. Ömer Türker, İstanbul: TYEKBY, 2015, c. 3, s. 672-673.
[1] Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-İ‘tikâd: İtikadda Orta Yol, çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik Yayınları, 2012, s. 91-92.
[1] Arıcı, İnsan ve Toplum, s. 111.
[1] Tûsî, İmamet Risalesi, çev. Hasan Onat, AÜİFD, 35 (1996), s. 179-191.
[1] Özkan Öztürk, Siyaset ve Tasavvuf: Osmanlı Siyasi Düşüncesinde Tasavvufun Tezahürleri, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015), s. 24-25.
[1] Özgür Kavak, “Giriş: Siyasete Tasavvufî Yorum”, Necmeddîn-i Dâye, Sûfî Diliyle Siyaset içinde, haz. Özgür Kavak, İstanbul: Klasik, 2010, s. 11-34.
[1] Gazzâlî, et-Tibrü’l-Mesbûk fî Nasîhati’l-Mülûk, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988, s. 6-29.
[1] Mustakim Arıcı, “Giriş”, Taşköprîzâde, Ahlâk ve Siyaset Risaleleri içinde, İstanbul: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 16.
[1] Necdet Yılmaz, “Zahîratü’l-mülûk”, Seyyid Ali Hemedânî, Zahîretü’l-Mülûk: Hadisler Işığında Yönetim İlkeleri Yönetici Nitelikleri içinde, İstanbul: Dârülhadis, 2003, s. 25-26.
[1] Arıcı, “Giriş”, s. 17.
[1] Eserin tahkik ve çevirisi için bkz. Taşköprîzâde, Ahlâk ve Siyaset Risaleleri, thk. ve çev. Mustakim Arıcı, İstanbul: İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yayınları, 2016.
[1] Arıcı, “Giriş”, s. 20.
[1] Sinan Paşa, Ahlâknâme, İbrahim Efendi, nr. 408, vr. 1b.
Her Şey Merv’de Başladı: Aklî İlimlerin Tahrîri
XI. yüzyılın hemen başında İslâm medeniyetinin Dâru’l-İslâm olması coğrafî değil daha çok manevî bir anlam ifade ediyordu. Her açıdan parçalanmışlık Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu (1040) ile bir nebze giderildi ve bu durum özellikle Doğu İslâm dünyasına kısmî bir birlik getirdi. Başka nedenler yanında Selçukluların merkez-çevre anlayışına dayalı siyâsî yaklaşımlarının etkisini taşıyan medreselerin bir öğretim kurumu olarak devlet eliyle yükselmesi Doğu İslam coğrafyasında, zamanla ortak eğitim ve öğretimden geçenler arasında ortak bir akıl, dil ve vicdan birliği oluşturdu; ayrıca bilginler yanında belirli bir eğitim almış, okuma-yazma bilen tahsilli insanlar sınıfının ortaya çıkmasına neden oldu. Anadolu, Suriye ve Filistin bölgelerinde Haçlı seferlerinin başlaması, Mısır’ın artık çökmeye yüz tutan Fâtimîler’in elinde bulunması, Endülüs ve Mağrib’te daha çok Aristotelesçi bir yaklaşımın baskın olması yanında Sultan Melikşâh’ın 1092 tarihinde ölmesinin akabinde Büyük Selçuk Devleti’nin parçalanma sürecine girmesi, daha da önemlisi hem iç sorunlar hem de Batı Avrupa’daki gelişmeler sebebiyle uluslararası ticâretteki hakimiyetin zayıflaması gibi maddî ve manevî nedenler, Dâru’l-İslâm’daki matematik bilimlerdeki ilmî hareketin ritminin yavaşça Bağdâd ve çevresinden daha Doğu’ya, önce İsfehân, Rey, Nîşâbûr gibi İran şehirlerine akabinde de merkezi Merv olan Türkistân coğrafyasına kaymasına neden oldu.
1097-1118 tarihleri arasında yaklaşık 21 yıl boyunca Horasan Selçuklu sultanı olan Sencer, 1118-1157 tarihleri arasında da Büyük Selçuklu sultanı olarak 39 yıl, toplamda 60 yıl hükümdarlık yaptı. Başta babası Sultan Melikşâh’ın bıraktığı miras olmak üzere tüm Selçuklu coğrafyasındaki birikimi, yarattığı bilgi için zorunlu olan istikrâr ortamında bir araya getirdi ve kanaatimizce Matematik bilimler için Bağdâd’dan sonra Merv merkezli en önemli ilim ve kültür hareketini örgütledi ve himâye etti. Burada, Ömer Hayyâm, Bahâuddin Harakî, Bedîʻ Usturlâbî, Hubûbî, Hâzinî, Ebû Saîd Urmevî, Ebû’l-Kâsım Nîsâbûrî, Esad Beyhâkî, İbn Melka, Muzaffer İsfizârî, Muhammed Beyhâkî, Zâhiruddin Gaznevî, Hüseyin Semerkandî gibi yalnızca matematik bilimlerde eser veren onlarca âlimin olduğu ve adında ‘Sencerî’ sözcüğü bulunan onlarca eser yazıldığı görülür. Bu çizgi, Sultan Sencer sonrası Harzemşâhlar döneminde de devam etti ve başta Fahreddin Râzî, Şerefuddin Mesûdî, Şemseddin Çağmînî, Hubeyş Tiflîsî, Esîrüddin Ebherî, Hüsâmeddin Sâlâr, Abdülmelik Şîrâzî, Mesûd Kazerûnî, Şemseddin Semerkandî gibi daha sonra –önce Türkistân’daki istikrarsız ortamdan akabinde de Moğol işgalinden uzaklaşarak– İran, Kafkasya, Mısır ve Anadolu coğrafyasına doğru yola çıkan onlarca önemli ismi yetiştirdi.
Pek çok maddî ve manevî şartın bir araya gelmesi, sosyo-ekonomik ve politik koşulların uygunluğu yanında Gazalî’nin hem mantık hem de matematik için sağladığı entelektüel meşrûiyet, bu dönemde ve bu coğrafyada, mantık esaslı felsefe için tahkîk ve tal‘îm(matematik) esaslı felsefe için de tahrîr yöntemlerinin varlığa gelmesini sağladı; çünkü mantık ilminin meşrûiyeti tahkîk yöntemi için olmaz-ise-olmaz bir koşul iken, mefhûm itibariyle ta‘lîmî(matematiksel) olanın meşrûiyeti de tüm matematik bilimler için kalkışılacak tahrîr, yani bir ilme ait sorunları(meâsil) ve bu sorunlara ilişkin kanıtları(delâil) gereksiz olan her şeyden arındırıp sağınlaştırmak için olmaz-ise-olmaz bir şarttı. Bu çerçevede ilk tahrîr hareketinin konusunun, kadîm Matematik bilimlerinin en gelişmiş üyesi ve Mantık ile akraba Hendeseyi temsil eden Eukleides’in Elemanlar’ı olması bir tesadüf değildir. Nitekim Sultan Sencer döneminde Ebû’l-Kâsım Nîsâbûrî’nin Tahrîr usûl Uklîdis’i ve Harzemşâhlar döneminde Harakî çizgisindeki Şemseddin Çağmînî’nin yine bir tür tahrîr olan Kitâb Telhîs Uklîdis’i ile Esîrüddin Ebherî’nin Islâh Uklîdis’i bu durumu temsil eden en iyi örneklerdir.

Bu özellikleri haiz böyle bir ortamda ortaya çıkan tahrîr yöntemi, aynı zamanda, ilk defa dizgeli olarak, Matematik bilimlerinin medrese ders müfredatlarına girmesini ve bu amaçla yine ilk defa olarak muhtelif Matematik bilimlerde ders kitaplarının hazırlanmasını doğurdu. Bu sonucun ortaya çıkmasında, yukarıda işaret edildiği üzere Gazalî’nin Matematik bilimler için sağladığı entelektüel meşrûiyet ortamında Bahâuddin Harakî ve öğrencilerinin İbn Heysem’i takip ederek doğanın bilgisinde, mantıkî olanın yanında ta‘lîmî olanın da gerekliliği konusunda ısrar etmeleri önemli bir rol oynamıştır. Hca-Talebe merkezli ve son derece sıkı ıstılâhî bir dille yazılmış ders kitapları aynı zamanda ilmî hayatın zihnî bağımsızlığı için de bir garantiydi. Bu çerçevede ilk eserin kadîm dönemde Matematik – doğa ilişkisini en iyi temsil eden Astronomi sahasında yazılması denilenleri destekler mâhiyettedir. Nitekim bizzat Harâkî, Muntehâ’l-idrâk fî dirâyeti’l-eflâk adlı teknik açıdan gelişmiş eserini et-Tabsîra fî ilmi’l-hey’e adıyla ihtisâr ederek ders kitabı formatında hazırlamıştır; Şerefuddin Mesûʻdî’nin el-Kifâye fî ilmi’l-hey’e adlı çalışması da benzer özellikleri gösterir. Ancak Matematik bilimlerde medrese müfredatı için ders kitabı hazırlama konusunda en dikkate değer isim hiç şüphesiz Harzemşahlar döneminin önemli ismi Şemseddin Çağmînî’dir. Hisâb, Cebir, Hendese ve Astronomi sahalarında ders kitapları hazırlayan Çağmînî’nin İslam medeniyetinde en uzun süreli etkili ve daha sonraki eserlere rol-model olan eseri hiç şüphesiz el-Mulahhas fi ilmi’l-hey’eti’l-basîta’dır. Matematik bilimlerdeki ders kitapları ve bunların medreselerdeki ta‘limî bilgi külliyatının, dönemin, çağdaş deyişle ‘bilimsel paradigması” haline gelmesini sağlamış, süreç içinde bu daire genişlemiş; doktriner felsefî yaklaşım ortadan kalkarak perspektif yaklaşıma geçilmiş; bu da bir kişinin aynı anda hemen tüm farklı alanlarda uzman olmasına imkân vermiştir. Bu durumun en güzel örneği Matematik bilimlerdir; ister Meşşâî ister mütekellim olsun her bilim adamı artık kendi dönemindeki Matematik bilimlerin tasvir ettiği, açıkladığı Evren resmini benimsemiştir. Bu gelişme, süreç içinde ilmî bilgideki farklı yaklaşımlar arasındaki parçalanmışlığı gidererek paradigmatik bir birliğin oluşmasını sağlamıştır.Bu özellikleri haiz böyle bir ortamda ortaya çıkan tahrîr yöntemi, aynı zamanda, ilk defa dizgeli olarak, Matematik bilimlerinin medrese ders müfredatlarına girmesini ve bu amaçla yine ilk defa olarak muhtelif Matematik bilimlerde ders kitaplarının hazırlanmasını doğurdu. Bu sonucun ortaya çıkmasında, yukarıda işaret edildiği üzere Gazalî’nin Matematik bilimler için sağladığı entelektüel meşrûiyet ortamında Bahâuddin Harakî ve öğrencilerinin İbn Heysem’i takip ederek doğanın bilgisinde, mantıkî olanın yanında ta‘lîmî olanın da gerekliliği konusunda ısrar etmeleri önemli bir rol oynamıştır. Hca-Talebe merkezli ve son derece sıkı ıstılâhî bir dille yazılmış ders kitapları aynı zamanda ilmî hayatın zihnî bağımsızlığı için de bir garantiydi. Bu çerçevede ilk eserin kadîm dönemde Matematik – doğa ilişkisini en iyi temsil eden Astronomi sahasında yazılması denilenleri destekler mâhiyettedir. Nitekim bizzat Harâkî, Muntehâ’l-idrâk fî dirâyeti’l-eflâk adlı teknik açıdan gelişmiş eserini et-Tabsîra fî ilmi’l-hey’e adıyla ihtisâr ederek ders kitabı formatında hazırlamıştır; Şerefuddin Mesûʻdî’nin el-Kifâye fî ilmi’l-hey’e adlı çalışması da benzer özellikleri gösterir. Ancak Matematik bilimlerde medrese müfredatı için ders kitabı hazırlama konusunda en dikkate değer isim hiç şüphesiz Harzemşahlar döneminin önemli ismi Şemseddin Çağmînî’dir. Hisâb, Cebir, Hendese ve Astronomi sahalarında ders kitapları hazırlayan Çağmînî’nin İslam medeniyetinde en uzun süreli etkili ve daha sonraki eserlere rol-model olan eseri hiç şüphesiz el-Mulahhas fi ilmi’l-hey’eti’l-basîta’dır. Matematik bilimlerdeki ders kitapları ve bunların medreselerdeki ta‘limî bilgi külliyatının, dönemin, çağdaş deyişle ‘bilimsel paradigması” haline gelmesini sağlamış, süreç içinde bu daire genişlemiş; doktriner felsefî yaklaşım ortadan kalkarak perspektif yaklaşıma geçilmiş; bu da bir kişinin aynı anda hemen tüm farklı alanlarda uzman olmasına imkân vermiştir. Bu durumun en güzel örneği Matematik bilimlerdir; ister Meşşâî ister mütekellim olsun her bilim adamı artık kendi dönemindeki Matematik bilimlerin tasvir ettiği, açıkladığı Evren resmini benimsemiştir. Bu gelişme, süreç içinde ilmî bilgideki farklı yaklaşımlar arasındaki parçalanmışlığı gidererek paradigmatik bir birliğin oluşmasını sağlamıştır.
Matematik bilimler söz konusu olduğunda bu dönemde başlayan ve tahrîr döneminin en önemli karakteristiği haline gelen diğer bir husus Sultan Sencer’in etrafındaki bilginlerle başlayan, ancak Fahreddin Râzî ile felsefî bir içerik kazanan matematik nesnelerin ontolojisi ile doğaya ilişkin matematiksel bilginin meşrûiyeti konusundaki tartışmalar ve bu tartışmaların etrafında yürütüldüğü nefsu’l-emr kavramının icadıdır. Matematik bilimleri ile Matematik felsefesi ve Matematik – doğa ilişkisi açısından son derece önemli olan bu gelişme daha sonraki yüzyılların en önemli konularından biri olmaya devam edecektir. Yine aynı dönemde Fahreddin Râzî’nin çağdaşı Şehâbeddin Sühreverdî geliştirdiği İşrâkî felsefede maddî doğanın asgarî ontik birimini mikdâr(imtidâd, extentio) kabul etmiş; bu da Doğa’nın hendesî-hisâbî idrâki için bir kapı aralamıştır. Tahrîr döneminde pek çok matematikçi filozofun İşrâkî meşrep olmasının, İşrâkî felsefenin söz konusu ontolojik kabulüyle sıkı bir ilişkisi vardır. Ayrıca İbn Fellûs örneğinde olduğu üzere, bahusus Hanefî fakihlerinin matematik bilimlerin Kitâb-i Tenzîlî’nin emir ve nehiylerini anlama ve uygulamada işe yarar olduğunu görmeleri, Kitâb-i Tekvînî’de de benzer durumun söz konusu olabileceği inancını beslemiş olmalıdır; nitekim bu yaklaşım tahrîr döneminde Şâfîʻî fakihleri tarafından da benimsenecektir.
Şimdiye değin fırça darbeleriyle özetlenen bu durum, yukarıda da işaret edildiği üzere, Sultan Sencer’in önce siyaseten zayıflaması, akabinde de ölümüyle istikrarını kaybetti ve ileri gelen bilginler daha Doğu’ya doğru yola çıktılar; Moğol istilası ile bu yola çıkışlar hem hızlandı hem de yola çıkanların sayısında ciddi bir artış oldu. Bu bilginler hem kendi bilgi ve görgülerini yeni coğrafyadaki meslektaşlarına aktardılar hem de kendileri bu coğrafyalardaki birikim ile ilişki kurdular. Bu duruma en iyi örneklerden biri, Esîrüddin Ebherî’nin Türkistân’dan, Nasirüddin Tûsî’nin İran’dan, Alemüddin Kaysar’ın Mısır’dan gelerek ders halkasına dahil oldukları ve ileri seviyedeki matematik bilimleri tahsil ettikleri Kemâleddin b. Yunus’un Musul’daki medresesidir. Bu medrese hem bir tür akademi hâline gelerek yetişmiş bilginlerin dönemin en önemli matematikçi filozofu elinde yüksek matematik bilimleri tahsil etmesini sağladı hem de sahip oldukları farklı arka-planlarını kendi aralarında paylaşmalarına imkân verdi.
Merv’in dönüşen ve zenginleşen bir devamı olarak gördüğümüz matematik bilimlerdeki tahrîr dönemi, sekiz coğrafî merkez etrafında incelenebilir. Birincisi tahrîr hareketine kurumsal bir kimlik kazandıran ve kendinden sonraki merkezleri besleyen Merağa matematik-astronomi okulu ile bu okulun, kendine has özelliklerine rağmen, doğrudan bir devamı olan Tebrîz Şenb-i Gâzân matematik-astronomi okulu; bu okulun beslediği ancak kendi mahallî birikimlerinin de önemli olduğu Endülüs-Mağrib ile Şâm-Kâhire kültür havzaları ve Merv ile Merâğâ’nın doğrudan mirasçısı, kelâmî vurgunun baskın olduğu Timûrîler dönemi Semerkand matematik-astronomi okulu; matematik bilimler açısından doğrudan Tebrîz’in donattığı Saray merkezli Altın-Orda ve Hind-Babür coğrafyası ile daha önce Merağa ve Tebrîz’in arka-planını oluşturduğu, kendinin de hem beslediği hem de beslendiği Semerkand’ın birikimini büyük oranda tevârüs eden Bursa-İstanbul. İslam medeniyetindeki bu merkezler yanında Merağa’nın kısmî olarak etkilediği Moğol Yuanlar dönemi Çin‘i ve Gregory Choniades üzerinden Tebrîz’in olağanüstü etkisinde kalan Trabzon İmparatorluğu ile İstanbul Bizans İmparatorluğu bu merkezlere ilave edilebilir.
Moğolların, büyük bir yıkım eşliğinde Dünya’nın %22’sini ele geçirerek kurdukları bitişik sınırlı 30 milyon lik büyük kara imparatorluğu en genel anlamıyla Doğu ile Batı ve Kuzey ile Güney’i birleştirmiş; bir Pax Mongolica yaratmıştı. Yıkımın hemen akabinde İslâm coğrafyasında yavaş da olsa yeniden bir inşa süreci başlamış; özellikle Moğol posta teşkilatı olan Ham sistemi sayesinde sadece asker ve resmî evrak değil, para, bilgi, kitap, bilgin vb. eşya ve insan dolaşımı için güvenli bir ortam oluşmuştu. Bu ortam içinde Nasirüddin Tûsî, İlhanlı hükümdarı Hülâgu’nun hükmettikleri coğrafyadaki vakıflara ait gelirlerin %10unu tahsis ederek desteklemesiyle Merağa matematik-astronomi okulunu kurdu; rasathane yanında kütüphane, medreseler, âlet üretim atölyeleri gibi büyük bir külliyeyi inşa etti; binlerce kitabı topladı ve döneminin Mueyyeddin Urdî, Muhyiddin Mağribî, Necmeddin Kâtibî, Kutbuddin Şîrâzî gibi en önemli matematik-astronomi bilginlerini davet etti. Bu süreç sonucunda tahrîr hareketine kurumsal bir kimlik kazandırıldı, yeni araştırmalar yapıldı, eserler telif edildi, öğrenciler yetiştirildi.
Okulunun kurucu ismi Nasirüddin Tûsî her ne kadar saf bir İbn Sinacı filozof olarak görülse de Merağa’nın kendine konu kıldığı şey daha çok İbn Heysem’in Şukûk’undaki temel tezlerdi. Ayrıca doğa ile matematik birlikteliği benimsendi ve çalışmalar daha çok “gözlem ile uyumlu hesap/model” ilkesi üzerinden yürütüldü. Bu çerçevede Tûsî, Taşköprülü-zâde’nin ‘yeni bir yazım yöntemi’ icadı olarak gördüğü, Merağa’dan önce 1247’de Tahrîru’l-Macestî, 1248’de Tahrîr usûli’l-hendese ve’l-hisâb adlı iki önemli eserle ilk ürünlerini verdiği tahrîr projesine, kurumsal bir kimlik kazandırarak neredeyse ömrünün sonuna kadar sürdürdü ve Helenistik ve klasik İslâmî dönemlerde kaleme alınmış matematik bilimlere ilişkin yirmi temel metni tahrîr etti. Merağa’daki tahrîr faaliyeti yalnızca Tûsî’ninkiyle sınırlı değildi; okulun Endülüs-Mağrib’ten gelen önemli üyesi Muhyiddin Mağribî, bir kaç küçük eser dışında, Hâzin, İbn Sînâ ve Ömer Hayyâm’ın konuyla ilgili görüşlerini de dikkate alarak Usûlu’l-hendese’yi de tahrir etmişti. Diğer bir teşebbüs Tûsî’nin öğrencisi Kutbuddin Şîrâzî’ye aittir. Şîrâzî, Durretu’t-tâc ve gurratu’d-dibâc adlı Farsça bilimler ansiklopedisi çalışmasında Usûlu’l-hendese’yi Farsça’ya çevirirken tahrîr de etti. Tûsî’nin oğlu Sadreddin Alî’ye nispet edilen ve 1594’de Roma’da basılan, başta beşinci postulat sorunu olmak üzere hendese ile ilgili Tûsî’nin son dönem düşüncelerini içeren Tahrîru ısûli’l-hendese de önemli bir çalışma olarak kabul edilebilir. Son olarak önemli bir teşebbüs Merağa’nın üçüncü müdürü ve Tûsî’nin oğlu Asîluddin Hasan zamanında İbn Sertâk’ın, Endülüs-Mağrib geleneğini temsil eden Mu’temen b. Hûd’un hendesî matematiğe ait önemli eseri el-İstikmâl fî ilmi’l-hendese’yi el-İkmâlu’l-Asîlî fî’l-hendese adıyla tahrîr etmesidir.
Şimdiye değin sıkça kullanılan tahrîr ne demektir? Matematik bilimler söz konusu olduğunda tahrîr: 1. Metnin hem dil hem de teknik içerik anlamında müstensih hatalarından temizlenmiş sahîh bir nüshasını elde etmek; 2. Metnin yazımından itibaren tarihî süreçte, ister nazarîye ister yeni değerler olsun, konunun teknik içeriğiyle ilgili ortaya çıkmış önemli gelişmeleri metne dahil ederek metni güncellemek; 3. Mevcut ispatları gözden geçirerek daha dakik hale getirmek; yeni ispatlar vermek; var ise ispatsız nazarîyeleri -mümkünse- ispatlamak; 4. Nazarîyeleri, yeni gelişmeler ışığında, gerekiyorsa, bölmek, birleştirmek, kısaltmak vb. işlemlere tâbi tutmak; 5. Metnin nazarîye – ispat tertibini gözden geçirmek; gerekiyorsa takdîm-te’hîr etmek; 6. Istılâh birliği sağlamak; 7. Nihâyet tüm bu işlemlerden sonra metni iç-tutarlılık açısından gözden geçirmek. Bir metin için tüm bu işlemler yapılacağı gibi, şartlara göre biri veya bir kaçı da tercih edilebilirdi. Bu işlemlerde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, tahkîk yönteminde olduğu gibi, matematik bilimlerde tartışmalı tüm deliller zikredilmez; ulaşılan ve en doğru olduğu kabul edilen delil verilmekle yetinilir. Öte yandan bu dönemde tahrîr yanında her biri ayrı bir yazım tekniği olan ve farklı anlamlara gelen, tenkîh, tehzîb, tecrîd, telhîs, ihtisâr, mulahhas, muhtasar, muhassal, mahsûl, metâlib ve elbette şerh, hâşiye ve ta‘lîk gibi yöntemler de mevcuttu. En genel anlamıyla tahrîr okuması bir tür bilginin tarihselleştirilmesi anlamına gelir; gerçekten de hem tahkîk hem de tahrîr yöntemi İslam medeniyetinde tarihsel epistemolojinin bir türü olarak okunabilir.
***
Şimdiye değin genel çerçevesi verilen tahrîr dönemindeki kültür havzalarını dikkate alarak matematik bilimlerin gelişmeleri ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir: Sittînî hesap genel hesap kitapları içinde ve hazırlanan zîclerin girişlerinde ele alınmaya devam etti. Ancak bu dönemde özellikle Kâhire-Şâm kültür havzasında pratik astronomi, astronomi âletleri ve yeni bir ilim dalı olarak kurulan ilm-i mîkât’ın gereksinimleri doğrultusunda İbn Mecdî Keşfu’l-hakâik fî hisâbi’d-derec ve’d-dekâik adıyla bağımsız bir risale kaleme aldı; öğrencisi Sıbt Mardînî tarafından Rekâiku’l-hakâik fî hisâbi’d-derec ve’d-dekâik adıyla şerh edilen eser, tüm İslam coğrafyasında temel başvuru metni oldu; üzerine başta Sıbt Mardînî’nin kendi olmak üzere pek çok matematikçi-astronom tarafından muhtelif içerikte onlarca çalışma yapıldı.
Zihin hesabı alanında tahrîr dönemindeki en önemli gelişme, bazı yeni işlem tekniklerinin yanında, bu hesap dizgesinin ispatlı bir biçimde kuruluşudur. Tûsî’nin öğrencisi İbn Havvâm, Bağdâd’da el-Fevâidul’-behâiyye fî’l-kavâidi’l-hisâbiyye adlı bir eser telif etti; öğrencisi ve eseri bizzât kendinden okuyan Tebrîz Şenb-i Gazan matematik-astronomi okulunun önemli temsilcisi Kemâleddin Fârisî hocasının eserini Esâsu’l-kavâid fî usûli’l-fevâid adıyla üst seviyede şerh ederek, eserde verilen hemen tüm kuralları sıkı bir hendesî ispat sürecine tabi tuttu (isbât bi’l-hutût); böylece zihin hesabı ispatlı bir biçimde bir bilim olarak yeniden kuruldu. İbn Havvâm’ın diğer bir öğrencisi İmâdudin Kâşî, hocasının eserine İzâhu’l-mekâsıd li’l-ferâidi’l-fevâid adıyla yeni bir şerh yazdı ve verilen kuralları adedî yöntemle ispat etti. Bu eserler Balkanlar – İstanbul -Anadolu – Kuzey Suriye – Irak – İran ve Türkistân coğrafyasında belirli bir müddet ders kitabı olarak okutuldu; o kadar ki, XVII. yüzyılda bile Katip Çelebî, zihin hesabını en iyi temsil eden eser olarak Fevâid’i görmekteydi. Zihin hesabı alanında günlük hayata taalluk etmesi, insan bedeni dışında yazı malzemesine ihtiyaç duymaması ve oldukça basit ve hızlı hesap kurallarını muhtevi olması nedeniyle Kâhire-Şâm hattında çokça eser kaleme alınmıştır. Bu sahada özellikle İbn Hâim’in çalışmaları, bahusus zihnî hesap konusunda bir tür ansiklopedi olan el-Maûne fî hisâbi’l-hevâî adlı eseri zikredilebilir; ayrıca bu eser üzerine başta müellifi olmak üzere pek çok matematikçi tarafından çalışmalar yapılmıştır. Yine Kâhire-Şâm kültür havzasında yetişmiş matematikçi Sıbt Mardinî’nin Tuhfetu’l-ehbâb fî ilmi’l-hisâb’ı en yaygın kullanılan ders ve başvuru metinlerinden biri olmuştur. Bu alanda İstanbul’da meçhûl bir müellif tarafından kaleme alına İrşâdu’t-tullâb ilâ ilmi’l-hisâb adlı eser konuyla ilgili hemen tüm kuralların dökümünü verir ve bazı kuralları da adedî olarak açıklar. Bu hesap hakkında tahrîr döneminde onlarca eser yazılmasına karşın, XVI. yüzyılın sonuna doğru başta kağıt olmak üzere yazı malzemelerinin yaygınlaşması; okuma-yazma bilen tahsilli orta-sınıfın çoğalması vb. nedenlerle yavaş yavaş ortadan kalmış ve hind hesabı içinde erimiş, varlığını pratik kurallar manzûmesi olarak sürdürmüştür.
Hind hesabı tahrîr döneminin hem nicelik hem de nitelikçe en çok eser verilen dönemdir; denebilir ki, Harizmî tarafından kurulan ondalık-konumlu algoritmik hesap tekniği bu dönemde kemâle ermiştir. Hesap sahasında yapılan tüm özgün keşifler de bu hesap dizgesi içinde vukû bulmuş; özellikle ondalık kesirler bu dizge içinde varlığa gelmiştir. Merağa’dan Nasirüddin Tûsî’nin Cevâmiu’l-hisâb bi’t-taht ve’t-turâb’ı; Tebrîz’den Cemâleddîn Türkistânî’nin, bir süre ders kitabı olarak da kullanılan er-Risâletu’l-Alâiyye fî’l-mesâili’l-hisâbiyye’si; bu esere Alî Garbî’nin yazdığı hacimli ve XIV. yüzyıl matematiğinin adeta bir dökümü olarak görülebilecek el-Muʻcizâtu’n-Necîbiyye fi şerhi’r-risâleti’l-Alâiyye adlı şerhi; yine Tebrîz’e mensup Kutbuddin Şîrâzî’nin talebesi Şemseddin Nîsâbûrî’nin Anadolu – İran hattında ders kitabı olarak da kullanılan eş-Şemsiyye fî’l-hisâb’ı ilk elde dikkati çeken eserlerdir. Tebrîz havzasının bu alandaki diğer önemli bir katkısı da ilk ve tek olarak İmâduddin Kâşî’nin Lubâbu’l-hisâb adlı eserinde ‘el-hisâbu’l-hevâî’ adını verdiği zihin hesabı ile hind hesabı arasında dizgeli bir mukayese yapmasıdır.
Bu dönemde Merağa ve Tebriz’den beslenen Mağrib kültür havzası, hind hesabında ciddi bir atılım gösterir ve İbn Bennâ ile ilk gerçek Matematik geleneğini kurar. İbn Bennâ’nın el-Makalât fî ilmi’l-hisâb adlı çalışması yanında Telhîs amâli’l-hisâb adlı eseri tarihte yaygın ve sürekli gelenek oluşturan nadir eserlerden biridir ki, başta müellifin kendisi buradaki fikirlerini savunmak için Keşfu’l-hicâb an vucûhi aʻmâli’l-hisâb adlı bir kitap kaleme almış; Mağrib okuluna mensup İbn Kunfûz, İbn Haydûr ve İbn Merzûk gibi pek çok matematikçi tarafından da şerh edilmiştir. Telhîs teknik içeriği yanında, Matematiğin ilkeleri, sayının tanımı ve sonsuzluk kavramı hakkındaki mülahazaları ile de dikkat çekmiştir. Mağrib okulunun Matematik bilimlerde son büyük temsilcilerinden biri, diğer pek çok eseri yanında Keşfu’l-esrâr an ilm hurûfi’l-gubâr adı kitabıyla tanınan Kalasâdî’dir. Yine aynı bölgeye mensup İbn Gâzî’nin etkili olmuş Buğyetu’l-tullâb fî şerh munyeti’l-hisâb adlı eseri de dikkat çekmektedir.
Mağrib havzasındaki bu gelişmeler, kendine en yakın coğrafya olan Kâhire – Şâm hattını etkiledi ve İbn Bennâ’nın eserleri dikkate alınmaya başlandı. Bu eserin gelişmiş algoritmik düzeyi, İbn Haldûn’un şikayet etiği hacmi küçük muhtevası yoğun yapısı, muhtevi olduğu teknik bilgi ve felsefî-nazarî iddiaları özel bir dikkat çekti. Aynı zamanda Kâhire – Şâm havzasının pratik yönelimi de bu ilgiyi besledi. Zihin hesabında olduğu gibi, bu alanda da daha sonra yaygın olarak kullanılan pek çok eser yazan İbn Hâim, İbn Bennâ’nın eserlerine özel bir ilgi göstermiştir. Ancak Telhîs üzerine en önemli, hacimli, özgün ve etkili çalışmayı İbn Mecdî, Hâvî’l-lubâb fî şerh telhîs amâli’l-hisâb adıyla yapmıştır. Mağrib, Kâhire-Şâm havzasının hind hesabı içindeki en önemli başarılarından biri, İbn Mecdî ve İbn Gâzî’nin eserlerinde olduğu gibi hem genel hesap kitapları içinde, hem de İbn Ebî’l-Feth es-Sûfî’nin İrşâdu’l-ʻacem li-aʻmâli cuzûri’l-esamm adlı bağımsız çalışmasında olduğu gibi özellikle irrasyonel sayılar aritmetiği konusunu ayrıntılı bir biçimde incelemesidir. İlginçtir ki, bu dönemde Özbek Hânlığı yönetiminde Altın-Orda Devleti’nde, Kırım’da hind hesabı ile ilgili, Muhammed Kâsânî tarafından yazılan et-Tuhfe fî ilmi’l-hisâb yalnızca teknik içeriği ile değil aynı zamanda verdiği tarihi bilgilerle de önemlidir. Bu eser aynı zamanda Altın-Orda Devleti’nin Özbek Hanlığı zamanında ilmî açıdan da Dâru’l-İslâm’ın bir parçası olmaya başladığını gösterir.
Hind hesabı alanında önemli eserlerin verildiği diğer bir yer Semerkand Matematik-Astronomi okuludur. Semerkand Rasathanesi’nin ilk müdürü matematikçi-astronom Cemşîd el-Kâşî, Miftâhu’l-hussâb adlı eserinde konuyla ilgili tüm tarihî birikimi dizgeli bir biçimde ele almakla kalmamış, aynı zamanda ilk defa olarak ondalık kesirler aritmetiğini dört temel işlem düzeyinde ifade etmiştir. Öte yandan eser, daha önce Tebrîz’de Cemâleddîn el-Türkistânî’nin Arap dil bilim geleneğinden hareketle öne sürdüğü ve şârihi Alî el-Garbî’nin oldukça ayrıntılı bir biçimde tartıştığı sayı tanımını merkeze almıştır. Semerkand okulu mensubu Ali Kuşçu, İstanbul’a havzasına geldiğinde hem Miftâh’ı hem de Fevâid’i birlikte göz önünde bulundurarak er-Risâletu’l-Muhammediyye fî’l-hisâb adıyla özetlemiş, sayı tanımını olduğu gibi benimsemiş, bu eser bir müddet ders kitabı olarak kullanılmıştır.
İstanbul havzasında hind hesabı alanında en önemli katkılar şöyle özetlenebilir: Mevcut eserlerin korunması, istinsah yoluyla çoğaltılması yanında, başta kağıt olmak üzere yazı malzemelerinin kısmî bolluğu nedeniyle hem devlet dairelerinde kullanılmış hem de medreselerde öğretilmiştir; bu da onun resmî hesap dizgesi olarak kabul edilmesini sağlamış ve toplumsallaştırmıştır. Özellikle devlet muhâsebe kalemlerinde çalışan muhâsib ve kâtibler için ortaya uygulama karakteri ağır basan bir hind hesabı türü çıkmış ve bunun için, Mehmed Atmaca’dan, Kâtib Alâaddin Yusûf, Yusûf Bursevî ve Matrakçı Nasuh’a kadar büyük çoğunluğu Türkçe olan muhâsebe matematik metinleri telif edilmiştir. Bu metinler hem pratik problemler bakımından hem de ondalık kesirlerin kullanımı açısından son derece önemlidirler. Ancak bunun yanında İstanbul Rasadhânesi’nin kurucusu Takiyeddin Râsıd, Buğyetu’t-tullâb fî ilmi’l-hisâb adlı eserinde ondalık kesirler aritmetiğini, Cemşîd el-Kâşi’nin bıraktığı yerden sürdürerek geliştirmiştir. Hind hesabı söz konusu olduğunda tahrîr dönemindeki en son ve en önemli metin, XVI. yüzyılın Türkçe telif etmek karakterine uygun olarak yazılan, İbn Hamza’nın 1599’da kaleme alıp Sultan III. Murad’a sunduğu Tuhfetu’l-aʻdâd li-zevî’r-ruşd ve’s-sedâd adlı Batı Türkçesiyle telif edilmiş eserdir. Eser hind matematiği ile ilgili birinci bölümünde konuyla ilgili tüm tarihsel birikimi bir araya getirmiş; özellikle Endülüs – Mağrib ve Kâhire havzalarının birikimini ayrıntılı olarak yeniden ifade etmiştir. Matematik bilimlerdeki bu entegrasyon yalnızca Anadolu – Şâm -Kâhire ve Mağrib bölgelerinde görülmez; XVI. yüzyılın er-Risâletu’l-nâfiaʻ fî’l-hisâb ve’l-cebr ve’l-misâha adlı önemli ve hacimli matematik kitabını kaleme alan Hindistan kökenli Abdulmecîd Sâmûlî de eserinde İslam coğrafyasındaki tüm önemli eser ve isimleri kullanır. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin hem maddî hem de manevî anlamda Dâru’l-İslâm kavramını tekrar ihyâ ettiğini gösterir.
İslam medeniyetinin klasik çağında Cebir, Harizmî’den Şerefuddin Tûsî’ye değin hem çok terimliler hesabı hem de birinci ve ikinci derece denklemlerin adedî ve hendesî çözümü konusunda zirveye ulaşmıştı. Lafzî olması, pozitif köklerin tespit ile yetinmesi ve çözüm teknikleri ile doğal sınırlarına ulaşan Cebir tahrîr döneminde daha çok içe doğru derinleşmiştir. Hem Şerefuddin Tûsî’nin çalışması hem de Esîruddîn Ebherî’nin eseri kayıp olmakla birlikte, bunların varlığı bile tahrîr döneminin hemen öncesinde Merv kökenli bir cebir geleneğinin Anadolu’ya ve orta-İslam dünyasına geldiğini gösterir. Tebrîz’de Kemâleddin Fârisî’nin Esâs’ta ispatlı bir biçimde incelediği çok terimliler aritmetiği ile denklem analizleri; Cemşîd el-Kâşî’nin Miftâh’daki gayretleriyle belirli bir olgunluğa erişmiştir. Kâşî, ayrıca dördüncü derece denklemleri de ele alan bir eser yazmakla birlikte bu eser zamanımıza ulaşmamıştır, ancak bu bilgi bize Ebherî’den sonra da yüksek dereceli denklemlerle uğraşıldığını ve Semerkand’da dizgeli olarak incelendiklerini gösterir. Bu alanda Mağrib havzasının katkısı, İbn Bedr, İbn Bennâ, Kalasâdî ve İbn Gâzî gibi bilginlerinin eserlerinin gösterdiği gibi teknik anlamda ikinci dereceli denklemlerle sınırlı olsa da, İbn Kunfuz’dan itibaren cebirsel notasyon ve sembollerin keşfi ve yaygın olarak kullanılması; bu keşfin önce Kâhire’ye ulaşması ve İbn Mecdî gibi matematikçiler tarafından dikkate alınması önemlidir. Söz konusu keşfe tahrîr döneminde Mağrib ve Kâhire tecrübesini de dikkate alarak en son şeklini İbn Hamza Tuhfe’de vermiştir. Cebir söz konusu olduğunda Kâhire okulunda dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir isim İbn Hâim’dir; yalnızca bu alanda yazdığı ders kitapları değil, el-Mumtiʻ fi şerhil-muknîʻ adlı eserinde İslam cebir geleneğindeki pek çok sorunu ele aldı; hendesî cebir yaklaşımını şiddetle eleştirdi; ikinci dereceden yüksek denklemlerin adedî olarak çözülebileceğini örneklerle gösterdi; ayrıca tespit edilebildiği kadarıyla ilk defa olarak tarihte ‘menfî'(negatif) ve ‘musbet'(pozitif) kavramlarını icat etti. Ali Kuşçu da İstanbul’da telif ettiği Muhammediyye’de bu kavramları -belki de İbn Hâim’den bağımsız olarak- kullandı. Öte yandan Sultan II. Bâyezid’e sunulan İrşâd’da meçhul bir müellif yüksek dereceli denklemler için genel çözüm arayışına girişti. Özellikle XV. ve XVI. yüzyıllardaki çok terimliler aritmetiği ve ikinci derece denklemler cebri konusundaki birikimi, Abdulmecîd Sâmûlî, er-Risâletu’l-nâfia fî’l-hisâb ve’l-cebr ve’l-misâha adlı önemli ve hacimli matematik eserinde dizgeli ve oldukça ayrıntılı bir biçimde inceler. Cebir söz konusu olduğundan Semerkand ve İstanbul’da vukû bulan önemli bir gelişme de, bazı trigonometrik fonksiyonların cebirsel analizidir; Cemşîd el-Kâşi, Musa Kadı-zâde, Ali Kuşçu, Mirim Çelebi ve Takiyeddin Râsıd bu duruma örnek verilebilir.
Hendese söz konusu olduğunda hiç şüphesiz söylenecek ilk söz hemen tüm hendesî matematiğe ait eserlerin, yukarıda da ayrıntılı anlatıldığı üzere Merv, Merağa, Tebrîz ve Tokat’ta tahrîr edildiğidir. Özellikle Nasirüddin Tûsî, Muhyiddin Mağribî, Kutbuddin Şîrâzî ve İbn Sertâk’ın çalışmaları bu faaliyetin en yüksek örnekleri olarak görülebilirler. Merağa’daki hendese çalışmaları yalnızca tahrirlerle sınırlı değildir; Hüsâmeddin Sâlâr, Muhyiddin Mağribî, Kutbuddin Şîrâzî gibi isimler paraleller postulatı ile ilgili metinler üretmiş; bahusus Tûsî kendinden önceki tüm birikimi dikkate alarak, konuyla ilgili tarihteki ilk bağımsız metni er-Risâletu’ş-şâfiye ani’ş-şekk fî’l-hutûti’l-mutevâziye adıyla telif etmiş; bu konuda Alemüddin Kaysar ile mektuplaşmıştır. Semerkand ve İstanbul hattında ise hendese alanında Musa Kadı-zâde, Ebû İshak Kirmânî ve Kehhâl Musa gibi bilginler eserler kaleme almıştır. Tebrîz’de ise Kemâleddin Fârisî ilginç bir çalışmaya imza atar; kendinden önceki, özellikle İbn Sînâ ve İbn Heysem’in düşüncelerini dikkate alarak modern öncesi dönemde açı(zâviye) hakkında en önemli ve hacimli kitabı kaleme alır: Risâle fî’z-zâviye. Fârisî eserinde kadîm matematikteki tüm açı türlerini ve hendesî değerlerini inceler.
Tahrîr edilen hendese eserleri arasında koni kesitleri ile ilgili Apollonius’un Kutûuʻ’l-mahrûtât’ı, Sabit b. Kurre ve diğer bilginlerin konuyla ilgili eserleri mevcuttu. Öte yandan Kutbuddin Şîrâzî, Tebrîz’de Kutûuʻ’l-mahrûtât’ı telhîs etti; İbn Sertâk, Tokat’ta el-İkmâl adıyla tahrîr ettiği İbn Hûd’un el-İstikmâl adlı eserinde koni kesitlerini saf hendese açısından ayrıntılı bir şekilde inceledi. Koni kesitleri alanında en yoğun incelemeler Semerkand matematik-astronomi okulunda yapıldı ve bu çalışmalar daha sonra İstanbul’a aktarıldı. Aburrezzâk Kâşânî, Ali Kuşçu, Fethullah Şîrvânî, Abdulalî Bircendî gibi bilginlerin eserleri yanında Kehhâl Musa’nın konuyla ilgili çalışmaları daha sonraki dönemleri de besledi. Saf hendese eserleri yanında koni kesitleri Fârisî’nin Esâs’ı, Kâşî’nin Miftâh’ı ve İbn Hamza’nın Tuhfe’si gibi büyük ölçekli hesap kitaplarında da Misâha(uygulamalı geometri) açısından ele alınmaya devam etti.
Trigonometri hemen tüm Astronomi hesaplarında kullanıldığından Merağa, Tebriz, Semerkand ve İstanbul Rasathaneleri’nde üretilen eserlerde mevcuttu. Ancak tahrîr döneminde Trigonometrideki en önemli gelişme, Nasirüddin Tûsî’nin tüm birikimi de değerlendirdiği Kitâb şekli’l-kattâʻ adlı çalışmasıyla bağımsız bir bilim dalı olarak kurulmasıdır; benzer bir çalışmaya çağdaşı Hüsâmeddin Sâlâr da teşebbüs etmiştir. Bu alandaki diğer bir gelişme, yukarıda da işaret edildiği gibi, trigonometrideki bazı denklemlerin, Kâşî, Kadı-zâde, Mirim Çelebî ve Takiyeddin’de görüldüğü üzere, Semerkand ve İstanbul havzalarında cebir yoluyla çözülmesidir. Trigonometri söz konusu olduğunda vurgulanması gereken başka bir gelişme de, İstanbul’da Takiyeddin Râsıd’ın tarihte ilk defa, sittînî(altmışlı) dizge ile hesaplanan trigonometrik fonksiyonların değerlerini ondalık kesirlerle tespit etmesidir.
Misâha yani uygulamalı hendese hemen tüm büyük-ölçekli hesap kitaplarının bir parçası olmaya devam etti. Ancak bu dönemde Misâha söz konusu olduğunda en önemli gelişme, Kemâleddin Fârisî’nin, İbn Havvâm’ın Fevâid’ine yazdığı Esâs adlı şerhte tüm Misâha kurallarını saf hendese açısından sıkı bir ispata tabi tutmasıdır; bu da Misâhayı sağın bir bilim olarak kurmak anlamına gelir. Benzer biçimde aynı esere Îzâh adlı başka bir şerh yazan İmâduddin Kâşî de aynı kuralları adedî olarak ispatlar. Misaha açısından diğer bir gelişme Semerkand’da vukû bulur: Cemşîd Kâşî, Miftâh’ının dördüncü makalesini Misâhaya tahsis eder ve tüm İslam matematik tarihindeki en ayrıntılı incelemeyi yapar; ayrıca aynı makalenin dokuzuncu babını binaların ve mimarî eserlerin misâhasına ayırır. Bu bölümün Mimar Sinan örneğinde görüleceği üzere, İslam medeniyetinde mimarî hendeseye, özellikle camii gibi büyük ölçekli binaların matematiksel çözümlemesine etkisi son derece açıktır. Misâha konusunda İstanbul’da müellifi meçhul bir yazarın kaleme aldığı el-İknâʻ fi ilmi’l-misâha adlı eser yanında en ayrıntılı incelemeleri Abdulmecîd Sâmûlî, er-Risâletu’l-nâfia fî’l-hisâb ve’l-cebr ve’l-misâha adlı eserinin üçüncü kısmında, İbn Hamza ise Tuhfe adlı eserinin dördüncü makalesinde yaparlar. Misâha tarihi açısından diğer bir gelişme olarak, XVI. yüzyıldaki Türkçeleştirme hareketine paralel olarak Emrî Çelebî, Mecmaʻu’l-garâîb fî’l-misâha adlı hacimli bir eser kaleme alır; ayrıca misaha büyük ölçekli muhâsebe matematik metinlerinde de Türkçe olarak işlenir.
İbn Heysem’den sonra Optik alanında, felsefî açıdan, İbn Rüsd’ün ve Fahreddin Râzî’nin çalışmalarında dikkate alınsa da, teknik içeriğine ilişkin yeni çalışmalar Tebrîz’de Kutbuddin Şîrâzî ve öğrencisi Kemâleddin Fârisî eliyle başlar. Fârisî, İbn Heysem’in Kitâbul’-menâzır’ını güncellemekle kalmaz, aynı zamanda gökkuşağının ilk matematiksel tasvirini verir; ayrıca kırılma açılarını adedî olarak ifade etmeye çalışır ki, onun bu yaklaşımı doğanın bilgisinin nicelleştirilmesi açısından önemlidir. Fârisî, yine belki de ilk defa olarak, optik konusunda ders kitabı hazırlar; bu, en azından Tebrîz Şenb-i Gâzân’da optik biliminin müfredata girdiğini gösterir. Bu geleneğin devam ettiğini en iyi Semerkand okulunun mensuplarının yazdığı eserlerden takip etmek mümkündür. Ali Kuşçu’nun ve Fethullah Şirvânî’nin çalışmaları Optik biliminin başta Astronomi olmak üzere, Matematik bilimlerinin doğal bir parçası haline geldiğini gösterir. İstanbul’da ise Hocâzade, Kutbuddin Muhammed, Hasan Dihlevî gibi bilginlerin çalışmaları ile birleşen bu araştırmalar nihâyet Takiyeddin Râsıd ile birlikte İslam medeniyetindeki son önemli, Kitâb nûr hadakati’l-ebsâr ve nûr hadîkati’l-enzâr adlı Optik kitabının telifi ile neticelenir.
Klasik dönemde İbn Halef Murâdî’nin Endülüs’te ve Ebû’l-İzz Cezerî’nin Anadolu’daki telifleriyle mekanik bilimi belirli bir olgunluğa erişmişti. Tahrîr döneminde bu konudaki çalışmalar daha çok Semerkand ve İstanbul havzalarında yoğunlaştı. Nitekim mekanik bilimi, Ali Kuşçu’nun günümüze gelmeyen et-Tezkire adlı çalışması yanında Alâaddin Kirmânî’nin kısmen Cezerî’nin kitabının tercümesi olmakla birlikte yeni eklemlerle zenginleştirdiği Bedâyiʻu’l-aʻmel fî senâyiʻi’l-hiyel adlı eseri ile Takiyeddin Râsıd’ın kadîm anlamdaki hiyel sahasında kaleme aldığı ve klasik mekanik âletlerinin hendesî-mekanik yapılarını incelediği et-Turuku’s-seniyye fî’l-âlâti’r-ruhâniyye adlı eseriyle zirveye ulaştı. Takiyeddin, ayrıca mekanik-otomatik saatleri İslâm ve Osmanlı dünyasında ilk defa olarak ele alan el-Kevâkibu’d-durriyye fî vadʻi’l-benkamâti’d-devriyye adlı bir eser yazdı ve eserinde mekanik saatlerden, bunların çeşitlerinden ve yapımlarından bahsetti. Mekanik alanındaki tüm bu çalışmaların nazarî bir çerçevede kalmadığını ve Saray’da belirli bir uygulama alanı bulduğunu, Sultan III. Murad döneminde Cezerî’nin Hiyel’inin meçhul bir zanaatkâr tarafından Türkçe’ye çevrilmesi göstermektedir.
Bu dönemde belirsiz denklemler pek çok matematikçi tarafından ele alınmıştır. İzzuddin Zencânî, İbn Havvâm ve İbn Hamza bu matematikçilerin başında gelir. İbn Havvâm söz konusu olduğunda tarihî açıdan son derece ilginç bir durum ortaya çıkar: İlk defa bir matematikçi çoğunluğu belirsiz denklemlerden oluşan otuzu aşkın çözümsüz denklemi daha sonraki nesillerin çözmesi için bir araya getirir. Bilgide geleceğe yönelik ‘ilerleme’ ya da daha hafif bir deyişle ‘gelişme’ inancı, yukarıda işaret edilen tahkîk ve tahrîr yöntemlerindeki bilginin tarihsel bir varlık olarak idrak edilmesiyle son derece ilgilidir ki, “bugünkü bilgi geçmişe göre geliştiyse yarınki bilgi de bugüne göre gelişebilir, hatta gelişecektir” inancına dayanır. Öte yandan kombinatör analiz konusunda Merağa’dan Nasirüddin Tûsî, Tebriz’den Kemâleddin Fârisî, Mağrib’ten de İbn Bennâ öne çıkarlar. Tûsî’nin çalışmalarında, felsefî bir sorun olan sudûr nazariyesini kombinatör analiz yöntemiyle ispat etme kaygısı merkezîdir.
Mikdârî sayılar nazarîyesi konusunda Merağa’da, Tebrîz’de ve Tokat’ta tahrîr edilen, başta Tahrîru usûli’l-hendese ve’l-hisâb ile el-İkmâl olmak üzere tüm hendese eserlerindeki bilgiler güncellenmiştir. Ancak adedî sayılar konusunda, Tûsî’nin çalışmaları dışında, en önemli ilerleme Tebrîz’de Kemâleddin Fârisî tarafından gerçekleştirildi. Dost sayıları incelediği risalesinde Fârisî, asal sayılar üzerinden aritmetiğin temel teoremini formüle etti; faktörel ve kombinatör yöntemler hakkında yeni düşünceler geliştirdi; ayrıca figüratif sayılar üzerinde durdu.
Tahrîr dönemi, en önemli ve çığır açıcı eserlerini Astronomi alanında verdi. Klasik dönemde ilmu’l-hey’et’e son şeklinin verilmesi, İbn Heysem’in doğa felsefesi ile matematik birlikteliği vurgusu, Harakî ve öğrencilerinin bu çizgiyi öne çıkartıp müfredata katması, Sultan Melikşah ve Sencer dönemlerinde kurulan rasathanelerde yapılan yeni gözlemler, tüm bunlar önce Harzemşahlar akabinde de Moğollar döneminde önce Merağa’da akabinde de Tebrîz’de bir araya getirilip büyük ilerlemelere kapı araladı. Çizilen resmin daha iyi idrâk edilebilmesi için iki örnek verilebilir: Alâaddin Harzemşâh’ın baş-astronomu Hüsâmeddin Sâlâr, daha sonra, önce Cengiz Hân’ın akabinde de İran’da İlhanlı hükümdarı Hülagu’nun baş-astronomudur. Harakî çizgisinin velût yazarı Şemseddin Çağmînî, Mesûd Kazerûnî’nin hocası iken, Kazerûnî de kendi oğlu, Merağa okulunun mensubu, Sivas Gök-Medrese’nin baş-hocası ve Tebrîz Şenb-i Gâzân matematik-astronomu okulunun kurucu ismi Kutbuddin Şîrâzî’ye hocalık yapmış; böylece bir eğitim-öğretim geleneği nesiller arası aktarıma sokulmuştur. Nitekim, Çağmînî’nin Mulahhas’ının hem Merağa’da hem de Tebrîz’de temel ders kitabı olması böyle bir sürekliliğin sonucudur.
Tüm bu birikim daha XIII. yüzyılın ilk yarısının sonuna doğru klasik Batlamyus astronomisinde re-form ihtiyacını doğurdu; bu ihtiyacı gidermek için yapılan çalışmalar, klasik dönemde oldukça nâdir görülen, gezegenler teorisinde yeni kinematik-geometrik modellerin teklif edilmesine yol açtı; bunun için matematik tekniklerde ilerlemeler kaydedildi; ayrıca bu modelleri gerçekleyecek rasatlar yapıldı. İlk tekliflerden biri Şâm kökenli olan, daha sonra Merağa’da Tûsî ile birlikte çalışan Mueyyeddin Urdî’den geldi; Urdî iddialarını Kitâb fî ilmi’l-hey’e adlı eserinde temellendirdi. İkinci ve etkili teklif bizzât Tûsî tarafından yapıldı. Tûsî, Merağa’dan önce başladığı çalışmalarını öncelikle el-Risâletu’l-muʻîniyye fî ilmi’l-hey’e’de Farsça olarak dile getirdi; akabinde Hall-i muşkilât-i muʻîniyye’de görüşlerini geliştirdi; Tahrîru’l-Macestî’ye ekledi; en nihâyet et-Tezkire fi ilmi’l-hey’e adlı Arapça eserinde son halini verdi. et-Tezkire astronomi tarihinde kendinden sonra en etkili eserlerden biri oldu, üzerine şerhler, hâşiyeler ve talikâtlar yazıldı; ders kitabı olarak kullanıldı. Merağa okulunun diğer bir mensubu Muhyiddin Mağrîbî benzer çalışmaları sürdürdü; Kutbuddin Şîrâzî ise Sivas Gök-Medrese’de belki de modern öncesi dönemin en önemli iki astronomi kitabını, Nihâyetu’l-idrâk fî dirâyeti’l-eflâk ve et-Tuhfetu’ş-şâhiyye fi ilmi’l-hey’e adıyla kaleme alarak Urdî, Tûsî ve Mağrîbî’nin düşüncelerini geliştirdi. Tebrîz’de Şenb-i Gâzân’da Merağa’nın geliştirdiği modeller müfredata dahil edildi; yalnızca İslâm coğrafyasına mensup öğrencilere değil Gregory Choniades örneğinde olduğu üzere Bizanslı tâliblere de öğretildi ve Batı dünyasına aktarıldı. Daha önce de Tûsî’nin oğlu Asîluddin Hasan döneminde Merağa’daki astronomlarla birlikte çalışan Çinli astronom Fao-mun-ji ile İslam ve Çin astronomi gelenekleri arasında bir irtibat kurulmuştu.
Astronomide, bahusus gezegenler teorisindeki yeni arayışlara en önemli katkılardan biri de, esasen daha çok pratik karakteri ile bilinen Şâm – Kâhire havzasından geldi. İbn Şâtır, bizzat Şâm’da yaptığı gözlemlerden hareketle Nihâyetu’s-sûl fî tashîhi’l-usûl adlı eserinde yeni gezegenler teorisini dizgeli bir biçimde dile getirdi; daha fazla episaykil kullanarak eksantrik ve ekuant kavramlarını tasfiye etti. İbn Şâtır’ın modelleri matematiksel açıdan Kopernik’in modelleriyle eş-değerdir. İbn Şâtır’ın yaklaşımları kendinden sonra fazla karşılık bulmasa da, Seydî Ali Reis’in XVI. yüzyıldaki Matematik bilimlerdeki Türkçeleştirme akımına uygun olarak kaleme aldığı Hulâsatu’l-hey’e adlı Türkçe ilk teorik astronomi kitabında kısmî olarak dikkate alındı. Ancak bu konudaki en köktenci yaklaşım yine Şâm-Kâhire havzasına mensup olan, daha sonra İstanbul’a gelen İbn Nakîb’e aittir. O, Tenbihu’n-nukkâd alâ-mâ fî’l-hey’eti’l-meşhûre mine’l-fesâd adlı risalesinde Batlamyus, Tûsî ve Şirâzî’nin Astronomi sistemlerini eleştirerek hepsini birden ‘eski’, ‘yaygın’ Astronomi olarak adlandırır ve yerlerine İbn Şâtır Astronomisini ‘yeni astronomi’ olarak teklif eder. Hemen ifade edilmelidir ki, klasik astronominin sınır-soruları her zaman bilginlerin dikkatini çekmiştir; örnek olarak Mîrim Çelebî, Ahaveyn ve Seydî Ali Reis İstanbul’da, Giyâseddin Deştekî ise Şîrâz’da bu tür sorunlarla uğraşmıştır. Batlamyus astronomisine daha köktenci bir eleştiri daha önce Semerkand okulu mensubu Ali Kuşçu tarafından gelmiş; gerçekliğe mutâbık bir astronomi için Meşşâî felsefenin metafizik ve fizik ilkelerinden kurtulmak gerektiğini ileri sürmüş ve bu düşüncelerini temsilen el-Fethiyye fî ilmi’l-hey’e adlı eserini İstanbul’da yazarak Fatih Sultan Mehmed’e ithaf etmiştir. İstanbul Rasadhanesi’nin kurucusu Takiyeddin Râsıd ise mevcut astronominin teorik yapısında bir sorun görmezken matematiksel kesinliği artırmak için hem daha dakik gözlem yapacak yeni âletler icat etti; hem yeni matematik teknikler geliştirdi hem de ilk defa olarak mekanik-otomatik saatleri astronomik gözlemlerde kullandı. Tüm bunların neticesinde tarihte ilk defa olarak trigonometrik fonksiyon tablolarını ve zîc hesaplarını ondalık kesirlere göre düzenledi.
İslam medeniyetinde gözlem yaparak gök-yüzü haritaları yani ‘zîc’ hazırlama VIII. yüzyılın ikinci yarısının sonlarından itibaren başlayan ve devam eden bir gelenektir. Bu zîcler hem pratik hem de teorik nedenlerle son derece önemlidir çünkü takvim yapma, astrolojik ön-görme, parametrelerden harekete ederek yeni modeller geliştirme gibi pek çok konu zîclere bağlıydı. Klasik dönemde Bağdâd, Kâhire, İran ve Türkistan havzalarında kurulan pek çok rasathanede onlarca zîc hazırlanmış; daha sonra bu zîcler üzerine pek çok çalışma yapılmıştır. Tahrîr döneminde de devam eden bu süreçte İslam medeniyetinin en önemli zîcleri hazırlanmıştır denebilir. Merağa’da hazırlanan Zîc-i İlhânî, Tebrîz’de Şemseddin Vabkanevî’nin hazırladığı Zîcu’l-muhakkaki’s-sultânî alâ usûli’r-rasadi’l-İlhânî; İbn Şâtır’ın hazırladığı ez-Zîcu’l-Cedîd, Semerkand’da hazırlanan Zîc-i Uluğ Bey, Kâhire’de hazırlanan Zîcu Ebî’l-Feth es-Sûfî, İstanbul’da hazırlanan Sidretu Muntehâ’l-efkâr fî Melekûti’l-feleki’d-devvâr (ez-Zîcu’ş-Şehinşâhî) ile Cerîdetu’d-durer ve harîdetu’l-fiker. Yukarıda da işaret edildiği üzere Cerîdetu’d-durer tarihte ondalık kesirlerin ilk kullanıldığı zîctir. Bu zîclerin bir kısmı daha sonraki astronomlar tarafından şerh edilmiş; farklı şehirlere uyarlanmıştır. Söz konusu dönemde en dikkati çeken şerhler Ali Kuşçu, Mirim Çelebî, İbn Ebî’l-Feth Sûfî ve Bircendî tarafından Zîc-i Uluğ Bey’e yapılmıştır.
Bu dönemde matematik bilimlerdeki önemli bir gelişme Mîkât biliminin (ilmu’l-mîkât=vakit tayini bilimi) bağımsız bir disiplin olarak kurulmasıdır. Kâhire-Şâm havzasında vuku bulan bu gelişme, Memlûk coğrafyasındaki Astronomi biliminin pratik karakteri ile de ilgilidir. Şemseddin Hâlîlî’nin en üst seviyede temsil ettiği bu disipline ilişkin eserler İstanbul’a intikal etmiş, Muhammed Konevî ve ardılı Mustafa b. Ali Muvakkıt’ın çalışmalarıyla Osmanlı mîkât geleneğinin ayrılmaz bir parçası halini almışlardır.
Tahrîr döneminde diğer bir gelişme astronomik âlet yapımının hem nicelik hem de nitelik olarak karmaşıklaşması ve bir tür bağımsız ilmî disiplin hâlini almasıdır. Burada bahsedilen âletler basit anlamıyla Merağa, Tebrîz, Semerkand ve İstanbul gibi rasathanelerde kullanılan büyük-ölçekli âletler değildir; tersine kastedilen günlük yaşamda uzman bir astronomdan tahsilli bir insana kadar farklı insanların vakit tayini, mesafe vb. işlemler için kullanabileceği onlarca farklı âlettir. Bu konudaki en önemli isim hiç şüphesiz, Hasan Merrâkûşî’nin Kâhire’de kaleme aldığı ve kendinden sonraki tüm literatürü etkileyen Câmiʻu’l-mebâdî ve’l-ğayât fî ilmi’l-mîkât adlı çalışmasıdır. Pratik karakteri ağır basan ve mîkât ilmini kuran bir geleneğe sahip Şâm – Kâhire havzası astronomi aleti, yapımı, yeni âlet icadı ve bu konuda muhtelif eserler yazma açısından tüm İslam medeniyeti tarihi içinde özel bir dikkati hak eder. Onlarca âlimin kaleme aldığı ve yüzlerce nüshaları bulunan eserler tüm İslam coğrafyasında yaygın olarak kullanılmıştır. Söz konusu âletler basit günlük kullanım için imal edildiği gibi, karmaşık astronomi teorilerini tersim etme ve uygulanabilirliğini gösterme maksadıyla da yapılırdı. Şâm – Kâhire hattı en iyi karşılığını İstanbul’da buldu; Muhammed Konevî bağlantıyı kurdu, Mustafa Muvakkıt zirveye taşıdı. O kadar ki, XVI. yüzyılın Türkçeleştirme amacına bağlı olarak astronomi âletlerine ait hazırladığı otuzu yakın Türkçe eser XIX. yüzyıla kadar tüm İslam coğrafyasında kullanıldı.
Bu dönemin en önemli başarılarından biri de matematiksel coğrafya ve deniz astronomisi konularındaki ilerlemelerdir. Kaynağını klasik dönem çalışmaları ile Endülüs-Mağrib havzasında bulan bu çalışmalar İbn Mâcid ve Süleyman Mehrî ile en önemli eserlerini verdi. Söz konusu çizgi İstanbul’da Pîrî Reis ve Seydî Âli Reis ile denizcilik; Mustafa Muvakkıt ile matematiksel coğrafya konularında devam ettirildi.
Tahrîr döneminde en önemli konulardan biri yine matematik nesnelerin ontolojisi ve doğaya ilişkin matematiksel bilginin meşrûiyeti olmaya devam etti. Nefsu’l-emr kavramı üzerinden yürütülen bu tartışmalar, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Nasirüddin Tûsî ve Şemseddin Kîşî ile başlayıp Ali Kuşçu, Celâleddin Devvânî, Taşköprülü-zâde gibi isimlerle XVI. yüzyılın sonuna değin sürdü. Bu konuda kanonik çerçeveyi XIV. yüzyılın ilk yarısında Semerkand matematik-astronomi okulunun zihniyeti çerçevesinde Seyyid Şerîf Cürcânî çizdi ve onun görüşleri asırlarca tartışıldı. Bu çerçevede tartışılan diğer bir sorun, doğadaki herhangi bir olgu ve olaya ilişkin bilgide ‘innî delili’ (olgu merkezli açıklama) veren matematik ile ‘limmî delili’ (neden merkezli açıklama) veren doğa felsefesi arasındaki ilişkinin neliğiydi. Nasirüddin Tûsî’nin et-Tezkire fî ilmi’l-hey’e adlı önemli eseri ve şerhleri üzerinden yürüyen bu tartışma, doğa ile matematiksel bilgi arasındaki ilişki hakkında olduğu kadar aynı zamanda mantığın bir matematiksel-doğa bilimine uygulanması açısından da iyi bir örnektir. Diğer bir sorun ise özellikle astronomide kinematik-geometrik modellerin, güneş ve ay tutulmalarında olduğu gibi, şimdi yanında geçmiş ve gelecek hakkında verdiği bilgilerin dakikliği ve epistemolojik meşrûiyetinin ne olduğu tartışmalarıydı. Yine Nasirüddin Tûsî’nin et-Tezkire fî ilmi’l-hey’e’si ve şerhleri üzerinden sürdürülen bu tartışma, Seyyid Şerif tarafından İşrâkî felsefede Sühreverdî’nin öne sürdüğü hads kavramı etrafında çözülmeye çalışıldı. İstanbul’da ise Molla Hüsrev, kinematik-geometrik modellerin içinde yapılan hesaplarla daha önce rasat edilmemiş durumları ön-görme ve gözlemlerden elde edilen bazı küçük değerlerin modeller idealize edilirken dışarıda bırakılmasına rağmen modellerin gerçekliğe mutabakatının devam etme sorunlarını tartıştı. Tam burada şu noktaya da dikkat çekilmelidir: Matematikçi filozofların talepleri, İşrâkî felsefenin matematikleştirmeye uygun mikdârî ontolojik-birim anlayışı, nefsu’l-emr tartışmaları gibi konular, Kutbuddin Şîrâzî’yi Nihâyetu’l-idrâk’inde başta astronomi olmak üzere matematik bilimleri fizik ve metafizikten daha değerli bilimler olarak görme iddiasına kadar götürmüştür. Sivas’ta dile getirilen bu düşünceler Tebriz’de de devam ettirilmiş, bu da doğal olarak, Meşşâî ve kelâmî çizgideki düşünürlerin eleştirilerini davet etmiştir.
Tahkîk ile Tedrîs Arasında: Yenilenme Döneminde Dâru’l-İslâm’da Tıp
Dâru’l-İslâm’da tıp ilmi İbn Sînâ çizgisinde daha çok felsefî olarak yol alırken, Merv ve civarında iki farklı eylemin konusu olur. Birincisi, Fahreddîn Râzî tahkîk yöntemini İbn Sînâ’nın felsefî külliyatı yanında tıbbî düşüncelerine de uygular ve özellikle ağırlıklı olarak el-Kânûn fî’t-tıbb’ın felsefî zeminini oluşturan el-Kulliyât bölümünü tahkîkî yöntemle Şerh eder. Fahreddin Râzî’nin İbn Sînâ’nın felsefî külliyatına yönelik tutumu nasıl ki el-İşârât ve’t-tenbîhât için bir hareketlenme yaratmışsa, el-Kulliyât’a ilişkin bu Şerh’i de el-Kânûn için benzer bir hareketi tetikledi ve Dâru’l-İslâm’da el-Kânûn’a ait bir şerh külliyatının ortaya çıkmasına neden oldu. İlginçtir ki, el-Kânûn’a yazılan yirmiye yakın şerhin hemen hepsi Fahreddîn Râzî’den sonra kaleme alınmış ve onun tarzı ile tavrı takip edilmiştir. Ebû Nasr Mesîhî, İbn Rüşd, Abdullatif Bağdâdî, Ahmed Nahcuvânî, Kutbuddin Mısrî, Yakub Sâmirî, İbn Kuff, İbn Nefîs, Kutbuddin Şîrâzî, İzzuddin Âmulî, Sediduddin Kâzerûnî, Zeynu’l-Arab Ali, Muhammed Âmâsî, İzzuddin Kîşî, Fahreddin Hucendî gibi adı bilinen ya da meçhul kişilerin kaleme aldıkları şerhler büyük bir yekun tutmaktadır. Bu şerhlerin her birinin şüphesiz kendi tarihi bağlamı içinde bir anlamı ve değeri vardır. Ancak özellikle iki Şerh özel bir dikkati hak etmektedir. Birincisi İbn Nefîs’in son derece tahkîkî şerhi; ikincisi ise tüm ömrünü el-Kânûn’a ayrıntılı bir şerh yazmak için hasretmiş; bu nedenle Kâhire’de bizzât İbn Nefîs ile görüşmüş; akabinde kendinden önce kaleme alınmış tüm şerhleri göz önünde bulundurarak tarihte bilinen en ayrıntılı şerhi, et-Tuhfetu’s-saʻdiyye adıyla yazmış Kutbuddin Şîrâzî’nin son derece hacimli çalışması. Şîrâzî’nin şerhinin tıp tarihi açısından bir başka önemi, tıbbî bilginin kanıtlı (burhânî) olabilmesi için kadîm mantık açısından innî ve limmî delilerle ilişkisi konusunda bilinen en ayrıntılı tartışmayı içermesidir. İkincisi ise, Büyük Selçuklular ile Harzemşahlar döneminde kadîm felsefe-bilim birikimini eğitim-öğretim kurumlarında tedris için ders kitabı hâline getirme teşebbüsünden tıp biliminin de nasibini almasıdır. Matematik bilimler için ders kitapları telif eden Ömer Çağmînî bu konuda da öncü bir rol oynadı ve el-Kânûn fî’t-tıbb’ı, el-Kanûnçe adıyla ihtisâr etti. Söz konusu ihtisâr sadece ders kitabı olarak kullanılmakla kalmadı; bir tür ilmî mehâretin sergilendiği şerh yazımına da konu oldu. Tarihî süreç içinde ona yakın şerh yazılan eser, Abdulvehhâb Mâridânî tarafından da Türkçe’ye çevrildi. Elbette Harzemşahlar dönemindeki tıb bilimine katkılar bu örnekle sınırlı değildir; Ebü’l-Fezâil Curcânî’nin Farsça telif ettiği Zâhire-i Harezmşâhî adlı çalışma kendi döneminde “tıbbı dirilten eser” olarak kabul edilirdi; hem nüshalarının çokluğu hem de üç Türkçe tercümesi ve daha sonra kaleme alınan eserlere etkisi İslam tıp tarihi içindeki yerinin bir ifadesidir.
XIII. yüzyılda tıb tarihî açısından Dâru’l-İslâm’da üç önemli dönüşüm yaşandı. İlki, Moğol istilası ile Doğu İslam dünyasında şehre ilişkin medenî hayattaki yıkım neticesinde tüm tıbbî eğitim ve kurumların çökmesidir. Dâru’l-İslâm’daki bu çöküş hıfzu’s-sıhha konusundaki hassasiyet nedeniyle ilk elde büyük bir sorun yaratmasa da bu hassasiyeti sürekli kılmak için, köklerini Hz. Peygamber’in sünnetinde bulan ve dinî bir çerçevede zaten mümarese edilen, tıbb-i nebevî bir tür ilim dalına dönüştürüldü ve bu sahada yoğun bir literatür oluşturuldu. Bu konudaki vurgunun şiddeti sınırları zorlayacak biçime artması ve özellikle hadis okulu nezdinde bağlamından kopuk bir biçimde ifade edilmesi İbn Haldûn’u, Hz. Peygamber’in, Mukaddime’de “âlemlere tabib olarak değil rahmet olarak” gönderildiğini vurgulamaya kadar götürdü. İkinci dönüşüm Bilâdu’ş-Şâm ile Kâhire arasında yeni bir tıbbî yaklaşımın teşekkülüdür. Abdurrahim Dehvâr’ın, Dımeşk’te öğrenci yetiştirerek ve eser yazarak başlattığı bu hareket İslam tıb tarihindeki en önemli yüzyıl olarak kabul edilebilir. Eyyûbî, daha sonra Memluk devletlerinin güçlü siyâsî örgütlerinin kurduğu tıbbî kurumlarla beslenen ve süreklilik kazandırılan bu etkinlik, pek çok ismin ve eserin tarih sahnesine çıkmasına neden olur: Yakub Samirî, İbn Kuff, İbn Ebî Useybîʻa, İbn Nefîs bunlardan yalnızca bir kaçıdır. Ancak bu gelişimin zirvesi ismi ve üçüncü dönüşümün başlatıcısı İbn Nefîs’tir. İbn Nefis, Ebû Bekir Râzî’den gelen tecrübî ve İbn Sînâ’dan gelen felsefî tıp okullarını şahsında birleştirir ve tıp bilimine yeni bir soluk getirir. Telif ettiği eserler, küçük kan dolaşımı gibi keşifleri, el-Kânûn’a yazdığı Şerh ile Kutbuddin Şîrâzî’ye etkisi yanında el-Kânûn’un ders kitabı olarak yeni bir ihtisârını hazırlamış olması, onun tıp tarihindeki önemini ortaya koyar. Muʻcezu’l-Kânun fî’t-tıbb adını verdiği bu eser hem XX. yüzyıla kadar Dâru’l-İslâm’da ders kitabı olarak okutuldu hem de ileri gelen tıb bilginlerinin üzerine şerh yazarak kendilerini ispat edebilecekleri bir değere dönüştü. Ona yakın önemli şerhi olan bu eser XVI. yüzyılda Âhî Çelebî ve Surûrî tarafından olmak üzere iki kez Türkçe’ye tercüme edildi. İbn Nefîs, el-Kânûn’un anatomi kısmını da Şerhu teşrîhi’l-Kânun adıyla yorumlamış; ayrıca İslâm tıb geleneğinin en hacimli eserlerinden biri olan eş-Şâmil fî sınâʻati’t-tıbbiyye’yi kaleme almıştır.
Dehvâr ve öğrencileri etkin iken tıbbî materyali tecrübî ve ilmî bir yöntemle tespît, tasnîf ve tasvîr yöntemini geliştiren Endülüslü Ebü’l-Abbâs Nebâtî’nin öğrencisi botanikçi, eczacı ve tabîb İbn Baytâr, Akdeniz dünyasını kapsayan gezisini tamamlayarak 1224 civarında Eyyûbî Ülkesi’ne geldi ve burada İslâm eczacılık tarihinin iki önemli eserini kaleme aldı: Kitâbu’l-câmi li-mufredâti’l-edviyeve’l-ağziye ve Kitâbu’l-muğnî fî’l-edviyeti’l-mufrede. İbn Baytâr sadece eser yazmakla yetinmedi, özellikle İbn Ebî Useybîʻa gibi Dehvâr’ın öğrencileri ile ilmî ilişkilere girdi ve onlara ders verdi. Câmi adlı eseri eklerle birlikte altı kez; Muğnî ise bir kez Türkçe’ye çevrilmiştir. Bu durum İbn Baytâr’ın eserlerine daha sonraki dönemlerde de gösterilen rağbete işaret eder.
İbn Nefîs, XIII. yüzyılın sonuna doğru, Kutbuddin Şîrâzî ise XIV. yüzyılın başlarında vefat etmiştir. Ancak Dâru’l-İslâm’da yaygın ve örgün güçlü bir tıp geleneği kurulmuştu. Bu gelenek hem nazarî hem amelî hem de tatbîkî olarak yürütülüyor; farklı tıbbî konularda çok çeşitli ve muhtelif hacimde eserler kaleme alınıyordu. Tüm bu etkinliklerin merkezinde artık Muʻcezu’l-Kânûn ile el-Kânûn fî’t-tıbb ve bu iki esere yazılan şerhler, hâşiyeler, telhîsler, ihtisârlar vb. tekniklerle yazılan onlarca türden eser vardı. Ayrıca, Dâru’l-İslâm’ın Doğu’dan Batı’ya tüm büyük şehirlerinde değişik adlarla kurulan sağlık kurumlarında hem tıb eğitimi yapılıyor hem de halka sağlık hizmeti sunuluyordu. Bu çerçevede Dehvâr’ın kendi evini bir tıp medresesine dönüştürmesi dışında Tebrîz’de Şenb-i Gâzân’da müstakil bir Tıp Medresesi kuruluyordu. Bunun dışında büyük oranda hastanelerde yürütülen tıp eğitimi, Kânûnî Sultân Süleyman tarafından inşa edilen Süleymaniye Külliyesi’nde müstakil bir Tıp Medresesi’ne kavuşacak ve Osmanlı Ülkesi’nin önemli hekimleri bu medreseden yetişecektir. Özellikle âlim-bürokrat uygulamasının mütemmim cüzü olarak Osmanlı Devleti’nde hekimbaşılık ve cerrâhbaşılık gibi kurumlar ihdâs edilecektir.
XIV. yüzyılda Anadolu’da Hekim Berke ilk Türkçe tıp kitabını kaleme alır; ancak XIV. yüzyılda, Anadolu’da, Mısır tıp geleneğinden yetişen Hacı Paşa (Hızır Aydınî), hem Osmanlı tıbbının hem de Türkçe tıp geleneğini kurar. Eserleri kendinden sonra hekimlerin temel başvuru kaynakları haline gelir. Mahmud Şirvânî, Cemâleddin Aksarâyî, Mükbilzâde Mümin, Şerefeddin Sabuncuoğlu, Âhî Çelebî, Cerrâh İbrahim, Kaysunîzâde gibi onlarca müellif genel tıp, göz tıbbı, üroloji, eczacılık, cerrahlık vb. konularda yüzlerce eser kaleme alırlar. Ancak Tahrîr Çağı’nın son büyük tabibi Davud Antâkî olarak kabul edilebilir. Tezkiretu’l-ûli’l-elbâb ve’l-câmi l’il-acebi’l-ucâb adlı eseri daha çok Tezkire-i Antâkî olarak bilinir ve son derece yaygın olarak kullanılır. Çalışmalarında tıb ile hendese, coğrafya ve astronomi arasındaki ilişkilere sıkça atıf yapar. Mucerrebât fî’t-tıb ve Nuzhetu’l-ezhân fî ıslâhi’l-ebdân gibi başka çalışmaları da bulunan Antâkî, ayrıca umumi pataloji konusunda felsefî bir tarzda el-Nuzhetu’l-mubhice fî teşhîsi’l-ezhân ve tadili’l-emzice adlı bir eser kaleme alır. Bu eser bizzat müellifi tarafından alanında Dâru’l-İslâm’da yazılan ilk eser olarak görülür ki, başka açıdan bu eser tıb alanında Yenilenme Dönemi’nin son önemli eseridir.
Yenilenme Dönemi Tasavvuf Geleneğinde Kurumsallaşma: Tarikatların Teşekkülü
İslâm Düşünce Tarihi Bakımından Tarikatların Önemi
“Yol” anlamına gelen tarikat, temelde tasavvuf yöntemini uygulayıp nefsini terbiye ederek Hakk’a ulaşmaya talip olan sâlik veya mürid ile ona rehberlik edecek bir mürşidin arasındaki ilişkiyi ve bu ilişki biçiminin doğurduğu birtakım usûl ve merâsimleri ifade eder. Nefis terbiyesinde takip edilecek dinî ve tasavvufî esaslar, büyük ölçüde bireysel ve toplumsal şartlar çerçevesinde şekillendiğinden, tarikatlar farklı zaman dilimleri ve coğrafî mekânlarda büyük çeşitlilik arz etmiştir. Tasavvuf, entelektüel bir tavır ve düşünce sistemi olarak anlaşıldığında tarikatlar, onun “kurumsal yapıları” olarak görülebilir. Bu bakımdan tarikatlar, tasavvufun daha geniş halk kitlelerine ulaşarak yaygınlık kazanmasında önemli rol oynamıştır.
Tasavvufun tarihsel gelişimi dikkate alındığında tarikatların yaygınlaşması, gerçekte büyük bir dönüşümü ifade eder. Başlarda mürid-mürşid ilişkilerinin daha çok “ilim halkası” geleneğine benzer şekilde teşekkül ettiği bilinmektedir; fakat bir mürşide intisap etmek ve onun halkasında devamlılık sağlamak son derece katı kurallara uymayı gerektiriyordu. Hicrî IV. yüzyılda bir mürşidin, yanına aldığı bir sâlikin “bir an bile çarşıyı düşünmesi halinde” hankâhtan tard edilmesini emrettiği örnekler az değildir. Tasavvufun kimlik ve meşruiyet krizi yaşadığı bu erken devrede sûfîler halk arasında yaygınlaşmaktan ziyade “insanlardan uzaklaşma ve ilahi mevhibeleri ehil olmayanlardan gizleme” ilkesini benimsediklerinden, doğal olarak, kurumsallaşma teşebbüslerinin etkisi son derece sınırlı kalmıştı. Bununla birlikte miladî XI. yüzyılın ortalarından itibaren Selçukluların Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Şiî yönetimlere son vermesi, medrese sistemini geliştirerek tahsil hayatını canlandırması ve bu bağlamda tasavvuf büyüklerine karşı olabildiğince hürmetkâr ve destekleyici davranmaları, başta Horasan havzasında olmak üzere İslâm topraklarının hemen her yerinde tasavvufa karşı ilgiyi artıran bir etki yarattı. Ancak bundan daha önemlisi, tasavvufun entelektüel zümreler arasında yaygınlık kazanmasıydı. Hicrî ilk beş yüzyılı kapsayan teşekkül döneminde tasavvuf, zühd düşüncesindeki aşırılıkları din ilimlerine karşı giriştiği meşruiyet tartışmaları vesilesiyle zapturapt altına almış ve İslâm toplumunda merkezî düşünceyi temsil eden Ehl-i sünnet’in fıkıh-kelâm disiplinlerine bağımlı bir dinî ilim olarak temeyyüz etmişti. Bu dönemde sûfîlerin kâhir ekseriyeti şehir hayatının gerekleriyle uyumlu bir tasavvuf anlayışını savunmuş; bu çerçevede tasavvuf ve din ilimleri arasındaki ilişkiyi, şeriat ve hakikat alanları arasında herhangi bir karşıtlık olamayacağını vurgulayarak ve bu minvalde tasavvufu bir din ilmi sistematiği içinde tedvin ederek tesis etmişlerdi. Doğru ve yetkin dindarlığı aynı anda biçimsel ve deruni kulluk eylemlerinin bir bütünü olarak görüp her iki tarz için de bir eğitim sürecini savunan ve “Sünnî tasavvuf anlayışı” olarak ifade edilebilecek bu anlayışın Gazzâlî ve Fahreddîn er-Râzî gibi nazarî düşüncenin önde gelen âlimleri tarafından onaylanması, tasavvufu kısa sürede toplumsal hayatın önemli unsurlarından biri haline getirdi. Ayrıca bu dönem, nefsi terbiye ederek ahlâken olgunlaşmayı hedefleyen tasavvufî eğitim anlayışında birbirinden farklı yaklaşımların benimsendiği bir dönemdi. Sadece dünyevileşmekten uzaklaşma anlamında zühd değil, aynı zamanda aşk ve muhabbet, marifet, tefekkür vb. hususiyetlerin ön plana çıktığı alternatif ahlâk ve nefis terbiyesi usûlleri, insanların tasavvufa daha kolay ve hızlı intisap etmelerini temin etti. Bu durum Bağdat, Şam, Kûfe, Mısır ve Horasan gibi muhitlerdeki tasavvuf mekteplerinin ve fırkalarının hicrî altıncı yüzyıldan itibaren yaygınlaşmasını sağladı ve günümüze dek varlığını sürdüren pek çok büyük tarikatın tesisine zemin hazırladı. Bu nedenle hicrî altıncı yüzyıla kadar görece yerel düzeyde ve sınırlı sayıda insana hitap ederek “elitist” bir görünüm çizen tasavvuf, kitleselleşmeye müsait intisap usûllerinin de benimsenmesiyle coğrafi bakımdan daha geniş bir zeminde kurumsallaşmayı başarmış görünmektedir.
İslâm düşünce tarihi bakımından tarikatların pratik ve teorik olmak üzere iki açıdan önem arz ettiği görülür. Müslümanlar hem felsefe geleneğinin hem de dinî ilimlerin duyarlılıklarını yansıtan kapsamlı ve detaylı bir ahlâk düşüncesine ulaştıklarında, bu ahlâkın talim ve tahsilinin ne suretle gerçekleşeceği, pratik bakımdan çözmeleri gereken en önemli sorun olarak temayüz etmişti. Sûfîler başlarda herhangi bir doğa ve mizaç teorisine sahip olmadıkları halde, ahlâkın değişebilirliği üzerinde önemle durmuşlar ve miladi on birinci yüzyıldan itibaren bilhassa felsefe geleneğindeki nefs ve mizaç teorilerinden beslenerek nefis terbiyesine ilişkin nazarî ve amelî ilkeler vazetmişlerdir. Bu sayede söz gelimi bir mürşid, bedensel mukavemetleri, karakterleri ve mizaçlarını dikkate alarak müritlerine farklı ölçü ve ağırlıklarda görev ve sorumluluklar yükleyebilmiş; bu sübjektiflik daha çok sayıda insanın tarikatlara yönelmesine zemin hazırlamıştır. Sûfîlerin düşüncesinde “ahlâklanmak”, İslâm’ın insana yüklediği görev ve sorumlulukları bihakkın yerine getirmekle mümkün olduğundan, İslâm dindarlığını mümkün olan en geniş zeminde tarikatların uygulamalarında canlı tutmak öncelikli hedefleriydi. Kübreviyye tarikatının kurucusu Necmeddin-i Kübrâ’nın tarîk-i ahyâr (ibadetlerle yol almak), tarîk-i ebrâr (riyâzet ve mücâhede ile yol almak) ve tarîk-i şettâr (aşk, cezbe ve muhabbetle yol almak) üçlü tasnifi, gerçekte İslâm dindarlığının bütün biçimlerini, Hakk’a vâsıl olmayı temin eden “tarikatlar” şeklinde anladığını gösterir. Bazı tarikatlar, halk tabanında İslâm ahlâkının tahsil ve talimini kolaylaştıracak şekilde formüle ettikleri esaslarla öne çıkmışlardır. En bilinen örnek, Nakşibendiyye’nin on bir esasıdır: Hûş der dem (her an uyanık olmak), nazar ber kadem (gözü gafletten ve menfi suretlerden korumak), sefer der vatan (her adımda Hakk’a yürümek), halvet der encümen (görünüşte insanlarla birlikte iken gerçekte Hak ile beraber olmak), yâd kerd (heva ve hevesleri gönülden çıkarmak), bâz geşt (Allah’ı tek gaye haline getirmek), nigâh dâşt (lüzumsuz düşüncelerden korunmak), yâd dâşt (daima Hakk’ın huzurunda olduğunu bilmek), vukûf-i zamânî (nefis terbiyesi için vakti iyi değerlendirmek), vukûf-i adedî (zikirde sayıya riayet etmek), vukûf-i kalbî (zikirde kalbe yönelmek ve onu Allah’a yönlendirmeyi sağlamak). Dolayısıyla tarikatlar, öncelikli olarak, İslâm ahlâk düşüncesi geleneğinde ortaya konulan kişinin ebedî saadete ulaşma maksadını mümkün olan en kısa ve kolay yöntemlerle temin eden birer eğitim kurumları mesabesindeydi.
Tarikatların İslâm düşünce geleneğinin teorik yönüne ilişkin etkileri, en az yukarıda serdedilen pratik katkıları kadar önemlidir. Her şeyden önce yenilenme dönemi, hakikate ulaşmada biri istidlâl ve burhan, diğeri riyâzet ve müşâhede olmak üzere iki temel yöntemin İslâm düşünürleri ve âlimlerinin yaklaşımlarında iyiden iyiye belirginleştiği ve kimi zaman bu iki yöntemi mezceden eğilimlerin görüldüğü bir devreydi. Bu durum bilhassa on dördüncü yüzyıldan itibaren hem nazari sahada hem de amelî sahada yetkinleşmeyi hedefleyen yeni bir âlim tipini doğurmuştur. Bu âlim tipi hem felsefenin ve dinî düşüncenin kadim sorunlarında uzmanlaşan ama aynı zamanda bir tarikata mensup olarak sülûkunu sürdüren yönüyle öne çıkmıştır. Vahdet-i vücûd takipçisi Kâşânî’ye intisap eden Osmanlı’nın ilk müderrisi Dâvûd-i Kayserî (ö. 751/1350) ya da Ebheriyye, Rifâiyye ve Zeyniyye tarikatları içerisinde tasavvufî eğitimini tamamladığı bilinen ve bir vahdet-i vücûd takipçisi olan Osmanlı’nın ilk şeyhülislâmı Molla Fenârî (ö. 834/1431) akla gelen önemli örnekler olarak zikredilebilir. Uzun yıllar boyunca sadece Osmanlı topraklarında değil, İslâm dünyasının farklı muhitlerinde de misalleri görülen bu yeni âlim tipi, tarikatların hem halk kesiminde hem de entelektüel zümreler arasında yaygınlaşmasının doğal bir sonucudur. Öte taraftan tarikat müessisi kabul edilen kimi mutasavvıflar, toplumun bütün kesimlerine hitap eden bir ahlâklanma yolu olarak gördükleri tasavvuftan hareketle siyaset düşüncesine yönelik görüşler serdetmişlerdir. Söz gelişi bir Kübrevî şeyhi olan Necmeddîn-i Dâye, Mirsâdü’l-‘ibâd başlıklı tasavvufî eserinin meşhur son bölümünü, ideal bir toplum için sultanlardan zanaatkârlara kadar çeşitli sınıfların ve meslek gruplarının takip etmeleri gereken seyrüsülûk esaslarını anlattığı bir “siyâsetnâme” olarak tasarlamıştır. Bir âlim için tarikata mensup olmak, nefis terbiyesini sağlamak ve amelî yetkinliğini temin etmek maksadı dışında aynı zamanda mensup olduğu tarikatın, düşünce dünyasını belirleyen etkilerini de taşıması anlamına gelmektedir. Muhtemelen böylesi bir etkilenme biçiminin örneklerine, özellikle daha erken devirlerde belirli akâid ve fıkıh mezheplerine mensup olan âlimlerin tasavvufa karşı müspet ya da menfi tutumlarında rastlanabilir. Nitekim erken çağında tasavvufun yaygınlaşmasında Eş‘arî-Şâfiî âlimlerin müspet tavırlarının etkili olduğu öne sürülmüştür. Benzer bir durumu, tarikat mensubu âlimlerin entelektüel duruşlarına yansıyan tavırlarında da müşâhede ederiz. Bu bağlamda söz gelişi Nakşibendilik tarikatının, tekke ya da zaviye gibi belirli mekânlarla sınırlanmak yerine sohbet, râbıta ve gizli zikir gibi uygulamalar vesilesiyle olabildiğince geniş bir tabana yayılarak klasik tarikat formunu aşıp merkezî bir muhafazakâr dindarlık tavrına evrilmesi, bu tarikata dinî ve şer‘î duyarlılıkların had safhada dikkate alındığı bir mektep karakteri de kazandırmıştır. Tarikatın Müceddidiyye kolunu kuran İmâm-ı Rabbânî’nin, kendisinden önce Nakşibendî mürşidleri tarafından hüsnükabul ile karşılanan vahdet-i vücûd düşüncesinin kimi yönlerini tenkit etmesi, tarikatın bu özelliğinin yansımalarından biri kabul edilebilir. Başka bir örnekte erken dönemdeki katı zühd anlayışını anımsatan ilkeleriyle Sühreverdiyye, Hint alt kıtasında hadis eğitiminin yaygınlaşmasında en az hadis mektepleri kadar etkili bir rol oynamıştır. Selçuklulardan itibaren medrese ve tekke kurumları arasında gözlenebilen olumlu ilişkiler, Osmanlı döneminde de sürmüş; XVI. ve XVII. yüzyıllarda Halvetîlik tarikatının Sivâsiyye koluna mensup mutasavvıflar ile bir grup âlim arasında sema, raks, sesli zikir gibi tarikat uygulamalarına yönelik tartışmaların yaşandığı bazı kriz anlarında bile, dinî ilim ve düşünce geleneğinin birikiminin işlendiği zengin bir literatüre kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla tarikatları ve onların sosyo-kültürel planda yarattıkları etkileri göz önünde bulundurmak, İslâm düşünce geleneğinin gelişim seyrini anlamada azımsanmayacak öneme sahiptir.
İlk Büyük Tarikatların Tesisi
Günümüzde varlığını sürdüren büyük tarikatların pek çoğu hicrî altıncı yüzyılda Irak ve Horasan havzasında teşekkül etti. Bu tarikatların her biri evrâd, ezkâr, âdâb, erkân, tekke ve vakıf gibi hususlarda diğerlerinden farklı birtakım kurumsal karakteristiklere sahipti. Abdülkâdir-i Geylânî’ye (ö. 561/1165) nispet edilen Kâdiriyye Bağdat’ta kurulan ve elliye yakın koluyla İslâm dünyasının hemen her muhitinde yayılan ilk büyük tarikatlardan biridir. Ahmed er-Rifâî’ye (ö. 578/1182) nispet edilen Rifâiyye ise Irak’ın güneyindeki Batâih bölgesinde kuruldu ve zamanla otuza yakın koluyla birlikte Suriye, Hicaz, Yemen, Mısır, Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Mısır Tanta’da kurulan ve Ahmed el-Bedevî’ye (ö. 675/1276) nispet edilen Bedeviyye tarikatı ile Mısır Desûk’ta kurulan ve İbrahim b. Abdülaziz ed-Desûkî’ye (ö. 676/1277) nispet edilen Desûkıyye tarikatı da yine Mısır, Kuzey Afrika ve Suriye muhitinde yaygın olan tarikatlardı. Hicrî VI. yüzyılda Suriye’de kurulan ve Sadeddin el-Cebâvî’ye nispet edilen Sa‘diyye tarikatı da Şam merkez olmak üzere Suriye, Filistin ve daha sonra Anadolu sahasında yayılan büyük tarikatlardan biriydi.
Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî’nin (ö. 563/1168) kurucusu olduğu ve bazen yeğeni Ebû Hafs Şehâbeddin es-Sühreverdî’ye (ö. 632/1234) nispet edilen Sühreverdiyye de aynı devirde Bağdat’ta teşekkül etti ve zamanla Irak’la birlikte Suriye, İran, Pakistan, Hindistan, Çin, Türkistan bölgelerinde yayıldı. Fatih devrinde İstanbul’daki en yaygın tarikat olan Zeyniyye, Sühreverdiyye’nin bir koluydu. Yine Ebü’n-Necîb’in yerine geçen halifesi Kutbüddîn el-Ebherî’den (ö. 572/1177) Ebheriyye kolu, bu koldan ise Evhadüddîn-i Kirmânî (ö. 635/1238) vasıtasıyla Evhâdiyye tarikatı teşekkül etti. Sühreverdiyye’nin İbrâhim Zâhid-i Geylânî’ye (ö. 700/1301) ulaşan bir başka silsilesinden Zâhidiyye tarikatı doğdu. Esmâ zikriyle seyr-u sülûk usûlünü tespit eden şeyh olarak bilinen İbrâhim Zâhid-i Geylânî, İran’ın Geylân bölgesinde, Şirvan, Doğu Azerbaycan ve Horasan’da irşad faaliyetleriyle tanınmış, kendisine nispet edilen Zâhidiyye tarikatından Safeviyye ve Halvetiyye tarikatları teşekkül etmiştir. Halvetiyye tarikatının kurucusu Ömer el-Halvetî (ö. 800/1397), İbrâhim Zâhid-i Geylânî’nin halifelerinden amcası Ahî Muhammed Halvetî’nin yanında yetişti, daha sonra faaliyetini Tebriz’de sürdürdü. Tarikatta ikinci pir kabul edilen Yahyâ Şirvânî (ö. 868/1463) ile Halvetiyye, Azerbaycan topraklarında ciddi gelişme gösterdi ve buradan Anadolu’ya, Balkanlar, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Sudan, Habeşistan ve Güney Asya’ya yayılarak kırkı aşkın koluyla İslâm dünyasının en etkili tarikatlarından biri oldu. Öte taraftan İbrâhim Zâhid-i Geylânî’nin halifesi Safiyyüddîn-i Erdebîlî’ye (ö. 735/1334) nispet edilen ve Erdebil şehrinde kurulduğu için Erdebîliyye diye de anılan Safeviyye tarikatı ise Azerbaycan başta olmak üzere Kırım, Gürcistan, Horasan, Türkistan, Hindistan, Seylan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Hicaz, Anadolu ve Rumeli gibi çok geniş bir bölgeye yayıldı. Miladî XVI. yüzyılın başında Safevî devletini kuran Şah İsmail, Safiyyüddîn-i Erdebîlî’nin neslinden geliyordu. XV. yüzyılda Safiyyüddîn-i Erdebîlî’nin torunu Hâce Ali’nin Anadolu’daki halifelerinden Somuncu Baba olarak bilinen Hamîdüddin Aksarâyî vasıtasıyla devam eden silsileden Hacı Bayram-ı Veli’ye (ö. 833/1430) nispet edilen Ankara merkezli Bayramiyye tarikatı doğdu. Aziz Mahmud Hüdâyî’ye nispet edilen Celvetiyye tarikatı, Bayramiyye’nin bir koludur.
Hicrî VI. yüzyıl Horasan havzası için de büyük tarikatların doğuşu bakımından canlı bir dönemdi. Hâce Yusuf el-Hemedânî’ye (ö. 535/1140) kadar Bâyezid-i Bestâmî’ye nispetle Tayfûriyye olarak devam eden kol, el-Hemedânî ile birlikte Hâcegân; Bahâeddin Nakşibend (ö. 791/1389) ile beraber de Nakşibendiyye adını alarak devam etti. Yûsuf el-Hemedânî’nin halifelerinden Ahmed Yesevî (ö. 562/1166) Orta Asya’da göçebe Türk kavimleri arasında irşad faaliyetlerini sürdürdü ve kendisinden sonraki kol Yeseviyye olarak anıldı. Hicrî yedinci yüzyılda Anadolu’ya gelerek Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) dergâhını kuran Yesevî dervişlerinden Hacı Bektâş-ı Veli (ö. 669/1271), Bektaşiyye tarikatının piridir. Yûsuf el-Hemedânî’nin bir diğer halifesi Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (ö. 575/1180) ise irşad faaliyetlerini Maveraünnehir bölgesinde yürüttü ve ortaya koyduğu prensiplerle Nakşibendiyye tarikatının öncüsü oldu. Bahâeddin Nakşibend’e (ö. 791/1389) nispet edilen Nakşibendiyye, bazı istisnalar dışında İslâm dünyasının hemen her bölgesine yayılan en büyük tarikatlardan biridir. İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624) ile birlikte hicrî on birinci yüzyılda Hindistan’da teşekkül eden Müceddidiyye kolu Nakşibendiyye’yi Hindistan’daki en faal tarikatlarından biri haline getirdi ve bu koldan on dokuzuncu yüzyılda Hâlid el-Bağdâdî’ye nispet edilen Hâlidiyye kolu doğdu.
Necmeddin-i Kübrâ’ya (ö. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye, Yeseviyye ve Nakşibendiyye birlikte Orta Asya kökenli üç büyük tarikattan biridir. Ünlü mutasavvıf ve müfessir Necmeddin Dâye er-Râzî (ö. 654/1256) bir Kübrevî şeyhiydi. Babası bir Kübrevî şeyhi olan ve çocukken ailesiyle birlikte Anadolu’ya gelen Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö. 672/1273) Konya’da yaşamış ve buradaki faaliyetleri neticesinde Mevlevîlik doğmuştur. Mesnevî ve Divân-ı Kebîr gibi tasavvuf edebiyatının en önemli eserlerinden bazılarını telif eden Mevlânâ’nın yolu, Anadolu topraklarından sonra Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Balkanlar’da geniş bir coğrafyaya yayıldı ve bilhassa oğlu Sultan Veled (ö. 712/1312) tarikatın kurumsal özelliklerini belirlemede önemli rol oynadı.
Hicrî VI. yüzyılda Kuzey Afrika’da teşekkül eden ilk tarikat, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin manevi üstadı olarak kabul ettiği Ebû Medyen Şuayb b. Hüseyin’e (ö. 594/1198) nispet edilen Medyeniyye idi. Kuzey Afrika’dan sonra bu tarikat, İç ve Orta Afrika ile Ortadoğu’ya kadar yayıldı ve Ebû Saîd Halef kanalıyla gelen silsileden Şâzeliyye tarikatı doğdu. Şâzeliyye tarikatının kurucusu Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî (ö. 656/1258) Tunus civarında irşad faaliyetlerini yürüttü ve zamanla yüz civarında kola ulaşan tarikat Tunus’un yanı sıra Fas, Cezayir, Mısır ve Libya başta olmak üzere pek çok Afrika ülkesinde yayıldı.
Dinî hayattaki bu zengin ve canlı dönüşüm, hicrî VII. yüzyıldan itibaren her biri birer klasik sayılan çok sayıda edebî ürünün ortaya konmasına vesile oldu. Mevlânâ’nın eserlerinden başka bu dönemde İran’da hem coşkun tasavvuf anlayışı ile hem de tefsir alanında yazdıklarıyla Rûzbihân-ı Baklî (ö. 606/1209) kendisinden sonraki mutasavvıfları derinden etkiledi. Feridüddin-i Attâr (ö. 618/1221) hem Tezkiretü’l-evliyâ adlı eseriyle tasavvuf tarihi yazıcılığının hem de Mantıku’t-tayr ve İlahinâme gibi eserleriyle manzum edebiyatın en mühim eserlerinden bazılarını kaleme aldı. Şiirleri daha sonra vahdet-i vücûd ekolüne mensup mutasavvıflar tarafından çok sayıda şerhte konu edilen İbnü’l-Fârız (ö. 632/1235) ve gelmiş geçmiş en büyük mutasavvıf şairlerden Yunus Emre (ö. 720/1320), yine bu dönemde yaşamışlardır. Lema‘ât sahibi Fahreddin-i Irâkî (ö. 688/1289) şiirleriyle bilhassa vahdet-i vücûd düşüncesinin tercümanlarından biri kabul edilirken; İranlı mutasavvıf Mahmud Şebüsterî’nin (ö. 720/1320) Gülşen-i Râz isimli eseri tıpkı Attâr’ın Mantıku’t-tayr’ı gibi tasavvufun özlü ifadelerinden biri sayılır. Tasavvuf edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Hikem-i Atâiyye’nin müellifi İbn Atâullah el-İskenderî (ö. 709/1309), Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ve Ebü’l-Abbas el-Mürsî’den sonra tarikatın üçüncü büyük ismidir. Kâdiriyye tarikatının Anadolu’da yayılmasına öncülük eden Eşrefoğlu Rûmî’nin (ö. 874/1469) Müzekki’n-nüfûs’u tekke edebiyatının en meşhur klasiklerinden biri oldu. Molla Abdurrahman Cami (ö. 898/1492) hem metafizik sahada hem de tasavvuf edebiyatı sahasındaki eserleriyle ön plana çıkarken; bir sonraki yüzyılda Abdülvehhâb eş-Şâ‘rânî (ö. 973/1565) hemen hemen her tür ve üsluptaki eserleriyle geride zengin bir literatür bıraktı.
Son dönem Osmanlı âlimlerinden Harîrîzâde (ö. 1299/1882) bir tür tarikatlar ansiklopedisi niteliğindeki kapsamlı eseri Tibyânü vesâili’l-hakâik’inde çeşitli kolları ve şubeleriyle -tekrarlar hariç- 160’tan fazla tarikatı tanıtır. Bunların büyük çoğunluğu yukarıda zikredilen ana tarikatlardan neşet eden kollar veya şubelerdir ve yine kâhir ekseriyetinin bugün aktif olarak devam etmediği bilinmektedir. Son iki yüzyıldan beri, genelde tasavvuf özelde tarikatlar, bir yandan Modernist anlayışa öte taraftan da Selefî tavra yakın eğilim ya da akımlar tarafından tenkit ve tehdit edilmeye devam etmektedir. Bununla birlikte tarikatlar başta Müslümanların Kuzey Afrika’daki bağımsızlık mücadelelerinde ya da İslâm’ın Güneydoğu Asya ve Kuzey Amerika’da yayılışında gözlenen etkin rolleri dikkate alındığında, yenilenme döneminde olduğu gibi arayışlar döneminde de önemini korumayı sürdürmektedir.
Yeni Dönem Tasavvufu ve Vahdet-i Vücûd
Vahdet-i vücûd, temelde varlığın birliği ilkesine dayanan ve tasavvuf içinde geliştirilmiş olan metafizik okullardan biridir. Kökleri ilk sûfîlere kadar giden bu monistik metafizik okulu, büyük ölçüde İbnü’l-Arabî ve onun en önemli izleyicisi olan Sadreddin Konevî sistemleştirmiştir. Vahdet-i vücûd okulunun mensupları sahip oldukları dünya görüşünü tevhîd-i vücûdî, kendilerini de Ehl-i tevhîd, Ehl-i hakîkat, Ehl-i vahdet, Ehlu’l-keşf ve’l-vücûd, urefâ/ârifûn/ârifân, Ehl-i irfân, kümmelîn-i evliyâ, muhakkikûn olarak adlandırırlar. Öte yandan muarızları onları Vücûdiyye ve İttihâdiyye ve varlığı mertebeli bir şekilde yorumladıkları için Ashâb-ı Hazarât diye adlandırır. Daha az sofistike muarızlar ise onlara Hulûliyye ismini verir. Bu okul vücûdun birliği, Tanrı’nın bu bir olan vücûd ile özdeşliği ve âlemin ontolojik açıdan bağımsız gerçek bir varlığa sahip olmayıp Tanrı’nın zâtının aynı olan vücûd ile kâim bir hayal kabul edilmesi tezinden hareket ederek Tanrı-âlem-insan ilişkilerini açıklayan bir din ve dünya görüşü inşa eder. Bu bağlamda İslâm düşüncesinin diğer önemli okulları olan Selefî, Kelâmî, Meşşâî ve İşrâkî geleneklerden farklı bir metafizik anlayış ve din ve değerler felsefesi geliştirmiştir.
Tarihî Arka Plan
Vahdet-i vücûd okulunun savunduğu görüşler temelde mistik tecrübe ile elde edilmiştir ve rasyonel ya da menkul olmayan bir metafizik ilkeden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte bu mistik tecrübeden elde edilen metafizik ilkenin ifâde ettiği anlamın sistemleşmesi ve daha sonra da Vahdet-i vücûd adı altında bir din ve dünya görüşü olarak kurulması sürecinde, bu anlayışa sahip olan sûfîlere İslâm düşünce geleneğinin kelâm, felsefe ve Selefî düşünce gibi birtakım unsurları etki etmiştir. Bu bakımdan vahdet-i vücûd tasavvuru, tasavvuf geleneğinin kelâm, felsefe ve Selefî gelenekle yer yer etkileşim, yer yer de çatışmalarla geçen tarihsel arka planına sahiptir. Vahdet-i vücûd’u sistemleştiren tarihsel arka plan, biri metafizik ilkenin teorik olarak kurulması, diğeri ise bu ilke çerçevesinde diğer metafizik iddialara sahip geleneklerle yüzleşme olmak üzere iki farklı boyut içerir. Vahdet-i vücûd’un metafizik ilkesinin gelişimi tasavvufun gelişimiyle paralellik arz eder. Dolayısıyla vahdet-i vücûd’a kaynaklık eden ana unsur tarihi süreçte tasavvuf içerisinde boy gösteren bazı belli başlı temel iddialardır. Öte yandan bu iddiaların gelişimi ile beraber tasavvuf, kelâm ve felsefe geleneklerinin temsil ettikleri dünya görüşüne meydan okumuş ve onların ilâhiyatlarına, kozmolojilerine ve antropolojilerine alternatif bir dünya görüşü sunarak onlarla etkileşim ve çatışma içerisine girmiştir. Bu nedenle vahdet-i vücûd’u hazırlayan tarihsel süreci incelerken öncelikle tasavvuf geleneğinde vahdet-i vücûd sisteminin metafizik ilkesinin ortaya çıkışını hazırlayan temel iddiaları ele almak, ardından da diğer geleneklerden etkileşim ve çatışmalar sonucu vahdet-i vücûd’un sistemleşmesine katkı sağlayan unsurları görmekte fayda vardır.
A. Vahdet-i vücûd’un Sistemleşmesini Sağlayan Tasavvufî Süreç
Monistik bir dünya görüşü olarak ortaya çıkan vahdet-i vücûd doktrini doğal olarak tevhîd inancıyla yakından ilişkilidir. Zira tevhîd inancı İslâm’ın kalbini oluşturur ve onun kurtuluş teorisiyle de yakından ilgilidir. Bu ilgiden hareketle İslâm toplumu içerisinde çok sayıda dindarlık modeli gelişmiştir. Bu modellerden biri olarak karşımıza çıkan tasavvuf hareketi de ilk dönemlerinden itibaren bütün dikkatini tevhîd ve ona bağlı kurtuluş teorisine yöneltmiştir.
Bu bağlamda tasavvuf hareketi kurtuluşu temin eden tevhîdi bilgi, inanç ve eylem çerçevesinde gerçekleşen bir süreç olarak yorumlar ve buna göre bir din ve dünya görüşü inşa eder. Bu din ve dünya görüşünde sûfînin birbiriyle yakından ilişkili ve hatta birbirini doğuran üç temel hedefi vardır. Bunlar amelde ihlâs ve bilgide yakîn ile nazarî-aklî bir ilke olmaktan çok tecrübî bir hâl olan tevhîddir. Tasavvuf hareketinde Kur’ân’ın kurtarıcı amel-i sâlih kavramı sûfîyi tecrübî tevhîde götüren yolun vazgeçilmez vâsıtası olarak görülür. Bu bağlamda sûfîler, kurtuluşun amel-i sâlih neticesinde elde edileceğini, amelin salâhının ise niyetin saflığına bağlı olduğunu savunarak yola çıkmışlar, buradan da niyetin en katışıksız hâlini ifâde eden ihlâsın, ancak Tanrı ile kul arasındaki ilişkinin sevgi, hatta aşk temelli bir ilişki olduğunda gerçekleşeceğini iddia ederek Tanrı ile kul arasında aşk temelli ilişki tanımına bağlı bir din anlayışı geliştirmişlerdir. Bu aşk temelli ilişki onları bilen ile bilinen arasındaki mesafenin ortadan kalktığı ve bilenin bildiğinde fânî olduğu bir ittihâd/tevhîd hâline ulaştırmış, böylece bilmekte oldukları şey hakkında kesinliğe götüren mistik bir tecrübe ile tevhîde vâsıl olmuşlardır.
Sûfîlerin, tevhîdi salt teorik ve zihnî bir faaliyet olmaktan çıkararak onu eylemsel bir tecrübeye dönüştürmeleri kaçınılmaz olarak onların bir bilgi teorisi ve bu teoriyle iç içe geçmiş bir varlık tasavvuruna sahip olmalarını sağlar. İşte daha ilk dönemlerden itibaren tasavvuf hareketi içinde görülmeye başlayan bu epistemolojik ve ontolojik eğilim, daha sonra vahdet-i vücûd sisteminin tesis olunmasında ana omurgayı teşkil eder. Vahdet-i vücûd sistemi içerisinde görülen diğer yan unsurlar, bu ana omurgaya uygun biçimde değiştirilip dönüştürülerek sisteme eklenmişlerdir.
Vahdet-i vücûd sisteminin ortaya çıkmasında etkin olan kul ile Tanrı arasındaki ilişkinin sevgi temelli olarak açıklanması Tâbiîn neslinin yedi büyük zâhidinden biri olan Âmir b. Abdikays (ö. 55/675) ile başlar. Âmir’i Basra okulunun diğer üyeleri olan Abdülvâhid b. Zeyd (ö. 177/793), Utbetu’l-Ğulâm (ö. [?]) ve Riyâh b. Amr el-Kaysî (ö. 180/796) gibi isimler izler. Tasavvuf dindarlığının Sünnî gelenekte belirgin bir akım olarak tesisi ve bunun alâmet-i fârikasının da Tanrı ile kurulan sevgi temelli bir ilişki olması ilkesini en üst düzeyde tesis eden ise bir kadın, Râbiʻatu’l-Adeviyye’dir (ö. 185/801 [?]). Râbiʻa, Tanrı’ya duyulan sevginin tabîatı üzerinde durarak bu sevginin kişiyi dünyevî, uhrevî ve nefsânî her şeyden vazgeçmeye iten bir sevgi olduğunu ileri sürmüş ve Âmir b. Abdikays ile başlayan hullet anlayışını bir adım öteye taşıyarak Tanrı ile iki sevgili arasındaki kurulan ilişki tarzında bir ilişkiden bahsetmiştir. Bu bir kırılma noktasıdır. Zirah. II. asırda Sünnî geleneğin ana omurgasını oluşturan Ehl-i Hadîs de dâhil olmak üzere İslâm dindarlığını oluşturan topluluk içerisinde, Tanrı ile bu tarz bir ilişki geliştirilmesini doğru karşılayan bir zümre yoktur. Tasavvuf, Râbiʻa’nın ilâhî sevgi/aşk anlayışının gölgesinde filizlenip neşv ü nemâ bulur. Râbiʻa’nın açtığı bu çığır, vahdet-i vücûd anlayışına temel teşkil edecek olan fenâ anlayışının kurulduğu zemin olacaktır.
Râbiʻa’nın sevgi temelli din anlayışı, Horasan ve Bağdat Tasavvuf mekteplerinde kulun kendi benliği dâhil her şeyin yanılsama olduğu ve tek gerçekliğin Tanrı’nın bizzat kendisi olduğu anlayışının doğmasına yol açmıştır. Bunun ilk örnekleri Bâyezîd el-Bestâmî’de (ö. 234/848 [?]) karşımıza çıkar. İlâhî sevgi, sekr, fenâ, miraç ve tevhîd konusundaki orijinal fikirleriyle dikkat çeken Bâyezîd, eşyanın gerçekliğini sorgulayan ve onu bir yanılsamaya indirgeyen fenâ doktrinini ilâhî aşkla birleştirip bunu mânevî seyrin maksad-ı aksâsı olan tevhîdin nihâî mertebesi olarak tanımlamasıyla ve her şeyin kaynağının Hakk’ın zâtı olduğunu ihsâs ettiren “Heme Ôst/Her şey O’dur” ilkesiyle, Vahdet-i vücûd anlayışının şafağını bize haber vermektedir.
Bâyezîd’in açtığı çığırın sûfîler arasında yaygınlık kazanarak genel bir yönelim hâline geldiği görülür. Sekr kavramında ifâdesini bulan bu tavrın özellikle ulemâ nezdinde yarattığı rahatsızlık bazı sûfîlerin mistik tecrübeyi ifade için yeni ve daha nazarî bir dil kurgulamalarına yol açar. Bu noktada Seyyidü’t-tâife diye anılan Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 297/909) karşımıza çıkar. O, hem tevhîd için bu nazarî dili kurma şerefinin, hem de birçok bakımdan Tasavvuf tarihinin ilklerinin sahibidir. Nitekim sülûkun felsefesine dair birçok kavram, sûfîlerin ruh tasavvurunun temellerinin atılması ve mârifet diye adlandırılan mistik tecrübeden elde edilen bilginin doğası gibi hususlarda ilk nazarî açıklamaların sahibi hep Cüneyd’dir. Bu bakımdan Cüneyd, sistemli tasavvuf yolunun gerçek pîri ve başta tevhîd nazariyesi olmak üzere tasavvuf doktrinin müessisidir.
Cüneyd’in açıklamaları dikkate alındığında tevhîd, sûfiyâne cem‘ ve ittihâd tecrübelerine işâret eder. Bu çerçevede tevhîd ne bir inanç, ne de bir ilmî disiplindir. Bilakis tevhîd, diğer duygusal tecrübelerden bir bakımdan farklılık arz eden duygusal bir tecrübedir. Bu deneyimin çeşitli seviyeleri vardır. Bu tecrübenin ilk seviyesinde sûfî, kendisinin Allah ile ittihâd ya da birliğini müş‘irdir; bunun akabinde yer alan üst seviyede ise sûfî artık kendisinin ve Allah ile ittihâdının farkında olmaz, yalnızca saf birliği müş‘irdir. Bu cihetten tevhîd, fenâ tecrübesi için diğer bir isimdir. Tevhîd tecrübesinin son seviyesinde ise sûfî kendisinin Allah’tan farklı olduğu şuurunu tekrar kazanır ki, bu aslında cem‘deki fark ya da ittihâddaki tefrika demektir. Dördüncü olarak tevhîd, tevhîd tecrübesinden neş’et eden bir hakîkat anlayışına da işâret eder. Bu sûfînin mistik tecrübenin ışığına bağlı bir şekilde tesis ettiği üzere aşkın bir idrâk (müşâhede) ve inancın bileşimi, hakîkatin felsefî bir yapılandırılması, mutlak sonsuz ve sınırsız olanla ilişkidir. Bu yönüyle tevhîd Cüneyd öncesi sûfîlerde yoktur. Bu anlayış Cüneyd’le başlar. Öte yandan Cüneyd, mârifeti de tevhîd çerçevesinde değerlendirir. Buna göre hakîkatin akıl üstü bir bilgisi olma bakımından teknik anlamıyla mârifet, son aşamada tevhîdin diğer bir adıdır.
Cüneyd, tasavvuf antropolojisinin ve psikolojisinin temellerini de atan kişidir. Mîsâk doktrini ile insan ruhunun ilâhî doğasına vurgu yapmış, ruhun maddî âleme inişi ve aşkla yükselişi ve ilâhî hakîkatte fânî olarak var olmazdan önceki aslî durumuna dönüşünden hareketle fenânın teorik açıklamasını ortaya koymuştur. Bu bağlamda onun düşüncesinde Plotinusçu izler görmek mümkünse de bütün bunların felsefî teemmülün değil, dînî tecrübenin sonucu olduğunu söylemek daha isâbetli olur.
Vahdet-i vücûd sisteminin merkezinde yer alan fenâ tecrübesine dayalı mistik tevhîd doktrini Cüneyd’in izleyicileri sûfîler tarafından geliştirilmiştir. Bu bağlamda Cüneyd’le irtibatlı olmakla beraber onunla ihtilâfı da bilinen bir isim, Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 309/922) dikkat çeker. Hallâc’ın tasavvufî tevhîd felsefesi, Hint düşüncesindeki Brahman-Atman özdeşliğini hatırlatır bir içeriğe sahip olup, vahdet-i vücûd sisteminin eşyânın hakîkatlerinin Mutlak Hakîkat olan Tanrı’nın zâtı olduğu iddiasının kaynağı olan bir monizmdir. Ayrıca Hallâc, bütün âlemi ilâhî bir dışavurum olarak görmekte ve âlemin mutlak mânâda iyi, güzel ve mükemmel olduğunu düşünmektedir. Bunan dolayı vahdet-i vücûd sisteminde gördüğümüz vahdet-i edyân anlayışı ile insanın ilâhî doğası, İblîs gibi âlemde kötü kabul edilen unsurların bile tamamının ilâhî kaynaklı olduğu fikri ve bundan hareketle iyimserbir evren tasavvurunun ilk nüvesi, Hallâc’ın tasavvuf felsefesinde ön plana çıkmaktadır. Ayrıca Hallâc’ın tasavvuf doktrini vahdet-i vücûd’un en önemli unsurlarından biri olan insân-ı kâmil tasavvurunun da kaynaklarındandır. Temelleri Hallâc’ın üstâdı Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896) tarafından atılan Nûr-i Muhammedî fikri daha sonra Hallâc’ın da katkılarıyla kozmik bir ilkeye dönüşür. Vahdet-i vücûd sisteminde ise antropolojinin bel kemiğini bu ilke teşkil edecektir. Yine bu bağlamda Tüsterî’nin, vahdet-i vücûd’un aʻyân-ı sâbitesinin prototipi olarak yorumlanmaya müsait eşyânın hakîkatlerinin Tanrı’nın ilminde zaman kaydından uzak bir şekilde bulunmalarına dair açıklaması, insân-ı kâmil idealinin temeli olan bir velâyet felsefesi geliştirmiş olması ve dereceli bir ricâlu’l-gayb fikrine sahip olması da kayda değer bir husustur. Tüsterî’nin velâyet tasavvuru tasavvuf geleneği içerisinde gelişim kaydetmiş, Hakîm Tirmizî (ö. 320/932) Vahdet-i vücûd sisteminin velâyet anlayışında etkin bir kavram olan velîliğin hatmi iddiasını ilk defa dile getirerek bu hususta Vahdet-i vücûd okulunun öncüsü olmuştur.
Vahdet-i vücûd sisteminde göreceğimiz ana unsurların teşekkül süreci hemen hemen hicrî ilk dört asırda tamamlanmıştır. Yani sûfîler arasında akozmizm ve monizm tasavvuru gelişmiş ancak sistematik bir yapı kazanmamıştır. Nitekim Bîrûnî (ö. 440/1048) sûfîlerin bir varlık tasavvuruna sahip olduklarına, eşyayı hayal ve serap gibi gerçek varlığı olmayan şeyler kabul ettiklerine, gerçeğin ise yalnızca Tanrı olduğunu söylediklerine dikkat çeker. Vahdet-i vücûd’un sistematik bir hüviyete girme çağı olan XIII. asra kadar sûfîlerin bu tasavvurları özellikle klasik Tasavvuf metinlerinin yazarları olan entelektüel sûfîlerin elinde gelişim kaydetmiş ve ilgi daha çok kul ile Tanrı arasındaki ilişkiye yoğunlaşmış bir hâlde tutularak büyük ölçüde epistemolojik meseleler üzerinde durulmuştur. Bu açıdan İbnü’l-Arabî şafağının son müjdecisi İmam Gazzâlî’dir. Neredeyse bütün tasavvufî mesâîsini ilm-i muâmeleye harcamış olan Gazzâlî, kısa bir risâlesi olan Mişkât’ta âlemin ontolojik süreksizliğini, Hakk’ın tek gerçek oluşunu terennüm ederek vahdet-i vücûd’un kuruluşuna katkı sağlamıştır.
B. Vahdet-i vücûd’un Sitemleşmesinde Etkin Olan Tasavvuf Dışı Unsurlar
Vahdet-i vücûd’un sistematik hâle gelmesinde tasavvuf geleneğinin dışından gelen kimi unsurlar da etkin olmuştur. Ancak bu unsurların sistemdeki konumunun kurucu bir mâhiyet taşımayıp daha ziyâde sistemin inşasında ve açıklanmasında yardımcı etkenler oldukları dikkatten kaçmamalıdır. Zira vahdet-i vücûd’un kurucu imamları son derece pragmatik davranarak tasavvuf dışı geleneklerden bu unsurları bilinçli bir enstrümantalizmle devşirmişlerdir. Vahdet-i vücûd’un sistematik hâle gelmesindeki bu yardımcı unsurlar iki ana grup altında incelenebilir. Bunların ilki vahdet-i vücûdun sistemleşmesinden önce İslâm düşünce geleneğinde temsil edilen gruplara ait malzemedir. İkincisi ise İslâm dışı kaynaklardan gelen malzemedir.
Vahdet-i vücûd’un İslâm düşünce geleneğindeki kaynaklarının ilki Ehl-i hadis olarak da bilinen Selefî gelenektir. Zira tasavvuf hareketi, Ehl-i hadis içinde doğan bir harekettir. Dolayısıyla sûfîler tasavvuf’un bilgi teorisi irfânı, Ehl-i hadis’in bilgi teorisi olan beyânın bir devamı, onun pratize edilmesinin bir sonucu olarak görürler. Bu yüzden aslında tasavvuf, Ehl-i Hadîs geleneğiyle pek çok ortak paydaya sahiptir. Bunlar içerisinde Ehl-i hadis’in seven ve sevilen, dolayısıyla da yakın olunan ya da uzaklaşılan Tanrı tasavvuru, insanın teomorfik bir varlık oluşu ile nassların aklî te’villerinin reddedilmesi, müteşâbihâtın yorumsuz ilk anlamıyla kabulü anlayışı önem arz eder. Zira sûfîler aynı tavrı vahdet-i vücûd sisteminin ontolojisinin dayanak noktaları olarak kabul edilen âyet ve hadisleri anlamada gösterirler. Sûfîler buradan hareketle seven, sevilen, yakın olunan, tecellî kılan münezzeh bir Tanrı tasavvuru geliştirirler, sistem içinde nasslarda yer alan Tanrı-âlem-insan ilişkileri de buna uygun bir şekilde yorumlanır. Ehl-i hadis’in insan tasavvurunda karşımıza çıkan teomorfizm aynen vahdet-i vücûd sisteminde de tekrar edilir.
Vahdet-i vücûd’un sistemleşmesinde etkin olan ikinci kaynak kelâm geleneğidir. Vahdet-i vücûd sistemi oluşuturulurken hem Sünnî hem de Muʻtezilî kelâm geleneklerinden faydalanılmıştır. Vahdet-i vücûd sisteminde Tanrı-âlem-insan ilişkilerini düzenleyen hususların başında yer alan aʻyân-ı sâbite fikrinin içeriğinin oluşmasındaki katkı ise İslâm düşünce geleneğinin okullarından biri olan Muʻtezile’ye aittir. Muʻtezile’nin mâdûmun şeyliği hakkındaki kabulü, aʻyân-ı sâbitenin ilm-i ilâhîde belirlenmiş şeyler olmalarının açıklanmasında kullanılan bir enstrümandır. Öte yandan başta sıfatların kıdemi, tevhîd-i efʻâl, insanın yetkinleşme potansiyeli taşıyan bir varlık olması inancı olmak üzere çeşitli hususlar Sünnî, özellikle de Eşʻarî kelâmından vahdet-i vücûd sistemine devşirilen unsurlardır.
Son olarak Müslüman filozofların vahdet-i vücûd sisteminin kuruluşundaki etkilerine bakacak olursak bu daha çok metafizik kurgunun inşasında başta varlık, mâhiyet, cevher-araz, illet-mâlûl gibi umûr-i âmme bahislerinde gözlemlenen bir katkıdır. Ayrıca vahdet-i vücûd sisteminin oluşturduğu kozmolojinin yapısal unsurları yine Müslüman filozofların Antik Yunan’dan devraldıkları felekiyyât, tabiiyyât, ustukussât ve ahlât teorileri gibi şeyler olup bunların sistem içerisindeki anlamları felsefe geleneğindeki anlamlarından farklılık arz eder. Bu bağlamda Meşşâî, İşrâkî, Pisagoryen (İhvân-ı Safâ geleneği) felsefe geleneklerinden çeşitli malzemeler devşirilmiş ve dönüştürülerek sistemin bir parçası hâline getirilmiştir. Vahdet-i vücûd sisteminin İslâm dışı kaynakları da daha ziyâde bu felsefî kanallardan gelen ve kozmoloji tasavvuruna ait olan hususlar olup doğrudan temas neticesinde geçtiğini söyleyebileceğimiz bir unsur hemen hemen yok gibidir.
Vahdet-i Vücûd Okulunun Temel İddiaları
Vahdet-i vücûd’un temel iddiaları iki ana ilke çerçevesinde şekil almaktadır. Bu ilkelerin ilki, âlemin varlığını gerçek varlık sayan ve aşkın Tanrı tasavvurunu kabul etmeyen Panteizm’in aksine, Tanrı lehine âlemin varlığının gerçekliğini inkâr edip tek gerçek varlığın Tanrı’nın zâtı olduğu, âlemin varlığının bir yanılsama, hayal, serap veya yansımadan ibâret olduğu savıdır. Diğeri ise âlemde müşâhede edilen her şeye kaynaklık edenin, bir olan Mutlak Hakîkat yani Tanrı’nın zâtı olmasıdır. Dolayısıyla vahdet-i vücûd okulunun bütün iddiaları bu akozmizm (âlemin hayal, Tanrı’nın tek gerçeklik olması) ve monizm (Tanrı’nın zâtının eşyânın hakîkatlerinin hakîkati olması) ilkeleri bağlamında şekil almaktadır.
Vahdet-i vücûd’u savunan sûfîler bu iki ilke için hem burhân, hem beyân hem de irfân metodolojileri üzerinden kanıt getirmeye çalışırlar. Bu hususta ileride işaret edeceğimiz üzere âlemdeki sürekli değişim ve sübûtun bu düzeyde imkânsızlığı, onların burhân paradigması açısından ileri sürdükleri kanıtlar arasında yer alır. Öte yandan insanların uykuda oldukları ve öldüklerinde uyanacakları veya Hakk’ın vechi dışında her şeyin hâlik olması gibi çeşitli âyetler ve hadisler de beyân paradigması açısından vahdet-i vücûd’un dayandığı bu temel ilkelerin kanıtı olarak sunulur. Ayrıca mistik tecrübenin fenâ olarak adlandırılan kısmında sâlikin duyusal ya da aklî olarak eşyayı idrâkten çıkması ve kendi benliğinin de silindiği bir durumda yalnızca Mutlak Hakîkat’i yine Mutlak Hakîkat olarak tecrübesi de bu ilkelerin irfânî paradigma açısından kanıtları sayılmaktadır.
Bu iki ilke çerçevesinde oluşan vahdet-i vücûd sistemi epistemolojik, ontolojik ve aksiyolojik bir takım sonuçları beraberinde getirir. Epistemolojik sonuçlar daha çok eşyanın hakîkatinin bilinmesine mâtuf iddialardan ve özgün bir psikoloji anlayışından meydana gelir. Ontolojik sonuçlar ise genel ilâhiyat ve özel ilâhiyat alanındaki temel belli başlı bazı iddiaları içerir. Ayrıca nübüvvât, velâyet, kozmoloji, antropoloji, meâd ve kurtuluş doktrinleri açısından da yine bu iki ilkenin etkisinde özgün bazı sonuçlar doğmuştur.
Epistemolojik İddialar
Vahdet-i vücûd okulunun epistemolojik iddiaları daha çok doğru bilginin kaynağı ve bunu elde etme konusundaki yöntemle ilgilidir. Dolayısıyla bilginin imkânı konusunda kelâm ve felsefe gelenekleri ile benzer görüşe sahip olmakla birlikte kesin bilginin duyu ve akıl düzeyinde gerçekleşmediğini kabul ederler. Kelâm ve felsefe gibi nazarî gelenekler, söz gelimi havass-i bâtına konusunda olduğu üzere, tâlî konularda farklı epistemolojiler geliştirseler de gerçek bilginin duyular ve akıl ile ilişkili olduğu ve rasyonel temelli bir yöntemle elde edileceği hususunda büyük ölçüde aynı görüştedirler. Bu bağlamda nefsin nazarî gücünü itibâra alırlar. Sûfîler ise kesin bilginin kaynağının duyular ve akıl olmayıp bâtınî duyular, yani kalp ve onunla bağlantılı iç idrâk güçleri olduğu ve onu elde etmenin ise keşf adı verilen yöntemle gerçekleştiğini savunur, aklın ve duyuların eşyânın hakîkatlerini bilmekte yetersiz kaldığını iddia ederek nazarî geleneklerden nazar hususunda ayrışırlar. Bu itibârla nefsin amelî gücünü dikkate alırlar. Onlara göre eşyânın hakîkati, ancak akıl tavrının ötesinde bir tavırla bilinebilir ki, bu tavır vahiy ile de özdeş olan keşftir.
Keşf ile gerçek bilginin elde edilmesi süreci ise bilen ile bilinenin birleşmesi ile son bulur. Vahdet-i vücûd’un epistemolojisi, süje ile obje arasında kapanmayan asal mesafe sürdüğü müddetçe gerçek anlamda bilginin elde edilemeyeceği savı üzerine kuruludur. Dolayısıyla aynı zamanda bilme işlemini ifâde eden seyr u sülûk süreci bir tür aynîleşme ve bu yolla bilme sürecidir. Bu yüzden Vahdet-i vücûd epistemolojisinde özellikle felsefe geleneğinde karşımıza çıkan ve insanın bilişsel yetkinliğini ifâde eden âlem-i aynîye paralel âlem-i aklî olması ve eşyânın hakîkatlerinin sûretlerini Faal Akıl ile ittisâl yoluyla elde etme durumlarının yerini, bilenle bilinen arasındaki mesafenin ortadan kalktığı aynîleşme durumu alır. Dolayısıyla vahdet-i vücûd’a göre epistemolojik açıdan kemâl, sülûk sırasında geçilen her bir mertebede o mertebeyle aynîleşmek, son olarak da Hakk’ın hakîkatine ermek O’nda fânî olarak bir yanılsama kabul edilen kişisel şuurun ortadan kalkmasıdır.
Ontolojik İddialar
Vahdet-i vücûd’u kabul eden sûfîler özetlemeye çalışılan bu epistemolojiye paralel olarak yine akozmizm ve monizm ilkeleri doğrultusunda geliştirilmiş bir ontolojiye de sahiptirler ve bu çerçevede ilâhiyat, kozmoloji ve antropoloji alanlarında özgün bir doktrin ortaya koymuşlardır. Ayrıca yine bu ilkelere uygun biçimde nübüvvât ve meâd anlayışıyla da diğer metafizik geleneklerden farklılaşırlar.
İlâhiyyât
Vahdet-i vücûd okuluna mensup sûfîlerin ilâhiyat alanındaki iddiaları iki ana grup altında incelenebilir. Bu grupların ilkinde varlık, yokluk, mâhiyet, vücûb, imkân gibi umûr-i âmmeye dair genel ilâhiyat meseleleri ile ilgili hususlar yer alır. İkinci grupta ise özel ilâhiyat konuları olan Tanrı, ilâhî isimler, sıfatlar, ahvâl-i ilâhiyye ve efʻâl-i ilâhiyye gibi konularda vahdet-i vücûd mektebinin iddiaları yer alır.
Vahdet-i vücûd okulu, genel ilâhiyat konularında şu temel iddialar ile Meşşâî ve kelâmî nazarî düşünce geleneklerinden ayrışır:
- Vücûdun biri kavramsal, diğeri ise hakîkat olmak üzere iki düzeyi vardır. Kavramsal düzeyde nazarî geleneklerin üzerinde hemen hemen ittifâk ettikleri bedâhet, müştereklik, müşekkeklik, vâcib ve mümkün kategorileri olmak vb. gibi hükümlere sahiptir.
- Vücûdun nazarî gelenekler tarafından kabul edilmeyen bir hakîkat düzeyi vardır ve bu hakîkat, sınırsızlık ve sonsuzluğu ifâde eden mutlaklıkla mutlaktır. Bu hakîkat kavramsal düzeydeki vücûdun aksine tahakkuk, husûl, şeylik, sübût anlamlarına gelmez.
- Vücûdun bu hakîkat düzeyinin Meşşâî ve kelâmî geleneklerde kabul edildiği üzere vâcib ve mümkün kategorileri yoktur. O, Vâcibu’l-vücûd’un tabîatı ile aynı olması dolayısıyla vâcibdir.
- Vücûdun hakîkatinin kategorileri olmamakla beraber mertebeleri vardır. Bu mertebeler vücûdun hakîkatine ait itibarlar olup vücûba ait olanları ve imkâna ait olanları vardır.
- Vücûd, vâcib olması dolayısıyla müşahhas birdir.
- Vücûd zuhûru bakımından en bilinen şey, künhü itibariyle ise ağmezu’l-eşyâdır.
- Mâdûm, şey olarak nitelenebilir.
- Mâhiyetler, daha doğru bir ifâde ile aʻyân-ı sâbite, gayr-i mecʻûldür.
Vahdet-i vücûd okuluna mensup sûfîler yukarıda zikredilen monizm ve akozmizm ilkelerinden hareketle özel ilâhiyat konularında, yani Tanrı’nın zâtı, sıfatları, isimleri, fiilleri ve ahvâli hakkında da bir sistem geliştirmişlerdir. Bu bağlamda sûfîler, Tanrı’nın bilinmesi, varlığının ispatı, zâtına ait genel durumlar, ilâhî sıfatlar ve isimler, ilâhî fiiller ve ilâhî hâller hususunda da özgün bir nazariye ortaya koyarlar. Bu özel ilâhiyat bahisleri incelendiğinde vahdet-i vücûd okulunun kimi zaman Kelâm geleneğine, kimi zaman Felsefe geleneğine, kimi zaman da Selefî geleneğe yaklaştığı söylenebilir. Vahdet-i vücûd okulunun özel ilâhiyat bahislerindeki iddiaları şu şekilde özetlenebilir:
- Tanrı, zâtı itibariyle hiçbir mahlûk tarafından bilinemez. Bazı sıfatları ve isimleri ve bunlara bağlı tecellîler vâsıtasıyla ise mahlûkât kendi derecelerine göre Tanrı’yı bilebilir. Bu anlamda vahdet-i vücûd teolojisi hem apophatic/bilinmezci hem kataphatic/bilinirci teolojiyi birleştirir.
- Tanrı’nın zâtı, sırf ve mutlak vücûddur. Onun sırf vücûd olması hususunda Meşşâî gelenek ve bazı müteahhirîn dönemi kelâmcılar ile ittifâk eden vahdet-i vücûd okulu zât-ı ilâhiyyenin mutlak vücûd olduğunu kabul etmekle onlardan ayrışır.
- Tanrı’nın zâtının mutlak vücûd olmasının iki ana fonksiyonu vardır.Bunların ilkinde Tanrı’nın mutlak vücûd olmasıyla sudûrcu anlayışın Tanrı’yı Akl-ı Evvel’in illeti kabul etmelerine karşı çıkılır. Mutlaklık, illet ve malul olmama şeklinde yorumlanır. Dolayısıyla Tanrı bir şeyden çıkmadığı gibi hiçbir şey de Tanrı’dan çıkmamıştır. İkinci yönde ise Tanrı’nın mutlak vücûd olması O’nun her şeyi kuşatmasıyla ilişkilendirilir. Dolayısıyla O, eşyanın hakîkatlerinin hakîkatidir.
- Vahdet-i vücûd okulu Tanrı’nın zâtının sırf ve mutlak vücûd olduğunu ileri sürdükten sonra kelâm ve felsefe geleneklerinin teolojilerinde önemli bir yer tutan Tanrı’nın varlığının ve birliğinin kanıtlanmasını gereksiz bulur. Bu nedenle bu okulun mensupları bütün çabalarını vücûdun hakîkat düzeyinin kanıtlanması ve Tanrı’nın zâtının sırf ve mutlak vücûd olması hususuna yöneltmişlerdir.
- Vahdet-i vücûd okulu mensupları tenzîh yani Tanrı’nın, mahlûkâtından farklı oluşuna dair durumları mutlaklık çerçevesinde açıklamaya çalışır ve vâcib ile mümkün arasındaki ayrışmayı mutlaklık ve mukayyedlik bağlamında izah ederler.
- Tanrı’nın zâtının sırf ve mutlak vücûd olması dolayısıyla vücûdun, vâcib ve mümkün kategorilerinin bulunmaması, kesretin bu sonsuz ve sınırsız sırâfet ve mutlaklıktan nasıl meydana geldiğini açıklamayı zorlaştırmıştır. Vahdet-i vücûd okuluna mensup sûfîler bu krizi aşmak için varlık mertebeleri anlayışını geliştirmişlerdir. Dolayısıyla sırf ve sonsuz olan zât-ı ilâhiyyenin vücûbda vücûbu, imkânda imkânı gerektiren mertebeleri vardır. Bunlar tenezzülât, hazarât gibi adlarla da anılan bu mertebelerin beşli, altılı, yedili, yirmi sekizli hattâ kırklı tasnifleri yapılmıştır.
- İlâhî hazretler olarak da bilinen varlığın mertebeleri genel olarak Hakk’a ait mertebeleri ihtivâ eden vücûbâ ait mertebeler ve halka ait mertebeleri ihtivâ eden imkâna ait mertebeler şeklinde iki kategoriye ayrılır. Vücûbâ ait mertebeler Tanrı’nın zâtı, sıfatları, isimleri ve bunlara ilişkin hususları kapsayan mertebelerdir. Zât-ı ilâhiyyenin sınırsız ve sonsuzluğunu ifâde eden lâ-taayyün, zâta ait sıfat, isim ve özelliklerin tamamı bir birlik olarak dikkate alındığında ortaya çıkan isme ait taayyün-i evvel ve isim, sıfat ve özelliklerin her birinin birbirinden ayrışmaları ve ayrı anlamlar ifâde etmeleri durumunu ifâde eden taayyün-i sânî mertebeleri, Hakk’a ait olan ve vücûb ifâde eden mertebelerdir. Akl-ı Evvel ile başlayıp insanda son bulacak olan bütün mertebeler ise imkâna ait mertebeler olup sonradan yaratılmış şeylerdirler. Akıllar ve nefisler adı verilen rûhânî varlıkların âlemi olan ruhlar mertebesi, akıllar, nefisler ve Hakk’a ait mânâlar ve merteberin hayâlî sûretler kazandığı misâl mertebesi, duyularla idrâk edilen şeylerin mertebesi olan şahâdet mertebesi ve Hakk’a ve halka ait bütün mertebeleri kendisinde toplayan insân-ı kâmil mertebesi imkâna ait mertebelerdir.
- Vahdet-i vücûd okulu Tanrı’nın sıfatlarını O’nun varlık açısından aynı, taakkul açısından gayrı kabul ederler. Sıfatlar ezelî ve ebedîdir. Bundan dolayı zamansız ve sonsuzdurlar.
- Sıfatlar ve bu bağlamda ilâhî isimlerâlemdeki şeylerin kaynağıdır. Bundan dolayı onların ilâhî ilimdeki sûretleri ayn-ı sâbite olarak adlandırılır.
- Vahdet-i vücûd okulu, Tanrı’nın fiillerinin irâdî fiiller olduğunu ve Tanrı’nında fâil bi’l-ihtiyâr olduğunu savunur.
- Vahdet-i vücûd okuluna göre Tanrı, kulların fiillerinin de gerçek fâilidir. Ancak bu fiiller onların değişmez hakîkatleri olan a’yân-ı sâbitelerinden kaynaklandığı ve Tanrı yalnızca bu sâbit aynların doğasında olan şeyi onlara verdiği için cebr gerçekleşmez.
- Tanrı’nın bütün fiilleri hayırdır ve güzeldir. Bu bağlamda şer gerçeklik taşımaz. Ancak eşyanın birbirine göre konumları bağlamında izâfî olarak şerden söz edilebilir.
- Vahdet-i vücûd okuluna göre rü’yetullah mutlak mânâda yani hem dünyevî hem de uhrevî açıdan mümkündür. Bununla beraber Vahdet-i vücûd okulu zât-ı ilâhiyyenin görülemeyeceği, Tanrı’nın sûretlerle tecellî ve sûretlerde tahavvulü ile rü’yetin gerçekleşeceğini kabul ederek klasik anlamda kelâmî rü’yet görüşünden ayrılır.
Kozmoloji
Vahdet-i vücûd okulu özgün bir kozmoloji doktrinine de sahiptir. Bu alandaki temel iddialar da yine monizm ve akozmizm çerçevesinde geliştirilmiştir. Bu bağlamda Vahdet-i vücûd kozmolojisinin temel iddialarını şu şekilde sıralayabiliriz:
- Vahdet-i vücûd kozmolojisinin esasını teomorfizm/sûret-i ilâhiyye öğretisi teşkil eder. Zira âlem, ilâhî isimlerin sûretlerinin, yani aʻyân-ı sâbitenin mazharlarından teşekkül eden bir yapıdır ve bütün ilâhî hakîkatleri toplar. Bu nedenle Tanrı’nın sûreti/imago Dei üzeredir. Dolayısıyla âlemi bilmek, aynı zamanda Tanrı hakkında bilgiye götürür. Şu kadarı var ki, bu bilgi kelâm ve felsefe geleneklerinde gördüğümüz üzere Tanrı’nın varlığına dair bilgi olmayıp bilakis Onun esmâ ve sıfâtına dair bilgilerdir. Bu bağlamda vahdet-i vücûd geleneğinde âlem bütünüyle bir ilâhî kitaba benzetilmiş ve her bir nesne de tıpkı ilâhî kitapların harfleri, heceleri, cümleleri gibi birer âyet olarak düşünülmüştür.
- Vahdet-i vücûd okuluna göre âlemin yaratılışı bir ex nihilo/yoktan yaratma değil, ex existence/vardan meydana getirmedir. Zira âlemin kaynağı Tanrı’nın isimleri ve sıfatlarıdır. Bunlar da Tanrı’nın zâtına ait durumlar olmaları ve Tanrı’nın da sırf ve mutlak vücûd olması nedeniyle âlem vardan meydana gelmiştir. Dolayısıyla âlem yokluktan değil bâtından zâhire çıkmıştır.
- Âlem zât-ı ilâhiyyenin kendi özellikleri olan ilâhî isimlerin varlık talebine bağlı olarak yaratılmıştır. Zât-ı ilâhî, isimlerin tahakkuk etmelerini ve bilinmelerini sevmiş, âlem de bu sevgiden zâhir olmuştur.
- Tanrı’nın kendi isimlerinin zuhûruna duyduğu sevgiden var edilmesi ve imago Dei olması dolayısıyla vahdet-i vücûd’un kozmosu mükemmeldir. İçinde şer ve eksiklik barındırmaz. Bu yüzden de iyimserbir âlem tasavvurudur.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisi çok katmanlıdır. Rûhânî ve cismânî katmanlara sahiptir. Rûhânî katman cismânî katmana göre daha önceliklidir. Bundan dolayı bir tür idealist evren tasarımı olduğu kabul edilebilir. Ayrıca âlem lâtîften kesîfe doğru bir degradasyon üzere bir sıradüzeni içindedir. Önce akıllar, sonra nefisler ve en son da madde âleminin zuhûr ettiğini kabul eden vahdet-i vücûd okulu, zaman zaman akıllar âlemi için ceberût, nefisler âlemi için melekût, maddî âlem için ise mülk tâbirlerini kullanır.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisinde akıllar ve nefisler gayr-i mütehayyiz kabul edilirler. Bu çerçevede felsefe geleneğini takip edip kelâm geleneğinden uzaklaştıkları görülür.
- Vahdet-i vücûd okulu monizmin hem rûhânî hem de maddî evrenin yaratılışında etkin olduğu bir âlem modeline sahiptir. Rûhânî âlem, maddî âlemin kaynağıdır. Her ikisi de tek asıldan, Hakîkat-i Muhammediyye’den zuhûr etmiştir. Rûhânî âlemin ibtidâsı ise Akl-ı Evvel veya Kalem de adlandırılan Rûh-i Muhammedî’dir. Akl-ı Evvel, sonradan yaratılmış olması dolayısıyla Neoplatoncu hipostazın Akıl’ından farklıdır. Ama âlemdeki rûhânî ve cismânî her şeyin kaynağı olması nedeniyle benzeşir. Dolayısıyla Vahdet-i vücûd’un âlemi hem kozmolojik hem de metafizik bir monizm tasavvuru ortaya koyar.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisi Neoplatoncu sudûrun sıradüzenine benzer bir sıradüzeni içinde âlemin var olduğunu kabul eder görünse de, Tanrı’nın âlemle ve âlemdeki her bir nesneyle doğrudan bir irtibâtını kabul eder. Bu nedenle Neoplatonist sudûrun kozalite ilkesine uygun bir tasarım değildir. Bu bağlamda Kelâm geleneğinin vesîleciliği Vahdet-i vücûd okulu tarafından vech-i âmm ve vech-i hâs kavramları etrafında yeniden yorumlanır.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisi akozmizm ilkesine, yani cevherin inkârına sıkı sıkıya bağlı olması nedeniyle ister rûhânî ister cismânî olsunlar, âlemdeki tüm nesnelerin sürekli değişkenlik içinde olduğu iddiası üzerine kuruludur. Bundan dolayı dinamik bir evren tasavvurudur. Vahdet-i vücûd kozmolojisinde bu durum halk-ı cedîd ve teceddüd-i emsâl kavramlarıyla açıklanmıştır. Buna göre evren bütün parçalarıyla her an yeniden yaratılmaktadır. Bu yeniden yaratılış sadece arazlar dünyasında değil aynı zamanda cevherlerde de gerçekleşir. Yalnızca maddî âlem değil rûhânî cevherler âlemi de bekâ sahibi değildir. Sürekli her an yeniden var edilip yok edilmektedir. Bundan dolayı âlemde felâsife ve mütekellimînin tanımladığı şekilde bir sâbit gerçeklik bulunmaz. Böylece vahdet-i vücûd okulu bütün âlemi araz kabul eder ve arazın arazla kıyâmı ve arazların terâkümünden âlem adı verilen bir yapının ortaya çıktığını savunur.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisine göre bütün âlem tek bir beden kabul edilir. Akl-ı Evvel olarak da bilinen Nûr-i Muhammedî veya Rûh-i Muhammedî bu bedenin canıdır ve onu ayakta tutar. Âlem bütün parçalarıyla beraber bu can ile dirilmiş ve her bir parçası bilinç kazanmıştır. Bundan dolayı vahdet-i vücûd kozmolojisi bir tür pananimizm ve hilozoizm ifâde eder. Ayrıca tek bir ruh ile diri olması dolayısıyla bu tek ruhun bilincini bütün âlem paylaştığından dolayı bir monopsişik âlem modelidir.
- Vahdet-i vücûd kozmolojisi, cevherin inkârına bağlı olması ve âlemin her dâim yeniden yaratıldığını iddia etmesi nedeniyle cevher ile kâim olan hareket gerçekleşmediğinden dolayı, klasik Aristocu görüşe göre hareketin ölçüsü olarak kabul edilen zaman da bir yanılsamaya dönüşür.
- Vahdet-i vücûd okuluna göre âlemin yaratılışının bir illet-i gâiyyesi vardır. Bu illet, Tanrı’nın bilinme arzusuyla yakından ilişkilidir. Dolayısıyla bütün âlem bu gayeyi gerçekleştirme çabasına göre tasarlanmıştır. Vahdet-i vücûd okuluna göre âlemin bu hedefi insandır. Zîrâ vahdet-i vücûd okuluna göre Tanrı’nın bilinme ve bu bağlamda kemâliyle zâhir olma arzusu ancak insan vâsıtasıyla gerçekleşir. Bu nedenle vahdet-i vücûd kozmolojisi antroposentrik bir tasavvurdur. Hatta vahdet-i vücûd okulu âlemin insan sûreti üzere/antropomorfik olduğunu savunur. Buna göre âlem büyük insan/insân-ı kebîrdir. Vahdet-i vücûd okulunun bu âlem tasavvuru Kabbalah ve çeşitli Hermetik geleneklerin görüşleriyle bu bağlamda örtüşür.
Antropoloji
Vahdet-i vücûd okulu, insanın doğası, orijini, Tanrı ve âlem karşısındaki konumu, insanın varoluşunun gayesi ve insanın kemâli gibi insan felsefesinin temel soru ve problemlerine yönelik açıklamalar ve iddialara sahiptir. Hatta denilebilir ki, diğer nazarî bahislerde vahdet-i vücûd okulunun ortaya koyduğu birçok hususa göre antropoloji alanı daha güçlü bir yapıya sahiptir. Hermetizm, Neo-Platoncu antropoloji vb. kadim geleneklerden çağrışımlar ve benzeşimler taşıyan bu antropoloji doktrini, İslâmî velâyet ve insanın evrensel sorumluluğuna dair anlayış ile bunların bir taklidi olmaktan çok daha fazlası olma özelliği kazanmıştır. Bu husustaki temel iddiaları şu şekilde sıralayabiliriz:
- Vahdet-i vücûd kozmolojisinde olduğu gibi antropoloji doktrininde de ilâhî isimler etkindir. Dolayısıyla bu antropoloji anlayışının temelinde de teomorfizm vardır. İnsan kozmosta dağınık olarak zuhûr etmiş olan ilâhî isimlerin sûretlerinin kendisinde toplandığı bir sûret olup tüm isimlerin anası olan Allah isminin mazharıdır. Bundan dolayı o bir taraftan âlem gibi imago Dei/Tanrı’nın sûreti olma özelliğine sahiptir. Diğer taraftan ise imago mundi, yani âlemin sûreti üzeredir.
- Vahdet-i vücûd okulunun antropolojisinde insan iki farklı düzeye işâret eder. İlk düzeyde insan tür ifâde eder. İkinci düzeyde ise fert olarak insan dikkate alınır. Bu bağlamda insan tür olarak kâmil türdür. Bu kâmil türün en kâmil ferdi ise insân-ı kâmil olarak adlandırılır ve bu fert vâsıtasıyla insan bir evrensel ilkeye dönüşür.
- Vahdet-i vücûd okulu bir antropogoni doktrini çerçevesinde insanın nasıl var olduğunu açıklar. Buna göre insanın rûhânî varlığı maddî varlığını önceler. Dolayısıyla bu okulun antropolojisinde bir pre-egzistansiyalizm anlayışı vardır. İnsan öncelikle ilm-i ilâhîde ezelî ve ebedî değişmez bir sûretle sâbit olmuş, ardından ilâhî ilmin âlemdeki mazharı olan Akl-ı Evvel’de ve sonra da sırasıyla çeşitli varlık mertebelerinde tahakkuk etmiştir. Son olarak maddî bedeninde duyularla algılanabilir âlemde zuhûr eder. İnsanın bu maddî bedene dek geçirmiş olduğu süreç onun kemâlinin yarısını ifâde eder. Maddî bedende iken tekrar kaynağına yani ilm-i ilâhîdeki aslî hakîkatine dönüş yolculuğunu bu defa mânevî olarak tamamladığında ise varlık dairesi onunla tamama erer.
- Âlemin hakîkatlerinin câmii olması nedeniyle âdetâ zübde-i âlem/brevis mundus,yani âlemin bir özeti olarak görülür. Bu bağlamda mikrokozmos/âlem-i sağîr diye adlandırılır.
- İnsan, âlemin yaratılmasındaki gayedir. Bundan dolayı âlemin tamamı onun var olması için işleyen bir sistemdir. Vahdet-i vücûd antropolojisine göre bu özellik insanı axis mundi/evrenin merkezi olmaya götürür.
- İnsan evrenin ekseni olması dolayısıyla âlemdeki diğer varlıklardan farklı bir konuma yükselir. Buna göre insan âlemdeki diğer şeylerin müdebbiri ve hâmîsi konumundadır ve sıradan bir doğa varlığı olmak yerine kozmik bir ilke olarak kabul edilir. İnsanın âlemin ekseni olması onu aynı zamanda âlemleri birbirine bağlayan ve son kertede de Tanrı ile âlemi birbirine bağlayan aracı/mediator kılar. Bu aracılık hem ontolojik bir anlam taşır hem de epistemolojik bir mâhiyeti hâizdir. Vahdet-i vücûd okulunun bu husustaki görüşleri onların nübüvvet ve velâyet teorilerinin de kaynağıdır.
Nübüvvet ve Velâyet Doktrini
Vahdet-i vücûd okulunun antropoloji doktriniyle yakından bağlantılı olan nübüvvet felsefesi; nübüvvetin imkânı, gerekliliği, isbâtı, vehbîliği ve hatmi gibi hususlarda klasik Sünnî okullarla büyük ölçüde benzerlik arz eder. Sünnî okullarda olduğu üzere Tanrı’nın özellikle teşbîh ifâde eden sıfatlar yoluyla tanınması, ölüm sonrası hayat, ruha ait durumlar, kıyâmet, âhirette kurtuluşun sağlanması ve cennet nîmetleri ya da cehennem azabı gibi konuların ancak ihbâr-ı ilâhî ile peygamberlik yoluyla bilinebileceğini savunurlar. Bu hususta aklın herhangi bir otoritesini ise kabul etmezler. Dolayısıyla kısmen kelâm geleneğinden de ayrışarak daha çok Selefî geleneğe yakın dururlar. Bu husustaki temel iddia ve görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
- Vahdet-i vücûd okulu fideistlerden ayrı olarak peygamberlik müessesesinin doğasına dair açıklamalar yapar. Bu açıklamalara göre peygamberlik âlemdeki diğer şeylerde de olduğu üzere ilâhî isimlerden kaynaklanmaktadır. er-Rabb ismi peygamberliğin, şerîatın, hesap sormanın, nîmet vermenin ve azap etmenin kaynağı olarak kabul edilir. Dolayısıyla peygamberlik, vücûba ait varlık mertebelerinden biri olan rubûbiyyet mertebesinin bir gereğidir.
- Vahdet-i vücûd okulunun nübüvvet teorisine Muhammedî aracılık damgasını vurur. Hakîkat-i Muhammediyye diye de adlandırılan Allah ismi, ilâhî isimler ile zât arasındaki nisbet olma özelliğine sahip olduğu gibi bu ismin âlemdeki sûreti olan Akl-ı Evvel ya da Rûh-i Muhammedî de bütün âlem ile Tanrı arasında aracı nisbet özelliğine sahiptir. Dolayısıyla onun vâsıtalığı olmaksızın âlemdeki hiçbir şey Tanrı’ya ulaşamaz. Tanrı’dan da hiçbir şey âleme erişmez. Bu özellik hem ontolojik açıdan hem de epistemolojik açıdan bu şekilde kabul edilir.
- Vahdet-i vücûd okulunun nübüvvet teorisinde duyularla idrâk edilebilir âlemin dışında kalan âlemi ve hatta ilâhî hakîkatleri algılamaya imkân tanıyan ontolojik düzey olan misâl mertebesinin etkin bir rolü vardır. Vahdet-i vücûd okulunun mensuplarına göre Tanrı’nın isimleri, tecellîleri, fiilleri, kelâmı vb. gibi ulûhiyete ait ilâhî hakîkatlerin yanı sıra ruhlar, melekler, insanların amelleri gibi imkân kategorisine dâhil şeyler, misâl mertebesinde bizdeki hayâlî sûretleri andıran bir şekilde tecessüm ederler. Dolayısıyla vahiy, peygamberin bu mertebeye dâhil olarak melek vâsıtasıyla veya doğrudan Tanrı katından aldığı bilgidir.
- Vahdet-i vücûd okulu nübüvveti tasavvufî tecrübenin bir tür sağlama cetveli kabul eder. Buna göre tasavvufî tecrübe nebevî kanal ile gelen bilgiyle uyum göstermek zorundadır. Aksi hâlde bu bilginin geçerliliği şüphe arz eder.
- Vahdet-i vücûd okulunun nübüvvet felsefesinin önemli iddialarından bir diğeri verâset anlayışıdır ki, bu anlayış nübüvvet ile velâyet teorilerini birbiriyle irtibatlandıran ana unsurdur. Buna göre velîliği kazanmak öncelikle nebîye ittibânın bir sonucudur. Bu sonuç davranışsal ve ahlâkî örnekliğin yanı sıra nebînin velî için epistemik kaynak durumuna dönüşmesini de içerir. Vahdet-i vücûd okulunda bu durum kadem ilmi olarak adlandırılır. Bir velî hangi peygamberin kademi üzere ise o peygamberin ilminin kuşattığı ilâhî veya kevnî mârifete vâris olur.
- Vahdet-i vücûdcu velâyet teorisi genel velâyet-özel velâyet, velâyetin kesbî mi vehbî mi olduğu, velînin bilgisinin kaynağı ve velâyetin tezâhür süreci gibi hususlarda genel anlamda tasavvufî teorinin bir devamıdır. Vahdet-i vücûd okulunu bu alanda ayrıştıran temel husus, hatm-i nübüvvetin benzeri bir hatm-i velâyetten ve velîler arasında bir hiyerarşiden söz etmesi, bu hiyerarşik yapıya ontolojik bir anlam yüklemesidir. Ayrıca velâyeti, Tanrı ile insan âlemi arasındaki en geniş kapsamlı ilişki olarak tanımlaması ve buna bağlı olarak da velâyeti nübüvvetin üzerine yerleştirmesi de özgün bir anlayıştır. Yalnız burada peygamberin de aynı zamanda velî kabul edildiğine ve peygamberlikten üstün kabul edilen velâyetin peygamberin velâyeti olduğuna, bir peygambere tâbî olarak velâyeti elde eden velînin velâyetinin peygamberin nübüvvetinden üstün olmadığına dikkat etmek gerekmektedir.
Meâd
Vahdet-i vücûd okulunun kendine özgü bir meâd tasavvuru geliştirdiği görülmektedir. Bu tasavvur üzerinde Tanrı’nın zâtı ile aynı olan varlığın, her şeyin hakîkati olması ve varlığın mertebeli bir zuhûr yapısına sahip olması etkindir. Genel anlamda Sünnî doktrine uygun olan vahdet-i vücûd’cu meâd anlayışı genel anlamda ricʻati kabul etmesi yani ölüm sonrası değil daha dünyada iken Tanrı’ya dönüşün gerçekleşebileceğini savunması ve bunu kozmoloji anlayışına da hâkim olan devir nazariyesi üzerinden açıklaması ile farklılaşır. Bu bağlamda kişi, seyr u sülûk yoluyla ıztırârî rücû olan ölmeden önce ihtiyârî rücû ile kaynağa, yani Tanrı’nın zâtına doğru bir yolculuk yapabilir.
Baʻs, haşr, ahvâl-i âhiret, cennet ve cehennem gibi ölüm ötesine ait durumların cismânî olduğunu ve bu hususta genel Sünnî görüşle aynı tezleri savunan vahdet-i vücûd okulu, bu yolla bunları rûhânî-hayâlî kabul eden veya ezoterik bir yoruma giden bâtınî/gnostik yapılardan ayrışır. Bu hususta vahdet-i vücûd okulunu Sünnî doktrinden ayrıştıran, mâdûmun aynıyla iâdesini kabul etmeme ilkesidir. Vahdet-i vücûd okulu mâdûmun ayniyle değil, misliyle yenilenmesini kabul eder. Bu husus, vahdet-i vücûd okulunun kozmolojisinde etkin olan teceddüd-i emsâl ve halk-ı cedîd fikrinin zorunlu sonucudur.
Vahdet-i vücûd okuluna göre âhiret ahvâlî cismânî olmakla beraber bu cisimler bu dünyada kulların amellerinin tecessümü ile gerçekleşmektedir. Hâlihazırda dünya hayatında iken yapılan fiiller misâl âlemi mertebesinde misâlî bir beden kazanmaktadırlar. Bunlar kıyâmetin kopması ve tekrar dirilişin gerçekleşmesiyle beraber cismâniyet kazanacak ve amellerin sâhiplerine azap ya da nîmet şeklinde döndürülecektir.
Kurtuluş Teorisi (Soterioloji)
Meâd öğretisinin bir devamı olarak vahdet-i vücûd okulu özgün bir soterioloji/kurtuluş teorisine de sahiptir. Vahdet-i vücûd okulunun kurtuluş teorisinde onun kozmoloji tasavvurunda etkin olan unsurlar dikkat çeker. Bu çerçevede Tanrı’nın zâtının âlemdeki şeylerin hakîkatleri olan ilâhî isimlerin hakîkati olması, âlemin varlık sebebinin ilâhî sevgi olması ve yaratılışın rahmet sıfatı vâsıtasıyla meydana gelmesi dikkat çeker. Bu kozmolojik tasavvurun sonucunda vahdet-i vücûd okulu bir necât-ı küllî/apokatastasis anlayışı geliştirir. Buna göre âlemdeki her şeyin hakîkati bir ilâhî isim ve bu isim o şeyin rabbi olduğu için her isim kendi kulunun durumundan râzıdır. Cennet veya cehenneme gitmek ilâhî isimlerin celâl veya cemâle dönük olmalarıyla ilgili bir durum olup cemâlin rızâsı cennet, celâlin rızâsı ise cehennem şeklinde tecellî etmektedir. Öte yandan cehennem ebedî olsa da azap sürekli değildir. Ebedî cehennemde kalmalarına hükmedilen günahkârların azabı bir süre sonra kaldırılacaktır. Cennet nîmetleri ise ebedîdir. Vahdet-i vücûd okulu bu konudaki görüşlerinde Kelâm geleneğinden uzaklaşarak Selefî geleneğe yaklaşır.
Vahdet-i vücûd okulunda Nûh kavmi gibi helâk edilen toplulukların mârifet deryasında gark olduklarının savunulması ve Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na yaptığı kötülüklere rağmen firavunun son nefesinde kurtulduğu ve îmânının geçerli olduğu iddiası bu tür evrensel kurtuluş öğretisinin bir sonucudur.
Din Felsefesi
Yukarıda özetini verdiğimiz ilâhiyat alanındaki iddialara ek olarak vahdet-i vücûd okulu bir din felsefesi de ortaya koyar. Bu din felsefesi de yine monizm ve akozmizm ilkeleriyle irtibatlı olarak geliştirilmiştir. Vahdet-i vücûd okulunun din felsefesinin merkezinde vahdet-i maʻbûd ve vahdet-i hakâyık-ı edyân prensibi bulunur. Buna göre bütün ibâdet edilen şeyler gerçekte Hakk’ın sûretleridirler. Her kul kendi zihninde bir tanrı tasavvuru inşa eder ve bu tasavvurundaki tanrı her ne ise ona inanır. Onun dışında kalan tasavvurlara ise yabancıdır, hatta onları inkâr eder. Gerçekte ise kulun kendisi, fiilleri ve hatta zihninde tasavvur etmiş olduğu ve vahdet-i vücûd okulunun terminolojisinde ilâh-ı muʻtekad adıyla anılan bu Tanrı tasavvuru ilâhî isimlerden kaynaklanmakta olup hepsi Tanrı’nın isimlerinin tecellîlerinden ibârettirler. Bundan dolayı ilâh-ı muʻtekadlara yapılan bütün ibâdetler bilerek ya da bilmeyerek Ona yapılmış olur. Ayrıca dinlerin tamamı ilâhî isimlerin sûretleri olan sâbit aynlara sahip olmalarından dolayı kaynakları tektir. Bu kaynak da Tanrı’nın zâtıdır. Bu bağlamda vahdet-i vücûdcu din felsefesi bir tür perennializm anlamı taşır. Bununla beraber bu din felsefesinde, dinler içerisinde hak din-bâtıl din ayrışması vardır. Dinlerin hak ya da bâtıl oluşları ise bu dinlerin ilişkili olduğu ilâhî ismin hidâyet veren mi yoksa dalâlete erdiren mi olmasıyla ilgilidir.
Vahdet-i Vücûd’u Diğer Metafizik Ekollerden Ayıran Görüşler
Kendine özgü bir psikoloji, epistemoloji, ontoloji ve aksiyoloji geliştirmiş olan vahdet-i vücûd okulu İslâm entelektüel atlasında gelişme kaydetmiş olan Meşşâîlik ve kelâm gibi rasyonel, Selefî gelenek gibi fideist ve vahdet-i şuhûd okulu veya vahdet-i mutlaka okulu gibi mistik, İşrâkîlik gibi mistik-rasyonel gelenekler tarafından oluşturulan dünya görüşlerinden çeşitli yönleri itibariyle ayrışır. Vahdet-i vücûd okulu Meşşâî, kelâm ve Selefî geleneklerden öncelikle bilgi teorisindeki görüşleri vâsıtasıyla ayrışır. Buna göre doğru bilginin kaynağı ve doğru bilgiyi elde etmenin yöntemi ne mütekellimîn ve felâsifenin iddia ettiği üzere akıldır ne de Selefî geleneğin iddia ettiği üzere nakildir. Doğru bilgi ancak kalbin elde ettiği ve keşf adı verilen yöntemle elde edilmiş bilgidir. Bu konuda vahdet-i vücûd okulu sâir tasavvufî/mistik karakterli geleneklerle ortaktır.
Vahdet-i vücûd okulunu diğer metafizik geleneklerden ayrıştıran ontolojik farklılık ise temelde yukarıda da işaret edildiği üzere eşyânın tabîatına dair ileri sürdükleri bazı iddialardır. Yani eşyânın kendi özünde gerçek varlık ile var olmayıp Tanrı’nın zâtına ait isim ve sıfatlardan kaynaklandığı ve Tanrı’nın zâtının aynı olan sırf ve mutlak vücûd ile kâim olduğu iddiası onu diğer bütün geleneklerden ayrıştırmaktadır. Bu iddiadan dolayı vahdet-i vücûd okulu vücûdun hâriçte mevcûdiyetini, vücûbunu, müşahhas birliğini, mutlaklığını savunmuş, onun mümkün ve vâcib şeklinde iki ayrı kategoriye taksimini reddetmişlerdir. Âlemdeki hiçbir varlığın cevher adı verilen ve iki zamanda bâkî kaldığı savunulan varlık kategorisinde olmadığını, bu tanıma yalnızca Tanrı’nın zâtı olan mutlak vücûdun girdiğini ileri sürmüşlerdir. Bu iki temel iddia onları özellikle İslâm medeniyetinde ortaya çıkmış olan kelâm, felsefe ve Selefî gelenekten ayrıştıran aslî unsurlardır.
Vücûdun kadim ve hâdis kategorilerinin reddi, Tanrı’nın zâtının mâhiyetsiz sırf ve mutlak vücûd kabul edilmesi, eşyânın hakîkatlerinin duyular ve akıl ile idrâk edilen bu âlem düzeyinde sâbit olmayıp ilmullahta sübûtu, mâdûmun şeyliği, aʻyân-ı sâbitenin gayr-i mecʻûl olması, yaratılışın yoktan yaratma değil bâtından zuhûr etme şeklinde anlaşılması, âlemin ve insanın Tanrı’nın sûreti kabul edilmesi, teleolojik evren tasavvuru, insân-ı kâmil anlayışı çerçevesinde ortaya atılan iddialar, mâdûmun ayniyle iadesi, vahdet-i mâbûd ve vahdet-i hakâyık-ı edyân gibi din felsefesine ait hususlar da kelâm ve Selefî gelenekten vahdet-i vücûd okulunu ayrıştıran ana hatlardır.
Vahdet-i vücûd okulu vücûdun hâriçte mevcûdiyeti ve bunun vâcib ve müşahhas birlikle bir olmasını kabul etmesi nedeniyle vücûdu vâcib ve mümkün kategorileri olan bir kavram sayan Meşşâî gelenekten farklı bir ontolojiye sahiptir. Ayrıca Tanrı’nın sırf vücûd olması üzerinde ittifâk ettikleri Meşşâî gelenekten bu vücûdun mutlak olduğunu savunarak ayrışır. Ayrıca sudûrun tanrısını mûcib bi’zzât kabul ederek onun karşısında Tanrı’nın âlemdeki şeylere varlık vermesinin kendi kemâline duyduğu sevgi kaynaklı irâdî bir hareket olduğunu ileri sürer. Ayrıca âlemdeki bütün nesnelerin Tanrı ile genel ve özel yön olmak üzere iki tür irtibatının olduğunu savunarak kozaliteyi reddeder. Bunun yerine vesîleciliği önerir. Öte yandan vahdet-i vücûd’a göre Tanrı, zâtı bakımından âlemdeki hiçbir şeyin illeti değildir. Dolayısıyla sudûrun ilk basamağı olan Akl-ı Evvel’in Tanrı’nın zâtından sâdır olması imkânsızdır. Akl-ı Evvel dâhil bütün mümkünler, ancak Tanrısal sıfat ve isimlerin gereğidirler.
Vahdet-i vücûd okulu temelde keşfi, kesin bilginin yöntemi sayması nedeniyle epistemolojik açından uyum gösterdiği İşrâkî gelenekten vücûdun itibârî değil, hakîkî olmasıve dış dünyada mevcûdiyetini kabul etmesiyle ayrışır. Öte yandan Sühreverdî’ye dayalı İşrâkî geleneğin metafizik sistemi ve kozmolojisi, vücûd yerine ışık/nûr ve zulmet kavramları üzerinden inşâ edilmiştir. Nûrlar vâcib ve mümkün benzeri iki kategoriye ayrılmaktadır. Bu da doğal olarak monistik bir gelenek olan Vahdet-i vücûd karşısında dualist bir eğilime işaret eder. Nitekim buna bağlı olarak İşrâkî gelenek, rûhânî âlemi iyi ve güzel, maddî âlemi eksik ve kötü kabul ederek kısmî kötümser bir dünya görüşü üretmiş ve mutlak olarak iyimser olan vahdet-i vücûd okulunun takip ettiği monizmden uzaklaşıp gnostisizme yaklaşmıştır.
Vahdet-i vücûd okulu tasavvuf alanında dünya görüşü olarak ortaya çıkan tek gelenek değildir. Bu bağlamda tasavvuf içinde vahdet-i vücûd’a göre daha az kapsamlı sistemler olan vahdet-i mutlaka ve vahdet-i şuhûd gibi iki alternatif dünya görüşü de belirmiştir. Açık şekilde söylenmelidir ki, her iki okul da vahdet-i vücûd kadar düşünce tarihinin belli başlı evrensel problemlerini ve tartışmalarını ele alamamış ve kısmî problemlere münhasıran gelişim kaydetmiş okullardırlar. Bu bağlamda vahdet-i vücûd okulu her iki okuldan daha kapsamlı olarak ayrışır. İbn Sebʻîn ve takipçileri tarafından kabul edilen vahdet-i mutlaka ekolü ile vahdet-i vücûd geleneğinin arasındaki en temel fark, vahdet-i mutlaka okulunun, vahdet-i vücûd’da görülen varlığa ait mertebeler fikrini kabul etmemesidir. Bir tür nominalizmi benimseyen ve bu bağlamda varlığın Tanrı’nın zâtıyla aynı olan tek cevher kategorisini kabul edip onun dışındaki kategorileri reddeden vahdet-i mutlaka okulu, aynı zamanda vahdet-i vücûd okulunun metafiziğinde Tanrı-âlem ilişkisinde vasıtalık yaptığı kabul edilen aʻyân-ı sâbiteyi de reddeder. Böylece zâhir ile mazhar arasında bir ayrışmaya gitmez. Vahdet-i vücûd âlemdeki şeyleri Tanrı’ya ait ilâhî isimler ve sıfatların ilm-i ilâhîdeki sâbit ve değişmez sûretleri demek olan aʻyân-ı sâbitenin mutlak hayal kabul edilen imkân mertebesinde yansıması, yani mazharları olarak görür. Bundan dolayı vahdet-i vücûd okulu, âlemi ilâhî isimlerin sûretlerinin hayalde izhârı olarak kabul eder. Şu durumda vahdet-i vücûd okuluna göre zât-ı ilâhiyye olan Mutlak Vücûd ile âlem arasında aracı olan şey, ilâhî isimlerin sûretleri olan aʻyândır. Vahdet-i Mutlaka okuluna göre ise Tanrı âlemdeki şeyleri vâsıtasız halk eder. Zuhûr da, zâhir de, mazhar da kendisinden ibârettir. Ayrıca vahdet-i vücûd okuluna göre zât bilinemez; sûfî müşahedesinin nesnesi ilâhî isimlerin tecellîsidir ve bu tecellînin eseri olarak âlemin bir tür ontolojik gerçekliği vardır. Vahdet-i Mutlaka okulunda ise zât mistik birleşmeyle bilinir. İlâhî isimler aşılarak “yalnızca Allah” görülür. Birlik-çokluk tezadı ise çokluk olmadığı için yoktur. Yine vahdet-i vücûd okulunda görülen teomorfik kozmolojiye vahdet-i mutlaka okulunda rastlanmaz. Vahdet-i Mutlaka okulu Allah eksenli bir metafizik inşa ederken, vahdet-i vücûd okulu etkin bir antropoloji doktrini inşa etmesi nedeniyle Allah ve insan eksenli bir metafizik sistem geliştirmiştir.
Vahdet-i vücûd’a bir tür tashîh olarak önerilen vahdet-i şuhûd doktrini ise âlemin hayal olduğunu ve âlemin Tanrı’nın varlığıyla kâim olduğunu kabul konusunda vahdet-i vücûd okuluyla aynı görüştedir. Ayrışma ise bu varlığın Tanrı’nın zâtına zâid olup olmaması konusunda ortaya çıkar. Vahdet-i vücûd okulu Tanrı’nın zâtının vücûdunun aynı olduğunu savunurken vahdet-i şuhûd okulu zâtının vücûdunu gerektirdiğini savunarak bir tür asâletü’l-mâhiyye anlayışını benimser. Ayrıca âlemin yaratılışını zuhûr veya izhâr ile değil, ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinin neticesinde ortaya çıkan eserler anlayışıyla açıklama yoluna gider. Âlemdeki şerri izâfî ve ârızî kabul eden vahdet-i vücûd okuluna karşın şer unsurunun aslî olduğunu ileri sürer. Bunu ise vahdet-i vücûd okulunun aʻyân-ı sâbite anlayışına yönelik eklemeleriyle temellendirir. Buna göre eşyânın hakîkatleri ilâhî isimlerle beraber bulunan yokluklardır ve bu yokluklar âlemdeki aslî şerin kaynağıdır. Öte yandan vahdet-i vücûd okulunun din felsefesi, meâd ve kurtuluş doktrinleri de vahdet-i şuhûd okulu tarafından benimsenmemiştir.
Ayrıca vahdet-i vücûd okulunun dünya görüşü, Tanrı’nın zât mertebesinde kendi zâtının farkındalığı fikri, sistemde tecellîde tekrarın reddinden dolayı reenkarnasyona geçit verilmemesi, Akl-ı Evvel ve Nefs-i Küllî’nin âleme yani imkâna ait mertebeler olduğunun savunularak hipostazın reddi, âlemin vech-i âmm üzere nedensellik örüntüsüyle inşa edilmeyip Tanrı’nın tek tek nesnelerle doğrudan vech-i hâssının olduğunu savunma, maddî âlemin bütün varlık mertebelerini içermesi nedeniyle en kâmil varlık düzeyi olduğunun savunulması ve maddî âlemi, daha doğru bir ifadeyle bütün âlemi iyi ve güzel görme anlayışı gibi farklar yoluyla Neo-Platoncu monizmden ayrışır. Mutlak Hakîkat’in ilk mertebede kendi zâtının farkında olmaması, reenkarnasyon ve kötümser evren anlayışı gibi temel farklılıklar yoluyla da doğu felsefesinde ortaya çıkan, söz gelimi Advaita Vedanta gibi monist geleneklerden ayrışır.
Takipçiler, Eleştirenler ve Etki Alanları
Vahdet-i vücûd okulu Sultânu’l-Âşıkîn lâkaplı İbnü’l-Fârız (ö. 632/1235), Şeyh-i Ekber lâkabıyla tanınan İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ile Şeyh-i Kebîr diye bilinen Sadreddin Konevî’nin (ö. 673/1274) fikir ve eserlerinden hareketle teşekkül etmiş tasavvufî bir akımdır. Okulun bundan sonraki döneminde biri daha nazarî bir dil kullanan ve Sadreddin Konevî etkisinin belirgin olarak hissedildiği, İran, Orta Asya, Hindistan, Türkiye gibi coğrafi bölgelerde daha yaygınlık kazanmış olan skolastik kol, diğeri ise tasavvufî terminolojinin daha hâkim olduğu ve Arapça konuşan coğrafyada etkin olan kol olmak üzere iki ana hatta ayrıldığı ve bütün İslâm coğrafyasında etkin bir okul hâline geldiği görülür. Bunlara ek olarak bir de vahdet-i vücûd anlayışını daha ziyâde şiir yoluyla temsil eden üçüncü bir kol daha mevcut olup bütün İslâm coğrafyasında bunun temsilcilerini görmek mümkündür. Ayrıca okulun tarihinde etkin rol oynayan isimler dikkate alınarak dönemleri tasnif edecek olursak katmanlar birbiriyle çok geçişken olmakla birlikte XIII. asırda yaşamış olan kurucular devri, takip eden dört asır boyunca ana yorumcular devri, XIV. asırdan bugüne dek süren takipçi, mükerrir, müdâfî ve sentezciler devri olmak üzere üç ana dönemden söz edebiliriz.
XIII. asır vahdet-i vücûd okulunun kuruluş ve ilk gelişim dönemidir. Bu dönemde okulun temel metinleri ve bunlara dair ilk önemli şerhler yazılır. Mısır, Suriye, Anadolu ve Horasan coğrafyaları XIII. asırda okulun kurucu merkezleri olarak öne çıkarlar. XII. asrın sonları ile XIII. asrın başlarında Mısır’da yaşayan İbnü’l-Fârız (632/1235), şiirleriyle vahdet-i vücûd’un şafağını müjdeler. Fars coğrafyasında yazmış olduğu tasavvufî mesnevîleri ile özellikle Mevlânâ, Mahmûd Şebüsterî ve Molla Câmî gibi vahdet-i vücûd’u şiir diliyle anlatanlara öncülük eden Ferîdüddin Attâr (ö. 618/1221) da İbnü’l-Fârız’ın âdetâ Farsça konuşan coğrafyadaki bir ikizidir. Endülüslü olmakla birlikte hayatının hemen hemen yarısını Orta ve Yakın Doğu coğrafyasında geçiren İbnü’l-Arabî, vahdet-i vücûd okulunun ana metinleri hükmünde olan el-Futûhâtu’l-Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem başta olmak üzere sayısı beş yüzü aşan eserleriyle vahdet-i vücûd okulunun müessisidir. Onu, iki öğrencisi İsmâîl b. Sevdekîn en-Nûrî (ö. 646/1248) ile vahdet-i vücûd’un skolastik bir dil ile anlatımının öncüsü diyebileceğimiz Sadreddin Konevî (ö. 673/1274) izler. Konevî, Şeyh-i Ekber’in daha çok dînî-tasavvufî bir dil kullanarak ifâde ettiği vahdet-i vücûd’un ana ilkelerini felsefî bir dille ifâde etmeye çalışır. İlk Fusûs şârihleri olan Afifüddin Tilimsânî (ö. 690/1291), Müeyyidüddin Cendî (ö. 691/1292) ile Fahreddin Irâkî (ö. 688/1289) ve İbn İbnü’l-Fârız’ın Tâiyye Kasîdesi’nin şârihi Saîdüddin Fergânî (ö. 699/1300) Konevî’nin öğrencileridirler. İbnü’l-Arabî’nin derslerine de iştirâk etmiş olan Tilimsânî aynı zamanda vahdet-i mutlaka okulunun da önemli kurucu isimlerinden biridir. Cendî, vahdet-i vücûd’un tasavvufî dille ifâdesi yolunu takip ederken, Fergânî skolastik dille bunu anlatma yolunu tercih etmiş, Irâkî ise vahdet-i vücûd’un ana ilkelerini şiir yoluyla aktarmayı tercih etmiştir. Tilimsânî Arapça yazarak daha çok bu coğrafyada etkin olurken Cendî, Fergânî ve Irâkî Farsça’yı da kullanarak vahdet-i vücûd’un Farsça konuşan bölgelerde de yaygınlık kazanmasının önünü açmışlardır.
Kübrevîlik ve Sühreverdîlik bağlantılarıyla bilinmekle birlikte İbnü’l-Arabî ile yakın dostluk kurmuş ve Dımışk’ta meclislerine katılmış olan Sâdeddin Hammûye, vahdet-i vücûd okulunun XIII. asırda İran coğrafyasındaki önemli temsilcileri arasındadır. Onu, insân-ı kâmil ekseninde geliştirdiği tasavvuf düşüncesi dolayısıyla vahdet-i vücûd antropolojisinin en önemli yorumcularından biri olan halîfesi Azîzüddin Nesefî takip eder. Nesefî, vahdet-i vücûd anlayışının özellikle Mâverâünnehir bölgesindeki önde gelen temsilcilerinden biri olmuş ve eserlerinde kelâm ve felsefe geleneklerinin konuya bakışı, Ehl-i vahdet diye tanımladığı vahdet-i vücûd okulunun mensuplarının görüşleriyle mukayeseli bir şekilde sunulmuştur.
XIV. asırda vahdet-i vücûd okulu geniş bir coğrafyaya yayılmış ve farklı ilgi ve eğilimlere sahip çok sayıda takipçi kazanmıştır. Bu devirde vahdet-i vücûdun nazarî dille anlatımı olgunluk çağına ermiş öte yandan tasavvufî dille anlatım da güçlü isimler çıkarmıştır. Öte yandan vahdet-i vücûd okuluna bağlı sûfî şâirler de bu dönemde güçlü izler bırakmışlardır. Yine XIV. asır vahdet-i vücûd okulu içinde Hurûfî bir damar ve Şiî vahdet-i vücûd okulunun da gelişim kaydettiği dönem olarak göze çarpmaktadır. Okul İran ve Anadolu topraklarında güçlü şekilde temsil edilmeye devam ederken Hindistan’da ve Arap dünyasında da etkisi artmaya başlamıştır.
Vahdet-i vücûd’un nazariyatına dair başta Kavâidu’t-Tevhîd olmak üzere çeşitli eserleriyle öne çıkan İsfahanlı SadreddinEbû Hâmid Muhammed b. Habîbullah Türke ve Konevî’nin öğrencisi olan ve İbn Sînâ, Şihâbüddin Sühreverdî el-Maktûl ve İbnü’l-Arabî’nin fikirlerini mezc etme eğilimiyle tanınan Kutbüddîn Şîrâzî ile irtibatlı bir isim olan Abdürrezzâk Kâşânî (ö. 736/1335) vahdet-i vücûd okulunun XIV. asırda İran coğrafyasında en önemli skolastik temsilcileridirler. Kâşânî, vahdet-i vücûd okulunun belki de tek sistematik metafizik eseri kabul edebileceğimiz Tahliyetü’l-Ervâh’ın yanı sıra Fusûs’a yazdığı şerh, İbnü’l-Fârız’ın Tâiyye Kasîdesi üzerine yazdığı şerh, Menâzilü’s-Sâirîn şerhi, vahdet-i vücûd okulunun temel terimlerini açıkladığı kapsamlı sözlükler ile vahdet-i vücûdcu dünya görüşünün etkisiyle yazdığı tefsir ile okulun güçlü isimlerinden biri olmuştur. Farsça tasavvuf literatürünün şaheserlerinden biri olan Gülşen-i Râz ile Şeyh Mahmûd Şebüsterî (ö. 720/1320) vahdet-i vücûd okulunun edebî dile aktarımının örnekleri arasında yerini alır. Bir taraftan Konevî ve Mevlânâ’nın yakın dostu Sirâcüddin Urmevî’nin öğrencisi, diğer taraftan Abdürrezzâk Kâşânî’nin mürîdi olan Dâvûd el-Kayserî (ö. 751/1350) ise vahdet-i vücûd okulunun bu asırda Anadolu’daki en önemli skolastik temsilcisi konumundadır. Hayatının büyük bölümünü bu asırda geçiren Seyyid Şerîf Cürcânî (ö. 816/1413) de vahdet-i vücûd okulunun Timur dönemi Semerkand’ındaki önemli isimlerindendir. Okulun görüşleri üzerine sistematik ve kapsamlı bir eser yazmamış olmakla birlikte Cürcânî, vahdet-i vücûdun ana esası olan varlığın hakîkat düzeyinin bulunmasına dair birkaç kısa risâle kaleme almış ve vahdet-i vücûdu kabul eden sûfîleri savunmuştur.
Bu asır aynı zamanda İran coğrafyasında Şiî ve Hurûfî eğilimli vahdet-i vücûdcuların da belirdiği bir dönemdir. Kâşânî ve Kayserî’nin öğrencisi olup Fusûs ve Tâiyye şerhleri ile dikkat çeken Baba Rükneddin Şîrâzî (ö. 769/1367) vahdet-i vücûd okulu içerisinde Şiî bir kolun oluşmasının öncülerindendir. Ayrıca müteşerrî bir Hurûfî olan Baba Rükneddin, okul içerisinde daha sonra belirecek Hurûfî eğilimin habercisidir. Kapsamlı bir Fusûs mukaddimesi yazan, İbnü’l-Arabî’nin Şiî dünyada benimsenmesi için çaba gösteren ve özellikle vahdet-i vücûd sisteminin ana ilkelerini açıklayan eserleriyle tanınan Haydar Âmülî (ö. 787/1385’ten sonra) ise Baba Rükneddin gibi Şiî vahdet-i vücûd okulunun kurucu isimlerindendir.
XIV. yüzyıl Hindistan’ı vahdet-i vücûd okulunun ana metinlerinin yaygın biçimde okunduğu ve hatta Hint dinlerine mensup şahısların İslâm’la vahdet-i vücûd metinleri üzerinden temas kurdukları bir bölgeydi. Emîr-i Kebîr lâkabıyla bilinen Alî b. Şihâbüddîn Hemedânî (ö. 786/1385) Hindistan’ın Keşmir bölgesinde İslâm’ın yayılmasında etkin olmuş Kübrevî şeyhlerindendi. Emîr-i Kebîr Fusûs’u Farsça-Arapça şerh etmiş ve Vahdet-i vücûd’un Delhi Sultanlığı dönemi Hindistan’ında yayılmasını sağlamıştır. Nakşu’l-Fusûs şerhiyle tanınan bir diğer Kübrevî şeyhi Şemseddîn b. Şerefeddîn ed-Dihlevî (ö.795/1392) de bu dönemde Hindistan’da yaşayan vahdet-i vücûd okulu mensuplarındandır.
XIV. asır Arap dünyasında da vahdet-i vücûd okulunun önemli taraftarları vardır. Mürîdlerine İbnü’l-Arabî’nin eserlerini okumalarını özellikle tavsiye eden İsmâîl el-Cebertî (ö. 806/1403) ile ateşli bir İbnü’l-Arabî taraftarı ve müdâfii olan Abdullah b. Es‘ad el-Yâfiî (ö. 768/1367) Yemen’de vahdet-i vücûd okulunun kurucularıdırlar. Fusûs’a yazdığı şerhle Kadı Kemâleddin Muhammed b. Ali ez-Zemlekânî ed-Dımaşkî (ö. 727/1327) de İbnü’l-Arabî sonrası dönemde Suriye bölgesinde okulun mümessilleri arasında yerini almıştır.
XV. asırda vahdet-i vücûd okulu yine İran, Anadolu, Hindistan ve Arap coğrafyasında entelektüel çevreleri ve sûfî grupları etkilemeye devam etmiştir. Vahdet-i vücûd sisteminin nazarî dille sistemleştirilme çabası bu yüzyılda da dikkat çeker. Öte yandan Hurûfî vahdet-i vücûd okulunun en parlak temsilcileri bu yüzyılda çıkarmıştır. İsfahanlı Sadreddin b. Habîbullah’ın torunu Sâinüddin b. Türke (ö. 835/1432) Fusûs şerhi ve dedesinin Kavâid isimli eserine yazdığı Temhîdu’l-Kavâid adlı şerhiyle vahdet-i vücûd okulunun skolastik kanadının bu asırda İran ve Orta Asya coğrafyasındaki önemli isimlerindendi. Aynı zamanda müteşerrî bir Hurûfî olan İbn Türke vahdet-i vücûd okulunu Hermetizm’e ve okült sanatlara yaklaştıran bir şahsiyettir. Celâlüddin ed-Devvânî (ö. 908/1502), Kadı Mîr Meybûdî (ö. 910/1504), Ubeydullah Ahrâr (ö. 895/1490), Molla Câmî (ö. 898/1492), Abdülgafûr-i Lârî (ö. 912/1506), Lâhîcî (ö. 912/1506) gibi isimler de XV. yüzyılda İran ve Orta Asya coğrafyasında vahdet-i vücûd okuluna mensup sûfîlerdir. Devvânî ve öğrencisi Kadı Mîr, İşrâkî felsefe bağlantılı bir vahdet-i vücûd yorumu geliştirirken Nakşibendîliğin Ahrârî kolunun pîri olan Hâce Ubeydullah coşkulu bir vahdet-i vücûd müdâfii olarak dikkat çeker. Ahrâr’ın mürîdi Molla Câmî, temel vahdet-i vücûd metinlerini ehl-i nazarın diline ve terminolojisine aktararak şerh etme geleneğini devam ettirir. Ayrıca edebî vahdet-i vücûd okuluna da şiirleri ve mesnevî tarzı eserleriyle katkı sunar. Öğrencilerinden biri olan Lârî ise vahdet-i vücûdun ana ilkelerini savunan risâleleriyle okulun entelektüel mîrâsını zenginleştirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin tarîkatın ilkeleri olarak kabul edildiği Nurbahşiyye’ye mensup Lâhîcî de Şiî vahdet-i vücûd okulunun bu asırdaki önemli şeyhlerindendir; Gülşen-i Râz’a yazdığı şerh ile vahdet-i vücûdun edebî koluna bağlanır.
Konevî’nin vahdet-i vücûd okulunun kurucu metinlerinden biri olan eserlerinden Miftâhu’l-Gayb’ının ilk şârihi olma pâyesini hâiz Molla Fenârî (ö. 834/1431) de nazarî dil kullanarak bu asırda Osmanlı Anadolu’sunda vahdet-i vücûd okulunun irfânının neşrine hizmet edenlerden biridir. Ahmed b. Abdullah el-Kırîmî (ö. 862/1457), Fenârî’nin öğrencisi Kutbüddinzâde İznîkî (ö. 885/1480) gibi isimler onun açtığı çığırı devam ettirirler. Simavlı Abdullah İlâhî (ö. 896/1491) ise vahdet-i vücûd geleneğiyle Nakşibendîliği mezc eden bir isimdir. Fusûs’a yazdıkları şerh ve tercümesinin yanı sıra Envâru’l-Âşıkîn ve Muhammediyye gibi metinler yoluyla vahdet-i vücûdun âdetâ La Divina Commedia’sına vücut veren Ahmed Bîcan (ö. 870/1466’dan sonra) ve Mehmed Bîcân (ö. 855/1451) kardeşler okulun Anadolu halkı nezdinde de kabul görüp bir popüler kültür nesnesine dönüşümünü sağladılar. Akşemseddin (ö. 863/1459), Ahmed Şemseddin Marmaravî (ö. 910/1504) gibi şeyhler ise vahdet-i vücûdun velâyet teorisinin Osmanlı tasavvuf muhitlerinde tanınmasına katkı sağlayan eserler verdiler. Bu asırda Hindistan’a vahdet-i vücûd okulunun en güçlü ismi Alâüddîn Alî b. Ahmed Mehâimî’dir (ö. 835/1432) Mehâimî, işârî tefsiri, Fusûs’a ve Nusûs’a yazdığı şerhler ve Edilletü’t-Tevhîd gibi eserleriyle Memluk dönemi Orta-batı Hindistan’ında vahdet-i vücûdun skolastik yönünün gelişimini sağlar.
Yine bu asırda bazı önemli Hurûfî vahdet-i vücûdculara da dikkat çekmek gerekir. Bunların başında devrin okült sanatlarının önde gelen üstadı ve Hurûfî eğilimleriyle tanınmış olan Sühreverdî şeyhi Seyyid Hüseyin el-Ahlâtî’nin iki tanınmış öğrencisi Şâh Nîmetullah Velî (ö. 834/1431) ile Şeyh Bedreddin Simâvî (ö. 823/1420) gelir. Şâh Nîmetullah, Baba Rükneddin’den tasavvuf öğrenmiş, el-Yâfiʻî’ye intisâb etmiş, büyük kelâm âlimi ve fakat ateşli bir vahdet-i vücûd ve İbnü’l-Arabî karşıtı Îcî’den nazarî-zâhirî bilimleri tahsil etmiş, mesiyanik eğilimleriyle ön plana çıkan Ekberî-meşreb karizmatik bir sûfîdir ve Nîmetullâhiyye isimli tarîkatın pîridir. Şeyh Bedreddin, okulun ana ilkesi olan Tanrı’nın sırf ve mutlak varlık olduğunu savunmakla beraber meâd ahvâline dair hususlardaki düşünceleri nedeniyle sonraki dönemlerde adı daha çok heteroksiyle anılan nev-i şahsına münhasır bir kişiliktir. Yukarıda bahsi geçen Sâinüddin İbn Türke’nin de Ahlâtî ile bağlantısını ve Horasan bölgesinde elde ettiği Hurûfîliğe dair müktesebâtını onun vâsıtasıyla geliştirdiğini de eklemekte fayda vardır. Şiirlerinde vahdet-i vücûd etkisi açıkça belli olmakla birlikte Fazlullah-ı Hurûfî’nin takipçilerinden olan şair Nesîmî (ö. 820/1417 [?]) okulun heterodoks takipçilerinden biridir. Molla Câmî ve İbrâhîm-i Gülşenî ile hem-meclîs olmuş, işârî tefsiri, nazarî irfâna dair Nusûs isimli eseri ve Gülşen-i Râz şerhiyle mâruf Nurbahşî şeyhi Hüsâmeddîn Bitlîsî (ö. 909/1504) de vahdet-i vücûd okulunun ılımlı Hurûfî kanadındandır ve meşhur devlet adamı İdrîs-i Bitlîsî’nin de babasıdır. Bu asırda yaşamış en ilginç Hurûfî vahdet-i vücûdcu ise Abdurrahman Bistâmî (ö. 858/1454)’dir. Bistâmî, Molla Fenârî ve Şeyh Bedreddin’le tanışıklığının yanı sıra bir antik çağ kâhini havasıyla verdiği haberler ile Anadolu olaylarına dikkat çeken hermetik karakterli özgün bir vahdet-i vücûdcudur.
Cebertî’nin mürîdi Abdülkerîm Cîlî (ö. 832/1428) on beşinci asrın Arap dünyasında vahdet-i vücûd okulunun en önemli temsilcilerindendir. Cîlî, İbnü’l-Arabî sonrası dönemde vahdet-i vücûd okulunun belki de en özgün ismi olarak belirir. İnsân-ı Kâmil kavramı ekseninde geliştirdiği vahdet-i vücûd doktrinini bir projeksiyon dâhilinde eserlerinde işlemeye gayret eder. Opus magnumu el-İnsânu’l-Kâmil fî Maʻrifeti’l-Evâhiri ve’l-Evâil isimli eser olmakla birlikte aslında bütün bir sistemini en-Nâmûsu’l-Aʻzam ve’l-Kâmûsu’l-Akdem isimli çalışmasında ortaya koyduğunu belirtir. Yazık ki, eser bazı parçaları dışında günümüze intikâl etmemiştir. İbnü’l-Arabî’nin Meşâhid isimli eserine yazmış olduğu şerh ile vahdet-i vücûd epistemolojisinin kapalı noktalarına ışık tutan Bağdatlı bir hanım sûfî Sittü’l-Acem Bintü’n-Nefis (ö. 852/1448), okulun Arap dünyasında bu asırdaki ilgi çekici temsilcileri arasında yerini alır.
XVI. asırda Cemâl-i Halvetî’nin mürîdi olup Sırr-ı Cânân adlı 5500 beyitlik manzum Fusûs hâşiyesi ile bilinen Bâyezîd Halîfe (ö. 1516’dan sonra), Molla Câmî’nin halîfesi, İbnü’l-Arabî’ye ve vahdet-i vücûd’a yöneltilen suçlamalara karşı okulun müdâfaasını yapan ve Fusûs’a önemli bir mukaddime kaleme alan Mekkî Efendi (ö. 926/1520), vahdet-i vücûd okulunun ana esaslarını kanıtlama amacıyla yazdığı kısa risâlesi yanı sıra İmâm-ı Âzam’ın Fıkh-ı Ekber’ini vahdet-i vücûdcu bir okumaya tâbî tutarak şerh eden Bayrâmî şeyhi Bahaeddinzade Muhyiddin Efendi (ö. 952/1545), Fusûs şârihi Sofyalı Bâlî Efendi (ö. 960/1553), Bâlî Efendi’nin hulefâsından olup Konevî’nin vahdet-i vücûd’un esaslarına dair eseri en-Nusûs’a yaptığı şerhi ile okulun skolastik gelişimine katkı sağlayan Nûreddinzâde (ö. 981/1574), Fusûs mütercimi Nevʻî Efendi (ö. 1007/1599) gibi isimler vahdet-i vücûd okulunun Osmanlı ülkesindeki temsilcileridirler.
Safevî Hânedânının İran topraklarına hâkim olmasından önce coğrafyada etkisini sürdüren Halvetî tarîkatının İbrahim Gülşenî (ö. 940/1534) gibi kimi şeyhleri vahdet-i vücûd okulunun burada güçlü izler bırakmasına neden olmuştur.İbrâhim Gülşenî, Karabağ mollalarına Fusûs’un önemli meselelerini açıklamış, mecliste bulunanlardan Molla Abdülganî Tardu’l-Lusûs an Husûsi’l-Fusûs, Molla İsmâil ise Reddü’n-Nusûs ani’l-Fusûs adlı eserleri onun açıklamalarından faydalanarak kaleme almışlardır. İbrâhim Gülşenî’nin etkilendiği diğer bir sûfî de İbnü’l-Fârız’dır. Arapça divanını onun Tâiyye Kasîdesi’ne nazîre olarak yazmıştır. Safevîler’in İran’ı ele geçirmelerinden sonra Diyarbakır’a, oradan da Kahire’ye geçerek burada neşr-i tarîkat eden Gülşenî, vahdet-i vücûd okulunun Arap dünyasında yaygınlık kazanmasına da katkı sağlamıştır.
Aden’in koruyucu velîsi ve Ayderûsiyye tarîkatının pîri Ebû Bekir b. Abdullah el-Ayderûs’a (ö. 914/1508) ile İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin Ehl-i Sünnet dışı kabul edilmesine karşı onu müdâfaa mâhiyetinde çok sayıda esere imza atan Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî (ö. 973/1565) vahdet-i vücûd okulunun bu asırda Arap coğrafyasındaki en önemli isimleridir. Çok yönlü âlim Celâleddin Suyûtî (ö. 911/1505) İbnü’l-Arabî’nin görüşlerinin küfrü gerektirmediğini savunan fetva ve eserleriyle Mısır’da okulun yerini sağlamlaştıran bir diğer isimdir. Ayrıca Fusûs ve Futûhat üzerine yazdığı eserleriyle bilinen Hakîm lakaplı Sebteli Nâsır b. Hüseyin el-Geylânî (ö. 940/1534’ten sonra) okulun Medîne’de temsilini sağlar. İbnü’l-Arabî’nin eserleriyle ilgili şerhleriyle tanınan Çiştî şeyhi Abdülkuddûs Gengûhî (ö. 944/1537) okulu Hint alt kıtasında temsil ederken Malay dilinde yazan ilk sûfî unvanını hâiz Hamza Fansûrî (ö. 1000/1592) okulun Uzak Doğu İslâm dünyasındaki kurucusudur.
Vahdet-i vücûd okulu daha kuruluş aşamasından itibaren tepkilere yol açmıştır. Farklı entelektüel aidiyetlere sahip isimler vahdet-i vücûd sistemini ve bunu temsil eden kişileri eleştirmiş, eserlerinin ve fikirlerinin yayılmaması için çaba sarf etmiş, hatta vahdet-i vücûd inancında olanların idam edilmelerini talep etmişler, kimi zaman da bu konuda başarı sağlamışlardır. Vahdet-i vücûd karşıtlığı ortak payda gibi görünse de münekkitlerin dünya görüşleri bakımından farklı gruplarda toplandıkları söylenebilir. Buna göre tenkitlerini daha çok Kelâmî paradigmadan hareketle yapan Adududdin Îcî, Sadruşşerîa, Taftâzânî, Alâeddin Buhârî; Meşşâî felsefeden hareket eden Kadı Said Kummî; kendine özgü bir tür Nominalizm’e bağlı geliştirdiği sistemden hareketle vahdet-i vücûd’a karşı çıkan İbn Haldûn; Fideizm bağlamında geliştirdikleri dînî düşünceden hareketle vahdet-i vücûd’a karşı çıkan İbn Teymiyye, Vâsıtî, İbn Kayyım, Aliyyü’l-Kârî, Şevkânî gibi Selefî ulemâ; Fıkıh geleneğinin hassasiyetlerine bağlı biçimde eleştiriler yönelten Bâ Mahrame, Bikâî, Halebî, İbnü’l-Mukrî, Makbilî, Cezerî gibi çok sayıda fakih; vahdet-i vücûd’un ontolojik bir gerçeklik değil, psikolojik bir tecrübe olarak kabul edilmesini savunmasına karşı çıkan Zeynüddin Hâfî, Alâüddevle Simnânî, Gîsû Dıraz, Rânirî, İmâm-ı Rabbânî, m. İhsan Oğuz gibi sûfîler; vahdet-i vücûd okulunu kendi dînî düşüncelerinin yıkımı addederek vahdet-i vücûdu felsefî bir sistemle ifâde eden Molla Sadrâ’nın şahsında vahdet-i vücûd okuluna saldıran Ahsâî (ö. 1826) gibi isimler önemli Vahdet-i vücûd karşıtlarıdır. Günümüzde de okula muhalefet Selefî-Vahhabî hareketler, Kur’âniyyûn gibi modernist cereyanlar, Şîa içerisinde ise kelâmî olarak Medresetü’t-Tefkîk ile Şîa’nın Selefîleri olarak kabul edilmeleri gereken gruplar tarafından sürdürülmektedir.
* Bu yazı daha önce “Vahdet-i vücud okulu” başlığıyla yayımlanan (İslam Düşüncesinde Metafizik Teoriler, ed. Ömer Türker, İstanbul: Ketebe Yay., 2021 içinde) çalışmanın gözden geçirilerek geliştirilmiş halidir.
İleri Okuma Önerileri ve Kaynakça
Azîzüdîn Nesefî, Hakîkatlerin Özü: Zübdetü’l-Hakâyık, hzr. M. Murat Tamar, İstanbul 1997.
Ebu’l-Alâ Afîfî, Muhyiddin b. Arabî: el-Felsefetu’s-Sûfiyye İnde Muhyiddin b. Arabî, trc. Mustafa Lebîb Abdülganî, Dâru’l-Kütübi’l-Vesâiki’l-Kavmiyye, Kahire 2016.
Haydar Âmülî, Risâletu Nakdi’n-Nukud fî Ma’rifeti’l-Vücûd, (Câmiu’l-Esrâr ve Menbau’l-Envâr ile birlikte), Tahran 1989.
Haydar Âmülî, el-Mukaddimât min Kitâbi Nassi’n-Nusûs fî Şerhi Fusûsi’l-Hikem, Tahran 1975.
İsmâil Hakkî Bursevî, Lübbü’l-Lübb, İstanbul 1328.
Abdülkerîm Cîlî, el-İnsânu’l-Kâmil, Beyrut 1997.
Abdülkerîm Cîlî, el-Kemâlâtu’l-İlâhiyye, Beyrut 2004.
Abdülkerîm Cîlî, Varlık Mertebeleri: Meratib-i Vücûd ve Beyân-ı Hakîkat-i İbtidâ-i Küll-i Mevcûd, trc. Abdülazîz Mecdî Tolun, İstanbul 2006.
Sâinüddin İbn Türke, Temhîdü’l-Kavâid, Tahran 1402/1360.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, thk. Ebu’l-Alâ Afîfî, Beyrut 1980.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye, thk. Ahmed Şemseddin, Beyrut 1999.
Abdürrezâk Kâşânî, Letâifu’l-İʻlâm, Kahire 2005.
Abdürrezâk Kâşânî, Şerhu’l-Kâşânî alâ Fusûsi’l-Hikem, Beyrut 2007.
Dâvûd Kayserî, Risâle fî İlmi’t-Tasavvuf, Resâil içinde, Kayseri 1997.
Dâvûd Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, Tahran 1382.
Sadreddin Konevî, İ’câzü’l-Beyân fî te’vîli Ümmi’l-Kur’ân, thk. Celâleddin Aştiyânî, Tahran 1423.
Sadreddin Konevî, Miftâhu’l-Gayb, thk. Celâleddin Aştiyânî, Misbâhu’l-Üns’le birlikte, Tahran1416,
Alâuddin Mehâimî, Husûsu’n-Niam fî Şerhi Fusûsi’l-Hikem, Beyrut 2007.
Alâuddin Mehâimî, Meşra‘u’n-Nusûs ilâ Ma‘âni’n-Nusûs, Beyrut 2008.
Muzzafferüddin Mekkî, Aynu’l-Hayât fî Ma‘rifeti’z-Zâti ve’l-Ef‘âli ve’s-Sıfât Keşfu mâ Yuraddu bihî alâ Fusûsi’l-Hikem, (İrşâdu Zevi’l-Ukûl ilâ Berâeti’s-Sûfiyye mine’l-İttihâdi ve’l-Hulûl içinde), Kahire 2007.
Muzzafferüddin Mekkî, el-Canibü’l-Ğarbî fî Halli Müşkilati’ş-Şeyh Muhyiddin İbni’l-Arabî, Tahran 1985.
Molla Câmî, ed-Dürretü’l-Fahira fî Tahkîk Mezhebi’s-Sûfiyye ve’l-Mütekellimîn ve’l-Hükemâi’l-Mütekaddimîn, Tahran 1980.
Molla Câmî, Nakdü’n-Nusûs fî Şerhi Nakşi’l-Fusûs, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut.
Molla Câmî, Şerhu Molla Abdurrahman el-Câmî alâ Fusûsi’l-Hikem (Abdülganî Nablûsî’nin Şerhu Cevâhiri’n-Nusus fî Halli Kelimâti’l-Fusûs’unun kenarında basılmıştır), Matbaatü’z-Zaman 1304.
Molla Fenârî, Misbâhu’l-Üns, İntişârât-ı Mevlâ 1374.
Abdülganî Nablûsî, Cevâhiru’n-Nusûs fî Kelimâti’l-Fusûs, Beyrut 2008.
Abdülganî Nablûsî, el-Keşf ve’l-Beyân fî Esrâri’l-Edyân fî Kitâbi’l-İnsâni’l-Kâmil ve Kâmili’l-İnsân, Süleymaniye Ktp., H. Hüsni Paşa, nr. 680.
Abdülganî Nablûsî, el-Vücûdu’l-Hakk ve’l-Hitâbu’s-Sıdk, Dımaşk 1995
Azîzüdîn Nesefî, Tasavvufta İnsan Meselesi: İnsân-ı Kâmil, trc. Mehmet Kanar, İstanbul 2013.
Azîzüdîn Nesefî, Tenzîl: Tasavvufta Varlık, Bilgi ve İnsan, hzr. Selami Şimşek, İstanbul 2020.
Yenilenme Döneminde Dilbilim, Belâgat ve Dil Felsefesi
İslâm ilim geleneğinde Halil b. Ahmet (ö. 175/791) ve Sîbeveyhi (ö. 180/796) gibi dilcilerin çalışmalarıyla hızlanan dilbilim çalışmaları Mâzinî (ö. 249/862), Müberrid (ö. 286/899), Zeccâc (ö. 311/923) ve İbnü’s-Serrâc (ö. 316/928) gibi dilcilerin eserleriyle olgunlaşmış, ardından Zeccâcî (ö. 337/949), Sîrâfî (ö. 368/979), Ebû Ali el-Fârisî (ö. 377/987), Rummânî (ö. 384/994) ve İbn Cinnî (ö. 392/1001) gibi isimlerin öncülük ettiği parlak bir dönemi yaşayarak birinci klasik dönemini tamamlamıştır. Aynı tarihlerde belâgat ise henüz teşekkül sürecindeydi. Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (ö. 471/1078-79) Delâilü’l-i‘câz’ı belâgatin meânî dalının ve Esrârü’l-belâga’sı beyân dalının tesis edildiği eserler olarak düşünülürse, belâgatin teşekkülü V./XI. yüzyıla kadar gecikmiştir. Dil felsefesi ise müstakil bir disiplin olarak teşekkül etmemiş; nahiv (dilbilim), kelâm, felsefe, mantık, ebedî tenkit, belâgat, fıkıh usulü gibi çeşitli disiplinlerdeki dille ilgili tartışmalar bağlamında kendini göstermiştir. Bu bilim çevreleri kendi uzmanlık alanları çerçevesinde dil felsefesi konularına da değinmişlerdir. Abdülkâhir el-Cürcânî’nin belâgat ilmini tesis ettiği iki eseri dil felsefesi alanında da önemli bir aşamayı temsil etmektedir. Cürcânî sonrası süreçte dilbilim, belâgat ve dil felsefesi alanları önceki birikimin tertip, tenkit ve tahkiki çerçevesinde gelişim kaydetmiştir.
1. Dilbilimdeki Gelişmeler
Temel dilbilim klasiklerinin yazıldığı ilk dört asır sonrasında dilbilim alanında klasik dönemdeki birikimi derleyici ve tahkik edici çalışmalar yapılmıştır. İbn Madâ el-Kurtubî (ö. 592/1196) gibi klasik dilbilim nazariyesine eleştirel yaklaşan âlimler olsa da bunlar yaygın bir etki oluşturamamışlar, sadece çağdaş dönemde nahiv öğretiminin kolaylaştırılması çabaları çerçevesinde gündeme gelmişlerdir.
Klasik dönemdeki birikimin tevarüs edilerek ileriye taşınması konusunda Zemahşerî’nin (ö. 538/1144) el-Mufassal’ı önemli bir yerde durmaktadır. Zemahşerî bu eserinde el-Kitâb’ı kendi görüş ve tercihlerini de ilave ederek didaktik bir şekilde özetlemiş, birçok yerde Sîbeveyhi’ye muhalefet etmiştir. Müellifin iki yıllık bir sürecin ardından 515/1121 yılında tamamladığı bu eser yazılışını takip eden iki yüzyıl boyunca medreselerde ders kitabı olarak okutulmuş, süreç içerisinde üzerine sekseni aşkın şerh yazılmıştır.
el-Mufassal şerhlerinden birinin de yazarı olan Mısırlı meşhur dilbilimci İbn Hâcib (ö. 646/1249) nahiv alanında el-Kâfiye’si ve sarf alanında eş-Şâfiye’si ile dilbilim geleneğine özellikle Basra ve Kûfe mekteplerinin görüşlerini bir araya getirme ve klasik nahiv teorilerini şerh etme konusunda önemli katkılar sağlamıştır. Arapça gramerinin veciz bir şekilde ele alındığı el-Kâfiye ve sarf kurallarının kapsamlı bir şekilde işlendiği eş-Şâfiye Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ı ile Zemahşerî’nin el-Mufassal’ı esas alınarak yazılmıştır. Birçok şerhi olan bu eserler Osmanlı medreselerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur.
Endülüslü İbn Mâlik de (ö. 672/1274) klasik sonrası dönemde iz bırakan dilbilimcilerdendir. Arap dili grameri, sözlükbilim ve kıraat alanlarında uzmanlaşan İbn Mâlik, bu alanlarda yirmiyi aşkın eser kaleme almış, özellikle de el-Elfiyye adlı manzum nahiv eseri ile meşhur olmuştur. Yine kendisinin yazdığı 2794 beyitlik el-Kâfiyetü’ş-şâfiye adlı manzum nahiv eserinin bir özeti mahiyetindeki el-Elfiyye özellikle Mısır ve Suriye bölgelerindeki medreselerde okutulmuş ve ezberletilmiştir.
Dilbilim alanındaki katkılarıyla isminden söz ettiren diğer bir âlim İbn Hişâm en-Nahvî’dir (ö. 761/1360). Bu alanda kaleme aldığı yaklaşık otuz eser arasında Muğni’l-lebîb ve Katru’n-nedâ özellikle zikredilmeyi hak eder. Nahiv konularının güzel bir üslupla sistematik şekilde ele alınarak tahkik edildiği bu eserler medreselerde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur. İmam Birgivî’nin (ö. 981/1573) İzhâru’l-esrâr’ı ve Molla Câmî’nin (ö. 898/1492) el-Fevâidü’z-ziyâiyye adlı eserleri de gramer konularının sistematik ve özlü bir şekilde ele alındığı eserler olarak dikkat çeker.
Osmanlı medreselerinde genellikle sarf alanında sırasıyla Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî ve Merâhu’l-ervâh metinleri, nahiv alanında sırasıyla el-Avâmilü’l-mie, İzhâru’l-esrâr, el-Kâfiye ve Molla Câmî (el-Fevâidü’z-ziyâiyye) metinleri okutulmuştur. Sîbeveyhi’nin el-Kitâb’ında ortaya konulup sonraki süreçte olgunlaşan gramer bilgisinin özünü içeren bu eserler nahiv geleneğinde yapılan tartışmalar sonucunda ortaya çıkan yaygın kabulleri sistematik olarak aktarmaktadır.
Zemahşerî’nin el-Mufassal’ı ile başlayan süreçte yazılan sözü edilen dilbilim eserleri üzerine yüzlerce şerh, hâşiye ve talik yazılmıştır. Mevcut birikimi tahkik etmeye yönelik bu eserlerde klasik nahiv nazariyeleri en ince ayrıntısına kadar tartışılmıştır.
2. Belâgat ve Dilfelsefesindeki Gelişmeler
Nahiv ilminin klasik formunu aldığı V./XI. yüzyılda belâgat ilmi henüz teşekkül aşamasındaydı. Bu ilmin teşekkül sürecini tamamladığı eserler olarak görülen Abdülkâhir el-Cürcânî’nin Delâilü’l-i‘câz ve Esrârü’l-belâga’sı belâgatin sonraki gelişimine de şekil vermiştir. Cürcânî’nin ardından aynı düşünce çizgisini sürdüren önemli bir isim Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1209) olmuştur. Râzî Nihâyetü’l-îcâz adlı eserinde Cürcânî’nin Delâil ve Esrâr’ını tek bir çatı altında özetleyerek onun düşüncelerini sistematik hale getirmeye çalışmıştır. Fakat Cürcânî’nin dil, söz ve fesâhate dair görüşlerini özlü bir şekilde aktaran bu eser, Cürcânî’nin yaklaşımındaki felsefî bazı vurguların kaybolmasına neden olmuştur. Sözgelimi Cürcânî’nin eserlerinde gözlenen ve onun Mu‘tezile kelâmcısı Kâdî Abdülcebbâr’a muhalefetinden kaynaklanan felsefî gerilime Râzî’nin sözü edilen eserinde pek az rastlanır. Bununla birlikte bu eser, felsefe ve mantığın kavramlarını belâgat alanına taşıma işlevi görmüştür. Örneğin Cürcânî’nin metinlerinin aksine bu eserde delalet meselesi mantıktaki mutabakat, tazammun ve iltizam kavramları çerçevesinde ele alınmıştır.
Belâgat alanında Râzî’den sonra gelen etkili bir isim Sirâceddin es-Sekkâkî’dir (ö. 626/1229). Sekkâkî selefleri olan Cürcânî ve Râzî’nin belâgat anlayışını izlemekle birlikte birçok açıdan yenilikler içeren bir projeyle karşımıza çıkar. Miftâhu’l-ulûm adlı eserinde o, Arap dilinin sırasıyla sesleri, ses birimleri, kelime yapısı, cümle yapısı, bağlamsal unsurları ve mantıksal yapısını incelemiştir. Sekkâkî eserine koyduğu Miftâhu’l-ulûm başlığı ile belli ilimlerin Arap dili içerisinde konakladığını ve dile dair bu eseriyle bu yapının kapılarını açmayı hedeflediğini ima ediyordu. Onun kendi ifadesiyle Miftâh, en geniş anlamıyla “edeb” alanında kaleme alınmıştır. Sekkâkî bu alan dâhilinde sarf ve bunu tamamlayıcı olarak iştikak; nahiv ve bunu tamamlayıcı olarak meânî ve beyan; bu son ikisini tamamlayıcı olarak ise had ve istidlâl ilimlerine yer vermiştir. Bu inceleme sırasında o, dilsel belirleme (vaz‘), dilsel delâlet, bağlam ve dilin mantıksal yapısı gibi konularda özgün yaklaşımlar sergiler.
Sekkâkî’nin eseri özellikle belâgat alanında çığır açıcı olmuştur. Eserin belâgate dair kısmında meânî, beyân ve bedî dalları ilk kez açıkça ayrıştırılarak tanımlanmış, meseleler tasnif edilerek ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Miftâh’ın belâgatle ilgili bölümleri sonraki süreçte birçok muhtasar ve şerhlere konu olmuştur. Muhtasarlar arasında Hatîb el-Kazvînî’nin (ö. 739/1338) Telhîsu’l-miftâh’ı ile Adudüddîn el-Îcî’nin (ö. 756/1355) el-Fevâidü’l-Gıyâsiyye’si özellikle dikkat çeker. Bunlar üzerine de birçok şerh yazılmıştır. Fevâid şerhleri arasında Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 817/1413) ile Taşköprülüzâde Ahmet Efendi’nin (ö. 968/1561) şerhleri, Telhîs şerhleri arasında ise Bahâeddin es-Sübkî’nin (ö. 773/1372) ‘Arûsu’l-efrâh’ı, Ekmeleddin el-Bâbertî’nin (ö. 786/1384) Şerhü’t-Telhîs’i, Sa’deddin et-Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) Muhtasaru’l-meânî ve el-Mutavvel’i, İsâmüddin el-İsferâyînî’nin (ö. 945/1538) el-Etval’i ve İbn Ya‘kûb el-Mağribî’nin (ö. 1128/1716) Mevâhibu’l-fettâh’ı öne çıkar. Bu şerhler üzerine çoğu yazma halinde bulunan onlarca hâşiye yazılmıştır. Örneğin Cürcânî’nin Teftâzânî’nin el-Mutavvel’ine yazmış olduğu hâşiye ve bu hâşiye üzerine yazılan hâşiyeler özellikle dil felsefesini ilgilendiren konularda derinlikli tartışmalar içermektedir. Doğrudan el-Miftâh’a şerh yazanlar arasında da Kutbüddin eş-Şîrâzî (ö. 710/1311), Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Celâleddin ed-Devvânî (ö. 908/1502) Şemsüddin Kadızâde el-Edirnevî (ö. 988/1580) gibi önemli isimler bulunur. Bunlar arasında Seyyid Şerîf’in şerhi Musannifek (ö. 875-1470) İbn Kemâl Paşa (ö. 940-1534) ve Molla Lütfî (ö. 904-1498) gibi önde gelen âlimler tarafından tahşiye edilmiştir.
Belâgat tarihine geriye dönük olarak bakıldığında belli çizgilerin oluştuğu ve mekteplerin teşekkül ettiği gözlenir. Meşârika/Doğu Mektebi olarak bilinen yönelim Abdülkâhir el-Cürcânî–Fahreddin er-Râzî–Sirâceddin es-Sekkâkî çizgisinde gelişmiştir. Bu çizgide nazariyeler, edebî tenkit ilke ve ölçütleri, tasnifler, kavramlar ve felsefî tartışmalar öne çıkar. Buna karşı konumlanan Arap ve Beliğler mektebinde ise nazariyelerden ziyade şiir kültürü, pratikleri ve edebî kavrayış öne çıkarılır. Mısır, Şam ve Irak’ta gelişen bu mektep Usâme b. Munkız (ö. 584/1188) ve İbnü’l-Esîr (ö. 637/1239) gibi edipler tarafından temsil edilmiştir. İbn Haldûn (ö. 809/1406) bu iki ana mektebin yanı sıra Megâribe/Batılılar Mektebi’nden de söz eder. Endülüs’te neşet eden bu mektebin en önemli hususiyeti, Meşârika’da olduğunun aksine, bedî ilmi sanatlarına özel bir önem atfetmesidir. el-Umde yazarı İbnü’r-Reşîk el-Kayravânî (ö. 456/1064) bu mektebin öncüsü olarak görülmüştür.
Belagât tarihinin en etkili mektebi şüphesiz Cürcânî–Râzî–Sekkâkî çizgisindeki Meşârika mektebidir. Bu çizgide yazılan müstakil telif, şerh, hâşiye ve talik türü eserlerde dil felsefesi tartışmaları da yapılmış; dillerin kaynağı, dilsel belirleme (vaz‘), dilsel delalet, hakikat-mecaz ve kullanım bağlamı gibi dil felsefesi konuları yoğun bir şekilde ele alınmıştır. İslâm bilim geleneğinde belâgat ve dil felsefesinin geç dönem tarihini yazabilmek için bu eserlerin derinlemesine incelenmesi gerekmektedir. Bu eserlerden elde edilen bulgulara aynı yazarların fıkıh usulü, kelâm, mantık gibi alanlarda ortaya koydukları dil felsefesi malzemesinin de eklenmesiyle birlikte, belâgatin yanı sıra dil felsefesi alanında da önemli terkiplere ulaşılacak ve İslâm bilim tarihinde dil felsefesi alanında oluşan birikim açığa çıkarılabilecektir.
Sonuç
Çeşitli alt dallarıyla dilbilim ilk dört yüzyıl içerisinde klasikleşmiş formunu alırken aynı dönemde belâgat teşekkül aşamasındaydı. Belâgatin teşekkül sürecini tamamlaması VI. yüzyıla kadar gecikmiştir. Dilbilimde ilk dört yüzyılda âmil, mâmul, amel, kıyas, rütbe ve illet gibi temel kavramlar çerçevesinde geliştirilen modeller Zemahşerî ile başlayan süreçte tekrardan ele alınmış, tenkit ve tahlile tabi tutularak tahkik edilmiştir. Muhakkik dilbilimcilerin kaleme aldıkları sistematik eserler bir yandan tedris metni olarak okutulurken öte yandan kapsamlı şerhlere konu olmuştur. Bu şerhlerde klasik eserlerin açtığı imkân alanları takip edilerek klasik dilbilimin zirvesine ulaşılmıştır. Belâgatin Cürcânî sonrası gelişimi ise Râzî ve Sekkâkî’nin katkılarıyla devam etmiş, Sekkâkî’nin formüle ettiği meânî, beyân ve bedî disiplinleri müstakil teliflerin yanı sıra muhtasar, şerh ve hâşiye türü eserlerde zirve noktasına ulaşmıştır. Dil felsefesi ise dilbilim ve belâgatin yanı sıra kelâm, mantık, felsefe ve fıkıh usulü gibi disiplinlerdeki dile dair tartışmalar bağlamında kendini göstermeyi sürdürmüştür.
Geleneksel dönemde klasik nahiv ve belâgat nazariyeleri konusunda paradigmatik bir kırılma yaşanmadığından erken klasik dönem sonrasında şerh-hâşiye formu mevcut birikimin işlenerek ileriye taşınması konusunda en uygun yazım tarzı olmuştur. Bu eserlerde klasik modellerin imkânları büyük ölçüde tüketilmiştir. Son birkaç yüzyılda dil alanındaki baş döndürücü gelişmelerin ardından klasik dilbilim ve belâgat mirasının yeni bakış açıları ve yöntemlerle ele alınması elzemdir. Klasik dil bilimleri birikimi dilbilimin çeşitli alt dalları, bilişsel psikoloji, sinirbilim, genetik ve arkeoloji gibi disiplinlerdeki gelişmeler de dikkate alınarak tekrardan değerlendirildiğinde, dil ve anlam bilimlerinde özgün yaklaşımlar geliştirilebilecektir.
Klasikleşme ve Dönüşüm Kıskacında Yenilenme Dönemi İslam Sanatı
Her ne kadar İslâm sanatı tabirinin ağyarı mâni, efradı câmi bir tanımını yapmak mümkün olmasa da İslâm sanatının tahayyül, tasavvur ve tahakkuk aşamalarında İslâmî kuralları esas alan sanatçılar tarafından veya İslâmî kuralların geçerli olduğu ülkelerde meydana getirilmiş eserleri içine almak iddiasında olan bir tanımlama olduğu varsayılabilir. İslâm sanatı tabiri İslâm’ın yayıldığı coğrafyalarda üretilmiş edebiyat, mimari, mûsikî, resim, hat gibi farklı sanat dallarının kuram ve yöntemlerinin tümünü aynı anda açıklamak için yetersiz gibi görünse de belli bir kullanım kolaylığı sağlamaktadır. Bu yüzden, bu küçük yazıda söz konusu sakıncalarına rağmen İslâm sanatı tabiri kullanılmaya devam edilecektir.
İslâm Düşünce Atlası’nın ilk cildinde Yenilenme Dönemi olarak adlandırılan bu dönem, farklı sanat dalları açısından kuruluş, oluş, klasik dönem olarak da isimlendirilebilir. Kabaca XII. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar geçen sürede İslâm ülkelerinde üretilen sanatları kapsayan bu dönemle ilgili şu gözlem önem arz etmektedir: İslâm’ın hâkim olduğu yerlerin yanı sıra İngiltere, Japonya ve İtalya gibi dünyanın önemli birçok bölgesinde sanat, sanatı himaye eden yöneticiler sayesinde gelişmiştir (Andrews, 2005). Bundan dolayı modern öncesi sanatı tanımlarken veya tasnif ederken havza gibi kültürel birliklerin yanı sıra söz konusu sanatları himaye eden devlet yapılarını öne çıkarmak daha makul görünmektedir. Bu meyanda Abbâsî, Selçuklu, Safevî, Osmanlı, Babür, Çağatay, Memlük, Endülüs sanatı tamlamaları, uygun kullanımlardır çünkü söz konusu sanata rengini, devletlerin himaye biçimi vermektedir. İslâm sanatının teşekkülünde coğrafyanın ve maddî unsurlarla beraber geleneğin ve kültürün de etkisi olmuştur. Örneğin İslâm ülkeleri çoğunlukla aynı iklim kuşağında yer alıp daha sıcak, daha ışıklı ve daha kuru olduğundan, mimarî yapılarda şadırvan, havuz ve bahçeye daha çok yer verilmiştir. Her bir ülkedeki farklı tarihsel gelenek o bölgenin ayrı bir sanatsal yapıya sahip olmasını beraberinde getirmiştir (Yetkin, 1954, s. 10-11).
İslâm sanatı edebiyat/şiir, mimari, mûsikî, resim ve hat gibi birbirinden farklı ve kimi zaman iç içe geçmiş sanat biçimlerinden müteşekkildir. Her bir sanatın kendine has ve bölgelere özgü tarihsel gelişimi bulunmaktadır. Bir bölgede gelişimini tamamlamış bir sanat başka bir bölgede yeni inkişaf bulabilmektedir. XII. yüzyılda İslâm sanatı genel olarak iki farklı coğrafyada öne çıkmaktadır. İlki, Türk ve İran etkisindeki coğrafyalarda üretilen sanatken diğeri Arap etkisindeki coğrafyalarda üretilen sanattır. İslâm sanatı söz konusu coğrafyalarda süreklilikler ve kopuklukların yanı sıra birbirlerinden etkilenmeler yoluyla da var olmuştur. İslâm’ın Endülüs’e doğru genişlemesine paralel olarak İslâm sanatı mûsikî, şiir, mimari vb. alanlarda Endülüs’te yaşayan milletlerin sanatlarıyla yakın bir ilişki içine girmiş, onları çokça etkilemişken onlardan etkilenmiştir de.
İslâm sanatının farklı dallarında ve havzalarında Yenilenme Dönemi ifadesinden aynı şeyi anlamak oldukça zor olduğundan İslâm sanatının farklı dallarını mukayeseli bir şekilde aktarmak her zaman mümkün değildir. İslâm sanatının bütünü için Horasan bölgesindeki Fars ve Türklerin İran, Anadolu, Hindistan gibi geniş coğrafyalarda, Emevî ve Abbâsîlerinse Arap yarımadası, Kuzey Afrika ve Endülüs’te etkili bir miras bıraktıkları söylenebilir.
Bu yazıda tüm İslâm sanatlarını tarihî gelişimleri ve etkileşimleri itibariyle ele almanın imkânı bulunmamaktadır. Bu yüzden Osmanlı’yı odağa alarak İslâm sanatlarını irdelemeye ve yeri geldiğince diğer ülkelerin sanatlarıyla mukayeselerde bulunmaya çalışacağım. Edebiyattan başlayacak olursam Osmanlı döneminde üretilen edebiyat için şöyle bir dönemlendirme yapılabilir: XIII-XV. yüzyıllar, oluş dönemi; XV-XVII. yüzyıllar, klasik dönem; XVII-XVIII. yüzyıllar, yenilenme dönemi; 1800-1860 yılları, muhasebe dönemi; 1860 sonra ise arayışlar dönemi. Bununla birlikte İslâm Düşünce Atlası’nda önerilen dönemlendirmeye uyarak edebiyatı XVI. yüzyılı da içine alacak şekilde ele almak uygun görünmektedir.
Osmanlı edebiyatı Arap, Fars vs. edebiyatlarıyla beraber İslâmî edebiyatların bir şubesi addedilebilir. Arap edebiyatı Fars edebiyatını etkilemişken Osmanlı edebiyatı zamansal olarak daha sonra inkişaf ettiğinden daha çok Fars edebiyatından olmakla beraber her iki gelenekten de etkilenmiştir. Osmanlı edebiyatının ortaya çıktığı zamanlarda Fars edebiyatı da henüz tam anlamıyla klasik zamanlarına erişmiş değildir. Örneğin Fars edebiyatında XII. yüzyıla kadar henüz türsel bir boyutu havi olan gazel Sena’î ile biçimsel bir hüviyet kazanmaya başlamıştır. Sena’î’den sonra âşıkâne ve ârifâne olmak üzere iki farklı yolda ilerlemiştir. Enverî ve Sa’dî gibi şairlerin temsil ettikleri ilk kol ile Attar, Irakî ve Mevlâna gibi şairlerin temsil ettikleri ikinci kol XIV. yüzyılda Hâfız’da birleşmiş, böylece Fars gazeli gerçek anlamda tekâmülünü tamamlayabilmiştir (Armutlu, 2012, s. 23-25). Dolayısıyla Osmanlı edebiyatı için oluş evresi addedilen dönem Fars edebiyatı için klasik dönem sayılabilir.
Klasik Türk edebiyatı da XIII. yüzyılda yeni yeni filizlenmeye başlamıştır. İslâmiyet’in kabulünden sonra Türkler doğal olarak yeni dinlerinin akidevî ve ahlakî ilkelerini öğrenmeye ve yaymaya çalıştıklarından XV. yüzyıla kadar yazılan eserlerin kahir ekseriyeti dinî bir hüviyete sahiptir. Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i Edip Ahmet Yüknekî’nin Atebetü’l-Hakayık’ı, Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i ve Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lûgati’t-Türk adlı eserler öncü eserlerdendir.
XIII. yüzyıla Anadolu’da da hükümranlık süren Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti dönemlerinde edebiyat dilinin Farsça, ilim dilinin ise Arapça olduğu görülmektedir. Anadolu Beylikleri dönemi Türk edebiyat ve sanatı için yeni bir döneme işaret etmektedir. Beylerin Türkçe yazmaya teşvik etmesi, şair ve ilim adamlarını himaye etmesi Türk dili ve edebiyatını olumlu yönde etkilemiştir. Benzer şekilde hamilik kültürünün temellerinin bu dönemde atıldığını söylemek gerekir.
Her ne kadar XIII. yüzyıl Anadolu için siyasî, iktisadî, askerî ve idarî anlamda bir karışıklık ve belirsizlik dönemi olarak hafızalara kazınmışsa da bu dönem, Türkçenin ve Anadolu sahası Türk edebiyatının ilk örneklerinin verildiği dönemdir. Büyük bir zorunlu göç dalgasının etkisiyle Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Mevlâna gibi şairlerin elinde Anadolu XIII. yüzyılda bir toparlanma ve kendini yeniden bulma çabasına girmiştir. Türk edebiyatı ve sanatı da Türkçeye has ilk eserleri mülemma biçiminde vermiş olup söz konusu mülemmalar Farsça, Arapça ve Türkçeyi aynı anda içinde barındırmaktadır. Eserlerini ağırlıklı olarak Farsça kaleme almakla beraber Mevlâna, özellikle Mesnevî adlı eseriyle Türk edebiyatını ve Anadolu toplumunu derinden etkilemiş, onun oğlu Sultan Veled’in İbtidâ-nâme adlı eserinde 76, Rebab-nâme’de ise 162 Türkçe beyit kendine yer bulmuştur. Ayrıca Divan’ında yer alan mülemma gazeller de Sultan Veled’in Türk edebiyatına katkısını göstermektedir. Anadolu’da tasavvufun yayılmasında en az Mevlâna ve Sultan Veled kadar etkisi olan bir başka şair de Yunus Emre’dir. Yunus’un sade dili, tasavvufî düşüncenin hızla yayılmasına katkıda bulunmuş, Divan’ı ve Risaletü’n-nushiyye adlı eserleri onun hem şair hem de mutasavvıf yönünü gözler önüne sermiştir. “Kendinden öncekilerin sonuncusu, kendinden sonrakilerin ilki” olarak anılan şair; şiir, tasavvuf, halk edebiyatı, tasavvuf edebiyatı ve divan edebiyatını bir arada tutan ‘harç’ vazifesi görmüştür.
XIV. yüzyıl Türkçe eserlerin verilmeye başlandığı bir dönemdir. Bu yüzyıldaki eserlerin de büyük çoğunluğu tercüme olma özelliğini devam ettirmektedir. Mesnevi sayısındaki artışa rağmen bu yüzyıldaki eserlerin büyük bir bölümünün dinî eserler oluşu göze çarpmaktadır. Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr’ı, Âşık Paşa’nın Garip-nâme’si, Ahmed Fakih’in Çarh-nâme’si, Şeyyad Hamza’nın Yûsuf u Züleyhâ’sı, Hoca Mesûd’un Süheyl ü Nev-bahâr’ı, Erzurumlu Darîr’in Siyer-i Nebi’si, Kadı Burhâneddîn ve Nesimî’nin Dîvân’ları ile Ahmedî’nin Dîvân, İskender-nâme, Cemşîd ü Hurşîd, Tervîhü’l-Ervâh, Tevârih-i Mülûk-ı Âl-i Osmân gibi eserleri dönemin önemli eserleri arasındadır.
XV. yüzyıl Osmanlıların yerleşik hayata geçtiği bir dönemdir. Bu yüzden kalıcı evler, bahçelerle birlikte istikrar fikri yerleşmiş, bunun neticesinde estetik ve sanat gelişmiştir (Ayvazoğlu, 2019). Bu dönem Osmanlı edebiyatının klasikleşme evresinin başlangıcı olup Şeyhî, Ahmed Paşa ve Necatî klasik Türk edebiyatının üç kurucu ismi kabul edilmektedir. Ahmed-i Daî, Tacizâde Cafer Çelebi, Hamdullah Hamdi, Süleyman Çelebi, Sinan Paşa, Eşrefoğlu Rûmî gibi şairler ve nasirler dönemin diğer önemli isimleri arasındadır.
Bu yüzyılın diğer bir ayırıcı özelliği, Osmanlıların kültür ve sanatı önemsemenin tek başına yeterli olmadığını fark etmeleridir. Osmanlı yöneticileri devletin bekasını sağlamanın bir yolu olarak sanat ve ilim adamlarının himaye edilmelerinin önemini kavramakla kalmamış, aynı zamanda kendileri de sanatla uğraşmaya başlamışlardır. Nitekim II. Murâd’dan sonraki padişahların neredeyse tümü, vezir ve devlet adamlarının çoğu aynı zamanda ilim ve şiirle iştigal etmişlerdir. Osmanlıların himaye ve devlet yönetimi arasındaki ilişkiyi keşfetmelerinde iki önemli devletin rolü vardır. Bunlardan ilki Ali Şir Nevâî, Molla Câmî gibi önemli şairleri bünyesinde barındırmakla hem Fars hem Çağatay hem de Türk edebiyatının seyrini değiştirmiş olan Hüseyin Baykara yönetimindeki Herat merkezli Timur İmparatorluğu, diğeri de özellikle Yakup Bey önderliğinde Ahmed-i Dâî, Şeyhî gibi önemli şairleri himaye eden Germiyanoğulları Beyliği’dir.
XVI. yüzyıl Osmanlı imparatorluğunun hemen her alanda en güçlü olduğu dönemdir. Edebiyat da bundan payını almıştır. Nitekim başta kendisi de iyi bir şair olan Kânûnî Sultan Süleyman olmak üzere Hayalî, Bakî ve Fuzûlî gibi klasik edebiyatın en önemli şairlerinden bazıları bu yüzyılda yetişmiştir. Ayrıca Zâtî, Ebussuûd, Kemalpaşazâde, Gelibolulu Mustafa Âli gibi önemli şair, âlim ve devlet adamları da bu yüzyılda yetişmişlerdir. Şair, âlim ve sanatkarların artışı, şuara tezkirelerine ihtiyacı doğurmuş ve Sehî Beg, Latifî, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi, Beyânî, Mustafa Âli gibi yazarların tezkireleri bu dönemde kaleme alınmıştır. Bir önceki yüzyılda ortaya çıkan şehirleşme ve yerleşik hayata geçmenin sonucu olarak şehirlerin övgüsü kabilinden şehrengiz türünden eserler de yazılmıştır. Burada bir yandan ortaya çıkan birikimi kayıt altına alma, öte yandan imparatorluğa uygun dil ve tarih oluşturma amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak Yenilenme Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde edebiyat açısından özellikle Fars, Osmanlı ve Çağatay edebiyatlarının abidevî eserlerinin kaleme alındığı, belki de en önemli şair ve yazarların bu dönemde yetiştiği görülmektedir. Bununla birlikte Urdu ve Kürt edebiyatları bu dönemde henüz inkişaf bulmuş değillerdir. Öyleyse edebiyat açısından şöyle bir neticeye varılabilir: Arap edebiyatı tekamülünü çoktan tamamlamış bulunmaktayken Fars edebiyatı klasikleşme evresine girmektedir. Osmanlı edebiyatı hem oluş hem de klasikleşme evresinin bir kısmını bu dönemde idrak ederken Çağatay edebiyatının oluşum evresi de klasik evresi de bu dönemdedir. Bununla birlikte Kürt ve Urdu edebiyatları henüz tam anlamıyla inkişaf etmemişlerdir.
İslâm sanatları arasında edebiyattan sonra en yaygın ve görünür olanı mimaridir. Suut Kemal Yetkin, İslâm mimarisini dinî ve sivil mimari olarak ikiye ayırarak ele alır. Cami, türbe ve medreseler dinî mimariyi oluşturan ana unsurlardır. Bunlar arasındaysa camiler İslâm mimarisine rengini veren en önemli mimari yapıdır, denebilir. İslâm sanat eserleri estetik bir gayeden önce bir ihtiyacı karşılamak üzere, işlev boyutları öne çıkacak şekilde ortaya çıkarlar. Camiler de Müslümanların bir arada namaz kılmalarını temin etme gayesine hizmet eden mimari yapılar olarak inşa edilmişler, daha sonra estetik hususiyetler kazanmışlardır. Yetkin’e göre namaz esnasındaki saf tutma düşüncesi camilerin derin değil de geniş olmasının sebebidir (Yetkin, s. 10).
Fâtımîler döneminde, 1125’te tamamlanmış el-Akmer Camii ve 1160’ta tamamlanan Talayi Camii dikkat çekicidir. Kuzey Afrika’da Murabıtlar’ın mimari mirasını devam ettiren Muvahhidler döneminde Tinmel, Kutubiye, el-Hasan ve İşbiliye Camileri inşa edilmiştir. Bu dönemde İslâm coğrafyasının doğu tarafında ilk camiler Horasan bölgesinde Büyük Selçuklularca inşa edilmiş olan İsfahan Camii (1121), Zevare Camii (1136), Ardistan’daki Mescid-i Camii (1160) şeklinde sıralanabilir. “[İsfahan] Cuma Mescidi’nde dikkati çeken başka bir özellik de dört köşeden kubbe yuvarlağına geçişi sağlayan, içi kavsaralarla döşeli tromplardır. İşte İslâm sanatının en güzel buluşlarından biri olan mukarnas, bu kavsaralardan doğmuştur (Yetkin, 46-47). Büyük Selçuklular’ın devamı niteliğindeki Anadolu Selçukluları’nca I. Keykavus zamanında Malatya Ulu Camii, daha sonra Konya Alâeddin Camii (1219-20) ve Divriği Ulu Camii (1228-29) önemli mimari yapılar arasındadır. Alâeddin Camii’nin kompozisyon itibariyle Zengi mimarisinin özelliklerini taşıdığı ifade edilebilir. (Tiryaki) Malatya Ulu Camii ise İran’daki Büyük Selçuklu yapı geleneğinin bir uzantısı addedilebilir (Yetkin, s. 48).
Bu dönemde ulu camii fikri yayılmış olup ulu camiiler büyük şehirlere inşa edilmiştir. Yine Selçuklu izleri taşıyan İlhanlılar döneminde inşa edilmiş başka bir camii, 1325-26’da yapılmış Veramin’deki Mescid-i Camii’dir. Timurlular da Selçuklu ve İlhanlılar’ın devamı addedilebilir. Bibi Hatun Camii (1399-1404) ve Bursa Yeşil Camii’yle benzerlikler gösteren Tebriz’deki Gök Mescit (1465) bu dönemdeki yapılar arasında öne çıkar. Mimari açıdan Fâtimîlerin devamı niteliğinde olan Memlük dönemi camileri arasında Baybars Camii (1266) ve Şeyh Melik Müeyyed Camii (1420) anılmayı hak eder. Safevî döneminin en önemli camii ise plan bakımından Büyük Selçuklu izleri taşıyan İsfahan’daki Mescid-i Şah (1612-1628)’tır (Yetkin, s. 57). Hindistan’daki Cami Mescid’de ise bir yandan Hindu etkisi bir yandan Buhara ve Semerkand izleri görülmektedir.
Anadolu’da beylikler dönemi camilerinde mimari açıdan kimi arayışlar göze çarpmaktadır. Bu dönemde Anadolu Selçuklular’ının aksine tonozlar yerine kubbeler ve sütunlar kullanılmaya başlanır; böylece mekân sorunu belki de ilk defa bilinçli olarak ele alınmaya başlanır. Ayrıca bu dönemde ilk defa tek kubbeli, son cemaat yerine sahip ve tek mekânlı camiler inşa edilmeye başlanır. Selçuk’taki İsa Bey Camii (1375), Manisa Ulu Camii (1366), Söke Balat’taki İlyas Bey Camii gibi yapılar, söz konusu arayışın ürünleridir. Benzer çabayı devam ettirmeye çalışan Osmanlı Beyliği Bursa’da Orhan Bey Camii (1339), İznik’te Yeşil Camii (1383), Bursa’da Yeşil Camii (1421), Bursa’da Ulu Camii (1400) ve Edirne’de büyük bir mekân gerçekleştirme arzusunun ilk önemli denemesi olan Üç Şerefeli Camii (1447) gibi camiiler inşa etmiştir (Yetkin, s. 62, 65). Bursa Ulu Camii aynı zamanda minarede ilk defa birden fazla yol tasarımına sahip camii olarak dikkat çekmektedir. (Emin Taşar) Bursa Orhan Bey Camii ise ayrıca önem arz etmektedir: “Gerçekten, arka arkaya sıralanan iki kubbesiyle geniş hacme varma çabası ilkin bu camide ortaya çıkar (Yetkin, s. 60).” İmparatorluk dönemindeki Fâtih Camii (1470), Bâyezîd Camii (1506), Üsküdar Mihrimah Camii (1547), Şehzâde Camii (1548) ve Süleymaniye Camii (1557) mekân genişletme çabalarının gittikçe mükemmelleşen ürünleridir. “Fâtih Cami ve Külliyesi’ni dönemin dünya tasavvuru ve mekân idraki/telakkisi üzerinden ele alan Turgut Cansever, Fatih Cami-Külliyesi ile Beyazıt Cami-Külliyesi arasındaki geçişte Osmanlı toplumu için bütün-parça ilişkisi bakımından bir kırılma süreci yaşandığını ifade eder.” (Gülcan) Osmanlı camilerinin mimari planları ve imparatorluğun gittikçe büyümesi, genişlemesi arasında bir paralellik var gibidir. Nitekim Süleymaniye Camii’yle beraber mekân, genişlemenin yanında yükselmiştir de. Camilerdeki yatay ve dikey genişlik ve yükseklik fikri Turgut Cansever’in dillendirdiği mimarın ulvî olanla irtibat kurma emeliyle de örtüşür görünmektedir.
Görüldüğü gibi Büyük Selçuklular (Horasan havzası), Fâtımîler ve Abbâsîler İslâm, camilerinin çoğunu etkilemiş mimari gelenekler olarak öne çıkmaktadır. Anadolu Beylikleri dönemiyse mükemmelliğe doğru giden Osmanlı cami mimarisinin önünü açmış havzadır. Sonuç olarak mekândaki genişleme ve yükselmeye yönelik çabalar, sonsuzla kurulmak istenen ilişki çabasının birer tezahürü olarak okunabilir.
İslâm mimarisinin dünya mimarlık tarihine armağan ettiği ikinci yapı, yine bir dinî yapı olan türbelerdir. İslâm mimarisinde camilerle beraber kullanışlılık ve estetik ilkelerinin bir sonucu olarak mekânda genişleme ve yükselme sonsuzlukla ilişki kurma ihtimalini doğurmuştu. Türbe mimarisiyse ölüm fikrini her an hatırlatmakla sonsuzluk fikri ve ölümsüzlük arasındaki ilişkiyi düşünmenin bir aracı haline de dönüşmüştür. Paradoksal bir şekilde ölümsüzlüğü işaret etmesi beklenen türbeler, İslâm mimarisinde ve düşüncesinde sonsuzluk karşısında dünyadaki geçiciliğin göstergesi olarak konumlandırılmıştır.
Emevî ve Fâtimîler’de de görülmekle beraber Büyük Selçuklular türbe mimarisiyle daha fazla öne çıkmışlardır. Meraga’da Künbed-i Sorh (1147), Nahçıvan’da Mü’mine Hatun türbesi, Urmiye’de Se Künbed ve Merv’de Sultan Sencer Türbesi (1157) mimari açıdan önemli türbeler arasındadır. Horasan havzasının mirasının devamı addedebileceğimiz bölgeler içinde Semerkant’taki Timur Türbesi (1404) mühimdir olup türbe aynı zamanda Gûr-ı Mîr olarak da adlandırılır. Mimari açıdan Osmanlı döneminde Çelebi Sultan Mehmed için yaptırılan Bursa’daki Yeşil Türbe (1421) ve Hüsrev Paşa Türbesi (1545) zikredilmeye değerdir.
Medreseler de İslâm’a has dini yapılardandır. İlk medresenin Suriye’de Nureddin ez-Zengî tarafından yaptırıldığı kabul edilir fakat Nizâmülmülk’ün yaptırmış olduğu Nizâmiye medreseleri çığır açıcı olmuştur. Nitekim medrese, Selçuklular tarafından mimariye kazandırılan dinsel bir yapı tipi olarak nitelendirilmektedir (Yetkin, s. 91).
Bu dönemde Anadolu’da da birçok medrese inşa edilmiştir. Niksar’da bulunan Nizameddin Yağıbasan Medresesi 1157’de kurulmuştur. Erzurum’daki Çifte Minareli (Hatuniye) Medrese iki katlı bir medrese olması açısından diğerlerinden ayrılır. “Açık avlulu medreseler arasında Anadolu’daki en büyük örnek olan Çifte Minareli Medrese dikdörtgen bir plan üzerine kurgulanmıştır.” (Tiryaki) Konya Karatay Medresesi (1251-52), de önemli medreselerden olup Anadolu Selçukluları dönemindeki önemli yapılardandır. “Merkezi kubbeli medreselerden biri olan Karatay Medresesi, mimarisi ve iç yüzeylerindeki çini kaplamaları ile Anadolu Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biridir.” (Tiryaki) Karatay Medresesi’nde “[a]ğırlığını kaybeden ve zeminden yükselen kubbe büyük eyvanla güzel bir uyum sağlamış ve bu mekân birliği Osmanlı dönem cami mimarisinin gelişmesine katkı sağlamıştır.” (Tiryaki) Burada sözü geçen mekân birliği, camilerde mekânın genişlemesi ve nihayetinde yükselmesini beraberinde getiren arayışın da başlangıç noktalarından biridir. “Anadolu Selçuklu sanatının erken dönem eserlerinde tek başına dini mimaride kullanılan ya da kuşlarla beraber ele alınan, geç devirde ise farklı hayvanlarla beraber canlandırılan hayat ağacı motifine Gök Medrese’de (1271) de rastlanmaktadır.” (Tiryaki)
“Nakkaşlık, hattatlık, ahşap ve taş sanatkârlığını üst düzey örneklerinden biri olan” (Taşar) Timurlular dönemindeki Uluğ Bey Medresesi (1420) oldukça önemliyken Ebû İnâniye Medresesi (1355) Fas’taki medreselerin en güzeli, Memlük medreselerinden Kahire’deki Sultan Hasan Medresesi (1362) ise tüm medreselerin en muhteşemi kabul edilir. Osmanlı dönemindeyse Fâtih döneminde Peykler Medresesi, Akdeniz ve Karadeniz medreseleri, Amasya’da Kapıağası Medresesi ve Sahn-ı Semân medreseleri zikredilmeye değerdir.
“Medrese, Memlüklular’da yavaş yavaş camiin yerini almağa başlar (Yetkin, s. 97).” Bu yüzden olsa gerek medrese mimarisine daha fazla özen gösterilir. “Türk Memlükları zamanında, medrese mimarisi, en başarılı ifadesini hiç kuşkusuz yukarıda da bahsi geçen Sultan Hasan Medresesi’nde bulur. Arap tarihçisi Makrizî, “İslâm âleminde Sultan Hasan Medresesi’yle, büyüklüğü ve mimarisinin düzeni bakımından kıyaslanabilecek tek bir mabet gösterilemez” der (Yetkin, s. 97).”
İslâm mimarisinin sivil mimari boyutu da dinî mimariyle paralel bir süreç izlemiş görünmektedir. Bu bağlamda Endülüs ve Osmanlı sivil mimarisi öne çıkmaktadır. Safevîler döneminin en önemli eseri addedilen Âli Kapı Sarayı (1597) adından da anlaşılacağı gibi yüksekliğiyle dikkat çekmektedir. Osmanlı döneminin anıtsal sivil mimari ürünü Topkapı Sarayı’dır. İstanbul’un fethinden itibaren inşa edilmeye başlanan saray, ancak 1478’de tamamen bitirilebilmiştir. Diğer taraftan Endülüs Müslümanları tarafından inşa edilmiş anıtsal mimari eserler çoktur. Bunların ilk sıralarında Kurtuba Ulu Camii gelmektedir. 786’da inşa edilen camii burada mevzu bahsettiğimiz dönemin dışında kaldığı halde isminin zikredilmesi elzem yapılardandır. XIII. yüzyılda (1238) Gırnata’da inşa edilen el-Hamra Sarayı Endülüs mimarisinin hem en güzel eseri hem de onun timsali olarak anılmaya devam etmektedir. “Elhamra sarayı, zarifliği, zengin süsleri, bahçeleri ve havuzları ile gereğinden çok incelmiş bir duygululuğun son parıltısıdır (Yetkin, s. 130).” Bu dönemde yani Nasrî hükümdarları tarafından yaptırılan bir diğer önemli eser ise Malaga Kalesidir. XIV. yüzyılda el-Kasr adıyla inşa edildikten sonra yıkılan ve Kastilya kralı tarafından aslına uygun olarak tadil edilen yapıya Alcazar ismi verilmiştir. Yapı Elhamra gibi Medinetü’z-Zehra’dan esinlenmiştir.
Endülüs sanatından bahsetmişken, mûsikî alanına intikal ederek bu havzada teşekkül etmiş kültürel ve sanatsal yapıyı derinden etkileyen hususi bir şiirsel ve müzikal biçim olan muvaşşahtan bahsetmek gerekir. Mağrip ve Endülüs havzasının en önemli müzikal ve şiirsel formlarından olan muvaşşah, bu dönemde oldukça revaçtadır. Muvaşşahlar bestelenmek için yazılırlar. Nitekim Endülüs saraylarında terennüm edilen muvaşşahlar, bir tür gezici şarkıcı olan troubadourlar tarafından ülkenin her tarafına yayılmışlardır. Kelimenin Arapça “mutrib-i devvâr” kelimesinin bozulmuş şekli olduğu iddia edilmektedir.
Yenilenme döneminde İslâm mûsikîsi alanında önemli isimler yetişmiştir. Söz konusu âlimler Fârâbî, İbn Sînâ, Safiyyüddîn Urmevî ve Nasîruddin Tûsî gibi klasik dönem İslâm nazariyatçılarının konuyla ilgili görüşlerini tahlil etmeyi ihmal etmemişlerdir. Bunlardan biri olan Safiyyüddîn Urmevî (ö. 693/1294) Edvâr adlı eserindeki Arapça güfteli beste ile mûsikîmizin ilk beste örneğini meydana getirmiştir. (Arslan) XIV. yüzyılın müzik alanında yazılmış tek risalesini Hasan Kâşânî (VIII./XIV. yüzyıl) kaleme almış olup bu eser, aynı zamanda dönemin mûsikî tasavvurunu yansıtır. (Abbasoğlu)
Bu nazariyatçılar arasından en önemlisi kuşkusuz Abdülkâdir Merâgî (ö. 838/1435) olup kendi dönemindeki külliyat geleneğine uyarak birçok alanda eser vermek yerine yalnızca mûsikî ilmi konusunda kitap yazmıştır. (Sezikli) XV. yüzyılın önemli sanat merkezlerinden biri olan Herat, Mukaddimetü’l-Usûl adlı eserin sahibi Alişah b. Hacı Büke (IX./XV. yüzyıl)’nin de yetiştiği yer olarak öne çıkmaktadır. (Ahmet Çakır) Bu yüzyılın bir diğer önemli mûsikî nazariyatçısı olan Hızır bin Abdullah, İhvân-ı Safâ’dan etkilenerek evrendeki uyumlu düzen ile mûsikî arasında bir bağlantı kurmaktadır. (Tüfekçioğlu) Bu dönemde Anadolu sahasında da biri Kadızâde Tirevî (ö. 1494) diğeri Kırşehirli Yusuf (IX./XV. yüzyıl) tarafından olmak üzere iki mûsikî risalesi kaleme alınmıştır. Kırşehirli Yusuf’un risalesinin Osmanlı topraklarında mûsıkî üzerine yazılmış ilk önemli risâle olduğu genel kabul görmüştür. (Sezikli)
İslâm sanatları arasında muhtemelen en çok tartışılanı resimdir. İslâm sanatında resimden kasıt minyatürdür. İslâm ülkelerinde mimari eserler ve kitap sanatları içinde bir süs unsuru olarak kullanılan minyatür dışında resim sanatı pek kullanılmamıştır. Minyatür ise süsleyici olmaktan ziyade anlatımcı bir öğedir ve ilk minyatürler Horasan Selçukluları’nca çizilmiştir. Minyatür kitapta anlatılana yardımcı olmak üzere kullanıldığı için yakından bakılan bir sanattır; dolayısıyla uzaktan görmeyi gerektiren perspektife ihtiyaç duymamıştır (Yetkin, s. 188). “Perspektif, kitap sanatının gereklerine aykırı, bizi öze götürmekten uzak bir teknik aldatmaca olduğu ve ışık-gölge de eşyayı ve figürleri cisimleştirdiği için İslâm duyuşuna ve düşüncesine uygun değildirler, nakkaşlarca da benimsenmemişlerdir (Yetkin, s. 189).”
İslâm minyatürünün en parlak devri Hüseyin Baykara himayesinde bulunan Bihzad’ın minyatür yaptığı dönemdir. Daha sonra kitap sanatlarına da paralel olarak Safevî, Memlük, Babür ve Osmanlılar bu mirası devralmışlardır. Safevîler zamanında minyatürün merkezi yine Bihzad’ın öncülüğünde Horasan’dan Tebriz’e geçmiştir (Yetkin, s. 199). Şah Abbas sarayında görevli Rızâ Abbasî, Mâni ve Bihzâd ayarında bir sanatkar olarak tavsif edilmiş; tasvir, portre ve eserlerin kopyasını yapmada onun eşi benzerinin olmadığı dile getirilmiştir. (Küpeli)
Osmanlı minyatürünün zirvesi ise Matrakçı Nasuh’un yaşadığı XVI. yüzyıldır. “Matrakçı’nın en önemli özelliklerinden biri, bir konuya arkalık etmeyen saf manzara resmini, İslâm dünyasında ilk kez ifadeci bir anlayışla ve Batı dünyasının bu tarz resme yabancı olduğu bir zamanda yapmış olmasıdır (Yetkin, s. 205).” Bu dönemde yetişmiş en önemli Osmanlı nakkaşı, Mâni ve Bihzâd ile kıyaslanan Baba Nakkaş’tır. Diyâr-ı Rûm’a renkli nakış sanatını getiren sanatkârın o olduğu iddia edilir. (Küpeli).
İslâm sanatları arasında kutsiyet atfedilen bir sanat varsa o da hüsn-i hattır. Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm’i yazıya geçirmek suretiyle muhafaza etmek amacını taşıyan hat sanatının ilk başlarda işlevsel boyutu daha fazla ön planda tutulmuş olmakla beraber zamanla hüsn-i hattın gelişmesiyle beraber sözlerin en güzelini olabilecek en güzel şekilde yazıya geçirmek amaç haline gelmiştir. Yenilenme dönemi hattatlarının şüphesiz en büyüğü Yâkut el-Musta’sımî (ö. 698/1298) olup üslup belirleyici bir isim olmayı başarmıştır. Nitekim onun ortaya koyduğu üslûbunu neredeyse bütün hattatlar örnek almışlar, bu nedenden olsa gerek ona Kıbletü’l-Hattâtîn denmiştir. “On altıncı asrın sonuna kadar etkisi devâm eden Yâkût üslûbu, Osmanlı mektebinin zuhûruna da kapı açmıştır.” (Özdem) Osmanlı hat sanatının zirvesi, şeyhi olarak anılan Şeyh Hamdullah (ö. 926/1520), Yâkût ekolünden gelmekle beraber bu ekolü yeniden yorumlamış ve hatta Osmanlı üslûbunu ortaya çıkarmıştır. (Özdem) XVI. yüzyılın bir diğer büyük hattatı olan Ahmed Karahisârî (ö. 963/1556) Yâkût üslûbunun Osmanlıdaki son büyük temsilcisidir. Her ne kadar Yâkût üslûbu, hat sanatının önemli gelişmeler gösterdiği İran coğrafyasında XVIII. yüzyıla kadar devam etse de Osmanlı’da Şeyh Hamdullah’ın çığır açıcı etkisiyle bu üslup XVI. yüzyılda son bulmuştur. (Özdem)
İslâm sanatı, birçok alandaki şaheserlerini Yenilenme Dönemi’nde vermiştir denebilir. Özellikle edebiyat ve mimari alanında klasikleşmiş eserlerin çoğunun XVI. yüzyıl ve öncesine ait olduğu göze çarpmaktadır. Mûsikî alanında bu dönemde daha çok nazarî katkıların öne çıktığı gözlenmektedir. Minyatürün zirve şahsiyetleri de yine bu dönemde yetişmiştir. Hat konusundaki klasikleşme önceki dönemlerde başlamış olmakla beraber bu dönemde birkaç kez önemli dönüşümler geçirmiştir. Sonuç olarak İslâm sanatı, zamandan zamana, mekândan mekâna ve ilimden ilime farklılıklar arz etse de dinamik bir yapıda olup her bir ilim kendi içinde dönüşümler geçirmiştir. Böyle olduğundan İslâm sanatlarını oluşturan edebiyat, mimari, mûsikî, resim ve hat gibi sanatları hem kendi içlerindeki tarihsel değişimlerine odaklanarak ele almak hem de mukayeseli olarak diğer sanat dallarındaki dönüşümlere etkileri ve onlardan etkilenmeleri açısından tahlil etmenin gerekliliği bir zaruret halini almaktadır.
İleri Okumalar için Öneriler ve Kaynakça
Walter G. Andrews, The Age of Beloveds, Duke University Press, Durham & London 2005.
Beşir Ayvazoğlu, Aşk Estetiği, Kapı Yayınları, İstanbul 2019.
Sadık Armutlu, “Arap ve Fars Şiiri Bağlamında Gazel Türünden Gazel Nazım Şekline Geçiş”, Prof. Dr. Mine Mengi Adına Türkoloji Sempozyumu Bildirileri, Adana 2012.
Suut Kemal Yetkin, İslâm Sanatı Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1954.

