Arayışlar Dönemi

XX. yüzyılın başında yerküre üzerinde diğer toplumlar üzerinde sınırsız bir güce kavuştuğuna inanılan Batı dünyasında, özel olarak da onların tesiri altına girmiş olan insanlar ve bölgelerde, genel olarak dinlerin ve özel olarak da İslâm ve ona inanan insanlar olarak Müslümanların varlığını artık muhâfaza edemeyeceği; en iyi ihtimalle geçmişin bir “hatırası” olarak, insanlığın kayıtlarında, o da Batılı oryantalistlerin uygun gördüğü gibi ve kadar, kalabileceği beklentisi mevcuttu. Bu beklentinin iki önemli sebebi ve önemli bazı neticeleri olmuştur. 

Böylesi bir beklentinin sebeplerinden biri genel olarak dinler, özel olarak da Hristiyanlıkla ilgili tecrübeler ve bu tecrübelerden hareketle ortaya çıkan durumlarla, diğeri ise doğrudan İslâm ve Müslümanlarla alakalı idi. Genel olarak dinlerle alakalı sebebi, şimdiye kadar dinlerin cevap vermeye çalıştığı soruların bilimin gelişmesi ile doğru cevaplarının elde edileceği; bu sebeple artık insanların dine bir ihtiyacının kalmayacağı; ihtiyaç halinde dinlerin farklı ideolojiler tarafından ikame edilebileceği düşüncesi idi. İslâm ve Müslümanlarla ilgili olan sebep ise esas itibariyle siyasetin ve siyasî hakimiyetin insanların inançları ve hayat düzenlerini kayıtsız ve şartsız bir şekilde tayin edebilecek bir konumda olduğuna inanılması ve verili durumda siyasî hakimiyeti kaybetmiş olan Müslümanların inançlarını ve hayat düzenlerini de muhâfaza edemeyecekleri düşüncesi idi. Bu düşüncenin en önemli gerekçesi ise Batılıların Müslümanların ellerinden aldıkları, Endülüs, Balkanlar ve Kırım gibi bölgelerde Müslümanların ya tamamen yok edilmesi veya ilmî veya fikrî olduğu kadar siyasî olarak da dikkate değer bir konuma sahip olamayışları yanında siyasî hakimiyeti ele geçirmiş olan Batılı sömürgeci ülkelerin Güney ve Kuzey Amerika kadar Avusturya’daki “başarıları” olarak gözükmekteydi.

Bu tavrın önemli neticelerinden birisi tarih yazarlığı alanında kendisini gösterdi: Tarih yazarlığında Müslümanlar ya hiç zikredilmedi veya onlara çok az yer verildi. Dünya nüfusunun sayı olarak bile çok mühim bir kısmını  teşkil eden Müslümanlara insanlığın geçmişinde ya hiç yer verilmedi veya bu husus, sadece sınırlı sayıda mütehassısın bilgi ve ilgi alanı olarak insanlık hakkındaki genel kültür dışında yer alan bir araştırma alanı olarak kaldı. Bütün bir geçmiş Batı merkezci bir şekilde tahkiye edilirken, siyasî olarak etkinliğini yitirmiş olan Müslümanlar insanlığın hafızasından da çıkarıldı. 

Müslümanların yaşadığı bölgelerde, o bölgelerin çok kısa bir süre önceye kadar oluşturdukları çok katmanlı vahdetin üzerini örten, adına ulus oluşturma (nation building) süreci denilen bir yönelişle, Müslümanlar ya birbirleri ile irtibatsızlaştırılmaya çalışıldı ya da irtibatların kaçınılmaz olduğu durumlarda, bu irtibat bölgeler ve gruplar arasında düşmanlıklar üzerinden kurulmaya gayret edildi. Bu çerçevede asırlarca zenginlik olarak yaşanan ve yaşatılan mevcut farklılıklar siyasallaştırılırken, böylesi bir durumun söz konusu olmadığı yerlerde, sun’i olarak oluşturulan sınırlarda, o bölgede yaşayan toplulukların arasında çatışmaya gerekçe teşkil edecek sun’i ihtilaf noktaları inşa edildi. 

Bu durum Müslümanların yakın geçmişinin nasıl ele alınacağı ve nasıl anlatılacağı sorusunu cevaplarken kendisini daha açık bir şekilde gösterdi: Müslümanların yakın geçmişi ancak Batı’nın tesir tarihi olarak anlamlı olabilirdi. Çünkü Müslümanlar yakın geçmişlerinde Batılılardan aldıkları kadar bilebiliyor, yapabiliyor ve dolayısı ile ancak o kadar “var olabiliyor”lardı. Müslümanların yakın geçmişi kısaca Batı’nın tesir tarihi olarak anlatılabiliyordu: Bilim, Batı’dan alındığı gibi ve kadar mevcuttu; hukuk, sanat, edebiyat, siyaset, ekonomi, felsefe vd. için de aynı durum geçerli olarak kabul edildi. Müslümanların Batı ile ilgili olmayan tarafları ya yok sayıldı veya bertaraf edilmesi gereken, Müslümanların modernleşmesi önündeki engeller olarak takdim edildi. Müslümanlar sadece Batı’da mevcut olan alternatiflerden, Batılıları rahatsız etmeyecek olanı tercih etme ve üstlenme “imtiyazına” sahip olabilirlerdi. Bunun adına modernleşme deniliyordu ve Müslümanlar ancak bu anlamda modernleşerek varlıklarını sürdürebilirlerdi. 

Son iki, hatta üç asrı batılılaşma/modernleşme üzerinden kavramak/anlamak/sunmak/kurgulamak ve bu çerçevede mesela Türkiye’yi, en azından 1970’li yıllara kadar kendi geçmişi ile irtibatını her cihetten kopararak, olduğu haliyle batılar tarafından oluşturulmuş olan dünya sisteminin uslu bir parçası olmuş -gibi gözüken- batı dışı toplumların geleceğinin numunesi olarak parmakla gösteren tavır, (modernleşme teorisi) bu yaklaşımı temsil etmektedir. 

Bugün, yüzyıl sonra, geriye dönüp baktığımızda bu beklentilerin doğru olmadığını; ancak bu varsayımlara dayalı olarak ortaya çıkarılan neticelerin Müslümanların hayatında ihmal edilemeyecek izler/eserler bıraktığını kolayca fark edebiliriz. Her şeyden önce bugün şunu biliyoruz ki, her şeye rağmen Batılı sömürge yönetimler ve kendi kendisini sömürgeleştirmiş bölgeler Müslümanlığı Müslümanların hayatından söküp atamamıştır. Müslümanlık bütün siyasî tahakküm formlarına ve ideolojilere direnmiş ve varlığını muhâfaza etmiştir. Bugün sayı olarak insanlığın yaklaşık dörtte birini teşkil eden ve yerkürenin hemen her bölgesinde, hemen her türlü inanç ve ideoloji mensupları ile irtibat halinde yaşayan iki milyara yakın Müslümanın varlığı, bunun en büyük kanıtıdır. İslâm Müslümanları korumuştur.

Bu durum bize yakın geçmişimizi, modernleşme teorilerinin beklentisini aşarak, varlık cihetinden kavramaya sevk etmektedir. Müslümanlar her şeye rağmen varlıklarını muhâfaza etmişlerdir ve bu muhâfaza, sadece biyolojik bir şekilde, canlılığı muhâfaza etmenin çok ötesinde boyutlar taşımaktadır ve bunlar arasında düşünce özel bir ilgiye mazhar olmayı gerektirmektedir.  Bu sebeple, sömürgeciliğe maruz kalmış olan Müslümanların, Batılılarla sömürge gücü olarak karşılaşmadan önce, karşılaşma esnasında ve formel olarak sömürgeciliğin bitmesinden sonra, bu süreçlere refakat eden ve bu süreçlerin yok edemediği varlık ve varoluş boyutunu dikkate alan bir perspektif, bu süreci kavramanın ön şartıdır. Bu perspektif Müslümanların Batı ile ilişkisini önceleyen varlığını nasıl sürdürdüğü ve bu çerçevede Batı kültür ve medeniyetinden nasıl istifade ettiği cihetinden bakmayı gerektirmektedir. Müslümanlar, Batı bir gün yok olsa da kendisini muhâfaza edecektir. Düşünce tam da bununla alakalıdır.

İslâm Düşüncesi varlığını hiçbir zaman terk etmemiştir. Müslümanların belirli bir dönemden itibaren düşünmeyi terk ettikleri iddiası doğru veya yanlış olmaktan çok, hayatla irtibatsız olduğu için anlamsızdır. Düşünce esas itibariyle bir varoluş kaygısında esasını bulduğu ve buradan beslendiği için kaygının gerekçeleri düşüncenin yönelişini ve muhtevasını etkilese de Müslümanların varoluş kaygısı hep varolduğu için düşünce de varolmaya devam etmiştir. Aziz Mahmut Hüdâyî’nin “şükrü” ile Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “tefvîz”i bu hallerle alakalı olduğu gibi Akif Paşa’nın “adem” kasidesi de varoluş kaygısı ile doğrudan alakalıdır.

Düşüncenin muhtevası, kaygının kaynağı ile irtibatlıdır; aslî kaygı her zaman varlığı/varoluşu muhâfaza ile alakalıdır. Teşekkül ve gelişme hallerinde kaygı, varlığı sadece muhâfazaya yönelik değildir, bunun ötesinde varlığı tahkim ederek onu enfüs ve afakta geliştirme de kaygıya ufuk ve can verir. Bu durumda düşünce karşılaştığı her şeyi tanımlayarak, kendisi ile irtibatlandırma ve ondan “istediği şekilde” istifade etme imkanını sonuna kadar kullanabilir. Buna karşılık kaygının kaynağı sadece varlığı muhâfaza etme ise buna bağlı olarak bir tür savunma gayreti ortaya çıkmakta ve çevresinden “istemediği bir şekilde” istifade etme zorunda kalmaktadır. İnsan ve toplum gibi İslâm düşüncesinin de muhtelif zamanlarda ve muhtelif bölgelerde muhtelif haller yaşadığı ve bu hallerin, inişler ve çıkışlar şeklinde yaşandığı söylenebilir.

Varlığı muhâfaza etme hayatiyeti muhâfaza etme ile alakalı olduğu gibi, hayatiyet de kendisi fikir olmayan, biyolojik manası ile hayat ile doğrudan alakalıdır. Hayat doğrudan fikir olmadığı halde, fikir ancak hayat ve hayatiyet içinde zuhur etmektedir. Bu durumda hayatı yakın ve uzak, bu ve öteki, dünya ve ahiret hayatı olarak düşündüğümüzde, düşüncenin meseleleri de kendiliğinden zuhur etmektedir. Hayatın ayrıca iktisat, siyaset, ahlâk, hukuk, sanat, ilim, eğitim gibi cihetlerden dikkate alınması ile siyaset, ahlâk, hukuk vb. düşüncesinin ortaya çıktığı hatırda tutulursa, düşünce hayatının hayatın mütemmim cüzü olduğu daha açık görülebilir.

Düşünce ilk müteallakı itibariyle en yakın olan ve en yakınında olan ile, yani hayat ile irtibatlıdır; ilk manasıyla hayat/canlılık düşüncenin ön şartıdır; dolayısı ile de hayat sahibi varlıkların kendilerini bu özellikleri ile keşfetmeleri, düşüncenin ilk müteallakı olmaktadır. Ancak hayatın bu anlamda düşüncenin müteallakı olabilmesi için canlı varlık olarak insanın bu canlılığı ile varlığını sürdür/ebil/mesi gerekir.  Bu ise hiçbir ferdin kendi başına başarabileceği bir şey değildir. Bunun için ikinci manası ile “hayat”ın tahakkuk etmesi iktiza eder. Bu manası ile hayat, ilk manası ile canlılığın ötesinde, bu canlılığı muhâfaza ederken oluşturulan bir düzeni ifade eder. Bu düzen her ne kadar fertleri iktiza etse de -fertler kendi varlıklarını kendi başlarına temin edemedikleri ve bunun için diğer fertlerin desteğine muhtaç oldukları için- fertlerin varlığı bu manası ile hayat içinde gerçekleşir. İkinci manası ile hayatın tahakkuku, birinci manası ile hayatı düşüncenin müteallakı yapar. 

Hayatın düşüncenin ilk müteallakı olması, onu insanı hem kendisini hem de bütün bir mevcudatı, bir dolayım yoluyla/bilvasıta da olsa, tanıması/bilmesinin en kısa yoludur; bu sebeple insanın -bu manada- hayat ile irtibatı, yakındaki ile ve dolayısı ile yakın bir irtibattır.  Hatta insan kendisini bu hayat içinde ve bu hayatın sağladığı imkanlarla tanır. Bu yakınlığı itibariyle hayatın bu haline, yakın hayat, Arapça ifadesi ile “el-hayatü’d-dünya/dünya hayatı” denilir. Bizim dilimizde bu tabir mevsufu hazf edilerek, kısaca “dünya” olarak kullanılır. Bu yakın olan ve yakında olan şey dünya olduğu için düşünce, bu dünyanın sağladığı imkanlarla, öncelikli olarak bu dünyanın bir kavranışı olarak zuhur etmektedir. Düşünce ile “dünya” hayatı arasındaki asli irtibat burada bulunmaktadır. 

“Hayat nedir?”, “Hayatın anlamı nedir?” gibi sorular tayin edici olmakla birlikte, soruları sormanın ön şartı hayatın varlığıdır. Hayatın varlığı tehdit altında ise o zaman anlamı değil, kendisi düşüncenin konusu ve amacı haline gelmektedir. Ancak hayat, demek oluyor ki, esas itibariyle biyolojik olsa da; orada başlar, orada bitmez. İnsanın hayatı dil üzerinden diğer insanlarla irtibatlanarak, zihnî bir boyut kazanır ve anlık bir şekilde verili olanın ötesine de geçerek devam eder. Ferdiyetin diğerleriyle irtibat içinde kazanıldığı düşünüldüğünde; buradaki itibariliğin, bir taraftan ayrışmaya başka bir taraftan da buluşmaya yönelik iki yüzü olduğu fark edilebilir. Kısaca hayat adım adım ictimaîleşerek, ferdi, ictimaîliğin gerisi olmayan ve vazgeçilemez unsuru olarak muhâfaza ederken, farklı mertebeler ve boyutlar kazanır. Bu manası ile hayat, artık insanın en yakın olduğu ilişkiler düzeni, yani dünya hayatı haline gelir ve nihayet bu dünyayı kavramak ve geliştirerek sürdürmek düşüncenin işi haline dönüşür. Bu anlamda düşünce, dünya hayatının nazariyesi olarak isimlendirilerek bu dünyanın bir tür görüşü demek olur. 

İnsanın bir cihetten kendisinde tecelli eden, başka bir cihetten de kendi fiilleri ve bu fiillerin tertip ve intizamından ibaret olan mevcudatı kavraması, ilim ve fikrin mevzusu olduğu için, ilim  ve fikrin mevzusunun mevcut ve madum olması iktiza eder. İslâm düşüncesi de böylece bir taraftan Müslümanlarda tecelli eden başka bir taraftan da öncelikli olarak Müslümanlar ama aynı zamanda bütün insanlar eliyle tahakkuk eden mevcudatı, vücûd ve adem cihetinden, aslî mevzusu olarak üstlenir. Hikmetin ameli ve nazari olarak ikiye ayrılması kadar, fıkhın ekber ve asgar kısımlarına ayrılması yanında ayrıca fıkıh, dilbilimi/nahiv ve hadis alanlarının da yeniden usûl ve füru olarak ayrılması aynı mevkıftan varlık ve mana kazanır.  Böylece İslâm düşüncesi hayatın/amelin bir nazariyesi haline dönüşür.

İslâm düşüncesi Müslümanca hayatın ferdî ve içtimaî, maddî ve manevî pratiğinin bir teorisi olduğu ve bu hayat çok yönlü ve çok mertebeli yaşandığı için, kendisi de çok yönlü ve mertebeli gerçekleşmiştir. Bu düşünce hiçbir zaman bitmemekle birlikte, hayatın ilgilerindeki zorunlu kaymalarla birlikte sorunları ve soruları da kısmen farklılaşmıştır. Sorunlar ve sorulardaki farklılaşmalar ve bunları keşfederek halletme gayretleri kabaca tecdîd ve ıslâh gibi terimlerle isimlendirilmiştir. XVIII. yüzyılda Abdulgani en-Nablusi (ö. 1731), Erzurumlu İbrahim Hakkı (ö. 1780) ve Şah Veliyyullah ed-Dıhlevi (ö. 1762) gibi düşünürler bütün bir mirası yeniden düşünmeye yönelirken ya da Gelenbevi (ö. 1790) gibi düşünürler varlık modalitelerini kendilerine mevzu edinirken klasik birikimi tevarüs etmenin yeni yolları da geliştirilmeye başlanmıştır. Bu yollar arasında özellikle sözlük çalışmalarının önemli bir yerinin olduğu söylenebilir. İstanbul’da Mütercim Asım Efendi’nin (ö. 1819), Kahire’de Murteza ez-Zebîdî’nin (ö. 1791) çalışmaları yanında, Hindistan’da Tehânevî’nin (ö. 1745) çalışmaları, sözlük çalışmaları hakkında temsil gücü yüksek misaller teşkil etmektedir. Yine aynı dönemlerde bir taraftan fıkıh ve usûlü etrafında gerçekleşen çalışmalar kadar dil, mantık ve metafizik alanında telif edilmiş klasik eserler üzerinde yapılan şerh ve hâşiye çalışmaları, bunlar arasında Hasan el-Attâr (ö. 1835) ve Muhammed b. Ahmed ed-Dessûkî’nin (ö. 1815) hacimli hâşiyeleri yanında Zebîdî’nin (ö. 1791) İhya Şerhi, klasik miras ile irtibatın ne kadar canlı olduğu hususunda bir fikir verebilecek eserlerdir. 

Bununla birlikte XIX. yüzyıldan sonra hayat üzerinde haricî faktörlerin tesirinin hızlı bir şekilde artmaya başlamasıyla, düşünce de adım adım “hayatı muhâfaza edecek olanı muhâfaza etmeye” yönelmek zorunda kalmıştır. İslâm dünyasının haricî dünya ile irtibatı daha çok askerî ve siyasî cihetten gerçekleştiği için İslâm dünyası bu irtibatı hayatında tesir ve teessür şeklinde hissetmiştir. Tesir kısaca fiziki nesneler arasında görünen ve güç uygulaması neticesinde ortaya çıkan değişimi isimlendirirken, teessür insanlar arasında gerçekleşen ve tesir edenin değil tesir alanın, neyi nasıl alıp kabul ederek uygulayacağını belirlediği bir ilişki şeklini ifade etmektedir. Tesirde fail tesir eden, teesürde ise tesir alandır. Müslümanların ve İslâm düşüncesinin Batı toplumları ile irtibatının doğrudan fiziki temasın ve fiziki anlamıyla şiddetin söz konusu olduğu bazı alanlarda ve bölgelerde, özellikle sömürge şartlarında bir tesir ilişkisi olduğu söylenebilirse de, ana eğilim hemen her zaman bir teessür ilişkisi olarak tahakkuk etmiştir. Daha kısa ifade etmek gerekirse, en zor şartlarda bile Müslümanlar Batı kültür ve medeniyetinden istediklerini, şartların elverdiği ölçüde, istedikleri şekilde alarak, istifade etmeye çalışmışlardır.

Başta İngiltere olmak üzere Hollanda ve diğer Batı Avrupa devletlerinin Orta Asya’da Mâveraunnehir ve Hârezm’i, bunun alt bölgesinde Sind ve Hind’i, Uzak Asya’da ise Endonezya ve Malezya gibi bölgeleri sömürgeleştirmeleri yanında, Fransızların Kuzey Afrika ve adım adım Afrika’nın daha iç bölgelerinde sömürge faaliyetlerini yürütmeleriyle birlikte, Müslümanlar zorunlu bir şekilde sömürge yapısı adını verebileceğimiz yapısal bir zorbalıkla karşı karşıya kalmışlardır. Yapısal olarak gerçekleşen müdahale hayatın önceliklerini değiştirirken, sömürgeciler bir taraftan Müslümanların yaşadıkları bölgelerin imkanlarını kendi çıkarlarına uygun bir şekilde kullanmaya başlamış, diğer taraftan insanları da kısmen kendi çıkarlarına uygun ve kendi hizmetlerini görebilecek şekilde eğitmenin yollarını hazırlamışlardı. XIX. yüzyıl sömürgeciliğin neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan bütün bir dünyayı, aynı zamanda İslâm dünyasının büyük bir kısmını tahakkümü altına aldığı bir yüzyıl olarak yaşandı. Sömürge haline gelen bölgelerde yaşayan Müslümanlar ellerinden geldiği kadar buna karşı mücadele ettilerse de imkanların büyük bir kısmını ele geçirmiş olan sömürge güçleri ve onların hizmetini yürütecek şekilde yetiştirilmiş olan ve kendilerine sömürgeciler tarafından “yerel elit” konumu verilen sömürge aydınları, kültürü ve düşünceyi sömürgecilerin düşünce ve hayat tarzını yegane doğru  olarak kabul eden bir şekilde dönüştürmeye yöneldiler. Artık Müslümanlar arasındaki aşırı bir ucu temsil eden sömürge aydınları için klasik İslâm kültür, sanat, ilim ve fikir mirası, sadece terk edilmiş olan değil, karşı çıkılması gereken “öteki” konumuna itildi. Bu tavır bazı zamanlarda ve bölgelerde oldukça etkili olsa da hiçbir zaman, Amerikalı ve Avusturalyalı sömürge halkları örneğinde olduğu gibi belirleyici olamadı. İslâm dünyasında Müslümanların hayatından mutlak bir kopuş gerçekleşmemiştir. Bunun yerine sömürgecilerin tesiri ile formu batılı muhtevası yerli bir tanzime yöneliş gerçekleşirken, bu sürecin hem imkanlarını hem de meselelerini müzakere ve mütalaa etmek gittikçe artan bir şekilde düşüncenin mevzûunu oluşturdu. Kısaca fiilî işgal ile başlayan tesir süreci yavaş yavaş bir teessür sürecine dönüşmeye başladı. Buna karşılık sömürgeciliğin ancak bu sürecin bütün yerküre üzerinde etkin olmasını asırlarca engelleyen Osmanlı Devleti’nin gücünde ortaya çıkan zaafla birlikte yaygınlaşabildiğini belirtmek gerekir.  Osmanlı Devleti’nin doğrudan yönetimi altında bulunan topraklarda tesirden daha çok “teessür” olarak nitelenebilecek bir süreç yaşandı. Osmanlı Devleti ve ulemâsı, karşılaşılan meseleleri halledebilmek için kendi yapısında değişiklikler yaparak, kendi ihtiyaçlarını dikkate alarak tanzimat (düzenlemeler) gerçekleştirdi. Bir taraftan toplumsal hayatta yeni bir düzen oluşturulmaya çalışılırken, bunun esasına siyasî kararlar ve siyasî müesseseler yerleşti. Siyasî müesseselerde gerçekleşen değişim, belli ölçüde “Avrupa Konseri”ne katılmanın getirdiği zorunluluklar dolayısıyla bir tesir olarak gerçekleşse de burada amaç hayatın muhafızı olan devleti muhâfaza etmek olarak gerçekleştiği ve varolma iradesi etkin olduğu için bir teessür olarak kavranabilir. Bununla birlikte yapılan tanzimat devleti yapısal olarak değiştirerek muhâfaza ederken, toplum da bu değişime bigâne kalamayarak, adım adım kendisini buna uyarlamak mecburiyetinde kalmıştır. Osmanlı devletinde belirli bir dönemden sonra teessür ile tesir arasındaki mesafe epeyce azalmış, ancak bu durum hiçbir zaman sömürge şartlarını ortaya çıkarmamıştır.  

Yukarıdan itibaren tasvir edilen süreç klasik irtibatların tamamen terk edildiği anlamına gelmediği gibi, klasik birikimle ilgili çalışmalar, XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde  muhtelif şekillerde devam ettirilmiştir. Bunlar arasında klasik eserlerin tercümesi yanında klasik eserlerden istifade ile yeni kurulan mektepler için ders kitaplarının hazırlanması oldukça önemli iki yapısal unsur olarak kendisini göstermektedir. Aynı zamanda hukuk alanında form olarak “yeni” ama muhteva olarak klasik mirastan azami ölçüde istifade edilerek hazırlanan mecelle-i ahkâm-ı adliyye sadece bir hukuk metni olarak değil, bunun ötesinde varlığını ve manasını yaşanan hayattan alarak, hayatı belirli bir düzen içerisinde muhâfazayı mümkün de kılan önemli bir adım olarak önem arz etmektedir. Yine aynı şekilde mesela Mehmed Zihni Efendi tarafından dil alanındaki büyük birikimden istifade edilerek sarf ve nahiv başlıkları altında hazırlanan ders kitapları kadar Diyarbakırlı Said Paşa’nın mecami’u’l-edeb ve Manastırlı Mehmed Rif’at’ın mizanü’l-edeb ismiyle hazırladıkları eserlerde örneklerini gördüğümüz çalışmalar dil felsefesi alanındaki klasik mirası yeni şartlarda istifadeye açarken, aynı zamanda Batı Avrupa’daki birikimden de istifadeyi, bir teessür şeklinde sürdürmenin keyfiyeti hakkında bir fikir vermektedir.  Bu türden çalışmalar Cumhuriyet döneminde de Türkiye’de Ahmet Avni Konuk ve Babanzâde Ahmed Naim’in eserlerinde önemli numunelerini gördüğümüz tercüme ve şerhler ile özellikle Mısır’da ve diğer Müslüman memleketlerde karşımıza çıkan tahkikli veya tahkiksiz neşir, tercüme ve telif çalışmaları şeklinde sürdürülmüştür.

XX. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde neredeyse bütün bir İslâm dünyasının sömürge haline gelmesi, Müslümanların düşüncesini bu şartlarla irtibatlı olarak gerçekleşmeye yöneltmiştir. Sorular öncelikli olarak şu veya bu oranda İslâm’ın medeniyet-i cedîde ile irtibatı çerçevesinde sorulmaya başlanmış ve bu çerçevede cevaplanmıştır. Medeniyet-i cedîde’nin özünde formel bir karakter taşıması ve bunun da formel olarak etkin olmaya yönelmesi, bütün bir hayatı olduğu kadar düşünceyi de siyasallaştırmıştır. Daha önce önemli olmakla birlikte düşüncenin ve hayatın merkezinde bulunmayan ve bu anlamda hayat açısından belirleyici olmayan siyaset, adım adım hayatın ve düşüncenin merkezine kaymıştır. Siyasetin hayatın merkezine kayması ve bütün bir hayata tahakküm etmesi, her şeyi siyasetin ihtiyaçlarına göre tanzim etmesi anlamına geliyordu.  Bu durum büyük ölçüde eğitim ve öğretim faaliyetini vatandaş ve memur/teknisyen yetiştiren formel bir düzenek haline getirdi. Bunun anlamı bürokratik düzenin itibar etmediği ve vatandaşlık kültürüyle irtibatlandırılamayan her şeyin en azından ihmal edilebilir bir konuma düşmesiydi. Burada kısmen klasik birikimden istifade edilse de, okullarda ve üniversitede formu ve muhtevası batı kültüründen tercümeye dayalı daha farklı bir eğitim ve öğretim hayatı teşekkül etti. Bu yeni düzen zahiren sömürge olmamakla birlikte hem form hem de muhteva olarak batı kültürünü nihaî örnek, ya da kadim deyişle mâ bihi’l-istişhâd olarak kabul eden bir hal ve muhteva kazandı.

Sömürgecilik sonrasında, II. Dünya Harbi akabinde ortaya çıkan formel anlamda bağımsız devletlerin genelinde belli ölçüde sömürge şartları benimsenirken, belli ölçüde de farklılık ve kimlikle ilgili talepler zuhur edebildi. Bu talepler mevcut hayatın kökleri ve kökeniyle ilgili oldukları için, zaman içerisinde yeni formlarla klasik birikimin keşfedilerek yayılması ve yayımlanması, artarak devam etti. Özellikle yirminci yüzyılın siyasallaşan hayat düzeninde, Müslümanlar batılılar gibi bir düzen oluşturarak varlıklarını sürdürebileceklerini fark ettikleri zaman, aslında ikircikli bir durumla karşı karşıya kaldılar. Modern anlamda kurumların oluşması bir başarı olarak kabul edilirken, bu başarı, klasik formu ile hayatın aleyhine bir durum da oluşturmaktaydı. Kısacası Müslümanların hayatının medeniyet-i cedîde ile telif edilmesi, karmaşık bir durum ortaya çıkarmıştı.

Arayışlar Dönemi’nin temayüz ettiği cihet, daha önce sadece amelî olarak dikkate alınan çevrenin, yani Batı kültür ve medeniyetinin, nazarî cihetten de dikkate alınmaya başlanması anlamına gelmektedir. Bu çerçevede F. Râzî sonrasında dikkate alınmaya gerek görülmeyen medeniyet birikimi kadar, karşı karşıya kalınan Batı Avrupa da nazarî ilgi çerçevesine girmeye başlamıştır. Dönemin önde gelen eğilimi, parça bütün ilişkisi içinde ortaya çıkmakla birlikte, bu perspektif farklı nedenlerden dolayı, bütün lehine aşma şeklinde gerçekleşmemiş; parçalar, zaman içinde, şartlar müsait olduğunda parçalanmanın zeminini teşkil etmiştir. Bu parçalanma, yine farklı sâiklerle gerçekleştiği halde, bir bütünlük teşkil etmek yerine, daha küçük parçalanmalara vesile olmuş; bütün bu sürecin adına inhitat denilmiştir: yani adım adım sınırlardan geri çekilme, hat kaybı. Bu dönemde İslâm medeniyetinin ilk dönemlerindeki birikim, bir taraftan nazari bir teemmülün mevzusu haline getirilemeden, öylece üstlenilmeye çalışılırken, diğer taraftan Batı Avrupa’daki gelişmeler de, genel tarihi akışa muvafık olarak, bir yüzü ile tanıdık gelmiş; ancak tanıdık gelenin irtibatlı olduğu çerçeve epeyce farklı olduğu için, tam olarak maruf olamamış; maruf olarak gözükenin görünüşü nekre/belirsiz/münker olan cihetini gizlemiştir. Sürecin önemli bir boyutu, belki Müslümanlar arasında yaygın olan “müfred-mürekkeb” ilişkisinin kavramada etkin olan mantıkî/mantıkçı perspektifin, artık yeni hadiseyi, “yeni dünyayı” kavramada yetersiz kalmasıdır. Bu yetersizlik meselesi, aslında karşı karşıya kalınan istilanın bir cihetten tanıdık olmakla birlikte, başka bir cihetten bir yenilik/sapma teşkil etmesi; tanıdık olanın, bir cihetten tahrif edilerek geliştirilmiş olması ile alakalıdır. Mesela siyasetin hayattaki yeri, çok kıymetli olmakla birlikte, tanımlayıcı ve taşıyıcı olmak anlamında merkezi değildi. Yeni karşılaşılan durum ise siyaseti önemli olmanın ötesinde tanımlayıcı ve taşıyıcı esas haline getirmiştir. Daha farklı bir ifade ile en azından zan olarak siyasetin ilmin yerini alacağı varsayılmış ve bunun üzerinden yapılmıştır bütün yapılanlar. Bu durum sadece Batı içinde kaldığı şartlarda, yani XIX. yüzyıl öncesinde, ciddi bir sorun teşkil etmiyordu; ancak XIX. yüzyıldan itibaren Müslümanlar adım adım, her bir yöre farklı bir cihetten bu tavrın istilası ile karşı karşıya kalınca, siyaset/teknik üzerinden gelen istilayı o güne kadar bilinen ve uygulanan ilim üzerinden karşılamanın zaafları ortaya çıkmaya başladı. Bu sürecin bir teorik/nazari bir mesele olarak değil de, pratik/ameli bir mesel olarak yaşanması, amelin nazariyesi olarak gelişmesi gereken ilim ve düşünceye, bu süreci mevzu-u bahis haline getirerek, bununla nazari cihetten yüzleşme imkanını engelledi ve tehir etti. Bunun mantıkla alakası, aslında parça-bütün ilişkisi üzerinden düşünülse de bunun matematik diline aktarılarak, bunun üzerinden bir “leviathan” oluşturmak; bu çerçevede insanların ferdiyetlerini en azından parantez içine alarak, onları sürekli ve yeniden tanımlayan bir formel bir yapının parçası haline getirmek, Müslümanların “öz”leri ile çelişen ve özlerinden vaz geçmeden yapabilecekleri bir şey olarak gözükmedi. Buradaki belirsizlik, kendisini “modern” olanı üstlenenin batılı merkezin bir uzantısı haline gelmesi; Müslümanlar arasında ortaya ortaya çıkan her hareketin bir şekilde bütün bir kopuş anlamına gelmesi gibi garip bir durum ortaya çıkardı. Bu bir adım sonrasında, bütün bir düşünceyi, bütünsel olarak gerçekleştirmeyi; bunun mekanının ve yolunun siyaset olması hasebi ile, siyasallaşmayı da birlikte getirdi. Siyasallaşma kendisini dünyayı “irade ve tasavvur olarak” kavrayan modern yönelişe kaptırınca, her bir oluşum kendisini “kurtarıcı” olarak görme ve sunma eğilimini açığa çıkardı. Modern hayatın mantığı, en azından tümevarım yoluyla tecrübenin genelleşmesi üzerinden toplumsal hayatta da geçerli olanı, olması gereken haline getirirken, Müslüman düşünürler/alimler açısından bu durum çift yönlü bir sorun oluşturdu: Bir taraftan mevcut Müslümanların aleyhine bir durum oluşturduğu için, meşrulaştırılamazdı. Diğer taraftan doğru hayatta zuhur etse de değişmez esaslara/hakk ve hakikate bağlı olmak zorunda idi. Deney ve tecrübeyi/ bu arada toplumsal pratikleri esas alan tümevarımcı mantık tam da bunun aksini ön görüyor ve hakikatin/idealin gelecekte tahakkuk edeceğini; insanların aslında bu dünyada gerçekleşecek olan doğruya doğru, geçmişi aşarak ve bu gününü gelecek açısından geçici olarak kabul ederek, gayret etmesini ön görüyordu. Bunu destekleyen en önemli argüman ise, hayatın bizzat kendisiydi: Buna inanan ve buna göre yaşayan Batılılar yerkürede tahakküm alanlarını genişletiyor, onlara “tarih” hak veriyordu. Bir başka deyişle tarih onların “hak”lı olduklarını gösteriyordu. Tam da bununla yüzleşmek için Müslümanların hem bu sürece nüfuz etmeleri, hem bu sürecin parçası haline gelmeleri, hem de bu süreç ile en azından kendi özlerini kaybetmeyecek şekilde, mesafelerini korumaları gerekiyordu. Bu durumda düşünce mantıktaki burhandan çok, sanat ve özellikle şiir üzerinden kendisini izhar ederek, yer edinmeye çalışmıştır. Arayışlar Dönemi’nin önemli düşünürleri arasında şairlerin bulunması tesadüfi değildir.

Batı ile karşılaşmada en büyük sıkıntı, mecaz ve ironinin hakim olduğu bir söylem dünyasını hakikat olarak kabul etmek ve Batı’nın idealleri ile kendini mukayese ederek, “yokların listesini” çıkarmak olmuştur.  Arayışlar Dönemi düşüncesinin önemli özelliklerinden birisi, yokları tespit ederek, bunları varetmenin yollarının araştırılmasıdır. Buradaki en önemli sorun, Batı dünyasındaki iradeciliğin (voluntarism) usûlü olan inşacılığın (constructivism) fark edilmemesidir. Tarihselciliğin farklı formları olarak idealizm, materyalizm, tarihsel materyalizm, pozitivizm, fenomenoloji, ekzistensializm, hermeneutik, psikanaliz, pragmatizm vs., özünde hakikatin ulaşılan değil, icad edilen bir şey olduğunu var saymaktaydı. Ziya Paşa veya Namık Kemal, buradaki sorunu görmekten çok hissetmişlerdi. Dolayısı ile Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi temsil gücü yüksek bir “düşünce eseri”dir. Batılı ne kastediyor, Müslüman ne anlıyor? Bu çerçevede özellikle Şehbenderzâde’nin Tarih-i İslâm’ı, kendi başına önemli bir eserdir. Tam da bir karşılaşmanın teşhirinin temsil gücü yüksek bir misalidir. Bir tarafta her şeyin, İslâm’ın da ne olduğunu, kurgulama üzerinden bilmeye yönelmiş Batılı, modern tavır; diğer tarafta, ilmin maluma bağlı olduğu, dolayısı ile hakikatin bağlayıcılığına inanan ve bunun genel geçer olduğunu varsayan bir tavır. Bir tarafta siyaset, diğer tarafta ilim. 

Türkiye’nin bunu fark etmesi ile Türk Tarih tezini ortaya koyması arasında derin bir irtibat olduğu kadar, sömürge şartlarında sömürgeci ülkelerin hatt-ı hareketlerine bağlı olarak tarihin tahrif edilmesi ve icad edilecek hakikat örneği olarak “uluslara” tarih icadı, bir ve aynı hadisenin iki ayrı yüzüdür.

Mevcut durumda siyasî alandaki başarı kadar başarısızlık da İslâm dini ve medeniyetinin mahiyeti ile uyuşmadığı için Müslümanca hayatın ve düşüncenin aleyhine bir durum ortaya çıkarmaya başlamıştır. Siyasî alanda başarı formelliğin Müslümanlar eliyle etkin olması ve ortaya çıkan düzenin, Müslümanları Müslümanlar eliyle dünya sistemine entegre etmesi veya Müslümanların kendi kendilerini dünya sistemine entegre etmesi anlamına geldiği gibi, başarısızlık da en kaba hali ve anlamı ile sömürgeciliğin devamı anlamına gelmekteydi. Genel olarak Müslümanların karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, başarı olarak kabul edilen her adımın, Müslümanca yaşama aleyhine atılmış bir adım olabilme hususiyetinin adım adım zuhur etmesidir.

Siyasî iktidarı elde etmek bir taraftan emperyalistlerin elinden bazı alanları kurtarmak gibi görünse de, mahiyeti icabı bu alanlar, modern dönemde istiğna iddiası çerçevesinde kazandıkları konum ve taleplerden dolayı İslâm’ın ilkeleriyle, yani Müslümanca yaşama ile uyuşmamaktadır. Hakimiyetin kayıtsız şartsız talep edildiği, sınırların sadece uluslararası güç dengeleri tarafından çizildiği, ekonomide ahlâktan daha çok çıkarın tayin edici olduğu, sanatın ahlâktan koptuğu, bilim ve teknolojinin iktidar ve güç arayışının en temel aracı haline geldiği şartlarda başarı, Müslümanca hayattan kayıp anlamına da gelebilmektedir. Bu durum ekonomik alan kadar sanat ve bilim alanı için de geçerlidir. Ekonomide elde edilen her başarı, şimdiye kadar göründüğü kadarıyla, Müslümanca yaşama aleyhine bir gelişme olarak taayyün etmiş olduğu gibi, sanat alanı da farklı bir durum arz etmez. Benzer bir durum bilim için de geçerlidir. Bilim alanında elde edilen her başarının Müslümanca yaşamayı problemli hale getirebilecek bir kaybı temsil edebilmesi, meselenin vehameti hususunda açık bir fikir vermektedir. Bununla birlikte şunu unutmamak gerekir: İslâm düşüncesi başından itibaren bütün bu alanlarda mevcut olduğu için, sorun İslâm veya düşünceyle alakalı olmayıp, ortaya çıkan medeniyet-i cedîde’deki istiğna yönelişiyle alakalıdır. Eğer istiğna yönelişi ittiba ve ihtida ile aşılacak olursa, yerinden edilmiş bütün alanlar hayatın kendi bütünlüğü içerisinde yeniden asli yerlerini bularak, hem Müslümanlar hem de insanlık için yeni varoluş imkanları ve yeni bir dünya düzenine zemin teşkil edebilir.

Bu dönemde ortaya çıkan sorun alanlarından birisi, kavramlar ile alakalıdır. K. Kerim’de ilk nazil olan ayetin “oku” emriyle başlamasının kullanım şekilleri kadar, tasavvur ve ilim ile ilgili olarak ortaya çıkan karmaşa ve karıştırma, bir taraftan teessürün tesire dönüşmesini engellerken, başka bir taraftan da ortaya çıkan sonuçların herhangi bir şekilde Müslümanların özüne dokunmadığı ve dokunamayacağını da göstermektedir. Kısaca Müslümanlar en zor şartlarda bile bildiklerini okumaya devam etmişlerdir.

Bu dönemin önemli kavramlarından birisi de, yine mantık esaslı, “tasavvur” kavramıdır. Kartezyen “tasavvur” (alm. Vorstellung) ile Şemsiyye’nin “tasavvur”unu aynîleştirerek meseleye yaklaşmak, Kartezyen tavrın tuzağına düşmeyi mümkün kılan bir “naiv”liği hazırlamıştır. Bu durum bu gün de devam ediyor gibi gözükmektedir. Tasavvur tabirinin yaygın kullanımı bu yönden özellikle irdelenebilir. Ama aynı zamanda Konstruktivizm’in “yapılandırmacılık” adıyla, çocuk merkezli eğitim şeklinde alımlanması, bildiğini okumanın arzu edilmeyen, ama temsil gücü yüksek misalleri arasındadır. Benzer bir durum “ilim” tabiri için de geçerlidir. İnsanların kurduğu bir yapı olarak ilim ile insanların varlık ile irtibat içinde kazandığı ve kendisini varlığın bir parçası olarak etkin olmaya muktedir kılan ilim arasındaki farkın burada biraz daha ele alınması gerekir.

Tam da bu noktada Oryantalizm’in anlaşılmasında ortaya çıkan sorun, kendi başına önemlidir. Oryantalizm’deki konstruktivist ciheti ihmal edip, oradaki “teorik ciheti”, “kullanılan şablonları”, bu “şablonların nasıl kurulduğunu” dikkate almadan, sadece kullandıkları metinleri doğru anlayıp anlamadıkları gibi bir soruyla yaklaşmak, oryantalizmle karşılaşmamak demektir. Oryantalizmin en büyük başarısı, İslâm medeniyetini bütün unsurları ile fosilleştirerek geçmişinde yok etmesidir. Orada sadece en iyi ihtimalle insanlığın bir grubunun geçmişi bulunur; orada insanlığın bugünü ve geleceği ile alakalı bir şey söz konusu değildir. Bunun nasıl bir tesir alanı oluşturduğunu fark etmek için “İslâm Felsefesi” tabirinin bugün nasıl ve ne için kullanıldığına bakmak yeterlidir.

Müslümanların hayatında belli bir yer edinen bir fenomen olarak oryantalizm düşünce açısından önem arz etmektedir. Oryantalizm klasik İslâm düşüncesi ile bir tür ilgiyi ifade ettiği için, nev-i şahsına münhasır bir faaliyet şeklidir. Bu faaliyet şekli ve ilgi tarzının en önemli özelliği, mevzûunu fosilleştirmesidir. Oryantalizmin, klasik mirasa yönelik ilgiyi canlı tutması açısından bir anlamı olsa da, bu ilgi, mevzûunu fosilleştirdiği için Müslümanlar açısından mirasın ihya edilerek sürdürülmesinin tam da aksi bir netice ortaya çıkarmaktadır. Özellikle dinî ilimlerle meşgul olanların oryantalizmle olan yakın irtibatı, onların bu birikimi ihya etmesinin önündeki metodik engel olarak gözükmektedir.

II. Dünya Harbi sonrasında Avrupa’nın taşralaşarak, Avrupa’lı emperyalist ülkelerin güç kaybetmesi, Müslümanlar ve İslâm düşüncesi açısından da yeni sorunlar ve sorular ortaya çıkardı. Formel olarak siyasî bağımsızlık kazanmış ülkelerin siyasî sistem sorunu kendisini gösterirken, yeni nesillerin eğitimi yanında ilim ve araştırma alanlarının nasıl tanzim edileceği, önceleri cevabı belli sorular olarak kabul edilerek, sömürge şartlarının kısmen sorgulanması ama esas itibariyle içselleştirilerek sürdürülmesi, sorunları daha da derinleştirdi. Ekonomik olduğu kadar sosyal  ve ilmi-fikri olarak sömürgeci “ana vatan”a bağımlı “elit”ler, sömürge aydınları olarak, idare-i maslahat’ı başarı olarak kabul ediyorlardı. “Gelişmekte olan”, “az gelişmiş”  gibi isimlendirmeler üzerinden objektif bir vakıa görüntüsü da kazandırılan sömürge yapılarının sürdürülme siyasetinin söylemleri, en iyi niyetli söylemlerde bile, Müslümanların önüne “muasır medeniyet seviyesine” ulaşmayı bir hedef haline getiriyordu.

Önemli sorunlardan birisi yaşayan Müslümanlar ve Müslümanlığın değersiz kabul edilmesi ve herhangi bir şekilde ilmin mevzusu haline getirilmemesi idi. Bu hususta yapılan çalışmalar ise Batı’nın tesir tarihi olarak kurgulanan modernleşme teorileri çerçevesinde batılılar tarafından yürütülmekte ve bu süreçte rol alan Müslümanlar, toplumun aydınları olarak sunulmakta idiler. Müslümanların ne anlamda araştırma konusu olacağı, Batılıların (burada özellikle NATO’nun ve bu pakta mensup ülkelerin önemli bir yeri vardır)  siyasî ilgi ve çıkarları ile doğrudan alakalı olduğu gibi, İsrail ve Filistin, Yahudi kökenli Batı dünyasında etkin bir network tarafından Müslümanlar ile ilgili araştırmaların önemli bir ilgi odağını teşkil etmekte idi. Bu durum aynı zamanda farklı unsurların etkin olması ile Müslümanlar arasında bazı radikal grupların ortaya çıkarılarak, Müslümanlar arasında ihtilafın ve çatışmanın arttırılması yanında, bu çatışmada ortaya çıkan görüntülerin kullanılarak, Müslümanlar hakkında, onlar üzerinde muhtelif operasyonları geniş halk kitleleri nezdinde meşrulaştıracak tasavvurlar oluşturulmuştur. Bu eğilim zirvesine 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen “uçaklama” hadisesi ile ulaşmıştır.

Yaşayan Müslümanlar ve Müslümanlığın değersiz kabul edilmesine katkıda bulunan diğer bir eğilim ise, Müslümanlar arasında etkin olan temel iki formda karşımıza çıkmaktadır: Bunlardan birisi modernizm, diğeri ise kısaca selefîciliktir. Modernizm İslâm medeniyet birikimini atılması gereken bir yük olarak anlamsızlaştırırken, selefîcilik dini bize ulaştıran en sağlam ve vasıtasız yolu, batılı baskın yönelişlerin tesir alanında ya sınırsız yorumlara açarak veya lafızların sözlük manalarına indirgeyip, günümüz insanının gözünde anlamsızlaştırarak, terk ederek, dini hayatın dışına atmanın işbirlikçileri olarak kendilerini göstermişlerdir.

Artık yavaş yavaş tamamlandığını ve yeni bir dönemin alametlerini gördüğümüzü söyleyebileceğimiz Arayışlar Dönemi, farklı cihetlerden Batı kültür ve medeniyet birikiminden istifadeyi belirli bir yöntem ve programa bağlama gayretlerini de birlikte getirmiştir. Bunlar arasında “İslâm Sosyalizmi” gibi yaklaşımlar kadar, Bilginin İslâmîleştirilmesi, Bilginin Batılılıktan Kurtarılması (De-westernization of Knowledge), Sosyal Bilimlerin İslâmîleştirilmesi gibi gayretler bulunur. Bununla birlikte bugün artık “bilme” ile “olma”, yani bilerek varolma ve ne olduğunu bilme arasındaki derin irtibatın fark edilmesine bağlı olarak, bu arayışların, sorunların çözümü için en azından yeterli olmadığı da ortaya çıkmıştır. 

Günümüzde gelinen noktada artık Batı Müslümanların geleceğini temsil etmiyor. Bugünümüz açısından Batı, mevcudu muhâfaza etmeye çalışan güçsüz ama tecrübeli, tecrübesini kullanarak yaşayabilen bir ihtiyara benzemektedir. Bu durum Batıyı Müslümanlar için bugün artık yavaş yavaş bilginin konusu haline getirmektedir. Her ne kadar Batı birçok alanda hala bilginin kaynağı gibi kullanılsa da hayatın bizzat kendisi böyle bir şeyi anlamsız kılmaktadır. Bilmenin yapabilme ile olan derin irtibatı fark edildikçe, varolmanın ancak bilfiil mümkün olduğu ve bunun da ancak kendi “leh ve aleyhi”nin farkında olmak ile derin irtibatı keşfedilecektir.

Batı ve bütün bir İslâm medeniyet mirası, bugünkü Müslümanların bir taraftan hayatlarının bir parçası olması hasebi ile irtibatlı oldukları bir bilgi kaynağı iken, diğer taraftan da varlıklarını sürdürürken istifade edecekleri, bu anlamda bilginin konusu olmak durumundadır. Batı artık bir adım önde değil, bizimle beraber, aynı sırada bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda Müslümanların ortaya koyacakları hal çarelerinin sadece kendileri için değil, bütün insanlık için olacağı anlamına gelmektedir. Post-West dönemi artık bir post-order olmaktan çok, yeni bir düzenin teşekkül edeceği bir dönem olacaktır. Bununla ilgili atılacak her adım, Arayışlar Dönemi’nin tamamlandığı/tamamlanması anlamına da gelecektir. Bu manada Arayışlar Dönemi’ni takip edecek evre hakiki manası ile ihya ve tecdid dönemi olacaktır ki, bu aynı zamanda Müslümanların kendi imkanlarını etkin kılmaları anlamına gelmektedir.

Kısaca ifade etmek istersek XIX. ve XX. yüzyıllarda İslâm düşüncesinin meseleleri, başarı ile başarısızlık arasında mahiyet farkının adım adım ortadan kalktığı/bulunmadığı bir sahnede varlık kazanmıştır. Temel sorulardan birisi işte bu sahnenin kendisini yeniden düşünmek ve bu çerçevede başarının, yeniden sulh ve salah üzerinden felahı sağlayabildiği konuma getirilmesiyle alakalı görünmektedir. Bu da İslâm düşüncesinin artık yavaş yavaş “başarı” kavramını terk ederek, salah üzerinden felaha yönelmesini gerektirmektedir. Salah, hayatın hakikilik ile, bu da samimiyet üzerinden yaşanmasıyla alakalı olduğu gibi; hakikiliğin en önemli özelliği de onun, varlığı, insani varlığı ve insani varoluşu bir ubudiyet olarak yeniden keşfederek, tüm bunları âlemlerin Rabbi ile irtibatı içinde tavizsiz bir şekilde muhâfazaya öncelik vermesidir. İnsanî varoluşu tavizsiz muhâfaza salahı getirmekle birlikte, bunun felahı sağlaması, insanlıktan Müslümanlığa geçişle, bu da ancak hakikate sadakat ile mümkün olacaktır. Hak ve hakikate sadakat, ancak felahı getirebilir ve hayatı, hem yakın hem de uzak anlamı ile, gayesine ulaştırabilir.

Yeni bir Tahkîk için: Tağyîr, Taʻdîl, ve Tebrîd Arasında Nazarî İlimlerde Yeni Arayışlar

Bilim felsefesi açısından doğayı bilmek, büyük oranda, doğadaki ritim, periyot, simetri, oran-orantı (nisbet), form, kod, mod, kısaca ilişkileri, süreçleri ve örüntüleri bilmek, daha teknik bir deyişle mekan-zaman içindeki olgu ve olayların yapısal özelliklerini soyut kavramsal şemalara dönüştürmektir; buna kısaca “mahsûsu maʻkûle tercüme ederek belirli bir nedensellik (düzen) içinde idrâk etmek” de denilebilir. Şüphesiz bu tür bir bilmekten amaç, en nihayetinde, olgu ve olayları insan için açıklanabilir, çözümlenebilir ve anlaşılabilir kılarak gelecekteki muhtemel oluş ve ilişki durumları hakkında bir ön-görü elde etmek, dolayısıyla anlamlandırabilmektir. Benzer yöntemin, olgu ve olayların doğasından kaynaklanan farklılıklar mahfûz kalmak kaydıyla, hayat/tarih için de geçerli olduğu, en azından İbn Haldûn’dan beri kabul edilmektedir. Ancak, hayata ilişkin olgu ve olaylar bizâtihi, Doğa’daki gibi yalnızca faktörler tarafından değil, eş-zamanlı olarak aktörler tarafından da örülmekte; bu nedenle muazzam çeşitlilikteki değişkenler, olgu ve olayların meydana geldiği anda fark edilememektedir. Yine de hem Tabiat’ta hem de Hayat’ta/Tarih’te değişim, başkalaşım, dönüşüm, yenileşme, artık nasıl ifade edilirse edilsin, gelişi güzel değil, yukarıda işaret edilen özellikleri hâiz bir biçimde fraktal tarzda gerçekleşmekte, kendini dengeleyen bir oran-orantı(nisbet)içinde cereyân etmektedir.Tabiat’ta kolay olsa da Tarih’te bu tespiti yapmak için en azından, tarihî olgu ve olayların nesnelleşmesi (objeleşmesi); başka bir deyişle bilen ile bilinen arasına mesafe girmesi gerekmektedir. Bilgi nazariyesi açısından, olgu ve olayları istidlâlî-çıkarımsal-gidimli akıl ile açıklamak, çözümlemek ve anlamak için, bilen öznenin deneyimi ile deneyimlenen nesne arasında bazen mekâna, bazen zamana ilişkin bir boşluk olması kaçınılmazdır ki, bu boşluğu gidermek, özne ile nesne arasında bir ilişki kurmak ve bu ilişkiyi sonsuza giden bir seri olarak sürekli tüketmek, tüketmeye çalışmak, “o şeyi bilmek” demektir.

Yukarıda özetlenen bakış açısından incelendiğinde İslâm medeniyetinde Yenilenme Dönemi’nin sonlarından itibaren, muhtelif coğrafyalarda, fraktal algoritmanın doğası gereği, siyâsî, iktisâdî, askerî, dinî, ilmî, kısaca maddî ve manevî değişkenlerde hasıl olan sıkıntıları fark eden bilginlerin arayışlarına şahit olunmaktadır. Bu arayışlarda coğrafî bölgelere göre mahallî şartlardan kaynaklanan yoğunluk ve zaman farkı görülse de muhâsebe etme ve kavramsallaştırmanın doğasına uygun bir biçimde bizâtihi arayışın kendisi mevcuttur. XVI. yüzyılın sonunda Gelibolulu Mustafa Âlî, Hasan Kâfî ile XVII. yüzyılın ilk yarısında Koçi Bey ve Kâtib Çelebî bu arayışın habercileri gibidir. XVII. ve XVIII. yüzyıllar boyunca Osmanlı Ülkesi’ndeki bu arayışı temsil eden siyâsî, dinî ve ilmî sınıflara mensup isimlere ve temel kaygılarına Muhâsebe Dönemi’nde ayrıntılı olarak işaret edilmişti. Ancak, yukarıda denildiği üzere, günümüzden bakılınca, fraktal algoritmaya uygun olarak tüm İslâm coğrafyasında benzer bir sürecin mevcut olduğu ve bu sürecin tıpkı Osmanlı Ülkesi’ndeki gibi, XVIII. yüzyılın sonu ile XIX. yüzyılın başlarında yoğunlaştığı görülmektedir. Örnek olarak şu isimleri zikredebiliriz: Malay dünyasında, İbrahim Gûrânî’nin öğrencisiAbdurraûf es-Sinkilî (ö. 1693) ve Yusuf Makassarî (ö. 1699); Hindistan ve Hicâz’da  Şah Veliyullah ed-Dihlevî (ö. 1762) ve Muhammed Murtezâ ez-Zebîdî (ö. 1791); Çin’de Muhammed Emîn olarak da bilinen ve Hicâz’da İbrahim Gurânî’nin talebeliğini yapmış Ma Mingxin (ö. 1781); Hicâz’da Muhammed Abdulvehhâb (ö. 1792); Doğu Afrika’da Hevsâ dilinde Osman dan Fodio olarak tanınan Osman b. Fûdî (ö. 1817); Hindistan’da Abdulazîz ed-Dihlevî (ö. 1824); Yemen’de Sâlih b. Mehdî Makbelî (ö. 1696), Muhammed eş-Şevkânî (ö. 1834) ve Libya’da Muhammed es-Senûsî (ö. 1859). 1860’dan sonra ise bu arayışın hem siyasî hem de entelektüel alanda nicel anlamda arttığı, nitel anlamda yoğunlaştığı ve derinleştiği görülecektir. Bunun muhtemel nedenleri arasında 1860-1914 arasında kapitalist-emperyalist ve kolonyalist siyâsetin sonuçlarını devşiren Batı Avrupa devletlerinin her alanda mutlak bir üstünlük elde etmesi ile kapitalist-emperyal-kolonyal bir içerik kazanan bilginin, gerçekliği ve doğruyu araştıran zihnî-nazarî bir uğraşı olmaktan çıkarak teknik ile tam anlamıyla entegre olması ve hızlı bir biçimde teknolojiye dönüşerek beşerî ve toplumsal yaşamı yoğun bir biçimde belirlemeye, hatta yönlendirmeye başlamasıdır.

İslâm medeniyetindeki farklı coğrafyalarda ve değişik alanlarda vuku bulan bu arayış şüphesiz çok daha geniş ve ayrıntılı araştırmaların konusudur. Aşağıda, bu arayışın nazarî ilimler açısından ne anlam ifade ettiği; daha da açık ve seçik bir ifade ile Batı Avrupa’dan gelen yeni bilme tarzının neden olduğu kriz ortamında bilginlerin ne tür refleksler geliştirdikleri üzerinde durulacak, ana eksen İstanbul merkezli Osmanlı ilim hayatı olmakla birlikte gerektiğinde diğer coğrafyalardaki gelişmelere de atıfta bulunulacaktır. Hatırlanacağı üzere Muhasebe Dönemi nazarî ilimler açısından ele alınırken XVII. yüzyıl Osmanlı felsefe-bilim hayatının en önemli kavramının bunalım; XVIII. yüzyıl Osmanlı felsefe-bilim hayatının en önemli kavramının ise arayış olduğu söylenmiş; bunalım ve arayışın geldiği nihâî noktada ise tatbîkî bilgi kavramının belirleyici olduğu belirtilmişti. Bunun en temel nedeninin bekâ-i devlet endişesinin öne çıkması olduğu ifade edilmiş ve mukâbele-i bi’l-misl kavramının her türlü bilgi için bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılmaya başladığı vurgulanmıştı. Neticede bilgiyi bütüncül bir hayat görüşü içinde idrak eden âlim değil, askerî teknolojiye sahip mütefennin zâbit yetiştirmenin amaçlandığına; bu nedenle devlet tarafından eğitim ve öğretim kurumlarıyla büyük oranda bilgiye el konulduğuna ve bilginin de ancak ve ancak geleceği kurmak için ifade ettiği değer bakımından itibara alındığına işaret edilmişti. Elbette tüm bu nazarî mülâhazalar ve tespitlerin, dönemin siyâsî, iktisadî ve ictimaî değişkenleri, kısaca tarihî bağlamı dikkate alındığında bütüncül ve anlamlı bir çerçeve sunabileceği göz ardı edilmemelidir.

Bu çerçevede ilmî açıdan dönemin üç temel yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Birinci yaklaşım bilgiyi, hayat görüşü ve evren resmi ile ikisinin hâsılası olan dünya tasavvuru açısından ifade ettiği anlamı ve toplumsal oryantasyonunu fazla dikkate almadan, tarihsel sürekliliği de fazlaca önemsemeden askerî ve teknik kaygılarla dikkate alır. Bu nedenle bu yaklaşımda kadîmin terk edilerek yerine, üzerinde kurulduğu varlık-bilgi-değer şemasının hesabı verilmeksizin cedîdin ikâme edilmesi, yani tebdîl hatta tağyîr esastır. İkinci yaklaşım, tam tersine, bilgiyi, elden geldiğince ve özellikle yeni bilginin doğası el verdikçe, tarihsel sürekliliği göz önünde bulundurarak mevcut hayat görüşü ile yeni evren resmi arasındaki entegrasyona dayalı, makul bir süreç içinde teşekkül eden yenilenmiş bir dünya tasavvuru verecek biçimde ifade etmeye çalışır ve örtülü olsa da toplumsal oryantasyonunu göz önünde bulundurur. Bu yaklaşımda özellikle kadîmden cedîde geçiş anlamlı ve bütüncül bir süreç olarak düşünülür; cedîdin üzerinde kurulduğu varlık-bilgi-değer şemasının hesabı, kadîm şemalarla, en azından ilkeler açısından, irtibat noktalarına işaret edilerek verilmeye çalışılır ki, kısaca buna bir tür taʻdîl çalışması denebilir. Üçüncü yaklaşım ise yeni bilme tarzının ürettiği dünya resmini dikkate almadan her alandaki kadîm bilgi birikimini ve bahusus yorumlarını yeniden ifade etmeye devam eder. Bu yaklaşımda artık fiilî gerçeklikten daha çok kadîm kültürün hem kavram hem de yargı cihetinden ürettiği nazarî gerçeklik daha önemlidir. Bu nedenle bu yaklaşımda bir arayış yoktur. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, tarihte üretilmiş varlık-bilgi-değer manzûmesinin içeriğini, yani mefhumunu dikkate almadan onun lafzî küresinde soluklanmaya ve maddî ile manevî fiilî gerçeklikten kopuk bir tür tekrar içinde bitkisel bir yaşam sürmeye devam eder (tebrîd). Her üç yaklaşım, tarihsel süreçte elbette hem tonları değişen farklı renklerde alt öbekler oluşturmuş hem de içerikçe değişerek evrilmiştir. Örnek olarak birinci yaklaşımın mensuplarının bir kısmı süreç içinde yeni bilginin askerî ve teknik önceliğinin ötesine geçerek, hem evren resmini hem de bu evren resmine dayanılarak üretilen farklı çağdaş dünya tasavvurlarını benimsemeye başlamış, giderek mensup oldukları hayat görüşünden uzaklaşmış, medenî aidiyetlerini kaybetmiş, tüm bunların neticesinde kendi toplumlarına yönelik mesuliyetlerini de terk etmişlerdir. İkinci yaklaşım, günümüzde kısmen devam etse bile, bilimlerdeki sürekli ve hızlı gelişmeleri takip edemeyerek, ürettikleri çerçeveleri güncellemede yetersiz kalmış, neticede tam anlamıyla bir varlık-bilgi-değer manzûmesi kurma başarısı gösterememiştir. Daha çok ya kadîm üzerine tarihsel araştırmalar yapmakla ya da cedîdin sonuçları üzerine eleştirel yazılar kaleme almakla yetinmişlerdir. Üçüncü yaklaşım ise günümüzde temel yapısını sürdürmekle birlikte, bir iddia ve teklif olmaktan daha çok tarihsel bir söylem ve retorik üreten politik-dinî ideolojilere dönüşmüştür.

Şüphesiz tam bu noktada işaret edilmesi gereken en önemli nokta genel anlamıyla Batı’da gelişen yeni bilme tarzının da söz konusu tarihsel süreçte kendini dönüştürmesi, yenilemesi ve sürekli olarak yeniden ifade etmesidir. 1543’ten itibaren başlayan Kopernik – Galileo – Kepler – Descartes – Newton’a kadar devam eden süreçte empirik – mekanik – matematik karakterli yeni bilme tarzı daha çok evren resmi üreten bir yöntem iken, özellikle Fransa’da Aydınlanma hareketiyle bir hayat görüşüne hatta görüşlerine dönüşmüş; tarih-üstü ve aşkın bir yöntem olarak kabul görmüştür. Kant, Tevrat ve İncil’i tarihî birer metin olarak okuma iddiası taşıyan kritik kavramını temel alarak inşa ettiği kritik felsefe yaklaşımıyla yeni bilme yöntemini de beşerîleştirdi ve tarihselleştirdi, ancak aynı zamanda felsefî temellendirmesiyle yeni bilme yöntemini tam anlamıyla yek-pâre, bütüncül bir dizge olarak kurdu. Kant’ın çabası, özellikle Alman düşünce geleneğinde hem bilimi tarihsel bir entite olarak kabul etmenin yolunu açtı, hem de beşerî ve toplumsal bilimlerin yani geistik(manevî) bilimlerin kurulmasına giden süreci başlattı. Ancak yeni bilginin toplumsal oryantasyonu, yani sadece zihnî bir yöntem değil bir yaşama biçimine dönüşmesi, büyük oranda XIX. yüzyılın başında Humboldt eğitim-öğretim anlayışı ve bu anlayışa dayalı eğitim-öğretim kurumlarıyla başlar; bir dizge olarak kadîm Kilise zihniyetinin tam anlamıyla tasfiyesiyle birlikte yeni bilgi ortak aklın, vicdanın ve dilin ayrılmaz bir parçası hâline gelir.Yeni kimya bilimi örneğinde görüldüğü gibi bilimsel bilginin başta tarım olmak üzere kamusal yarar için kullanılmaya başlanması, mikrobun ve aşının keşfi ile sağlık sektörüne girmesi vb. gelişmeler bilimi tedricî olarak kamusal kıldı; özellikle askerî ve savaş teknolojileriyle desteklenen bu yaklaşım en nihayet yaşamı “bilim-teknik” kavram çiftine entegre etti; bu kavram kısa süre içinde, XX. yüzyılın başında “teknik-bilime” yani teknolojiye evrildi; her iki dünya savaşından sonra ise yüksek teknoloji hem bilimi hem de yaşamı düzenleyen bir özellik kazandı; giderek bilgiyi belirleyen ve yönlendiren merkezî bir konuma yükseldi; bir tür düşünce tarzına dönüştü.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında biyolojinin Evrim Teorisi üzerinde yeniden kuruluşu, bu teorinin beşerî ve toplumsal nazariyelerce kullanılması; Öklit-dışı geometrilerin öne çıkması; kozmoloji ve astronomide ortaya çıkan yeni çığır açıcı görüşler; görelilik nazariyesinin ve akabinde kuantum nazariyelerinin formüle edilmesi, beşerî ve toplumsal bilimlerin yeniden örgütlenmesi; özellikle tarih biliminin tüm beşerî etkinliklerin ayrılmaz bir boyutu haline gelmesi; felsefî ideolojilerin siyasî yönetim biçimlerine dönüşmesi, genetik biliminin yükselmeye başlaması, yaşanılan toplumsal sorun ve büyük savaşlar, tüm diğer gelişmelerle birlikte tarihte ilk defa, tüm farklı görüşlere rağmen, Bâbil – Yunan – İslâm – Yeniçağ Avrupa medeniyet ve kültür havzalarında ana ekseni bir hakikat ve doğruluk arayışı olarak bilme ve bu bilgiye göre eyleme etkinliğini, belirli bir çekirdek rasyonaliteyi barındırmakla birlikte, Hessen – Grossman tezi çerçevesinde tarih-üstü ve aşkın bir yöntem olmaktan çıkardı ve zaman-mekan bağımlı, beşerî ve toplumsal koşullarla kayıtlı, tarihsel bir inşâ, dolayısıyla, önemli olsa da, insana ilişkin çeşitli etkinliklerden sadece biri hâline dönüştürdü. Bu yaklaşım özellikle 1960’lardan sonra yaygınlaşan post-modern söylemle birleşerek bir tür felsefî öğretiye hatta ideolojiye yelken açtı. Tüm bunlara rağmen günümüzde bilim, tecrübî-istidlâlî-riyâzî bir bilme yöntemi olarak hem küçük hem de büyük-ölçekte Evren’in mekân-zaman içindeki davranışının(hareket) formel bilgisini devşirdiğimiz soyut entiteleri üretmeye devam eder. Bunun yanında hem canlı hem manevî bilimlerin, hatta paylaşılabilirlik iddiası taşıyan tüm bilgi türlerinin belirli oranlarda kullandığı, kullanmaya çalıştığı bir düşünme tarzı, bir yöntem olma özelliğini sürdürür.

Batı Avrupa’da ortaya çıkan yeni bilme yönteminin bu kısa özetinin verilmesinden maksat; başta Osmanlı Ülkesi’nde olmak üzere İslâm coğrafyasındaki bilginlerin ve entelektüellerin kendine konu kıldığı bilimin sabit ve mutlak bir entite olmadığını göstermek, onun hızlı ve dinamik bir biçimde değiştiği, geliştiği ve başkalaştığına işaret etmektir. Dolayısıyla her bir dönemde konuyla ilgili üretilen resim ve yorumun kendi bağlamı içinde, o bilginin ve entelektüelin muhatap olduğu bilme etkinliğine ilişkin bir anlam ve değer taşıdığı gözden ırak tutulmamalıdır; çünkü resim değiştikçe yorum da değişecektir. Örnek olarak Başhoca İshak Efendi’nin muhatap olduğu bilim ile Mustafa Sabri’nin ya da Tabatabâî’nin, Nakîb el-Attâs’ın ya da Şâkir Kocabaş’ın muhatap olduğu bilim farklı bir içeriğe sahip olduğundan, doğal olarak yorumlar da farklılaşacaktır. Bunun yanında henüz Osmanlı Devleti ayakta iken bu siyasî yapıya sahip bir bilginin psikolojik-manevi gücü ve özgüveni ile mesela bir sömürge ülkesinde üretim yapan bir bilginin psikolojik-manevî gücü ve özgüveni arasında doğal olarak bir fark bulunacaktır. Ayrıca İslâm coğrafyasında değişik bölgelerde ortaya çıkan entelektüel üretimlerde hem dış-siyasî güçlerin hem de iç-siyasî otoritelerin yönlendirmeleri göz-önünde bulundurulmalı; ulusal öncelikli yorumlar genelleştirilmemelidir. Bundan daha önemlisi, özellikle kadîm kültürü bilmeyen entelektüellerin Batı-Avrupa’daki bilme etkinliğini çeşitli açılardan eleştiren bilim adamları, filozoflar ve aydınların düşüncelerini, bağlamı mevcut olmadığı hâlde, kendi bölgelerine taşımaları ve yeniden üretmeleri de sahîh dönüşümlere neden olmamış ve ciddî arayışların önünü açmamıştır.

Bu çerçeveden bakıldığında, XIX. yüzyılın başlarında birinci yaklaşımı temsil gücü en yüksek örnek İshak Hoca’dır. Elbette mühendishanelerin kuruluş amacı etrafında Hüseyin Rıfkı Tamânî ve takipçileri bu yaklaşımın hazırlayıcıları olarak görülebilirler. İshak Hoca’nın farkı Batı Avrupa’da gelişen bilim dallarını bilinçli ve dizgeli bir biçimde aktarmasında yatar. Mecmûʻa-i ulûm-i riyâziyye adlı dört ciltlik eseri bu konudaki en güzel örnektir; eserin dîbâcesinde tüm bilim dalları askerî ve savaştaki faydaları cihetinden ele alınmış; deyiş yerindeyse bilimler, Mehmed Emin Şirvânî’nin XVII. yüzyılın başında telif ettiği el-Fevâidu’l-hâkâniyye li-Ahmedi’l-Hâniyye adlı eserindeki tasnifi andırırcasına, savaş kavramı merkeze alınarak tasnif edilmiştir. Halefleri gibi İshak Hoca’nın çalışmalarının amacı çok değişik parametreler açısından tartışılsa da, onun eserlerinde bilimsel bilgi kavramının değil muhtelif konularda Batı Avrupa’da üretilen bilimsel maʻlûmâtın askerî-teknik kaygılar göz önünde bulundurularak aktarıldığı, hatta tercüme edildiği söylenebilir. Bu etkinliğin kendi içindeki anlamı ve değeri, hiç şüphesiz, süreç içinde bu malumat ile yetişmiş kuşakların yeni bilme tarzına, yeterli imkânları edindikçe nüfuz etmesini sağlayacak alt yapıyı oluşturmasıdır. Ancak bu süreç, kadîmi de yeterli bir şekilde bilmeyen sonraki kuşakların yeni bilme tarzının varlık-bilgi-değer dünyasına -habersiz- dahil olmalarına neden olmuş; bilimsel maʻlûmât bilimsel bilgiye dönüştükçe öncelikle anlam dünyası, mevcut bilginin moral zemini, giderek hayat görüşü başkalaşmış; doğal olarak dünya tasavvuru da dönüşmüştür. Bunun sonucunda ya kadîmden tamamen kopuş gerçekleşmiş ya da kadîm hayat görüşü ile cedîd dünya tasavvuru arasında kalan çatışkılı zihinlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Emin Paşa, Hamdi Efendi, Kimyager Derviş Paşa gibi isimlerle başlayan, Sâlih Zeki üzerinden günümüze değin gelen ve hâlâ devam eden bu süreç bir tür hayat görüşü ve dünya tasavvuru bunalımı olarak adlandırılabilir. Yine de bu yaklaşım, yeni bilme tarzının hem ürettiklerini öğrenmesi ve Osmanlı Ülkesi’nde öğretmesi bakımından hem de söz konusu yeni bilgiyi özümseyerek kendi özgün katkılarını yapmaya başlaması açısından önem arz eder. O kadar ki, Hüseyin Rıfkı Tamânî’nin oğlu Emin Paşa, Mehmed Nâdir, Mustafa Behçet, Sâlih Zeki gibi pek çok isim hem mahallî hem de küresel ölçekte çeşitli bilim dallarında özgün katkılarda bulunmaya başlarlar. Bu durumun günümüzde de devam ettiği izahtan vârestedir.

İkinci yaklaşım, kökenleri itibariyle XVII. yüzyılın sonları ile XVIII. yüzyılın başlarına değin gitmekle birlikte XIX. yüzyılın ilk yarısında Bakü hanlarından II. Mirza Muhammed Han’ın oğlu Kudsî mahlaslı Abbas-kulu Bâkuvî’nin kaleme aldığı Esrârü’l-melekût adlı eserini Efkârü’l-ceberût adıyla Türkçe’ye çeviren ve şerh eden Hayatî-zâde Seyyid Şeref Halil b. Hayatî Ahmed Efendi tarafından temsil edilebilir. Hayatî-zâde hem kendinden önceki hem kendi dönemindeki kozmolojiye ve astronomiye ilişkin yeni bilgi ve tespitleri dikkate aldı hem de bu cedîd bilgiler ile kadîm bilgileri mukâyese ve muhâkemeye tabi tuttu. Onun bu yaklaşımı Abdullah Şükrî Konevî tarafından sürdürüldü. Abdullah Şükrî Konevî kadîm çizgiye mensup bir âlim olarak Osmanlı medreselerinde astronomi ders kitabı olarak okutulan Bahâuddin Âmilî’nin Teşrîh el-eflâk adlı eserini Tavzîh el-idrâk ala şerh teşrîh el-eflâk adıyla şerh etti; daha sonra kendi Şerhine Tenkîh el-eşkâl ala-tavzih el-idrâk adlı bir Talîkat yazdı. Abdullah Şükrî Konevî, Hayatî-zâde’nin yaptığına benzer şekilde Talîkat’ında eski ile yeni bilgileri karşılaştırdı ve tercihlerde bulundu. Hiç şüphesiz, biraz önce de işaret edildiği üzere, Hayatî-zâde’nin ve Abdullah Şükrî Konevî’nin bu tavırları, XVIII. yüzyılın önemli isimleri, Abbas Vesîm, Esad Yanyevî, Mustafa Sıdkı, Şekerzâde Feyzullah Sermed, İsmail Gelenbevî gibi önde gelen isimlerin yaklaşımıyla ciddi paralellikler gösterir. Ayrıca kendi döneminde de bu yaklaşımında biricik değildir; çağdaşları Seyyid Ali Paşa ve Kuyucaklızâde Mehmet Atıf gibi pek çok isim benzer davranış özellikleri gösterirler. Nitekim Kuyucaklızâde yine Âmilî’nin Teşrîh el-eflâk adlı eserini Teshîl el-idrâk terceme-i teşrîh el-eflâk adıyla hem Türkçe’ye çevirdi hem de şerh etti. Tercüme ve şerhinde kadîm astronomi yanında zaman zaman yeni astronominin tespitlerine de yer verdi. Bu yaklaşım Osmanlı Ülkesi ile Mısır, İran ve Hint coğrafyalarında da iş başındadır. Gittikçe zayıflayan bu yaklaşım, Hoca Abdülkerim Âmasî, Ahmed Cevdet Paşa, oğlu Ali Sedâd, kızı Fatma Âliye, Abdüllatîf Harputî ve Mustafa Sabri gibi isimlerle devam eder; süreç içinde tarihî araştırmalar ile eleştirel çalışmalara dönüşür.

Tarihî araştırmalarda çok çeşitli psikolojik sâiklerle İslâm felsefe-bilim tarihi kahramanlar ve öncelik kavramları etrafında yazılır; özellikle yeni bilimin teşekkülünde kadîm İslâm mîrâsının etkisi tebârüz ettirilmeye çalışılır. Kökleri XVIII. yüzyılda hayat sürmüş Eğinli Numan Efendi’ye kadar geri giden bu süreç zaman içinde İslâm medeniyetini kendisi olması bakımından değil Batı’ya etkisi oranında idrâk etmeye yol açar. Bu gösterim gayreti ayrıca ulus-devletlerin siyasetlerine bağlı olarak, İslâm felsefe-bilim tarihinin Dâru’l-İslâm kavramı etrafında teşekkül etmiş bütüncül yapısını bozarak lokalize eder; parçalar ve her bir ulus, etnik, dilsel ya da mezhep temelinde kendi katkısını öne çıkartmaya yeltenir. Eleştirel çalışmalar ise, büyük oranda, yeni bilimin ve ona bağlı gelişen teknolojinin bireysel ve toplumsal olumsuz etkilerinden hareket eder; nâdir de olsa bu olumsuz sonuçların, yeni bilme tarzının dayandığı hayat görüşünün teorik alt yapısına bağlı olduğunu gösteren nazarî mülâhazalarda bulunur. Bununla birlikte eleştiriler giderek İslâm medeniyet tecrübesinden uzaklaşır ve daha çok Batı’da özellikle Katolik ve Protestan çevrelerin ürettiği dinî ya da Alman tarih okulunun veya varoluşçu felsefelerin ileri sürdüğü felsefî tezler etrafında şekillenmeye başlar. Bu durum, sonuçta, doğal olarak mevcut durumu kendisi olarak idrak etmeyi zorlaştırır. Bu yaklaşımın günümüzde, özellikle post-modernizmin ve sosyolojik yaklaşımın etkisiyle, minimal rasyonaliteyi bile reddedecek bir duruma evrildiği ve bilimi, bilimsel olanı hatta bilimsel sıfatını taşıyan her türlü bilgiyi bile yadsıyacak bir zihniyete dönüştüğü söylenebilir. Bu yadsıma doğrudan bir reddediş olarak görülebileceği gibi, mistik bir modifikasyon örtüsü altında da izlenebilir.

İkinci yaklaşımın bir diğer arayışı kültürün piramidal yapısına uygun olarak yeni bilginin toplumsal oryantasyonunu mevcut meşrû değerler çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Bu arayışta temel strateji binlerce yıldır zihinlere nakşolmuş, hayat görüşü ile evren resminin terkibinden hasıl olan dünya tasavvurunun taʻdîl edilerek, yeni evren resmi lehine dönüştürülmesidir. Bu konuda ilk izler Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın XVIII. yüzyılın sonunda kaleme aldığı Marifet-nâme adlı eserinde görülse de, ilk dizgeli teşebbüs yukarıda zikredilen Abbas-kulu Bâkuvî’nin XIX. yüzyılın ilk yarısında kaleme aldığı Esrâru’l-melekût adlı eseridir. İşaret edildiği üzere bu eseri Hayatî-zâde Efkâru’l-ceberût adıyla Türkçe’ye çevirmiş ve şerh etmiştir. Benzer yaklaşım daha sonra da sürmüştür: Fasîhuddin İbrahim Bağdâdî, Ahmed Musa Zerkâvî, Ahmet Muhtar Paşa, Bursalı Ebü’l-Burhân Abdurrahman ve Mahmud Âlûsî gibi bilginlerin kaleme aldıkları eserler, özellikle dönemlerindeki kozmoloji ile astronomi bilimlerinin ürettiği yeni resimlerin kadîm dünya tasavvurunda yarattığı sıkıntıların İslâm Hayat Görüşü’nün ilkeleri çerçevesinde meşrulaştırılarak yeni bir dünya tasavvurunun teşekkülü için istihdam edilmesinin örnekleri olarak görülebilirler. Günümüzde bu tür teşebbüsler bir meşrulaştırmadan daha çok çağdaş bilimin pek çok tespitinin dinî metinler tarafından ön-görüldüğü ya da temel dinî iddialarla uyumlu olduğu şeklinde bir yaklaşıma evrilmiştir ki, bu yaklaşım yalnızca dünya tasavvurunu değil, hayat görüşünü dahi dönüştürecek bir noktaya ulaşmıştır.

Üçüncü yaklaşım hemen tüm İslâm coğrafyasında XIX. yüzyıl boyunca muhtelif ilim dallarında kadîm tarzda eser veren müelliflerin dahil olduğu yaygın bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma dâhil olan müelliflerin büyük bir kısmı, bilincin eşlik ettiği bir karşı-koymadan daha çok alışkanlıklarını devam ettirmiştir. Bu tavrın en önemli katkılarından biri, büyük oranda Arapça kaleme alınan kadîm birikimi, Arapça bilmeyen yeni bilme etkinliğine mensup kişiler için Türkçe ve Farsça gibi dillere çevirmek ya da bizzat o dillerde telif etmek olarak görülebilir. Yine bu yaklaşım, doğrudan gerçekliğe ilişkin kadîm birikimi/resmi, fiilî gerçeklikle mutabık olmadığını anladıkça, zamanla terk etmeye başladı; ancak bu kadîm resme ilişkin yorumları bütüncül bir şekilde olmasa da, parçalı bir biçimde kullanmayı sürdürdü. Bilginin bir şeyin bilgisi olması gibi yorum da bir şeyin yorumudur. Bu nedenle yorumlanan dikkate alınmadan, sadece yorumun kullanılması lafzî bir çerçevede kalınmasına neden oldu; bu da günümüz İran’ında sıklıkla görülen kısır ve kendi içinde döngüsel olan bir zihnî etkinliği tetikledi. Kadîm mirasın ya olduğu gibi ya sadece hâlâ moral zeminini muhafaza eden kısımlarının kullanılması ya da içeriğini değiştirmeden yalnızca dilinin güncelleştirilerek istihdam edilmesi de mevcut duruma ilişkin bilgi veren değil sadece duyguları besleyen psikolojik bir enstrümana dönüştü.

En geniş anlamıyla günümüzde bilim bir gerçeklik küresine ait olgu ve olayların önceden tanımlanmış ilkelere ve yöntemlere bağlı olarak istidlalî aklın sınırları içinde düzenli, tutarlı paylaşılabilir bilgisidir. Daha özet bir deyişle bir gerçeklik küresindeki somut olgu ve olayların zihindeki soyut (kavramsal, matematiksel vb.) şemalara tercüme edilmesidir. Usûleyn’in dili ile konuşursak havâdis (=olgular-olaylar) ahvâle (=modlara/kodlara/formlara) sahiptir; söz konusu ahvâl, idrâk tarafından kavânîne (=yasalar: soyut matematiksel/kavramsal şemalara) çevrilir; bu çeviri de belirli bir usûle (ilkelere ve yönteme) göre yapılır; başka bir deyişle çeviri, insanî itibârların (:kavramların/formüllerin/yargıların) yapısına dönüştürülür. Bu çerçevede çağdaş anlamda bilimsel olmak, iç ve dış ihsâsa konu olan muhdes, manzûm, maʻkûl, maʻlûl ve mahdûd olgu-olayların mustedlel bilgisi demektir. Bu şekildeki bilimsel bilgi bize gerçeklik kürelerine ilişkin resim verir (birinci dereceden düşünme ve dil); bu resmin yorumu (ikinci dereceden düşünce ve dil) ile yöntem açısından çözümlenmesi (üçüncü dereceden düşünce ve dil) ise ayrı birer etkinliktir. Bu etkinlikler her bir kültürün kendi İlk İlke – Evren – İnsan’a ilişkin varlık – bilgi – değer şemalarında, kısaca hayat görüşünün dayandığı minimal metafizik çanağında gerçekleşir. Bu metafizik çanak içindeki temel ilkelerle hemhâl olan resimler, süreç içinde o kültürün ve medeniyetin dünya tasavvuru hâlini alırlar. Kısaca dile getirilen bu nazarî çerçevede, Tevhîd – adâlet – mahabbet şeklindeki kurucu üç temel ilkeye dayanan İslâm hayat görüşü üzerine oturan metafizik çanak içindeki ilkelerle hemhâl olan, tarihî süreç içinde, farklı coğrafyalarda ve değişik zaman dilimlerinde üretilen resimler, büyük ölçekte ortak olsa da küçük ölçekte kelâmî, meşşâî, işrâkî ve irfânî gibi birbirinden farklı dünya tasavvurları üretmiştir. Bu üretim hem resim hem de, minimal metafizik ilkelerle hemhâl olsa da, tasavvurların tarihî olduğunu gösterir. Şerh alâ şerhi’s-Saʻd ale’l-akâidi’n-Nesefiyye’de Ramazan Efendi’nin işaret ettiği üzere, “yaşama ilişkin ahvâl kıyâmete değin sürekli değişeceğinden bu ahvâle taalluk eden her tür bilgi de kıyâmete değin değişir”; benzer biçimde itikâdî ilkelerin, kendilikleri bakımından değişmez olmalarına karşın, ifâdeleri ve istifâdeleri cihetinden idrâkleri de yine tarihî süreçte başkalaşır. Öyleyse hem evren resmi hem de hayat görüşü ile etkileşiminden hâsıl olan dünya tasavvurları tarihîdirler ve kıyâmete değin değişime tabidirler. Sonuç olarak, yapılması gereken Tevhîd – adâlet – mahabbet şeklindeki kurucu üç temel ilkeye dayanan İslâm hayat görüşü üzerine oturan metafizik çanak içinde, İlk İlke – Evren – İnsan hakkındaki varlık-bilgi-değer şemalarımızı, medeniyetimizin tarihsel tecrübesindeki gayreti dikkate alarak, ancak çağdaş evren resimlerini de göz önünde bulundurarak, süreklilik içinde yeniden ifâde ve istifâdeye açık dünya tasavvurları üretmektir. Üretilecek yeni dünya tasavvurlarımız, açıklama ve çözümleme nitelikleriyle olgu ve olayları anlamamızı, anlamlandırmamızı, dolayısıyla ön-görmemizi sağlayacak biçimde örgütlenmelidir. Tersi durumda mevcudun ya seyircisi ya tüketicisi ya da ayrıntılarda katkısı bulunan işçisi olmaya devam ederiz; kurucu olmak için ise üretici olmak şarttır.

Arayışlar Dönemi İslam Düşüncesinde Felsefe

Geleneksel İslâm düşüncesi, ontolojik boyutta birlik ve hiyerarşiyi esas alan muayyen bir tasavvura, epistemolojik düzeyde gerçekliğin birliğine ve gerçekliğe ulaştıracak idrak ve bilgi kaynaklarının uyumuna, ahlâkî anlamda ise amelî hikmetin nazariyatını ve hayatın bütün veçhelerine tatbikini ifade eder. Bu temsil Allah ile âlem ve insan arasındaki ilişkilerin tanziminde, dinî, içtimaî, siyasî ve iktisadî teşekküller ve müesseselerin varlıklarında ve gündelik hayat pratiklerinde tezahür ve tecelli eder. Varlık, bilgi ve ahlâk arasındaki iç bütünlük ve tutarlılık İslâm düşünce geleneğinin süreklilik ve geçerlilik sağlamasının yegâne temeli olarak karşımıza çıkar. İlahi kelâmın lisanî hitabeti olan Kur’ân ve Hz. Peygamber’in amelî tatbikatı olan sünnet İslâm düşüncesindeki birlik, hiyerarşi, uyum ve hikmetin olmazsa olmaz zeminini teşkil eder. Ferdî/insanî farklılıklar ile bu farklılıkları bir esasta toplayacak birleştiricilik, vahdet içinde kesret ve kesret içinde vahdet şeklinde formüle edilmiştir. İslâm ümmetinin sünnet esaslı müşterek ilgiye dair ortak bilgi, hafıza ve tecrübesi icma sayesinde kazanılmış ve muhafaza edilmiştir. Akışkan hayat içinde değişken yeni durumlara intibak için nazar, istidlal, içtihad ve istinbat faaliyetlerinin tahkiki bir yaklaşımla her daim tahakkuk etmesi ise zaruri ve hayati bir mevzu olarak telakki edilmiştir.   

Müslümanların fetihler yoluyla başka kültürlerle karşılaşması, Antik-Helenistik mirası temsil eden Doğu Roma İmparatorluğu’na ait pek çok bölgeyi fethetmesi, âlem şümul bir dinin hitabına muhatap olmaları hasebiyle insanlığın tarihsel süreçte oluşmuş düşünce ve bilim mirasıyla tanışma, merak, yararlanma ve hesaplaşma arzusu, eşyanın hakikatine yönelik nazari soruşturmaları ve özgüveni yüksek benlik algıları onların Antik Yunan’ın felsefe birikimi ile tercümeler yoluyla tanışmasını sağlamıştır. Tercüme ile başlayan bu yeni dönem zaman içerisinde temellüke ve temessüle dönüşmüştür. Tüm bu süreçlerde Müslümanların inanç ilkeleri, metafizik duruşları, tedvin döneminde oluşan kurucu hafızaları belirleyici olmuştur. Bu süreçte teşekkül eden mantık da teknik felsefî bir disiplin olmanın ötesinde klasik, yenilenme ve muhâsebe dönemlerinde İslâm dünyasındaki düşünce ekollerinin sayesinde içinde var oldukları dünyayı anlama ve açıklama gücüne eriştikleri nazârî çerçevenin ve yöntemsel/usûlî bağlamın adı olmuş ve bu hâliyle varlığını, arayışlar döneminin bidayetine kadar sürdürmüştür. Ancak askerî, iktisadî, siyasî ya da toplumsal bir dönüşümün neticesinde içinde yaşadığımız dünya ile nazarî çerçeve ve yöntemsel bağlam arasındaki mesafenin açılmasıyla varlığını sürdürebilse bile dinamizmini kaybetmiştir. XVII. yüzyılda başlayan ve XVIII. yüzyıldan sonra tazyiki iyice artan bu yeni süreçte Müslümanların gelenekle bağları kopmuş, gelişen yeni fizikler karşısında klasik metafizik ilkeleri geçerliliklerini yitirme tehlikesi ve tehdidi ile karşı karşıya kalmış, birbiri ardına yaşanan beklenmedik değişimlerle hafıza kaybına uğramıştır. Bu süreci daha iyi anlamlandırabilmek için büyük dönüşüme neden olan XVII. yüzyıldaki felsefî kırılmaların kısaca bir tasvirini yapmak yararlı olacaktır. 

Batı dünyasında 1500-1700 yılları arasında meydana gelen bir dizi çarpıcı değişim kendisini açık bir biçimde XVII. yüzyıl beliren yeni fizik anlayışında göstermiştir. Temelde organik ilişkilerin baskın olduğu, organik, canlı ve manevi bir tabiat ve toplum anlayışının benimsendiği, Aristoteles felsefesi ve mantığının Batlamyus kozmolojisinin ve Galen tıbbının hâkim olduğu düşünce ve düşünce pratiği içinde gelişen klasik dünya görüşü köklü bir değişime uğrayarak yerini Copernicus, Galileo ve Newton’un mekanik dünya tasavvuruna ve Descartesçi Kartezyen paradigmaya bırakmıştır. Francis Bacon, Thomas Hobbes, Baruch Spinoza ve John Locke gibi düşünürler tarafından savunulan rasyonalizm, hümanizm ve sübjektivizm, yeni kozmoloji ve hiyerarşik düzlemden mekanik düzene geçen alternatif/yeni varlık telakkileri, ilerlemeci ve evrimci tarih tasavvurları, epistemoloji öncelikli yeni bir felsefe anlayışı; olgu ve değer (olan ve olması gereken) arasında derin çatlak ve yarıkların meydana gelmesi akabinde çoklu-merkezlerin belirli merkezlere dönüşmesi ve tüm artı-değer üretiminin bu merkezlerde toplanmasına neden olmuş ve bu gelişmeler bir dizi köklü değişimle sonuçlanmıştır. 

İslâm düşünce geleneğinin XVII. yüzyıl Geç-yenilenme döneminin bir devamı olarak kadîme nispetle muhâsebeyi ve XVIII. yüzyılı ise Batı’da ortaya çıkan bir takım yeni ve yıkıcı gelişmelere karşı cedîde nispetle endişeli bir muhâsebe dönemini temsil eder. Muhâsebe döneminin karakteristik özelliği ıslahat/süreklilik kaygısının yerini tağyir/değişim arzusuna bırakmasıdır. Klasik ontolojinin yeni fizik tarafından farklı soru ve sorunlarla karşılaşması, epistemolojik sahada bilginin tayini, tespiti ve geçerliliği konusunda ilk bunalımların yaşanması, amelî hikmet geleneğinin nazarî köklerinden kopması ve yöntem konusunda klasik mantığın yetersizliklerinin fark edilmesi bu dönemde bütüncül ve eleştirel bir muhâsebenin gerekliliğini ortaya koymuştur. Arayışlar dönemi, muhâsebe döneminde bütüncül ve eleştirel soruşturmaların vücuda getirdiği ta’dil/tebeddül ve tebdilin bir hasılası olarak topyekün bir tağyir/tahavvül şeklinde telakki edilebilir. Islahtan ihyaya, ihyadan kadîm ile tecdîd e, kadîm ile tecdîd den tecdîd ile tecdîd e, ulemadan aydına, fıkıhtan sosyolojiye, güzelden yararlıya, adaletten hürriyete, süreklilikten değişime, medenileşmeden modernleşmeye, hayretten tecessüse, organik nizâmdan mekanik nizâma, nizâm-ı kadîmden nizâm-ı cedîde, nazarî tefekkürden siyasî tedbire şeklinde muhtasar olarak ifade edeceğimiz bu yeni durum külli değişimin farklı alanlardaki yansımalarıdır.  

Arayışlar dönemini felsefî cihetten kavrayabilmek için evvelemirde arayış kavramının tarihsel süreçte neye ve nelere tekabül ettiğini, mahiyetini ve amacını idrak etmek lazım gelir. Klasik, yenilenme ve muhâsebe döneminde arayışların bir şekilde kendi mecrasında, kendi soru ve cevaplarıyla sürdürüldüğü bir vakıadır. Zira düşünmek demek bizatihi arayış içinde olmak demektir. Ancak arayışlar dönemimde gelenekte var olandan farklı bir faaliyetin ve düşünme biçiminin devrede olduğu görülür. Geçmişte çok genel olarak yitik hikmetin peşinde bir hayret ve merak söz konusu iken arayışlar döneminde dışarıdan gelen tehditlerin boyutları ve çözümlerin aciliyeti karşımıza farklı bir arayış faaliyeti çıkarmıştır. Aramak neyi, nasıl, hangi şartlarda ve niçin aradığınıza göre değişen bir faaliyettir. Arayışın farklılığı gerçekte aranan şeyin de farklılaşmasına sebep olmuştur. Arayışlar döneminde aranan şey yitik hikmet veya keşf-i kadîm değil, içinde bulunulan durumdan çıkmak için kurtuluş çareleri ve vaz-ı cedîd’dir. Gelenekte aramanın bulmayı garanti etmediği bir tasavvur ve tahayyül söz konusu iken çağdaş dönemde zuhûr eden arayışta ise bir kaybın, mağlubiyetin ve çöküşün  “hemen, şimdi ve burada” nasıl ve hangi araçlarla telafi edileceği meselesi söz konusudur. Bilinçlerde, gerekli epistemolojik ve metodolojik yenilenme tahakkuk ettiğinde, yenilik/tecdîd inşa edildiğinde, ilerleme/tekâmül elde edildiğinde, iktisadî ve siyasî zaferler iktisab edildiğinde mevcut durumdan mutlak suretle kurtulacağına yönelik kesin bir inanç vardır. Buna göre arayışlar döneminde mevzu bahis edilen arayış, baştan yönlendirilmiş, dışarıdan uyarılmış, kesin sonuçlar almaya yönelik bir görüntü arz etmektedir. Bununla birlikte şartların aciliyeti ile kaygı, düşünce ve arayışların yoğunluğu arasındaki irtibat da dikkate alınmalıdır. 

Çağdaş İslâm dünyasında Batılı modernliğin yol açtığı ontolojik, epistemolojik ve etik meşruiyet krizine çözüm arayışları ontolojik kaygıları zayıf, epistemolojik olarak çoğulcu ve ahlâki/pratik olarak aciliyetçi bir mahiyet arz eder. Arayışlar döneminde felsefî hareketliliğin olduğu evrelerde ve bölgelerde söz konusu mahiyet bariz bir biçimde fark edilir. Mevcut meşruiyet krizinin sömürgeci şiddete akabinde de askerî ve siyasî mağlubiyet ve felakete dönüşmesinden sonra ıslah, ihya, tecdîd , tebdil, tahavvül, tahaffuz ve tağyir gayretlerinin hız kazandığı görülmektedir. Bu bağlamda Modern ve çağdaş Arap düşüncesindeki felsefî arayışlar Rönesans-inhitat, çöküş-teceddüd, fikrî durağanlık ve ihya ikileminde ve ikliminde fikrî bir seyir takip etmiştir. XIX. yüzyılda önce kritik Batılı meydan okuma karşısında İslâm dünyası mevcut geleneksel yapıları muhafaza ve ıslah etmeyi amaçlayan bir süreklilik arayışında iken XIX. ve XX. yüzyılla birlikte özellikle Hilafet topraklarında şiddeti git gide artan sömürü ve işgallerin neticesinde derin kırılmalar yaşamıştır. XIX. ve XX. Yüzyıl geleneksel hayat görüşünü dışlayan ve ötekileştiren Batılı felsefe-bilimin teorik, siyasî ve iktisadî yapıların pratik meydan okumalarının yarattığı krizlere modern veya yeni çarelerin arandığı bir dönem olmuştur. Mesela modernlik ve modernleşme ekseninde gelişen arayışlar dönemi mütefekkirleri, din-akıl ilişkisi meselesine Müslüman toplumların ve İslâm düşüncesinin modernleşmesi/aydınlanması ve ilerlemesi cihetinden yaklaşmıştır. İnanç ve aklı, din ve bilimi birbiriyle uyumlu hale getirme meselesine verilen hayatî önem, geriliğin, büyük ölçüde hâkim dini dogmatizmin rasyonel bilgiye, doğal bilimlerin gelişmesine ve teknolojik ilerlemeye karşı negatif tutumun aşılmasına matuftur. Merkezde modernleşme teması olunca İslâm düşüncesinde tarihsel köklere sahip olan din-akıl ilişkileri artık rasyonalite, irrasyonalite, dogma, ilerleme, gerileme, çöküş, yeniden yapılanma gibi kavramsallaştırmalar etrafında konuşulur ve tartışılır hale gelmiştir. Arayışlar dönemine dair buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız bazı mülahazalar ve müzakerelerden sonra İslâm dünyasının çeşitli ülke, bölge ve havzalarında felsefî arayışın ne şekilde icra edildiği mevzusundan bahsedilebilir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla İslâm dünyasında felsefî arayışların yoğun olarak yapıldığı coğrafyalar, geç-dönem Osmanlı ile erken dönem Cumhuriyet Türkiye’si, Mısır, Kuzey Afrika, İran, Hint-alt Kıtası ve Güneydoğu Asya’dır.  

Osmanlı’da felsefî arayışlardan önce XVII. ve XVIII. yüzyılda ilk olarak fizik, mantık, matematik ve özellikle bilimler tasnifi gibi teorik konularda ve denizcilik, coğrafya ve tıp gibi pratik konularda bir dizi gelişmeye şahit olmuştur. Osmanlı düşünce dünyası Kâtip Çelebî’nin (ö. 1657) Keşfü’z-Zunûn ile kendisine kadar intikal eden kitapları yeniden tasvir ve tasnif etmiş Tuhfetu’l-kibar fi Esfâri’l-Bihâr kitabıyla da sadece denizcilik ve coğrafya sahasında yeni açılımlar yapmak istememiş imparatorluğun sınırları dışında kalan kültür ve coğrafyalara olan ilgi ve merakın da tezahürü olmuştur. Saçaklızâde Mehmet Efendi’nin (ö. 1732) Tertibu’l-Ulûm, adlı risalesiyle otuz beş ilmi, mevzu, mebâdi ve mesâil olarak yeniden açıklama ve konumlandırma girişiminde bulunmuş, İbrahim Müteferrika (ö. 1747) jeofizik ve manyetizma sahasında Füyûzât-ı Mıknatîsiyye (1732) adlı eseriyle de fizik alanında yeni arayışlar peşinde olmuştur. Bunun yanında İslâm düşünce klasikleriyle Pîrîzâde Mehmet Sahip Efendi (ö. 1749) Tercüme-i Mukaddime-i İbn Haldun örneğinde özgün rabıtalar kurmaya çalışmıştır. Mantık ve bilimde kadîmin tecdîd ini yapma gayretinde olan Gelenbevî İsmail Efendi (ö. 1791) el-Burhân fi ilmi’l-mantık ve Fenni’l-mizân, el-Hisab el-kûsûr ile Hüseyin Rıfkı Tamami’nin (ö. 1817) Tercüme-i Usûlü’l-Hendese (1797) adlı John Bonnycastle’nin Elements of Geometry kitabının tercümesini yapmış, Başhoca İshak Efendi (ö. 1825) Mecmuâ-ı Ulûmu Riyâziyye adlı dört ciltlik eserinde Sadreddinzâde Mehmet Emin Şirvanî’nin (ö. 1627) el-Fevâidü’l-Hâkâniyye’de yaptığı gibi bütün bilim dallarını savaş kavramını merkeze alarak yeniden inşa etmeye çalışmıştır.  Şanizâde Abdullah Mehmet Efendi (ö. 1826) Mirâtu’l-Ebdân fi Teşrîhi A’zail ile ilk modern anatomi kitabı kitabını kaleme almış, Bostanizâde Mehmet Tahir Paşa (ö. 1867) İlm-i Cerr-i Eskâl (1862) mekanik bilimini, Mehmet Emin Derviş Paşa (ö. 1879) Usûl-i Hikmet-i Tabîiyye (1865) mekanik, optik, elektrik, manyetizma bilimleri sahasında yeni arayışların peşinde olmuştur.  Anlaşılacağı üzere Avrupa’da yeni bilim ve felsefe anlayışının ortaya çıktığı zaman dilimlerinde Osmanlı bilim ve felsefe dünyasında da benzer arayışlara rastlanmıştır. Söz konusu arayışların müşahhas bir modeli olarak Namık Kemal (ö. 1840) İngiliz filozof Bacon’a ve Fransız filozoflarından Concercet ile Rousseau ile yakından ilgilenmiş, kendini hem aydınlanmaya hem de romantizme yakın bir yere konumlandırmıştır.  Hatta sadece bilim ve felsefe sahasında değil, bilakis tarih, edebiyat ve hukuk sahalarında da Mithat Paşa’nın (ö. 1884) Tabsira-i İbret, Ahmet Vefik Paşa’nın (ö. 1891) Hikmet-i Tarih gibi eserlerinde modern tarih anlayışı ve metodu, Süleyman Paşa (ö. 1892) Mebâni’l-inşâ (1871) örneğinde olduğu gibi Batı retoriğinin dilimize ve edebiyatımıza girişi söz konusu olmuş, Ahmet Cevdet Paşa (ö. 1895), Tercüme-i Mukaddime-i İbn Haldûn, Belâgat-i Osmanî (1881), Mi’yâr-ı Sedâd, Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb, Sava Paşa (ö. 1904) İslâm Hukuku Nazariyâtı Hakkında Bir Etüd gibi eserlerde de tarih felsefesi, mantık, edebiyat ve hukuk anlayışı yeniden sistemleştirilmeye ve değişen bir toplumun sosyal teorisini ve bilimi inşa etmeye çalışılmıştır. Salih Zeki (ö. 1921) Kâmûs-ı Riyâziyyât adlı çalışmasıyla matematiksel bilimler ve bilimler tarihi sahasında, (1897), Asâr-ı Bâkiya’da ise (1913) Doğulu bilginlerin Kadîm Yunan matematiğine katkıları bağlamında araştırmalar yapmıştır. 

Özellikle XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı’nın felsefî gündeminde önemli değişimlere şahit olunmuştur. Baha Tevfik’nin (ö. 1914) Felsefe-i Ferd adlı kitabı ilk anarşist felsefe metni olması açısından yaşanan değişimin bariz örneklerinden birini oluşturmaktadır. Sakızlı Ohannes Paşa (ö. 1921) Mebâdi-i İlmi Servet-i Milel’i ilk modern iktisat metni, Şeyhu’l-İslâm Musa Kazım (ö. 1920), ıslah ve tecdîd i savunan, Osmanlı’nın ilerlemeyi ve gelişmeyi savunan âlim tipinin ilk temsilcilerinden olması yaşanan değişimin eser ve mesele düzeyinde ilk yansımalarıdır. Zira Said Halim Paşa’nın (1921) Buhranlarımız eserinin isminde ifşa olunan şey İslâm dünyasının derin bir buhran döneminden geçtiğinin sadece siyasal bir resmi olmayıp bilakis nazari ve ameli sahalardaki yansımalarıdır. Ahmed Muhiddin (ö. 1923) 1921’de Almanya’da doktora tezi olarak hazırladığı Die Kulturbewegung im modernen Türkentum (Modern Kültürde Türklük Hareketi) adlı çalışmasında Türkiye’nin modern dönemde geçirdiği zihniyet ve düşünce dönüşümünü ve buhranını tasvir, tahlil ve tenkit etmiştir. Söz konusu buhrandan Bursalı Mehmet Tahir’in (ö. 1925) Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri, İlm-i Ahvâl-i Kütüb: Bibliyografya kitap başlıkların işaret ettiği üzere tarihe referansla psikolojik bir iyileştirme yapılmaya çalışılmış, Baban-zâde Ahmed Naim (ö. 1934) gerek Felsefe Dersleri ve Hikmet Dersleri kitaplarında gerekse de Georges L. Fonsegrive Eléments de Philosophie kitabından son derece önemli ve uyarıcı notlarla tercüme ettiği Mebâdî-i Felsefeden Birinci Kitap İlmü’n-Nefs gibi kitaplarda felsefe, psikoloji, mantık ve felsefe ıstılahlarımız hakkında kapsamlı telif ve tercüme eserleriyle fikrî ve ıstılahî iyileştirmenin keyfiyetine dair teklifler sunulmuştur.  Tekliflerin kifayetsiz kaldığı durumlarda Hüseyin Kazım Kadrî’nin (ö. 1934) 20. Asırda İslâmiyet eserinde olduğu üzere savunmacı bir yaklaşım benimsenmiştir. Elmalılı Muhammed Hamdi [Yazır]’ın (ö. 1942) Hak Dini Kur’ân Dili (1935) adlı tefsiriyle sadece geleneksel dirayet tefsirinin bir örneğini sergilememiş bunun yanında bilgi problemi, ulûhiyet, nübüvvet ve ahiret mevzularına dönemin felsefe ve bilim anlayışlarıyla hesaplaşarak yeniden bir nizam vermeyi amaçlamıştır. Bunun yanında Fransız felsefe tarihçisi Paul Janet ve Gabriel Seailles tarafından yazılan Histoire de la philosophie Les problèmes et les écoles  adlı eserin tercümesi olan  Metâlib ve Mezâhib Tahlilî Târih-i Felsefe ve bu tercümenin başına eklediği dibace ile meseleleri Müslüman filozof ve kelâmcıların fikirleriyle mukayese etmiş, İslâm düşüncesinin ve güncel fikrî meselelerin değerlendirmesini yapmış, din felsefesinin Tanrı ispatı, akıl-vahiy ilişkisi, nübüvvet meselesi gibi belli başlı sorunlarını vukufiyetle tartışmıştır.  İngiliz müellifi Alexander Bain’den tercüme ettiği İstintâcî ve İstikrâî Mantık kitabı ise sahih bir fikrin muhkem bir mantık ile takviyesini hedeflemiştir. 

Mehmet Ali Aynî (ö. 1945) Reybîlik, Bedbinlik, Lâilâhîlik Nedir?, Hayat Nedir?, Ahlâk Dersleri,  Târîh-i Felsefe gibi eserlerinde ahlâk, mantık ve metafizik düzeyde geleneği materyalist ve pesimist modern meydan okumalara karşı yeniden yorumlama ve müdafaa teşebbüsünde bulunmuş, İsmail Hakkı İzmirli (ö. 1946) bir yandan Yeni İlm-i Kelâm eseri örneğinde görüleceği üzere klasik İslâmî bilimleri yeniden yapılandırılmaya çalışmış, Muhtasar Felsefe-i Ûlâ, Felsefe Dersleri, İslâm Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese gibi eserlerinde geleneksel İslâm felsefesi ile modern felsefeler arasında karşılaştırmalar yapmış bir yandan da Mi’yaru’l-Ulûm, Mantık-ı Tatbîkî veya Fenn-i Esâlib,  Fenn-i Menâhic: Méthodologie gibi eserleriyle sahih bir düşünce için mantık ve metodolojiyi geleneksel anlamda ihya ve modern anlamda da inşa etmeye gayret etmiştir. İsmail Fennî Ertuğrul (ö. 1946) Materyalizmin İflası ve İslâm ile modern Batılı felsefenin Osmanlı’daki etkileri tartışmış, Lugatçe-i Felsefe, Vahdet-i Vücud ve İbn Arabî gibi eserle de hem modern Batı felsefesinin ıstılahları ile hem de geleneksel düşünce ile Rıza Tevfik’in (ö. 1949) Kamûs-ı Felsefe ve diğer eserlerinde de fark edileceği üzere yeni rabıtalar inşa etmeye çalışmıştır.  Ameli felsefe sahasında Ahmet Hamdi Akseki (ö. 1951) Ruh ve Bekâ-yı Ruh, İslâm Dîni Fıtrîdir, İslâm Dîni Tabiî ve Umumî Bir Dindir, Ahlâk Dersleri eserlerinde İslâm’ın evrensel ve fıtri bir din olduğunu savunmuş, karşılaştırmalı ahlâk konularında çalışmış ve Kant’ın etik anlayışına İslâm ahlâk düşüncesinin geleneksel müktesabatından yola çıkarak Şeyhu’l-İslâm Mustafa Sabri Efendi’nin (ö. 1954) Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemîn ve İbâdihi’l-Mürselîn kitabında yaptığı gibi önemli eleştirel getirmiştir.  Ancak bir yandan cedîdin muhâsebesi ve eleştirisi yapılırken bir yandan da Mustafa Sâti el-Husrî (ö. 1965) Fenn-i Terbiye, el-Ḳırâʾatü’l-Ḫaldûniyye gibi diğer eserlerinde modern eğitim anlayışının savunarak, Mehmet Şemseddin Günaltay (ö. 1961) ise pozitivist felsefe ve zihniyetten etkilenip, tasavvufu ve Gazzâlî’yi eleştirerek, içtihat kapısının kapanmadığını ve akılcı bir İslâm anlayışını savunarak kadîm olanın eleştirisine yönelmişlerdir. 

Geleneksel İslâm düşüncesinin Osmanlı bakiyesinden tevarüs edilen fikrî, dinî ve kültürel miras ile modernleşme arasında yaşanan krizin nezaretinde “köken ve süreklilik sorunu, geleneğin yokluğu veya inşa edilememesi, zayıf tarihsellik, metafizik yoksunluk, sentetikleşme, yabancılaşma ve marjinalleşme, popülizm, çatışma ve kutuplaşma” gibi sorunlar yumağı öne çıkar. Eklektik Osmanlı aydınının modernlik arayışlarının, toplumsal-kültürel yaşamın pratik sorunlarına çözüm üretmek ve kaçınılmaz yeniden yapılanma sürecini gözetmek amacıyla Batılı pratikleri belirliyor görünen teorik modellerin ya da düşünce sistemlerinin aktarılıp öğrenilmesini -hatta benimsenmesini- zorunluluk telakki etmesi, Tanzimat sonrası Türk düşüncesini temelde aktarmacı, uygulamacı bir “düşünce tarihçiliği” sürecine dönüştürürken, felsefeyi modern kazanımlarıyla yeniden inşa çabalarımızı da benzer şekilde tarihsel-politik temellük etme kalıplarıyla müteşekkil kurumsallaşmış bir “felsefe tarihçiliği” sürecine dönüştürmüştür. Özellikle sürecin erken dönemlerinin bariz karakteristiği “gecikmişlik”, “hayatîlik” ve “ivedilik” olunca, felsefe geleneğimiz için neticenin, elbette başlangıçta intikal edilmek istenen yeni dünya ve değerlerin köklerinden habersiz, geri-beslemeden yoksun bir yönelim çerçevesinde naif, tepkisel ve yüzeysel, duygusal, pragmatik bir aktarım ve eleştiri etkinliği olması kaçınılmazdır. Özellikle Tanzimat aydınlarında görülen didaktik, eklektik ve ansiklopedist yönelim muhtemelen bu şekilde izah edilebilir. Bu meyanda Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (ö. 1914)’nin Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabûl Etmeliyiz? adlı eseri Türkiye’de felsefenin yeniden yapılandırma sürecini, Batı felsefesinin nakli, tevarüsü ve temellükü bağlamında ele alan, arayışlar döneminin kurucu metinlerden birisidir. Şehbenderzâde, asrımız düşünürleri ve bilim insanları arasında daha ziyade kabul gören üç büyük felsefî meslek[ten) söz edilebileceğini; bunların Kritisizm, Pozitivizm ve Evolusyonizm olduğunu ve “bilim insanlarından ziyade filozof olanlar arasında Spiritüalizm ve Materyalizm[in) tedavülde” bulunduğunu, kendi tercihin ise genel bir fikirler derlemesinden yana olduğunu ifade eder. Bu cümleden olmak üzere Ahmed Midhat Efendi’nin (ö. 1912) Schopenhauer’in Hikmet-i Cedîdesi, Ahmed Nebil ve Memduh Süleyman’ın (ö. 1920?) Nietzsche’si, Subhi Edhem’in (1919?) Bergson ve Felsefesi, Zekeriya Kadri’nin (ö. ?) Wilhelm Leibniz’i ve Mehmet Emin Erişirgil’in (ö. 1965) Kant ve Felsefesi ve Semerât-ı Akl, Dinler ve Felsefeler gibi telif eserleriyle ve Hüsn-i İdare-i Akl ve Taharrî-i Hakikate Dair Usûl Hakkında Nutuk ile ilk Descartes mütercimi olarak İbrahim Edhem Mesut [Dirvana] (ö. 1959) geç-dönem Osmanlı’da güncel felsefî faaliyetin sistematik başlangıcını, modern ve çağdaş Batı felsefiyle girilen ilk ilişkilerin keyfiyetini göstermesi açısından önemlidir. 

Diğer yandan geç-dönem Osmanlı’da teorik felsefe yanında pratik felsefenin ilgi alanına giren hukuk, tarih, siyaset, edebiyat ve tıp felsefesi alanlarında da yeni arayışlar görülmektedir. Münîf Paşa’nın (ö. 1910) Hikmet-i Hukûk’u, M. Ali Aynî’nin Tarih-i Felsefesi, İbrahim Edhem Pertev Paşa’nın (ö. 1873) Itlâk el-Efkâr fî ‘Akd el-Ebkâr’ı, Rıza Tevfik [Bölükbaşı]’nın (ö. 1949) Abdulhak Hâmid ve Mülahazât-ı Felsefiyye’si ve Mustafa Hayrullah Diker’in (ö. 1950) Felsefe-i Tıb’bı bu kapsamda önemli eserler olarak görülebilir. Osmanlı mütefekkirlerinin Batı felsefesiyle ilişkilerin keyfiyeti bakımında Tanzimat dönemi ile II. Meşrutiyet dönemleri arasında önemli bir farktan bahsetmek mümkündür. Tanzimat dönemi mütefekkirler Batı felsefesiyle ilişki tarzlarını imparatorluğun siyasî ve fikrî buhranından kurtuluşu üzerine inşa ettiklerinden daha çok Fransız Aydınlanması’nın başat filozoflarına yönelmişken, II. Meşrutiyet dönemi mütefekkirleri ise imparatorluğun kurtuluşu yerine temeddün ve teceddüd hareketinin teorik zemini olarak Batı felsefesiyle ilgilenmişlerdir. 

Türkiye’de otantik felsefe arayışları bağlamında geleneğimizle, tarihsel mirasımızla bağlantı noktaları arayan bazı çalışmalar Türkiye’de felsefî etkinliğin geleceğini geçmişle irtibatlandırması ve kopuk halkaları ifşa etmesi açısından dikkate değer çalışmalardır. Kopuk halkalar bu topraklardaki modernleşme çabalarının Batılılaşma yörüngesine girmesi ve oradan bir türlü çıkamamasının gün yüzüne çıkardığı meydan okumalardaki Osmanlı-Cumhuriyet mütefekkir/münevverlerinin iki dünya arasındaki gelgitlerinin serüvenini yansıtır. Bu serüveni anlamanın hayatiyeti, iki dünyanın ortasında, felsefenin Osmanlı medreselerinde ve ulemanın fikrî tasavvurunda ve kendine özgü tarihi şartlar içinde tartışılır konumunun Batı ile temaslar sonucunda son dönem Osmanlı mütefekkir/münevverlerinin ellerinde bazen bir silah olarak bazen kendini ve toplumunu bulma aracı olarak bazen de ideolojik/siyasi/dini söylem olarak nasıl farklı görünümlere girdiğini ayırt etmekle ilgilidir. Bu serüvenin gelişim sürecinin, felsefî çabaların ruhu olarak adlandıran diyalektik bir bağlamda gerçekleşmiş olması önemlidir. Zira bu diyalektik süreç, bazen Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi’nin Celal Nûri (İleri)’nin (ö. 1936) Târih-i İstikbal adlı eserine karşı yazdığı Huzur-u Akl ü Fende Maddiyyûn Meslek-i Dalâleti’inde olduğu gibi karşılıklı bir farkındalık içinde, bazen de Abdullah Cevdet (ö. 1932) tarafından Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sânihâları’yla Osmanlı Vülger Materyalizminin İslâm’la nasıl bağdaştırılacağını ve toplumun yeni felsefesinin nasıl yaratılacağı düşüncesine, Türk kadınının felsefî söyleme müdahale girişiminin ilk mümessili olan Fatma Aliye Hanım’dan (ö. 1936) Tedkîk-i Ecsâm’ın Batı düşüncesindeki materyalist felsefeye reddiye girişimi şeklinde kendine özgül düşüncel arayışlarla kendi yörüngesini bulmaya çalışmıştır. Diğer yandan bu felsefî arayışlar dönemin klasik İslâmcılık/Batıcılık/Milliyetçilik siyasî/düşünsel kutuplaşmalarının arkaplanındaki felsefî/dinî söylem değişimlerini de anlamamıza katkıda bulunabilir.

Osmanlı-Cumhuriyet Türkiye’sinde ise felsefî arayışlar ikisi birbirinin devamı olan dört dönem ve iki farklı felsefe tasavvuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuklu’nun temellerini attığı ve Osmanlı’nın paradigma haline getirdiği İbn Sînâ merkezli felsefe tasavvuru ile Osmanlı’nın devamında bir müddet Batıcı ideolojilerin ve kısmen felsefelerin boyunduruğu altında kalan ama daha sonra özgün bir felsefe kurmanın kendi geleneğiyle güçlü ve eleştirel rabıtalar kurmak mümkün olacağına inanan yakın dönem Cumhuriyet Türkiye’sinin felsefe tasavvuru. Bu bağlamda Nihat Keklik (ö. 2020), üniversitelerde Türk-İslâm Düşüncesi kürsüsünü kurmuş ve bu kürsü de genel olarak Türk-İslâm düşüncesinin yanında Osmanlı felsefesi ile ilgili İslâm Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı, Felsefe Bakımından Metafor, Türkler ve Felsefe, Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü gibi önemli çalışmalarla bu sahada kendisinden sonra çalışacakların önünü açmıştır. Osmanlı-Cumhuriyet Türkiye’sinde felsefî etkinliğin çağdaş sorunlar karşısında özgün bir felsefe yapmaya doğru tekâmül ettiğinden bahsetmek mümkündür. Türkiye’de kendine özgü bazı düşünürler, güçlü donanımlarıyla Batı felsefesiyle de etkileşime girerek, kendi felsefî geleneğinin “şimdi ve burada” anlamını aramaya yönelik önemli girişimlerde bulunmuşlardır. Bu anlamda karşımıza çıkan en özgün kişi Nurettin Topçu (ö. 1975)’dur. Topçu’nun düşünce dünyasında Fransa’da hazırladığı doktora tezi İsyan Ahlâkı (Conformisme et révolte: esquisse d’une psychologie de la croyance), Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, Ahlâk Nizamı, Bergson, İradenin Davası, Türkiye’nin Maarif Davası, Kültür ve Medeniyet, Varoluş Felsefesi – Hareket Felsefesi gibi eserlerinde coğrafya olarak Anadolu’yu, tarih ve kültür olarak Selçuklu-Osmanlı tecrübesini merkeze alan, buradan en geniş ve belirleyici daire olarak İslâm’a ve özellikle tasavvufa intikal eden, meselelere ahlâk üzerinden yaklaşan, Batı dünyasına ve insanlık tecrübesine uzanan bütüncül bir düşünce dünyası vardır. Hilmi Ziya Ülken (ö. 1974) sosyal bilimlerin pek çok alanında önemli metinler kaleme almakla birlikte çalışmalarının genel olarak felsefe, özel olarak Türk-İslâm düşünce tarihi ile Fransız sosyoloji geleneği alanında yoğunlukta olduğu görülür. Yeni kurulan Cumhuriyetin düşünce sahasındaki çok yönlü eksikliğini, spesifik bir disipline indirgenemeyecek çalışmalarıyla, “acilen ama derinlikli” bir şekilde telafi etmeye uğraşmış, bir yandan da kendi özgün düşünce güzergâhını aramaya çalışmıştır. Geleceği yeniden inşa etmek için geleneğe yönelen Ülken, söz konusu yönelişini Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İslâm Düşüncesine Giriş, Türk Tefekkürü Tarihi adlı eseriyle ortaya koymuş, gelecek ile gelenek arasında şimdinin tarihinin bir muhâsebesi olarak Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi eserini vücuda getirmiş, kendi özgün felsefî arayışlarını ise hassaten Varlık ve Oluş, Bilim Felsefesi, Bilgi ve Değer gibi eserinde ifade etmiştir. Ülken Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nde bir anlamda arayışlar dönemi içinde geçerli olabilecek bir tespitte bulunmaktadır: “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, orijinal fikirler ve dünya için yeni görüşlerin tarihi değildir. Fakat bütünü ile Türkiye için yeni ve gerçek yaratılışları hazırlayan eserlerin tarihidir.”

Mısır, 1798’de Napolyon liderliğinde Fransa’nın işgali, 1882’de İngiltere’nin işgali ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa (ö. 1849) ve hanedanının etkisinde modernleşme tecrübelerinin yaşandığı bir ülke olarak, gelenek, yenilik ve uyanış (nahdâ) tartışmaları bağlamında sıkı felsefî arayışların sürdürüldüğü, Câmi’atü’l-Ezher gibi köklü eğitim kurumlarına sahip bir ülkedir. Nahdâ özellikle XIX. yüzyıl Arap düşüncesindeki kimlik sorunu, İslâm-Batı ilişkileri, ifade hürriyeti, geleneksel İslâm düşüncesinin yeniden okunması gibi teorik, kadın ve aile, iktisadî ve toplumsal kalkınma ve yeni siyaset modelleri gibi pratik pek çok meselenin gündeme gelmesini sağlamıştır. Cemaleddin Afganî (ö. 1897), Rifâ’a Râfi’ et-Tahtâvî (ö.1873) Muhammed Abduh (ö. 1905) ve Reşîd Rıza (ö. 1935) tarafından başlatılan düşüncede tecdîd arayışları Kâsım Emin (ö.1908), Abdülaziz Câvîş (ö.1929), Şekip Arslan (ö.1946), Mustafa Abdürrâzık (ö.1947) ve Osman Emin (ö.1978) tarafından önemli ölçüde sürdürülmüştür.  Özellikle Afgani ve Abduh’un Batı’nın kültürel meydan okumasına karşı durmak için felsefede İbn Sînâ’ya, sosyal teoride ise İbn Haldun’a başvurmaları arayışların gelenekle bağını göstermesi açısından manidardır. 

Ali Abdurrâzık (ö. 1966) felsefî arayışlarıyla temayüz edilen, klasik İslâm felsefesinin çağdaş sorunlara cevap verecek nitelikte yeniden okunmasını salık veren, felsefî gelenek ile fıkıh usûli arasında derin irtibatlar gören, felsefeyi dar anlamda Yunan mirasına indirgemek yerine İslâmî ilimler geleneğine eklemleyen yaklaşımıyla dikkat çekici bir düşünürdür. Ahmed Emin (ö. 1954), Fuad Zekeriyya ve Hasan Hanefî (ö. 2021) gibi düşünürler modern durum karşısında geleneksel düşüncenin yaşadığı krizlerin üstesinden, tarihsel dini düşüncenin ve tanrı merkezli tasavvurların kapsamlı bir eleştirisi, geleneğin dönüştürülmesi, çağdaş Batı düşüncesinin imkânlarından faydalanılması ve Mu’tezile’ye yeni bir dönüş yapmak suretiyle aşma çabaları müşahede edilir. Özellike Hasan Hanefî’nin geleneğin ontolojik, epistemolojik ve etik veçheleriyle kapsamlı bir eleştirisi, Marksizmle İslâm arasındaki kurduğu irtibatlar, klasik kelâm ilminin yenilenmesi gerektiğine yönelik açılımları önemli yankı uyandırmıştır. Ahmed Emin’in 1934’te kendisine bir felsefe tarihi yazma görevini tevdi ettiği ve yazdığı felsefe tarihinde Batı felsefesindeki bazı kavramlara Arapçada tedavüle girmesini sağlayan Zeki Necip Mahmud (ö. 1993) Nahve Felsefetin ‘İlmiyetin (Bilimsel Felsefeye Doğru), el-Mantıku’l-Vaz’î (Pozitivist Felsefe), Hurâfetü’l-Mîtâfizikâ (Metafizik Hurafesi), Mevkıf fi’l- Mîtâfizikâ (Metafiziğe Karşı Duruş) gibi kitaplarında mantıkçı empirizm ve pozitivizm noktai nazarından felsefeyi ve metafiziği bilimsel yönteme ve bilimsel dile tabi olmaya zorlamıştır. İslâm dünyasının gelenek ile modernite arasındaki sıkışmışlığın ancak bu yolla ortadan kalkabileceğini iddia eder. Muhammed Abdullah Draz (ö. 1958) özellikle Kur’ân Ahlâkı (La Morale du Koran) adlı çalışmasıyla ahlâkın nazarî veçhesine yönelik soruşturmalarını spesifik Kur’ân ayetleri üzerinden, Batı felsefesindeki etik teorilerle karşılaştırmalı bir biçimde ele almıştır. Nasr Hamid Ebu Zeyd (ö. 2010) ise metin ve metni anlama ve yorumlama meseleleri üzerine durmuş. Kadı Abdulcebbar bağlamında Mu’tezile’nin temsil ettiği akılcı eğilim ile İbnü’l-A’rabî bağlamında irfanî yaklaşımın epistemoloji ve yorum anlayışını tahlil etmiş, çağdaş hermeneutik yaklaşımlardan hem istifade etmiş hem de yer yer onlarla hesaplaşmış, İslâm düşüncesinde epistemolojik, metodolojik ve hermeneutik bir tecdinin akılcı, reformcu ve liberal imkânını aramıştır. Mustafa Abdurrazık’ın talebesi Abdurrahman Bedevî (ö. 2002) ve Atıf el-Irakî gibi düşünürler ise geçmişi yeniden kurgulama ve bugünü inşa etme kaygısıyla önemli bir felsefî miras bırakmışlardır. 

İbrahim Beyyûmî Medkur (ö. 1995) klasik Arap felsefesindeki akılcılık geleneğinin Grek köklerine dönmek ve Fârabîcilik geleneğini yeniden ihya etmek istemiştir. Medkur, İslâm felsefesinin, günümüz felsefe araştırmalarında kayıp halka olduğunu belirtir ve İslâm felsefesinin hakkıyla anlaşılması için Antik Yunan felsefesinin bilinmesinin zaruri olması gibi Ortaçağ ve Modern felsefenin hakkıyla anlaşılabilmesi için İslâm felsefesinin bilinmesinin şart olduğunu ifade der. Fi’l-Felsefeti’l-İslâmiyye menhec ve taṭbîḳ (Kahire, 1976) adlı eserinde günümüzde İslâm felsefesi alanında çalışmalar yapan ve birtakım arayışlar halinde olan araştırmacılara öncelikle müsteşriklerle hesaplaşmaları gerektiğini belirtir. İslâm felsefesinin ne Yunan felsefesinin basit bir devamı ne de Arap felsefesine indirgenecek etnik bir kökeni olmadığını iddia eder. Velûd bir müellif olarak Bedevî, Rebîʿu’l-fikri’l-Yûnânî, Ḥarîfü’l-fikri’l-Yunânî, Eflâṭûn, Arisṭû kitaplarında İlkçağ Batı felsefesinin tasvirini yapmış,  Min Târîḫi’l-ilḥâd fi’l-İslâm, Felsefetü’l-ʿuṣûri’l-vüsṭâ,  el-Felsefe ve’l-felâsife fi’l-ḥaḍâreti’l-İslâmiyye gibi eserlerinde Ortaçağ Batı ve İslâm düşünce tarihine odaklanmış, Nietzsche, Spengler, Schopenhauer, el-Aḫlâḳ ʿinde’l-Kant, Felsefetü’l-cemâl ve’l-fen ʿinde Hegel gibi eserlerle Batı düşüncesiyle ilişkiler kurmuş, ez-Zamânü’l-vücûdî,  el-İnsâniyye ve’l-vücûdiyye fi’l-fikri’l-ʿArabî gibi eserlerle ontoloji sahasında yeni yaklaşımlar geliştirmeyi denemiş, el-Manṭıḳu’ṣ-ṣûrî ve’r-riyâżî ve Menâhicü’l-baḥs̱i’l-ʿilmî gibi eserlerle de mantık ve bilim felsefesi alanında önemli katkılarda bulunmuştur. Mısır’da bir yandan felsefî kültürün ve literatürün teşekkülü için yoğun çaba sarf eden Bedevî bir yandan da kendisini varoluşçulukta konumlandırarak felsefî arayışlarını sürdürmüştür.

Genel olarak Kuzey Afrika’da özel olarak Mağrib bölgesinde temayüz etmiş mütefekkirler İslâm dünyasının içinde bulunduğu geri kalmışlık ve sömürü maruz kalma durumuna çareler aramak gayesiyle birtakım felsefî arayışlara girişmiştir. Muhammed Azîz el-Habâbî’nin (ö. 1993) İslâm geleneğinin ihtişamla dolu mazisine özlem ile çağdaş Batı bilimi ve düşüncesinin baskısı arasında kurmak istediği sentez ve uzlaştırma çabaları onu realist personelizm (eş-şahsâniyye), olarak başladığı arayışa sevk etmiş sonrasında sırasıyla İslâmî şahsiyeticiliğe ve yarıncılık”a (el-gadiyye) evrilmiştir. Mâlik b. Nebî (ö. 1973) “İslâm dünyasının sömürüye maruz kalmasının üstesinden gelebilmenin yollarını araştırmış, kültür ve medeniyet meselelerini teferruatlı bir şekilde tahlil etmiş, tam bir bağımsızlık için epistemolojik düzeyde medeniyetin, etik ve pratik düzeyde de kültürün ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Muhammed Abid el-Câbirî (ö. 2010), Arap-İslâm kültürünün yapısalcı bir yöntemle epistemolojik eleştirisine ve rasyonel dekonstrüksiyona tabi tutmuş, İslâm düşüncesindeki bütün ekol ve yöntemleri Araplara özgü beyân, Fars geleneğiyle ilişkili irfân ve Yunanlıların felsefî mirası burhân olarak formüle etmiş, İslâm düşüncesinin yeniden yapılanmasında beyâna dayalı bir burhân geleneğinin inşası için uğraşmıştır. XIX. yüzyıl Arap “nahda”sının ve onun temsilcilerinin oluşturulmuş (mükevven) Arap aklını eleştirmede başarısızlıkları sebebiyle Arap aklıyla tam bir epistemolojik kopuşu ve felsefî yeniden inşayı gerçekleştiremediğini iddia eden Cabirî Tekvînu’l-Akli’l-Arabî (Arap-İslâm Aklının Oluşumu) adlı eserini takdim ederken, her yeniden yapılanma projesinin öncelikli ve ayrılmaz parçasının akıl eleştirisi olması gerektiğini ifade eder. Cezayirli bir düşünür olarak çalışmalarını Fransa’da sürdürmüş bir olan Muhammed Arkoun’a (ö. 2010) göre geleneksel İslâm düşüncesinde Anglo-Sakson metinsellik nosyonunun dekonstrüksiyonist bir varyantı olan logosentrizm (mantık-söz merkezcilik) egemendir. Logosentrizm aşkın bir semantik üreterek düşüncenin önünü tıkamıştır. Buna karşın Arkoun kavramların oluşum koşullarına gidilerek anlamın dinamik bir şekilde yeniden üretileceği zemini keşfetmek ister. Bu zemin aynı zamanda İslâm düşüncesindeki çoksesliliğin de önünü açacak ve düşünülebilir (pensablé), düşünülemez (impensablé) ve düşünülmemiş (impensé) arasındaki ayrımı netleştirecektir.  Taha Abdurrahman (d. 1944) İ’timâniyye (emanet paradigması) ve Tedâvuliyye (söz-eylem teorisi) ekseninde burhân, sultan ve vicdan üçlemesiyle praksiyoloji (fıkhu’l-felsefe) inşa etmeye çalışmış, bu minvalde hem klasik İslâm düşüncesinin yeni bir okumasına teşebbüs etmiş, hem modern İslâm düşüncesinin geleneği ve geleneksel İslâm düşüncesi okumasını tahkike ve tenkide tabi tutmuş hem de çağdaş Batı düşüncesiyle esaslı bir hesaplaşmaya girişmiştir. 

İran, kadîm tarihî, siyasî ve fikrî mirasıyla farklı bir geleneği tevarüs ve temellük eder. Molla Sadrâ (ö. 1571) gibi önemli ve etkili bir filozofun Hikmetü’l-müte’âliye olarak bilinen ve İran coğrafyasındaki felsefî-irfânî metafizik sisteminin son temsilcisine ev sahipliği yapmıştır. Mehdi Nerâkî’nin (ö. 1795) Şerhu’l-İlâhiyyât min kitâbi’ş-Şifâ’sının da gösterdiği gibi Molla Sadrâ’nın ciddi bir şekilde eleştirildiği de görülür. Kaçar Hanedanlığı döneminde (1794-1925) hassaten Rıza Şah yönetiminde münevverler aracılığıyla Batı’yla fikrî ve siyasî ilk temaslar kuran İran, Pehlevi yönetimi altında modern ve çağdaş Batı felsefesiyle tanışmış ve kendi felsefî arayışını başlatmıştır. Meşruiyet tartışmalarıyla ilgili olarak ortaya çıkan Yenilikçi Dinî Düşünce Hareketi (Rûşen-fikrî-yi dinî) klasik kaynaklara başvurmak suretiyle çağdaş problemlere çözüm bulmaya çalışan modern Müslüman aydınları temsil etmektedir. Bunun yanı sıra gerek 1979 devrim öncesi düşünce yapısıyla gerekse de devrim sonrası gelişmelerle dinamik bir düşünce geleneğine sahiptir. Allâme Muhammed Hüseyin Tabâtâbâî (ö. 1981), Murtazâ Mutahharî (ö. 1979) ve İmâm Humeynî (ö. 1989) gibi şahsiyetlerin felsefî mirasla derin bağlantıları söz konusu dinamizmin göstergesi sayılabilir. Mutahharî, mensubu olduğu felsefi, kelâmi ve irfânî geleneğin temsilcisi olarak Şerh-i Usûl-i Felsefe-i Reviş-i Realizm gibi eserlerle dinî ilimlerle aklî ilimler arasında bağlantı ve denge kurmuş bir düşünürdür. Diğer yandan Tabâtâbâî’nin Nihâyetü’l-Hikme adlı Molla Sadrâ’nın Esfâr’ından mülhem eseri medrese müfredatın yapılan felsefî katkının zirvesini temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda modern çağın yeni diyalektik teolojisine eleştiriyi ve materyalist ve ateist argümanların aklen çürütülmesini de amaçlar. Ancak özellikle XX. yüzyılda meydana gelen kırılmalardan önemli ölçüde etkilenmiş, arayışlar döneminin doğasına uygun olarak birbirinden farklı soru ve sorunlarla uğraşmıştır. Molla Sadrâ ve Hacı Molla Hâdî Sebzivârî (ö. 1873) gibi muhâsebe dönemini düşünürlerin temellerini attığı modern ve çağdaş İran düşüncesi, ananevî/geleneksel düşünceyi önceleyen, garbzedeliği (garb-zadegî) eleştirerek kimlik (hüviyet) ve kültürel sahihlik kaygısıyla hareket eden, geleneksel düşünceyi eleştiren ve yenilik yapmaya çalışanlar olmak üzere bazı ekollere bölünmüştür. Ali Şeriatî’nin dinin ideolojik yorumunda ortaya çıkan teolojik ve politik tartışmaların felsefî ve sosyolojik temellerine yönelik soruşturmaları geniş kitlelerde derin yankı uyandırmıştır. Daryuş Şêyegân (ö. 2018)  Yaralı Bilinç Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni (Le Regard Mutilé), Melez Bilinç (La conscience metisse), Batı Karşısında Asya (Âsyâ der Berâber-i Garb), Din Devrimi Nedir? gibi kitaplarında tarihte geri kalmış ve değişimler şenliğine katılmamış uygarlıklardaki zihin çarpıklıkları, kolektif ruhun bodrum katından gelen bilinç ile tarihteki başkalaşımların ortaya çıkardığı fikir arasında gecikme halini, Asya toplumlarının içine düştükleri katmerli gafleti, Batılılaşma ve kendine yabancılaşma sürecini tasvir, tahlil ve tenkit etmiştir. Gelenekselci (tradisyonel) ekolün temsil gücü yüksek simalarından Seyyid Hüseyin Nasr An Introduction to Islamic Cosmological Doctrines, Islamic Philosophy from Its Origin to the Present: Philosophy in the Land of Prophecy, Ideals and Realities of Islam, The Need for a Sacred Science, Traditional Islam in the Modern World, Knowledge and the Sacred gibi eserlerinde gelenekten radikal ve yıkıcı bir kopuşu gerçekleştiren Batı düşüncesi ve medeniyetinin, bilimsel ayartıcılığının pozitivist karakteristiğinin Müslümanların kadîm ve güncel sorunları çözmede yetersiz ve çaresiz kaldığını, hâlidî (prenniyal) felsefe ve geleneksel metafiziğin samimi bir biçimde yeniden keşfedilmesi gerektiği, bu meyanda René Guénon [Abdulvâhid Yahyâ] (ö. 1951), Frithjof Schuon [İsâ Nûreddin] (ö. 1998) ve Titus Burckhardt (ö. 1984) gibi düşünürlerin yıkıcı sorunlara, yapıcı çözümler ve alternatifler getirdiğini ifade etmiştir.

İran’da plüralizm, hermeneutik, çoğulcu okuma, sekülarizmin felsefî ve dini imkânı, dinin ideolojik yorumu ve demokrasi konularında bir takım arayışların gündeme geldiği görülmektedir. Bu minvalde Muhsin Kediver’in tarihi İslâm anlayışı yerine manevî İslâm anlayışını öne çıkaran yaklaşımı, Abdulkerim Suruş’un dini bilginin daralması ve genişlemesi, din-demokrasi ilişkisinin felsefî temelleri, gelenek karşısında aydınları tutumu konularındaki felsefî arayışları, Muhammed Müçtehid Şebişteri’nin hermeneutik nokta-i nazarından resmi din söylemini eleştirisi ve farklı okumaları mümkün kılacak bir yorumlama stratejisi önerisi, Mustafa Melikyan’ın akılcılık ve maneviyat arasında kurmak istediği denge İran’daki felsefî arayışların dikkat çekici hatlarıdır. Bu arayışlara bir tepki olarak Ayetullah Muhammed Taki Misbah Yezdî (ö. 2021), Ayetullah Cafer Subhânî, Hüccetü’l-İslâm Sadık Lâricânî, Ayetullah Cevad Amulî, Ahmet Vaizî, Gulam Ali Haddad Adil ve Ali Rabbanî Golpayegânî gibi geleneksel ve muhafazakâr görüş ve tutumlarıyla bilinen düşünürlerin esaslı bir muhalefeti görülmektedir. Diğer yandan devrim sonrası İran’da Batı felsefesiyle eleştirel diyalogların pozitivizm, tarihselcilik, varoluşçuluk ve hermeneutik ekseninde özellikle Hegel, Heidegger ve Popper gibi filozoflar üzerinden sürdürüldüğü ifade edilebilir. Özellikle Ahmed Ferdîd (ö. 1994) ve öğrencisi Rıza Dâverî, Heidegger’in Batı metafiziği ve Varlık’ın unutulmuşluğu eleştirisinden ciddi şekilde etkilenmiş ve bu bağlamda İbnü’l-A’rabî ve Hâfız gibi klasik düşünürleri yeniden okuma teşebbüsünde bulunmuştur. 

Hint Alt Kıtası’nda Şah Veliyullah Dihlevi (ö. 1762), Seyyid Ahmed Han (ö. 1898), Muhammed İkbal (ö. 1938), Ebü’l-A‘la el-Mevdûdî (ö. 1979), Fazlurrahman (ö. 1988), hilafet hareketinin önderlerinden Muhammed Ali Johr (ö. 1931), Diyubend İslâmî Düşünce Okulu’nun kurucusu Muhammed Eşref Ali Tahanavî (ö. 1943), hukukçu ve devlet adamı Muhammed Ali Cinnah (ö. 1948), Ebü’l-Kelâm Azad (ö. 1958), Ziyâulhak (ö. 1978), Tanzim-i İslâm grubunun kurucusu Israr Ahmed (ö. 2010), Şibli Numanî (ö.1914), Shabbir Ahmed Usmanî (o. 1949), Ebü’l-Hasen en-Nedvî (o. 1999), Muhammed Hamidullah (o. 2002) ve Naye Ahd Darwaze Par (Yeni Dönemin Eşiğinde), Mazhab Aur Jadeed Challenge (İslâm ve Modern Meydan Okumalar) gibi kritik eserler kaleme almış Mevlana Vahiduddin Han (ö. 2021) gibi dini, fikrî ve siyasî arayış içinde olan bu simalar içinde özellikle felsefî yönü ve açılımlarıyla ön plana çıkan üç dikkat çekici simadan söz edilebilir. İngiliz süreç felsefesiyle İslâm düşüncesindeki durgunluk ve geri kalma sorununu aşmaya teşebbüs eden The Reconstruction of Religious Thought in Islam (İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu) kitabıyla maruf İkbal, çağdaş Batı hermeneutik müktesebatını Kur’ân’ın aktüel yorumlanmasında bir imkân olarak kullanan özellikle İslâm ve Çağdaşlık eseriyle meşhur Fazlurrahman ve Pakistan Felsefe Derneği’nin kurucusu, geleneksel İslâm metafiziğinin atomcu teorisine dayanan, adına diyalektik monadizm verdiği yaklaşımıyla yeni bir ontoloji tasavvur eden A History of Muslim Philosophy adlı derlemesiyle bilinen Muhammed Mian Şerif (ö. 2004)’tir. Öne çıkan en önemli problemler ise, din ve modernite arasındaki dikotomiyi aşma, bilimle uyumlu dini düşüncenin inşası, siyasî ve kültürel sömürgecilikle mücadele meseleleridir. 

Güneydoğu Asya’da her ne kadar Osmanlı, İran ve Mağrib’teki gibi müstakil ve köklü bir felsefe veya hikmet geleneği tesis etmemiş olsa da bölgede hâkim olan tasavvufi yaklaşım ve literatürde felsefî pek çok meseleyle karşılaşmak mümkündür. Özellikle XVII. yüzyılda Açe’de, kendilerini genellikle Vucûdiyye olarak isimlendiren bir grup Malay mutasavvıf İbnü’l-A’rabi’nin vahdet-i vucûd ve Abdülkerim el-Cîlî’nin el-İnsânu’l-kâmil anlayışlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Seyyid Muhammed Nakip el-Attas Malezya’da İslâmî ilkeler dayalı bilgi ve eğitim anlayışının geliştirilmesi amacıyla The International Institute of Islamic Thought and Civilization’un kurucusu ve başkanlığını yapmıştır. Attas’ın felsefî arayışlarında iki konu ön plana çıkmaktadır. İlk olarak modernizm ve sekülarizmin ve onların Müslümanların hayatına ve müesseselerine olan yaygın ve menfi etkilerinin ontolojik, epistemolojik, etik eleştirisi; diğeri de din, bilgi ve eğitim, etik gibi beşerî hayat ve medeniyetin belli bazı temel veçhelerine dair İslâmî anlayış ve tavrın dünya görüşü düzeyinde yeniden beyan edilmesidir. Üstten bir yaklaşımla genel olarak “Bilginin İslâmîleştirilmesi” tezi ve projesi olarak da bilinen yaklaşımı savunan Attas, bu konuda aslen Filistinli olan İsmail Râci el-Fârukî (ö. 1986) ve Uluslararası İslâm Üniversitesi’ne rektörlük yapmış olan Abdulhâmid Ebû Süleyman gibi simalarla birlikte hareket etmiştir. Öz olarak “Bilginin İslâmîleştirilmesi” tezi ve projesi, tevhide dayalı bir bilgi anlayışını savunan, Batılı metodolojilere köklü eleştiriler getiren, eğitimi sekülarizmden arındırmayı amaçlayan, modern-klasik, doğulu-batılı, akıl-vahiy, din-bilim parçacı ve dikotomik kategorileri aşmaya çalışan, çağdaş İslâm düşüncesindeki entelektüel krize son vermek isteyen bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak söz konusu yaklaşıma bazı itirazlarda yapılmıştır. Mesela Fazlurrahman’a göre bilim nötrüdür ve herhangi bir değer yüklemeye gerek yoktur, Batılılar onu yanlış anlamış ve kendi menfaatleri için kullanmıştır, Müslümanların yapması gereken kendi sorumluluklarının bilincine varmış olarak düşüncelerini İslâmlaştırmalarıdır. 

Özellikle XIX. yüzyıldan sonra siyasal ve kültürel alandaki kargaşadan etkilenen felsefî hayat, görece uzunca bir zaman yeni arayışlar içinde olmuştur. Son zamanlarda genel olarak sosyal bilimler alanında özel olarak ise gerek felsefe bölümlerinde ve ilahiyat fakültelerinde gerekse de entelektüel mahfillerde ciddi bir geleneğe dönüş ve özgünlüğü yakalama çabası baş göstermiştir. Bu çabada Batı felsefesiyle karşılaşmanın da önemli bir etkisi vardır. Aslında XIX. yüzyıl modern Batılı felsefeyle karşılaşma, felsefeyi ilk defa keşfetmek anlamına gelmemekle birlikte, yeni sorun alanlarını, yeni metotlarını, yeni söylem tarzlarını ve işlevlerini fark etmek bakımından bir başlangıç ve modernleşme iradesiyle doğrudan irtibatlı yeni düşünce biçimlerine ilişkin naif tecrübeler bakımından “teceddüd” hareketinin en önemli gelişimlerinden biri olmuştur. Bugün felsefe yapma iradesinde söz konusu problemler halâ varlığını gösterse de gelenek ve bugün arasında kurulan yeni ilişki biçimleri otantik felsefe yapabilme yönünde ciddi bir umut vadetmektedir. Bunun için kendi felsefî farklılıklarının meydana getireceği kültürel farklılığa daha ciddi kafa yoracak, dünyayı Batı’dan ibaret görmeden onunla güçlü bağla kuracak, düşünmenin ve düşüncenin ancak kendisiyle mümkün olduğu özgün bir felsefe dili geliştirebilecek bir iradeyi ve kararlılığı aramaktadır. Bu bağlamda Türkiye’de genel anlamda felsefî çalışmalar özel olarak da İslâm felsefesi çalışmaları salt akademik saiklerle epistemolojik ve teknik çalışmaların ötesinde ontolojik düzeyde kendilik bilincini fark etmeyi ve dünyayı anlama meselesinin tezahürü olarak da yorumlanabilir. 

XX. yüzyılda modern felsefenin tevarüs ve temellük edilmesinde literatürün, müfredatın ve eğitim yöntemlerinin, tercih edilen dilin ve problemlerin dönüşümü noktasında bazı kurum ve isimlerin ön plana çıktığı ve bazı ekol ve problemlerin teşekkül ettiğini vurgulamak gerekir. XX. yüzyıl öncesinde bir kurum olarak klasik medreselerin eskisi gibi varlık ve etki gösterememesine rağmen yaygın olduğu görülmektedir. Ancak XX. yüzyıldan sonra medreseler yerini üniversitelere ve cemiyetlere bırakmış, felsefî geleneğin literatürü, müfredatı, eğitim yöntemleri ve dili yegâne karar verici olarak söz konusu cemiyet ve üniversiteler tarafından belirlenmiştir. Esasında Batılı bilim, kültür ve felsefe temellerine dayanan seküler kurumlar olarak modern üniversiteler içinde İslâm düşüncesi merkezli felsefî arayışlara girmek içinde pek çok paradoksu, çelişkiyi ve zaafları barındırmaktadır. Çünkü Batı eğitim geleneğinin zaman içinde evrilerek gelişmiş son hali olan üniversitelerin gündemi, kavram ve söylem düzeni, eser telifi ve akademik usûlleri büyük ölçüde Batı normlarına göre belirlenmektedir. İslâm düşüncesi ve felsefesi çoğu zaman üniversitelerde hak ettiği ilgiyi görmemekte, Batının dönemselleştirme ve sorunsallaştırma kategorilerine maruz kalmakta, ya arkaik ve arkeolojik nesne muamelesi görmekte, ya da Batılı söylem ve anlam bağlamlarının nispet ve aidiyetine göre değer ve yer bulmaktadır. İran’da 1851’de Kaçar Hanedanlığı zamanında kurulan ve Batılı anlamda ilk yükseköğrenim olan Dârulfünûn, 1934’de kurulan Tahran Üniversitesi, 1965’te sivil toplum kuruluşu olarak kurulan Hüseyniye-i İrşad, 1970’de İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi tarafından kurulan Pehlevi Vakfı ve 2007’de kurulan Al-Mustafa Üniversitesi, geç-dönem Osmanlı’da Dârulfünûn, Türkiye’de İstanbul (1933) ve Ankara Üniversiteleri (1946), Mısır’da Ezher (Câmi’atü’l-Ezher, 975) ve Kahire Üniversiteleri (1908), Malezya’da Uluslararası İslâm Üniversitesi (1983), Pakistan’da Pencap Üniversitesi (1962), Hindistan’da Dârululûm Diyûbend (1866) ve Aligarh Müslüman Üniversitesi (1875) felsefî üretim ve faaliyetlerin yoğun olarak yapıldığı önde gelen üniversitelerdendir. Türkiye’de 1928 yılında kurulmuş Felsefe Cemiyeti, Mısır’da bir ara başkanlığını Mustafa Abdurrazık’ın yaptığı Mısır Felsefe Cemiyeti, Cezayir’de kuruculuğunu Abdulhamid b. Bâdis’in (Ö. 1940) yaptığı Cem’iyyetü’l-Ülemâ’i’l-Müslimîn el-Cezâ’iriyyîn bu bahiste dikkat çekici cemiyetlerdir. 

Cemiyet ve üniversitelerin yanı sıra felsefe dergilerinin de felsefî üretim etkinliğinde önemli rolü olduğu görülmektedir. Sadece geç-dönem Osmanlı’da elliden fazla felsefe temalı ve yoğunluklu derginin çıktığı düşünülürse felsefî gündem ve faaliyetlerin belirlenmesi ve üretilmesinde dergilerin ne kadar önemli bir yer tuttuğu anlaşılabilir. 1880’da Mecmua-ı Ulûm, 1908’de Envârı Ulûm, 1911’de Yeni Felsefe Mecmuası, 1913’te Felsefe Mecmuası, 1916’da, Dârulfunûn Edebiyat Fakültesi Mecmuası, 1922’de İlim-Fen-Felsefe Tetebbuatı Mecmuası, 1925 yılında Dârulfunûn İlahiyat Fakültesi Mecmuası, 1927’de Türk Felsefe Cemiyetinin yayın organı olarak faaliyet gösteren Felsefe ve İçtimaiyyât Mecmuası bu meyanda öne çıkan dergilerden bazılarıdır. Bunun yanında modern İslâm düşüncesinin fikir sancaktarlığını yapan Cemalettin Afgânî’nin 1884’de Paris’te yayımlamaya başladığı el-Urvetü’l-Vüska, 1898 yılında Reşid Rıza tarafından yayımlanmaya başlayan Mecelletü’l-Menâr, 1876 yılında Fâris Nimr ve Yakub Sarrûf (ö.1927)’un editörlüğünde yayımlanmaya başlayan, 1884’den 1952’de kapatılıncaya kadar Mısır’da yayımı sürdürülen ve özellikle Batı düşüncesiyle ilgili yayımladığı makalelerle büyük tesir bırakan Mecelletü’l-Muktataf,  1892 yılında Corci Zeydan tarafından çıkarılan el-Hilal Dergisi, 1898 yılında Luis Şeyho (ö.1927)’nun Beyrut’ta çıkarmaya başladığı Mecelletü’l-Meşrik, Şam’da 1900 tarihinde Corc Matta ve Corc Semân tarafından çıkarılan Mecelletü’ş-Şems, Hindistan’da 1912’de neşredilmeye başlayan Dâru’l-Musannefin ve Ma’arif Dergisi, İran’da Ayetullah Talegânî’nin öncülüğünde çıkan Danış Amuz, Şebisterî’nin çıkardığı Endişe-yi İslâm ve Abdulkerim Şuruş’un çıkardığı Kiyan Dergisi, bunun yanında Keyhan-i Farhangî ve Medrese adlı dergiler felsefî ve fikrî arayışların, reformcu fikirlerin geniş kesimlere ulaştırılmasında ciddi bir vazife üstlenmiştir. 

Arayışlar dönemi İslâm düşüncesinde felsefe üretiminin ana çizgileriyle hangi ekoller ve problemler etrafında ortaya çıktığı meselesi sınırları geniş, tayin ve tespiti müşkül olmakla birlikte belli kayıtlar altında şimdilik görece bir tasnife tutulabilir. Bu tasnif ontolojik, epistemolojik ve etik gibi felsefenin belli başlı ana temaları üzerinden yapılabileceği gibi İran, Hindistan, Pakistan, Mısır, genel olarak Arap âlemi, Orta Asya ve Türkiye gibi coğrafi sınırlar üzerinden de yapılabilir. Ancak ekol ve problemler bağlamında bir tasnif yapmaya giriştiğimizde belli başlı felsefî temaları ve coğrafi sınırları aşan bir durumla karşı karşıya kalırız. Çünkü İslâm dünyasının içinde bulunduğu siyasî dağılmışlık, kültürel süreksizlik, Batı düşüncesinin meydan okumalarına maruz kalma, hayat tasavvurundaki kırılmalar ve iktisadî ve fikrî bunalımlar ve buhranlar sınırları aşan bir mahiyettedir. Homo economicus kavramsallaştırması bağlamında zuhur eden yeni Batı medeniyetinin tekno-logosa dayalı bilimsel ve teknolojik gelişmeleri İslâm dünyasında din, akıl bilim arasındaki ilişkilerin ithal teori ve kavramlar bağlamında yeniden gündeme gelmesine sebebiyet vermiştir. Geç dönem Osmanlı’da yaşanan materyalizm, pozitivizm ve din-bilim ilişkileri, Arap dünyasında anakronik Eş’arilik eleştirisi ve Mu’tezile savunusu şeklinde kendini göstermiş, Hint alt kıtasında zuhur eden modernist yaklaşımlarla modern bilimle uyumlu bir dini düşünce arayışına yol açmıştır. Din, akıl ve bilim arasındaki ilişkilerin yeniden tesisi ile başlayan süreç, gelenek (turâs) tartışmaları etrafında toplumsal ve tarihsel tartışmalara, hilafet, demokrasi, laiklik gibi kavramlar bağlamında siyaset-din ilişkilere evrilmiş, Batı düşüncesinin tercümeler yoluyla aktarımından sonra meydana gelen zihinsel dönüşümlerin ve meydan okumaların yarattığı travmalara kaymıştır. 

Modern ve çağdaş İslâm düşüncesinde özellikle Afgânî, Abduh, Musa Carullah (ö. 1949), Ferid Vecdî (ö. 1954), Abdullah Cevdet ve İsmail Gaspıralı gibi düşünürler taklidin reddi ve içtihad faaliyetinin yeniden ihyası için yoğun gayret sarf etmişlerdir. Ancak ilkel bir tutum olarak taklitçiliği reddetmek ile taklit adı altında geleneğin küllî reddi ile siyasî ve toplumsal olarak parçalanmalara yol açacak mezhepçilik ve hizipçilik eleştirisi başka bir şeydir. Fazlıoğlu’nun yerinde tespiti ile İslâm dünyasında, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yoğunluğu artan ve günümüze değin süren ictihâd vurgusu, taklîde karşı değil, tahkîke karşı öne çıkarılmıştır. Tahkîk gelenekte mündemiç usûl, ilke ve yöntemlerin idrakini ve icrasını esas alır.  Özgün ve otantik bir felsefî düşünüşün olmazsa olmazı geçmiş ve şimdi arasındaki rabıtanın imkânı olarak gelenekle, süreklilik ve değişim denkleminde anlamlı, tutarlı, geçerli ve ilkelere dayalı bir ilişki kurmaktan geçmektedir. Bunun içindir ki arayışlar dönemi İslâm düşüncesindeki felsefî tartışmaların kahır ekseriyeti gelenek ile modernlik arasındaki ilişki üzerinedir. Hasan Hanefi’den Muhammed Âbid el-Câbirî’ye, Fazlurrahman’dan Seyyid Hüseyin Nasr’a çağdaş İslâm düşünürlerinin ana sorunsalı gelenek ve mirasla bugün yeniden nasıl irtibat kurulacağı olmuştur. Bu durum aslında acı bir gerçeğin varlığını da teslim etmektedir. Gelenekle ilişkide bir kopma yaşanmıştır. Pek çok meselede sahih zemin arayışları aslında ortada bir zeminin olmadığı hakikatini teslim eder mahiyettedir. Dahası gelenekle yeniden anlamlı bir ilişki kurmanın gelenekçilik, gelenekselcilik, muhafazakârlık ve tutuculuk olarak yaftalanması da gelenekle ilişkide yaşanan kopmaların bir sonucudur. Hâlbuki geçmiş olarak görülen gelenek, geçmişte kalmış bir hadise olmaktan çok gelecek bir geçmiş düşüncesine atıfta bulunur. Zira geleceğin ne şekilde olacağı, geçmişin nasıl tasavvur edildiğine bağlıdır. Bir bakıma bütün gelecek tasavvurları belli bir geçmiş tasavvuruna göre şekillenmiştir. Gelenekle otantik bir irtibat kuramamak, onu sahih bir tahkikten geçirememek gelenekten kopuşla sonuçlanmıştır. Gelenekle ilişkide yaşanan kopma, felsefî arayışlarımızı gelecek tasavvurundan kopartarak zihinsel egzersizlere, teknik malumatlara hapsetmiş, Faslı mütefekkir Taha Abdurrahman’ın deyişiyle referans bilgi ile transfer bilgi arasındaki temyiz ve teyakkuz halini alt üst etmiştir.

Bugün genel olarak İslâm dünyasının özel olarak ise Türkiye’nin felsefî gündemi, çeşitliliği yüksek, farklılıkları derin, gelenekle irtibatlar bakımından sorunlu, modernliğin meydan okumalarına cevap verme anlamında yetersiz ve hazırlıksız bir görünüm içermektedir. Çağın gerekliliklerine icabet edecek bir düşünce geleneği inşa etmenin zorlukları ile gelenekle yeniden irtibat kurmanın tarihsel ve zihinsel engellerini aşma arasında tansiyonu yüksek, çelişkileri derin, felsefî teklif arayışları yoğun bir süreç yaşamaktadır. Ancak tüm eksikliklerine rağmen logosentrizm ve onto-teolojik düşüncenin zafiyetlerle malul modern Batı düşüncesi karşısında varlığın anlamına dair derin bir hürmet ve hayret içeren henüz yeterince fiiliyata sirayet edememiş felsefî potansiyeliyle yegâne imkân olarak durmaktadır. İslâm dünyasında arayışlar dönemi felsefî faaliyetleri karakterize eden tek bir amilden söz etmek mümkün değildir. İslâm dünyasının sosyal, siyasî ve iktisadî değişimlerine ve dönüşümlerine bağlı olarak felsefî arayışları da değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Mantık, fizik, metafizik, etik, toplum ve siyaset arayışlarında ve araştırmalarında görülen farklılıklar benzer şekilde felsefe cephesinde de görülmektedir. Bununla birlikte bir konuya açıklık getirmek gereklidir. Felsefî arayışlar diğer arayışların bir sonucu mudur, yoksa sebebi midir? Tabii olarak sebebi olması beklenebilir ancak görebildiğimiz kadarıyla arayışlar dönemi felsefî faaliyetler sosyal, siyasî ve iktisadî değişimlerin bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Felsefî arayışların bundan sonra daha anlamlı bir zemine kavuşması gelenekle sahih irtibat kurma, dünyanın gidişatını muhkem bir zeminde okuma, çağın gerekliliklerine ve meydan okumalara derinlikli ve kapsamlı cevaplar verebilme azmine ve cedîde bağlı olduğu söylenebilir. 

Arayışlar Dönemi İslam Düşüncesinde Mantık, Yöntem ve Metodoloji Arayışları

Temelleri Aristoteles tarafından atılan ve klasik dönem İslam felsefe-bilim geleneğinde şumul ve gayeleri cihetinden tekâmül, mevzu ve mesaili zaviyesinden tebarüz eden mantık çalışmaları Fârâbî’yle özümsenmiş ve filizlenip kök salmış, İbn Sinâ’da özgünleşmiş, Gazzâlî’nin süzgecinden geçmiş ve meşrulaşmış, Fahreddin Râzî tarafından tenkit edilmiş, Necmeddin Kazvinî ve Sirâceddin Urmevî tarafından telif ve telfik edilmiş, Kazvinî ve Kutbeddin Râzî cihetinden tehzîb edilmiş, Ebherî, Semarkandî, Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Fenârî, Gelenbevî ve Abdunnâfî Efendi gibi mantıkçılardan tarafından ise tafsilatları ve teferruatları ortaya konulmuştur. Tüm bu süreçlerde mantık, ortak bir dil ve terminoloji ekseninde, bilginin imkânına ve kesinliğine yönelik bir kaygının vazgeçilmez mercii olarak tasavvur edilmiştir. Bu yönüyle Klasik, Muhasebe ve Yenilenme dönemlerinde felsefe-bilim hem dili hem yöntemi hem de bütün ihtilafları anlamlı kılan zeminin kendisi olmuştur. Bunun için geleneksel ta’lim ve tedris sürecinde hikmeti elde etmek isteyenlerin evvela akıllarında fetanet, fikirlerinde istikamet bulunması talep edilmiş ve hikmeti talep edenlerin tecrîd-i akl, temyiz-i zihn, tasfiye-i fikr ve tedkik-i nazar etmeleri beklenmiştir. Bunları mümkün kılan zeminin ise mantık olduğuna hükmedilmiş ve süreç içinde gerek ıstılah/terminoloji, gerekse de fikrin kanunu namına yoğun bir şekilde yinelerek ve yenilerek okunmuş ve okutulmuştur. Akli ilimlerde hem ilmin teşekkülü sürecinde hem de bir ilme istinaden anlamlı ve tutarlı bir iddia sahibi olmanın olmazsa olması olarak kabul edilen mantık, müstakil bir ilim olmanın ötesinde ilimlere hazırlık aşamasında bir alet olarak öne çıkmış, bir sanat olarak algılanmış dahası nazarî düzeyde bilme, anlama ve açıklama faaliyetine burhânî bir yöntem ve metodoloji olarak rehberlik etmiştir. Söz konusu bu yöntem ve metodoloji klasik İslâmî ilimlerden başta fıkıh ve kelam olmak üzere diğer ilimlerin beyânî usûlleri üzerinde de etkili olmuştur. Usûl ve mantık Klasik, Yenilenme ve Muhasebe dönemlerinde İslam dünyasındaki düşünce ekollerinin sayesinde içinde var oldukları dünyayı anlama ve açıklama gücüne eriştikleri nazârî çerçevenin, yöntemsel bağlamın adı olmuş ve bu haliyle varlığını, arayışlar döneminin başına kadar sürdürmüştür. Bununla birlikte askeri, siyasi, iktisadî, siyasî ya da toplumsal bir dönüşümün neticesinde içinde yaşadığımız dünya ile nazarî çerçeve ve yöntemsel bağlam arasındaki mesafenin açılmasıyla canlılığını sürdürebilse bile dinamizmini kaybetmiştir. Doğrudan eserlere müracaat etmeksizin, önceden kurgulanmış ve kategorize edilmiş, kimisi şarkiyatçı, kimisi bizatihi şarklı bazı araştırmacılar tarafından XIII. yüzyıldan itibaren durduğuna, zamanla gerilediğine, XV. ve XVI. yüzyılda ise şerh ve haşiyelerin zuhuru ile birlikte öldüğüne hükmedilmiştir. Mantık, klasik felsefe-bilimin dili olduğundan, onun ölümünün ilanı İslam dünyasındaki felsefe-bilimin de öldüğünün delili olarak görülmek istenmiştir. Buna mukabil XVII. ve XVIII. yüzyılda medreselerde okutulan eserlere yönelik şerh ve haşiyeler başta olmak üzere risâleler, en-mûzec türü eserlerle mantık, tasavvurâta ve tasdikâta müteallık meseleler bazı cihetlerden tecdid edilmiş, yaşayan bir geleneğin alametifarikası olarak âdâb-i münâzara, âdâb-ı mütalâa ve cihet-i vahde gibi yeni eklerle yoluna devam etmiştir. Mevcuda her yeni ek ise bir imkânı aramak demektir.

İslam felsefe-bilim geleneğinde meselede tahkik ile metin şerhini birleştirebilmeleri ve meselelerdeki tahkiki şerh, haşiye ve talik formunda tatbik edebilecek şekilde bir araya getirebilmeleri açısından Siyalkûti ve Desûkî gibi simaların yanısıra temsil gücü yüksek bir isim olan İsmail Gelenbevî Efendi, (ö. 1790) el-Burhân (fî ʿilmi’l-manṭıḳ ve fenni’l-mîzân, Burhân-ı Gelenbevî, Mîzân-ı Gelenbevî, Mîzânü’l-Burhân), Risâletü’l-ḳıyâs, Risâletü’l-imkân, Risâle fi’l-vâsıṭa, Risâle fî maʿne’t-taḳsîm, Miftâhu Bâbi’l-Müveccihât adlı metinleriyle, mantık alanına önemli katkılarda bulunmuş Ebherî’nin Îsâġûcî’sine şerh, Teftâzânî’nin Tehẕîbü’l-manṭıḳ ve’l-kelâm’ına hâşiye yazmıştır.  Bu eserler arasında özellikle el-Burhân fi İlmi’l-Mantık ve Fenni’l-Mizân Muhasebe Dönemi ile Arayışlar Dönemi arasında gerek muhtevası gerekse de taşıdığı sembolik değer açısından mühim bir eserdir. Eser bir yönüyle Fârâbî-İbn Sinâ geleneğinin devamı, bir yönüyle de Ebherî, Kazvinî, Teftazânî geleneğinin de taşıyıcısıdır. Her ne kadar müteahhirin mantıkçıları arasında yer alsa da onu mütekaddiminden kolaylıkla ayırmak mümkün değildir. Lafızların taksiminde mütekaddimunun izinden giderken kavramların sınıflandırılmasında müteahhirine itibar etmesi, tanım ve modal önermeler konusunda benimsediği yaklaşımlar göz önüne alınırsa onun muhasebe dönemi ile arayışlar dönemi arasında bir geçiş dönemi mantıkçısı olduğu söylenebilir. Gelenbevî ağırlıklı olarak bilginin tanımı, doğruluğu, modaliteler ve bilimsel yöntem konularında kendisinden önceki asrın gündemini dinamik bir şekilde sürdüren son kişidir. Kendisinden sonraki eserlerin gündemi tedrici olarak bir değişime ve dönüşüme uğrayacaktır. Gelenbevî’nin gündemi  kendisinden sonra, Hasan Hüsni el-Mevsili tarafından Tenvirü‘l-Burhan, Yusuf Şükrü Harpûtî tarafından Namusu’l-İkan ve Ebu’l-Fuzalâ Mustafa el-Kutb er-Rizevî tarafından Şerh-i Dibace-i Burhân adıyla şerhine konu olmuş ve belli bir müddet etkisi devam etmiştir.

Abdünnâfî İffet Efendi (ö. 1890) Tercüme-i Burhân-ı Gelenbevî: Fenn-i Mantık adlı eseriyle Gelenbevî’nin el-Burhân adlı eserini, Tercüme-i Âdâb-ı Gelenbevî adlı eser ile Gelenbevî’nin Âdâbu’l-bahs ve’l-münâzara ilmine dair Arapça kaleme aldığı eserini tercüme ve şerh etmiştir. Söz konusu tercüme ve şerhlerde ana metinde yer alan mevzu ve mesâil, gerektiği kadar yani yukarı-iktisâd düzeyinde mufassal olarak açıklanmıştır. İffet Efendî’nin metinlerinde klasik kaynaklara yaptığı atıflar gelenekle bağın ne derece sürdüğü anlamak bakımından oldukça dikkat çekicidir. Kitabında yer verdiği ve kendilerinde iktibasta bulunduğu Şerhu Süllemi’l-uyûn, Hüseyniye, Şerh-i Velediye (Mevlana Hicâbî), Takriru kavânîn (Saçaklızâde), Şerhu Hikmeti’l-ayn (Seyyid Şerif Cürcanî), Telvih, Şerh-i Adudiye, el-Burhân (Gelenbevî İsmail Efendi), Haşiye-i Şerh-i Celâl (Gelenbevî İsmail Efendi), Şerh-i Şemsiye (Teftazânî) ve Mutavvel (Teftazânî) gibi isimler ve eserleri hangi kaynaklara dayandığını ve mantık ve münazâra geleneğinin kendi dönemine kadar ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından manidardır. Eser, medreselerde sadece tekrar ve taklidin değil tahkik ve tenkidin de mevcudiyetini göstermesi açısından da önemlidir. 

Klasik mantık XVIII. yüzyılın neredeyse sonuna kadar bilimsel bilgiye yön verme gücünü elinde bulundurmuş ve ilişkili olduğu metafizikle birlikte varlığı idrakin yöntemi olarak faaliyet göstermiştir. Ancak XVIII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak arayışlar dönemiyle birlikte bu faaliyet zamanla azalarak unutulmaya yüz tutmuştur. Özellikle Gelenbevî’den sonra 1795 yılında Tamanlı Hüseyin Rıfkı Efendi tarafından kurulan mühendishanede klasik dönemin mantık anlayışının yetersiz olduğu, pratikte faydasız olduğu bilhassa harp meydanlarında alınan mağlubiyetlerin müsebbibi olduğu gerekçesi ile teknik donanımlara uygun yeni bir mantık arayışı gündeme gelmiştir. Ancak yeni bir mantığın yeni bir felsefe ve bilim geleneğiyle mümkün olacağı gerçeği göz ardı edildiği için söz konusu arayış belli bir müddet sonra akim kalmıştır. Onun yerine geleneksel tarzda müstakil mantık metinleri kaleme alınmaya devam etmiştir. 1802 yılında Mustafa Râşid b. Ahmed el-İstanbûlî Îsâgûcî Tercümesi’ni yazmış, 1806’da Ahmed Nazîf b. Mehmed (ö. 1835), Mefhûm-i Îsâgûcî ve Mefhûm-ı Velediyye mine’l-Âdâb’ı, Karaağaçlı Rüşdî Ahmet Efendi (ö. 1835), Îsâgûcî şerhi olan eseri Tuhfetür–Rüşdi’yi, 1811’de İsmail Ferruh Efendî ise Mantık Risâlesi, Tokatlı Seyyid Ömer b. Salih Feyzi Efendi’nin (ö. 1848) Îsâgûcî’ye yazdığı şerh olan ed-Dürru’n-Nâcî alâ Metni İsâgocî, Kara Mahmud Efendi Manisâvî (ö. 1807) Muğni’t-Tullâb adlı metni kaleme almıştır. Görüleceği üzere bu türden mantık metinleri klasik mantığın tercüme ve şerh edilmesi açısından devamı gibi görünse de hem tedris açısından hem de klasik felsefe-bilim dilinin sürekliliği açısından önemli metinlerdir. Zamanla bu türden mantık metinleri Ahıskalı Ebû Abdullah Ziyâüddîn (ö.1813) gibi müelliflerce Mebâhicü’l- İhvân ve Menâhicü Kavânîni’l-Mîzân’da olduğu gibi yöntem meselelerini öne çıkardığı gibi 1835/1250 – Osman b. Mustafa el-Çerkeşî gibi (ö. 1835) Fi’l-Ma’lûmâti’l-Mûsıleti ile’l-Mechûlât gibi risalelerle mantık ve epistemoloji konularına da ağırlık vermeye başlamıştır.

Tanzimat dönemi (1839-1922) mantık çalışmalarının ilk başlarda umumi manada temerküz ettiği alan Fârâbî-İbn Sina geleneğinin tercümeler, şerhler ve telifler olarak devamı mahiyetindedir. Bu dönemde tercümesi ve şerhi yapılan eserleri Ebherî’nin Îsâgûcî’si, Ahdarî’nin Süllem’i ve Gelenbevî’nin Mantık’ı olarak belirtmek mümkündür. Ahdarî’nin Süllem’in Mahmud Kurayşi-zâde Nedim Efendi tarafından es-Senedü’l-Muhkem fi Tercemeti’s-Süllem (es-Sened) adıyla yazılıp basılan (1900) bir şerhi vardır. Bunun dışında Kilisli Rifat Mehmet Emin Efendi tarafından Vesiletü’l-İkan ve Mantık Tercümesi ( 1900) adıyla yazılan Osmanlıca tercüme ve şerhi de bulunmaktadır. J. Dominic Luciani ise Süllem’in metnini, Le Soullam (1921) adıyla Fransızcaya tercüme etmesi ise Osmanlı mantık çalışmalarının mezkûr dönemde Batı tarafından takip edildiğinin ilginç örneklerinden birisidir. Bunlardan en meşhuru, Demenhuri’nin yazdığı İzahu’l-Mübhem min Meani ‘s-Süllem’dir. 

Mehmet Hilmi’nin Türkçe Hulasatu’l Mantık’ı (1873), Ahmed Hamdi’nin Mantık’ı (1876) ve Muhtasar Mantık’ı (1879), Kilisli Hocazade Mehmet Tahir’in Zübdetü’l-Muhtelitâd mine’t-Tasdikât’ı (1881), Ahmed Cevdet’in Mi’yar-ı Sedâd’ı (1877), Sırrı’nın Miyaru’l-Makal’i (1885), Abdurrahman Nacim’in Mantık Hulâsası (1888), Mehmet Tevfik’in Gâyetü’l Beyân fi ilmi’l Mizân’ı (1888), Mehmet Nuri’nin İkmâl-u Burhân fi Tercümânı Mîzân’ı (1890), Ahmet Hıfzı’nın Kısmu’t-Tasavvurât min Hulasâtu’l Mîzân’ı (1891), Süleyman Sırrı’nın Mantık’ı (1892), Ali İrfan’ın Medhal-i Mantık’ı (1895), Raşid’in Mizanu’l-Makal’i (1897), Said Paşa’nın Hulâsa-i Mantık’ı (1897), İsmetullah’ın Hulâsa-i İlmi Mantık’ı (1909) Fârâbî-İbn Sinâ geleneğin devamı yazılmış mantık kitaplarının en önemlilerindendir. Bu kitapların büyük bir kısmına ise İbn Sînâ’da özgünleşmiş olan Aristoteles mantığı kaynaklık etmiş, eserler tasavvurât ve tasdikât olarak bölümlenmiş ve her birinin de mebâdi ve makâsıdı zikredilerek gelenek izlenmiştir. Zira söz konusu kitaplar kavram (mefhum) tetkiki ile başlamış, mantığın ta’rifi, beş tümel, ta’rif, önerme, önerme çeşitleri, kıyas, kıyas çeşitleri, ispat şekilleri gibi konularla bitirilmiştir. Bu cümleden olmak üzere Giritli Sırrı Paşa’nın 1830’da yazdığı Mi’yâr’ül-Makâl adlı eseri, klasik mantık konularını tedris faaliyetlerinde talebeler için özetlemiş olup, anlaşılır bir üslupla kavramları şümullü bir tarzda anlatması yönünden dönemin didaktik ve pedagojik kaygılarını yansıtan örnek eserlerdendir. Bununla birlikte yukarıdaki eserlere önemli derece kaynaklık etmiş olan Kazvinî’nin Şemsiyye adlı mantık eserini İngilizceye tercüme edip 1854’te The Logic of The Arabians adıyla neşreden ve bu tercümeyi “İslam İlimleri ve Terimleri Ansiklopedisi” şeklinde nitelendirilebilecek Hind havzasından Tehânevî’nin Keşşâf-ı Istılahât-ı Fünûn adlı eserinin başına yerleştiren Aloys Sprenger, Şemsiyye seviyesinde İlm-i Mantık bilmeden bu kitabın anlaşılamayacağına vurgu yapmasına rağmen dönemin mantıkçıları tarafından söz konusu kitabın yeteri kadar dikkate alınmaması manidardır.

Arayışlar Dönemi imkân arayışı dâhili saiklerin yanında esasen hârici tehditlerin söz konusu olduğu Sanayi Devrimi’nin savaş meydanlarına yansımaya başlamasıyla zuhur etmiştir. Yeni bilme tarzının somut ürünü olan Sanayi devrimi evvel emirde mikrobun keşfiyle bilimin zihnî-entelektüel bir etkinlik olmaktan çıkıp sosyal bir içerik kazanması, evrim kuramıyla birlikte insanın ve toplumun yeniden yorumlanması, Öklit-dışı geometrilerin keşfi, 1860’larda Güneş sisteminin dışına çıkılması, bilim ile teknolojisinin üst seviyede izdivacının bir yansımasıdır. XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın başlarında vuku bulan hadiseler iç ve dış siyasî gelişmelerle birleşince hakikat yerini siyasete, nazarîyat ise yerini tatbikata bırakmıştır. Bu nedenle felsefî-ilmî sahada Salih Zeki, Vidinli Tevfik Paşa, Mehmed Nadir, Baha Tevfik, Ziya Gökalp, Babanzâde Ahmed Naim gibi pek çok müellif, Batı Avrupa’daki gelişmeleri de dikkate alan, hatta birebir takip eden yeni bir dil ve yeni bilim bir inşâsı için uğraşırken, Ali Sedâd ve Fatma Aliye Hanım gibi başka bazı adlar da kadimin tadil edilerek, yer yer cedide göre yeniden yorumlanarak varolan bilgi akışına dâhil edilmesine çalışmışlardır.

II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) siyaseten pek müşkül durumların ve Batılı tazyikin ağırlaştığı bir dönem olmasının yanı sıra Batıdan gelen yeni fikirlerin ve modern fünûn/bilim baskısıyla çalkalandığı dönemi de ifade etmektedir. XVIII. yüzyılda Osmanlı’ya girmeye başlayan ve XX. yüzyılda tesirini iyiden iyiye hissettiren modern bilimlere karşı Osmanlı düşünce dünyası, evvela bigâne kalmayı tercih etse de bir müddet sonra bu bilimlerle kendi ilim geleneğini birlikte mütalaa etmeye, kimi zaman eleştirel bir mesafe almaya ve cevap vermeye, kimi zaman da belli terkiplere gitmeye çalışmıştır. Bu meyanda Batılı bilim müktesebatını bazen olduğu gibi taklit etmeye, bazen anlamaya, bazen de eleştirmeye çalışmıştır. Artık kendisini geçmişteki geleneği ile bugünü arasında değil, geleneği, bugünü ve Batının tazyiki arasında hissetmektedir. 

Bu meyanda Kilisli Abdullah Enverî Efendi’nin (ö. 1887) Usûl-i Cedîde Zübdesi Türkî Risalesi adlı eser, ismindeki “cedid”e uygun bir şekilde mantığı kendisinden öncekiler gibi kurallar manzumesi şeklinde değil de pratik hayatın gereklilikleri ışığında kaleme alınmıştır. Teorik mantık ile pratik mantık arasında bir takım mutabakatlar kurmaya çalıştığı anlaşılan eserde, özellikle talebelere mantık öğreniminde yeni bir metod sunmayı hedeflemiştir. Eserinin dönemin diğer mantık eserlerinden ayıran bir diğer fark da ilmî ve amelî mantık ayırımı yapması, mantık-iman ilişkisini gündeme getirmesi, bilgi ve iman arasındaki ilişkileri epistemolojik düzlemde tahlil etmesi tüm bunları anlatırken de gündelik hayattan pek çok örnek vermesidir. 

Enverî Efendi’nin mantığa bu yeni yaklaşım tarzı ile Halil Nimetullah [Öztürk]’ün (ö. 1957) tarzı arasında benzerlik kurulabilir. Zira Halil Nimetullah Akıl Mantığı ve Vicdan Mantığı olarak isimlendirdiği iki ayrı mantıktan bahseder. Bu mantık anlayışı içinde insanın bilgileri iki kaynaktan gelir: Fiziksel varlık ve toplum. Fiziksel varlığın verileri genel kavramları oluşturur. Genel kavramların terkibi ile vücuda gelen hükümler nitelik hükümleri olur ki bu mekanizmanın tümü akıl mantığıdır. Maşeri tasavvurların meydana koyduğu hükümler ise kıymet hükümleri olup bu mekanizmanın tümü de vicdan mantığıdır. Akıl mantığı çelişkiden kaçar, vicdan mantığı ise daha ziyade duygulardan oluştuğu için çelişkiye karşı lakayttır. Maddi tabiata ait konuları akıl mantığı ile sosyal tabiata ait konuları da vicdan mantığı ile tetkik etmek lazımdır. Halil Nimetullah’a göre bu iki mantığın sınırı belirlenmediği için, asırlarca fikir sahasında münakaşalar olmuştur. Ona göre din ile ilim gerilimi bu iki mantık birbirinden ayrılması ile ortadan kalkar. Çünkü ilim, akıl mantığını, din, ise vicdan mantığını kullanır. Bu yaklaşım din ile bilim arasındaki gerilimi mantık temelinde bir çözme girişimi olarak görülse de özünde metafizik ile mantığı birbirinden ayırarak klasik, muhasebe ve yenilenme dönemlerinden farklı bir şekilde külli perspektifi bölme ve parçalama girişi olarak da anlaşılabilir. 

Yeni dönemin sorunlarını eski tarzda çözmenin mümkün olmadığını düşünen Halil Nimetullah’a karşı Ahmet Hıfzı’nın Kısmu’t-Tasavvurât min Hulâsatu’l Mîzân’ı (1891) Batı’nın yeni mantığının git gide tanınmaya başlandığı ve bu usûl ile yazılan eserlerin ortaya çıktığı bir dönemde tüm bunlara bir tepki olarak geleneğin değerine vurgu yaparak yazılmışsa da söz konusu geleneğin öncü isimlerinden Ebherî’den farklı olarak mantığın tanımından ve ilimlerin tasvirinden bahsetmiş, İbn Sînâ’dan farklı olarak eksik mürekkep (bileşik) lafızlar olarak isimlendirdiği mürekkeb-i gayr-ı tâm’ın lafız türlerini ise kayıtlamalı (takyidî) ve kayıtlamasız (gayr-ı takyidî) olarak ikiye ayırarak incelemiştir. Teferruatta dahi olsa geleneğin izinden zamanla ayrılma emaresinde bulunması dönemin karakterine yönelik önemli bazı ipuçları vermektedir. 

XIX. yüzyılın en önemli ilim ve devlet adamlarından olan Ahmet Cevdet’in (ö.1895) yazdığı Mi’yâr-ı Sedâd, kaygıları derin, temsil gücü yüksek bir eserdir. Müellifin, oğlu Ali Sedâd’a ithafen telif ettiği eser, geleneksel mantık anlayışına sadık kalınarak kaleme alınmış “ilk Türkçe mantık kitabı” unvanına sahip olması ile diğer telifler arasında öne çıkmıştır. Eser Batılılaşma fikrine karşı, geleneksel kaynaklara dönmek, kadim kaynakları tercüme yoluyla yeniden temellük etmek ve geleneğin devamı olması cihetinden yeni eklerle telif ve terkip etmek gerektiği fikrine sahip zihniyetin ürünü bir eserdir. Eser, mantığı, tasavvurât ve tasdikât olarak iki temel bölüme ayırması itibariyle geleneksel anlayışı takip etmenin yanında, onun diğer mantık kitaplarından farklı bazı özgün yönleri vardır. Mi’yâr-ı Sedâd’da daha önce kaleme alınan mantık kitaplarından farklı olarak evveliyyât, fıtrîyyat, müşâhedât, mücerrebat, hadsiyât, mütevâtirât şeklinde altı kısımda ele alınan meseleler bedîhîyyât, bedîhiyyât-ı akliyye ve bedîhiyyât-ı hâriciyye kısımlarına ele alınarak incelenmiştir. Diğer yandan kökenleri Leibniz’de bulunan akıl doğrusu ve olgu doğrusu ayrımına Mi’yâr-ı Sedâd’da dikkat çekilmiş olup tabiat bilimlerindeki kanunların zorunluluk taşımadığı vurgulanmıştır. Ayrıca Ahmet Cevdet’in İslâm ve Osmanlı hukukuna dair olan muhalled eseri Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’deki ifadelerin açık ve seçikliği Mi’yâr-ı Sedâd’la açığa çıkan mantıkçılığın bir tezahürüdür. Buna göre mantığın salt özel bir bilim veya alet ilmi olmasının yanında etki ve işlev bakımından pek çok alana sirayet ettiği ve yöntem/usûl yönünün ön plana çıktığı söylenebilir. Kaldı ki Ahmet Cevdet Paşa da Avrupa’da revaçta olan metot meselesinin farkındadır. Metodun fukaha arasında usulün yerine kullanımından Usûl-ı Fıkıh ilminin ortaya çıktığını, yine İlm-i Usûl-i Hadîs’in de hâlihazırda zaten bir metot üzere olduğunu ifade etmiş, Avrupa’nın bu meselede ortaya koyduğu özgünlüğün ise her bir ilim dalının metodunu mantığa dâhil etmelerinden kaynaklandığını ifade etmiştir. 

Tanzimat’la birlikte başlayan geleneksel mantığa yönelme gayretleri kemiyet olarak müspet sonuçlar doğurmuş olmasına karşılık muhtevaya dair büyük çapta bir özgünlük ortaya koyma anlamında eksik kalmıştır. Daha açık olarak ifade etmek gerekirse bu eserlerin ortak noktaları, Fârâbî-İbn Sînâ eliyle yetkin formuna ulaşan Aristoteles mantığının, geleneksel mantık kitaplarında yazılmış hâlinin Osmanlıca olarak yeniden ifade edilmesidir. Yine bu teliflerin gayeleri de zihinleri Batı’dan gelen yeni fikirlere göre tanzim etmek değil, bilakis bu yeni fikirlerin kelâm ve fıkıh üzerindeki menfi tesirine mani olmaktır. Ancak bu durum onların ilmî öneme hâiz olmasına halel getirmez. Nitekim geleneksel bir sistemi başka dil formuyla ifade etmek kendi dönemi için oldukça kıymetli bir ilmî gayrettir. Bununla birlikte yeni fikirlerin kelam ve fıkıh üzerindeki etkileri mani olma çabası yöntem konusunda ontolojik bir kaygının tezahürü olsa da yöntemin konuyu belirlemesini tartışmaması yönüyle bir takım eksikleri olduğu söylenebilir. Bu eksikliği tamamen olmasa da bir şekilde Bâbânzâde Ahmed Nâim bey gündeme getirecektir. 

Bâbânzâde Ahmed Nâim’in (ö. 1934)  İlm-i Mantık (1921-22) olarak yayımladığı kitap Fransız felsefe profesörü ve düşünür Élie Rabier (1846-1932)’in Mantık kitabının ilk bölümünün tercümesidir. Bâbânzâde’ye göre mantık ilmi insan aklının ve idrakinin kanunlarını incelerken, ahlâk ilmi insan iradesinin kanunlarını analiz eder ve araştırır. O, ilm-i mantık ile insanın idrakini kemâle ulaştırabileceğini, kusurlardan ve yanlışlardan arındırabileceğini söyler. Ahlâk ilminin de insanın iradesini kusurlarından arındırarak olgunlaşmasını hedef edindiğini ve bunun ilkelerini araştırdığını belirtir. Buna göre insanın iradesinin yetkinliği, günahlardan uzaklaşmakla, aklın yetkinliği yanlışlardan korunmakla gerçekleşir. Bâbânzâde’nin mantığa ahlaki bir boyut kazandırması Fârâbî-İbn Sinâ geleneği açısından bakılacak olursa şaşırtıcı olmamakla birlikte unutulmuş bir ilkenin tezkiresi olması cihetinden önemlidir. 

Mantık-ahlak arasındaki rabıtanın yeniden hatırlatılması yanında Bâbânzâde’nin yaptığı tercümelerde bazı kavramlarla ilgili dile getirdiği önemli ayrıntılar mantık, yöntem ve metodoloji kavramlarının semantiği açısından son derece önem taşımaktadır. Mesele Georges Fonsegrive’nin İlmü’n-Nefs adlı kitabının tercümesinin ilgili yerinde metod karşılığı olarak usûl’ün kullanımını yanlış bulur ve metodun Arapça kitaplara ‘tarîk’ şeklinde geçtiğini ileri sürer.  Bâbânzâde’ye göre, méthode]u usul ile tercüme etmek yeni adet olup, külliyen yanlıştır. Buradaki “méthode” bir netice-i muayyeneye vusûl ve hassaten hakikati keşf için fikrin takip edeceği istidlal yoludur. Buna göre “métode” tarik olup “méthodologie” de ilm-i turûk’tur. Cürcânî’ye atıfla ‘tarîk’i, ‘tarif’ ve ‘delil’i kapsayacak şekilde anlamakta ve “kendisi üzerinde icra edilen sahih nazarla matluba ulaşmaya imkân veren şey” olarak tanımlamaktadır. Aslında tarîk, klasik eserlerde matluba ulaşmaya vesile olan bütün akıl yürütme yollarını kapsayacak şekilde ve hem tarifi, hem de delili içine alacak şekilde kullanılmaktadır. ‘Methodos’ kavramı Grekçede yürünen yol anlamına geldiğine göre, Bâbânzâde’nin bu tercihi hem etimolojik, hem de tarihî cihetlerden daha isabetli görünmektedir. Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi kitabının da girişi için kaleme aldığı yazıda da döneminde mantık-ı tatbiki nâmıyla kullanılan metodoloji üzerinde durmuştur. 

Arayışlar döneminde metot kavramına yönelik söz konusu tecessüs Bâbânzâde’nin yanında Elmalılı Hamdi Yazır’ın (ö. 1942) da dikkatini celp etmiş, ‘minhâc’ın metodu karşılayabileceği fikrini dile getirmiştir. Elmalılı’ya göre bilgi bi-taraf olduğu için onu elde etmenin minhâcı da bi-taraf olmalıdır. Elmalılı’nın temel kaygısı Batı felsefesine karşı Müslümanların idrakindeki mevcut önyargıyı kırmak ve Batı felsefesinin İslâmileştirilmesinin yolunu açmak olarak görünmektedir. Müslüman mütefekkirin Batı felsefesini ‘sırât-ı müstâkîm’den sapmadan ve psikolojik ve itikâdî kaygılara düşmeden tetkik ve tedris etmesinin meşru zeminini aramaktadır. Bu konuda Paul Janet-Gabriel Seailles çifti tarafından yazılan Histoire de la Philosophie: Les Problemes et Les Ecoles (Paris, 1886) Metâlib ve Mezâhib olarak ve İngiliz mantıkçı Alexander Bain’in Logic: Deductiv and Inductiv (Aberdeen, 1870) adlı eserinin de Mantık-ı İstintâci ve İstikrâi olarak tercüme ederek mezkûr meselelerde öncülük etmek istemektedir. 

Bununla birlikte son dönem Osmanlı düşünürlerinden Ahmed Cevdet Paşa, Bahâ Tevfik, Rızâ Tevfik ve Salih Zeki, usûl’ü metod mukabili olarak kullanmışlardır. Descartes’ın meşhur Discours de la Méthode adlı eserinin İbrahim Edhem b. Mesud tarafından yapılan tercümesi 1895’te Hüsn-i İdare-i Akıl ve Ulûmda Taharrî-i Hakikate Dair Usûl Hakkında Nutuk adıyla neşredilmiştir. Kavramın bu şekilde algılanmasıyla ilgili karakteristik bir tarifi Fuat Köprülü “Türk Edebiyatı Tarihi’nde Usûl” adlı makalesinde konu edinmiş ve usûlü, felsefî manasıyla, zihnin hakikate ermek için takibe mecbur olduğu yol olarak tanımlamıştır. Diğer yandan usûl, metod mukabili olarak günümüzde de kullanılmakta ve buna bağlı olarak klasik İslami ilimler için usûl yerine metodolojisi kullanılmaktadır. Modern dönemlerde İlm-i Mantık, Mantık-ı Sûrî ve Mantık-ı Tatbikî adıyla – Alman filozof I. Kant’ın ifadesiyle die forma le Logik ve die angewandte Logik şeklinde ikiye ayrılarak ilkinden düşünmenin yasalarını incelemesi, ikincisinden ise ilimleri tasnif ve sınırlarını tayin etmesi beklenmiştir. Kısa bir süre sonra Mantık-ı Tatbiki, yerini Methodologié’ye bırakmıştır. Metodoloji konusundaki kavramsal hassasiyetin ve kaygının arkasında böyle bir saik olduğu söylenebilir. Zira Fransız felsefe geleneğinden Descartes’in öncülüğüyle doğmuş olan Kartezyanizm mantık ilmi ile usûlü birleştirme denemeleri yapmış ve XX. yüzyılda Bilim Felsefesi başlığı altında müstakil bir bilim olarak tedvin etmiştir. Yeni oluşan bu bilim dalı varlığı ve bilgiyi idrak ve tasnif etme konusunda da yeni bir iddia içerdiğinden metodoloji konusu üzerinde hassasiyetle durulan bir konu olmuştur. Bu minvalde yöntemin değişimiyle konunun ele alınış biçiminin de değişebileceğini düşünen dönemin ilim ve fikir insanları yöntemin semantik çerçevesini sahih bir şekilde belirlemeye çalışmışlardır. 

Yöntem ve metodoloji konusundaki bu dikkatin değerini inkar etmemekle birlikte zaafını belirtmek zorunludur. Söz konusu yaklaşımların en önemli zaafı yöntemin mevzuyu tayin ettiklerini zannetmeleridir. Hâlbuki mevzu yönteme değil, yöntem mevzuya bağlıdır. Mevzuların ve esasen mesailin değişmesine bağlı olarak yöntem de değişmektedir. Mevzular değişmediği müddetçe yöntemde değişiklik yapmaya çalışmak beyhudedir. Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bu konu üzerine hassasiyetle durur. Modern bilim felsefesinde de vurgulandığı üzere bilim metodolojiyi değil, metodoloji bilimi izler. Doğru yöntemin keşfi ile bütün sorunların halledileceğini zannetmek mevzu (konu) ve mesâil (problematik) değişmediği sürece mümkün görünmemektedir. Yöntem arayışlarında mevzunun söz konusu edilmemesi yeni yöntemlerin eski mevzulara tatbik edilmeye çalışılması dönemin pek çok düşünürünün içine düştüğü ciddi bir zaaftır. 

Geleneksel mantığa olan ilginin XIX. yüzyıl itibariyle artık Batı’daki yeni mantığa doğru yöneldiği malumdur. Söz konusu yönelişe “eskiyle yeninin uzlaştırılması” olarak nitelendirmek ve bunun ilk örneğinin de İtalyan mantıkçı Pasquale Gallupi’nin (1770–1846) Lezioni di Logicae Metafisica adlı eserinin Miftâhu’l Fünûn (1860) olarak tercüme edildiğin görmek mümkündür. Batı dillerinden Türkçeye tercüme edilen ama aslında tercüme-telif-terkip ilk modern mantık kitabı olan eserin sadece kuru bir tercüme olmadığı, mütercimin mantık anlayışı doğrultusunda esere çeşitli müdahalelerle katkı sağladığı dolayısıyla onun telif-tercüme ürünü “yeni” bir eser olduğu söylenebilir. Miftâhu’l Fünûn sonuna eklenen “metot” bahsi ile metot meselesini fikir hayatımızın gündemine modern manasıyla taşıması anlamında önemli bir yenilik getirmiştir: Zira tasavvurât ve tasdikât tarzındaki yönlendirmenin terkipçi/sentezci geleneksel mantık kitaplarından farklı olarak onda tahlil/analiz yöntemi kullanılmış, düşüncenin esas kanunu olarak kıyas merkeze alınmış ve bu yönüyle kitaba kıyasın açıklanmasıyla başlanmıştır. Metot bahsinin olduğu lâhikada (ekte) ise tabii ilimlerin, ilm-i ruh ve tarihin gözlem, deney (tecrübe), tasnifleme ve analojiyi (i’tibar) kullandığı söylenirken riyazî ilimlerin aksiyomlar vasıtasıyla kıyas metodundan sonuca ulaştıkları iddia edilmiştir. Bu ayırım Hilmi Ziya Ülken’in (ö. 1975) Türk Tefekkür Tarihi’ndeki tespitiyle Kadı-zâde-i Rumî’nin, Seyyid Şerif Cürcânî’nin Adududdîn el-İcî’nin Mevâkıf adlı eserine yazdığı şerhe itirazları ve tartışmaları riyâzî tefekkür ile mantıkî tefekkür arasındaki tartışmaları olarak adlandırmasını hatırlatmaktadır. Yöntem olarak klâsik usulden farklı bir yol izlenmiş olmasına rağmen eserin ana omurgasını yine Aristoteles mantığı oluşturmuş ancak mütercimin kaleme aldığı lâhika (ekte) bilimlerde takip edilen metotları konu edinmesi eserin kendinden öncekilere nazaran farklı bir konumda olduğunun göstergesi olmuştur. Miftahu’l Fünûn’un düşünce ve mantık dünyasına metot meselesini tanıtmasıyla mantık kitaplarının yazımı hususunda artık farklı bir tasavvur gelişmeye başlanmıştır. Bu yönüyle geleneksel mantığı canlı ve dinamik tutmanın artık mümkünâtının kalmadığı bir dönemde Tanzimat’ın tabii bir neticesi olarak kendini gösteren yüzünü Batı’ya çevirme, en azından olup bitenden haberdar olma anlamında ciddi uyanış ilk defa Ahmet Cevdet’in oğlu Ali Sedâd’ın gayretleriyle imkâna dönüşmüştür. Bu anlamda Ahmet Cevdet’in mantık tarihine en büyük katkısı belki de Ali Sedâd’ı (ö. 1900) yetiştirmesidir.

Batı’dan ithal edilen yeni fikirlerle geleneksel mirasın bir arada olduğu vasatta bulunan Ali Sedâd, bu yeni fikirlerin oluşturduğu yüksek basıncın geleneksel mirası sıkıştırdığı bir iklimde ortaya çıkmıştır. Böyle çalkantılı bir süreçte eserlerini kaleme alan müellif, Tanzimat’tan sonra Batılılaşma faaliyetleri doğrultusunda, mantık ilmi özelinde ilk adımı atmış ve öncü isim olmuştur. Mantığa dair Mîzânu’l-Ukûl fi’l-Mantık ve’l-Usûl (1885) onun bir bakıma özeti mahiyetinde olan Lisânü’l-Mîzân (1889) adlı eserleri bulunan Sedâd’ın dönemin Fransız matematikçilerinden Sone’nin eserini Hesâb-ı Tefâzulî ve Temâmî olarak tercümesi etmesi de calib-i dikkat bir noktadır. Mîzânu’l-Ukûl Batı’daki metot meselesi ve yine Batı’da XX. yüzyılla birlikte Avrupa’da ortaya çıkan tafsilatıyla ortaya koyup tenkit süzgecinden geçirmesi itibariyle bir ilk olma özelliğine sahiptir. Ali Sedâd Mîzânu’l-Ukûl’u takdim ederken, mantık alanında yapılan yeni çalışmaların, her ne kadar bazı meseleleri halledebilecek düzeyde olsa da, Aristoteles mantığını tam manasıyla açıklamaktan ve yerini tutmaktan uzak olduğunu, yeni mantığın abartıldığı kadar mühim bir iş olmadığını, bu yeni mantığı kitabına dâhil etmesinin tek sebebi olarak ülkemizi bu yeni gelişmelerden haberdar etmek istemesi olduğunu belirtmektedir. Ali Sedâd’ın bu ifadeleri mantık ve yöntem alanında yüzünü Batıya çevirmeye çalışan arayışalar döneminde Batı karşısında özgüvenin tamamen kaybedilmediğinin göstergesi sayılabilir. 

Ali Sedâd’ın kitabı mantık üzerine olmasıyla birlikte metoda daha fazla önem vermiş, tümevarım, yüklemin niceliği gibi problemleri de incelemesi suretiyle öne çıkmıştır. Ona göre usûlün en mü’tenâ işi her şeyden evvel maksada mûsil olan tarikin ta’yînidir. Bu cümleden olmak üzere eserinde matematik, tabiat bilimleri ve tarihi ayrı başlıklar halinde incelemiş ve metotlarını maksada mûsil olacak şekilde tariki ta’yîn etmeye gayret etmiştir. Bu gaye doğrultusunda her ne kadar riyâzî mantığa taraftar olmamakla birlikte riyâzî ilimlere de eserinde önemli bir yer ayırmış,  sayı, mikdâr, hareket ve zamanı riyâzîye ilmi bağlamında ele alarak mühendislik ve cebir açısından önemli yönlerini göstermeye çalışmıştır. Port Royal mantıkçıların Euklides’e karşı itirazlarını ispat metodu bağlamında kritiğe tabi tutmuş ve eleştirilerinde haksız oldukları kanaatine varmıştır. Konuyla ilgili Avrupalı düşünürlerin eserlerinden malumatlar aktarmıştır. Ali Sedat eserinde mantığın tarihçesini, önermeler ve yargıların yeni tarzdaki ele alınış biçimlerini, önermelerin niceliklerini, akıl yürütmede tümevarım konusunu, bilim ve yapısını, Boole’nin matematiksel mantığı ele almıştır. Aristoteles mantığına temelde sadık kalmış, bununla birlikte ele aldığı konuları yeni gelişmeler ışığında Batılı tarzda işlemeye gayret etmiştir. Ali Sedâd sadece Batı’nın mantığını tanıtma ve tasvir yoluna gitmemiş, kendi mantık anlayışı doğrultusunda yeni olanla “bizim mantık” dediği geleneksel mantık arasında kıyaslama yapmak suretiyle anlamlı bir terkibi gaye edinmiştir. Bu durumun fark edilebileceği en iyi yer Mîzânu’l-Ukûl’ün son kısmında yer alan lâhika (ek) kısmıdır. Bu kısımda mantığın tarihsel olarak geçirdiği aşamalardan, Georg Boole ve William Stanley Jevons’un (ö. 1882) yeni mantık arayışlarından, matematik ile mantığın sentezi yönündeki çabalardan bahsetmektedir. Boole’un eserinin 1854’de, Mizânü’l-Ukûl’ün de 1885’de yazılmış olması göz önüne alınacak olursa, Ali Sedâd’ın Batı bilimini ve fikriyatını yakından takip ettiğini anlaşılmaktadır. Kendisi de formel (sûrî) mantık ile tatbikî mantığı uzlaştırma arayışında olmasına rağmen matematiksel mantığa mesafeli durmaktadır. Bununla birlikte mantığın metafizikten ayrılması gerektiğini yönündeki tercihi ile Gazzâlî çizgisini modern bir forma büründürmüştür. 

Mîzânû’l-Ukûl mantık kitaplarının yazımı konusunda farklı bir tarzı temsil etmiş, kendisinden sonra yazılan kitaplarda klasik Aristoteles mantığına daha az yer verilirken metot meselesi ve cebirsel mantık ön plâna çıkmıştır. Bu usulle kaleme alınan kitapların öne çıkanları şunlardır: M. Fazıl: İlm-i Mantık (1911), Reşat Nuri: İlm-i Mantık (E. Boirac’dan tercüme 1914), Ağaoğlu Tezer: Sûri ve Tatbiki Mantık (1928), Hasan Ali Yücel: Mantık (1938), Hatemi Senih Sarp: Mantık (1952); Üniversite için: İsmail Hakkı İzmirli: Felsefe Dersleri (1914), Ahmet Naim: İlm-i Mantık (Rabier’den tercüme, taş basması 1919), Hilmi Ziya Ülken: Mantık Tarihi (1942) ve Von Aster: Bilgi Teorisi ve Mantık (1945). Gerek Mîzânû’l-Ukûl’de gerekse de diğer eserlerde metot bahsinin özellikle gündeme gelmesinin en önemli sebebi Aristoteles mantığının yeterliliğine yönelik şüphelerdir. Aristoteles’in fizik temelinde geliştirmiş olduğu ontoloji, mantığın mahiyetini ve düzeyini de belirlemişti. Fizikteki yeni gelişmeler ontolojiyi değiştirmiş buna bağlı olarak da mantık anlayışı da değişime uğramıştır. 

Ali Sedâd’ın takipçisi olarak İsmail Hakkı İzmirli (ö. 1946) ise Mi’yâru’l-Ulûm (Ebherî’nin Îsâgûcî’sine yapılmış şerh) , Felsefe Dersleri, Fenn-i Menâhic, Mantık-ı Tatbikî veya Fenn-i Esâlîb, Mantık-ı Tatbîkî yahut Fenn-i Üslûb (Cüz’:I), Fenn-i Menâhic, , İlm-i Mantık (Kısm-ı Evvel), Mantık-ı Tatbikî (Kısm-ı Sânî), İlm-i Hilaf gibi eserleriyle alana katkı yapmıştır. Fakat bu eserler de temelde geleneksel mantık düzleminde kaleme alınmıştır. Felsefe Dersleri adlı eserinin sonlarına doğru yer alan ekte ise ‘Sûrî Mantığın Islahı” başlığında Aristotelesçi mantığın eksik ve yetersiz olduğuna yönelik iddiaları ve iddia sahiplerinin tenkit ve tekliflerinin değerlendirilmesini yapmaktadır. Kıyasın değerini takdir etmenin yanında Stuart Mill’in ‘yüklemin içlemini alıp, kaplamını düşünmemek gerektiği’ fikrine karşı çıkar. Aristoteles mantığının sınıflar mantığı olduğu ve yüklemin kaplamı ile ilgilenmediği yönündeki tenkitleri haksız bulur, tasnif ve taksimin önermelerle alakalı bir durum olduğunu belirtir. Her ne kadar Boole (ö. 1864) matematik mantığına kısaca temas edip Descartes ve Mill tarafından kıyasa yönelik itirazlarını kabul etmiyorsa da bu durum onun tamamen geleneksel mantığı savunucusu olduğunu göstermez. Mi’yaru’l-Ulûm’da kendisinden öncekilerden farklı olarak psikoloji ile mantık arasındaki farkları gündeme getirmiştir. Mantıkla ilgili konularda Paul Janet, Rabier ve Boirac gibi mantıkçılardan yararlanması önemlidir. Meseleleri ele alış tarzının ayrıntılarına vakıf oldukça onun mantıktaki yeni arayışlara meyilli olduğu anlaşılmaktadır. 

Gerçek anlamda yeniliği ise Salih Zeki (ö. 1921)’nin tercümeleri ve onun 1906 yılında Dârülfünûn Riyaziyât şubesinde vermiş olduğu konferansları bir araya getirerek 1913 yılında yayımladığı Mizan-ı Tefekkür adlı eserinin getirdiği söylenebilir. Salih Zeki söz konusu eserinde önermeler, yargı ve matematiksel mantığın diğer unsurlarını uygulamalı olarak ele almıştır. Uygulamalı mantık lojistik manasına geliyor olup bu sahada ilk bilgiler Türkiye’ye Sâlih Zeki’nin Henri Poincaré’den yaptığı tercümelerle girmeye başlamıştır. Salih Zeki, Ali Sedâd’ın hilafına matematiksel mantığın taraftarıdır. Mizân-ı Tefekkür’de Ali Sedâd’ı sırf riyâzî mantığı reddettiği için tenkit etmiş, yeni mantığı anlamadığını ifade etmiştir. Ona göre; bizde mantık-ı iş‘ariden (sembolik/lojistik/modern mantık) ilk bahseden kitap Mizan-ı Ukûl olmakla birlikte mantığın cebre tatbiki unvan-ı garibine haiz olan bu kitabın lahikasını anlamak mümkün değildir. Dahası söz konusu eser, teceddüdât-ı mantikiyyeye bilhak vakıf da değildir. Salih Zeki klasik, yenilenme, muhasebe döneminde bir şekilde devam eden mantık çizgisinden farklı olarak bütün bilimler arasında en iyi ifade şeklinin matematiğe ait olduğunu düşünmekte, mantığın matematiğin diliyle ifade edilmesi gerektiğine inanmakta, fakat matematiğin bir takım sembollere hapsedildiğinde gelişim kabiliyetini de kaybedeceğini iddia etmektedir. Henri Poincaré’den yapmış olduğu tercümeler bağlamında kaleme almış olduğu Nâmütenâhi metninde Contor, Frege, Russell ve Hilbert gibi Batılı mantıkçıların lojistik olarak adlandırdıkları yöntemi eleştirmiştir. Gelenbevî ile başlayan ara dönem mantık arayışlarında Salih Zeki’nin konumu İngiliz mantıkçıların ortaya koyduğu matematiksel mantığın ve Poincaré’in sezgici ekolünün yanında, Contor, Frege, Russell ve Hilbert gibi mantıkçıların ise tam karşısında olmuştur. 

Arayışlar dönemi mantık ve metodoloji sahasındaki eserlerin önemli bir kısmının Türkçe kaleme alınmış olmasının arkasında dönemin ruhunu da anlamız bakımından önemli sayılabilecek bazı nedenler vardır. Batılılaşmanın da etkisiyle yeni kurulan bazı eğitim kurumlarında medreselerin Arapça öğretiminin dışına çıkamayan ve dolayısıyla halka yayılamayan bilgilerinin memleket sathına yayılmasını sağlamak için Türkçe eserler okutulmaya başlanmış, bu sayede ilimler Türkçeleşerek Batılı ilim anlayışıyla bütünleştirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde gerek klasik mantığı savunanlar gerekse modern mantığın müdafileri Türkçe mantık eserleri yazmaya, Arapça olan eserleri tercüme ederek Türkçeye kazandırmaya çalışmışlardır. Dolayısıyla Tanzimat döneminde birtakım içtimaî müesseselerde görülen ikililik, mantık ilmi alanında da nicelik ve nitelik yönünden kendini göstermiş, bir tarafta geleneğe bağlı eskinin devamından yana olanlar, bir taraftan da Batıdaki ilmi gelişmelere paralel yeni mantık anlayışı benimseyen, onları eserlerinde tartışanlar ortaya çıkmıştır. Aslında telif, tercüme veya şerh tarzında Türkçe bir eser kaleme alma düşüncesi ve faaliyeti, evvel emirde Türkçe’nin bir (b)ilim dili seviyesine ulaşmış olmasına, yüksek bir kültür (ilim) ve vahiy dili olan Arapça karşısında gerekli psikolojik ortamın sağlanmasına ve zorunlu bir ihtiyacın hâsıl olmasına bağlı olmuştur. XVI. yüzyıldan itibaren Türkî-i fasih, Türkî-i basit’in yerini alarak bir kültür dili haline gelmeye başlamıştır. Dili toplumsal bir uylaşım/muvada’a aracı ve hakikatin ve bu hakikatin hayalinin bir temsili olarak gören Osmanlı bilgini, vahiy dili olan Arapçayı bu yönüyle Türkçe için bir engel olarak görmemiştir. Osmanlı kültür hayatının ilk dönemlerinde eserlerin yalnızca “mübtediler” düşünülerek Türkçe kaleme alınması ve Türkçeye tercüme edilmesi zihniyeti, zamanla muhatap kitlenin genişlemesiyle “faydanın yaygınlaştırılması-istifadenin genelleştirilmesi” kavramına uygun olacak şekilde ihtiyaca göre değişmiştir. Bu ihtiyaç modern tarzda eğitim veren kurumların yaygınlaşmasıyla daha da artmıştır. Çünkü bir yandan, Avrupa dillerinden hareketle yeni eserlerin hazırlanmasına kadar, bu kurumlarda okuyan öğrencilere eski eserlerin sunulması zorunluydu; diğer yandan da, yalnızca Türkçe bilen “yeni nesle” Osmanlı klâsik kültür birikimi aktarılmalıydı. Yenileşme döneminde bu zorunluluklardan dolayı bizzat medrese mensupları çeşitli sahalarda hem Türkçe eser yazmaya başladılar, hem de daha önceki dönemlerde telif edilmiş mevcut eserleri Türkçeye tercüme etmeye yöneldiler. 

Arayışlar döneminde buraya kadar ifade ettiklerimizden anlaşılabileceği üzere şerhlerle devam eden geleneğin yerini yavaş yavaş telifler almış, telifler de yerini zamanla tercümelere bırakmıştır. Şerhler geleneğin tekrarı gibi görünse de geleneğin yeniden yorumlanması anlamında dinamik bir karakter arz etmiş buna mukabil telifler özgün eserler olarak görünmesine rağmen Batı’dan gelen yeni bilme tarzına rehberlik eden mantık ve yöntemin tekrarı olarak kalmıştır. Tercümelerde ise Batı dünyasında mantıkla ilgili tartışmalar ve yeni fikirler nakledilmiş, ontolojik farklılıklar dolayısıyla temellük edilememiştir. Batı’dan aktarılan yeni mantık anlayışının etkileri söz konusu edilirken geleneğimizin klasik mantık kitaplarının Batı’ya olan etkileri ise gündeme gelmemiştir. Mesela klasik mantık kitaplarımızdaki tasavvurât-tasdikât ayırımının Batı’daki mantığın tekâmülüne nasıl etki ettiği ve yeni mantık anlayışlarına ne derece tesir ettiği gündeme getirilmemiştir. Aynı şekilde Geç Orta Çağ’daki ars disputandi ile âdâbü’l-bahs gelenekleri arasında herhangi bir karşılaştırma yapılmamış,  âdâbü’l-bahs geleneğinin Batı dünyasındaki sorular aracılığıyla Sokratik yöntem, diyaloglarla yapılan Elea tarzı, Megara diyalektiği, Platoncu tartışma, Aristocu tartışma, Epiküryen mantık, Stoacı tartışma, skolastik tartışma ve Ramist diyalektiğin özgün bir sentezi olabileceği sorgulanmamıştır. Kendi geleneğinin imkânı konusunda tereddüt yaşayan bazı mantıkçılarımız çareyi Batı’ya yönelmekte bulmuş, genel olarak Batı özel olarak da Avrupa pazarında fikir adına tedavüle konan değerli-değersiz ne varsa hepsinin özgün ve faydalı olduğuna hükmedilmiştir. Mağlubiyet psikolojisini andıran bu tutum yeni mantık anlayışlarının arkasındaki İslam mantık geleneğini aramaya veya sorgulamaya cüret edememiştir. Aynı şekilde cihet-i vahde ve adâbü’l-bahs risaleleri gibi eserlerle yeni mantık anlayışları arasında bir mukayese ve muhasebe cihetine de gidilmemiştir. Galipleri taklit etmek, onların sahip olduklarına sahip olmak ve tabiatıyla asırlardan beri sahibi bulunan ne varsa hepsinden kurtulmaya çalışmak en kolay çözüm olarak görünmüştür. 

Arap dünyasında mantık alanında yeni arayışların çok fazla söz konusu edilmediği ama gelenekle yeni bağların kurulmaya çalışıldığı eserlerden en önemli olarak, 1981’de Muhammed Takî Müderrisî, el-Manṭıḳu’l-İslâmî Uṣûlühû ve menâhicühû adlı mantık ve İslami bilimler arasındaki ilişkiye dair eseri, 1985’te Muhammed Mâhir Abdülkâhir’in, mantık ve araştırma yöntemlerine dair yazdığı eseri el-Manṭıḳ ve menâhicü’l-baḥs̱’ı 1986’da Ahmed et-Tayyib’in, Medḫal li-dirâseti’l-manṭıḳ’ı, Ali Sâmî en-Neşşâr’ın 1984’te yazdığı İslam mükefekkirlerinin araştırma yöntemlerine dair Menâhicü’l-baḥs̱ ʿinde müfekkiri’l-İslâm’ı, 1987’de Muhammed C. Ferhân’ın tarihsel bir araştırmaya dayalı olarak ele aldığı Araplarda mantık çalışmaları olan, Dirâsât fî ʿilmi’l-manṭıḳ ʿinde’l-ʿArab’ı sayabiliriz. Bunun yanında Muhammed Beyyûmî Mehrân’ın modern mantığa dair eseri, Medḫal ile’l-manṭıḳı’s-sûrî (1989) ve Yûsuf Mahmûd’un, el-Manṭıḳu’s-sûrî: et-Taṣavvurât et-taṣdîḳāt (1994) geleneksel mantıktan farklı bir mantığı konu edinir. İslam düşünce geleneğinde öne çıkmış filozofların mantık anlayışlarının da tasviri bir şekilde ele alındığı Refîk el-A’cem’in, el-Manṭıḳ ʿinde’l-Ġazzâlî (1990), Ali Verdî’nin, Manṭıḳu İbn Ḫaldûn fî ḍavʾi ḥaḍâretihî ve şaḫṣiyyetihî (1994) gibi eserlerin sayısı ise çok fazladır. Arap dünyasındaki söz konusu bu mantık çalışmaları arayışlar döneminin karakteristiğinden farklı olarak yeni bilme tarzının anlaşılması ve eleştirel süzgeçten geçirilerek tahlil edilmesi ilkesine uymamaktadır. Bununla birlikte Batı dünyasında mantık sahasındaki yeni akımlardan etkilenerek eserler kaleme alan bazı isimlerden de bahsedilebilir. Bu isimlerden Zeki Necip Mahmud (ö. 1993) mantıkçı pozitivizmin Arap dünyasındaki en önemli savunucusu olup Metafizik Hurâfesi (Hurâfetü’l-Mitâfizikâ) isimli eserini söz konusu perspektiften yazmıştır.  Eser yayımlandıktan sonra büyük tenkitlere uğramış, daha sonra aynı eseri bazı değişikliklerle birlikte daha kabul edilebilir bir isimle (Metafiziğe Bir Bakış: Mevkif min Mîtâfizikâ) adıyla yeniden neşretmiştir. Viyana merkezli ortaya çıkan Mantıkçı pozitivizm perspektifinden metafizik konuları tahlil yöntemini kullanan Mahmud aceleci bir yaklaşımla kendi geleneğini mahkûm etmeye çalışmaktadır.

Yöntem konusunda Çağdaş Arap dünyasından Faslı düşünür Muhammed Âbid el-Câbirî (v. 2010), klasik İslam düşüncesini eleştirel tarzda tahlil etmiş ve söz konusu düşüncenin derin bir yöntem kriz içinde olduğunu teşhis etmiştir. Çağdaş Fransız felsefesinin epistemoloji ve bilim alanında yeni açılımlar arayan Gaston Bachelard ve Michél Foucault gibi filozoflarından etkilenerek İslam düşüncesinde tarihsel süreçte ortaya çıkmış epistemolojik tutumları ve bu tutumların inşa ettiği akıl tasavvurlarının içine düştüğü krizi sistematik bir şekilde tasvir etmiş ve eleştiriye tabi tutmuştur. İslam düşüncesindeki bütün yaklaşım ve ekolleri epistemolojik tutumlarına göre beyânî, irfânî ve burhânî olarak tasnif eden Câbirî Bünyetü’l-Akli’l-Arabî (1986) ve Tekvînu’l-Akli’l-Arabî (1984) gibi eserleriyle Arap-İslam aklının kapsamlı bir eleştirisini ve yeniden inşasını amaçlamıştır. O’na göre yeniden inşanın gerçekleşmesi için tarihsel süreçte oluşturulmuş akıldan (el-aklu’l-mükevven) epistemolojik ve metodolojik bir kopuşun yaşanması gerekmektedir. Arap-İslam aklının tedvin döneminde oluşturulmuş yapısı, başta lafız eksenli yoruma ağırlık vermesi ve irrasyonel hermetik ve gnostik geleneğin etkin olduğu irfân epistemolojisi ile belirlenmiş olması gibi nedenlerden dolayı, Kur’ân ve Sünnet’te mündemiç olan rasyonelliği örtmekte, aklı irrasyonel (lâ makul) alan içine hapsetmektedir. İslam düşünce geleneğini Endülüs tecrübesinin öne çıkan İbn Rüşd, İbn Hazm, İbn Haldun ve Şâtıbî isimleri merkeze alınarak beyânî epistemolojiye temelinde burhânî epistemoloji yeniden bir usûl/yöntem olarak inşa edilmelidir. Câbirî’nin günümüz Müslüman dünyası için önerdiği şey, Klasik İslam-Arap geleneği ile epistemolojik ve metodolojik kopuşun yaşanmasıdır. O’na göre bu kopuş, geleneğin çöküş asrından tevarüs edilmiş geleneksel yöntemlerle anlaşılmasının yanlış olduğu tezine dayanır. Burada kast edilen şey, geleneğin terk edilmesi değil, geleneğin geleneksel yöntemlerle anlaşılmasının terk edilmesidir.

Câbirî gibi benzer kaygıları taşıyan ve yöntem konusunu gündemine alarak tartışan Pakistan’dan Fazlur Rahman (ö. 1988), Islamic Methodology in History 1965’te yayımlanan eserinde özellikle Tefsir, Hadis ve Fıkıh disiplinleri özelinde yeni metodoloji arayışında olmuştur. Çağdaş felsefi hermenutikte Emilo Betti’nin yazarın niyeti merkezli görüşünü kabul etmiş bir diğer hermeneutikçi Hans-Georg Gadamer’i ise karşına almıştır. Vahyin indiği dönemin zihnine “metodolojik bir dönüş” imkânını aramaktadır. Tarihsel eleştirel yöntemi kullanarak “metnin gerçekten ne söylediğine” odaklanır. Bunun için metnin bütünlüğünü görmek gerekir ki bu da O’na göre ancak “mantıksal anlama” ile mümkün olacaktır.  Mısır’da ise Hasan Hanefî Les Méithodes d ‘Exégése adlı doktora tezi ile başlayan metodoloji arayışını klasik fıkıh usûlu ile çağdaş fenomenolojik yöntem arasında bağlantılar kurmaya çalışmıştır. Sonrasında kelam ve felsefe alanında faaliyetlerini yoğunlaştıran Hanefî, gelenek (turâs) ve yenilenme (tecdid) adını verdiği bir yöntem teklif etmiştir. 

Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin ilk Milli Eğitim Bakanlığını yapmış olan Hasan Ali Yücel de mantık ve yöntem sorununun yeni kurulan Cumhuriyet’te önemli meseleler arasında görmüştür. Bu meyanda liselerde okutulmak üzere Mantık (1929), Sûri ve Tatbikî Mantık (1935), Bilimler Felsefesi ve Mantık (1948) adıyla bazı mantık ve metodoloji kitapları yazmıştır. İlk yazdığı mantık kitabının birinci kısmı Osmanlı döneminde okutulan mantığın bir özeti gibidir. Kitabın ikinci kısmında ise çeşitli bilimlere ait metodoloji bilgileri verilmiştir. Yazarın, mantıkla, değişik bilimlere ait metodoloji bilgilerini aynı kitapta toplaması batı kültürü ile temasın bir sonucudur. Bilindiği gibi Batıda Bacon ve Descartes’ın öncülüğünü yaptığı akımın temsilcileri Aristotelesçi mantığın faydasızlığını, onun yerine tümevarım mantığının ikame edilmesi gerektiğini savunmaktaydılar. İşte Hasan Ali Yücel’in Mantık kitabına eklediği metodoloji bilgileri bu doğrultuda kaleme alınmış eserlerin yansımasından ibarettir

 Tümevarım köken itibariyle Batı bilim dünyasında, olması gereken normatif bilgiden daha çok varolanların durumunu tasvir eden pozitif bir yöntem olarak sekülerleşmenin meşruiyet aracı olarak kullanılmıştır. Zira Batı dünyasında bilgi üretim sürecinde kilise otoritesinin azalmaya ve Hristiyan teolojisinin sorgulanmaya başlamasıyla meşru ve geçerli bilgi, olması gerekene göre değil, olana göre belirlenmeye başlamıştır. Epistemik hiyerarşide önceliğin olana uygunluğa verilmesini öngören bir takım toplumsal gelişmeler bir akıl yürütme formu olarak tümevarımın önünü açmıştır. Bunun için tümevarım sadece epistemolojik bir tercih değil, siyasi ve sosyal arkaplanı olan bir tavır olarak önplana çıkmaktadır. Arayışlar dönemi İslam dünyasında mantık bağlamında yer yer tartışılan tümevarım mı yoksa tümdengelim mi sorusunun Batı dünyasındaki söz konusu tarihsel, siyasal ve dinsel bağlamı göz önünde bulundurduğuna yönelik bir bilincin varlığından söz etmek mümkün görünmemektedir. 

1933 yılında Dârülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmesinin ardından Türkiye’de klasik mantık ve metodoloji alanında olduğu gibi daha sonra modern mantık alanında da önemli kitaplar ve makaleler yayımlanmıştır. Modern mantık, Türk üniversitelerine Reichenbach’ın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1938’de verdiği lojistik dersleriyle girmiş, 1942’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, 1965’te Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okutulmaya başlanmıştır. Birçok ülkede henüz deneme safhasında olan bu mantığın, 1967-1968’lerden itibaren Türkiye’de bazı liselerde de tecrübe mahiyetinde okutulmasına karar verilmiştir.  Modern ya da sembolik mantık olarak bilinen yeni bir mantık anlayışı sonraları Teo Grünberg (Sembolik Mantığa Doğru 1966)  tarafından temsil edilmiş, ardından Hüseyin Batuhan, Cemal Yıldırım, Suvar Kösearif, Adnan Onart, Erdinç Sayan, Samet Bağçe, David Grünberg, Zekiye Kutlusoy gibi mantıkçılar tarafından takip edilmiş ve geliştirilmiştir. Bu isimlerin mantık anlayışları Necati Öner’in geleneğe bağlı mantık anlayışına karşı modern mantık çalışmaları olarak görülmüştür. Bunların yanında yukarıda belirttiğimiz iki mantık anlayışının çizgisinin dışında mantıkla uğraşan bazı isimler de söz konusudur. Ahmet İnam, Şafak Ural, Doğan Özlem, Hasan Bülent Gözkan ve Ahmet Ayhan Çitil gibi mantıkla da uğraşan felsefecilerimizin çalışmaları bu kapsamda değerlendirilebilir. 

Fârâbî-İbn Sinâ geleneğinden ağırlıklı olarak İbn Sina çizgisinde devam eden Osmanlı mantık geleneğinin Ahmed Cevdet Paşa ile oğlu Ali Sedâd’la kısmı yenilik ve eklerle devam ettiğini, İzmirli İsmail Hakkı ile geliştiğini, Necati Öner ile harmanlandığını söyleyebiliriz. Necati Öner’in mantık anlayışını geliştirerek devam ettirenlerin ise, Abdulkuddüs Bingöl (Gelenbevî’nin Mantık Anlayışı, Klasik Mantık’ın Tanım Teorisi) Naci Bolay (ö. 2001, Fârâbî ve İbn Sînâ’da Kavram Anlayışı, İbn Sînâ Mantığında Önermeler), M. Tahir Yaren (İslâm Kültüründe Mantık Çalışmalarına Karşı Fikirler, İbn Sina Mantığına Giriş), İbrahim Emiroğlu,(Mantık Yanlışları, Ana Hatlarıyla Klasik Mantık) Ahmet Kayacık ve İsmail Köz olduğu söylenebilir. 

Şakir Kocabaş (ö. 2003) çeşitli ifade biçimlerinin gramatik olarak nasıl birbirinden ayrılabileceği hakkında kaleme aldığı İfadelerin Gramatik Ayırımı (1984) adlı eserinde yeni bir kriterler sistemini aramıştır. O’na göre çağımızda teorik terimlerin temel inanç grameri içinde kullanılması, temel inanç terimlerinin teorik gramer içinde kullanılması, temel inanç ifadelerini masallarla karıştırmak ve temel inanç ifadelerini şiirle karıştırmak şeklinde lisan bozuklukları da görülmektedir. Kocabaş’a göre Müslümanların Kur’an ile artık herhangi bir meseleyi çözemez hale gelmelerinin sebebi lisanlarına hâkim olan söz konusu kavramsal bozulmadır. Hâlbuki kitabın kavramsal yapısı mahfuz bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Kitaba sırt dönen Müslümanlar, modern ve post-modern arayışların peşinde koşacaklarına, sorunları çözmek için kitaptaki kelimelerin gramerini iyice anlamak ve temeli tamamen buna dayanan bir kavram sistemi oluşturmak zorundadırlar. Fizik ve Gerçeklik, Bilim Felsefesine Kavramsal Bir Yaklaşım adlı eserinde Batılı düşünce geleneğinde özellikle kavramsal düzeyde bir farklılaşmanın söz konusu olmadığını bu nedenle, ne kadar yeni görünürse görünsün çağdaş fiziğin de Grek düşünce geleneğinin sınırları ve sorunlarıyla malul olduğunu ileri sürmektedir. Lisan ve gerçeklik ilişkisini merkezine alan Kocabaş “Bir hükmün, prensibin veya ifadenin kesin doğru olması için gerçekliği ifade etmesi gerekir. Gerçekliğin algılanması da ancak mükemmel, yani kusursuz bir kavram sistemi içinde olabilir” önermelerinden sonra, varlık kavramını esas alan Yunan düşünce sisteminde gerçeklik kavramının bulunmadığını, dolayısıyla kavramları Yunan düşüncesine dayalı hiçbir teorinin gerçekliği ifade edemeyeceğini ileri sürmektedir. Kocabaş’a göre, Antik Yunan düşüncesine dayalı olarak gelişen bilim anlayışları şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da gerçekliği ifade etmeyi başaramayacaktır. Bugün yapılması gereken “lisanda en iyi bilgi organizasyonunu kurmak ve karışıklıkları, yanlış anlamaları önlemek ve ifadelere açıklık kazandırmak”tır. Maksadını gerçekleştirmek üzere üç adımda özetlenebilecek bir plan dâhilinde hareket eden Kocabaş, birinci adımda öncelikle düşünme ve konuşma aktının mantık ve gramere dayalı kurallarını, yani en genel anlamıyla lisan alanını düzenlemeye girişir. İkinci adımda düşünme ve konuşma fonksiyonları tashih edilmiş bir lisanın teorik modeller üretme imkânlarını, dolayısıyla model-gerçeklik ilişkisini araştırmaya yönelir. Her iki adımda elde ettiği sonuçlarla attığı üçüncü adımın gayesi ise, doğru ve güçlü lisanın referans çerçevesi olarak kabul ettiği Kur’an metnini, geliştirdiği yeni bir yöntemle analiz ederek başka bütün modeller için kullanışlı olabilecek güçlü bir “kavramsal zemin” inşasıdır. Öyle ki, dejenere olmadığı, istismar edilmediği ve ahlaki bir sorumluluk duygusuyla hareket edildiği sürece bu kavramsal zemin gerçekliğin (hakk) araştırılması ve anlaşılması için gerekli olan bütün teorik araçları kazandıracak ve bilgisini sağlayacaktır. Ancak düşünce tarihine kabaca bir bakış bile bu ideale ulaşmanın hiç de kolay olmadığını, Kocabaş’ın büyük bir titizlikle atmaya çalıştığı her bir adımın önünde aşılması zor engeller bulunduğunu göstermektedir.

Türkiye’de bilhassa harf devriminden sonra nicelik anlamında önemli mantık çalışmaları yapılmıştır. Bununla birlikte yapılan mantık çalışmaları önemli bazı zaaflarla maluldür. En zafiyet ise mevcut çalışmaların mantık tarihi tasavvurundan bağımsız, daha çok akademik kaygılarla yapıldığı için fazlasıyla spesifik çalışmalar olduğu görüntüsü vermesidir. Mesela “Birisinin Mantık Anlayışı” veya “Birisinin Önerme, Kıyas, Burhan, Cedel …. Anlayışı” gibi çalışmaların çoğu, herhangi bir metedolojik ve paradigmatik hazırlık olmaksızın doğrudan ilgili şahsın ilgili konudaki görüş ve ifadelerinin dağınık bir şekilde aktarılması görünümdedir. Türkiye’deki doksografik (bağlamdan ve tarihten bağımsız) felsefe yazımının hâkim olmasının da bir sonucu olarak bu tür çalışmalar akademik ve entelektüel camiaya bir mantık tarihi tasavvuru/paradigması vermekten uzak gibidir. Bu anlamıyla gelenekle bağını koparmayan mantık çalışmalarına göre Cumhuriyet dönemi mantık çalışmalarında bir irtifa kaybının yaşandığı söylenebilir. Arayışlar döneminin ruhuna uygun olarak yapılması gereken; paradigmatik bir mantık tarih(ler)i inşa etmek, mantığın spesifik ve teknik bir takım uygulama ve tekniklerden ibaret olmadığını anlamak, entelektüel ve felsefi temelleri ve ufukları konusunda bilgi arkeolojisi özgün, ekonomik anlatım örgüsüne sahip, sistematiği sağlam çalışmalar yapmaktır.

Harf devrimi sonrası Türkiye’de yapılan mantık çalışmalarına baktığımızda “‘Buraya özgü’ bir mantık geleneği var mı?” veya İslam dünyasının yaşadığı ontolojik ve epistemolojik krize karşı kavramsal, nedensel, yöntemsel ve eleştirel yönleri öne çıkan bir duruş var mı şeklinde bir soruya alacağımız cevabın bazı istisnalar dışında müspet olduğu söylenemez. Zira yapılan çalışmalar ya Batı mantık geleneğinin bilinçsiz sürekliliğine bağlı parçalar görünümünde ya da Doğu mantık geleneğinin ve sorunlarının tasviri ve tekrarı mahiyetindedir. 

Bir diğer sorun da aşırı uzmanlaşmanın sebep olduğu uzman körlüğünün bir sonucu olarak mantık, kavram ve sorunlarını kendisinden aldığı felsefe tarihinin kendi özgül bağlamından neredeyse kopartılmaya çalışılmakta, ontolojik ve epistemik krizlerden çıkışta mantığa yöntemsel bütünlük ve felsefe-bilimin ortak terminoloji olarak bakılmamasıdır. Arayışlar döneminde mantık, yöntem ve metodoloji konularında anlamlı ve geçerli çalışmalar yapmak için gelenekten devraldığımız miras ile günümüzde karşılaştığımız tehdit ve meydan okumalar arasında bir çıkış yolu arama kaygısının yönlendirdiği ontolojik ve epistemik zemine şiddetle ihtiyaç olduğu aşikardır. Zira İslam dünyasının son iki yüzyılda yaşadığı krizler sonuçları itibariyle amelî/pratik görülse de özü ve temelinde nazarî/teorik sorunlardır. Nazarî ve teorik sorunların üstesinden gelebilmenin şartı ile nazari/teorik zemini ve bu zemin üzerindeki bütün ihtilafları anlamlı kılacak yöntemsel/mantıksal çerçevedir. 

Tehdit, Tenkit ve Teklif Arasında Arayışlar Dönemi Kelâmı

Giriş
XVII. yüzyılda meydana gelen bilim devrimi sonrası determinist ve mekanist bir evren ve pozitivist bir bilgi anlayışının yaygınlaşması ve buna paralel olarak aydınlanma ve sekülerleşme hareketlerinin ortaya çıkışı, çeşitli türleriyle birlikte materyalizmi Batı Avrupa’da tekrar gündeme getirdi. Bu durum XIX. yüzyılın ortalarından itibaren siyasî ve askerȋ gücün de etkisiyle İslâm dünyasını ilmȋ ve kültürel açıdan daha güçlü biçimde etkilemeye ve tehdit etmeye başladı. Ortaya çıkan “yeni hâl” ulemâ ve ümerâyı olan biteni anlama, kavrama ve yorumlama cihetinden mevcut durumla imtihan ederken, yoğun hissedilen değişim talebi ise mevcut sorunları aşma yönünde bir “arayış”a sevketti.

Bu tür bir yönelişin fikir ve muhteva planında en bariz biçimde göründüğü disiplin ise İslâmȋ ilimler içindeki yeri ve tarihte ihraz ettiği konumu sebebiyle şüphesiz ilm-i kelâmdır. Bu ilmin Osmanlı’da modernleşmenin zirve yaptığı ve pozitivist bilimsel anlayışın doruğa vardığı bir döneme karşılık gelen kesiti, bu muhtevada yazılan eserler ve müelliflerin beyanı esas alınarak, kelâm tarihi çalışmalarında yeni ilm-i kelâm olarak isimlendi. Bu terkibe ruh ve yön veren “yeni” kelimesi haddizatında mevcut hâlden duyulan rahatsızlık ve yetersizlik duygusu ile dinȋ düşüncede, ıslah, tecdȋd, teceddüd, ihyâ ve tenkȋh altında yürütülen tüm arayışları imlemektedir. XVII. ve XVIII. yüzyılda ulemânın cedȋde nisbetle mevcut hasılayla hesaplaşması içinde bir ölçüde yeralan bu hareket, XIX. yüzyılda Abdüllatif Harputȋ ve İsmail Hakkı İzmirli’nin eserlerinde açıktan telaffuz edildi ve güncel meydana okuma ve tehditlere karşı mevcut potansiyeli güncellemek gibi naiv bir niyet de taşıdı. Batı düşüncesi ve modern bilimin baskısı altında yürüyen bu arayış, karşısında olduğu zihniyete değer verip teslim olmak gibi bir risk taşısa da topyekün bir arayışı günün imkânları içinde behemahal sürdürdü. Burada yenilik olarak vazedilen şey ise özetle; kelâmın yeni fikir ve akımlara karşı modern bilim ve felsefenin verilerinden ve yeni metodolojiden mümkün olduğunca yararlanarak işlevselliğinin sağlanmasıdır. Bu ise sıfâtullah, halku’l-Kur’ân ve rüyetullah gibi artık önemsiz hale gelen konular yerine güncel problemleri mesele edinmeyi gerekli kılmıştır.

Yakın dönemde görülen bu faaliyet, Batı’da zuhur eden bilim ve felsefe ile doğrudan ilgili olduğundan, ulemâ önerdikleri projeyi tüm kurumlar üzerinde etkisini en gösteren bu gelişime göre ayarladılar. Buna göre kelâmın müteahhir dönemdeki baş hasmı olan Yunan felsefesi yerini, modern tecrübȋ bilimsel zihniyete ve onu temsil eden materyalist ve pozitivist akımlara bıraktı. Hakim ideolojiyi oluşturan muhteva ve meydan okumaya duyarsız kalmama adına mesâil sabit kılınırken, bunu ispat yöntemi olan vesâil yeni arayışlara ve güncellemelere açık hale getirildi. İtikadȋ alanın yeniliğe uygun olmaması sebebiyle tecdid ve ıslâh ameliyesi bu çekirdek inancı savunma yönünde işletilen yeni bir usul ve yönteme havale edildi.

Avrupa’da ne oldu da kelâmcıları bu arayışa sevketti? En başta kıta Avrupa’sında XVI. yüzyılda başlayan coğrafî keşiflerin oluşturduğu maddi refah ve bunun sevkettiği tabiatı yeni yöntemlerle ölçme ve yönetme arzusu, farklı bir zihniyeti ve epistemolojiyi doğurdu. Bilimsel ve teknolojik başarılar aklın otoritesini vahiy aleyhine pekiştirdi ve sonuçta gündeme gelen pozitivizm pek çok maddeci akımı besledi. Batı’nın metot ve düşüncede modernleşerek bu seviyeye gelmesi uzak ya da yakın pek çok fikrȋ öncünün tesirinde ve uzun bir seyirde gerçekleşti. Bacon’un empirist felsefesi, yöntem eleştirileri, akıl ve mantıkla her sorunun üstesinden gelineceği iddiası, Descartes’ın kartezyen şüpheciliğe bağlı kesinlik arayışı ve Newton’un mekanik ve dinamik evren tasavvuru, matematik ile deneysel metodu birleştiren bir aydınlanmayı doğurdu. Böylece bir yandan duyulara dayalı bir epistemoloji diğer yandan da tabiatı matematik yasalara göre izaha çalışan akılcılık zuhur etti. Voltaire ve Hobbes gibi filozoflar aklı yüceltmede aşırıya gidip onun maddeciliği desteklediğini düşününce akıl ve mantığa olan bu bağlılık Hristiyanlığın akıl ile çatışması da bahane edilerek zamanla İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde ilhad cereyanını doğurdu. Hume ve Kant’ın metafiziği bilgi alanından dışlaması, modern dünyada kutsalın dinden ayrıştığı bir sekülerleşme oluşturdu. Batı’da görülen bu zihni dönüşüm ve ilerleyiş XIX. yüzyılda müslümanların dikkatini çekince, mevcut birikim tercüme yoluyla İslâm ülkelerine taşınmaya başlandı. Böylece aydınlanmacı varlık, bilgi ve değer anlayışı fikren temas edilen kişiler üzerinden güçlü biçimde algılandı. Comte’un pozitivizm akımı ile tecrübi bilimi hakikate ulaşmanın tek metodu sayması, Darwin’in modern bir evrim nazariyesi içinde dolaylı da olsa ilahî dinlerin tanrı-alem ilişkisini tehdit etmesi, Marx’ın din, felsefe ve ahlâk gibi ilkelerini politik ve ekonomik yapıların belirlendiği söyleyerek dini kitleleri uyuşturan bir aygıta dönüştürmesi ve Freud’un şahsiyeti bilinç altı denilen bir şuur üzerinden çözümlemesi, müslüman müellifler tarafından geleneksel dine karşı ciddi bir tehdit olarak algılandı.

Batı ile kurulan askerȋ, ekonomik, siyasî ve kültürel ilişkilerin Tanzimat dönemi ve sonrasında giderek artması, mezkur ideolojilerin daha iyi tanınmasını ve ilmȋ baskının daha güçlü hissedilmesini sağladı ve bu zorlama, fikrȋ bir dönüşüme mecbur bıraktı. Bu ihtiyaç salt tepkisel bir amaçla değil bu hasıladan makul ölçüde faydalanmak gibi iyi bir niyet de içerdi. Siyasî ve askerȋ başarısızlık sonucu elde edilen ağır yenilgiler ve toprak kayıpları, durumu bir yenilgi olarak kabul etmeye mecbur ederken, bu gidişi durdurmak için bazı teşebbüsler gündeme geldi. Bu duruma Avrupa’nın ilim ve fende üstünlüğünün sebep olduğu fikri ağır basınca da modern ilimlere dair eserler yazılmaya ve yurt dışına talebeler gönderilmeye başlandı. Tanzimat devrinde güçlenen bu bakış, Avrupalı yazarların eserlerinin çevirisiyle hızlandı ve modernleşme faaliyetleri çeşitli mecralarda yaygınlaştı. Neticede Osmanlı ve Mısır öncülüğündeki İslâm ülkelerinde Batı kültürünün meşruiyeti ve buna karşı alınması gereken tavır bir mesele haline geldi. Avrupâȋ değerlere karşı sempati ve hayranlık seviyesine varan ilgi, zamanla İslâm ülkelerine siyasî, askeri ve ekonomik müdahalelerin etkisiyle ihtiyatlı bir yaklaşıma hatta yer yer nefrete dönüştü. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Batılı bilgi ve değerlerle karşılaşma, gelenek ve modernlik arasında uzlaşma ve çatışmaya giden pek çok görüşü sonuç verdi; ancak içlerinden özellikle ikisi belirginleşti. Batı’yı üstün kılan bilimi örnek alınması gereken bir değer olarak gören Baha Tevfik ve Abdullah Cevdet gibi kişiler, ilerlemecilik teorisinden de istifade ile terakkȋ için dini kaygılardan uzak bireysel bir dini yaşantıyı önerdi. Mevcut hâsıla geçmiş birikimle yüzleşmeden ve ideal bilginin tarihȋ ve toplumsal karşılığı dikkate alınmadan ikame edilmeye çalışıldı. Zamanla cumhuriyet ideolojisine de tesir eden bu yaklaşım, dinin fert ve toplum üzerindeki önemini kabul etse de, onu inanç (ya da vicdan) ve ibadet alanına hasrederek kamusal alana modern değerleri yerleştirdi. Mısır’da benzer süreç, Hristiyan entelektüellerin öncülüğünde bazılarının “modernistler” diye takdim ettiği kişilerce yürütüldü. Bu iklimde savunulan fikirle dikkate alındığında, burada Batı ile karşılaşmanın maliyeti açıkça görülecektir. Bu doğrultuda Farah Anton din-bilim arasında çatışma görüp akılcı bir dinî anlayışı savundu, İsmail Mazhar Batılı değerleri insanlığın maddi ve manevi en üst seviyesi olarak belirledi, Muhammed Heykel ve Zeki Mübarek pozitivist bir mucize anlayışını vurguladı, Mustafa Merâğî, dine akıl ve ilim cihetinden değer verip laik Batı akılcılığını önemsedi. Mahmut Şeltut ise Hz. İsa’nın ref’ini ve nüzulünü reddedip şeytanı insanın içindeki şer eğilimi ile yorumladı, Emin Hûlî dini mitolojiden ibaret görürken, klasik kelâmı yetersiz bulan Ferid Vecdî, modern ilmin verileriyle kanıtlanamayan mucizeleri ve ahiretle ilgili ayetleri müteşabih kabul edip bazılarını evrim teorisine uygun biçimde yorumladı.

İkinci grup ise bazı çevrelerce neredeyse kutsanma derecesine gelen aklın otoritesi ile ilmȋ değerleri tek ve yetkin bir referans olarak görmedi ve dayatılan hayat görüşüne karşı mevcut maneviyatı korumayı esas alan muhafazakar bir yenileşme fikrini savundu. Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Said Hâlim Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi ve Mehmed Akif gibi kişiler mevcut krizi çözmek için gerekli siyasî ve ekonomik gelişmeyi, toplumu birleştiren değerlerden taviz vermeden Batılı bilim ve teknolojiyi alarak yapmayı önerdiler. Muhammed Abduh ise faturayı İslâm ülkelerini kuşatan taklit zihniyetine ve eğitim eksikliğine kesti; onun kültürler arası bir denge ve iletişimi öngören düşüncesi, Kâsım Emin ve Reşid Rıza gibi talebeleri tarafından izlendi. Muhammed İkbal ise Batı’yı aydınlatan pozitif bilimi Kur’ân’da buldu, vahyin rasyonel yönüne dikkat çekti ve kelâm ve felsefenin Kur’ân’ın ruhuna uymayan yönlerine temas etti.

İslâmȋ ilimler içinde önce tefsir ve fıkıhta başlayan bu arayış, müslüman kimliğine doğrudan etkisi sebebiyle kelâm ilminde daha belirgin bir hal aldı. Zira inhitât ve inkırâz kavramlarıyla ifade edilen gerileme düşüncesi, bu ilmin canlılığını kaybetmesine ve artık çağa ayak uyduramamasına bağlandı. Oysa ki yeni ilmȋ ve felsefȋ paradigma, öteden beri İslâmî ilimlerin muhafızı olan ve dinȋ düşünceyi tehditlere karşı savunma görevi bulunan kelâma önemli vazifeler yüklemekteydi. Özellikle dergi yazılarında, kelâmın güncel sorulara cevap veremediği ve bu sebeple değişen koşullara ve muhataplara göre hem metot hem de içerik olarak yenilenmesi gerektiği fikri işlendi. Örneğin, Sebȋlür-Reşâd dergisinde İzmirli İsmail Hakkı ile Kazım Kadri arasında, müslümanların yeni bir kelâma olan ihtiyacına odaklanan ve sonraları Ahmed Nazȋf’in de katıldığı tartışma zikredilebilir. Kelâmda yenilik çabalarının başında ise bu döneme adını veren eserin de yazarı olan İzmirli İsmail Hakkı gelmektedir. İzmirli, kelâm zihniyetine uzun bir süre hükmeden Fahreddin er-Râzȋ ekolünün Aristo felsefesinin terkedilmesine bağlı olarak tedâvülden kalktığını, bu sebeple yeni bir felsefenin muhatap alınması gerektiğini vurguladı. Onu vahiyle uzlaştırmak için yeni bir mantık ve metodoloji ölçü alınmalı ve bu çerçevede kelâmın mesâili ve makâsıdı sabit kalırken vesâili ve mebâdȋsi ise değişmelidir. İzmirli bu yönde, klasik bir isbât-ı vâcib yöntemi olarak artık geçerli olmayan hudȗs delili yerine modern tecrübȋ metodun verilerine dayanan güncel argümanlar kullanmayı uygun gördü. Müteahhirûn kelâmı gibi Yunan felsefesine bulaşmadığı için tabiat konularını kelâma dâhil etmeyen ve modern felsefeye gereğince yer veren bir yöntemi benimsediğini duyurdu. Abdüllatif Harputȋ, Felibeli Ahmed Hilmi, Ömer Nasuhi Bilmen, Babanzâde, Mehmed Şerefeddin ve Şemseddin Günaltay gibi âlimler de dinȋ düşüncede yeniliği taklit ve taassuptan uzak durma, eski hâsılayı gözden geçirip faydalı ve zararlı olanları ayırma ve zamanın ilmȋ gelişmelerinden makul ölçüde yararlanma şeklinde bir kurala bağladılar. Bunlardan Harputlu Tenkȋhu’l-kelâm adlı önemli eserinde yeni bir dönemi başlattığını açıkça dile getirdi ve modern bilim ve felsefe adında idealleştirilen bilgiyi toptan kabul ya da red etme arasında bir ayıklama (tenkȋh) ameliyesine tabi tutulması gerektiğini söyledi.

Muhammed Abduh ise felsefȋ formasyonu dikkate almayıp sırf muhtasar eserlerde yer alan ibareleri anlamaya odaklanan kelâm eğitimini eleştirdi. Müteahhir dönem şerh ve hâşiye literatürünü de tenkit eden Abduh, felsefe ve kelâmı mezcetmenin lafız ve üslup tartışması dışında anlamsız olduğunu belirtti. O, müslümanların siyasî birliğini gözeterek, mezhebȋ farkları dışarıda bırakan özet bir metin olarak Risâletü’t-Tevhȋd’i yazdı. Hint bölgesinde kelâmda yenilik ihtiyacına değinen kişiler içinde yer alan Seyyid Ahmed Han ise toplumun ihtiyacını gideren ve dine yönelik saldırıları cevaplayan yeni felsefȋ metoda dayalı müdellel bir kelâmı önerdi. Şiblî Numânȋ’ye göre ise yeni bir kelâm salt taklit ile modern fikirler arasında dönemin ilmȋ ve felsefȋ nazariyelerini dikkate alan ve buna göre itikadi konuları tevil eden bir zihniyeti temsil etmektedir. İtikad boyutlarını aşan küllȋ bir kelâm projesini savunan Şiblȋ, çağın gereği olan yeni konuların da incelenmesini istemiş, uzun ve faydasız tartışmalar yerine dönem ayırt etmeksizin tüm kelâm tarihinden yararlanarak konuların işlenmesini önermiştir.

Bu dönem âlimleri, içinde olunan şartlar sebebiyle kelâmı kolaylaştırıp toplumun acil ihtiyaçlarını gidermeye öncelik veren bir anlayışı benimsediler. Özellikle müteahhir dönemde kelâmın merkezinde olan; bilgi, varlık ve tabiat gibi mevzulara fazla girmediler hatta o dönem kelâmcılarıyla özdeşleşen felsefȋ metodu çoğunlukla terkettiler. Daha çok ulȗhiyet ve nübüvvet konularına odaklanan bu metinler, ahiret ve imamet gibi meseleleri fazla dikkate almasalar da klasik kelâmın önemli bir konusu olan kader ve irade özgürlüğü üzerinde durdular. Arayış zihniyetini temsil eder biçimde insan hakları, kadın, miras ve âmme hukuku gibi klasik kelâmda yer edilmeyen hususlar da modernleşmenin bir gereği olarak tartışıldı. Bu doğrultuda çeşitli coğrafyalarda değişik tonlarda bu arayışı hissettiren farklı telif tarzına ve muhtevasına sahip pek çok eser yazıldı ki sadece başlığına, içeriğine ya da kimin yazdığına bakarak bunları tasnif etmek oldukça güç görünmektedir.

Batılı değerlerin ve bilimsel otoritenin baskısı altında yazılan eserlere en başta Tenkȋhu’l-Kelâm, Yeni İlm-i Kelâm ve Muvazzah İlmi Kelâm gibi eserler örnek olarak verilebilir. Bu telifler bilimsel argümana dayalı ilhadȋ akımlar sebebiyle felsefȋ teorilere atıfla yeni bir yöntemde isbât-ı vâcib yaptılar. Bu doğrultuda tercümeler yoluyla başta Tıbbiyeli talebeler olmak üzere belli Batıcı zümreler üzerinde etkili olan Felix İsnard, Ludwig Buchner, Ernst Haeckel ve Gustave Le Bon gibi materyalistleri hedef aldılar. Özellikle zamanın en azılı dogmatik maddecisi olarak görülen Buchner’in Madde ve Kuvvet (Kroft und Stoff) adlı eserinin yaygınlaşması pek çok kişiyi reddiye yazmaya sevketti. Felibeli’nin Allah’ı İnkâr Mümkün müdür? Yahut Huzuru Fende Mesâlik-i Küfrü, İzmirli’nin Muhtasar Felsefe-i Ûlâ’sı, Mehmed Şemseddin’in Felsefe-i Ûlâ: İsbât-ı Vâcib ve Ruh Nazariyeleri, İsmail Fennȋ’nin Mâddiyyûn Mezhebinin İzmihlâli, Ferid İsmail’in İbtâl-i Mezheb-i Mâddiyyûn’u ve Mehmed Ali Aynî’nin Reybîlik, Bedbinlik, Lâilahîlik Nedir: Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadîmine Bir Cevap gibi eserler bu metotla bir yandan ateist argümanları çürütürken diğer yandan modern şartlar içinde isbât-ı vâcibin imkanını sorguladılar.

Kelâmcılar klasik deliller içinde kolay anlaşılması ve iknâȋ olması sebebiyle fıtrat ve nizam deliline geniş yer verdiler. Bu çerçevede dönemin moda akımı evrimi çürütmek ve tabiatta tesadüf ve mekanizmin olmadığını ispat etmek için deliller geliştirildi. İzmirli ve Mustafa Sabri Efendi materyalist kaynaklı “tabi istıfâ” fikrine karşı bu kanunun ancak her şeyi kontrol eden bir yaratıcıdan gelebileceğini belirtti, Ferid Vecdȋ ise evrimin özünü oluşturan bu fikri ayetlerle telife çabaladı. Said Nursȋ ise tabiattaki gaye ve nizam fikrini öne çıkarırken ayrıca insan fıtratındaki inanma arzusu üzerinde durdu. Ulema isbât-ı vâcibin aklȋ ve isbata dayalı bir konu olmaktan ziyade bir iman meselesi olduğunu tespit için de iknâȋ ve tecrübȋ bir metot olan insan fıtratına vurgu yapmayı vahye uygun buldular. Gelenekte olduğu gibi Allah’ın zâtı ile sıfatlarının aklȋ delille kabul edileceği görüşü sürerken modern evren anlayışına karşı ilahȋ fiillerin hikmeti vurgulandı. Bu yönde, evrende mevcut şerlerde gizli bir fayda olduğu ve bunların imtihan, terbiye ya da iyiliğin belirlemek için yaratıldığı gerekçesiyle ateist kötülük argümanına cevap verildi. Yaygın biçimde bilimsel açıdan savunulan biyolojik ve vülger materyalizmin tutarsızlığı, aynı delillerin tam tersine Allah’ın varlığını ispatladığı vurgulanarak gösterildi. Bu delillerin metafiziği inkâr ederken yine bir metafizik tasavvurdan hareket ettiği, zan ifade eden araştırmalar üzerine tanrı, din ve ahlâk gibi önemli mefhumları inkâr ettiği de gözden kaçmadı. Bunun yanında başta pozitivizm olmak üzere mevcut akımların çelişkili yönleri farkedilirken olumlu yönlerine de atıf yapıldı. Bu çerçevede ilmi meselelerin salt gözlem ve tecrübeye indirgenip aklın işlevinin inkar edilmesi, modern bilimin dayandığı deney ve tecrübenin dine aykırı gösterilmesi, müşahede ve olgu ile sınırlanan bu fikrin, bilimsel kesinliği deneye ve tecrübeye indirgemesi, metafizik yapma imkanı veren aklın değerini düşürmesini ve haddini aşarak fizik ötesi hakkında menfî yargılar vermesi reddedildi. Bunun gibi, inancın müminin vehmine bağlanması, bunun yerine pozitif bilimsel bir ahlâkın ikame edilmesi, ayrıca dinin akıl dışı bir olgu olarak gösterilerek kalp boyutuna ya da hayır ve fazilet merkezli bir temele ircâ edilmesi de doğru bulunmadı. İsmail Fennȋ ve Ferid Vecdȋ gibi yazarlar ise materyalizmi Batı’da yapılan ruhçu araştırmaları dikkate alarak vahdet-i vücȗdu merkeze alan ruhçu ve maneviyatçı bir yaklaşımla eleştirdiler.

Bu dönemde klasik mesâili devam ettiren, arayış kaygısından uzak ve daha çok geleneği sürdürme ve yorumlama hedefine odaklı, şerh, hâşiye ve tercüme türünde eserler de yazıldı. Manastırlı İsmail Hakkı’nın Kaside-i Nûniyye’ye şerhi, Serbestzâde’nin Akâid-i Adudiyye Şerh-i Celâl Tercümesi ve Sırrı-i Girȋdȋ’nin Şerhü’l-Akâid Tercümesi bu başlıkta zikredilebilir. Harputlu İshak Efendi’nin Zübdetü’l-İlmi’l-Kelâm, Manastırlı İsmail’in Telhisü’l-Kelâm, Çerkesşeyhizâde Mehmed Tevfik’in Meziyyet-i İslâmiyye, Arapgirli Hüseyin Avni’nin İlm-i Kelâm ve Konyalı Mehmed Vehbi’nin Akâid-i Hayriyye adlı eserleri de plan ve muhteva olarak bu tarzdadır. Bu dönemde zararlı fikirlere karşı toplumu bilgilendirmek ya da çeşitli seviyelerde mekteplerde tedris edilmek amacıyla yeni bir akâid ve ilmihal yazıcılığı da gelişti. Bu eserler, ilmihal, amentü şerhi, İslâm dini, otuziki farz, zübdetü’l-iman, küfür ya da hıfzı iman risalesi, akâid-i İslâmiyye, akâid dersleri ve malumat-ı diniyye gibi çeşitli başlıklar altında kaleme alındılar.

Meşhur Fransız ateist Dozy’nin Tarih-i İslâmiyet adlı eserinin Abdullah Cevdet çevirisi ve mütercimin önsözü nübüvvet meselesi etrafında yapılan tartışmaları artırdı. Bu bağlamda vahyin değeri, mucizenin önemi ve Hz. Muhammed’in nübüvveti gibi konular dergi yazılarında ve müstakil eserlerde incelendi. Manastırlı’nın Beyyinât-ı Ahmediyye, Ebüzziya Mehmed Tevfik’in Muallim Doktor Dozy’nin Tarih-i İslamiyet Ünvanlı Kitabı ve Mütercimi Hakkında Tenvir-i Efkâr’ı, Celâl Nuri’nin Hâtemü’l-Enbiyâ’sı, İsmail Fenni Ertuğrul’un Kitâb-ı İzâle-i Şükȗk: Dozy’nin Târȋh-i İslamiyyet’i Üzerine Reddiye’si bu tür eserlerdendir. İslâm’da nübüvvetin diğer dinlerden farklı ve üstün olması ile vahyin mahiyetine dair görüşler de belirtildi. Pozitivizmin etkisiyle nübüvvetin gerekliliği ve bir rehber olmadan sadece akıl ile hakikate varmanın imkânsızlığı Hz. Muhammed’in ahlâkı ve uygulamaları örneği üzerinden savunuldu. Klasik kelâmda nübüvveti ispatın önemli bir delili olan mucizenin tabiat kanunlarına aykırılığı ve aklen imkânı konusu da tartışıldı. Abduh, Reşid Rıza ve İzmirli mucizenin tabiat kanunlarına aykırı olarak vukuunun mümkün olduğunu ve ilahi iradenin sünnetullahı istisnâȋ durumlarda değiştirebileceğini belirttiler. Onlar, klasik anlayışa yakın biçimde mucize ile ilan edilen bir nübüvvete imanın vacip olduğunu da söylediler. Ömer Nasuhi Bilmen ise hissȋ mucizeleri ispatlarken Bergson ve Boutroux’un tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrinden yararlandı. Şiblî Numânȋ ise mȗcizeden çok bir nebinin söz ve fiillerindeki doğruluğun nübüvvetin tasdik ettiğini belirtti. O, âdetin bozulması anlamında mȗcizeyi yadsıdı ve bu olayın bilinmeyen bir sebeple ya da ilahi bir kanun çerçevesinde meydana gelebileceğini söyledi. Seyyid Ahmed Han ise nübüvveti istidada bağlı tabi bir olay olarak görürken determinist felsefesinin de etkisiyle hadislerdeki mucizeleri reddetmiş Kur’ân’da olanları ise bilimsel paradigma yönünde tevil etmiştir. Bu noktada hissȋ mucizeleri kabul etseler de manevȋ mucize olarak Kur’ân’ı öne çıkaran ve hissȋ mucizeleri nübüvvetin delili olarak değil de zor zamanlarda Allah’ın ona ve ashabına olan yardımları şeklinde yorumlayanlar da oldu.

Arayış dönemi kelâmcıları modern bilim ve felsefe karşısında İslâm’ın ilme ve akla önem verdiği önemi öne çıkarmaya, pozitivist ve materyalist dünya görüşleri karşısında vahyin imkanını ispata çaba sarfettiler. Bu yönde en çok başvurulan yöntem ise vahyin dönemin geçerli kriteri olan aklȋ ve bilimsel verilerle teyidi ve bu açıdan İslâm’ın diğer dinlerle mukayese edilmesidir. Bu çerçevede Batı’da din-bilim çatışmasının Hritisyanlığın dogmatik yapısından kaynaklandığı ve İslâm’ın her türlü bilimsel gelişimi desteklediği dile getirildi. Bu sebeple Ernest Renan İslâm’ın mâni-i terakkȋ olduğu ve müslümanların bilim ve felsefe yapma istidadı bulunmadığını söyleyince, başta Efgânȋ, Celâl Nȗrȋ, Reşid Rıza ve Felibeli olmak üzere reddiyeler yazıldı. Bununla birlikte tecrübe dünyasındaki olayları çözümleyen aklın tek başına yeterli olmadığı metafizik sahada ise kapasitesi sınırlı olduğu için vahye tabi olması gerektiği de dile getirildi. Bu bağlamda aklı yücelten, modern bilimi ve sonuçlarını ölçü gören, ayetleri dönemin pozitivist anlayışı etrafında yoruma tabi tutanlar da oldu. Abduh melekleri mahiyetini bilmediğimiz tabiat güçleri, Reşid Rıza cinleri mikroplar, Seyyid Ahmed Han şeytanı insanın içindeki kötülük eğilimi olarak anlamayı mümkün gördü. Buna karşın kevnȋ ayetleri İzmirli gibi bilimsel izahlardan uzak, yalnızca ibret için okuyan ve Allah’ı hatırlatan bir delil olarak gören yaklaşımlar da vardır. Mehmed Şerefeddin ise Batılı modern felsefe veya tabii bilim yerine kelâmı modern sosyoloji teorileriyle uzlaştırmayı denedi. Pozitivist bir metodolojiye dayanan ve kelâmın klasik hüviyetini ihmal eden bu proje, inancı toplumsal bir zeminde izah etmeye çalışması sebebiyle sorunlu bulundu ve eleştirildi.

Ahiret inancı büyük ölçüde naslara dayandığı için bu dönemde âlimlerin üzerinde fazla durmadıkları bir konudur. Ancak Said Nursȋ, Şiblî Numanȋ ve Seyyid Ahmed Han ölüm sonrasını inkâr eden materyalist akımlara karşı ahireti aklȋ bir yöntemle ele almaya çalıştılar. İkbal, berzahı ve dirilmeyi insan benliğinin aşamalarından biri olarak gördü ve uzun sürede gelişen bir varlığın hiçliğe itilme ihtimalini nefyetti. Şiblȋ de bu görüşü hem Kur’ân’a hem de Darwin’e daha uygun bularak uzlaştırıcı bir yaklaşım sergiledi. Hayatın daha iyi ve ileri bir safhasının olması modern bilimin madde ve enerji teorisiyle uyumlu görüldü. Ulemâ klasik bir mesele olan haşrin mahiyeti konusunda ise daha cismânȋlik tarafında durdular. Mȗsa Cârullah gibi ahirette daimi azabı ilahi rahmetin kapsamı açısından doğru bulmayan yaklaşımlar ise Mustafa Sabri Efendi gibi muhafazakar âlimler tarafından eleştirildi.

Arayışlar dönemi kelâmı daha önceleri teknik ve askerȋ alana odaklanan yenilik fikrinin ilmȋ ve felsefȋ özellikle de itikadi sahadaki sorunlara yoğunlaşmasıyla meydana geldi. Kelâm tarihi açısından önemli bir yönelişe karşılık gelen bu serüven, inşâ edici bir üsluptan çok reddiyeci bir motivasyona dayandığı için arayışın gerekçesini oluşturan kök nedenleri, günün koşullarını ve karşı karşıya olunan tehlikeyi, yaşanılan çalkantılı halin de etkisiyle kuşatamayınca önemli bir deneme olarak kaldı, esaslı bir bilince ve sistematik bir çabaya dönüşemedi. Bu ihtiyacı belirten kişiler Batı karşısında yaşanan ilmȋ ve fikrȋ inkırâza karşı nasıl tedbir alınacağı hususunda belirgin bir tavır ve yeni bir epistemoloji de geliştiremediler. Eserlerde mevcut halden duyulan rahatsızlık ve yenilik talebi sıkça dile getirildi, modern düşüncenin çelişkileri cedelȋ bir üslupla tenkit edildi ancak bu arayış kuşatıcı bir yönteme bağlanmadı. Güncel bilim ve felsefe daha çok ikinci el kaynaklardan izlendiği için konuları ilk ağızdan ve temel eserlerden hareketle kavrama ve aktarmada yetersiz kalındı. Modern bilim eldeki imkânlarla kuşatılamayıp, dinȋ ve felsefȋ sonuçları tam öngörülemeyince, mevcut verilere güvenip değer verdiler. Müsbet bilimin vahiyle çatışmayacağı tezini kabul ettikleri için de pek çok dini konuyu akıl ve bilim ekseninde yorumladılar. Her halukarda farklı kültürel ve coğrafȋ havzalardan pek çok kişinin katılımıyla oluşan bu hareket, tüm bu hususlara rağmen, arayış olgusunu canlı tutması, belirli bir fikri dinamizmi sürdürmesi, kültürel mirası belli ölçüde aktarması ve bugün arayış içinde olacaklara ilham veren nüveleri barındırması bakımından önemli olup çeşitli açılardan üzerinde çalışılmayı haketmektedir.

Arayışlar Döneminde Tefsir: Gelenek ve Modern Dünya Arasında Kur’ân Tasavvuru

Osmanlı devletinin kültürel, iktisadi, siyasî ve askerî egemenliğini kaybetmesi ile Batı (Kıta ve Ada Avrupası) kökenli modern düşüncenin küresel ölçekte etkinliğini artırması, tarihsel süreçte aynı kesite denk geldiği gibi bu iki olgu arasında sebep-sonuç ilişkileri de söz konusudur. Bu dönemde modern düşüncenin çeşitli versiyonlarının etkisi ile İslâm toplumunda önce askeri kurumlarda başlayan ıslahat ve tecdit hareketleri giderek bürokrasi, devlet yapılanması, eğitim sistemi, kültür ve ilim dünyası gibi alanlara da sirayet etmiştir. Gerileme ve yenilmenin sebepleri ve çözümleri üzerine kafa yoran aydınlar ve ulema arasında bütünüyle Batılılaşmayı önerenler olduğu gibi bütünüyle Batı karşıtı olmayı önerenler de olmuştur. Bu iki aşırı uç arasında konumlanan çoğunluk ise Batı karşısında direnme ile bu yeni döneme uyum sağlama arasında bir denge kurmaya çalışmışlardır. Bu zorlu arayış döneminde söz konusu dengeyi sağlamak üzere ulema arasında geleneğe yönelik yoğun eleştiri ve sorgulama hamleleri dikkat çekicidir. Halk dindarlığı, tevekkül ve kader anlayışı gibi hususlara yoğunlaşan bu eleştiri ve sorgu giderek İslâmî ilimlerin hiyerarşik yapısını da içerecektir. Klasik dinî ilimlerin yapısının İslâm’ın özünde mevcut olan dinamizmi aşındırdığı ve Müslüman toplumu atalete sevk ettiği yönündeki eleştiri temasını dönemin aydın ve âlim pek çok simasında görmek mümkündür.

Bu eleştirilerin arka planında her ne kadar arayış döneminin umumi atmosferi (yenilgi haletiruhiyesi) yer alıyor olsa da, yapının derinliğinde yer alan asıl motivasyon gücü otorite fikrinin sorgulanması ve birey-tanrı (insan-Allah) ilişkisinin kurumsal yapılardan özgürleştirilmesi gibi Protestanlık menşeli fikirlerden gelmekteydi. “Rasyonel Teoloji” ve “Doğal Din” etiketleri ile iştihar eden birey-tanrı ilişkisine yönelik bu yaklaşım açısından kutsal metin ile olan ilişki biçimi en merkezi konumu işgal eden meseleydi. Öneri basitçe bireyin tanrı ile ilişkisinin dinî kurum ve otoritelerden, hiyerarşik yapılardan özgürleştirilmesi, birey ile tanrı arasına hiçbir figürün girmemesi şeklinde idi. Çağdaş İslâm düşüncesinin yaşadığı dönüşüm içerisinde Kur’ân ve tefsir tasavvuruna ilişkin dönüşüm, işte bu etki nedeniyle oldukça merkezi bir konumda yer almaktaydı. Bu dönüşümü görebilmek için, tefsir tasavvuruna dair algının klasik ve çağdaş dönem arasındaki biçimlerine daha yakından bakmak ve bunları mukayese etmek yararlı olacaktır.

Klasik Tefsir Tasavvuru

Tefsirin geleneksel ilimler hiyerarşisi içerisindeki yeri ile çağdaş İslâm düşüncesinin “dinî ilimler tasavvuru” içerisindeki yeri arasında önemli farklılıklar söz konusudur. Geleneksel dinî ilimler hiyerarşisi içerisinde temel bilgi üretim yöntemi (metodoloji) fıkıh usûlü tarafından ele alınır, anlam ve yoruma dair teori bu usûl çerçevesinde tartışılırdı. Buna karşılık fıkıh usûlünden bağımsız, en azından ondan ayrı bir alan olarak metodoloji konularını Kur’ân ilimleri içerisine dahil etme çabaları da mevcuttu. Örneğin Tûfî (ö.716/1316), Zerkeşî (ö. 794/1392), Kâfiyeci (ö. 879/1474) gibi isimler Ulûmu’l-Kur’ân dahilinde metodolojik tartışmalara yer verme girişiminde bulunmuşlardır.[1] Tûfî özellikle belagat enstrümanını sık kullanarak yorum kriterleri geliştirmeye çalıştığını ifade ederken Zerkeşî, el-Burhân’ın yaklaşık üçte birini Kur’ân’ın dil, üslup özelliklerinin incelenmesine ayırır ve kendisinden sonra yaygınlaşan teamülün aksine, Üslûbu’l-Kur’ân bahsini Kur’ân’ın mucizeliği çerçevesinde değil, anlamaya etkileri bağlamında hermenötik bir çerçevede ele alır, oldukça ayrıntılı bir şekilde işler. Kâfiyecî ise doğrudan yorum kriterleri belirleme çabasındadır, en azından bunun teorik olarak Tefsir ilminin konusu olduğunu göstermeye çalışır. Diğer taraftan özellikle Zemahşerî (ö. 538/1144), el-Keşşâf’ın mukaddimesinde, tefsir ilminin en temel dayanağının belagat (beyân ve meânî) olduğunu ifade eder, bu ilimlere hakimiyet konusunda eksiklik varsa, diğer ilimlerde donanımlı olmanın kişiyi tefsirde yeterli ve yetkin kılmayacağını özellikle vurgular ve belagat (beyân-meânî) bahislerini uygulamalı olarak bütün tefsir boyunca işlevselleştirir. Ardından oluşan Keşşâf geleneğinde Beyzâvî (ö. 691/1291-92), Ebü’l-Berekât en-Nesefî (ö. 710/1310), Ebüssuûd Efendi (ö. 982/1574) gibi müstakil metin müelliflerinin yanı sıra şerh-hâşiye müellifleri de bu uygulama biçimini çok daha ayrıntılı bir şekilde ele sürdüreceklerdir. Ancak uygulamanın dışında, teorik yönü itibariyle metodoloji meselesi Ulûmu’l-Kur’ân bahislerine etkin bir şekilde dahil edilmemiş, ağırlıklı olarak Suyûtî’nin el-İtkân’da yer verdiği ölçü ve oranda yer bulmuştur. Bu nedenle yaygın algı içerisinde Ulûmu’l-Kur’ân literatürü metodolojik konuları daha hafif bir yoğunlukla ele almış, tefsirin teori ve uygulama alanında bu konulara dair çerçeve ağırlıklı olarak fıkıh usûlünden tedarik edilmiştir.

Bu metodoloji (fıkıh usûlü) dahilinde dinî bilginin üretim ve denetiminde asli merci olarak kullanılan kaynaklar hiyerarşisinin başına Kur’ân, onun hemen ardına da sünnet yerleştirilmiştir. Kur’ân temelde sünnet ekseninde, rivayet (hadis/siyer) malzemesinin yardımıyla ve dil ilimlerinde uzmanlık kazanmış insanlar tarafından tefsir edilmiştir. Buna bağlı olarak örneğin Osmanlı döneminde medrese eğitim sisteminde Kur’ân’ı güzel okuma ve yazı öğretimi, ilmihal ve akaid, mantık ilmi, adâbü’l-bahs ve’l-münâzara, meanî, kelâm ilmi, hendese, hisab, hey’et (astronomi), usûl-i fıkıh, hadis usûlü ve en sonunda da Beyzâvî tefsirinin takip edildiği tefsir dersi okutulmuştur.[2] Bu tespit Osmanlı toplumunda dinî bilgiyi kamusal alana arz eden kurumların işleyiş süreçleri üzerinden olduğu kadar, medreselerin ders müfredatları üzerinden de doğrulanabilir.

Geleneksel ilim anlayışının bu tutumunun iki önemli sebebi bulunmaktaydı. İlki Kur’ân’a duyulan hürmet, ikincisi ise Kur’ân metninin doğrudan okunup anlaşılmasının zorluğuna dair hermenötik farkındalık olarak ifade edilebilir. Bu hermenötik farkındalık Kur’ân metninden doğrudan norm üretmenin gerektirdiği ön birikimin ve zorlu sürecin doğal sonucuydu. Çünkü Kur’ân, norm kaynağı diğer pek çok metnin aksine, kendine özgü bir konu akışına ve iç düzene sahiptir. Ondan belirli bir konuyu bütüncül olarak çıkarabilmek için sadece metnin kendisini değil, onun varlık alanına çıkış koşullarını ve sürecini de takip etmek gerekmektedir. Yorumcuyu böyle bir faaliyete zorlayan en önemli husus, ortalama bir kanun/yasa metninin aksine, Kur’ân dilinin yüksek düzeyde edebi sanatları sıklıkla kullanıyor olmasıdır. Bu yüzden klasik bilginler öncelikle Kur’ân metninde hangi ifadelerin gerçek anlamda hangilerinin mecaz, istiare, temsil gibi yan anlamlarda kullanıldığının tespiti için çaba harcadılar. Benzer şekilde hangi Kur’ân ifadelerinin dilsel delalet alanının tümüne işaret ettiğini (umûm), hangilerinin delaletlerinde birtakım sınırlandırmaların (tahsîs) söz konusu olacağını belirli bir kritere bağlama noktasında da önemli tartışmalar cereyan etti.[3] İmam Şâfiî’nin (ö. 204/820) el-Ümm isimli ansiklopedik metninin[4] yanı sıra İmam Muhammed eş-Şeybânî’nin (ö. 189/805) Medine ekolüne (İmâm Mâlik ve ashâbına) karşı giriştiği tartışmalara dair metinler (örneğin el-Hucce alâ ehli’l-Medîne)[5] bu türden tartışma ve incelemelere sıklıkla rastlanabilecek örnekler arasında gösterilebilir. Bu tartışmalar giderek belirli otorite çevrelerinin oluşmasına ve yorumda “otorite” olgusunun tarihsel tecrübe ile tasdik edilmesine sebep oldu. Çünkü özellikle tâbiûn neslinin Mücahid b. Cebr, Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî gibi otoritelerinin vefatlarından sonra, Kur’ân tefsiri dahil bütün dinî ilimlerde bir otorite sorunu baş göstermişti; artık herhangi bir alanda belirli bir iddiası olan herkesin o iddiasını “delillendirmesi” gerekiyordu. Haddizatında bu türden bir delil arayışının ilk nüveleri Nâfî b. el-Ezrak ile İbn Abbas arasında geçen tartışmada da görünse de, tabiun sonrası dönemde belirgin bir şekilde artış göstermiştir. Nitekim bu dönemde tefsir ile iştigal eden simaların önemli bir bölümü tepki ile karşılaşmış, şu ya da bu sebeple cerh edilmiştir. Buna örnek olarak Mukâtil b. Süleymân, Abdurrahmân b. Zeyd, İbn İshâk, hatta Ma‘mer b. Râşid gibi isimleri zikretmek mümkündür.[6] İşte bu dönemden başlayarak üçüncü asrın ortalarına, yani fıkıh ve kelâmda temel ekollerin teşekkülünün tamamlandığı döneme kadar geçen süre, bir tür “otorite tesisi” dönemi olarak isimlendirilebilir. Ekoller/mezhepler etrafında yeniden, fakat etraflıca tartışılmış usûl kaidelerine dayalı olarak tesis edilen bu otoriteler, devamında gelen asırlar boyunca İslâmî ilimlerin hiyerarşik yapısını da belirleyecektir.[7] Bu çerçevede belirli bir ekol içerisinde ve o ekolün sistematik yapısına eklemlenerek üretilen ve tedavüle sokulan bilgi, hem o ekolün kendi gelişim süreci boyunca art zamanlı olarak, hem de diğer ekollerin temsilcisi olan bilginlerce art ve eş zamanlı olarak eleştiriye tabi tutulmuş; böylelikle otoriteye eklemlenmek isteyen her teori, isim, bilgi ya da metin çok zorlu bir minderde güreşmek ve rüştünü ispat etmek durumunda kalmıştır. 

Çağdaş Dönüşüm

Klasik dönemin aşamalı olarak olgunlaşan bu sistematik yapı ve hiyerarşiği çağdaş dönemde yoğun bir eleştiriye konu oldu. Ne var ki girişte sebepleri üzerinde durulan bu eleştiri süreci, klasik sisteme alternatif olarak eş derinlikte bir sistematik yapı inşa edemedi. Dolayısıyla çağdaş İslâm düşüncesinin Kur’ân tasavvuru klasik dönemdeki “hermenötik” farkındalığı ıskaladı ve doğrudan Kur’ân’ın okunup incelenmesinin, hatta onun etraflı bir şekilde anlaşılmasının her Müslüman için mümkün ve gerekli olduğunu öne sürdü. Katolik kilisesinin “otorite” fikrine dayalı yorum anlayışına tepki olarak ortaya çıkan XVI. yüzyıl reform hareketinin (Protestanlık) ardında yer alan sola scriptura (sadece kutsal kitap yeter) düşüncesi, belli dönüşümlerle birlikte çağdaş İslâm düşüncesine de sirayet etti. Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alarak ilhamı…” dizesinde gördüğümüz bu durumu, “ıslahat” hareketleriyle ve toplumsal/zihinsel dönüşümlerle eşzamanlı olarak tefsir dersinin aşağı sınıflara doğru inmeye başlamış olmasında da gözlemleyebiliriz. Gelinen noktada geleneksel dinî ilimlerin hiyerarşik sistemi, deyim yerindeyse Katolik kilisesinin “otorite”si ile aynı muameleye tabi tutuldu ve sıkı bir eleştiri sürecine girildi. Bu yaklaşıma göre İslâm toplumunun yaşadığı sıkıntılarının önemli sebebi, Kur’ân’ın doğru anlaşılmasının önünde büyük bir engel oluşturan geçmişteki din anlayışı idi. Buna göre, İslâm toplumunun bu zor durumdan kurtulmasının yolu da sadece ve sadece Kur’ân’ın doğru anlaşılmasına bağlıydı.[8]

Artık çağdaş Müslüman düşünürün öncelikli görevinin “doğrudan” Kur’ân’ı okuyup anlamak, onu tarihin yükünden kurtarmak olduğu düşünüldü. Bunun için Kur’ân’ı değişik dillere tercüme etme faaliyeti hızlandı. Bu çerçevede Türkçede 300 civarında Kur’ân meali yazıldı. Her evde, her çantada bir meal bulundurmak, her konuda “doğrudan” Kur’ân’a referans yapmak, her vesileyle Kur’ân âyetlerini delil olarak zikretmek en tabii durum olarak telakki edilir oldu. Temelde Kur’âncılık (Kur’âniyyûn) olarak isimlendirilen bu yaklaşıma ilave olarak çağdaş sosyal bilimlerin etkisiyle sosyolojik, tarihsel ve bilimsel veriler ışığında tefsir yapma arayışları da doğdu ve buna bağlı olarak edebî tefsir, tarihselcilik, bilimsel tefsir gibi yeni yöntem denemeleri yapıldı. Bu denemelerde belki de en belirgin ortak özellik, geleneksel tefsir disiplinindeki usûl düşüncesinin yetersiz görülmesiydi. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi isimler klasik tefsirin dilbilimsel izahlara boğulup Kur’ân’ın hidayet yönünü kararttığını öne sürerken,[9] Fazlur Rahman gibi isimler klasik dinî ilimleri bir bütün olarak orta çağın ürünü olarak gördü, klasik tefsir metinlerindeki yoğun ve derinlikli filolojik analizleri “gramer ve belagat çöplüğü” olarak nitelendirdi, Kur’ân’ın bu çöplüğün altına gömüldüğünü (Qur’ân was buried under the debris of grammar and rhetoric)[10] öne sürdü, hatta klasik ilimlerin merkezinde yer alan kelâm disiplinini “bin yıllık kutsal ahmaklık” (thousand-year-old sacred folly)[11] olarak nitelendirdi. Yine benzer çerçevede Fıkıh usûlü’nün Kur’ân’ı fazlasıyla literal düzeyde yorumladığı ve bu yönüyle eksik olduğu, çağdaş dönemde özgün bir tefsir usûlü geliştirmeye ihtiyaç bulunduğu ifade edildi.[12]  Benzer bir mantıkla Hint alt kıtasında Seyyid Ahmet Han (ö. 1898) Kur’ân’da doğa yasalarına ve modern bilime aykırı hiçbir şey bulunmadığı düşüncesini savundu, bir yandan Kur’ân’da yer alan doğaüstü (mucizevi) içerikleri rasyonelleştirmeye çalışırken, diğer taraftan aynı içeriği taşıyan Kur’ân dışı kaynakları (hadisleri) büyük bir soğukkanlılıkla reddetmek gerektiğini öne sürdü.[13] Bu düşünceler bölgede Ehl-i Kur’ân ekolünün oluşmasına, Abdullah Çekralevî (ö. 1914) tarafından kurumsal bir kimliğe kavuşmasına ve Mısır’da Muhammed Tevfik Sıdkî (ö. 1920), Ahmet Subhî Mansur gibi isimler tarafından savunulmasına öncülük etti. Benzer fikirler ülkemizde, İran’da ve diğer İslâm ülkelerinde de farklı oranlarda yankı buldu.

Kur’âncılık düşüncesi bütün önermeleri (özellikle Kur’ân dışı bilgi ve hüküm kaynağı olarak hadislerin reddi) açısından çağdaş İslâm dünyasında görece sınırlı bir kabul görmüş olsa da, bu önermelerin altında yatan her bireyin kutsal metni doğrudan anlamakla mükellef ve buna yetkin olduğu şeklindeki Protestan düşünceyi oldukça geniş bir kabul alanında tedavüle sokmayı başarmış görünmektedir. Bu etkili fikir öncelikle Abduh-Reşid Rıza ikilisine ve Menar ekolüne sirayet etti, ardından Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Mevdûdî gibi aktivist hareket önderlerinin söylemlerinin zemininde yerini buldu. Bahsi geçen bu isimlerin ülkemiz dahil bütün İslâm dünyasında hızla yayılan etki alanlarına bağlı olarak, kısa süre içerisinde her bireyin kutsal metni doğrudan anlamakla mükellef ve buna yetkin olduğu şeklindeki düşünce, dinî düşüncenin en temel aksiyomlarından biri haline geldi. Her bireyin Kur’ân’ı anlama konusunda yetkin olduğu şeklindeki kayıt görece sınırlı kabul görmüş olsa da, “mükellef olma” kaydının yaygın kabul görmesi yetkinlik koşulunun kolaylıkla göz ardı edilebilmesine ya da tartışmaya açılmasına sebep oldu. Bu bağlamda klasik gelenekte “müfessirde aranan şartlar” başlığı altında listelenenler kâh bütünüyle anlamsız addedildi kâh bunların bugünün koşullarında güncellenmesi gerektiği öne sürüldü.[14] Gelinen noktada Müslüman bireyin her koşulda Kur’ân’ı kendisinin “bireysel olarak” okuyup anlaması gerektiği sıklıkla vurgulanır, Cuma hutbelerinde dahi halka önerilir bir kanaate dönüştü. Müslüman olmak Kur’ân’ı anlamak için “yeter şart” olarak düşünüldü ve Kur’ân’ı anlamadan okumanın yanlış, en azından eksik olduğu, geleneksel dindarlığın geçmişten tevarüs edilen bir taklitçilik olduğu ve behemehal terk edilmesi gerektiği, hemen herkesin üzerinde sessizce uzlaştığı kabuller haline geldi.

Sonuç: Tefsirin Meta-Disiplin Olarak Konumlandırılması

Çağdaş dönemde Kur’ân tasavvurunda gözlemlenen bu dönüşüm tefsir tasavvurunun da değişmesine sebep olmuş görünmektedir. Dinî bilginin üretiminde yegâne ya da asıl kaynak olarak Kur’ân metninin görülmesi diğer bütün dinî içerikli malumatın Kur’ân yorumuna (tefsire) endekslenmesi gerektiği düşüncesine yol açmış olmalıdır. Bu bağlamda tefsirin çağdaş tefsirciler tarafından fıkıh usûlü, belâgat, siyer, tarih, hadis gibi diğer dinî disiplinlerden kendisine malzeme tedarik eden (onlardan beslenen), ama bu arada bütün dinî düşünceye temel ilkelerini veren normatif ve meta birdisiplin olarak görülmesi şaşırtıcı değildir. Ne var ki bu düşünce, bilim tarihi ve felsefesi açısından hayli sorunludur. Çünkü bir disiplinin meta disiplin olabilmesi için onun kendi içinde tümel bir disiplin olması beklenir; tümellik vasfını haiz olması için de bir taraftan varlıkların bütününü kapsayan bir araştırma alanına sahip olması, buna uygun bir epistemoloji (bilgi teorisi) ve ontoloji (varlık anlayışı) inşa etmesi, diğer taraftan da kendilerine ilke verdiği alt disiplinlerinin bulunması gerekmektedir. Öte yandan herhangi bir disiplinin normatiflik iddiasının gerçek bir temele dayanması için o bilimin tarihi sürecinde ekolleşme ve metodolojik farklılaşma süreçlerinin yaşanmış olması beklenir. Bu açıdan bakıldığında tefsir tarihinde zikri geçen “ekoller” [15] ile bu ekollerin temsilcileri üzerine yapılan değerlendirmelerin metodolojik unsurlar içermediğini kaydetmek gerekmektedir. Nitekim (İşarî tefsir kendine özgü bir örnek olarak hariç tutulursa) rivayet, dirayet, mezhebî tefsir, edebî tefsir, ahkâm tefsiri gibi ayrımların ilkesel ve metodolojik çerçeveye değil, önceliklere göre yapıldığını söylemek mümkündür. Örneğin herhangi bir Ahkâmü’l-Kur’ân müellifi ile herhangi bir “dirayet müfessiri”nin belirli âyetleri tefsir ederken bağlı kaldıkları müstakil ve mümeyyiz ilkeleri bulunmamaktadır. Neticede tefsir ekollerinin belirli yöntem ve uygulamalardan hareket eden yeknesak zümrelerden oluştuğunu, her bir zümrenin kendi yöntemini dayandırdığı temel ilkelerin bulunduğunu, bu ilkeleri savunmak için karşıt gruplarla metodolojik tartışmalara giriştiğini ve bu çerçevede bir literatürün oluştuğunu söylememiz mümkün değildir. Oysa örneğin fıkıh usûlü ve kelâm söz konusu olduğunda bütün bu unsurları bu disiplinlerin tarihi sürecinde açıkça görmek mümkündür. Bu da o disiplinlerin norm üretme konumunda olmalarında kaynaklanmaktadır.

Çağdaş dönemde tefsirin (değişen Kur’ân tasavvuruna bağlı olarak) dinî ilimlerin merkezine yerleşmeye ve onlara ilke veren bir üst disiplin olarak konumlanmaya yönelik adı konulmamış (fiili) iddiası, hermenötik derinlikten yoksun ve yüzeysel yorumlarla üretilen popüler din anlayışlarının hızla çoğalmasına sebep olmaktadır. Benzer bir durum “hadis” disiplini çerçevesinde, bütün dinî norm ve değerleri hadisler (sünnet) üzerinden inşa etme girişimi olarak kendisini göstermektedir. Ancak son çeyrek yüzyılda İslâm düşüncesi (İslâm felsefesi, kelâm, tasavvuf) ve İslâm hukuku alanlarında yapılan uzun soluklu çalışmaların, klasik geleneğin kendine özgü yapısının ve gücünün giderek daha iyi fark edilmesine vesile olduğu, böylelikle geleneksel ilimler hiyerarşisinin mantık ve değerinin yeninden fark edildiği açıktır. Bu bağlamda örneğin selefî Arap yazarların ve Oryantalistlerin etkisi ile oluşan “Osmanlı’yı ihmal etme”, onu geleneğin donuklaşıp taklitçiliğe dönüştüğü bir çöküş aşaması olarak görme düşüncesi büyük oranda aşıldı; Osmanlı ilim mirası, özellikle tefsir alanını ilgilendiren şerh-haşiye geleneği bir bakıma yeniden keşfedildi, yazma nüsha halindeki önemli klasik metinlere yönelik giderek artan neşir faaliyetleri geleneksel mirasın daha yakından tanınmasına imkân sağladı. Ek olarak çağdaş tefsir üzerine çalışan pek çok araştırmacının hermenötik, semantik, semiyotik gibi anlama ve yorumlama alanına ilişkin çağdaş disiplinlere giderek artan bir ilgi duymaları, herhangi bir metni (haliyle öncelikli olarak kutsal metinleri) anlayıp yorumlamanın ilk etapta sanılanın aksine son derece zorlu ve ihtilaflı bir süreç olduğunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı oldu. Bu istikamette hermenötik faaliyetin tabiatına dair farkındalık, klasik bilginlerin usûl, belagat ve Ulûmu’l-Kur’ân metinlerinde yaptıkları analizlerin daha dikkatle incelenmesine, bir anlama ve yorumlama disiplini olarak “tefsir”in “ilahiyat ilimleri” içerisindeki konumunun daha doğru ve gerçekçi bir şekilde yeniden düşünülmesine, dolayısıyla çağdaş tefsirdeki tepkisel ve yüzeysel tavırların gözden geçirilmesine, aşamalı olarak tadil edilmesine evrilmiş görünmektedir.

İleri Okumalar İçin Öneriler ve Kaynakça

  • Gıyasettin Arslan, “Tefsir Usûlü’ne Fıkıh Usûlü Karıştırmak”, Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 13/2 (2008), s. 1-34.
  • Şule Yüksel Ateş, Klasik ve Modern Dönemde Müfessirde Aranan Şartlar ve Değişimi, Yalova Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Yalova 2017.
  • Ebu’l-Velid Süleyman b. Halef Bâcî, et-Ta’dil ve’t-Tecrih, ed. Ebu Lubabe Hüseyin, Daru’l-Liva, Riyad.
  • Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin): Usûl-i Tefsir veya Mukaddime-i İlm-i Tefsir, Bilmen Yayınevi, İstanbul 1973.
  • Abdulhamit Birışık, Hind Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan Yayınları, İstanbul 2001.
  • İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara 1988.
  • Muhammed Coşkun, Tefsirin İlk Çağları: Kur’ân Yorumunun Hazırlık ve Oluşum Dönemleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2019.
  • Muhammet Çol, “Müfessirin İhtiyaç Duyduğu Kaideler Üzerine Sistematik Bir İnceleme Denemesi”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 24/42 (2019), s. 205-226.
  • Muhsin Demirci, Tefsir Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı, İstanbul 2008.
  • Bilal Ercan, “Tefsir Geleneğinde Müfessirde Aranan Şartlar”, Marmara Üniversitesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2018.
  • Hans-Georg Gadamer, Hakikat ve Yöntem, Paradigma Yayıncılık, İstanbul 2009.
  • Ignaz Goldziher, Die Richtungen der Islamischen Koranauslegung, An der Universität Upsala gehaltene Olaus-Petri-Vorlesungen, E.J. Brill, Leiden 1952.
  • Ignaz Goldziher, Mezahibü’t-Tefsiri’l-İslâmî, Daru İkra, Beyrut 1985.
  • Mesut Kaya, “Dönemsel Şartların Müfessirin Donanımı Üzerindeki Belirleyiciliği –Klasik ve Modern Dönem Mukayesesi”, Marife Dergisi, sy. 13/3 (2013), s. 9-31.
  • Ömer Özyılmaz, Osmanlı Medreselerinin Eğitim Programları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002.
  • Mehmet Paçacı, “Çağdaşlık Sonrası Tefsiri Yeniden Düşünmek”, Türk Bilimsel Derlemeler Dergisi, sy. 2/1 (2009), s. 81-90.
  • Fazlur Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition, The University of Chicago, Chicago1982.
  • M. Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Hakîm, Dâru’l-Menâr, Kahire 1947.
  • Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, el-Ümm, ed. Rif’at Fevzî Abdülmuttalib, Dâru’l-Vefâ, Mansûra 2001.
  • Muhammed b Hasen b Ferkad Şeybânî, el-Hücce ala Ehli’l-Medîne, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut ts.
  • Ebü’r-Rebi’ Necmeddin Süleyman b. Abdülkavi b Abdülkerim b Said Tufi, el-İksir fî İlmi’t-Tefsir, Dâru’l-Evzâî, Beyrut 1989.
  • David R. Vishanoff, The Formation of Islamic Hermeneutics: How Sunni Legal Theorists Imagined a Revealed Law, American Oriental Society, New Heaven 2011.
  • Muhammed es-Seyyid Hüseyin Zehebi, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, Mektebetu Vehbe, Kahire 1985.

[1]   Bk. Ebü’r-Rebi’ Necmeddin Süleyman b. Abdülkavi b. Abdülkerim b Said et-Tûfî, el-İksir fî İlmi’t-Tefsir, Beyrut: Dâru’l-Evzâî, 1989, s. 43.

[2]   Ömer Özyılmaz, Osmanlı Medreselerinin Eğitim Programları, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2002, s. 64-179.

[3]   Konuyla ilgili etraflı değerlendirme için bk. David R. Vishanoff, The Formation of Islamic Hermeneutics: How Sunni Legal Theorists Imagined a Revealed Law, New Haven: American Oriental Society, 2011, s. 15-65.

[4]   Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî, el-Ümm, ed. Rif’at Fevzî Abdülmuttalib, Mansûra: Dâru’l-Vefâ, 2001.

[5]   Muhammed b Hasen b Ferkad Şeybânî, el-Hücce ala ehli’l-Medîne, Beyrut: Âlemü’l-Kütüb, ts.

[6]   Mukâtil haşvilik, teşbih ve tecsim ile itham edilmiş, senet kullanmadığı için güvenilir sayılmamıştır. İbn Zeyd hadis/rical alimleri tarafından zayıf bulunmuştur. Ma‘mer b. Râşid ise Katâde’nin tefsire dair rivayetlerini (özellikle Abdürrezzâk es-Sanânî’nin tefsirinde görüldüğü üzere) nakleder ki hadis/rical alimleri onu son derece güvenilir buluyor olmalarına rağmen tefsire dair bu rivayetlerini zayıf görürler. Malik b. Enes’in Ma‘mer’in güvenilirliğine dair bir soruya, “Güvenilirdir, hem de ne güvenilir! Bir de Katâde’den tefsir rivayetleriolmasaydı!” diye cevap verdiği nakledilir. Bkz. Ebü’l-Velid Süleyman b. Halef el-Bâcî, et-Ta’dil ve’t-Tecrih, ed. Ebu Lubabe Hüseyin, Riyad: Daru’l-Liva, 2/742.)

[7]   Hz. Peygamber döneminden sonra giderek artan “otorite” sorunu ve entelektüel alanda bu sorunu çözme süreci hakkında geniş değerlendirme için bkz. Muhammed Coşkun, Tefsirin İlk Çağları: Kur’an Yorumunun Hazırlık ve Oluşum Dönemleri, İstanbul: M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2019, s. 341 vd.

[8]   Mehmet Paçacı, “Çağdaşlık Sonrası Tefsiri Yeniden Düşünmek”, Türk Bilimsel Derlemeler Dergisi, sy. 2/1 (2009), s. 82.

[9] M. Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Hakîm, Kahire: Dâru’l-Menâr, 1947, c. 1, s. 26-34.

[10] Fazlur Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition, Chicago: The University of Chicago, 1982, s. 36.

[11] Fazlur Rahman, Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition, Chicago: The University of Chicago, 1982, s. 152.

[12] Bu konuda örnek olarak bkz: Gıyasettin Arslan, “Tefsir Usûlü’ne Fıkıh Usûlü Karıştırmak”, Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 13/2 (2008), s. 1-34.

[13] Bkz. Abdulhamit Birışık, Hind Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İstanbul: İnsan Yayınları, 2001, s. 324 vd.

[14] Bu konuda etraflı değerlendirmeler için bk. Mesut Kaya, “Dönemsel Şartların Müfessirin Donanımı Üzerindeki Belirleyiciliği –Klasik ve Modern Dönem Mukayesesi”, Marife Dergisi, sy. 13/3 (2013), s. 9-31; Şule Yüksel Ateş, “Klasik ve Modern Dönemde Müfessirde Aranan Şartlar ve Değişimi”, Yalova Üniversitesi Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2017; Bilal Ercan, “Tefsir Geleneğinde Müfessirde Aranan Şartlar”, Marmara Üniversitesi Yayımlanmamış Yüksek Lisans, 2018; Muhammet Çol, “Müfessirin İhtiyaç Duyduğu Kaideler Üzerine Sistematik Bir İnceleme Denemesi”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sy. 24/42 (2019), s. 205-226.

[15] Tefsir ekollerini rivayet-dirayet ana kategorileri çerçevesinde değerlendirmek İbn Haldûn’un rivayet-dirayet ayrımına ve Şevkânî’nin bu ayrımı tefsir yazım yöntemi olarak uygulamasına kadar geri götürülebilir olsa da, Goldziher ve sonrasında bu ayrımın mezhebi tefsir ve diğer yönelişleri de içererek hem genişlemiş olduğu hem de yerleşik algıyı biçimlendirecek kadar kabul gördüğü söylenebilir. Bkz. Ignaz Goldziher, Die Richtungen der Islamischen Koranauslegung. An der Universität Upsala gehaltene Olaus-Petri-Vorlesungen, Leiden: E.J. Brill, 1952; Ignaz Goldziher, Mezahibü’t-Tefsiri’l-İslâmî, Beyrut: Daru İkra, 1985; Muhammed es-Seyyid Hüseyin Zehebi, et-Tefsir ve’l-Müfessirun, Kahire: Mektebetu Vehbe, 1985.

Arayışlar Döneminde Tasavvuf

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin egemenlik siyasetinde ortaya çıkan bazı problemler, değişim yönelimlerini gerekli kılmış ve bu durum birçok sosyal sınıfla olduğu gibi sûfî zümrelerle de ilişkilerin yeniden değerlendirilmesine neden olmuştur. Geleneksel bir tutum olarak tarikatların yayılma faaliyetlerini destekleyen Osmanlı saltanatı, siyasette merkezîleşme doğrultusundaki politik tercihiyle, kurumsal ve sosyal yapıyı tek bir iktidar otoritesinde bütünleştirmeye yönelik düzenlemelere gitmiştir. Kurumların ıslahı, tasfiyesi, yeniden nizamlandırılması ve tek bir merkezden idare ve kontrol edilmesi politikasından, yeni dinamiklere cevap vermeyen devlet yapısı gibi tekke ve tarikatlar da payını almıştır. III. Selim (ö. 1808) ile başlayan yeni düzen ve değişim fikri doğrultusunda din üzerindeki devlet kontrolü artmış, padişaha ve ehl-i sünnet din anlayışına bağlığı öne çıkaran bir yaklaşımla farklılıklar artık zenginlikten ziyade fesada imkân verebilecek unsurlar olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu doğrultuda askerî ve dinî teşkilatların devletle ilişkileri yeniden düzenlenmiş, her iki hüviyetin iç içe geçmiş olduğu Bektaşîlik bu değişimden payını en acı şekilde alan kurum olmuştur. Yeniçeriliğin 1826’da II. Mahmud (ö. 1839) tarafından lağvedilmesiyle tarikat örgütlenmeleri ile devlet arasında duygusal bir kopuş gerçekleşse de bunun sadece Bektaşîliğe yönelik bir tasarruf gibi değerlendirilmesi için bazı tedbirler alınmıştır. Bektaşî tekkelerine Nakşî şeyhlerin atanması böyle bir dengeleme yaklaşımının neticesidir. Fakat tarikatlar lağvedilmese de artık siyâsî tasarrufların nesnesi haline gelmişlerdir. Nitekim İstanbul’daki tekkelerde görevli bazı Nakşî-Hâlidî şeyhleri, etrafındaki zevatın sayısal olarak çoğalmasıyla potansiyel tehlike olarak algılanmış ve sürgün (1828) edilmişlerdir. Fakat sûfî zümreler üzerindeki yaptırımların en etkili olanı, tekkelerin kontrolü için kanunî nizamlandırma teşebbüslerine de başvurulmuş olmasıdır. Şeyhu’l-meşâyıh veya reîsu’l-meşâyıh sıfatında temsilciler seçilip bunlar, tarikat içi ve tarikatlar arası meselelerin çözümünde görevlendirilmiş, tarikatların nizamlandırılması için şeyhlerden gelen bazı tavsiye ve şikâyetlerden de istifade edilerek bazı tarikatlara devlet tarafından vazifeler verilmiş, 1793 tarihli fermanla da şeyhlerden oluşan bir meclis teşekkül ettirilmiş ve bu meclisin görevi itikadı bozuk şeyleri ayıklamak ve izinsiz usûlsüz tekke açılmasını engellenmek olarak belirlenmiştir. Daha sonra 1812 tarihli ferman ile de bir yandan merkez tekkeleri taşradakiler üzerinde yetkilendirilerek devlet tarafından akredite edilmiş, bir yandan da yeni atanacak şeyhler konusunda Şeyhülislâmlık makamının da görüşünün alınması emri verilerek merkez tekkeler bir yetki devrine maruz bırakılmıştır. Böylece şeyh atamaları merkez tekke meşâyıhına ve Şeyhülislâmlığa bağlanmış, tekkeler şeyh atama konusunda bağımsızlıklarını yitirmiş ve devletin iktidar gövdesi altına girmişlerdir. Bu yetki devrini maddî tasarruflar konusundaki kararlar takip etmiş, tekke vakıfları 1826 tarihinde kurulan Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti’ne bağlanarak malî bağımsızlıklarını kaybetmiş, tekke şeyh ve diğer görevlileri devletten maaş alır duruma gelmişlerdir. 1866 tarihine gelindiğinde ise Meclîsi-i Meşâyıh, Şeyhülislâmlık’ın alt dairesi hükmünde icracı bir kurum olarak tesis edilmiştir. Bu durum, siyasî merkezîleşmenin bir sonucu olarak gerçekleştirilen bir tasarruf olsa da aslında dinin bâtınî temsilcisi sayılan ve birleştirici prestiji zayıflamış olan tarikatların, zâhirî otorite üzerinden devlete bağlanmasıdır. Tek tipleşme hedefi doğrultusunda üretilen yeni kontrol mekanizmaları ile istenilen şey, tekkelerin ıslahatçı programa itiraz üreten ve heterodoksiyi besleyen merkezlere dönüşmelerini engellemek olmalıdır. Fakat XX. yüzyıla gelindiğinde tekke organizasyonuna yönelik idarî müdahale çizgisi aşılmış, bunun yerini daha radikal şekilde tasavvuf muhtevasının ve kadim bir varlık duyuşunun toptan tasfiyesine yönelik ideolojik tasarruflar almıştır. Nitekim bunun sonucu olarak saltanat (1 Kasım 1922) ve hilâfet ve Şeyhülislâmlık kurumları kaldırıldıktan sonra (3 Mart 1924), tarikat ve tekkeler de (30 Kasım 1925) kapatılmıştır. İçinden geçilen bu durum, Osmanlı coğrafyasında özellikle de Anadolu’da tasavvuf düşüncesinin istiklalini, istikametini, nazarî muhtevasını, amelî erkânını, özellikle de toplumsal hissiyattaki itibarını büyük oranda etkilemiş bir süreç olarak XX. yüzyıl için belirleyici olmuştur.

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde ıslahât ve tanzimât hareketlerinin yapıldığı atmosferde ortaya çıkan sûfî mekteplerin en önemlisi Hâlidîlik’tir. Hâlid el-Bağdâdî’nin (ö. 1827) bu yeni Müceddidî Nakşîlik yorumu, Kuzey Irak, Suriye, Anadolu, Kafkasya, İdil-Ural, Hicaz gibi bölgelere kadar yayılmıştır. Hâlid el-Bağdâdî, verâsete dayalı şeyhlik usûlünü benimsemeyerek soydan olmayan halîfeler ataması, vecd ve istiğrak eğilimli olmayan tasavvuf vurgusu, şeriata bağlılık ve râbıta konusundaki yaklaşımları, hâfî zikri benimseyen ve musiki, teganni, raks ve sema gibi uygulamaları eleştiren yaklaşımları, râbıtanın sadece Hâlid-i Bağdadî’ye yapılması ve erbâine girmek gibi tavır ve usûllerle öne çıkmıştır. Büyük oranda ortodoksiyi temsil eden Hâlidîlik, vahdet-i vücûd düşüncesi ile ilgili eleştirel bir pozisyonu temsil etmiştir. Orta Asya Nakşî geleneğinde Hâce Muhammed Pârsâ (ö. 1420), Hâce Ahrar (ö. 1490) ve Molla Câmî (ö. 1492) gibi meşâyıhın bir şekilde ilgi odağında tutuğu vahdet-i vücûd düşüncesi, Hint havzasındaki Müceddidî Nakşîlik ile sitematik bir eleştiriye tabi tutulmuş ve Hâlidî Nakşîlik’le birlikte de tarikatın yayıldığı coğrafyalarda -istisnaları olmakla birlikte- ilgi dünyasının büyük oranda dışına sürülmüş, İbnü’l-Arabî (ö. 1240) etkisi ile ortaya çıkan nazarî-irfânî vahdet-i vücûd geleneğine yapılan atıflar da azalmıştır. Bunun yerini vahdet-i şühûd düşüncesi geçmiş, entelektüel ve pratik ilgi daha çok akâid ve fıkhın öne çıkarılmasına, tasavvuf düşüncesinin medresenin ürettiği bilgi ile özeleştirilmesi çabasına ve siyaset ve cemiyet meselelerine yönelmiştir. Bu çerçeve sebebiyle Hâlidîlik, ilmiye sınıfının oldukça rağbet ettiği bir tasavvuf yorumu ve heteredoks yapılarla barınamayan bir yapı olarak tebarüz etmiştir. Öte yandan hem ittihâd-ı İslâm düşüncesine verdiği destek sebebiyle hem de Şiî düşüncelere muhalif oluşu ve öte yandan da Osmanlı coğrafyasında yeni gelişmeye başlayan Vahhâbî doktrinine karşı alternatif olmaları sebebiyle fikrî bir muhalefet odağı olmuş ve devlet tarafından önemli bir aktör olarak desteklenmişlerdir. Cumhuriyet sonrası ise Batı modernliğinin kültürel yayılmacılığı karşısında dinî, ictimaî, politik mücadele ve tutumlarıyla gündemde kalmışlardır. Hâlidiyye’nin tasavvuf usûlüne dair yazılan en temel eserler Şam havzasında kaleme alınan ve Şeyh Muhammed b. Abdullah el-Hânî (ö. 1862)’nin tarikat geleneğini temellendirdiği el-Behcetü’s-seniyye’si ve Şeyh Abdülmecîd b. Muhammed el-Hânî’nin (ö. 1900) tarikat silsilesi üzerine yoğunlaşan el-Hadâʾiku’l-verdiyye adlı eserleridir. Buna ek olarak İstanbul’da Hâlidîliğin yaygınlaşmasına katkı sağlayan ve tasavvuf ilminin hadis ilmi ile irtibatları konusunda etkili olmuş olan ve İbnü’l-Arabî ilgisi ile de dikkat çeken Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (ö. 1893)’nin ana tarikatları usûl ve adâbları ile birlikte açıklayan Câmiʿu’l-usûl adlı eserini zikretmek mümkündür. Öte yandan Hâlîd-i Bağdâdî, zâhir ulemâ üzerinde de etkili olmuştur. Zahir-bâtın, beyânî-işârî dengesi ile öne çıkan Rûhu’l-Me‘ânî adlı tefsiri ile tanınan Âlûsî (ö. 1854) ve son dönem Hanefî fakihi İbn Âbidin (ö. 1836) Hâlidîlik’le ilişkili en önemli âlimlerdendir. 

XIX. yüzyılda ortaya çıkan bir diğer tasavvufî ekol, ehl-i şuhûd bir ekole mensup olmasına rağmen ehl-i vücûd zevkini birleştiren tevhid ve sülûk anlayışı ile öne çıkan, özellikle Balkanlar’da Ekberî düşüncenin yayılmasına büyük katkı sağlayan ve aydınlar arasında da etkili olan ve Üçüncü Devre Melâmîlik olarak adlandırılan Muhammed Nûru’l-Arabî’nin (ö. 1888) Nakşî-Müceddidî Melâmîlik yorumudur. Muhammed Nûru’l-Arabî tasavvufî tekamülü yedi makam üzerine sistemleştirmiştir. İlki urûc ya da fenâ makamlarıdır. Bunlar fenâ-yı ef’âl, fenâ-yı sıfât ve fenâ-yı zât mertebelerinden oluşur. İkincisini nüzul ya da bekâ makamlarıdır. Bunlar cem’, hazretü’l-cem’ ve cem’ü’l-cem’ olmak üzere üçer başlık altında toplamıştır. Sonuncu basamak ise ehadiyyetü’l-cem’ olarak isimlendirdiği Hz. Peygamber’in tahakkuk ettiği ve zamanın kutbuna ait olan makamdır. Bu usûl, vahdet-i vücûd düşüncesi, Ekberî varlık mertebeleri sistematiği ve kutbiyyet teorisi ile ilişkilidir. Muhammed Nûru’l-Arabî’nin, vahdet-i vücûd düşüncesini ve bununla bağlantılı olarak da Şeyh Bedreddîn’in (ö. 1420) Vâridât’ını vücûd ekolü çevrelerinde yeniden tedavüle soktuğu söylenebilir. En büyük takipçilerinden olan Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemâleddîn (ö. 1882) de Vâridât’a yazdığı şerh olan Fütûhâtü’l-İlâhiyye ile bu geleneği devam ettirmiştir. Yine Harîrîzâde’nin yazdığı ve bir tarikat ansiklopedisi niteliğinde olan Tibyânu vesâili’l-hakâik tarikat kültürü hakkında yapılmış ansiklopedik eserlerden biri olarak zikredilmelidir. Yine bu dönemde, tarikat silsileleri ve meşâyih biyografilerini ele alan başka çalışmalar da yapılmıştır. Ahmed Rifat Efendi’nin (ö. 1876) Mir’âtü’l-makâsıd’ı, Hocazâde Ahmed Hilmi’nin (ö. 1914) Hadîkatü’l-evliyâ’sı, Bandırmalızâde Ahmed Münib Efendi’nin (ö. 1918) Mir’âtü’t-turuk’u, Hüseyin Vassaf’ın (ö. 1929) Sefîne-i evliyâ’sı, Sadık Vicdânî’nin (ö. 1939) Tomâr-ı turuk-ı aliyye’si bu vadide kaleme alınan eserlerdendir. 

XIX. ve XX. yüzyılda tasavvuf düşüncesi, entelektüel bir disiplin olarak nazarî muhtevasını, sûfî pratik olarak amelî programını, sosyal bir kurum olarak içtimaî müesseselerini, bir gelenek olarak kültürel etkisini devam ettirse de İslâm dünyasının içerisinde bulunduğu sosyal ve siyasal şartlar altında bahsi geçen bütün kulvarlarda bir değişim baskısını göğüslemeye maruz kalmıştır. Bu baskının belirginleştiği vasat, bir yandan kaynaklarla ilişkilerin yeniden sınanması ile bir güven inşasını, bir yandan da yüzleşilen sorunları aşmaya yönelik bir imkân arayışını zorunlu kılmış; özel olarak tasavvuf geleneğinin, genel olarak ise İslâm dünyasının mâzî, hâl ve istikbaline dair en önemli dinî, irfânî, felsefî ve siyâsî sorular etrafında ayakta kalabilmek için devam ve değişim enerjisi üretilmeye çalışılmıştır. Askerî ve siyasî mağlubiyetler, bir zaruret olarak batılılaşma ve medenîleşme merkezli bir kurtuluş fikri inşa etmeyi gerektirmiş, maslahat ekseninde girilen bu mecburi istikametle ulemâ ve aydınlar arasında kabule mazhar olan ıslahatçı kabuller, tasavvuf düşüncesini de eleştiri alanı içine almıştır. Bu sebeple sûfî düşüncede dış dinamik olan Batı düşüncesi ile yüzleşme faaliyetleri ve iç dinamik olarak da Batı etkisinde gelişen dinî-felsefî akımların reformist eleştirilerine karşı tasavvufun nazarî ve amelî cephesini tahkim çabaları öne çıkmıştır. Sistem içi eleştiriler genellikle vahdet-i vücûd, râbıta, istimdât gibi kavramlardan hareketle İslâm algısında tasavvufun otantik bir yerinin olmadığı (tevârüs anlayışı), tasavvufun hadis ve tefsir metodolojisini yok sayarak mevzu hadislere ve işârî tefsire yönelten bir marifet ve keşf yaklaşımı içinde olduğu (usûl anlayışı), tarikat kültürünün despotik bir örgütlenme biçimi inşa ederek hür fikirleri, irade ve mesuliyeti yok ettiği (rıza ve teslimiyet anlayışı), kader yorumuyla sa’y ve gayret fikrini yok edildiği, zühd ve kanaat tutumu etrafında miskinlik ve pasifliğin gündelik hayat felsefesi haline getirildiği ve bunun toplumsal kalkınmayı engellediği (tevekkül anlayışı), tasavvuf düşüncesinin ittihâd-ı İslâm’a mani olduğu (vahdet anlayışı) gibi başlıklar altında yapılmış, nazarî ve pratik tasavvuf muhtevası tecdîd, ıslâh veya red merkezli bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Nazarî eleştiriler ağırlıklı olarak vahdet-i vücûd konusunda olmuştur. Vahdet-i vücûd ile ilgili değerlendirmeler muhteva, hacim ve düzey açısından özel bir yer teşkil eder. Konuyu ele alış tarzlarında ise İslâm düşüncesinin müstakil bir kelamî ve felsefî bir meselesi olmaktan çok vahdet-i vücûd düşüncesinden modern eleştirilere cevap üretme niyeti öne çıkar. Bu doğrultuda İbnü’l-Arabî düşüncesi, tefekkür yapısı ve imkanları sebebiyle dönemin felsefî cereyan ve temayüllerine karşı kurucu/kurtarıcı bir figür olarak özellikle Türk/İslâm modernleşmesi için öne çıkarılmıştır. İbnü’l-Arabî ile sistemleştirilmiş olan vahdet-i vücûd düşüncesinin Tanrı-insan-alem ve madde-ruh arasındaki dengeleyici rolünden hareketle modern düşünce karşısında diğer İslâm düşünce ekollerinden daha derin yaklaşımlara, materyalist ve pozitivist etkiyi bertaraf edebilecek felsefî imkana, dinî toleransa, ahlâkî ve hukukî programa sahip olduğunun fark edilmesi dönemin en belirgin vasıflarından biridir. Modern felsefî akımların baskın ve kuşatıcı etkisine karşı İbnü’l-Arabî düşüncesinden yeni bir ontoloji ve vahdet-i vücûd fikrinden üst bir felsefe dili kurabilmenin imkân ve zaafları tartışılmıştır. İbnü’l-Arabî düşüncesi, II. Meşrutiyet düşünce gündemini meşgul eden panteizm, pozitivizm, realizm, idealizm, materyalizm, spiritüalizm, fenomenoloji gibi çeşitli felsefe akımlarının tezleri ile ilişkilendirilmiştir. Özellikle materyalist ve pozitivist rüzgarların yüzleşmeyi zorunlu kıldığı vasatta, klasik kelam ve tasavvuf mekteplerinin yaklaşım ve metotlarının yeterli olmadığı fark edilerek, yeni bir felsefe tarzına geçişin kilit düşünürü olarak İbnü’l-Arabî üzerine yoğunlaşılmıştır. İbnü’l-Arabî düşüncesi bir imkân olarak pradigmatik içeriğinden daha çok pragmatik amaçlarla tercih edilmiş ve materyalizm karşısına spiritüalist bir karakterle öne çıkarılmıştır. 

Arayışlar döneminde felsefî anlamda İbnü’l-Arabî düşüncesini ele alan ilk düşünürlerden biri Ziya Gökalp (ö. 1924)’tir. Tasavvufun sanıldığının aksine mistisizm değil mefkûrecilik (idéalisme) olduğunu belirtir. İbnü’l-Arabî düşüncesinin modern felsefî temayüllerle kuvvetli bir ilişkisi olduğunu vurgular. O’na göre İbnü’l-Arabî’nin en önemli tarafı hadsî halleri, aklî formlara dökerek ifade etmesi ve tasavvuf ve felsefeyi şahsında birleştirmiş olmasıdır. O, vardığı neticeler itibaren de daha kendi çağında Batı idealizminin kat ettiği mertebeleri çok önceden vurgulamış bir mütefekkirdir. Ziya Gökalp, İbnü’l-Arabî’yi Berkley, Kant, Fouillée, Guyau, Nietzsche, William James gibi filozoflarla karşılaştırır. Tasavvuf ve vahdet-i vücûdu panteizm olarak değerlendirir. Vahdet-i vücûdu, Pisagor, Platon, Plotin, kabala, neo-platonizm hatta Darvinci tekâmül nazariyesi ile ilişkilendiren Baha Tevfik ve Ahmed Rıfkı gibi aydınlar da Ziyâ Gökalp’in açtığı “tasavvuf panteizmdir” çizgisinde durmuşlardır. Bu sebeple de dönemin en yoğun tartışması, tasavvufun ve vahdet-i vücûd düşüncesinin batılı anlamda felsefî karşılığının ne olduğu meselesidir. Bu izlekte Batı felsefesi ve İslâm tasavvufuna dair derin vukufiyeti ile öne çıkan Filibeli Ahmed Hilmi (ö. 1914), başta Allah’ı inkâr mümkün müdür? olmak üzere birçok eserinde dönemin materyalist akımlarıyla mücadele etmiş, materyalizm ve pozitivizmin karşısına koyduğu vahdet-i vücûd düşüncesini ve ruh görüşünü Batı bilim ve felsefesinin ürünlerine referans vererek temellendirmek istemiştir. Materyalist görüşlere karşı madde fikrini makul bir zeminde tartışmaktansa, vahdet-i vücûd düşüncesinin önünü açmaya yönelik bir tavırla, maddeyi reddeden spiritüalist görüşleri savunmuştur. Bu tutum, kendinden sonra dönemin tasavvufa referans veren materyalizm reddiyelerinin umumî bir vasfı haline gelmiştir. Bu tavır aynı zamanda artık klasik kelam literatüründen ve isbât-ı vâcibe dair birikimden hareketle materyalizm cereyanının karşısında durulamayacağını ve vahdet-i vücûd düşüncesinin taşıdığı felsefî imkanların ilk kez çağdaş Türk düşüncesinde fark edilişi olarak da görülebilir. Mistik bir tecrübe ve sezgi olarak anlaşılan vahdet-i vücûddan sistematik bir metafizik düşünce olan vahdet-i vücûda geçiş, analitik düşünme ile manevi tecrübe ve terbiyeyi birleştiren bir felsefî tefekkür tarzı oluşmasına etki etmiştir. İsmail Fennî Ertuğrul (ö. 1946) da, vahdet-i vücûdu hem felsefî bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiş ve İbnü’l-Arabî düşüncesini materyalizm cereyanına karşı İslâm düşüncesinin önünü açabilmenin imkânı olarak görmüştür. İsmail Fennî’ye göre vahdet-i vücûd, pozitif bilimlerin yöntemi olmaya çok elverişli bir usûldür. Çünkü vahdet-i vücûd metodu, doğa olaylarını tabiatın dışındaki sebeplerle değil, kâinatın içinden nedenlerle açıklama modeli sunar. Bunu yaparken de Tanrı’yı inkâr etmez. Vahdet-i vücûd düşüncesi varlığı ve bir süreç olarak varoluşu âlemin içinden hareketle açıklayan tavrı ile hem materyalizme cevap teşkil edebilir hem de ona makul bir yol çizecek imkânları içinde barındırır. İsmail Fennî, Kitab-ı izâle-i şükûk ve Maddiyyûn mezhebinin izmihlâli adlı eserleri ile materyalizmi, monizmi, pozitivizmi ve tekâmülcü biyoloji görüşlerini sistemlerini felsefî, ilmî ve dinî açılardan eleştirirken vadet-i vücûda ve genel olarak tasavvuf düşüncesine sıklıkla referans vermiştir. Özellikle maddenin ezelîliği fikrinin temsilcileri olan Büchner ile E. Haeckel’in tezlerine eleştiriler getirmiştir. Vahdet-i vücûd ve Muhyiddin-i Arabî adlı eserinde ise bir yandan İbnü’l-Arabî’yi ulemânın tarihsel eleştirilerine karşı müdafaa ederek vahdet-i vücûdun küfür ve ilhad olmadığını, bir yandan da tarihi ve modern panteizm düşüncesinin güçlü, ölçülü ve objektif analizini yaparak vahdet-i vücûd düşüncesinin vücûdiyye (panteizm) olmadığını tartışmıştır. Bunu yaparken de sadece dinî bir bakış açısından değil batı düşüncesinin içinden de felsefî argümanlar üretmeye çalışarak vahdet-i vücûd düşüncesini yeniden canlandırmaya ve felsefî bir sistem olarak kurmaya gayret etmiştir. Panteizm ve Batı felsefeleri ile karşılaştırarak vahdet-i vücûd düşüncesinin felsefî itibarını öne çıkarmış olan bir başka mütefekkir Ömer Ferit Kâm (ö. 1944)’dır. Vahdet-i vücûda dair görüşlerini dönemin İslâmcı yayın organlarından olan Sırât-ı Müstakîm mecmuasında “vahdet-i vücûd” başlığı altında neşretmiş ve daha sonra kitaplaştırmış ve bu eseri sebebiyle Fransız müsteşrik Louis Massignon (ö. 1962) tarafından “filozof” olarak nitelendirilmiştir. Eserinin büyük bir kısmı panteizmin mahiyetine, tarihine, tenkit ve reddine, kalan bölümleri ise vahdet-i vücûd düşüncesinin değerlendirmesine, panteizmle aralarındaki farklara ve özellikle de vahdet-i vücûd düşüncesinin batı düşünce akımlarından özellikle idealizm, fenomenizm ve sudur felsefeleri ile karşılaştırılmasına ayrılmıştır. Bunun yanında tasavvufun kısa bir tarihine, vahdet-i vücûdun mahiyetine değinilmekte, a‘yân-ı sâbite, madde-heyûla, cevher-arâz, zaman-mekân, ezel-ebed gibi İslâm varlık anlayışının temel meselelerini batı filozoflarının görüşleriyle mukayese edilmektedir. Mehmed Ali Aynî’nin (ö. 1945) İbnü’l-Arabî hakkında bir monografi olarak yazdığı Seyh-i Ekber’i niçin severim? adlı eserinde ise, İbnü’l-Arabî hümanizm ve yeni bilimsel keşiflerle karşılaştırılmış, harf sembolizmi, metafizik, ahlâk ve tevhid bilgisi başlıkları altında görüşleri ele alınmıştır. Eser batılı müsteşriklerden H. S. Nyberg (ö. 1974) tarafından theosofi ile modern bilimi birbirine karıştırıyor olması sebebiyle, Louis Massignon tarafından ise İbnü’l-Arabî’ye atfedilen bazı tasavvufî ve felsefî görüşler sebebiyle eleştirilmiştir. Louis Massignon’un eleştirileri, Aynî tarafından dönemin matbuatında gündeme getirilmiş ve Veled Çelebi (ö. 1953) ve İsmail Fennî tarafından cevaplanmaya çalışılmıştır. Buna ek olarak Aynî, İmam Gazzâlî (ö. 1111), Abdulkâdir Geylânî (ö.1165), Hacı Bayram-ı Velî (ö. 1430), İsmail Hakkı Bursevî (ö. 1725) gibi sûfîlerin monografilerini yazarak dinî ve millî şuura, büyük mutasavvıfların irfanını sunmuştur. Öte yandan Hasîrîzâde Sa‘dî tekkesinin son şeyhi Elif Efendi (ö. 1927) gibi meşâyıhtan tarafından da Batılı fikirlere karşı reddiyeler kaleme alınmıştır. Elif Efendi, Tanzimat’la başlayan terakki ve tekâmül fikirlerine karşı yazdığı Darvin’e Cevâb İrşâdu’l-Ğâvîn adlı eserinde, tekâmülün ilâhî bir kanun olduğunu belirtirken Darvin’in türler arası geçiş nazariyesini bağlamında tabiatçı ve maddeci görüşleri reddeder. Elif Efendi, Muhammed el-Burhanpûrî’nin (ö. 1620) vahdet-i vücûd ile ilgili olan Tuhfetu’l-Mürsele adlı eserini de şerh ederek Ekberî düşüncenin merâtibu’l-vücûd, tevhîd, zât ve insân-ı kâmil gibi birçok kavramını ele almış ve vahdet-i vücûd düşüncesi ile panteizm felsefesini mukayese etmiştir. 20. yüzyılda vahdet-i vücûd düşüncesi açısından Ekberî geleneğin en önemli temsilcilerinden, Mesnevî ve Fusûs şârihi olan Ahmed Avnî Konuk’tan (ö. 1938) da bahsetmek gerekir. Her iki eserde de vahdet-i vücûd düşüncesinden hareketle ve klasik şerh geleneğinin usûl ve üslubunu sürdürerek vahdet-i vücûd ve merâtibu’l-vücûd gibi nazarî tasavvuf meselelerini sıklıkla işler. Özellikle Fusûs şerhinde, evrim, madde, kuvvet, atom gibi bazı konularda modern bilimin verilerini İbnü’l-Arabî’nin görüşleri ile mukayese eder. Genel karakteri itibarı ile eserlerinde vahdet-i vücûdu kurucu bir metafizik olarak ikame etmeye çalışmıştır. Mesnevî şerhi geleneğinin bir diğer temsilcisi olan Tâhirülmevlevî (ö. 1951) de hem şerhi le hem de edebî ve tarihi çalışmaları ile tasavvuf kültürüne hizmet etmiştir.

II. Meşrutiyet (1908) döneminin hürriyet atmosferinde birçok kesim gibi tasavvuf çevreleri de cemiyetler kurmuşlar, dönemin dinî ve siyâsî gündemlerini tartışan, tasavvuf ve tarikat meselelerine geniş yer veren dergiler neşretmişlerdir. Bu cemiyetlerden biri olan Cemiyyet-i Sûfiyye (1911) Mûsâ Kâzım Efendi ve sonrasında Kelâmî Dergâhı postnişini Esad Erbilî Efendi’nin (ö. 1931) riyaset ettiği bir cemiyet olarak tarikat çevresine yönelik ıslahçı fikirleri ile öne çıkar. Dergicilik cihetinde ise Filibeli Ahmed Hilmi’nin çıkardığı Batı taklitçiliği ile mücadele eden, İslâmcı, ittihatçı ve tasavvufî veçhesi ile öne çıkan Hikmet (1910-1912) zikredilebilir. Yine Cemiyet-i Sûfiyye ile ilişkili olan ve Meclis-i Meşâyih Reisi Şeyh Mustafa Saffet Efendi (ö. 1950) tarafından çıkarılan Tasavvuf (1911) dergisi İttihât ve Terakkî politikaları ve meşrutiyet ideallerine, yeni ahlâk inşasına, ittihâd-ı İslâm fikrine hizmet etme hedefine yönelik yayınlar yaparken, en uzun soluklu tasavvufî dergi sayılabilecek olan Cerîde-i Sûfiyye (1909-1919) ise sosyal ve siyasî konular yanında tasavvuf ıstılahları, tekke tarihi, beşik şeyhliği gibi mevzuları gündemine almıştır. Muhibbân (1909-1919) dergisi ise siyasetten uzak ve herkese hitap edecek bir üslubu benimsediğini beyan etmekle birlikte, Cemiyet-i Sûfiyye ve Tasavvuf dergisine tavır almış ve ilerleyen sayılarında Bektaşî meşrep bir misyon taşımıştır.

Kuzey Kafkasya coğrafyasında tasavvuf hareketleri açısından en önemli kişi Dağıstan Nakşî şeyhi olan Şeyh Mansur (ö. 1794)’dur. O’nun Ruslara karşı başlattığı mücadele, Kuzey Kafkasya tasavvufunun karakterini cihad ve direniş olarak sabitlemiştir. Bölgede önemli faaliyetler göstermiş olan bir diğer bir sûfî Hâlid-i Bağdâdî’nin en önemli halifelerinden olan İsmail Şirvânî (ö. 1848)’dir. Kuzey Kafkaslarda Hâlidîliği yaygınlaştıran Şirvânî, İmâm-ı Rabbânî, İbnü’l-Arabî, Ebû Saîd Hâdimî, Muhammed Pârsa gibi mutasavvıfların eser ve görüşlerine atıf yapan risâleler yazmış, bunlarda Nakşîliğin seyr u sülûk esaslarını tanıtmış, vahdet-i vücûd konusunda İmâm-ı Rabbânî ve İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini karşılaştırmış ve Mektûbât’a dair değerlendirmelerde bulunmuştur. Müntesiblerinden Has Muhammed Şirvanî ve Muhammed Yaraglî Ruslara karşı direniş hareketlerine önderlik etmişlerdir. Yine Cemâleddin Gazikumukî’nin müridlerinden Şeyh Şâmil (ö. 1871) de yirmi beş yıl kadar Ruslar’la cihad etmiştir. Ruslar tarafından “müridizm” olarak da tanımlanan Kuzey Kafkasya Hâlidî siyâsî ve askerî geleneğinin en önemli fonksiyonu, organizasyon ve mücadele kabiliyeti yanında, şerî kanunların uygulanmasına yönelik programla bölgede aktif bir müslümanlaştırma gerçekleştirmiş olmalarıdır. Nakşîliğin Kafkaslar’da yaygınlaşmasının, Rusya’nın bölgeye yayılma hareketlerine denk gelmesinin Kafkasya sûfîliğinin siyasîleşmesine ve cihâd pratiği (gazavât) üretmesine neden olduğu söylenebilir. Fakat medrese geleneğinin yaygın olarak sûfî ulemâ tarafından sürdürülüyor olması sebebiyle de tasavvufa dair nazarî ürünler de verilmiştir. Cemâleddin Gazikumukî’nin el-Âdâbu’l-marziyye fi tarîkat-ı Naksibendiyye adlı eseri Kafkasya Nakşiliği için önemli bir eser olarak zikredilebilir. Yine Şirvan bölgesinden Kazan’a kadar Hâlidîliği yaymaya çalışan Şeyh Mahmûd Elmâlî (ö. 1877) önemli bir mürşiddir. Halidiyye’nin Mahmudiyye kolu hakkında yine Nakşî şeyhi olan Şuayb b. İdrîs el-Bâginî’nin (ö. 1912) yazdığı Tabakâtü’l-hâcegâni’n-Nakşibendiyye ve sâdâti’l-meşâyihi’l-Hâlidiyyeti’l-Mahmûdiyye adlı eserden bahsedilebilir. Kafkasya ve Azerbaycanʼda irşâd faaliyetinde bulunan Nakşî şeyhlerinin biyografilerini veren bu eser ve Hacı Osman Efendi ez-Zâhûrîʼnin yirmibir âlimin biyografisini verdiği Tuhfetuʼl-ahbâbiʼl-Hâlidiyye fî Şerhiʼl-Kasîdetiʼl-Mahmûdiyyeʼsi Kafkasyaʼda tasavvuf alanında yazılmış en önemli kaynaklardandır. Kuzey Kafkasya’da ortaya çıkan bir diğer tarikat üveysî yolla Abdulkâdir Geylânî’den gelen Kunta Hacı Kişiyev’in (ö. 1867) temsil ettiği daha mistik ve şiddetten uzak duran Kâdirîlik’tir. Şeyh Şâmil’in tutuklanması sonrasında daha da yaygınlaşmış olan bu hareket, gazavâta mesafeli duran tavrına ve Nakşîlikten farklı olarak cehrî zikir yapılmasına işaretle Ruslar tarafından “zikirizm” olarak tanımlanmıştır. İlk başta barışçı olarak tanımlansa da bu hareket, yaygınlaşması sonrasında Ruslar tarafında yoğun baskılara maruz kalmıştır.

Arayışlar dönemi İdil-Ural havzasının temel düşünsel atmosferi taklîd, bid‘at ve din istismarı eleştirisi, medreselerin ıslahı konusunda yenilikçi görüşler etrafında şekillenmiştir. Bunda Rusya müslümanlarının batılı toplumsal kurumlarla ve modern düşünce ile erken yüzleşmelerinin de etkisi vardır. Öte yandan çağında diğer İslâm topluluklarının ilmî ve siyâsî gündemlerine Rusya Müslümanları kadar açık bir topluluk bulmak zordur. Bölgede geleneksel anlamda tasavvufla yoğrulmuş ilmî ve kültürel zemin üzerinde, bir yandan cedidçi ıslahatçı fikirler, bir yandan da C. Efgânî (ö. 1897) ve M. Abduh’dan (ö. 1905) gelen itikadî ve siyasî düşünce rüzgarları estiği görülmektedir. İdil-Ural bölgesinde en önemli sûfî yorum Nakşîlik’tir. Bölge Nakşîlik’i Kafkasya Nakşîlik’inin aksine siyasî ve askerî mücadele ile değil, ilmî ve kültürel faaliyetlerle öne çıkar. Tasavvuf ile pratik ve nazarî ilgisi olan ulemâ da bu etkiye açıktır. Bu duruma örnek teşkil edecek en önemli âlimlerden biri olarak Nakşî-Müceddidî olan Abdünnâsır Kursâvî (ö. 1812)’dir. İdil-Ural havzasının arayışlar dönemi düşüncesinin ana konusu olan eğitim metodu tartışması, onun ıslahatçı fikirleri etrafında inşa edilmiştir. Bölgede Müceddidi Nakşîlik’in temsilcisi olan bir diğer şeyh daha sonra İstanbul’da meşhur Halidî meşâyıhından Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye (ö. 1893) de müntesib olan Zeynullah Resûlî (ö. 1917)’dir. Troytsk şehrinde Resûliye medresesini kurmuş ve Hâlidî Nakşîliği Tatar-Başkırt müslümanları arasında yaymıştır. Kadîmcilik-ceditçilik usûl tartışmasında kendisi bizzat ıslahatçı bir önder olmasa da yenilikçi hareketi desteklemiş ve medresesinde yeni usûlü benimsemiştir. Usûl-i cedîd fikrinin uygulanmasında ve yenilikçi fikirlerin Rusya Müslümanlarının bilinçlenmesi konusunda öncü olan Âlimcan Barudî (ö. 1921) ve Rızâeddin Fahreddin (ö. 1936) gibi birçok Tatar-Başkırt âlimi onun müridleri arasındadır. Yine Resûlî’nin öğrencilerinden olan ve Mekke’de Müceddidî-Nakşîlik’in temsilcisi Murad Remzi’den (ö. 1934) de bahsetmek gerekir. İmâm Rabbânî’nin (ö. 1624) Mektûbât’ını ve Kâşifî’nin (ö. 1532) Reşehât’ını Farsçadan Arapçaya çevirmiş, ayrıca Mektûbât’a yönelik eleştirilere ve Musa Cârullah’ın (ö. 1949) bazı görüşlerine reddiye yazmış ve daha çok kadîmci akıma yakın durmuştur. 

Birçoğu Nakşî olan İdil-Ural bölgesi aydınlarının düşünce yapılarında kadim olan ile cedid olan arasında gidiş geliş açıkça görülebilir. Bir yandan İbnü’l-Arabî’ye öte taraftan da İbn Teymiyye’ye (ö. 1225) prestij veren ve yenilikçi gördükleri her fikrî imkana değer atfeden bir arayış hissiyatı öne çıkar. Din ve bilim, akılla vahiy ikilemini ortadan kaldırmak için eğitimin ıslahını temel gaye gören cedidçi düşünürlerin, manevî olgunluk için tasavvufun imkanlarını da öne çıkaran özgün bir reformist yaklaşıma sahip oldukları görülür. Fakat bu ıslahçı bir sûfî çizgidir. Kazan Tatarları arasında selefe vurgu yapan tasavvuf anlayışının gelişmesinde İmam Birgivî’nin (ö. 1573) Tarîkât-ı Muhammediyye’sinin Hâdîmî (ö. 1762) şerhiyle birlikte tercüme edilmesinin ve medreselerde ahlâk kitabı olarak okutulmasının da önemli bir etkisi olduğu söylenebilir. Tatar ıslahatçısı Abdürrahîm Otuz-İmeni (ö. 1835)’nin tasavvuf eleştirisinde Birgivî’nin fikirlerinden sıklıkla bahsettiği görülür. Cedidçi kalemlerin metinlerinde de bir yandan sahte şeyhleri eleştirdiklerini bir yandan da Gazzâlî (ö. 1111) ve İbnü’l-Arabî gibi büyük sûfîleri model olarak öne sürdüklerini görmek mümkündür. Nitekim Şihabüddîn Mercânî (ö. 1889), Musa Cârullah Bigiyev ve Rızâeddîn b. Fahreddin’de (ö. 1936) kuvvetli bir İbnü’l-Arabî ilgisi dikkat çeker. Özellikle Cârullah, İslâm dünyasının yüzleştiği sorunları aşmak için geleneksel mezhep, tarikat ve usûl anlayışlarından kurtulmayı, İslâm’ın ilk yıllarındaki saf akideye dönmeyi savunmasına ve yeni selefîliğin reformist görüşlerine özellikle de İbn Teymiyye ve İbn el-Kayyım el-Cevziyye’ye (ö. 1350) yakın durmasına rağmen İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ (ö. 1273) hakkında olumlu kanaatler beslemektedir. İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ’nın görüşlerini, Avrupa hümanizmasının kuşatıcı ve cazip etkisi paralelinde yorumlayarak ve vahdet-i vücûd düşüncesinden doğan engin müsamaha ve toleransı öne çıkararak, tekamülcü ve terakki fikri merkezli bir dinler tarihi nazariyesi ve medeniyet tasavvuru kurmak için araçsallastırır. Cârullah’a göre dinlerin manevî terakkisi ile medeniyetlerin maddî ilerlemeyişi arasındaki ilişki doğrultusunda, din ve medeniyetin eş zamanlı olarak çocukluktan olgunluğa doğru ilerlediği sosyolojik bir gerçektir. Bütün dinlerin en ilerlemiş hali İslâm, İslâm’ın en yetkin şekli ise İbnü’l-Arabî’de kendini bulan yorumudur. İbnü’l-Arabî, hümanizm, tolerans ve kurtuluş teorisi (şumûl-i rahmet), taklitçilikten kurtulma ve içtihat konusunda hür fikirli ve toleranslı tavrı sebebiyle çağa yön verecek bir öncüdür. Musa Cârullah, Rahmet-i İlahiye Burhanları adlı eserinde, İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini, ilahî rahmetin umumiyeti hakkındaki tartışma vesilesi ile, yani müşrikler dâhil hiç kimseye cehennem azabının ebedî olmayacağı ve ebedi cezada hiçbir ilahî hikmetin bulunmadığı görüşünü savunmak amacı ile öne çıkarır. Konu hakkındaki eleştirilere karşı Rızâeddin b. Fahreddin’de Rahmet-i İlahiye Meselesi isimli bir eser yazmış, hem de İbn-i Arabî: Meshur İrler Mecmuasından Dördüncü Cüz isimli İbnü’l-Arabî’nin hal tercümesini kaleme alarak meseleyi orada da değerlendirmiştir. Bu eserde ictihâd ve taklîd, icmâ ve kıyâs, sumûl-ı rahmet, zât ve sıfat, her şeyde hayat, âlem ve onun daimî terakkisi, vahy, tasavvuf ve hırka giymek, Mehdi ve Hızır, kutub ve gavs, kerametler, günesin batıdan doğması meselesi, Tevrat, Firavun’un imânı meselesi, âlem-i misâl, vahdet-i vücûd ve panteizm gibi konuları tartışır, onu savunanlar ve reddedenleri zikrederek Rusya müslümanları arasında İbnü’l-Arabî düşüncesinden etkilenmiş ulemâ olarak Şeyh Ali Tünterî, Abdulhâbîr el-Müslimî, Şihâbüddîn Mercânî, Âlimcan Barûdî’nin isimlerini sayar.

Hint alt kıtasında arayışlar dönemi tasavvuf düşüncesine etki eden en önemli kişi Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (ö. 1762)’dir. Kendisinden sonra onun ıslahatçı tasavvuf çizgisinin takip ederek medrese geleneği ile sûfiliği birleştiren ekoller ortaya çıkmıştır. Dihlevî’nin ictihâd, taklîd, tecdîd, kuran ve sünnete bağlılık ile ilgili görüşleri, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûdu uzlaştırma çabası ve tasavvufu naslar çerçevesinde değerlendirme yaklaşımı Hint alt kıtası tasavvuf düşüncesine belirgin bir zemin oluşturmuştur. Nitekim ed-Dihlevî’nin torunu İsmail Şehîd’in (ö. 1831) de dahil olduğu Tarîkât-ı Muhammediyye isimli cihad hareketinde bu etki açıkça görülür. Hareketin kurucusu olan Seyyid Ahmed Şehîd (ö. 1831) Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çiştiyye, Sühreverdiyye tarikatlarından icâzetli bir şeyh olarak hem İngiliz işgaline ve Sih zulümlerine karşı direniş hareketlerinde bulunmuş hem de ed-Dihlevî’nin ıslahatçı çizgisinden yürüyerek sûfî zümreler arasında ve toplumda şirk ve bidat olarak nitelediği bozulmalarla mücadele etmiştir. Bu anlamda Tarîkat-ı Muhammediyye oluşumu sadece bir tarîkat değil, aynı zamanda Müceddidî Nakşîlik’i yeniden düzenleyen ihyâcı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. İsmail Şehîd’in Reddü’l-işrâk, Sırâtu’l-mustakîm, Abakât ve Takviyetü’l-îmân gibi eserlerinde, hareketin sünnet dışı gördüğü ve Hind sûfîliğinde yaygın uygulamalardan olan rabıta ve kabir ziyaretleri gibi usûllere karşı tavrı takip edilebilir. 

Hint alt kıtasında bir başka sûfî düşünce çizgisi olarak, Çiştiyye tarikatının Sâbiriyye koluna mensup olan İmdâdullah et-Tehânevî’den (ö. 1899) bahsetmek mümkündür. Hindistan bölgesinde ve daha sonra hicret etttiği Mekke’de vahdet-i vücûd düşüncesinin özellikle de Mesnevî şerhi geleneğinin taşıyıcısı olmuştur. Hint alt kıtasının en büyük dinî eğitim kurumu olarak gösterilen Dârülulûm-i Diyûbend’in kuruluşunda ve gelişmesinde teşviki ve fikrî desteğinin etkisi vardır. Şah Veliyyullah Dihlevî, Seyyid Ahmed Şehid ve İmdâdullah Tânevî çizgisinin devamı olan Diyûbendî ekolü, amelen Hanefî, itikaden Eş‘arî ve Mâturîdî, usûlen Dihlevî, meşreben de sûfî bir çizgi olarak tanımlanabilir. Diyûbendî ekolün en saygın tarikat lideri olan İmdâdullah et-Tehânevî, ayrıca Diyûbendîler ve Berîlvîler arasındaki ihtilafın çözümü için de gayret göstermiştir. İstanbul sûfîliğine halifeleri Mehmed Celâleddin Dede (ö. 1908) ve Mehmed Esad Dede (ö. 1911) üzerinden etki etmiş, Vahdetü’l-vücûd adlı risalesi A. Avnî Konuk tarafından tercüme edilmiştir. Bu risalesinde vahdet-i vücûd ile vahdet-i mevcûd görüşleri arasındaki farka değinmiş ve Çiştiyye tarikatının vahdet-i vücûd konusundaki tavrını ortaya koymuştur. Ayrıca tasavvuf nazariyesine dair görüşleri, Mehmed Esad Dede’nin Mesnevî şerhinde sıklıkla yaptığı atıflarla Osmanlı tarikat muhitlerine taşınmıştır. Mehmed Esad Dede’nin Tehânevî’den tercüme ettiği Hind coğrafyasındaki tarikat usûl ve erkânına dair Ziyâu’l-kulûb da amelî tasavvufa dair görüşlerinin tanınmasına vesile olmuştur. Tehânevî’nin en önemli müridlerinden olan Eşref Ali et-Tehânevî (ö. 1943) ıslahçı tasavvuf düşüncesi ve nazarî tasavvuf çalışmaları açısından önemlidir. Çiştiyye usûl ve erkânına ve pratik tasavvufa dair eserler vermiş, Fusûs şerhi geleneğini Hint alt kıtasında devam ettirmiştir.

Hint kıtasında klasik tasavvuf ritüellerini ve geleneğini ihyacı ve ıslahatçı fikirlerin karşısında durarak savunan en önemli kişi, fakih, şair ve Kâdirî şeyhi olan Ahmed Rıza Han Birelvî (ö. 1921)’dir. Nazarî tasavvuftan ziyade geleneksel sûfî uygulamalarını savunan fetvaları ile öne çıkmıştır. Ahmed Rızâ Han, sûfî mürşidlerin Allah ile kulları arasındaki aracı konumunu savunmakta ve şeyhlerin bir eğitimci olmanın ve ahlâkî temsilin ötesinde aracı ve şefaatçi olduklarını vurgulamış, türbe kültürüne Kuran ve hadis referanslarıyla meşruiyet sağlamaya çalışmıştır. Verâset fikrini yeniden temellendirerek, ilâhî feyz görüşüne ek olarak manevî gelişim için nûr-ı Muhammedî ile irtibatlanmanın gerektiğine ve Hz. Peygamber’in (sas) her zaman ve mekânda hazır ve nazır olduğuna ve dünyayı tedbir eylediğine vurgu yapan yeni bir peygamber algısı inşa etmiştir. Bu görüşlerinden hareketle Hz. Peygamber’in konumunu ihmal ettiğini söyledikleri başta ehl-i hadis ve Diyûbendîler olmak üzere birçok grubu nübüvvetin şanını küçültmek sebebi ile küfürle itham etmiştir. Birelvîler, şeyhin maneviyat için eğitsel olmaktan çok ontolojik vasıta olduğuna dair görüşleri ve müridin manevî yükselişinin kendi çabasından çok şeyhin ve Hz. Peygamber’in manevî lütfu ile gerçekleştiğine vurgu yaparlar. Özellikle ıslahatçıların öne sürdüğü Allah’a aracısız yaklaşma iddiasının, manevî verâseti ve feyz vasıtalarını tahkir eden kibirli bir tavır olduğu şeklinde bir yaklaşıma sahiptirler. Hilâfetin Kureşîliğine dayanarak ve bu vasfa sahip olmadıklarından ötürü Osmanlı Devleti’nin desteklenmemesi gerektiğine dair görüşleri Hint ulemâsı nezdinde tepki ile karşılanmıştır.

Son olarak Kuşadalı İbrahim Efendi’nin halifelerinden Bosnalı Tevfik Efendi’ye (ö. 1866) bağlanan ve Şabanîyye’yi Hind kıtasına taşıyan Yâkub Han Kaşgarî’den (ö. 1899) bahsetmek gerekir. Yâkub Han, Molla Câmî’nin rübaîlerini şerh etmiş, ayân-ı sâbite konusuna dair bir risâle kaleme almış, Konevî ve Şeyhu’l-İşrâk Sühreverdî’den (ö. 1191) tercümeler yapmıştır. En önemlisi ise Tavzîhu’l-Beyân isimli bir Fusûs şerhi kaleme alması ve eserin mukaddimesin de tasavvuf düşüncesinin temel kavramları hakkında değerlendirmeler yapmış olmasıdır. Hem Anadolu hem de Hint muhitlerinde etkili olmuştur.

Arayışlar döneminde Mağrip ve Afrika’da tasavvufun düşünsel serüveni, sömürgeci işgaline karşı gerçekleştirilen cihad ve direniş hareketleri zemininde şekillenmiştir. Dolayısıyla bu atmosfer, sömürgecilik ve misyonerliğe karşı ittihâd-ı İslâm düşüncesini beslerken askerî mağlubiyetler ve işgalinin halk hissiyatında oluşturduğu beklentilerin karşılığı olarak da mehdilik fikrini öne çıkarmıştır. İçeriye yönelik ise taklîdçilik eleştirisi ve ictihad merkezli ıslahçı bir tepki dikkat çeker. Afrika tasavvuf geleneğinin irfânî ve nazarî veçhesinden daha çok ahlâkî ve amelî yönünün belirgin olduğu söylenebilir. Entelleküel bir sistem kurmaktan ziyade sosyal bir teşkilatlanmanın ağırlığı dikkat çeker. Nitekim Ticâniyye, İdrîsiyye, Senûsiyye, Darkâvîyye ve Müridiyye gibi tarikatlar, bidat ve hurafelerle mücadeleci ve selefe vurgu yapan tavırları sebebiyle neo-sûfîsizm olarak tanımlanmıştır. Özellikle Senegal’de Müridiyye, Moritanya’da Ticâniyye, Fas’da Darkaviyye, Tunus’ta Arûsiyye, Cezâyir’de Medyeniyye, Mısır’da Şazeliyye, Libya’da Senûsiyye, Nijerya’da Kadiriyye, Eritre’de Sâlihiyye, Sudan’da Mirgâniyye en yaygın sûfî düşünce mektepleri olmuşlardır.

Dönemin en etkili sûfîsi olarak Şâzeliyye’den İdrîsiyye tarikatının mürşidi Ahmed b. İdrîs el-Fâsî’yi (ö. 1837) zikretmek mümkündür. Ahmed b. İdrîs, çağdaşları olan Muhammed b. Abdulvahhab (ö. 1206/1792) ve eş-Şevkânî’nin (ö. 1250/1834) asr-ı saadete dönüş düşüncesi, fıkıhta taklîd eleştirisi, mezheplerin reddi ve içtihadın gerekliliğine dair görüşlerinden hem büyük oranda etkilenmiş hem de tasavvufa yönelik hücumlara Mısır, Mekke ve Yemen ulemâsı karşısında cevap üretmiş bir sûfîdir. Ahmed b. İdrîs’in de Tarîkat-i Muhammediyye fikrini vurguladığı görülür. Bu kavramla manevî yükselişin sadece tarikat mürşidlerinin silsileleri üzerinden vasıtalı bir şekilde değil doğrudan Hz. Peygamber’in ruhâniyeti ile irtibat kurmakla da gerçekleşebileceğini vurgulanır. Genellikle doğru dinî bilgi ve eylem konusunda beliren krizlerde ortaya çıkan Tarikat-ı Muhammediyye fikrinin İdrîsilik’le birlikte, XIX. yüzyıl ilmî, ictimaî ve siyâsî atmosferinde yeniden sahneye çıktığı söylenebilir. Bu durum Hint Müceddidî Nakşiliğinde özellikle Birîlvî ekolde de belirgindir. İdrîsî gelenekte özellikle Senûsîlik fikriyatında da Tarîkât-ı Muhammediyye vurgusu tedavülde kalmıştır. Tarikat-ı Muhammediyye kavramı bir yönü ile de Kur’ân ve sünnete bağlılığın zühd ve mücâhade konusunda itidalin, sekr ve cezbe gibi konulardan uzak durmanın altını çizen, irfânî çizgiden ziyade amelî ve selefi bir tasavvuf vurgusu ile ilişkili olarak da kullanılmıştır. İdrîsiyye ve kollarının bu yeni tasavvuf anlayışı, toplumsal, ekonomik ve siyasî hayatı ıslahçı ve ihyacı bir perspektifle örgütlemeye çalışan bir uyanış hareketi niteliği sergiler.

Ahmed b. İdrîs’in Afrika tasavvuf düşüncesi ve hareketlerine etkisi büyüktür. Kendisinden sonra Muhammed Osman el-Mîrganî’den (ö. 1852) gelen Hatmiyye, Muhammed b. Ali es-Senûsî’den (ö. 1859) gelen Senûsiyye ve İbrâhim Reşîd ed-Düveyhî’ye (ö. 1874) atfedilen Reşîdiyye tarikatları ortaya çıkmıştır. İdrisiyye tarikatının Muhammed b. Osman el-Mîrganî’den devam eden ve Hatmiyye adıyla anılan ve özellikle Sudan’da yayılma imkânı bulan kolda, vahdet-i vücûd, nûr-ı Muhammedî, hatmiyyet ve mehdiyyet düşüncesi öne çıkar. el-Mîrganî, İbnü’l-Arabî ve Abdulkerim el-Cîlî’nin (ö. 1428) fikirlerinin temsilcisi sayılabilir. Ayrıca Tâcü’t-tefâsîr adlı tefsiri ile de işârî tefsir geleneğini sürdürmüştür. el-Mirgânî’nin Hatmiyye yolunda mehdilik düşüncesinin önemli bir yeri olsa da bunu suiistimal eden Sudan mehdisine karşı mücadele vermişlerdir. Mirgânî’nin halifesi İsmâil el-Velî (ö. 1863) mehdilik fikri ile ilgili eserler yazmıştır. İsmâil el-Velî’nin oğlu Ahmed el-Ezherî’nin de Sudan mehdîsine karşı bir reddiyesi vardır. Mehdilik fikrinin bu yoğunlukta gündemde olmasının sömürge etkisi baskısı altında gelişen hissiyatla özellikle de zamanın sonu, İslâm’ın yok oluşu gibi duyguların baskınlığıyla ve bu duyguları suiistimal eden hareket ve düşüncelerle ilişkisi olmalıdır. İdrîsîlik’in bir diğer kolu, Muhammed b. Ali es-Senûsî’nin mürşidi olduğu Senûsiyye’dir. Libya ve Büyük Sahra’da sömürgecilikle mücadele eden ve Osmanlı hilafetine sadakati ile öne çıkan bu tarikat, es-Senûsî’nin oğlu Muhammed el-Mehdî (ö. 1902) zamanında Çad’ı işgal eden Fransızlara ve Sudan’daki Mısır-İngiliz kuvvetlerine karşı da savaşmış aksiyoner ve ıslahatçı bir hareket olarak tanımlanabilir. Nitekim Mehdî’nin ölümü üzerine oğlu Seyyid İdrîs de İtalyan’ların Libya’yı işgallerine karşı (1911) Osmanlı kuvvetleriyle beraber mücadele etmiştir. Senûsîler ittihâd-ı İslâm siyasetinin ve hilâfetin ihyası çabalarının Afrika’da baş aktörlerinden sayılabilir. Bu anlamda Senûsî komutan ve lider Ömer Muhtar’ı (ö. 1931) hatırlamak yerinde olur. İdrîsîlik’in ed-Düveyhî’den gelen ve Mekke’de Muhammed b. Sâlih er-Reşîdî (ö. 1909) tarafından devam ettirilen üçüncü kolu ise Somali’de yaygınlaşmıştır. Özellikle mehdilik motivasyonu ile öne çıkan bu kol daha sonra Muhammed b. Abdullah Hasan’ın (ö. 1920) mürşidliğinde Somali Mehdi Hareketi dönüşmüş ve İngiliz işgaline karşı direniş göstermişlerdir. 

Mehdilik motivasyonlu bir diğer hareket Sudan’da Halvetiyye’nin Bekriyye kolundan olan Semmâniyye tarikatına mensup olan Muhammed Ahmed b. Abdullah el-Mehdi (ö. 1885) tarafından yönlendirilen mehdilik hareketidir. Bölgede dervişân adı verilen destekçileriyle Osmanlı’ya ve daha sonra da İngiliz ve İtalyan sömürgeciliğine karşı mücadele etmişlerdir. 1883’te Mısır-İngiliz kuvvetlerine karşı büyük zafer kazanan hareket, Hartum’da bir İslâm devleti kurmuştur. Muhammed Ahmed b. Abdullah’ın vefatından sonra ise 1899’da İngiliz-Mısır kuvvetleri tarafından Mehdî Devleti ortadan kaldırılmıştır. Mehdi hareketi Sultan II. Abdulhamid’in (ö. 1918) ittihâd-ı İslâm politikasına zarar veren en etkili hareketlerden bir olarak değerlendirilebilir. Bu sebeple Vali Abdulkadir Hilmi Paşa tarafından ulemâya ve hassaten de sûfî olanlarına sahte mehdilik (mütemehdi) vurgulu eserler yazdırılmıştır. İdrîsîlik’in Hatmiyye kolundan olan ve Mehdi güçleri tarafından öldürülen Ahmed el-Ezherî’nin (ö. 1881) en-Nasîhatu’l-Âmme li-Ehli’l-İslâm an Muhâlefeti’l-Hukkâm ve’l-Hurûci an Tâ‘ati’l-İmâm’ı bunlardan sadece biridir. Eser mehdilikle ilgili bazı rivayetlerin anlaşılmasına itiraz etmenin yanında Muhammed Ahmed el-Mehdî’nin mehdiliğini keşfle temellendirdiği iddiasını da tasavvufî açıdan tartışır. Bu tenkitlere karşılık olarak hem Muhammed Ahmed el-Mehdî hem de taraftarları çok sayıda mektup ve eser kaleme almış ve karşılıklı yoğun bir propaganda savaşı verilmiştir. Her iki tarafın zaman zaman İbnü’l-Arabî’ye atıf yapmaları da bu konuda ve Afrika sûfîliğinde İbnü’l-Arabî’nin otoritesinin kabulüne işaret eder. el-Mehdî’nin kutsal hakimiyetine dayanarak bütün tarikatları ilga ettiğini söylemesi ve tarikat evradlarının okunmasını yasaklaması da durumun sûfî zümreler arasında bir çatışmaya dönüştüğünü gösterir. Öte yandan bir direniş motivasyonu olarak Mehdî hareketi, C. Efgânî ve M. Abduh gibi aktivistlere ve Nijerya’da İngilizlere karşı yürütülen mücadeleye esin kaynağı olmuştur.

Afrika sûfîliği genellikle hareketleri teşkilatçı yapıları ve devlet kurucu iradeleri ile öne çıkar. Bu anlamda İslâm tarihinde ve sûfî teşkilatlar arasında Safevî Devleti dışında devlet kuracak bir organizasyona dönüşen bir tarikat bulmak zordur. Afrika’da sömürgeciliğe karşı mücadele, örgütlenme anlamında tarikatlardan, motivasyon anlamında da tasavvuf kültüründen büyük oranda beslenmiştir. Bu anlamda ortaya çıkan oluşumların bir diğeri Nijerya merkezli ve Halvetiyye, Kâdiriyye ve Şâzeliyye icâzetlerine sahip Osman b. Fûdî’nin (ö. 1829) önderliğinde bir tarikat örgütlenmesinden 1809’da İslâmî esaslara bağlı Sokoto Halifeliği’ne dönüşen harekettir. Osman b. Fûdî ve oğlu Muhammed Bello (ö. 1837), hem sayısı yüzleri aşan eserler kaleme almış bir âlim ve mutasavvıf hem devlet başkanı hem de mücahit bir lider olarak tebarüz etmiştirler. İbnül-Arabî’nin fikirlerine sıklıkla atıf yapmış, bidatlerle mücadele ve kadınlara eğitim verilmesi gibi İslâm’ın güncel meseleleri hakkında eserler yazmışlardır. Afrika ıslahatçı sûfîliğinde bir diğer devlet oluşumu el-Hâc Ömer (ö. 1864) tarafından kurulan Tekrûr Devleti’dir. Ticâniyye tarikatına mensup olan el-Hâc Ömer, putperest kabilelere karşı ilan ettiği cihad hareketi sonrasında ele geçirdiği Senegal’ın Medine şehrini Fransız sömürge kuvvetlerine karşı savunmuştur. Kurduğu devlet, ölümünden sonra bir isyan sonrası, Tekrûr Devleti 1893 yılında Fransızlar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Yine Moritanya’da Kâdirî tarikatının Fâzıliyye kolundan olan Muhammed Mustafa Mâülayneyn eş-Şinkîtî (ö. 1910) İspanyol ve Fransızlar’ın Fas ve Batı Sahrâ’ya yönelik başlattıkları işgale cihad hareketi organize etmiş, ittihâd-ı İslâm fikrini savunmuş ve Osmanlı Devleti ile dayanışma siyaseti içinde olmuştur. Cezayir bölgesinde ise Fransız sömürgeciliğine karşı Kâdirîliğin ve Ekberî irfanın temsilcisi olan Cezayir Emîri Abdülkâdir’in (ö. 1883) başlattığı hareket öne çıkar. Ömrü Fransız işgali ile mücadele ederek geçen Emir Abdulkâdir, İslâmî esaslara dayalı bir bağımsız devlet kurmak için mücadele etmiştir. 1847’de Fransızlar tarafından esir alınmış ve fiilî mücadelesini ilmî cihette devam ettirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhât’ını ilk kez olarak Mısır’da neşretmiş, İbnü’l-Arabî ve Konevî çizgisinde yazdığı el-Mevâkıf’ı özellikle Avrupa’da Ekberî ekolün tanınmasına katkıda bulunmuştur. Yine Fas ve Cezâir’de Ahmed el-Alevî (ö. 1934) mürşidliğinde yaygınlaşan Şâzeliyye’nin Derkâviyye kolunun özellikle Amerika ve Avrupa’da tasavvufun yayılmasına ve ihtida hareketlerine etkisinden bahsetmek gerekir. Ahmed el-Alevî, İbnü’l-Arabî, Abdülkerîm el-Cîlî, İbnü’l-Fârız’ın (ö. 1235) tasavvufî görüşlerinin takipçisi olmuştur. Bu hareket Frithjof Schuon (Îsâ Nûreddin) (ö. 1998), Titus Burckhardt (Sîdî İbrâhim İzzeddin) (ö. 1984) ve Martin Lings (Ebûbekir Sirâceddin) (ö. 2005) gibi entelektüellerin tasavvuf düşüncesi ile tanışmasını sağlamıştır. Şeyh’in hayatı hakkında Martin Lings bir biyografi kaleme almıştır.

XX. yüzyılda Mısır entelektüel ve siyasî atmosferine baktığımızda tasavvufî düşünce ve pratiklerin ıslahatçı ve selefi bir etki ile karşı karşıya olduğu görülür. Mısır’da Şeyhu’l-Meşâyıhlık müessesesi Bekriyye tarikatı uhdesinde devam etmekte ve Muhammed Tevfik el-Bekrî (ö. 1932) tarafından yürütülmekteydi. M. Abduh, Reşid Rıza (ö. 1935) ve Abdulaziz Çaviş’in (ö. 1929) tarikatlara ve tasavvuf fikriyatına karşı yoğun mücadelesi neticesinde Mısır’da tarikatlar usûllerinin yasaklanmasına yönelik çabalar görülmekteydi. Muhammed Tevfik el-Bekrî’nin şahsında tarikatlara karşı mücadele edilmiştir. Bunun etkisi ile Muhammed Tevfik el-Bekrî tasavvufî usûl ve erkana dair bazı ıslahatlar yapmıştır. 1905’de “el-Lâihatü’l-dâhiliyye li’t-turuki’s-sûfîyye” olarak bilinen düzenleme ile, Anadolu’da yapılan düzenlemelere benzer şekilde bazı tarikat erkânı yasaklanmış, sûfîlerin bir meclis oluşturması, tarikat şeyhlerinde ilim ve irfan aranması gibi konulara vurgular yapılmıştır. Bu manada Muhammed Tevfik el-Bekrî tasavvuf erbabı arasında okunması için ve kurulmasını teklif ettiği okulların programı hakkında et-Ta‘lim ve’l-İrşâd isimli bir eser kaleme almıştır. Islahatçı görüşlerin tarikatlara karşı eleştirilerine, kuvvetli bir reaksiyonun geliştirildiğini söylemek de zordur. Akılcı ve püriten Abduhcu çizgiye karşı belki Şâzeliyye’nin bir kolunun şeyhi olan Muhammed el-Cinbeyhî’nin eleştirilerinden bahsetmek mümkün olabilir. O, Abduhçu eleştirileri Vahhabîlik olarak tanımlamıştır. Modern dönemlerde tasavvufa karşı olan bir diğer itiraz merkezi İhvân-ı Müslimîn hareketidir. 1953’de İhvân-ı Müslimîn hareketinin de desteği ile İçişleri Bakanlığı bünyesinde Tarikatları Islah Konseyi kurulsa da aynı yıl içinde feshedilmiştir. Tasavvuf ile selefi fikirler arasındaki mücadele Mısır gündeminde hep devam edegelmiştir. Bunun modern dönemdeki örneklerinden biri de Şâzeliyye’ye mensup olan Ezher şeyhi Abdulhalîm Mahmud’un (ö. 1978) Guenoncu perspektiften gerçekleştirdiği, rasyonalizm eleştirisi, ezelî hikmet düşüncesi ve seçkincilik merkezli bir yorumla tasavvufu irfânî ve metafizik bir sistem olarak tanımlamaya yönelik külliyetli çabasıdır.

XX. yüzyılda Avrupa’da aydınlar arasında tasavvuf ve İbn Arabî’nin tanınmasını sağlayan en etkili kişilik, Ezher âlimlerinden Sâzelî Şeyhi Abdurrahman İlîş el-Kebîr’e intisab edip onun Avrupa halifesi olan İsviçreli bir ressam olan Abdülhâdî (John Gustaf Aguélı) (ö. 1917) olmuştur. Gelenekselci ekolün en önemli temsilcisi René Guénon’un (Abdulvâhid Yahya) (ö. 1951) İslâm’la tanışması da ona intisap etmesi ile gerçekleşmiştir. Gelenekselci ekolün bir diğer temsilcisi Şazeliyye’den Cezâyirli Ahmed Alevî’nin halifesi olan el-Frithjof Schoun (İsâ Nureddîn)’dur. Titus Burckhardt, Martin Lings (Ebubekir Siraceddîn) ve Seyyid Hüseyin Nasr (d. 1933-) Schuon’un en önemli takipçilerindendir. Frithjof Schuon, kendisinin sistemleştirdiği Meryemiyye yolunu daha sonra Amerika’ya da taşımıştır. René Guénon’un açtığı tradisyonalist çığır, insiyasyon (intisâb), dinlerin aşkın birliği, hakikatin ezoterik (bâtıncılık) ve exoterik (zahircilik) görünümleri ve bütünlüğü, batı medeniyetini entelektüel reddediş ve rasyonalizminin eleştirisi ile öne çıkar. Schuon açısından tüm dinler, kutsalın ya da ezelî hikmetin (philosophia perennis) kendisini zaman ve mekâna açarak oluşturduğu geleneklerdir. Gelenek, Mutlak’a ulaştıran manevî bir öze sahiptir. Bu anlamda ezelî hikmetle ilişkili bir dinsel geleneğe bağlı olan herkes kutsalla ilişkiye geçebilir. Tanrı’nın hakikate yönelik iradesinin birden fazla din şeklinde tezahür etmiş olması, her bir geleneğin altındaki özdeki birliği görmeyi engellememelidir. Her dinin kendi kesin sınırlarını koruyarak hakikat teklifi yapması gayet anlaşılabilirdir. Bu anlamda hakikatin özünü koruma konusunda aktif bir canlılıkla ezelî hikmete sahip olan din İslâm’dır. İslâm düşüncesinde ezelî hikmet fikrinin en önemli temsilcileri İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ’dır. Bu büyük sûfîler, vahdet-i vücûd öğretisinden hareketle, hakikatin formlarını aşkın olan manaya taşıyıcı bir araç gibi kullanıp kozmoloji, psikoloji ve ontolojiyi buradan hareketle temellendirmişlerdir. Vahdet-i vücûd öğretisi, kutsalı entelektüel düzleme tercüme eden metafizik bir dil niteliğindedir. Vahdet-i vücûd düşüncesinin İbnü’l-Arabî ve Abdulkerim el-Cîlî’den hareketle Avrupa’ya aktarılması açısından önemli bir diğer isim olan Titus Burckhardt’tır. Fusûsü’l-hikem ve el-İnsânü’l-kâmil adlı eserler üzerine tercüme ve telif çalışmaları yapmıştır. Aynı zamanla İslâm maneviyatı ve sanatları arasındaki ilişkiyi incelemiş, metafizik hakikatlerin estetik semboller şeklinde görünümlerini çalışmış ve yine İbnül-Arabî’den hareketle İslâm astrolojisi üzerine eserler yazmıştır. Arayışlar Dönemi tasavvufu açısından tradisyonalistlerin en önemli katkısı, tasavvufî kavramları başka dinî geleneklerin hikemî terminolojileriyle birlikte incelemeleri ve bunları üst bir metafizik dile aktararak kazandırdıkları yeni perspektiftir.

Batı’nın Meydan Okuması Karşısında İslam Siyaset Düşüncesinde “Arayış” Çabaları

Giriş

XIX. ve XX. yüzyıllar dünya tarihinde her açıdan en yoğun tartışmaların ve gelişmelerin yaşandığı dönem olarak bilinmektedir. Sanattan bilime, iktisattan siyasete, kelâma ve felsefeye kadar birçok alandaki gelişmeler bu dönemlerde kendini ziyadesiyle hissettirmiştir. Aynı ölçüde etkilenmese de tüm uygarlıkların bu süreçten olumlu-olumsuz etkilendiğine şahitlik etmekteyiz. XIX. ve XX. yüzyılda İslâm dünyasında da diğer alanlarda olduğu gibi siyaset ve siyasî düşünce tartışmaları da zirve yapmıştır. Belki de devletler arası münasebetlerin ve diplomasinin artan öneminden kaynaklı olarak, siyasî mülâhazalar biraz daha önemli hal almıştır. Öyle ki geçmişte hiçbir dönemde (klasik, yenilenme ve muhasebe dönemleri dahil) siyasetin ve siyasî gelişmelerin bu denli merkezi bir yer işgal ettiği görülmemiştir. Başta Osmanlı Devleti olmak üzere Müslüman devletler gelişmeleri daha yakından takip edebilmek için Avrupa şehirlerinde elçilikler açmaya başlamış veya oralara elçiler yollamıştır. Daha çok İslâm dünyasının aleyhinde cereyan eden bu yaşananlar için birçok neden sıralanabilecek olsa da evvel emirde siyasî ve askeri nedenler öncelikli yer işgal etmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında İslâm dünyasının karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden gelebilmesi, her şeyden önce doğru bir siyasî bakış ve yerli yerinde bir konumlandırmayla mümkün olacaktır. Bu konumlandırma, gündelik siyasetin ötesinde (hatta üstünde) daha esaslı bir duruşu ve meselelere farklı bir pencereden bakışı zaruri kılar.

Tahmin edileceği ve aşağıda etraflıca inceleyeceğimiz üzere günümüzde söz konusu siyasî konumlandırmanın ne olması gerektiği konusunda farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. En genel hatlarıyla, yaygın olarak bu dönem duraklama, gerileme hatta çöküş dönemi olarak ifade edilse de ön yargısız ve kompleksiz bir nazarla bakıldığında bu yıllardaki ilmî düzeyin -İslâm dünyasındaki siyasî tartışmaların derinliği ve çeşitliliği- geçmişteki ve günümüzdeki entelektüel seviyenin altında olmadığı görülecektir. Dolayısıyla söz konusu gerileme, çöküş vb. adlandırmaların ilmî tespitlerden öte siyasî ve ideolojik mülahazalarla yapıldığı döneme dair yapılacak kısa bir araştırmayla bile kolaylıkla tespit edilebilecektir. Bununla birlikte, meseleye ölçülebilir göstergeler açısından yani, iktisadî, askerî vb. maddî güç ve refahı temsil eden cihetlerden bakıldığında İslâm dünyasında Batı’ya (oradaki gelişmelere) nispetle bir zayıflığın varlığı inkâr edilemez bir gerçektir. Fakat bu dönem ilmî tartışmalar ve siyasî arayışlar açısından İslâm dünyasının en yoğun çabalarının gösterildiği ve tartışmaların ileri düzeyde gerçekleştiği dönem olarak kayıtlara geçmiştir. Tek başında askerî, sanayi ve iktisadî göstergelere bakıp siyasî ve düşünsel mirasa dair bir çıkarımda bulunmak döneme dair bize doğru bir bakış sunmayacaktır. Bu sebeple, çalışma boyunca ele aldığımız konulara ve tartışmaların düzeyine baktığımızda XIX. ve XX. yüzyılları Arayışlar Dönemi olarak tanımlamak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Üstelik söz konusu arayışın da nihayete ermiş bir süreç olmadığını, günümüz itibariyle çok ciddi mesafeler alınmış olsa da devam ettiğini söylemek abartı olmayacaktır. Geçmişten farklı olarak bugün İslam Dünyası için devletin birliği ve bütünlüğüne yönelik tehdit ile varlığına yönelik askerî ve iktisadî tehditler daha sınırlı bir etkiye sahiptir. İşte tüm bunlar, günümüzde de devam eden söz konusu arayışın yönelim ve niteliğini derinden etkileyecek faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Atlas’ta Arayışlar Dönemi olarak adlandırılan dönemin en temel karakteristik özelliğinin, İslam Dünyası’nın Batı’nın sömürgecilik faaliyetlerine doğrudan muhatap olmaları neticesinde karşılaştığı yeni bilme ve eyleme yaklaşımların sebep olduğu her türden sorunlara meydan okuma ve çözüm üretme çabası olduğu dikkate alınırsa, söz konusu bunalıma veya kimlik krizine en temelde üç tür cevap üretildiği görülmektedir. İlk yaklaşım, söz konusu Batı uygarlığının inşa ettiği yeni bilme ve eyleme yaklaşımını olduğu gibi kabul ederken; ikincisi tümüyle söz konusu meydan okumayı reddetmeyi ve eskiyi muhafaza etmeyi tercih etmektedir. Bir üçüncü yaklaşımsa Batı kaynaklı bu meydan okumayı dikkate alıp onunla Müslümanca yüzleşme yolunu seçmiştir.[1] Arayışı anlamlı ve sürdürülebilir kılması açısından ve hayatın olağan akışına daha uygun olması yönüyle biz bu çalışmada üçüncü yaklaşıma sahip olanlar üzerinden siyaset düşüncesini ele alacağız. Zira bu yaklaşımı benimseyenler mevcut durumla yüzleşirken kendilerinden önce üretilen ilmî birikimi göz ardı etmedikleri gibi muhafazakâr bir refleksle de hareket etmemişlerdir. Esasında Türkçede her üç yaklaşımı da ele alan çok zengin bir literatür bulunmaktadır. Fakat meseleyi Arayışlar Dönemi olarak adlandırdığımız zaviyeden ele alan çalışma bulunmamaktadır. Atlas’ta bu başlık altında yer alan makaleler diğer çalışmalardan büyük ölçüde bu yönüyle ayrışmaktadır.

Bununla birlikte Arayışlar Dönemi elbette kendinden önceki dönemden ayrı değerlendirmek pek mümkün gözükmektedir. Önceki dönem ile belli başlı farklılıklar/kırılmalar kadar hatırı sayılır bir süreklilik arz eden durum söz konusudur. Muhasebe Dönemi (XVII.-XVIII.) ile Arayışlar Dönemi (XIX. ve XX.) siyaset düşüncesine baktığımızda her şeyden önce bir tavır farklılığı söz konusu olmuştur. Zira Arayış’ın yönelimi kadar neyin nerede aranacağını tespit emek için de ciddi bir karar verme aşaması gerekmektedir ki, Atlas’ta bu dönem Muhasebe Dönemi’ne karşılık gelmektedir. Bu yönüyle Atlas’ta da ifade edildiği üzere Muhasebe Dönemi’ndeki değerlendirmeler ve yönelimler Arayış Dönemi’nin niteliğini ve içeriğini ciddi ölçüde dönüştürücü bir etkiye sahip olmuştur ve bu dönem endişe’nin hâkim olduğu bir dönem olarak ifade edilmiştir. Bilhassa önceki dönemde ortaya çıkan ıslahatnâme türünün çokça olması (Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Nushatü’s-selâtîn’i, Hasan Kâfî Akhisârî’nin Usûlu’l-hikem fî nizâmi’l-âlem’i, Kâtip Çelebi’nin Düstûru’l-amel li-ıslâhi’l-halel’i ve Koçi Bey’in Risaleler’i gibi) tesadüften öte bir anlamı bulunmaktadır. İslâm dünyasının her yerinde Batı karşısında ciddi bir endişe söz konusu olmuştur.

Ele alınan meseleler açısından baktığımızda söz konusu yüzyıllardaki ele alınan konuların değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Önceki dönemde ele alınan konuların bir yönüyle yukarıda ifade edilen eserlerde görüleceği gibi İslâm toplumlarında baş gösteren her türlü sorunların tespiti ve buna dair çözüm önerileri sunulmuştur. Batı dünyasındaki fikriyatla karşılaşma tecrübeleri üzerine odaklandığı ve Avrupa karşında zafiyet’in oluştuğu telakkisi yeni yeni oluşmaya başlamış ve Batılı göz kamaştıran bilginin (özellikle bilimsel ve fennî gelişmelerin) İslâm toplumlarına adapte edilmesi gerektiği düşüncesi öncelikli meseleler arasında yer almıştır. Fakat bu dönemde hâlâ bunun nasıl olacağı ve kimler tarafından yapılacağına dair ciddi bir adım atılmamıştır. Arayışlar Dönemi’ndeyse İslam dünyasının Batı dünyasının fiilî işgaliyle doğrudan muhatap olmasıyla Batılı tecrübeden seçici olarak istifade etme, emperyalizmle mücadele ve İttihâd-ı İslâm konuları daha fazla gündeme gelmiştir. Dönemin siyasî mülahazalarına baktığımızda Muhasebe Dönemi’nde hâlâ bir yenilgiden söz edemezken, Arayışlar Dönemi’nde psikolojik ve olgusal olarak yeni bir güç merkezi olarak Batı uygarlığının gelmiş olduğu yer kıymetli görülmeye başlanmıştır. Fakat buna rağmen söz konusu arayışın aktörleri meseleyi hala gerileme ve bir yenilgi yönünden görmemektedir.

Bu dönemde önceki dönem ele alınan sorunlardan farklı olarak İslam dünyasının ciddi bir askerî yenilgiyle ve sömürgeyle karşı karşıya kaldığı görülmüştür. Arayışlar Dönemi düşünürleri açısından da çok önemsenen Mısır’ın İşgali (1798), ardından Cezayir’in İşgali (1830), Hint alt kıtasının İşgali (1852), Girit İsyanı (1866-1869) gibi konular doğal olarak arayışın istikametinde belirleyici bir yön tayin etmiştir. Bu fiilî işgaller Arayışlar Dönemi isimlerinin öncelikli gündemlerinde yer almıştır. Dahası meydan okuma fiilî işgallerle de sınırlı kalmamış, pozitivist düşünce dalgasının ve şarkiyatçıların İslâm hakkındaki menfi görüşlerinin (Müslümanların bilimsel zihniyetten uzak olmaları gibi) yaygınlaşması İslâm dünyasında düşünce buhranına (kimlik krizine) ve tepkilere yol açmıştır. Nâmık Kemal’den Efganî’ye Atâullah Bâyezidof’dan Reşid Rıza’ya birçok isim kendini bu düşünceye reddiye yazmak durumunda hissetmiştir. En genel hatlarıyla Arayışlar Dönemi siyasî düşüncenin temsilcilerinin motivasyonunu asıl oluşturan husus söz konusu derin krizin aşılmasına yönelik çaba olacaktır. Bilhassa 20. yüzyılın başında bu arayışın nerdeyse ciddi bir ümitsizliğe düştüğünü görürüz. Bu durumun gerçek manada İslâm dünyasındaki feryadı Âkif’in Safahat’ında şu şekilde ifade edilmiştir:

Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?

Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?

Her an ediyorsun bizi makhûr-ı celâlin,

Kurbân olayım, nerde senin, nerde cemâlin?

Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,

Kimden kime feryâd edelim, söyle İlâhî!

Öyle ki 1918’e geldiğimizde İslâm Dünyasında işgal edilmemiş yer çok az kalmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında gerek Osmanlı bakiyesi Türkiye’de gerekse de İslâm dünyasındaki diğer coğrafyalarda arayış, İslamcılık olarak ifade ettiğimiz yeni bir isimle devam etmiştir. Görüldüğü gibi ele alınan konular ve mevzu açısından farklılık gösterse de yönelim ve eğilim açısından baktığımızda da esasında önceki dönemle bir süreklilik bulunmaktadır. Batılılaşma tecrübesinin de etkisiyle süreç içerisinde ele alınan konuların Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız eseri gibi daha sofistike ve Batı düşüncesinin İslâm toplumları üzerindeki menfî etkileri ele alınmaya başlanmıştır.

Ayrıca ele aldığımız dönem itibarıyla çok geniş bir dönemi (XIX. ve XX. yüzyılları) analiz etmeye çalıştığımız dikkate alındığında, odak kaymasını engellemek adına yazının belli kapsam, çerçeve ve sınırlılıklar çerçevesinde ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu yazı İslâm düşüncesinde Arayışlar Dönemi olarak adlandırılan XIX. ve XX. yüzyıllardaki siyaset düşüncesinin ekol-problem-literatür bağlamındaki gelişimini/arayışını tartışmayı amaçlamaktadır.[2] Makale boyunca literatür ağırlıklı bir yaklaşım izlemek yerine, okuyucunun daha rahat takibi için problematik odaklı bir yaklaşım benimsenmiştir. Tartışmada söz konusu dönem aralığına dair İslâm dünyasındaki tüm siyaset tartışmalarını kapsamak gibi bir iddia bulunmamaktadır. Bunun yerine araştırmanın seyri ağırlıklı olarak coğrafî ve sosyo-politik nüfuz dairesi itibariyle XIX. ve XX. yüzyılları en yüksek temsil gücüne sahip İslâm devleti konumunda bulunan Osmanlı’daki teorik siyasî arayışlar yönünde ilerleyecektir. Yeri geldikçe de İslam Dünyası’ndaki farklı teorik siyasî arayışlara yönelik değerlendirmelerde bulunulacaktır. Osmanlı Devleti’nin her şeyden evvel makarr-ı hilâfet olması ve dönemin siyasî, askerî ve iktisadî cihetten en güçlü İslam ülkesi olması bu tercihin ana nedeni olacaktır. Aksi yöndeki bir örneklem ve yöntem hem odak kayması hem de çok geniş bir hacim anlamına geleceğinden, böyle bir sınırlamanın kaçınılmaz olduğu sonucuna varılmıştır. Her ne kadar durum böyle olsa da esasında Osmanlı coğrafyasındaki düşünürlerin kahir ekseriyeti İslâm dünyasını çok yakından takip ettiği ve buralardan etkilendiği görülmektedir. Yine de bu zorunlu tercih, İslâm dünyasının farklı coğrafyalarında söz konusu arayışın sancısını çeken başka kalem erbabının varlığını göz ardı etmemektir. Zira XIX. ve XX. yüzyıllarda İslam Dünyası’nın karşı karşıya kalmış olduğu meydan okumalara ve bunun neden olduğu kimlik krizine karşı arayış içerisinde olan irili-ufaklı, başarılı-başarısız, bilinen-bilinmeyen, günümüze ulaşan-ulaşamayan çok fazla başka çabalar da bulunmaktadır. Örneğin Hint alt kıtasındaki Aligarh Hareketi’nin kolektif ve organize bir çaba/ekol olarak, Mısır’da Cemaleddin Efganî’yi de ferdi bir çaba içerisinde arayış sürecine katı veren kişi olarak değerlendirmek elbette mümkündür.

Hindistanlı tanınmış fikir adamı ve yazar Seyyid Ahmed Han’ın (1817-1898) öncülüğündeki modernist Aligarh Hareketi’ne baktığımızda başta Hindistan’daki Müslümanlar olmak üzere, genel olarak Müslümanların Batı karşısında ekonomik, sosyal, politik ve bilimsel açıdan güçlü olabilmesi (kendi yaklaşımları itibarıyla sünniliğin Hindistan’daki “katı formu”na esneklik getirebilmek) için rasyonel ve liberal görüşlerin toplumda yerleşmesi için çaba gösterdiğini ve bunun için eğitim faaliyetlerine oldukça önem verdiği görülmektedir. Söz konusu çabanın günümüzde hâlâ aktif faaliyet gösteren Aligarh Müslüman Üniversitesi etrafında çalışmaların sürdürüldüğü görülmektedir.[3] Bir bütün olarak Aligarh Hareketi/Ekolü’ne baktığımızda Hindistan’daki Müslümanlar için yalnızca kolej ve üniversite açarak eğitim faaliyetleri yapmamış, hayatın tüm yönleri, bilhassa da Hint Müslümanların siyasî yönde gelişimleri için organize bir hareket olarak varlık göstermiştir. Başka bir isim olarak Efganî’nin bu yöndeki çabası örnek olarak verilebilir.

Cemaleddin Efganî ve çıkardığı el-ʿUrvetü’l-vüs̱ḳā dergisinin en temel çabasının sömürgeci ülkeler tarafından işgale uğrayan İslâm dünyasının ortak problemlerini bütün olarak din ve siyaset bağlamında ele aldığı görülmektedir. Bu yönde Efganî’nin siyasi sınırları aşan bir kavrayışla Mısır’dan İstanbul’a, İran’dan Hindistan’a kadar her yerde yönetici kesimle yakın temas halinde olmuş, hâlihazırdaki ve muhtemel tehlikelere karşı görüşlerini kendileriyle açıkça paylaşmıştır. Efganî’nin bu çabası, bizim çalışmada ifade ettiğimiz Arayışlar Dönemi’nin önemli karakteristik özelliklerine işaret etmektedir. Arayışlar Dönemi için yazar Seyyid Ahmed Han ve Efganî dışında çokça isim zikredilebilir. Hindistanlı Abdulazîz Dihlevî (1746- 1824), Libyalı Muhammed Senûsî (1787-1859), Mısırlı Rifâ’a Râfi’î et-Tahtâvî (1801-1873), Tunuslu Hayreddin Paşa (1823-1890), Muhammed Abduh (1849-1905), Reşîd Rızâ (1865-1905), Said Halim Paşa (1864,-1921), Şehbenderzâde Ahmed Hilmi (1865-1914) gibi isimler bunlardan yalnızca küçük bir kısmını temsil eder. Bakıldığında tüm bu ve benzeri arayışların İslâm dünyasının Avrupa medeniyeti karşısında yenilgiye maruz kalmasının sebepleri üzerinde yoğunlaşmış ve bu durumun sebep olduğu kimlik krizini aşabilmek için belli başlı konulara odaklanmıştır. İslâm dünyasının karşı karşıya kaldığı ilmî, siyasî, askerî ve ictimaî meselelere dair aktif bir çaba içerisinde olmanın dışında Batıcı aydınlara karşı da mücadele etmek durumunda kalmışlardır. Sömürgeci ülkelerin işgalleri, İslâm ülkelerindeki müstebîd, liyakatsiz ve müsrif yöneticilerin devleti kötü yönetmesi ve yanlış reformlar yapması dışında hukukun üstünlüğü ve yönetim konusunda oluşan zafiyetler de ortak temalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Benzer konuları ele almış olmaları aralarında tam bir görüş birliğinin olduğu anlamına gelmemektedir. Örneğin Aligarh Hareketi, Yeni Osmanlı Düşüncesi ve Efganî’nin ısrarla savunduğu İslâm birliği fikrine sıcak bakmadığı görülmektedir. İngiltere sömürgesi altındaki Hindistan’daki Müslümanların durumunun ve dolayısıyla arayışının diğer İslam ülkelerinden farklı olduğuna vurgu yaparak Osmanlı’nı hilâfetini (daha doğru bir ifadeyle cihanşümul bir İslâm hilâfetini) kabul etmemiştir. Efganî’nin Aligarh Hareketi lideri Ahmed Han’dan bu konuda tümüyle farklı düşündüğü görülmektedir. Batı emperyalizmine karşı İslâm Birliği’ni savunan Efganî’nin, tüm Müslümanlar için hayatî önem taşıdığını düşündüğü Osmanlı’ya özel bir önem atfettiği görülmüştür. O, dönemin halifesini bütün Müslümanların en büyük babası ve şeriatın kefili olarak tanımlamıştır.[4] Görüldüğü gibi, sonuçların başarılı-olup olunmamasından öte ve arayışa dair çözüm önerileri konusunda farklı düşünceler söz konusu olsa da bu yöndeki her türden çabanın da Arayışlar Dönemi’ne katkısı olmuştur. Burada altı çizilmesi gereken bir başka husus, “arayışlar” kapsamında temas ettiğimiz isimler hem birbirlerinin çalışmalarını hem de İslâm dünyasındaki gelişmeleri çok yakından takip etmiş olmalarıdır. Öyle ki günümüzdeki gelişmiş iletişim ve teknolojik imkânlara rağmen o dönemde İslâm dünyasının önde gelen isimleri -ümmet bilincinin de henüz çok daha canlı olmasının da etkisiyle- Müslüman dünyanın meselelerine karşı çok daha duyarlı ve ilgili oldukları görülmektedir. Dönemin dergi, gazete gibi neşriyatına bakıldığında bu durum çok daha net görülebilecektir.

Osmanlı aydınları arasında söz konusu “arayış”ın kozaları Yeni Osmanlı Düşüncesi etrafında örülmüştür. Ele aldıkları konular açısından birçok açıdan hem Aligarh Hareketi hem de Cemaleddin Efganî ve çıkardığı el-ʿUrvetü’l-vüs̱ḳā ve bizim bu makalede biraz detaylıca ele alacağımız Yeni Osmanlı Düşüncesi mensuplarınınkiyle örtüşmektedir. Dolayısıyla çalışmanın odağında arayışa öncülük ettikleri için Yeni Osmanlıların fikirleri yer almıştır. Yeni Osmanlı Düşüncesi’ni önemli kılan bir diğer husus  Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için olmazsa olmaz gördükleri hürriyet ve anayasa (nizâmât-ı esâsiyye), şûrâ-yı ümmet (parlamento) taleplerinin, kendilerinden (fikir ve eylem yönünden) daha etkin halefleri (Jön Türkler) tarafından de yinelenmesidir. Bundan dolayı kendileri için, “Yeni Osmanlılar’ı tarihte yaşatan ve önemli kılan aynı esasların peşinde koşan ardıllarının kazandığı başarıdır.” şeklindeki bir yaklaşım yaygın olarak kabul edilmektedir. İlk önce 1876 anayasasının ilânı ve bunun 1908’de yeniden uygulanması dışında Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, II. Abdülhamid’in baskıcı idaresine son verilmesi olayların Jön Türkler’in başarısı olarak gösterilmesi söz konusu ilk muhalefet hareketi olan Yeni Osmanlı Cemiyeti’ni daha da önemli hale getirmektedir.[5] Bunun dışında söz konusu arayışın tarihi arka planı ve mahiyetinin ne olduğu da önemlidir. Yine neyin arayışı olduğu kadar, niçin ve kimler ile bir arayış içerisine girildiği ve bu arayışın nasıl sonuçlandığı/olduğu da dönemin/günümüzün anlaşılması açısından dikkat celbeden bir meseledir. Topyekûn İslâm dünyasının başına gelen musibetin ne olduğu, niçin hayatın doğal akışını felç eden bir sorunla karşılaştıkları ve bu sorunun üstesinden nasıl gelinmesi gerektiği yönündeki mülahazalar tartışmanın yönelimini belirlemektedir. Bu sebeple yazıya zemin teşkil etmesi açısından tartışmaya önce buradan başlanmış, sonra Yeni Osmanlı düşüncesinin mesele edindiği temel konular müzakere edilmiştir.  

İttifâk-ı Hamiyyetten İslâmcılık Tartışmalarına “Arayış”ın Serencâmı

Sancılı bir süreç olsa da İslâm ülkelerindeki düşünürler siyasî açıdan karşılaştığı sorunların üzerine başlangıcından itibaren cesaretle gitmiştir. Son tahlilde arayışın ana motivasyonu bir yenilgi ve çöküş üzerine inşa edilmediği için, bu süreçte gerçekleşen çaba geleceğe dair ümidi olanların bakışını yansıtır. Bu halet-i ruhiye dönemin birçok aydını gibi siyaset düşüncesine katkıda bulunanlarda da görülmektedir. Arayışlar Dönemi derken çok uzun bir süreden bahsedildiğinden bu çaba içerisinde olanların çıkış noktalarında ve gündemlerinde birtakım farklılıklar mevcuttur. Farklılıklar ân’ın kendilerine dayatması kadar, Türk ve İslam toplumlarının da hazır oluşuyla alakalıdır. Başlangıçta arayışı gerçekleştirenlerin zihinlerinde Osmanlı Devleti’nin eski izzet ve ihtişamına geri dönme hayali itici güçken, neredeyse son yüz yıldır asıl amaç hâlihazırdaki sınırlarına razı olmuş Türkiye’nin bölgesel ve küresel alanda söz sahibi ve uluslararası toplumun hatırı sayılır üyesi olması yeterli görülmüştür. Oluşturulan bu vizyon, çalışmanın bundan sonraki kısmında tartışıldığı üzere kaçınılmaz olarak arayışın düzeyini ve içeriğin mahiyetini belirlemiştir.

Son dönem Osmanlı siyasetindeki gelişmelere etkisi açısından bakıldığında Arayışlar Dönemi siyaset tartışmalarını geriye götüreceğimiz en erken tarih 1865’te ortaya çıkan İttifâk-ı Hamiyyet (Vatansever İttifakı) ve bu oluşumuna sebep olan gelişmeler olarak ifade edilebilir.[6] Genel olarak Yeni Osmanlı Düşüncesi şeklinde kategorize ettiğimiz hareketi, sonrasında etkisi devam ettiği ve ardı geldiği (kurumsal bir hüviyete büründüğü) için bu çalışma kapsamında Arayışlar Dönemi için başlangıç olarak kabul edilmektedir. Hareket, Osmanlının son dönemlerinde, devletin olumsuz gidişatına dair ilk örgütlü siyasal muhalefet olması haricinde Osmanlı aydınlarından oluşan bu topluluk iddiaları ve yöntemleriyle daha önce benzeri görülmemiş bir siyasî protesto hareketini temsil etmiştir.[7] Yeni Osmanlıların idareyi açıkça ve sert bir şekilde basın yoluyla tenkit etmeleri, kendilerinin toplumun tüm kesimleri tarafından sarfınazar edilmesini imkânsız hale getirmiştir. Şüphesiz Yeni Osmanlıları arayışlar kapsamında referans noktası almış olmamız, tek başına bu düşünce hareketinin örgütlü siyasî muhalif hareket olmasından kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda modern çağın gerekliliğine uygun devletin nasıl olması gerektiği yönündeki mücadelelerinde, sahip oldukları İslâmi entelektüel mirası da seferber etmiş olmaları da etkili olmuştur. Devletin içinde bulunduğu çetin ve çok zor şartlar altında bunu yapmak pek kolay olmayacaktır. Süreç içerisinde yaşanan sancılar, sendelemeler ve hatta yer yer tutarsızlıkların olması bunu işaret etse de tümüyle bu çabaya verilecek en uygun adlandırma “arayış” olacaktır. Dolayısıyla bu çalışmanın odak noktası, yani Arayışlar Dönemi’nin başlangıcı için referans noktası burası kabul edilmektedir. Zira Muhasebe Dönemi’nin (XVII. ve XVIII. yüzyıl) hemen akabinde gelmesi nedeniyle, arayışın sahici ve gerçek sorunlarına en faza burada muttali olunabilecektir. Geçişin en iyi görüleceği zaman dilimi de burası olacaktır. Sonrasındaysa sürekliliği sağlamak adına bu tartışmaların, hayata İslâmî bir perspektiften bakmayı savunan İslâmcılık tartışmalarıyla devam ettiği görülecektir. Yani XIX. yüzyılın ortalarından başlattığımız Arayışlar Dönemi’nin günümüz itibarıyla da devam ettiği iddia edilecektir. Böylelikle bu sürecin olmuş-bitmişlik (tarihsellik) içerisinde değil, bugün hala devam eden bu çabaların haddizatında bu arayışa katkı olarak okumak, çalışmanın iddiası açısından yerinde bir okuma olacaktır. Yine de söz konusu İslamcılık tartışmalarına yer verilen ikinci kısımda, Türkçede ve elinizdeki Atlas’ın başka bir bölümünde daha geniş tartışıldığı için kapsamlı bir İslâmcılık tartışması yapılmayacak, bunun yerine mesele arayış çabasıyla ilişkilendirdiğimiz ölçüde tartışılacaktır.

Arayışın Kurumsallaşması ve Ortaya Çıktığı Ortam

En genel hatlarıyla Yeni Osmanlılar adlandırması 1865-1876 yıllarında Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ali Suâvi, Mustafa Fâzıl Paşa gibi isimlerin öne çıktığı isimlerden müteşekkil bir topluluğu tasvir etmek için kullanılmıştır. Dönemin tanıklarından, başta cemiyetin 105 numaralı üyesi Ebüzziyâ Mehmed Tevfik olmak üzere, birçok kişiye göre sonrasında Yeni Osmanlı Cemiyeti olarak adlandırılan genç muhaliflerin ortaya çıkışı 1865’teki İstanbul Belgrad Ormanı’ndaki (bugünkü Fatih Ormanı) bir kır gezisine dayanmaktadır. Bunun dışında literatürde hareketin ortaya çıkışına dair başka anlatılar söz konusu olsa da tartışmanın, sonrasında Osmanlı idaresine karşı muhalif duruşu sergileyen isimlerin ve onları bir araya getiren kaygılar ve bunları sürdürebilmiş isimler üzerinden ilerletilmesi daha yerinde olacaktır. Üstelik yaygın kanı, Yeni Osmanlıların etkin olmasını 1867 yılında yukarıda ifade edilen isimlerin Avrupa’da yaptıklarıyla başlattığı için ilk kuruluşun ne zaman ve kimden müteşekkil olduğu tartışmanın seyir açısından öncelik arz etmemektedir.

Osmanlı’nın askerî ve siyasî olarak epeydir zor durumda olduğu bilinse de bilhassa Tanzimat sonrası (1856) yaşananlar İmparatorluk bünyesinde oldukça esaslı değişikliğin işareti olarak görülmektedir. Bu sebeple bilhassa, 1856-1865 yılları arasında Türkiye’de yaşanan gelişmeler Türk düşüncesinde her disiplinden kişilerde çok esaslı değişimlere gebe olmuştur. 1839’da Sultan Abdülmecid iktidarında Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa’nın riyasetinde yarı anayasal nitelikli ferman olarak bilinen Gülhâne Hâtt-i Hümâyûnu ilan edildi. Tanzimat Fermanı ve sonrasında gelen yeni uygulamaların toplumda yarattığı memnuniyetsizlik ve devletin malî durumunun zayıflaması, ülkede toplumun ileri gelenlerinin Batı taklitçiliği ve lüks yaşam özentisiyle birleşince 1859’daki Kuleli Vakası, Âlî Paşa’ya karşı bir suikast olayı olarak nitelendirilen Said Sermedi Olayı vb. örnekler baş göstermiştir.  Süreç sadece Tanzimat ilanıyla sınırlı olmamış 1853’te başlayan Kırım Savaşı’nı sona erdiren Paris Antlaşması (30 Mart 1856) öncesinde Âlî Paşa tarafından büyük Avrupa devletlerinin talepleri doğrultusunda, Tanzimat’ın ilânından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayrimüslimlere birtakım 1856 Islahat Fermanı ile yeni haklar garanti edilmiştir.

Tanzimat Dönemi (1839-1876) ve sonrasındaki gelişmeler Yeni Osmanlı Düşüncesi taraftarlarınca devlet idaresindeki yöneticilerin “beceriksizlikleri” olarak görülürken, bir de devletin adeta karşı karşıya kaldığı ve söz konusu yöneticilerin daha az etkisinin olduğu toprak kayıpları da arayışın tetikleyici unsuru olmuştur. Bilhassa 1853 Kırım Savaşı’ndan sonra Osmanlı yönetiminin ciddi bir bunalım içerisine girdiği görülmüştür. Sonrasında İngiltere ve Fransa’nın da Osmanlı ile Rusya’ya savaş ilan ettiği harp, 1856 senesine gelindiğinde adeta büyük bir Avrupa savaşına dönüşmüştür. Bu esnada devletin içine düşmüş olduğu girdaptan kurtarmak için Fuad ve Âlî Paşa sınırsız yetkiyle donatılmıştır. Almış oldukları kararların isabetli olup olmadığını tartışmak bir yana, karar alma süreçlerinde adeta “lâ yüs’elü ‘ammâ yaf ‘alü” (yaptıklarından dolayı sorgulanmaz) konumda olmuşlardır. Mardin’in ifadesiyle Fuad ve Âlî Paşa idaresi, fildişi kulelerinde kurdukları “dalkavuklar oligarşisi” ile yanlış politikalar uygulamaktaydılar.[8] Zaten Yeni Osmanlı Düşünürleri tarafından da en fazla da Fuad ve Âlî Paşalar’ın bu yaklaşımı ve yaptıkları (beraberindeki küçük devlet adamı grubu ile) olumsuz gidişatın müsebbibi olarak görülmüştür. Öyle ki, Yeni Osmanlılara göre söz konusu paşalar hükümetten ayrılsa sanki tüm sorunlar çözülecekmiş gibi bir inanca sahip olmuşlardır. Tanzimat’ın bu kudretli paşalarının “lâyüs’el” bir şekilde hareket etmelerinin arkasında yatan sebepse, onlara göre Yeniçeri Ocağı’nın (1363–1826) ilgasıyla oluşan muhalefet boşluktur. Onlardan boşalan alanı önemi artan hâriciye mensupları ve bürokratlar doldurmaya başlamıştır. Zaman zaman sınırlarını aşan bir tutum sergileseler de Yeniçeriler klasik Osmanlı toplumdaki muhalefet rolünü üstlendiği ve halkın sorunlarını dile getirmede önemli bir vazife icra ettiği düşünülmekteydi. Padişah otoritesi, ulema ve Yeniçeriler tarafından dengelenerek kısmen güçler ayrılığı ilkesi tatbik edilmekteydi. Fakat Yeniçerilerin lağvedilmesiyle Babıâli hareketinde “muhtâr-ı mutlak” olarak kalmıştır.

Yeniçeriler, 15 Haziran 1826’da Sultan II. Mahmud (1808-1839) tarafından ortadan kaldırıldıktan sonra onlardan boşalan yeri dolduracak kurumsal bir adım atılmamıştır. Yeniçerilerin kaldırılmasıyla ulemanın saraya tabi hale getirmesinden dolayı Tanzimat düzenlemeleri yönetilenlerin rızasına uygun bir rejim sunamamış, yasama, yürütme ve yarı tek kişinin elinde olmuştur. İnalcık’ın tespitiyle, Mustafa Reşid Paşa’dan beri Bâb-ı Âlî’nin idareye tam hakimiyeti sağlamak için padişahın yetkilerini fiilen bürokrasiye devretme niyetinde olduğunu aşikâr olmuştur.[9] Öyle ki bürokrasinin kanun egemenliği konusundaki aşırı güçlenmesi anlamına gelen bu adıma karşı çıkan ulemâ ve ayanı etkisizleştirmek istemişlerdir ve Tanzimat dönemi bürokrasi dönemi olmuştur. Berkes ise, hükümdar mutlakiyetçiliğinin yerini Bâb-ı Âlî mutlakiyetçiliği aldığını ifade etmiştir. Öyleyse ortaya çıkan tabloda birçok açıdan eski rejimin yenisinden daha iyi olduğunu söylemek mümkündür.[10] Bu durum Nâmık Kemâl’in cümleleriyle de birinci ağızdan şu şekilde dile getirilmiştir: “Devlet-i Aliyye ta yeniçeriler kalkıncaya kadar yine irade-i ümmet ve binaenaleyh usûlü bir nevi meşveretle idare olunurdu. Meb’ûsana vereceği hakk-ı nezareti ahali bi’n-nefis kendi icra ederdi. Her kışla bayağı bir silahlı Meclis-i Şûrâ-yı Ümmet hükmünde idi.”[11]

Nâmık Kemâl dahil olmak üzere Yeni Osmanlıların söz konusu muhalefet boşluğunun farkında olduğu ve Bâb-ı Âlî’deki baskıcı ve keyfî bir yönetime karşı Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin bu role talip olduğu görülmektedir. Kendileri, kurumsal bir adla olmamış olsa da uygulamada Tanzimat öncesi (merkeziyetçi reformları gerçekleşmeden) Osmanlı yönetim sisteminde güçler ayrılığının var olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla onların hangi motivasyonlarla hareket ettiklerinin anlaşılması açısından, bu tespit bize siyaset düşüncesindeki arayışa dair önemli psikolojik ve sosyolojik arka plan sağlamaktadır.   

Amaç Gidişatı Âbad Etmek, Nizâm-ı Kadîm-i Geri Getirmek Değil!

İhtilalci olarak bilinen bu isimleri bir araya getiren endişe dönemin Osmanlı hükûmeti tarafından yürütülen ve devletin varlığını tehlikeye attığı düşünülen politikalara karşı “bir şeyler” yapılması gerektiği inancıdır.[12] Siyasî ve askeri olarak mağlup olmuş Osmanlının/İslam dünyasının kendini yeniden var kılacak mücadeleyi mümkün kılma çabasıdır aslolan.  Osmanlı Devleti’nin karşı karşıya kaldığı tehlike (bilhassa Avrupalı güçler ve Rusya karşısında), hükûmetin icraatları, devlet ricâlinin yetersizlikleri ve sınırsız yetkileri, rüşvet, yolsuzluk ve bunların önlenmesine yönelik neler yapılabileceğine dair konular Yeni Osmanlılarca sıkça tartışılmıştır.

Yeni Osmanlılarca sorunların çözümüne yönelik farklı çözüm önerilerine sahip olsa da hepsinin ulaştığı ortak nokta, Avrupa medeniyetine karşı ilgisiz kalınamayacağı ve gerekli müdahale yapılmazsa Osmanlı’nın dağılıp parçalanacağı yönündeki kaygılarıdır. Yeni Osmanlıların çabalarına bakıldığında, her şeyden evvel çok da tanımadıkları modern devletin doğasını ve gelişmiş Batı devlet tecrübesini anlamaya çalıştıkları görülmektedir.[13] Bunun için cemiyetin öncelikli amacının, Ebüzziyâ’nın belirttiğine göre, ülkedeki mutlak idareyi meşrutî idareye dönüştürme (parlamenter bir yönetim sistemi kurmak) ve bir anayasanın hazırlanmasını temin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Böylelikle amaç “nizam-ı kadim”i geri getirmek değil, bozulan eski düzenin oluşturduğu boşluğu günün ihtiyaçları muvacehesinde doldurmaktır.[14] Çünkü Nâmık Kemâl ve arkadaşları da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile oluşan muhalefet boşluğu fark etmişler, kendilerini Osmanlı’nın çöküşünü durduracak reformcular olarak görürler. Söz konusu isimlerin devletin gidişatına dair çok esaslı itirazları olmasına rağmen, devletin karşı karşıya kaldığı zor duruma dair kendilerinin de bir sözü olduğunu ve ülkenin kaderini tayin etmede kendilerinin dikkate alınması gerektiği yönündeki itirazları anlamlıdır. Bütün sürecin tek başına sınırlı sayıdaki devlet erkân-ı veya Fuad ve Âlî Paşalar tarafından yönetilmesine karşı çıkmışlardır. İlk andan beri reform kararlarının belirli kişiler tarafından alınması ve tek başına Sultan’ın insiyatifiyle ve onayıyla yürütülmesinin doğru sonuçlar doğurmayacağını düşünürler. Son kertede Sultan’ın yetkilerine sınırlamaların getirilmesi beklentisi içerisinde olsalar da olumsuz gidişattan başarısız politikalar üreten Bâb-ı Âlî yöneticilerini sorumlu tutmuşlardır. Ele aldıkları konulara baktığımızda kahir ekseriyetle Osmanlı devletinin zayıflamasının nedenleri, bunu tersine çevirmenin imkân ve yollarının (reformlar) neler olduğu tartışılmıştır.   

Arayışın İlk Nüveleri

Arayış çabasındaki Bâb-ı Âlî yönetimine muhalif isimlere bakıldığında bilinen bilinmeyen pek çok isim göze çarpmaktadır. Yeni Osmanlıların düşüncesini ve görüşlerini etkilemede doğrudan bir ekol ve isimden bahsetmek zor gözükmektedir. Her şeyden önce kendi aralarında bile yöntem ve çözüm önerileri konusunda tam bir mutabakat sağlanamamıştır. Örneğin Nâmık Kemâl ön gördüğü değişikliklerin şiddet ve kaba kuvvet yoluyla olmasını tercih etmezken, Ali Suâvi’nin II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için Çırağan Baskını’na (1878) katılıp V. Murad’ı kurtarmak ve tekrar tahta geçirmek için bir ihtilâl girişiminde yer alır ve burada hayatını kaybeder. Diğer yandan Mustafa Fâzıl Paşa maddi olarak destek vermesine rağmen onlardan farklı bir düşünceye (daha liberal ve seküler) sahip olmasının dışında hidivlik meselesindeki duruma göre İstanbul ile ilişki geliştirmiştir. Bununla birlikte etkilendikleri isimlere bakıldığında bir yandan İslâmî bir arka plan söz konusuyken diğer yandan modern Batı düşüncesine etki eden isim ve olaylardan etkilenmiştir. Fakat Türk ve İslâmî entelektüel mirasın düşüncelerinde daha baskın olduğu rahatlıkla söylenebilir ve fikrî formasyonlarının İslâm kanon ve lügat (örneğin adalet, icma’-i ümmet, meşveret vb kavramlar) tarafından belirlendiği rahatlıkla ifade edilebilir.[15] Dolayısıyla ele aldıkları konular ve kavramlar açısından kendilerinden önceki isimlerle güçlü bir süreklilik bağı kurdukları görülmektedir.

Yeni Osmanlıların yazılarına bakıldığında İslâmî entelektüel mirasta belli isimler ve eserlerin doğrudan ya da dolaylı olarak zikredildiği görülmektedir. Yine de söz konusu isimlerin çalışmalarını etraflıca ele almak yerine, yer yer referans şeklinde kullandıkları görülmüştür. Bu durumun oluşmasında Yeni Osmanlıların düşüncelerinin geniş kitlelere yayılmasını arzu etmelerinin (kamuoyu yaratma), dolayısıyla derinlikli ilmî bir mülahazaya girmemeye özen göstermelerinin etkisi olduğu tahmin edilmektedir. Yazılarında her şeyden önce Kur’ân ve sünnete sık sık müracaat edilmesi dışında İslâm ilimlerine de yoğun bir şekilde başvurulmuştur. İslâm’ın vazettiği ilkeler ile içinde yaşadıkları çağdaki aklın kendilerine dayattığı ilkeler arasında bir çelişki görmemişlerdir. Fârâbî, İbn Sînâ, Kudûrî , Gazzâlî, Zemahşerî, Nizâmülmülk (Siyâsetnâme) Kadı Beydâvî, İbn Haldun (Mukaddime), Hâfız-ı Şirâzî, Sa‘dî-i Şîrâzî, Kâtip Çelebi (Düstûr el-‘Amel li-Islâh el-Halel), Kınalızâde Ali Efendi’nin (Ahlâk-ı Alâî), Celâleddin Devvanî (Ahlâk-ı Celâlî) Kemâlpaşazâde, Ebussuud gibi isim ve eserler hepsi aynı yoğunlukta başvurulmamışsa referans verilenlerden bazılarıdır. Söz konusu isimlere bakıldığında usul-i fıkıh’tan tefsire, nasihatnâmeden ıslahatnâmeye, siyasetnameye ve şiire kadar çok farklı alanda eser vermiş isimlerdir. Bu durum düşüncelerinin nasıl oluştuğunu dair önemli fikir vermektedir. Bu dönemde Yeni Osmanlılar dışındaki arayışlar dönemi düşünürlerinin de bilhassa ıslahatnâme gibi eserlere çokça müracaat ettikleri de ayrıca dikkat çekilmesi gereken bir husustur. Zira Tanzimat ile Osmanlı toplumunun yapısının tümüyle değişmesine rağmen halkın sorunlarına çare bulunamaması bu türden eserlere müracaat etmeye itmiştir kendilerini. Görüldüğü gibi Yeni Osmanlılar düşüncelerini inşa ederken İslâm düşüncesinden de yoğun bir şekilde beslenmişlerdir. Onların sonrasında “Batıcı” olarak zuhur edecek isimlerden farklı olarak, İslâmî entelektüel miras hep düşünce serüvenlerine eşlik etmiştir. Onların bu konudaki yaklaşımı (her zaman kontrol edememişlerse de) “Osmanlı (elbette Müslüman) kalarak Avrupalılaşmak” ve İslâm’a halel getirmeden çağdaşlaşmak olmuştur.[16] Bilhassa Mardin’in de haklı olarak altını çizdiği üzere onların sıkça referans verdiği adalet, biat, icmâ-i ümmet, meşveret gibi kavramlar tek başına Batı düşüncesinden etkilendikleriyle anlaşılması zordur. Düşünce yolculuklarına her daim Kur’ân yorumcularının siyaset teolojisi, İslâm filozoflarının siyasî felsefesi, İslâmî siyasetnamelerin pratik öğütleri ile seküler kanun ile devletin yüceliği konusunda Türk-İran-Moğol nazariyeleri eşlik etmiştir.[17]

Yeni Osmanlıların siyaset teorilerini tek başına İslâmî kavramlarla ve düşünceyle anlamak yetersiz olacaktır. Batılı isimler ve literatüre baktığımızda buradan da çokça yararlandıkları görülmektedir. Zaten onları geleneksel siyaset düşüncesinden ayıran husus tam olarak burasıdır. Hem kanonik hem de Batı metinlerini yeniden ve yeni bir bakış açısıyla okumaya çalışırlar. Batı düşüncesindeki düzen ve tartışmalarla karşılaştıklarında hazır buldukları gelenek ve mirası yeniden anlamlandırmaya çalışırlar. Batılı düşünceyi seçici bir bakışla alıp Osmanlı’nın ihtiyaçları ve İslam’ın temel kaynaklarına ters olmayacak şekilde bir yaklaşım sergilemişlerdir.[18] Eserlerinde Batı’nın motamot taklit edilmesi eleştirilir, üstelik Babıâli Batı’dan alın(ma)ması gerekenler konusunda özenli davranmadığı için eleştirilir. Bu yönde eserlerindeLocke, Rousseau, Montesquieu, Emercih de Vattel, Volney, Duc de Valmey gibi Batı düşüncesinden isimlere referans verdikleri görülmektedir. Elde etmek istedikleri sonuç, tam olarak başaramamış olsa da bir sentez yakalamaktır. Yani İslam ile modern siyaset arasında bir bağ kurmak isterler.

Her ne kadar Yeni Osmanlılar birbirinden farklı fikirlere sahip insanlar olsa da çoğunun ortak özelliği Tercüme Odası’ndan yetişmiş olmaları veya yollarının orada kesişmiş olmasıdır. Tercüme Odası dönemin genç düşünürleri açısından Avrupa siyasî sistemlerini de öğrenme fırsatı yakaladıkları yer olması hasebiyle önemli bir kurum olmuştur. Dolayısıyla Batı düşüncesinin Türk toplumuna tanıtılması ve ülkeye taşınması konusunda önemli bir role sahiptir. İlginçtir ki, Yeni Osmanlılar karşı çıktıkları birçok kişinin attığı adımlar sayesinde Batı tarzında yetişmiş ve Batı’yı biraz da olsa tanıma imkânı bulmuş bir nesli temsil ediyordu. Batıdan en fazla etkilendikleri tartışmalar ilerleme, halk iradesi, parlamenter yönetim anlayışı, anayasalcılık, hukukun kaynağı (doğal hukuk), insan hakları vb. temel konular olmuştur ve bu konularda sık sık İslâm düşünce geleneğiyle karşılaştırma yaptıkları görülmüştür.

Bakıldığında cemiyete entelektüel anlamda en önemli katkı Nâmık Kemâl (1840-1888) tarafından yapılmaktadır. Nâmık Kemâl, diğer arkadaşları gibi düşünce itibarıyla İslâm kaynaklarından etkilenmiş ve İslâm hukuku (fıkıh) konusunda müspet fikirlere sahip olmuştur. Doğu-Batı sentezinin gerektiğini savunan Kemâl, İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği) fikrini benimsemiştir. Kemâl, Batıdaki liberal isimlerden etkilenmiş olsa da düşüncesinin özünde İslâmî ilkeler bulunmaktadır ve her daim Osmanlı kültürünün “Altın Çağı”na güçlü bir hisle bağlı olmuştur. Çalışmalarında Osmanlı’nın niçin gerilediği ve bunu geri çevirmenin yolu ve yönteminin mümkün olup olmadığı sorularına yoğunlaşmıştır. Din olarak İslâm’ın medeniyet ve terakkiye mâni olmadığını ve Osmanlı toplumunun millî ve İslâmî değerleri muhafaza etmek şartıyla Avrupa medeniyetine ayak uydurması gerektiği fikrini savunmuştur. Bunun için Batı düşüncesinden çeviriler yapmıştır. Genel olarak sentezci yaklaşımıyla bilinen Kemâl, özgürlük, adalet, eşitlik, vatanseverlik gibi aydınlanma düşünürlerin sıkça tartıştığı birçok kavramın İslâm’da da var olduğunu savunmuştur. Yukarıda ifade edilen Locke, Rousseau, Montesquieu, Emercih de Vattel, Volney, Duc de Valmey olmak üzere Batılı düşünürlerin görüşlerini sıkça karşılaştırmalı bir şekilde ele almıştır. Locke’un temsili hükümet konusundaki düşüncelerinin, Kuran’da bulunduğunu belirtmesi bunlar arasında ne bilinenlerindendir. Vattel’in hukuk konusundaki görüşlerine de müracaat etmişlerdir. Düşüncesinde yurtseverlik, hürriyet, vatan, millet gibi kavramları çokça işlemesinden dolayı Türk milliyetçiliğine ilham kaynağı olmuştur. Dolayısıyla Arayışlar Dönemi fikirlerinin tedavüle girmesinde onun çok önemli etkisi olmuştur. Tanzimat devri devlet ve fikir adamı, gazeteci ve şairlerinden Ziyâ Paşa (1829-1880) Yeni Osmanlı Cemiyeti’nin aktif üyeleri arasında yer alır. Şinâsi ve Nâmık Kemâl ile “Batılılaşma” kavramını Osmanlı aydınları arasında tartışmaya başlayan önemli isimlerdendir. Mustafa Reşid Paşa döneminde itibarlı bir paşa olan Ziyâ Bey, onun 1858’deki ölümü sonrasında itibarı biraz sarsılmış ve Fuad ve Âlî Paşalara karşı menfi yaklaşımları nedeniyle muhalif kanatta yer almıştır. Hayat görüşü olarak Nâmık Kemâl’e daha yakın olmasına rağmen, İslâm-Batı karşılaştırmasında net bir şekilde ve çok yüzeysel bir değerlendirmeye Batı aleyhine bir tutum takınmıştır. Tecrübeli devlet adamı, diğer Tanzimat aydınları gibi Batı düşüncesinden ve aydınlanma çağı filozoflardan etkilenmiş ama bakışı pragmatik ve yüzeysel olmuştur. Hürriyet gazetesinde yayımlanan yazılarında hak, adalet, meşrutiyet, hukukun üstünlüğü, ilerleme ve eşitlik gibi konuları işlemiştir. Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa dışında Yeni Osmanlılar arasında zikredilen bir diğer isim Ali Suâvi’dir (1839-1878). Ali Suâvi’nin en belirgin özelliği eylemci ve yüksek hamaset yaklaşımına sahip bir kişi olmasıdır. Suâvi’nin dinî ilimlere vukufiyeti kadar kuvvetli bir hatip olduğu da bilinmektedir. Düşüncelerinde hareket noktası olarak İslâm’ı referans noktası almış olsa da sonrasında Türkçü ve Turancı görüşleri baskın bir hal almıştır. Ali Suâvi, Yeni Osmanlılar arasında “halk”a dair en fazla görüş sarf eden kişi olarak bilinir. Muhbir gazetesinde yazılar yazan Suâvi, Belgrad Kalesi’nin düşmesi ve Mısır’ın Osmanlı’ya bağlılığına yönelik Âlî Paşa’ya yöneltmiş olduğu eleştirilerle iktidarın hiddetini üzerine çekmiştir. Bu yazı sonrasında dönemin meşhur nizamnâmesi “Kararnâme-i Âlî” çıkmış, basın çok ciddi sansürle karşı karşıya kalmıştır ve Muhbir kapanmıştır. Bunun ardından “Muhbir doğru söylemek yasak olmayan bir memleket bulur, yine çıkar.” diyerek yayın hayatına 1867’de Londra’da devam eder. Zamanla aykırı ve ölçüsüz hareketleriyle Yeni Osmanlıların diğer mensuplarıyla arası açılmıştır. Suâvi’nin padişaha karşı husumeti öyle bir raddeye varmıştır ki, V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmak için II. Abdülhamid’e (1842-1918) karşı darbe tertip etmiş (Çırağan Vak‘ası) ve yakalanarak öldürülmüştür.

Yeni Osmanlı hareketi üyelerine bakıldığında hiçbirinin kendi imkânlarıyla gazete çıkarmak ve yurtdışında muhalefetlerini sürdürecek imkânları yoktu. Bu imkânı kendilerine sağlayan kişi Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın büyük oğlu İbrahim Paşa’dan sonra Mısır’da Hidiv olması beklenen kişi Mustafa Fâzıl Paşa’dan başkası değildi. Fakat bu destek karşılıksız yapılmış bir iyilikten öte, bir beklenti üzerine yapılmıştır. Esasında Fâzıl Paşa’nın Yeni Osmanlı düşünürlerinin faaliyetlerinin gerisinde yatan esas galeyan ve heyecan ile pek fazla ilgilenmediği görülmüştür. Birçok araştırmacının hem fikir olduğu gibi, Mustafa Fâzıl’ın Yeni Osmanlılara desteği şahsi ikbali ve menfaatleri ile paralellik arz etmektedir. Bu sebeple, onun maddi desteği de Bâb-ı Âlî’deki kendi ikbaliyle ilgili gelişmelere göre ayarlanmıştı. Mustafa Fâzıl Paşa’nın Yeni Osmanlıları desteklemesin bazı nedenleri vardı. Mısır’da verasette Mehmed Ali Paşa zamanından beri tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi “ekberiyet” ilkesi geçerliydi, fakat İbrahim Paşa bu kaideyi oğlu İsmail Paşa lehine değiştirmek için Osmanlı idaresinde ve sarayda yoğun bir lobi faaliyeti yapmaktaydı. Yer yer bu durum payitahtın durumuna göre baskıya bile dönüşmüştür. Neticede Sultan Abdülaziz’in 1866 tarihinde yayınlamış olduğu fermanla, Mısır vilâyetinde veraset olarak daha önce uygulanan “ekberiyet” ilkesi babadan oğula intikal şeklinde kararlaştırılınca Mustafa Fâzıl Paşa’nın veliahtlığı tümüyle ortadan kalkmıştır. Buna karşılık kendisine çok büyük bir servet sunulmuştur. Mustafa Fâzıl Paşa, gizli olarak kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni destekleyerek kendisine yapılan haksızlığın intikamını alıyordu. Geleceğe yönelik Bâb-ı Âlî’deki olası makamlardan mahrum olmamak adına, Yeni Osmanlılara “yumuşak muhalefeti” telkin ediyordu, hatta aralarında yer yer anlaşmazlıklar vaki bile olmuştur. Fâzıl Paşa’nın Yeni Osmanlı Düşüncesi’ne veya Bâb-ı Âlî muhalefetine katkısı sadece maddi destekten ibaret değildir. Öncelik her zaman kendi ikbaliyle ilgili olsa da Paşa adına dikkat çekilmesi gereken başka önemli bir husus da onun Yeni Osmanlı Düşüncesi’ne (veya Arayışlar Dönemine) yapmış olduğu fikri katkı olmuştur. Fâzıl Paşa’nın Osmanlı’nın içerisinde bulunduğu zorlukların aşılmasına yönelik siyasî çözüm önerilerinde bulunmuştur. 1867’de Sultan Abdülaziz’e hitaben yazmış olduğu uzunca bir mektup, Yeni Osmanlı Düşüncesi açısından da önemli sayılacak tarihi belge niteliğini haizdir. Türk siyasî literatürüne girmiş olan mektup “Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur. Onların etrafında bulunanlar, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Gözlerini dikmiş oldukları hükümetin lezzetinde ve merkezinde yaşadıkları için halkın çektiği zorlukları tembellikten geliyor zannederler; devletlerin içine düştükleri zaafı da devletin yaradılışının gereği olan, çaresi bulunmayan bir hadise sanırlar” sözüyle başlayarak, Osmanlı’nın içinde bulunduğu müşkül durumdan bahsetmiş ve bazı tedbirler tavsiye etmiştir. Fransızca yazılan mektup, ivedilikler Yeni Osmanlı düşünürleri tarafından çevrilip Avrupa basınıyla birlikte (Muhbir gazetesinde) İstanbul’da tedavüle sokulmuş ve İstanbul’daki siyasî ve fikri mecralarda yankı uyandırmıştır.[19] Mardin mektubun öneminden, “Türkiye’de meşrutiyet fikrinin propagandasına yapılan çok önemli katkılardan” biri olarak bahsederken; Ebüzziya, “Türkiye’de siyaset yazarlığının temel taşı” olarak tanımlar. Giriş cümlesinde dikkat çekildiği üzere sorunların çözümü için öncelikle saray ve çevresinin doğru bilgilendirilmesi gerektiğinden başlanarak, müslim-gayrimüslim ayrımı yapmadan bütün tebaa için eşitliğin ve hürriyet ortamının sağlanması zaruri görülmüştür. Hürriyeti, “Bütün diğer şeylerin sebebi” ve “kaynaktaki öğretmen” olarak tanımlamıştır.[20]  Genel olarak seküler ve liberal bir hukuk düzenlemesini öneren mektup, meşrutî idareye geçiş gibi esaslı teklifler barındırmaktadır. Paşa’nın İslâmî referanstan yoksun liberal yaklaşımı ve seküler alana yapmış olduğu vurgu nedeniyle, ideolojik olarak Yeni Osmanlılardan ayrışmaktadır.

XVIII. ve XIX. yüzyıl Arayışlar Dönemi’ndeki siyaset düşüncesi için Yeni Osmanlılar dışında başka da örneklerin varlığından bahsetmiştik. Tunuslu Hayreddin Paşa bunların önemlileri arasında yer alır. Paşa’nın yaklaşımı (tıpkı Mustafa Fâzıl Paşa gibi) İslâm dünyasında arayışın nasıl okunduğunu görmemiz ve meseleyi Osmanlı kapsamı dışında çok deha geniş bir perspektifle ele alması açısından önemi bilgiler sunmaktadır. Diğer Yeni Osmanlı düşünürleri gibi Avrupa medeniyetini yakından tanıma fırsatı bulan Tunuslu Paşa, ıslahatçı ve reformcu görüşleriyle temayüz etmektedir. Bilhassa Akvemü’l-Mesalik fi Marifeti Ahvalü’l-Memalik (Ülkelerin Durumunu Öğrenmek İçin En Doğru Yol) adlı eseri, dönemin devlet ricâlince dikkate alınan bir çalışma olmuştur.Avrupa ile İslâm dünyasını karşılaştırarak onların sahip olduğu üstün durumun Avrupa’nın iklimi, dini veya topraklar vb. unsurlardan dolayı olmadığını ifade ederek analizine başlar. Batı uygarlığını güçlü kılan şeyin maddî kudret olduğunu, bunun da eğitime, eğitimin de siyasî müesseselere dayandığını savunur. Tüm bunların (güç ve refah) arkasında yatan asıl itici gücünse, siyasî liberalizm iklimindeki adalet ve hürriyete dayalı siyasî kurumların varlığına dayandırmaktadır. Hayreddin Paşa’nın önerileri dönemin devlet ricali için (Yeni Osmanlılar kadar sert değil elbette) hazmedilmesi kolay olmasa da önerileri genel anlamda klasik İslâm siyaset düşüncesi içinde kalarak Avrupa’nın güçlü yanlarından (güçlü siyasî kurumlar, parlamentarizm ve basın özgürlüğü gibi) faydalanmaya yöneliktir. Yani Paşa eserinde açık bir dille, Avrupa’nın siyasî ve sosyal müesseselerinin İslâmî öğretilere aykırı olmadığını ve oradan yararlanılmasında beis olmadığını izah etmeye çalışmaktadır.[21] Dolayısıyla Arayışlar Dönemi için en kapsamlı yol haritası sunan bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı yönetimine karşı daha itidalli bir üslup benimsediği için de 1878’de Sultan II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelip sadrazamlık yapan Tunuslu Hayreddin Paşa (1823-1890), dönemin siyasî ve içtimaî sistemini modernleştirme yönünde etkin roller üstlenmiştir. Abdülhamid’in davetinin ana gayesi Tanzimat sistemini bilen, liyakatli bir devlet adamı bulmaktı. Esasında Padişah bu davetiyle Yeni Osmanlılar ve onların savundukları fikirlerden kurtulmayı ön görüyordu. Abdülhamid’in bu hamlesi çok stratejik bir adımdı. Hem gittikçe yüksek sesle dile getirilen fikirleri yumuşak bir şekilde hayata geçirmek istiyordu, hem de kendisinden adeta nefret eden Yeni Osmanlılardan kurtulacaktı. Her ne kadar Tunuslu Paşa, Yeni Osmanlılardan sayılmasa da yaklaşımı ve bakış açısı üzerinden değerlendirildiğinde Arayışlar Dönemi’nin önemli bir temsilcisi olarak değerlendirmede bir beis olmamalıdır.  Zira Hayreddin Paşa, tıpkı Yeni Osmanlılar gibi İslâm dünyasının çöküş sebeplerini ve bunlara karşı alınacak tedbirlere yönelik çözüm üretme çabasında olmuştur. Müspet baktığı Tanzimat’ı modern devletin zaruri bir neticesi olarak görmektedir. Doğrusu onun projesi genel olarak İslâm devletlerinin yeniden ihya edilmesine yönelik olsa da İslâm dünyasının halifeliğini (koruyuculuğunu) yapması hasebiyle Osmanlı Devleti’ni özellikle önemsediği, buradaki ıslahın halka halka İslâm dünyasına yayılacağının farkındadır. Paşa’nın yaklaşımının, yine Tunuslu olan ilim adamı İbn Haldun’dan esinlenerek geliştirdiği görülmektedir. Paşa, Osmanlı idari sisteminde esaslı değişiklikler (hukukun üstünlüğü, halk, mebus ve âyan meclislerinin güçlendirilmesi, azil endişesi taşımadan memurların güven içinde görev yapmaları vb. konularda) yapmanın gerekli olduğunu savunmuş ve II. Abdülhamit tarafından sadrazamlığa getirilmiştir. Sekiz aylık sadrazamlık görevinde birtakım girişimlerde bulunsa da pek mesafe alamamıştır. Paşanın sadarete getirilmesi başka bir açıdan bakıldığında Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin siyasal hayata etkisini göstermesi açısından önemli. Abdülhamid’in icranın başına Tunuslu birini (dışarıdan) tercih etmesi, aslında Yeni Osmanlı düşünürlerin savunmuş oldukları fikirlerin karşılık bulduğunu da göstermektedir. Belki sonrasında yaygın bir anlayış haline gelen Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyeti kadar örgütlü ve iktidara yakın olmasalar da esasında fikirlerinin etkisini gösterdiğinin bir kanıtıdır. İlaveten, Hayreddin Paşa’nın fikirleri belli yönleriyle Yeni Osmanlıların daha önce sofistike ve sert bir üslupla ifade ettikleri düşüncelerin, daha itidalli ve dolaylı bir dille ifade edilmiş halidir. 

Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin, dolayısıyla arayışın gelişiminde neşriyatın çok önemli etkisi olmuştur. Bilhassa Yeni Osmanlı Düşüncesi’ne dair daha somut ve güvenilir kaynaklara 1867’den sonra yayınlar sayesinde sahip oluyoruz. Bu tarihten sonra sistematik ve (kendi içinde görüş ayrılıklar olsa da) bütüncül bir muhalefet anlayışı ve fikirlerinin neler olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Şüphesiz 1867 tarihi herhangi bir rastlantıyı değil, Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin adeta güçlü bir şekilde yeniden dirildiği ve varlık gösterdiği bir tarihi, yani Avrupa safhasını işaret eder. Bu tarihten itibaren düşüncenin gelişimine seyri açısından çok önemli (belki de seyrini belirleyen en önemli) unsur Mustafa Fâzıl Paşa’nın himayesi olmuştur. Fâzıl Paşa’nın şahsî beklentileri dışında Yeni Osmanlılar hem Avrupa hem de İstanbul süreçlerinde görüşlerini ifade edecek bir mecra keşfetmişlerdir. Bu mecra kendilerinin etkin bir şekilde kullandıkları “kamuoyu” oluşturma çabasıdır. Bilindiği üzere bu isimleri bir araya getiren kaygı Osmanlı devletin tehlike içerisinde olduğu ve buna karşı “bir şeyler” yapılmak istendiğinde İstanbul hükûmeti buna engel olmuştur. Şinâsi’nin delâletiyle keşfettikleri bu yeni mecra, fikirlerini yaymak için çok önemli bir vazife görmüştür. Yeni Osmanlıların Avrupa’ya kaçışları ve buradaki faaliyetleri önemli bir dönemi temsil etmektedir. Burada çıkarmış oldukları gazeteler ile fikirlerini Avrupa baş şehirlerinde yayma imkânı elde ettikleri gibi görüşlerini herhangi bir sansüre maruz kalmadan ve örgütlü bir şekilde rahatlıkla paylaşmışlardır. İstanbul hükûmetine karşı bası yayın araçlarının kullanılması muhalefetin etkili olmasını sağlamıştır. İstanbul hükûmeti böylelikle Yeni Osmanlıların düşüncelerine karşı daha fazla hassasiyet göstermiştir. Bu durum Arayışlar Dönemi’ni farklı bir düzeye taşımıştır. Bu yönde Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin fikrî takibini anlamak açısından Muhbir ve Hürriyet gazetelerinin varlığı önemli olmuştur. Söz konusu gazetelerle sansüre uğramadan kendi görüşlerini hem Avrupa hem de Osmanlı topraklarında rahatlıkla tedavüle sokma imkânı elde etmişlerdir. 

Neyin Arayışı?

Buraya kadar yapılan tartışmalarda çok net bir şekilde iki temel hususun öne çıkmış olması için çabası sarf edilmiştir: anayasalcılık (anayasal bir sistem /devlet) ve parlamenter (temsili) yönetim tartışmaları. Bu iki kavram için 1876 tarihini özellikle vurgulamakta fayda var, zira anayasal düzen ve parlamenter sistem açısından kritik adımlar atılmıştır. O yıl, hem anayasa ilan edilmiş hem de ilk defa meclis açılmıştır. Bu durum 1876 tarihli fermanda “Ferd-i vâhidin veya efrâd-ı kalîlenin tahakküm-i müstebiddânesinden doğabilecek sıkıntıların önlenebilmesi için “kavânîn ve mesâlih-i umûmiyyenin kaide-i meşrûa-i meşrûtiyyete merbutiyeti emr-i sâbitü’l-hayr olduğundan bir meclis-i umûmînin teşkili” şeklinde izah edilmiştir.

Elbette onların tartıştıkları çok önemli başka kavramlar da var, fakat bütüncül bir şekilde bakıldığında sıkça gündeme gelen adalet, egemenlik, temsil, hak, hukukun üstünlüğü (veya kanun hâkimiyeti), vatan, millet, hürriyet, eşitlik, meşrutiyet, biat, icmâ, meşveret, ilerleme ve benzerlerinin tamamı bu iki temel tartışmaya hizmet ettikleri görülebilir.[22] Esasında hem iki temel tartışma hem de çevresindeki kavramların tamamının arka planında yatan arayış, tek kelimeyle “adalet feryadı” olarak özetlenebilir. Zira Osmanlı siyaset düşüncesinin temel ilkelerine baktığımız adaletle birlikte zikredilen liyakat, müşavere ve murakabenin de en nihayetinde adaletin tesisine yönelik olduğu müşahede edilmektedir. Onlar için adaleti tesis edecek olan, Tanzimat ilanıyla çokça vurgulanan ahlâkî ve manevi deformasyonun izale edilmesinden de öte (aynı zamanda onun da sebebi) eğitim alanındaki ve devlet idaresindeki siyasî ve ekonomik ıslahatlardır. Genel olarak devletin kurtuluşunun mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçilmesiyle, özeldeyse anayasa (nizâmât-ı esâsiyye) ve parlamento (şurâ-yı ümmet) ile mümkün olacağını savunmuşlardır. Bunun için yazılarında bir yandan Batı’daki tecrübeyi tahlil ederken diğer yandan oradaki kavramların İslâm tarihindeki örnekleri bulmaya çalışmışlardır.  

Yetki Kullanımı ve Hukukun Üstünlüğü Kapsamında Anayasal Rejimin Gerekliliği 

Tartıştığımız dönemin kavram haritası çıkartılırsa en çok zikredilen ve mütalaa edilen tartışmanın anayasa veya anayasal rejimin zaruriliği (nizâmât-ı esâsiyye) olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Yeni Osmanlı düşünürleri devletin karşılaştığı sorunlar ve birçok yönüyle önemsedikleri Batı dünyasındaki gelişmeler için tetikleyici kuvvetinin de buradan kaynaklandığını düşünmektedir. Yetki kullanımında bağlayıcılığı daha yüksek bir yasanın sınırlamalarına tabi tutan bu anlayış, sadece gücü kısıtlamak ve sınırlamaktan ibaret görmek son derece basit düşünme ameliyesidir. Kaldı ki bilhassa Tanzimat öncesi padişahların yetkileri de sanıldığı gibi sınırsız ve keyfi değildir. Osmanlı Padişahlarının yetki alanları şeriatı ile çerçevelendirilmiştir. İlmiye sınıfının itibarlı olduğu Müslüman bir toplum için bu sınırın pek çok anlamı bulunmaktadır. Dönemin düşünürlerinin sıkça ele aldığı ve yer yer sınırlarının muğlaklığıyla eleştirilen örfî hukukun meşruiyeti, İslâm hukukundan gelmektedir. Dolayısıyla, şer’î hukuka mugayir bir örfî hukuk bulunmamaktadır.

Tanzimat öncesi cari Osmanlı hükümet sisteminde ulemânın yasama, sultanın ve diğer üst düzey yürütme gücüne ve silahlı halkın ise yürütmenin faaliyetlerini denetleyebildiği kabul edilebilir ve mantığa uygun idare anlayışı ihdas edilmişti. Fakat Yeni Osmanlılarca da bu düşünsel miras, günün şartları ve dünyadaki gelişmeler açısından gözden geçirilmesi gerekmekteydi. Modern reformlar çerçevesinde Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, faaliyetleri tartışılmaya açık olmasına rağmen sistemdeki yerini dolduracak bir mekanizma oluşturulamamıştır. Üstelik son birkaç yüzyılda Sultanın da içerisinde yer aldığı idari sistem çokça değişmiş, ülkenin gidişatını takip etme imkânı kalmamıştır. Padişahlık gittikçe sembolik/onay makama dönüşmüş, sadrazamlar/nâzırlar idarede tümüyle ipleri ele geçirmişlerdir. Bu sebeple, Yeni Osmanlılar tevarüs ettikleri hukukun (örfün) hükümdara sağladığı imtiyazı, İslâm’ın temel ilkelerinden hak ve adalet ile düşünülmesi gerektiğini gündeme getirmişlerdir. Netice olarak, Yeni Osmanlı temsilcilerinin savunduklarına bütüncül bir şekilde bakıldığında Osmanlı’daki mutlak idareyi, hazırlanacak anayasa marifetiyle meşrutî idareye dönüştürme çabası içerisinde oldukları anlaşılmaktadır. Bu durum Hürriyet’te şu şekilde ifade edilir:

“(Bizde) şimdi bi’t-tab meclis azasının intihabı halka ait olacak ve herkesin hakk-ı intihâbı bi’t-tab tasdik olunacak. Fransa nizamât-ı esâsiyesinin birinci fırkası bizde kâbil-i icradır. Şeriat ise, bu maddeye hiç münânaat etmez. Gelelim ikinci fırkasına. Bizde a’za kendi mütâlaamca altı sene değil, daha az müddet için intihâb olunmalıdır. Üçüncü madde dahi ayniyle Fransa’da olduğu gibi olacak. Evet, Meclis-i Şûra-yı Devlet’in hazırladığı kanunları Meclis-i Şûra-yı Ümmet tasdik etmelidir ki, kudret-i teşri, kudret-i tenfiz’den ayrılsın. Ve telakki-i Ümmet husule gelsin de icraları meşru olsun. Evet, muvâzene defterini Meclis-i Şûrayı Ümmet tedkik eylemelidir ki, herkesin verdiği paranın nereye gittiğini öğrensin mümkün olduğu kadar eyâdi-i sirkat kesilsin, kabil olduğu mertebe mecrâ-yı isrâfat kapansın… Ahâli intihâb edeceği mebusân vâsıtasiyle efal-i hükümete nezâret etsin. Mahkemeler açık tutulsun. Hâkimler azlden masum bulunsun. Muvâzeneyi mebusân tetkik etsin.”[23]

Yeni Osmanlıların anayasal rejim (ve parlamento) konusundaki ısrarcı tutumlarının arka planında Montesquieu, Rousseau ve Volney gibi isimlerin görüşleri ile Batı’daki uygulamaların önemli etkisi olmuştur. Her ne kadar bu kavramlar İslâm geleneği ve Osmanlı yönetim tecrübesiyle karşılaştırılarak (yer yer karşılığını orada arayarak) müzakere edilse de Batı’daki yönetime dair hayranlık gizlenmemiştir. Yeni Osmanlı Düşüncesi mensupları arasında, söz konusu meselelere en fazla kafa yoran isimlerin başında Nâmık Kemâl gelmekteydi.[24] Örneğin Nâmık Kemâl anayasal düzlemde, Rousseau’yu (ve Locke’u) eleştirip ve diğer seçenekleri gözden geçirdikten sonra Osmanlı’nın Fransa’nın İkinci İmparatorluk anayasasını model olarak benimsemesi gerektiğini savunur. Bilhassa Rousseau’nun bireylerin iradelerinden ayrı ve üstün bir genel irade fikrine katılmamaktadır. Bir cumhuriyet modeli olduğu için Amerika Birleşik Devletleri anayasasını ve aristokrasinin temsili üzerine dayandığı için de Prusya ve İngiliz anayasalarını önermemiştir. Ayrıca onun daha çok Montesquieu’dan esinlenerek önermiş olduğu Fransız modeli şu şekilde işlemektedir. Kanunları hazırlama ve idari uygulamalarda çıkabilecek güçlükleri giderme görevi Devlet Konseyi’ne; konseyce hazırlanacak kanun tekliflerini onaylama/reddetme seçilmiş üyelerden müteşekkil Yasama Organı ve Senato’ya; ve bütçeyi kontrol etme işi Halk Meclisi’ne (Meclis-i Şura-yı Ümmet) bırakılmıştır. Fakat bunların tamamının Padişahın denetiminde olmasının uygun olacağı savunulmuştur; çünkü o, adaleti tesis için İslâm hukuku tarafından tayin edilmiştir (“… vazife-i adaletin icrasına şer’an memurdur”). Nâmık Kemâl ifade etmekte zorlansa da (ki dönemin şartları açısından anlaşılabilir bir durum) önerdiği modelde Sultan da dâhil herkesin bağlayıcı bir anayasayla sınırlandırılması önerilmektedir.[25] Devletin sahip olması gereken yeni anayasasında yer alacak maddelerin hiçbiri İslâm hukukuna mugayir olmaması gerekir. Yeni Osmanlılar, bu minvaldeki gidişatın başlangıcını temsil eden Tanzimat’la gelen hukukun sekülerleştirilmesi yönündeki düzenlemelere de karşı çıkmışlardır. Her ne kadar Batı’dan etkileşim söz konusu olsa da Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin tartıştığı tüm siyasal sistemlerin temel taşını/rengini hâlâ şeriat oluşturmaktadır. Bu konuda tavizsiz bir yaklaşıma sahip olmuşlardır.

Yeni Osmanlılardan farklı bir yerde dursa da Arayışlar Dönemi düşünürleri içerisinde zikrettiğimiz Hayreddin Paşa ise anayasanın olmadığı ülkelerde başarı veya başarısızlığın hükümdarın kişiliğine kalmış bir tesadüf olduğunu, hükümdarın yetkilerini vezirlerle paylaşması gerektiğini düşünmektedir. Meseleyi daha çok ilerleme bağlamında değerlendiren Paşa’ya göre, Avrupa toplumları gibi ilerlemek için hükümdarın yetkileri net bir şekilde sınırlandırılmalıdır. Esasında tüm bu yaklaşımlar, daha önce sultanın yetkilerini sınırlandırmak için atılmış adımları yok saydığı anlamına gelmemektedir. 1839’da Sultan Abdülmecid dönemindeki yarı anayasal nitelikli ferman Gülhâne Hâtt-i Hümâyûnu, hükümdarın sınırlarını tayin etme açısından önemli bir girişimdi. Fakat Hatt’ta oldukça muğlak ifadelerin yer alması dışında metnin padişahı anayasal olarak bağlayan bir yönü bulunmamaktadır. Fermanı, Padişah tarafından tek taraflı olarak ilan edilmiş bir irade beyanı olarak yorumlamak elbette mümkündür. 

Tam da burada Mustafa Fâzıl Paşa’nın 1867’de Abdülaziz’e yazdığı mektup biraz daha anlamlı bir hale gelmektedir. Sultana hitaben yazılan mektup, meşrutiyet reformu talep eden bir içeriğe sahiptir ve devletin çöküşünde meşruti bir mekanizmanın bulunmayışının etkisi mektupta ifade edilmiştir. Paşa, sadece sorunun teşhis etmekle kalmıyor, sistemin tümüyle liberalleştirilmesi cihetindeki teklifi mektubun başkentte yankılanmasına neden olmuştur. Reform önerisi niteliğindeki Fransızca yazılan bu belgenin, basında yer alması dışında Yeni Osmanlılarca tercüme edilip halka dağıtılması, etkisinin tüm Osmanlı coğrafyasında hissedilmesine neden olmuştur. Mardin’e göre mektubun “bomba etkisi” oluşturması da buradan kaynaklanmıştır. Netice olarak mektubun, Türkiye’de meşrutiyet fikrinin yaygınlaşmasına önemli katkıları olmuştur. Mektubun ilgi çekmesinin nedenlerinden biri de İmparatorluğun çöküşünün kaçınılmaz olmadığı, gerekli reformlar yapılması halinde gidişatın toparlanabileceği şeklinde bir yaklaşımı benimsemiş olmasından kaynaklanır. Gülhâne Hâtt-i Hümâyûnu’nda olduğu gibi ahlâkî çöküntüye dikkat çeken Paşa, Hatt-ı Hümâyûn’dan farklı olarak “her gün daha gözle görülür, daha derin ve daha evrensel hale gelen bir ahlâkî dejenerasyonun bizi istila etmesine izin veriyoruz.” derken sorunun esas kaynağının dini düşünceden uzaklaşmadan kaynaklandığı fikrine katılmamaktadır. Islah için Nâmık Kemâl ve diğer Yeni Osmanlılardan farklı olarak (İslâmî ahlâk yerine) laik etiği önermektedir. “Şeriat”ın, siyasî sistemin temel dayanağı olması yönündeki diğer isimlerin fikrine iştirak etmiyordu. Ona göre “Hıristiyan veya Müslüman politika yoktur; bu noktada, sadece hakkaniyetle somutlaşan bir adalet ve politika vardır.” Önerisi genel olarak İslâmî referanstan yoksun, anayasal hürriyet arayışı için liberal bir yaklaşımı ifade eder.[26] Paşanın görünürde eleştirisi Sultan’a yönelik değil, “ikinci derecedeki memurlar”ına yönelikti. Önermiş olduğu anayasa, sultanı yalnızca bir hakkından (hata yapma hakkını) mahrum bırakacaktı. Yoksa anayasal yolda ve ilerlemede hükümdarın önderlik etme düşüncesi Paşa’nın sıcak baktığı bir husustur. Doğrusu düşüncelerindeki tutarsızlıklar da şahsi konumu ve gelecek kaygılarının etkisi olmuştur.

İlk girişimler olması ve zorluklarla karşılaşılmasına rağmen Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin anayasalcılık konusunda mesafe alındığı görülmektedir. Beydilli’ye göre Yeni Osmanlı Düşüncesi’ni çok kısa ömürlü olmasına rağmen unutulmaz kılan da bu yöndeki öncü çabaları olmuştur. 1876 anayasasının ilân edilmesi, II. Abdülhamid’in sıkı idaresine son verilip tekrar anayasanın 1908’de tekrar yürürlüğe girmesi her ne kadar Jön Türkler’in başarısı gibi görülse de ilk muhalif olmaları nedeniyle Yeni Osmanlıların önemli tesiri olmuştur.[27] 

Egemenlik ve Temsil Kavramalrı Etrafında Parlamentarizm Tartışmaları

Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin sıkça tartıştığı konuların bir diğer odağı parlamentarizm veya parlamenter sistem (şûrâ-yı ümmet) etrafından öbeklenmektedir. Anayasa ile sınırlar belirlendikten sonra yetki kullanımındaki temsilin nasıl olacağı Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin yoğun bir şekilde mütalaa ettiği bir husustur. Bu hususta Yeni Osmanlı düşünürlerinin en temel amacı herkesin/erkin yetkilerinin anayasal sınırlarla belirlenmiş parlamenter bir rejim kurmak olduğu sıkça dile getirilmektedir. Osmanlı’nın şartlarını dikkate alarak ve devletin yıkılmaması için monarşiyi gerekli görmüşlerdir. Bunun kuvvetler ayrılığını dikkate alan meşrutî bir parlamenter sistem olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Parlamento’nun önemi İslâm siyaset düşüncesinin en temel kavramlarından olan meşveret sistemiyle alakası bulunmaktadır. Özü itibarıyla farklı görüşlerin yer bulduğu bir anlayışı ifade eden bu kavram Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin ehemmiyet verdiği kavramlardandır. Öyle ki çıkarmış oldukları gazetelerden birinin ismi Meşveret, aslında yaklaşımlarına ve bu kavramın kendileri için ne anlam ifade ettiğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Ayrıca Yeni Osmanlıların çıkardığı Hürriyet gazetesinin sıkça işlediği konuların başında İslâmi esaslara dayalı parlamenter bir sistemin kurulması gelmektedir. Osmanlı’nın eski sisteminde hükümetle Yeniçeriler arasında sürekli sürtüşmelerle ve kan dökülmeye sebep olan sistemin ciddi sorunları olduğunu, dolayısıyla devlet yönetimi (meşru otorite kullanımı) sınırlı sayıdaki iyi nitelikli bir grubun (hükümetin) sorumluluğuna bırakılmalıydı. Hükümet de padişaha değil meclise karşı sorumlu olmalıydı. Seçilmişlerin yardımına da müracaat ederek hükümeti kontrol etmek mümkündü. Yani en temelde savundukları fikir, hükûmet icraatını kontrol edecek gerçek bir işlevi olan bir parlamentonun kurulmasıydı. Dolayısıyla Yeni Osmanlıların Fuad ve Âlî Paşalar ile şahsi çekişmeleri olduğu aşikâr olsa da kendilerine son derece sert bir muhalefet izlemeleri, savunmuş oldukları bu modelden ötürüdür. Gerçekte de tüm iyi niyetlerine rağmen Fuad ve Âlî Paşalar tüm yönetimi sadece şahsi yetenekleriyle saray ve Padişahı “ikna ederek” (hükûmet işleri dışında bırakarak) sürdürüyorlardı ve kendilerini murakabe eden işleyen bir mekanizma olmamıştır.

Yeni Osmanlılar hareketi dini bir referansla şûrâ-yı ümmet olarak addedikleri ve parlamentonun seçimle gelen üyelerinden oluşan Meclis-i Meb‘ûsan’ı savunurken (Nâmık Kemâl’in ifadesiyle “kudret-i teşrii erbab-ı hükümetin elinden almak”), Fuad ve Âlî Paşanın başını çektiği Tanzimat dönemi paşaları genel olarak (Midhat Paşa ve taraftarları hariç) sultanın yetkilerinin sınırlandırılmasını anlamına gelen anayasaya dayalı temsilî bir rejimin devlete fayda sağlamayacağını ve bürokratik reformların sürdürülmesinin zaruretini savunmaktaydı. Yeni Osmanlılar’ın bu konuda ileri sürdükleri temel referans noktası istişarenin önemi ve gerekliliğine vurgu yapan Âl-i İmrân süresindeki (159) “ve şâvirhüm fi’l-emr” ve Şûrâ süresindeki (38) “emruhüm şûrâ beynehüm” ayetleri olmuştur. Nâmık Kemâl Hürriyet’te bu durumu şu şekilde açıklamıştır:

“Bunun içindir ki Şeri’at-ı Ahmediyye “Ve şâvirhüm fi’l-emr” nass-ı sarihi ile usul-i meşvereti emr eder. Bunun içindir ki Avrupa devletleri Meclis-i Şura-yı Ümmet’lerin re’yi ile hareket ederler. Hakikatte hükümet ümmetin hakkıdır. Çünkü hükümet ümmet ile kaimdir. Çünkü hükümete akçe veren ve asker u iktidar veren ümmettir. Demektir ki hükümet ümmet tarafında icra-yı nüfuz ve ahkâma memur hizmetkârdır. Asıl hâkim hey’et-i ümmettir. Her millet ki Allah’ın emrine ve Peygamber’in şer’ine ve kava’id-i ‘akl ü hikmetin cümlesine mugayir olarak hukuk-ı hükümetini aramaz, çektiği belalar kendi kesb-i yeddi olduğundan acıyıp teessüf etmekten başka bir şey denilemez, fakat ileride başına gelecek ‘ukubetler esnasında haline teahhum eden de bulunmaz ve kendi düşen ağlamaz.”[28]

Aynı şekilde Ali Suâvi de anayasal monarşi için usûl-i meşveret kavramını öne çıkarıyor. Yönetim biçimlerini şeriata bağlı olan ve şeriatın sınırını tayin ettiği mertebeye kadar tasarrufta bulunabilen (hükûmet-i mukayyede veya hükûmet-i meşruta) yönetim olarak ikiye ayırır. İslâm hükümetlerinden evvelde hükûmet-i mukayyede niteliğinde olduğunu ve emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker ilkesi çerçevesinde şeriatın dışına çıkılmasının önlendiği belirterek zamanla idarenin mutlak hükümetler şeklini aldığını savunmuştur. Bu durumu sorun olarak gören Suâvi, çözümün şeriata mutabık Avrupa devletlerindekine benzer yetkileri anayasa ile sınırlandırılmış bir idare (usûl-i meşveret) olduğunu savunur.

Tunuslu Hayreddin de parlamento, ona karşı sorumlu hükûmet ve basın özgürlüğünün hayati derece dönemli olduğunu söyler. Oranın İslâm’daki meşveret sistemi fonksiyonunu icra ettiğini ve geçmişteki ulemâ ve âyanın üstlendiği “ehlü’l-hal ve’l-akd” konumu olduğunu iddia eder. Müslümanlar da eski üstünlüklerini tekrar kazanmak istiyorlarsa izleyecekleri (en doğru) yol bellidir. Bilhassa sadaretin, Sultan’ın “noteri” rolünden daha fazla bir yetkiye sahip olması gerektiğini düşünüyordu ve bu yönde (temsil gücünü kullanmaya yönelik) adımlar atılmalıydı. Ona göre, Osmanlı idari sisteminde hukukun üstünlüğü, halkın ve mebuslar ve âyan meclislerinin güçlendirilmesi, azil endişesi taşımadan memurların güven içinde görev yapmaları vb. konularda esaslı değişiklikler yapılmasının gereklidir.

1876’daki Kânûn-ı Esâsî’nin ilân edilmesi sonrasında 1877’e gelindiğine kurulan ilk parlamentoyu, Yeni Osmanlıların yurt içinde ve dışındaki faaliyetlerinin bir sonucu olarak görmek yerinde bir değerlendirilme olacaktır. Ayrıca yeni rejimin fikri altyapısına katkı için gerekli kamuoyunun oluşturulması yönündeki katkıları da kayda değer. Zaten Yeni Osmanlılar hareketinin Hürriyet ve Muhbir gazeteleri dışında bu konunun kamuoyunda pek tartışılmadığı görülmektedir. Yeni Osmanlıların basın yoluyla ifade ettikleri bu görüşleri halka da yansımakta, dolayısıyla yüksek düzeydeki yöneticileri rahatsız etmiştir ve gazeteleri susturmak için süreli süresiz kapatılma durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Osmanlılarda 1876-1922 arasındaki anayasal saltanat döneminin en temel karakteristiği “anayasalı ve meclisli saltanat-hilâfet rejimi” olarak ifade edilmiştir. Nitekim şura ve meşveret hususlarındaki tartışmalar ne Yeni Osmanlılar ne de Kânûn-ı Esâsî ile sonuçlanmamış, sonrasında Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar yoğun bir şekilde devam etmiştir. Netice olarak Türkiye’de parlamenter rejimin oluşumunda ve gelişiminde Yeni Osmanlıların oldukça önemli bir etkisi olmuştur. 

Arayışın Kitleselleşmesi: İslâmcılığın Doğuşu

Yeni Osmanlılarla başlayan arayışın kurumsal ve örgütsel bir niteliğe büründüğü ifade edilmişti. Bu değerlendirme sonraki gelişmelere etkisi açısından önemi için sarf edilmiştir. Söz konusu Yeni Osmanlıların arayışı toplamda beş yıldan az sürmüştür ve zaten sınırlı sayıdaki cemiyet üyelerinden bir kısmı görüşlerinden vazgeçmiş kalanlarsa hem Âlî Paşa’nın ölümü sonrası konjonktürde etkisiz hale getirilmiş sonrasında vefat etmişlerdir. Sonrasında arayış kurumsal olarak Jön Türkler ve belli yönleriyle İttihat ve Terakki Cemiyeti ile devam ettirilmiştir. Fakat arayışın entelektüel bir çaba olarak, artık belli bir cemiyete ihtiyacı kalmamış, düşünce geleneği üzerinden ilerlemiştir. Yeni Osmanlıların başlatmış olduğu İslâm dünyasının Batı’ya kıyasla “geri kalmışlığı” tartışması sonrasında çok daha yoğun ve farklı düşüncelerin çatışmasıyla çok daha sert bir şekilde devam etmiştir. Abdullah Cevdet, Kılıçzâde Hakkı ve Celâl Nûri ve diğerleri çözüm önerisi olarak Batılılaşmanın gerekliliğini savunurken, İslâm’ın esnek olamayan kurallarından ötürü toplumsal gelişmeye mâni olduğu düşüncesine sahip olmuşlardır. İslâmcılık tartışmalarının önde gelen isimlerinden başta Said Halim Paşa, Seyyid Ahmed Han, Muhammed Abduh, Cemaleddin Efganî, Reşîd Rızâ, Mehmet Âkif Ersoy gibi isimlere göreyse, tıpkı Yeni Osmanlılar gibi Müslümanların geri kalmalarının sebebinin din kaynaklı olmadığını iddia ederler. Sorunun esas kaynağı İslâm’ın günümüz koşullarına göre adapte edilememesi ve Müslümanların kadim kültürlerinden uzaklaşmış olmasıdır. Türk düşünce dünyasında arayışın devamı ikinci grubun iddialarıyla, yani İslâmcılık düşüncesi üzerinden sürmüştür.

İslâmcılık tartışmalarıyla birlikte çalışma boyunca ele aldığımız “arayış”ın kitleselleştiğini görürüz ve bu da arayışın düzeyini başka bir boyuta taşımıştır. Yeni Osmanlı Düşüncesi ve İslâmcılık tartışmalarının istikamet arayışları meşruti yönetim, istibdat yönetimi karşıtlığı, dinin ve dinî kaynakların referans olarak kabul edilmesi ve siyasî yönetime karşı muhalif olma gibi konularda benzer olmasına rağmen, zaman (ezmânın tagayyürü) ve konjonktür gereği ele alınan konular ve acil müdahale edilmesi gereken konularda değişiklikler olmuştur. Fakat her iki yaklaşım da İslâm’ın temel kaynaklarından beslenme ve önerilerinde de İslâmi çözüm dışında başka bir teklif sunmazlar. Örneğin Yeni Osmanlıların merkezinde herkes için bağlayıcı olması istenen anayasa ve halkın temsili meselesi gibi konular yer alırken; İslâmcılık tartışmaları daha çok batılılaşma, yabancılaşma, sömürü ve emperyalizmle mücadele, istibdat yönetimi, içtihat vb. konular üzerinden ilerlemiştir.  Bilhassa 1878 Berlin Antlaşması ve 1882 Mısır’ın İngilizler tarafından işgaliyle sömürge meselesi en temel gündem maddeleri arasında yer almıştır. Sömürge güçlerinin işgallerine karşı en büyük tepki İslâmcılar tarafından yapılmıştır. Yine de arayışın tüm İslâm dünyası sathında kitleselleşmesini tetikleyen bir gelişme 1924 yılında yaşanmıştır. Osmanlı Hanedanlığının elinde bulunan hilafetin cumhuriyet Türkiyesince ilgası, Müslümanlar için sembolik de olsa ümmeti ve İslâmi birliğini temsil eden halifenin yokluğu arayışta önemli bir kavşak noktası olmuştur. 1924 sonrasında her İslâm ülkesi kendi arayışını münferit olarak sürdürmüştür. 1928’de Mısır’da kurulan ve birçok Ortadoğu ülkesinde de faaliyet gösteren ilk dinî-siyasî bir teşkilat olan Müslüman Kardeşler Cemiyeti’nin bu tarihten sonra kurulmasının tesadüf olmamıştır. Artık tüm İslâm dünyası, kendi sorunlarını kendilerinin çözmesi gerektiği konusunda bir değerlendirme yapmış ve arayış tüm İslâm alemine yayılmıştır.

XIX. yüzyılın sonu XX. yüzyılın başında ortaya çıkan İslâmcılık tartışmaları, kitleselleşme cihetinde yukarıda ifade ettiğimiz gerekçelerden dolayı günümüzde devasa bir literatüre sahip oluştur. Bu yazı hem İslâmcılık tartışmalarını kuşatamama hem de odak dağılması endişesinden ötürü kapsamlı İslâmcılık tartışmasına teşebbüs etmeyecektir. Günümüzde oluşan bu devasa literatür konuya gösterilen teveccüh olarak okunursa, İslamcılık tartışmasına daha az ihtiyaç duyulacaktır. Yine de arayışın kitleselleşmesi bağlamında değerlendirdiğimiz İslâmcılıktan ne murad ettiğimizi ifade etme zaruretimiz bulunmaktadır.

İslâmcılık kabaca, İslâm dünyasını tehdit eden Batı medeniyetine karşı İslâm’ın ilkelerinin merkezde olduğu modern dünyaya uygun, fikrî bir zeminin inşa edilmesi gerektiği fikrini savunur.[29] Bu ideoloji, özellikle XIX. yüzyılda sömürgeci Avrupalı devletlerin baskısına maruz kalan İslâm dünyasından bir grup düşünürün; eğitim, ilim ve teknoloji alanlarında Batı karşısında “geri kaldıkları” için kendilerini yenileme ihtiyacı hissetmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.  İslâmcılık, Avrupa düşüncesinin temellerinin oturtulduğu pozitivist, materyalist anlayışa karşı İslâm medeniyetinin inanç, değer, gelenek ve göreneklerini muhafaza etmeyi ve bunları geliştirmeyi hedefler.[30] İslâmcılığın öncü isimlerinden, aynı zamanda sadrazamlık yapmış Said Halim Paşa’ya göre İslâmcılık şu şekilde tanımlanmaktadır:[31]

İslâmlaşmak İslâmiyetin inanç, ahlâk, yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak uygulanması demektir. Bu uygulama, o esasların, her vakitte, zaman ve muhitin ihtiyaçlarına en uygun bir şekilde tefsir edilmesinden sonra yapılacaktır… İslâmiyet’in ahlâk ve hayat siyasetine kendini tamamiyle uydurmadıkça, yalnızca Müslüman olduğunu söylemek, insana bir şey kazandırmaz ve hiçbir mutluluk sağlamaz.

Ayrıca Kara’nın İslâmcılık hakkındaki kapsayıcı tanımı İslâmcılığa dair önemli bir çerçeve sunmaktadır: 

İslâmcılık, XIX-XX. yüzyılda, İslâm’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) “yeniden” hayata hakim kılmak ve akılcı bir metodla müslümanları, İslâm dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmî çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir.[32] 

Görüldüğü gibi İslâm dünyasının “geri kalma” nedenlerinin sorgulanması fikri, İslâmcılığın doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu sorgulamanın artarak devam etmesinde ve literatürünün oluşmasında Ernest Renan’ın Sorbonne Üniversitesi’nde 1883’te verdiği İslâm ve Bilim (L’Islamisme et la science) başlıklı konferansta İslâm’ın bilimsel gelişmeye engel olduğu yönündeki iddiaları önemli etken olmuştur. Artık bu tarihten sonra arayış günümüze kadar çok geniş kitlelerin katılımına ve katkısına açık olmuştur.

Sonuç

İnsanın olduğu yerde düşüncede kesinti olmaz, insanın tabiatına aykırıdır bu durum. Dolayısıyla İslâm düşünce gelenekleri açısından XIX. ve XX. yüzyıllara yönelik ifade edilen duraklama, gerileme ve çöküş gibi dönemlendirmeler yanlı bir bakışın ürünüdür. Esasında tüm diğer alanlar için geçerli olan bu durumu biz, İslâm siyaset düşüncesi üzerinden ele aldık. Bilhassa bu yüzyıllara yakından bakıldığında siyaset düşüncesi açısından derinliği hiç de azımsanmayacak ölçüde çok önemli arayışların olduğu göze çarpmaktadır. Erken dönemde ve kurumsal bir hüviyete bürünmesi açısından Arayışlar Dönemi kapsamındaki siyasî mülahazalara dair İslâm dünyasındaki farklı örneklere temas edilse de esas kapsamlı değerlendirmeyi Yeni Osmanlı Düşüncesi üzerinden yaptık. Şüphesiz tüm bu değerlendirmeleri yaparken Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin hayat bulmasını sağlayan iklim, 1800’lerin başından beri yoğun bir şekilde uygulanan modernleşme hamleleri olmuştur. Dolayısıyla bir kurumsallıktan bahsedilmese de esasında arayışın tohumları öngörülmeksizin Tanzimat yöneticileri tarafından atılmıştır. Bilhassa II. Mahmut ve sonrasındaki gelişmelerin Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin oluşumunda önemli tesiri olmuştur. Bu açıdan Yeni Osmanlı Cemiyeti mensuplarının yolunun bir şekilde modern kurumlardan Tercüme Odası’ndan geçmiş olması rastlantı değildir.

Gerek sonrasında ortaya çıkan Jön Türkler gerekse de İslâmcılık tartışmalarına etkisi açısından bakıldığında bu yaklaşımın doğru hatta gerekli olduğu görülmektedir. Arayışın genç ve muhalif temsilcilerinin kendilerine yönelik yoğun bir baskı ve itibarsızlaştırma çabalarına karşı doğru bildikleri fikirlerini paylaşmışlardır. Yönetimin tüm imkânlarına ve engellemelerine rağmen düşüncelerini halka iletecek mecraları oluşturmalarına engel olunamamıştır. Nihayetinde Osmanlı’nın, dolayısıyla İslâm dünyasının geleceği için karar alma süreçlerine dâhil olma isteklerine engel olunamamış, bu yönde ilk defa gazete, dergi gibi basın yolunu aktif bir şekilde kullanarak kamuoyu oluşturmuşlardır.[33] Bu tavır her dönem kendini göstermiş, her zaman tüm engellere rağmen fikirlerini kamusallaştıracakları mecralar üretebilmişlerdir. Ciddi sancılı ve meşakkatli bir süreç yaşanmış olsa da siyasî yönetimler de ilk etapta kendilerinin fikirlerini absürt ve aşırı bulsalar da sonrasında dikkat almak zorunda kalıp bir takım düzenleme yapma zorunluluğu hissetmişlerdir. Dolayısıyla, arayışı anlamlı kılan unsursa Yeni Osmanlılardan başlayıp, Jön Türkler ve İslâmcılık tartışmaları ve bugüne kadar aktif ve süreklilik haline bu tartışmaların izini sürüyor olabilmemizdir. Yani arayışın günümüzde bile devam ediyor olması sürecin hala devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca bu ısrarlılık, ancak bir arayış içerisinde olan kişilerin üstlenebileceği bir sorumluluktur. Savundukları fikirler Yeni Osmanlı Düşüncesi’nin bütünüyle isabetli ve tutarlı olduğu anlamına gelmemektedir. Mensuplarının farklı arka plandan gelmeleri, farklı gelecek tasavvurları nedeniyle birçok konuda farklı düşündükleri görülmüştür. Bu açıdan ilk ve birbirinden çok farklı düşüncelere sahip kişilerden olmanın bütün handikapları süreçte yaşanmış ve bir cemiyet olarak fikri anlamda süreklilikleri sağlanamamıştır. Yine de çözüm konusunda İslâm’ın ve kültürel değerlerin korunması konusunda tavizsiz bir yaklaşım sergilemişlerdir. Bu tavır, anayasal düzenleme ve parlamenter rejim değerlendirmelerinde açık bir şekilde takip edilebilmektedir. Belki de Yeni Osmanlıları bugün konuşuyor olmamız onların fikirlerini takip ettiren bir ardıllarının (birebir fikri takip olmasa da) olmasından ve onların da başarılı olmasından ileri gelmiştir. Dolayısıyla savundukları fikirlerin sonrasında nasıl tartışıldığı önemli bir bahis olarak karşımıza çıkmıştır.

[1] H. İbrahim Üçer, “İslam Düşüncesi Tarihi İçin Bir Dönemlendirme Önerisi”, İslam Düşünce Atlası, C.I. İstanbul: Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., 12-40.

[2] Atlas’ın girişinde editör tarafından Arayışlar Dönemi’ne dair kapsayıcı ve açıklayıcı bilgiler dışında dönemin karakteristik özellikleri ve meseleleri etraflıca açıklandığından bu yazıda buna değinilmemiştir.

[3] Şaban Ali Düzgün, “Seyyid Ahmet Han’da Entelektüalite ve Siyasa”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, 12 (47), (2016): 43-56.

[4] George Farquhar Irving Graham, The Life and Work of Sir Syed Ahmed Khan. Karachi,1979; Halit Eren. “Aligarh”, TDV İslâm Ansiklopedisi. (c.II). Ankara: TDV Yayınları, 1989, 460.

[5] Alıntı Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908. İstanbul, İletişim Yayınları, 1996; Kemal Beydilli, “Yeni Osmanlı Cemiyeti”, TDV İslâm Ansiklopedisi. (c.XLIII). Ankara: TDV Yayınları, 2013, 430-433.

[6] Nevin Yazıcı, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti. Ankara, KB Yayınları, 2002, 59

[7] Enver Koray, Türkiye’nin Çağdaşlaşma Sürecinde Tanzimat. İstanbul, MÜ Yayınları, 1991, 168; Fazlı Arabacı, Yeni Osmanlıların Dini ve Siyasi Görüşleri.  Ankara, Platin Yayınları, 2004.

[8] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, 17-18.

[9] Halil İnalcık, Tanzimat: Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu. İstanbul: Türkiye İş Bankası, 2016, 139-140.

[10] Niyazi Berkes, Türkiyeʼde Çağdaşlaşma. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları (12. baskı), 2008, 288.

[11] Namık Kemal, “Usul-i Meşveret Hakkında Mektuplar-I” (Mektuplar-I), Hürriyet, 14 Eylül 1285.

[12] Yazıcı, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, 55-57.

[13] Rıfaatl Ali Abou-el Haj, Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu, (çev. Oktay Özel ve Canay Şahin). İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları, 200, 16. 

[14] Ebüzziya Tevfik, Yeni Osmanlılar Tarihi. İstanbul, Kervan Kitapçılık, C. 1-2 1973, C. 3 1974.

[15] Alp Eren Topal. Sürgünde Muhalefet: Namık Kemal’in Hürriyet Gazetesi (1868-1869). İstanbul: VakıfBank Kültür Yayınları, 2018, 33.

[16] Sabahattin Nal. “Namık Kemal’in Devlet Kuramı ve Devletin Sürekliliğini Sağlayacak Yönetim Biçimi”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 10: 2, 633-649, 2019, 635.

[17] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908.

[18] Topal, Sürgünde Muhalefet, 33.

[19] Mektubun Türkçe tam metnine Topal. Sürgünde Muhalefet kitabındaki Ek’ten erişilebilir. 

[20] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, 307, 311.

[21] Mardin, 428, 431, 432.

[22] Ayrıca bkz Yusuf Tekin, Meşruiyet ve Meşrutiyet: Yeni Osmanlılarʼda Demokrasi Tartışmaları. İstanbul: Pınar Yayınları, 2020.

[23] Hürriyet, n. 13, 21 Eylül 1868. Hürriyet gazetesine referans verilen alıntılarda Topal. Sürgünde Muhalefet kitabındaki tıpkı basımdan yararlanılmıştır.

[24] Ayrıca bkz Mithat Cemal Kuntay. Namık Kemal: Devrinin İnsanları ve Olayları Arasında, C. 1 1944, C. 2/1 1949, C. 2/2 1956. İstanbul, MEB Yayınları.

[25] Mardin, 344-346, 349.

[26] Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908, 307, 313-314.

[27] Beydilli, “Yeni Osmanlı Cemiyeti”, 430-433.

[28] Hürriyet, n. 24, 7 Aralık 1868.

[29] İlhan Kutluer, “İslamcılık (Düşüncede”, TDV İslâm Ansiklopedisi. (c.XXIII). Ankara: TDV Yayınları, 2001, 65-67.

[30] Mümtaz’er Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu. İstanbul: İletişim Yayınları, 1991.

[31] Mehmet Sait Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, ed. M. Ertuğrul Düzdağ. İstanbul: İz yayıncılık, 1991, 184–85.

[32] İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, 3. baskı, c. I. İstanbul: Kitabevi, 1997, 16.

[33] Yazıcı, Osmanlılık Fikri ve Genç Osmanlılar Cemiyeti, 71.

Arayışlar Döneminde Meydan Okumalar ve Cevaplar

İslâm düşüncesinin inişli çıkışlı uzun safahatında XIX. yüzyıl yeni bir dönemin başlangıcına tekabül eder. 1798’de Fransızların Mısır’a saldırısıyla başlayan süreç, Hint alt kıtasının 1852’de İngilizlerce sömürge haline getirilmesiyle devam etmiş, Kuzey Afrika ülkeleri Fransa ve İtalya’nın işgaline uğramıştır. Kuzeydeki Müslüman hanlıkların bağımsızlık çabaları sonuç vermemiş, Rusların sert politikaları karşısında umutlar büsbütün sönmesin diye Anadolu’ya hicret bir çıkar yol olarak kabul edilmiştir. Tüm bu gidişata dur demesi gereken Hilafet Devleti de hiç iyi durumda değildir. Peş peşe toprak kayıpları yaşayan Osmanlı, kapitülasyon anlaşmalarıyla Batılı emperyalist güçlere birçok ekonomik imtiyazı devretmek zorunda kalmıştır. Birtakım iyileştirme ve yenileşme hamleleriyle ayakta kalmaya çalışmaktadır.

İşgaller, yıkımlar, kayıplar sadece askerî ve siyasî alanda yaşanmamaktadır. Başta pozitivizm olmak üzere çeşitli Aydınlama fikir ve ideolojileri münevver Müslümanlar arasında revaç bulmaktadır. Sömürgecilikle kol kola faaliyet halindeki oryantalizm, fiziken bir ‘hiç’ haline getirilmek için uğraşılan Müslüman dünyaya “siz zaten her halinizle hiçtiniz” mesajını taşımaktadır. Kutsal kitap, nebevi öğretiler, hukuk, bilim, siyaset ve kurumlar üzerinde oluşturulan sistematik şüphelerle özgüvenlerini kaybetmek üzere olan insanların üzerine misyoner teşkilatlarıyla saldırılmakta, Müslümanları devşirmek, bu mümkün olmaz ise zihinlerini köleleştirmek için her türlü plan hayata geçirilmektedir. XX. yüzyılda da tesirleri daha ağır şekilde devam edecek büyük yıkım artık başımızdadır.   

Olup bitenlere karşı koymak, gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek gerekmektedir. İslâm aleminin neredeyse her tarafında eş zamanlı olarak böyle bir gaye ve hedefle ortaya çıkan şahsiyet ve kurumlar, koyuldukları işin icabı ihyâ, ıslâh, tecdîd gibi kavramlarla birlikte anılırlar. İslâmi muhtevası açık olan bu ıstılahlara ilaveten İslâmcılık kavramı aynı gaye için kullanılır. Zira yıkımı durdurmak için ayrıca teklif edilen Batıcılık, Milliyetçilik gibi yol ve yöntemlerden hem kaynağı hem de istikameti ve hedefi bakımından ihya, ıslah ve tecdid gayretlerinin belirgin farklılıkları bulunmakta ve bu gayretler her adımında İslâm’ı referans almayı ilke edinen bir düşünceyi temsil etmektedir. 

Öte taraftan ister istemez kişilere, zamana, mekana, siyasî ve sosyal şartlara göre İslâm’ın bu gayretlerdeki yorum tonları farklılaşacaktır. Öncelikle özeleştirel bir iç arınmayı gerekli görenlerin ileri sürdüğü “esas kaynaklara dönüş”ün mahiyeti başlı başına tartışma konusudur. Gelenekçi ve modern cevaplar bu tartışmada keskin iki tarafa işaret eder. Gerçi iki tarafın arasında farklı mevzi tutanlar da bulunmaktadır. Söz gelimi “ilerlemek için” içtihat zarureti herkesçe dillendirilmekle beraber, söz konusu taraflar bunun sınır ve yöntemleri üzerinde pek anlaşamazlar. Terakki için Batı’dan istifadenin imkanı bu minvalde tarafların tam mutabık kalamadıkları diğer bir konudur. Eğitimde reform, İslâm’a uygun yönetim ve siyaset yapma şeklinin nicelik ve niteliği, tasavvufun manevi eğitimde ne değerde olduğunun tespiti gibi onlarca konu üzerinde beyân-ı fikr eden alim ve mütefekkirlerin aynı hat üzerinde yürüdüklerini söylemek mümkün değildir. İttihad-ı İslâm hedefi belki en ihtilafsız mevzudur. Ayrıntılara inilince bu konuda dahi farklılaşılsa da ümmetin birliği ideali İslâmcılığın olmazsa olmazı kabul edilmektedir.

XIX. yüzyılın ilk yarısında İslâm dünyası emperyalist işgal ile yüz yüzeyken Müslümanların hilafet makamı Osmanlı türlü sorunlarla uğraşmaktadır. Bunlarla baş edebilmek için Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da başlattığı yenileşme hamleleri İstanbul’da yankı bulmuş, 1839’da ilan edilen Tanzimat’la birlikte modernleşmenin önü resmen açılmıştır. Tanzimat öncelikle mali, askeri ve bürokratik reformları öngörmüş olsa da bunun eğitim, kültür ve düşüncede mutlaka karşılığı olacaktır. Tanzimat aydınlarından sayılan Şinasi (ö. 1871), Şemseddin Sami (ö. 1904) gibi isimler Batı’ya öykünür tarzda fikirlerini açıklarken, Ziya Paşa (ö. 1886), Namık Kemal (ö. 1888), Ahmed Midhat (ö. 1912) gibiler daha dengeli bir yol izlemeye çalışmışlardır. Batılı edebi türler olan hikaye, roman ve piyes bu kuşağın kalemiyle Osmanlı’da ürün vermeye başlar. Birçoğu, Batı dillerinden yaptıkları çevirilerle düşüncemizi Aydınlanmacı dünyaya açar. Hepsindeki ortak gaye Osmanlı’nın yaşatılması idealidir. Milliyetçilik ve vatanperverlikleri Osmanlı çatısı kadar geniştir. Diğer taraftan istisnasız hepsi Batı tecrübesini fazlasıyla önemsemektedir. “Medeniyet Avrupa’dadır” fikri baskındır. Fakat Ahmed Midhat ve Namık Kemal gibi isimlerde gördüğümüz şekilde Batı ile Doğu arasında bir bağdaştırmanın mutlaka yapılması gerektiğini söyleyenler çoğunluktadır. Diğer bir deyişle akılları Batı’da, yürekleri Doğu’dadır. Aynı zamanda bunlar edebi kaygılar gütmekten çok, mesajlarının topluma ulaşmasını eserlerinde hedefleyen aydınlardır. Gazete ve dergicilik bunun en etkili vasıtasıdır. Hak, hukuk, millet, hürriyet, müsâvât, meşrutiyet, devlet, vatan gibi kavramları, Aydınlanmacı muhtevalarını kısmen yerlileştirmek suretiyle işleyip yaygınlaştırmaları, düşünce dünyamıza yapmış oldukları en önemli katkıdır. 

XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başları müspet ve menfi yönleriyle Tanzimat tecrübesine değer biçilen yıllardır. İlk meşrutiyet gerçekleşmiş, ikincisine az bir zaman kalmıştır. Genç Osmanlılar ve Jön Türkler’in tarih sahnesindeki rollerinin sonuna gelinmiştir. II. Abdülhamid’in İslâmcı devlet politikasının neticeleri az çok belli olmuştur. Bu minvalde Osmanlı düşüncesinde tarafgirlikler, satırlarda artık daha açık şekilde ifade edilmektedir. Gri alanlar görece azalmıştır. Büyük Osmanlı birliği idealinin tesirini kaybetmesiyle oluşan boşluk Batıcılar ve İslâmcılar tarafından paylaşılır. Aradaki sınır hayli sarihtir. Misalen Tevfik Fikret (ö. 1915) yaşanan her olumsuzluğun arkasında dini görme eğilimindedir. Bu fikrin bariz şekilde yansıdığı Târih-i Kadîm ve Haluk’un Amentüsü şiirlerinde pozitivizm ve hümanizmde karar kılar. 

Mehmet Akif (ö. 1936) ise diğer taraftadır. Akif’e göre meydan okumalara tesirli cevap, Fikret’in Haluk’undan değil, kendisinin Âsım’ından gelecektir. Âsım’ın ahlâkı Kur’ân’dır. O çalışkandır ve Batı medeniyetine açık bir insandır, ama Batı’dan istifadenin sınırlarını bilmektedir: “Bu cihetten, hani hiç yılmasın, oğlum gözünüz – Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz” derken Akif, malum sınırı çizmiş olmaktadır. Şehbenderzâde Ahmed Hilmi (ö. 1914) de aynı temaları işlemiştir. Modernleşmenin yüzü artık elli yıl önceki kadar bulanık değildir. Dine ve millete ters düşmemek kaydıyla ancak modernleşilebilir. Yeni ilm-i akâid adlı eseri ile Şehbenderzâde, Batı menşeli din karşıtı ideolojileri iman mevzûu yapmış, böylece akaid ve kelamda yeni bir çığırın öncüleri arasında yer almıştır. Yeni İlm-i Kelâm denen bu akım, sıfâtullah, halku’l-Kur’ân gibi artık önemini kaybetmiş itikadi konuları gündemden düşürerek, çağın getirdiği inanç problemlerini asıl mevzu haline getiren alim ve münevverlerin ortaya koydukları ortak çabanın adıdır. 

Şüphesiz ortadaki eserler kültür, sanat, terbiye, din ve maneviyat üzerine yazılanlardan ibaret değildir. Siyasî konular gündemin en başında yer almaktadır. Hatta başka her mevzu bir şekilde siyasetle irtibatlı olarak sunulmaktadır. Bu durum düşüncenin mecburi bir siyasallaşma hâlidir. Her problemin aslında İslâm âleminin siyasî bakımdan çöküşüne dayandığı şeklinde hakim bir kanaat mevcuttur. II. Abdülhamid’in İslâmcı politikalarının İslâmcılar arasında büyük memnuniyetsizlik yaratmasının nedeni de bu konuyla ilgilidir. Zira devletin izlediği siyaset, İslâmcı zihnin hak, hukuk, hürriyet ve eşitlik eksenli bütüncül dokusuyla uyumlu değildir. İslâmcılara göre, devletin ayakta tutulması ve düşmanların geriletilmesi gibi pragmatik amaçlar, kalıcı ve ilkeli reformlarla desteklenmezlerse yararlı sonuçlar doğurmazlar. Batı’nın demokrasi ve cumhuriyet tecrübeleri bu hususta İslâmcılar açısından insanlığın hikmet dolu ortak değerleridir. Bir siyaset adamı olarak Tunuslu Hayreddin Paşa’nın (ö. 1890) evvela Tunus’ta icraata geçirdiği, akabinde İstanbul’da denediği siyasî ve bürokratik reformlar gerçekten verimli ve göz kamaştırıcıdır. 

Hayreddin Paşa, “müslüman kalarak” modernleşme idealini siyasette ve devletin işleyişinde müşahhas hale getirmek isteyen bir icra adamıdır. Aynı şekilde daha çok siyaset üzerine konuşup yazan bir aydın ve devlet adamı olarak Said Halim Paşa, (ö. 1921) söz konusu Batı’dan istifade yönteminin sanıldığı kadar basit ve masum olmadığını düşünmektedir. Onun 1920’lerin başında yayımlanan İslâm’da Teşkîlât-ı Siyâsiyye adlı eseri, konusunda İslâm aleminin ilk düşünsel projesi olarak takdim edilir. Said Halim Paşa’yı özgün kılan husus, onun Batılı siyaset kurumlarının İslâm alemi için ne derece elverişli olduğu hususunda ortaya attığı şüphelerdir. Ona göre, Batı’nın kendi ihtiyacı için kendi kültür ve değerlerinden üretmiş olduğu sistem ve kavramların, üzerinde ne kadar tadilat yapılırsa yapılsın, Batı’dakilerden çok farklı değerlere sahip olan İslâm alemi için kullanışlı olmayacağı aşikardır. O halde Müslümanlar kendi dinî ve toplumsal şartlarına uygun ve İslâmî bir muhtevaya sahip olan sistemlerini geliştirip uygulamalıdırlar. İlahî tabiatlı olması hasebiyle bu sistem, Batı toplumları dahil tüm insanlığa faydalı olacak bir keyfiyete sahiptir.

Bahsettiğimiz pây-ı hilâfet merkezli bu düşünce faaliyetleri, aslında İslâm aleminin her yerinde aynı zaman zarfında aynı şartlarda kendini tekrar etmiştir. Cemaleddin Efgânî (ö. 1897) hayatını İslâm birliği ve Müslümanların terakkisi için harcamış bir eylem adamıdır. Pragmatizmi ve fırsatçılığı, aslında tedrici bir uyanışı öngören görüşlerinin daima önüne geçmiştir. Onun teorileri ne yazık ki pratiklerinin kurbanı olmuş ve belki de bu husus Efgânî’yi, ıslahat adımlarını siyasetin tavanından tabana doğru atmayı öngören siyasal İslâmcılığın fikir babası yapmıştır. Talebesi ve dava arkadaşı olan Muhammed Abduh (ö. 1905) ile beraber yaptıkları işler hayli etkileyicidir. Fakat Abduh siyasî koşturmacanın yıpratıcı sonuçlarıyla yüz yüze kalınca, daha esaslı ve kalıcı olduğunu düşündüğü eğitim ve kültür alanına yatırım yapmayı daha doğru ve verimli bulacaktır. Mısır’da Rifâî Tahtâvî’nin (ö.1873) ismi etrafında çok önce başlamış olan yenilikçi hamleleri devam ettiren Abduh, içtihat müessesesinin işlevselleştirilmesi, medrese ve okulların Batılı standartlarda modernize edilmesi, adalet kurumlarının iyileştirilmesi, kadınların toplumda daha çok yer almaları gibi konularda önemli teorik ve pratik açılımlar yapacaktır.

Bu arada Osmanlı Devleti yıkılır, yerine kurulan Mustafa Kemal liderliğindeki cumhuriyet idaresi 1924 yılında hilafeti ilga eder. Yeni devletin ideolojisi İslâmcıların, özellikle de Said Halim Paşa’nın tespit ettiği çizgide şekil almamış, tam aksine pozitivizmi esas alan laisizm çizgisini benimsemiştir. Bu sürece Ziya Gökalp’in (ö. 1924) vurduğu damga gözden kaçmaz. Meydan okumalara bir cevap olarak İslâmlaşma ve muasırlaşmanın yanına Türkleşmeyi de ekleyen Gökalp, İslâmlaşmayı inanç ve ibadet alanına hasretmiş, dinin millî eğitimdeki önemini kabul etmekle birlikte, toplumun idaresinde ve adaletin tesisinde muasır değerlerin esas alınması gerektiğini belirtmiştir. Gökalp’in Türkçülüğü, Batılı çağdaş değerler etrafında yapılanan Türk ulus devletinin en önemli ilham kaynaklarından birisi olmuştur. 

Ortaya çıkan yeni siyasî durum birçok İslâmcı için hayal kırıklığıdır. Mehmet Akif gibi Şeyhulİslâm Mustafa Sabri (ö. 1954) de Türkiye’yi terk etmek zorunda kalır. Kimileri Elmalılı Hamdi (ö. 1942) gibi evlerinde uzleti tercih eder. Said Nursi (ö. 1960) gibi bazı alimler de hem eser telif ederler hem de “yeni neslin imanını kurtarma” gayesiyle siyasî yönü olmayan bir cemaatleşme gayretine girerler. Mustafa Sabri ve Said Nursi, İslâm ile modern arasını bulma girişimlerinde ölçünün kaçtığını düşünen alimlerdendir. Nursi “içtihat gerekli, ama şimdi zamanı değil” derken, söz konusu bağdaştırmanın dinî prensipleri yozlaştırıcı etkisini dile getirmek niyetindedir. Zira zaman kötüdür ve bilgi kıttır; kötü niyetliler ve cahiller bu yolla İslâm’ı içerinden tahrif etmek isteyebilir. Mustafa Sabri ise Mısır’da, Abduh’la sembolleşen modern İslâmcı ekolün karşısına eğitimde usûl-ü kadîm yanlısı muhafazakar ve gelenekçi bir İslâmcı ekolün sözcülüğünü üstlenerek tavrını koyar. Yusuf Nebhânî (ö. 1932), Zâhid Kevserî (ö. 1951), Ahmed Davudoğlu (ö. 1983), Abdülfettah Ebû Ğudde (ö. 1997) bu ekolün diğer tanınmış isimleridir.

Öte yandan, dinî ve siyasî içerikli birçok konuda Abduh’la paralel düşünen Musa Cârullah’ın (ö. 1949) da aralarında olduğu Rusya Cedidcileri, medrese usûlünün klasik eğitim metotlarını (usûlü kadîm) izleyen ulemânın aksine, Batılı eğitim müktesebatından esinlenen reforme edilmiş bir eğitim sistemini (usûlü cedîd) savunmuşlardır. Hint alt kıtasından Muhammed İkbal de (ö. 1938) benzer kaygılara sahiptir. İslâmî düşüncenin sacayaklarından olan klasik kelam ve felsefenin artık günümüze cevap vermediğini düşünmektedir. Tasavvuf da artık işlevini kaybetmiş, kadercilik ve tembelliğin mazereti haline gelmiştir. Mustafa Kemal’in devrimlerini Batı’dan ilham alan yeni bir İslâmî hamle olarak görmüş ve desteklemiş, fakat tümüyle Batı taklitçisi ve yerli değerleri tahrip eder bir hal alınca eleştirmiş, Türkiye’deki sürecin İslâmlaşma ile nihayet bulacağını ümit ederken, bunun tersini görmek onu fazlasıyla üzmüştür. Pakistanlı İkbal’in İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden İhyası adlı eseri Bosnalı Aliya İzzetbegoviç’in (ö. 2003) Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle mütemmem ve mükemmel hale gelir. Bir evrensel din olarak İslâm’ın “Doğu ve Batı” arasında kurduğu eşsiz denge ve bu dengenin sağladığı bütünlük İzzetbegoviç tarafından büyük bir bilgelikle ortaya konur.

Osmanlı’nın yıkılışı ve yerine bir ulus devletin inşası haliyle hilafet meselesini öne çıkartmıştır. Fakat yeni sözler, İslâmî yönetimin nazarî temellerini tartışan eski İslâmcıların sözlerinden bir nebze farklıdır. Şimdi hilafet mevcut değildir ve teorik varsayımlardan ziyade pratik çözümler mühim hale gelmiştir. Efgânî-Abduh ekolünün takipçisi Reşid Rıza’nın (ö. 1935) arayışlarını bu açıdan değerlendirmek gerekir. Milliyetçiliklerin revaçta olduğu bu yıllarda Efgânî’nin peşinden koştuğu evrensel İslâmi birlik idealinin artık pek karşılığı yoktur. Bu yüzden Reşid Rıza için, yeni İslâmi liderliğin en azından Arapların birliğini sağlaması bile takdire şayan olacaktır. Hilafetin 1900’lerin başındaki yılmaz destekçisi ve ümmetçiliğin meşhur ismi Emir Şekib Arslan (ö. 1946) da memleketi Lübnan’ın küçük ufkuyla yetinmek zorunda kalır.

Söz konusu bireysel çabalar arasında fikir ve gayretlerini bir teşkilat çatısı altında somutlaştıran Hasan el-Bennâ (ö. 1949), bu faaliyetiyle XX. yüzyılın belki de en tanınmış İslâmcısı olacaktır. 1928’de temelini attığı İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler), sömürgecilere ve sözde bağımsız ülkelerin müstemleke zihniyetli yöneticilerine karşı başlatılacak cihat hareketini organize edecektir. Mısır’dan başlamak üzere tüm Müslüman halkların tedrici surette ama acilen eğitilip şuurlandırılması, mücadele bilincinin kazandırılması, toplumsal hayatın her yönünü kuşatacak bir örgütlenmenin tesisi, buradan ıstılahtaki tüm manalarıyla bir cihat hareketinin çıkması, nihayetinde İslâm’ın iç ve dış düşmanlarını alt etmek suretiyle İslâmi bir yönetimin kurulması ve tabii ki İslâm birliği Bennâ’nın ve İhvân’ın ütopyasıdır. 

Bennâ samimi bir davet hareketinin tüm bu hedeflere ulaşacağına inanmaktadır. İhlas, sadakat, fedakarlık, takva gibi kavramlar bu yüzden çok önemlidir. Yine bu yüzden cihadın felsefesini yapmamış yahut kurulacak İslâm devletinin şekli ve sistemi üzerinde konuşmak ihtiyacı hissetmemiştir. Nazariyat ile dava heyecanını boğmak istememiştir. Fakat İhvân’ın büyük teorisyeni Seyyid Kutub (ö. 1966) bu boşluğu dolduracak, cihadın metot ve yöntemini Kur’ân kaynaklığında İslâmcılara sunacaktır. Kutub için, mücadelede izlenen yolun netliği oldukça önemlidir. Bu netlik tevhit bilinciyle gerçekleşir ve tevhit öncelikle tüm şeriklerin reddini gerektirir. Bu temeldeki bir tavizsizlik radikal İslâmcı hareketler nezdinde Kutub’u bir fikir ve hareket kutbu haline getirmiştir. Cezayirli fikir ve aksiyon adamı Mâlik b. Nebî’nin (ö. 1973) İslâmcı seleflerinin birçoğunun fikrine uygun biçimde dile getirdiği “istifade edilebilir Batı medeniyeti” mefhumu Kutub için kabul edilebilir değildir. Tefessüh etmiş bir ahlâk, sömüren bir ekonomi ve adaletsiz bir düzen asla bir medeniyete işaret etmez. Kutub’a göre tek medeniyet İslâm’dır ve bu din insanlığın içine düştüğü buhranın yegane çaresidir. 

İhvân-ı Müslimîn kendisini Arap dünyasıyla sınırlandırır. İhvân’ın Güney Asya’daki muadili sayılan Cemaat-i İslâmî’yi faaliyete geçiren Ebü’l-A’lâ Mevdûdî (ö. 1979) aynı zamanda bir siyaset teorisyenidir. Bennâ’da rastlamadığımız teokratik bir devletin şekli ve sistematiği, İslâm anayasasının esasları gibi konular Mevdûdî’nin eserlerinde uzun uzadıya işlenmiştir. Ayetullah Humeynî’nin (ö. 1989) Velâyet-i Fakîh adlı eseri de bir siyaset projesidir. Beklenen Mehdi’nin yokluğunda Şiî müslümanlar için tesisi mümkün olmayan İslâmî devlet, kitabın yazılma sebebi olan bir içtihatla imkanlı hale gelmektedir. Bu açılım aslında Şiî düşüncede bir devrimdir ve bunun neticesi 1979’da İran Devrimi’yle somut hale gelmiştir. Devrimin diğer önemli simaları olan Ayetullah Mutahharî (ö. 1979) ve Ayetullah Beheştî (ö. 1981) İran için cumhurî bir siyasî sistemin İslâmî temellerini döşemişler, milliyetçilik, Marksizm, liberalizm gibi modern ideolojileri sistematik eleştirilere tabi tutmuşlar ve yeni rejimin ideolojik rengini belirlemede Humeyni’ye en büyük desteği sağlamışlardır. 

İhvân, Cemaat-i İslâmî ve İran Devrimi’nin söz konusu liderleri milliyetçi kaygılardan uzak ümmetçi ideallere sahip şahsiyetlerdir. İdealleri ulus devletleri aşacak büyüklüktedir. Türkiye’deki İslâmcılık ise bu devrede henüz millî bağlarıyla birlikte hareket etmektedir. Osmanlı’nın çok renkli İslâmcı düşüncesi bilinen sebeplerle yeni münevverlere tam olarak tevarüs etmemiştir. Bu eksiklikle malul olarak Türkiye İslâmcılığı, Arap, Hint ve Fars dünyasındaki benzer gelişmelerle paralel biçimde kendine özgü İslâmcı düşüncesini inşa etmiştir. Bu düşüncenin mimarlarından birisi olan Nurettin Topçu’yu (ö. 1975) bir muallim filozof olarak tanımlamak isabetli olur. Siyaset alanına girmemeye çalışmış, fikirlerinin aktüelleşmesi için çaba sarf etmemiştir. Necip Fazıl (ö. 1983) ise bu sabrı göstermemiş, mevcut siyasî gündemi çoğunlukla kendi gündemi haline getirmiş yüksek bir edip, fikir ve hareket adamıdır. Büyük şair Sezai Karakoç’la birlikte bu isimler Türkiye İslâmcılığının orjinal düşünce örgüsünde tam merkezde yer alırlar. Baş yapıtları olan İsyan Ahlâkı, İdeolocya Örgüsü ve Diriliş Neslinin Amentüsü, düşünce dünyalarında genç nesillere daima rehberlik etmiş, dava ahlâkı ve mücadele şuuru aşılamış temel eserlerdir.    

Türkiye İslâmcılığı bu münevverlerin etki çeperinde kalmamış, özellikle 1970’lerden sonra Arap, Hint ve Fars İslâmcılarının tercüme eserleriyle kendine mahsus bir sentez üretmiş, bu süreçte milliyetçi bağlarını gevşetip yüzünü daha ümmetçi bir yöne çevirmiştir. Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde etkisi büyük yazarlardan olan Ali Şeriatî (ö. 1977) bir Şiî, Hasan Turâbî (ö. 2016) ise bir Sünnîdir. İkisinin ortak yönü geleneklerini sorgulamada cesur davranmalarıdır. Şeriatî devrime giden İran’da gelenekçi Şiî ulemâ ile paralel hareket etmekte, Türâbî ise gelenekle pek sorunu olmayan İhvân saflarında mücadele etmektedir. Bu aktivist düşünürlerin fazla cüretkar bulunan sorgulamaları, hem Şiî hem de Sünnî kanattaki muhafazakar ve radikal çevrelere alternatif ufuklar açmıştır. Bu bağlamda Râşid Gannûşî’yi de anmak gerekir. Görece otoriter ve mutlakçı bir ideolojik kulvarda yol alan Arap siyasal İslâmcılığı içinde bir fikir ve eylem adamı olarak Gannûşî, çoğulcu İslâmi demokrasi, eşit vatandaşlık, çoğunluğun iktidarı, gayrimüslimlerin hakları gibi konulardaki yorum ve açıklamalarıyla müslüman siyasilerin önüne özgürlükçü ve liberal alternatifler koymuştur.

Modern insanın İslâm’ı anlaması için bu dinin modern şekilde sunulması gerektiğini söyleyen Fazlurrahman (ö. 1988) İslâm modernizminin kurucu ismi sayılır. Seyyid Ahmed Han (ö. 1898), yine Fazlurahman’ın çıktığı Hint kıtasında, bugün modernizm dediğimiz fikirleri aslında bir asır önce seslendirmiştir. Aklın ve tabiat kanunlarının dini nasları anlayıp yorumlamak için yanılmaz ölçütler olduğunu söylemesi ve İslâm hakkındaki görüşlerini bu hükme dayalı olarak açıklaması kendi zamanında ciddi tenkitlerin konusu olmuştur. Ahmed Han ve öncülüğünü yaptığı Kur’âncılık ekolü Kur’ân’ın metnini umumi ve evrensel sayıyor, metnin lafzi anlamlarını güncelleştirerek çağdaş olaylara tatbik ediyordu. Fazlurrahman’a göre ise ilahî metnin anlamı Allah tarafından bir kere ve ilk inişinde kastedilmiştir. Dolayısıyla mana tarihseldir. Bu tenzilin illet, maksat ve ilkeleri keşfedilerek bugüne taşınır ve böylece metne göre değil de bu ilkelere göre çağdaş hükümlere varılır. 

Tarihselcilik adı verilen bu yöntem Fazlurrahman’dan sonra Muhammed Arkoun (ö. 2010), Nasr Hâmid Ebû Zeyd (ö. 2010), Abdülkerim Suruş gibi isimler tarafından geliştirilip ekolleşmiştir. Tarihselci yöntemin mantığı, Kur’ân’ın manası itibarıyla ilahî fakat lafzı itibarıyla Hz. Peygamber’e ait olduğu tezi üzerine oturur. Dolayısıyla lafız beşerî olduğu için değişime açıktır ve modern hayatın gereklerine cevap vermeye müsaittir. Müslüman toplumu modern meydan okumalara dayanaklı hale getirmek niyetiyle ileri sürülen Kur’âncı ve tarihselci yöntemler, gelenekten ciddi sapmalar olarak görülmüş, bu isimlerin birçoğu tekfir edilmiş, ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlar ve fikirlerini savunacakları ilmi ortamı ancak Batı’daki akademik mahfillerde bulabilmişlerdir.  

İslâm düşüncesinin özetlediğimiz XIX. ve XX. yüzyıllardaki serencamı, ilk bakışta bir kaos ve buhran halini çağrıştırabilir. Bununla birlikte göz korkutan bu çeşitlilik ve karşıtlıkların her biri günbegün geliştirilmekte ve sistematik hale dönüşmektedir. Bu durumun bir zenginlik olduğu aşikardır. Daha önce görülmemiş biçimde maruz kaldıkları meydan okuma ve yıkımlar karşısında Müslümanların ürettiği teorik ve pratik cevaplar, bu uzun fetret döneminin ardından beklenen salah ve felah dönemine yapılan çok değerli düşünsel yatırımlardır. 

Arayışlar Döneminde Fıkıh

Fıkıh düşüncesinin modern zamanlarda karşı karşıya kaldığı meydan okumaların ve buna fıkıh âlimlerinin verdiği cevapların ele alınacağı bu yazıda öncelikle fıkıh düşüncesinin fıkıh usûlü (teorik fıkıh) edebiyatı ile sınırlı olmadığını, furu-ı fıkhın (pratik fıkıh edebiyatının) da fıkıh düşüncesinin bir parçası olarak göz önünde tutulması gerektiğini hatırlatâlim. Fıkıh disiplinini kabaca ahlâk, hukuk, siyaset ve iktisat gibi ilimlerle büyük ölçüde irtibatlı bir disiplin olduğunu düşünürsek, modern zamanlarda ahlâk, hukuk, siyaset ve iktisat alanlarında meydana gelen gelişmelerin fıkıh düşüncesi üzerinde tabiatıyla doğrudan bir etkiye sahip olması kaçınılmazdır. “Modern zamanlar” ifadesi ile özelde fıkıh ilminin genelde İslâm ilim geleneğinin (ki buna medreseden hareketle medresi bilgi sistemi diyebiliriz) Batı Avrupa Medeniyetinin bilgi sistemiyle karşılaştığı ve Batılı bilgi anlayışının çok yönlü ve kapsamlı baskısı altında medresi bilgi anlayışının derin bir değişime zorlandığı XIX. yüzyıldan günümüze kadar geçen iki yüzyıldan biraz daha fazla bir zaman dilimini kastediyorum. Bu karşılaşma ya da yüzleşmede medresi bilgi anlayışı alternatif bir başka bilgi anlayışı tarafından yavaş yavaş kenara itilmiş ve nihayetinde büsbütün sistemin merkezinden uzaklaştırılmıştır. XX. yüzyılın ilk çeyreğinde tamamlanan bu büyük değişime bir tepki olarak medresi bilgi kendisini yeniden tanımlamaya girişti ve bunu yeni bilgi anlayışının kurumsal platformunda (lisede ve üniversitede) ve onun izin verdiği sınırlar içinde yapabildi. Alternatif bilgi anlayışı bu sürecin sonunda ana akım bilgi anlayışına dönüşürken İslâm medeniyetinin ana akım bilgi anlayışı böylece marjinalleşerek hemen hemen kaybolma yoluna girdi. Son hilafet devleti olan Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, yerine kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 yılında Hilafeti lağvetmesi ve şeriatı (diyanetin kapsama alanı hariç) tamamıyla kamusal alandan tasfiye etmesi bu marjinalleşme sürecinin en belirgin örneklerinden biridir. Bu model daha sonra tüm İslâm ülkelerine teşmil edilerek kamusal ahlâk, hukuk, siyaset ve iktisadın ve ilgili tüm başka alanlarının din-dışı (seküler) bir perspektifle yeniden yapılandırılması sağlanacaktır. 

Fıkıh sahasında bu gelişmelerin birbiriyle bağlantılı iki ayağı mevcuttur. Fıkıh bilindiği gibi modern öncesi İslâm toplumunun sadece bireysel ve kamusal ahlâkını yönlendiren dini kuralları inceleyen bir ilim dalı değildi; onun kadar önemli bir başka işlevi de hukukun ve yargı sisteminin yönetilmesi göreviydi. Zaten bir toplumun hukuki yapısıyla bireysel ve kamusal ahlâkı arasında sıkı bir irtibat mevcuttur ve bunların birbirleriyle uyumlu olması halinde o toplumda sağlıklı bir normatif düzenden söz edilebilir. Ancak XIX. yüzyıl ve sonrasında İslâm toplumlarında hukuk, siyaset ve iktisatla ahlâkın uyumunda ciddi manada sorunlar ortaya çıkmış ve bugün hala bu sorunların giderilmesi yönünde ciddi bir ilerleme kaydedilememiştir. Şimdi önce hukuk ve siyaset alanında Osmanlı Tanzimat pratiğinde meydana gelen büyük ve köklü yeniden yapılanmalara bakıp ardından bu sürecin fıkhın hem diyani (bireysel ahlâki-dinî) boyutunda ve hem de kanuni (kazai) boyutunda meydana getirdiği değişim ve dönüşümlere göz atacağız. En sonunda da fıkıh düşüncesinin bu yeni gelişmelere karşısında geliştirdiği yeni yöntem arayışlarına ve yeni yaklaşımlarına bakacağız.

Tanzimat ve Sonrasında Osmanlı Hukuk-Siyaset Düzeninde Köklü Değişimler

Tanzimat sürecinde meydana gelen büyük değişimlerin fıkıh alanına yansımalarıyla doğrudan irtibatlı iki hususu öncelikle hatırlamamız gerekir. Bunlardan birisi daha önce başlamış olsa da 1826 yılında ivme kazanan Osmanlı devletinin siyasî kurumsal yapısında görülen büyük dönüşümdür. Osmanlı kamusal/siyasal düzeni, aralarında zaman zaman geçişliliğe  sahip iki ana yapıdan oluşmaktaydı: Örf ve Şeriat, İslâm tarihindeki genel adıyla Siyaset ve Şeriat. Kabaca bugünkü kamu hukuku-özel hukuk ayrımına tekabül eden bu düzende Örf (ya da Kanun) Ehl-i Örfün (Sadrazam da dahil yüksek bürokrasi ya da ulemâ dışındaki askerî sınıfın) alanı kabul edilirken Şeriat ise fukahânın (ulemânın) düzenlemesi üzerine kuruluydu. Buna göre uluslararası hukuk, idari teşkilatlanma, ceza hukuku, maliye ve toprak hukuku ve ulemâ ile medreselerin hiyerarşik düzeni gibi devletin teknik ve kamusal müdahalesini ilgilendiren kurallar kanunnamelerle düzenlenmekteydi. Bu kanunnamelerin yazımı ise başta nişancı olmak üzere yüksek bürokrasi tarafından şekillendirilmekte ve ardından Padişah’ın onayı ile yürürlüğe girmekteydi. Buna karşılık başta özel hukuk olmak üzere furu-ı fıkıh eserlerinin içeriğini teşkil eden kurallar ise şeriatın alanı olarak kabul edilmekteydi. Bu ayrım Osmanlı’ya özel bir terminolojiye sahip olsa da aslında hemen hemen tüm diğer İslâm devletlerinde de benzer bir düzen mevcuttu. İngilizlerin Hindistan’ı işgal edip Babür hükümranlığına son vermesi, aynı şekilde Fransızların Cezayir’i işgal ederek Osmanlı hakimiyetini burada sonlandırması ve benzeri sömürge güçlerin İslâm topraklarında hakimiyet kurması sonucunda söz konusu geleneksel kamusal düzen ciddi bir dönüşüm geçirdi. Tabiatıyla bu değişimler öncelikle kamu otoritesinin idari yapılanmasında kendisini gösterdi. Ardından yeni kamusal düzen adım adım hukuk ve diğer alanlarda da etkisini artırarak geleneksel düzeni tamamıyla ortadan kaldırdı. Devlet teşkilatında Osmanlılar divan sistemi yerine Batıdan öğrendikleri bakanlıklar sistemine geçtiler. Aynı şekilde merkezi ve yerel meclisler kurarak yeni bir siyasi örgütlenme ürettiler. Bu süreçte devlet geleneksel küçük bürokrasiyi terkederek modern devletin devasa bürokrasisini kurmaya girişti. XIX. yüzyıl aynı zamanda bütün dünyada büyük dönüşümlerin yaşandığı bir değişim çağıydı. Modern devletin değişim ihtiyaçlarını kolayca anlayacak ve uygulayacak yeni bir bürokrat (memur) yetiştirilmesi yönünde adımlar bu yüzden atıldı; çünkü geleneksel medrese ve benzeri eğitim kurumlarından mezun olanlar modern devletin ihtiyaçlarını kavramada ve hayata geçirmede zorluklar yaşıyordu. Bu amaçla Osmanlı devleti ve işgal topraklarında da sömürgeci güçler kendileriyle uyumlu bir şekilde çalışacakları insanları yetiştirmek için eğitim meselesini öncelikli bir gündem yaptı. Osmanlılar medreseleri kapatmadılar; aksine medreseler bir tarafta devam ederken yanına yeni bir okul modeli yerleştirdiler: mektep. Mektepleri 1840’larda aslında ilkokuldan üniversiteye kadar planlamışlardı ancak Cevdet Paşa’nın da dediği gibi sadece Rüştiye ve İdadilerde başarılı oldular. Ardından önce tek tek bazı yüksek öğretim okullarını kurdular ve nihayet 1900 yılında bunları Darülfünun çatısı altında birleştirerek üniversiteyi tesis ettiler. Bir devletin eğitime ayırdığı kaynakların bu şekilde ikiye bölünmüş olmasının doğal olarak sorunlar üretmesi kaçınılmazdı. Geleneksel medreselerin vakıfları aracılığıyla finansmanı devam ederken yeni okullar (İdadiler ve Rüştiyeler) Tanzimat bürokrasinin özel ilgisi sayesinde devlet finansmanıyla geliştirildi ve hemen hemen her şehirde açıldı. Ancak kaynakların kıtlığı sebebiyle Tanzimat idarecileri yeni okulların açılmasını sağlamak için medreselerin kaynakları olan vakıf mallarına yöneldiler. Bu durum da medreselerin zayıflamasını ve kaynaklarının yetmemesi sorununu doğurdu. Ayrıca medrese mezunlarının yeni büyük modern bürokrasi aygıtı içinde iş bulma olanakları gittikçe azaldı ve medreselerin alanı daha önce görülmemiş bir tarzda “dinî” alan olarak nitelenmeye başladı. Önceki sistemde tüm bürokrasi medreselerden mezun iken şimdi mektepler bürokrasinin doğal kaynakları oldu. Medreselerin aleyhine alanlarını sürekli genişleten mektepler XX. yüzyılın başına geldiğimizde hukuk alanını da büyük ölçüde medreselerden almaya başladılar.

Hukuk alanındaki gelişmeler aslında şeyhülislâmlık, adliye nezâreti, evkaf nezâreti ve maarif nezâretinin kurulmasıyla başladı. Osmanlı Devleti Karlofça anlaşmasından itibaren yeni bir uluslararası düzen içinde yer almaya başladığı için uluslararası hukukunu da ona göre dönüştürmeye girişmişti. Ardından Tanzimat Fermanı ile anayasal ve idari düzenlemeler yapıldı. Ceza Kanunu da bu sırada Fransız ceza kanunu doğrultusunda şekillendirildi. Konsolosluk Ticaret mahkemelerinin doğurduğu problemler ve Islahat Fermanı’nı etkileyen şartlar Ticaret Kanunu ve yeni bir mahkeme sistemini doğurdu: Nizamiye Mahkemeleri. Bundan sonra geleneksel mahkemeler yavaş yavaş yetki alanları daraltılarak “şer‘i” mahkeme olarak adlandırılmaya başlandı. Tıpkı medreseler şer’î okullara dönerken kadı mahkemeleri de şer’î mahkeme adını aldı. Şer’î kavramı her ne kadar İslâm ilim terminolojisinde karşılığı olan bir adlandırma olsa da zamanla kavram anlam daralmasına uğramış ve şer’î kavramı yeni anlamıyla dini kavramına indirgenmiştir. Bu cumhuriyet dönemine geldiğimizde artık dini olan diyanete, diğer alanlar ise laik devlet aygıtlarına bırakılması ile neticelendi. Dini olanın artık hiçbir şekilde hukuk ve mahkeme ile ya da eğitim sistemi ile irtibatı kalmadı. Gerçi eğitimde 1924 sonrasında sahası ve mezun profili zaten daraltılmış olan medreseler lağvedildi ve yerlerine sanki onların birer uzantısı imiş gibi imam-hatip mektebi ve ilahiyat Fakültesi kuruldu. Ancak bu okullar son derece daraltılmış ‘dini alana’ dönük tasarlansa da uzun ömürlü olamadı. 

Hukuk alanındaki gelişmeler Kanunnamelerin düzenlendiği alanlarla büyük ölçüde örtüştüğü için Osmanlı eliti ve ulemâ tarafından ilk planda Ehl-i Örf’ün örfî alanda bir düzenlemesi olarak yoruldu. Geleneksel düzen ve Şeriatla açık çatışmanın yaşandığı konularda ise “zaruret” kavramına meşrulaştırıcı bir dayanak olarak başvuruldu. Ancak zamanla devletin hukuk yapma yetkisini Meclis-i Tanzimat ve Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye gibi kurumlar eliyle yürütme isteği modern devletin hukuk yapma işini geleneksel fıkıh yöntemine bırakmayacağını gösterdi. Zaten Nizamiye mahkemelerinin kurulmasıyla hukuk kadrolarının yeni düzene ayak uyduracak şekilde eğitilmesi gereği ortaya çıkmıştı. Bu yönde ilk adım 1855’te Muallimhâne-i Nüvvâb (daha sonra Mekteb-i Hukuk ardından Medresetü’l-kudat adını alacaktır) kurulmasıdır. Ardından 1878’te Mekteb-i Hukuk ile bugünkü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin temelleri atılmış oldu. Medrese ile en azından hukuk alanında büyük ölçüde benzer müfredatı içerse de Hukuk Mektebi artık yeni bir perspektifin geliştirildiği bir yer olacaktı. Avrupa hukuk kavram ve müesseselerinden ilhamını alan bu yeni perspektif gittikçe artan oranda Avrupa hukuk terminolojisini ve taksonomisinin Osmanlı hukuk dünyasına aktarılması rolünü oynadı. Bu yüzden tıpkı Avrupa hukuk programlarının arkaplanını/temellerini teşkil etmek üzere müfredatlarında önemli bir yer tutan Roma Hukuku dersleri zamanla Mekteb-i Hukuk programına da dahil edildi. Haliyle bu, hukuk anlayışının köklü bir biçimde dönüşümünü beraberinde getiren gelişmelere zemin hazırlayacaktı. 

Hukuk reformları ya da daha bilinen adıyla Hukuk Resepsiyonu XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devletinin hukuk düzenini adım adım şer’i/fıkhi çizgiden çıkararak Avrupa hukuku çizgisine oturtacaktır. Başlangıçta daha çok kamu hukuku alanını derinden etkileyen ve Ticaret hukuku hariç özel hukuk alanına hemen hemen müdahale etmeyen hukuk resepsiyonu en azından geleneksel Osmanlı özel hukukunu da devlet eliyle ve devlet kurumları aracılığıyla modernleştirmek istiyordu. Fransız Code Civil ya da diğer adıyla Napolyon Kodunun Avrupa’da çok yaygın bir etki yarattığı XIX. yüzyılda Tanzimat aydınları da sömürgeci devletlerin kullandığı Avrupa merkezci diğer kültürleri küçümseyen modernleşme söyleminin etkisi altında Osmanlı Medenî hukukunu kanunlaştırmaya konu etmek istiyorlardı. Hatta Fransa büyükelçisinin etkisiyle bir grup Tanzimat devlet adamı Code Civil’i Türkçeye çevirtmiş ve onu Osmanlı Medenî Kanunu olarak yürürlüğe koymayı düşünmüştü. Ancak Medenî Kanun Osmanlı siyasal yapısında hukukun şeriata bırakılan kısmıyla büyük ölçüde kesiştiği için bu, doğrudan ulemânın yetki alanına müdahale anlamına geliyordu. Bu yüzden de kabul görmedi ama Tanzimat yöneticileri Medenî hukuk alanını kanunlaştırma fikrinde de ısrar ettiler. Nihayet Ahmet Cevdet Paşa’nın girişimiyle fıkhın bir kanun olarak modernleştirilmesi fikri Mecelle’yi doğurmuş oldu. 

Mecelle gerçekten paradoksları içinde barındıran bir gelişmedir; Osmanlı merkez topraklarında yaygın olan Hanefî mezhebine mensup fakihlerin Hanefî mezhep doktrininin o dönemde hakim anlayışına uygun olarak Hanefî furu-ı fıkıh edebiyatına dayanan bir kanundan söz ediyoruz. Fıkıh ilminin kanun fikriyle ne kadar uyuşacağı sorusu bir yana Osmanlı coğrafyasında diğer mezhep mensuplarının da mevcut olduğunu göz önünde bulundurursak Mecelle hukuku ulemânın faaliyet alanından çıkararak devletleştirmekte ve tek bir kanunu tüm imparatorluğa dayatmakta idi. Artık yargıcın hangi mezhebe mensup olduğunun bir önemi kalmıyordu; sadece Padişah fermanıyla yayınlanmış bir kanunu uygulamak durumundaydı. Bu sebeple sanki çok muhafazakar bir hukuk metni gibi dursa da aslında Mecelle geleneksel fıkıh sisteminin mezhepler üzerinden yürüyen yönteminin altını oydu ve fıkhın mezhebî karakteri Mecelle’den sonra kaybolma yoluna girdi. Hanefî mezhebinin fetvahânede mer’i biçimini büyük ölçüde esas alan bir eserin aynı zamanda mezhebi ortadan kaldıran bir etkiye sahip olması gerçekten tarihin cilvelerinden biri olmalıdır. Fıkıh, devletin hukuk ihtiyacını karşılarken hukuk güvenliğini ve öngörülebilirliğini mezhep adını verdiği İslâm medeniyetine özgü bir sistem üzerinden başarmıştı. Şöyle ki, fıkıh mezhebi herhangi bir bölgede hukukun istikrarını sağlayacak bir çerçeve sunuyordu; yani mezhebin yarattığı bir formel rasyonalizm sayesinde hukuk öngörülebilir bir çerçeve sunabiliyor ve yargıç keyfiliğini (kadijustise) ortadan kaldırıyordu. Bu nedenle Mecelle sonrasında olduğu gibi mezheplerin sistematik bir biçimde karıştırılması fikri İslâm hukukçularının geleneksel yapı içinde asla kabul etmeyeceği bir şeydi; çünkü bu içtihat adı altında yargıçlara keyfiliğin kapısını arayabilirdi. Kanun fikri bu nedenle mezhep fikrinin yerini almakta ve ona artık gerek bırakmamaktaydı. Gerçi kanunlaştırma öncesinde fakihler özellikle devletin hukuk düzenlemelerinde zaman zaman başka mezheplerden de yararlanmaktaydılar; ancak prensip olarak fıkıh sistemi kanunlaştırma öncesinde mezhebî karakterini genellikle korumuştu. Kanunlaştırma fıkhın çoğulcu yapısını devlet eliyle tektipleştirme ve adeta bir tekel kurma girişimidir. Batı Avrupa Kanunlaştırma fikrini arkasına alan bu akım geleneksel hukukun modern beklentileri karşılayamadığı söylemini de kullanarak Osmanlı hukuk düzenini dönüştürmeyi başardı. Mecelle basit, çok derin bir fıkıh bilgisi olmayan hukukçuların da anlayıp uygulayabileceği bir kanun olarak düşünüldü. Ama en önemlisi mezhep içindeki hangi görüşlerin kanun olarak yazılacağı sorusuna yeni bir açılım getirdi. Mecelle’ye alınacak kanun tabii ki öncelikle mezhepte şimdiye kadar esas alınan esahh-ı akvâl olacaktı ama bu tek başına yeterli bir kriter olamazdı. İlave olarak diğer bir kriter de ‘çağın ihtiyaçlarına uygun ve insanların işlerini kolaylaştırıcı’ (ihtiyâcât-ı/maslahat-ı asra evfak ve nâsa erfak) şeklinde formüle edildi. Bunun anlamı ekonomik düzenin hızla kapitalistleştiği, yeni iktisadi kurumların ve uygulamaların yaygınlaştığı bir ortamda hukukun bu gelişmelere ayak uydurmasını sağlamaktı. 

Mecelle daha önce yayınlanan Ticaret Kanunu ile uyumlu bir Borçlar Hukuku Kanunu üretti. Ancak İktisadi ve toplumsal gelişmelerin hızı Mecelle’nin çağın beklentilerini karşılama düzeyini hızla eskitmiş ve şimdiye kadar izlenen mezhebî yöntemin bir an önce terk edilmesi yönünde sesler yükselmeye başlamıştı. Cemiyet-i fıkıh adıyla bir grup Osmanlı âlim ve aydını tarafından 1870’lerde kurulan bir sivil yapı bazı Batıcı aydınların bir an önce Fransız Medenî Kanunu’nu ya da daha gelişmiş bir Avrupa Kanunu tercüme ederek Osmanlı Medenî Kanunu haline getirme isteklerine karşı İslâm mezheplerinin ve fukahâ görüşlerinin bütününden yararlanarak kendimize daha uygun bir ideal kanunun oluşturulabileceği fikrini dile getirmeye başladı. Ancak bu fikrin kabul edilmesi öyle kolay olmadı; hatta Şeyhülislâmlık lağvedilinceye kadar bu fikir tam olarak kabul edilmedi. Ama bu arada II. Meşrutiyet aydınlarının ve devlet erkanının baskısıyla Aile Hukuku alanında çağın beklentilerine uygun bir kanunlaştırma yapıldı. 1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnâmesi Mecelle’den sonraki ikinci fıkıh kaynaklı kanunlaştırma girişimidir. Ancak bu ikisi arasındaki fark 50 yıllık zaman aralığından daha fazla bir anlam taşımaktadır. Birincisinde bir mezhebin geleneksel yapısı içinde en uygun görüşün seçilmiş ve bazı durumlarda çağın beklentilerine uygun istisnai tercihlerle mezhebin yerleşik uygulaması dışına çıkılmıştı. Ancak bu istisnalar da genellikle mezhep içinde kalarak yapılmıştı, nadiren başka mezheplere başvurulmuştu. 1917 Kararnâmesi ise çok daha çetin bir soruna çözüm arıyordu: Kadınların evlilikteki statülerini iyileştirmek ve çocuk evliliğinin önünü kapatmak. Bu amaçla mezhepler ve muteber fakihlerin görüşleri arasında serbest bir tercih yöntemi benimsendi ve neticede şöyle bir durum ortaya çıktı: Osmanlı hukukuna göre evlenen bir kadın Ebû Hanîfe’nin görüşüne göre evlilik sözleşmesinde özgür bir taraf olarak yer alabilecek, Ahmed b. Hanbel’in görüşü doğrultusunda evlilik sözleşmesine kendi lehine (mesela kocasının ikinci eş almasını sınırlandırıcı) şartlar koyabilecek, Şâfiî’ye göre nafaka ödemeyen kocasına boşanma davası açabilecek, Malik’e göre şiddetli geçimsizlik gerekçesiyle mahkemeye boşanma başvurusunda bulunabilecekti. Ayrıca çocuk evliliğini yasaklamak için Kararnâme dört mezhep dışına çıkarak adı unutulmuş bir fakih olan İbn Şübrüme’nin görüşüne başvurmuştu. Bu fıkıh tarihinde devrimsel bir değişimi işaret etmektedir; çünkü fıkıh mezheplerinin geçmişte bu şekilde karıştırılması (telfik) fukahânın asla sevmediği ve fıkhi istikrarı bozan bir şey olarak görülmekteydi. Ancak artık Halife’nin fermanı olarak yayınlanan bir kanun metni sayesinde asla geleneksel fıkıh çerçevesinde bir araya getirilemeyecek görüşler bir potada eritilerek çağın kadın ve çocuk hukuku ile ilgili meydan okumalara bir cevap üretme ihtiyacı giderilmiş oldu. Osmanlı Devleti bu Kararnâmeyi Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkarmış, ama bu ancak bir buçuk yıl yürürlükte kalabilmiştir, ama Kararnâme’nin getirdiği yaklaşım daha sonra hemen hemen tüm İslâm ülkelerinde aile hukuku düzenlemelerini etkiledi ve bugün de hala etkisini sürdürmektedir. Bunun fıkıh düşüncesi üzerindeki etkilerine aşağıda yeniden döneceğiz. 

Farklı mezhepler ve fukahâ görüşlerine başvurarak çağa en uygun görüşü oluşturma düşüncesi modernleşme beklentilerini tatmin etmeye dönük bir girişim olarak okunabilir. Hukukun modernleştirilmesi Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Hilafetin ilgası ile birlikte tamamıyla yeni bir safhaya girecektir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nu uyarladıktan sonra fıkhı tarihsel bir olguya dönüştürmeye karar vermiş görünüyor. Gerçi Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen diyanet, yani kişi ile Yaratıcısı arasındaki ilişkiye dair kuralları yönetme yetkisi fıkhın diyani boyutunun yaşaması manasına geliyordu. Ancak fıkıhta diyani boyutun kazai (hukuki) boyuttan ilke olarak ayrılabilmesi genellikle mümkün olmadığı için bu durum hala çözülememiş anomalilere ve normal olmayan gelişmelere yol açmıştır. Bununla birlikte Osmanlı sonrası ortaya çıkan, başta çoğu Arap ulus devletleri olmak üzere pek çok Müslüman ülke sömürge sonrası ulus devlet yapılanmasında fıkhın kısmen hukuk sisteminin bir parçası olarak yaşamasına bazı alanlarda izin verdi. Bu alanlar genellikle aile, vakıf, miras ve benzeri alanlardır. Ayrıca pek çok Arap ülkesinde model alınan Mısır Medenî Kanunu, Mecelle sonrasında ortaya çıkan mezhepler üstü yaklaşımı esas almış ama onunla da yetinmeyerek Fransız Medenî Kanunu ile İslâm hukukunu uzlaştırma girişiminde bulunmuştur. Oldukça iddialı olan bu deneme neticesinde şöyle bir sonuç çıkmıştır: Fransız Medenî Kanunu’nun ana çerçevesi ve maddeleri esas alınarak fukahâ görüşler havuzundan bu çerçeve ve maddelerle en uyumlu olanlardan oluşturulmuş bir Kanun. 

Hasılı yukarıdaki gelişmeler bize fıkıh ilminin İslâm ülkelerinde hukukun dilini, teorik çerçevesini ve ana yapısını oluşturduğu modernleşme öncesi vaziyetten artık oldukça uzaklarda olduğumuzu göstermektedir. Medine’de Hz. Peygamber (sav) tarafından temelleri atılan şeriat düzeni asırlar boyu İslâm ülkelerinde hukuk ilmini yöneten ana ilke iken artık İslâm ülkeleri ve toplumları şeriatın ya tamamen ya da büyük ölçüde yürürlükten çıkarıldığı, dolayısıyla da fıkhın hukuk aygıtını bilgi ve kadro olarak yöneten konumunu kaybettiği bir durumla karşı karşıya kaldılar. İlk kez bir başka medeniyete ait hukuk disiplini İslâm ülkelerinin hukuk sistemini belirlemeye başlayacaktı. Bu aslında İslâm’ın iman ve amel olarak özetlenen mesajından amel boyutunun ciddi anlamda yara alması ve amele (kamusal etik kararlar, hukuk, siyaset ve benzerlerine) ilişkin kuralların toplumsal ve siyasal önemini yitirmesi anlamına geliyordu. Fukahâ, gittikçe kenara itilen ve marjinalleşen ulemâ sınıfının bir parçası olarak İslâm’ın amel boyutunun bu şekilde devre dışı kalmasını hiçbir zaman kabullenmedi, ama değişimin fiili durum yaratması sebebiyle de bunu geri döndürme imkanına da sahip değildi. Siyasetin Batı Avrupa seküler normatif düzenini gittikçe artan oranda tercih etmesi İslâm toplumsal düzenini ilk kez Hz. Peygamber’in Medine’de temelini attığı şeriat fikrinden uzaklaştırmıştır. Ulemâ bu kökten değişim karşısında İslâm’ın mesajını yeniden Müslüman toplumların hayatına hakim kılacak teorik ve pratik çözümler geliştirmeye girişti. Ancak ilk kez ulemâ sınıfı Müslüman toplumların yaşayan pratiğinden, özellikle kamusal pratiklerinden dışlandığı için ürettiği bilginin pratik karşılığı yok denecek düzeye iniyordu. Müslüman toplumların yaşayan pratiklerinden uzak düşmüş, bir başka ifadeyle şeriatın yönettiği normatif düzen ve uygulamaların desteğinden yoksun kalmış bir ilmi etkinlik tabiatıyla yaşanan pratiklerden kopuk, tamamıyla soyut ve fildişi kulelerde üretilmiş bilgilere dönecektir. Zaten yeni kurulan müesseseler de bu olguyu daha da güçlendirip pekiştirecek şekilde tasarlanmıştı. Şeriat eğitimi veren okullar ve bunlardan mezun olan kadrolar devletin ekonomi, siyaset, hukuk ve benzeri bürokratik kurullarında yer almak üzere yetiştirilmiyorlardı. Ancak ulemâ sınıfı buna rağmen İslâm’ın ruhuna uygun ilmi faaliyetini durdurmadı; her şey önceki asırlarda olduğu gibi devam ediyormuşcasına ilmi mesaisine devam etti. Ulemânın, bahusus şeriat uzmanı fukahânın fıkhın her alanında bilgi üretmeye devam ettiğini görüyoruz ki, bu halihazır durumun geçici olduğuna dair çok güçlü bir kanaat beslediklerinin en büyük göstergesidir. 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan yeni seküler ulus devletlerin kurduğu yeni yükseköğretim kurumlarında (akademi, enstitü ve üniversitelerde) dini ilimler ve fıkıh bu yeni olgu çerçevesinde yeniden yazıldı. Türkiye Cumhuriyetinde ancak 1960 sonrasında bu yeniden yazılma başlayacak olsa da diğer İslâm ülkelerinde, özellikle başta Mısır olmak üzere Arap dünyasında İslâmî ilimler 1920’lerden itibaren bu yeni platformlarda şekillendirilmeye başlanmıştı. Ezher Üniversitesi’nin öncülük ettiği bu yeni ilmi faaliyet sayesinde İslâmî ilimlerin tüm branşları yeni üniversite anlayışına göre kendi ilmi literatürünü oluşturdu. Üniversite anlayışı tabiatıyla Batı Avrupa kökenli olup son yüzyıllarda Batı Avrupa’da ortaya çıkan farklı ve yeni bilimselci pozitivist anlayışa dayanıyordu. Bu anlayışın temel özelliklerinden bir kısmını burada hatırlamakta yarar var; zira İslâmî ilimlerin yeniden şekillendirilmesinde bu özelliklerin oldukça derin etkiler bıraktığını görebiliyoruz. 

Bu yeni bilgi anlayışının temelinde ‘modernleşme’ olgusu yatmaktadır. Bu anlayışın ürettiği en önemli çerçevelerden biri tarihin akışını Batı Avrupa merkezli olarak okumasıdır. Buna göre modern dünyaya uyum sağlayamadığı, yeni gelişmeleri göğüsleyecek imkan ve araçlardan yoksun olduğu için geleneksel kurumlar, aydınlanmış bir aklın ürettiği modernleşme olgusu karşısında yok olmaya zaten mahkum olacaktı. Bunu fıkıh ilmine uyguladığımızda, Osmanlı devletinde ve diğer İslâm ülkelerinde mevcut fıkhi normatif çerçevenin Avrupa normatif çerçevesi ve anlayışlarıyla değiştirilmesinin nedeni, fıkıh ilminin bir şekilde çağa ayak uyduramaması olarak belirlenmiştir. Buna bağlı olarak fıkıh tarihi, içtihat ve taklit arasındaki gerilimin tarihine indirgenmiş ve mezhepler taklitçiliğin ve dolayısıyla taassubun ve değişememenin temel faktörü olarak algılanmıştır. Avrupa tarihinin akış hikayesine eklemlenmenin getirdiği önemli varsayımlardan biri de modern öncesi dönemin bu muhafazakar, gelenekçi ve değişime kapalı anlayışının ancak aydınlanmacı bir akılla ve bilimselci-pozitivist bir yaklaşımla bertaraf edilebileceğine inanılmasıdır. Fıkhın tarihinin mezhepler-öncesi, mezhepler ve modern dönem şeklinde neredeyse üç ana döneme ayrılması bu bakış açısının bir ürünü gibidir. Dönemlerin üçe indirgenmesinin nedeni tıpkı Avrupa büyük anlatısında olduğu gibi ideal olan bir dönem arayışı olup bu minvalde müçtehit imamların çağını da içine alan İslâm’ın ilk yüzyılları ideal altın çağ olarak görülmüştür. Bu dönemin ideal çağ olarak değerlendirilmesinin sebebi, bu çağda müçtehitlerin tamamen serbest bir şekilde içtihat ettiği yönündeki inanıştır. Buna mukabil mezhepler dönemi ise içtihadın yavaş yavaş kaybolduğu bir çağ olarak Karanlık Ortaçağları çağrıştıran bir anlatıya konu edilmiştir. Nihayet Uyanış Çağı olan modernleşme dönemi ise aydınlanma çağı olarak tasavvur edilmektedir. Bu son çağ kendisine ideal model olarak serbest içtihat anlayışının hakim olduğu ilk çağları seçmiştir; tıpkı modern Batı hikayesinde Grek Çağı’nın ideal model seçilmesi gibi. Bir başka önemli hususiyet ise modern dönemde fıkıh usûlünün, Kur’ân ve Sünnet’e doğrudan başvurmanın yöntemi olarak tarihteki anlam ve işlevinden çok farklı bir manaya evrilmiş olmasıdır. Aslında bu sonuncusu İslâm anlayışımızın Kur’ân ve Sünnet temelli yeniden bir inşaya konu edilmesi anlamına geliyordu. Fıkıh usûlü tarihte ilk kez sıfırdan Kur’ân ve Sünnet’e yeni bir mana vermek için işlevsel hale getiriliyordu. Nihayet son bir özellik de makasıd fikrinin çok önemli bir öğe olarak öne çıkmasıdır. Buna göre yenilikçi yaklaşımlar, hakim fıkıh anlayışının şeriatın hükümlerinin vazedilme amaçlarını göz ardı ettiğini söyleyerek fıkhın kendisini yenileyebilmesi için şeriatın nihai üst amaçlarını ve bunlara bağlı alt-amaçları tespit etmesi ve hükümleri bu amaçlar ışığında yorumlaması ve oluşturması gerektiğini ısrarla önerdiler. Bundan sonra fıkıh usûlü çalışmalarında mihver konulardan biri haline gelecek olan makasıd düşüncesinin, aslında önceki standart fıkıh usûlü metinlerinde yeterince yer bulmadığı meselesini hatırda tutmakta yarar vardır. 

Bu ilkesel gelişmeler ışığında şimdi Arayışlar Dönemi’nde fıkıh düşüncesinin nasıl değiştiğini ve modernitenin sebep olduğu meydan okumalara İslâm âlimlerinin ne tür cevaplar (fıkha çağdaş yaklaşımlar) ürettikleri meselesine geçebiliriz. Bu minvalde üç temel yaklaşımın öne çıktığı görülüyor: Modernist, muhafazakar ve ıslahçı. Modernist yaklaşım çağdaşlık olarak da adlandırılan Avrupa merkezli yeni dünya görüşü ve pratikleriyle bütünleşmeyi önermektedir. Buna göre modernistler tıpkı Protestan Batıda olduğu gibi dinin ya etkisini tamamen yitireceği ya da sadece öznel bir olgu olarak devam edeceği öngörüsüyle cami ve dine ait özel mekanlar dışında dinin herhangi bir role sahip olmasını reddetmişlerdir. Sekülerleşme bu tavrı en iyi anlatan kavramdır. Bir başka deyişle sekülerleşmenin en ideal şekli bu yaklaşımda tezahür etmiştir. Dolayısıyla şeriatın ibadet, haram-helal gibi diyanetle sınırlı olmak ve yeni kamusal ahlâkla çatışmamak kaydıyla yaşamasına müsaade edilmiş, onun kamusal ahlâk, hukuk, siyaset ve iktisat gibi alanlarda ise asla bir role sahip olamayacağı kabul edilmiştir. Burada şeriat fikrini tam bir reforma tabi tutma isteği belirgindir, yani geleneksel şeriatın Avrupa’dan dünyaya yayılan “çağdaş normatif” düzenle değiştirilmesi önerilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin bu yaklaşımı hayata geçirdiği söylenebilir. Hukuk kurumlarının tamamı bu doğrultuda dönüştürülmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı uhdesinde olmak üzere şeriatin diyani boyutu büyük ölçüde ibka edilerek kazai alanın Avrupa normatif nizamıyla düzenlenmesi bu fikrin bir sonucudur.  Modernist ekolün tek bir bakış açısına indirgenemeyeceği, farklı yaklaşımlar ve yorumları içinde barındırdığı söyleyebiliriz. Belki tek ortak noktası şeriatın, fıkıh ve fıkıh usûlü çerçevesinde sınırlandırılması fikrine karşı çıkmasıdır. Bunun dışında  Avrupa normatif nizamı fikrini kabul etmekle beraber bunun İslâm geleneğiyle kavramsal ve teorik bir ilişkisinin kurulması gerektiğine inananan versiyonları da mevcuttur. Mesela Ziya Gökalp’in fıkıh usûlünü sosyal bilimlerle irtibatlandırma düşüncesinden neşet ettiği anlaşılan “içtimai usûl-i fıkıh” kavramlaştırması buna örnek olarak verilebilir. Cumhuriyet dönemi, ilk reformlar sonrasında bu fikrin etkisiyle bir dizi adımlar atılmasına tanıklık edecektir. Örneğin Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kâmusu’nun İstanbul Hukuk Fakültesi’nce yayınlanması ve Milli Eğitim Bakanlığı İslâm Ansiklopedisi’nin neşri yine bu düşüncenin bir uzantısıdır. Bu fikir İslâm’ı milli kimliğin bir parçası olarak önemsemekte ve İslâm geçmişiyle, dolayısıyla İslâm geleneğiyle bu çerçevede bir irtibat kurmanın gerekliliğini düşünmektedir. Modernist yaklaşımın daha derinlikli bazı yorumları ise İslâmî kaynakları ciddiye alan ve bunların çağdaş beklentilerle uyumlu hale getirilmesi yönünde önerilerde bulunan başka versiyonları ortaya çıkarır. Bu anlayış, İslâm’ı ciddiye alan bir proje olması bakımından ıslahçı yaklaşımla ortak bazı özellikler arz ettiği için aşağıdaki ikinci ana yaklaşım içinde tekrar ele alınacaktır.  

Konumuz olan fıkıh düşüncesinin gelişimine etkisi bakımından daha önemli olan, ıslahçı yaklaşımdır; muhalifleri tarafından ‘İslâmcı yaklaşım’ şeklinde nitelenen bu anlayış aslında İslâm medeniyetinin ahlâk, siyaset ve hukuk çerçevesini yeniden İslâmî kaynaklar temelinde inşa etme hedefi gütmekteydi. Bu anlayış İslâm’ın müslüman toplumun kurucu unsuru olduğuna inanmakta ve tüm düzenlemelerin bu itikatla yapılması fikrini dile getirmektedir. ‘İslâmcı yaklaşımın’ şeriatı itikadi bir ilkenin zorunlu sonucu görmesi fikrinin Kur’ân’ın iman ve amel-i salih arasında kurduğu sıkı irtibattan kaynaklandığında kuşku yoktur. Bütün vahiyler gibi son vahyin de insanın inanç, amel ve vicdanını tashih ve tezkiye etmek üzere gönderildiğine inanan bu yaklaşım üzerinde İslâm’ın başlangıcından itibaren konsensüs oluşmuştur. Bununla birlikte Tanzimat-Islahat fermanlarıyla başlayıp Mecelle ile daha ileri bir aşamaya taşınan ve Hukuk-ı Aile Kararnâmesiyle yeni bir safhaya girerek Türkiye için 1926’da Medenî Kanun’un kabulüyle nihai aşamasına ulaşan süreç, son vahyin belirtilen alanlarda bir norm kaynağı olması fikrini hem teorik hem pratik manada zayıflatmıştır. Benzeri bir sekülerleşme süreci diğer İslâm ülkelerinde de meydana gelmiş, Avrupa Medenî kanunları hemen hemen bütün İslâm ülkelerinde ilgili kanunlara model teşkil etmiştir. İslâm hukukunun biçim değiştirerek bu dönemde aile, miras gibi bazı alanlarda hukuki düzenlemelere kaynaklık etse de aslında genel hukuk düzeni söz konusu olduğunda çoğu İslâm ülkesinde yürürlüğünü yitirdiği bilinmektedir. Şeriatın Müslüman ülkeler için hukuki norm kaynağı olmaktan çıkmasının bu ölçekte ilk kez karşı karşıya kalınan bir durum olması sebebiyle Müslüman âlim ve aydınlar üzerinde travma yaratması tabii bir şeydir. İslâmcı yaklaşımlar bu nedenle büyük ölçüde reaksiyoner ya da acil çözümcü bir tavır içine girmiş ve hilafetin kaldırılması da bu travmatik tavırları daha şedid bir halet-i ruhiyeye sokmuştur. 

Tanzimat ve özellikle de Islahat fermanlarıyla Osmanlı devleti önce uluslararası hukukî normlarda zarurete mebni radikal düzenlemeler yaptı; mesela zimmi statüsünü kaldırdı; yeni mahkemeler kurarak şahitlikte müslim-gayrimüslim eşitliğini getirdi. Ceza hukuku, ticaret hukuku alanları yeni gelişmeler ve ihtiyaçlar doğrultusunda Avrupa hukuk örnekleri çerçevesinde şekillendirildi. Geri kalan Medenî hukuk alanı ise önce Mecelle ve ardından Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’yle ama geleneksel İslâm Osmanlı hukuku çerçevesinde kanunlaştırıldı. 1926 yılında bu son iki alan da Avrupa kökenli seküler bir kanunun yürürlüğe sokulmasıyla şeriattan arındırıldı. Böylece şeriatın normatif ilkeyi temsil ettiği geleneksel Müslüman siyasî-sosyal düzeni Avrupa hukukunun normatif ilke olduğu yeni bir siyasi-toplumsal düzenle değiştirildi. Kısaca Hz. Peygamber’in Medine’de temelini kurduğu Müslüman toplumsal düzeni (şeriat) tarihte ilk kez Müslüman toplumların normatif ilkesi olmaktan tamamen çıkmış oldu. İslâm’ın toplumsal düzenin ilkesi olması gerektiğine inanan ıslahçı yaklaşım, bu durumun yarattığı travmalar ve doğurduğu sorunların çözülmesi yönünde birtakım alternatif yöntemler geliştirmiştir. Bunların bir kısmı fıkhın sınırlarını zaman zaman zorlasa da ana hatlarıyla fıkıh usûlünün çerçevesini çizdiği sınırlar içinde kalarak çözüm üretme yoluna giderken diğer bazı yöntemler fıkhın ve fıkıh usûlünün sınırlarını aşmaktan, hatta bazen o sınırları tamamıyla ortadan kaldırmaktan çekinmemiştir. Bu minvalde yukarıda tasvir edilen modernist yaklaşımın Fıkıh usûlü çerçevesini büyük ölçüde buharlaştıran bir yaklaşım olduğu söylenebilir. 

Islahçı yaklaşımların ilk hareket noktasını fıkıh usûlü ilminin çerçevesini çizdiği delile dayalı kitap-sünnet-içtihat şeklindeki formül teşkil etmiştir. “Delile dayalı yeniden inşa fikri” etrafında gelişen bu yaklaşımların ortak özelliği Kur’ân’ı (ve/ya Sünneti) yeniden bir okumaya tabi tutarak temel kaynakların en doğru manasına ulaşmaya çalışmalarıdır. Bu yeniden okuma ve yeniden anlamlandırma girişimi çağdaş dönemde İslâmî yaklaşım ve okumalarda o kadar başat bir rol oynar ki bu olgunun bir şekilde etkisini taşımayan hemen hemen hiçbir Islahçı yaklaşım yok gibidir. Belki aşağıda kısaca değineceğim muhafazakar gelenekçi yaklaşım bundan en az etkilenendir. Yeniden inşa fikrinin ilk ortaya çıkması Muhammed Abduh ve Reşid Rıza elinde olmuştur. Gerçi modern öncesi dönemde özellikle XVIII. yüzyılda ortaya çıkan hadis temelli yeniden inşa projeleri mevcuttu, ama bu projelerden de istifade eden Abduh-Reşid Rıza çizgisi ortaya çıkana kadar önceki yeniden inşa projeleri İslâm âlimleri arasında çok makes bulamamıştı, çünkü muhtemelen henüz yeni filizlenen fikirlerin kabul edilmesini sağlayacak şartlar oluşmamıştı. Abduh-Reşid Rıza yaklaşımını İslâmî geleneği fıkıh usûlü çerçevesinde ıslah etme projesi olarak niteleyebiliriz. Bazı durumlarda fıkıh usûlünün kabullerini zorlamış olsalar da esasen onlar “Kitab ve Sünnet’e dayalı bir yeniden düşünme” manasında tanımladıkları içtihat kapısını açma fikrini öne çıkardılar. İçtihat kapısının açılması fikri aslında bir yandan fıkıh eğitiminin esasını teşkil eden bir mezhep üzerinden İslâm ahkâmını okuma yaklaşımını değiştirmek manasına geliyordu. Diğer yandan da içtihat kapısının açılması, çağdaş beklentiler karşısında geleneksel fıkıh ve fıkıh usûlünün sorunu çözemediği durumda çağdaş olandan yana tavır alarak bu disiplinlerin sınırları dışına çıkmak anlamını taşıyordu. Reşid Rıza’nın faizle ilgili görüşü buna örnek verilebilir. Birinci manasıyla içtihat İslâm âlimlerinin, özellikle modern fakültelerdeki İslâm eğitiminin ana yaklaşımı haline geldiğini biliyoruz. Yani belirli bir mezhep üzerinden değil de mezhepler/fukahâ görüşleri üzerinden fıkhın okunması, fıkıh usûlünün istediği içtihadi yaklaşım olarak genel kabul görecektir. Çağdaş beklentiler karşısında geçmiş fıkıh görüşlerinden en uygununun tercih edilmesi şeklinde tanımlayabileceğimiz bu yöntem, aslında Reşid Rızadan önce bir grup Osmanlı âlimi/aydını tarafından 1870 tarihli Fıkıh Cemiyeti Nizamnamesinde dile getirilmişti. 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi bu fikrin ilk uygulaması oldu. Daha sonra fıkhın en yaygın kabul edilen yöntemi olacak olan bu yaklaşıma fıkhü’l-mukâren (karşılaştırmalı fıkıh) yaklaşımı adı verilmiştir; bugün de fıkıh öğretimi ve uygulamasında en geçerli yaklaşım budur. Gerek Dünya fıkıh akademilerinin gerekse ülkemizdeki Din İşleri Yüksek Kurulu’nun ana yöntemi de aynı şekilde bu karşılaştırmalı fıkıh yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın karşı karşıya kalınan soruna ilk etapta doyurucu bir çözüm ürettiğinde kuşku yoktur; başarılı olmasında da bu sorun çözücü niteliğinin rol oynadığı açıktır. Ancak bu yaklaşım iki temel sıkıntıya sahiptir; birincisi fıkhü’l-mukâren yöntemi henüz eleştirel bir okumaya tabi tutulmamıştır; bu yöntem, yerini aldığı mezhep temelli fıkhi yaklaşım gibi ciddi bir bilimsel testten geçmemiştir. Diğer tarafttan bu yöntem eklektik seçmecilikle maluldür; dahası seçme kriteri bir öğretiyi yöneten ilkelerden (usûl) çıkarımlar şeklinde olmaktan çok tamamıyla çağın dayatıla beklentilerini karşılamak şeklinde tezahür etmektedir. Nitekim Hukuk-ı Aile Kararnâmesi ve müteakip Ahvâl-i Şahsiyye Kanunları’nda evlilik sözleşmesinde kadının iradesine değer verdiği için Ebû Hanîfe’nin görüşünü, kadına evlilik içinde şart koşma hakkı verdiği için şartlar konusunda İbn Hanbel’in görüşünü, evliliği sona erdirirken kadına mahkemeye başvuru yetkisi vermede en geniş yorumu getirdiği için İmam Malik’in görüşünü, çocuk evliliğini yasaklama imkanı verdiği için de adı unutulmuş bir fakih olan İbn Şübrüme’nin görüşünün esas alınmasında kadına ve çocuk evliliğine yönelik  XX. yüzyılın başlarında değişen bakış açısının etkisi olduğu açıktır. Kanun metnini yazanlar kadına ve çocuk evliliğine bakışta yaşanan bu değişimi ilkesel düzeyde tartışmak ve cesaretle bir içtihat geliştirmek yerine geçmiş fakihlerin “meşru içtihatlarına” sığınmayı ve onlardan bir eklektik çözüm üretmeyi tercih etmişlerdir. Bugün de bu yaklaşım hala en geçerli yöntemdir. Ancak bir “meşru içtihat” bulunamadığı durumda ne yapılacağı, içtihat yönteminin nasıl olacağı sorusu bu yaklaşımda tam olarak cevaplanamamaktadır. Diğer yandan değişimin çok daha hızlandığı XXI. yüzyılda bu tür bir seçmeci yöntemin sorunları çözme kapasitesi daha da zayıflamıştır. Dolayısıyla seçmeci yöntemin başka enstrümanlar geliştirmesi kaçınılmazdır. Burada makasıd ve kavâid-i külliyye ilkelerinin imdada yetiştiği doğrudur, ancak yine de eklektik içtihat yönteminin en temel sorunu modernitenin doğurduğu temel sorunlarla yüzleşecek felsefi ve teorik yüzleşmeleri henüz yapamamış olmasıdır. Kadın ve eşitlik meselesi, ekonomik zorunluluklar, kapitalizm ve faiz, seküler çağın doğurduğu ve dini kamusal alandan çekilmeye zorlayan gelişmeler, gayrimüslim-Müslüman ilişkilerindeki yeni durum, pek çok Kur’ânî emir ve yasakların çağdaş hayatın değerleriyle çatışması gerçeği ve dinin en temel birimi olan ahlâk ilkesinin modern toplumlarda sekülerleşmesi ya da önemini yitirmesi gibi sorunlar hala Müslüman âlimlerin yüzleşemediği ve dolayısıyla hal çaresi bulamadığı meydan okumalardır. Ancak bu şekilde bir felsefi bakış açısıyla sorunlara bakmak ve çözüm önerilerinde bulunmak, İslâmî geleneğin son derece önem verdiği içtihat kavramını yeniden işlevsel hale getirebilir. Şimdiye kadar el-fıkhü’l-mukâren yaklaşımının böyle bir işlev gördüğünü söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla burada en önemli sorun yukarıda sözünü ettiğimiz Şeriatın Müslüman devletlerin hukuk normunu belirleme konumunu kaybetmesiyle İslâm hukukunun merkez İslâm devletlerinde büyük ölçüde okullarda okutulan bir ders olmanın ötesinde bir işleve sahip olmamasıdır. Yukarıda sayılan çatışma alanlarının tümünde aslında devlet ve siyasi elit, ulemâyı bir kenara iterek tercihlerini genellikle çağın beklentilerinden yana kullanmıştır. Hukuk olgusal bir niteliğe sahiptir; hukukî bir sistemin, mahkemelerden kopan ve sadece kitaplarda kalan uygulamalarla gerçek anlamda bir gelişme ve kendini yenileme kabiliyeti olamaz. Devletlerin ana kurumlarının işleyişinde pay sahibi olmayan, sadece bireysel planda ve gönüllülük esasında işleyen bir olguya “hukuk” demek de çok doğru olmaz. Fıkhü’l-mukâren yöntemine dayalı İslâm hukuku eğitimi bu nedenle hayali bir hukuk algısını besleme dışında bir sonuç doğurmamaktadır. Nitekim Arap dünyasındaki hukuk düzenlerinin büyük bölümünde ve ülkemizde hukukun bütün alanlarında, yürürlükteki hukuk olmadığı için İslâm hukuku sanal ve kurgusal bir nitelik arz etmektedir. İslâm hukuku müesseseleri yürürlükteki hukuk model alınarak kurgulansa da hem İslâm hukukuyla ilgilenenlerin adalet aygıtının içinde görev almamış olmaları hem de İslâm hukukunun hukuk fakülteleri yerine İlahiyat fakültelerinde okutuluyor olması İslâm hukuku çalışmalarını ve ürünlerini ciddi manada sorunlu kılmaktadır. Hayrettin Karaman’ın Mukayeseli İslâm Hukuku adlı magnum opusu bu yöntemin ülkemizdeki en iyi örneklerinden birini teşkil eder; sonraki İslâm hukuku kitap, tez ve makalelerinin Karaman’ın yöntemini büyük ölçüde izlediği görülmektedir. Bu çalışmalarda İslâm hukuku diye zaman-üstü, furu-ı fıkıh kitaplarında yer alan bir sanal olgu varsayılır. Farklı mezheplerin, farklı zaman ve coğrafyalarda yazılan fıkıh kitaplarının ve hukukçular adeta bu zaman-üstü sanal hukuku inşa etmek için bir kitapta buluşmuş gibidirler. Burada zamana, mekana, farklı şartlara bağlı olmayan bir ideal İslâm hukuku varsayılmaktadır. Bu ideal farklı zaman ve mekanlardan ve farklı ekollerden fakihlerin bir yorum faaliyeti olarak ele alınmaktadır. Böyle bir tek sanal zaman-mekan üstü bir hukuk varsayımı modern öncesi fıkıh çalışmalarında bile mevcut değildi. Böyle bir varsayım ancak hukukun sanallaştığı, uygulamadan büyük ölçüde ayrıştığı bir dönemde tasavvur edilebilirdi. 

Fıkhu’l-mukâren yönteminin sorunları üzerinde daha fazla şeyler söylenebilir; ancak bu çalışmanın kısıtlı çerçevesinde şimdi diğer yaklaşımlara biraz bakâlim. Fıkhü’l-mukâren yaklaşımı Mısır, Irak, Suriye ve benzeri Arap ülkelerinde, Pakistan, Hindistan, Endonezya, Malezya gibi ülkelerde ve ülkemizde yaygın bir kabüle mazhar olmuştur. Bu yaklaşımdan selefi eğilimleriyle ayrışan fıkhü’l-mukâren yönteminin farklı bir türü de Suudi Arabistan başta olmak üzere körfez Arap ülkelerinde yayılmıştır. “Selefî eğilimli fıkhü’l-mukâren yaklaşımı” olarak adlandırabileceğimiz bu yöntem, tarihteki Ehl-i hadisin, İbn Teymiye, İbn Hazm ve İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye’den ilham aldığını söylese de esasen XVIII. yüzyılda Muhammed İbn Abdülvehhâb tarafından başlatılan yeni bir selefi bakış açısından doğmuştur. Vehhâbî-selefîlik ile diğer selefîlik yaklaşımlarının en önemli özelliği hadis metinlerini fıkıh inşasında öne çıkarmış olmaları ve hadislerin sahihliği tartışmasıyla fıkhi ihtilafları çözebileceğini iddia etmeleridir. Aslından XVIII. yüzyılda ve sonrasında sadece İbn Abdülvehhâb değil daha pek çok önemli ve etkili isim, hadislere dayalı ıslah projeleri önermişlerdi. Şah Veliyyullah, Şevkânî, Senûsî gibi âlimler benzer şekilde hadisleri öne çıkaran bir yaklaşımı dile getirmişlerdi. Abduh-Reşid Rıza çizgisi ve ardından üniversitelerde kurulan İslâm yüksek öğretim kurumlarındaki fıkıh anlayışı üzerinde de sahih hadis temelli yeniden inşa düşüncesi etkili olmuştu. Ancak Seyyid Sabık, Elbanî, İbn Ebî Useymin, Bin Baz ve benzerlerinin öncülük ettiği selefi fıkhü’l-mukâren yaklaşımı, hadise olan vurgusuyla İslâm fıkıh geleneğinin başka tüm ürünlerini önemsizleştirmiş, mezheplerin kurucu figürlerinin görüşlerini hadis temelli bir eleştiriye tabi tutmuştur. Bu yaklaşım belki de fıkhın ve diğer ilimlerin tarih içindeki görünümlerini büyük ölçüde bir sapma olarak görmekteydi. Selef-i salihin dönemine dönme önerisiyle püriten bir İslâm önerisinde bulunmaktaydı; bu önerinin de ancak hadis ehlinin ortaya koyduğu mirasın hadis külliyatı aracılığıyla başarılabileceğine inanıyordu. Mezheplerin ve fakihlerin görüşlerine belirli ölçüde prim verse ve furu-ı fıkıh kitaplarını da hadis külliyatına eklemiş olsalar bile aslında bu ikinciler ancak hadis külliyatına ve rivayetlere değer verdikleri ölçüde değerliydiler ve onların içinde esasen aranan da bu rivayetler olmuştur. 

Delile dayalı fıkıh yönteminin çok daha belirgin olduğu selefi fıkhü’l-mukâren yaklaşımı Kitap-Sünnet-içtihat formülünü doğal olarak benimsemiştir. Ancak bu yaklaşıma sahip olanların deliller arasında sahih hadise özel bir yer verdikleri ve diğer delilleri sahih hadis çerçevesinde anlamlandırdıkları görülür. Bu nedenle onlar klasik fıkıh usûlünün hadislerin haber-i vâhid olduğu fikrini ise bu yüzden pek tercih etmez ve özellikle Ehl-i Re’y’in hadislere yaklaşımından nefret ederler. Fıkhın tarihini sahih dini bilgi hattı üzerinde yürüyen meşru bir yol olarak görmediğinden fıkıh mirasının önemini kavrayamaması bu yaklaşımın en önemli sorunlarından biridir. Bu tutumun fıkıh mezhebini fıkhın bireysel içtihatlarının içinde anlam bulduğu kuramsal ve yöntemsel bir çerçeve olarak görmeyip taklid ve taassup olarak değerlendirmesi özgün bir fıkıh yaklaşımı geliştirmesinin önüne engel teşkil etmektedir. Ayrıca bu problemin belirli oranda önceki daha yaygın fıkhü’l-mukâren yaklaşımında da mevcut bir sorun olduğunu belirtelim. Selefî yaklaşımın diğer önemli bir problemi ise kelâm-felsefe-tasavvuf gibi İslâm’ın nazarî planda geliştirmiş olduğu birikimden fıkhı arındırıp fıkhı adeta şekilsel bir olguya indirgemesidir. Fıkhın felsefî-nazarî arka plandan yoksunlaşması onun tefekküri boyutunun kaybolmasına ve düşünsel fakirlik yaşamasına sebep olmaktadır. Halbuki İslâm’ın modern dönemde karşı karşıya kaldığı temel problemler ve meydan okumalar; insan, toplum, teknoloji, hayat ve tabiat hakkında nazari bir yeniden düşünüş olmaksızın çözülebilecek sorunlar değildir. Fıkhın salt bir şekilsel emir ve yasaktan ibaret olduğu şeklindeki varsayım bırakın modern dönemleri, tarihte bile hiçbir sorunu çözememişti ve bu yaklaşım tarih boyunca o nedenle Müslüman âlimlerin itibar etmediği bir haşviyat olarak değerlendirilmişti. 

Selefi fıkhü’l-mukâren yaklaşımın diğer önemli bir sorunu ise tefekkür ve nazariyattan yoksun olduğu için  içtihat kavramının içeriğini çok basit bir biçimde doldurmasıdır. Bu nedenle söz konusu tutum ya tarihin dışında kalan anlamsız çözümlere varmakta ya da modernitenin dayattığı düşünce ve pratikleri çok kolay bir biçimde benimseyebilmektedir. En gelişmiş teknoloji ve yaşam tarzlarının bu yaklaşım sahiplerinde çok ilkel bir takım pratiklerle yan yana görülmesinin nedeni bu olmalıdır. Bu durumun zaman içerisinde hızlı bir sekülerleşmeyi doğuracağına dair işaretlerin bu yaklaşımın hakim olduğu toplumlarda gittikçe daha fazla görünür hale gelmeye başlaması özellikle dikkat çekmektedir.  Zira İslâm düşüncesinin zengin birikimi yerine bireysel spekülasyonlara dayanan içtihat yaklaşımının içi, eninde sonunda hakim anlayışlar tarafından doldurulacaktır. Ayetleri ve hadisleri okuyup içtihat etmek zamanla modernitenin tüm beklentilerini ayetlerle ve hadislerle meşrulaştıran bir okumaya dönüşebilir. Halbuki sorun çok daha derin felsefi ve düşünsel arayışlar gerektirmektedir ve bunun için İslâm düşünce mirası bize gerekli donanımı sağlayacak araçları barındırmaktadır.

Delili merkeze alarak mekanik bir biçimde hükmü deliden elde etmeye eğilen Fıkhü’l-mukâren yaklaşımın bu özelliğiyle selefi fıkhü’l-mukâren yaklaşıma yol verdiğini ve nihayet bu ikincisinin de başka tür bir selefîliğe yol açtığını söyleyebiliriz. “Kur’ân selefîliği” adını vereceğim bu son selefi yaklaşım önceki yaklaşımlarda da mevcut olan delile dayalı yeniden inşa fikrini mantıki sınırlarına doğru zorlamaktadır. “Delil sadece Kur’ân’dır ve Kur’ân’ın zahiri (literal) okuması bütün sorunları çözecektir” şeklinde özetleyebileceğimiz bu Kur’ân selefîliğinin tarihsel nesebi bulunmamaktadır. Bu, tamamıyla modern dönemin bir icadı gibi durmaktadır. Gerçi bazı Haricî grupların “Kur’ân’da yoksa dinin parçası olamaz” dediklerine dair bazı ifadeler nakledilmekte, ama onların mütevatir sünneti bunun yanına ekledikleri bilinmektedir. Tam olarak ne düşündüklerini, elimize hiçbir eserleri ulaşmadığı için bilemediğimiz bu marjinal grup dışında İslâm tarihinde Kur’ân’ı İslâm’ın tek kaynağı sayan herhangi bir grup veya kişi yoktur; modern “Kur’âncılar” akımı çıkana kadar bu fikre Müslümanlar arasında rastlamıyoruz. Zaten böyle bir akımın ortaya çıkabilmesi için yukarıda açıklandığı gibi şeriatın kamusal alanı düzenleyici vasfı büyük ölçüde devre dışı bırakılmış olması gerekiyordu. Şeriatın kamusal alanı yeniden düzenleme vasfını kazanması amacıyla ortaya çıktığı anlaşılan delile dayalı düşünmenin öze, gerçek ve orijinal İslâm’a dönüş fikri olarak tanımlanabilecek selefîliği doğurduğu ve bu fikrin modern İslâm düşüncesinde sürekli daha fazla öze ve gerçek İslâm’a ulaşma tutkusunu tetiklediğini söyleyebiliriz. “Kur’ân İslâm’ı” bu fikrin en üst düzeyde ifadesi gibi durmaktadır. Hristiyan ve Yahudi öze dönüş fikirlerinde olduğu gibi bu yaklaşım “Kutsal Metnin” kurucu ve başat olma özelliğini tarih boyunca oluşan yorumların otoritesini sarsmak için kullanmaktadır. Geleneğin gücünü sarsmak amacıyla ortaya çıkmış olsa da kutsal metnin bu şekilde yorumlanması, bir yandan bu fikir sahiplerine bir alan açarken diğer yandan da yeni yorumların hakim batı kültürünün etkisinde şekillenmesi sonucunu doğurmaktadır. İslâm’ın doğuşundan günümüze kadar gelişen tüm yorumlarını  yük gören ve ilmi miras bagajından kurtulmakla övünen Kur’ân selefîliği bu haliyle köksüz bir yorum olmakla kalmamakta, daha garibi ilmi mirasla irtibatını koparmasının bindiği dalı kesmek anlamına geldiğini fark edememektedir. Bu fark edememe olgusu aslında Kur’ân selefîliğinin kuramsal, yöntemsel, kısaca bilimsel bir derinlik taşımamasının tabii bir sonucudur; bu haliyle o, önceki iki tür selefîlikten daha tutarsız bir yaklaşımı temsil etmektedir.

Modern İslâm düşüncesinde sık karşılaştığımız “çağın gereği” argümanının yol verdiği “çağdaşçı” yaklaşımların da aynı şekilde fıkıh usûlünün delilini esas alarak İslâm düşünce ve pratiğini yeniden kurmaya yöneldiklerini görüyoruz. Muhammed Abduh’tan Fazlurrahman’a bu yaklaşım sahipleri de Kur’ân-Sünnet’in ya da sadece Kur’ân’ın yeniden okunmasını önermektedirler. Bu yönüyle, yani Kur’ân ayetlerini ve hadisleri yeniden inşanın araçları gibi kullanma yöntemine bağlılığıyla söz konusu tutum yukarıdaki selefi akımlarla ortak özellikler göstermektedir. Ancak yine fıkıh geleneğinden, bahusus fıkıh usûlünden devşirdikleri bir kavram ve bu kavrama getirdikleri bütünüyle yeni yorum onları diğer Islahçı anlayışlardan ayıran en önemli özellikleridir. Bu makasıd kavramıdır; yani Kur’ân ve Sünnet’in ana amaç ve ilkelerini Kur’ân’ın ve hadislerin zahirini iptal etmek için kullanma yaklaşımıdır. Bu yaklaşım Batı medeniyetinin insanlığı ulaştırdığı düşünce ve pratikleri idealize etmekte, onları bir nevi insanlığın medeniyette geldiği son nokta olarak tebcil etmektedir. Batı düşüncesinin insan otonomisini, dolayısıyla cinselliği, insan onurunu ve insan haklarını, kadın erkek eşitliğini, dinlerin ve din mensuplarının eşitliğini, ekonomik büyüme ahlâkını, dolayısıyla faizli ekonomik modeli ve modernite ile insanlığın hayatına girmiş yeni durumları adeta en geçerli ölçüler ve fikirler olarak görme eğilimi taşıyan bu yaklaşım aslında modernitenin dayatmalarını kaçınılamaz bir değişim olarak görmekte ve bunları çoğunlukla sorgulamamaktadır. Bu sebeple yine delile dayalı bir yaklaşımla Kur’ân’ı ve Sünnet’i  (ya da sadece Kur’ân’ı) okuyarak orada söylenenleri değil de ‘gerçek manası’ olduğunu iddia ettikleri makasıdını esas almaktadırlar. Fıkıh usûlünün de önemsediği makasıd kavramına, bu yaklaşım sahipleri fıkıh usûlündeki ortaya çıkış mantığından tamamen farklı bir mana vermekte ve buna bağlı farklı bir işlev yüklemektedirler. Kuran ve Sünnette söylenenlerin yerelle ve örfi olanla sıkı bir bağlantısı olduğunu vurgulamakta o kadar ileri gidilmektedir ki adeta her şey amaçlara indirgenmekte ve bu da ibadetten helal harama İslâm’ın temel ahkâmı bir yüksek maksadın yerel ve tarihsel görünümleri olarak önemsizleştirmektedir. Bu yaklaşım sahiplerinin; içkinin, domuz etinin, zinanın ve benzeri haramların ya da namazın, haccın ve benzeri farzların da neden yerel/tarihsel olmadığı sorusunu tutarlı bir şekilde cevaplayamadıkları görülmektedir. Eğer İslâm ahkâmı tarihsel ise İslâm’ın son din ve son ilahi mesaj olduğu fikrinin de bir önemi kalmamakta ve dolayısıyla İslâm ümmetinin İslâm’ın altıncı şartı olarak saydığı cihad da anlamını yitirmektedir; kısaca İslâm anlamını yitirmekte, vahyin manası kalmamaktadır. Müslümanın artık son mesajı insanlığa tebliğ etmek için bir sahabi heyecanıyla mücadele etmesi, çaba ve gayret içinde olmasına gerek yoktur. Kelâmcı ve usûlcülerin bu meseleyi özellikle Mu’tezile ile tartışmalarda gündeme getirdikleri ve Kur’ân ve Sünnet’in zahirini koruma ve ona bir halel gelmesini önleme konusunda özellikle ısrar ettiklerini hatırda tutâlim. Fazlurrahman muhtemelen bu sorunu gördüğü için zahirin yerine makasıdı nasıl ikame edeceğine dair bir yöntem geliştirmeye çalışmıştır. Bu minvalde o, Kur’ân’ın ana konuları adını verdiği bir dizi kavramı esas alarak bu riskin aşılabileceğini düşünmüştür. Ancak sonuç eğer her zaman var olanı, “çağdaş” olanı meşrulaştırmaya çıkıyorsa, İslâm’ın ya da Kur’ân’ın ilkelerinin var olmasına neden ihtiyaç olsun? Böyle bir yorum aslında Şeriatın kıyamete kadar baki kalacağı ve İslâm ümmetinin insanlığın şahidi olacağı fikrinden vaz geçmeyi önermektedir. Bunun tıpkı Kur’ân selefîliği ve genel selefîlik gibi bir taraftan vahyi önemsediği izlenimi verse de sonuçta vahyi anlamsızlaştıran bir neticeyi doğuracağını tahmin etmek zor değildir. Öte yandan  bu yaklaşım, diğer delile dayalı yaklaşımlar gibi, aslında moderniteyle birlikte gelen bir olguyu, yani dinlerin kutsal metinlerini radikal bir biçimde yeniden ele alıp onu mümkün olduğunca açık bir okumaya tabi kılma durumunu ortaya çıkarmaktadır. Görünüşte kutsal metni zahiren veya maksatları itibariyle yücelten ama gerçekte modern olanın kutsal metni belirlediği ve anlamını reforme ettiği bir dini yorum çerçevesi önermektedir. Bu durum Hristiyanlık ve Yahudilikte yaşanan protestanlaşma olgusunun İslâm’da da yaşanmaya başladığını göstermektedir. Selefîlik ve Kur’ân selefîliği bunu inkâr etse de aslında “Kur’ân ve Sünnet bize yeter!” ya da “Kur’ân bize yeter!” sloganının Luther’in “Sola Scriptura”sından bir farkı yoktur. Tarihselcilik ise bunu sadece bir adım öteye taşımakta ve selefi bakış açısını dinin yüce maksatlarını merkeze alan makasıdî anlayışla mezcederek tıpkı Protestan dinî reform sürecinin ileri aşamalarında olduğu gibi şeriatın ilahi emir ve nehiy temelli buyurgan niteliğini buharlaştırıp tabii hukuk düşüncesine benzer bir biçimde ilahi hükümleri beşeri aklın ve sosyal hayatın tasarrufuna maruz bırakmaktadır. Klasik fıkıh usûlü çerçevesinde makasıdî yaklaşım bu sakıncayı bertaraf etmek için şeriatın zahirini ilke haline getirmiş ve böylece ilahi hükümlerin amaç ve ruhunun şeriatın zahirini bertaraf etmek için dayanak yapılması ihtimalini devre dışı bırakmıştı. 

Son olarak muhafazakar ya da gelenekçi olarak nitelenen yaklaşımı ele alacağım. Islahçı ve modernist yaklaşımların aksine muhafazakar yaklaşım, modernleşme öncesi Fıkıh anlayışının hiç bir şey değişmemiş gibi okutulmasına ve okunmasına devam etmektedir. Bunlar sanki Fıkıh, Müslüman devletlerin ve toplumların kamusal ahlâk, siyaset, iktisat ve hukuk pratiklerini yönetmekten çıkmamış gibi davranmaktadırlar. Özellikle fıkhın mezhebî karakterini korumayı kendisine ilke edinen bu anlayış aslında korumacı bir tavrı benimsemiştir. Zira fıkhın Mecelle sonrası dönemde yaşadığı süreç doğal bir evrim değildir; siyasi zaruretlerin dayattığı şartlar yukarıda anlatıldığı gibi fıkhın norm kaynağı olma hüviyetini ortadan kaldırdı. Fıkhın okulu olan medresenin de süreç içinde bu konum kaybından nasibini alması doğaldır. Avrupa hukuki ve ahlâki normlarının ve bunların aktarıldığı kurumların gittikçe artan hükümranlığı fıkhın alanını iyice daraltıp medreseyi de kenara çekilmek zorunda bıraktı. Bu gelişme medreseyi ve onun bilgisinin geçerliliğini iddia eden muhafazakar fıkıh yaklaşımına sahip olan kesimleri savunmacı bir pozisyona iterek fıkıh geleneğini, modern öncesi birikimini korumaya odaklanmak zorunda bırakmıştır. Bu korumacı refleks, muhafazakar kesimlerin modernite ile gelen her şeye kuşkuyla bakmasına ve ortaya çıkan her türlü değişimi  komplo teorisiyle açıklamasına neden olmuş gibidir. Haliyle böyle bir muhafazakar korumacılık fıkhın doğal akışı içinde daha önceki yüzyıllarda sahip olduğu dinamizmini kaybetmesine neden oldu. Muhafazakar yaklaşımın öncü isimlerinden Muhammed Zahid el-Kevseri ve Mustafa Sabri Efendi’nin XX. yüzyılın ilk yarısında önce Türkiye’de, ama daha çok Mısır’da ıslahçı anlayışlar karşısında yalnız kaldıkları görülür. Onların zamanın ruhuna aykırı bir biçimde mezhepleri dinin korunması önündeki ön surlar olarak görmeleri (Kevseri’nin El-lâ Mezhebiyye kantaratun li’l-ilhâd yani “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” adlı çalışmasını hatırlayalım) XX. yüzyılda artık terk edilmeye başlanan bir anlayışın son çığlıkları olarak değerlendirilebilir. Gerçi geleneksel halk çevrelerinde onların sesleri daha çok duyulmaktaydı; ama okur-yazar kesimlerde ve elit düzeyinde bu yaklaşım artık geri kalmışlık ve taassup olarak görülmekteydi. Gerçekten de değişimi hiç dikkate almayan bir muhafazakarlık fıkhı geleceğe taşımak bir kenara mevcut halini ve zaten iyice marjinelleşmiş konumunu korumakta bile zorlanacaktır. Ama bütün bu eleştirilere ve medreselerin kurumsal olarak ülkemizde kapatılmasına ve diğer ülkelerde de kenara itilmesine rağmen muhafazakar anlayış bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başarabilmiştir. Ülkemizde medreselerin kapatılmasına rağmen belirli bölgelerde bu kurumlara devletin göz yumması, bazı bölgelerde ise bireysel gayret ve halk desteğiyle medreseler ya da medrese programı takip eden bireysel girişimler geleneksel medrese eğitiminin en azından kısmen yaşamasına zemin hazırlamış oldu. Diğer bir çok müslüman ülkede medreseler daha fazla yaşama alanı bulsa ve hukuken kapatılmaları yönünde bir tasarruf olmasa da devlet desteğini ve geleneksel finansman kaynaklarını büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan, İran, Irak’ın Şiî merkezleri, Kuzay Afrika’nın Moritanya gibi bazı bölgelerinde medreseler modern öncesi niteliklerinden bazılarını kaybetseler de büyük ölçüde günümüze kadar yaşamıştır. Fıkıh eğitimi buralarda tıpkı XVIII. yüzyılda olduğu gibi bilinen bazı metinlerin okunması yoluyla devam etmiştir; bunun manası mezhep temelli fıkıh anlayışının büyük ölçüde bu kurumlar vasıtasıyla yaşamaya devam etmesidir. Bu kurumlar içinde yer aldıkları toplumların kamusal hayatına ilişkin sorunlara büyük ölçüde bigane kalırken, bireysel tercihleriyle kendilerine danışan kişilerin sorularına bu kurumların mezunları tıpkı  eski düzendeki müftinin fetva vermesi gibi cevaplar vermeye devam etmektedir. Ancak bu cevapların genellikle kamusal alana taşınmadığını, özellikle çağdaş yaşamla doğrudan çelişen türden cevapların hakim kamusal ahlâk taraftarlarının açık hedefi olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki modernist ve ıslahçı yaklaşımların aksine muhafazakar yaklaşım sahipleri dinin aslını koruduklarını düşündükleri için bu türden dışlayıcı ve aşağılayıcı söylemi çok da dikkate almamaktadır. Zira onlara göre medrese ve onun öğrettiği bilgi sahih ve gerçek İslâm’ı teşkil ediyorken bir komploya kurban gitmiştir; onu her ne pahasına olursa olsun korumak gerekir. Onlara göre eleştiri sahipleri din düşmanları ya da bilmeden onların tuzağına düşen gafillerdir. Bu yaklaşımın son iki yüz yıldır dünyayı derinden etkileyen Batı Avrupa merkezli teori ve pratiklerin doğurduğu sorunları, meydan okumaları gündeme almadığı açıktır. Bu yaklaşımın belki  de en önemli olumlu katkısı modernite öncesi ile modernite sonrası arasındaki farkı, değişim ve dönüşümlerin neler içerdiğini farketmemizi sağlamasıdır: Modern öncesi fıkıh anlayışı ve pratiklerinin büyük ölçüde kaybolduğu bir dünyada Müslümanların kaybettikleri geçmişlerini ve fıkhi anlayışlarını hatırlamaları, bu yaklaşım sahiplerinin medrese ve onun mirasını koruma yönündeki muhafazakar tutkuları sayesinde olmaktadır. 

Sonuç ve Değerlendirme

Bu yazıda İslâm dünyasında son iki yüzyılda  ortaya çıkan fıkhî yorumları ele aldık; tüm farklılıklarına ve birbirlerine rakip görünümlerine rağmen çağdaş yaklaşımların çoğunda dikkat çeken önemli ve daha önce pek örneği olmayan yeni bir unsurun bulunduğunu söyleyebiliriz: Delilin ya da teorinin öne çıkması ve bu çerçevede yeni bir inşa imkânının araştırılması arayışı. Delile dayalı inşada deliller de fıkıh usûlünün esas aldığı iki türün yorumlanması şeklinde yeniden tanımlanmıştır. Birincisi metnin/lafzın literal gücünü öne çıkaran selefi delillendirmeyi üretmiştir. İkincisi ise makasıdın (nasların nihai amaçlarının) başat bir konuma yükseldiği tarihselci delillendirme yaklaşımıdır. Modern fıkıh düşüncesinin bu iki uç yaklaşım arasında gelgitler yaşadığı açıktır. Hakim anlayış bir yandan nasların lafızlarını yeni bir çerçevede işlevsel kılma yöntemini izlerken diğer yandan da metinlerin hikmet ve amaçlarını yeniden inşada aktif kılma yönünde bir çaba içindedir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu yaklaşımlar fıkıh usûlünü yeniden inşa çabasının bir aracı olarak görmek gibi hatalı bir varsayımı esas almaktadır. Fıkıh usûlü ne İslâm’ın başlangıcında ne de daha sonraki yüzyıllarda şer’î normların inşası rolünü üstlenmişti; fıkıh usûlünün asıl rolü ve işlevi kuramsal ve yöntemsel bir tutarlılık çerçevesi oluşturmaktan ibaretti. Bu manasıyla o nazari bir ilim olup tüm nazari ilimler gibi pratik bir işleve sahip değildi; aksine kuramsal ilmi bir ihtiyacı karşılamaktaydı. Pratik ahlâk ve hukuk normları (ameli ahkâm, furu-ı fıkıh) ise kendine özgü farklı bir işleyiş mantığına sahip olup fıkıh ilminin teşekkülünde önce sünnet-i nebi pratiğiyle inşa edilmiş, sonra hilafet uygulamalarında şekillenmiş ve ardından fukahâ adı verilen bir sivil ulemâ grubunca mezhep olarak bilinen kurumsal yapı içinde gelişmiş ve dönüşmüştür. Tıpkı bugün hukuk ve etik gibi normatif disiplinlerin oluşumunda olduğu gibi fıkıh kendi işleyiş mantığına sahiptir. Fıkıh usûlü bu işleyişin kendisiyle ilgilenmez; çünkü bu pratik hukuk üretim süreci belirli bir hukuk okuluna mensup fukahânın furu-ı fıkıh adını verdiği disiplinin farklı edebi türleri üzerinden yönetilmektedir. Fıkıh usûlü ise bu sürecin dışsal kalkanını ve felsefi muhteva ve varsayımlarını kuramsal bir çerçevede ele almaktadır. Bu doğrultuda İslâm’da normatif alanının vahye dayalı bir mantığa sahip olması gerekliliği ile aklın bu vahiyle olan ilişkisinin sağlıklı bir biçimde kurulması meseleleri fıkıh usûlünün teorik (kuramsal) ilgisinin odağını teşkil eder. Ancak ne yazık ki modern İslâm düşüncesi, fıkıh usûlünün delil adını verdiği Kitap, Sünnet, icma ve kıyas gibi kavramları araçsallaştırarak onları normatif alanın yeniden inşasının vasıtaları haline getirme eğilimindedir. Böyle bir yaklaşım İslâm tarihinde ilk kez olmaktadır. Fıkıh usûlüne yüklenen bu yeni işlev aslında İslâm tarihinde ilk kez karşı karşıya kalınan bir olgunun yol verdiği bir neticedir: şeriatın müslüman toplumların normatif referans kaynağı olma özelliğini yitirmesi olgusu. Bu sonuç söz konusu arızi durumun doğurduğu hastalıklı bir yaklaşımdan doğmuştur. Bugün modernist ve ıslahçı yaklaşımların kendi tarihlerini eleştirel bir analize tabi tutmalarının zamanı gelmiştir; şimdiye kadar moderniteye katılma hissi veya tatmini verdiği için ıslahçı ve modernist yaklaşımlar buldukları çözümlerle mutlu oldular. Ancak bu mutluluk gerçek olmayıp pozitivist bilimselciliğe ve Batıcı çağdaşçılığa yakınlaşmaktan kaynaklanan duygusal bir tatmindir. Modern İslâm düşüncesi ve özelde fıkıh düşüncesi, üzerine bina edildiği varsayımların eleştirel bir okumasını henüz denememiştir, ancak böyle bir eleştiri süzgecinden geçtikten sonra varsayımlarının ilmî olarak geçerliliğini iddia edebilir. Aksi durum modernist/ıslahçı söylemin dayanılmaz cazibesinin arkasına saklanmaya devam etmek olacaktır.

Diğer yandan muhafazakar yaklaşım tarihin dışında kaldığını fark edememenin soğuk gerçeğini anladığında yolunu ne yöne yönlendireceğine karar verecektir. Eğer ıslahçı ve modernist yaklaşımların yolunu izleyerek delil merkezli teoriden pratik inşa yolunu izlerse kesinlikle aynı çıkmaz yola girecektir. Diğer bir yol ise şimdiye kadar üzerine titrediği, muhafaza etmek için aşağılanmak da dahil her türlü eziyeti göğüslediği geleneğin kendisine ilham edeceği yolu izlemek ve modernitenin yol açtığı sorunlar ve meydan okumalarla yüzleşebilmek için bu geleneğin sağlayacağı özgüven ve entelektüel derinliği yeniden kazanabilmektir. Bu yüzleşmede şimdiye kadar görmezden geldiği laiklik, demokrasi, eşitlik, özgürlük, kapitalizm, kadın, çocuk, eşcinsel hakları ve benzeri Batı Avrupa merkezli değerlere bakış açısını açık yüreklilikle ortaya koymalı ve tartışmalıdır. Ancak böyle bir felsefi bakış açısına dayalı fıkhi analizler ümmetin karşı karşıya kaldığı sorunlara yeni bir ufuk getirebilir. Zira selefi ya da diğer türden fıkhü’l-mukâren yaklaşımlarının entelektüel derinlikten yoksun eklektik seçmeciliği ya da modernistlerin makasıd temelli, ama gerçekte teslimiyetçi tavırları İslâm’ın son ve tüm insanlığa hitap eden mesajını dünyanın gündemine sunmaktan aciz kalmıştır. 

Neyi, Nasıl Arıyoruz?

Arayış bilimin, sanatın ve felsefenin aslî vazîfesidir; lâkin nihaî maksadı değildir. Pax Ottomana’nın hüküm sürdüğü huzur ortamının mevcut arayışları da işte bu çerçevede gerçekleşir. Dert yoksa, derin ve telâşlı arayışlara da sebep yoktur. Eldekiler zaten zihnî/fikrî ihtiyaçları karşılayıp, mevcut soru(n)ların karşılığı olmaya devam ederken, kullanılan ilmî, felsefî ve bediî malzemeyi yenilemek niçin gereksin? Ne zaman ki, Osmanlı’nın harp ve siyaset meydanında bileğini bükenler çoğalmaya başlar ve mağlûbiyetlerin telâfîsi mümkün olmaz, işte o zaman, arayışlar da bir araç olmaktan çıkıp amaca dönüşürler. 

Adına “arayış” dendiğine bakılarak, bilinmeyenin araştırıldığı bir sürecin kasdedildiği sonucu çıkarılmamalı. Problem kadar, çözümü de ayan beyan ortadadır. Madem ki problem Avrupa karşısındaki duruştan kaynaklanmaktadır, o halde çözüm de orada bir yerlerde gizlidir. Bir başka söyleyişle, zehir doğru dozda alınırsa panzehir olacaktır. Yönü ve kasdı bu kadar net bir şekilde ortada olana “arayış” denebilir mi, sorusu anlamlı görünse de epeyce kolay bir cevabı vardır. Osmanlı XVIII. asır başlarından beri aradığını bulmuştur da bulduğunu hangi alanlarda, ne kadar kullanabileceğine dair olan arayışları sürmektedir. Anlaşılan o ki, bu alan ve doz arayışlarının ilk karşılığı “sınf-ı askeriyye”de teknolojik yenilenmelerle ve Avrupaî donanımları olan bir kurmay sınıf oluşturulmasıyla alınmıştır. Ardından, stratejik önemi bulunan sivil bürokrasi için kalifiye eleman yetiştirecek mekteplerin, modern entellektüel donanımın akılcı temellerini öğreten Mühendishâne, Tıbbiye gibi yeni fikir yuvalarının açılması gelecektir. 

“Ex oriente lux” (ışık Doğu’dan gelir) mottosu bir gerçeğin ve bir doğrunun ifadesidir; ama güneşin doğduğu er saatler için… Arayışların ilk önemli sonuçlarından biri burada belirir: Vakt-i zevâl geldiğinde Şark da ışığını Garp’tan almaya mecburdur. Mecburdur, lâkin ortada önemli bir engel vardır. Şark, kökü derinlere inmiş olan unsurlarını değiştirmekte her zaman ağır ve temkinli davranırken, arayış sonuçlarını uygulamakta çok istekli olmayacaktır. Diğer yandan, bu isteksizliği ortadan kaldırmanın basit bir yolu da vardır; değişime fikrî zeminden, özden değil, şeklî olandan, kabuktan başlamak… Doğulu zihin, zâhiri bâtının biçimlendirdiğine samimiyetle inanmasına rağmen, uygulamada hep kabuğun özü etkilemesine izin verir. Demek ki, devlet birşeyleri yerinden oynatmaya karar verdiğinde, işe başlamak için önce zeminin altında kalan temele, köke değil de meyveye, yaprağa el atması gerekecektir. Daha açık söylemek lâzım gelirse, devletin ihtiyaç duyduğu radikal değişimler için seçilecek başlangıç noktaları Osmanlı’nın şarklı reflekslerinin harekete geçmeyeceği yahut daha az direnç göstereceği şeklî alanlardan seçecektir. İşte bu sebepledir ki, askeriyede değiştirilecek yerlere kıyafetten, bürokraside değiştirilecek unsurlara teşrifat sisteminden, sosyal hayatın yeniliklerine ev mefruşatından başlanır. Tekraren söylemek gerek: Bu seçimlerin sebebi olarak değişimleri sathî anlamak, mazrûfu değiştirmektense zarfı değiştirmekle yetinmek, derinlikli düşünememek gibi sebepleri göstermek mümkün ise de Şark’ta değişimin başkaca bir yolu olmadığı bilinmelidir. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir değişim programı uygularken, milletin zihninden önce kıyafet, alfabe, takvim gibi öze temas etmeyen, şeklî yanlarını önceleyecektir. 

Dahası var. Şayet bu değişimin model alınan öznesi olarak Avrupa değil de Şark, özellikle de müslüman Şark seçilecek olsa yaşanmayacağından hiç şübhe duyulmaması gereken bir başka refleks daha devrededir. Asırlarca “dârü’l-harb” olarak gördükten ve bütün münasebetlerini de bu anlayış üstüne kurduktan sonra, şimdi “küffâr”ın terakkîsinden istifade etmek kolay kabullenilebilecek bir anlayış değildir. Bu büyük engeli aşmak için tebeasının nabız atışlarından haberdar ve ona göre şerbet hazırlamayı bilen idarecilere ihtiyaç vardır. Doğrusu istenirse, Osmanlı’nın arayışları bir “aksâ-yı emel” olarak doğrudan Avrupa’yı göstermez; zîrâ, derinlerdeki amaç “batılı” olmak değil, sadece Batı’nın ilmine, fennine, kültürüne adaptasyondur. O sebeple de Avrupalı olandan ziyade, onu özümseyerek yol almayı başarmış devletlerin tecrübelerine yönelmek çok daha akıllıca bir hatt-ı hareket olarak belirlenir. Bilhassa Büyük Pietr’in Rus topraklarında gerçekleştirdiği reformlar dikkatle, ibretle ve gıbta ile takip edilir. Çarın gayretleri ve onu takipçisi olanların Rusya’da gerçekleştirdikleri önemli olsa da Osmanlı için örnek alınamaz; Devlet-i Aliyye’nin kuzeydeki ezelî düşmanından bir model olarak istifadesinin hoş karşılanmayacağı açıktır. Yine de çarlığın batılılaşma tecrübelerinden dikkatlice istifade edildiği farkediliyor. Pietr’in 1707’de Moskova’da kurduğu matbaayı Müteferrika’nın izleyişi, kurduğu akademiyi Mühendishâne’nin takibi, hattâ isyankâr kapıkulu askerleri olan “strelitz”leri Kreml Meydanı’nda cezalandırıp sonra da “Novıy Stroy” adı altında yeni bir ordu kurması ile Sultan Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı yok edip yerine tam da “Novıy Stroy”un tercümesi olan “Nizâm-ı Cedid” ordusunu tesisi bile bu dikkatli takibin sonuçlarındandır. 

Osmanlı, Avrupaî olana adapte için de Avrupalı olanın adaptesi için de Rusya’nın tecrübelerinden istifade eder etmesine de buradaki önemli mesele, paylaşılan bu kazanımların asırlardır en büyük hasım olarak bilinen “Moskof”tan, dahası “gâvur”lardan alınmasıdır. Bu sebeple pekçok yenileşme gayretinin sırf “gâvur îcadı” sayıldığı için reddedildiğinin örnekleri de az değildir. O hâlde, feraset ve kiyaset sahibi idarecilerin yapacağı, Rusya’dakine benzer yenileşme tecrübeleri olan müslüman bir ülke bulmaktır. Uzaklarda arananın aslında pek yakında bulunduğu çabuk farkedilir; bu yeni model Mısır’dır. Kahire, hem Osmanlı’nın tarihî, siyasî ve kültürel bir parçasıdır, hem de bütün çok renkliliğine rağmen, müslüman toprağıdır. Napolyon’un Mısır Seferi’ni takip eden gelişmeler, Kahire’nin İstanbul’dan önce pekçok yeniliği benimseyip yaygınlaştırmasını sağlamıştır. Mısır’ın bir hıdiviyet olarak otonomi edinmesinden sonra, Devlet-i Aliyye için yeniliklerin gümrük kapısı, test edilip onaylandığı laboratuvar ve ilk tatbikat alanı Mısır olacaktır. Orada kabul gören yenilikler birkaç yıla kalmadan İstanbul’da da uygulamaya konacak; ya hiç tepki görmeden ve devletin başını ağrıtmadan ya da anlaşılabilir, halledilebilir itirazlar eşliğinde faaliyete geçecektir. 

Mısır Vâlîsi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ıslâh edilmiş bir ordu kuruşu 1816’da, Piyade Mektebi 1820’de, Bulak Matbaası 1822’de, Kasrü’l-ayn Askerî Mektebi ve Medrese-i Erkân-ı Harb 1825’te, İtalya’dan sonra Fransa’ya askerî öğrenci gönderilmesi 1826’da, ilk gazete olan Vekayiu’l-Mısriyye 1828’de… Üstünkörü seçilen şu teşebbüslerin İstanbul’daki karşılıklarını araştırmak bile, Kahire’nin model olarak önemini ortaya çıkaracaktır. Böyle bir mukayeseli araştırma sonucunda kolayca farkedilir ki, Mısır’da uygulanan her yenilik, birkaç yıla kalmadan İstanbul’da tekrarlanmaktadır. Kahire’nin bu önceliği ve öncülüğü sosyal alanlara doğru yayıldığında, sonuçları da başka başka yerlerden alınmağa başlanır. Sultan Mahmud’un fes inkılâbından batılı hayat tarzına geçilmesine, Fransız modasını takip ederek giyinmekten tenezzüh alışkanlıklarına kadar pekçok alanda “Mısırlı”nın izlerine basılarak ilerlendiği görülür. Dahası, politik yenilikler de önce orada kabul görür; meşrûtiyetçi, cumhuriyetçi, ihtilalci fikirlerin büyük kısmı İstanbul’a Kahire üzerinden iletilir. Jöntürklerin Avrupa’ya firar edenlerinden fazlası Mısr’a sığınır veya mâlî-fikrî desteği oradan alırlar. 

*

Arayışların başlaması için, devletin kendi varlığını diğer milletlerle karşılaştırma imkânı bulması ve böyle bir mukayeseden zararlı çıkması gerekir. Sadece muharebe meydanlarında karşılaşılan kavimlerle yapılacak kıyaslamalar ‒tabiî olarak‒ harp sanayilerinden ibaret kalacaktır. Aslolan o teknolojik gelişmişliğin arkasındaki zihni, bilgiyi, merakı, disiplini, ısrarı, emeği farkedebilmek ve onun kazanılması yollarını araştırmak iken, genellikle aynı hataya düşülür ve üstünlük getiren ürünlerin transferi ile eşitlik sağlanabileceği zannedilir. Diğer taraftan, ordularla değil de insanlarla yüzyüze gelerek başlatılan bir kıyaslamada daha soyut ve insanî, daha kültürel ve entellektüel değerlerin tartılması da mümkündür. Osmanlı’nın böyle manevî birikimlerini test edebileceği bir ortamın hiç doğmadığı, Batı karşısında tamamen konserve bir hayat yaşandığı, her iki dünyanın insanlarının medenî şartlarda yüz yüze gelmedikleri kanaati hayli yaygın olmasına rağmen, doğru değildir. 

İstanbul’da sefarethânesi bulunan Avrupa devletlerinin değişik vesilelerle düzenledikleri balo, davet ve gösterilere Devlet-i Aliyye’den önemli isimlerin davet edildiğine sıkça rastlanır. Sözgelimi, 1672’de faaliyete geçirildiğinden beri, Fransa’nın sefarethânesinde her pazar oyunlar sahnelendiği; İstanbul’un yerlisi olan davetlilerin de rahatça seyredebilmesi için amfiteatr yaptırıldığı; dahası, müslüman kadın seyirciler için bir de kafesin hazırlatıldığı biliniyor. Sefirlerin Osmanlı sarayına takdim ettikleri mobilya, tablo, müzik aleti, silah, oyuncak gibi yüzlerce tuhafiye de tanışıklığı artırdığı için önemlidir. Benzer şekilde, Avrupa’ya gönderilen Osmanlı sefirlerinin “sefaretnâme” diye anılan raporları ve Frenk toprağında kazandıkları görgü de büyüktür. Bilhassa ikamet elçiliklerinin açılmasından sonra, işi bitince geri dönmeyip batılı pâyitahtlarda kültürlenme görevini sürdüren sefirlerin belirmesi, yenilenme adına büyük bir kazançtır.

“Memâlik-i Osmâniyye”nin bilhassa ticaret şehirlerine yerleşip âdetâ yerli ahalîye karışan levantenlerin yakın çevrelerindeki Türklere kültürlerini tanıtmakta epeyce başarılı oldukları anlaşılıyor. Diğer taraftan, Osmanlı’nın gayr-ı müslim tebeası zaten bir yanıyla kendini Avrupalı sayar. Bilhassa varlıklı Ermeni ailelerin, asırlardır çocuklarını Avrupa’da okutarak sürekli bir kültür transferi sağladıkları hemen farkedilir. Dolayısıyla, Batı’da burjuvazinin doğuşu, romantizm, milliyetçi kımıldanışlar yahut cumhuriyetçi fikirler de büyük ölçüde onlarla taşınır ve Osmanlı topraklarına dahil olduklarında öldürücü birer silaha dönüşürler. Avrupaî zevkin bir yansıması olan Türk baroğunun kurucusu ressam, bestekâr ve mimarlar arasında cidd, bir mikdarını ekalliyetten sanatkârların oluşturması da bu bakımdan şaşırtıcı değildir. Benzer şekilde, Devlet-i Aliyye’nin yurtdışına öğrenci göndermeye başlaması, taşınacak bu kültürel hamûlenin bir kısmını da onların omuzlaması anlamına gelecektir.

Diğer taraftan, batılı din kültürünün tanıtılmasında misyonerlerin büyük pay sahibi olduğu unutulmamalıdır. Türkçe öğrenip yerli ahalînin itikadî özelliklerini, âdetlerini kavradıktan sonra, onlarla samimiyet kurmaları, misyonerleri batılı kültürün sıradan insana ulaşmasında önemli bir taşıyıcı hâline getirir. 1844’te alınan bir kararla tanassur edenlerin idamının gerekmediği resmen bildirilince, misyonerlik faaliyetleri daha cüretkârca yapılmaya başlanacak; Kitâb-ı Mukaddes başta olmak üzere, İsevî literatürün pekçok metni kiliselerin ve misyoner kuruluşlarının matbaalarında basılıp, serbestçe dağıtılacaktır. Konu buralara gelmişken, tam tersi yönde, mühtedîlerin önemine de dikkat çekmek gerekir. Sonradan müslümanlığı seçenlerin bir kısmını Türk’e esir düşenler, bir kısmını da mültecî olarak Osmanlı’ya sığınanlar oluşturur. İspanya ve Portekiz Yahudilerinin ilticası kadar önemli görünmüyor olsa gerek ki, ne İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın beş yıl (1709-1714) boyunca maiyetiyle beraber Osmanlı’nın kanatları altında yaşayışı, ne de Erdel Beyi Rákóczi’nin ölene kadar süren misafirliği (1717-1735) dikkat çekiyor. Mezhep savaşlarından kaçan Fransız Huguenotlarının yahut 1745 isyanından sonra İngiliz zulmünden kaçan İskoçların Osmanlı topraklarına sığınmaları gibi pekçok hadise aydınlatılmaya muhtaçtır. 1774’te Rus zulmünden kaçıp Devlet-i Aliyye’ye sığınan Lehler ve Polonezköy’e kadar uzanan tarihleri farkedilmiyorsa bile, Fransız İhtilâli’nden kaçan aristokratlar ile on yıl sonra Bonapart’ın Consulat idaresinden kaçan cumhuriyetçilerin İstanbul’da yarattığı etkiler araştırılmayı bekliyor. Hiçbiri sıradan olmayan bu toplu sığınmacıların yeni ülkelerine hizmet edenleri, ihtidâ edip daha hızlı yükselmeyi seçenleri az değildir. Böyle binlerce kişiden oluşan topluluklar hâlinde gelen mültecîler bir yana, tek başına yahut ailesiyle gelen münferit sığınmacılar da ciddî bir yekûn teşkil eder ve bunların büyük kısmı, kazandıkları önemli bir hüneri Osmanlı’nın hizmetine sunmak istediklerini söyleyerek müsaade koparırlar. 

Bu ciddî yekûne ‒oryantalist etkilerle‒ sayısı gitgide kabaran seyyahlar, ressamlar ve müzisyenler, gezgin kumpanya ve truplar, tüccarlar da eklenince, Osmanlı’ya doğru debisi yüksek bir kültürel akışın olduğu hemen farkedilecektir. XIX. asırda hem bu kültür akışı daha hızlı hem de kabul görüşü daha engelsizdir. Bilhassa İngiliz ve Fransız gemilerinin hamûlesi “eşya” olmaktan ziyade, “maddî kültür unsurları” diye adlandırılmaya daha müsaittir. Takvîm-i Vekayi’de ve Cerîde-i Havâdis’te görülen satış ilânları bile, duvar kâğıdından çatal-bıçak takımına, mobilyadan piyanoya, faytondan “fotografya”ya varana kadar pekçok nesnenin kültürel olarak kabulünü haber veriyor. Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis’in 44. sayısından öğrenildiğine göre, sadece 1276 (1859-1860) yılında Osmanlı topraklarına Fransa’dan 500.000, İngiltere’den 1.400.000, Almanya’dan 150.000 kese akçelik “emtia-i mütenevvia” gelmiş ve bu malları 27.029 gemi taşımıştır. Bu kocaman rakamlar, iktisadî olduğu kadar, kültürel olarak da dışa bağımlı bir dönemin başladığını haber vermekte… 

Herbiri değişik vesîlelerle “memâlik-i Osmâniyye”ye gelmiş, bir iz bırakarak gitmiş veya bir ferdi, bir sâkini, bir memuru olarak Devlet-i Aliyye’ye hizmet vermiş olan bu büyük insan gürûhunun “manevî kültür” üzerindeki etkilerinin gemiler dolusu eşyadan çok daha derin olduğu bilinmelidir. Bunların bazısı tercüman olarak hizmet vermiş ve XV. asırdan başlayarak Batı dillerinden Türkçe’ye edebî-felsefî eserler tercüme etmiştir. Bazısı bestekâr olarak, mûsikîye yeni türler ve sesler eklemiş; bazısı da mimarîye ve peyzaj mimarîye farklı güzellikler katmış; bazısı resimle olan ilişkimizi silbaştan biçimlendirmiştir. Gramerimizi, sözlüğümüzü onlar hazırlamış; İslâmiyet’ten önceki tarihimizi ve o tarihin temel kaynaklarını onlar araştırmış; atalarsözü hazînemizi onlar derlemiş; romanla, tiyatro ile tanışmamızı yine onlar sağlamıştır. Bir mânâda, Tanzîmat sonrasının arayışları, aslında bu gürûhun gizli veya açık desteğiyle ortaya konmuş malzemeler üzerinden olacaktır.

*

Tam da burada sorulması gereken soru şudur: Tanzîmat, bu arayışların resmî başlangıcı mıdır yoksa nihaî neticesi mi? Buna cevap vermek hayli zordur; çünkü, körlerin fil tarifine dönen “tanzîmat” tefsirleri ortasında kalmışken, muhkem bir cevap bulmak nasıl mümkün olabilsin? Belki de bu sorunun doğuracağı sorulara dönmek ve herşeyi bir başka sorunun ışığında değerlendirmek gerek: Tanzîmat neyi tanzim ediyor? Bunun cevabı, arayışları da doğru kavramamıza yardımcı olabilir. Sultan Mahmûd’un ısrarla “tanzîmât-ı hayriyye” diye andığı düzenlemeler ordu, maarif, maliye gibi alanlardaki kurumsal ıslâh çalışmaları iken, Sultan Mecid devrinde aslî hedef insan ve kültürel hayat olacaktır. Sultan Mahmûd’un vefatı üzerine, pekçoğu yarım kalan işlerin neticelendirilmesi gayretleri Sultan Abdülmecid devrinde de sürdüğü için, her iki dönem arasındaki hedef farklılığını çabucak tesbit etmek mümkün olamayabilir; lâkin, şunu rahatça söylemek mümkündür ki, “devr-i Mecidî”nin öncelikli tanzîmatı ruhlar üzerinde olmuştur ve bunun resmî adı “temeddün”dür. Bir başka söyleyişle, “garplılaşma”dan beklenen asrî Avrupa medeniyetine dâhil olmaktır. 

Söylemesi ve yazması zor gelse de Osmanlı’nın Batı ile olan ilişkisi bir Caliban-Prospero ilişkisidir. Shakespeare’in Fırtınasında bir cadının vahşî oğlu olarak geçen Caliban, Prospero tarafından eğitilerek insan hâline sokulur. Prospero ona dil öğretir ve “kelimeler verir”. Caliban artık bu emanet kelimelerle konuşup, onlar kadar düşünecektir. “Civilisation” kelimesini alışımızda ve îcaplarını yerine getirmek için çabalayışımızda böyle trajik bir yan var. René Guénon, La crise du Monde moderne adlı kitabında, modern putların çoğunun aslında kelimelerden ibaret olduğunu söylüyordu. Avrupa’nın karşısındaki Osmanlı da Medeniyet’i bu âhir zaman putlarından biridir diye karşısında bulmuş ve ideal bir Caliban olarak onu diline dolamıştır. Aslına bakılırsa, 1756’da ilk defa Marquis de Mirebeau tarafından zikredilene kadar, Batı dillerinde de böyle bir kelime yoktur. Yine de kelimenin Dictionnaire de l’Académie Française’in üçüncü baskısında yer alabilmesi için 1798 yılı beklenecektir. Bir başka söyleyişle, XIX. asır gelene kadar, Avrupa’da da böyle bir kavram kullanılmamaktadır. Buna rağmen, kelimenin hızla oryantalist söyleme dâhil edildiği ve barbarların ehlîleştirilmesi anlamı kazandığı görülüyor. Hâl böyle iken, Osmanlı vahşî mesabesine indirilmeyi ve neredeyse tek başına ayakta tuttuğu İslâm medeniyetini bir yana iteleyerek, başka bir medeniyet dairesinin talebesi olmayı nasıl kabullendi, anlamak mümkün değilse de durum bundan ibarettir. Kelimenin resmen kullanıma girmesinden sadece kırk yıl sonra, 1838’de bir koldan sefir ve hâriciye nâzırı unvanlarını beraberce taşıyan Mustafa Reşid Paşa’nın, diğer koldan da Sadık Rif’at Paşa’nın “civilisation” kavramını kullandıklarını görürüz. Reşid Paşa ona “terbiye-i nâs ve icrâ-yı nizâmât” anlamını verip “hâl-i vahşet”te kalmamak için tek yol olarak gösterirken, Rif’at Paşa da “usûl-i me’nûsiyyet ü medeniyyet” diye karşılar ve ‘ehlîleşmek’le eşler. Hâsılı, Devlet-i Aliyye’nin “garplılaşma” yanlısı olan ricâli de kavramın oryantalist içeriğinden haberdardır ve bundan rahatsız değildir. 

Hâsılı, Osmanlı bu medeniyet değişikliğinin adına artık “tanzîmat” diyecek ve kavramı “icrâ-yı nizâmât” karşılığına kullanan Reşid Paşa’nın da sadrıâzamlığı boyunca onu “tanzîmât” ile eşlediği görülecektir. Bu teslimiyet ve kendini reddedişin sosyal vicdanda açtığı yaralar, yeni medeniyetin ödülleri ile sağaltılacak zannı yüksek olmalı. Hâlbuki, yaşananlar umulanlardan çok farklıdır. 1836’da İstanbul’a gelip Türkçe öğrenen Horatio Southgate, 1840’lı yıllarda bu coğrafyayı birkaç sene boyunca dolaştıktan sonra kaleme aldığı Narrative of a Tour Through Armenia, Kurdistan, Persia, and Mesopotamia adlı kitabında, Türkiye’nin Avrupa medeniyetinin (civilisation) nimetlerini istediğini, lâkin Avrupa’nın ona kötü alışkanlıklarını (civilised vices) gönderdiğini söyler ki, tamamen doğrudur. Lâkin gözardı edilemeyecek şöyle bir gerçek de vardır: Maddî kültür ürünü olan teknik ekipmanı, silahı, mobilyayı, müzik âletini veya kıyafeti idhâl edip de onu oluşturan manevî kültüre kapılarını kapalı tutmak mümkün değildir. Her nesne, üreticisi olan düşünme, üretme, kullanma kültürüyle beraber gelir ve kapıları kilitli bulursa, pencereden veya bacadan sızıp yine de içeri girer. Yerli kültür, bu sızıntılara karşı kendini koruyacak donanımdan mahrum olduğu alanlarda teslim bayrağı çekerken, kendini nisbeten güçlü hissettiği alanlarda savunma refleksi ile davranır ve “türedi” olanı yok edemiyorsa bile dönüştürmeyi başarır. Bu sayede, mûsikîde vals yahut sirto, mimarîde ve resimde Türk baroğu, edebiyatta adapte komedya, kıyafette istanbulin gibi melezlemeler belirir. Diğer yandan, Avrupa’nın medeniyet alâmetidir diye sunduğu “kötü alışkanlıklar” da acı reçetenin bir parçası olarak kabul görüp uygulanmağa çalışılır. Fransızca konuşmak, alenen içki içmek, dans etmek, modaya uymak, baloya gitmek, kumar oynamak, çatal-bıçak kullanmak gibi zevâhiri “medeniyetteki terakkîlerinin delili” (the proof of their progress in civilization) sayanlar hızla artar. Yaşayışta ve düşünüşte olduğu gibi, sanatta da “alafranga” olanı yücelten genç bir kitlenin belirmesi bundan sonra olacaktır.

Meşhur cümledir; “Civitas sibi faciat civem” (devlet, kendi vatandaşını belirler) derler. Vatandaşını vahşî bir doğulu olmaktan kurtarıp, medenî bir Avrupalı hâline getirme kararı Osmanlı’nın resmî devlet politikasıdır. Devlet vatandaşını belirleme gayretine kapılmamış iken, tabiî hattında ilerleyen yakınlaşmaların birincil muhatabı İtalyanlardır. Portre ressamları, opera trupları, levantenler, modalar, balyoslar, Venedik’in karşısında olmasına rağmen, Türk toprağı sayılan Ermeni St. Lazarus Manastırı ve yetiştirdikleri, Murano camları, çeşmibülbüller, Donizetti Paşa, kantolar, düettolar, hattâ tulûat tiyatrosu hep İtalyanlarla olan yakınlaşmadan işaretler taşır. 1838’de İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Anlaşması’nın akabinde, İtalyan etkisi azalırken çok ciddî bir İngiliz furyası başlar. Sâbık Londra sefiri Mustafa Reşid Paşa’nın siyasî eğilimleri, Britanya’nın İstanbul sefiri Ponsonby’nin Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’nun ilânındaki katkıları, gemiler dolusu İngiliz malının kültürel etkileri, hattâ tek başına Redhouse bile bu furyanın bir ucunu temsil eder. İngiltere sempatisinin sona erişi Kırım Harbi yıllarındadır. Aslına bakılırsa, Kırım Harbi’nin kültürel etkileri büyüktür. Asırlarca karşı cephede görmeye alıştığımız İngiltere ve Fransa ile aynı saflarda olmak, Ruslara karşı güç birliği etmek kültürel olarak da önemli bir yakınlaşma sağlar. Fransız askerleri Dâvudpaşa ve Râmi kışlalarına yerleştirilirken, İngilizler de Selîmiye Kışlası’nı mesken tutarak şehrin gündelik hayatına karışırlar. Subayların bir kısmının İstanbul’a aileleriyle gelmesi ve ev kiralayarak şehrin sâkinleri arasına katılmaları da ayrıca önemlidir. Pera’nın kültürel olarak gerçek canlılığını o sıralarda kazandığı ve tiyatro, okuma salonu, taverna gibi sosyal mekânların hızla arttığı; kışlalarının yakınlığı sebebiyle, daha çok Fransız etkisi gösterdiği farkedilir. Harp esnasında İngiliz ordusunun hazırlıksız ve disiplinsiz oluşu, üstelik Ruslarla gizlice yaptıkları ittifakın öğrenilmesi gibi sebeplerle Britanya’dan yüz çevrilip, Fransa’ya ‒bir daha vazgeçmemek üzere‒ derin bir muhabbetle bağlanılır. Bundan sonra medeniyet rehberi ve modeli olarak Fransız kültürü benimsenecektir. 

*

Kırım Harbi ateşkesle neticelendikten onsekiz gün sonra ilan olunan Islahat Fermanı medenîleşmekte bir sınıf daha atlatır. Ardından, harp sonunda imzalanan muâhede-nâmenin 7. maddesine göre, “saltanat-ı seniyyenin Avrupa hukuk-ı umûmiyyesi ve cemiyyeti menâfiinden hissedâr olmağa dâhil olduğu” ilân edilerek, Devlet-i Aliyye’ye medenî Avrupa memleketleri safına katılabileceğini gösterir bir icazet, bir geçiş vizesi verilmiş olur. Buna rağmen, unutulmaması gereken sosyolojik bir gerçek vardır: Her fikir kendi antipodunu yaratır. Avrupalılaşmak, batılılaşmak, muasırlaşmak yahut medenîleşmek adı verilen bu resmî hareketin bir antipodunun doğması ve tam aksi yönde, daha muhafazakâr, daha gelenekçi bir hatta doğru geri çekilenlerin belirmesi de kaçınılmazdır. Tanpınar bir “medeniyet buhranı edebiyatı”ndan bahsetmekte haklı; lâkin bu buhranın literatür taraması hayli şaşırtıcı olabilir. Sözün gelişi, “gâvur sultan” diye anılan Sultan Mecid’in devr-i saltanatı yılları incelendiğinde, medeniyet değiştirme gayretinin dinî boyutu hakkında bambaşka gerçekler ortaya çıkar. Ayasofya’dan ve Kâbe’den başlanarak, İslâm’ın asırlardır harap hâlde duran âbidevî eserlerini tamir gayreti çok önemlidir. Mekke’de Ebû Leheb’in ve Ebû Cehl’in hâlâ ayakta duran hânelerinin yıkılıp umumî tuvalet yapılmasını emreden bizzat sultandır. Diğer taraftan, önemli İslâm ve tasavvuf klâsiklerinin Arapçasının, Farsçasının ortada dolaşmasından ve çözümlemesi dil bilen üç-beş kişinin tekelinde kaldığı için, halkın onlara mahkûm olmasından duyulan rahatsızlıkla, büyük bir tercümecilik faaliyeti başlamıştır. Bu eserlerin bir kısmı Mısır’daki Bulak Matbaası’nda, diğer kısmı da Matbaa-i Âmire’de çoğaltılarak, avamın aracısız olarak diniyle buluşması sağlanmıştır. Kuşadalı Şeyh İbrahim Efendi’nin “Şimdi tekkeleri meyhâne, kerhâne ediyorlar” diyerek evine çekilmesi ile başlayan bir süreçte, artık dergâhların ömrünü ve işlevini tamamladığı kanaati yaygınlaşacak ve Osman Şems Efendi başta olmak üzere, pekçok büyük şeyh tekke ile münasebetini koparacaktır. Bunun sanattaki karşılığı ise gitgide daha profan bir alana doğru kayıştır. Artık sanat dinin sözcüsü, alâmeti veya destekçisi olmaktan çıkıp, istiklâlini ilân etmektedir. Mûsikîde kâr gibi büyük saz eserlerinin yerine şarkıların rağbet bulması, edebiyatta “nasîhat-âmîz” olmayı amaç saymaktan çıkaran eserlerin belirmesi, bir mânâda gözün resim ihtiyacını karşılayan hattın yerini tabloların alması gibi… 

Söz buraya gelmişken, XIX. asrın sanat ve tefekkür dünyasını etkileyen son bir unsurdan daha bahsedilmelidir. Medeniyet değişikliği kapsamında Avrupa’dan idhâl edilen önemli bir değer de ahlâktır. Asırlarca Ahlâk-ı ‘Alâî okuyarak kendini biçimlendiren bir toplum, artık batılı hassasiyetlerle davranmayı öğrenecektir. Lâkin, hangi Batı?… Aristokrasinin hükümran olduğu Batı’nın klasik değerleri Pax Ottomana’ya ve onun emperyal bir devlet olma pratiklerine çok da uzak düşmez. Oysa devran dönmüş ve XIX. asır burjuvanın hakimiyetindeki yeni bir ahlak anlayışıyla gelmiştir. Aristokratın hümanist, akılcı, evrenselci, kaynağını dinde bulmayan ahlâkına mukabil, burjuva dindardır, milliyetçidir, ruhçudur, yerli ve yereldir; ahlakı da bu özelliklerinin bir yansımasıdır. Sanatı da etkileyecek olan yeni ahlak, kaynağını burjuvazinin dikkatlerinden alır ve yeni kaynağını Sadık Rif’at Paşa’nın Risâle-i Ahlâkında bulur. Artık sanattaki “şûhâne edâ” müstehcen bulunacak, cinsel sapmalar yadırganacak, “vatan”, “millet” gibi kavramlar önemsenecek, “efkâr-ı umûmiyye” dikkate alınacak ve romantizm yüceltilirken dinî hassasiyetler de saygıyle bir kenara ayrılacaktır. Levnî’nin “sîne uryan”, çakırkeyf yosmalarını, Enderunlu Fâzıl’ın Hûban-nâmesini, sermimar Kayserili Mehmed Ağa’nın tarzını yahut Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Mârifet-nâmesini artık geride bırakmak gerektiğini hissettiren yeni bir dönem başlamaktadır. Bu yeni dönem, gittikçe gücünü ve nüfuzunu kaybeden ulemânın, yerini yeni medeniyet havârîleri olan bürokratlara ve kalem efendilerine terketmesini, sosyal aydınlanmayı artık câmi, medrese ve dergâhların değil, Tercüme Odası gibi büroların, modern okulların ve gazete idarehânelerinin üstleneceğini haber vermektedir. 

Hâsılı, asırlardır İslâm medeniyeti içinde yer alan Osmanlı’nın XIX. asırda bir devlet politikası hâline getirdiği medeniyet değiştirme gayreti her vechesiyle başarılı olamasa da derin izler bırakmış ve sanatta dönülmez bir yola girilirken, tefekkürde de tamir edilmez yaralar açılmıştır. Bundan sonrasında, Avrupa medeniyetinin içinde yer almadığı herhangi bir alternatifi tartışmak mümkün olmayacak; sadece, ondan alınacakların dozu üzerinde ittifak edemeyenlerin münakaşaları izlenecektir.