Bir lisan bir insan sözünü duymuşuzdur. Dil öğrenmek insanın kendini geliştirmek adına yapabileceği en etkili aktivitelerden biridir. Sadece bu değil, günümüz dünyasında en çok ihtiyacımız olan özelliklerden biri de birden fazla dil bilmektir. Yeni bir lisan öğrenmek, farklı bakış açıları ve kültürel çeşitlilikleri de beraberinde getirebilir. Wilhelm von Humboldt, eğitim teorisinde dil ile alâkalı söyledikleriyle bunu tam anlamıyla desteklemektedir. Humboldt’a göre, düşünce ile dil arasında çok önemli bir ilişki vardır. Bunun yanı sıra sahip oldukları özelliklerle her dil başka bir dünya görüşünü besler. Bu durum aynı zamanda dili konuşan kişiye de yansıyarak ferdin düşünce ve duygu dünyasını etkiler. İnsan bir lisana ne kadar hâkim olursa o kadar farklı bakış açısı kazanabilir. Kişi bu şekilde düşünce zenginliğini artırır ve hatta daha önce sahip olduğu bilgileri de kullanarak kendini geliştirebilir, kendi bakış açısını değiştirebilir.

Şimdi bir de olaya diller açısından bakalım: Günümüz dünyasında İngilizce, “Lingua Franca” yani dünya dili olarak adlandırabileceğimiz bir konuma sahiptir. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca gibi bazı Avrupa dilleri de İngilizceye benzerlik gösterdiklerinden, bu dillerden birini anadili olarak konuşan bir insanın başka bir Avrupa dilini öğrenmesi daha kolaydır. Mesela Almanya’da birinci yabancı dil olarak İngilizce öğretilirken bazı okullarda 5., bazı okullarda ise 6. sınıftan itibaren ikinci yabancı dil eğitimi başlar. Dil seçenekleri ise genellikle Fransızca, İspanyolca ve Latincedir. Bu eğitim şekli, insanların farklı dilleri öğrenmelerine verilen önemi gösterir.

Bizler için Avrupa dillerini öğrenmek biraz zor olabilir. Çünkü Avrupa dilleri hem gramer hem telaffuz yönüyle Türkçeden farklıdır. Bunun başlıca sebebini dil ailelerinin farklılığında aramak gerekir. Mesela İngilizce, Almanca ve İspanyolca; Hint-Avrupa dil ailesine mensuptur ve bu diller söz dizimi ve mantık açısından birbirlerine benzerlik gösterirler. Türkçe ise Japonca, Korece ve Fincenin de bulunduğu Ural-Altay dil ailesine bağlıdır. Tabiî ki Türkçeyi anadili olarak konuşan bir ferdin, mantık olarak bu dilleri öğrenmesinin daha kolay olacağını söyleyebiliriz, ancak Japonca ve Korece öğrenmek için alfabe gibi ayrı bir zorluğu aşmak gerektiği de unutulmamalıdır. Evet, her dilin kendine ait zorlukları olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Gayret ederek ve inanarak dil öğrenmeyi gayesi haline getirmiş bir insan için bu zorlukların bir bahane olmayacağının harika bir örneği Sahabe efendilerimizden Zeyd bin Sabit’tir (radıyallâhu anh).

Zeyd bin Sabit, 611 yılında Medine’de doğmuştur. Çok güçlü bir hafızaya sahip olan Zeyd, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz Medine’ye gelmeden evvel 17 sûreyi ezberlemiştir. Efendimiz’in takdirini kazanmasının yanında, güçlü hafızası ve yeteneğinden dolayı Fahr-i Kâinat, ondan Yahudilerle yapılan görüşmeler ve yazışmalar için İbranice ve Süryanice öğrenmesini istemiştir. O da ciddi bir gayretle bu dilleri kısa süre bir süre içinde öğrenmiştir. Bununla da kalmayıp daha sonra Farsça, Rumca, Kıptice ve Habeşçeyi de öğrendiği rivayet edilmiştir. Aynı zamanda Resûl-i Ekrem zamanında Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını ezberleyen Ensar’a mensup dört kişiden biri olduğu da aktarılmıştır.

Yaşadığımız zamana kıyasla çok daha az kaynak ve imkânın bulunduğu bir dönemde, kısa sürede bu kadar dili öğrenen Zeyd bin Sabit’in (radıyallâhu anh) en büyük motivasyon kaynağı, hizmet ettiği dava uğruna kendisine düşen görevi en uygun şekilde yerine getirmekti. Bu aynı zamanda bizim de kullanabileceğimiz ve örnek alabileceğimiz bir motivasyon kaynağıdır.

Bu motivasyonu bulmak bazen zor olsa da dil öğrenmek, hayatımızda pozitif anlamda çok büyük değişikliklere vesile olacaktır. Yeni bir ülkeye gittiğimizde, o ülkenin dilini öğrenmek hem kalıcı insanî ilişkiler kurmamıza yardımcı olacak hem de hayatın her alanında bize yeni kapılar açacaktır. Yeni bir öğrenerek yeni insanlarla tanışıp farklı dünya görüşlerinden istifade edebiliriz.

Bir Cevap Yazın