Hakkında

Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

Nuzül

Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.

Konusu

Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.

Fazileti

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).

Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).

Meal

1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.

Kırık Meal
    • 1
    • الٓمٓۚ
    • Elif lam mim
    2
    • ذٰلِكَ
    • işte o
    • الْكِتَابُ
    • Kitap
    • لَا رَيْبَۚۛ
    • hiç şüphe yoktur
    • ف۪يهِۚۛ
    • kendisinde
    • هُدًى
    • yol göstericidir
    • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
    • müttakiler için
    3
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يُؤْمِنُونَ
    • inanıp
    • بِالْغَيْبِ
    • gaybde(gizlide)
    • وَيُق۪يمُونَ
    • kılarlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazlarını
    • وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
    • ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
    • يُنْفِقُونَۙ
    • (Allah rızası için) harcarlar
    4
    • وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
    • iman ederler
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْكَ
    • Sana
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene (inanırlar)
    • مِنْ قَبْلِكَۚ
    • senden önce
    • وَبِالْاٰخِرَةِ
    • ahirete de
    • هُمْ يُوقِنُونَۜ
    • kesinlikle
    5
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • عَلٰى
    • üzeredirler
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
    • ve işte onlardır
    • الْمُفْلِحُونَ
    • umduklarına erenler
    6
    • اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere gelince
    • سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
    • onlar için birdir
    • ءَاَنْذَرْتَهُمْ
    • onları uyarsan da
    • اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
    • uyarmasan da
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    7
    • خَتَمَ
    • mühürlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى قُلُوبِهِمْ
    • onların kalblerini
    • وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
    • ve kulaklarını
    • وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
    • gözlerine de
    • غِشَاوَةٌۘ
    • perde inmiştir
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • عَظ۪يمٌ۟
    • büyük
    8
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan öyleleri de
    • مَنْ يَقُولُ
    • derler
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَبِالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
    • inanmadıkları halde
    9
    • يُخَادِعُونَ
    • aldatmağa çalışırlar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
    • ve mü`minleri
    • وَمَا يَخْدَعُونَ
    • aldatamazlar
    • اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerinden başkasını
    • وَمَا يَشْعُرُونَۜ
    • farkında değiller
    10
    • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
    • onların kablerinde
    • مَرَضٌۙ
    • hastalık vardır
    • فَزَادَهُمُ
    • artırmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مَرَضاًۚ
    • hastalıklarını
    • وَلَهُمْ
    • onlara vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌۙ
    • acı
    • بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
    • yalan söylemelerinden ötürü
    11
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • denildiği zaman
    • لَهُمْ
    • onlara
    • لَا تُفْسِدُوا
    • bozgunculuk yapmayın
    • فِي الْاَرْضِۙ
    • yeryüzünde
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّمَا
    • sadece
    • نَحْنُ
    • biz
    • مُصْلِحُونَ
    • düzelticileriz
    12
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • muhakkak
    • هُمُ
    • onlar
    • الْمُفْسِدُونَ
    • bozgunculardır
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَشْعُرُونَ
    • anlamazlar
    13
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • iman edin
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اٰمَنَ
    • inandıkları
    • النَّاسُ
    • insanların
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اَنُؤْمِنُ
    • inanır mıyız?
    • اٰمَنَ
    • inandığı
    • السُّفَـهَٓاءُۜ
    • beyinsizlerin
    • اَلَٓا
    • iyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • doğrusu onlar
    • هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
    • asıl beyinsizler kendileridir
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    14
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inanmış olanlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • وَاِذَا
    • ve zaman
    • خَلَوْا
    • yalnız kaldıkları
    • اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
    • şeytanlarıyla
    • اِنَّا
    • biz
    • مَعَكُمْۙ
    • sizinle beraberiz
    • اِنَّمَا نَحْنُ
    • biz sadece
    • مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
    • (onlarla) alay ediyoruz
    15
    • اَللّٰهُ
    • Allah da
    • يَسْتَهْزِئُ
    • alay eder
    • بِهِمْ
    • kendileriyle
    • وَيَمُدُّهُمْ
    • ve onları bırakır
    • ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
    • taşkınları içinde
    • يَعْمَهُونَ
    • bocalayıp dururlar
    16
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın aldılar
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklığı
    • بِالْهُدٰىۖ
    • hidayet karşılığında
    • فَمَا رَبِحَتْ
    • kar etmedi
    • تِجَارَتُهُمْ
    • ticaretleri
    • وَمَا كَانُوا
    • olmadılar
    • مُهْتَد۪ينَ
    • doğru yolu bulanlardan
    17
    • مَثَلُهُمْ
    • Onların durumu
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • الَّذِي اسْتَوْقَدَ
    • yakan kişinin
    • نَاراًۚ
    • ateş
    • فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
    • aydınlatır aydınlatmaz
    • مَا حَوْلَهُ
    • çevresini
    • ذَهَبَ
    • giderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِنُورِهِمْ
    • onların nurunu
    • وَتَرَكَهُمْ
    • ve onları bıraktı
    • ف۪ي ظُلُمَاتٍ
    • karanlıklar içinde
    • لَا يُبْصِرُونَ
    • görmezler
    18
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onlar
    • لَا يَرْجِعُونَۙ
    • dönmezler
    19
    • اَوْ
    • ya da (onlar)
    • كَصَيِّبٍ
    • boşanan yağmur gibi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • ظُلُمَاتٌ
    • karanlıklar
    • وَرَعْدٌ
    • ve gök gürlemesi
    • وَبَرْقٌۚ
    • ve şimşek (ler)
    • يَجْعَلُونَ
    • tıkarlar
    • اَصَابِعَهُمْ
    • parmaklarını
    • ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
    • kulaklarına
    • مِنَ الصَّوَاعِقِ
    • yıldırım seslerinden
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۜ
    • ölüm
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُح۪يطٌ
    • tamamen kuşatmıştır
    • بِالْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıları
    20
    • يَكَادُ
    • neredeyse
    • الْبَرْقُ
    • şimşek
    • يَخْطَفُ
    • kapıverecek
    • اَبْصَارَهُمْۜ
    • gözlerini
    • كُلَّمَٓا
    • zaman
    • اَضَٓاءَ
    • aydınlattığı
    • لَهُمْ
    • onları
    • مَشَوْا
    • yürürler
    • ف۪يهِۙ
    • o(nun ışığı)nda
    • وَاِذَٓا اَظْلَمَ
    • karanlık çökünce
    • عَلَيْهِمْ
    • üzerlerine
    • قَامُواۜ
    • dikilip kalırlar
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَذَهَبَ
    • elbette götürürdü
    • بِسَمْعِهِمْ
    • işitmelerini
    • وَاَبْصَارِهِمْۜ
    • ve görmelerini
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ۟
    • gücü yeter
    21
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • ey insanlar
    • اعْبُدُوا
    • kulluk edin
    • رَبَّكُمُ
    • Rabbinize
    • الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
    • sizi yaratan
    • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • ve sizden öncekileri
    • لَعَلَّكُمْ
    • ki
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunasınız
    22
    • اَلَّذ۪ي
    • O (Rabb) ki
    • جَعَلَ
    • kıldı
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • فِرَاشاً
    • döşek
    • وَالسَّمَٓاءَ
    • ve göğü
    • بِنَٓاءًۖ
    • bina
    • وَاَنْزَلَ
    • ve indirdi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مَٓاءً
    • su
    • فَاَخْرَجَ
    • çıkardı
    • بِه۪
    • onunla
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • çeşitli ürünler
    • رِزْقاً
    • rızık olarak
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • فَلَا تَجْعَلُوا
    • Öyleyse koşmayın
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَعْلَمُونَ
    • bile bile
    23
    • وَاِنْ
    • Eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • ف۪ي
    • içinde
    • رَيْبٍ
    • şüphe
    • مِمَّا نَزَّلْنَا
    • indirdiğimizden
    • عَلٰى عَبْدِنَا
    • kulumuz (Muhammed)e
    • فَأْتُوا
    • haydi getirin
    • بِسُورَةٍ
    • bir sure
    • مِنْ مِثْلِه۪ۖ
    • onun gibi
    • وَادْعُوا
    • çağırın
    • شُهَدَٓاءَكُمْ
    • şahitlerinizi
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • اِنْ
    • eğer
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    24
    • فَاِنْ
    • yok eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • yapmadınızsa
    • وَلَنْ تَفْعَلُوا
    • ki asla yapamayacaksınız
    • فَاتَّقُوا
    • o halde sakının
    • النَّارَ
    • ateşten
    • الَّت۪ي
    • ki
    • وَقُودُهَا
    • yakıtı
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • وَالْحِجَارَةُۚ
    • ve taşlardır
    • اُعِدَّتْ
    • hazırlanmış
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılar için
    25
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseleri
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • وَعَمِلُوا
    • ve işleyen
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih işler
    • اَنَّ
    • muhakkak
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • جَنَّاتٍ
    • cennetler
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altlarından
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • كُلَّمَا
    • her
    • رُزِقُوا
    • rızıklandırıldıklarında
    • مِنْهَا
    • onlardaki
    • مِنْ ثَمَرَةٍ
    • meyveden
    • رِزْقاًۙ
    • rızk olarak
    • قَالُوا
    • derler
    • هٰذَا
    • Bu
    • الَّذ۪ي رُزِقْنَا
    • rızıklandığımız şeydir
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • وَاُتُوا
    • verilmiştir
    • بِه۪
    • onlara
    • مُتَشَابِهاًۜ
    • ona benzer
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • ف۪يهَٓا
    • orada
    • اَزْوَاجٌ
    • eşler
    • مُطَهَّرَةٌ
    • tertemiz
    • وَهُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    26
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
    • çekinmez
    • اَنْ يَضْرِبَ
    • vermekten
    • مَثَلاً
    • misal
    • مَا بَعُوضَةً
    • bir sivrisineği
    • فَمَا
    • hatta olanı
    • فَوْقَهَاۜ
    • onun da üstünde
    • فَاَمَّا
    • gerçekten
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • فَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • kesinlikle o
    • الْحَقُّ
    • haktır (gerçektir)
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • Rablerinden
    • وَاَمَّا
    • ise
    • الَّذ۪ينَ
    • edenler
    • كَفَرُوا
    • inkar
    • فَيَقُولُونَ
    • derler
    • مَاذَٓا
    • neyi
    • اَرَادَ
    • istedi (kasdetti)
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِهٰذَا
    • bu
    • مَثَلاًۢ
    • misalle
    • يُضِلُّ
    • saptırır
    • بِه۪
    • onunla
    • كَث۪يراً
    • bir çoğunu
    • وَيَهْد۪ي
    • ve yine yola getirir
    • كَث۪يراًۜ
    • bir çoğunu
    • وَمَا يُضِلُّ
    • saptırmaz
    • بِه۪ٓ
    • onunla
    • اِلَّا
    • başkasını
    • الْفَاسِق۪ينَۙ
    • fasıklardan
    27
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يَنْقُضُونَ
    • bozarlar
    • عَهْدَ
    • verdikleri sözü
    • اللّٰهِ
    • Allah`a
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • م۪يثَاقِه۪ۖ
    • söz verip bağlandıktan
    • وَيَقْطَعُونَ
    • keserler
    • مَٓا
    • şeyi
    • اَمَرَ
    • emrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بِه۪ٓ
    • kendisiyle
    • اَنْ يُوصَلَ
    • birleştirmesini
    • وَيُفْسِدُونَ
    • ve bozgunculuk yaparlar
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yeryüzünde
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْخَاسِرُونَ
    • ziyana uğrayanlar
    28
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تَكْفُرُونَ
    • inkar edersiniz
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَكُنْتُمْ
    • siz idiniz
    • اَمْوَاتاً
    • ölüler
    • فَاَحْيَاكُمْۚ
    • O sizi diriltti
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُم۪يتُكُمْ
    • öldürecek
    • يُحْي۪يكُمْ
    • diriltecek
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    29
    • هُوَ
    • O
    • الَّذ۪ي
    • ki
    • خَلَقَ
    • yarattı
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مَا
    • ne
    • فِي
    • varsa
    • الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • جَم۪يعاً
    • hepsini
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اسْتَوٰٓى
    • yöneldi
    • اِلَى السَّمَٓاءِ
    • göğe
    • فَسَوّٰيهُنَّ
    • onları düzenledi
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَمٰوَاتٍۜ
    • gök (olarak)
    • وَهُوَ
    • ve O
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    30
    • وَاِذْ
    • bir zamanlar
    • قَالَ
    • dedi ki
    • رَبُّكَ
    • Rabbin
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلٌ
    • yaratacağım
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • خَل۪يفَةًۜ
    • bir halife
    • قَالُٓوا
    • dediler (melekler)
    • اَتَجْعَلُ
    • mi yaratacaksın?
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مَنْ
    • kimse
    • يُفْسِدُ
    • bozgunculuk yapan
    • وَيَسْفِكُ
    • döken
    • الدِّمَٓاءَۚ
    • kan
    • وَنَحْنُ
    • oysa biz
    • نُسَبِّحُ
    • tesbih ediyor
    • بِحَمْدِكَ
    • seni överek
    • وَنُقَدِّسُ
    • ve takdis ediyoruz
    • لَكَۜ
    • seni
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    31
    • وَعَلَّمَ
    • ve öğretti
    • اٰدَمَ
    • Adem`e
    • الْاَسْمَٓاءَ
    • isimleri
    • كُلَّهَا
    • bütün
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَرَضَهُمْ
    • onları sunup
    • عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • فَقَالَ
    • dedi
    • اَنْبِؤُ۫ن۪ي
    • bana söyleyin
    • بِاَسْمَٓاءِ
    • isimlerini
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • onların
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru kimseler
    32
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • سُبْحَانَكَ
    • Seni tesbih ederiz
    • لَا
    • yoktur
    • عِلْمَ لَنَٓا
    • bilgimiz
    • اِلَّا
    • başka
    • مَا عَلَّمْتَنَاۜ
    • senin bize öğrettiğinden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • sen
    • الْعَل۪يمُ
    • bilen
    • الْحَك۪يمُ
    • hakim olansın
    33
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اَنْبِئْهُمْ
    • bunlara haber ver
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
    • onların isimlerini
    • فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
    • bunlara haber verince
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
    • onların isimlerini
    • اَلَمْ اَقُلْ
    • dememiş miydim?
    • لَكُمْ
    • size
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • غَيْبَ
    • gayblarını
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاَعْلَمُ
    • ve bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • تُبْدُونَ
    • sizin açıkladıklarınız
    • وَمَا
    • ve şeyleri
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuz
    • تَكْتُمُونَ
    • gizlemekte
    34
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • Meleklere
    • اسْجُدُوا
    • secde edin
    • لِاٰدَمَ
    • Adem`e
    • فَسَجَدُٓوا
    • hemen secde ettiler
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اِبْل۪يسَۜ
    • İblis
    • اَبٰى
    • kaçındı
    • وَاسْتَكْبَرَ
    • kibirlendi
    • وَكَانَ
    • ve oldu
    • مِنَ الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılardan
    35
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اسْكُنْ
    • oturun
    • اَنْتَ
    • sen
    • وَزَوْجُكَ
    • ve eşin
    • الْجَنَّةَ
    • cennette
    • وَكُلَا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • ondan
    • رَغَداً
    • bol bol
    • حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
    • dilediğiniz yerde
    • وَلَا تَقْرَبَا
    • yaklaşmayın
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الشَّجَرَةَ
    • ağaca
    • فَتَكُونَا
    • olursunuz
    • مِنَ الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    36
    • فَاَزَلَّهُمَا
    • derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytan
    • عَنْهَا
    • oradan
    • فَاَخْرَجَهُمَا
    • çıkardı
    • مِمَّا كَانَا
    • bulundukları yerden
    • ف۪يهِۖ
    • içinde
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • بَعْضُكُمْ
    • kiminiz
    • لِبَعْضٍ
    • kiminize
    • عَدُوٌّۚ
    • düşman olarak
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُسْتَقَرٌّ
    • kalmak
    • وَمَتَاعٌ
    • ve nimet
    • اِلٰى ح۪ينٍ
    • bir süre
    37
    • فَتَلَقّٰٓى
    • derken aldı
    • اٰدَمُ
    • Adem
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • كَلِمَاتٍ
    • kelimeler
    • فَتَابَ عَلَيْهِۜ
    • bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
    • اِنَّهُ
    • Şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyendir
    38
    • قُلْنَا
    • dedik
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • جَم۪يعاًۚ
    • hepiniz
    • فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
    • yalnız size geldiği zaman
    • مِنّ۪ي
    • benden
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • فَمَنْ
    • kimler
    • تَبِعَ
    • uyarsa
    • هُدَايَ
    • benim hidayetime
    • فَلَا خَوْفٌ
    • artık bir korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    39
    • وَالَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • كَفَرُوا
    • inkar eden
    • وَكَذَّبُوا
    • ve yalanlayan
    • بِاٰيَاتِنَٓا
    • ayetlerimizi
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    40
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metleri
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَوْفُوا
    • tutun ki
    • بِعَهْد۪ٓي
    • bana verdiğiniz sözü
    • اُو۫فِ
    • ben de tutayım
    • بِعَهْدِكُمْ
    • size verdiğim sözü
    • وَاِيَّايَ
    • ve sadece benden
    • فَارْهَبُونِ
    • korkun
    41
    • وَاٰمِنُوا
    • ve inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلْتُ
    • indirdiğime
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا مَعَكُمْ
    • sizin yanınızda bulunanı
    • وَلَا تَكُونُٓوا
    • ve olmayın
    • اَوَّلَ
    • ilk
    • كَافِرٍ
    • inkar eden
    • بِه۪ۖ
    • onu
    • وَلَا تَشْتَرُوا
    • ve satmayın
    • بِاٰيَات۪ي
    • benim ayetlerimi
    • ثَمَناً
    • bedele
    • قَل۪يلاًۘ
    • az bir
    • وَاِيَّايَ
    • ve benden
    • فَاتَّقُونِ
    • sakının
    42
    • وَلَا تَلْبِسُوا
    • ve katıştırmayın
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • بِالْبَاطِلِ
    • batılla
    • وَتَكْتُمُوا
    • ve gizlemeyin
    • الْحَقَّ
    • hakkı
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bildiğiniz halde
    43
    • وَاَق۪يمُوا
    • ve kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • ve verin
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • وَارْكَعُوا
    • ve ruku edin
    • مَعَ
    • beraber
    • الرَّاكِع۪ينَ
    • rüku edenlerle
    44
    • اَتَأْمُرُونَ
    • emredip
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • بِالْبِرِّ
    • iyiliği
    • وَتَنْسَوْنَ
    • unutuyor musunuz?
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinizi
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • تَتْلُونَ
    • okuduğunuz halde
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
    45
    • وَاسْتَع۪ينُوا
    • yardım dileyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabırla
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • وَاِنَّهَا
    • şüphesiz bu
    • لَكَب۪يرَةٌ
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
    • saygı gösterenlerden
    46
    • اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarını
    • رَبِّهِمْ
    • Rablerine
    • وَاَنَّهُمْ
    • ve gerçekten onlar
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَ۟
    • döneceklerini
    47
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metimi
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
    • ve sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    48
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • يَوْماً
    • günden
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmeyeceği
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • kabul edilmeyeceği
    • مِنْهَا
    • kimseden
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat da
    • وَلَا يُؤْخَذُ
    • alınmayacağı
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye de
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • hiçbir yardım yapılmayacağı
    49
    • وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmıştık
    • مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesinden
    • يَسُومُونَكُمْ
    • onlar size reva görüyor
    • سُٓوءَ
    • en kötüsünü
    • الْعَذَابِ
    • azabın
    • يُذَبِّحُونَ
    • boğazlayıp
    • اَبْنَٓاءَكُمْ
    • oğullarınızı
    • وَيَسْتَحْيُونَ
    • sağ bırakıyorlardı
    • نِسَٓاءَكُمْۜ
    • kadınlarınızı
    • وَف۪ي
    • ve vardı
    • ذٰلِكُمْ
    • bunda sizin için
    • بَلَٓاءٌ
    • imtihan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    50
    • وَاِذْ
    • hani
    • فَرَقْنَا
    • yarmıştık
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْبَحْرَ
    • denizi
    • فَاَنْجَيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmış
    • وَاَغْرَقْـنَٓا
    • ve boğmuştuk
    • اٰلَ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesini
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • görüyordunuz
    51
    • وَاِذْ
    • hani
    • وٰعَدْنَا
    • sözleşmiştik
    • مُوسٰٓى
    • Musa ile
    • اَرْبَع۪ينَ
    • kırk
    • لَيْلَةً
    • gece için
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • siz (tanrı) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • onun ardından
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • ظَالِمُونَ
    • zalimlerdiniz
    52
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَفَوْنَا
    • affetmiştik
    • عَنْكُمْ
    • sizi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    53
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • اٰتَيْنَا
    • vermiştik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • وَالْفُرْقَانَ
    • ve furkan
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَهْتَدُونَ
    • hidayete erersiniz diye
    54
    • وَاِذْ
    • Hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmine
    • يَا قَوْمِ
    • ey kavmim
    • اِنَّكُمْ
    • şüphesiz sizler
    • ظَلَمْتُمْ
    • zulmettiniz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinize
    • بِاتِّخَاذِكُمُ
    • (tanrı) edinmekle
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • فَتُوبُٓوا
    • gelin tevbe edin de
    • اِلٰى بَارِئِكُمْ
    • yaratıcınıza
    • فَاقْتُلُٓوا
    • ve öldürün
    • اَنْفُسَكُمْۜ
    • nefislerinizi
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • عِنْدَ
    • katında
    • بَارِئِكُمْۜ
    • yaratıcınız
    • فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
    • sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • merhametlidir
    55
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • قُلْتُمْ
    • demiştiniz
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نُؤْمِنَ
    • inanmayız
    • لَكَ
    • sana
    • حَتّٰى
    • kadar
    • نَرَى
    • görünceye
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • جَهْرَةً
    • açıkça
    • فَاَخَذَتْكُمُ
    • derhal sizi yakalamıştı
    • الصَّاعِقَةُ
    • yıldırım gürültüsü
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • bunu görüyordunuz
    56
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثْنَاكُمْ
    • sizi tekrar diriltmiştik
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَوْتِكُمْ
    • ölümünüzün
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    57
    • وَظَلَّلْنَا
    • ve gölgelik çektik
    • عَلَيْكُمُ
    • üstünüze
    • الْغَمَامَ
    • bulutu
    • وَاَنْزَلْنَا
    • ve indirdik
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَنَّ
    • kudret helvası
    • وَالسَّلْوٰىۜ
    • ve bıldırcın
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • güzelliklerden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
    • rızık olarak verdiğimiz
    • وَمَا ظَلَمُونَا
    • onlar bize zulmetmiyorlardı
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • كَانُٓوا
    • idiler
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerine
    • يَظْلِمُونَ
    • zulmetmekte
    58
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik ki
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الْقَرْيَةَ
    • kente
    • فَكُلُوا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • حَيْثُ
    • yerde
    • شِئْتُمْ
    • dilediğiniz
    • رَغَداً
    • bol bol
    • وَادْخُلُوا
    • girin
    • الْبَابَ
    • kapıdan
    • سُجَّداً
    • secde ederek
    • وَقُولُوا
    • ve deyin
    • حِطَّةٌ
    • hitta (ya Rabbi bizi affet)
    • نَغْفِرْ
    • biz de bağışlayalım
    • لَكُمْ
    • sizin
    • خَطَايَاكُمْۜ
    • hatalarınızı
    • وَسَنَز۪يدُ
    • ve daha fazlasını vereceğiz
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • güzel davrananlara
    59
    • فَبَدَّلَ
    • derken değiştirdiler
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimler
    • قَوْلاً
    • bir sözle
    • غَيْرَ
    • başka
    • الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
    • kendilerine söylenenden
    • فَاَنْزَلْنَا
    • biz de indirdik
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zulmedenlerin
    • رِجْزاً
    • bir azab
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
    • yaptıkları kötülüklerden dolayı
    60
    • وَاِذِ
    • hani
    • اسْتَسْقٰى
    • su istemişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmi için
    • فَقُلْنَا
    • demiştik
    • اضْرِبْ
    • vur
    • بِعَصَاكَ
    • asanla
    • الْحَجَرَۜ
    • taşa
    • فَانْفَجَرَتْ
    • fışkırmıştı
    • مِنْهُ
    • ondan
    • اثْنَتَا عَشْرَةَ
    • on iki
    • عَيْناًۜ
    • göze (pınar)
    • قَدْ عَلِمَ
    • bilmişti
    • كُلُّ
    • bütün
    • اُنَاسٍ
    • insanlar
    • مَشْرَبَهُمْۜ
    • kendi içecekleri yeri
    • كُلُوا
    • yeyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • مِنْ رِزْقِ
    • rızkından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَلَا تَعْثَوْا
    • ve (başkalarına) saldırmayın
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُفْسِد۪ينَ
    • bozgunculuk yaparak
    61
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْتُمْ
    • siz demiştiniz ki
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نَصْبِرَ
    • biz dayanamayız
    • عَلٰى طَعَامٍ
    • yemeğe
    • وَاحِدٍ
    • bir
    • فَادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُخْرِجْ
    • çıkarsın
    • لَنَا
    • bize
    • مِمَّا
    • şeylerden
    • تُنْبِتُ
    • bitirdiği
    • الْاَرْضُ
    • yerin
    • مِنْ بَقْلِهَا
    • sebzesinden
    • وَقِثَّٓائِهَا
    • acurundan
    • وَفُومِهَا
    • sarımsağından
    • وَعَدَسِهَا
    • mercimeğinden
    • وَبَصَلِهَاۜ
    • soğanından
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اَتَسْتَبْدِلُونَ
    • değiştirmek mi istiyorsunuz?
    • الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
    • daha aşağı olanı
    • بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
    • iyi olanla
    • اِهْبِطُوا
    • inin
    • مِصْراً
    • bir şehre
    • فَاِنَّ لَكُمْ
    • sizin için var
    • مَا سَاَلْتُمْۜ
    • istediğiniz şeyler
    • وَضُرِبَتْ
    • vuruldu
    • عَلَيْهِمُ
    • üzerlerine
    • الذِّلَّةُ
    • alçaklık
    • وَالْمَسْكَنَةُ
    • ve yoksulluk (damgası)
    • وَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • bir gazaba
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah`tan
    • ذٰلِكَ
    • işte bu
    • بِاَنَّهُمْ كَانُوا
    • şüphesiz öyle oldu
    • يَكْفُرُونَ
    • (çünkü) inkar ediyorlar
    • بِاٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَيَقْتُلُونَ
    • ve öldürüyorlardı
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
    • haksız yere
    • بِمَا
    • sebebiyledir
    • عَصَوْا
    • isyan etmeleri
    • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
    • sınırı aştıkları
    62
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
    • ve yahudiler
    • وَالنَّصَارٰى
    • ve hıristiyanlar
    • وَالصَّابِـ۪ٔينَ
    • ve sabiiler
    • مَنْ اٰمَنَ
    • kim inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَعَمِلَ
    • ve yaparsa
    • صَالِحاً
    • iyi işler
    • فَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • mükafatları
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۖ
    • rablerinin
    • وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
    • onlara korku yoktur
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    63
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almış
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • dağı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimizi
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • مَا ف۪يهِ
    • içinde olanı
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    64
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • dönmüştünüz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَۚ
    • bunun
    • فَلَوْلَا
    • eğer olmasaydı
    • فَضْلُ
    • iyiliği
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَرَحْمَتُهُ
    • ve merhameti
    • لَكُنْتُمْ
    • elbette olurdunuz
    • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
    • ziyana uğrayanlardan
    65
    • وَلَقَدْ
    • elbette
    • عَلِمْتُمُ
    • bilmişsinizdir
    • الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
    • haddi aşanları
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • فِي السَّبْتِ
    • cumartesi günü
    • فَقُلْنَا
    • işte dedik
    • لَهُمْ
    • onlara
    • كُونُوا
    • olun
    • قِرَدَةً
    • maymunlar
    • خَاسِـ۪ٔينَۚ
    • aşağılık
    66
    • فَجَعَلْنَاهَا
    • ve bunu yaptık
    • نَكَالاً
    • ibretlik bir ceza
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
    • önündekilere
    • وَمَا خَلْفَهَا
    • ve ardından geleceklere
    • وَمَوْعِظَةً
    • ve bir öğüt
    • لِلْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler için
    67
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪ٓ
    • kavmine
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْمُرُكُمْ
    • size emrediyor
    • اَنْ تَذْبَحُوا
    • kesmenizi
    • بَقَرَةًۜ
    • bir inek
    • قَالُٓوا
    • dediler
    • اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
    • bizimle alay mı ediyorsun?
    • قَالَ
    • dedi
    • اَعُوذُ
    • sığınırım
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْ اَكُونَ
    • olmaktan
    • مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
    • cahillerden
    68
    • قَالُوا
    • dediler
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۜ
    • onun ne olduğunu
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا فَارِضٌ
    • yaşlı olmayan
    • وَلَا بِكْرٌۜ
    • ve körpe de olmayan
    • عَوَانٌ
    • orta yaşlı
    • بَيْنَ
    • arasında
    • ذٰلِكَۜ
    • bunun
    • فَافْعَلُوا
    • haydi yapın
    • مَا تُؤْمَرُونَ
    • size emredileni
    69
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا لَوْنُهَاۜ
    • onun rengi nedir
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
    • parlak sarı
    • لَوْنُهَا
    • renginde
    • تَسُرُّ
    • sevinç verir
    • النَّاظِر۪ينَ
    • bakanlara
    70
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۙ
    • onun nasıl bir şey olduğunu
    • اِنَّ
    • zira
    • الْبَقَرَ
    • o inek
    • تَشَابَهَ
    • benzer geldi
    • عَلَيْنَاۜ
    • bize
    • وَاِنَّٓا
    • ama mutlaka biz
    • اِنْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dilerse
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَمُهْتَدُونَ
    • hidayeti buluruz
    71
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • şöyle diyor
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا ذَلُولٌ
    • boyundurluk altına alınmamış
    • تُث۪يرُ
    • sürmek için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • وَلَا تَسْقِي
    • ve sulamaz
    • الْحَرْثَۚ
    • ekin
    • مُسَلَّمَةٌ
    • kusursuz
    • لَا شِيَةَ
    • hiçbir alacası yok
    • ف۪يهَاۜ
    • onda
    • قَالُوا
    • dediler
    • الْـٰٔنَ
    • işte şimdi
    • جِئْتَ
    • getirdin
    • بِالْحَقِّۜ
    • doğruyu
    • فَذَبَحُوهَا
    • ve boğazladılar onu
    • وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
    • az daha yapmayacaklardı
    72
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَتَلْتُمْ
    • siz öldürmüştünüz
    • نَفْساً
    • bir adam
    • فَادّٰرَءْتُمْ
    • birbirinizle atışmıştınız
    • ف۪يهَاۜ
    • onun hakkında
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُخْرِجٌ
    • ortaya çıkarıcıdır
    • مَا كُنْتُمْ
    • olduğunuz şeyi
    • تَكْتُمُونَۚ
    • gizlemiş
    73
    • فَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اضْرِبُوهُ
    • vurun ona (öldürülene)
    • بِبَعْضِهَاۜ
    • (ineğin) bir parçasıyla
    • كَذٰلِكَ
    • işte böylece
    • يُحْـيِ
    • diriltir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمَوْتٰى
    • ölüleri
    • وَيُر۪يكُمْ
    • ve size gösterir
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ
    • düşünürsünüz
    74
    • ثُمَّ
    • sonra yine
    • قَسَتْ
    • katılaştı
    • قُلُوبُكُمْ
    • kalbleriniz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • فَهِيَ
    • şimdi onlar
    • كَالْحِجَارَةِ
    • taş gibi
    • اَوْ
    • hatta
    • اَشَدُّ
    • daha da
    • قَسْوَةًۜ
    • katıdır
    • وَاِنَّ
    • çünkü
    • مِنَ الْحِجَارَةِ
    • öyle taş var ki
    • لَمَا يَتَفَجَّرُ
    • fışkırır
    • مِنْهُ
    • içinden
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • وَاِنَّ مِنْهَا
    • öylesi de var ki
    • لَمَا يَشَّقَّقُ
    • çatlayıverir de
    • فَيَخْرُجُ
    • çıkar
    • مِنْهُ
    • ondan
    • الْمَٓاءُۜ
    • su
    • لَمَا يَهْبِطُ
    • aşağı yuvarlanır
    • مِنْ خَشْيَةِ
    • korkusundan
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • وَمَا
    • ve değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    75
    • اَفَتَطْمَعُونَ
    • umuyor musunuz?
    • اَنْ يُؤْمِنُوا
    • inanacaklarını
    • لَكُمْ
    • size
    • وَقَدْ
    • oysa
    • كَانَ
    • vardı ki
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • bunlardan
    • يَسْمَعُونَ
    • işitirlerdi de
    • كَلَامَ
    • sözünü
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُحَرِّفُونَهُ
    • onu değiştirirlerdi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَا عَقَلُوهُ
    • düşünüp akıl erdirdikten
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    76
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • خَلَا
    • yalnız kaldıkları
    • بَعْضُهُمْ
    • bazısı
    • اِلٰى بَعْضٍ
    • bazısıyla
    • اَتُحَدِّثُونَهُمْ
    • onlara haber mi veriyorsunuz
    • بِمَا فَتَحَ
    • açtığı şeyleri
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • لِيُحَٓاجُّوكُمْ
    • sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
    • بِه۪
    • onu
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّكُمْۜ
    • Rabbiniz
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • Aklınızı kullanmıyor musunuz?
    77
    • اَوَلَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlar mı ki?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا يُسِرُّونَ
    • onların gizlediklerini
    • وَمَا يُعْلِنُونَ
    • ve açığa vurduklarını
    78
    • وَمِنْهُمْ
    • onların içinde vardır
    • اُمِّيُّونَ
    • ümmiler
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَمَانِيَّ
    • kuruntuları
    • وَاِنْ هُمْ
    • onlar
    • اِلَّا
    • sadece
    • يَظُنُّونَ
    • zannediyorlar
    79
    • فَوَيْلٌ
    • vay haline
    • لِلَّذ۪ينَ
    • o kimselerin ki
    • يَكْتُبُونَ
    • yazıp
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِاَيْد۪يهِمْ
    • elleriyle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يَقُولُونَ
    • derler
    • هٰذَا
    • bu
    • مِنْ عِنْدِ
    • katındandır
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لِيَشْتَرُوا
    • satmak için
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۜ
    • az bir
    • لَهُمْ
    • onların
    • مِمَّا
    • ötürü
    • كَتَبَتْ
    • yazdığından
    • اَيْد۪يهِمْ
    • ellerinin
    • وَوَيْلٌ
    • vay haline
    • يَكْسِبُونَ
    • kazandıklarından
    80
    • وَقَالُوا
    • Bir de dediler ki
    • لَنْ تَمَسَّنَا
    • bize dokunmayacaktır
    • النَّارُ
    • ateş
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَيَّاماً
    • gün
    • مَعْدُودَةًۜ
    • sayılı birkaç
    • قُلْ
    • De ki
    • اَتَّخَذْتُمْ
    • aldınız mı?
    • عِنْدَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • عَهْداً
    • bir söz (bu hususta)
    • فَلَنْ يُخْلِفَ
    • öyleyse dönmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَهْدَهُٓ
    • sözünden
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا
    • bir şey mi
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    81
    • بَلٰى
    • Evet
    • مَنْ
    • kim
    • كَسَبَ
    • kazanır
    • سَيِّئَةً
    • bir günah
    • وَاَحَاطَتْ
    • kuşatmış olursa
    • بِه۪
    • kendisini
    • خَط۪ٓيـَٔتُهُ
    • suçu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    82
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • İnanıp
    • وَعَمِلُوا
    • yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • yararlı işler
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar da
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • الْجَنَّةِۚ
    • cennet
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • sürekli kalacaklardır
    83
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • biz almıştık
    • م۪يثَاقَ
    • bir söz
    • بَن۪ٓي
    • oğullarından
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • لَا تَعْبُدُونَ
    • kulluk etmeyeceksiniz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَبِالْوَالِدَيْنِ
    • anaya-babaya
    • اِحْسَاناً
    • iyilik edeceksiniz
    • وَذِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullara
    • وَقُولُوا
    • söyleyin
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • حُسْناً
    • güzel söz
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • döndünüz
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azınız
    • مِنْكُمْ
    • siz
    • وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
    • hala yüz çevirip duruyorsunuz
    84
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizden kesin söz
    • لَا تَسْفِكُونَ
    • dökmeyeceksiniz
    • دِمَٓاءَكُمْ
    • birbirinizin kanını
    • وَلَا تُخْرِجُونَ
    • çıkarmayacaksınız
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • مِنْ دِيَارِكُمْ
    • yurtlarınızdan
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَقْرَرْتُمْ
    • kabul etmiştiniz
    • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
    • buna siz şahidsiniz
    85
    • ثُمَّ
    • Ama
    • اَنْتُمْ
    • siz
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • bunlar
    • تَقْتُلُونَ
    • öldürüyorsunuz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • وَتُخْرِجُونَ
    • çıkarıyorsunuz
    • فَر۪يقاً
    • bir grubu
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مِنْ دِيَارِهِمْۘ
    • yurtlarından
    • تَظَاهَرُونَ
    • birleşiyorsunuz
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara karşı
    • بِالْاِثْمِ
    • günah
    • وَالْعُدْوَانِۜ
    • ve düşmanlıkla
    • وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
    • size geldiklerinde
    • اُسَارٰى
    • esir olarak
    • تُفَادُوهُمْ
    • fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
    • وَهُوَ مُحَرَّمٌ
    • yasaklanmış iken
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِخْرَاجُهُمْۜ
    • onları çıkarmak
    • اَفَتُؤْمِنُونَ
    • yoksa siz inanıyor da
    • بِبَعْضِ
    • bir kısmına
    • الْكِتَابِ
    • Kitabın
    • وَتَكْفُرُونَ
    • inkar mı ediyorsunuz
    • بِبَعْضٍۚ
    • bir kısmını
    • فَمَا
    • nedir?
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • مَنْ
    • kimsenin
    • يَفْعَلُ
    • yapan
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • اِلَّا
    • başka
    • خِزْيٌ
    • rezil olmaktan
    • فِي الْحَيٰوةِ
    • hayatında
    • الدُّنْيَاۚ
    • dünya
    • وَيَوْمَ
    • gününde de
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • يُرَدُّونَ
    • onlar itilirler
    • اِلٰٓى اَشَدِّ
    • en şiddetlisine
    • الْعَذَابِۜ
    • azabın
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • bilmez
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    86
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın alan kimselerdir
    • الْحَيٰوةَ
    • hayatını
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • بِالْاٰخِرَةِۘ
    • ahireti verip
    • فَلَا يُخَفَّفُ
    • hiç hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
    • ve onlara hiç yardım edilmez
    87
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • اٰتَيْنَا
    • verdik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَقَفَّيْنَا
    • birbiri ardınca gönderdik
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • arkasından
    • بِالرُّسُلِ
    • peygamberler
    • وَاٰتَيْنَا
    • verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
    • اَفَكُلَّمَا
    • öyle mi?
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelse
    • رَسُولٌ
    • bir peygamber
    • بِمَا
    • şey ile
    • لَا تَهْوٰٓى
    • istemediği
    • اَنْفُسُكُمُ
    • canınızın
    • اسْتَكْبَرْتُمْۚ
    • büyüklük taslayarak
    • فَفَر۪يقاً
    • kimini
    • كَذَّبْتُمْۘ
    • yalanlayacak
    • وَفَر۪يقاً
    • kimini de
    • تَقْتُلُونَ
    • öldüreceksiniz
    88
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • قُلُوبُنَا
    • kalblerimiz
    • غُلْفٌۜ
    • perdelidir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَعَنَهُمُ
    • onları la`netlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُفْرِهِمْ
    • inkarlarından dolayı
    • فَقَل۪يلاً
    • artık çok az
    • مَا يُؤْمِنُونَ
    • inanırlar
    89
    • وَلَمَّا
    • Ne zaman ki
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldi
    • كِتَابٌ
    • bir Kitap (Kur`an)
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayıcı
    • لِمَا مَعَهُمْۙ
    • yanlarında bulunan (Tevrat)ı
    • وَكَانُوا
    • halde
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • يَسْتَفْتِحُونَ
    • yardım istedikleri
    • عَلَى
    • karşı
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
    • inkar edenlere
    • فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
    • kendilerine gelince
    • مَا عَرَفُوا
    • o bildikleri (Kur`an)
    • كَفَرُوا
    • inkar ettiler
    • بِه۪ۘ
    • onu
    • فَلَعْنَةُ
    • artık la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَى الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıların üzerine olsun!
    90
    • بِئْسَمَا
    • ne kötüdür
    • اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları şey
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerini
    • اَنْ يَكْفُرُوا
    • inkar etmek için
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeyi
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بَغْياً
    • çekemeyerek
    • اَنْ يُنَزِّلَ
    • (vahiy) indirmesini
    • مِنْ فَضْلِه۪
    • lutfundan
    • عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • مِنْ عِبَادِه۪ۚ
    • kullarından
    • فَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • gazab
    • عَلٰى
    • üstüne
    • غَضَبٍۜ
    • gazaba
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • İnkar edenler için
    • عَذَابٌ
    • bir azab vardır
    • مُه۪ينٌ
    • alçaltıcı
    91
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeye
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • نُؤْمِنُ
    • inanırız
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • عَلَيْنَا
    • bize
    • وَيَكْفُرُونَ
    • inkar ederler
    • بِمَا وَرَٓاءَهُ
    • ondan sonra geleni
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • الْحَقُّ
    • haktır
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْۜ
    • yanlarında bulunanı
    • قُلْ
    • de ki
    • فَلِمَ تَقْتُلُونَ
    • neden öldürüyordunuz?
    • اَنْبِيَٓاءَ
    • peygamberlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • اِنْ
    • gerçekten
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    92
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelmişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • بِالْبَيِّنَاتِ
    • apaçık delillerle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • (ilah) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • ardından
    • وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
    • zalimler olarak
    93
    • وَاِذْ
    • hani bir zaman
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • kesin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • ve kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • Tur(dağın)ı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا
    • şeyi
    • اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاسْمَعُواۜ
    • dinleyin (demiştik)
    • قَالُوا
    • dediler
    • سَمِعْنَا
    • dinledik
    • وَعَصَيْنَا
    • ve isyan ettik
    • وَاُشْرِبُوا
    • içirildi
    • ف۪ي قُلُوبِهِمُ
    • kalblerine
    • الْعِجْلَ
    • buzağı (sevgisi)
    • بِكُفْرِهِمْۜ
    • inkarlarıyla
    • قُلْ
    • de ki
    • بِئْسَمَا
    • ne kötü şey
    • يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
    • size emrediyor
    • ا۪يمَانُكُمْ
    • imanınız
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanan kimseler
    94
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنْ
    • eğer
    • كَانَتْ لَكُمُ
    • yalnız size ait ise
    • الدَّارُ
    • yurdu
    • الْاٰخِرَةُ
    • ahiret
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • خَالِصَةً
    • gerçekten
    • مِنْ دُونِ النَّاسِ
    • kimsenin değil de
    • فَتَمَنَّوُا
    • haydi temenni edin
    • الْمَوْتَ
    • ölümü
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • sözünüzde doğru
    95
    • وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
    • fakat ölümü istemezler
    • اَبَداً
    • asla
    • بِمَا قَدَّمَتْ
    • yapıp sunduğu işlerden dolayı
    • اَيْد۪يهِمْۜ
    • ellerinin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    96
    • وَلَتَجِدَنَّهُمْ
    • onları bulursun
    • اَحْرَصَ
    • en düşkünü
    • النَّاسِ
    • insanların
    • عَلٰى حَيٰوةٍۚ
    • hayata
    • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
    • ortak koşanlardan bile
    • يَوَدُّ
    • ister
    • اَحَدُهُمْ
    • her biri
    • لَوْ يُعَمَّرُ
    • yaşatılmasını
    • اَلْفَ
    • bin
    • سَنَةٍۚ
    • yıl
    • وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
    • onu uzaklaştıracak değildir
    • مِنَ الْعَذَابِ
    • azabdan
    • اَنْ يُعَمَّرَۜ
    • oysa yaşamak
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بَص۪يرٌ
    • görüyor
    • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
    • yaptıklarını
    97
    • قُلْ
    • de ki
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise (bilsin ki)
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِجِبْر۪يلَ
    • Cebrail`e
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • نَزَّلَهُ
    • onu indirmiştir
    • عَلٰى قَلْبِكَ
    • kalbine
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
    • kendinden öncekileri
    • وَهُدًى
    • ve hidayet
    • وَبُشْرٰى
    • ve müjdeci
    • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
    • inananlara
    98
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • ve meleklerine
    • وَرُسُلِه۪
    • ve resullerine
    • وَجِبْر۪يلَ
    • ve Cebrail`e
    • وَم۪يكَالَ
    • ve Mikail`e
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah da
    • عَدُوٌّ
    • düşmanıdır
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkar edenlerin
    99
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • اَنْزَلْـنَٓا
    • indirdik
    • اِلَيْكَ
    • sana
    • اٰيَاتٍ
    • ayetler
    • بَيِّنَاتٍۚ
    • apaçık
    • وَمَا يَكْفُرُ
    • inkar etmez
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَّا الْفَاسِقُونَ
    • fasıklardan başkası
    100
    • اَوَكُلَّمَا
    • ne zaman
    • عَاهَدُوا
    • anlaştılarsa
    • عَهْداً
    • ahitle
    • نَبَذَهُ
    • onu bozmadı mı?
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْۜ
    • onlardan
    • بَلْ
    • Zaten
    • اَكْثَرُهُمْ
    • çokları
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    101
    • وَلَمَّا
    • ne zaman
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldiyse
    • رَسُولٌ
    • bir elçi
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْ
    • yanlarındakini
    • نَبَذَ
    • attılar
    • فَر۪يقٌ
    • bir gurup
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlerden
    • الْكِتَابَۗ
    • kitap
    • كِتَابَ
    • kitabı
    • وَرَٓاءَ
    • arkasına
    • ظُهُورِهِمْ
    • sırtlarının
    • كَاَنَّهُمْ
    • sanki gibi
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlarmış
    102
    • وَاتَّـبَعُوا
    • uydular
    • مَا
    • şeye
    • تَتْلُوا
    • uydurduğu
    • الشَّيَاط۪ينُ
    • şeytanların
    • عَلٰى مُلْكِ
    • mülkü hakkında
    • سُلَيْمٰنَۚ
    • Süleyman`ın
    • وَمَا كَفَرَ
    • oysa küfre girmedi
    • سُلَيْمٰنُ
    • Süleyman
    • وَلٰكِنَّ
    • Fakat
    • الشَّيَاط۪ينَ
    • şeytanlar
    • كَفَرُوا
    • küfre girdiler
    • يُعَلِّمُونَ
    • öğreterek
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • السِّحْرَۗ
    • sihri
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirileni
    • عَلَى الْمَلَكَيْنِ
    • iki meleğe
    • بِبَابِلَ
    • Babil`de
    • هَارُوتَ
    • Harut
    • وَمَارُوتَۜ
    • ve Marut (isimli)
    • وَمَا يُعَلِّمَانِ
    • onlar öğretmezlerdi
    • مِنْ اَحَدٍ
    • hiç kimseye
    • حَتّٰى يَقُولَٓا
    • demedikçe
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • نَحْنُ
    • biz
    • فِتْنَةٌ
    • fitneyiz
    • فَلَا تَكْفُرْۜ
    • sakın küfre girmeyin
    • فَيَتَعَلَّمُونَ
    • fakat öğreniyorlardı
    • مِنْهُمَا
    • bunlardan
    • مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
    • ayıran şeyi
    • بَيْنَ
    • arasını
    • الْمَرْءِ
    • eşi
    • وَزَوْجِه۪ۜ
    • ve karısının
    • وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
    • ama onlar zarar veremezler
    • بِه۪
    • onunla
    • اِلَّا
    • başka
    • بِاِذْنِ
    • izninden
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَيَتَعَلَّمُونَ
    • onlar öğreniyorlardı
    • مَا
    • şeyi
    • يَضُرُّهُمْ
    • zarar veren
    • وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
    • yarar vereni değil
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • عَلِمُوا
    • gayet iyi biliyorlardı ki
    • لَمَنِ
    • kimsenin
    • اشْتَرٰيهُ
    • onu satın alan
    • مَا لَهُ
    • yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ۠
    • bir nasibi
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötüdür
    • مَا
    • şey
    • شَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları
    • اَنْفُسَهُمْۜ
    • kendilerini
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ
    • (bunu) bilselerdi!
    103
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • اٰمَنُوا
    • iman etseler
    • وَاتَّقَوْا
    • ve sakınmış olsalardı
    • لَمَثُوبَةٌ
    • sevabı
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • خَيْرٌۜ
    • daha hayırlı olurdu
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
    • bilselerdi
    104
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • لَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • رَاعِنَا
    • Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
    • وَقُولُوا
    • deyin
    • انْظُرْنَا
    • unzurna (bize bak)
    • وَاسْمَعُواۜ
    • ve dinleyin
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • Kafirler için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı
    105
    • مَا يَوَدُّ
    • arzu etmezler
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitab
    • وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
    • ve müşriklerden
    • اَنْ يُنَزَّلَ
    • indirilmesini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hiçbir hayır
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • rabbinizden
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • يَخْتَصُّ
    • tahsis eder
    • بِرَحْمَتِه۪
    • rahmetini
    • مَنْ
    • kimseye
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • الْفَضْلِ
    • lutuf
    • الْعَظ۪يمِ
    • büyük
    106
    • مَا نَنْسَخْ
    • biz nesheder
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • bir ayeti
    • اَوْ
    • veya
    • نُنْسِهَا
    • unutturursak
    • نَأْتِ
    • getiririz
    • بِخَيْرٍ
    • daha iyisini
    • مِنْهَٓا
    • ondan
    • اَوْ
    • ya da
    • مِثْلِهَاۜ
    • benzerini
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yeter
    107
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَهُ مُلْكُ
    • sahibidir
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَمَا
    • ve yoktur
    • لَكُمْ
    • size
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir koruyucu
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    108
    • اَمْ تُر۪يدُونَ
    • arzu mu ediyorsunuz?
    • اَنْ تَسْـَٔلُوا
    • istekte bulunmayı
    • رَسُولَكُمْ
    • rasulunüzden
    • كَمَا
    • gibi
    • سُئِلَ
    • istedikleri
    • مُوسٰى
    • Musa`dan
    • مِنْ قَبْلُۜ
    • daha önce
    • وَمَنْ
    • Kim
    • يَتَبَدَّلِ
    • değiştirirse
    • الْكُفْرَ
    • inkarı
    • بِالْا۪يمَانِ
    • imana
    • فَقَدْ
    • şüphesiz (o)
    • ضَلَّ
    • sapıtmıştır
    • سَوَٓاءَ
    • dümdüz
    • السَّب۪يلِ
    • yolu
    109
    • وَدَّ
    • isterler
    • كَث۪يرٌ
    • bir çoğu
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitap
    • لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
    • sizi döndürmek
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • ا۪يمَانِكُمْ
    • imanınızdan
    • كُفَّاراًۚ
    • kafirler olarak
    • حَسَداً
    • hasetten dolayı
    • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
    • içlerindeki
    • مَا تَبَيَّنَ
    • apaçık belli olduktan
    • لَهُمُ
    • onlara
    • الْحَقُّۚ
    • gerçek
    • فَاعْفُوا
    • affedin
    • وَاصْفَحُوا
    • hoş görün
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَأْتِيَ
    • getirinceye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاَمْرِه۪ۜ
    • emrini
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yetendir
    110
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • وَمَا تُقَدِّمُوا
    • ne gönderirseniz
    • لِاَنْفُسِكُمْ
    • kendiniz için
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • تَجِدُوهُ
    • bulursunuz
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    111
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • لَنْ يَدْخُلَ
    • asla giremez
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • اِلَّا
    • başkası
    • مَنْ
    • kimseden
    • كَانَ
    • olan
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veyahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • تِلْكَ
    • işte bu
    • اَمَانِيُّهُمْۜ
    • onların kuruntusudur
    • قُلْ
    • de ki
    • هَاتُوا
    • getirin
    • بُرْهَانَكُمْ
    • delilinizi
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    112
    • بَلٰى
    • hayır
    • مَنْ
    • kim
    • اَسْلَمَ
    • teslim ederse
    • وَجْهَهُ
    • yüzünü
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَهُوَ مُحْسِنٌ
    • işini güzel yaparak
    • فَلَهُٓ
    • onun
    • اَجْرُهُ
    • mükafatı
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّه۪ۖ
    • Rabbinin
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • خَوْفٌ
    • korku
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • هُمْ
    • onlara
    • يَحْزَنُونَ۟
    • üzülmek
    113
    • وَقَالَتِ
    • dediler
    • الْيَهُودُ
    • Yahudiler
    • لَيْسَتِ
    • değiller
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar
    • عَلٰى شَيْءٍۖ
    • bir temel üzerinde
    • وَقَالَتِ
    • ve dediler
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar da
    • عَلٰى شَيْءٍۙ
    • bir temel üzerinde
    • وَهُمْ
    • oysa onlar
    • يَتْلُونَ
    • okuyorlar
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • قَالَ
    • söylediler
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler de
    • مِثْلَ
    • benzerini
    • قَوْلِهِمْۚ
    • onların sözlerinin
    • فَاللّٰهُ
    • artık Allah
    • يَحْكُمُ
    • hüküm verecektir
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarında
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • ف۪يمَا
    • şey hakkında
    • كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
    • ayrılığa düştükleri
    114
    • وَمَنْ
    • kim olabilir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ مَنَعَ
    • men edenden
    • مَسَاجِدَ
    • mescidlerinde
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • اَنْ يُذْكَرَ
    • anılmasına
    • ف۪يهَا
    • içinde
    • اسْمُهُ
    • isminin
    • وَسَعٰى
    • çalışandan
    • ف۪ي خَرَابِهَاۜ
    • onların harabolmasına
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • مَا كَانَ
    • yoktur
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
    • girmeleri
    • اِلَّا
    • dışında
    • خَٓائِف۪ينَۜ
    • korka korka
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • خِزْيٌ
    • rezillik
    • وَلَهُمْ
    • ve vardır
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • عَذَابٌ
    • azap
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    115
    • وَلِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُ
    • batı da
    • فَاَيْنَمَا
    • nereye
    • تُوَلُّوا
    • dönerseniz
    • فَثَمَّ
    • oradadır
    • وَجْهُ
    • yüzü (zatı)
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (rahmeti ve ni`meti) boldur
    • عَل۪يمٌ
    • (her şeyi) bilendir
    116
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • اتَّخَذَ
    • edindi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَلَداًۙ
    • çocuk
    • سُبْحَانَهُۜ
    • O yücedir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَهُ
    • onundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerde
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • لَهُ
    • O`na
    • قَانِتُونَ
    • boyun eğmiştir
    117
    • بَد۪يعُ
    • (O) yaratıcısıdır
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَاِذَا
    • zaman
    • قَضٰٓى
    • hükmettiği
    • اَمْراً
    • bir işe (şeye)
    • فَاِنَّمَا
    • şüphesiz sadece
    • يَقُولُ
    • der
    • لَهُ
    • ona
    • كُنْ
    • ol
    • فَيَكُونُ
    • hemen oluverir
    118
    • وَقَالَ
    • dediler ki
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler
    • لَوْلَا
    • değil miydi?
    • يُكَلِّمُنَا
    • bizimle konuşmalı
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَوْ
    • ya da
    • تَأْت۪ينَٓا
    • bize gelmeli
    • اٰيَةٌۜ
    • bir ayet (mu`cize)
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • قَالَ
    • söylemişlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
    • onlardan öncekiler de
    • مِثْلَ
    • gibi
    • قَوْلِهِمْۜ
    • onların dedikleri
    • تَشَابَهَتْ
    • birbirine benzedi
    • قُلُوبُهُمْۜ
    • kalbleri
    • قَدْ بَيَّنَّا
    • iyice açıkladık
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لِقَوْمٍ
    • kavimler için
    • يُوقِنُونَ
    • bilmek isteyen
    119
    • اِنَّٓا
    • doğrusu biz
    • اَرْسَلْنَاكَ
    • seni gönderdik
    • بِالْحَقِّ
    • gerçekle
    • بَش۪يراً
    • müjdeleyici
    • وَنَذ۪يراًۙ
    • ve uyarıcı olarak
    • وَلَا تُسْـَٔلُ
    • sen sorumlu değilsin
    • عَنْ اَصْحَابِ
    • halkından
    • الْجَح۪يمِ
    • cehennem
    120
    • وَلَنْ تَرْضٰى
    • razı olmazlar
    • عَنْكَ
    • senden
    • الْيَهُودُ
    • ne yahudiler
    • وَلَا النَّصَارٰى
    • ne de hıristiyanlar
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَتَّبِعَ
    • sen uyuncaya
    • مِلَّتَهُمْۜ
    • onların milletine (dinine)
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • هُدَى
    • hidayeti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُوَ الْهُدٰىۜ
    • asıl doğru yoldur
    • وَلَئِنِ
    • eğer
    • اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların arzularına
    • بَعْدَ
    • sonra
    • الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • مَا
    • yoktur
    • لَكَ
    • sana
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir dost
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    121
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • Kendilerine verdiğimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • يَتْلُونَهُ
    • okuyanlar
    • حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
    • doğru okuyuşla
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
    • ona inananlardır
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar ederse
    • بِه۪
    • onu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الْخَاسِرُونَ۟
    • ziyana uğrayanlardır
    122
    • يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • Ey İsrail oğulları
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`meti
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
    • verdiğim
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنّ۪ي
    • gerçekten
    • فَضَّلْتُكُمْ
    • sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    123
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden ki
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmez
    • نَفْسٌ
    • kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şeyle
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • ve kabul edilmez
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye
    • وَلَا تَنْفَعُهَا
    • ona fayda vermez
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • yardım da edilmez
    124
    • وَاِذِ
    • zaman
    • ابْتَلٰٓى
    • imtihan ettiği
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`i
    • رَبُّهُ
    • Rabbi
    • بِكَلِمَاتٍ
    • kelimelerle
    • فَاَتَمَّهُنَّۜ
    • o da onları tamamlamıştı
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلُكَ
    • seni yapacağım
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِمَاماًۜ
    • önder
    • قَالَ
    • (İbrahim de) dedi
    • وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
    • soyumdan da
    • قَالَ
    • buyurdu
    • لَا يَنَالُ
    • ulaşmaz
    • عَهْدِي
    • ahdim
    • الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlere
    125
    • وَاِذْ
    • hani
    • جَعَلْنَا
    • biz kıldık
    • الْبَيْتَ
    • Beyt`i (Ka`be`yi)
    • مَثَابَةً
    • toplanma yeri
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَاَمْناًۜ
    • ve güven yeri
    • وَاتَّخِذُوا
    • siz de edinin
    • مِنْ مَقَامِ
    • makamından
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • مُصَلًّىۜ
    • bir namaz yeri
    • وَعَهِدْنَٓا
    • ve emretmiştik
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • اَنْ طَهِّرَا
    • temizlemesini
    • بَيْتِيَ
    • ev`imi
    • لِلطَّٓائِف۪ينَ
    • tavaf edenler için
    • وَالْعَاكِف۪ينَ
    • ibadete kapananlar
    • وَالرُّكَّعِ
    • ve rüku edenler
    • السُّجُودِ
    • secde edenler
    126
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اجْعَلْ
    • kıl
    • هٰذَا
    • bu
    • بَلَداً
    • şehri
    • اٰمِناً
    • güvenli
    • وَارْزُقْ
    • rızıklandır
    • اَهْلَهُ
    • halkını
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • ürünlerle
    • مَنْ اٰمَنَ
    • inananları
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • قَالَ
    • (Rabbi) buyurdu ki
    • وَمَنْ كَفَرَ
    • inkar edeni dahi
    • فَاُمَتِّعُهُ
    • onu geçindiririm
    • قَل۪يلاً
    • az bir süre
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَضْطَرُّهُٓ
    • onu mahkum ederim
    • اِلٰى عَذَابِ
    • azabına
    • النَّارِۜ
    • cehennem
    • وَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş yeridir
    127
    • وَاِذْ
    • hani
    • يَرْفَعُ
    • yükseltiyordu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • الْقَوَاعِدَ
    • temellerini
    • مِنَ الْبَيْتِ
    • Ev`in
    • وَاِسْمٰع۪يلُۜ
    • İsma`il`le beraber
    • رَبَّنَا
    • Rabbi`imiz
    • تَقَبَّلْ
    • kabul buyur
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • اِنَّكَ
    • kuşkusuz sen
    • اَنْتَ
    • (yalnız) sen
    • السَّم۪يعُ
    • işitensin
    • الْعَل۪يمُ
    • bilensin
    128
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاجْعَلْنَا
    • bizi yap
    • مُسْلِمَيْنِ
    • teslim olanlardan
    • لَكَ
    • sana
    • وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
    • neslimizden de
    • اُمَّةً
    • bir ümmet çıkar
    • مُسْلِمَةً
    • teslim olan
    • لَكَۖ
    • sana
    • وَاَرِنَا
    • bize göster
    • مَنَاسِكَنَا
    • ibadet yollarımızı
    • وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
    • ve tevbemizi kabul et
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • ancak sensin
    • التَّوَّابُ
    • tevbeleri kabul eden
    • الرَّح۪يمُ
    • çok merhametli olan
    129
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَابْعَثْ
    • gönder
    • ف۪يهِمْ
    • onlara
    • رَسُولاً
    • bir elçi
    • مِنْهُمْ
    • kendi içlerinden
    • يَتْلُوا
    • okuyacak
    • عَلَيْهِمْ
    • kendilerine
    • اٰيَاتِكَ
    • senin ayetlerini
    • وَيُعَلِّمُهُمُ
    • onlara öğretecek
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmeti
    • وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
    • ve onları temizleyecek
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sensin
    • اَنْتَ
    • yalnız sen
    • الْعَز۪يزُ
    • Aziz olan
    • الْحَك۪يمُ۟
    • Hakim olan
    130
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْغَبُ
    • yüz çevirir
    • عَنْ مِلَّةِ
    • milletinden (dininden)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • اِلَّا
    • başka
    • مَنْ سَفِهَ
    • sefih kılandan
    • نَفْسَهُۜ
    • nefsini
    • وَلَقَدِ
    • Andolsun ki
    • اصْطَفَيْنَاهُ
    • biz onu seçmiştik
    • فِي الدُّنْيَاۚ
    • dünyada
    • وَاِنَّهُ
    • ve şüphesiz o
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
    • salihlerdendir
    131
    • اِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • لَهُ
    • ona
    • رَبُّهُٓ
    • Rabbi
    • اَسْلِمْۙ
    • İslam ol (teslim ol)
    • قَالَ
    • dedi
    • اَسْلَمْتُ
    • teslim oldum
    • لِرَبِّ
    • Rabbine
    • الْعَالَم۪ينَ
    • alemlerin
    132
    • وَوَصّٰى
    • vasiyyet etti
    • بِهَٓا
    • bunu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • بَن۪يهِ
    • kendi oğullarına
    • وَيَعْقُوبُۜ
    • Ya`kub da
    • يَا بَنِيَّ
    • Oğullarım
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • اصْطَفٰى
    • seçti
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الدّ۪ينَ
    • bu dini
    • فَلَا تَمُوتُنَّ
    • öyleyse ölmeyin
    • اِلَّا
    • başka (bir şekilde)
    • وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
    • müslümanlar olmaktan
    133
    • اَمْ
    • yoksa
    • كُنْتُمْ
    • siz
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit miydiniz
    • اِذْ
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • يَعْقُوبَ
    • Ya`kub`a
    • الْمَوْتُۙ
    • ölüm hali
    • اِذْ
    • O zaman
    • قَالَ
    • (Ya`kub) dedi ki
    • لِبَن۪يهِ
    • oğullarına
    • مَا تَعْبُدُونَ
    • neye kulluk edeceksiniz
    • مِنْ بَعْد۪يۜ
    • benden sonra
    • قَالُوا
    • dediler
    • نَعْبُدُ
    • kulluk edeceğiz
    • اِلٰهَكَ
    • senin tanrın
    • وَاِلٰهَ
    • ve tanrısı
    • اٰبَٓائِكَ
    • ataların
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`ın
    • اِلٰهاً
    • Tanrı`ya
    • وَاحِداًۚ
    • tek
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    134
    • تِلْكَ
    • onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • kendilerine
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • size aittir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • siz sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    135
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • كُونُوا
    • olun ki
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veya
    • نَصَارٰى
    • hıristiyan
    • تَهْتَدُواۜ
    • doğru yolu bulasınız
    • قُلْ
    • De ki
    • بَلْ
    • bilakis (uyarız)
    • مِلَّةَ
    • milletine (dinine)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • حَن۪يفاًۜ
    • hanif
    • وَمَا كَانَ
    • O değildi
    • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
    • ortak koşanlardan
    136
    • قُولُٓوا
    • deyin
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene
    • اِلَيْنَا
    • bize
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`a
    • وَيَعْقُوبَ
    • ve Ya`kub`a
    • وَالْاَسْبَاطِ
    • ve torunlarına
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • verilene
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَع۪يسٰى
    • ve Îsa`ya
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • ve verilene
    • النَّبِيُّونَ
    • peygamberlere
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • rablerinden
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırım yapmayız
    • بَيْنَ
    • arasında
    • اَحَدٍ
    • hiçbiri
    • مِنْهُمْۘ
    • onların
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    137
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اٰمَنُوا
    • iman ederlerse
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَٓا اٰمَنْتُمْ
    • sizin iman ettiğiniz
    • بِه۪
    • ona
    • فَقَدِ
    • elbette
    • اهْتَدَوْاۚ
    • doğru yolu bulmuş olurlar
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَوَلَّوْا
    • dönerlerse
    • فَاِنَّمَا
    • mutlaka
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪ي شِقَاقٍۚ
    • anlaşmazlık içine düşerler
    • فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
    • onlara karşı sana yeter
    • اللّٰهُۚ
    • Allah
    • وَهُوَ
    • O
    • السَّم۪يعُ
    • işitendir
    • الْعَل۪يمُۜ
    • bilendir
    138
    • صِبْغَةَ
    • boyası (ile boyan)
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَحْسَنُ
    • daha güzeli
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • صِبْغَةًۘ
    • boyası
    • وَنَحْنُ
    • Biz ancak
    • لَهُ
    • O`na
    • عَابِدُونَ
    • kulluk ederiz
    139
    • قُلْ
    • söyle (onlara)
    • اَتُحَٓاجُّونَنَا
    • bizimle tartışıyor musunuz?
    • فِي اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • وَهُوَ
    • O iken
    • رَبُّنَا
    • bizim de Rabbimiz
    • وَرَبُّكُمْۚ
    • sizin de Rabbiniz
    • وَلَـنَٓا
    • bizimdir
    • اَعْمَالُنَا
    • bizim yaptıklarımız
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • اَعْمَالُكُمْۚ
    • sizin yaptıklarınız
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُخْلِصُونَۙ
    • gönülden bağlananlarız
    140
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • İshak
    • وَيَعْقُوبَ
    • Ya`kub
    • وَالْاَسْبَاطَ
    • ve torunlarının
    • كَانُوا
    • olduklarını mı
    • هُوداً
    • yahudi
    • اَوْ
    • yahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • قُلْ
    • De ki
    • ءَاَنْتُمْ
    • Siz mi
    • اَعْلَمُ
    • daha iyi bilirsiniz
    • اَمِ
    • yoksa
    • اللّٰهُۜ
    • Allah mı
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ
    • kimseden
    • كَتَمَ
    • gizleyen
    • شَهَادَةً
    • şahitliği
    • عِنْدَهُ
    • yanında bulunan
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    141
    • تِلْكَ
    • İşte onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • onlarındır
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
    • onların yaptıklarından
    142
    • سَيَقُولُ
    • diyecekler
    • السُّفَـهَٓاءُ
    • bazı beyinsizler
    • مِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَا
    • nedir
    • وَلّٰيهُمْ
    • onları çeviren
    • عَنْ قِبْلَتِهِمُ
    • kıblelerinden
    • الَّت۪ي كَانُوا
    • bulundukları
    • عَلَيْهَاۜ
    • üzerinde
    • قُلْ
    • de ki
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُۜ
    • batı da
    • يَهْد۪ي
    • O iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini (dileyeni)
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    143
    • وَكَذٰلِكَ
    • böylece
    • جَعَلْنَاكُمْ
    • sizi kıldık
    • اُمَّةً
    • bir ümmet
    • وَسَطاً
    • vasat
    • لِتَكُونُوا
    • olmanız için
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit
    • عَلَى النَّاسِ
    • insanlara
    • وَيَكُونَ
    • ve olması için
    • الرَّسُولُ
    • rasulün de
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • شَه۪يداًۜ
    • şahit
    • وَمَا جَعَلْنَا
    • ve yaptık
    • الْقِبْلَةَ
    • kıble
    • الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
    • üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
    • اِلَّا
    • sadece
    • لِنَعْلَمَ
    • bilmek için
    • مَنْ يَتَّبِـعُ
    • uyanı
    • الرَّسُولَ
    • Elçi`ye
    • مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
    • geriye dönenden
    • عَلٰى
    • üzerinde
    • عَقِبَيْهِۜ
    • ökçesi
    • وَاِنْ كَانَتْ
    • elbette
    • لَكَب۪يرَةً
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
    • yol gösterdiğinden
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • وَمَا كَانَ
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لِيُض۪يعَ
    • zayi edecek
    • ا۪يمَانَكُمْۜ
    • sizin imanınızı
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِالنَّاسِ
    • insanlara
    • لَرَؤُ۫فٌ
    • şefkatlidir
    • رَح۪يمٌ
    • merhametlidir
    144
    • قَدْ
    • elbette
    • نَرٰى
    • görüyoruz
    • تَقَلُّبَ
    • çevrilip durduğunu
    • وَجْهِكَ
    • yüzünün
    • فِي السَّمَٓاءِۚ
    • göğe doğru
    • فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
    • elbette seni döndüreceğiz
    • قِبْلَةً
    • bir kıbleye
    • تَرْضٰيهَاۖ
    • hoşlanacağın
    • فَوَلِّ
    • (Bundan böyle) çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • شَطْرَهُۜ
    • o yöne
    • وَاِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenler
    • الْكِتَابَ
    • kitap
    • لَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • bunun
    • الْحَقُّ
    • bir gerçek olduğunu
    • مِنْ رَبِّهِمْۜ
    • Rableri tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    145
    • وَلَئِنْ اَتَيْتَ
    • sen getirsen
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlere
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • بِكُلِّ
    • her türlü
    • اٰيَةٍ
    • ayeti
    • مَا تَبِعُوا
    • onlar uymazlar
    • قِبْلَتَكَۚ
    • senin kıblene
    • وَمَٓا
    • değilsin
    • اَنْتَ
    • sen de
    • بِتَابِـعٍ
    • uyacak
    • قِبْلَتَهُمْۚ
    • onların kıblesine
    • وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
    • onların bır kısmı uymazlar
    • قِبْلَةَ
    • kıblesine de
    • بَعْضٍۜ
    • birbirlerinin
    • وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların keyiflerine
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اِذاً
    • o takdirde
    • لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    • zalimlerden olursun
    146
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • kendilerine verdiklerimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • يَعْرِفُونَهُ
    • onu tanırlar
    • كَمَا
    • gibi
    • يَعْرِفُونَ
    • tanıdıkları
    • اَبْنَٓاءَهُمْۜ
    • oğullarını
    • وَاِنَّ
    • ama yine de
    • فَر۪يقاً
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • لَيَكْتُمُونَ
    • gizlerler
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    147
    • اَلْحَقُّ
    • Gerçek
    • مِنْ رَبِّكَ
    • Rabbindendir
    • فَلَا تَكُونَنَّ
    • artık olma
    • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
    • kuşkulananlardan
    148
    • وَلِكُلٍّ
    • her ümmetin vardır
    • وِجْهَةٌ
    • bir yönü
    • هُوَ مُوَلّ۪يهَا
    • yöneldiği
    • فَاسْتَبِقُوا
    • O halde koşun
    • الْخَيْرَاتِۜ
    • hayır işlerine
    • اَيْنَ
    • nerede
    • مَا تَكُونُوا
    • olsanız
    • يَأْتِ
    • getirir
    • بِكُمُ
    • sizi bir araya
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • جَم۪يعاًۜ
    • hepinizi
    • اِنَّ
    • kuşkusuz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    149
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَاِنَّهُ
    • bu elbette
    • لَلْحَقُّ
    • bir gerçektir
    • مِنْ رَبِّكَۜ
    • Rabbinden
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    150
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • doğru
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`a
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin ki
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzünüzü
    • شَطْرَهُۙ
    • o yana
    • لِئَلَّا يَكُونَ
    • olmasın
    • لِلنَّاسِ
    • hiç kimsenin
    • عَلَيْكُمْ
    • aleyhinizde
    • حُجَّةٌۗ
    • bir delili
    • اِلَّا
    • başka
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimlerden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • فَلَا تَخْشَوْهُمْ
    • Onlardan da çekinmeyin
    • وَاخْشَوْن۪ي
    • benden çekinin
    • وَلِاُتِمَّ
    • ve tamamlayayım
    • نِعْمَت۪ي
    • ni`metimi
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَهْتَدُونَۙ
    • hidayete erersiniz
    151
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اَرْسَلْنَا
    • gönderdik
    • ف۪يكُمْ
    • kendi içinizden
    • رَسُولاً
    • bir Elçi
    • مِنْكُمْ
    • sizden olan
    • يَتْلُوا
    • okuyan
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِنَا
    • ayetlerimizi
    • وَيُزَكّ۪يكُمْ
    • sizi temizleyen
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğreten
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • hikmeti
    • وَيُعَلِّمُكُمْ
    • ve size öğreten
    • مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
    • bilmediklerinizi
    152
    • فَاذْكُرُون۪ٓي
    • Öyle ise beni anın ki
    • اَذْكُرْكُمْ
    • ben de sizi anayım
    • وَاشْكُرُوا ل۪ي
    • bana şükredin
    • وَلَا تَكْفُرُونِ۟
    • nankörlük etmeyin
    153
    • يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • Ey inananlar
    • اسْتَع۪ينُوا
    • (Allah`tan) yardım isteyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabır
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    154
    • وَلَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • لِمَنْ
    • kimselere
    • يُقْتَلُ
    • öldürülen
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • اَمْوَاتٌۜ
    • ölüler
    • بَلْ
    • bilakis
    • اَحْيَٓاءٌ
    • onlar diridirler
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • لَا تَشْعُرُونَ
    • siz farkında olmazsınız
    155
    • وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
    • andolsun sizi imtihan edeceğiz
    • بِشَيْءٍ
    • şeylerle
    • مِنَ الْخَوْفِ
    • korku
    • وَالْجُوعِ
    • ve açlık (gibi)
    • وَنَقْصٍ
    • ve noksanlığıyla
    • مِنَ الْاَمْوَالِ
    • mallarınızın
    • وَالْاَنْفُسِ
    • ve canlarınızın
    • وَالثَّمَرَاتِۜ
    • ve ürünlerinizin
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الصَّابِر۪ينَۙ
    • sabredenleri
    156
    • الَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • اِذَٓا
    • zaman
    • اَصَابَتْهُمْ
    • onlara eriştiği
    • مُص۪يبَةٌۙ
    • bir bela
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّا
    • şüphesiz biz
    • لِلّٰهِ
    • Allah içiniz
    • وَاِنَّٓا
    • ve şüphesiz biz
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَۜ
    • döneceğiz
    157
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte
    • عَلَيْهِمْ
    • hep onlar içindir
    • صَلَوَاتٌ
    • bağışlamalar
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَرَحْمَةٌ
    • ve rahmet
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulanlar
    158
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الصَّفَا
    • Safa
    • وَالْمَرْوَةَ
    • ve Merve
    • مِنْ شَعَٓائِرِ
    • nişanlarındandır
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • فَمَنْ
    • Kim
    • حَجَّ
    • hacceder
    • الْبَيْتَ
    • Ev`i
    • اَوِ
    • ya da
    • اعْتَمَرَ
    • ömre yaparsa
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • hiçbir günah
    • عَلَيْهِ
    • kendisine
    • اَنْ يَطَّوَّفَ
    • tavaf etmesinde
    • بِهِمَاۜ
    • onları
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • تَطَوَّعَ
    • kendiliğinden yaparsa
    • خَيْراًۙ
    • bir iyilik
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • شَاكِرٌ
    • karşılığını verir
    • عَل۪يمٌ
    • (yaptığını) bilir
    159
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyenler
    • مَٓا اَنْزَلْنَا
    • indirdiğimiz
    • مِنَ الْبَيِّنَاتِ
    • açık delilleri
    • وَالْهُدٰى
    • ve hidayeti
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا بَيَّنَّاهُ
    • biz açıkça belirttikten
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • فِي الْكِتَابِۙ
    • Kitapta
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlara
    • يَلْعَنُهُمُ
    • la`net eder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَيَلْعَنُهُمُ
    • ve la`net eder
    • اللَّاعِنُونَۙ
    • bütün la`net edebilenler
    160
    • اِلَّا
    • ancak hariç
    • الَّذ۪ينَ تَابُوا
    • tevbe edip
    • وَاَصْلَحُوا
    • uslananlar
    • وَبَيَّنُوا
    • ve (gerçeği) açıklayanlar
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَتُوبُ
    • tevbelerini kabul ederim
    • عَلَيْهِمْۚ
    • onların
    • وَاَنَا
    • çünkü ben
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edenim
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyenim
    161
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edip te
    • وَمَاتُوا
    • ölen kimseler
    • وَهُمْ كُفَّارٌ
    • kafir olarak
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • عَلَيْهِمْ
    • onların üstünedir
    • لَعْنَةُ
    • la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklerin
    • وَالنَّاسِ
    • ve insanların
    • اَجْمَع۪ينَۙ
    • tüm
    162
    • خَالِد۪ينَ
    • ebedi kalırlar
    • ف۪يهَاۚ
    • (la`net) içinde
    • لَا يُخَفَّفُ
    • hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • هُمْ
    • onlara
    • يُنْظَرُونَ
    • gözetme
    163
    • وَاِلٰهُكُمْ
    • Tanrınız
    • اِلٰهٌ
    • Tanrı`dır
    • وَاحِدٌۚ
    • bir tek
    • لَٓا
    • yoktur
    • اِلٰهَ
    • tanrı
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَ
    • O`ndan
    • الرَّحْمٰنُ
    • Rahman`dır
    • الرَّح۪يمُ۟
    • Rahim`dir
    164
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي خَلْقِ
    • yaratılışında
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاخْتِلَافِ
    • değişmesinde
    • الَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüzün
    • وَالْفُلْكِ
    • gemilerde
    • الَّت۪ي تَجْر۪ي
    • taşıyıp giden
    • فِي الْبَحْرِ
    • denizde
    • بِمَا يَنْفَعُ
    • faydasına olan şeyleri
    • النَّاسَ
    • insanların
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirip
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مِنْ مَٓاءٍ
    • su
    • فَاَحْيَا
    • dirilterek
    • بِهِ
    • onunla
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَا
    • öldükten
    • وَبَثَّ
    • yaymasında
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • دَٓابَّةٍۖ
    • canlıyı
    • وَتَصْر۪يفِ
    • evirip çevirmesinde
    • الرِّيَاحِ
    • rüzgarları
    • وَالسَّحَابِ
    • ve bulutları
    • الْمُسَخَّرِ
    • emre hazır bekleyen
    • بَيْنَ
    • arasında
    • السَّمَٓاءِ
    • yer
    • وَالْاَرْضِ
    • ile gök
    • لَاٰيَاتٍ
    • elbette deliller vardır
    • لِقَوْمٍ
    • bir topluluk için
    • يَعْقِلُونَ
    • düşünen
    165
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • İnsanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَتَّخِذُ
    • tutar
    • مِنْ دُونِ اللّٰهِ
    • Allah`tan başka
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • يُحِبُّونَهُمْ
    • onları severler
    • كَحُبِّ
    • sever gibi
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • İnananlar ise
    • اَشَدُّ
    • en çok
    • حُباًّ
    • severler
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَلَوْ
    • keşke
    • يَرَى
    • bilselerdi
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
    • zulmedenler
    • اِذْ
    • zaman
    • يَرَوْنَ
    • gördükleri
    • الْعَذَابَۙ
    • azabı
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • الْقُوَّةَ
    • kuvvetin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a aittir
    • جَم۪يعاًۙ
    • bütünüyle
    • وَاَنَّ
    • ve gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعَذَابِ
    • azabı
    166
    • اِذْ
    • işte
    • تَبَرَّاَ
    • uzak durdular
    • الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
    • uyulanlar
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlardan
    • وَرَاَوُا
    • gördüler
    • الْعَذَابَ
    • azabı
    • وَتَقَطَّعَتْ
    • kesildi
    • بِهِمُ
    • onların
    • الْاَسْبَابُ
    • bağları
    167
    • وَقَالَ
    • şöyle dediler
    • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlar
    • لَوْ
    • keşke
    • اَنَّ لَنَا
    • bizim için mümkün olsaydı
    • كَرَّةً
    • bir dönüş (dünyaya)
    • فَنَتَبَرَّاَ
    • uzak dursaydık
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • كَمَا
    • gibi
    • تَبَرَّؤُ۫ا
    • uzak durdukları
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُر۪يهِمُ
    • onlara gösterir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَعْمَالَهُمْ
    • işledikleri bütün fiillerini
    • حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
    • hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
    • وَمَا هُمْ
    • ve onlar
    • بِخَارِج۪ينَ
    • çıkamazlar
    • مِنَ النَّارِ۟
    • ateşten
    168
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • Ey insanlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِمَّا
    • bulunan şeylerden
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • حَـلَالاً
    • helal
    • طَـيِّباًۘ
    • ve temiz
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • sizin
    • عَدُوٌّ
    • düşmanınızdır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    169
    • اِنَّمَا
    • O size daima
    • يَأْمُرُكُمْ
    • emreder
    • بِالسُّٓوءِ
    • kötülük
    • وَالْفَحْشَٓاءِ
    • ve hayasızlığı
    • وَاَنْ تَقُولُوا
    • ve söylemenizi
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz şeyleri
    170
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • dendiğinde
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اتَّبِعُوا
    • uyun
    • مَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiğine
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • بَلْ
    • hayır bilakis
    • نَـتَّبِـعُ
    • uyarız
    • مَٓا اَلْفَيْنَا
    • biz bulduğumuz(yol)a
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde
    • اٰبَٓاءَنَاۜ
    • atalarımızı
    • اَوَلَوْ كَانَ
    • olsalar da mı
    • اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
    • ataları
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmeyen
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يَهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulamayan
    171
    • وَمَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
    • كَمَثَلِ
    • haline benzer
    • الَّذ۪ي يَنْعِقُ
    • haykıran kimsenin
    • بِمَا لَا يَسْمَعُ
    • bir şey işitmeyen
    • اِلَّا
    • başka
    • دُعَٓاءً
    • çağırmadan
    • وَنِدَٓاءًۜ
    • bağırıp
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onun için onlar
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmezler
    172
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıkların
    • وَاشْكُرُوا
    • şükredin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    • yalnızca ona tapıyorsanız
    173
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • حَرَّمَ
    • haram kıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَيْتَةَ
    • leş
    • وَالدَّمَ
    • ve kan
    • وَلَحْمَ
    • ve etini
    • الْخِنْز۪يرِ
    • domuz
    • وَمَٓا اُهِلَّ
    • ve kesileni
    • بِه۪
    • adına
    • لِغَيْرِ
    • başkası
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`tan
    • فَمَنِ
    • ama kim
    • اضْطُرَّ
    • mecbur kalırsa
    • غَيْرَ بَاغٍ
    • saldırmadan
    • وَلَا عَادٍ
    • ve sınırı aşmadan
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • çok esirgeyendir
    174
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyip
    • مَٓا
    • bir şey
    • اَنْزَلَ
    • indirdiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitaptan
    • وَيَشْتَرُونَ
    • satanlar
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۙ
    • birkaç
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • مَا يَأْكُلُونَ
    • yemezler
    • ف۪ي بُطُونِهِمْ
    • karınlarına
    • اِلَّا
    • başka
    • النَّارَ
    • ateşten
    • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
    • onlara konuşmayacak
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • Kıyamet
    • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
    • ve onları temizlemeyecektir
    • وَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    175
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın almışlardır
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklık
    • بِالْهُدٰى
    • hidayet karşılığında
    • وَالْعَذَابَ
    • azab
    • بِالْمَغْفِرَةِۚ
    • mağfiret karşılığında
    • فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
    • ne kadar da cesaretlidirler
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّارِ
    • ateşe
    176
    • ذٰلِكَ
    • işte böyle
    • بِاَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • نَزَّلَ
    • indirmiştir
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّ
    • elbette
    • الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düşenler
    • فِي الْكِتَابِ
    • Kitapta
    • لَف۪ي
    • içindedirler
    • شِقَاقٍ
    • anlaşmazlık
    • بَع۪يدٍ۟
    • derin bir
    177
    • لَيْسَ
    • değildir
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • اَنْ تُوَلُّوا
    • çevirmeniz
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • قِبَلَ
    • tarafına
    • الْمَشْرِقِ
    • doğu
    • وَالْمَغْرِبِ
    • ve batı
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • مَنْ
    • kişinin
    • اٰمَنَ
    • inanmasıdır
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklere
    • وَالْكِتَابِ
    • ve Kitaba
    • وَالنَّبِيّ۪نَۚ
    • ve peygamberlere
    • وَاٰتَى
    • ve vermesidir
    • الْمَالَ
    • malını
    • عَلٰى حُبِّه۪
    • sevdiği
    • ذَوِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينَ
    • ve yoksullara
    • وَابْنَ السَّب۪يلِ
    • ve yolda kalmışlara
    • وَالسَّٓائِل۪ينَ
    • ve dilencilere
    • وَفِي الرِّقَابِۚ
    • ve kölelere
    • وَاَقَامَ
    • ve kılmasıdır
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • الزَّكٰوةَۚ
    • zekatı
    • وَالْمُوفُونَ
    • yerine getirmeleridir
    • بِعَهْدِهِمْ
    • andlaşmalarını
    • اِذَا
    • zaman
    • عَاهَدُواۚ
    • andlaşma yaptıkları
    • وَالصَّابِر۪ينَ
    • sabrederler
    • فِي الْبَأْسَٓاءِ
    • sıkıntıda
    • وَالضَّرَّٓاءِ
    • ve hastalıkta
    • وَح۪ينَ
    • zamanında
    • الْبَأْسِۜ
    • savaş
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
    • doğru olanlardır
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte onlar
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُتَّقُونَ
    • muttakiler
    178
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • farz kılındı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِصَاصُ
    • kısas
    • فِي الْقَتْلٰىۜ
    • öldürmelerde
    • اَلْحُرُّ
    • hür
    • بِالْحُرِّ
    • hüre
    • وَالْعَبْدُ
    • köle
    • بِالْعَبْدِ
    • köleye
    • وَالْاُنْثٰى
    • kadın
    • بِالْاُنْثٰىۜ
    • kadına
    • فَمَنْ
    • kimse
    • عُفِيَ لَهُ
    • affedilen
    • مِنْ اَخ۪يهِ
    • kardeşi tarafından
    • شَيْءٌ
    • kısmen
    • فَاتِّبَاعٌ
    • artık uymalı
    • بِالْمَعْرُوفِ
    • örfe
    • وَاَدَٓاءٌ
    • ve (diyeti) ödemelidir
    • اِلَيْهِ
    • ona
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • تَخْف۪يفٌ
    • bir hafifletme
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbiniz tarafından
    • وَرَحْمَةٌۜ
    • ve rahmettir
    • فَمَنِ
    • artk kim
    • اعْتَدٰى
    • haddi aşarsa
    • بَعْدَ
    • sonra
    • ذٰلِكَ
    • bundan
    • فَلَهُ
    • onun için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    179
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْقِصَاصِ
    • kısasta
    • حَيٰوةٌ
    • hayat
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • böylece
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    180
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِذَا
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • اَحَدَكُمُ
    • birinize
    • الْمَوْتُ
    • ölüm
    • اِنْ
    • eğer
    • تَرَكَ
    • bırakacaksa
    • خَيْراًۚ
    • bir hayır (mal)
    • اَلْوَصِيَّةُ
    • vasiyyet etmek
    • لِلْوَالِدَيْنِ
    • anaya babaya
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlara
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • uygun bir biçimde
    • حَقاًّ
    • bir borçtur
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَۜ
    • muttakiler
    181
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • بَدَّلَهُ
    • (vasiyyeti) değiştirirse
    • بَعْدَ مَا
    • sonra
    • سَمِعَهُ
    • işittikten
    • فَاِنَّمَٓا
    • elbette
    • اِثْمُهُ
    • günahı
    • عَلَى
    • üzerinedir
    • الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
    • onu değiştirenlerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌۜ
    • bilendir
    182
    • فَمَنْ
    • her kim de
    • خَافَ
    • korkar da
    • مِنْ مُوصٍ
    • vasiyyet edenin
    • جَنَفاً
    • hata işleyeceğinden
    • اَوْ
    • veya
    • اِثْماً
    • günah işlemesinden
    • فَاَصْلَحَ
    • düzeltirse
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarını
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • elbette
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ۟
    • esirgeyendir
    183
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • yazıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • sizin üzerinize de
    • الصِّيَامُ
    • oruç
    • كَمَا
    • gibi
    • كُتِبَ
    • yazıldığı
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • sizden öncekiler
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunursunuz
    184
    • اَيَّاماً
    • günlerdir
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olursa
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • veya
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutar
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
    • ona (güç) dayananların
    • فِدْيَةٌ
    • fidye vermesi lazımdır
    • طَعَامُ
    • doyuracak
    • مِسْك۪ينٍۜ
    • bir yoksulu
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • تَطَوَّعَ
    • gönülden
    • خَيْراً
    • bir iyilik yaparsa
    • فَهُوَ
    • o
    • خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَهُۜ
    • kendisi için
    • وَاَنْ تَصُومُوا
    • ve oruç tutmanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    185
    • شَهْرُ
    • ayı
    • رَمَضَانَ
    • ramazan
    • الَّذ۪ٓي
    • ki
    • اُنْزِلَ
    • indirilmiştir
    • ف۪يهِ
    • onda
    • الْقُرْاٰنُ
    • Kur`an
    • هُدًى
    • hidayet olarak
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَبَيِّنَاتٍ
    • ve açıklayıcı
    • مِنَ الْهُدٰى
    • hidayeti
    • وَالْفُرْقَانِۚ
    • doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَهِدَ
    • şahit olursa
    • مِنْكُمُ
    • içinizden
    • الشَّهْرَ
    • o aya
    • فَلْيَصُمْهُۜ
    • oruç tutsun
    • وَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olur
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • yahut
    • عَلٰى
    • üzere olursa
    • سَفَرٍ
    • sefer
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutsun
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • يُر۪يدُ
    • ister
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْيُسْرَ
    • kolaylık
    • وَلَا يُر۪يدُ
    • istemez
    • الْعُسْرَۘ
    • güçlük
    • وَلِتُكْمِلُوا
    • ve tamamlamanızı (ister)
    • الْعِدَّةَ
    • sayıyı
    • وَلِتُكَبِّرُوا
    • ve yüceltmenizi (ister)
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
    • size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz
    186
    • وَاِذَا سَاَلَكَ
    • sana sorar(lar)sa
    • عِبَاد۪ي
    • kullarım
    • عَنّ۪ي
    • benden
    • فَاِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • قَر۪يبٌۜ
    • (onlara) yakınım
    • اُج۪يبُ
    • karşılık veririm
    • دَعْوَةَ
    • onun du`asına
    • الدَّاعِ
    • du`a edenin
    • اِذَا
    • zaman
    • دَعَانِۙ
    • bana du`a ettiği
    • فَلْيَسْتَج۪يبُوا
    • O halde onlar da karşılık versinler
    • ل۪ي
    • bana
    • وَلْيُؤْمِنُوا
    • inansınlar ki
    • ب۪ي
    • bana
    • لَعَلَّهُمْ
    • böylece onlar
    • يَرْشُدُونَ
    • doğru yola erişirler
    187
    • اُحِلَّ
    • helal kılındı
    • لَكُمْ
    • size
    • لَيْلَةَ
    • gecesi
    • الصِّيَامِ
    • oruç
    • الرَّفَثُ
    • yaklaşmak
    • اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
    • kadınlarınıza
    • هُنَّ
    • onlar
    • لِبَاسٌ
    • elbisenizdir
    • لَكُمْ
    • sizin
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz de
    • لِبَاسٌ
    • elbisesisiniz
    • لَهُنَّۜ
    • onların
    • عَلِمَ
    • bildi de
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • gerçekten siz
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuzu
    • تَخْتَانُونَ
    • yazık etmekte
    • اَنْفُسَكُمْ
    • sizin kendinize
    • فَتَابَ
    • tevbenizi kabul etti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizden
    • وَعَفَا
    • ve affetti
    • عَنْكُمْۚ
    • sizi
    • فَالْـٰٔنَ
    • artık şimdi
    • بَاشِرُوهُنَّ
    • onlara yaklaşın
    • وَابْتَغُوا
    • ve arayın
    • مَا كَتَبَ
    • yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • وَكُلُوا
    • yiyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَتَبَيَّنَ
    • ayırdelinceye
    • لَكُمُ
    • sizce
    • الْخَيْطُ
    • ipliği
    • الْاَبْيَضُ
    • beyaz
    • مِنَ الْخَيْطِ
    • iplikten
    • الْاَسْوَدِ
    • siyah
    • مِنَ الْفَجْرِۖ
    • şafağın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الصِّيَامَ
    • orucu
    • اِلَى الَّيْلِۚ
    • gece oluncaya dek
    • وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
    • (kadınlara) yaklaşmayın
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • عَاكِفُونَۙ
    • ibadete çekilmiş iken
    • فِي الْمَسَاجِدِۜ
    • mescidlerde
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
    • bunlara yaklaşmayın
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklar ki
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَّقُونَ
    • korunup sakınırlar
    188
    • وَلَا تَأْكُلُٓوا
    • yemeyin
    • اَمْوَالَكُمْ
    • mallarınızı
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • بِالْبَاطِلِ
    • batıl (sebepler) ile
    • وَتُدْلُوا
    • atmayın
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَى الْحُكَّامِ
    • hakimler(in önün)e
    • لِتَأْكُلُوا
    • yemeniz için
    • فَر۪يقاً
    • bir kısmını
    • مِنْ اَمْوَالِ
    • mallarından
    • النَّاسِ
    • insanların
    • بِالْاِثْمِ
    • günah bir biçimde
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
    • bildiğiniz halde
    189
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
    • hilallerden
    • قُلْ
    • de ki
    • هِيَ
    • onlar
    • مَوَاق۪يتُ
    • vakit ölçüleridir
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • وَالْحَجِّۜ
    • ve hac
    • وَلَيْسَ
    • ve değildir
    • الْبِرُّ
    • iyilik
    • بِاَنْ تَأْتُوا
    • girmek
    • الْبُيُوتَ
    • evlere
    • مِنْ ظُهُورِهَا
    • arkalarından
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • مَنِ
    • kişinin
    • اتَّقٰىۚ
    • takvasıdır
    • وَأْتُوا
    • girin
    • مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
    • kapılarından
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تُفْلِحُونَ
    • kurtuluşa erersiniz
    190
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşanlarla
    • وَلَا تَعْتَدُواۜ
    • aşırı gitmeyin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْمُعْتَد۪ينَ
    • aşırı gidenleri
    191
    • وَاقْتُلُوهُمْ
    • onları öldürün
    • حَيْثُ
    • nerede
    • ثَقِفْتُمُوهُمْ
    • yakalarsanız
    • وَاَخْرِجُوهُمْ
    • onları çıkarın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yer(Mekke)den
    • اَخْرَجُوكُمْ
    • sizi çıkardıkları
    • وَالْفِتْنَةُ
    • fitne
    • اَشَدُّ
    • daha kötüdür
    • مِنَ الْقَتْلِۚ
    • adam öldürmekten
    • وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşmayın
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • Mescid-i Haram
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُقَاتِلُوكُمْ
    • sizinle savaşıncaya
    • ف۪يهِۚ
    • orada
    • فَاِنْ
    • fakat eğer
    • قَاتَلُوكُمْ
    • onlar sizinle savaşırlarsa
    • فَاقْتُلُوهُمْۜ
    • hemen onları öldürün
    • كَذٰلِكَ
    • böyledir
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirlerin
    192
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَاِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • esirgeyendir
    193
    • وَقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • لَا تَكُونَ
    • kalmayıncaya
    • فِتْنَةٌ
    • fitne
    • وَيَكُونَ
    • oluncaya
    • الدّ۪ينُ
    • din
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَلَا عُدْوَانَ
    • artık düşmanlık olmaz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    194
    • اَلشَّهْرُ
    • ayı
    • الْحَرَامُ
    • haram
    • بِالشَّهْرِ
    • aya karşılıktır
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • وَالْحُرُمَاتُ
    • hürmetler
    • قِصَاصٌۜ
    • karşılıklıdır
    • فَمَنِ
    • kim
    • اعْتَدٰى
    • saldırırsa
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • فَاعْتَدُوا
    • siz de saldırın
    • عَلَيْهِ
    • ona
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَا اعْتَدٰى
    • saldırdığı
    • عَلَيْكُمْۖ
    • size
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • muttakilerle
    195
    • وَاَنْفِقُوا
    • infak edin
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَلَا تُلْقُوا
    • kendinizi atmayın
    • بِاَيْد۪يكُمْ
    • kendi ellerinizle
    • اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
    • tehlikeye
    • وَاَحْسِنُواۚۛ
    • iyilik edin
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenleri
    196
    • وَاَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • وَالْعُمْرَةَ
    • ve ömreyi
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah için
    • فَاِنْ
    • Eğer
    • اُحْصِرْتُمْ
    • engellenmiş olursanız
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayınıza geleni (kesin)
    • مِنَ الْهَدْيِۚ
    • kurbandan
    • وَلَا تَحْلِقُوا
    • tıraş etmeyin
    • رُؤُ۫سَكُمْ
    • başlarınızı
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • varıncaya
    • الْهَدْيُ
    • kurban
    • مَحِلَّهُۜ
    • yerine
    • فَمَنْ
    • kim varsa
    • كَانَ
    • olan
    • مِنْكُمْ
    • İçinizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • ya da
    • بِه۪ٓ اَذًى
    • bir rahatsızlığı bulunan
    • مِنْ رَأْسِه۪
    • başından
    • فَفِدْيَةٌ
    • fidye (versin)
    • مِنْ صِيَامٍ
    • oruçtan
    • اَوْ
    • veya
    • صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • نُسُكٍۚ
    • kurbandan
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَمِنْتُمْ۠
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَمَنْ
    • kimse
    • تَمَتَّعَ
    • faydalanmak isteyen
    • بِالْعُمْرَةِ
    • ömre ile
    • اِلَى الْحَجِّ
    • hac (zamanın)a kadar
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayına geleni (kessin)
    • لَمْ يَجِدْ
    • (kurban) bulamayan
    • فَصِيَامُ
    • oruç tutar
    • ثَلٰثَةِ
    • üç
    • اَيَّامٍ
    • gün
    • فِي الْحَجِّ
    • hacda
    • وَسَبْعَةٍ
    • yedi gün de
    • اِذَا
    • zaman
    • رَجَعْتُمْۜ
    • döndüğünüz
    • تِلْكَ
    • böylece
    • عَشَرَةٌ
    • on (gündür)
    • كَامِلَةٌۜ
    • tamamı
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • لِمَنْ
    • kimseler içindir
    • لَمْ يَكُنْ
    • olmayanlar
    • اَهْلُهُ
    • ailesi
    • حَاضِرِي
    • hazır
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`da
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعِقَابِ۟
    • cezası
    197
    • اَلْحَجُّ
    • Hac
    • اَشْهُرٌ
    • aylardadır
    • مَعْلُومَاتٌۚ
    • bilinen
    • فَمَنْ
    • kim
    • فَرَضَ
    • farz ederse (kendisine)
    • ف۪يهِنَّ
    • onda (o aylarda)
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • فَلَا رَفَثَ
    • kadına yaklaşmak yoktur
    • وَلَا فُسُوقَ
    • günaha sapmak yoktur
    • وَلَا جِدَالَ
    • kavga etmek yoktur
    • فِي الْحَجِّۜ
    • hacda
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • iyilikten
    • يَعْلَمْهُ
    • onu bilir
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَتَزَوَّدُوا
    • yanınıza azık da alın
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • خَيْرَ
    • en hayırlısı
    • الزَّادِ
    • azığın
    • التَّقْوٰىۘ
    • takvadır
    • وَاتَّقُونِ
    • benden sakının
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    198
    • لَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَنْ تَبْتَغُوا
    • aramanızda
    • فَضْلاً
    • lutfunu
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • Rabbinizin
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَفَضْتُمْ
    • ayrılıp akın ettiğiniz
    • مِنْ عَرَفَاتٍ
    • Arafattan
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
    • Meş`ar-i haram
    • وَاذْكُرُوهُ
    • O`nu anın
    • كَمَا
    • gibi
    • هَدٰيكُمْۚ
    • sizi hidayet ettiği
    • وَاِنْ كُنْتُمْ
    • idiniz
    • مِنْ قَبْلِه۪
    • O`ndan önce
    • لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
    • sapıklardan
    199
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَف۪يضُوا
    • siz de akın edin
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَفَاضَ
    • akın ettiği
    • النَّاسُ
    • insanların
    • وَاسْتَغْفِرُوا
    • ve mağfiret dileyin
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • Gafurdur
    • رَح۪يمٌ
    • Rahimdir
    200
    • فَاِذَا
    • zaman
    • قَضَيْتُمْ
    • bitirince
    • مَنَاسِكَكُمْ
    • ibadetlerinizi
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَذِكْرِكُمْ
    • andığınız gibi
    • اٰبَٓاءَكُمْ
    • atalarınızı
    • اَوْ
    • veya
    • اَشَدَّ
    • daha kuvvetli
    • ذِكْراًۜ
    • bir anışla
    • فَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • وَمَا لَهُ
    • onun yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ
    • hiçbir nasibi
    201
    • وَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • حَسَنَةً
    • güzellik
    • وَفِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • وَقِنَا
    • bizi koru
    • عَذَابَ
    • azabından
    • النَّارِ
    • ateş
    202
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • لَهُمْ
    • onlara vardır
    • نَص۪يبٌ
    • bir pay
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَر۪يعُ
    • çabuk görendir
    • الْحِسَابِ
    • hesabı
    203
    • وَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • ف۪ٓي اَيَّامٍ
    • günlerde
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • تَعَجَّلَ
    • acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
    • ف۪ي يَوْمَيْنِ
    • iki gün içinde
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۚ
    • ona
    • وَمَنْ
    • kim
    • تَاَخَّرَ
    • geri kalırsa
    • عَلَيْهِۙ
    • ona da
    • لِمَنِ
    • kimse için
    • اتَّقٰىۜ
    • sakınan
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • اِلَيْهِ
    • O`nun huzuruna
    • تُحْشَرُونَ
    • toplanacaksınız
    204
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kiminin
    • يُعْجِبُكَ
    • senin hoşuna gider
    • قَوْلُهُ
    • sözü
    • فِي
    • dair
    • الْحَيٰوةِ
    • hayatına
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيُشْهِدُ
    • şahid tutar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
    • kalbinde olana
    • وَهُوَ
    • oysa o
    • اَلَدُّ
    • en azılısıdır
    • الْخِصَامِ
    • hasımların
    205
    • وَاِذَا
    • zaman
    • تَوَلّٰى
    • döndüğü
    • سَعٰى
    • çalışır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
    • bozgunculuğa
    • وَيُهْلِكَ
    • ve yok etmeğe
    • الْحَرْثَ
    • ekin
    • وَالنَّسْلَۜ
    • ve nesli
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْفَسَادَ
    • bozgunculuğu
    206
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • dendiği
    • لَهُ
    • ona
    • اتَّقِ
    • kork
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • اَخَذَتْهُ
    • kendisini sürükler
    • الْعِزَّةُ
    • gururu
    • بِالْاِثْمِ
    • günaha
    • فَحَسْبُهُ
    • Artık ona yetişir
    • جَهَنَّمُۜ
    • cehennem
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمِهَادُ
    • bir yataktır o
    207
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • öylesi var ki
    • يَشْر۪ي
    • satar
    • نَفْسَهُ
    • kendisini
    • ابْتِغَٓاءَ
    • aramak için
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah da
    • رَؤُ۫فٌ
    • çok şefkatlidir
    • بِالْعِبَادِ
    • kullar(ın)a
    208
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • فِي السِّلْمِ
    • islama (veya barışa)
    • كَٓافَّةًۖ
    • hepiniz birlikte
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • size
    • عَدُوٌّ
    • düşmandır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    209
    • فَاِنْ
    • eğer
    • زَلَلْتُمْ
    • kayarsanız
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْكُمُ
    • size geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • فَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    210
    • هَلْ
    • mi
    • يَنْظُرُونَ
    • gözlüyorlar
    • اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
    • gelmesini
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ي ظُلَلٍ
    • gölgeler içinde
    • مِنَ الْغَمَامِ
    • buluttan
    • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
    • ve meleklerin
    • وَقُضِيَ
    • ve bitirilmesini
    • الْاَمْرُۜ
    • işin
    • وَاِلَى اللّٰهِ
    • halbuki Allah`a
    • تُرْجَعُ
    • döndürülür
    • الْاُمُورُ۟
    • bütün işler
    211
    • سَلْ
    • sor
    • بَن۪ٓي
    • oğullarına
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • كَمْ
    • nice
    • اٰتَيْنَاهُمْ
    • onlara verdik
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • ayetlerden
    • بَيِّنَةٍۜ
    • açık
    • وَمَنْ
    • kim
    • يُبَدِّلْ
    • değiştirirse
    • نِعْمَةَ
    • ni`metini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُ
    • geldikten
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • çetindir
    • الْعِقَابِ
    • cezası
    212
    • زُيِّنَ
    • süslü gösterildi
    • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere
    • الْحَيٰوةُ
    • hayatı
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيَسْخَرُونَ
    • alay ederler
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
    • inananlarla
    • وَالَّذ۪ينَ
    • oysa
    • اتَّقَوْا
    • takva sahipleri
    • فَوْقَهُمْ
    • onlardan üstündürler
    • يَوْمَ
    • gününde
    • الْقِيٰمَةِۜ
    • kıyamet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَرْزُقُ
    • rızık verir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • بِغَيْرِ حِسَابٍ
    • hesapsız
    213
    • كَانَ
    • idi
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • اُمَّةً
    • ümmet
    • وَاحِدَةً
    • bir tek
    • فَبَعَثَ
    • sonra gönderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • مُبَشِّر۪ينَ
    • müjdeciler
    • وَمُنْذِر۪ينَۖ
    • ve uyarıcılar olarak
    • وَاَنْزَلَ
    • indirdi
    • مَعَهُمُ
    • onlarla beraber
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّ
    • hak olarak
    • لِيَحْكُمَ
    • hükmetmek üzere
    • بَيْنَ
    • arasında
    • النَّاسِ
    • insanlar
    • ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
    • anlaşmazlığa düştükleri konularda
    • وَمَا اخْتَلَفَ
    • anlaşmazlığa düştü(ler)
    • ف۪يهِ
    • o(Kitap hakkı)nda
    • اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
    • kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • kendilerine geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • بَغْياً
    • sırf kıskançlıktan ötürü
    • بَيْنَهُمْۚ
    • aralarındaki
    • فَهَدَى
    • bunun üzerine iletti
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenleri
    • لِمَا اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düştükleri
    • ف۪يهِ
    • kendisinde
    • مِنَ الْحَقِّ
    • gerçeğe
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • kendi izniyle
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَهْد۪ي
    • iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    214
    • اَمْ
    • yoksa
    • حَسِبْتُمْ
    • sandınız
    • اَنْ تَدْخُلُوا
    • gireceğinizi mi
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
    • başınıza gelmeden
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ خَلَوْا
    • geçenlerin
    • مِنْ قَبْلِكُمْۜ
    • sizden önce
    • مَسَّتْهُمُ
    • Onlara dokunmuştu
    • الْبَأْسَٓاءُ
    • sıkıntı
    • وَالضَّرَّٓاءُ
    • ve yoksulluk
    • وَزُلْزِلُوا
    • ve sarsılmışlardı ki
    • حَتّٰى
    • nihayet
    • يَقُولَ
    • diyorlardı
    • الرَّسُولُ
    • peygamber
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve inananlar
    • مَعَهُ
    • onunla birlikte
    • مَتٰى
    • ne zaman
    • نَصْرُ
    • yardımı
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • نَصْرَ
    • yardımı
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • قَر۪يبٌ
    • yakındır
    215
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • (Allah yolunda) harcayacaklarını
    • قُلْ
    • De ki
    • مَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • vereceğiniz şey
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَلِلْوَالِدَيْنِ
    • ana-baba içindir
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlar
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve öksüzler
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullar
    • وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
    • ve yolda kalmış(lar)
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • ve ne yaparsanız
    • فَاِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onunla birlikte
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    216
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • كُرْهٌ
    • hoşunuza gitmez
    • لَكُمْۚ
    • sizin
    • وَعَسٰٓى
    • olur ki bazen
    • اَنْ تَكْرَهُوا
    • hoşlanmadığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَهُوَ خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • وَعَسٰٓى
    • ve olur ki
    • اَنْ تُحِبُّوا
    • hoşlandığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey de
    • وَهُوَ شَرٌّ
    • kötüdür
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz ise
    • لَا تَعْلَمُونَ۟
    • bilmezsiniz
    217
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الشَّهْرِ
    • ayında
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • قِتَالٍ ف۪يهِۜ
    • savaşmaktan
    • قُلْ
    • de ki
    • قِتَالٌ
    • savaş
    • ف۪يهِ
    • O (aylar)da
    • كَب۪يرٌۜ
    • büyük bir günahtır
    • وَصَدٌّ
    • ve alıkoymak
    • عَنْ سَب۪يلِ
    • yolundan
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَكُفْرٌ
    • ve inkar etmek
    • بِه۪
    • O`nu
    • وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • ve Mescid-i Haram`dan
    • وَاِخْرَاجُ
    • sürüp çıkarmak
    • اَهْلِه۪
    • halkını
    • مِنْهُ
    • ondan (Mekke`den)
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük bir günahtır
    • عِنْدَ
    • yanında
    • اللّٰهِۚ
    • Allah
    • وَالْفِتْنَةُ
    • ve fitne
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük(bir günah)tır
    • مِنَ الْقَتْلِۜ
    • öldürmekten
    • وَلَا يَزَالُونَ
    • vazgeçmezler
    • يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşmaktan
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَرُدُّوكُمْ
    • sizi döndürünceye
    • عَنْ د۪ينِكُمْ
    • dininizden
    • اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
    • eğer güçleri yetse
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْتَدِدْ
    • döner
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • عَنْ د۪ينِه۪
    • dininden
    • فَيَمُتْ
    • ve ölürse
    • وَهُوَ كَافِرٌ
    • kafir olarak
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • حَبِطَتْ
    • boşa çıkmıştır
    • اَعْمَالُهُمْ
    • onların bütün yaptıkları
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • وَالْاٰخِرَةِۚ
    • ahirette de
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَـالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    218
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
    • ve hicret edenler
    • وَجَاهَدُوا
    • ve cihat edenler
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۙ
    • Allah
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يَرْجُونَ
    • umarlar
    • رَحْمَتَ
    • rahmetini
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • çok merhamet edendir
    219
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْخَمْرِ
    • şaraptan
    • وَالْمَيْسِرِۜ
    • ve kumardan
    • قُلْ
    • de ki
    • ف۪يهِمَٓا
    • o ikisinde vardır
    • اِثْمٌ
    • günah
    • كَب۪يرٌ
    • büyük
    • وَمَنَافِـعُ
    • ve bazı yararlar
    • لِلنَّاسِۘ
    • insanlar için
    • وَاِثْمُهُمَٓا
    • fakat onların günahı
    • اَكْبَرُ
    • daha büyüktür
    • مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
    • yararından
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • infak edeceklerini
    • قُلِ
    • de ki
    • الْعَفْوَۜ
    • Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَتَفَكَّرُونَۙ
    • düşünürsünüz
    220
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünya hakkında
    • وَالْاٰخِرَةِۜ
    • ve ahiret
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyarlar
    • عَنِ الْيَتَامٰىۜ
    • öksüzlerden
    • قُلْ
    • de ki
    • اِصْلَاحٌ
    • ıslah etmek
    • لَهُمْ
    • onları(n durumlarını)
    • خَيْرٌۜ
    • hayırlıdır
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخَالِطُوهُمْ
    • onlara karışırsanız
    • فَاِخْوَانُكُمْۜ
    • sizin kardeşlerinizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • ayırır
    • الْمُفْسِدَ
    • bozanı
    • مِنَ الْمُصْلِحِۜ
    • ıslah edenden
    • وَلَوْ
    • ve eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَاَعْنَتَكُمْۜ
    • sizi zora sokardı
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    221
    • وَلَا تَنْكِحُوا
    • evlenmeyin
    • الْمُشْرِكَاتِ
    • müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُؤْمِنَّۜ
    • inanıncaya
    • وَلَاَمَةٌ
    • bir cariye
    • مُؤْمِنَةٌ
    • inanan
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • مِنْ مُشْرِكَةٍ
    • ortak koşan (hür) kadından
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَعْجَبَتْكُمْۚ
    • hoşunuza gitse bile
    • وَلَا تُنْكِحُوا
    • evlendirmeyin
    • الْمُشْرِك۪ينَ
    • Ortak koşan erkeklerle
    • يُؤْمِنُواۜ
    • iman edinceye
    • وَلَعَبْدٌ
    • bir köle
    • مُؤْمِنٌ
    • inanan
    • مِنْ مُشْرِكٍ
    • müşrik erkekten
    • اَعْجَبَكُمْۜ
    • hoşunuza gitse bile
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • (Zira) onlar
    • يَدْعُونَ
    • çağırıyorlar
    • اِلَى النَّارِۚ
    • ateşe
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَدْعُٓوا
    • çağırıyor
    • اِلَى الْجَنَّةِ
    • cennete
    • وَالْمَغْفِرَةِ
    • ve mağfirete
    • بِاِذْنِه۪ۚ
    • izniyle
    • وَيُبَيِّنُ
    • açıklar
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَذَكَّرُونَ۟
    • düşünürler
    222
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْمَح۪يضِۜ
    • adet görmeden
    • قُلْ
    • de ki
    • هُوَ
    • o
    • اَذًىۙ
    • eziyettir
    • فَاعْتَزِلُوا
    • çekilin
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınlardan
    • فِي الْمَح۪يضِۙ
    • adet halinde
    • وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
    • onlara yaklaşmayın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَطْهُرْنَۚ
    • temizleninceye
    • فَاِذَا
    • zaman
    • تَطَهَّرْنَ
    • temizlendikleri
    • فَأْتُوهُنَّ
    • onlara varın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَمَرَكُمُ
    • emrettiği
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • التَّوَّاب۪ينَ
    • tevbe edenleri
    • وَيُحِبُّ
    • sever
    • الْمُتَطَهِّر۪ينَ
    • temizlenenleri
    223
    • نِسَٓاؤُ۬كُمْ
    • kadınlarınız
    • حَرْثٌ
    • bir tarladır
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • فَأْتُوا
    • varın
    • حَرْثَكُمْ
    • tarlanıza
    • اَنّٰى شِئْتُمْۘ
    • dilediğiniz biçimde
    • وَقَدِّمُوا
    • hazırlık yapın
    • لِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz için
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • مُلَاقُوهُۜ
    • O`na kavuşacaksınız
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الْمُؤْمِن۪ينَ
    • İnananları
    224
    • وَلَا تَجْعَلُوا
    • kılmayın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عُرْضَةً
    • engel
    • لِاَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinize
    • اَنْ تَبَرُّوا
    • iyilik etmenize
    • وَتَتَّقُوا
    • ve sakınmanıza
    • وَتُصْلِحُوا
    • ve düzetmeye
    • بَيْنَ
    • arasını
    • النَّاسِۜ
    • insanların
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    225
    • لَا يُؤَاخِذُكُمُ
    • sizi sorumlu tutmaz
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاللَّغْوِ
    • kasıtsız
    • ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinizden dolayı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • يُؤَاخِذُكُمْ
    • sorumlu tutar
    • بِمَا كَسَبَتْ
    • kazandığından
    • قُلُوبُكُمْۜ
    • kalblerinizin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    226
    • لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
    • yaklaşmamağa yemin edenler için
    • مِنْ نِسَٓائِهِمْ
    • kadınlarına
    • تَرَبُّصُ
    • bekleme (hakkı) vardır
    • اَرْبَعَةِ
    • dört
    • اَشْهُرٍۚ
    • ay
    • فَاِنْ
    • eğer
    • فَٓاؤُ۫
    • (o süre içinde) dönerlerse
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • merhamet edendir
    227
    • وَاِنْ
    • eğer
    • عَزَمُوا
    • kesin karar verirlerse
    • الطَّـلَاقَ
    • boşamaya
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    228
    • وَالْمُطَلَّقَاتُ
    • boşanmış kadınlar
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • ثَلٰثَةَ
    • üç
    • قُرُٓوءٍۜ
    • kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُنَّ
    • kendilerine
    • اَنْ يَكْتُمْنَ
    • gizlemeleri
    • مَا خَلَقَ
    • yarattığını
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
    • kendi rahimlerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنَّ
    • idiyseler
    • يُؤْمِنَّ
    • inanıyor
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ve ahiret
    • وَبُعُولَتُهُنَّ
    • kocaları
    • اَحَقُّ
    • hak sahibidirler
    • بِرَدِّهِنَّ
    • onları geri almağa
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bu arada
    • اَرَادُٓوا
    • isterlerse
    • اِصْلَاحاًۜ
    • barışmak
    • وَلَهُنَّ
    • (kadınların) vardır
    • مِثْلُ
    • gibi
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
    • (erkeklerin) kendileri üzerindeki
    • بِالْمَعْرُوفِۖ
    • (örfe uygun) hakları
    • وَلِلرِّجَالِ
    • erkeklerin (hakları)
    • عَلَيْهِنَّ
    • onlar (kadınlar) üzerinde
    • دَرَجَةٌۜ
    • bir derece fazladır
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • azizdir
    • حَك۪يمٌ۟
    • hakimdir
    229
    • اَلطَّـلَاقُ
    • boşama
    • مَرَّتَانِۖ
    • iki defadır
    • فَاِمْسَاكٌ
    • ya tutmak (lazım)dır
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • تَسْر۪يحٌ
    • salıvermek
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal değildir
    • لَكُمْ
    • size
    • اَنْ تَأْخُذُوا
    • geri almanız
    • مِمَّٓا
    • şeylerden
    • اٰتَيْتُمُوهُنَّ
    • onlara verdiğiniz
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • اِلَّٓا
    • başka
    • اَنْ يَخَافَٓا
    • korkarlarsa
    • اَلَّا يُق۪يمَا
    • koruyamamaktan
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • korkarsanız
    • حُدُودَ
    • sınırlarında
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَا
    • ikisine de
    • ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
    • kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
    • تِلْكَ
    • işte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
    • sakın bunları aşmayın
    • وَمَنْ
    • Kim(ler)
    • يَتَعَدَّ
    • aşarsa
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerdir
    230
    • فَاِنْ
    • eğer
    • طَلَّقَهَا
    • erkek yine boşarsa
    • فَلَا تَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُ
    • ona
    • مِنْ بَعْدُ
    • artık bundan sonra
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَنْكِحَ
    • (kadın) nikahlanıncaya
    • زَوْجاً
    • kocaya
    • غَيْرَهُۜ
    • başka bir
    • طَلَّقَهَا
    • O (vardığı adam) da boşarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَٓا
    • kendilerine
    • اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
    • tekrar birbirlerine dönmelerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • ظَـنَّٓا
    • inanırlarsa
    • اَنْ يُق۪يمَا
    • koruyacaklarına
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَتِلْكَ
    • İşte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • يُبَيِّنُهَا
    • açıklamaktadır
    • لِقَوْمٍ
    • bir toplum için
    • يَعْلَمُونَ
    • bilen
    231
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَاَمْسِكُوهُنَّ
    • ya onları tutun
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • سَرِّحُوهُنَّ
    • bırakın
    • بِمَعْرُوفٍۖ
    • iyilikle
    • وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
    • onları (yanınızda) tutmayın
    • ضِرَاراً
    • zarar vermek için
    • لِتَعْتَدُواۚ
    • haklarına tecavüz edip
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَفْعَلْ
    • yaparsa
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • فَقَدْ
    • muhakkak
    • ظَلَمَ
    • zulmetmiştir
    • نَفْسَهُۜ
    • kendine
    • وَلَا تَتَّخِذُٓوا
    • edinmeyin
    • اٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُزُواًۘ
    • eğlence
    • وَاذْكُرُوا
    • düşünün
    • نِعْمَتَ
    • ni`metini
    • عَلَيْكُمْ
    • size olan
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiklerini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitap`tan
    • وَالْحِكْمَةِ
    • ve Hikmet`ten
    • يَعِظُـكُمْ
    • size öğüt vermek için
    • بِه۪ۜ
    • onunla
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    232
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
    • engel olmayın
    • اَنْ يَنْكِحْنَ
    • evlenmelerine
    • اَزْوَاجَهُنَّ
    • (eski) kocalarıyla
    • اِذَا تَرَاضَوْا
    • anlaştıkları takdirde
    • بَيْنَهُمْ
    • kendi aralarında
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • يُوعَظُ
    • verilen bir öğüttür
    • بِه۪
    • onunla
    • مَنْ كَانَ
    • kimseye
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • يُؤْمِنُ
    • inanan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • ذٰلِكُمْ
    • Bu
    • اَزْكٰى
    • daha iyi
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • وَاَطْهَرُۜ
    • ve daha temizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmezsiniz
    233
    • وَالْوَالِدَاتُ
    • anneler
    • يُرْضِعْنَ
    • emzirirler
    • اَوْلَادَهُنَّ
    • çocuklarını
    • حَوْلَيْنِ
    • iki yıl
    • كَامِلَيْنِ
    • tam
    • لِمَنْ
    • kimse için
    • اَرَادَ
    • isteyen
    • اَنْ يُـتِمَّ
    • tamamlamak
    • الرَّضَاعَةَۜ
    • emzirmeyi
    • وَعَلَى
    • üzerinedir
    • الْمَوْلُودِ لَهُ
    • çocuk kendisine ait olan (babanın)
    • رِزْقُهُنَّ
    • onların yiyecekleri
    • وَكِسْوَتُهُنَّ
    • ve giyecekleri
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun biçimde
    • لَا تُكَلَّفُ
    • yükümlü tutulmaz
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • اِلَّا
    • başka
    • وُسْعَهَاۚ
    • gücünün yettiğinden
    • لَا تُضَٓارَّ
    • zarara sokulmasın
    • وَالِدَةٌ
    • ne anne
    • بِوَلَدِهَا
    • çocuğu yüzünden
    • وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
    • ne de çocuğun aidolduğu baba
    • بِوَلَدِه۪
    • çocuğu yüzünden
    • وَعَلَى
    • üzerinde
    • الْوَارِثِ
    • mirasçının
    • مِثْلُ ذٰلِكَۚ
    • aynı (yükümlülük) vardır
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اَرَادَا
    • isterlerse
    • فِصَالاً
    • sütten kesmek
    • عَنْ تَرَاضٍ
    • rızalarıyla
    • مِنْهُمَا
    • kendi aralarında
    • وَتَشَاوُرٍ
    • ve danışarak
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • günah
    • عَلَيْهِمَاۜ
    • kendilerine
    • وَاِنْ
    • eğer
    • اَرَدْتُمْ
    • isterseniz
    • اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
    • (sütannesi tutup) emzirtmek
    • اَوْلَادَكُمْ
    • çocuklarınızı
    • فَلَا
    • yine yoktur
    • جُنَاحَ
    • bir günah
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • اِذَا
    • sonra
    • سَلَّمْتُمْ
    • verdikten
    • مَٓا اٰتَيْتُمْ
    • verdiğiniz(ücret)i
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptığınız her şeyi
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    234
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölenlerin
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bıraktıkları
    • اَزْوَاجاً
    • eşleri
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • (bekleyip) gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • اَرْبَعَةَ
    • dört
    • اَشْهُرٍ
    • ay
    • وَعَشْراًۚ
    • ve on gün
    • فَاِذَا بَلَغْنَ
    • bitirince
    • اَجَلَهُنَّ
    • sürelerini
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri için
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    235
    • وَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
    • üstü kapalı biçimde bildirmenizden
    • مِنْ خِطْبَةِ
    • evlenme isteğinizi
    • النِّسَٓاءِ
    • kadınlara
    • اَوْ
    • yahut
    • اَكْنَنْتُمْ
    • gizlemenizden
    • ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
    • içinizde
    • عَلِمَ
    • bilir ki
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz sizin
    • سَتَذْكُرُونَهُنَّ
    • onları anacağınızı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
    • sakın onlarla sözleşmeyin
    • سِراًّ
    • gizli(buluşma)ya
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَنْ تَقُولُوا
    • söylemeniz
    • قَوْلاً
    • bir söz
    • مَعْرُوفاًۜ
    • iyi (meşru)
    • وَلَا تَعْزِمُوا
    • ve kalkışmayın
    • عُقْدَةَ
    • akdine (kıymaya)
    • النِّكَاحِ
    • nikah
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • ulaşıncaya
    • الْكِتَابُ
    • yazılanın (iddetinin)
    • اَجَلَهُۜ
    • sonuna
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içinizden geçeni
    • فَاحْذَرُوهُۚ
    • O`ndan sakının
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve yine bilin ki
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ۟
    • halimdir
    236
    • لَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِنْ طَلَّقْتُمُ
    • boşarsınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • اَوْ
    • ya da
    • تَفْرِضُوا
    • tesbir etmeden
    • لَهُنَّ
    • onlara
    • فَر۪يضَةًۚ
    • mehir
    • وَمَتِّعُوهُنَّۚ
    • onları faydalandırsın
    • عَلَى الْمُوسِعِ
    • eli geniş olan
    • قَدَرُهُ
    • kendi gücü nisbetinde
    • وَعَلَى الْمُقْتِرِ
    • eli dar olan da
    • قَدَرُهُۚ
    • kendi gücü nisbetinde
    • مَتَـاعاً
    • bir geçimlikle
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • güzel
    • حَقاًّ
    • bu bir borçtur
    • عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenlerin üzerine
    237
    • وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
    • onları boşarsanız
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • وَقَدْ فَرَضْتُمْ
    • bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
    • لَهُنَّ
    • onlar için
    • فَر۪يضَةً
    • vermeniz gerekir
    • فَنِصْفُ
    • yarısını
    • مَا فَرَضْتُمْ
    • tesbit ettiğinizin (mehrin)
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اَنْ يَعْفُونَ
    • (kadının) vazgeçmesi
    • اَوْ
    • veya
    • يَعْفُوَا
    • vazgeçmesi
    • الَّذ۪ي بِيَدِه۪
    • elinde olanın (erkeğin)
    • عُقْدَةُ
    • akdi
    • النِّكَاحِۜ
    • nikah
    • وَاَنْ تَعْفُٓوا
    • (Erkekler) Sizin affetmeniz
    • اَقْرَبُ
    • daha yakındır
    • لِلتَّقْوٰىۜ
    • takvaya
    • وَلَا تَنْسَوُا
    • unutmayın
    • الْفَضْلَ
    • iyilik etmeyi
    • بَيْنَكُمْۜ
    • birbirinize
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    238
    • حَافِظُوا
    • koruyun
    • عَلَى الصَّلَوَاتِ
    • namazları
    • وَالصَّلٰوةِ
    • ve namazı
    • الْوُسْطٰى
    • orta
    • وَقُومُوا
    • durun
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ın huzuruna
    • قَانِت۪ينَ
    • gönülden bağlılık ve saygı ile
    239
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • (bir tehlikeden) korkarsanız
    • فَرِجَـالاً
    • yaya
    • اَوْ
    • yahut
    • رُكْبَـاناًۚ
    • binmiş olarak
    • فَاِذَٓا
    • zaman da
    • اَمِنْتُمْ
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَكُمْ
    • size öğrettiği
    • مَا
    • şeyleri
    • لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    240
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölüp de
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bırakan(erkek)ler
    • اَزْوَاجاًۚ
    • eşler
    • وَصِيَّةً
    • vasiyyet etsinler
    • لِاَزْوَاجِهِمْ
    • eşlerinin
    • مَتَاعاً
    • geçimlerinin sağlanmasını
    • اِلَى الْحَوْلِ
    • bir yıla kadar
    • غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
    • (evlerinden) çıkarılmadan
    • فَاِنْ
    • şayet
    • خَرَجْنَ
    • kendileri çıkarlarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • ف۪ي مَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri hakkında
    • مِنْ مَعْرُوفٍۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    241
    • وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
    • boşanmış kadınların
    • مَتَاعٌ
    • geçimlerini sağlamak
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olan şekilde
    • حَقاًّ
    • bir haktır (borçtur)
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler
    242
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklamaktadır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ۟
    • düşünürsünüz
    243
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
    • çıkanları
    • مِنْ دِيَارِهِمْ
    • yurtlarından
    • وَهُمْ اُلُوفٌ
    • binlerce kişi iken
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۖ
    • ölüm
    • فَقَالَ
    • demişti de
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مُوتُوا
    • Ölün!
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَحْيَاهُمْۜ
    • kendilerini diriltmişti
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • ikram
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلٰكِنَّ
    • Ama
    • اَكْثَرَ
    • çoğu
    • النَّاسِ
    • insanların
    • لَا يَشْكُرُونَ
    • şükretmezler
    244
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    245
    • مَنْ
    • Kimdir
    • ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
    • borç olarak verecek
    • اللّٰهَ
    • Allah`a
    • قَرْضاً
    • bir borcu
    • حَسَناً
    • güzel
    • فَيُضَاعِفَهُ
    • arttırması karşılığnda
    • لَهُٓ
    • ona
    • اَضْعَافاً
    • fazlasıyla
    • كَـث۪يرَةًۜ
    • kat kat
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَقْبِضُ
    • (rızkı) kısar da
    • وَيَبْصُۣطُۖ
    • açar da
    • وَاِلَيْهِ
    • Hep O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    246
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الْمَلَأِ
    • ileri gelenlerini
    • مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail oğullarının
    • مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
    • Musa`dan sonra
    • اِذْ قَالُوا
    • hani demişlerdi
    • لِنَبِيٍّ
    • Peygamberlerine
    • لَهُمُ
    • onlar
    • ابْعَثْ
    • gönder
    • لَنَا
    • bize
    • مَلِكاً
    • bir hükümdar
    • نُقَاتِلْ
    • (onun önderliğinde) savaşalım
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • قَالَ
    • dedi
    • هَلْ عَسَيْتُمْ
    • Ya
    • اِنْ كُتِبَ
    • yazılınca (farz kılınınca)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
    • savaşmazsanız
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
    • bizler neden savaşmayalım
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَقَدْ
    • oysa
    • اُخْرِجْنَا
    • biz çıkarılıp sürüldük
    • مِنْ دِيَارِنَا
    • yurtlarımızdan
    • وَاَبْنَٓائِنَاۜ
    • ve oğullarımızın arasından
    • فَلَمَّا
    • fakat
    • كُتِبَ
    • yazılınca
    • عَلَيْهِمُ
    • kendilerine
    • تَوَلَّوْا
    • yüz çevirdiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    247
    • وَقَالَ
    • dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • قَدْ بَعَثَ
    • gönderdi
    • لَكُمْ
    • size
    • طَالُوتَ
    • Talut`u
    • مَلِكاًۜ
    • hükümdar
    • قَالُٓوا
    • dediler ki
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يَكُونُ
    • olabilir
    • لَهُ
    • onun
    • الْمُلْكُ
    • hükümdarlık (mülk)
    • عَلَيْنَا
    • bizim üzerimize
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • اَحَقُّ
    • daha layıkız
    • بِالْمُلْكِ
    • hükümdarlığa
    • مِنْهُ
    • ondan
    • وَلَمْ يُؤْتَ
    • ve verilmemiştir
    • سَعَةً
    • genişlik
    • مِنَ الْمَالِۜ
    • maldan
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اصْطَفٰيهُ
    • onu (hükümdar) seçti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin üzerinize
    • وَزَادَهُ
    • ve onun artırdı
    • بَسْطَةً
    • gücünü
    • فِي الْعِلْمِ
    • bilgisinin
    • وَالْجِسْمِۜ
    • ve cisminin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُؤْت۪ي
    • verir
    • مُلْكَهُ
    • mülkünü
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O herşeyi) bilendir
    248
    • وَقَالَ
    • ve dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اٰيَةَ
    • alameti
    • مُلْكِه۪ٓ
    • onun hükümdarlığının
    • اَنْ يَأْتِيَكُمُ
    • size gelmesidir
    • التَّابُوتُ
    • (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
    • ف۪يهِ
    • onun içinde
    • سَك۪ينَةٌ
    • bir huzur bulunan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • وَبَقِيَّةٌ
    • ve bir kalıntı
    • مِمَّا تَرَكَ
    • geriye bıraktığından
    • اٰلُ
    • ailesinin
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَاٰلُ
    • ve ailesinin
    • هٰرُونَ
    • Harun
    • تَحْمِلُهُ
    • taşıdığı
    • الْمَلٰٓئِكَةُۜ
    • meleklerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bunda
    • لَاٰيَةً
    • kesin bir alamet vardır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
    • inanıyorsanız
    249
    • فَلَمَّا فَصَلَ
    • ayrıldığında
    • طَالُوتُ
    • Talut
    • بِالْجُنُودِۙ
    • ordularla
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مُبْتَل۪يكُمْ
    • sizi deneyecektir
    • بِنَهَرٍۚ
    • bir ırmakla
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَرِبَ
    • içerse
    • مِنْهُ
    • ondan
    • فَلَيْسَ
    • değildir
    • مِنّ۪يۚ
    • benden
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • لَمْ يَطْعَمْهُ
    • ondan (kana kana) tadmazsa
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • مِنّ۪ٓي
    • bendendir
    • اِلَّا
    • dışında
    • مَنِ
    • kimsenin
    • اغْتَرَفَ
    • avuçlayan
    • غُرْفَةً
    • bir avuç
    • بِيَدِه۪ۚ
    • eliyle
    • فَشَرِبُوا
    • hepsi içtiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • فَلَمَّا
    • nihayet
    • جَاوَزَهُ
    • (ırmağı) geçince
    • هُوَ
    • o (Talut)
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve iman eden
    • مَعَهُۙ
    • beraberindekiler
    • قَالُوا
    • dediler
    • لَا طَاقَةَ لَنَا
    • bizim gücümüz yok
    • الْيَوْمَ
    • bugün
    • بِجَالُوتَ
    • Calut`a
    • وَجُنُودِه۪ۜ
    • ve askerlerine karşı
    • قَالَ
    • dedi
    • الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • kanaat getirenler
    • اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarına
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`a
    • كَمْ
    • nice
    • مِنْ فِئَةٍ
    • topluluk
    • قَل۪يلَةٍ
    • az olan
    • غَلَبَتْ
    • galib gelmiştir
    • فِئَةً
    • topluluğa
    • كَث۪يرَةً
    • çok olan
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    250
    • وَلَمَّا بَرَزُوا
    • karşılaştıklarında
    • لِجَالُوتَ
    • Calut
    • وَجُنُودِه۪
    • ve askerleriyle
    • قَالُوا
    • şöyle dediler
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اَفْرِغْ
    • dök
    • عَلَيْنَا
    • üzerimize
    • صَبْراً
    • sabır
    • وَثَبِّتْ
    • sağlam tut
    • اَقْدَامَنَا
    • ayaklarımızı
    • وَانْصُرْنَا
    • ve bize yardım et
    • عَلَى الْقَوْمِ
    • topluluğuna karşı
    • الْكَافِر۪ينَۜ
    • kafirler
    251
    • فَهَزَمُوهُمْ
    • derken onları bozdular
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • وَقَتَلَ
    • öldürdü
    • دَاوُ۫دُ
    • Davud
    • جَالُوتَ
    • Calut`u
    • وَاٰتٰيهُ
    • ve ona (Davud`a) verdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَ
    • hükümdarlık
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmet
    • وَعَلَّمَهُ
    • ve ona öğretti
    • مِمَّا يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَلَوْلَا دَفْعُ
    • eğer savmasaydı
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • النَّاسَ
    • insanların
    • بَعْضَهُمْ
    • bir kısmını
    • بِبَعْضٍ
    • bir kısmıyle
    • لَفَسَدَتِ
    • bozulurdu
    • الْاَرْضُ
    • dünya
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • lutuf
    • عَلَى
    • karşı
    • الْعَالَم۪ينَ
    • bütün alemlere
    252
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • اٰيَاتُ
    • ayetleridir
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • نَتْلُوهَا
    • okuyoruz (açıklıyoruz)
    • عَلَيْكَ
    • sana
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّكَ
    • elbette sen
    • لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
    • gönderilenlerdensin
    253
    • تِلْكَ
    • işte o
    • الرُّسُلُ
    • elçiler ki
    • فَضَّلْنَا
    • üstün kıldık
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini
    • عَلٰى بَعْضٍۢ
    • kiminden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimine
    • كَلَّمَ
    • konuştu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَرَفَعَ
    • yükseltti
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini de
    • دَرَجَاتٍۜ
    • derecelerle
    • وَاٰتَيْنَا
    • ve verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs ile
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • مَا اقْتَتَلَ
    • öldürmezlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
    • onların arkasından gelen(millet)ler
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • gelmiş olduktan
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • وَلٰكِنِ
    • fakat
    • اخْتَلَفُوا
    • anlaşmazlığa düştüler
    • فَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • وَمِنْهُمْ
    • ve onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • كَفَرَۜ
    • inkar etti
    • مَا اقْتَتَلُوا
    • birbirlerini öldürmezlerdi
    • وَلٰكِنَّ
    • ama
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَفْعَلُ
    • yapar
    • مَا يُر۪يدُ۟
    • dilediğini
    254
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • inananlar
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıktan
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ يَأْتِيَ
    • gelmezden
    • يَوْمٌ
    • gün
    • لَا بَيْعٌ
    • alışverişin olmadığı
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • وَلَا خُلَّةٌ
    • ve hiçbir dostluğun
    • وَلَا شَفَاعَةٌۜ
    • ve hiçbir şefaatin
    • وَالْكَافِرُونَ
    • Kafirler
    • هُمُ
    • ta kendileridir
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerin
    255
    • اَللّٰهُ
    • Allah (ki)
    • لَٓا اِلٰهَ
    • tanrı yoktur
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَۚ
    • O`ndan
    • اَلْحَيُّ
    • daima diridir
    • الْقَيُّومُۚ
    • koruyup yöneticidir
    • لَا تَأْخُذُهُ
    • O`nu tutmaz
    • سِنَةٌ
    • ne bir uyuklama
    • وَلَا نَوْمٌۜ
    • ve ne de uyku
    • لَهُ
    • O`nundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَمَا
    • ve ne varsa
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yerde
    • مَنْ
    • kim
    • ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
    • şefaat edebilir
    • عِنْدَهُٓ
    • kendisinin katında
    • اِلَّا
    • dışında
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • O`nun izni
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا
    • olanı
    • بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
    • onların önünde
    • وَمَا
    • ve olanı
    • خَلْفَهُمْۚ
    • arkalarında
    • وَلَا يُح۪يطُونَ
    • kavrayamazlar
    • بِشَيْءٍ
    • hiçbir şey
    • مِنْ عِلْمِه۪ٓ
    • O`nun ilminden
    • بِمَا شَٓاءَۚ
    • kendisinin dilediğinin
    • وَسِعَ
    • kaplamıştır
    • كُرْسِيُّهُ
    • O`nun Kürsüsü
    • السَّمٰوَاتِ
    • gökleri
    • وَالْاَرْضَۚ
    • ve yeri
    • وَلَا يَؤُ۫دُهُ
    • O`na ağır gelmez
    • حِفْظُهُمَاۚ
    • onları koru(yup gözet)mek
    • وَهُوَ
    • O
    • الْعَلِيُّ
    • yücedir
    • الْعَظ۪يمُ
    • büyüktür
    256
    • لَٓا اِكْرَاهَ
    • zorlama yoktur
    • فِي الدّ۪ينِ
    • Dinde
    • قَدْ تَبَيَّنَ
    • seçilip belli olmuştur
    • الرُّشْدُ
    • doğruluk
    • مِنَ الْغَيِّۚ
    • sapıklıktan
    • فَمَنْ
    • Kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar edip
    • بِالطَّاغُوتِ
    • tağut (şeytan)ı
    • وَيُؤْمِنْ
    • inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • فَقَدِ
    • muhakkak ki o
    • اسْتَمْسَكَ
    • yapışmıştır
    • بِالْعُرْوَةِ
    • bir kulpa
    • الْوُثْقٰىۗ
    • sağlam
    • لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
    • kopmayan
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    257
    • اَللّٰهُ
    • Allah
    • وَلِيُّ
    • dostudur
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
    • inananların
    • يُخْرِجُهُمْ
    • onları çıkarır
    • مِنَ الظُّلُمَاتِ
    • karanlıklardan
    • اِلَى النُّورِۜ
    • aydınlığa
    • وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
    • kafirlerin
    • اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
    • dostları da
    • الطَّاغُوتُۙ
    • tağuttur
    • يُخْرِجُونَهُمْ
    • (O da) onları çıkarır
    • مِنَ النُّورِ
    • aydınlıktan
    • اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
    • karanlıklara
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    258
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
    • tartışanı
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`le
    • ف۪ي رَبِّه۪ٓ
    • Rabbi hakkında
    • اَنْ اٰتٰيهُ
    • kendisine verdi diye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَۢ
    • hükümdarlık
    • اِذْ قَالَ
    • dediği zaman
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّيَ
    • benim Rabbim
    • الَّذ۪ي يُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَيُم۪يتُۙ
    • ve öldürür
    • قَالَ
    • dedi
    • اَنَا۬
    • ben de
    • اُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَاُم۪يتُۜ
    • ve öldürürüm
    • قَالَ
    • deyince
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْت۪ي
    • getirir
    • بِالشَّمْسِ
    • güneşi
    • مِنَ الْمَشْرِقِ
    • doğudan
    • فَأْتِ
    • sen de getir
    • بِهَا
    • onu
    • مِنَ الْمَغْرِبِ
    • batıdan
    • فَبُهِتَ
    • şaşırıp kaldı
    • الَّذ۪ي كَفَرَۜ
    • inkar eden (o adam)
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الظَّالِم۪ينَۚ
    • zalim
    259
    • اَوْ
    • yahut
    • كَالَّذ۪ي
    • şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
    • مَرَّ
    • uğramıştı
    • عَلٰى قَرْيَةٍ
    • bir kasabaya
    • وَهِيَ
    • o kimse
    • خَاوِيَةٌ
    • (duvarları) yığılmış
    • عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
    • çatıları üstüne
    • قَالَ
    • demişti
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يُحْـي۪
    • diriltecek
    • هٰذِهِ
    • bunu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَاۚ
    • öldükten
    • فَاَمَاتَهُ
    • kendisini öldürüp
    • اللّٰهُ
    • Allah (da)
    • مِائَةَ
    • yüz
    • عَامٍ
    • sene
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثَهُۜ
    • diriltti
    • قَالَ
    • dedi
    • كَمْ
    • ne kadar
    • لَبِثْتَۜ
    • kaldın
    • لَبِثْتُ
    • kaldım
    • يَوْماً
    • bir gün
    • اَوْ
    • ya da
    • بَعْضَ
    • birazı kadar
    • يَوْمٍۜ
    • bir günün
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَبِثْتَ
    • kaldın
    • عَامٍ
    • yıl
    • فَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى طَعَامِكَ
    • yiyeceğine
    • وَشَرَابِكَ
    • ve içeceğine
    • لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
    • bozulmamış
    • وَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى حِمَارِكَ
    • eşeğine
    • وَلِنَجْعَلَكَ
    • seni kılalım diye (böyle yaptık)
    • اٰيَةً
    • bir ibret
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِلَى الْعِظَامِ
    • kemiklere
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • نُنْشِزُهَا
    • onları birbiri üstüne koyuyor
    • نَكْسُوهَا
    • onlara giydiriyoruz
    • لَحْماًۜ
    • et
    • فَلَمَّا
    • Bu işler
    • تَبَيَّنَ
    • açıkça belli olunca
    • لَهُۙ
    • ona
    • اَعْلَمُ
    • biliyorum
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    260
    • وَاِذْ
    • bir zaman
    • قَالَ
    • demişti
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اَرِن۪ي
    • bana göster
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تُحْـيِ
    • dirilttiğini
    • الْمَوْتٰىۜ
    • ölüleri
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
    • yoksa inanmadın mı
    • قَالَ
    • (İbrahim) dedi ki
    • بَلٰى
    • Hayır (inandım)
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لِيَطْمَئِنَّ
    • tatmin olması için
    • قَلْب۪يۜ
    • kalbimin
    • قَالَ
    • dedi
    • فَخُذْ
    • o halde tut
    • اَرْبَعَةً
    • dördünü
    • مِنَ الطَّيْرِ
    • kuşlardan
    • فَصُرْهُنَّ
    • onları alıştır
    • اِلَيْكَ
    • kendine
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اجْعَلْ
    • koy
    • عَلٰى
    • üzerine
    • كُلِّ
    • her
    • جَبَلٍ
    • dağın
    • مِنْهُنَّ
    • onlardan
    • جُزْءاً
    • bir parça
    • ادْعُهُنَّ
    • onları (kendine) çağır
    • يَأْت۪ينَكَ
    • sana gelecekler
    • سَعْياًۜ
    • koşarak
    • وَاعْلَمْ
    • bil ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstün
    • حَك۪يمٌ۟
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    261
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • حَبَّةٍ
    • bir tohumun
    • اَنْبَتَتْ
    • veren
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَنَابِلَ
    • başak
    • ف۪ي كُلِّ
    • her
    • سُنْبُلَةٍ
    • başağında
    • مِائَةُ
    • yüz
    • حَبَّةٍۜ
    • tohum
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُضَاعِفُ
    • kat kat verir
    • لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O) bilendir
    262
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edip de
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • ثُمَّ
    • sonra
    • لَا يُتْبِعُونَ
    • ardından
    • مَٓا اَنْفَقُوا
    • verdiklerinin
    • مَناًّ
    • başa kakmayan
    • وَلَٓا اَذًۙى
    • ve eziyet etmeyenlerin
    • لَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    263
    • قَوْلٌ
    • bir söz (söylemek)
    • مَعْرُوفٌ
    • güzel
    • وَمَغْفِرَةٌ
    • ve affetmek
    • خَيْرٌ
    • iyidir
    • مِنْ صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • يَتْبَعُهَٓا
    • peşinden gelen
    • اَذًىۜ
    • eziyet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    264
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • لَا تُبْطِلُوا
    • boşa çıkarmayın
    • صَدَقَاتِكُمْ
    • sadakalarınızı
    • بِالْمَنِّ
    • başa kakmak
    • وَالْاَذٰىۙ
    • ve eziyet etmekle
    • كَالَّذ۪ي
    • gibi
    • يُنْفِقُ
    • infak eden
    • مَالَهُ
    • malını
    • رِئَٓاءَ
    • gösteriş için
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلَا يُؤْمِنُ
    • inanmayan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • فَمَثَلُهُ
    • öylesinin durumu
    • كَمَثَلِ
    • benzer ki
    • صَفْوَانٍ
    • şu kayaya
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde bulunan
    • تُرَابٌ
    • toprak
    • فَاَصَابَهُ
    • ona isabet etttiğinde
    • وَابِلٌ
    • bir sağnak (yağmur)
    • فَتَرَكَهُ
    • onu bırakır
    • صَلْداًۜ
    • sert bir taş halinde
    • لَا يَقْدِرُونَ
    • (Böyleleri) elde edemezler
    • عَلٰى شَيْءٍ
    • bir şey
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafir
    265
    • وَمَثَلُ
    • durumu da
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمُ
    • mallarını
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَتَثْب۪يتاً
    • ve kökleştirmek için
    • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
    • kendilerindekini (imanı)
    • كَمَثَلِ
    • benzer
    • جَنَّةٍ
    • bir bahçeye
    • بِرَبْوَةٍ
    • tepe üzerinde bulunan
    • اَصَابَهَا
    • değince
    • وَابِلٌ
    • bol yağmur
    • فَاٰتَتْ
    • veren
    • اُكُلَهَا
    • ürününü
    • ضِعْفَيْنِۚ
    • iki kat
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ يُصِبْهَا
    • değmese bile
    • وَابِلٌ
    • yağmur
    • فَطَلٌّۜ
    • çisinti olur
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    266
    • اَيَوَدُّ
    • ister mi ki
    • اَحَدُكُمْ
    • biriniz
    • اَنْ تَكُونَ
    • olmasını
    • لَهُ
    • kendisinin
    • جَنَّةٌ
    • bir bahçesi
    • مِنْ نَخ۪يلٍ
    • hurmalardan
    • وَاَعْنَابٍ
    • ve üzümlerden
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altından
    • الْاَنْهَارُۙ
    • ırmaklar
    • لَهُ ف۪يهَا
    • içinde bulunan
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • الثَّمَرَاتِۙ
    • meyvası
    • وَاَصَابَهُ
    • kendisine geldiğinde
    • الْكِبَرُ
    • ihtiyarlık
    • وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
    • ve çocuklarının bulunduğu
    • ضُعَفَٓاءُۖ
    • aciz
    • فَاَصَابَهَٓا
    • isabet etsin
    • اِعْصَارٌ
    • birden bir kasırga
    • ف۪يهِ
    • onlara
    • نَارٌ
    • ateşli
    • فَاحْتَرَقَتْۜ
    • yakıp kül etsin
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulurki
    • تَتَفَكَّرُونَ۟
    • düşünürsünüz
    267
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا كَسَبْتُمْ
    • kazandıklarınızın
    • وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
    • ve çıkardığımız
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مِنَ الْاَرْضِۖ
    • yerden
    • وَلَا تَيَمَّمُوا
    • kalkışmayın
    • الْخَب۪يثَ مِنْهُ
    • kötü şeyleri
    • تُنْفِقُونَ
    • sadaka vermeye
    • وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
    • kendiniz alamayacağınız
    • اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
    • göz yummadan
    • ف۪يهِۜ
    • ondan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • Bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَم۪يدٌ
    • övülmüştür
    268
    • اَلشَّيْطَانُ
    • Şeytan
    • يَعِدُكُمُ
    • size vaad eder
    • الْفَقْرَ
    • fakirliği
    • وَيَأْمُرُكُمْ
    • ve size emreder
    • بِالْفَحْشَٓاءِۚ
    • çirkin şeyleri yapmayı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَعِدُكُمْ
    • size va`adediyor
    • مَغْفِرَةً
    • bağışlama
    • مِنْهُ
    • kendi tarafından
    • وَفَضْلاًۜ
    • ve lutuf
    • وَاللّٰهُ
    • Şüphesiz Allah`ın
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌۚ
    • (O) bilendir
    269
    • يُؤْتِي
    • verir
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmeti
    • مَنْ يَشَٓاءُۚ
    • dilediğine
    • وَمَنْ
    • kimseye
    • يُؤْتَ
    • verilen
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmet
    • فَقَدْ اُو۫تِيَ
    • verilmiştir
    • خَيْراً
    • hayır
    • كَث۪يراًۜ
    • çok
    • وَمَا يَذَّكَّرُ
    • bunu anlamaz
    • اِلَّٓا
    • başkası
    • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
    • akıl sahiplerinden
    270
    • وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • ne infak ederseniz
    • مِنْ نَفَقَةٍ
    • nafaka olarak
    • اَوْ
    • veya
    • نَذَرْتُمْ
    • ne adarsanız
    • مِنْ نَذْرٍ
    • adak olarak
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُهُۜ
    • onu bilir
    • وَمَا
    • yoktur
    • لِلظَّالِم۪ينَ
    • zalimler için
    • مِنْ اَنْصَارٍ
    • hiçbir yardımcı
    271
    • اِنْ تُبْدُوا
    • açıktan verirseniz
    • الصَّدَقَاتِ
    • sadakaları
    • فَنِعِمَّا
    • ne güzeldir
    • هِيَۚ
    • bu
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخْفُوهَا
    • onları gizler
    • وَتُؤْتُوهَا
    • ve verirseniz
    • الْفُقَـرَٓاءَ
    • fakirlere
    • فَهُوَ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَيُكَفِّرُ
    • ve kapatır
    • عَنْكُمْ
    • sizin
    • مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
    • günahlarınızdan bir kısmını
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    272
    • لَيْسَ
    • değildir
    • عَلَيْكَ
    • senin üzerine
    • هُدٰيهُمْ
    • onları hidayet etmek
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah`tır
    • يَهْد۪ي
    • doğru yola ileten
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • verdiğiniz
    • مِنْ خَيْرٍ
    • her hayır
    • فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz içindir
    • وَمَا تُنْفِقُونَ
    • infak edersiniz
    • اِلَّا
    • ancak
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak için
    • وَجْهِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • يُوَفَّ
    • tastamam verilir
    • اِلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • لَا تُظْلَمُونَ
    • asla zulmedilmez
    273
    • لِلْفُقَـرَٓاءِ
    • (Sadakalar) fakirler içindir
    • الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
    • kapanıp kalan
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لَا يَسْتَط۪يعُونَ
    • güçleri yoktur
    • ضَـرْباً
    • gezmeye
    • فِي الْاَرْضِۘ
    • yeryüzünde
    • يَحْسَبُهُمُ
    • onları sanırlar
    • الْجَاهِلُ
    • bilmeyenler
    • اَغْنِيَٓاءَ
    • zengin
    • مِنَ التَّعَفُّفِۚ
    • utangaçlıklarından dolayı
    • تَعْرِفُهُمْ
    • onları tanırsın
    • بِس۪يمٰيهُمْۚ
    • simalarından
    • لَا يَسْـَٔلُونَ
    • istemezler
    • النَّاسَ
    • insanlardan
    • اِلْحَافاًۜ
    • ısrarla
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onu
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    274
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • بِالَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüz
    • سِراًّ
    • gizli
    • وَعَلَانِيَةً
    • ve açık
    • فَلَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülü
    • عِنْدَ
    • yanında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    275
    • الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
    • yiyenler
    • الرِّبٰوا
    • Riba
    • لَا يَقُومُونَ
    • kalkamazlar
    • اِلَّا
    • ancak
    • كَمَا
    • gibi
    • يَقُومُ
    • kalkarlar
    • الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
    • çarptığı kimse
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytanın
    • مِنَ الْمَسِّۜ
    • dokunup
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • بِاَنَّهُمْ
    • onların
    • قَالُٓوا
    • demelerindendir
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • الْبَيْعُ
    • alışveriş de
    • مِثْلُ
    • gibidir
    • الرِّبٰواۢ
    • riba
    • وَاَحَلَّ
    • oysa helal kılmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْبَيْعَ
    • alış-verişi
    • وَحَرَّمَ
    • haram kılmıştır
    • الرِّبٰواۜ
    • ribayı
    • فَمَنْ
    • kime
    • جَٓاءَهُ
    • gelir de
    • مَوْعِظَةٌ
    • bir öğüt
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbi`nden
    • فَانْتَهٰى
    • (ribadan) vazgeçerse
    • فَلَهُ
    • kendisinindir
    • مَا سَلَفَۜ
    • geçmişte olan
    • وَاَمْرُهُٓ
    • ve işi de
    • اِلَى اللّٰهِۜ
    • Allah`a kalmıştır
    • وَمَنْ
    • kim
    • عَادَ
    • tekrar (ribaya) dönerse
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    276
    • يَمْحَقُ
    • mahveder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الرِّبٰوا
    • ribayı
    • وَيُرْبِي
    • artırır
    • الصَّدَقَاتِۜ
    • sadakaları
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • كُلَّ
    • hiçbir
    • كَفَّارٍ
    • inkarcıları
    • اَث۪يمٍ
    • günahkar
    277
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَعَمِلُوا
    • ve işler yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih (güzel)
    • وَاَقَامُوا
    • ve kılanlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتَوُا
    • ve verenler
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • لَهُمْ
    • işte onların
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    278
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • اتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَذَرُوا
    • bırakın (almayın)
    • مَا بَـقِيَ
    • geri kalan kısmı
    • مِنَ الرِّبٰٓوا
    • ribadan
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    279
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • böyle yapmazsanız
    • فَأْذَنُوا
    • bilin
    • بِحَرْبٍ
    • savaşa açıldığını
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah
    • وَرَسُولِه۪ۚ
    • ve Elçisi (tarafından)
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْتُمْ
    • tevbe ederseniz
    • فَلَكُمْ
    • sizindir
    • رُؤُ۫سُ
    • ana
    • اَمْوَالِكُمْۚ
    • malınız
    • لَا تَظْلِمُونَ
    • ne haksızlık edersiniz
    • وَلَا تُظْلَمُونَ
    • ne de haksızlığa uğratılırsınız
    280
    • وَاِنْ
    • eğer (borçlu)
    • كَانَ
    • ise
    • ذُوعُسْرَةٍ
    • darlık içinde
    • فَنَظِرَةٌ
    • beklemek (lazımdır)
    • اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
    • bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
    • وَاَنْ
    • eğer
    • تَصَدَّقُوا
    • sadaka olarak bağışlarsanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    281
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceğiniz
    • ف۪يهِ
    • onda
    • اِلَى اللّٰهِ
    • Allah`a
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تُوَفّٰى
    • tastamam verilecek
    • كُلُّ نَفْسٍ
    • herkese
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَهُمْ
    • ve onlara
    • لَا يُظْلَمُونَ۟
    • haksızlık edilmeyecektir
    282
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اِذَا
    • zaman
    • تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
    • birbirinize borç verdiğiniz
    • اِلٰٓى اَجَلٍ
    • süreye kadar
    • مُسَمًّى
    • belirli bir
    • فَاكْتُبُوهُۜ
    • onu yazın
    • وَلْيَكْتُبْ
    • yazsın
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • كَاتِبٌ
    • bir yazıcı
    • بِالْعَدْلِۖ
    • adaletle
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasın (yazsın)
    • كَاتِبٌ
    • yazıcı
    • اَنْ يَكْتُبَ
    • yazmaktan
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَهُ
    • kendisine öğrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • فَلْيَكْتُبْۚ
    • yazsın
    • وَلْيُمْلِلِ
    • ve yazdırsın
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • üzerinde hak olan (borçlu)
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُ
    • Rabbi olan
    • وَلَا يَبْخَسْ
    • eksik etmesin
    • مِنْهُ
    • ondan (borcundan)
    • شَيْـٔاًۜ
    • hiçbir şeyi
    • فَاِنْ
    • eğer
    • كَانَ
    • ise
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • borçlu olan kimse
    • سَف۪يهاً
    • aklı ermez
    • اَوْ
    • yahut
    • ضَع۪يفاً
    • zayıf
    • اَوْ
    • ya da
    • لَا يَسْتَط۪يعُ
    • güç yetiremiyecek
    • اَنْ يُمِلَّ
    • kendisi yazdırmaya
    • هُوَ فَلْيُمْلِلْ
    • yazdırsın
    • وَلِيُّهُ
    • velisi
    • بِالْعَدْلِۜ
    • adaletle
    • وَاسْتَشْهِدُوا
    • şahid tutun
    • شَه۪يدَيْنِ
    • iki şahidi
    • مِنْ رِجَالِكُمْۚ
    • erkeklerinizden
    • لَمْ يَكُونَا
    • yoksa
    • رَجُلَيْنِ
    • iki erkek
    • فَرَجُلٌ
    • bir erkek
    • وَامْرَاَتَانِ
    • iki kadın
    • مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
    • razı olduğunuz
    • مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
    • şahidlerden
    • اَنْ تَضِلَّ
    • ta ki şaşırırsa
    • اِحْدٰيهُمَا
    • kadınlardan biri
    • فَتُذَكِّرَ
    • hatırlatması için
    • اِحْدٰيهُمَا
    • bir
    • الْاُخْرٰىۜ
    • diğeri
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasınlar
    • الشُّهَدَٓاءُ
    • şahidler
    • مَا دُعُواۜ
    • çağrıldıkları
    • وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
    • üşenmeyin
    • اَنْ تَكْتُبُوهُ
    • yazmaktan
    • صَغ۪يراً
    • az olsun
    • اَوْ
    • veya
    • كَب۪يراً
    • çok olsun
    • اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
    • onu süresine kadar
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • اَقْسَطُ
    • daha adaletli
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاَقْوَمُ
    • daha sağlam
    • لِلشَّهَادَةِ
    • şahidlik için
    • وَاَدْنٰٓى
    • daha elverişlidir
    • اَلَّا تَرْتَابُٓوا
    • kuşkulanmamanız için
    • اِلَّٓا
    • yalnız
    • اَنْ تَكُونَ
    • olursa
    • تِجَارَةً
    • ticaret
    • حَاضِرَةً
    • peşin
    • تُد۪يرُونَهَا
    • hemen alıp vereceğiniz
    • فَلَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
    • onu yazmamanızdan ötürü
    • وَاَشْهِدُٓوا
    • şahid tutun
    • اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
    • alışveriş yaptığınız zaman da
    • وَلَا يُضَٓارَّ
    • asla zarar verilmesin
    • كَاتِبٌ
    • yazana da
    • وَلَا شَه۪يدٌۜ
    • şahide de
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَفْعَلُوا
    • (bir zarar) yaparsanız
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz
    • فُسُوقٌ
    • kötülük olur
    • بِكُمْۜ
    • kendinize
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğretiyor
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُلِّ شَيْءٍ
    • herşeyi
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    283
    • وَاِنْ
    • ve eğer
    • كُنْتُمْ
    • olur da
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • وَلَمْ تَجِدُوا
    • bulamazsanız
    • كَاتِباً
    • yazacak birini
    • فَرِهَانٌ
    • rehinler (yeter)
    • مَقْبُوضَةٌۜ
    • alınan
    • فَاِنْ اَمِنَ
    • güvenirseniz
    • بَعْضُكُمْ بَعْضاً
    • birbirinize
    • فَلْيُؤَدِّ
    • ödesin
    • الَّذِي اؤْتُمِنَ
    • kendisine güvenilen kimse
    • اَمَانَتَهُ
    • emanetini
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُۜ
    • Rabbi olan
    • وَلَا تَكْتُمُوا
    • gizlemeyin
    • الشَّهَادَةَۜ
    • şahidliği
    • وَمَنْ
    • kimsenin
    • يَكْتُمْهَا
    • onu gizleyen
    • فَاِنَّهُٓ
    • şüphesiz
    • اٰثِمٌ
    • günahkardır
    • قَلْبُهُۜ
    • kalbi
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    284
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde ne varsa
    • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
    • ve yerde ne varsa
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْدُوا
    • açıklasanız da
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içlerinizdekini
    • اَوْ
    • veya
    • تُخْفُوهُ
    • gizleseniz de
    • يُحَاسِبْكُمْ
    • sizi hesaba çeker
    • بِهِ
    • onunla
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • فَيَغْفِرُ
    • bağışlar
    • لِمَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُ
    • dilediği
    • وَيُعَذِّبُ
    • azabeder
    • مَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    285
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • الرَّسُولُ
    • Resul
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْهِ
    • kendisine
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • وَالْمُؤْمِنُونَۜ
    • mü`minler de
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • meleklerine
    • وَكُتُبِه۪
    • Kitaplarına
    • وَرُسُلِه۪ۜ
    • ve peygamberlerine
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırdetmeyiz (dediler)
    • بَيْنَ
    • arasını
    • اَحَدٍ
    • hiçbirini
    • مِنْ رُسُلِه۪۠
    • O`nun elçilerinden
    • وَقَالُوا
    • ve dediler ki
    • سَمِعْنَا
    • İşittik
    • وَاَطَعْنَا
    • ve ita`at ettik
    • غُفْرَانَكَ
    • bağışlamanı dileriz
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاِلَيْكَ
    • sanadır
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş(ümüz)
    286
    • لَا يُكَلِّفُ
    • teklif etmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • نَفْساً
    • kimseye
    • اِلَّا
    • başkasını
    • وُسْعَهَاۜ
    • gücünün yettiğinden
    • لَهَا
    • (herkesin) kendine
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَعَلَيْهَا
    • aleyhinedir
    • مَا اكْتَسَبَتْۜ
    • işlediği (kötülük) de
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • لَا تُؤَاخِذْنَٓا
    • bizi sorumlu tutma
    • اِنْ نَس۪ينَٓا
    • unutur
    • اَوْ
    • ya da
    • اَخْطَأْنَاۚ
    • yanılırsak
    • وَلَا تَحْمِلْ
    • yükleme
    • عَلَيْنَٓا
    • bize
    • اِصْراً
    • ağırlık
    • كَمَا
    • gibi
    • حَمَلْتَهُ
    • yüklediğin
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
    • bizden öncekilerin
    • وَلَا تُحَمِّلْنَا
    • bize yükleme
    • مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
    • gücümüzün yetmediği şeyleri
    • وَاعْفُ
    • affet
    • عَنَّا۠
    • bizi
    • وَاغْفِرْ
    • bağışla
    • لَنَا۠
    • bizi
    • وَارْحَمْنَا۠
    • bize merhamet et
    • اَنْتَ
    • sen
    • مَوْلٰينَا
    • bizim sahibimizsin
    • فَانْصُرْنَا
    • bize yardım eyle
    • عَلَى
    • karşı
    • الْقَوْمِ
    • toplumuna
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirler
Bakara Suresi 272. ayet

(272) لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖي مَنْ يَشَٓاءُؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْؕ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır için yaptığınız her harcama kendiniz içindir. Verdiklerinizi ancak Allah rızası için verirsiniz. Hayır için yaptığınız her harcamanın karşılığını da hiçbir haksızlığa uğramaksızın tam olarak alacaksınız.
Hikmetin mânalarından biri de “ilâhî irşad ve hidayet” idi. Bu büyük lutuf Allah’ın elindedir; peygamber de olsa, hiçbir kulun başkalarına hidayet lutfetme imkânı yoktur. Allah’ın hikmet ve hidayet lutfunda da –kendi koyduğu kanun gereğince– kulun yönelişi ve hak edişinin etkisi vardır.
Bakara Suresi 273. ayet

(273) لِلْفُقَـرَٓاءِ الَّذٖينَ اُحْصِرُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَطٖيعُونَ ضَـرْباً فِي الْاَرْضِؗ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ اَغْنِيَٓاءَ مِنَ التَّعَفُّفِۚ تَعْرِفُهُمْ بِسٖيمٰيهُمْۚ لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ اِلْحَافاًؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌࣖ

Kendilerini Allah yoluna adadıklarından seyahat ve ticarete imkân bulamayan yoksullara verin. Yoksulluklarını gizli tuttukları için bilmeyen onları zengin sanır. Kendilerini simalarından tanırsın. Onlar insanlara asla el açmazlar. Hayır için yaptığınız her harcamayı Allah hakkıyla bilmektedir.

“Kendilerini Allah yoluna adayan, geçimlerini sağlamak üzere bir kazanç elde etmek için çalışma, ticaret ve seyahat etme imkânları bulunmayan yoksullar” kimlerdir? Âyetin nâzil olduğu tarihi göz önüne alan tefsirciler bunların Suffe ehliyle (Peygamber Mescidi’nin bir köşesinde barınan kimsesiz ve yoksul müslümanlar) Mekke’den hicret eden muhacirler olduğunu ifade etmişlerdir. Onların, Medine’ye yerleşip işgüç sahibi olmaları için zamana ve uygun şartlara ihtiyaç vardı. Allah rızâsı için (fî sebîlillâh) hicret etmişler; yurt, yuva ve işlerinden uzak düşmüşlerdi. O dönemde savaş ganimeti kabilinden bir gelirleri de yoktu. Şu halde infak ve tasaddukta bunların önceliği vardı. Bu tarihî durum dışında Allah rızâsı için O’nun dinini korumak, öğrenmek, öğretmek ve yaymak maksadıyla devamlı meşgul olduklarından dolayı iş ve ticaret yapma imkânı bulamayan kimselerin her zaman ve zeminde infak ve tasaddukta ön sırada olma hakları vardır. Bunlardan sonra sıra, meşrû bir mazeret sebebiyle çalışıp kazanma imkânı bulamayan fakat yine de insanlara el açıp dilenmeyen ve istemeyen yoksullara gelir. Âyette de belirtildiği gibi böyle iffetli, asil, insanlık şerefine düşkün kimseleri erbabı, simalarından tanır ve gereken yardımı yaparlar. Burada geçen sîmâ “yüzlerindeki nur, ibadet izi, yoksulluğun verdiği solgunluk, üstte başta görülen eksiklik” gibi farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Bakara Suresi 274. ayet

(274) اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak hayra sarf edenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne korku olacak ne de üzüleceklerdir.
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak hayra sarfedenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne korku olacak ne de üzüleceklerdir.
Bakara Suresi 275. ayet

(275) اَلَّذٖينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذٖي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُٓوا اِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۘ وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواؕ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّهٖ فَانْتَهٰى فَلَهُ مَا سَلَفَؕ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِؕ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ

Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, “Alım satım da ancak faiz gibidir” demeleridir. Hâlbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allah’a aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.

Cemiyet hayatının düzgün, dengeli ve insanca yürüyebilmesi için çok önemli bulunan dört temel kural ve tedbirden birincisi olan infak ve sadaka bundan önceki âyetlerde canlı ve açık bir üslûpla ortaya konmuştur. İkincisi israfın yasaklanmasıdır ve birçok âyette bu yasak ifadesini bulmuştur. Üçüncüsü ise daha önceden yasaklanan, burada da kesin ve şiddetli bir üslûpla yasaklanması pekiştirilen faizciliktir. Bu kuralların başında da birçok âyet ve hadiste teşvik edilmiş bulunan “kişinin el emeği ve alın teriyle geçimini sağlamaya çalışması” kuralı vardır. Bu dört tedbir ve kural arasındaki ilişki sebebiyle olmalıdır ki, infakla ilgili âyetlerin arkasından faiz yasağına geçilmiştir. Ayrıca faizle infak ve sadaka arasında, birincisinin karşılıksız almak, ikincisinin ise karşılıksız vermekten ibaret olması şeklinde bir zıtlık ilişkisi de vardır.

Faizin yasaklanması konusunda kullanılan bu sert üslûp, din düşmanlarını dost (velî) edinme dışında hiçbir günah ve yasak için kullanılmamıştır. Çünkü zina, içki, kumar, hatta katil gibi suç ve yasakların kötülükleri mağduru ve çevresindekilerden belirli bir kesimi etkiler. Dine ve müminlere düşman olan, düşmanca duygular besleyen, tedbirler ve planlar içinde olan şahıs ve grupları dost edinmek, onlarla işbirliği yapmak, onlara hoş görünerek sempatilerini kazanmaya çalışmak ne bunu yapanlara ne de dinlerine ve din kardeşlerine fayda getirmiştir. Bu davranış ve yaklaşımda her zaman kazananlar düşmanlar, kaybedenler ise müminler olmuştur. Bir topluluk içinde faizcilik serbest olduğunda bunun da zararı ve kötü etkileri yalnızca faizi alan ve verenle sınırlı kalmamış, bütün topluluğun ekonomik, sosyal ve ahlâkî hayatını etkilemiştir.

Kur’an’daki ismi ribâ olan faiz alıp verme, Mekke’de nâzil olan ve müşrikleri muhatap alan “İnsanların malları arasında ribâ yoluyla artsın diye verdikleriniz Allah katında artmaz…” (Rûm 30/39) meâlindeki âyetle kınanmış, böylece ileride yasaklanacağına işaret buyurulmuş, Medine’de –tefsir ettiğimiz âyetten önce geldiği anlaşılan– “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz” (Âl-i İmrân 3/130) meâlindeki âyetle yasaklanmış, nihayet bu âyetle hem yasak pekiştirilmiş hem de akla gelen bazı sorular cevaplandırılmıştır. Bu âyetlerin de ilk muhatapları müşrikler, yahudiler, faizi helâl bilenlerdir. Çünkü âyetin devamında bu grupların, “Alım satım da faiz gibidir” dedikleri zikredilmiştir. Müminlerin daha önceden yasaklanmış bulunan faiz için bunu demeleri mümkün değildir. Ancak gayri müslimlere hitap eden âyetlerin hemen tamamının dolaylı olarak müminler için de bir uyarı olduğu bellidir. Ayrıca araya giren, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı (alacaklarınızı) bırakın” meâlindeki âyet doğrudan müminlere hitap etmektedir. Bunun da gerekçesi bazı müminlerin henüz faizcilikten kendilerini kurtaramamış olmaları, bazılarının yukarıda nakledilen benzetmenin tesiri altında kalmaları ihtimali ve önceden yapılmış faizli akidlerden kalma alacakların helâl olup olmadığı konusundaki şüphelerin giderilmesidir. Nisâ sûresinde gelecek olan bir âyet (4/161) Yahudilik gibi diğer semavî dinlerde de faizin yasaklandığını ifade ve bu hükmün evrenselliğine işaret etmektedir (Yahudilik’te faiz yasağı için bk. Çıkış, 22/25; Tesniye, 23/19-20. Tesniye’deki ifadeye göre faiz yahudiler arasında yasak, yabancılardan alınması ise câizdir. Nisâ sûresindeki âyet, aslında onlarda da faizin mutlak olarak yasak ve haram olduğuna, yahudilerin sonradan kitaplarını tahrif ederek yabancılardan faiz almayı câiz hale getirdiklerine delâlet etmektedir).

Ribâ ile aynı kökten gelen kelimelerde “tepe, çıkıntı, fazlalık” mânaları vardır. Ribâ kelimesi de “fazlalık” (ziyade) mânasına gelmektedir. Râgıb el-İsfahânî’nin ifade ettiği gibi ribâ, “sermayeye eklenen fazlalık” demektir. Ancak din bu fazlalığın bir kısmına ribâ deyip diğerlerine dememiştir. Bir fıkıh terimi olarak ribâ, “belli malların, belli şekillerde yapılan satım akdi ile değişiminde şart koşulan veya hâsıl olan fazlalık ve ödünç verilen malın geri ödenmesinde şart koşulan fazlalık” anlamına gelir.

İslâm’dan önce Arap yarımadasında faizcilik oldukça yaygındı. Adına “Câhiliye ribâsı” denilen bu faiz uygulamasında fazlalık ödemenin ertelenmesine dayanıyordu. Alacaklı ya başta, yani alacak doğuran satım ve ödünç verme gibi işlemler yapılırken, borcun bir müddet sonra ödenecek olması sebebiyle bir fazlalığı şart koşardı ya da mevcut borcun vadesi gelip de ödenemediğinde erteleme karşılığı olarak bir ek ödeme (fazlalık, ziyade) üzerinde anlaşma yapılırdı. Çoğunlukla borçlar vadesinde ödenemediği için her vade geldikçe, tahakkuk eden faiz de ana paraya eklenerek tamamından, yeni vadeye karşı yeni fazlalık istenir ve böylece faiz sebebiyle borç katlanarak artar ve devam ederdi. Âl-i İmrân sûresindeki âyet (3/130) bu vâkıaya da işaret ederek faizi yasaklamış, burada tefsir edilen âyetler ise “katlanarak artan, katlanarak artıp giden” kaydını da koymadan o gün bilinen ve uygulanan ribâyı yasaklamış, daha doğrusu yasağı tekrarlayarak teyit etmiştir. “Katlanarak artan” kaydı bir vâkıayı naklettiği (olup biteni anlattığı) veya bunun vicdanlara sığmaz bir zulüm olduğunu dile getirmek istediği için –mânayı tersine çevirerek– “Ana paranın bir ve daha fazla katına ulaşmayan faiz câizdir” şeklinde bir hüküm çıkarmak mümkün değildir (İbn Âşûr, IV, 86). Burada maksat, yasaklamaya kayıt koymak (ihtirâzî kayıt) değil, yasaklanan faizin giderek ulaştığı sonucu, olup biten vâkıayı hatırlatmaktır (vukuî kayıt).

“Bilinen ve uygulanan” ribâ, yukarıda tanımlanan Câhiliye ribâsıdır. İslâm ribâ kelimesinin içeriğinde bir değişiklik yapmış mıdır? Kur’an’da ve Sünnet’te kullanılan ribâ kelimesi, Câhiliye devrinde bilinen ribâ mıdır, yoksa daha başka işlemler ve fazlalıklar da naslar tarafından ribâ kavramı içine sokulmuş mudur? Bu soruya iki farklı cevap verilmiştir: a) İbn Abbas, İbn Ömer ve Muâviye’ye göre Kur’an’da yasaklanan ribâ Câhiliye ribâsıdır, yani ödemeyi erteleme karşılığında şart koşulan ve alınan fazlalıktır. Peşin yapılan fazlalıklı değişimler (ribe’l-fadl) ribâ kapsamına girmez. “Ribâ ancak veresiye olandadır, peşin olanda ribâ yoktur” (Müslim, “Müsâkat”, 102, 103; Buhârî, “Büyû‘“, 79) meâlindeki hadisler de bunu teyit etmektedir. Fahreddin er-Râzî’nin de işaret ettiği gibi İbn Abbas bu hükmü benimserken, ribâ kavramını değiştiren hadisleri kullanım dışı bırakmış, “Sanki Kur’an âyetlerinin mâna ve kapsamını, âhâd hadis rivayetleriyle daraltma ve değiştirmeyi câiz görmediğini ifade etmiştir.” İbn Abbas’ın, ribânın başka çeşitlerini de yasaklayan hadisleri işitince bu görüşünden döndüğü de rivayet edilmiştir (I, 530). b) Daha ziyade İbn Abbas’a nisbet edilen birinci görüşü sahâbe, tâbiîn ve sonraki dönemlerde gelen müctehidlerin çoğunluğu benimsememişlerdir. Onlara göre İslâm ribâ kavramını değiştirmiş, hadisler onun içine –Câhiliye ribâsına ek olarak– belli malların peşin alım satımlarındaki fazlalığı (ribe’l-fadl), fazlalık bulunmadan da olsa aynı cins mallar arasında veresiye trampayı (ribe’n-nesîenin bir çeşidi), hatta şarap satımı ve hileli satımlar gibi bazı meşrû olmayan ticarî işlemleri de sokmuştur (hadisler için bk. Buhârî, “Menâkıbü’l-ensâr”, 19; Müslim, “Müsâkat”, 80 vd., 101 vd.).

Ribânın kapsamını genişleten hadislerde, birbiriyle peşin fazlalıklı veya veresiye olarak eşit ve fazlalıklı mübâdele edilen (alınıp satılan) ve böylece ribâlı satım gerçekleşmiş bulunan altı mal çeşidinden söz edilmiştir: Altın, gümüş, hurma, buğday, arpa, tuz. Hadislere göre meselâ bir gram altın peşin olarak iki gram altınla değişilirse (mübâdele edilirse, alınır satılırsa) faiz gerçekleşir; kezâ bir gram altın yine bir gram altın karşılığında veresiye satılırsa yine faiz gerçekleşir. Altınla gümüş peşin birbiriyle değiştirilirse fazlalık faiz olmaz, veresiye olarak değiştirilirse gram fazlalığı faiz olur. Altın veya gümüşle hadislerde sayılan diğer mallar alınır satılırsa hem fazlalık bulunması hem de veresiye olması halinde bile faiz gerçekleşmez. Hadislerin getirdiği bu genişletme ve açıklamalar müctehidleri ikinci bir tartışmaya sokmuştur: Faizin gerçekleştiği (ribevî) mallar bu altı maldan mı ibarettir, yoksa bunlar örnek olarak zikredilmiş olup diğer malları da içine almakta mıdır? Eğer ikinci ihtimal söz konusu ise bu mallar diğerlerinden hangi ölçü ve vasıfla (illet) ayrılacaktır?

Dâvûd ez-Zâhirî, İbn Hazm gibi kıyas yoluyla hüküm çıkarmayı câiz görmeyenlere göre faiz ancak hadislerde geçen altı malda gerçekleşir, bunların dışında kalan mallar nasıl alınır satılırsa satılsın faizli satım oluşmaz. Meselâ bir ton pirinci iki ton pirinç karşılığında satmakla faizcilik yapılmış olmaz ve bu satım câiz olur (İbn Hazm, el-Muhallâ, VIII, 501 vd.)

İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre hadislerde sayılan mallar örnekleme yoluyla zikredilmiştir, maksat “bunlar ve bunlar gibi olanlar” demektir. Bunlar gibi olanların ölçüsüne gelince: 1. İmam Şâfiî’ye göre ölçü (illet, belirleyici vasıf) altın ve gümüşte nakit (tabii ödeme aracı, tabii para) olmak, diğer dört maddede ise aynı cinsten yiyecek olmaktır. 2. Ebû Hanîfe’ye göre aralarında ribâ gerçekleşen mallar hacim veya ağırlık ölçüleriyle ölçülerek alınıp satılan mallardır. Bu malların aynı cinsten olanları birbiriyle fazlalıklı peşin veya –eşit olsun fazlalıklı olsun– veresiye mübâdele edildiğinde (alınıp satıldığında) ribâ gerçekleşmiş olur. Altınla gümüş tartıyla, diğer dört madde ise ölçekle ölçülerek satılan mallara örnektir. 3. İmam Mâlik’e göre altın ve gümüşte illet nakit olmaları, diğer maddelerde illet, temel gıda maddeleri veya bunları kullanılır ve korunur hale getiren madde olmalarıdır; sonuncusunun örneği tuzdur.

4. Abdülmelik b. Mâcişûn’a (ö. 212/827) göre illet faydadır, faydalanmaktır (intifâ). İnsanların faydalandıkları her şeyde –cinsi cinsine– fazlalıklı mübâdele faizcilik olur (Râzî, VII, 85 vd.).

Altı madde dışında kalan maddelerin de faize konu olduğunu söyleyen müctehidler, bu maddeleri yukarıda özetlenen vasıflara göre ayırmışlar ve bu vasıfları taşıyan maddeler belli şekil ve şartlarda alınıp satıldıklarında faizin gerçekleşeceğini, diğerlerinde gerçekleşmeyeceğini söylemişlerdir. Bir malı aynı cins mal karşılığında, parayı da para karşılığında veresiye ve fazlalıklı (100 verip bir müddet sonra 105 almak gibi) alan ve satanın faizcilik yapmış olduğu hükmü, hadiste sayılan altı maddede ittifakla, diğer maddelerde ise –illet konusundaki görüş farklarına bağlı olarak– ihtilâfla benimsenmiştir. Ayrıca Câhiliye ribâsı denilen “borç verirken, vadeye göre fazlalık şart koşma veya vadesinde ödenmeyen borcu ilâve meblâğ ve mal karşılığında erteleme” şeklindeki işlem ittifakla ribâdır, faizdir ve haramdır.

Borçlunun alacaklıya enflasyon farkını ödemesi faiz değildir. Çünkü bu fark reel bir fazlalık değil, alınanla ödenenin eşitlenmesini sağlayan, adaleti gerçekleştiren bir rakam fazlalığından ibarettir.

Faizin haram kılınması ve yasaklanmasının hikmeti (gerekçesi, sebebi) üzerinde eskiden beri düşünülmüş ve çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Burada Gazzâlî, Râzî ve İbn Âşûr tarafından ileri sürülen gerekçeler özetlenecek, sonra çağdaş gelişmelerin ışığında başka bazı gerekçelere işaret edilecektir.

Gazzâlî İhyâ’u ulûmi’d-dîn’in “Şükür” bölümünde nimetleri yaratılış ve veriliş amacına uygun kullanmanın gerekli olduğu, uygunsuz kullanmanın da nimete küfrân mânası taşıdığı konusunu işlerken faizlik (ribevî) malların birer nimet olduğundan hareketle, faizin haram kılınma hükmünün gerekçesini açıklamıştır. Ona göre Allah’ın nimetleri arasında altın ve gümüşü yaratmak da vardır. Bunlar kendilerine ihtiyaç duyulduğu, insanlar bu iki madenden doğrudan faydalandıkları için değil şu iki amaçla yaratılmışlardır: a) İnsanların ihtiyaç duydukları maddelerin değerini ölçme aracı ve aracısı olsunlar diye; b) İnsanların ihtiyaç duydukları ve yaşarken faydalandıkları malları ve hizmetleri elde etmeye vesile (mübâdele aracı) olsunlar diye. Çünkü bu iki madde kendiliğinden kıymetlidir, ancak bunlar kendileri için değil, başka şeyleri elde etmek için istenir ve elde edilir. Her bir mal diğer mal karşısında değerli ve matlûp olmayabilir, fakat altın ve gümüş her mala göre değerlidir, her mal ona karşılık olarak verilir. Altın ve gümüşü bu iki yaratılış amacı dışında kullanmak zulümdür, haksızlıktır. Altın ve gümüş biriktirenler, şehrin hâkimini hapsetmişcesine zulüm işlemiş olurlar. Çünkü hâkim nasıl anlaşmazlıkları âdil hükümlerle sonuca bağlıyorsa, nakit de iki mal arasındaki denkliğin ölçüsüne hükmeder. O, belli insanlara mahsus olarak değil bütün insanların ellerinde dolaşsın ve vazifesini yapsın diye yaratılmıştır. Altın ve gümüşten kap kacak yapanlar, beldenin yöneticisini vasıfsız bir elemanın yapacağı işlerde istihdam etmek gibi haksızlık yapmış olurlar. Parayı parayla satarak faizcilik yapanlar nimetin kadrini bilmemiş ve zulmetmiş olurlar; çünkü bu takdirde nakit mal yerine konup amacından saptırılmış olur. Mal yerine konunca –satılık mal gibi– biriktirilir, biriktirilince hâkimin ve postacının hapsedilmesine benzer zulümler gerçekleşmiş olur. Diğer faizlik mallar da yiyeceklerdir. Bunlar gıda ve deva olsun diye yaratılmışlardır. İnsanlar ihtiyaç fazlası gıdayı, ihtiyaç duyduğu bir başka malla değiştirebilir, bu mâkul ve meşrûdur, burada amaçtan sapma söz konusu değildir. Muhtaç olduğu yiyeceği aynısı karşılığında satmanın mânası yoktur. İhtiyacı bulunmadığı halde yiyecek maddelerini toplayıp yine ihtiyacı bulunmayan kimseye veresiye veya fazlalıklı peşin satan kimse, halkın ihtiyaç duyduğu gıda maddelerinin onlara ulaşmasını engellemiş veya zorlaştırmış olur ki bu da zulümdür. Bir gıdaya bugün muhtaç olduğu halde ondan mahrum olan kimseye, ileride aynı gıdanın daha fazla miktarıyla ödemesi şartıyla onu satmak da zulümdür. Çünkü muhtaç, gelecekte o miktarı bulsa bile ona ya kendisi veya bir başkası yine muhtaçtır (IV, 90-95).

Tabâtabâî el-Mîzân isimli tefsirinde Gazzâlî’nin söylediklerini özetledikten sonra tenkit etmiştir. Bu tenkit içinde bize göre ilgi çekici ve doğru görünen kısım şu satırlardır: Gazzâlî’nin, “Bu iki madde doğrudan, kendilerinden (zâtî kıymetlerinden) kaynaklanan bir rağbet ve talep konusu değildir, başka şeylere yönelik talepten ve rağbetten dolayı –onları elde etmeye vasıta oldukları için– kıymetlidirler” sözü gerçeği yansıtmış olsaydı bu iki madde, başka malların değerlerini ölçmede de kullanılamazdı. Çünkü kendi değeri olmayan nesne başka şeylerin değerini tesbitte de kullanılamaz. Nitekim metre de bir ölçü aletidir, kendine mahsus uzunluğu bulunmasa onunla başka şeyler de ölçülemez. Altın ve gümüşün kendilerinden kaynaklanan bir talep ve rağbet söz konusu olmasaydı bu iki madenin birbirine eşit olmaları gerekirdi; halbuki aralarında büyük değer farkı vardır… Faizin bütün mallarda haram kılınmasının hikmeti, karşılıksız fazlalıktan ibaret olması ve bunu alanların borçlu aleyhine servetlerinin artması, giderek yoksulun daha yoksul, zenginin de daha zengin hale gelmesi ve bunun topluma verdiği zarardır (II, 458 vd.).

Büyük düşünür ve müfessir Fahreddin er-Râzî’ye göre faizin haram kılınması şu hikmetlere dayanmaktadır: 1. Faiz, karşılığı bulunmayan, karşılığında bir şey verilmeden alınan maldır. İnsanoğlu ihtiyaçlarını malı sayesinde karşılar. Bu sebeple malın önemi, değeri ve dokunulmazlığı vardır. Karşılığını vermeden kişinin malını almak, mülkiyet hakkının dokunulmazlığına aykırıdır ve haramdır.

“Bir milyon lirası borçluda bir müddet kaldığı için iki milyon alan kimse, bu beklemenin ve ödemeyi ertelemenin bedelini almaktadır. Çünkü bu para sahibinin elinde olsaydı belki onunla ticaret yapacak ve para kazanacaktı. Paradan borçlu istifade etti, alacaklıya bu istifadenin bedeli olan faizi ödedi, bu da normal ve âdildir” denilecek olursa şu cevap verilir: “Söz konusu ettiğiniz istifade vehimde ve tasavvurda vardır, gerçekte olup olmayacağı meçhuldür. Şart koşulan faizse (fazlalık) gerçektir, vehim ve tasavvurda var olana karşı gerçekte var olanı değişmek âdil değildir.” 2. Dünyanın denge ve düzeni ticaret, zenaat, imar, ziraat ve çeşitli mesleklerin icrasıyla ayakta durur. Faizcilik yoluyla para kazanmak serbest bırakılırsa bir kısım insanlar bu kolay ve güvenli yolu tercih eder, riskli ve meşakkatli işlere girmezler. Bu da fertlere, cemaate ve cemiyete zarar verir. 3. Faizcilik serbest olduğunda paraya ve mala ihtiyacı olanlar bunu ancak faiz vererek elde edebilirler. Allah rızâsı için ödünç verme, yardımlaşma, ihsan ve infak gibi erdemli davranışlar ortadan kalkar. 4. Genel olarak borçlanan zayıf ve yoksul, borç veren ise güçlü ve zengindir. Güçlü ve zenginin, yoksul ve zayıftan, verdiğini değil fazlasını alması rahmet ve merhametle bağdaşmaz, ahlâkî değildir (I, 531).

İbn Âşûr, Râzî’nin ifadesini nakledip genel olarak benimsemiş ve bir maddesiyle ilgili olarak şu şekilde özetlenebilecek bir açıklama getirmiştir: Faizle para ve mal alan kimse bunu ya şahsî ihtiyacını gidermek ya da ticaret ve üretime yatırarak para kazanmak için alır. Faizi yasaklayan İslâm birinci gerekçeyi esas almış, muhtaçların ihtiyaçlarını, onları daha yoksul hale getirerek değil, karşılık beklemeden ödünç verme, infak, sadaka, zekât, kullanmaya verme (iâre) gibi yardım ve yardımlaşma yollarıyla karşılamayı tercih etmiştir. Borçtan faiz almak ilke olarak yardımlaşmaya, ihsan ve infaka aykırı olduğu için de –borçluların ihtiyaç ve amaçlarındaki farka bakmadan– faizi yasaklamıştır. Ticaret ve yatırım yapmak için krediye ihtiyacı bulunan kimseleri ise bu ihtiyaçlarını şirket, vadeli alım satım, selem (mal peşin, ödeme vadeli işlem) gibi yollarla gidermeye sevketmiştir. Müslümanlar tarihte dünyayı yönetirken veya kendi işlerinde hür ve bağımsız iken faizli işlem yapmıyorlardı. Bu çağlarda servetleri de diğer toplulukların servetinden az değildi. Dünyanın veya İslâm ülkelerinin yönetimi müslüman olmayan milletlerin eline geçince ve bunlar da ekonomiye faizi sokunca müslümanlar sıkıntıya girdiler. Bugün İslâm âlimlerinin hem faizden uzak hem de çağın gerektirdiği bankacılık işlemlerini yerine getiren çözümler ve işlem şekilleri bulmaları zaruri hale gelmiştir (III, 85 vd.; IV, 86 vd.).

Çağdaş sosyal ve ekonomik hayatta faizciliğin sebep olduğu zararlar ve olumsuz sonuçlar (dolayısıyla faizin haram kılınmasının çağımızda da devam etmekte olan hikmeti) üzerine şu bilgileri vermekte fayda görüyoruz (ayrıntı için bk. Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, II, 218 vd.): a) Toplum içinde servet sahiplerinin ellerindeki mal hacminin şişmesi, servetlerine servet katarak daha zengin olmaları ve ekonomiden idareye kadar her şeyi kontrolleri altına alarak menfaatleri istikametinde yönetmeleri vâkıasının temel âmillerinin başında faiz gelmektedir. Sermayenin kişi, ortaklık veya devlet elinde toplanması için faiz vasıta ve teşvik faktörü olmaktadır. Âzami menfaat ve kazanca yönelik bulunan kapitalist ekonomi modelinde sermayeyi ellerinde bulunduranlar, faizcilik yoluyla az verip çok almak, toplumda sunî talep meydana getirmek; sigara, alkol vb. zararlı malları üretmek, tekel ve karteller kurup rekabeti önlemek suretiyle –bunları yaptıkları takdirde– topluluğa zararlı olmaktadırlar. Halbuki sermayeyi toplayıp yatırım ve üretime sevketmenin, faiz dışında ve onun zararlarını taşımayan teşvik yöntemleri vardır.

b) Faiz kaynakların tam ve verimli kullanılmasını önleyerek işsizliğe sebep olmaktadır. Faiz yatırılabilir fonların hem arz hem de talep yönlerinden iş alanını sınırlamaktadır. Tasarruf yapanlar, cârî faiz nisbetinin altında kazanç sağlayan ekonomik faaliyetlere katılmayacakları gibi müteşebbis de daha fazla sermaye temin edebilmek için faiz yüzdesinin üstünde kazanç getiren yatırımlar arayacak, daha az kazanç getiren yatırımları terkedecektir. Şu halde faiz yatırımları üretimden çekmekte, Keynes’in deyişiyle “Sermayenin kendine mahsus marjinal verimliliği faiz nisbetine göre düşürülmektedir.” c) Üretime kendilerinden bir katkı yapmaksızın paralarının faiziyle yaşayan bir kısım sermaye sahipleri yalnızca kendi çıkarlarını düşündükleri için diğer üretim faktörlerinin ve bu arada yoksul ve dar gelirli tüketicinin zarar görmesine kayıtsız kalmaktadırlar. Emekçilerin ve yoksulların yan gözle baktıkları gelir işte bu faiz vb. gelirlerdir. Öte yandan faizler yükseldikçe maliyete eklenmekte, maliyet enflasyonu meydana gelmekte, yoksul ve dar gelirli kesimin geçim sıkıntısı artmaktadır. Bütün bunlar ekonomik durgunluğa sebep olduğu, durgunluk da ticaret ve sanayii sarstığı zaman ekonominin kendini toparlaması güçleşmektedir. d) Dış borçların faizleri, kalkınmakta olan ülkelerin daha iyi ve çabuk kalkınmalarını engellemekte, giderek onların ekonomik bağımsızlıklarını gölgelemektedir. e) Yoksulu daha da yoksullaştıran faiz insanların var oluş temellerini yıkmakta, karşılıklı yardım, sevgi, merhamet ve şefkati yok etmekte, bencil insanlar türetmektedir. Faizcilik insanda kazanmayı tek hedef haline getirdiği için ömürler bu uğurda tüketilmektedir. Bu gidiş hem ülke içinde hem de ülkeler arasında kuvvetlinin zayıfı sömürmesine yol açtığı için iç ve dış barış da tehlikeye düşmektedir.

Günümüzde sermayenin küçük tasarruflardan oluştuğu ve faizin de bu tasarrufların sahiplerine (yani zenginlere değil, dar ve orta gelirlilere) dağıtıldığı, faiz akışının zenginden dar gelirliye doğru yön değiştirdiği ve geliri tabana yaydığı ileri sürülmektedir. Ancak bu iddia gerçekte olanı yansıtmaktan uzaktır. Çünkü küçük tasarrufları toplayan banka ve bankerler gibi aracı kurumlar, az faiz vererek toplamak, çok faiz alarak yatırımcı ve girişimciye vermek durumundadırlar. Böylece aslan payı kendilerinin olmakta, yüksek faizin kamçıladığı enflasyon, küçük tasarruf sahiplerinin gerçek kazançlarını azaltırken toplumun daha büyük kesimini oluşturan dar gelirlileri ve yoksulları ezmektedir. Zira bu kesimin ne tasarrufu ne de faiz geliri vardır.

Tefsir etmekte olduğumuz “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar” ifadesi şu iki soruyu hatıra getirmektedir: a) Bu kalkış dünyada mıdır, yoksa öldükten sonra mıdır? b) İnsanları cin ve şeytan çarpar mı, cin ve şeytanın tesiriyle akıl hastalığı, sara vb. hastalıklar meydana gelir mi?

1. Eski müfessirler faiz yiyenlerin yeniden dirilip kabirlerinden kalkarken veya buradan mahşerdeki hesabın sonuna kadar sersemlemiş, saraya tutulmuş insanlar gibi çırpınacaklarını, yolda doğru yürüyemeyip sağa sola yalpalayacaklarını ifade etmiş, âyeti böyle anlamışlardır. Âyet böyle anlaşılırsa hakikat mânasına çekilmiş olur. Râzî bu konudaki yorumları naklettikten sonra kendi tercih ettiği yorumu özetle şöyle ifade etmiştir: Buradaki şeytan çarpması veya dokunması cinnet ve saraya yol açan ve böylece insanların psikolojik ve biyolojik dengelerini bozan bir etki değildir; “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda düşünüp hemen gerçeği görürler” (el-A‘raf 7/201) meâlindeki âyette söz konusu edilen saptırıcı fikrin etkisi de ahlâkî ve mânevîdir. İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Allah’tan başka şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dine ve takvâya davet eder. Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de vardır. Bunlar dünyaya ve geçici nimetlere düşkündürler ve bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese) buna uyanları, dünyada Allah’tan uzak kalan, maddî lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir hayata mahkûm eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah’ın eşsiz lutuf ve yakınlığından mahrum olurlar (Râzî, VII, 88-90). İbn Atıyye, bu zalimce kolay kazanma hırsının faizcileri, deliler gibi hareket etmeye sevkettiğini, âyette bu halin deliler ve saralıların haline benzetildiğini (mecazi mânanın kastedildiğini) ifade etmiştir (I, 372). Çağdaş bazı tefsirciler de cin ve şeytan çarpmış gibi hareket etmekten maksadın “dengesiz, düzensiz, bozuk” hareket olduğunu, bunun öldükten sonra değil, dünyada yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykırı bulunan faizciliğin yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini söylemişlerdir (Tabâtabâî, II, 434 vd.).

2. Râzî tefsirinde, şeytan ve cinin etkisiyle sara gibi hastalıkların meydana gelip gelmeyeceği konusunda Mu‘tezile’den Cübbâî ile onlara meyilli bir Şâfiî âlimi olan Kaffâl’in yorumlarını nakletmiş, fakat bunları kabul veya reddettiği konusunda bir işaret vermemiştir. Kaffâl’e göre insanlar bir şeyin çirkinlik ve kötülüğünü ifade etmek istediklerinde buna “şeytan işi” derler. Yine halkın önemli bir kısmı sara ve akıl hastalığına cinlerin sebep olduğuna inanırlar. Kur’an-ı Kerîm maksadını anlatabilmek için bu inancı kullanmıştır. Kaffâl’in bu yorumu, “Kur’an’da gerçek olmayan düşüncelerin ve olayların, tenkitsiz ve uyarısız nakledildiği” fikrini yansıttığı için kabul edilemez.

Cübbâî’ye göre de cinlerin ve şeytanların böyle bir güçleri ve etkileri yoktur. Ruh, mizaç ve bedence zayıf olan kimselere şeytan vesvese verir; bu vesvese korkuya, korku da saraya dönüşür; “şeytan veya cinin kendilerini hasta ettiğini” düşünür ve söylerler. Aklı, bedeni ve ahlâkı tam, kâmil ve sağlam olanlarda böyle vesveseler, düşünce ve inançlar olmaz (VII, 88-89).

İbn Âşûr (III, 83) ve Tabâtabâî’ye (II, 437) göre cinnet ve saranın tıp bilimi tarafından keşfedilen sebeplerinin bulunması, Allah’ın irade ve izniyle bu sebeplerin oluşmasında şeytan ve cinlerin etkisinin bulunmasına engel teşkil etmez; bilim, madde ötesinde nelerin olup bittiğini keşiften âcizdir.

Faiz yiyenler, faizin helâl olduğunu söyleyenler bunu bir iddiaya ve inanca dayandırıyorlar: “Alım satım da ancak faiz gibidir” yani faiz de satım akdi gibi meşru sayılmalıdır. Günümüz iktisatçılarının da bir kısmı “Kâr teşebbüsün ve ticaretin, ücret emeğin, faiz sermayenin… rantıdır” diyerek aynı inanç ve iddiayı tekrarlamış oluyorlar. Eskiden yeniye faizi savunanlara göre bir elbiseyi ona alıp on bire satmak nasıl câizse on lirayı on bir lira karşılığında peşin satmak da öyle câiz olmalıdır. Kezâ peşin fiyatı on lira olan bir elbiseyi bir ay vade ile on bir liraya satmak nasıl câiz oluyorsa, on lirayı bir ay vadeyle on bir liraya satmak da öyle câiz olmalıdır. Bu işlemler arasında akla göre bir fark yoktur. Karşılıklı rızâ vardır, ayrıca insanlar buna muhtaçtır. Çünkü bir kimse cebinde parası olmadığı halde bir şeye şiddetle muhtaç olabilir. Eğer bu parayı faizle alamazsa ihtiyaç içinde kalır. Halbuki faiz vererek de olsa parayı bulur, ihtiyacını giderirse ileride elde edeceği parayla borcunun aslını ve faizini öder; faiz ödemeyi ihtiyaç içinde kalmaya ve bunun vereceği zarara tercih eder.

Kur’an-ı Kerîm’in buna cevabı kısa ve nettir: “Halbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır.” Bu cümle iki işlem arasındaki dinî ve hukukî hüküm farkını vermekte, bu farkın dayandığı gerekçeyi ise akıl ve tecrübeyle bilip bulmaya bırakmaktadır. Bilme ve bulmaya yönelik çabaların meyveleri olan düşüncelerden bazı örnekler sunmak, bu iki işlem arasındaki farkı kavramaya yardımcı olacaktır (açıklama örnekleri için bk. Râzî, VII, 90-91 vd.): a) Kaffâl’den Râzî’nin naklettiğine göre birisi on dirhem değerindeki bir elbiseyi yirmi dirheme sattığında, elbisenin bütünüyle yirmi dirhemin tamamı arasında bir denklik kurulmuş, buna da taraflar rızâ göstermiş oluyorlar; yani mal olarak elbise, para olarak yirmi dirhem değerinde ve karşılığında oluyor, ortada bir fazlalık kalmıyor. On dirhemi yirmi dirhem karşılığında satan kimse ise karşı taraftan on dirhem fazla ve bu fazlalığın karşılığı bulunmuyor. “On dirhem borca karşı ödenen yirmi dirhemin onu ana para, onu da erteleme ve beklemenin karşılığıdır” denilecek olursa, Kaffâl’in buna verdiği cevap da şudur: “Verilen süre ve vade mal veya işaret edilebilecek bir şey (madde) değil ki onu ödenen on dirhemin karşılığı kılalım.” b) Râzî ve Beyzâvî’nin tesbitlerine göre on dirhem değerindeki bir malı vadeli olarak on bir dirheme satan kimse, müşteriye o maldan ya kullanıp tüketerek ya da ticaret yaparak istifade etme imkânı vermektedir; yani müşteri ya bu malla ihtiyacını gidermekte ya da üzerinden kâr ummaktadır. Bir dirhemlik fazlalık (vade farkı) işte bu istifade imkânının karşılığıdır. On dirhemi on bir dirheme satan veya ödünç veren ise müşteriye on dirhemden fazla menfaat (istifade imkânı) sağlamış olamaz; on dirhem ancak on dirhemlik iş görür. “Bu on dirhemle de müşteri ticaret yaparak para kazanabilir” denemez. Çünkü faizli akid yapılırken henüz alınmamış bulunan bir maldan “onu satarak para kazanma faraziye ve beklentisi” uzak bir ihtimaldir (mevhumdur). Verilen faizse ihtimal değil gerçektir. Gerçek, uzak ihtimalin karşılığı (bedeli) olamaz (Râzî, VII, 90-91; İbn Âşûr, III, 84-85).

İbn Âşûr bu iki farkı zikrettikten ve ikincisinin birincisine göre daha iyi bir tesbit olduğunu da ifade ettikten sonra şu tenkit ve mütalaayı serdetmiştir: Ödünç para alan da –mal satın alanın bundan yararlandığı gibi– yararlanır, ihtiyacını bununla karşılar; onunla ticaret yapmasıysa nâdir bir olaydır. Faiz ile satım akdi arasındaki farkı galip ihtimale (mazınna) dayandırmak daha uygundur. Buna göre ödünç alan –özellikle Kur’an’ın nâzil olduğu devirde– muhtaç olduğu için alır ve bununla şahsî ihtiyacını karşılardı. Bunu faiz karşılığında veren onun sıkıntısını daha da arttırmakta, ihtiyaç ve çaresizliğini istismar etmektedir. Malı satın alan ise ihtiyacı bulunmayan şeyi verip ihtiyaç duyduğunu almaktadır. Faizcilik zenginle fakir arasında, alım satım ise iki zengin (verdiğine ihtiyacı bulunmayan) arasındadır. Genel olarak durum böyledir ve fark buradadır.

Yukarıda faizin haram kılınmasının hikmeti açıklanırken bu farka da bir başka açıdan ışık tutulmuştur.

Faizin mahiyet ve hükmüyle faiz yiyenlerin âkıbetleri konusunda Allah’tan gelen bu açıklama ve öğütlere kulak vererek faizcilikten vazgeçenler, daha önceden almış oldukları faizleri geri ödemeyeceklerdir. 278. âyet de bunu teyit etmektedir. Ancak akid yapıp da henüz teslim almadıkları faizleri almaları câiz değildir. 279. âyet “Tövbe ederseniz artık hakkınız ana paradır…” diyerek bu hükme açıklık getirmiştir.

Bakara Suresi 276. ayet

(276) يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِؕ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثٖيمٍ

Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez.

Birçok insan sadakanın serveti azalttığını, faizin ise servete servet kattığını düşünür ve inanır. Âyet bu düşüncenin isabetli olmadığını, Allah Teâlâ’nın sadaka sebebiyle arttırdığını, faiz sebebiyle eksilttiğini ifade ediyor. Sadakanın artması ve arttırılmasından maksat, sadaka verenin servetinin bereketlenmesi ve artması, servetinden hayır görmesi, sadaka sayesinde amel defterinin sevapla dolması, servetin veriliş amacını gerçekleştirmesidir. Faizin eksiltilmesi ise rakam ve hacim olarak kabaran servetin bereketinin kalkması, sahibine yaramaması, günahını arttırarak mânevî bakımdan iflâsını hazırlamasıdır. Bu, arttırma ve eksiltmenin fertlerle ilgili olanıdır. Toplum hayatı bakımından arttırma, sadaka ve infakın pek çok sayıda insanın servetten faydalanmasını, refahın tabana yayılmasını, kişi başına düşen refah payının artmasını; artan refahın talebi, talebin de üretimi kamçılaması yoluyla ülke zenginliğinin artmasını ifade etmektedir. Faiz ise yoksulluğun yatay ve dikey (yoksulluk derecesi) olarak artması, bundan üretimin olumsuz etkilenmesi, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun gittikçe büyümesi sonucunda sosyal patlamaların vuku bulması, fitne ve kargaşa ateşi içinde faizden elde edilen servetlerin de yanıp kül olması sonuçlarını getirmektedir.

Bakara Suresi 277. ayet

(277) اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ 

Şüphe yok ki iman edip dünya ve âhiret için yararlı şeyler yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenlerin rableri katında ecirleri vardır; onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.

İslâm’ın istediği insan tipi imanlı, sâlih (iyi, güzel, faydalı) amel sahibi, namazlı, niyazlı, eli açık, farz olan zekât yanında elinden geldiğince infak, ihsan ve başka türlü yardımını esirgemeyen insan modelidir. Bunların oluşturduğu topluluk için dünyada korku ve hüzün sebepleri asgariye iner; zengin yoksula merhamet eder, onu korur, derdiyle dertlenir; yoksul da zengine şükran duyar, onu ve servetini kendisi ve kendisininki gibi korur.

Bakara Suresi 278-279. ayetler

(278) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ 

(279) فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖۚ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ 

﴾278﴿
 Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın.
﴾279﴿
 Bunu yapmazsanız Allah ve resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere anaparanız sizindir.

Tövbe edip faizcilikten vazgeçenlerin tahakkuk edip de henüz borçluların ödemediği faizleri almalarına izin verilmemesi, ana paradan başka bir fazlalığa haklarının bulunmadığının açıkça ortaya konması, ancak böyle yaptıklarında hem haksızlık etmekten hem de haksızlığa uğramaktan kurtulacaklarının bildirilmesi, bazı kimselerin “Faizin azı helâldir, ancak kat kat olanı haramdır” şeklindeki anlayış ve yorumlarının isabetli olmadığını göstermektedir. Rûm sûresinde herhangi bir faizle artsın diye verilen sermayenin artmayacağı bildirilirken (30/39) kullanılan üslûp ve ifade de bu türlü bir anlayış ve yoruma ters düşmektedir.

Rivayet tefsirlerinde bu âyetin gelişiyle ilgili bazı sebepler zikredilmiştir: 1. Tâif’te oturan Sakîf kabilesi faizcilik yapardı, birçok kimse üzerinde faiz alacakları vardı; Mekke’nin fethinden sonra Tâif kuşatılmış, bu arada faiz yasağı da konmuş bulunduğu için bu konuda bir anlaşma yapılarak İslâm’a girmişlerdi. Anlaşmaya göre kendilerinin faiz borçları düşecek, yasaktan önce tahakkuk etmiş faiz alacaklarını ise tahsile devam edeceklerdi. Mekke Valisi Üseyd’e başvuran –faiz borçlusu– bazı Mekkeliler, Sakîf’e olan faiz borçlarını ödemeyeceklerini bildirdiler, Sakîfliler ise anlaşma gereği talepte ısrar ettiler. Durum Resûlullah’a bildirilince bu âyet nâzil oldu (Taberî, III, 107). Anlaşılan o ki, Resûlullah bu anlaşmayı, “Yasaktan önce gerçekleşmiş faiz alacakları haram kapsamına girmez” ictihadına göre yapmıştı; bunun üzerine inen âyetle söz konusu ictihad düzeltilmiş oldu (İbn Âşûr, III, 94). 2. İslâm’dan önce, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile Hâlid b. Velîd ortak olarak faizcilik yapıyorlardı, faize yatırılmış büyük bir servetleri vardı. Âyet nâzil olunca Resûlullah halka hitap ederek, “İyice duyunuz ki Câhiliye devrinden kalma bütün faiz borçlarını kaldırıyorum; ilk kaldırdığım faiz alacağı da amcam Abbas’ınkidir!” buyurdu (Ebû Dâvûd, “Hac”, 57; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 332). İbnü’l-Cevzî bu rivayetleri sıraladıktan sonra İbn Abbas, İkrime gibi kadîm tefsircilerden şu önemli notu da nakletmiştir: Allah “… Kalan faizi bırakın” buyuruyor; çünkü daha önce bütün faizler terkedilmiş, yalnızca Sakîf’in faizleri kalmıştı.

Bakara Suresi 280. ayet

(280) وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍؕ وَاَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Eğer eli darda olan birisi borçlu ise eli genişleyene kadar beklemek gerekir. Şu da var ki, bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.

Haklar, alacaklar, ödev ve yükümlülükler yalnızca hukukî olanlardan ibaret değildir; bütün bunların aynı zamanda veya yalnızca dinî ve ahlâkî olanları da vardır. Ana parayı almak, faizciliğe tövbe edenlerin hakkıdır, bu hakkı onlara hukuk bahşetmektedir. Ancak dinî ve ahlâkî bakımdan eli darda olan, ödeme imkânı bulunmayan kimseleri sıkıştırmamak, büyük zararlara sokmamak, ödeme imkânı hâsıl oluncaya kadar kendilerine mühlet vermek de bir ödev, erdemli bir davranıştır. Hatta durumu müsait olanların, darlık içinde bulunan kimselerdeki alacaklarını bağışlamaları ve bunu Allah rızâsı için yapmaları (tasadduk) kendileri için daha hayırlıdır. Bu faziletli davranış yalnızca faizcilikten tövbe eden alacaklıların ana paraları için değil, her nevi alacak için geçerlidir. Ödeme güçlüğü içinde olan borçluya, Câhiliye Arapları’nın ve çağdaş kapitalistlerin, bankerlerin yaptıkları gibi yeni faiz ilâvesiyle vade tanımak yerine, Allah rızâsı için ve müminin mânevî yapısının ayrılmaz bir parçası olan merhamet gereği, faizsiz ve menfaatsiz yeni vadeler tanımak, hatta borcu tamamen bağışlamak İslâm’ın insana kazandırdığı ahlâkî bir değerdir.

Bakara Suresi 281. ayet

(281) وَاتَّقُوا يَوْماً تُرْجَعُونَ فٖيهِ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَࣖ

Bir günden sakının ki, onda Allah’a döndürüleceksiniz, sonra herkese hak ettiği tam olarak verilecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir.
Bir günden sakının ki, onda Allah’a döndürüleceksiniz, sonra kimseye zulmedilmeden herkese hak ettiği tam olarak verilecektir

Önceki âyetlerde eleştirilen tavır vesilesiyle, o sırada muhatap­ların hakkında en fazla bilgiye sahip oldukları peygamberlerden Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ’ya indirilen vahiylerin özüne değinilmektedir. Bu âyetlerin ilk kısmında (38-42. âyetlerde) hatırlatılan ilkeler ve bilgiler –konuya ilişkin başka naslar da dikkate alınarak– şöyle açıklanabilir:

a) Sorumluluk: Kur’an’da değişik vesilelerle belirtildiği üzere, suçların ve cezaların şahsîliği esastır; –istese de– kimse başkasının günahını yüklenemez. b) Kesp: Herkes bütün sırlarını ve inceliklerini bilemeyeceğimiz bir sınav düzeni içinde iradî seçimler yapmak durumundadır. c) Hesap verme: Dünya hayatında iradî seçimle yaptığı her iş mahşer günü insanın önüne konacak, iyilik ve kötülükleri görülecek, bu konuda tamamen âdil bir yargılama yapılacaktır. d) Karşılık verme: Sözü edilen yargılamanın sonunda herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir. e) Nihaî takdir: Yapılanların karşılığı verilirken kimsenin en küçük bir haksızlığa uğratılmayacağı kesin olmakla beraber, ilâhî lutuf ve bağışlama hususu Allah’ın mutlak iradesine bağlıdır; bu konuda mümine düşen, ümitvar olmak, ama buna güvenerek gevşeklik göstermemektir.

39-40. âyetler dürüstlükle çalışıp çabalamanın, alın teriyle kazanmanın Allah nezdindeki değerine de işaret etmektedir.

43-49. âyetlerde insanın hayat-ölüm çizgisi içinde cereyan eden her oluşun ve evrende olup biten her şeyin Allah Teâlâ’nın irade ve kudretine bağlı bulunduğunu gösteren örnekler verilmekte; 50-54. âyetlerde de inkârcılıkları sebebiyle helâk edilen bazı eski toplumların başına gelenler hatırlatılmaktadır. 47. âyette geçen ve “öteki yaratma” diye tercüme edilen “en-neş’etü’l-uhrâ” tamlaması genellikle “öldükten sonra diriltme” mânasıyla açıklanmıştır. Râzî, önceki âyetlerde insanın yaratılışından söz edilmesini ve başka bazı delilleri dikkate alarak bu tamlamayla, cenine ruhun üflenmesine işaret edilmiş olabileceği kanaatine ulaştığını belirtir (XXIX, 21). 48. âyet “Zengin eden de O’dur, yoksul kılan da” şeklinde de anlaşılmıştır (Şevkânî, V, 135).

49. âyette geçen Şi‘râ, bazı Arap kabilelerinin şans kaynağı saydıkları, bahtlarını kendisine bağladıkları ve bu sebeple taptıkları en parlak yıl­dız olarak anlaşılmıştır. Batı dillerinde yazılan meâl ve tefsirlerde, Şi‘râ karşılığında genellikle “Sirius” kelimesinin kullanılması da bu anlamdan hareketle yapılmış bir çeviridir (meselâ bk. Arthur J. Arberry, The Koran, s. 552; Hamidullah, Le Saint Coran, s. 528). Sirius, dilimizde Akyıldız veya Şuarayıyemânî olarak bilinen ve Büyükköpek takım yıldızı içinde yer alan en parlak yıldızın adıdır. Öyle anlaşılıyor ki, âyette Allah’ın Şi‘râ’nın da rabbi olduğu belirtilerek, bir tür şirk olan ve yukarıda değinilen telakkilerin temelden yıkılması hedeflenmektedir.

53. âyette geçen “altı üstüne getirilmiş şehirler” genellikle, Lût kavmi ve oturdukları yerler şeklinde açıklanmıştır; fakat benzer felâketlere uğratılarak ilâhî cezaya çarptırılmış bütün toplumların kastedilmiş olması da muhtemeldir (Râzî, XXIX, 24).

Bakara Suresi 282. ayet

(282) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُؕ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِࣕ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذٖي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـٔاًؕ فَاِنْ كَانَ الَّذٖي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفٖيهاً اَوْ ضَعٖيفاً اَوْ لَا يَسْتَطٖيعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِؕ وَاسْتَشْهِدُوا شَهٖيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىؕ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواؕ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغٖيراً اَوْ كَبٖيراً اِلٰٓى اَجَلِهٖؕ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُدٖيرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاؕ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْࣕ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَهٖيدٌؕ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَؕ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُؕ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌ

Ey iman edenler! Belirlenmiş bir zamana kadar bir borç ilişkisi kurduğunuzda bunu yazın. Aranızdan bir kâtip bunu adaletle yazsın. Kâtip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın. Artık o yazsın, borçlu da yazdırsın; rabbi olan Allah’tan korksun ve borçtan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu akılca zayıf veya eksik yahut kendisi yazdıramaz durumda olursa velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahidi de tanık tutun. Şahitler iki erkek olmazlarsa, rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkekle -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki de kadın olsunlar. Çağrıldıklarında şahitler gelmezlik etmesinler. Borç küçük olsun büyük olsun vadesini belirterek onu yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha destekleyici ve şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Borç ilişkisinin, aranızda alıp vererek bitirdiğiniz peşin ticaret olması müstesnadır; onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış veriş yaptığınızda şahit tutun. Kâtip de şahit de zarar görmesin. Eğer bunu yaparsanız şüphesiz bu sizin yoldan çıkmanız demektir. Allah’tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.

Toplum hayatının mal ve para borçlanması olmadan yürümediği tecrübeyle sabittir. İnsanlar bu ihtiyacı istismar ederek faizciliğe yönelmişler, bir müddet sonra ödemek üzere mal veya para talep edenlerden bunu fazlasıyla (faiz) ödemelerini istemişler, bu da birçok olumsuz sonuç doğurmuştur. Bu yüzden faizi haram kılan Kur’an, gerek ödünç almak ve gerekse diğer meşrû akidleri yapmak suretiyle borçlanmayı helâl kılmış, bu hükmü de –faiz yasağı faizsiz borçlanmayı da kapsar zannedilmesin diye– hemen faiz yasağının arkasından beyan etmiştir. Borç ilişkisinde en önemli mesele onun zamanında ve eksiksiz olarak ödenmesidir. Bunun sağlanabilmesi için de hem unutmayı hem de inkârı önleyecek tedbirlere ihtiyaç vardır. Yazma, şahit tutma, teminat alma, insanlarda emanet ve sorumluluk duygusunu geliştirme bu tedbirlerin en önemlileridir. Kur’an-ı Kerîm’in bir sayfa tutan bu en uzun âyetiyle onu takip eden âyet bu tedbirleri açıklamaktadır.

İbn Abbas bu âyetin selem (peşin parayla sonradan, meselâ hasat mevsiminde teslim edilecek mal satma) işlemiyle ilgili olarak geldiğini söylemiştir. Ancak âyetin geliş sebebinin özel olması hükmünün genel olmasına engel teşkil etmediğini göz önüne alan tefsirciler, haklı olarak bu âyetin bütün vadeli borç ilişkilerini kapsadığını ifade etmişlerdir.

“Yazın” emrinin bağlayıcı bir emir (âmir hüküm) olup olmadığı tartışılmıştır. Dört mezhebin imamlarının içinde bulunduğu çoğunluğa göre burada, borcu güvence altına almak için öngörülen tedbirleri ihtiva eden emirler tavsiye niteliğindedir, yapılırsa daha iyi olur (mendup) kabilinden bir hüküm getirmektedir. İbn Atıyye de bu görüşü savunmuştur (I, 379). Taberî, Dâvûd ez-Zâhirî, Atâ gibi fıkıhçı ve tefsircilere göre bu emir bağlayıcı hüküm getirmektedir, yazmak farzdır, terkeden günahkâr olur.

“Yazın” emrinden sonra gelen “Bir kâtip yazsın” emri, “Taraflar okuma yazma biliyorlarsa kendileri yazsınlar ve her biri yazdığını karşı tarafa versin; ayrıca hukukî işlem için tanık bulundursunlar. Eğer taraflar okuma yazma bilmiyorlarsa aralarındaki borcu, yazmayı bilen birisi doğru dürüst yazsın” şeklinde anlaşılmış ve yorumlanmıştır. Yazma emri aynı zamanda İslâm hukukunda yazının delil olduğuna, yazılı vesikanın ispat vasıtası olarak kullanılacağına dayanak kılınmıştır.

Kendine başvurulan yazıcının borç vesikasını yazmaya mecbur olup olmadığı konusunda da farklı görüşler vardır. “Yazması mutlak olarak farzdır” diyenler yanında “Farz-ı kifâyedir, vakti müsaitse farzdır” diyenler de vardır. Hanefî fıkıhçısı Cessâs’a göre yazmanın aslı bile farz olmadığına göre kâtibin yazmasının farz olması düşünülemez. Ancak hakkın zayi olmaması için kendilerine yazmayı öğretmesi veya kendi yerine bir yazıcıyı göstermesi gereklidir (Ahkâmü’l-Kur’ân, I, 484). Yazma karşılığında ücret almanın câiz olması da yazmanın hükmüne bağlıdır. Din yönünden farz olan amellerden ücret almak câiz değildir, farz olmayanlardan ücret alınabilir. Âyetlerin lafız ve ruhuna bakılırsa, yazma imkânı bulunan kimselerin, özellikle başkası bulunmadığında ve hakkın zayi olması ihtimali de söz konusu olduğunda yazmaktan geri durmalarının câiz olmadığını söylemek isabetli olsa gerektir.

Yazma ve tanık tutma birbirinin yerine geçmek üzere öngörülmemiş, amacı gerçekleştirmeye daha uygun ve yardımcı olacağından ikisi birden istenmiştir.

“Erkeklerinizden” kaydı iki şart getirmektedir: a) Şahitler çocuk olmayacak, ergenlik çağına gelmiş kimselerden olacaktır. b) Gayri müslimlerden değil, âyetin muhatabı olan müslümanların erkeklerinden olacaktır. Daha çok bu âyetten hareket eden fıkıhçılar, gayri müslimlerin –yolculuk halinde iken ölmek üzere olan müminin vasiyetine şahit olmaları dışında– müslümanlar arasındaki hukukî ilişkilerde şahit olamayacakları, şahitliklerinin geçersiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bu hükmün akıl ve vâkıadan delili de gayri müslimlerin –genel olarak– müslümanların hakları konusunda titizlik göstermeyecekleri, onların dürüst olanını olmayanından ayırma konusunda müslümanların yeterli bilgiye sahip olamayacakları hususlarıdır.

Malî konularda şahit ya iki erkek ya da bir erkek, iki kadın olacaktır. Daha azı iddianın ispatı için yeterli değildir. Tek erkeğin yeterli olmaması, onun akıl ve dürüstlük bakımlarından eksik olduğu gerekçesine değil, hakkın ve alacağın zayi olmaması için daha ihtiyatlı ve tedbirli olma hikmetine bağlıdır. Bir kadın yerine iki kadının şart koşulması da tek kadının akıl ve dürüstlüğünün yeterliği konusundaki şüpheden veya hükümden değil, onların özel durumları, konumları, psikolojileri, ev dışındaki hayatla ilgileri bakımından unutma veya şaşırma ihtimallerinin daha fazla olmasındandır; yani yine hakkın zayi olmamasına yönelik bir tedbirden ibarettir. Kadın bu bakımdan da ikinci sınıf ve dereceden bir insan olarak algılanmadığı içindir ki, “erkek bulunmadığı takdirde” denilmemiş, erkek bulunsa bile kadınların tanıklığı kabul edilmiştir. Âyetin ifadesine dikkat edildiğinde anlaşılacağı üzere iki kadının şahitliğinde tanıklık eden yine bir kadındır; yani nisabı (şahitlik için gerekli sayı) doldurma bakımından bir kadın, bir erkek gibidir. Diğer kadının işi, hemcinsinin unutması veya yanılması halinde ona hatırlatmaktan, hatırlamasına yardımcı olmaktan ibarettir.

Borç doğuran akidlerin peşin usulüyle yapılması, akdin hemen sonunda alacak ve borcun kapanması halinde yazma yükümlülüğü kaldırılmakta, fakat yine de tanık tutma tavsiye edilmektedir. Çünkü vadenin söz konusu olmadığı akidlerde de ihtilâflar çıkabilmekte, şahide ihtiyaç hâsıl olabilmektedir.

Bazı hallerde şahit ve kâtipler akdin taraflarınca rahatsız edilmekte, kendilerine zarar verilmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki dilimizde “İşin yoksa şahit ol, paran çoksa kefil ol” şeklinde bir öğüt ifadesi yaygınlık kazanmıştır. Şahitlerin gereksiz yere meşgul edilmeleri dahi bir zarar vermedir. Borçlunun ödeme konusunda temerrüde düşmesi halinde borcu kefil ödemek mecburiyetinde kalmaktadır. Şahit ve kâtiplerin, gerçeği yansıtmamaları konusunda baskı altına alındıkları, tehdit edildikleri olmuştur. İlgili âyet bütün bunları yasaklamakta ve tarafları Allah’tan korkmaya davet etmektedir.

Bakara Suresi 283. ayet

(283) وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِباً فَرِهَانٌ مَقْبُوضَةٌؕ فَاِنْ اَمِنَ بَعْضُكُمْ بَعْضاً فَلْيُؤَدِّ الَّذِي اؤْتُمِنَ اَمَانَتَهُ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُؕ وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَؕ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَاِنَّهُٓ اٰثِمٌ قَلْبُهُؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلٖيمٌࣖ

Şayet yolculuk halinde olur ve yazacak birini bulamazsanız, teslim alınmış rehinler (yeterlidir). Birbirinize güveniyorsanız, kendisine güvenilen borçlu emaneti yerine getirsin ve rabbi olan Allah’tan korksun. Tanıklığı gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı eksiksiz bilmektedir.

Alacağı teminat altına alan işlemlerden biri de borçludan rehin almaktır. Rehin verme ve alma âdeti İslâm’dan önce de vardı; hatta bazan borçlular çocuklarını kabile reislerine rehin verirlerdi. İslâm’da rehin konusunun insan olması câiz değildir. Rehin, gerektiğinde satıp paraya ve mala çevrilerek borcun ödenmesine yarayan bir madde veya maddî değer olmaktadır. Borç ilişkisi yolculuk halinde veya gurbette de kurulabileceği için bu durumda yazacak birini bulamama ihtimali artmaktadır. Kur’an’ın teklif ettiği çare, yazma yerine uygun bir nesneyi rehin almaktır. Rehin almanın câiz olması yolculuk haline özgü de değildir. Hz. Peygamber’in uygulamasıyla yolculuk dışındaki durumlarda da rehin almanın ve vermenin câiz olduğu anlaşılmış ve bu hüküm devamlı uygulanmıştır. “Teslim alınan rehin” ifadesinde geçen “teslim alınan, kabzedilen” kaydı sebebiyle rehin konusu malın borçludan alınmaması, borçlunun tasarrufu dışına çıkarılmaması halinde rehin akdinin sahih olup olmayacağı tartışılmıştır. Hanefî ve Şâfiîler’e göre akid sahih olmaz. Mâlik’e göre akid sahih olur, fakat bağlayıcı olabilmesi (lüzumu) için teslim şarttır. Borçlu teslim etmek istemezse cebredilir. Borca karşı teminat olarak alınan rehinden alacaklının istifade etmesi câiz değildir.

“Birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse emaneti yerine getirsin” kısmının, önceki kısımlara etkisi mevzuunda farklı yorumlar vardır: a) Yazma, yazdırma, şahit tutmanın farz olduğunu söyleyenlerin bir kısmına göre âyetin bu bölümü farz olma hükmünü kaldırmış, teminat alma veya güvenme konusunda ilgilileri serbest bırakmıştır. Diğer kısmına göre ise rehinin teminat yerine geçmesi yolculuk haline mahsustur. Bu istisna dışında farz olma hükmü devam etmektedir. b) Teminat alma emrinin tavsiye olduğunu söyleyenlere göre bu kısım o hükmü desteklemektedir.

İbn Âşûr’un da işaret ettiği üzere güvene karşı ihanet etmemeyi, emaneti yerine getirmeyi bütün borç ilişkilerine yaymak daha doğrudur. Teminat da alınsa kişilerde emanet duygusu ve sorumluluğu bulunmazsa borcun tarafları birbirlerine karşı haksızlık yapabilirler. Âyet bunu yapmamalarını emretmektedir.

Özellikle kul hakkının zayi olması ihtimali bulunduğunda buna tanık olanların bildiklerini gizlemeleri câiz değildir. Sorulmasa bile kendiliklerinden ilgili makama gelip tanıklık etmeleri gerekli görülmüştür. “Sorulmadan, istenmeden şahitlik etmeyi kınayan” hadislerin (Buhârî, “Eymân”, 27; “Şehâdat”, 9; Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 210-215), Allah hakkı ile ilgili konular veya yalancı şahitlik hakkında olduğu ifade edilmiştir.

Şahitliği gizlemek, bildiğini söylememek dışa vuran vücut hareketiyle değil, zihin ve iradeyle (bu mânada kalple) işlenen bir günahtır. Bu sebeple şahitliği gizleyen için “Kalbi günahkârdır” buyurulmuştur.

Bakara Suresi 284. ayet

(284) لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِؕ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فٖٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُؕ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ

Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah’a aittir. İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder; Allah her şeye kādirdir.

Müslim’in naklettiği bir hadis (“Îmân”, 199) bu âyet geldiğinde sahâbenin onu nasıl anladıklarını ortaya koymak suretiyle âyetin yorumuna ışık tutmaktadır. Rivayet özetle şöyledir: Bu âyet nâzil olunca sahâbeye ondan anladıkları ağır gelmiş, Resûlullah’ın huzuruna gelerek diz çökmüş ve “Ey Allah’ın elçisi! Namaz, oruç, cihad, sadaka (zekât) gibi gücümüzün yettiği amellerle yükümlü kılındık (bunlara bir diyeceğimiz yok). Şimdi ise size bu âyet geldi; buna uymaya gücümüz yetmez!” demişlerdi. Resûlullah “Sizden önceki iki kitabın tâbileri gibi siz de ‘Duyduk ve uymadık’ mı diyeceksiniz? Oysa ‘Duyduk, itaat ettik. Senin bağışlamanı dileriz ey rabbimiz, gidiş sanadır’ demeniz gerekir” buyurmuş, onlar da aynen böyle söylemişler, bu cümleyi tekrarladıkça dilleri de buna alışmıştı. Bunun üzerine (onların bu tutumunu öven) 285. âyet, daha sonra da 284. âyete açıklık getiren ve bir bakıma sahâbenin bu âyetle ilgili yukarıdaki anlayışlarını düzelten “Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz…” meâlindeki 286. âyet nâzil olmuştur.

Müslim yukarıda özetlenen rivayetin ardından aynı konuyla yakından ilgisi bulunan şu meâldeki hadisleri de nakletmiştir: “Allah ümmetimin içinden geçirdiklerini –söylemedikçe ve yapmadıkça– bağışlamıştır” (“Îmân”, 201-202).

“Kulum iyi bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman ona bir sevap yazarım, onu yaptığı zaman ise ondan 700’e kadar katlayarak sevap yazarım. Kötü bir şey yapmaya niyetlenip de onu yapmadığı zaman günah yazmam, yaptığı takdirde ise bir günah yazarım” (Müslim, “Îmân”, 204-207).

Sahâbe Resûlullah’a gelerek zihinlerinden, inançla ilgili olup açıklamaları mümkün olmayan bazı kötü düşüncelerin gelip geçtiğini söylediklerinde Allah’ın elçisi kendilerine şu cevabı vermiştir: “O imanın ta kendisidir” (Müslim, “Îmân”, 209).

Meâlleri nakledilen âyet ve hadisleri, birbiriyle çelişmeyen bir mâna çerçevesine doğru anlayabilmek için bir bütün halinde düşünmek, “insanların içlerinden geçirip açığa bile vurmadıkları bir şeyden hesaba çekilmeleri ve Allah isterse azap görmeleri” hükmüyle –yine Allah’ın açıkladığı– “zihinden geçirilip yapılmayan kötülüklere günah yazılmaması, zihinden gelip geçen şeyler gibi insanın hâkim olamayacağı (gücünün yetmeyeceği) düşüncelerden dolayı sorumluluğun bulunmaması” hükümlerini uzlaştırmak gerekmektedir. Tefsirciler bu maksatla farklı yorumlar yapmışlardır.

1. Yukarıda meâli verilen hadise göre âyetin hükmü kaldırılmıştır. Yani Allah Teâlâ önce zihinden geçenlerden de insanları sorumlu tutacağını bildirmiş sonra da bu hükmü, “insanın gücünün yetmeyeceği, elinde olmayan şeylerin sorumluluk konusu olmayacağını bildiren” âyetle kaldırmıştır. Şevkânî sahih hadisler bulunduğu gerekçesiyle bu nesih tezini savunmuştur (I, 339).

2. İbn Abbas’tan bu hükmün, şahitliği gizlemek ve yalancı şahitlikle ilgili olduğu yorumu nakledilmiştir. Yukarıdaki âyetlerde borcu yazdırma, şahitlik, rehin gibi tedbirler emredildikten sonra borcun taraflarının emanete hıyanet etmesi durumunda ne ile karşılaşacakları da bu âyette bildirilmiş, “Allah her şeyi eksiksiz bilir; çünkü tamamının yaratıcısı, mâliki, yöneticisi O’dur. Şahit bildiğini gizlerse veya eksik söylerse Allah onu da bilir ve gereğini yapar” denilmek istenmiştir. Âyetin bu mânayı ihtiva ettiğinde şüphe bulunmamakla beraber çerçevesini bu kadar daraltmak hem gereksiz hem de delilsizdir.

3. Taberî haklı olarak nesih tezine karşı çıkmış, “Bir âyetin diğerini neshettiğinden söz edebilmek için ikincisinin, birincisiyle her yönden çatışması, aralarında özel-genel, mutlak-kayıtlı gibi ilişkilerin bulunmaması ve birincinin getirdiğini bütünüyle ikincisinin kaldırması gerekir. Burada böyle bir durum yoktur. Ayrıca günahların ve insanın içinden geçenlerin eksiksiz yazılması da, kulların bunlardan hesaba çekilmesi de cezalandırmayı gerektirmez. Yüce Allah büyük günahlardan kaçınanların küçük günahlarını affedeceğini de bildirmiştir. Allah önce hesaba çekip sonra affederek kullarına lutfunu ve rahmetini bildirir…” demiştir (III, 149).

İbn Âşûr’un, Müslim şârihleri Mâzerî ve İyâd’dan naklen yaptığı, bizim de özetleyerek sunacağımız şu açıklama, âyet ve hadisleri –biri diğerinin hükmüyle çelişip onu kaldırmadan– bir bütün halinde anlama ve değerlendirme bakımından güzel bir örnektir: İnsanın zihninden gelip geçen şey yalnızca bir “hâtır”sa (hayal, tasavvur, doğuş) bundan sorumlu olmayacağında şüphe yoktur. Çünkü buna hâkim olup engellemek kulun elinde değildir. “İnsanların zihinlerinden gelip geçen şeylerden sorumlu olmadıklarını” bildiren hadis bu hâtırla ilgilidir. Eğer hâtır gelip geçmemiş, üzerinde durulmuş, düşünülmüş, niyet ve karar safhasına kadar gelmişse bunun da konusuna göre şıkları vardır: a) Eğer bunlar iman, inkâr, haset, kin, nefret gibi –tabiatları gereği dışa vurmayan, fiile dönüşmeyen, kalpte ve zihinde kalan– psikolojik haller, duygular ve kararlarsa bunların sorumluluk doğuracağı açıktır. b) Niyet ve kararın konusu “fiil”le ilgili ise, meselâ hırsızlık yapmaya niyet edilmiş, karar verilmiş, sonra bundan, dış etki ve engelleme bulunmadan vazgeçilmişse buna ecir bile verileceği hadiste bildirilmiştir. c) Eğer kötü niyet ve karardan bir dış etki ve engel sebebiyle vazgeçilmiş olursa, o fiili işlemiş gibi cezalandırılma konusunda birbirine zıt iki görüşvardır (III, 130-131).

Bakara Suresi 285-286. ayetler

(285) اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَؕ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖؕ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖࣞ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَصٖيرُ 

(286) لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاؕ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْؕ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِهٖۚ وَاعْفُ عَنَّاࣞ وَاغْفِرْ لَنَاࣞ وَارْحَمْنَاࣞ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَ 

﴾285﴿

 Allah’ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. “O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız” ve “İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır” dediler.


﴾286﴿

 Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz; lehinde olanı da kendi kazandığıdır, aleyhinde olanı da kendi kazandığıdır. Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma! Bizi bağışla, ayıplarımızı ört ve bize rahmetinle muamele buyur! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın; artık inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!

Sûrenin başında Allah’ın iyi kullarının gayb âlemine, doğru yolu göstermek üzere gönderilmiş Kur’an’a ve ondan önce gelen kitaplara iman ettikleri, namazı kılıp zekâtı verdikleri, Allah’ın verdiklerinden O’nun rızâsı için harcamalar yaptıkları, bu iman ve güzel ameller sayesinde Allah rızâsına uygun bir hayat sürüp iki cihan saadetine nâil oldukları zikredilmişti. Arkadan tafsilâta geçilmiş, daha önce gelen kitaplar, peygamberler, ümmetler, Allah’ın onlara bahşettiği çeşitli nimetler, nankörlükler, isyanlar anlatılmış, bunlardan ibret alınarak İslâm’ın getirdiği hidayetten sapılmaması pekiştirilerek istenmişti. Bu sûre, hicretin ilk yıllarında geldiğinde muhatapları büyük ölçüde Allah’ın rızâsına uygun bir hayat yaşıyorlardı. O’nun rızâsı için her şeylerini geride bırakarak Medine’ye hicret etmiş muhacirlerle onlara her şeyleriyle kucak açmış ensar vardı. Allah Teâlâ sûrenin sonunu getirirken bu kullarına bir mükâfat olmak üzere onlar hakkındaki hükmünü, onların kendi nezdindeki yer ve değerlerini bildirmek istemiş, böylece ilk müslümanların yolunu izleyecek olanlara da bir dinî hayat dersi, kul ile rabbi arasındaki ilişkiyi kurmanın yolu hakkında bir anahtar vermiştir: Resul ve çevresindeki müminlerin imanlarının ve itaatlerinin Allah tarafından tasdik edilmesi eşsiz bir iltifat, emsalsiz bir saadet vesilesidir. Bu tasdiki takip eden niyaz tâlimi ise kulluk yolundaki iniş çıkışları göstermekte, iyi niyetli kulların istemeden meydana gelen kusurlarını yüce mevlânın bağışlayacağına işaret etmekte, Hz. Peygamber’in ümmetine gelen en son ve kâmil dinin başta gelen özelliklerinden biri olan “kolaylık” temel kuralını dile getirmekte; esasen kulluğun güç olmadığını, çünkü Allah’ın kullarına güçlerini aşan yükümlülükler buyurmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Sûrenin başıyla sonu âdeta bir levhanın iki parçası gibi birbirini tamamlamaktadır. Nitekim ümmetin geleneğinde de hem özellikle okunarak hem de levhalaştırılıp itina ile duvarlara asılarak bu özellik hayata geçirilmiştir (peygamberler arasında ayırım yapılmamasının anlamı hakkında bk. Bakara 2/136).

Allah’ın, kullarını güçlerini aşan fiillerle ve davranışlarla yükümlü kılmayacağını ifade eden bu âyet, İslâm düşüncesinde ortaya çıkmış bulunan önemli bir tartışmanın çözümüne ışık tutmaktadır. “Allah’ın kullarına, güçlerini aşan bir görevi yüklemesi (teklîf-i mâlâ yutâk) câiz midir?” sorusu etrafında gelişen bu tartışmada, Allah’ın kudret ve iradesini sınırlar korkusuyla “câizdir” diyenlere karşı, O’nun hikmetine, adaletine, imtihan iradesine, dinî, ahlâkî, hukukî değerlerin, mükâfat ve cezaların mâkul bir temele oturması gereğine ağırlık verenlerin savunduğu “Câiz değildir, hakîm olan Allah böyle bir yükümlülük getirmez” diyenleri bu âyet teyit etmektedir.

İnsanların kader ve fiillerinde kendi rollerinin de bulunduğunu ifade eden “Lehinde olanı da kendi kazandığıdır, aleyhinde olanı da kendi kazandığıdır” cümlesi, “kaza, kader, irade, kudret, kesb” konularında asırlar boyu süren ve mezheplerin (ekol) oluşmasına temel teşkil eden bir tartışmaya açıklık getirmektedir. “İnsanların ortaya koydukları fiillerde ve davranışlarda kendilerine mahsus irade ve kudretleri yoktur” diyen Cebriyye ekolü; “Bu fiiller ve davranışlar, bağımsız olarak insanın irade ve kudretinin eseridir, fiilini yoktan var eden (îcâd) kuldur” diyen Mu‘tezile mezhebi; “Kulun fiili meydana gelirken Allah’ın irade ve kudreti yanında –etkisi bulunmaksızın– kulunki de vardır” diyen İmam Eş‘arî, bütün bu ekollerin karşısında yer alan Mâtürîdî mezhebi, diğer deliller yanında bu âyetten ışık ve güç almaktadır. Bu son mezhebe göre Allah Teâlâ kullarına irade ve kudret (güç) vermiştir. Bu irade ve kudret yaratılmıştır, hem hayır hem de şer için işler ve bu mânada “küllî” niteliklidir. Küllî irade ve kudretin, hayır ve şerden birine sarfedilmesi ise cüz’î niteliklidir; yani cüz’î kudret, cüz’î iradedir. Buna kesinleşmiş ve fiile yönelmiş azim (azm-i musammem) ve “kesb” de denir. Kesb fiilin aslını (yok iken var olmasını, yaratılmasını) değil, vasfını (hayır veya şer olmasını) etkiler. İşte beşerî sorumluluk da bu kesbe dayanır (genişbilgi için bk. Kemâleddin el-Beyâzî, İşârâtü’l-merâm, s. 54 vd., 248-263). Açıkladığımız âyette kulun fiiline etkisini açıkça ifade eden kelime, Türkçesi “elde etmek, kazanmak, hak etmek” demek olan “kesb”dir. Eskiden sıkça tekrarlanan “Kul kâsibdir, Allah da hâlıktır” veya “Kul kesbeder, Allah da halkeder” cümlesi bu gerçeğin vecizeleşmiş şeklidir (ayrıca bk. Bakara 2/7).

Yukarıda meâli zikredilen bir hadis, Muhammed ümmetinin unutma ve yanılma sebebiyle meydana gelen kusurlarının Allah tarafından bağışlandığı müjdesini veriyor ve burada geçen duanın kabul edildiğini belgeliyor.

Hıristiyanlık için de amelî geçerliliği bulunan Eski Ahid’de yeme, içme, temizlenme gibi konularda oldukça zor dinî kurallar, yasaklama ve sınırlamalar vardır. Kur’an-ı Kerîm’de bu âyetten başka yerlerde de aynı tarihî gerçek dile getirilmiştir (A‘râf 7/157). İslâm’ın ümmete getirdiği yükümlülükler ise fıtrata uygundur, insanların zorlanmadan hatta kolayca yapabilecekleri ödevlerdir. Şahsî ve özel durumlar sebebiyle zorluk baş gösterdiği takdirde de ruhsatlar vardır.

Aslında temel nitelikleri sıralanmış bulunan bu dine bütün insanlığın akın akın girmesi gerekirdi. Mümin aklı böyle düşünür, mümin gönlü böyle ister ve beklerdi. Fakat Allah’ın imtihan için kullarına verdiği akıl, irade, nefis, yine bu maksatla insanlara musallat olan şeytan milyarlarca insan için doğru yolun ve hak dinin engelleri olmuş, müminin beklentisinin aksine insanların hakkıyla şükredenleri, küfür ve nankörlük içinde olanlardan az bulunmuştur. Bu çokluk karşısında müminler, kendi güç ve gayretleri yanında ve ondan daha çok yüce Allah’ın yardımına sığınmak durumundadırlar:

“Sen bizim mevlâmızsın, inkârcılara karşı bize yardım et!”

Sûrenin bu son iki âyetinin fazileti hakkında birçok sahih hadis rivayet edilmiştir. “Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki bir gecede okuyana onlar yeter” meâlindeki hadis bunlardandır (Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 10, 27, 34; diğer bazı örnekler için bk. Şevkânî, I, 342 vd.)

Ayetlerin Nuzul Sebebi (272-286.ayetler)

272. Onları hidayete erdirmek senin üzerine borç değil. Ancak Allah hidayeti kime dilerse ona verir. İnfak edeceğiniz hayır, kendi yararınızadır. Zaten siz, Allah’ın hoşnutluğunu aramaktan başka bir şekilde infakta bulunmazsınız. İnfak edeceğiniz hayrın mükâfatı size tam olarak verilecek ve siz asla haksızlığa
uğratılmıyacaksınız.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Harisî, Abdullah b. Muhammed b. Cafer’den, o Abdurrahman b. Muhammed b. Müslim’den, o Sehl b. Osman el-Askerî’den, o Cerir’den, o Eş’as b. İshak’tan, o Cafer b. Ebi’lMuğire’den, o da Said b. Cübeyr’den şunu dediğini bize haber verdi:
“Rasulullah (s.a.v.)’ın ‘ancak kendi dininizin mensubu olanlara sadaka veriniz’ buyurması üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.):
“Bütün din mensuplarına tasadduk ediniz” buyurdu.[1057]
2- Ahmed, Abdullah’tan, o Abdurrahman’dan, o Sehl’den, o İbn Nümeyr’den, o Haccac’dan, o Selman-ı Mekkî’den,
o da İbnu’l-Hanefiyye’den bize şu rivayette bulundu:
“Müslümanlar bu âyet ininceye kadar fakir müşriklere tasadduk etmeyi kerih görüyorlardı. Bu âyet inince onlara da
bağışta bulunmakla emrolundular.”[1058]
3- Kelbî dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) kaza umresi yaptı. Bu umrede kendisiyle birlikte Ebû Bekr’in kızı Esma da vardı. Annesi
Kuteyle ve ninesi birşey istemek üzere Esma’ya geldiler. Bu iki kadın müşrik idiler. Esma dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) emretmedikçe size birşey vermem. Zira siz benim dinime mensup değilsiniz.” Esma bu hususta
Rasulullah (s.a.v.)’tan izin bekledi. Nihayet Allah Teala bu âyeti indirdi. Rasulullah (s.a.v.) da bu âyet indikten
sonra Esma’ya annesiyle ninesine tasadduk etmesini emir buyurdu. O da onlara verdi ve akrabalık haklarım
gözetti.”[1059]
4- Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in kızı Esmâ’nın annesi Nüfeyle ile Esma’nın büyük annesi, müşrik olarak Esma’dan bir
şeyler istemek üzere geldiler. O da,
“Hz. Peygamber ile müşavere etmedikçe, size hiçbirşey vermem. Çünkü siz, benim dinimde değilsiniz” dedi. Bunun
üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) ile bu hususta istişare edince, Allah Teâlâ işte bu âyeti indirdi ve Hz. Peygamber
(s.a.v.) de Esma (r.anha)’ya, onlara tasaddukta bulunmasını emretti.[1060]
5- Kelbî dedi ki:
“Bu âyetin başka bir yönü de var. Bir grup müslümanın Yahudiler içerisinde yakınları, kadın tarafından akrabaları
ve süt yakınları vardı. Bunlar müslüman olmadan önce onlara menfaat sağlıyorlardı, müslüman olunca onlara
menfaat sağlamayı çirkin buldular ve onların müslüman olmalarını istediler de bu hususta Rasulullah (s.a.v.)’tan
izin beklediler. Nihayet bu âyet indi ve bundan sonra onlara sadaka verdiler.[1061]
6- İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Nebî Aleyhisselâm, sâdece İslâm ehli olanlara tatsadduk edilmesini emrederdi. Bakara: 2/272 âyeti indi, bunun
üzerine her dinden isteyene tasaduk etmek emrolundu.” [1062]
7- Abdlullah b. Abbas diyor ki:
“Müslümanlar, müşrik olan akrabalarına sadaka vermek istemiyorlardı. Rasulullah’tan bu hususu sordular. Bunun
üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Onlara bu hususta ruhsat tanıdı.”
Bu rivayet, Said b. Cübeyr, Katade, Rebi’ b. Enes ve Süddi’den de nakledilmektedir. [1063]
8- Şu’be’den rivayet ediliyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) müşriklere sadaka vermezdi. Bunun üzerine “Siz, Allah’ın hoşnutluğunu aramaktan başka
bir şekilde infakta bulunmazsınız.” âyeti nazil oldu da Efendimiz onlara da sadaka verdi.”[1064]
9- Şu’be’den gelen bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’in müslüman olmıyanlara sadaka vermediği bilgisi İbn Ebî
Hatim’in ve îbn Ebî Şeybe’nin Sa’îd ibn Cubeyr’den tahric ettiği bir haberde “Müslüman olmıyanlara sadaka
verilmemesini emrederdi.” şeklindedir. Şöyle ki: İbn Ebî Hâtim’in babası kanalıyla İbn Abbâs’tan, onun da Hz.
Peygamber (s.a.v)’den rivayetine göre O, sadece müslüman olanlara sadaka verilmesini emrederdi. Ta ki “Onları
hidayete erdirmek senin üzerine borç değil. Ancak Allah hidayeti kime dilerse ona verir. İnfak edeceğiniz hayır,
kendi yararınızadır.” âyet-i kerimesi nazil oluncaya kadar. Bu âyet indikten sonra, hangi dinden olursa olsun,
yardım ve sadaka isteyen herkese sadaka verilmesini emretti.[1065]
10- Nakkaş’ın verdiği haberde konu biraz daha sarihtir:
“Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, dağıtması için sadaka getirilmişti. Bir yahudi geldi ve:
“Bana da ver.” dedi. Efendimiz (s.a.v.):
“Müslümanların sadakasından sana bir şey düşmez.” buyurdu. Yahudi çok uzaklaşmadan:
“Onları hidayete erdirmek senin üzerine borç değil…” âyeti nazil oldu da Hz. Peygamber (s.a.v.) o yahudiyi çağırdı
ve ona verdi. Daha sonra Allah Tealâ zekâtın sarf yerlerini bildirdiği âyetle bunu da neshetmiştir.[1066]
11- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette ise müşriklerden akrabalarına sadaka vermeyen veya sadaka vermeye çekinen
sahabe hakkında nazil olduğu, bu âyetin nüzulü ile onların da müşrik bile olsalar akrabalarına sadaka vermeye
başladıkları bildirilmektedir.
12- Müsennâ kanalıyla Rebî’den gelen bir rivayette o şöyle diyor:
“Müslümanlardan birisinin müşriklerden bir akrabası olur da o müşrik yakını sadakaya muhtaç durumda olursa ona
sadaka vermez, buna gerekçe olarak da: “Benim dinimden değil.” derdi. Allah Tealâ bunun üzerine “Onları
hidayete erdirmek senin üzerine borç değil.” âyetini indirdi.
13- Bu âyet-i kerîmenin nüzulüne şu olay yol açmıştır:
“Müslümanlardan bir kısmının yahudiler arasında hısım ve akrabalıkları ve süt bağları vardı. Bu sebeble müslüman
olmadan önce onlara yardım ediyor, infakta bulunuyorlardı. Ancak müslüman olunca, onlara infakta bulunmayı
kerih gördüler ve onların da müslüman olmalarını istediler.
Said b. Cübeyr şöyle der:
“Müslümanlar zimmet ehlinin fakirlerine sadaka veriyorlardı. Ancak, müslüman fakirlerin çoğalması üzerine,
Rasulullah (s.a.v.) zimmet ehline sadaka verilmesini yasakladı. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.v.) onların
müslüman olmalarını çok arzu ediyordu. Yardımın kesilmesinin onları İslâm dinine girmeye sevkedeceğini
zannediyordu. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu âyetin nüzulünden sonra, müslümanlar onlara yine sadaka
vermeye başladılar. [1067]
14- İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette ise o şöyle anlatıyor:
“Ensar’dan bazılarının Kurayza ve Nadîr oğullarından akrabaları vardı ve onlara sadaka vermek istemezler, onlara
sadaka vermek için müslüman olmalarını isterlerdi. İşte bunun üzerine “Onları hidayete erdirmek senin üzerine
borç değil. Ancak Allah hidayeti kime dilerse ona verir.” âyeti nazil oldu.”[1068]
15- Bu âyet-i kerimenin, ister müşrik, ister ehl-i kitabdan olsun aralarında din ihtilâfı olan akrabalara, ihtiyaç içinde
olmaları halinde, müslüman ve fakir yakınlar ihmal edilmeksizin onlara da sadaka vermekte bîr beis olmadığı
hakkında genel bir hüküm getirdiği açıklıkla anlaşılmaktadır. Öte yandan herhalde ashabın muhtaç durumdaki
müşrik akrabalarına tasaddukta bulunmamaları onların ihtiyaçlarının kendilerini İslâm’a, müslüman olmaya
sevkedebileceğine dair zanları idi. Başka bir ifadeyle onlara sadaka verilmemesi onların müslüman olmaları
hususundaki hırslarından, bu şekilde de olsa İslâm’a bir çeşit mecbur etme gayesine yönelikti.[1069]
16- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bütün bu rivayetlere göre âyetin mânâsı, “Sana muhalif olanlara hidayet etmek senin görevin değildir ki, İslâm’a
girsinler diye onlara sadaka vermeyesin. O halde Allah rızası için onlara da tasadduk et. Sadakayı, onların
müslüman olmaları şartına bağlama” şeklinde olur. Bunun bir benzeri de, “Allah sizi, din hususunda sizinle
savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik etmekten men etmez…” [1070] âyetidir. Allah Teâlâ
bu âyette, müşriklere iyilik yapma hususunda, bir nevi ruhsat vermiştir. [1071]
273. (Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir. Onlar yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler.
(Hallerini) bilmeyen de, iffet (utanma) ve istiğnalarından dolayı onları zengin zanneder. Sen, o gibi kimseleri
simalarından tanırsın. Onlar, yüzsüzlük edip de insanlardan birşey isteyemezler. Siz, ne mal infâk ederseniz,
şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Âyet-i kerime, muhacirlerin fakirleri hakkında nazil olmuştur. Onlar kırk kişi kadar olan ve Medine’de ne
yurtları, ne de akrabaları bulunan Ashab-ı Suffe idiler. Onlar Mescid-i Nebî’den ayrılmıyorlar, Kur’an-ı Kerim
öğreniyorlar, oruç tutuyorlar ve her gazveye de iştirak ediyorlardı. [1072]
2- İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün Ashâb-ı Suffe’nin yanında durur; onların
fakirliğini ve buna rağmen şevklerini görünce onların gönüllerini hoş tutarak şöyle der:
“Ey Ashab-ı Suffe! Sevinin ve birbirinize müjdeleyin ki, benim ümmetimden her kim razı olarak sizin
bulunduğunuz sıfat üzerinde olduğu halde benimle karşılaşırsa, muhakkak ki o, benim kendisiyle dirsek dirseğe
olacağım arkadaşlarımdan olacaktır.”[1073]
274. Mallarını gece, gündüz, gizli ve açıktan infâk edenler; işte onlarındır Rabları katında mükâfatları. Onlara
hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olacak da değillerdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Yezid İbni Abdullah İbni Arîb’ten, o babasından, o dedesinden, o Nebi Aleyhisselâm’dan anlattı:
“Bu âyet at sahipleri hakkında indi.”[1074]
2- İbn Abbâs’tan rivayete göre âyet-i kerimenin Allah yolunda cihad için hazırlanan atlara yem veren, onları
yemleyenler hakkında nazil olmuştur.[1075]
3- Bu âyet-i kerime, atları besleyip, onları cihâda hazırlama hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Hureyre, besili bir
ata rastladığında bu âyet-i kerimeyi okumuştu. [1076]
4- Ebû İbrahim İsmail b. İbrahim en-Nasrabazî, Amr b. Nüceyd’den, o Muhammed b. Hasan b. Halil’den, o Hişam
b. Ammar’dan, o Muhammed b. Şuayb’dan, o İbn Mehdî’den, o Yezid b. Abdillah b. Arib’den, o babasından, o
dedesinden, o da Rasulullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurduğunu bize haber verdi:
“Bu âyet, ashabın atlıları hakkında nazil oldu. Şeytanlar, evinde atlardan güzel bir yarış atı olan hiçbir kimseye
zarar veremezler.”
Şu da Ebû Umame, Ebu’d-Derda, Mekhul, Evzaî, ve Rabah b. Zeyd’in sözüdür.
Dediler ki:
“Bunlar, Allah yolunda at besleyen, o atlara gece-gündüz, gizli-aşikâr harcayan kimselerdir. Bu âyet, atlarına sırf
kibirlik taslama ve yarışa hazırlama açısından bağlı kalmayan kimseler hakkında indi.”[1077]
5- Ahmed b. Muhammed b. İbrahim es-Sa’lebî, Hüseyn b. Muhammed ed-Dineveri’den, o Ömer b. Muhammed b.
Abdillah Nehravanî’den, o Ali b. Muhammed b. Mehraveyh el-Kazvinî’den, o Ali b. Davud el-Kantarî’den, o
Abdullah b. Salih’ten, o Ebû Şurayh’tan, o Kays b. Haccac’dan, o Haneş b. Abdillah es-San’anî’den, o da İbn
Abbas’tan bu âyet hakkında:
“Bu âyet, atlara verilen yiyecek hakkında inmiştir” dediğini bize haber verdi.”[1078]
Şu gelecek rivayet de bunun sıhhatine delalet eder:[1079]
6- Ebû İshak el-Mukırri, Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Abdûs’tan, o Ebu’l-Abbas Abdullah b. Yakub-i
Kirmanî’den, o Muhammed b. Zekeriyya Kirmanî’den, o Veki’den, o Abdulhamid b. Behram’dan, o Şehr b.
Havşeb’den, o da Esma bint-i Yezid’den şöyle dediğini bize haber verdi: “Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“Kim, Allah yolunda bir at besler de, ecrini Allah’tan umarak o ata harcamada bulunursa, o atın tokluğu da açlığı
da, suya kanması da, susuzluğu da, bevli de dışkısı da Kıyamet Günü o kişinin terazisine konur.”[1080]
7- Ebû İshak, Ebû Amr-i Furatî’den, o Ebû Musa İmran b. Musa’dan, o Said b. Osman el-Cezerî’den, o Faris b.
Ömer’den, o Salih b. Muhammed’den, o Süleyman b. Amr’dan, o Abdurrahman b. Yezid’den, o Mekhûl’dan, o da
Cabir’den, Rasulullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu bize haber verdi:
“Allah yolunda atına harcama yapan kimse bol bol sadaka veren kimse gibidir.”[1081]
8- Ebû Hamid Ahmed b. Hasan el-Kâtib, Muhammed b. Ahmed b. Şâzân er-Razi’den, o Abdurrahman b. Ebî
Hatim’den, o Ebû Said el-Eşecc’den, o Zeyd b. el-Hubab’dan, o Reca b. Ebî Seleme’den, o Süleyman b. Musa edDımeşkî’den, o da Aclan b. Sehl el-Bahilî’den bize şunu rivayet etti: “Ebû Umame el-Bahilî’nin şöyle dediğini işittim:
“Kim ki, gösteriş ve insanlara duyurma maksadıyla olmaksızın, Allah yolunda bir savaş atı beslerse, o kimse bu
âyette zikrolunan kimselerdendir.”[1082]
9- İbn Abbâs’tan rivayet ediliyor:
“Bu âyet-i kerime Ali ibn Ebî Tâlib hakkında nazil olmuştur. Dört dirhemi varmış da bunun birini gece, birini
gündüz, birisini gizli ve birisini de açıktan infak etmiş.” [1083]
10- Ebû Bekr et-Temimî, Ebû Muhammed b. Hayyan’dan, o Muhammed b. Yahya b. Malik ed-Dâbbî’den, o
Muhammed b. İsmail. el-Cürcanî’den, o Abdurrezzak’tan, o Abdu’l-Vehhab b. Mücahid’den, o babasından, o da İbn
Abbas’tan bu âyet hakkında şöyle dediğini bize rivayet etti:
“Bu âyet, Ali b. Ebî Talib hakkında nazil oldu. Onun yanında dört dirhem vardı. Birisini gece, birisini gündüz,
birisini gizli, birisini de açıktan infak etmişti. [1084]
11- Ahmed b. Hasan el-Kâtib, Muhammed b. Ahmed b. Şâzân’dan, o Abdurrahman b. Ebî Hatim’den, o Ebû Said
el-Eşecc’den, o Yahya b. Yeman’dan, o Abdulvehhab b. Mücahid’den, o da babasından şöyle dediğini bize haber
verdi;
“Ali’nin dört dirhemi vardı. Birisini gece, birisini gündüz, birisini gizli, birsini de açıktan infak etmişti de bu
sebeple bu âyet nazil oldu.”[1085]
12- İbn Abbas (r.a.) şöyle der:
“Hz. Ali (r.a.)’nin sadece dört dirhemi vardı. Böylece O, bunların birini geceleyin, birini gündüzün, birini gizlice ve
diğer birini de aşikâre olarak tasadduk etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Seni, bu şekilde hareket etmeye sevkeden nedir?” dedi. Hz. Ali:
“Rabbimin bana va’ad ettiğini hak etmek istemem” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber,
“Rabbinin sana va’adettiğini hak ettin” dedi. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerimeyi indirdi.” [1086]
13- Kelbî dedi ki:
“Bu âyet Ali b. Ebî Talib hakkında indi. Onun dört dirhemden başka bir şeyi yoktu. Bir dirhemini gece, bir
dirhemini gündüz, bir dirhemini gizlice, bir dirhemini de açıktan tasadduk etmişti. Rasulullah (s.a.v.) da kendisine:
“Seni bu işe sevk eden nedir?” buyurdu, Ali şöyle cevap verdi:
“Allah’ın bana vadettiği şeyi kazanmam beni bu işe şevketti.” Rasulullah (s.a.v.) da ona:
“İyi bil ki bu dediğin senin oldu” buyurdu ve müteakiben Allah Teala bu âyeti indirdi.”[1087]
14- İbn Cureyc ise isim vermeden böyle yapan yani elindeki dört dirhemi gece, gündüz, gizlide ve açıktan olmak
üzere birer birer sadaka olarak dağıtan birisi hakkında nazil olduğunu söylemiştir.[1088]
15- Dahhâk’ın İbn Abbâs’tan rivayetinde ise Hz. Ali ve Abdurrahmân ibn Avf haklarında nazil olmuştur. Hz. Ali
geceleyin bir vesak hurmayı ehl-i suffaya göndermiş, Abdurrahmân da bir miktar dinarı onlara gündüz göndermişti
de onların ba davranışları üzerine bu âyet indi.”[1089]
16- Hak Teâlâ’nın, “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir” âyeti nazil olunca,
Abdurrahman İbn Avf, Suffe Ashabına birkaç dinar; Hz. Ali (r.a.) de yine suffe ashabına, geceleyin bir vesk[1090]
hurma gönderir. Böylece Allahu Teâlâ nezdinde, bu iki sadakanın en sevgilisi Hz. Ali (r.a.)’nin sadakası olmuş olur.
Bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olur. Böylece de geceleyin verilen sadaka daha mükemmel olmuş olur.
[1091]
17- İbn Müseyyib (r.a.) dedi ki:
“Âyet, Zorluk ordusuna infak etmelerinden dolayı, Abdurrahman İbni Avf ve Osman İbni Affan hakkında
indi.”[1092]
18- Keşşaf sahibi şöyle demektedir:
“Bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çünkü o, kırkbin dinarın on binini gece; on binini
gündüz, on binini gizli, on binini de açıktan tasadduk etmişti.” [1093]
19- Kırk bin dinar sadaka dağıtan; bunun on binini gündüz, on binini gece, on binini gizli ve on binini de açıktan
veren Hz. Ebu Bekr hakkında nazil olduğu kavlini Alûsî zayıf görmektedir.[1094]
20- Zaten Hz. Ali veya Abdurrahmân ibn Avf veya Hz. Ebu Bekr hakkında nâzil olmuş olsa bile âyette belirli bir
kimsenin adı verilmediğine göre hükmü umumî olup böyle yapan herkes âyetteki müjdenin kapsamı içine
girecektir.[1095]
21- Alimler şöyle demişlerdir:
“Bu âyet-i kerimede, gizli verilen sadakanın açıkça verilen sadakadan efdal olduğuna işaret vardır; çünkü yüce
Allah gece verilen sadakayı güdüz verilene, gizli olanını açık olanına takdim etmiştir.” [1096]
22- Fahreddin er-Razi der ki:
“Âyet-i kerime her durum ve her vakitte sadakalarının kendilerini hayra teşvik etmiş olduğu kimseler hakkında
umumîdir. Binaenaleyh, bu kimselere bir kimsenin ihtiyaç içinde olduğu haberi ulaştığında, onlar hemen bu ihtiyacı
karşılamaya çalışır, onu geciktirmeden, herhangi durum ve zamanla kayıtlamazlardı. İşte bu, bu hususta ileri
sürülen görüşlerin en güzelidir. Çünkü bu âyet-i kerime, infâk hükmünün beyânı hususunda zikredilmiş olan
âyetlerin en sonuncusudur. İşte bu sebeple hiç şüphesiz bu âyet-i kerimede infâk şekillerinin en mükemmeli
zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir.” [1097]
278. Ey iman edenler, mü’minler iseniz Allah’tan takva üzere olun ve faizden kalanı bırakın, almayın.
279. Böyle yapmazsanız Allah’a ve peygamberine karşı savaşa girmiş olduğunuzu bilin. Eğer tevbe ederseniz ana
mallarınız (ana paranız) yine sizindir. Ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğratılmış olursunuz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Muhammed b. Abdirrahman b. Muhammed b. Ahmed b. Cafer, Ebû Amr b. Hamdan’dan, o Ebû Ya’la’dan, o
Ahmed b. Ahnes’ten, o Muhammed b. Fudayl’dan, o Kelbî’den, o Ebû Salih’ten, o da İbn Abbas’tan bize şu rivayette
bulundu:
“-Allah daha iyi bilir ya- bize gelen habere göre bu âyet, Sakif Kabilesi’nden Amr b. Umeyr b. Avf Oğulları ve
Mahzum Kabilesi’nden Muğire Oğulları hakkında inmiştir: Muğire Oğulları, Sakif Oğulları’na faiz ödüyordu. Allah
Teala Peygamberini Mekke’ye hakim kılınca, faizin her cinsini yasakladı. Bunun üzerine Amr b. Umeyr ve Muğire
Oğulları, Mekke Emiri olan Attab ibn Esîd’e geldiler. Muğire Oğulları dediler ki:
“Riba hususunda bizi insanların en bahtsızı yapan şey nedir ki, bizden başka bütün insanlardan riba kaldırıldı (da
bizden kaldırılmadı).” Amr b. Umeyr Oğulları da dediler ki:
“Ribamızın bize ait olduğuna dair sulh olunduk.” Bunun üzerine Attab Rasulullah (s.a.v.)’a bu hususta mektup
yazdı. Nihayet bu âyet ve ondan sonra gelen: “Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve peygamberine karşı açılmış bir
savaş olduğunu bilin.” âyeti nazil oldu. Amr Oğulları anladılar ki:
“Allah ve Rasulü ile harb etmeğe güçleri yetmeyecek.” Allah Teala devamla buyuruyor ki:
[1098]
“Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz.”
2- İbn Cureyc şöyle anlatıyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek Sakîflilerin diğer insanlar üzerinde, gerekse diğer insanların Sakifliler üzerinde olan
faiz borçları kaldırılmak üzere Sakiflilerle antlaşma yapmıştı. Mekke’nin fethinden sonra Attâb ibn Esîd’in Mekke
emirliği zamanında Sakîf’ten Amr ibn Umeyr ibn Avf oğulları, Mahzûm oğullarının Muğîra oğulları kolundan faiz
almakta devam ediyorlarmış. Muğîra oğulları câhiliye devrinde onlara faiz vermekteler iken İslâm gelince Amr ibn
Umeyr oğulları yine alacakları olan faizleri istemeye gelince Muğîra oğulları İslâm’da bu faizi vermek istememişler
ve dava Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke valisi Attâb ibn Esîd’e gelmiş. Attâb da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durumu
yazarak nasıl hükmedeceğini sormuş. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olmuş. Efendimiz de Attâb’a:
“Razı olurlarsa ne alâ, değilse onlara savaş ilân et.” diye yazmış.
3- İkrime’den rivayete göre Muğîra oğullarından faiz alacağı olanlar Amr ibn Umeyr oğullarından Mes’ûd ibn Amr
ibn Abdi yâleyl, Rabîa ibn Amr, Hubeyb ibn Umeyr imiş. Bunlardan ibn Abdi yâ leyl, Hubeyb, Rabîa ve Hilâl
müslüman olmuşlar.[1099]
4- İkrime dedi ki:
“Bu âyet, Sakîf kabilesi hakkında indi. Mesud, Hubeyb, Rebîa, Abdi Ya leyl, Beni Amr ve Benî Umeyr bu kabileye
mensuptur.”[1100]
5- Mukâtil, bu âyetin Sakîf Kabîlesi’nden dört kardeş: Mesûd, Abdi Yâleyl, Hubeyb ve Rebîa hakkında nazil
olduğunu söylemiştir. Bunlar, Amr İbn Umeyr es Sakâfî’nin oğulları olup, Muğîreoğulları’ndan borç alıp, onlara
borç veriyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Taîf’i hükmü altına alınca bu kardeşlerin hepsi müslüman oldu. Sonra da
Muğîreoğulları’ndaki ribâ’dan elde ettikleri faizlerini istediler. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ bu âyeti
indirdi.[1101]
6- Zeyd ibn Eslem, Mukatil ibn Hayyân ve Suddî’den rivayet edildiğine göre onlar alacakları faizden vazgeçerek:
“Tevbe ederiz. Bizim ne Allah’a ne de Peygamberine savaş açacak gücümüz yok.” demişler.[1102]
7- Başka bir rivayette Hz. Peygamber ile Sakîf arasında yapılan anlaşma farklı verilmekte. Buna göre Hz.
Peygamber onlarla: “Onların başkaları üzerinde olup da alacakları faizleri onlar alacaklar, fakat başkalarının
onlardan alacağı olan faizler kaldırılacak ve Sakîfliler bu antlaşmadan sonra kimseye faiz ödemiyecekler.” şeklinde
antlaşma yapmıştı.[1103]
8- Zayıf bir ihtimal olmakla birlikte şayet böyle tek taraflı bir indirimi ihtiva eden bir antlaşma yapılmışsa dahi
herhalde Sakîflileri İslâm’a ısındırmak için yapılmış olmalıdır.[1104]
9- Ata ve İkrime dediler ki:
“Bu âyet, Abbas b. Abdulmuttalib ve Osman b. Affan hakkında nazil oldu. Bunlar hurma hakkında Selem Akdi
yapmışlardı. (Parayı peşin verip, ürünün bilahare teslimi hususunda anlaşmışlardı). Hasad zamanı gelince hurma
sahibi onlara dedi ki:
“Siz bütün payınızı aldığınız takdirde, elimde çoluk çocuğumuza yetecek kadar hurma kalmayacak. O halde ürünün
yarısını alıp, (gelecek mevsimde) size iki katını vermem şartıyla, diğer yarısını bana bırakmanıza ne dersin?”
Böylece anlaştılar. Tayin edilen vakit gelince, bunlar fazlalığı istediler? Bu haber Rasulullah (s.a.v.)’a ulaştı onları
bundan nehyetti ve Allah Teala bu âyeti indirdi. Onlar da işitip derhal itaat ettiler ve sadece malın aslını
aldılar.”[1105]
10- Süddî dedi ki:
“Bu âyet, Abbas ve Halid b. Velid hakkında indi. Bunlar cahiliyye devrinde faizle Selem Akdi (veresiye alış-veriş)
yapan iki ortaklardı. İslam geldiğinde, faizden elde ettikleri büyük miktarda malları vardı. Allah Teala bu âyeti
indirince, Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki;
“Dikkatle dinleyin, cahiliyye devri faizinden ne kadar varsa hepsi kaldırılmıştır, hükümsüzdür. İlk kaldırdığım faiz
de Abdulmuttalib’in oğlu Abbas’ın faizidir.”[1106]
11- Süddî dedi ki:
“Bu âyet-i kerime Abbâs ibn Abdulmuttalib ve Muğîra oğullarından bir adam hakkında nazil oldu. Câhiliye
devrinde ikisi ortak olarak Sakîf’in Amr ibn Umeyr oğulları koluna mensup bazı kimselere faizle borç vermişler.
İslâm geldiğinde de onlar üzerinde külliyetli miktarda anapara ve faiz alacakları varmış. Allah Tealâ, onlar üzerinde
henüz almadığınız faizleri almayın diye bu âyet-i kerimeyi indirmiş.
12- Bu âyet-i kerîme Sakîf oğulları kabilesinden dört kardeş hakkında nazil olmuştur. Bu dört kardeş, Câhiliyye
devrinde, Muğîre oğullarından faiz alıyorlardı. Onlar da onlara faiz veriyorlardı. İslâm dini gelince, bu kardeşler
müslüman oldular. Ancak Muğîre oğullarından faizlerini taleb ettiler. Muğîre oğulları:
“Allah’a yemin ederiz ki, Allah’ın müminlere yasaklamış olduğu faizi biz size müslüman iken asla vermeyiz.”
dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke valisi Attâb b. Useyd’e başvurdular. Attâb iki tarafın da
meselesini Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yazdı. Son derece büyük bir mal söz konusuydu. Bunun üzerine Allah Tealâ bu
âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.v.) Attâb’a gönderdiği mektupda bu âyet-i kerîme’yi de yazarak
ona şöyle diyordu.
“Allah’ın hükmüne razı olurlarsa ne alâ! Aksi taktirde onlara harb ilan et!” Bunun üzerine Attâb her iki tarafa da
mektup yazarak, onlara Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendileri hakkında yazmış olduğu mektubu bildirdi. Onlar:
“Öyleyse Allah Teâla’ya tevbe ederiz. Çünkü bizim Allah ve Rasûlü ile savaşacak gücümüz yok.” dediler ve
sermayelerini almaya razı oldular. Ancak Muğîre oğulları bunu da ödemekten aciz kalınca, Sakîf oğullarına zor
durumda bulunduklarını bildirerek borçlarının, mahsul dönemine kadar tehir edilmesini istediler. Sakîf oğulları
borçların tehir edilmesine karşı çıktı. Bunun üzerine yüce Allah “Eğer borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar
ona mühlet verin…” âyet-i kerîmesini inzal buyurdu.” [1107]
13- Allahu Teâlâ’nın, “Allah’a ve Peygamber’ine karşı harbe (girmiş olduğunuzu) bilin” âyeti kerimesi nazil
olunca, riba ile muamele eden Sakîfli o dört kardeş,
“Hayır aksine, biz Allah’a döner, O’na tevbe ederiz. Çünkü biz, Allah ve Rasûlüyle harb edemeyiz” dediler. Böylece
de, sadece sermâyelerini almaya razı olarak, Muğîreoğulları’ndan sadece bunu istediler. Bunun üzerine
Muğireoğulları, ellerinin darlığından şikâyet ederek,
“Ücretleri alıncaya kadar bize mühlet tanıyın” dediler. Onlar, mühlet tanımayı kabul etmeyince, Cenâb-ı Hak,
“Eğer (borçlu) darlık içinde bulunuyorsa, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin” âyetini indirdi. [1108]
14- Bu, ribâ ile alışveriş yapan Mekkelilere hitaptır. Mekke’nin fethi sırasında müslüman olduklarında, Allahu
Teâlâ onlara faizi değil de, sermayelerini geri almayı emretmiştir.[1109]
15- Süddi, İbn-i Cüreyc ve İkrime, bu âyet-i kerimenin, nüzul sebebi hakkında şunları söylemişlerdir:
“Bir kısım insanlar İslam’a girmeden önce mallarını faize vermişlerdi. Bunlar, faizin bir kısmını almışlardı diğer
kısmı duruyordu. Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirerek onların daha önce almış oldukları faizleri affettiğini ve
geriye kalan faizi de almalarının haram olduğunu bildirdi.”
Faize mal veren kişilerin, Abbas b. Abdul Muttalib ve Muğire oğullarından bir kişi olduğu, faizle mal alanların da
Sakîf kabilesinden Amr oğulları olduğu rivayet edilmiştir. Diğer bir rivayette ise mallarını faize verenlerin Amr
oğulları olduğu, alanların da Muğire oğulları olduğu bildirilmektedir. [1110]
280. Eğer darlık içinde ise ona genişlikte olacağı zamana kadar süre verin. Almayıp sadaka olarak bağışlamanız ise
sizin için en hayırlıdır. Eğer bilirseniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Said b. el-Müseyyeb ve Âmir eş-Şa’bi’nin, Hz. Ömer’den, yine Şa’bi’nin Abdullah b. Abbas’tan rivayet
ettiklerine göre Hz. Ömer ve Abdullah b. Abbas, faiz hükümlerini belirten bu âyetlerin, Kur’an-ı Kerim’in en son
inen âyetleri olduğunu söylemişlerdir. [1111]
2- Bu âyet-i kerimenin de bir önceki âyet-i kerime gibi Sakîflilerin faiz alacağı hakkında nazil olduğu söylenir.
Sakîfliler, Muğîra oğullarına gelip de faiz alacaklarını isteyince mali yönden sıkıntı içinde olan Muğîra oğulları:
“Elimizde size verecek bir şeyimiz yok. Hasat zamanına kadar bize mühlet verseniz.” demişler de bu âyet nazil
olmuş.[1112]
3- Ya’kûb kanalıyla Hz. Ömer’den rivayete göre o şöyle demiştir:
“Kur’ân’dan son nazil olan faiz âyetidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu bize tefsir etmeden vefat etti. Siz faizi de faiz
şüphesi olanı da bırakın.”
4- Hz. Ömer’den Humeyd ibn Mes’ade kanalıyla gelen rivayet biraz daha ayrıntılı. Şöyle ki:
“Ömer (r.a.) kalktı, Allah’a hamdü senadan sonra şöyle dedi:
“Tam olarak bilmiyorum, faiz konusunda belki biz, size uygun olmıyan bir şey emreder, yine tam olarak
bilmiyorum belki size uygun olan bir şeyi yasaklarız. Zira Kur’ân’dan son nazil olan âyetler faiz âyetleri idi ve
Allah’ın Rasûlü onları bize beyan etmeden önce vefat eyledi. Faiz konusunda sizi şüphelendireni bırakın,
şüphelendirmeyeni alın.”[1113]
5- Taberi diyor ki:
“Tercihe şayan olan görüş, bu âyet- kerimenin, Rasulullah döneminde mallarını faize verip sonra da müslüman olan
ve müslüman olduklarında faiz alacaklarını henüz tahsil edememiş olanlar hakkında nazil olduğunu söyleyen
görüştür. Âyet-i kerime, bu gibi insanlara faiz alacaklarını bırakıp sadece ana paralarını almalarını emretmiş,
borçluları, ana paralarını ödemekten âciz iseler, onlara mühlet vermelerini emretmiştir. Bu itibarla, bu âyet,
müslüman olmadan önce, malını faize veren kimselere hitabetmektedir. Ancak, her ne kadar âyet, faizli muamele
yapan kimseler hakkında inmişse de hükmü her alacaklı için geçerlidir.”[1114]
281. Öyle bir günden sakının ki o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek,
onlara hiç haksızlık edilmiyecektir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Abbas, Atıyye, Süddi ve Said b. el-Müseyyeb’e göre Kur’an-ı Kerim’in en son inen âyeti bu âyettir.
İbn-i Cüreyc, Rasulullah’ın, bu âyetin inmesinden sonra dokuz gün yaşadığını, Cumartesi günü hastalanıp pazartesi
günü vefat ettiğini söylemiştir.[1115]
2- İbn Abbâs’tan muhtelif kanallardan gelen rivayetlere göre Kur’ân’dan en son nazil olan âyet budur.[1116]
3- İbn Abbas (r.a.) bu âyetin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e en son inen âyet olduğunu söylemiştir. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.v.) haccederken, Kelâle âyeti diye bilinen Nisa: 4/176. âyeti nazil olmuştur. Daha sonra O,
Arafat’da vakfede iken “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım” [1117] âyeti,
daha sonra da (tefsir ettiğimiz) bu âyet nazil olmuş ve Cebrail (a.s.),
“Ya Muhammed, bu âyeti Bakara sûresinin 280. âyetinin peşine koy” demiştir.[1118]
4- İbn Cureyc, Efendimiz (s.a.v.)’in bu âyetin nüzulünden sonra sadece dokuz gün yaşadığını kaydederken bu
âyetin bir Cumartesi günü nazil olduğunu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in de bir pazartesi günü vefat ettiğini
söyler.[1119]
5- Bu rivayet yanında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu âyetin nüzulünden sonra yedi gün, sadece üç saat, 21 gün, 81
gün yaşadığı rivayetleri de vardır.[1120]
6- Hz. Ömer’den gelen rivayetle İbn Abbâs’tan gelen rivayet arasını te’lif etmek mümkün. Bu sûrede “Ey iman
edenler…” (âyet: 278) ile başlıyan âyetten bu 281. âyete kadar olan âyetler hep faiz hakkında olup bu sonuncu da
sanki o âyetlerin bir müeyyidesi konumunda olarak onların bir tamamlayıcısı gibidir ve hepsinin birlikte nazil
olmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir.[1121]
282. Ey iman edenler, belirlenmiş bir zamana kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Süfyân es-Sevrî’nin, İbn Abbâs’tan rivayetine göre bu âyet vadesi belirlenmiş vadeli alış veriş (selem yani parayı
peşin verip karşılığı olan malı ilerde belirlenmiş bir vakitte almak üzere yapılan alış veriş akitleri) hakkında nazil
olmuştur.[1122]
2- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Bu âyet-i kerime Selef akdi[1123] hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde,
Medineliler iki veya üç sene süreyle olmak üzere, hurmada selef alışverişi yapıyorlardı. Bunun üzerine Hz.
Peygamber:
“Kim selef alışverişi yaparsa, belli bir ölçü ve belli bir tartıda belli bir mühlet için bunu yapsın” [1124] buyurur.
Allahu Teâla sonra mükelleflere ölçü, tartı ve mühlet hususunda ihtiyatlı davranmayı öğreterek,
“Belirlenmiş bir vakte kadar birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazın” buyurmuştur.” [1125]
3- Taberî’nin Rebî’den rivayetle tahricine göre bu müdâyene âyetinin “Kâtib, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi
yazmaktan çekinmesin (yüz çevirmesin), yazsın.” kısmı nazil olduğunda birisi bir kâtibe gelir ve kendisi için
yazmasını ister, kâtibin “Ben şu anda meşgulüm, bir başkasına yazdır,” demesine bakmaz, onu yazması için
sıkıştırır dururdu da bunun üzerine aynı âyet-i kerimenin “Yazana da şahidlik edene de asla zarar verilmesin.”
kısmı nazil oldu.[1126]
284. Allah’ındır göklerdekiler de yerdekiler de. Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizîeseniz de Allah onlarla sizi
hesaba çeker. Sonra da kimi dilerse bağışlar, kimi de dilerse azâb eder. Allah her şeye Kadir’dir.
285. Peygamber de, mü’minler de O’na indirilene inandı. Hepsi de Allah’a, meleklerine, kitablarına ve
peygamberlerine iman ettiler. “O’nun peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız. İşittik ve itaat ettik, affını
dileriz, ey Rabbımız dönüş ve varış sanadır.” dediler.
286. Allah bir nefse (kişiye) ancak gücünün yeteceğini yükler. O nefsin kazandığı lehine, kazanıp yüklendiği de
aleyhinedir. Ey Rabbımız, unuttuk veya yanıldıysak bizi bundan muâhaze etme. Ey Rabbımız, bizden öncekilere
yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbımız, bize gücümüzün yetmiyeceğini taşıtma, affet bizi, bağışla
bizi, rahmet eyle bize, Sen Mevlâ’mızsın. Kâfirler güruhuna karşı yardım et bizlere.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İmam Ebû Mansur Abdulkahir b. Tahir, Muhammed b. Abdillah b. Asi b. Ziyâd’dan, o Muhammed b. İbrahim
el-Bûşencî’den, o Umeyye b. Bestam’dan, o Yezid b. Züray’dan, o Ravh b. Kasım’dan, o A’la’dan, o babasından, o
da Ebû Hureyre’den şöyle dediğini bize haber verdi;
“Allah Teala Peygamberi’ne: “Siz içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker.” âyetini
indirince, bu Rasulullah (s.a.v.)’ın ashabına pek ağır geldi. Sonra Rasulullah (s.a.v.)’a gelip dediler ki:
“Biz, namaz, oruç, cihad ve zekât gibi gücümüzün yettiği amellerle sorumlu kılındık şimdi Allah sana şu âyeti
indirdi. Halbuki biz buna güç yetiremeyiz.” Rasulullah (s.a.v.) da buyurdu ki:
“Siz, sizden önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanlar’ın: “İşittik fakat asi olduk” dedikleri gibi mi
demek istiyorsunuz? Siz: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz senin bağışlamanı diliyoruz, dönüş de ancak sana’dır.”
deyiniz. Topluluk bu âyeti okuyup dilleri ona alışınca Allah Teala “Anene’r-Rasulü”[1127] âyetinin tamamını
indirdi. “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden öte yükyüklemez”[1128] âyetini de indirerek, “Siz içinizdekileri
açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker.” âyetinin hükmünü kaldırdı.”[1129]
Müslim bu hadisi Umeyye b. Bestam yoluyla rivayet etmiştir. [1130]
2- Ebu Kureyb kanalıyla Ebu Hureyre’den rivayete göre o şöyle anlatıyor:
“Allah’ındır göklerdekiler de yerdekiler de. Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba
çeker.” âyet-i kerimesi nazil olunca bu müslümanlara ağır geldi (zor geldi) de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip diz
çökerek:
“Ey Allah’ın elçisi, biz şimdiye kadar gücümüzün yettiği amellerle; namaz, oruç, cihad, sadaka ile mükellef
kılınmıştık. Şimdi ise sana şu âyet nazil oldu ki bizim buna gücümüz yetmez. Biz içimizden geçirdiklerimiz
sebebiyle de cezalandırılacaksak mahvolduk.” dediler. Hz. Peygamber:
“Siz de sizden önceki yahudi ve hristiyanların: “İşittik, isyan ettik.” dedikleri gibi mi demek istiyorsunuz? Siz
onların yaptıklarının aksine: “İşittik, itaat ettik. Bizi bağışla Rabbımız, varış Sana’dır.” deyin.” buyurdu. Onlar:
“İşittik, itaat ettik, bağışla bizi Rabbımız, varış Sana’dır.” dediler ve dilleri de böyle söylemeye alıştı. Bunun hemen
peşinden Allah Tealâ
“O peygamber de kendisine Rabbından indirilene iman etti, mü’minler de… Allah bir nefse ancak gücünün
yeteceğini yükler. Kazandığı kendi lehine, kazandığı şer de kendi aleyhinedir. Ey Rabbımız unuttuk, yahut
yanıldıysak bizi tutup muâhaze etme.”ye kadar olan âyetleri indirdi.
Ebu Hureyre der ki: Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) buyurdu ki:
“Allah Tealâ: “Evet.” buyurdu.”
“Ey Rabbımız, bizden evvelkilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme.” kısmı nazil olunca Hz.
Peygamber, Allah Tealâ’nin yine “Evet.” buyurduğunu haber verdi.
“Ey Rabbımız, güç yetiremiyeceğimizi bize taşıtma, Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle. Sen Mevlâmızsın
bizim. Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım eyle.” kısmı nazil olunca Hz. Peygamber (s.a.v.) yine Allah Tealâ’nin
“Evet.” buyurduğunu haber vermiştir.[1131]
3- Muhammed b. İbrahim b. Muhammed b. Yahya, babasından, o Muhammed b. İshak es-Sakafî’den, o Abdullah b.
Ömer ve Yusuf b. Musa’dan, onlar Veki’den, o Süfyan’dan, o Adem b. Süleyman’dan, o Said b. Cübeyr’den, o da
İbn Abbas’tan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Siz içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker.” âyeti nazil olunca, o âyet-i
kerimeden dolayı hiç eşi görülmemiş bir korku mü’minlerin kalplerine dolmuştu. Nebî (s.a.v.): “Ya Rabbi, işittik
itaat ettik ve teslim olduk deyin” buyurdu. Allah Teala da bunun üzerine onların kalplerine imanı yerleştirdi de:
“işittik ve boyun eğdik” dediler. Nihayet Allah Teala “Ev ehta’na”ya kadar “Lâ yukellifullahu” âyetini inzal etti. Bu
sûrenin sonuna kadar bu duaların her birinde kulların yaptığı dualara karşılık Allah Teala da: “Ben de yaptım
(kabul ettim) gitti.” buyurur.”[1132]
Bu hadisi Müslim, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe, Veki yoluyla rivayet etmiştir. [1133]
4- İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir:
“Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba çeker.” âyeti nazil olunca ashabın kalbine
o zamana kadar hissetmedikleri bir duygu ve korku girdi de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip bu âyetin ağırlığından
bahsettiler. Hz. Peygamber (s.a.v.):
“İşittik, itaat ettik, teslim olduk.” deyin” buyurdu. Allah Tealâ da onların kalblerine iman bıraktı ve
“O peygamber de kendisine Rabbından indirilene iman etti, mü’minler de…” âyetini indirdi.[1134]
Ravi Ebu Kureyb der ki: “Ey Rabbımız unuttuk, yahut yanıldıysak bizi tutup muâhaze etme.” yi okudu ve dedi ki:
(Allah Tealâ): “Öylece yaptım.” buyurdu. Hz. Peygamber:
“Ey Rabbımız, bizden evvelkilere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme.” kısmını okuyup Allah Tealâ’nın
yine “Öylece yaptım.” buyurduğunu,
“Ey Rabbımız, güç yetiremiyeceğimizi bize taşıtma” kısmını okuyup Allah Tealâ’nın “Öyle yaptım.” buyurduğunu,
“Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle. Sen Mevlâmızsın bizim. Kâfirler güruhuna karşı da bize yardım eyle.”
kısmını okuyup Allah Tealâ’nın: “Öyle yaptım.” buyurduğunu haber verdi.”[1135]
5- Saîd ibn Cubeyr’den gelen rivayetin sonunda “Bu ümmete Bakara suresinin son âyetleri verilmiştir ki onlardan
önceki ümmetlere verilmemişti.” fazlalığı vardır.[1136]
6- Rivayetlerden öyle anlaşılıyor ki ashabın bazılarının “Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah
onlarla sizi hesaba çeker.” âyeti ile “Allah bir nefse ancak gücünün yeteceğini yükler.” âyeti arasındaki ilişkiden
haberi yoktu.
7- Taberî’nin Ebu’r-Radâd el-Mısrî Abdullah ibn Abdusselâm kanalıyla Saîd ibn Mercâne’den rivayet ettiği şu
haber bunu gösteriyor: İbn Mercâne şöyle anlatıyor:
“Bir gün İbn Ömer’e gelmiştim.
“Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba çeker. O, dilediğini bağışlar, dilediğine de
azab eder” âyetini okudu ve
“Eğer bizi bu âyetle muâhaze edecek olursa mahvolduk!” dedi ve ağladı, o kadar ki gözlerinden yaşlar aktı.”
İbn Mercâne anlatmaya şöyle devam eder:
“Sonra İbn Abbâs’ın yanına geldim ve:
“Ey Ebu’l-Abbâs, İbn Ömer’e vardım “Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba
çeker.” âyetini okudu ve
“Eğer bizi bu âyetle muâhaze edecek olursa mahvolduk!” dedi ve ağladı, o kadar ki gözlerinden yaşlar aktı.” dedim,
İbn Abbâs:
“Allah Ebu Abdurrahmân (İbn Ömer)’i bağışlasın! Rasûlullâh (s.a.v.)’m ashabı da aynen İbn Ömer’in korktuğu gibi
bu âyetten korkmuşlardı da Allah Tealâ “Allah bir nefse ancak gücünün yeteceğini yükler.” âyetini indirdi.
Vesveseyi neshedip sadece kavil ve fiili bıraktı” dedi.[1137]
8- Mücahid de Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas’ın arasında geçen olayda Said b. Mürcane’nin değil de
kendisinin bulunduğunu rivayet etmiştir. [1138]
9- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette o şöyle demiş:
“Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba çeker.” âyeti nazil olunca Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in ashabı feryad ettiler ve:
“Ey Allah’ın elçisi, elimizle, ayağımızla, dilimizle yaptıklarımızdan tevbe edelim. Fakat vesveseden nasıl tevbe
edeceğiz, ondan nasıl sakınacağız? Bu mümkün değil” dediler de Cibril Rasûlullah (s.a.v.)’a “Allah bir nefse ancak
gücünün yeteceğini yükler.” âyetini indirdi.” [1139]
10- Tefsirciler dediler ki: “Yukarıdaki âyet nazil olunca Ebû Bekr, Ömer, Abdurrahman b. Avf, Muaz b. Cebel ve
Ensar’dan bir grup cemaat Hz. Peygamber’e gelip önünde dizüstü çöküp dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, Allah’a yemin olsun ki bize bu âyetten daha çetin bir âyet inmedi. Zira bizim herhangi birimiz
bazen içinden öyle birşey kuruyor ki, bütün dünya onun olması karşılığında dahi olsa, o şeyin kalbine yerleşmesini
istemez. Demek biz içimizden geçen, elimizde olmayan şeylerle muaheze olunuyoruz. Vallahi helak olduk. Nebî
(s.a.v.) de:
“Aynen böyle indirildi” buyurdu, Onlar da:
“Mahvolduk, güç yetiremeyeceğimiz bir işle sorumlu tutulduk” dediler. Hz. Peygamber de buyurdu ki:
“Korkuyorum ki siz, İsrail oğulları’nın, Musa (a.s.)’ya dedikleri gibi: “İşittik, fakat asi olduk” dersiniz. Siz: “İşittik
itaat ettik” deyin.” Onlar böylece bu hal içerisinde bir yıl beklediler. Nihayet Allah Teala:
“Allah herkese ancak güç yetireceği yükü yükler” âyeti ile genişlik ve rahatlık indirdi. Böylece bu âyet, önceki âyeti
neshetti. Peygamber (s.a.v.) de buyurdu ki:
“Muhakkak Allah, ümmetimin içlerinden geçenleri -onlar o şeyi konuşup yapmadıkça- bağışlamıştır.” [1140]
11- İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Bu âyet-i kerime nazil olunca, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Abdurrahman İbn Avf, Muâz (r.a.) ve bazı insanlar Hz.
Peygamber (s.a.v.)’e gelerek,
“Ya Rasûlallah! Biz, güç yetiremiyeceğimiz amellerle mükellef tutulduk. Çünkü, hiç şüphe yok ki içimizden birisi,
kalbinde yer almasını istemediği şeyleri hatırından geçirebilir. Üstelik o kimse dünyadadır…” derler. Bunun üzerine
Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Belki de sizler İsrâiloğullarının, “işittik ama isyan ettik” [1141] dedikleri gibi demek istiyorsunuz. Sizler, “İşittik ve
itaat ettik” [1142] deyiniz.” der. Bu cevap, onlara ağır geldi. Onlar, bu konuda bir yıl bekledi. İşte bunun üzerine
Allahu Teâlâ: “Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez” [1143] âyetini indirmiştir. Böylece
de, bu âyet nesholunmuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.);
“Allahu Teâlâ, yapmadıkları veya onu söylemedikleri müddetçe ümmetimin, nefislerine söylemiş oldukları şeyi
bağışlamıştır” buyurmuştur.”[1144]
12- “Siz, içinizdekileri açıklasanız da gizleseniz de Allah onlarla sizi hesaba çeker.” âyetinin bir yıl kadar
yürürlükte kaldıktan sonra “Allah bir nefse ancak gücünün yeteceğini yükler.” âyetinin indiği ve ashabın bu
sıkıntısının giderildiği, yani nesholunduğu; kâfirlere içlerinden dostluk besleyen mü’minler hakkında indiği (siz
kâfirlere karşı sevginizi ve dostluğunuzu açıktan yapsanız da gizleseniz de Allah bunu bilir ve sizi bundan dolayı
cezalandırır anlamına) ve neshedilmediği görüşleri de vardır.[1145]
13- Katade diyor ki
“Bize anlatıldığına göre, bu âyet-i kerime nazil olunca Rasulullah “Peygambere, rabbi tarafından kendisine
indirilene iman etmek yaraşır.” demiştir.”[1146]
14- Hakim b. Cabir diyor ki:
“Bu âyet-i kerime Rasulullah’a indirilince Cebrail dedi ki:
“Aziz ve Celil olan Allah, seni de ümmetini de güzel bir şekilde övdü. Sen rabbinden dile dileğin sana verilir.”
Rtsulullah da rabbinden bundan sonra gelen âyetin ifade ettiği mânâyı diledi.” [1147]
15- Bu arada yine İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre de âyet şâhidlik hakkındadır ve buna göre âyet neshedilmiş
de değildir. Yani “Ey inananlar siz herhangi bir hadiseye şahid olur, o hadiseye karışanlar sizin şâhidliğinize
muhtaç olurlar da “Biz şâhid olduk ama hâkim önünde şâhidlik etmeyiz.” derseniz, ya da “Biz bir şey görmedik,
bilmiyoruz.” derseniz Allah bununla sizi hesaba çeker.” demektir.[1148]
16- Bir kısım müfessirler ise bu âyet-i kerimenin, şahitler hakkında nazil olmadığını, bu âyetin, Allah tealanın,
kullarının hem fiilen yaptıkları amellerden hem de yapmayı doşünüp te fiilen yapmamış oldukları amellerden
hesaba çekeceğini bildirmek için nazil olduğunu söylemişlerdir.[1149]


.
[1057] Mürsel hadistir; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 71; Kurtubî, 3/337.
[1058] Mürsel hadistir; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 71; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 3/76.
[1059] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 71.
[1060] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 3/76.
[1061] Kelbî yalancılıkla itham olunmuştur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 71.
[1062] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/126.
[1063] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/63.
[1064] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/63.
[1065] İbn Kesîr, Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/478-479.
[1066]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 3/218-219.
[1067]
Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 85.
[1068] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/63; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 3/76.
[1069] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/118.
[1070] Mümtehine: 60/8.
[1071] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 3/76.
[1072] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1073] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1074] Taberânî, Îbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/126.
Suyuti dedi ki: Yezîd ve babaları, meçhuldür.
[1075] Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/68.
[1076] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1077] İsnadı zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 72.
[1078] Senedi hasendir.
[1079] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 72.
[1080] Senedi zayıftır. İbn Ebi Şeybe; Musannef: 12/482, Ahmed; Müsned: 6/458; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 72.
[1081] Senedinde kopukluk var. Mekhûl, Cabir’den işitmemiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 72.
[1082] Senedi zayıftır. Suyuti; ed-Dürr; 1/363. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 72.
[1083] Abdürrezzak, İbnu Cerîr, İbnu Ebî Hatim ve Taberânî, zayıf senetle; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/127.
[1084] Senedi zayıftır. Suyuti; ed-Dürr; 1/363. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 73.
[1085] Senedi zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 73.
[1086] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1087] Kelbî zayıftır. Suyuti,; Lübab: s. 51. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 73.
[1088] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 3/225.
[1089] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/330.
[1090] Kufelilere göre 200 kg.lık bir ölçü birimi.
[1091] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1092] İbn Münzir; Hatim ve Taberânî, zayıf senetle; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/127.
[1093] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1094] Alûsî, Rûhu’l-Maânî, 2/48.
[1095] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/119.
[1096]
Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 80.
[1097] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1098]
Bakara: 2/279.
Senedi zayıftır. Suyuti; Lübab: s. 51; Ebu Ya’lâ, Müsned; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 73-74; Ebu Hayyan, elBahru’l-Muhît 2/337.
[1099] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 3/71.
[1100] İbn Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/128.
[1101] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1102] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ânil-Azîm, 1/489-490; Abdufettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl, s. 43.
[1103] ei-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmil-Kur’ân, 3/234-235
[1104] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/120.
[1105] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 74; Abdulfettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl, s.42; Fahreddin erRâzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1106] Suyuti; ed-Dürr: 1/366. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 74; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1107]
Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 81.
[1108] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1109] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1110] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 3/71.
[1111] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/76.
[1112]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 3/239; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1113] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/75.
[1114] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/75.
[1115] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/76.
[1116] Yalnız Buhârî, İbn Abbâs’ın “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e son nazil olan âyet faiz âyetidir.” sözünü Tefsîru’l-Kur’ân kitabının “Öyle bir günden sakının ki o gün
Allah’a döndürüleceksiniz.” âyetine ait olan 53. bâb’da vermektedir.
[1117] Mâide: 5/3.
[1118] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1119] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/76.
[1120] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Alûsî, Rûhu’l-Maânî, 3/55.
[1121] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/121.
[1122] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/495.
[1123] Parayı peşin yatırıp malı sonra almak suretinde yapılan bir alışveriş muamelesi.
[1124] Müslim, Müsâkât, 128 (3/1227).
[1125] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1126]
Alûsî, Rûhu’l-Maânî.
[1127] Bakara: 2/285.
[1128] Bakara: 2/286.
[1129]
Sahih hadistir. Müslim; Eyman: 125/199 s. 115, Ahmed; Müsned: 2/412, Ebu Avane; Müsned: 1/76, Suyuti; Lübab: s. 52.
[1130] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 75..
[1131] Müslim, İman, 199; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2/412; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/96.
[1132]
Sahih hadistir. Müslim; Eyman: 126/200 s. 116, Tirmizi; Tefsir: 2992, Nesai; Tefsir: 79, Ahmed-Müsned: 1/233, Hakim; Müstedrek: 2/286.
[1133] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 75.
[1134] Ahmed ibn Hanbel, Musned, 1/233.
[1135] Müslim, İman, 200; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/40, hadis no: 2992; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/95.
[1136] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/96.
[1137] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/95.
[1138] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/95.
[1139] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/102.
[1140] Sahih hadistir. Müslim; Eyman: 126/200 s. 116, Tirmizi; Tefsir: 2992, Nesai; Tefsir: 79, Ahmed; Müsned: 1/233, Hakim; Müstedrek: 2/286; İmam Ebu’lHasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 75-76.
[1141] Nisa: 4/46.
[1142] Bakara: 2/285.
[1143] Bakara: 2/266.
[1144] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[1145]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmn-Kur*ân, 3/281, 283.
[1146] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/102.
[1147] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/102.
[1148] Alûsî, Rûhu’l-Maânî, 3/65.
[1149] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/95.