Hakkında

Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

Nuzül

Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.

Konusu

Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.

Fazileti

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).

Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).

Meal

1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.

Kırık Meal
    • 1
    • الٓمٓۚ
    • Elif lam mim
    2
    • ذٰلِكَ
    • işte o
    • الْكِتَابُ
    • Kitap
    • لَا رَيْبَۚۛ
    • hiç şüphe yoktur
    • ف۪يهِۚۛ
    • kendisinde
    • هُدًى
    • yol göstericidir
    • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
    • müttakiler için
    3
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يُؤْمِنُونَ
    • inanıp
    • بِالْغَيْبِ
    • gaybde(gizlide)
    • وَيُق۪يمُونَ
    • kılarlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazlarını
    • وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
    • ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
    • يُنْفِقُونَۙ
    • (Allah rızası için) harcarlar
    4
    • وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
    • iman ederler
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْكَ
    • Sana
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene (inanırlar)
    • مِنْ قَبْلِكَۚ
    • senden önce
    • وَبِالْاٰخِرَةِ
    • ahirete de
    • هُمْ يُوقِنُونَۜ
    • kesinlikle
    5
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • عَلٰى
    • üzeredirler
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
    • ve işte onlardır
    • الْمُفْلِحُونَ
    • umduklarına erenler
    6
    • اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere gelince
    • سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
    • onlar için birdir
    • ءَاَنْذَرْتَهُمْ
    • onları uyarsan da
    • اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
    • uyarmasan da
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    7
    • خَتَمَ
    • mühürlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى قُلُوبِهِمْ
    • onların kalblerini
    • وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
    • ve kulaklarını
    • وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
    • gözlerine de
    • غِشَاوَةٌۘ
    • perde inmiştir
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • عَظ۪يمٌ۟
    • büyük
    8
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan öyleleri de
    • مَنْ يَقُولُ
    • derler
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَبِالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
    • inanmadıkları halde
    9
    • يُخَادِعُونَ
    • aldatmağa çalışırlar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
    • ve mü`minleri
    • وَمَا يَخْدَعُونَ
    • aldatamazlar
    • اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerinden başkasını
    • وَمَا يَشْعُرُونَۜ
    • farkında değiller
    10
    • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
    • onların kablerinde
    • مَرَضٌۙ
    • hastalık vardır
    • فَزَادَهُمُ
    • artırmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مَرَضاًۚ
    • hastalıklarını
    • وَلَهُمْ
    • onlara vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌۙ
    • acı
    • بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
    • yalan söylemelerinden ötürü
    11
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • denildiği zaman
    • لَهُمْ
    • onlara
    • لَا تُفْسِدُوا
    • bozgunculuk yapmayın
    • فِي الْاَرْضِۙ
    • yeryüzünde
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّمَا
    • sadece
    • نَحْنُ
    • biz
    • مُصْلِحُونَ
    • düzelticileriz
    12
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • muhakkak
    • هُمُ
    • onlar
    • الْمُفْسِدُونَ
    • bozgunculardır
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَشْعُرُونَ
    • anlamazlar
    13
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • iman edin
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اٰمَنَ
    • inandıkları
    • النَّاسُ
    • insanların
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اَنُؤْمِنُ
    • inanır mıyız?
    • اٰمَنَ
    • inandığı
    • السُّفَـهَٓاءُۜ
    • beyinsizlerin
    • اَلَٓا
    • iyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • doğrusu onlar
    • هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
    • asıl beyinsizler kendileridir
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    14
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inanmış olanlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • وَاِذَا
    • ve zaman
    • خَلَوْا
    • yalnız kaldıkları
    • اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
    • şeytanlarıyla
    • اِنَّا
    • biz
    • مَعَكُمْۙ
    • sizinle beraberiz
    • اِنَّمَا نَحْنُ
    • biz sadece
    • مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
    • (onlarla) alay ediyoruz
    15
    • اَللّٰهُ
    • Allah da
    • يَسْتَهْزِئُ
    • alay eder
    • بِهِمْ
    • kendileriyle
    • وَيَمُدُّهُمْ
    • ve onları bırakır
    • ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
    • taşkınları içinde
    • يَعْمَهُونَ
    • bocalayıp dururlar
    16
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın aldılar
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklığı
    • بِالْهُدٰىۖ
    • hidayet karşılığında
    • فَمَا رَبِحَتْ
    • kar etmedi
    • تِجَارَتُهُمْ
    • ticaretleri
    • وَمَا كَانُوا
    • olmadılar
    • مُهْتَد۪ينَ
    • doğru yolu bulanlardan
    17
    • مَثَلُهُمْ
    • Onların durumu
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • الَّذِي اسْتَوْقَدَ
    • yakan kişinin
    • نَاراًۚ
    • ateş
    • فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
    • aydınlatır aydınlatmaz
    • مَا حَوْلَهُ
    • çevresini
    • ذَهَبَ
    • giderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِنُورِهِمْ
    • onların nurunu
    • وَتَرَكَهُمْ
    • ve onları bıraktı
    • ف۪ي ظُلُمَاتٍ
    • karanlıklar içinde
    • لَا يُبْصِرُونَ
    • görmezler
    18
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onlar
    • لَا يَرْجِعُونَۙ
    • dönmezler
    19
    • اَوْ
    • ya da (onlar)
    • كَصَيِّبٍ
    • boşanan yağmur gibi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • ظُلُمَاتٌ
    • karanlıklar
    • وَرَعْدٌ
    • ve gök gürlemesi
    • وَبَرْقٌۚ
    • ve şimşek (ler)
    • يَجْعَلُونَ
    • tıkarlar
    • اَصَابِعَهُمْ
    • parmaklarını
    • ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
    • kulaklarına
    • مِنَ الصَّوَاعِقِ
    • yıldırım seslerinden
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۜ
    • ölüm
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُح۪يطٌ
    • tamamen kuşatmıştır
    • بِالْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıları
    20
    • يَكَادُ
    • neredeyse
    • الْبَرْقُ
    • şimşek
    • يَخْطَفُ
    • kapıverecek
    • اَبْصَارَهُمْۜ
    • gözlerini
    • كُلَّمَٓا
    • zaman
    • اَضَٓاءَ
    • aydınlattığı
    • لَهُمْ
    • onları
    • مَشَوْا
    • yürürler
    • ف۪يهِۙ
    • o(nun ışığı)nda
    • وَاِذَٓا اَظْلَمَ
    • karanlık çökünce
    • عَلَيْهِمْ
    • üzerlerine
    • قَامُواۜ
    • dikilip kalırlar
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَذَهَبَ
    • elbette götürürdü
    • بِسَمْعِهِمْ
    • işitmelerini
    • وَاَبْصَارِهِمْۜ
    • ve görmelerini
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ۟
    • gücü yeter
    21
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • ey insanlar
    • اعْبُدُوا
    • kulluk edin
    • رَبَّكُمُ
    • Rabbinize
    • الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
    • sizi yaratan
    • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • ve sizden öncekileri
    • لَعَلَّكُمْ
    • ki
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunasınız
    22
    • اَلَّذ۪ي
    • O (Rabb) ki
    • جَعَلَ
    • kıldı
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • فِرَاشاً
    • döşek
    • وَالسَّمَٓاءَ
    • ve göğü
    • بِنَٓاءًۖ
    • bina
    • وَاَنْزَلَ
    • ve indirdi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مَٓاءً
    • su
    • فَاَخْرَجَ
    • çıkardı
    • بِه۪
    • onunla
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • çeşitli ürünler
    • رِزْقاً
    • rızık olarak
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • فَلَا تَجْعَلُوا
    • Öyleyse koşmayın
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَعْلَمُونَ
    • bile bile
    23
    • وَاِنْ
    • Eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • ف۪ي
    • içinde
    • رَيْبٍ
    • şüphe
    • مِمَّا نَزَّلْنَا
    • indirdiğimizden
    • عَلٰى عَبْدِنَا
    • kulumuz (Muhammed)e
    • فَأْتُوا
    • haydi getirin
    • بِسُورَةٍ
    • bir sure
    • مِنْ مِثْلِه۪ۖ
    • onun gibi
    • وَادْعُوا
    • çağırın
    • شُهَدَٓاءَكُمْ
    • şahitlerinizi
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • اِنْ
    • eğer
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    24
    • فَاِنْ
    • yok eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • yapmadınızsa
    • وَلَنْ تَفْعَلُوا
    • ki asla yapamayacaksınız
    • فَاتَّقُوا
    • o halde sakının
    • النَّارَ
    • ateşten
    • الَّت۪ي
    • ki
    • وَقُودُهَا
    • yakıtı
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • وَالْحِجَارَةُۚ
    • ve taşlardır
    • اُعِدَّتْ
    • hazırlanmış
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılar için
    25
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseleri
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • وَعَمِلُوا
    • ve işleyen
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih işler
    • اَنَّ
    • muhakkak
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • جَنَّاتٍ
    • cennetler
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altlarından
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • كُلَّمَا
    • her
    • رُزِقُوا
    • rızıklandırıldıklarında
    • مِنْهَا
    • onlardaki
    • مِنْ ثَمَرَةٍ
    • meyveden
    • رِزْقاًۙ
    • rızk olarak
    • قَالُوا
    • derler
    • هٰذَا
    • Bu
    • الَّذ۪ي رُزِقْنَا
    • rızıklandığımız şeydir
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • وَاُتُوا
    • verilmiştir
    • بِه۪
    • onlara
    • مُتَشَابِهاًۜ
    • ona benzer
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • ف۪يهَٓا
    • orada
    • اَزْوَاجٌ
    • eşler
    • مُطَهَّرَةٌ
    • tertemiz
    • وَهُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    26
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
    • çekinmez
    • اَنْ يَضْرِبَ
    • vermekten
    • مَثَلاً
    • misal
    • مَا بَعُوضَةً
    • bir sivrisineği
    • فَمَا
    • hatta olanı
    • فَوْقَهَاۜ
    • onun da üstünde
    • فَاَمَّا
    • gerçekten
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • فَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • kesinlikle o
    • الْحَقُّ
    • haktır (gerçektir)
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • Rablerinden
    • وَاَمَّا
    • ise
    • الَّذ۪ينَ
    • edenler
    • كَفَرُوا
    • inkar
    • فَيَقُولُونَ
    • derler
    • مَاذَٓا
    • neyi
    • اَرَادَ
    • istedi (kasdetti)
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِهٰذَا
    • bu
    • مَثَلاًۢ
    • misalle
    • يُضِلُّ
    • saptırır
    • بِه۪
    • onunla
    • كَث۪يراً
    • bir çoğunu
    • وَيَهْد۪ي
    • ve yine yola getirir
    • كَث۪يراًۜ
    • bir çoğunu
    • وَمَا يُضِلُّ
    • saptırmaz
    • بِه۪ٓ
    • onunla
    • اِلَّا
    • başkasını
    • الْفَاسِق۪ينَۙ
    • fasıklardan
    27
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يَنْقُضُونَ
    • bozarlar
    • عَهْدَ
    • verdikleri sözü
    • اللّٰهِ
    • Allah`a
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • م۪يثَاقِه۪ۖ
    • söz verip bağlandıktan
    • وَيَقْطَعُونَ
    • keserler
    • مَٓا
    • şeyi
    • اَمَرَ
    • emrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بِه۪ٓ
    • kendisiyle
    • اَنْ يُوصَلَ
    • birleştirmesini
    • وَيُفْسِدُونَ
    • ve bozgunculuk yaparlar
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yeryüzünde
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْخَاسِرُونَ
    • ziyana uğrayanlar
    28
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تَكْفُرُونَ
    • inkar edersiniz
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَكُنْتُمْ
    • siz idiniz
    • اَمْوَاتاً
    • ölüler
    • فَاَحْيَاكُمْۚ
    • O sizi diriltti
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُم۪يتُكُمْ
    • öldürecek
    • يُحْي۪يكُمْ
    • diriltecek
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    29
    • هُوَ
    • O
    • الَّذ۪ي
    • ki
    • خَلَقَ
    • yarattı
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مَا
    • ne
    • فِي
    • varsa
    • الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • جَم۪يعاً
    • hepsini
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اسْتَوٰٓى
    • yöneldi
    • اِلَى السَّمَٓاءِ
    • göğe
    • فَسَوّٰيهُنَّ
    • onları düzenledi
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَمٰوَاتٍۜ
    • gök (olarak)
    • وَهُوَ
    • ve O
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    30
    • وَاِذْ
    • bir zamanlar
    • قَالَ
    • dedi ki
    • رَبُّكَ
    • Rabbin
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلٌ
    • yaratacağım
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • خَل۪يفَةًۜ
    • bir halife
    • قَالُٓوا
    • dediler (melekler)
    • اَتَجْعَلُ
    • mi yaratacaksın?
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مَنْ
    • kimse
    • يُفْسِدُ
    • bozgunculuk yapan
    • وَيَسْفِكُ
    • döken
    • الدِّمَٓاءَۚ
    • kan
    • وَنَحْنُ
    • oysa biz
    • نُسَبِّحُ
    • tesbih ediyor
    • بِحَمْدِكَ
    • seni överek
    • وَنُقَدِّسُ
    • ve takdis ediyoruz
    • لَكَۜ
    • seni
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    31
    • وَعَلَّمَ
    • ve öğretti
    • اٰدَمَ
    • Adem`e
    • الْاَسْمَٓاءَ
    • isimleri
    • كُلَّهَا
    • bütün
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَرَضَهُمْ
    • onları sunup
    • عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • فَقَالَ
    • dedi
    • اَنْبِؤُ۫ن۪ي
    • bana söyleyin
    • بِاَسْمَٓاءِ
    • isimlerini
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • onların
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru kimseler
    32
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • سُبْحَانَكَ
    • Seni tesbih ederiz
    • لَا
    • yoktur
    • عِلْمَ لَنَٓا
    • bilgimiz
    • اِلَّا
    • başka
    • مَا عَلَّمْتَنَاۜ
    • senin bize öğrettiğinden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • sen
    • الْعَل۪يمُ
    • bilen
    • الْحَك۪يمُ
    • hakim olansın
    33
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اَنْبِئْهُمْ
    • bunlara haber ver
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
    • onların isimlerini
    • فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
    • bunlara haber verince
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
    • onların isimlerini
    • اَلَمْ اَقُلْ
    • dememiş miydim?
    • لَكُمْ
    • size
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • غَيْبَ
    • gayblarını
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاَعْلَمُ
    • ve bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • تُبْدُونَ
    • sizin açıkladıklarınız
    • وَمَا
    • ve şeyleri
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuz
    • تَكْتُمُونَ
    • gizlemekte
    34
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • Meleklere
    • اسْجُدُوا
    • secde edin
    • لِاٰدَمَ
    • Adem`e
    • فَسَجَدُٓوا
    • hemen secde ettiler
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اِبْل۪يسَۜ
    • İblis
    • اَبٰى
    • kaçındı
    • وَاسْتَكْبَرَ
    • kibirlendi
    • وَكَانَ
    • ve oldu
    • مِنَ الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılardan
    35
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اسْكُنْ
    • oturun
    • اَنْتَ
    • sen
    • وَزَوْجُكَ
    • ve eşin
    • الْجَنَّةَ
    • cennette
    • وَكُلَا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • ondan
    • رَغَداً
    • bol bol
    • حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
    • dilediğiniz yerde
    • وَلَا تَقْرَبَا
    • yaklaşmayın
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الشَّجَرَةَ
    • ağaca
    • فَتَكُونَا
    • olursunuz
    • مِنَ الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    36
    • فَاَزَلَّهُمَا
    • derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytan
    • عَنْهَا
    • oradan
    • فَاَخْرَجَهُمَا
    • çıkardı
    • مِمَّا كَانَا
    • bulundukları yerden
    • ف۪يهِۖ
    • içinde
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • بَعْضُكُمْ
    • kiminiz
    • لِبَعْضٍ
    • kiminize
    • عَدُوٌّۚ
    • düşman olarak
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُسْتَقَرٌّ
    • kalmak
    • وَمَتَاعٌ
    • ve nimet
    • اِلٰى ح۪ينٍ
    • bir süre
    37
    • فَتَلَقّٰٓى
    • derken aldı
    • اٰدَمُ
    • Adem
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • كَلِمَاتٍ
    • kelimeler
    • فَتَابَ عَلَيْهِۜ
    • bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
    • اِنَّهُ
    • Şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyendir
    38
    • قُلْنَا
    • dedik
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • جَم۪يعاًۚ
    • hepiniz
    • فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
    • yalnız size geldiği zaman
    • مِنّ۪ي
    • benden
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • فَمَنْ
    • kimler
    • تَبِعَ
    • uyarsa
    • هُدَايَ
    • benim hidayetime
    • فَلَا خَوْفٌ
    • artık bir korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    39
    • وَالَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • كَفَرُوا
    • inkar eden
    • وَكَذَّبُوا
    • ve yalanlayan
    • بِاٰيَاتِنَٓا
    • ayetlerimizi
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    40
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metleri
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَوْفُوا
    • tutun ki
    • بِعَهْد۪ٓي
    • bana verdiğiniz sözü
    • اُو۫فِ
    • ben de tutayım
    • بِعَهْدِكُمْ
    • size verdiğim sözü
    • وَاِيَّايَ
    • ve sadece benden
    • فَارْهَبُونِ
    • korkun
    41
    • وَاٰمِنُوا
    • ve inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلْتُ
    • indirdiğime
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا مَعَكُمْ
    • sizin yanınızda bulunanı
    • وَلَا تَكُونُٓوا
    • ve olmayın
    • اَوَّلَ
    • ilk
    • كَافِرٍ
    • inkar eden
    • بِه۪ۖ
    • onu
    • وَلَا تَشْتَرُوا
    • ve satmayın
    • بِاٰيَات۪ي
    • benim ayetlerimi
    • ثَمَناً
    • bedele
    • قَل۪يلاًۘ
    • az bir
    • وَاِيَّايَ
    • ve benden
    • فَاتَّقُونِ
    • sakının
    42
    • وَلَا تَلْبِسُوا
    • ve katıştırmayın
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • بِالْبَاطِلِ
    • batılla
    • وَتَكْتُمُوا
    • ve gizlemeyin
    • الْحَقَّ
    • hakkı
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bildiğiniz halde
    43
    • وَاَق۪يمُوا
    • ve kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • ve verin
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • وَارْكَعُوا
    • ve ruku edin
    • مَعَ
    • beraber
    • الرَّاكِع۪ينَ
    • rüku edenlerle
    44
    • اَتَأْمُرُونَ
    • emredip
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • بِالْبِرِّ
    • iyiliği
    • وَتَنْسَوْنَ
    • unutuyor musunuz?
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinizi
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • تَتْلُونَ
    • okuduğunuz halde
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
    45
    • وَاسْتَع۪ينُوا
    • yardım dileyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabırla
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • وَاِنَّهَا
    • şüphesiz bu
    • لَكَب۪يرَةٌ
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
    • saygı gösterenlerden
    46
    • اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarını
    • رَبِّهِمْ
    • Rablerine
    • وَاَنَّهُمْ
    • ve gerçekten onlar
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَ۟
    • döneceklerini
    47
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metimi
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
    • ve sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    48
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • يَوْماً
    • günden
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmeyeceği
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • kabul edilmeyeceği
    • مِنْهَا
    • kimseden
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat da
    • وَلَا يُؤْخَذُ
    • alınmayacağı
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye de
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • hiçbir yardım yapılmayacağı
    49
    • وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmıştık
    • مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesinden
    • يَسُومُونَكُمْ
    • onlar size reva görüyor
    • سُٓوءَ
    • en kötüsünü
    • الْعَذَابِ
    • azabın
    • يُذَبِّحُونَ
    • boğazlayıp
    • اَبْنَٓاءَكُمْ
    • oğullarınızı
    • وَيَسْتَحْيُونَ
    • sağ bırakıyorlardı
    • نِسَٓاءَكُمْۜ
    • kadınlarınızı
    • وَف۪ي
    • ve vardı
    • ذٰلِكُمْ
    • bunda sizin için
    • بَلَٓاءٌ
    • imtihan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    50
    • وَاِذْ
    • hani
    • فَرَقْنَا
    • yarmıştık
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْبَحْرَ
    • denizi
    • فَاَنْجَيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmış
    • وَاَغْرَقْـنَٓا
    • ve boğmuştuk
    • اٰلَ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesini
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • görüyordunuz
    51
    • وَاِذْ
    • hani
    • وٰعَدْنَا
    • sözleşmiştik
    • مُوسٰٓى
    • Musa ile
    • اَرْبَع۪ينَ
    • kırk
    • لَيْلَةً
    • gece için
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • siz (tanrı) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • onun ardından
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • ظَالِمُونَ
    • zalimlerdiniz
    52
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَفَوْنَا
    • affetmiştik
    • عَنْكُمْ
    • sizi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    53
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • اٰتَيْنَا
    • vermiştik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • وَالْفُرْقَانَ
    • ve furkan
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَهْتَدُونَ
    • hidayete erersiniz diye
    54
    • وَاِذْ
    • Hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmine
    • يَا قَوْمِ
    • ey kavmim
    • اِنَّكُمْ
    • şüphesiz sizler
    • ظَلَمْتُمْ
    • zulmettiniz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinize
    • بِاتِّخَاذِكُمُ
    • (tanrı) edinmekle
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • فَتُوبُٓوا
    • gelin tevbe edin de
    • اِلٰى بَارِئِكُمْ
    • yaratıcınıza
    • فَاقْتُلُٓوا
    • ve öldürün
    • اَنْفُسَكُمْۜ
    • nefislerinizi
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • عِنْدَ
    • katında
    • بَارِئِكُمْۜ
    • yaratıcınız
    • فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
    • sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • merhametlidir
    55
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • قُلْتُمْ
    • demiştiniz
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نُؤْمِنَ
    • inanmayız
    • لَكَ
    • sana
    • حَتّٰى
    • kadar
    • نَرَى
    • görünceye
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • جَهْرَةً
    • açıkça
    • فَاَخَذَتْكُمُ
    • derhal sizi yakalamıştı
    • الصَّاعِقَةُ
    • yıldırım gürültüsü
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • bunu görüyordunuz
    56
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثْنَاكُمْ
    • sizi tekrar diriltmiştik
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَوْتِكُمْ
    • ölümünüzün
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    57
    • وَظَلَّلْنَا
    • ve gölgelik çektik
    • عَلَيْكُمُ
    • üstünüze
    • الْغَمَامَ
    • bulutu
    • وَاَنْزَلْنَا
    • ve indirdik
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَنَّ
    • kudret helvası
    • وَالسَّلْوٰىۜ
    • ve bıldırcın
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • güzelliklerden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
    • rızık olarak verdiğimiz
    • وَمَا ظَلَمُونَا
    • onlar bize zulmetmiyorlardı
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • كَانُٓوا
    • idiler
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerine
    • يَظْلِمُونَ
    • zulmetmekte
    58
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik ki
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الْقَرْيَةَ
    • kente
    • فَكُلُوا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • حَيْثُ
    • yerde
    • شِئْتُمْ
    • dilediğiniz
    • رَغَداً
    • bol bol
    • وَادْخُلُوا
    • girin
    • الْبَابَ
    • kapıdan
    • سُجَّداً
    • secde ederek
    • وَقُولُوا
    • ve deyin
    • حِطَّةٌ
    • hitta (ya Rabbi bizi affet)
    • نَغْفِرْ
    • biz de bağışlayalım
    • لَكُمْ
    • sizin
    • خَطَايَاكُمْۜ
    • hatalarınızı
    • وَسَنَز۪يدُ
    • ve daha fazlasını vereceğiz
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • güzel davrananlara
    59
    • فَبَدَّلَ
    • derken değiştirdiler
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimler
    • قَوْلاً
    • bir sözle
    • غَيْرَ
    • başka
    • الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
    • kendilerine söylenenden
    • فَاَنْزَلْنَا
    • biz de indirdik
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zulmedenlerin
    • رِجْزاً
    • bir azab
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
    • yaptıkları kötülüklerden dolayı
    60
    • وَاِذِ
    • hani
    • اسْتَسْقٰى
    • su istemişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmi için
    • فَقُلْنَا
    • demiştik
    • اضْرِبْ
    • vur
    • بِعَصَاكَ
    • asanla
    • الْحَجَرَۜ
    • taşa
    • فَانْفَجَرَتْ
    • fışkırmıştı
    • مِنْهُ
    • ondan
    • اثْنَتَا عَشْرَةَ
    • on iki
    • عَيْناًۜ
    • göze (pınar)
    • قَدْ عَلِمَ
    • bilmişti
    • كُلُّ
    • bütün
    • اُنَاسٍ
    • insanlar
    • مَشْرَبَهُمْۜ
    • kendi içecekleri yeri
    • كُلُوا
    • yeyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • مِنْ رِزْقِ
    • rızkından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَلَا تَعْثَوْا
    • ve (başkalarına) saldırmayın
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُفْسِد۪ينَ
    • bozgunculuk yaparak
    61
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْتُمْ
    • siz demiştiniz ki
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نَصْبِرَ
    • biz dayanamayız
    • عَلٰى طَعَامٍ
    • yemeğe
    • وَاحِدٍ
    • bir
    • فَادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُخْرِجْ
    • çıkarsın
    • لَنَا
    • bize
    • مِمَّا
    • şeylerden
    • تُنْبِتُ
    • bitirdiği
    • الْاَرْضُ
    • yerin
    • مِنْ بَقْلِهَا
    • sebzesinden
    • وَقِثَّٓائِهَا
    • acurundan
    • وَفُومِهَا
    • sarımsağından
    • وَعَدَسِهَا
    • mercimeğinden
    • وَبَصَلِهَاۜ
    • soğanından
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اَتَسْتَبْدِلُونَ
    • değiştirmek mi istiyorsunuz?
    • الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
    • daha aşağı olanı
    • بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
    • iyi olanla
    • اِهْبِطُوا
    • inin
    • مِصْراً
    • bir şehre
    • فَاِنَّ لَكُمْ
    • sizin için var
    • مَا سَاَلْتُمْۜ
    • istediğiniz şeyler
    • وَضُرِبَتْ
    • vuruldu
    • عَلَيْهِمُ
    • üzerlerine
    • الذِّلَّةُ
    • alçaklık
    • وَالْمَسْكَنَةُ
    • ve yoksulluk (damgası)
    • وَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • bir gazaba
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah`tan
    • ذٰلِكَ
    • işte bu
    • بِاَنَّهُمْ كَانُوا
    • şüphesiz öyle oldu
    • يَكْفُرُونَ
    • (çünkü) inkar ediyorlar
    • بِاٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَيَقْتُلُونَ
    • ve öldürüyorlardı
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
    • haksız yere
    • بِمَا
    • sebebiyledir
    • عَصَوْا
    • isyan etmeleri
    • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
    • sınırı aştıkları
    62
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
    • ve yahudiler
    • وَالنَّصَارٰى
    • ve hıristiyanlar
    • وَالصَّابِـ۪ٔينَ
    • ve sabiiler
    • مَنْ اٰمَنَ
    • kim inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَعَمِلَ
    • ve yaparsa
    • صَالِحاً
    • iyi işler
    • فَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • mükafatları
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۖ
    • rablerinin
    • وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
    • onlara korku yoktur
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    63
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almış
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • dağı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimizi
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • مَا ف۪يهِ
    • içinde olanı
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    64
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • dönmüştünüz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَۚ
    • bunun
    • فَلَوْلَا
    • eğer olmasaydı
    • فَضْلُ
    • iyiliği
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَرَحْمَتُهُ
    • ve merhameti
    • لَكُنْتُمْ
    • elbette olurdunuz
    • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
    • ziyana uğrayanlardan
    65
    • وَلَقَدْ
    • elbette
    • عَلِمْتُمُ
    • bilmişsinizdir
    • الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
    • haddi aşanları
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • فِي السَّبْتِ
    • cumartesi günü
    • فَقُلْنَا
    • işte dedik
    • لَهُمْ
    • onlara
    • كُونُوا
    • olun
    • قِرَدَةً
    • maymunlar
    • خَاسِـ۪ٔينَۚ
    • aşağılık
    66
    • فَجَعَلْنَاهَا
    • ve bunu yaptık
    • نَكَالاً
    • ibretlik bir ceza
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
    • önündekilere
    • وَمَا خَلْفَهَا
    • ve ardından geleceklere
    • وَمَوْعِظَةً
    • ve bir öğüt
    • لِلْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler için
    67
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪ٓ
    • kavmine
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْمُرُكُمْ
    • size emrediyor
    • اَنْ تَذْبَحُوا
    • kesmenizi
    • بَقَرَةًۜ
    • bir inek
    • قَالُٓوا
    • dediler
    • اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
    • bizimle alay mı ediyorsun?
    • قَالَ
    • dedi
    • اَعُوذُ
    • sığınırım
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْ اَكُونَ
    • olmaktan
    • مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
    • cahillerden
    68
    • قَالُوا
    • dediler
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۜ
    • onun ne olduğunu
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا فَارِضٌ
    • yaşlı olmayan
    • وَلَا بِكْرٌۜ
    • ve körpe de olmayan
    • عَوَانٌ
    • orta yaşlı
    • بَيْنَ
    • arasında
    • ذٰلِكَۜ
    • bunun
    • فَافْعَلُوا
    • haydi yapın
    • مَا تُؤْمَرُونَ
    • size emredileni
    69
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا لَوْنُهَاۜ
    • onun rengi nedir
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
    • parlak sarı
    • لَوْنُهَا
    • renginde
    • تَسُرُّ
    • sevinç verir
    • النَّاظِر۪ينَ
    • bakanlara
    70
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۙ
    • onun nasıl bir şey olduğunu
    • اِنَّ
    • zira
    • الْبَقَرَ
    • o inek
    • تَشَابَهَ
    • benzer geldi
    • عَلَيْنَاۜ
    • bize
    • وَاِنَّٓا
    • ama mutlaka biz
    • اِنْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dilerse
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَمُهْتَدُونَ
    • hidayeti buluruz
    71
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • şöyle diyor
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا ذَلُولٌ
    • boyundurluk altına alınmamış
    • تُث۪يرُ
    • sürmek için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • وَلَا تَسْقِي
    • ve sulamaz
    • الْحَرْثَۚ
    • ekin
    • مُسَلَّمَةٌ
    • kusursuz
    • لَا شِيَةَ
    • hiçbir alacası yok
    • ف۪يهَاۜ
    • onda
    • قَالُوا
    • dediler
    • الْـٰٔنَ
    • işte şimdi
    • جِئْتَ
    • getirdin
    • بِالْحَقِّۜ
    • doğruyu
    • فَذَبَحُوهَا
    • ve boğazladılar onu
    • وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
    • az daha yapmayacaklardı
    72
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَتَلْتُمْ
    • siz öldürmüştünüz
    • نَفْساً
    • bir adam
    • فَادّٰرَءْتُمْ
    • birbirinizle atışmıştınız
    • ف۪يهَاۜ
    • onun hakkında
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُخْرِجٌ
    • ortaya çıkarıcıdır
    • مَا كُنْتُمْ
    • olduğunuz şeyi
    • تَكْتُمُونَۚ
    • gizlemiş
    73
    • فَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اضْرِبُوهُ
    • vurun ona (öldürülene)
    • بِبَعْضِهَاۜ
    • (ineğin) bir parçasıyla
    • كَذٰلِكَ
    • işte böylece
    • يُحْـيِ
    • diriltir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمَوْتٰى
    • ölüleri
    • وَيُر۪يكُمْ
    • ve size gösterir
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ
    • düşünürsünüz
    74
    • ثُمَّ
    • sonra yine
    • قَسَتْ
    • katılaştı
    • قُلُوبُكُمْ
    • kalbleriniz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • فَهِيَ
    • şimdi onlar
    • كَالْحِجَارَةِ
    • taş gibi
    • اَوْ
    • hatta
    • اَشَدُّ
    • daha da
    • قَسْوَةًۜ
    • katıdır
    • وَاِنَّ
    • çünkü
    • مِنَ الْحِجَارَةِ
    • öyle taş var ki
    • لَمَا يَتَفَجَّرُ
    • fışkırır
    • مِنْهُ
    • içinden
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • وَاِنَّ مِنْهَا
    • öylesi de var ki
    • لَمَا يَشَّقَّقُ
    • çatlayıverir de
    • فَيَخْرُجُ
    • çıkar
    • مِنْهُ
    • ondan
    • الْمَٓاءُۜ
    • su
    • لَمَا يَهْبِطُ
    • aşağı yuvarlanır
    • مِنْ خَشْيَةِ
    • korkusundan
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • وَمَا
    • ve değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    75
    • اَفَتَطْمَعُونَ
    • umuyor musunuz?
    • اَنْ يُؤْمِنُوا
    • inanacaklarını
    • لَكُمْ
    • size
    • وَقَدْ
    • oysa
    • كَانَ
    • vardı ki
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • bunlardan
    • يَسْمَعُونَ
    • işitirlerdi de
    • كَلَامَ
    • sözünü
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُحَرِّفُونَهُ
    • onu değiştirirlerdi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَا عَقَلُوهُ
    • düşünüp akıl erdirdikten
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    76
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • خَلَا
    • yalnız kaldıkları
    • بَعْضُهُمْ
    • bazısı
    • اِلٰى بَعْضٍ
    • bazısıyla
    • اَتُحَدِّثُونَهُمْ
    • onlara haber mi veriyorsunuz
    • بِمَا فَتَحَ
    • açtığı şeyleri
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • لِيُحَٓاجُّوكُمْ
    • sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
    • بِه۪
    • onu
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّكُمْۜ
    • Rabbiniz
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • Aklınızı kullanmıyor musunuz?
    77
    • اَوَلَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlar mı ki?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا يُسِرُّونَ
    • onların gizlediklerini
    • وَمَا يُعْلِنُونَ
    • ve açığa vurduklarını
    78
    • وَمِنْهُمْ
    • onların içinde vardır
    • اُمِّيُّونَ
    • ümmiler
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَمَانِيَّ
    • kuruntuları
    • وَاِنْ هُمْ
    • onlar
    • اِلَّا
    • sadece
    • يَظُنُّونَ
    • zannediyorlar
    79
    • فَوَيْلٌ
    • vay haline
    • لِلَّذ۪ينَ
    • o kimselerin ki
    • يَكْتُبُونَ
    • yazıp
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِاَيْد۪يهِمْ
    • elleriyle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يَقُولُونَ
    • derler
    • هٰذَا
    • bu
    • مِنْ عِنْدِ
    • katındandır
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لِيَشْتَرُوا
    • satmak için
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۜ
    • az bir
    • لَهُمْ
    • onların
    • مِمَّا
    • ötürü
    • كَتَبَتْ
    • yazdığından
    • اَيْد۪يهِمْ
    • ellerinin
    • وَوَيْلٌ
    • vay haline
    • يَكْسِبُونَ
    • kazandıklarından
    80
    • وَقَالُوا
    • Bir de dediler ki
    • لَنْ تَمَسَّنَا
    • bize dokunmayacaktır
    • النَّارُ
    • ateş
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَيَّاماً
    • gün
    • مَعْدُودَةًۜ
    • sayılı birkaç
    • قُلْ
    • De ki
    • اَتَّخَذْتُمْ
    • aldınız mı?
    • عِنْدَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • عَهْداً
    • bir söz (bu hususta)
    • فَلَنْ يُخْلِفَ
    • öyleyse dönmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَهْدَهُٓ
    • sözünden
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا
    • bir şey mi
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    81
    • بَلٰى
    • Evet
    • مَنْ
    • kim
    • كَسَبَ
    • kazanır
    • سَيِّئَةً
    • bir günah
    • وَاَحَاطَتْ
    • kuşatmış olursa
    • بِه۪
    • kendisini
    • خَط۪ٓيـَٔتُهُ
    • suçu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    82
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • İnanıp
    • وَعَمِلُوا
    • yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • yararlı işler
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar da
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • الْجَنَّةِۚ
    • cennet
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • sürekli kalacaklardır
    83
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • biz almıştık
    • م۪يثَاقَ
    • bir söz
    • بَن۪ٓي
    • oğullarından
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • لَا تَعْبُدُونَ
    • kulluk etmeyeceksiniz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَبِالْوَالِدَيْنِ
    • anaya-babaya
    • اِحْسَاناً
    • iyilik edeceksiniz
    • وَذِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullara
    • وَقُولُوا
    • söyleyin
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • حُسْناً
    • güzel söz
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • döndünüz
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azınız
    • مِنْكُمْ
    • siz
    • وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
    • hala yüz çevirip duruyorsunuz
    84
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizden kesin söz
    • لَا تَسْفِكُونَ
    • dökmeyeceksiniz
    • دِمَٓاءَكُمْ
    • birbirinizin kanını
    • وَلَا تُخْرِجُونَ
    • çıkarmayacaksınız
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • مِنْ دِيَارِكُمْ
    • yurtlarınızdan
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَقْرَرْتُمْ
    • kabul etmiştiniz
    • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
    • buna siz şahidsiniz
    85
    • ثُمَّ
    • Ama
    • اَنْتُمْ
    • siz
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • bunlar
    • تَقْتُلُونَ
    • öldürüyorsunuz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • وَتُخْرِجُونَ
    • çıkarıyorsunuz
    • فَر۪يقاً
    • bir grubu
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مِنْ دِيَارِهِمْۘ
    • yurtlarından
    • تَظَاهَرُونَ
    • birleşiyorsunuz
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara karşı
    • بِالْاِثْمِ
    • günah
    • وَالْعُدْوَانِۜ
    • ve düşmanlıkla
    • وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
    • size geldiklerinde
    • اُسَارٰى
    • esir olarak
    • تُفَادُوهُمْ
    • fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
    • وَهُوَ مُحَرَّمٌ
    • yasaklanmış iken
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِخْرَاجُهُمْۜ
    • onları çıkarmak
    • اَفَتُؤْمِنُونَ
    • yoksa siz inanıyor da
    • بِبَعْضِ
    • bir kısmına
    • الْكِتَابِ
    • Kitabın
    • وَتَكْفُرُونَ
    • inkar mı ediyorsunuz
    • بِبَعْضٍۚ
    • bir kısmını
    • فَمَا
    • nedir?
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • مَنْ
    • kimsenin
    • يَفْعَلُ
    • yapan
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • اِلَّا
    • başka
    • خِزْيٌ
    • rezil olmaktan
    • فِي الْحَيٰوةِ
    • hayatında
    • الدُّنْيَاۚ
    • dünya
    • وَيَوْمَ
    • gününde de
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • يُرَدُّونَ
    • onlar itilirler
    • اِلٰٓى اَشَدِّ
    • en şiddetlisine
    • الْعَذَابِۜ
    • azabın
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • bilmez
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    86
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın alan kimselerdir
    • الْحَيٰوةَ
    • hayatını
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • بِالْاٰخِرَةِۘ
    • ahireti verip
    • فَلَا يُخَفَّفُ
    • hiç hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
    • ve onlara hiç yardım edilmez
    87
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • اٰتَيْنَا
    • verdik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَقَفَّيْنَا
    • birbiri ardınca gönderdik
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • arkasından
    • بِالرُّسُلِ
    • peygamberler
    • وَاٰتَيْنَا
    • verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
    • اَفَكُلَّمَا
    • öyle mi?
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelse
    • رَسُولٌ
    • bir peygamber
    • بِمَا
    • şey ile
    • لَا تَهْوٰٓى
    • istemediği
    • اَنْفُسُكُمُ
    • canınızın
    • اسْتَكْبَرْتُمْۚ
    • büyüklük taslayarak
    • فَفَر۪يقاً
    • kimini
    • كَذَّبْتُمْۘ
    • yalanlayacak
    • وَفَر۪يقاً
    • kimini de
    • تَقْتُلُونَ
    • öldüreceksiniz
    88
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • قُلُوبُنَا
    • kalblerimiz
    • غُلْفٌۜ
    • perdelidir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَعَنَهُمُ
    • onları la`netlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُفْرِهِمْ
    • inkarlarından dolayı
    • فَقَل۪يلاً
    • artık çok az
    • مَا يُؤْمِنُونَ
    • inanırlar
    89
    • وَلَمَّا
    • Ne zaman ki
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldi
    • كِتَابٌ
    • bir Kitap (Kur`an)
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayıcı
    • لِمَا مَعَهُمْۙ
    • yanlarında bulunan (Tevrat)ı
    • وَكَانُوا
    • halde
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • يَسْتَفْتِحُونَ
    • yardım istedikleri
    • عَلَى
    • karşı
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
    • inkar edenlere
    • فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
    • kendilerine gelince
    • مَا عَرَفُوا
    • o bildikleri (Kur`an)
    • كَفَرُوا
    • inkar ettiler
    • بِه۪ۘ
    • onu
    • فَلَعْنَةُ
    • artık la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَى الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıların üzerine olsun!
    90
    • بِئْسَمَا
    • ne kötüdür
    • اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları şey
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerini
    • اَنْ يَكْفُرُوا
    • inkar etmek için
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeyi
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بَغْياً
    • çekemeyerek
    • اَنْ يُنَزِّلَ
    • (vahiy) indirmesini
    • مِنْ فَضْلِه۪
    • lutfundan
    • عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • مِنْ عِبَادِه۪ۚ
    • kullarından
    • فَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • gazab
    • عَلٰى
    • üstüne
    • غَضَبٍۜ
    • gazaba
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • İnkar edenler için
    • عَذَابٌ
    • bir azab vardır
    • مُه۪ينٌ
    • alçaltıcı
    91
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeye
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • نُؤْمِنُ
    • inanırız
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • عَلَيْنَا
    • bize
    • وَيَكْفُرُونَ
    • inkar ederler
    • بِمَا وَرَٓاءَهُ
    • ondan sonra geleni
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • الْحَقُّ
    • haktır
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْۜ
    • yanlarında bulunanı
    • قُلْ
    • de ki
    • فَلِمَ تَقْتُلُونَ
    • neden öldürüyordunuz?
    • اَنْبِيَٓاءَ
    • peygamberlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • اِنْ
    • gerçekten
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    92
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelmişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • بِالْبَيِّنَاتِ
    • apaçık delillerle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • (ilah) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • ardından
    • وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
    • zalimler olarak
    93
    • وَاِذْ
    • hani bir zaman
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • kesin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • ve kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • Tur(dağın)ı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا
    • şeyi
    • اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاسْمَعُواۜ
    • dinleyin (demiştik)
    • قَالُوا
    • dediler
    • سَمِعْنَا
    • dinledik
    • وَعَصَيْنَا
    • ve isyan ettik
    • وَاُشْرِبُوا
    • içirildi
    • ف۪ي قُلُوبِهِمُ
    • kalblerine
    • الْعِجْلَ
    • buzağı (sevgisi)
    • بِكُفْرِهِمْۜ
    • inkarlarıyla
    • قُلْ
    • de ki
    • بِئْسَمَا
    • ne kötü şey
    • يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
    • size emrediyor
    • ا۪يمَانُكُمْ
    • imanınız
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanan kimseler
    94
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنْ
    • eğer
    • كَانَتْ لَكُمُ
    • yalnız size ait ise
    • الدَّارُ
    • yurdu
    • الْاٰخِرَةُ
    • ahiret
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • خَالِصَةً
    • gerçekten
    • مِنْ دُونِ النَّاسِ
    • kimsenin değil de
    • فَتَمَنَّوُا
    • haydi temenni edin
    • الْمَوْتَ
    • ölümü
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • sözünüzde doğru
    95
    • وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
    • fakat ölümü istemezler
    • اَبَداً
    • asla
    • بِمَا قَدَّمَتْ
    • yapıp sunduğu işlerden dolayı
    • اَيْد۪يهِمْۜ
    • ellerinin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    96
    • وَلَتَجِدَنَّهُمْ
    • onları bulursun
    • اَحْرَصَ
    • en düşkünü
    • النَّاسِ
    • insanların
    • عَلٰى حَيٰوةٍۚ
    • hayata
    • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
    • ortak koşanlardan bile
    • يَوَدُّ
    • ister
    • اَحَدُهُمْ
    • her biri
    • لَوْ يُعَمَّرُ
    • yaşatılmasını
    • اَلْفَ
    • bin
    • سَنَةٍۚ
    • yıl
    • وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
    • onu uzaklaştıracak değildir
    • مِنَ الْعَذَابِ
    • azabdan
    • اَنْ يُعَمَّرَۜ
    • oysa yaşamak
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بَص۪يرٌ
    • görüyor
    • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
    • yaptıklarını
    97
    • قُلْ
    • de ki
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise (bilsin ki)
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِجِبْر۪يلَ
    • Cebrail`e
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • نَزَّلَهُ
    • onu indirmiştir
    • عَلٰى قَلْبِكَ
    • kalbine
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
    • kendinden öncekileri
    • وَهُدًى
    • ve hidayet
    • وَبُشْرٰى
    • ve müjdeci
    • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
    • inananlara
    98
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • ve meleklerine
    • وَرُسُلِه۪
    • ve resullerine
    • وَجِبْر۪يلَ
    • ve Cebrail`e
    • وَم۪يكَالَ
    • ve Mikail`e
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah da
    • عَدُوٌّ
    • düşmanıdır
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkar edenlerin
    99
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • اَنْزَلْـنَٓا
    • indirdik
    • اِلَيْكَ
    • sana
    • اٰيَاتٍ
    • ayetler
    • بَيِّنَاتٍۚ
    • apaçık
    • وَمَا يَكْفُرُ
    • inkar etmez
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَّا الْفَاسِقُونَ
    • fasıklardan başkası
    100
    • اَوَكُلَّمَا
    • ne zaman
    • عَاهَدُوا
    • anlaştılarsa
    • عَهْداً
    • ahitle
    • نَبَذَهُ
    • onu bozmadı mı?
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْۜ
    • onlardan
    • بَلْ
    • Zaten
    • اَكْثَرُهُمْ
    • çokları
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    101
    • وَلَمَّا
    • ne zaman
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldiyse
    • رَسُولٌ
    • bir elçi
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْ
    • yanlarındakini
    • نَبَذَ
    • attılar
    • فَر۪يقٌ
    • bir gurup
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlerden
    • الْكِتَابَۗ
    • kitap
    • كِتَابَ
    • kitabı
    • وَرَٓاءَ
    • arkasına
    • ظُهُورِهِمْ
    • sırtlarının
    • كَاَنَّهُمْ
    • sanki gibi
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlarmış
    102
    • وَاتَّـبَعُوا
    • uydular
    • مَا
    • şeye
    • تَتْلُوا
    • uydurduğu
    • الشَّيَاط۪ينُ
    • şeytanların
    • عَلٰى مُلْكِ
    • mülkü hakkında
    • سُلَيْمٰنَۚ
    • Süleyman`ın
    • وَمَا كَفَرَ
    • oysa küfre girmedi
    • سُلَيْمٰنُ
    • Süleyman
    • وَلٰكِنَّ
    • Fakat
    • الشَّيَاط۪ينَ
    • şeytanlar
    • كَفَرُوا
    • küfre girdiler
    • يُعَلِّمُونَ
    • öğreterek
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • السِّحْرَۗ
    • sihri
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirileni
    • عَلَى الْمَلَكَيْنِ
    • iki meleğe
    • بِبَابِلَ
    • Babil`de
    • هَارُوتَ
    • Harut
    • وَمَارُوتَۜ
    • ve Marut (isimli)
    • وَمَا يُعَلِّمَانِ
    • onlar öğretmezlerdi
    • مِنْ اَحَدٍ
    • hiç kimseye
    • حَتّٰى يَقُولَٓا
    • demedikçe
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • نَحْنُ
    • biz
    • فِتْنَةٌ
    • fitneyiz
    • فَلَا تَكْفُرْۜ
    • sakın küfre girmeyin
    • فَيَتَعَلَّمُونَ
    • fakat öğreniyorlardı
    • مِنْهُمَا
    • bunlardan
    • مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
    • ayıran şeyi
    • بَيْنَ
    • arasını
    • الْمَرْءِ
    • eşi
    • وَزَوْجِه۪ۜ
    • ve karısının
    • وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
    • ama onlar zarar veremezler
    • بِه۪
    • onunla
    • اِلَّا
    • başka
    • بِاِذْنِ
    • izninden
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَيَتَعَلَّمُونَ
    • onlar öğreniyorlardı
    • مَا
    • şeyi
    • يَضُرُّهُمْ
    • zarar veren
    • وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
    • yarar vereni değil
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • عَلِمُوا
    • gayet iyi biliyorlardı ki
    • لَمَنِ
    • kimsenin
    • اشْتَرٰيهُ
    • onu satın alan
    • مَا لَهُ
    • yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ۠
    • bir nasibi
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötüdür
    • مَا
    • şey
    • شَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları
    • اَنْفُسَهُمْۜ
    • kendilerini
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ
    • (bunu) bilselerdi!
    103
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • اٰمَنُوا
    • iman etseler
    • وَاتَّقَوْا
    • ve sakınmış olsalardı
    • لَمَثُوبَةٌ
    • sevabı
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • خَيْرٌۜ
    • daha hayırlı olurdu
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
    • bilselerdi
    104
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • لَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • رَاعِنَا
    • Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
    • وَقُولُوا
    • deyin
    • انْظُرْنَا
    • unzurna (bize bak)
    • وَاسْمَعُواۜ
    • ve dinleyin
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • Kafirler için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı
    105
    • مَا يَوَدُّ
    • arzu etmezler
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitab
    • وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
    • ve müşriklerden
    • اَنْ يُنَزَّلَ
    • indirilmesini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hiçbir hayır
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • rabbinizden
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • يَخْتَصُّ
    • tahsis eder
    • بِرَحْمَتِه۪
    • rahmetini
    • مَنْ
    • kimseye
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • الْفَضْلِ
    • lutuf
    • الْعَظ۪يمِ
    • büyük
    106
    • مَا نَنْسَخْ
    • biz nesheder
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • bir ayeti
    • اَوْ
    • veya
    • نُنْسِهَا
    • unutturursak
    • نَأْتِ
    • getiririz
    • بِخَيْرٍ
    • daha iyisini
    • مِنْهَٓا
    • ondan
    • اَوْ
    • ya da
    • مِثْلِهَاۜ
    • benzerini
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yeter
    107
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَهُ مُلْكُ
    • sahibidir
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَمَا
    • ve yoktur
    • لَكُمْ
    • size
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir koruyucu
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    108
    • اَمْ تُر۪يدُونَ
    • arzu mu ediyorsunuz?
    • اَنْ تَسْـَٔلُوا
    • istekte bulunmayı
    • رَسُولَكُمْ
    • rasulunüzden
    • كَمَا
    • gibi
    • سُئِلَ
    • istedikleri
    • مُوسٰى
    • Musa`dan
    • مِنْ قَبْلُۜ
    • daha önce
    • وَمَنْ
    • Kim
    • يَتَبَدَّلِ
    • değiştirirse
    • الْكُفْرَ
    • inkarı
    • بِالْا۪يمَانِ
    • imana
    • فَقَدْ
    • şüphesiz (o)
    • ضَلَّ
    • sapıtmıştır
    • سَوَٓاءَ
    • dümdüz
    • السَّب۪يلِ
    • yolu
    109
    • وَدَّ
    • isterler
    • كَث۪يرٌ
    • bir çoğu
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitap
    • لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
    • sizi döndürmek
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • ا۪يمَانِكُمْ
    • imanınızdan
    • كُفَّاراًۚ
    • kafirler olarak
    • حَسَداً
    • hasetten dolayı
    • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
    • içlerindeki
    • مَا تَبَيَّنَ
    • apaçık belli olduktan
    • لَهُمُ
    • onlara
    • الْحَقُّۚ
    • gerçek
    • فَاعْفُوا
    • affedin
    • وَاصْفَحُوا
    • hoş görün
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَأْتِيَ
    • getirinceye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاَمْرِه۪ۜ
    • emrini
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yetendir
    110
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • وَمَا تُقَدِّمُوا
    • ne gönderirseniz
    • لِاَنْفُسِكُمْ
    • kendiniz için
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • تَجِدُوهُ
    • bulursunuz
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    111
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • لَنْ يَدْخُلَ
    • asla giremez
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • اِلَّا
    • başkası
    • مَنْ
    • kimseden
    • كَانَ
    • olan
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veyahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • تِلْكَ
    • işte bu
    • اَمَانِيُّهُمْۜ
    • onların kuruntusudur
    • قُلْ
    • de ki
    • هَاتُوا
    • getirin
    • بُرْهَانَكُمْ
    • delilinizi
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    112
    • بَلٰى
    • hayır
    • مَنْ
    • kim
    • اَسْلَمَ
    • teslim ederse
    • وَجْهَهُ
    • yüzünü
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَهُوَ مُحْسِنٌ
    • işini güzel yaparak
    • فَلَهُٓ
    • onun
    • اَجْرُهُ
    • mükafatı
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّه۪ۖ
    • Rabbinin
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • خَوْفٌ
    • korku
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • هُمْ
    • onlara
    • يَحْزَنُونَ۟
    • üzülmek
    113
    • وَقَالَتِ
    • dediler
    • الْيَهُودُ
    • Yahudiler
    • لَيْسَتِ
    • değiller
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar
    • عَلٰى شَيْءٍۖ
    • bir temel üzerinde
    • وَقَالَتِ
    • ve dediler
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar da
    • عَلٰى شَيْءٍۙ
    • bir temel üzerinde
    • وَهُمْ
    • oysa onlar
    • يَتْلُونَ
    • okuyorlar
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • قَالَ
    • söylediler
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler de
    • مِثْلَ
    • benzerini
    • قَوْلِهِمْۚ
    • onların sözlerinin
    • فَاللّٰهُ
    • artık Allah
    • يَحْكُمُ
    • hüküm verecektir
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarında
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • ف۪يمَا
    • şey hakkında
    • كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
    • ayrılığa düştükleri
    114
    • وَمَنْ
    • kim olabilir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ مَنَعَ
    • men edenden
    • مَسَاجِدَ
    • mescidlerinde
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • اَنْ يُذْكَرَ
    • anılmasına
    • ف۪يهَا
    • içinde
    • اسْمُهُ
    • isminin
    • وَسَعٰى
    • çalışandan
    • ف۪ي خَرَابِهَاۜ
    • onların harabolmasına
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • مَا كَانَ
    • yoktur
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
    • girmeleri
    • اِلَّا
    • dışında
    • خَٓائِف۪ينَۜ
    • korka korka
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • خِزْيٌ
    • rezillik
    • وَلَهُمْ
    • ve vardır
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • عَذَابٌ
    • azap
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    115
    • وَلِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُ
    • batı da
    • فَاَيْنَمَا
    • nereye
    • تُوَلُّوا
    • dönerseniz
    • فَثَمَّ
    • oradadır
    • وَجْهُ
    • yüzü (zatı)
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (rahmeti ve ni`meti) boldur
    • عَل۪يمٌ
    • (her şeyi) bilendir
    116
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • اتَّخَذَ
    • edindi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَلَداًۙ
    • çocuk
    • سُبْحَانَهُۜ
    • O yücedir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَهُ
    • onundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerde
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • لَهُ
    • O`na
    • قَانِتُونَ
    • boyun eğmiştir
    117
    • بَد۪يعُ
    • (O) yaratıcısıdır
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَاِذَا
    • zaman
    • قَضٰٓى
    • hükmettiği
    • اَمْراً
    • bir işe (şeye)
    • فَاِنَّمَا
    • şüphesiz sadece
    • يَقُولُ
    • der
    • لَهُ
    • ona
    • كُنْ
    • ol
    • فَيَكُونُ
    • hemen oluverir
    118
    • وَقَالَ
    • dediler ki
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler
    • لَوْلَا
    • değil miydi?
    • يُكَلِّمُنَا
    • bizimle konuşmalı
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَوْ
    • ya da
    • تَأْت۪ينَٓا
    • bize gelmeli
    • اٰيَةٌۜ
    • bir ayet (mu`cize)
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • قَالَ
    • söylemişlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
    • onlardan öncekiler de
    • مِثْلَ
    • gibi
    • قَوْلِهِمْۜ
    • onların dedikleri
    • تَشَابَهَتْ
    • birbirine benzedi
    • قُلُوبُهُمْۜ
    • kalbleri
    • قَدْ بَيَّنَّا
    • iyice açıkladık
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لِقَوْمٍ
    • kavimler için
    • يُوقِنُونَ
    • bilmek isteyen
    119
    • اِنَّٓا
    • doğrusu biz
    • اَرْسَلْنَاكَ
    • seni gönderdik
    • بِالْحَقِّ
    • gerçekle
    • بَش۪يراً
    • müjdeleyici
    • وَنَذ۪يراًۙ
    • ve uyarıcı olarak
    • وَلَا تُسْـَٔلُ
    • sen sorumlu değilsin
    • عَنْ اَصْحَابِ
    • halkından
    • الْجَح۪يمِ
    • cehennem
    120
    • وَلَنْ تَرْضٰى
    • razı olmazlar
    • عَنْكَ
    • senden
    • الْيَهُودُ
    • ne yahudiler
    • وَلَا النَّصَارٰى
    • ne de hıristiyanlar
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَتَّبِعَ
    • sen uyuncaya
    • مِلَّتَهُمْۜ
    • onların milletine (dinine)
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • هُدَى
    • hidayeti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُوَ الْهُدٰىۜ
    • asıl doğru yoldur
    • وَلَئِنِ
    • eğer
    • اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların arzularına
    • بَعْدَ
    • sonra
    • الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • مَا
    • yoktur
    • لَكَ
    • sana
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir dost
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    121
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • Kendilerine verdiğimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • يَتْلُونَهُ
    • okuyanlar
    • حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
    • doğru okuyuşla
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
    • ona inananlardır
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar ederse
    • بِه۪
    • onu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الْخَاسِرُونَ۟
    • ziyana uğrayanlardır
    122
    • يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • Ey İsrail oğulları
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`meti
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
    • verdiğim
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنّ۪ي
    • gerçekten
    • فَضَّلْتُكُمْ
    • sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    123
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden ki
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmez
    • نَفْسٌ
    • kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şeyle
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • ve kabul edilmez
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye
    • وَلَا تَنْفَعُهَا
    • ona fayda vermez
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • yardım da edilmez
    124
    • وَاِذِ
    • zaman
    • ابْتَلٰٓى
    • imtihan ettiği
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`i
    • رَبُّهُ
    • Rabbi
    • بِكَلِمَاتٍ
    • kelimelerle
    • فَاَتَمَّهُنَّۜ
    • o da onları tamamlamıştı
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلُكَ
    • seni yapacağım
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِمَاماًۜ
    • önder
    • قَالَ
    • (İbrahim de) dedi
    • وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
    • soyumdan da
    • قَالَ
    • buyurdu
    • لَا يَنَالُ
    • ulaşmaz
    • عَهْدِي
    • ahdim
    • الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlere
    125
    • وَاِذْ
    • hani
    • جَعَلْنَا
    • biz kıldık
    • الْبَيْتَ
    • Beyt`i (Ka`be`yi)
    • مَثَابَةً
    • toplanma yeri
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَاَمْناًۜ
    • ve güven yeri
    • وَاتَّخِذُوا
    • siz de edinin
    • مِنْ مَقَامِ
    • makamından
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • مُصَلًّىۜ
    • bir namaz yeri
    • وَعَهِدْنَٓا
    • ve emretmiştik
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • اَنْ طَهِّرَا
    • temizlemesini
    • بَيْتِيَ
    • ev`imi
    • لِلطَّٓائِف۪ينَ
    • tavaf edenler için
    • وَالْعَاكِف۪ينَ
    • ibadete kapananlar
    • وَالرُّكَّعِ
    • ve rüku edenler
    • السُّجُودِ
    • secde edenler
    126
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اجْعَلْ
    • kıl
    • هٰذَا
    • bu
    • بَلَداً
    • şehri
    • اٰمِناً
    • güvenli
    • وَارْزُقْ
    • rızıklandır
    • اَهْلَهُ
    • halkını
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • ürünlerle
    • مَنْ اٰمَنَ
    • inananları
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • قَالَ
    • (Rabbi) buyurdu ki
    • وَمَنْ كَفَرَ
    • inkar edeni dahi
    • فَاُمَتِّعُهُ
    • onu geçindiririm
    • قَل۪يلاً
    • az bir süre
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَضْطَرُّهُٓ
    • onu mahkum ederim
    • اِلٰى عَذَابِ
    • azabına
    • النَّارِۜ
    • cehennem
    • وَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş yeridir
    127
    • وَاِذْ
    • hani
    • يَرْفَعُ
    • yükseltiyordu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • الْقَوَاعِدَ
    • temellerini
    • مِنَ الْبَيْتِ
    • Ev`in
    • وَاِسْمٰع۪يلُۜ
    • İsma`il`le beraber
    • رَبَّنَا
    • Rabbi`imiz
    • تَقَبَّلْ
    • kabul buyur
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • اِنَّكَ
    • kuşkusuz sen
    • اَنْتَ
    • (yalnız) sen
    • السَّم۪يعُ
    • işitensin
    • الْعَل۪يمُ
    • bilensin
    128
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاجْعَلْنَا
    • bizi yap
    • مُسْلِمَيْنِ
    • teslim olanlardan
    • لَكَ
    • sana
    • وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
    • neslimizden de
    • اُمَّةً
    • bir ümmet çıkar
    • مُسْلِمَةً
    • teslim olan
    • لَكَۖ
    • sana
    • وَاَرِنَا
    • bize göster
    • مَنَاسِكَنَا
    • ibadet yollarımızı
    • وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
    • ve tevbemizi kabul et
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • ancak sensin
    • التَّوَّابُ
    • tevbeleri kabul eden
    • الرَّح۪يمُ
    • çok merhametli olan
    129
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَابْعَثْ
    • gönder
    • ف۪يهِمْ
    • onlara
    • رَسُولاً
    • bir elçi
    • مِنْهُمْ
    • kendi içlerinden
    • يَتْلُوا
    • okuyacak
    • عَلَيْهِمْ
    • kendilerine
    • اٰيَاتِكَ
    • senin ayetlerini
    • وَيُعَلِّمُهُمُ
    • onlara öğretecek
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmeti
    • وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
    • ve onları temizleyecek
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sensin
    • اَنْتَ
    • yalnız sen
    • الْعَز۪يزُ
    • Aziz olan
    • الْحَك۪يمُ۟
    • Hakim olan
    130
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْغَبُ
    • yüz çevirir
    • عَنْ مِلَّةِ
    • milletinden (dininden)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • اِلَّا
    • başka
    • مَنْ سَفِهَ
    • sefih kılandan
    • نَفْسَهُۜ
    • nefsini
    • وَلَقَدِ
    • Andolsun ki
    • اصْطَفَيْنَاهُ
    • biz onu seçmiştik
    • فِي الدُّنْيَاۚ
    • dünyada
    • وَاِنَّهُ
    • ve şüphesiz o
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
    • salihlerdendir
    131
    • اِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • لَهُ
    • ona
    • رَبُّهُٓ
    • Rabbi
    • اَسْلِمْۙ
    • İslam ol (teslim ol)
    • قَالَ
    • dedi
    • اَسْلَمْتُ
    • teslim oldum
    • لِرَبِّ
    • Rabbine
    • الْعَالَم۪ينَ
    • alemlerin
    132
    • وَوَصّٰى
    • vasiyyet etti
    • بِهَٓا
    • bunu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • بَن۪يهِ
    • kendi oğullarına
    • وَيَعْقُوبُۜ
    • Ya`kub da
    • يَا بَنِيَّ
    • Oğullarım
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • اصْطَفٰى
    • seçti
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الدّ۪ينَ
    • bu dini
    • فَلَا تَمُوتُنَّ
    • öyleyse ölmeyin
    • اِلَّا
    • başka (bir şekilde)
    • وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
    • müslümanlar olmaktan
    133
    • اَمْ
    • yoksa
    • كُنْتُمْ
    • siz
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit miydiniz
    • اِذْ
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • يَعْقُوبَ
    • Ya`kub`a
    • الْمَوْتُۙ
    • ölüm hali
    • اِذْ
    • O zaman
    • قَالَ
    • (Ya`kub) dedi ki
    • لِبَن۪يهِ
    • oğullarına
    • مَا تَعْبُدُونَ
    • neye kulluk edeceksiniz
    • مِنْ بَعْد۪يۜ
    • benden sonra
    • قَالُوا
    • dediler
    • نَعْبُدُ
    • kulluk edeceğiz
    • اِلٰهَكَ
    • senin tanrın
    • وَاِلٰهَ
    • ve tanrısı
    • اٰبَٓائِكَ
    • ataların
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`ın
    • اِلٰهاً
    • Tanrı`ya
    • وَاحِداًۚ
    • tek
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    134
    • تِلْكَ
    • onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • kendilerine
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • size aittir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • siz sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    135
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • كُونُوا
    • olun ki
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veya
    • نَصَارٰى
    • hıristiyan
    • تَهْتَدُواۜ
    • doğru yolu bulasınız
    • قُلْ
    • De ki
    • بَلْ
    • bilakis (uyarız)
    • مِلَّةَ
    • milletine (dinine)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • حَن۪يفاًۜ
    • hanif
    • وَمَا كَانَ
    • O değildi
    • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
    • ortak koşanlardan
    136
    • قُولُٓوا
    • deyin
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene
    • اِلَيْنَا
    • bize
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`a
    • وَيَعْقُوبَ
    • ve Ya`kub`a
    • وَالْاَسْبَاطِ
    • ve torunlarına
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • verilene
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَع۪يسٰى
    • ve Îsa`ya
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • ve verilene
    • النَّبِيُّونَ
    • peygamberlere
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • rablerinden
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırım yapmayız
    • بَيْنَ
    • arasında
    • اَحَدٍ
    • hiçbiri
    • مِنْهُمْۘ
    • onların
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    137
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اٰمَنُوا
    • iman ederlerse
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَٓا اٰمَنْتُمْ
    • sizin iman ettiğiniz
    • بِه۪
    • ona
    • فَقَدِ
    • elbette
    • اهْتَدَوْاۚ
    • doğru yolu bulmuş olurlar
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَوَلَّوْا
    • dönerlerse
    • فَاِنَّمَا
    • mutlaka
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪ي شِقَاقٍۚ
    • anlaşmazlık içine düşerler
    • فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
    • onlara karşı sana yeter
    • اللّٰهُۚ
    • Allah
    • وَهُوَ
    • O
    • السَّم۪يعُ
    • işitendir
    • الْعَل۪يمُۜ
    • bilendir
    138
    • صِبْغَةَ
    • boyası (ile boyan)
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَحْسَنُ
    • daha güzeli
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • صِبْغَةًۘ
    • boyası
    • وَنَحْنُ
    • Biz ancak
    • لَهُ
    • O`na
    • عَابِدُونَ
    • kulluk ederiz
    139
    • قُلْ
    • söyle (onlara)
    • اَتُحَٓاجُّونَنَا
    • bizimle tartışıyor musunuz?
    • فِي اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • وَهُوَ
    • O iken
    • رَبُّنَا
    • bizim de Rabbimiz
    • وَرَبُّكُمْۚ
    • sizin de Rabbiniz
    • وَلَـنَٓا
    • bizimdir
    • اَعْمَالُنَا
    • bizim yaptıklarımız
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • اَعْمَالُكُمْۚ
    • sizin yaptıklarınız
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُخْلِصُونَۙ
    • gönülden bağlananlarız
    140
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • İshak
    • وَيَعْقُوبَ
    • Ya`kub
    • وَالْاَسْبَاطَ
    • ve torunlarının
    • كَانُوا
    • olduklarını mı
    • هُوداً
    • yahudi
    • اَوْ
    • yahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • قُلْ
    • De ki
    • ءَاَنْتُمْ
    • Siz mi
    • اَعْلَمُ
    • daha iyi bilirsiniz
    • اَمِ
    • yoksa
    • اللّٰهُۜ
    • Allah mı
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ
    • kimseden
    • كَتَمَ
    • gizleyen
    • شَهَادَةً
    • şahitliği
    • عِنْدَهُ
    • yanında bulunan
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    141
    • تِلْكَ
    • İşte onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • onlarındır
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
    • onların yaptıklarından
    142
    • سَيَقُولُ
    • diyecekler
    • السُّفَـهَٓاءُ
    • bazı beyinsizler
    • مِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَا
    • nedir
    • وَلّٰيهُمْ
    • onları çeviren
    • عَنْ قِبْلَتِهِمُ
    • kıblelerinden
    • الَّت۪ي كَانُوا
    • bulundukları
    • عَلَيْهَاۜ
    • üzerinde
    • قُلْ
    • de ki
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُۜ
    • batı da
    • يَهْد۪ي
    • O iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini (dileyeni)
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    143
    • وَكَذٰلِكَ
    • böylece
    • جَعَلْنَاكُمْ
    • sizi kıldık
    • اُمَّةً
    • bir ümmet
    • وَسَطاً
    • vasat
    • لِتَكُونُوا
    • olmanız için
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit
    • عَلَى النَّاسِ
    • insanlara
    • وَيَكُونَ
    • ve olması için
    • الرَّسُولُ
    • rasulün de
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • شَه۪يداًۜ
    • şahit
    • وَمَا جَعَلْنَا
    • ve yaptık
    • الْقِبْلَةَ
    • kıble
    • الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
    • üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
    • اِلَّا
    • sadece
    • لِنَعْلَمَ
    • bilmek için
    • مَنْ يَتَّبِـعُ
    • uyanı
    • الرَّسُولَ
    • Elçi`ye
    • مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
    • geriye dönenden
    • عَلٰى
    • üzerinde
    • عَقِبَيْهِۜ
    • ökçesi
    • وَاِنْ كَانَتْ
    • elbette
    • لَكَب۪يرَةً
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
    • yol gösterdiğinden
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • وَمَا كَانَ
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لِيُض۪يعَ
    • zayi edecek
    • ا۪يمَانَكُمْۜ
    • sizin imanınızı
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِالنَّاسِ
    • insanlara
    • لَرَؤُ۫فٌ
    • şefkatlidir
    • رَح۪يمٌ
    • merhametlidir
    144
    • قَدْ
    • elbette
    • نَرٰى
    • görüyoruz
    • تَقَلُّبَ
    • çevrilip durduğunu
    • وَجْهِكَ
    • yüzünün
    • فِي السَّمَٓاءِۚ
    • göğe doğru
    • فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
    • elbette seni döndüreceğiz
    • قِبْلَةً
    • bir kıbleye
    • تَرْضٰيهَاۖ
    • hoşlanacağın
    • فَوَلِّ
    • (Bundan böyle) çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • شَطْرَهُۜ
    • o yöne
    • وَاِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenler
    • الْكِتَابَ
    • kitap
    • لَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • bunun
    • الْحَقُّ
    • bir gerçek olduğunu
    • مِنْ رَبِّهِمْۜ
    • Rableri tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    145
    • وَلَئِنْ اَتَيْتَ
    • sen getirsen
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlere
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • بِكُلِّ
    • her türlü
    • اٰيَةٍ
    • ayeti
    • مَا تَبِعُوا
    • onlar uymazlar
    • قِبْلَتَكَۚ
    • senin kıblene
    • وَمَٓا
    • değilsin
    • اَنْتَ
    • sen de
    • بِتَابِـعٍ
    • uyacak
    • قِبْلَتَهُمْۚ
    • onların kıblesine
    • وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
    • onların bır kısmı uymazlar
    • قِبْلَةَ
    • kıblesine de
    • بَعْضٍۜ
    • birbirlerinin
    • وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların keyiflerine
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اِذاً
    • o takdirde
    • لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    • zalimlerden olursun
    146
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • kendilerine verdiklerimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • يَعْرِفُونَهُ
    • onu tanırlar
    • كَمَا
    • gibi
    • يَعْرِفُونَ
    • tanıdıkları
    • اَبْنَٓاءَهُمْۜ
    • oğullarını
    • وَاِنَّ
    • ama yine de
    • فَر۪يقاً
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • لَيَكْتُمُونَ
    • gizlerler
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    147
    • اَلْحَقُّ
    • Gerçek
    • مِنْ رَبِّكَ
    • Rabbindendir
    • فَلَا تَكُونَنَّ
    • artık olma
    • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
    • kuşkulananlardan
    148
    • وَلِكُلٍّ
    • her ümmetin vardır
    • وِجْهَةٌ
    • bir yönü
    • هُوَ مُوَلّ۪يهَا
    • yöneldiği
    • فَاسْتَبِقُوا
    • O halde koşun
    • الْخَيْرَاتِۜ
    • hayır işlerine
    • اَيْنَ
    • nerede
    • مَا تَكُونُوا
    • olsanız
    • يَأْتِ
    • getirir
    • بِكُمُ
    • sizi bir araya
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • جَم۪يعاًۜ
    • hepinizi
    • اِنَّ
    • kuşkusuz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    149
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَاِنَّهُ
    • bu elbette
    • لَلْحَقُّ
    • bir gerçektir
    • مِنْ رَبِّكَۜ
    • Rabbinden
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    150
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • doğru
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`a
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin ki
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzünüzü
    • شَطْرَهُۙ
    • o yana
    • لِئَلَّا يَكُونَ
    • olmasın
    • لِلنَّاسِ
    • hiç kimsenin
    • عَلَيْكُمْ
    • aleyhinizde
    • حُجَّةٌۗ
    • bir delili
    • اِلَّا
    • başka
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimlerden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • فَلَا تَخْشَوْهُمْ
    • Onlardan da çekinmeyin
    • وَاخْشَوْن۪ي
    • benden çekinin
    • وَلِاُتِمَّ
    • ve tamamlayayım
    • نِعْمَت۪ي
    • ni`metimi
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَهْتَدُونَۙ
    • hidayete erersiniz
    151
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اَرْسَلْنَا
    • gönderdik
    • ف۪يكُمْ
    • kendi içinizden
    • رَسُولاً
    • bir Elçi
    • مِنْكُمْ
    • sizden olan
    • يَتْلُوا
    • okuyan
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِنَا
    • ayetlerimizi
    • وَيُزَكّ۪يكُمْ
    • sizi temizleyen
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğreten
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • hikmeti
    • وَيُعَلِّمُكُمْ
    • ve size öğreten
    • مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
    • bilmediklerinizi
    152
    • فَاذْكُرُون۪ٓي
    • Öyle ise beni anın ki
    • اَذْكُرْكُمْ
    • ben de sizi anayım
    • وَاشْكُرُوا ل۪ي
    • bana şükredin
    • وَلَا تَكْفُرُونِ۟
    • nankörlük etmeyin
    153
    • يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • Ey inananlar
    • اسْتَع۪ينُوا
    • (Allah`tan) yardım isteyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabır
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    154
    • وَلَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • لِمَنْ
    • kimselere
    • يُقْتَلُ
    • öldürülen
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • اَمْوَاتٌۜ
    • ölüler
    • بَلْ
    • bilakis
    • اَحْيَٓاءٌ
    • onlar diridirler
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • لَا تَشْعُرُونَ
    • siz farkında olmazsınız
    155
    • وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
    • andolsun sizi imtihan edeceğiz
    • بِشَيْءٍ
    • şeylerle
    • مِنَ الْخَوْفِ
    • korku
    • وَالْجُوعِ
    • ve açlık (gibi)
    • وَنَقْصٍ
    • ve noksanlığıyla
    • مِنَ الْاَمْوَالِ
    • mallarınızın
    • وَالْاَنْفُسِ
    • ve canlarınızın
    • وَالثَّمَرَاتِۜ
    • ve ürünlerinizin
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الصَّابِر۪ينَۙ
    • sabredenleri
    156
    • الَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • اِذَٓا
    • zaman
    • اَصَابَتْهُمْ
    • onlara eriştiği
    • مُص۪يبَةٌۙ
    • bir bela
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّا
    • şüphesiz biz
    • لِلّٰهِ
    • Allah içiniz
    • وَاِنَّٓا
    • ve şüphesiz biz
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَۜ
    • döneceğiz
    157
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte
    • عَلَيْهِمْ
    • hep onlar içindir
    • صَلَوَاتٌ
    • bağışlamalar
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَرَحْمَةٌ
    • ve rahmet
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulanlar
    158
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الصَّفَا
    • Safa
    • وَالْمَرْوَةَ
    • ve Merve
    • مِنْ شَعَٓائِرِ
    • nişanlarındandır
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • فَمَنْ
    • Kim
    • حَجَّ
    • hacceder
    • الْبَيْتَ
    • Ev`i
    • اَوِ
    • ya da
    • اعْتَمَرَ
    • ömre yaparsa
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • hiçbir günah
    • عَلَيْهِ
    • kendisine
    • اَنْ يَطَّوَّفَ
    • tavaf etmesinde
    • بِهِمَاۜ
    • onları
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • تَطَوَّعَ
    • kendiliğinden yaparsa
    • خَيْراًۙ
    • bir iyilik
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • شَاكِرٌ
    • karşılığını verir
    • عَل۪يمٌ
    • (yaptığını) bilir
    159
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyenler
    • مَٓا اَنْزَلْنَا
    • indirdiğimiz
    • مِنَ الْبَيِّنَاتِ
    • açık delilleri
    • وَالْهُدٰى
    • ve hidayeti
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا بَيَّنَّاهُ
    • biz açıkça belirttikten
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • فِي الْكِتَابِۙ
    • Kitapta
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlara
    • يَلْعَنُهُمُ
    • la`net eder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَيَلْعَنُهُمُ
    • ve la`net eder
    • اللَّاعِنُونَۙ
    • bütün la`net edebilenler
    160
    • اِلَّا
    • ancak hariç
    • الَّذ۪ينَ تَابُوا
    • tevbe edip
    • وَاَصْلَحُوا
    • uslananlar
    • وَبَيَّنُوا
    • ve (gerçeği) açıklayanlar
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَتُوبُ
    • tevbelerini kabul ederim
    • عَلَيْهِمْۚ
    • onların
    • وَاَنَا
    • çünkü ben
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edenim
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyenim
    161
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edip te
    • وَمَاتُوا
    • ölen kimseler
    • وَهُمْ كُفَّارٌ
    • kafir olarak
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • عَلَيْهِمْ
    • onların üstünedir
    • لَعْنَةُ
    • la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklerin
    • وَالنَّاسِ
    • ve insanların
    • اَجْمَع۪ينَۙ
    • tüm
    162
    • خَالِد۪ينَ
    • ebedi kalırlar
    • ف۪يهَاۚ
    • (la`net) içinde
    • لَا يُخَفَّفُ
    • hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • هُمْ
    • onlara
    • يُنْظَرُونَ
    • gözetme
    163
    • وَاِلٰهُكُمْ
    • Tanrınız
    • اِلٰهٌ
    • Tanrı`dır
    • وَاحِدٌۚ
    • bir tek
    • لَٓا
    • yoktur
    • اِلٰهَ
    • tanrı
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَ
    • O`ndan
    • الرَّحْمٰنُ
    • Rahman`dır
    • الرَّح۪يمُ۟
    • Rahim`dir
    164
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي خَلْقِ
    • yaratılışında
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاخْتِلَافِ
    • değişmesinde
    • الَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüzün
    • وَالْفُلْكِ
    • gemilerde
    • الَّت۪ي تَجْر۪ي
    • taşıyıp giden
    • فِي الْبَحْرِ
    • denizde
    • بِمَا يَنْفَعُ
    • faydasına olan şeyleri
    • النَّاسَ
    • insanların
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirip
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مِنْ مَٓاءٍ
    • su
    • فَاَحْيَا
    • dirilterek
    • بِهِ
    • onunla
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَا
    • öldükten
    • وَبَثَّ
    • yaymasında
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • دَٓابَّةٍۖ
    • canlıyı
    • وَتَصْر۪يفِ
    • evirip çevirmesinde
    • الرِّيَاحِ
    • rüzgarları
    • وَالسَّحَابِ
    • ve bulutları
    • الْمُسَخَّرِ
    • emre hazır bekleyen
    • بَيْنَ
    • arasında
    • السَّمَٓاءِ
    • yer
    • وَالْاَرْضِ
    • ile gök
    • لَاٰيَاتٍ
    • elbette deliller vardır
    • لِقَوْمٍ
    • bir topluluk için
    • يَعْقِلُونَ
    • düşünen
    165
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • İnsanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَتَّخِذُ
    • tutar
    • مِنْ دُونِ اللّٰهِ
    • Allah`tan başka
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • يُحِبُّونَهُمْ
    • onları severler
    • كَحُبِّ
    • sever gibi
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • İnananlar ise
    • اَشَدُّ
    • en çok
    • حُباًّ
    • severler
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَلَوْ
    • keşke
    • يَرَى
    • bilselerdi
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
    • zulmedenler
    • اِذْ
    • zaman
    • يَرَوْنَ
    • gördükleri
    • الْعَذَابَۙ
    • azabı
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • الْقُوَّةَ
    • kuvvetin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a aittir
    • جَم۪يعاًۙ
    • bütünüyle
    • وَاَنَّ
    • ve gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعَذَابِ
    • azabı
    166
    • اِذْ
    • işte
    • تَبَرَّاَ
    • uzak durdular
    • الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
    • uyulanlar
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlardan
    • وَرَاَوُا
    • gördüler
    • الْعَذَابَ
    • azabı
    • وَتَقَطَّعَتْ
    • kesildi
    • بِهِمُ
    • onların
    • الْاَسْبَابُ
    • bağları
    167
    • وَقَالَ
    • şöyle dediler
    • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlar
    • لَوْ
    • keşke
    • اَنَّ لَنَا
    • bizim için mümkün olsaydı
    • كَرَّةً
    • bir dönüş (dünyaya)
    • فَنَتَبَرَّاَ
    • uzak dursaydık
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • كَمَا
    • gibi
    • تَبَرَّؤُ۫ا
    • uzak durdukları
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُر۪يهِمُ
    • onlara gösterir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَعْمَالَهُمْ
    • işledikleri bütün fiillerini
    • حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
    • hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
    • وَمَا هُمْ
    • ve onlar
    • بِخَارِج۪ينَ
    • çıkamazlar
    • مِنَ النَّارِ۟
    • ateşten
    168
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • Ey insanlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِمَّا
    • bulunan şeylerden
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • حَـلَالاً
    • helal
    • طَـيِّباًۘ
    • ve temiz
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • sizin
    • عَدُوٌّ
    • düşmanınızdır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    169
    • اِنَّمَا
    • O size daima
    • يَأْمُرُكُمْ
    • emreder
    • بِالسُّٓوءِ
    • kötülük
    • وَالْفَحْشَٓاءِ
    • ve hayasızlığı
    • وَاَنْ تَقُولُوا
    • ve söylemenizi
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz şeyleri
    170
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • dendiğinde
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اتَّبِعُوا
    • uyun
    • مَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiğine
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • بَلْ
    • hayır bilakis
    • نَـتَّبِـعُ
    • uyarız
    • مَٓا اَلْفَيْنَا
    • biz bulduğumuz(yol)a
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde
    • اٰبَٓاءَنَاۜ
    • atalarımızı
    • اَوَلَوْ كَانَ
    • olsalar da mı
    • اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
    • ataları
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmeyen
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يَهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulamayan
    171
    • وَمَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
    • كَمَثَلِ
    • haline benzer
    • الَّذ۪ي يَنْعِقُ
    • haykıran kimsenin
    • بِمَا لَا يَسْمَعُ
    • bir şey işitmeyen
    • اِلَّا
    • başka
    • دُعَٓاءً
    • çağırmadan
    • وَنِدَٓاءًۜ
    • bağırıp
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onun için onlar
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmezler
    172
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıkların
    • وَاشْكُرُوا
    • şükredin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    • yalnızca ona tapıyorsanız
    173
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • حَرَّمَ
    • haram kıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَيْتَةَ
    • leş
    • وَالدَّمَ
    • ve kan
    • وَلَحْمَ
    • ve etini
    • الْخِنْز۪يرِ
    • domuz
    • وَمَٓا اُهِلَّ
    • ve kesileni
    • بِه۪
    • adına
    • لِغَيْرِ
    • başkası
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`tan
    • فَمَنِ
    • ama kim
    • اضْطُرَّ
    • mecbur kalırsa
    • غَيْرَ بَاغٍ
    • saldırmadan
    • وَلَا عَادٍ
    • ve sınırı aşmadan
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • çok esirgeyendir
    174
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyip
    • مَٓا
    • bir şey
    • اَنْزَلَ
    • indirdiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitaptan
    • وَيَشْتَرُونَ
    • satanlar
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۙ
    • birkaç
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • مَا يَأْكُلُونَ
    • yemezler
    • ف۪ي بُطُونِهِمْ
    • karınlarına
    • اِلَّا
    • başka
    • النَّارَ
    • ateşten
    • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
    • onlara konuşmayacak
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • Kıyamet
    • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
    • ve onları temizlemeyecektir
    • وَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    175
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın almışlardır
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklık
    • بِالْهُدٰى
    • hidayet karşılığında
    • وَالْعَذَابَ
    • azab
    • بِالْمَغْفِرَةِۚ
    • mağfiret karşılığında
    • فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
    • ne kadar da cesaretlidirler
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّارِ
    • ateşe
    176
    • ذٰلِكَ
    • işte böyle
    • بِاَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • نَزَّلَ
    • indirmiştir
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّ
    • elbette
    • الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düşenler
    • فِي الْكِتَابِ
    • Kitapta
    • لَف۪ي
    • içindedirler
    • شِقَاقٍ
    • anlaşmazlık
    • بَع۪يدٍ۟
    • derin bir
    177
    • لَيْسَ
    • değildir
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • اَنْ تُوَلُّوا
    • çevirmeniz
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • قِبَلَ
    • tarafına
    • الْمَشْرِقِ
    • doğu
    • وَالْمَغْرِبِ
    • ve batı
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • مَنْ
    • kişinin
    • اٰمَنَ
    • inanmasıdır
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklere
    • وَالْكِتَابِ
    • ve Kitaba
    • وَالنَّبِيّ۪نَۚ
    • ve peygamberlere
    • وَاٰتَى
    • ve vermesidir
    • الْمَالَ
    • malını
    • عَلٰى حُبِّه۪
    • sevdiği
    • ذَوِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينَ
    • ve yoksullara
    • وَابْنَ السَّب۪يلِ
    • ve yolda kalmışlara
    • وَالسَّٓائِل۪ينَ
    • ve dilencilere
    • وَفِي الرِّقَابِۚ
    • ve kölelere
    • وَاَقَامَ
    • ve kılmasıdır
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • الزَّكٰوةَۚ
    • zekatı
    • وَالْمُوفُونَ
    • yerine getirmeleridir
    • بِعَهْدِهِمْ
    • andlaşmalarını
    • اِذَا
    • zaman
    • عَاهَدُواۚ
    • andlaşma yaptıkları
    • وَالصَّابِر۪ينَ
    • sabrederler
    • فِي الْبَأْسَٓاءِ
    • sıkıntıda
    • وَالضَّرَّٓاءِ
    • ve hastalıkta
    • وَح۪ينَ
    • zamanında
    • الْبَأْسِۜ
    • savaş
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
    • doğru olanlardır
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte onlar
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُتَّقُونَ
    • muttakiler
    178
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • farz kılındı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِصَاصُ
    • kısas
    • فِي الْقَتْلٰىۜ
    • öldürmelerde
    • اَلْحُرُّ
    • hür
    • بِالْحُرِّ
    • hüre
    • وَالْعَبْدُ
    • köle
    • بِالْعَبْدِ
    • köleye
    • وَالْاُنْثٰى
    • kadın
    • بِالْاُنْثٰىۜ
    • kadına
    • فَمَنْ
    • kimse
    • عُفِيَ لَهُ
    • affedilen
    • مِنْ اَخ۪يهِ
    • kardeşi tarafından
    • شَيْءٌ
    • kısmen
    • فَاتِّبَاعٌ
    • artık uymalı
    • بِالْمَعْرُوفِ
    • örfe
    • وَاَدَٓاءٌ
    • ve (diyeti) ödemelidir
    • اِلَيْهِ
    • ona
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • تَخْف۪يفٌ
    • bir hafifletme
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbiniz tarafından
    • وَرَحْمَةٌۜ
    • ve rahmettir
    • فَمَنِ
    • artk kim
    • اعْتَدٰى
    • haddi aşarsa
    • بَعْدَ
    • sonra
    • ذٰلِكَ
    • bundan
    • فَلَهُ
    • onun için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    179
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْقِصَاصِ
    • kısasta
    • حَيٰوةٌ
    • hayat
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • böylece
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    180
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِذَا
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • اَحَدَكُمُ
    • birinize
    • الْمَوْتُ
    • ölüm
    • اِنْ
    • eğer
    • تَرَكَ
    • bırakacaksa
    • خَيْراًۚ
    • bir hayır (mal)
    • اَلْوَصِيَّةُ
    • vasiyyet etmek
    • لِلْوَالِدَيْنِ
    • anaya babaya
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlara
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • uygun bir biçimde
    • حَقاًّ
    • bir borçtur
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَۜ
    • muttakiler
    181
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • بَدَّلَهُ
    • (vasiyyeti) değiştirirse
    • بَعْدَ مَا
    • sonra
    • سَمِعَهُ
    • işittikten
    • فَاِنَّمَٓا
    • elbette
    • اِثْمُهُ
    • günahı
    • عَلَى
    • üzerinedir
    • الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
    • onu değiştirenlerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌۜ
    • bilendir
    182
    • فَمَنْ
    • her kim de
    • خَافَ
    • korkar da
    • مِنْ مُوصٍ
    • vasiyyet edenin
    • جَنَفاً
    • hata işleyeceğinden
    • اَوْ
    • veya
    • اِثْماً
    • günah işlemesinden
    • فَاَصْلَحَ
    • düzeltirse
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarını
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • elbette
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ۟
    • esirgeyendir
    183
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • yazıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • sizin üzerinize de
    • الصِّيَامُ
    • oruç
    • كَمَا
    • gibi
    • كُتِبَ
    • yazıldığı
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • sizden öncekiler
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunursunuz
    184
    • اَيَّاماً
    • günlerdir
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olursa
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • veya
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutar
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
    • ona (güç) dayananların
    • فِدْيَةٌ
    • fidye vermesi lazımdır
    • طَعَامُ
    • doyuracak
    • مِسْك۪ينٍۜ
    • bir yoksulu
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • تَطَوَّعَ
    • gönülden
    • خَيْراً
    • bir iyilik yaparsa
    • فَهُوَ
    • o
    • خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَهُۜ
    • kendisi için
    • وَاَنْ تَصُومُوا
    • ve oruç tutmanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    185
    • شَهْرُ
    • ayı
    • رَمَضَانَ
    • ramazan
    • الَّذ۪ٓي
    • ki
    • اُنْزِلَ
    • indirilmiştir
    • ف۪يهِ
    • onda
    • الْقُرْاٰنُ
    • Kur`an
    • هُدًى
    • hidayet olarak
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَبَيِّنَاتٍ
    • ve açıklayıcı
    • مِنَ الْهُدٰى
    • hidayeti
    • وَالْفُرْقَانِۚ
    • doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَهِدَ
    • şahit olursa
    • مِنْكُمُ
    • içinizden
    • الشَّهْرَ
    • o aya
    • فَلْيَصُمْهُۜ
    • oruç tutsun
    • وَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olur
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • yahut
    • عَلٰى
    • üzere olursa
    • سَفَرٍ
    • sefer
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutsun
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • يُر۪يدُ
    • ister
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْيُسْرَ
    • kolaylık
    • وَلَا يُر۪يدُ
    • istemez
    • الْعُسْرَۘ
    • güçlük
    • وَلِتُكْمِلُوا
    • ve tamamlamanızı (ister)
    • الْعِدَّةَ
    • sayıyı
    • وَلِتُكَبِّرُوا
    • ve yüceltmenizi (ister)
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
    • size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz
    186
    • وَاِذَا سَاَلَكَ
    • sana sorar(lar)sa
    • عِبَاد۪ي
    • kullarım
    • عَنّ۪ي
    • benden
    • فَاِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • قَر۪يبٌۜ
    • (onlara) yakınım
    • اُج۪يبُ
    • karşılık veririm
    • دَعْوَةَ
    • onun du`asına
    • الدَّاعِ
    • du`a edenin
    • اِذَا
    • zaman
    • دَعَانِۙ
    • bana du`a ettiği
    • فَلْيَسْتَج۪يبُوا
    • O halde onlar da karşılık versinler
    • ل۪ي
    • bana
    • وَلْيُؤْمِنُوا
    • inansınlar ki
    • ب۪ي
    • bana
    • لَعَلَّهُمْ
    • böylece onlar
    • يَرْشُدُونَ
    • doğru yola erişirler
    187
    • اُحِلَّ
    • helal kılındı
    • لَكُمْ
    • size
    • لَيْلَةَ
    • gecesi
    • الصِّيَامِ
    • oruç
    • الرَّفَثُ
    • yaklaşmak
    • اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
    • kadınlarınıza
    • هُنَّ
    • onlar
    • لِبَاسٌ
    • elbisenizdir
    • لَكُمْ
    • sizin
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz de
    • لِبَاسٌ
    • elbisesisiniz
    • لَهُنَّۜ
    • onların
    • عَلِمَ
    • bildi de
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • gerçekten siz
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuzu
    • تَخْتَانُونَ
    • yazık etmekte
    • اَنْفُسَكُمْ
    • sizin kendinize
    • فَتَابَ
    • tevbenizi kabul etti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizden
    • وَعَفَا
    • ve affetti
    • عَنْكُمْۚ
    • sizi
    • فَالْـٰٔنَ
    • artık şimdi
    • بَاشِرُوهُنَّ
    • onlara yaklaşın
    • وَابْتَغُوا
    • ve arayın
    • مَا كَتَبَ
    • yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • وَكُلُوا
    • yiyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَتَبَيَّنَ
    • ayırdelinceye
    • لَكُمُ
    • sizce
    • الْخَيْطُ
    • ipliği
    • الْاَبْيَضُ
    • beyaz
    • مِنَ الْخَيْطِ
    • iplikten
    • الْاَسْوَدِ
    • siyah
    • مِنَ الْفَجْرِۖ
    • şafağın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الصِّيَامَ
    • orucu
    • اِلَى الَّيْلِۚ
    • gece oluncaya dek
    • وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
    • (kadınlara) yaklaşmayın
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • عَاكِفُونَۙ
    • ibadete çekilmiş iken
    • فِي الْمَسَاجِدِۜ
    • mescidlerde
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
    • bunlara yaklaşmayın
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklar ki
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَّقُونَ
    • korunup sakınırlar
    188
    • وَلَا تَأْكُلُٓوا
    • yemeyin
    • اَمْوَالَكُمْ
    • mallarınızı
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • بِالْبَاطِلِ
    • batıl (sebepler) ile
    • وَتُدْلُوا
    • atmayın
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَى الْحُكَّامِ
    • hakimler(in önün)e
    • لِتَأْكُلُوا
    • yemeniz için
    • فَر۪يقاً
    • bir kısmını
    • مِنْ اَمْوَالِ
    • mallarından
    • النَّاسِ
    • insanların
    • بِالْاِثْمِ
    • günah bir biçimde
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
    • bildiğiniz halde
    189
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
    • hilallerden
    • قُلْ
    • de ki
    • هِيَ
    • onlar
    • مَوَاق۪يتُ
    • vakit ölçüleridir
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • وَالْحَجِّۜ
    • ve hac
    • وَلَيْسَ
    • ve değildir
    • الْبِرُّ
    • iyilik
    • بِاَنْ تَأْتُوا
    • girmek
    • الْبُيُوتَ
    • evlere
    • مِنْ ظُهُورِهَا
    • arkalarından
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • مَنِ
    • kişinin
    • اتَّقٰىۚ
    • takvasıdır
    • وَأْتُوا
    • girin
    • مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
    • kapılarından
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تُفْلِحُونَ
    • kurtuluşa erersiniz
    190
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşanlarla
    • وَلَا تَعْتَدُواۜ
    • aşırı gitmeyin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْمُعْتَد۪ينَ
    • aşırı gidenleri
    191
    • وَاقْتُلُوهُمْ
    • onları öldürün
    • حَيْثُ
    • nerede
    • ثَقِفْتُمُوهُمْ
    • yakalarsanız
    • وَاَخْرِجُوهُمْ
    • onları çıkarın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yer(Mekke)den
    • اَخْرَجُوكُمْ
    • sizi çıkardıkları
    • وَالْفِتْنَةُ
    • fitne
    • اَشَدُّ
    • daha kötüdür
    • مِنَ الْقَتْلِۚ
    • adam öldürmekten
    • وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşmayın
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • Mescid-i Haram
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُقَاتِلُوكُمْ
    • sizinle savaşıncaya
    • ف۪يهِۚ
    • orada
    • فَاِنْ
    • fakat eğer
    • قَاتَلُوكُمْ
    • onlar sizinle savaşırlarsa
    • فَاقْتُلُوهُمْۜ
    • hemen onları öldürün
    • كَذٰلِكَ
    • böyledir
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirlerin
    192
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَاِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • esirgeyendir
    193
    • وَقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • لَا تَكُونَ
    • kalmayıncaya
    • فِتْنَةٌ
    • fitne
    • وَيَكُونَ
    • oluncaya
    • الدّ۪ينُ
    • din
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَلَا عُدْوَانَ
    • artık düşmanlık olmaz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    194
    • اَلشَّهْرُ
    • ayı
    • الْحَرَامُ
    • haram
    • بِالشَّهْرِ
    • aya karşılıktır
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • وَالْحُرُمَاتُ
    • hürmetler
    • قِصَاصٌۜ
    • karşılıklıdır
    • فَمَنِ
    • kim
    • اعْتَدٰى
    • saldırırsa
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • فَاعْتَدُوا
    • siz de saldırın
    • عَلَيْهِ
    • ona
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَا اعْتَدٰى
    • saldırdığı
    • عَلَيْكُمْۖ
    • size
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • muttakilerle
    195
    • وَاَنْفِقُوا
    • infak edin
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَلَا تُلْقُوا
    • kendinizi atmayın
    • بِاَيْد۪يكُمْ
    • kendi ellerinizle
    • اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
    • tehlikeye
    • وَاَحْسِنُواۚۛ
    • iyilik edin
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenleri
    196
    • وَاَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • وَالْعُمْرَةَ
    • ve ömreyi
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah için
    • فَاِنْ
    • Eğer
    • اُحْصِرْتُمْ
    • engellenmiş olursanız
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayınıza geleni (kesin)
    • مِنَ الْهَدْيِۚ
    • kurbandan
    • وَلَا تَحْلِقُوا
    • tıraş etmeyin
    • رُؤُ۫سَكُمْ
    • başlarınızı
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • varıncaya
    • الْهَدْيُ
    • kurban
    • مَحِلَّهُۜ
    • yerine
    • فَمَنْ
    • kim varsa
    • كَانَ
    • olan
    • مِنْكُمْ
    • İçinizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • ya da
    • بِه۪ٓ اَذًى
    • bir rahatsızlığı bulunan
    • مِنْ رَأْسِه۪
    • başından
    • فَفِدْيَةٌ
    • fidye (versin)
    • مِنْ صِيَامٍ
    • oruçtan
    • اَوْ
    • veya
    • صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • نُسُكٍۚ
    • kurbandan
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَمِنْتُمْ۠
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَمَنْ
    • kimse
    • تَمَتَّعَ
    • faydalanmak isteyen
    • بِالْعُمْرَةِ
    • ömre ile
    • اِلَى الْحَجِّ
    • hac (zamanın)a kadar
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayına geleni (kessin)
    • لَمْ يَجِدْ
    • (kurban) bulamayan
    • فَصِيَامُ
    • oruç tutar
    • ثَلٰثَةِ
    • üç
    • اَيَّامٍ
    • gün
    • فِي الْحَجِّ
    • hacda
    • وَسَبْعَةٍ
    • yedi gün de
    • اِذَا
    • zaman
    • رَجَعْتُمْۜ
    • döndüğünüz
    • تِلْكَ
    • böylece
    • عَشَرَةٌ
    • on (gündür)
    • كَامِلَةٌۜ
    • tamamı
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • لِمَنْ
    • kimseler içindir
    • لَمْ يَكُنْ
    • olmayanlar
    • اَهْلُهُ
    • ailesi
    • حَاضِرِي
    • hazır
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`da
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعِقَابِ۟
    • cezası
    197
    • اَلْحَجُّ
    • Hac
    • اَشْهُرٌ
    • aylardadır
    • مَعْلُومَاتٌۚ
    • bilinen
    • فَمَنْ
    • kim
    • فَرَضَ
    • farz ederse (kendisine)
    • ف۪يهِنَّ
    • onda (o aylarda)
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • فَلَا رَفَثَ
    • kadına yaklaşmak yoktur
    • وَلَا فُسُوقَ
    • günaha sapmak yoktur
    • وَلَا جِدَالَ
    • kavga etmek yoktur
    • فِي الْحَجِّۜ
    • hacda
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • iyilikten
    • يَعْلَمْهُ
    • onu bilir
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَتَزَوَّدُوا
    • yanınıza azık da alın
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • خَيْرَ
    • en hayırlısı
    • الزَّادِ
    • azığın
    • التَّقْوٰىۘ
    • takvadır
    • وَاتَّقُونِ
    • benden sakının
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    198
    • لَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَنْ تَبْتَغُوا
    • aramanızda
    • فَضْلاً
    • lutfunu
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • Rabbinizin
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَفَضْتُمْ
    • ayrılıp akın ettiğiniz
    • مِنْ عَرَفَاتٍ
    • Arafattan
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
    • Meş`ar-i haram
    • وَاذْكُرُوهُ
    • O`nu anın
    • كَمَا
    • gibi
    • هَدٰيكُمْۚ
    • sizi hidayet ettiği
    • وَاِنْ كُنْتُمْ
    • idiniz
    • مِنْ قَبْلِه۪
    • O`ndan önce
    • لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
    • sapıklardan
    199
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَف۪يضُوا
    • siz de akın edin
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَفَاضَ
    • akın ettiği
    • النَّاسُ
    • insanların
    • وَاسْتَغْفِرُوا
    • ve mağfiret dileyin
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • Gafurdur
    • رَح۪يمٌ
    • Rahimdir
    200
    • فَاِذَا
    • zaman
    • قَضَيْتُمْ
    • bitirince
    • مَنَاسِكَكُمْ
    • ibadetlerinizi
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَذِكْرِكُمْ
    • andığınız gibi
    • اٰبَٓاءَكُمْ
    • atalarınızı
    • اَوْ
    • veya
    • اَشَدَّ
    • daha kuvvetli
    • ذِكْراًۜ
    • bir anışla
    • فَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • وَمَا لَهُ
    • onun yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ
    • hiçbir nasibi
    201
    • وَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • حَسَنَةً
    • güzellik
    • وَفِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • وَقِنَا
    • bizi koru
    • عَذَابَ
    • azabından
    • النَّارِ
    • ateş
    202
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • لَهُمْ
    • onlara vardır
    • نَص۪يبٌ
    • bir pay
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَر۪يعُ
    • çabuk görendir
    • الْحِسَابِ
    • hesabı
    203
    • وَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • ف۪ٓي اَيَّامٍ
    • günlerde
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • تَعَجَّلَ
    • acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
    • ف۪ي يَوْمَيْنِ
    • iki gün içinde
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۚ
    • ona
    • وَمَنْ
    • kim
    • تَاَخَّرَ
    • geri kalırsa
    • عَلَيْهِۙ
    • ona da
    • لِمَنِ
    • kimse için
    • اتَّقٰىۜ
    • sakınan
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • اِلَيْهِ
    • O`nun huzuruna
    • تُحْشَرُونَ
    • toplanacaksınız
    204
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kiminin
    • يُعْجِبُكَ
    • senin hoşuna gider
    • قَوْلُهُ
    • sözü
    • فِي
    • dair
    • الْحَيٰوةِ
    • hayatına
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيُشْهِدُ
    • şahid tutar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
    • kalbinde olana
    • وَهُوَ
    • oysa o
    • اَلَدُّ
    • en azılısıdır
    • الْخِصَامِ
    • hasımların
    205
    • وَاِذَا
    • zaman
    • تَوَلّٰى
    • döndüğü
    • سَعٰى
    • çalışır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
    • bozgunculuğa
    • وَيُهْلِكَ
    • ve yok etmeğe
    • الْحَرْثَ
    • ekin
    • وَالنَّسْلَۜ
    • ve nesli
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْفَسَادَ
    • bozgunculuğu
    206
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • dendiği
    • لَهُ
    • ona
    • اتَّقِ
    • kork
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • اَخَذَتْهُ
    • kendisini sürükler
    • الْعِزَّةُ
    • gururu
    • بِالْاِثْمِ
    • günaha
    • فَحَسْبُهُ
    • Artık ona yetişir
    • جَهَنَّمُۜ
    • cehennem
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمِهَادُ
    • bir yataktır o
    207
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • öylesi var ki
    • يَشْر۪ي
    • satar
    • نَفْسَهُ
    • kendisini
    • ابْتِغَٓاءَ
    • aramak için
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah da
    • رَؤُ۫فٌ
    • çok şefkatlidir
    • بِالْعِبَادِ
    • kullar(ın)a
    208
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • فِي السِّلْمِ
    • islama (veya barışa)
    • كَٓافَّةًۖ
    • hepiniz birlikte
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • size
    • عَدُوٌّ
    • düşmandır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    209
    • فَاِنْ
    • eğer
    • زَلَلْتُمْ
    • kayarsanız
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْكُمُ
    • size geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • فَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    210
    • هَلْ
    • mi
    • يَنْظُرُونَ
    • gözlüyorlar
    • اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
    • gelmesini
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ي ظُلَلٍ
    • gölgeler içinde
    • مِنَ الْغَمَامِ
    • buluttan
    • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
    • ve meleklerin
    • وَقُضِيَ
    • ve bitirilmesini
    • الْاَمْرُۜ
    • işin
    • وَاِلَى اللّٰهِ
    • halbuki Allah`a
    • تُرْجَعُ
    • döndürülür
    • الْاُمُورُ۟
    • bütün işler
    211
    • سَلْ
    • sor
    • بَن۪ٓي
    • oğullarına
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • كَمْ
    • nice
    • اٰتَيْنَاهُمْ
    • onlara verdik
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • ayetlerden
    • بَيِّنَةٍۜ
    • açık
    • وَمَنْ
    • kim
    • يُبَدِّلْ
    • değiştirirse
    • نِعْمَةَ
    • ni`metini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُ
    • geldikten
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • çetindir
    • الْعِقَابِ
    • cezası
    212
    • زُيِّنَ
    • süslü gösterildi
    • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere
    • الْحَيٰوةُ
    • hayatı
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيَسْخَرُونَ
    • alay ederler
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
    • inananlarla
    • وَالَّذ۪ينَ
    • oysa
    • اتَّقَوْا
    • takva sahipleri
    • فَوْقَهُمْ
    • onlardan üstündürler
    • يَوْمَ
    • gününde
    • الْقِيٰمَةِۜ
    • kıyamet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَرْزُقُ
    • rızık verir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • بِغَيْرِ حِسَابٍ
    • hesapsız
    213
    • كَانَ
    • idi
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • اُمَّةً
    • ümmet
    • وَاحِدَةً
    • bir tek
    • فَبَعَثَ
    • sonra gönderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • مُبَشِّر۪ينَ
    • müjdeciler
    • وَمُنْذِر۪ينَۖ
    • ve uyarıcılar olarak
    • وَاَنْزَلَ
    • indirdi
    • مَعَهُمُ
    • onlarla beraber
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّ
    • hak olarak
    • لِيَحْكُمَ
    • hükmetmek üzere
    • بَيْنَ
    • arasında
    • النَّاسِ
    • insanlar
    • ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
    • anlaşmazlığa düştükleri konularda
    • وَمَا اخْتَلَفَ
    • anlaşmazlığa düştü(ler)
    • ف۪يهِ
    • o(Kitap hakkı)nda
    • اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
    • kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • kendilerine geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • بَغْياً
    • sırf kıskançlıktan ötürü
    • بَيْنَهُمْۚ
    • aralarındaki
    • فَهَدَى
    • bunun üzerine iletti
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenleri
    • لِمَا اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düştükleri
    • ف۪يهِ
    • kendisinde
    • مِنَ الْحَقِّ
    • gerçeğe
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • kendi izniyle
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَهْد۪ي
    • iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    214
    • اَمْ
    • yoksa
    • حَسِبْتُمْ
    • sandınız
    • اَنْ تَدْخُلُوا
    • gireceğinizi mi
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
    • başınıza gelmeden
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ خَلَوْا
    • geçenlerin
    • مِنْ قَبْلِكُمْۜ
    • sizden önce
    • مَسَّتْهُمُ
    • Onlara dokunmuştu
    • الْبَأْسَٓاءُ
    • sıkıntı
    • وَالضَّرَّٓاءُ
    • ve yoksulluk
    • وَزُلْزِلُوا
    • ve sarsılmışlardı ki
    • حَتّٰى
    • nihayet
    • يَقُولَ
    • diyorlardı
    • الرَّسُولُ
    • peygamber
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve inananlar
    • مَعَهُ
    • onunla birlikte
    • مَتٰى
    • ne zaman
    • نَصْرُ
    • yardımı
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • نَصْرَ
    • yardımı
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • قَر۪يبٌ
    • yakındır
    215
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • (Allah yolunda) harcayacaklarını
    • قُلْ
    • De ki
    • مَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • vereceğiniz şey
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَلِلْوَالِدَيْنِ
    • ana-baba içindir
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlar
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve öksüzler
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullar
    • وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
    • ve yolda kalmış(lar)
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • ve ne yaparsanız
    • فَاِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onunla birlikte
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    216
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • كُرْهٌ
    • hoşunuza gitmez
    • لَكُمْۚ
    • sizin
    • وَعَسٰٓى
    • olur ki bazen
    • اَنْ تَكْرَهُوا
    • hoşlanmadığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَهُوَ خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • وَعَسٰٓى
    • ve olur ki
    • اَنْ تُحِبُّوا
    • hoşlandığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey de
    • وَهُوَ شَرٌّ
    • kötüdür
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz ise
    • لَا تَعْلَمُونَ۟
    • bilmezsiniz
    217
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الشَّهْرِ
    • ayında
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • قِتَالٍ ف۪يهِۜ
    • savaşmaktan
    • قُلْ
    • de ki
    • قِتَالٌ
    • savaş
    • ف۪يهِ
    • O (aylar)da
    • كَب۪يرٌۜ
    • büyük bir günahtır
    • وَصَدٌّ
    • ve alıkoymak
    • عَنْ سَب۪يلِ
    • yolundan
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَكُفْرٌ
    • ve inkar etmek
    • بِه۪
    • O`nu
    • وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • ve Mescid-i Haram`dan
    • وَاِخْرَاجُ
    • sürüp çıkarmak
    • اَهْلِه۪
    • halkını
    • مِنْهُ
    • ondan (Mekke`den)
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük bir günahtır
    • عِنْدَ
    • yanında
    • اللّٰهِۚ
    • Allah
    • وَالْفِتْنَةُ
    • ve fitne
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük(bir günah)tır
    • مِنَ الْقَتْلِۜ
    • öldürmekten
    • وَلَا يَزَالُونَ
    • vazgeçmezler
    • يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşmaktan
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَرُدُّوكُمْ
    • sizi döndürünceye
    • عَنْ د۪ينِكُمْ
    • dininizden
    • اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
    • eğer güçleri yetse
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْتَدِدْ
    • döner
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • عَنْ د۪ينِه۪
    • dininden
    • فَيَمُتْ
    • ve ölürse
    • وَهُوَ كَافِرٌ
    • kafir olarak
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • حَبِطَتْ
    • boşa çıkmıştır
    • اَعْمَالُهُمْ
    • onların bütün yaptıkları
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • وَالْاٰخِرَةِۚ
    • ahirette de
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَـالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    218
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
    • ve hicret edenler
    • وَجَاهَدُوا
    • ve cihat edenler
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۙ
    • Allah
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يَرْجُونَ
    • umarlar
    • رَحْمَتَ
    • rahmetini
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • çok merhamet edendir
    219
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْخَمْرِ
    • şaraptan
    • وَالْمَيْسِرِۜ
    • ve kumardan
    • قُلْ
    • de ki
    • ف۪يهِمَٓا
    • o ikisinde vardır
    • اِثْمٌ
    • günah
    • كَب۪يرٌ
    • büyük
    • وَمَنَافِـعُ
    • ve bazı yararlar
    • لِلنَّاسِۘ
    • insanlar için
    • وَاِثْمُهُمَٓا
    • fakat onların günahı
    • اَكْبَرُ
    • daha büyüktür
    • مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
    • yararından
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • infak edeceklerini
    • قُلِ
    • de ki
    • الْعَفْوَۜ
    • Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَتَفَكَّرُونَۙ
    • düşünürsünüz
    220
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünya hakkında
    • وَالْاٰخِرَةِۜ
    • ve ahiret
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyarlar
    • عَنِ الْيَتَامٰىۜ
    • öksüzlerden
    • قُلْ
    • de ki
    • اِصْلَاحٌ
    • ıslah etmek
    • لَهُمْ
    • onları(n durumlarını)
    • خَيْرٌۜ
    • hayırlıdır
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخَالِطُوهُمْ
    • onlara karışırsanız
    • فَاِخْوَانُكُمْۜ
    • sizin kardeşlerinizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • ayırır
    • الْمُفْسِدَ
    • bozanı
    • مِنَ الْمُصْلِحِۜ
    • ıslah edenden
    • وَلَوْ
    • ve eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَاَعْنَتَكُمْۜ
    • sizi zora sokardı
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    221
    • وَلَا تَنْكِحُوا
    • evlenmeyin
    • الْمُشْرِكَاتِ
    • müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُؤْمِنَّۜ
    • inanıncaya
    • وَلَاَمَةٌ
    • bir cariye
    • مُؤْمِنَةٌ
    • inanan
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • مِنْ مُشْرِكَةٍ
    • ortak koşan (hür) kadından
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَعْجَبَتْكُمْۚ
    • hoşunuza gitse bile
    • وَلَا تُنْكِحُوا
    • evlendirmeyin
    • الْمُشْرِك۪ينَ
    • Ortak koşan erkeklerle
    • يُؤْمِنُواۜ
    • iman edinceye
    • وَلَعَبْدٌ
    • bir köle
    • مُؤْمِنٌ
    • inanan
    • مِنْ مُشْرِكٍ
    • müşrik erkekten
    • اَعْجَبَكُمْۜ
    • hoşunuza gitse bile
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • (Zira) onlar
    • يَدْعُونَ
    • çağırıyorlar
    • اِلَى النَّارِۚ
    • ateşe
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَدْعُٓوا
    • çağırıyor
    • اِلَى الْجَنَّةِ
    • cennete
    • وَالْمَغْفِرَةِ
    • ve mağfirete
    • بِاِذْنِه۪ۚ
    • izniyle
    • وَيُبَيِّنُ
    • açıklar
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَذَكَّرُونَ۟
    • düşünürler
    222
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْمَح۪يضِۜ
    • adet görmeden
    • قُلْ
    • de ki
    • هُوَ
    • o
    • اَذًىۙ
    • eziyettir
    • فَاعْتَزِلُوا
    • çekilin
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınlardan
    • فِي الْمَح۪يضِۙ
    • adet halinde
    • وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
    • onlara yaklaşmayın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَطْهُرْنَۚ
    • temizleninceye
    • فَاِذَا
    • zaman
    • تَطَهَّرْنَ
    • temizlendikleri
    • فَأْتُوهُنَّ
    • onlara varın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَمَرَكُمُ
    • emrettiği
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • التَّوَّاب۪ينَ
    • tevbe edenleri
    • وَيُحِبُّ
    • sever
    • الْمُتَطَهِّر۪ينَ
    • temizlenenleri
    223
    • نِسَٓاؤُ۬كُمْ
    • kadınlarınız
    • حَرْثٌ
    • bir tarladır
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • فَأْتُوا
    • varın
    • حَرْثَكُمْ
    • tarlanıza
    • اَنّٰى شِئْتُمْۘ
    • dilediğiniz biçimde
    • وَقَدِّمُوا
    • hazırlık yapın
    • لِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz için
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • مُلَاقُوهُۜ
    • O`na kavuşacaksınız
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الْمُؤْمِن۪ينَ
    • İnananları
    224
    • وَلَا تَجْعَلُوا
    • kılmayın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عُرْضَةً
    • engel
    • لِاَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinize
    • اَنْ تَبَرُّوا
    • iyilik etmenize
    • وَتَتَّقُوا
    • ve sakınmanıza
    • وَتُصْلِحُوا
    • ve düzetmeye
    • بَيْنَ
    • arasını
    • النَّاسِۜ
    • insanların
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    225
    • لَا يُؤَاخِذُكُمُ
    • sizi sorumlu tutmaz
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاللَّغْوِ
    • kasıtsız
    • ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinizden dolayı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • يُؤَاخِذُكُمْ
    • sorumlu tutar
    • بِمَا كَسَبَتْ
    • kazandığından
    • قُلُوبُكُمْۜ
    • kalblerinizin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    226
    • لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
    • yaklaşmamağa yemin edenler için
    • مِنْ نِسَٓائِهِمْ
    • kadınlarına
    • تَرَبُّصُ
    • bekleme (hakkı) vardır
    • اَرْبَعَةِ
    • dört
    • اَشْهُرٍۚ
    • ay
    • فَاِنْ
    • eğer
    • فَٓاؤُ۫
    • (o süre içinde) dönerlerse
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • merhamet edendir
    227
    • وَاِنْ
    • eğer
    • عَزَمُوا
    • kesin karar verirlerse
    • الطَّـلَاقَ
    • boşamaya
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    228
    • وَالْمُطَلَّقَاتُ
    • boşanmış kadınlar
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • ثَلٰثَةَ
    • üç
    • قُرُٓوءٍۜ
    • kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُنَّ
    • kendilerine
    • اَنْ يَكْتُمْنَ
    • gizlemeleri
    • مَا خَلَقَ
    • yarattığını
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
    • kendi rahimlerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنَّ
    • idiyseler
    • يُؤْمِنَّ
    • inanıyor
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ve ahiret
    • وَبُعُولَتُهُنَّ
    • kocaları
    • اَحَقُّ
    • hak sahibidirler
    • بِرَدِّهِنَّ
    • onları geri almağa
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bu arada
    • اَرَادُٓوا
    • isterlerse
    • اِصْلَاحاًۜ
    • barışmak
    • وَلَهُنَّ
    • (kadınların) vardır
    • مِثْلُ
    • gibi
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
    • (erkeklerin) kendileri üzerindeki
    • بِالْمَعْرُوفِۖ
    • (örfe uygun) hakları
    • وَلِلرِّجَالِ
    • erkeklerin (hakları)
    • عَلَيْهِنَّ
    • onlar (kadınlar) üzerinde
    • دَرَجَةٌۜ
    • bir derece fazladır
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • azizdir
    • حَك۪يمٌ۟
    • hakimdir
    229
    • اَلطَّـلَاقُ
    • boşama
    • مَرَّتَانِۖ
    • iki defadır
    • فَاِمْسَاكٌ
    • ya tutmak (lazım)dır
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • تَسْر۪يحٌ
    • salıvermek
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal değildir
    • لَكُمْ
    • size
    • اَنْ تَأْخُذُوا
    • geri almanız
    • مِمَّٓا
    • şeylerden
    • اٰتَيْتُمُوهُنَّ
    • onlara verdiğiniz
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • اِلَّٓا
    • başka
    • اَنْ يَخَافَٓا
    • korkarlarsa
    • اَلَّا يُق۪يمَا
    • koruyamamaktan
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • korkarsanız
    • حُدُودَ
    • sınırlarında
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَا
    • ikisine de
    • ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
    • kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
    • تِلْكَ
    • işte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
    • sakın bunları aşmayın
    • وَمَنْ
    • Kim(ler)
    • يَتَعَدَّ
    • aşarsa
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerdir
    230
    • فَاِنْ
    • eğer
    • طَلَّقَهَا
    • erkek yine boşarsa
    • فَلَا تَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُ
    • ona
    • مِنْ بَعْدُ
    • artık bundan sonra
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَنْكِحَ
    • (kadın) nikahlanıncaya
    • زَوْجاً
    • kocaya
    • غَيْرَهُۜ
    • başka bir
    • طَلَّقَهَا
    • O (vardığı adam) da boşarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَٓا
    • kendilerine
    • اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
    • tekrar birbirlerine dönmelerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • ظَـنَّٓا
    • inanırlarsa
    • اَنْ يُق۪يمَا
    • koruyacaklarına
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَتِلْكَ
    • İşte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • يُبَيِّنُهَا
    • açıklamaktadır
    • لِقَوْمٍ
    • bir toplum için
    • يَعْلَمُونَ
    • bilen
    231
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَاَمْسِكُوهُنَّ
    • ya onları tutun
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • سَرِّحُوهُنَّ
    • bırakın
    • بِمَعْرُوفٍۖ
    • iyilikle
    • وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
    • onları (yanınızda) tutmayın
    • ضِرَاراً
    • zarar vermek için
    • لِتَعْتَدُواۚ
    • haklarına tecavüz edip
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَفْعَلْ
    • yaparsa
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • فَقَدْ
    • muhakkak
    • ظَلَمَ
    • zulmetmiştir
    • نَفْسَهُۜ
    • kendine
    • وَلَا تَتَّخِذُٓوا
    • edinmeyin
    • اٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُزُواًۘ
    • eğlence
    • وَاذْكُرُوا
    • düşünün
    • نِعْمَتَ
    • ni`metini
    • عَلَيْكُمْ
    • size olan
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiklerini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitap`tan
    • وَالْحِكْمَةِ
    • ve Hikmet`ten
    • يَعِظُـكُمْ
    • size öğüt vermek için
    • بِه۪ۜ
    • onunla
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    232
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
    • engel olmayın
    • اَنْ يَنْكِحْنَ
    • evlenmelerine
    • اَزْوَاجَهُنَّ
    • (eski) kocalarıyla
    • اِذَا تَرَاضَوْا
    • anlaştıkları takdirde
    • بَيْنَهُمْ
    • kendi aralarında
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • يُوعَظُ
    • verilen bir öğüttür
    • بِه۪
    • onunla
    • مَنْ كَانَ
    • kimseye
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • يُؤْمِنُ
    • inanan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • ذٰلِكُمْ
    • Bu
    • اَزْكٰى
    • daha iyi
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • وَاَطْهَرُۜ
    • ve daha temizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmezsiniz
    233
    • وَالْوَالِدَاتُ
    • anneler
    • يُرْضِعْنَ
    • emzirirler
    • اَوْلَادَهُنَّ
    • çocuklarını
    • حَوْلَيْنِ
    • iki yıl
    • كَامِلَيْنِ
    • tam
    • لِمَنْ
    • kimse için
    • اَرَادَ
    • isteyen
    • اَنْ يُـتِمَّ
    • tamamlamak
    • الرَّضَاعَةَۜ
    • emzirmeyi
    • وَعَلَى
    • üzerinedir
    • الْمَوْلُودِ لَهُ
    • çocuk kendisine ait olan (babanın)
    • رِزْقُهُنَّ
    • onların yiyecekleri
    • وَكِسْوَتُهُنَّ
    • ve giyecekleri
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun biçimde
    • لَا تُكَلَّفُ
    • yükümlü tutulmaz
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • اِلَّا
    • başka
    • وُسْعَهَاۚ
    • gücünün yettiğinden
    • لَا تُضَٓارَّ
    • zarara sokulmasın
    • وَالِدَةٌ
    • ne anne
    • بِوَلَدِهَا
    • çocuğu yüzünden
    • وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
    • ne de çocuğun aidolduğu baba
    • بِوَلَدِه۪
    • çocuğu yüzünden
    • وَعَلَى
    • üzerinde
    • الْوَارِثِ
    • mirasçının
    • مِثْلُ ذٰلِكَۚ
    • aynı (yükümlülük) vardır
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اَرَادَا
    • isterlerse
    • فِصَالاً
    • sütten kesmek
    • عَنْ تَرَاضٍ
    • rızalarıyla
    • مِنْهُمَا
    • kendi aralarında
    • وَتَشَاوُرٍ
    • ve danışarak
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • günah
    • عَلَيْهِمَاۜ
    • kendilerine
    • وَاِنْ
    • eğer
    • اَرَدْتُمْ
    • isterseniz
    • اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
    • (sütannesi tutup) emzirtmek
    • اَوْلَادَكُمْ
    • çocuklarınızı
    • فَلَا
    • yine yoktur
    • جُنَاحَ
    • bir günah
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • اِذَا
    • sonra
    • سَلَّمْتُمْ
    • verdikten
    • مَٓا اٰتَيْتُمْ
    • verdiğiniz(ücret)i
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptığınız her şeyi
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    234
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölenlerin
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bıraktıkları
    • اَزْوَاجاً
    • eşleri
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • (bekleyip) gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • اَرْبَعَةَ
    • dört
    • اَشْهُرٍ
    • ay
    • وَعَشْراًۚ
    • ve on gün
    • فَاِذَا بَلَغْنَ
    • bitirince
    • اَجَلَهُنَّ
    • sürelerini
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri için
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    235
    • وَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
    • üstü kapalı biçimde bildirmenizden
    • مِنْ خِطْبَةِ
    • evlenme isteğinizi
    • النِّسَٓاءِ
    • kadınlara
    • اَوْ
    • yahut
    • اَكْنَنْتُمْ
    • gizlemenizden
    • ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
    • içinizde
    • عَلِمَ
    • bilir ki
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz sizin
    • سَتَذْكُرُونَهُنَّ
    • onları anacağınızı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
    • sakın onlarla sözleşmeyin
    • سِراًّ
    • gizli(buluşma)ya
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَنْ تَقُولُوا
    • söylemeniz
    • قَوْلاً
    • bir söz
    • مَعْرُوفاًۜ
    • iyi (meşru)
    • وَلَا تَعْزِمُوا
    • ve kalkışmayın
    • عُقْدَةَ
    • akdine (kıymaya)
    • النِّكَاحِ
    • nikah
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • ulaşıncaya
    • الْكِتَابُ
    • yazılanın (iddetinin)
    • اَجَلَهُۜ
    • sonuna
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içinizden geçeni
    • فَاحْذَرُوهُۚ
    • O`ndan sakının
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve yine bilin ki
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ۟
    • halimdir
    236
    • لَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِنْ طَلَّقْتُمُ
    • boşarsınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • اَوْ
    • ya da
    • تَفْرِضُوا
    • tesbir etmeden
    • لَهُنَّ
    • onlara
    • فَر۪يضَةًۚ
    • mehir
    • وَمَتِّعُوهُنَّۚ
    • onları faydalandırsın
    • عَلَى الْمُوسِعِ
    • eli geniş olan
    • قَدَرُهُ
    • kendi gücü nisbetinde
    • وَعَلَى الْمُقْتِرِ
    • eli dar olan da
    • قَدَرُهُۚ
    • kendi gücü nisbetinde
    • مَتَـاعاً
    • bir geçimlikle
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • güzel
    • حَقاًّ
    • bu bir borçtur
    • عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenlerin üzerine
    237
    • وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
    • onları boşarsanız
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • وَقَدْ فَرَضْتُمْ
    • bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
    • لَهُنَّ
    • onlar için
    • فَر۪يضَةً
    • vermeniz gerekir
    • فَنِصْفُ
    • yarısını
    • مَا فَرَضْتُمْ
    • tesbit ettiğinizin (mehrin)
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اَنْ يَعْفُونَ
    • (kadının) vazgeçmesi
    • اَوْ
    • veya
    • يَعْفُوَا
    • vazgeçmesi
    • الَّذ۪ي بِيَدِه۪
    • elinde olanın (erkeğin)
    • عُقْدَةُ
    • akdi
    • النِّكَاحِۜ
    • nikah
    • وَاَنْ تَعْفُٓوا
    • (Erkekler) Sizin affetmeniz
    • اَقْرَبُ
    • daha yakındır
    • لِلتَّقْوٰىۜ
    • takvaya
    • وَلَا تَنْسَوُا
    • unutmayın
    • الْفَضْلَ
    • iyilik etmeyi
    • بَيْنَكُمْۜ
    • birbirinize
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    238
    • حَافِظُوا
    • koruyun
    • عَلَى الصَّلَوَاتِ
    • namazları
    • وَالصَّلٰوةِ
    • ve namazı
    • الْوُسْطٰى
    • orta
    • وَقُومُوا
    • durun
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ın huzuruna
    • قَانِت۪ينَ
    • gönülden bağlılık ve saygı ile
    239
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • (bir tehlikeden) korkarsanız
    • فَرِجَـالاً
    • yaya
    • اَوْ
    • yahut
    • رُكْبَـاناًۚ
    • binmiş olarak
    • فَاِذَٓا
    • zaman da
    • اَمِنْتُمْ
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَكُمْ
    • size öğrettiği
    • مَا
    • şeyleri
    • لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    240
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölüp de
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bırakan(erkek)ler
    • اَزْوَاجاًۚ
    • eşler
    • وَصِيَّةً
    • vasiyyet etsinler
    • لِاَزْوَاجِهِمْ
    • eşlerinin
    • مَتَاعاً
    • geçimlerinin sağlanmasını
    • اِلَى الْحَوْلِ
    • bir yıla kadar
    • غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
    • (evlerinden) çıkarılmadan
    • فَاِنْ
    • şayet
    • خَرَجْنَ
    • kendileri çıkarlarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • ف۪ي مَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri hakkında
    • مِنْ مَعْرُوفٍۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    241
    • وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
    • boşanmış kadınların
    • مَتَاعٌ
    • geçimlerini sağlamak
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olan şekilde
    • حَقاًّ
    • bir haktır (borçtur)
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler
    242
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklamaktadır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ۟
    • düşünürsünüz
    243
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
    • çıkanları
    • مِنْ دِيَارِهِمْ
    • yurtlarından
    • وَهُمْ اُلُوفٌ
    • binlerce kişi iken
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۖ
    • ölüm
    • فَقَالَ
    • demişti de
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مُوتُوا
    • Ölün!
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَحْيَاهُمْۜ
    • kendilerini diriltmişti
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • ikram
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلٰكِنَّ
    • Ama
    • اَكْثَرَ
    • çoğu
    • النَّاسِ
    • insanların
    • لَا يَشْكُرُونَ
    • şükretmezler
    244
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    245
    • مَنْ
    • Kimdir
    • ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
    • borç olarak verecek
    • اللّٰهَ
    • Allah`a
    • قَرْضاً
    • bir borcu
    • حَسَناً
    • güzel
    • فَيُضَاعِفَهُ
    • arttırması karşılığnda
    • لَهُٓ
    • ona
    • اَضْعَافاً
    • fazlasıyla
    • كَـث۪يرَةًۜ
    • kat kat
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَقْبِضُ
    • (rızkı) kısar da
    • وَيَبْصُۣطُۖ
    • açar da
    • وَاِلَيْهِ
    • Hep O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    246
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الْمَلَأِ
    • ileri gelenlerini
    • مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail oğullarının
    • مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
    • Musa`dan sonra
    • اِذْ قَالُوا
    • hani demişlerdi
    • لِنَبِيٍّ
    • Peygamberlerine
    • لَهُمُ
    • onlar
    • ابْعَثْ
    • gönder
    • لَنَا
    • bize
    • مَلِكاً
    • bir hükümdar
    • نُقَاتِلْ
    • (onun önderliğinde) savaşalım
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • قَالَ
    • dedi
    • هَلْ عَسَيْتُمْ
    • Ya
    • اِنْ كُتِبَ
    • yazılınca (farz kılınınca)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
    • savaşmazsanız
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
    • bizler neden savaşmayalım
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَقَدْ
    • oysa
    • اُخْرِجْنَا
    • biz çıkarılıp sürüldük
    • مِنْ دِيَارِنَا
    • yurtlarımızdan
    • وَاَبْنَٓائِنَاۜ
    • ve oğullarımızın arasından
    • فَلَمَّا
    • fakat
    • كُتِبَ
    • yazılınca
    • عَلَيْهِمُ
    • kendilerine
    • تَوَلَّوْا
    • yüz çevirdiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    247
    • وَقَالَ
    • dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • قَدْ بَعَثَ
    • gönderdi
    • لَكُمْ
    • size
    • طَالُوتَ
    • Talut`u
    • مَلِكاًۜ
    • hükümdar
    • قَالُٓوا
    • dediler ki
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يَكُونُ
    • olabilir
    • لَهُ
    • onun
    • الْمُلْكُ
    • hükümdarlık (mülk)
    • عَلَيْنَا
    • bizim üzerimize
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • اَحَقُّ
    • daha layıkız
    • بِالْمُلْكِ
    • hükümdarlığa
    • مِنْهُ
    • ondan
    • وَلَمْ يُؤْتَ
    • ve verilmemiştir
    • سَعَةً
    • genişlik
    • مِنَ الْمَالِۜ
    • maldan
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اصْطَفٰيهُ
    • onu (hükümdar) seçti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin üzerinize
    • وَزَادَهُ
    • ve onun artırdı
    • بَسْطَةً
    • gücünü
    • فِي الْعِلْمِ
    • bilgisinin
    • وَالْجِسْمِۜ
    • ve cisminin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُؤْت۪ي
    • verir
    • مُلْكَهُ
    • mülkünü
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O herşeyi) bilendir
    248
    • وَقَالَ
    • ve dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اٰيَةَ
    • alameti
    • مُلْكِه۪ٓ
    • onun hükümdarlığının
    • اَنْ يَأْتِيَكُمُ
    • size gelmesidir
    • التَّابُوتُ
    • (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
    • ف۪يهِ
    • onun içinde
    • سَك۪ينَةٌ
    • bir huzur bulunan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • وَبَقِيَّةٌ
    • ve bir kalıntı
    • مِمَّا تَرَكَ
    • geriye bıraktığından
    • اٰلُ
    • ailesinin
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَاٰلُ
    • ve ailesinin
    • هٰرُونَ
    • Harun
    • تَحْمِلُهُ
    • taşıdığı
    • الْمَلٰٓئِكَةُۜ
    • meleklerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bunda
    • لَاٰيَةً
    • kesin bir alamet vardır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
    • inanıyorsanız
    249
    • فَلَمَّا فَصَلَ
    • ayrıldığında
    • طَالُوتُ
    • Talut
    • بِالْجُنُودِۙ
    • ordularla
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مُبْتَل۪يكُمْ
    • sizi deneyecektir
    • بِنَهَرٍۚ
    • bir ırmakla
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَرِبَ
    • içerse
    • مِنْهُ
    • ondan
    • فَلَيْسَ
    • değildir
    • مِنّ۪يۚ
    • benden
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • لَمْ يَطْعَمْهُ
    • ondan (kana kana) tadmazsa
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • مِنّ۪ٓي
    • bendendir
    • اِلَّا
    • dışında
    • مَنِ
    • kimsenin
    • اغْتَرَفَ
    • avuçlayan
    • غُرْفَةً
    • bir avuç
    • بِيَدِه۪ۚ
    • eliyle
    • فَشَرِبُوا
    • hepsi içtiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • فَلَمَّا
    • nihayet
    • جَاوَزَهُ
    • (ırmağı) geçince
    • هُوَ
    • o (Talut)
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve iman eden
    • مَعَهُۙ
    • beraberindekiler
    • قَالُوا
    • dediler
    • لَا طَاقَةَ لَنَا
    • bizim gücümüz yok
    • الْيَوْمَ
    • bugün
    • بِجَالُوتَ
    • Calut`a
    • وَجُنُودِه۪ۜ
    • ve askerlerine karşı
    • قَالَ
    • dedi
    • الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • kanaat getirenler
    • اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarına
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`a
    • كَمْ
    • nice
    • مِنْ فِئَةٍ
    • topluluk
    • قَل۪يلَةٍ
    • az olan
    • غَلَبَتْ
    • galib gelmiştir
    • فِئَةً
    • topluluğa
    • كَث۪يرَةً
    • çok olan
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    250
    • وَلَمَّا بَرَزُوا
    • karşılaştıklarında
    • لِجَالُوتَ
    • Calut
    • وَجُنُودِه۪
    • ve askerleriyle
    • قَالُوا
    • şöyle dediler
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اَفْرِغْ
    • dök
    • عَلَيْنَا
    • üzerimize
    • صَبْراً
    • sabır
    • وَثَبِّتْ
    • sağlam tut
    • اَقْدَامَنَا
    • ayaklarımızı
    • وَانْصُرْنَا
    • ve bize yardım et
    • عَلَى الْقَوْمِ
    • topluluğuna karşı
    • الْكَافِر۪ينَۜ
    • kafirler
    251
    • فَهَزَمُوهُمْ
    • derken onları bozdular
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • وَقَتَلَ
    • öldürdü
    • دَاوُ۫دُ
    • Davud
    • جَالُوتَ
    • Calut`u
    • وَاٰتٰيهُ
    • ve ona (Davud`a) verdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَ
    • hükümdarlık
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmet
    • وَعَلَّمَهُ
    • ve ona öğretti
    • مِمَّا يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَلَوْلَا دَفْعُ
    • eğer savmasaydı
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • النَّاسَ
    • insanların
    • بَعْضَهُمْ
    • bir kısmını
    • بِبَعْضٍ
    • bir kısmıyle
    • لَفَسَدَتِ
    • bozulurdu
    • الْاَرْضُ
    • dünya
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • lutuf
    • عَلَى
    • karşı
    • الْعَالَم۪ينَ
    • bütün alemlere
    252
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • اٰيَاتُ
    • ayetleridir
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • نَتْلُوهَا
    • okuyoruz (açıklıyoruz)
    • عَلَيْكَ
    • sana
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّكَ
    • elbette sen
    • لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
    • gönderilenlerdensin
    253
    • تِلْكَ
    • işte o
    • الرُّسُلُ
    • elçiler ki
    • فَضَّلْنَا
    • üstün kıldık
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini
    • عَلٰى بَعْضٍۢ
    • kiminden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimine
    • كَلَّمَ
    • konuştu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَرَفَعَ
    • yükseltti
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini de
    • دَرَجَاتٍۜ
    • derecelerle
    • وَاٰتَيْنَا
    • ve verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs ile
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • مَا اقْتَتَلَ
    • öldürmezlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
    • onların arkasından gelen(millet)ler
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • gelmiş olduktan
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • وَلٰكِنِ
    • fakat
    • اخْتَلَفُوا
    • anlaşmazlığa düştüler
    • فَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • وَمِنْهُمْ
    • ve onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • كَفَرَۜ
    • inkar etti
    • مَا اقْتَتَلُوا
    • birbirlerini öldürmezlerdi
    • وَلٰكِنَّ
    • ama
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَفْعَلُ
    • yapar
    • مَا يُر۪يدُ۟
    • dilediğini
    254
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • inananlar
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıktan
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ يَأْتِيَ
    • gelmezden
    • يَوْمٌ
    • gün
    • لَا بَيْعٌ
    • alışverişin olmadığı
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • وَلَا خُلَّةٌ
    • ve hiçbir dostluğun
    • وَلَا شَفَاعَةٌۜ
    • ve hiçbir şefaatin
    • وَالْكَافِرُونَ
    • Kafirler
    • هُمُ
    • ta kendileridir
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerin
    255
    • اَللّٰهُ
    • Allah (ki)
    • لَٓا اِلٰهَ
    • tanrı yoktur
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَۚ
    • O`ndan
    • اَلْحَيُّ
    • daima diridir
    • الْقَيُّومُۚ
    • koruyup yöneticidir
    • لَا تَأْخُذُهُ
    • O`nu tutmaz
    • سِنَةٌ
    • ne bir uyuklama
    • وَلَا نَوْمٌۜ
    • ve ne de uyku
    • لَهُ
    • O`nundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَمَا
    • ve ne varsa
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yerde
    • مَنْ
    • kim
    • ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
    • şefaat edebilir
    • عِنْدَهُٓ
    • kendisinin katında
    • اِلَّا
    • dışında
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • O`nun izni
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا
    • olanı
    • بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
    • onların önünde
    • وَمَا
    • ve olanı
    • خَلْفَهُمْۚ
    • arkalarında
    • وَلَا يُح۪يطُونَ
    • kavrayamazlar
    • بِشَيْءٍ
    • hiçbir şey
    • مِنْ عِلْمِه۪ٓ
    • O`nun ilminden
    • بِمَا شَٓاءَۚ
    • kendisinin dilediğinin
    • وَسِعَ
    • kaplamıştır
    • كُرْسِيُّهُ
    • O`nun Kürsüsü
    • السَّمٰوَاتِ
    • gökleri
    • وَالْاَرْضَۚ
    • ve yeri
    • وَلَا يَؤُ۫دُهُ
    • O`na ağır gelmez
    • حِفْظُهُمَاۚ
    • onları koru(yup gözet)mek
    • وَهُوَ
    • O
    • الْعَلِيُّ
    • yücedir
    • الْعَظ۪يمُ
    • büyüktür
    256
    • لَٓا اِكْرَاهَ
    • zorlama yoktur
    • فِي الدّ۪ينِ
    • Dinde
    • قَدْ تَبَيَّنَ
    • seçilip belli olmuştur
    • الرُّشْدُ
    • doğruluk
    • مِنَ الْغَيِّۚ
    • sapıklıktan
    • فَمَنْ
    • Kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar edip
    • بِالطَّاغُوتِ
    • tağut (şeytan)ı
    • وَيُؤْمِنْ
    • inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • فَقَدِ
    • muhakkak ki o
    • اسْتَمْسَكَ
    • yapışmıştır
    • بِالْعُرْوَةِ
    • bir kulpa
    • الْوُثْقٰىۗ
    • sağlam
    • لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
    • kopmayan
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    257
    • اَللّٰهُ
    • Allah
    • وَلِيُّ
    • dostudur
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
    • inananların
    • يُخْرِجُهُمْ
    • onları çıkarır
    • مِنَ الظُّلُمَاتِ
    • karanlıklardan
    • اِلَى النُّورِۜ
    • aydınlığa
    • وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
    • kafirlerin
    • اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
    • dostları da
    • الطَّاغُوتُۙ
    • tağuttur
    • يُخْرِجُونَهُمْ
    • (O da) onları çıkarır
    • مِنَ النُّورِ
    • aydınlıktan
    • اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
    • karanlıklara
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    258
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
    • tartışanı
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`le
    • ف۪ي رَبِّه۪ٓ
    • Rabbi hakkında
    • اَنْ اٰتٰيهُ
    • kendisine verdi diye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَۢ
    • hükümdarlık
    • اِذْ قَالَ
    • dediği zaman
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّيَ
    • benim Rabbim
    • الَّذ۪ي يُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَيُم۪يتُۙ
    • ve öldürür
    • قَالَ
    • dedi
    • اَنَا۬
    • ben de
    • اُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَاُم۪يتُۜ
    • ve öldürürüm
    • قَالَ
    • deyince
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْت۪ي
    • getirir
    • بِالشَّمْسِ
    • güneşi
    • مِنَ الْمَشْرِقِ
    • doğudan
    • فَأْتِ
    • sen de getir
    • بِهَا
    • onu
    • مِنَ الْمَغْرِبِ
    • batıdan
    • فَبُهِتَ
    • şaşırıp kaldı
    • الَّذ۪ي كَفَرَۜ
    • inkar eden (o adam)
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الظَّالِم۪ينَۚ
    • zalim
    259
    • اَوْ
    • yahut
    • كَالَّذ۪ي
    • şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
    • مَرَّ
    • uğramıştı
    • عَلٰى قَرْيَةٍ
    • bir kasabaya
    • وَهِيَ
    • o kimse
    • خَاوِيَةٌ
    • (duvarları) yığılmış
    • عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
    • çatıları üstüne
    • قَالَ
    • demişti
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يُحْـي۪
    • diriltecek
    • هٰذِهِ
    • bunu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَاۚ
    • öldükten
    • فَاَمَاتَهُ
    • kendisini öldürüp
    • اللّٰهُ
    • Allah (da)
    • مِائَةَ
    • yüz
    • عَامٍ
    • sene
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثَهُۜ
    • diriltti
    • قَالَ
    • dedi
    • كَمْ
    • ne kadar
    • لَبِثْتَۜ
    • kaldın
    • لَبِثْتُ
    • kaldım
    • يَوْماً
    • bir gün
    • اَوْ
    • ya da
    • بَعْضَ
    • birazı kadar
    • يَوْمٍۜ
    • bir günün
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَبِثْتَ
    • kaldın
    • عَامٍ
    • yıl
    • فَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى طَعَامِكَ
    • yiyeceğine
    • وَشَرَابِكَ
    • ve içeceğine
    • لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
    • bozulmamış
    • وَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى حِمَارِكَ
    • eşeğine
    • وَلِنَجْعَلَكَ
    • seni kılalım diye (böyle yaptık)
    • اٰيَةً
    • bir ibret
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِلَى الْعِظَامِ
    • kemiklere
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • نُنْشِزُهَا
    • onları birbiri üstüne koyuyor
    • نَكْسُوهَا
    • onlara giydiriyoruz
    • لَحْماًۜ
    • et
    • فَلَمَّا
    • Bu işler
    • تَبَيَّنَ
    • açıkça belli olunca
    • لَهُۙ
    • ona
    • اَعْلَمُ
    • biliyorum
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    260
    • وَاِذْ
    • bir zaman
    • قَالَ
    • demişti
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اَرِن۪ي
    • bana göster
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تُحْـيِ
    • dirilttiğini
    • الْمَوْتٰىۜ
    • ölüleri
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
    • yoksa inanmadın mı
    • قَالَ
    • (İbrahim) dedi ki
    • بَلٰى
    • Hayır (inandım)
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لِيَطْمَئِنَّ
    • tatmin olması için
    • قَلْب۪يۜ
    • kalbimin
    • قَالَ
    • dedi
    • فَخُذْ
    • o halde tut
    • اَرْبَعَةً
    • dördünü
    • مِنَ الطَّيْرِ
    • kuşlardan
    • فَصُرْهُنَّ
    • onları alıştır
    • اِلَيْكَ
    • kendine
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اجْعَلْ
    • koy
    • عَلٰى
    • üzerine
    • كُلِّ
    • her
    • جَبَلٍ
    • dağın
    • مِنْهُنَّ
    • onlardan
    • جُزْءاً
    • bir parça
    • ادْعُهُنَّ
    • onları (kendine) çağır
    • يَأْت۪ينَكَ
    • sana gelecekler
    • سَعْياًۜ
    • koşarak
    • وَاعْلَمْ
    • bil ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstün
    • حَك۪يمٌ۟
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    261
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • حَبَّةٍ
    • bir tohumun
    • اَنْبَتَتْ
    • veren
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَنَابِلَ
    • başak
    • ف۪ي كُلِّ
    • her
    • سُنْبُلَةٍ
    • başağında
    • مِائَةُ
    • yüz
    • حَبَّةٍۜ
    • tohum
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُضَاعِفُ
    • kat kat verir
    • لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O) bilendir
    262
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edip de
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • ثُمَّ
    • sonra
    • لَا يُتْبِعُونَ
    • ardından
    • مَٓا اَنْفَقُوا
    • verdiklerinin
    • مَناًّ
    • başa kakmayan
    • وَلَٓا اَذًۙى
    • ve eziyet etmeyenlerin
    • لَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    263
    • قَوْلٌ
    • bir söz (söylemek)
    • مَعْرُوفٌ
    • güzel
    • وَمَغْفِرَةٌ
    • ve affetmek
    • خَيْرٌ
    • iyidir
    • مِنْ صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • يَتْبَعُهَٓا
    • peşinden gelen
    • اَذًىۜ
    • eziyet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    264
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • لَا تُبْطِلُوا
    • boşa çıkarmayın
    • صَدَقَاتِكُمْ
    • sadakalarınızı
    • بِالْمَنِّ
    • başa kakmak
    • وَالْاَذٰىۙ
    • ve eziyet etmekle
    • كَالَّذ۪ي
    • gibi
    • يُنْفِقُ
    • infak eden
    • مَالَهُ
    • malını
    • رِئَٓاءَ
    • gösteriş için
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلَا يُؤْمِنُ
    • inanmayan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • فَمَثَلُهُ
    • öylesinin durumu
    • كَمَثَلِ
    • benzer ki
    • صَفْوَانٍ
    • şu kayaya
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde bulunan
    • تُرَابٌ
    • toprak
    • فَاَصَابَهُ
    • ona isabet etttiğinde
    • وَابِلٌ
    • bir sağnak (yağmur)
    • فَتَرَكَهُ
    • onu bırakır
    • صَلْداًۜ
    • sert bir taş halinde
    • لَا يَقْدِرُونَ
    • (Böyleleri) elde edemezler
    • عَلٰى شَيْءٍ
    • bir şey
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafir
    265
    • وَمَثَلُ
    • durumu da
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمُ
    • mallarını
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَتَثْب۪يتاً
    • ve kökleştirmek için
    • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
    • kendilerindekini (imanı)
    • كَمَثَلِ
    • benzer
    • جَنَّةٍ
    • bir bahçeye
    • بِرَبْوَةٍ
    • tepe üzerinde bulunan
    • اَصَابَهَا
    • değince
    • وَابِلٌ
    • bol yağmur
    • فَاٰتَتْ
    • veren
    • اُكُلَهَا
    • ürününü
    • ضِعْفَيْنِۚ
    • iki kat
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ يُصِبْهَا
    • değmese bile
    • وَابِلٌ
    • yağmur
    • فَطَلٌّۜ
    • çisinti olur
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    266
    • اَيَوَدُّ
    • ister mi ki
    • اَحَدُكُمْ
    • biriniz
    • اَنْ تَكُونَ
    • olmasını
    • لَهُ
    • kendisinin
    • جَنَّةٌ
    • bir bahçesi
    • مِنْ نَخ۪يلٍ
    • hurmalardan
    • وَاَعْنَابٍ
    • ve üzümlerden
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altından
    • الْاَنْهَارُۙ
    • ırmaklar
    • لَهُ ف۪يهَا
    • içinde bulunan
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • الثَّمَرَاتِۙ
    • meyvası
    • وَاَصَابَهُ
    • kendisine geldiğinde
    • الْكِبَرُ
    • ihtiyarlık
    • وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
    • ve çocuklarının bulunduğu
    • ضُعَفَٓاءُۖ
    • aciz
    • فَاَصَابَهَٓا
    • isabet etsin
    • اِعْصَارٌ
    • birden bir kasırga
    • ف۪يهِ
    • onlara
    • نَارٌ
    • ateşli
    • فَاحْتَرَقَتْۜ
    • yakıp kül etsin
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulurki
    • تَتَفَكَّرُونَ۟
    • düşünürsünüz
    267
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا كَسَبْتُمْ
    • kazandıklarınızın
    • وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
    • ve çıkardığımız
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مِنَ الْاَرْضِۖ
    • yerden
    • وَلَا تَيَمَّمُوا
    • kalkışmayın
    • الْخَب۪يثَ مِنْهُ
    • kötü şeyleri
    • تُنْفِقُونَ
    • sadaka vermeye
    • وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
    • kendiniz alamayacağınız
    • اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
    • göz yummadan
    • ف۪يهِۜ
    • ondan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • Bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَم۪يدٌ
    • övülmüştür
    268
    • اَلشَّيْطَانُ
    • Şeytan
    • يَعِدُكُمُ
    • size vaad eder
    • الْفَقْرَ
    • fakirliği
    • وَيَأْمُرُكُمْ
    • ve size emreder
    • بِالْفَحْشَٓاءِۚ
    • çirkin şeyleri yapmayı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَعِدُكُمْ
    • size va`adediyor
    • مَغْفِرَةً
    • bağışlama
    • مِنْهُ
    • kendi tarafından
    • وَفَضْلاًۜ
    • ve lutuf
    • وَاللّٰهُ
    • Şüphesiz Allah`ın
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌۚ
    • (O) bilendir
    269
    • يُؤْتِي
    • verir
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmeti
    • مَنْ يَشَٓاءُۚ
    • dilediğine
    • وَمَنْ
    • kimseye
    • يُؤْتَ
    • verilen
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmet
    • فَقَدْ اُو۫تِيَ
    • verilmiştir
    • خَيْراً
    • hayır
    • كَث۪يراًۜ
    • çok
    • وَمَا يَذَّكَّرُ
    • bunu anlamaz
    • اِلَّٓا
    • başkası
    • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
    • akıl sahiplerinden
    270
    • وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • ne infak ederseniz
    • مِنْ نَفَقَةٍ
    • nafaka olarak
    • اَوْ
    • veya
    • نَذَرْتُمْ
    • ne adarsanız
    • مِنْ نَذْرٍ
    • adak olarak
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُهُۜ
    • onu bilir
    • وَمَا
    • yoktur
    • لِلظَّالِم۪ينَ
    • zalimler için
    • مِنْ اَنْصَارٍ
    • hiçbir yardımcı
    271
    • اِنْ تُبْدُوا
    • açıktan verirseniz
    • الصَّدَقَاتِ
    • sadakaları
    • فَنِعِمَّا
    • ne güzeldir
    • هِيَۚ
    • bu
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخْفُوهَا
    • onları gizler
    • وَتُؤْتُوهَا
    • ve verirseniz
    • الْفُقَـرَٓاءَ
    • fakirlere
    • فَهُوَ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَيُكَفِّرُ
    • ve kapatır
    • عَنْكُمْ
    • sizin
    • مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
    • günahlarınızdan bir kısmını
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    272
    • لَيْسَ
    • değildir
    • عَلَيْكَ
    • senin üzerine
    • هُدٰيهُمْ
    • onları hidayet etmek
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah`tır
    • يَهْد۪ي
    • doğru yola ileten
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • verdiğiniz
    • مِنْ خَيْرٍ
    • her hayır
    • فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz içindir
    • وَمَا تُنْفِقُونَ
    • infak edersiniz
    • اِلَّا
    • ancak
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak için
    • وَجْهِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • يُوَفَّ
    • tastamam verilir
    • اِلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • لَا تُظْلَمُونَ
    • asla zulmedilmez
    273
    • لِلْفُقَـرَٓاءِ
    • (Sadakalar) fakirler içindir
    • الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
    • kapanıp kalan
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لَا يَسْتَط۪يعُونَ
    • güçleri yoktur
    • ضَـرْباً
    • gezmeye
    • فِي الْاَرْضِۘ
    • yeryüzünde
    • يَحْسَبُهُمُ
    • onları sanırlar
    • الْجَاهِلُ
    • bilmeyenler
    • اَغْنِيَٓاءَ
    • zengin
    • مِنَ التَّعَفُّفِۚ
    • utangaçlıklarından dolayı
    • تَعْرِفُهُمْ
    • onları tanırsın
    • بِس۪يمٰيهُمْۚ
    • simalarından
    • لَا يَسْـَٔلُونَ
    • istemezler
    • النَّاسَ
    • insanlardan
    • اِلْحَافاًۜ
    • ısrarla
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onu
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    274
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • بِالَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüz
    • سِراًّ
    • gizli
    • وَعَلَانِيَةً
    • ve açık
    • فَلَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülü
    • عِنْدَ
    • yanında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    275
    • الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
    • yiyenler
    • الرِّبٰوا
    • Riba
    • لَا يَقُومُونَ
    • kalkamazlar
    • اِلَّا
    • ancak
    • كَمَا
    • gibi
    • يَقُومُ
    • kalkarlar
    • الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
    • çarptığı kimse
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytanın
    • مِنَ الْمَسِّۜ
    • dokunup
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • بِاَنَّهُمْ
    • onların
    • قَالُٓوا
    • demelerindendir
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • الْبَيْعُ
    • alışveriş de
    • مِثْلُ
    • gibidir
    • الرِّبٰواۢ
    • riba
    • وَاَحَلَّ
    • oysa helal kılmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْبَيْعَ
    • alış-verişi
    • وَحَرَّمَ
    • haram kılmıştır
    • الرِّبٰواۜ
    • ribayı
    • فَمَنْ
    • kime
    • جَٓاءَهُ
    • gelir de
    • مَوْعِظَةٌ
    • bir öğüt
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbi`nden
    • فَانْتَهٰى
    • (ribadan) vazgeçerse
    • فَلَهُ
    • kendisinindir
    • مَا سَلَفَۜ
    • geçmişte olan
    • وَاَمْرُهُٓ
    • ve işi de
    • اِلَى اللّٰهِۜ
    • Allah`a kalmıştır
    • وَمَنْ
    • kim
    • عَادَ
    • tekrar (ribaya) dönerse
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    276
    • يَمْحَقُ
    • mahveder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الرِّبٰوا
    • ribayı
    • وَيُرْبِي
    • artırır
    • الصَّدَقَاتِۜ
    • sadakaları
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • كُلَّ
    • hiçbir
    • كَفَّارٍ
    • inkarcıları
    • اَث۪يمٍ
    • günahkar
    277
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَعَمِلُوا
    • ve işler yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih (güzel)
    • وَاَقَامُوا
    • ve kılanlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتَوُا
    • ve verenler
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • لَهُمْ
    • işte onların
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    278
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • اتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَذَرُوا
    • bırakın (almayın)
    • مَا بَـقِيَ
    • geri kalan kısmı
    • مِنَ الرِّبٰٓوا
    • ribadan
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    279
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • böyle yapmazsanız
    • فَأْذَنُوا
    • bilin
    • بِحَرْبٍ
    • savaşa açıldığını
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah
    • وَرَسُولِه۪ۚ
    • ve Elçisi (tarafından)
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْتُمْ
    • tevbe ederseniz
    • فَلَكُمْ
    • sizindir
    • رُؤُ۫سُ
    • ana
    • اَمْوَالِكُمْۚ
    • malınız
    • لَا تَظْلِمُونَ
    • ne haksızlık edersiniz
    • وَلَا تُظْلَمُونَ
    • ne de haksızlığa uğratılırsınız
    280
    • وَاِنْ
    • eğer (borçlu)
    • كَانَ
    • ise
    • ذُوعُسْرَةٍ
    • darlık içinde
    • فَنَظِرَةٌ
    • beklemek (lazımdır)
    • اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
    • bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
    • وَاَنْ
    • eğer
    • تَصَدَّقُوا
    • sadaka olarak bağışlarsanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    281
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceğiniz
    • ف۪يهِ
    • onda
    • اِلَى اللّٰهِ
    • Allah`a
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تُوَفّٰى
    • tastamam verilecek
    • كُلُّ نَفْسٍ
    • herkese
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَهُمْ
    • ve onlara
    • لَا يُظْلَمُونَ۟
    • haksızlık edilmeyecektir
    282
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اِذَا
    • zaman
    • تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
    • birbirinize borç verdiğiniz
    • اِلٰٓى اَجَلٍ
    • süreye kadar
    • مُسَمًّى
    • belirli bir
    • فَاكْتُبُوهُۜ
    • onu yazın
    • وَلْيَكْتُبْ
    • yazsın
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • كَاتِبٌ
    • bir yazıcı
    • بِالْعَدْلِۖ
    • adaletle
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasın (yazsın)
    • كَاتِبٌ
    • yazıcı
    • اَنْ يَكْتُبَ
    • yazmaktan
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَهُ
    • kendisine öğrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • فَلْيَكْتُبْۚ
    • yazsın
    • وَلْيُمْلِلِ
    • ve yazdırsın
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • üzerinde hak olan (borçlu)
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُ
    • Rabbi olan
    • وَلَا يَبْخَسْ
    • eksik etmesin
    • مِنْهُ
    • ondan (borcundan)
    • شَيْـٔاًۜ
    • hiçbir şeyi
    • فَاِنْ
    • eğer
    • كَانَ
    • ise
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • borçlu olan kimse
    • سَف۪يهاً
    • aklı ermez
    • اَوْ
    • yahut
    • ضَع۪يفاً
    • zayıf
    • اَوْ
    • ya da
    • لَا يَسْتَط۪يعُ
    • güç yetiremiyecek
    • اَنْ يُمِلَّ
    • kendisi yazdırmaya
    • هُوَ فَلْيُمْلِلْ
    • yazdırsın
    • وَلِيُّهُ
    • velisi
    • بِالْعَدْلِۜ
    • adaletle
    • وَاسْتَشْهِدُوا
    • şahid tutun
    • شَه۪يدَيْنِ
    • iki şahidi
    • مِنْ رِجَالِكُمْۚ
    • erkeklerinizden
    • لَمْ يَكُونَا
    • yoksa
    • رَجُلَيْنِ
    • iki erkek
    • فَرَجُلٌ
    • bir erkek
    • وَامْرَاَتَانِ
    • iki kadın
    • مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
    • razı olduğunuz
    • مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
    • şahidlerden
    • اَنْ تَضِلَّ
    • ta ki şaşırırsa
    • اِحْدٰيهُمَا
    • kadınlardan biri
    • فَتُذَكِّرَ
    • hatırlatması için
    • اِحْدٰيهُمَا
    • bir
    • الْاُخْرٰىۜ
    • diğeri
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasınlar
    • الشُّهَدَٓاءُ
    • şahidler
    • مَا دُعُواۜ
    • çağrıldıkları
    • وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
    • üşenmeyin
    • اَنْ تَكْتُبُوهُ
    • yazmaktan
    • صَغ۪يراً
    • az olsun
    • اَوْ
    • veya
    • كَب۪يراً
    • çok olsun
    • اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
    • onu süresine kadar
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • اَقْسَطُ
    • daha adaletli
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاَقْوَمُ
    • daha sağlam
    • لِلشَّهَادَةِ
    • şahidlik için
    • وَاَدْنٰٓى
    • daha elverişlidir
    • اَلَّا تَرْتَابُٓوا
    • kuşkulanmamanız için
    • اِلَّٓا
    • yalnız
    • اَنْ تَكُونَ
    • olursa
    • تِجَارَةً
    • ticaret
    • حَاضِرَةً
    • peşin
    • تُد۪يرُونَهَا
    • hemen alıp vereceğiniz
    • فَلَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
    • onu yazmamanızdan ötürü
    • وَاَشْهِدُٓوا
    • şahid tutun
    • اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
    • alışveriş yaptığınız zaman da
    • وَلَا يُضَٓارَّ
    • asla zarar verilmesin
    • كَاتِبٌ
    • yazana da
    • وَلَا شَه۪يدٌۜ
    • şahide de
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَفْعَلُوا
    • (bir zarar) yaparsanız
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz
    • فُسُوقٌ
    • kötülük olur
    • بِكُمْۜ
    • kendinize
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğretiyor
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُلِّ شَيْءٍ
    • herşeyi
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    283
    • وَاِنْ
    • ve eğer
    • كُنْتُمْ
    • olur da
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • وَلَمْ تَجِدُوا
    • bulamazsanız
    • كَاتِباً
    • yazacak birini
    • فَرِهَانٌ
    • rehinler (yeter)
    • مَقْبُوضَةٌۜ
    • alınan
    • فَاِنْ اَمِنَ
    • güvenirseniz
    • بَعْضُكُمْ بَعْضاً
    • birbirinize
    • فَلْيُؤَدِّ
    • ödesin
    • الَّذِي اؤْتُمِنَ
    • kendisine güvenilen kimse
    • اَمَانَتَهُ
    • emanetini
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُۜ
    • Rabbi olan
    • وَلَا تَكْتُمُوا
    • gizlemeyin
    • الشَّهَادَةَۜ
    • şahidliği
    • وَمَنْ
    • kimsenin
    • يَكْتُمْهَا
    • onu gizleyen
    • فَاِنَّهُٓ
    • şüphesiz
    • اٰثِمٌ
    • günahkardır
    • قَلْبُهُۜ
    • kalbi
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    284
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde ne varsa
    • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
    • ve yerde ne varsa
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْدُوا
    • açıklasanız da
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içlerinizdekini
    • اَوْ
    • veya
    • تُخْفُوهُ
    • gizleseniz de
    • يُحَاسِبْكُمْ
    • sizi hesaba çeker
    • بِهِ
    • onunla
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • فَيَغْفِرُ
    • bağışlar
    • لِمَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُ
    • dilediği
    • وَيُعَذِّبُ
    • azabeder
    • مَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    285
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • الرَّسُولُ
    • Resul
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْهِ
    • kendisine
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • وَالْمُؤْمِنُونَۜ
    • mü`minler de
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • meleklerine
    • وَكُتُبِه۪
    • Kitaplarına
    • وَرُسُلِه۪ۜ
    • ve peygamberlerine
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırdetmeyiz (dediler)
    • بَيْنَ
    • arasını
    • اَحَدٍ
    • hiçbirini
    • مِنْ رُسُلِه۪۠
    • O`nun elçilerinden
    • وَقَالُوا
    • ve dediler ki
    • سَمِعْنَا
    • İşittik
    • وَاَطَعْنَا
    • ve ita`at ettik
    • غُفْرَانَكَ
    • bağışlamanı dileriz
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاِلَيْكَ
    • sanadır
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş(ümüz)
    286
    • لَا يُكَلِّفُ
    • teklif etmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • نَفْساً
    • kimseye
    • اِلَّا
    • başkasını
    • وُسْعَهَاۜ
    • gücünün yettiğinden
    • لَهَا
    • (herkesin) kendine
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَعَلَيْهَا
    • aleyhinedir
    • مَا اكْتَسَبَتْۜ
    • işlediği (kötülük) de
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • لَا تُؤَاخِذْنَٓا
    • bizi sorumlu tutma
    • اِنْ نَس۪ينَٓا
    • unutur
    • اَوْ
    • ya da
    • اَخْطَأْنَاۚ
    • yanılırsak
    • وَلَا تَحْمِلْ
    • yükleme
    • عَلَيْنَٓا
    • bize
    • اِصْراً
    • ağırlık
    • كَمَا
    • gibi
    • حَمَلْتَهُ
    • yüklediğin
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
    • bizden öncekilerin
    • وَلَا تُحَمِّلْنَا
    • bize yükleme
    • مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
    • gücümüzün yetmediği şeyleri
    • وَاعْفُ
    • affet
    • عَنَّا۠
    • bizi
    • وَاغْفِرْ
    • bağışla
    • لَنَا۠
    • bizi
    • وَارْحَمْنَا۠
    • bize merhamet et
    • اَنْتَ
    • sen
    • مَوْلٰينَا
    • bizim sahibimizsin
    • فَانْصُرْنَا
    • bize yardım eyle
    • عَلَى
    • karşı
    • الْقَوْمِ
    • toplumuna
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirler
Bakara Suresi 248. ayet

(248) وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اٰيَةَ مُلْكِهٖٓ اَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ فٖيهِ سَكٖينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هٰرُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلٰٓئِكَةُؕ اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَࣖ 

Peygamberleri onlara “O’nun hükümdarlığının alâmeti, içinde rabbinizden bir sekînet, Mûsâ ve Hârûn ailelerinin bıraktıklarından bir bakiye bulunan ve meleklerin taşıdığı sandığın size gelmesidir” dedi. Gerçekten inanıyorsanız bilin ki, bunda sizin için büyük bir işaret vardır.

Âyet metnindeki tâbût, Hz. Mûsâ’nın emri üzerine bir marangoz tarafından ahşaptan yapılmış, içi ve dışı altın levha ile kaplanmış sandıktır. Yahudi literatüründe bu sandığa ahid sandığı denilmektedir. 2,5 x 1,5 arşın ebadında (1 arşın=68 cm.), yüksekliği de bir arşın kadar olan ahid sandığının dört tarafında dört altın halka ve taşımak için bunlara geçirilmiş iki sopa vardı. Tabutun içinde Tevrat’ın sayfaları yazılı malzeme, Hz. Mûsâ ile kardeşi Hârûn’dan kalan elbise, baston (asâ), sancak gibi bir kısım eşya (bakiye) bulunuyordu (genişbilgi için bk. Abdurrahman Küçük, “Ahid Sandığı”, DİA, I, 535).

Sekînet İslâmî kaynaklarda, “sükûnet, gönül huzuru, yüksek moral” mânalarında kullanılan Arapça bir kelime olarak düşünülmüştür. Buna göre ahid sandığının yanlarında bulunması İsrâiloğulları’na moral veriyor, bunu uğur sayıyorlar, savaşta cesaretleri ve zafer ümitleri artıyor, ahid sandığı yanlarında oldukça kendilerini güven içinde hissediyorlardı. Ancak İbrânîce’de –Arapça’daki sekîne gibi– yine sözlükte “oturma, rahatlama” anlamına gelen “şekine” kelimesi yahudi literatüründe dinî bir terim olarak kullanılmaktadır. Bu bilgiler ışığında, âyette geçen sekînet kelimesini yahudi kültüründeki şekine teriminin özellikle yukarıda işaret edilen ilk anlamıyla ilişkilendirmek mümkündür. Buna göre İsrâiloğulları ahid sandığının bir tür ilâhî zuhur ve tecelliyi yansıttığına inanıyorlar; bu inanç onlara güven veriyor, morallerini yükseltiyordu.

Yahudi kaynaklarına göre Filistîler İsrâiloğulları’nı mağlûp ettiklerinde, içinde Tevrat’ın bulunduğu ve ahid sandığı denilen kutsal sandığı da onlardan almış; gövdesi balık, kafası insan şeklinde olan ilâhları Dagon’un bulunduğu mâbede götürmüşlerdi. Ahid sandığı burada yedi ay kaldı. Bu esnada Filistîler’in başına birçok belâ ve felâket geldi. Bunları ahid sandığını alıkoymalarına bağladıkları için bir araba hazırladılar, önüne iki sağılan inek koştular. Ahid sandığını bu arabaya yüklediler ve inekleri kendi başlarına bıraktılar. İnekler arabayı İsrâiloğulları’nın memleketine getirdi. Onlar da büyük bir sevinç içinde onu bir eve koydular, oraya bir görevli tayin ettiler (I. Samuel, 5/1-7/2).

Âyette geçen “tabutu (sandığı) meleklerin taşıması”ndan maksat, meleklerin rehberlik etmesidir.

Kur’an-ı Kerîm’in ifadesinden anlaşılan tabutun (sandığın) , Tâlût’tan sonra gelmesi, peygamberin de bunu, onun hükümdarlığının bir işareti olarak değerlendirmesidir. Yukarıda özetlenen Tevrat rivayetine göre ise tabut (ahid sandığı), İsrâiloğulları’na, Tâlût’un kral olarak tayininden önce gelmiştir. İbn Âşûr’un yorumuna göre Tevrat rivayeti –birçok yerinde olduğu gibi– hadiselerin tarihi sırasına uygun değildir. Doğrusu Kur’an’da olandır. Buna göre Filistîler, İsrâiloğulları’nın bir kral yönetiminde birleştiklerini görünce kendilerinden intikam alacaklarını, bunun baş sebebinin de tabut (sandık) olduğunu düşünmüş, ilişkileri yumuşatmak için tabutu (sandığı) geri göndermişlerdir (II, 492).

Bakara Suresi 249-250. ayetler

(249) فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَلٖيكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّٖيۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّٖٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِهٖۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَلٖيلاً مِنْهُمْؕ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖؕ قَالَ الَّذٖينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖيرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرٖينَ 

(250) وَلَمَّا بَرَزُوا لِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖ قَالُوا رَبَّنَٓا اَفْرِ غْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرٖينَؕ 

﴾249﴿
 Tâlût askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca, “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir” dedi. İçlerinden pek azı dışındakiler ondan içtiler. Kendisi ve onunla beraber inananlar nehri geçince “Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok” dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir” dediler.
﴾250﴿
 Câlût ve askerlerinin karşısına çıkınca da “Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!” diye niyazda bulundular.

Tâlût’u kumandan olarak kabul eden İsrâiloğulları, yenilgi sonunda kaybettiklerini geri almak üzere onun kumandasında sefere çıktılar. Yolları üzerinde Ürdün nehri vardı, ona yaklaşınca kumandan su içmeyi yasaklayarak ordunun kendisine bağlılığını ve irade gücünü denemek istedi. Askerlerin çoğu bu denemede başarılı olamadılar. Ancak kumandan bu vesileyle orduya bir ders daha vermiş, eğitimlerini geliştirmiş oldu. Tâlût’un yaptığı bu denemeyi Allah’a izâfe etmesi (“Allah sizi deneyecek” demesi), ülü’l-emre itaatin Allah emri olmasındandır. Bir başka yoruma göre peygamber kumandana bunu Allah’ın emri olarak tebliğ etmiş, o da yeri ve zamanı gelince uygulamıştır.

Tevrat bu olayı anlattığı yerde su imtihanına temas etmemiş, bunun yerine Tâlût’un, “Düşmandan intikam alıncaya kadar bugün ekmek yiyen mel‘undur” dediğini zikretmiştir (I. Samuel, 14/24). Ancak Hâkimler kitabında (7/4-7) bir başka harpte su imtihanı geçmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu su imtihanı birkaç kere tekrarlanmış, Tevrat bunlardan bazılarını zikretmiştir (İbn Âşûr, II, 497).

Filistîler güçlü bir düşmandı, başlarında da Câlût (Golyat) isimli çok iri ve güçlü bir savaşçı kumandanları vardı. İsrâiloğulları ordusu düşmana yaklaşınca her zaman olduğu gibi korku ve gevşeme alâmetleri ortaya çıktı. Aralarında sayıları az da olsa imanları ve cesaretleri güçlü mücahidler de vardı. Bunlar iki tedbire başvurarak ordunun moralini yükseltmeye çalıştılar: a) Savaş tarihinden yararlandılar; zaferin her zaman sayıca üstün olanlara değil, maddî ve mânevî şartlarını haiz olanlara ait olduğunu hatırlattılar. b) Allah yolunda savaşanların O’nun yardımına mazhar olacaklarını ummaları gerektiğini hatırlattılar. Ayrıca sabır ve sebat vermesi için Allah’a niyazda bulundular. Bu dua aynı zamanda direnme ve sebat gösterme konusunda bir telkin mahiyetinde idi.

Bakara Suresi 251. ayet

(251) فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُؕ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمٖينَ 

Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler, Dâvûd da Câlût’u öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediği şeyleri öğretti. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah’ın âlemler için büyük lütufları vardır.

Tâlût’un ordusunda üç oğlu bulunan bir baba (Yesse), onlardan doğru bir haber getirsin diye çobanlık yapan, çocuk iken Peygamber Samuel’in duasını da almış bulunan küçük oğlu Dâvûd’u göndermişti. Dâvûd orduya yetiştiğinde Golyat (Câlût) meydana çıkmış, teke tek savaşmak üzere karşı taraftan bir savaşçı istemişti. Tâlût onun karşısına çıkmak istiyor, bunun ölüm demek olduğunu bilen askerler onu engellemeye çalışıyorlardı. Dâvûd çevresindekilere Golyat’ı öldürenin ödülünü sordu. “Onu öldürene kral büyük servet verecek, onu kızıyla evlendirecek ve hanedanını imtiyazlı kılacak” dediler. Dâvûd buraya savaşmak için gelmemişti, daha önce kendisini bir savaşta denemiş de değildi. Sürüden koyun kapan bir aslanla ayıyı öldürdüğünü hatırlatarak Tâlût’tan, Golyat’a karşı savaşmak üzere izin istedi; kumandan kendini uyardıysa da aldırmadı, talebinde ısrar etti. Tâlût ona zırh giydirdi ve izin verdi. Golyat’a doğru ilerlerken zırh ağır geldiği ve hareketini sınırladığı için onu da çıkarıp attı. Yanında yalnızca vadiden seçtiği taşlarla sapanı vardı. Golyat’la birkaç cümle konuştuktan sonra sapanına uygun bir taş koydu ve onunla düşmanını başından vurdu, yere düşünce de kılıcını elinden aldı ve boynunu kesti. Bundan sonra Filistî ordusunun mağlûbiyeti kolaylaştı, zafer İsrâiloğulları’nın oldu. Tâlût önce sözünde durdu, kendisini askerin başına geçirdi ve kızıyla da evlendirdi. Sonra halkın ona gösterdikleri ilgi, sevgi ve güveni görünce kıskandı, öldürmek için çeşitli vesilelere başvurdu. Dâvûd ona kötülük etmek istemediği için ayrıldı, uzun yıllar uzakta kaldı, çeşitli maceralar geçirdi. Peygamber Samuel de vefat etmeden önce Tâlût’tan uzaklaşmıştı. Sonunda Tâlût vefat edince Dâvûd, Hebron (bugünkü el-Halîl) şehrine geldi. Halkın bir kısmı onu, diğer kısmı da Tâlût’un bir oğlunu hükümdar olarak kabul ettiler. İki grup iki yıl kadar aralarında savaştılar. Sonunda Tâlût’un oğlu öldü ve bütün İsrâiloğulları’nın ileri gelenleri Dâvûd’un etrafında birleştiler. Dâvûd ülkeyi güzel idare ettiği gibi yaptığı savaşlar sonunda sınırlarını Fırat’tan Akabe körfezine kadar genişletti. Allah Teâlâ kulu Dâvûd’a, dilediği birçok önemli ve faydalı şeyi öğretmişti, krallık nasip etti ve sonunda kendisine Zebur’u (Mezâmir) göndererek peygamberlik de lutfeyledi (Hz. Dâvûd hakkında ayrıca bk. Sâd 38/17 vd.).

“İnsanların birbirini engellemesi” burada, Tâlût ve Dâvûd’un, Filistinliler’in zulmünü engellemelerine denk düşmektedir, ancak bu evrensel kural hem fertler hem topluluklar için, her zaman ve mekânda geçerlidir. Bazı tefsirciler âyetin, insanın fıtratında var olan “faydalıyı elde etme, zararlıyı kendinden uzaklaştırma” ve “meşrû savunma” duygularına işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir ki bu da âyetin lafız ve ruhuna uygun düşmektedir.

Bakara Suresi 252. ayet

(252) تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّؕ وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ

İşte bunlar sana gerçek olarak okumakta olduğumuz Allah’ın âyetleridir ve sen şüphesiz Allah’ın elçilerinden birisin.
Hz. Peygamber’in bütün bu anlatılanları bilmesi, Allah’ın ona bunları vahyetmesi sayesinde olmaktadır. Bunları ona okuyan, bu gerçekleri kendisine bildiren Allah’tır. İşte bu vâkıa da onun Allah elçisi olduğunun bir başka delilini teşkil etmektedir.
Bakara Suresi 253. ayet

(253) تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۘ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍؕ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذٖينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ اٰمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يُرٖيدُࣖ

O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.

Daha önceki âyetlerde müminler cihada teşvik edilmişler, geçmiş ümmet ve peygamberlerin hayatlarından örnekler verilmiş, bunlardan ibret alınması istenmişti. Muhatapların zihinlerinde bu peygamberlerin tamamının aynı derece ve vasıfta olup olmadıkları, insanlara dünya ve âhiret mutluluğu getirmek üzere gönderildikleri halde bunca savaşın niçin ortaya çıktığı gibi sorular doğabileceğinden bunlara cevap verilmiştir.

Peygamberlerin ortak oldukları sıfat ve kemalin yanında, bir de farklı oldukları sıfat ve lutuflar, derece ve özellikler vardır. Peygamberliğin asgari şartı olan “ruh ve beden sağlığı, doğruluk, güvenilirlik, zekâ, tebliğ ve günahsızlık” vasıfları bütün peygamberlerde vardır. Bu vasıfları sebebiyle onlar peygamber olmayan insanlardan üstündürler. Peygamberlerin farklı özellikleri, kemalleri, mazhar oldukları ilâhî lutuflar da vardır. Bunlardan bir kısmına burada bir kısmına da başka âyetlerde işaret edilmiştir. Bu sebeple müminlerin, genel olarak “Peygamberlerin bir kısmı diğerlerinden üstündür” demelerinde, buna inanmalarında, kezâ Kur’an’da ve hadislerde zikredilen belli peygamberlere mahsus faziletleri, üstün vasıfları, imtiyazları zikretmelerinde bir sakınca yoktur. Problem belli bir peygamberin diğerinden üstün, son peygamberin de bütün peygamberlerden üstün olduğuna inanmak ve bunu söylemekle ilgilidir. Zira Kur’an’da “O’nun peygamberleri arasında ayırım yapmayız” (Bakara 2/285), bazı hadislerde de “Peygamberler arasında üstünlük sıralaması yapmayın”; “Beni diğer peygamberlerden üstün tutmayın” buyurulmuştur (Buhârî, “Enbiyâ’”, 35; Müslim, “Fedâil”, 159).

Bu âyet ile anılan âyet ve hadisler arasında çelişme bulunmadığını ortaya koymak üzere çeşitli açıklamalar yapılmıştır: a) Hz. Peygamber kendisine bu gerçek (hem peygamberlerin birbirinden üstün hem de kendisinin hepsinden üstün olduğu hususu) bildirilmeden önce böyle söylemişti, âyet hadislerin hükmünü kaldırdı. b) Bunu tevazuundan söylemiştir.

c) Peygamberler arasında üstünlük konusunun tartışılması ihtilâf ve kavgaya yol açar diye yasaklamıştır. d) Hepsinde ortak olan peygamberlik vasfını kastetmiş, bu bakımdan üstünlük sıralaması yapılmasını menetmiştir… Bu açıklamaları nakleden Şevkânî’nin kendi görüşü farklıdır. Ona göre âyetle hadisler arasında bir çelişki yoktur. Âyet Allah’ın peygamberlerini, fazilet ve kemal bakımından birbirinden farklı kıldığını ifade ediyor, bu bizim üstünlük sıralaması yapmamızın câiz olduğunu göstermez. Çünkü bu sıralamada kullanılacak ölçüyü yalnızca Allah bilmektedir. “Onların bir kısmını derecelerle yükseltti” cümlesinden, son peygamberin en üstün olduğu mânasını çıkarmak da doğru değildir; çünkü bunun kesin delili yoktur. Hz. Peygamber’in yüceliği, faziletleri, onun yasağını çiğneyerek başkalarından üstün olduğunu söylemeye ihtiyaç bırakmayacak açıklık ve zenginliktedir (I, 296-297).

Kanaatimizce yukarıda işaret edilen âyet ve hadisler dikkatle incelendiğinde birbiriyle çelişmeyen iki fikrin bulunduğu görülmektedir: 1. Peygamberler arasında ayırım yapılmasını tasvip etmeyen naslarda “Peygamberlik vasfı bakımından birini diğerinden ayırt etmeyiz, hepsine iman ederiz” anlamı vardır. 2. Peygamberler arasında, Allah katında, ölçüsünü yalnız kendisinin bildiği bir derecelenme farkı vardır.

İbn Âşûr “peygamberler arasında isim belirleyerek üstünlük sıralaması yapmanın câiz olmadığı” konusunda Şevkânî gibi düşünmekle beraber Hz. Peygamber’in diğerlerinden üstün olduğuna inanma ve bunu ifade etme konusunda farklı bir açıklama yapmıştır: Hz. Peygamber’in, ona gönderilen kitabın ve getirdiği dinin diğerlerinden üstün olduğu, detayları farklı olsa da aynı mânada birleşen birçok âyet ve hadisle sabittir. Bunlar teker teker ihtimalli olsa bile tamamı birden alındığında kesinlik ifade eder. Bu ifadelerin en güçlüsü Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlere hitap ederek onlardan, son peygambere iman ve yardım sözü aldığını bildiren âyette görülmektedir (Âl-i İmrân 3/81). Onun Allah tarafından bize bildirilen üstünlük derecelerinin başlıcaları şunlardır: a) Onun elçiliği bütün insanlığa yöneliktir. b) Dünya durdukça devam edecektir.

c) Peygamberlik onunla son bulmuştur. d) Onun asıl mûcizesi Kur’an’dır ve bu mûcizenin sihir ve göz boyamayla karıştırılması mümkün değildir, kendisinden sonra da devam etmektedir. Onun eşsizliğini –bu işten anlayan– herkes, her zaman görme imkânına sahiptir. e) Onun getirdiği din faydalıyı elde etme, zararlıdan uzak kalma ve insanı –kendisi için mukadder olan– en üstün kemale ulaştırma şeklinde üç evrensel temele dayanmaktadır. f) Kısa bir zaman içinde düşmanlarını yenilgiye uğratıp ülkelerini ele geçirmiştir. g) En büyük mûcizesi olan Kur’an kesin rivayet yoluyla nakledilmiştir. h) Kabri bellidir ve ümmeti ona yaklaşıp sevgilerini sunma imkânına sahiptir (III, 7-8).

Başka âyetlerde (Nisâ 4/164; A‘râf 7/144) açıkça ifade edildiği için burada “Allah’ın kendisiyle konuştuğu” peygamberden maksat Hz. Mûsâ olmalıdır.

Allah Teâlâ’nın konuşmasına iki noktadan bakmak gerekir: Konuşma vâkıası ve bunun kullara anlatılış şekli, yani konuşma (teklîm) kelimesinin mecaz veya hakikat mânasında kullanılışı.

Allah Teâlâ’nın peygamberlerine birçok nimeti vardır ki diğer kullar bunları idrak edemezler, haklarında bilgi sahibi olamazlar. Vahiy, ruhun ve meleklerin gelmesi, Allah’ın büyük âyetlerinin müşahede edilmesi bunlardandır. Allah’ın onlara bildirdiği melek, şeytan, levh-i mahfûz, kalem, sırat ve benzerleri de yine sıradan insanların duyu organlarıyla görüp hissedemedikleri şeylerdir. Bazı filozoflar bütün bu gayba dahil varlıklara ait kelimeleri te‘vil etmişler; meselâ “melek” kelimesini, hayra ve iyiliğe çağıran akıl gücü (kozmolojik akıl); “vahiy”i, bu gücün insan idrakine ulaştırdığı şey; Rûhulkudüs veya Rûhulemîn’i, kozmolojik akılların, insanlığın hayrına ve saadetine yönelik düşüncelerin kaynağı olan en üst mertebesi; “şeytan ve cin”i, kötülüğe ve bozulmaya davet eden şehvet ve öfke güçleri; “vesvese ve nezga”yı, fert ve toplum için kötü, yıkıcı düşünceler olarak yorumlamışlardır. Halbuki apaçık Kur’an âyetleriyle diğer peygamberlerden nakledilenler, bütün bu gayb âlemine ait varlıkların gerçek olduklarını, bunlarla mecaz veya temsil kastedilmediğini göstermektedir. Allah Teâlâ’nın konuşması da böyledir. Konuşma (teklîm, kavl) bir başka hakikat ve olayın bu kelimelerle ifade ve temsili değildir. Burada ve Nisâ sûresinin 164. âyetinde ifade edilen konuşma, şekil itibariyle bizim bildiğimiz ve kullandığımız konuşmadan farklı da olsa etki ve sonuç itibariyle aynı mahiyette gerçekleşmiştir. Şûrâ sûresinin 51. âyetinde de bu konuşmanın “ya vahiy, ya perde arkasından yahut da bir elçi göndererek” yapıldığı bildirilmiştir.

“Allah’ın konuşması (teklîm) ve söylemesi (kavl) ses, harf ve ağız yapısıyla olmadığına göre böyle bir bildirme ve iletişim şekline ‘konuşma, söyleme’ demek, bu kelimeleri mecazi mânada kullanmak değil midir?” meselesine gelince, öncelikle Allah Teâlâ’nın hayat, ilim, irade, verme (îtâ) gibi diğer fiil ve sıfatlarına bakmak gerekir. Bunlar da Allah ile kulları arasında ortak (her ikisi için) kullanılan kelimelerdir; etki ve sonuç itibariyle aynı, şekil ve gerçekleşme bakımından farklıdırlar. Nasıl bu sebeple Allah’ın işitmesi, görmesi ve hayatına mecazi denilmiyorsa, konuşması ve söylemesine de mecazi denilemez. Esasen kelimeler önce maddî varlıkları ifade için vazedilmiş, daha sonra –insanlığın fikir ve kültür hayatı geliştikçe– mânevî, aklî kavramlar için de kullanılmışlardır. Bu ikinci mânalarda ilk kullanışlar mecaz yoluyla olsa da zaman geçtikçe hakikat haline gelmiştir.

Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ ile konuşması, Şûrâ sûresinde açıklanan “konuşma çeşitleri”nden biri olan “perde arkasından konuşma” yoluyla gerçekleşmiştir. Bu konuşmada melek aracılığı yoktur, doğrudan kalbe ve zihne iletilme de yoktur. Konuşan gözükmeksizin bir “söyleme ve anlama” vardır. Söyleyen, konuşan Allah olduğuna göre elbette burada insanlar arasındaki konuşmada kullanılan araçlar, sesler ve harfler mevcut değildir. Allah Teâlâ’nın kelâm (konuşma) sıfatının eseri ve tecellisi olan, bu sıfatın, açıklama iradesini yerine getirmek üzere ilgiliye taalluku (onunla keyfiyetsiz olarak ilişki kurması) sonucunda, –Allah bakımından değil kul bakımından yeni– oluşan bu konuşma, melek aracılığı ile olduğunda Cebrâil’e nasıl ulaşıyorsa onun aracılığı ile olmadan peygambere de öyle ulaşmaktadır. Çünkü yaratılmış olmak, Allah’ın sıfatı olmamak bakımından bu ikisi (Cebrâil ile peygamber) arasında fark yoktur. Bunun ötesinde Allah’ın, peygamberlerine konuşmasının mahiyetini ancak Allah ve peygamberleri bilir (ayrıca bk. Nisâ 4/164; A‘râf 7/143-144).

Özellik ve görevleri yukarıda açıklanan peygamberler, Allah’ın kullarına O’nun âyetlerini getirip tebliğ ettikleri, dünya ve âhirette mesut olmanın yollarını gösterdikleri halde bu savaşlar niçindir? Bu soruya Kur’an’ın verdiği cevap tek kelimeyle “ihtilâf”tır. İhtilâf “anlaşmazlığa düşmek, farklı yönlere yönelmek, farklı anlamak, düşünmek ve istemek”tir. İnsanları bu özellik içinde yaratmayı Allah istemiştir. Dileseydi hepsi aynı şekilde anlayan, düşünen, isteyen kullar yaratabilirdi. O takdirde bir başka âlem bir başka düzen olurdu. Allah bunu değil onu (olanı, mevcudu) istemiştir. Ancak insanların ihtilâf edebilir kabiliyette yaratılmaları gerçekleri anlamalarına, iradelerini iyi kullanmalarına, nefis ve şeytan yerine Allah’ın elçilerine uymalarına engel değildir; ihtilâf ve tercih seçenekleri içinde bunlar da vardır. İnsanların bir kısmı akıl ve iradelerini küfrü ve inkârı seçmek, bir kısmı da imanı seçmek üzere kullanmışlar, böylece yeryüzünde daima müminler (Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği hak dine inananlar) ve kâfirler (hak dine inanmayanlar) olmuştur. İnsanların birbirine düşmeleri ve savaşmalarının sebebi, başta din olmak üzere çeşitli konulardaki farklı anlama, inanma, düşünme ve istemeleridir yani ihtilâftır ve ihtilâf fiilen kullardan kaynaklanmaktadır.

Bakara Suresi 254. ayet

(254) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فٖيهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَةٌؕ وَالْكَافِرُونَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Ey iman edenler! Alım satım, dostluk ve aracılığın olmadığı bir gün gelip çatmadan Allah’ın size verdiklerinden O’nun için harcama yapın. Kâfirler zalimlerin ta kendileridir.

İnsanlar dünyada bir şeye ihtiyaç duyduklarında ya bunu satın alırlar ya dostlarından karşılıksız temin ederler ya da bir yabancıdan –araya bir dostu veya tanıdığı koyarak– elde ederler. Âhirette bu üç imkândan hiçbiri mevcut değildir. Orada kulun muhtaç olduğu geçer akçe dünya hayatında yaptığı hayırlardır, Allah rızâsı için yapılan harcamalardır, âhirette biçmek için dünya tarlasına ekilen tohumlardır.

“Allah için harcama” şeklinde çevirdiğimiz infak “O’nun rızâsı dışında bir karşılık beklemeden harcamak” demektir. Bu ibadet maksadıyla ve usulüne uygun olarak yapılırsa zekât olur, sadaka olur, kurban olur; aile ve akrabaya yönelik olursa nafaka olur. Hâsılı burada infak geniş mânada kullanılmış, yalnızca savaşa gidenlere veya yoksullara yapılacak harcama ve yardım kastedilmemiştir.

Âhirette kulların amel defterleri dolu olursa (dünyada iken ibadet ve infak yapmış olurlarsa) o amellerin (geçer akçelerin) alacağı değerli şeyleri alırlar. Amel defterleri boş olursa dostluk ve şefaatle işlerini yürütemez, ihtiyaçlarını gideremezler. Çünkü orada aracılık ve şefaat Allah’ın iznine bağlıdır, özel durumlara mahsustur ve ortada adalet terazisi (mîzân) vardır.

“… şefaatin olmadığı” ifadesinden, bunu kayıtlayan ve açıklayan naslar olmasaydı, “âhirette hiçbir aracılığın ve şefaatin olmayacağı” sonucu çıkarılırdı. Halbuki hemen bunu takip eden âyette “Allah’ın izniyle şefaatin olabileceği” ifade edilmiştir. Ehl-i sünnet’e göre âhirette Allah Resulü’nün ümmetine şefaati olacaktır; bu husus birçok âyet ve hadiste bildirilmektedir (bk. Bakara 2/48). Hz. Peygamber’den başka genel olarak peygamberler, melekler, şehidler, Kur’an ve müminlerin şefaatlerine de izin verileceğine, bunların da bazı kimseler için şefaatçi olacaklarına dair hadisler vardır (Buhârî, “Tevhîd”, 24; Müslim, “Îmân”, 302; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 28; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’an”, 1).

Bakara Suresi 255. ayet

(255) اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌؕ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِؕ مَنْ ذَا الَّذٖي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِهٖؕ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُحٖيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهٖٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظٖيمُ 

Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.

İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’l-kürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l-kürsî de –onlardan daha geniş ve detaylı olarak– bu özelliği taşımaktadır. Bir önceki âyette peygamberlerin getirdiği bunca âyet ve “beyyine”ye (imana götüren işaret ve delil) rağmen insanların ihtilâfa düştükleri, kiminin küfrü kiminin imanı tercih ettiği zikredilmişti. İnsanı imana götüren deliller, aklını kullanarak üzerinde düşüneceği “kendisinde ve yakından uzağa çevresinde (enfüs ve âfâk)”, peygamberleri desteklemek üzere Allah’ın onlara lutfettiği mûcizelerde ve vahiy yoluyla yapılan “sağlam delillere dayalı sözlü açıklamalar”da görülmektedir. Bu âyet gerçek mâbudu arayanlar için eşsiz ve başka hiçbir kaynaktan elde edilemez bir açıklamadır, delildir.

Şevkânî’nin Buhârî, Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel gibi sahih kaynaklardan derlediği hadislerden birkaçı bile bu âyetin önemi hakkında bir fikir edinmeye yetecektir:

Hz. Peygamber, Übey b. Kâ‘b’a “Allah’ın kitabından hangi âyet en büyüğüdür” diye sorup “Âyetü’l-kürsî’dir” cevabını alınca onu tebrik etmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 258).

Yine Übey’in hurmasına şeytana tâbi bir cin musallat olmuş; vermeyi, dağıtmayı seven Übey’i bundan vazgeçirmek üzere hurmayı aşırmaya başlamıştı. Übey mahlûku takip ederek yakaladı. Garip bir şekli vardı. Onunla konuşunca kimliğini ve maksadını anladı. Kendilerinden nasıl kurtulabileceğini sorunca “Bakara sûresindeki kürsü âyeti ile” dedi ve ekledi: “Onu akşamda okuyan sabaha kadar, sabahta okuyan akşama kadar bizden korunmuş olur.” Sabah olunca Übey durumu Hz. Peygamber’e aktardı. Resûlullah, “Habis doğru söylemiş” buyurdu.

Buhârî’de de Ebû Hüreyre’den naklen yukarıdakine yakın bir rivayet vardır. Hz. Peygamber’e hadiseyi anlatınca şeytan olduğunu öğrendiği hırsız Ebû Hüreyre’ye şöyle demiştir: “Yatağına yatınca Âyetü’l-kürsî’yi oku, devamlı olarak Allah’tan bir koruyucun olacak ve sabaha kadar sana şeytan yaklaşamayacaktır.”

Allah varlığı ezelî, ebedî, zaruri ve kendinden olan, her şeyi yaratan, her şeyin mâliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan… yüce mevlânın öz ismidir. Bu öz isim zikredildikten sonra hem O’nun vahdâniyeti (birliği, tekliği) hem de İslâm’ın getirdiği imanın tevhid (Allah’ı birleme, bir bilme) özelliği açıklanmak üzere “O’ndan başka tanrı yoktur” buyurulmuştur.

Müşrikler elleriyle yaptıkları putlara tapmakta idiler. Bunlar cansız eşyadan yapılırdı. Canı bile olmayan varlığın ilâh olamayacağını ifade etmek üzere hemen arkasından “O diridir” buyurulmuştur. Evet Allah diridir, O’nun hayat sıfatı vardır ve tıpkı diğer isimleri ve sıfatları gibi bunun da mahiyetini ancak kendisi bilmektedir.

Gerek Araplar’daki gerekse diğer kavimlerdeki müşriklerin çoğu büyük bir Allah’a inanmakla beraber bunun yanında –her birine bir işlev tanıdıkları– sözde tanrılara inanmışlardır. Bu inanç tevhide aykırıdır. Tevhidi açıklayarak başlayan âyet, Allah Teâlâ’nın “kayyûm” sıfatını zikrederek “küçük, aracı, özel görevli… tanrılar”a gerek bulunmadığını ifade etmektedir. Çünkü kayyûm, “bütün varlıkları görüp gözeten, yöneten, bir an bile onları bilgi ve ilgisi dışında tutmayan” demektir.

“Onu ne uyku basar ne uyur” cümlesi, hay ve kayyûm sıfatlarını pekiştirmekte ve biraz daha anlaşılmasını sağlamaktadır. Uyku basan veya fiilen uyuyan birinin gözetim, yönetim, koruma gibi işleri yerine getirmesi mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın kayyûmluğu kâmil ve kesintisiz olduğuna, daha doğrusu kayyûm sıfatı bunu ifade ettiğine göre O’nu ne uyku basar ne de uyur.

Yerde ve gökte ne varsa –başka hiçbir kimseye değil– O’na aittir; yaratanı da gerçek sahibi de O’dur. Âyetin bu mânayı ifade eden parçası “Yalnız O’na aittir” kısmıyla tevhidi öğretirken “başkasına değil” mânasıyla de şirkin çeşitlerini reddetmektedir. Çünkü müşrik toplumlar varlıkları yaratılış, aidiyet ve yetki bakımlarından çeşitli tanrılar arasında paylaştırmışlar; meselâ yıldız, gök, yer… tanrılarından söz etmişlerdir. “Yerde ve gökte” tabiri Arapça’da “bütün varlıklar” mânasında kullanılmakta, adına yer ve gök denilmeyen veya maddî mânada yere ve göğe dahil bulunmayan mekânlar ve buradaki varlıklar da bu ifadenin içine girmektedir.

Allah’a ortak koşan kâfirlerin bir kısmı, bu ortakların O’na denk olduklarına değil, O’nun nezdinde reddedilemez şefaat, geri çevrilemez aracılık hakkına sahip bulunduklarına inanmakta ve putlara bu anlayış içinde tapınmaktadırlar. “Allah katında, O izin vermedikçe hiçbir kimse şefaat edemez” mânasındaki cümle bu inancın asılsızlığını ortaya koymakta; şefaatin de izne bağlı bulunduğunu, O izin vermedikçe ve dilemedikçe kimsenin böyle bir yetki ve imkâna sahip olamayacağını özlü ve etkili bir şekilde zihinlere yerleştirmektedir. Allah katında kendisine şefaat izni verilenlerin durumu ve yetkileri, ödül törenlerinde ödülleri vermek üzere kürsüye çağrılan şeref konuklarınınkine benzemektedir. Ödülün kime verileceğini bilen ve belirleyen onlar değildir. Ancak bu merasimi tertipleyenlere göre onlar, şerefli, saygıya lâyık, büyük kimseler olduklarından kendilerine böyle bir imtiyaz verilmiştir. Allah katında şefaatlerine izin verilecek olanlar da Allah’a yakın ve sevgili kullar olacaktır.

Allah’tan başka bütün şuur ve bilgi sahiplerinin bilgileri sınırlıdır, doğru da yanlış da olmaya açıktır. Bu genel gerçek şefaat meselesine uygulandığında kimin şefaate lâyık olduğunun da ancak Allah tarafından bilineceği anlaşılır. Çünkü dış görünüşü (mâ beyne eydîhim) itibariyle şefaate lâyık görülenlerin, kullar tarafından görülemeyen ve bilinemeyen iç yüzleri (mâ halfehüm) itibariyle böyle olmamaları mümkündür. Allah birdir ve yalnızca O ibadete lâyıktır; çünkü O’ndan başka olmuşu, olacağı, gizliyi, açığı, geçmişi, geleceği, görüleni, gaybı bilen yoktur.

Kürsî (kürsü), “koltuk, sandalye, taht” anlamlarına gelir. Mecazi olarak saltanat, hükümranlık, mülk mânalarında da kullanılmaktadır. Allah Teâlâ’nın üzerine oturulan maddî alet mânasında kürsüsü olamayacağından –bu O’nun bizzat açıkladığı yüce sıfatlarına aykırı düştüğünden– burada kürsüden bir başka mânanın kastedilmiş olması gerekir. Esasen Kur’an’da Allah’a nisbet edilen, “Allah’ın…” denilen her şeyi, O’nun varlığına dahil veya kullandığı bir şey olarak anlamak da doğru değildir. Meselâ “Allah’ın evi, Allah’ın ruhu, Allah’ın emri, Allah’ın kölesi” tamlamalarında Allah’a ait olan şeyler böyledir. Bunlar ne O’nun varlığının bir parçasıdır ne de kullandığı araçlardır; önem ve şereflerinden dolayı O’nun” diye tanımlanmışlardır. İbn Abbas’a göre kürsüden maksat ilimdir. O’nun ilmi her şeyi kaplar. Âyetin bu kısmını, “kürsüden maksat O’nun hükümranlığıdır ve buna sınır yoktur, hiçbir şey O’nun dışında kalamaz” veya “Allah semavatı, arzı, arşı Kur’an’da zikretmiş, fakat bunlardan maksadın ne olduğunu açıklamamıştır. Kürsüsü de böyle bir varlıktır, yerleri ve gökleri içine alacak kadar geniştir. Ne ve nasıl olduğunu ise ancak kendisi bilmektedir” şeklinde anlamak mümkündür.

Yüce, kâmil, eşsiz sıfatlarının bir kısmı âyette zikredilen yüce Allah’a, kulların sonsuz gibi gördükleri kâinatı korumak, gözetmek ve yönetmek elbette güç gelmeyecek, O’nu yormayacak, meşgul bile etmeyecektir. Çünkü O yücelerden yücedir, kimse bilmez nicedir.

Bakara Suresi 256. ayet

(256) لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّٖينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىࣗ لَا انْفِصَامَ لَهَاؕ وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ

Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.

Din; bilgi, inanç ve amelden oluşan bir bütündür. Bir insana zorla bilgi verilebilir, fakat zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman kalbin tasdikidir, bildirilenin doğru olduğuna insanın içten kanaat getirmesi ve inanmasıdır. Bu inanma ancak serbest irade ile karar vermeye ve tercih etmeye dayanır. Ayrıca kalbin ve zihnin içinde olup bitenleri başkasının bilmesi mümkün olmadığından, zora mâruz kalan kimsenin “İnandım” demesi halinde bunun içteki duruma uygun olup olmadığı kontrol edilemez. Sonuç olarak bir kimse ne zorla inandırılabilir ne de zor altında inandığını söyleyenin içtenliğine güvenilebilir. Dinî amelin özü ihlâstır. İhlâs yapılanların Allah rızâsı için gerçekleştirilmesidir. Zorla bir davranışta bulunan insanın dinî amelinden söz edilemez. Dinin en önemli iki unsuru olan “iman ve amel” zorlamayla olmayacağına göre “Dinde zorlama yoktur, insan zorla mümin ve dindar olamaz” cümlesi, tabiatta câri ilâhî kanunlar gibi kevnî bir gerçeği ifade etmektedir. Arkadan gelen ve bu cümlenin gerekçesi mahiyetinde olan “Çünkü doğru eğriden apaçık ayrılmıştır” ifadesi, bu kaidenin aynı zamanda bir dinî kural ve hüküm olduğunun karînesini teşkil etmektedir. Bu iki mânayı birleştirerek âyeti şöyle açıklamak mümkündür: Zorla imanın ve dindarlığın olmayacağı ilâhî bir kanundur. Şu halde siz de insanları belli bir dine inansınlar diye zorlamayınız. Allah Teâlâ’nın insanlara verdiği akıl, hem kendine hem de onu taşıyan vücuda ve yakından uzağa çevresine bakarak, peygamberlerin gösterdikleri mûcizeler ve getirip tebliğ ettikleri vahiy üzerinde düşünerek hak dini, doğru yolu bâtıl dinden ve eğri yoldan ayırabilir; yani âyetler ve açıklamalar sayesinde hakkı bâtıldan ayırmak kolay hale gelmiş olur. Ortada karışık veya zorlama ile giderilecek bir durum yoktur. Doğru yolu bulan, hak dine inanan, “nefis, şeytan, şehvet, hırs ve sahte tanrılar” gibi eğri yolun, sapkınlık ve şaşkınlığın rehberlerini reddeden müminler, sarsılarak ilerleyen arabaya veya dalgalar üzerinde ine çıka ilerleyen bir gemiye benzeyen bu hayatta, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmışlardır. Düşmezler, sağa sola savrulmazlar; bu kulp sayesinde yerlerini, istikrarlarını, sağlıklarını korurlar ve vazifelerini yerine getirerek yollarına (imtihan ve tekâmül yolculuğuna) devam ederler.

Bugün çağdaşlığın ve medeniyetin en önemli simgesi olarak görülen insan hakları içinde din ve vicdan hürriyeti ön sıralarda yerini almış bulunmaktadır. Bu hürriyet, insanların inanmak veya inanmamakta hür olmalarını, kimseye inanç konusunda zorlama yapılmamasını, iman ehlinin de inancını serbestçe yaşamasını ifade etmektedir. Açıklamakta olduğumuz âyet, İslâm’ı din olarak benimsemeyen, İslâmî ifadeye göre küfrü (inkâr, kâfirlik) seçen bir kimseye zorlama yapılmayacağını, kendisine kâfir olarak yaşama hakkı verileceğini açıkça söylemektedir. Ancak diğer âyetler, hadisler ve uygulamalar göz önüne alındığında karşımıza iki önemli soru çıkmaktadır: a) Müslüman olmayanlara, İslâm’a girme konusunda baskı yapılmaması hükmü genel midir, bütün kâfir çeşitlerini içine almakta mıdır ve âyetin hükmü yürürlükte midir (mensuh değil midir)? b) Din kavramı ameli de içine aldığına göre müslümanları belli bir amele (farzları yerine getirmeye ve haramlardan uzak kalmaya) zorlamak da yasak mıdır? Âyetten bu hükmü de çıkarmak mümkün müdür?

Eski müfessirler birinci soru üzerinde etraflı biçimde durmuşlar ve sonuçta ortaya şu yorumlar çıkmıştır: 1. Hz. Peygamber Araplar’dan cizye kabul etmemiş, onları ya müslüman olma ya da savaşı ve ölümü göze alma seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştır. Şu halde “Dinde zorlama yoktur” âyetinin hükmü kaldırılmıştır. Hükmü kaldıran ise başka âyetlerde (meselâ bk. Tevbe 9/73, 123; Tahrîm 66/9; Fetih 48/16) “müslüman oluncaya kadar kâfirlerle savaşılmasını” emreden Allah’tır. Tefsircilerin birçoğu bu anlayışı benimsemişlerdir. 2. Âyetin hükmü kaldırılmış değildir, ancak dinde zorlama bulunmadığı hükmü, bütün inkârcılar hakkında değil, yalnızca kitap ehli olanlar hakkındadır. Onlar cizye vermeyi kabul ettikleri takdirde Ehl-i kitap olarak yaşayabilirler. Şa‘bî, Katâde, Dahhâk gibi eski müfessirler âyeti böyle yorumlamışlardır. Yürürlükten kaldırmanın (nesih) bulunmadığı hususunda bu âlimlerle birleşen Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre zorlama hak olan ve bâtıl (haksız) olan diye ikiye ayrılır. Âyet bâtıl olan zorlamayı yasaklamaktadır. Hak olan, ilâhî hükümlere (bu mânada hukuka) uygun bulunan zorlama ise meşrûdur ve kâfirler bunun için öldürülmektedirler. Genel hükümden müstesna olanlar kendilerinden cizye kabul edilen kâfirlerdir. Hangilerinden cizye kabulü câiz görülüyorsa onlar istisna çerçevesi içine alınmışlardır (Ahkâmü’l-Kur’ân, I, 232). 3. Âyet mensuh değildir, ancak ensarla (sonradan müslüman olan Medineliler) ilgili bir meseleden dolayı gelmiştir, o konuyu çözmüştür ve o hadiseyle sınırlıdır. İslâm’dan önce ensar kadınlarından birinin çocuğu yaşamazsa bir adakta bulunur, “Şu çocuğum yaşarsa onu yahudi yapacağım” derdi. Bu uygulama sonunda Medine’de oturan yahudi boyları içinde birçok yahudileşmiş ensar çocuğu oldu. Yahudi Nadîroğulları’nın, hiyanetleri sebebiyle Medine’den çıkarılmasına karar verilince artık İslâm’a girmiş bulunan ensar aileleri “Biz çocuklarımızı yahudileştirirken o dinin bizimkinden daha üstün olduğu inancında idik. Şimdi ise hak din İslâm geldi, çocuklarımızı onlardan alıp zorla müslümanlaştıralım” dediler. Zorlamayı yasaklayan âyet gelince Resûlullah yahudileşmiş ensar çocuklarına seçim hakkı verdi, Yahudilik’te kalmak isteyenleri İslâm’a girmeye zorlamadı. 4. Bu âyet savaş esirleriyle ilgilidir. Ehl-i kitap olan esirler din değiştirmeye zorlanamaz. 5. Âyetin anlatmak istediği şudur: Kimseyi müslüman olsun diye zorlamayınız; çünkü İslâm’ın gerçekliği apaçık ortadadır, zorlamaya ihtiyacı yoktur. Allah kime hidayet nasip ettiyse müslüman olur. Gönül gözü körleşen, aklını hevâsına tâbi kılan kimseleri ise zorla İslâm’a sokmanın bir faydası yoktur. İbn Kesîr âyeti böyle yorumlamıştır (I, 459). 6. Zemahşerî’nin anlayışına göre (I, 155) burada anlatılan “İmanla ilgili ilâhî kanundur, kuraldır”; yani Allah kulunu iradeden yoksun kılarak iman konusunda onu zorlama altında bırakmamış, aksine inanıp inanmamayı onun serbest irade ve seçimine bağlamıştır.

Şevkânî bu yorumları naklettikten sonra konuyu şöyle bağlamaktadır: Âyet, çözmek üzere geldiği mesele bakımından mensuh değildir, meseleyi çözüme bağlamıştır. Bu çözüm aynı zamanda “Ehl-i kitap olanlar cizye ödemeyi kabul ederlerse din değiştirmeye zorlanamazlar” hükmüne de dayanak teşkil etmektedir. Geriye harp ehli (İslâm’a karşı savaş açan) kâfirler kalır. Âyeti lafzına (kelime ve cümle yapısına) göre anlarsak harp ehli kâfirleri de içine aldığını söylememiz gerekir. Ancak diğer birçok âyet, hadis ve uygulama harp ehlini istisna etmiştir. Onlar cizye yerine savaşı tercih ettiklerinden önlerinde iki seçenek vardır: Ya müslüman olmak ya da savaş (I, 302-303).

İbn Âşûr kendinden önceki tefsircilerin bu konudaki yorumlarını aktardıktan sonra konuya farklı bir açıklama getirmiştir. Ona göre bu âyetin ilk yıllarda gelmiş olması ihtimali yoktur. Cizye kabulü söz konusu olmaksızın savaş emri getiren âyetler ve bu mânada olmak üzere “Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşma emrini aldım…” (Buhârî, “Îmân”, 17; Müslim, “Îmân”, 32) diyen hadisler bu âyetten önce idi. O zaman Arabistan’da şirk hâkim bulunuyordu. Araplar dedeleri İbrâhim’in tevhid dininden sapmışlardı. Allah Teâlâ bu bölgenin şirkten, Kâbe’nin de putlardan temizlenmesini, diğer kavimler ve topluluklar için örnek bir tevhid ümmeti ve merkezinin oluşmasını istiyordu ve bunun gereğini emretti. Arap yarımadası şirkten temizlenip İslâm yerleşince artık evrensel düzenin gerçekleşmesi lâzımdı. Evrensel düzen “bütün halkı müslüman olan bir dünya değil, hakların ve hürriyetlerin bekçiliğini müslümanların yaptığı bir dünya” idi. Bunun için de diğer din ve vatan sahiplerinin yalnızca müslümanların hâkimiyetini kabul etmeleri yeterli idi. İşte bu âyet o düzeni getirdi. Dine zorlama savaşı bitti (bunu ifade eden âyetler ve hadisler neshedildi), hakka ve hukuka baş eğdirme savaşı başladı (III, 26-28).

Bizim de anlayışımız bu son yoruma uygun düşmektedir. Dinde zorlamanın yasaklanması “hakkın bâtıldan açıkça ayrılması” gerçeğine bağlanmıştır. Bu gerçek değişemeyeceğine, Kur’an ortada bulundukça yeniden hak ile bâtıl birbirine karışır hale gelemeyeceğine göre buna dayalı bulunan hükmün değişmesi de (neshi) söz konusu olamaz. Resûlullah Ehl-i kitap olmayan kâfirlerden de cizye almıştır. Kâfirler barış isterlerse bunun kabul edilmesi emrolunmuştur (Enfâl 8/61). Kâfirlerle savaş emri “fitnenin ortadan kalkması ve dinin Allah için olması” (Enfâl 8/39) gerekçelerine bağlanmıştır. Fitne zulümdür, düzensizliktir, anarşidir. “Dinin Allah için olması”, bütün insanların İslâm’a girmeleri şeklinde anlaşılamaz; çünkü en azından Ehl-i kitabın cizye vererek de olsa gayri müslim olarak yaşamalarına izin verildiğinde ittifak vardır. Bütün bu naslar, gerçekler ve uygulamalar bir araya getirildiğinde ortaya çıkacak sonuç ve nihaî hüküm şu olmaktadır: İnsanların zorla din değiştirmeleri hem imkânsız hem de hükümsüzdür, bu sebeple de yasaklanmıştır. Savaş insanları zorla İslâm’a sokmak için değil, din yüzünden baskının ortadan kalkması, din ve vicdan hürriyetinin hayata geçirilmesi, güçlü olanların hukuku çiğnemelerinin engellenmesi içindir. Müslüman olmayanlar bu hak, hukuk ve hürriyet düzenine uydukları müddetçe kendi inançlarında kalma ve onu yaşama hakkına sahiptirler.

İkinci mesele müslümanların, dinin gereklerini yerine getirme konusunda zorlanıp zorlanamayacakları ve âyetin bunu da içine alıp almadığı konusu idi. Müslüman iken sonradan İslâm’dan çıkan kişinin (mürted) öldürülmesiyle ilgili hüküm ilk bakışta “dinde zorlama yasağının müslümanları içine almadığı” zannını verirse de öncelikle böyle bir hükmün Kur’an’da bulunmadığını kaydetmek gerekir. Yukarıda 217. âyetin tefsiri sırasında açıklandığı üzere, konuya ilişkin hadislerin ve fıkhî görüşlerin gerekçeleri dikkate alındığında bu hükmün müslümanın “dinini değiştirmesi” sebebine değil “sosyal düzeni bozma, İslâm’a ve müslümanlara karşı savaşma” gibi sebeplere bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

Çiğnenen yasakların (haramlar) bir kısmı için öngörülen cezaî yaptırımlar da kişinin dinî hayatına müdahale yani kişi ile Allah arasına girme anlamında olmayıp sosyal düzenin korunmasına yöneliktir.

Karşılığında bir ceza öngörülmeyen haramların çiğnenmesi ve farzların ihmaline gelince bu alanda müslümanların “emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker” denilen “sosyal ahlâk ve düzenin korunması” görevleri devreye girmektedir. Bütün müslümanlar bilgi ve ilgilerine göre bu göreve katılırlar. Ancak bu görevin de öğüt, telkin, ikili ilişkileri ayarlama çareleri genel olmakla beraber müeyyide uygulama görevi genel değildir, devletin veya halkın görev verdiği kurum ve şahıslara aittir. Burada da yaptırım uygulanarak yapılan zorlama, müslümanların ceza tehdidi altında dinlerini yaşamalarını sağlamaya yönelik olamaz. Çünkü böyle yaşanan din din değildir; ibadet ibadet değildir. Zorlamanın gerekçesi İslâm’ın hâkimiyet sembollerinin (şeâir), genel ahlâk ve düzenin korunmasından ibarettir.

Bakara Suresi 257. ayet

(257) اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ

Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. İşte bunlar ateşliklerdir, bunlar orada devamlı kalıcıdırlar.
Kendi akıl ve iradelerini düzgün kullanarak sahte tanrılar yerine Allah’a imanı tercih edenler O’nun mânevî yakınları (evliya) olurlar. Velâyet iki yoldan oluşur: Akrabalık ve iman. Baba, dede, amca… çocuğun, torunun, yeğenin velisi olduğu gibi mümin kadınlar ve erkekler de birbirlerinin velileridir (Tevbe 9/71). Veli, velâyeti altındaki insanı korur, menfaatini gözetir, yardımcısı olur, tarafını tutar, sahiplenir ve gerektiğinde temsil eder. Bu âyette Allah, imana bağlı velâyet çerçevesine kendisini de dahil etmektedir. Bu müminler için büyük bir şeref, güven kaynağı ve heyecan vesilesidir. Velisi Allah olan bir müminin elbette yolu aydınlık olur, yüce velisi onu karanlıklardan çıkarır, nura ve aydınlığa kavuşturur; kalbi huzurlu ve nurlu, zihni berrak, aklı karışıklıktan uzak olur, yani mümin için tabii hal budur. Bu normal durumu bozan ârızaların giderilmesi için de başta “zikir” olmak üzere (Ra‘d 13/28) çeşitli ibadetler vardır. Sahte tanrıları veli edinenlerin durumu ise müminlerinkinin aksinedir: Nur yerine zulmet, aydınlık yerine karanlık, huzur yerine huzursuzluk, akıl karışıklığı, sapıklık ve anarşi.
Bakara Suresi 258. ayet

(258) اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖي حَٓاجَّ اِبْرٰهٖيمَ فٖي رَبِّهٖٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۘ اِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّيَ الَّذٖي يُحْـيٖ وَيُمٖيتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـيٖ وَاُمٖيتُؕ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْتٖي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذٖي كَفَرَؕ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَۚ

Allah’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zalimler topluluğuna rehberlik etmez.

İnsanlar yokluk ve yoksullukla imtihan edildikleri gibi varlık ve iktidar verilerek de imtihan edilirler. Dine ve kulluk çağrısına karşı direnenler daha ziyade servet ve iktidar sahipleri arasından çıkar. Bunlar ellerindeki imkânların asıl sahibini ve kaynağını unuturlar. Ellerindeki güç sayesinde her şeyi yapabileceklerini, her derde çare bulabileceklerini, Allah’a ihtiyaçları bulunmadığını zannederler. Bazıları daha da ileri giderek Allah’ın yaptığı şeyleri kendilerinin yaptıklarını, yapabileceklerini iddia ederler, güçte kendilerine eşit olmayanları kul ve köle yerine koyup onları sömürürler. Hz. İbrâhim zamanında iktidarda olan hükümdar –ki, bazı kaynaklar bunun, Bâbil şehrini kuran ve kulesini yapan Nemrud olduğunu kaydetmiştir– Allah’ın elçisinin davetini kabul etmediği gibi onun, insanlara tanıtmaya çalıştığı rabbi hakkında da tartışmaya girişmiş, rabbin sıfatlarının ve gücünün kendisinde de bulunduğunu iddia etmiştir. Allah Nemrud’a servet ve iktidar vermeseydi “Allah’ın yaptıklarını yapabildiği” iddiasında bulunamayacaktı. Bu nimet ve imkânlar, Nemrud gibilerinde inkâra ve zulme, Dâvûd ve Süleyman aleyhisselâm gibilerinde ise şükre ve Allah’ın kullarına hizmet etmeye vesile olmaktadır. Şüphe yok ki Nemrud insanları öldürme ve diriltme gücüne sahip bulunmadığını bilmektedir. Buna rağmen demagoji (mugalata) yaparak, sözü hakiki mânasından saptırıp hak elçisinin davetine karşı çıkmasının gerçek sebebi saltanat tutkusudur; bu dini kabul etmesi halinde zulme ve sömürüye devam etme imkânını kaybedeceğini bilmesidir. Nemrud, idam mahkûmunu affetmeyi “insanı diriltmek”, suçsuz bir insanı idam ettirmeyi de “diriyi öldürmek” sayarak veya öldürme ve yeni canlıları hayata getirme fiilinin Allah’a ait oluşu gizli, gözle görünmez olduğu için –kendinin bir dahli ve etkisinin olmadığını bildiği halde– bunları yaptığını iddia etmek suretiyle Hz. İbrâhim’e karşı çıkmış, bunları Allah’ın değil kendisinin yaptığını ileri sürmüştür. Aslında rabbin hayat vermesi ve öldürmesinin mânası başkadır ve bu mânada Nemrud da, başkaları da ne diriltmeye ne de öldürmeye kadirdirler; hatta ecelleri geldiğinde kendilerini ölümden kurtarmaya da güçleri yetmez. Ancak bu olgudan yola çıkarak tartışmada sonuç almanın güçlüğünü gören Hz. İbrâhim, herkesin gözleriyle gördüğü bir vâkıadan hareket ederek ikinci bir delil getirmiştir. Güneşin doğudan doğması ve batıda kaybolması te’vil götürmez bir gerçektir. Nemrud’dan önce de bu böyle olduğundan onun, “Bunu ben yapıyorum” demesi de mümkün değildir. Nemrud’un, iddiasında haklı ise yapabileceği şey, güneşin doğuş ve batış yerlerini değiştirmektir, Hz. İbrâhim de bunu teklif etmiş, Nemrud söyleyecek söz bulamamış ve iddiasının asılsız olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’in verdiği bu tartışma örneği, din ve inanç konusunda insanları ikna etmek veya inancı savunmak için tartışma yapmanın câiz olduğunu göstermektedir. Kelâm ilmi de işte bu nevi tartışmalardan doğmuştur.

Bakara Suresi 259. ayet

(259) اَوْ كَالَّذٖي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـيٖ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُؕ قَالَ كَمْ لَبِثْتَؕ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍؕ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًؕ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ

Yahut evlerinin çatıları çöküp üzerine duvarları yıkılarak harap olmuş, ıssız bir kasabaya uğrayan kimsenin durumu gibi. Bu kişinin, “Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?” demesi üzerine Allah onu yüzyıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti. “Ne kadar kaldın” diye sordu. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım” dedi. Allah “Hayır, yüzyıl kaldın. Anlamak için yiyeceğine içeceğine bak, henüz değişmemiş; eşeğine bak, -seni insanlara bir işaret kılmamız için- ve kemiklere bak, onları nasıl düzeltiyor ve üzerini etle kaplıyoruz” buyurdu. Artık o adam için durum açıkça ortaya çıkınca, “Biliyorum ki Allah kesinlikle her şeye kadirdir” dedi.

Yukarıda “Allah iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkârcıların velisi ise sahte tanrılardır; aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar” buyurulmuştu. Arkasından örnekler sıralanmaya başlandı. Birinci örnek Hz. İbrâhim ile Nemrud arasında geçen tartışma idi. Ona “yahut” denilerek bağlanan ikinci örnek sakinleri çekilmiş, bütün binaları yıkılmış bir kasabaya uğrayan bir şahısla ilgili olanıdır. Birinci örneğin hedefi insanların, Allah’a şirk koşma veya O’nu inkâr etme sapıklık ve karanlığından tevhid aydınlığına gelmelerini sağlamaktır. İkinci örnek ise öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr şeklinde ortaya çıkan bir başka sapmayı düzeltmeye yöneliktir.

İslâmî kaynaklarda verilen bilgilere göre örnekte geçen kasaba Beytülmakdis, buraya uğrayan şahıs ise bir rivayette Yeremya b. Hilkiyâ, bir başka rivayete göre ise Üzeyr b. Şerhiyâ’dır (Ezrâ b. Serayâ). İbn Âşûr bu kişinin, İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerden Hezekiel olduğu tesbitini tercih etmiştir. Bu peygamber Yeremya ve Dânyâl ile aynı çağda yaşamıştır. Milâttan önce 586’da Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr Beytülmakdis’i tahrip etmiş, halkını da esir ederek Bâbil’e götürmüştü. Hezekiel peygamber bu zalim hükümdarın, Hz. Mûsâ’dan kalan kutsal emanetleri ve sandığı da alıp götürmesinden korkmuş, bunları Kudüs’te bir kuyuya atıp üzerine de bir alâmet koymuştu. Esir olarak Bâbil’e gittikten sonra burada vahye dayalı bazı yazılar yazmıştı; bunlardan birinde konumuz olan âyette geçen olayın bir benzeri de vardır. Hezekiel 560 yılında vefat etmiş, Kudüs ise Üzeyir aleyhisselâm zamanında 458’de yeniden imar edilmiştir. Aradan geçen zaman yaklaşık yüzyıldır. Anlaşılan vefatından yüzyıl sonra Allah Teâlâ Hezekiel peygamberi diriltmiş, ona ölü kemiklere nasıl can verdiğini, bozulmamış yiyecek ve içeceğini, kendine iade ettiği eşeğini göstermiş ve bütün bunları (peygamberine lutfettiği mûcizeleri), öncelikle orada bulunanlara, sonra da Kur’an’ın gelişine kadar vahiy yoluyla bu bilgiye ulaşan insanlara ibret kılmıştır. Bu ibret Allah Teâlâ’nın insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir ve âhiret inancının bir delilidir (Taberî, III, 28 vd.; Şevkânî, I, 307-309; İbn Âşûr, II, s. 35).

Baruch kitabının Habeşçe nüshasına göre Abdel-Melek 66 yıl uyumuş, Bâbil esareti sonrasında uyandığında Kudüs’ü yeniden inşa edilmiş bir halde bulmuş, halbuki mûcize eseri ekmeğinin ve incirinin, bir gün önceden kalmış gibi taze olduğunu görmüştür (Hamîdullah, Le Saint Coran, s. 43).

Allah’ın, hidayete yönelen kullarını doğru yola kavuşturması ve gerçeği bulmalarını sağlaması üç şekilde olmaktadır: a) Aklî deliller getirerek. Hz. İbrâhim’in Nemrud’la tartışması bunun örneğidir. b) Gerçeğin ve bildirilen vâkıanın nasıl ve neden ibaret olduğunu göstererek. Hezekiel kıssası da bunun örneğidir. c) Bizzat yaptırarak, yaşatarak, sebep ve sonucu deney halinde göstererek. 260. âyette göreceğimiz olay da bunun örneğidir.

Bakara Suresi 260. ayet

(260) وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّ اَرِنٖي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىؕ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْؕ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبٖيؕ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتٖينَكَ سَعْياًؕ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌࣖ

İbrâhim “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince, rabbi “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. O “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye” cevabını verdi. Rabbi “Kuşlardan dört tane al, onları kendine alıştır, sonra (parçalayıp) her bir tepeye onlardan bir parça bırak, sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler ve şunu bil ki, Allah hep galiptir ve hikmet sahibidir” buyurdu.

Öğrenerek ve düşünerek kesin bilgiye ulaşmak “ilme’l-yakîn”dir, Hz. İbrâhim’le Nemrud arasındaki tartışmada bu yöntem gösterilmiştir. Bu aynı zamanda ilâhî hidayetin bir nevidir. Görerek ve duyu organlarıyla hissederek kesin bilgiye ulaşmak “ayne’l-yakîn”dir. Hezekiel ve Üzeyir’le ilgili olayda bu yol gösterilmiştir. Yaparak, yaşayarak, deneyerek, olgunlaşarak kesin bilgiye ulaşmak “hakka’l-yakîn”dir. Hz. İbrâhim’in öldürüp parçaladığı, sonra çağırınca dirilip gelen kuşlar hadisesi de hakka’l-yakîn yoluyla kesin bilgiye ve inanca ulaşmanın örneğidir.

Hz. İbrâhim rabbi ile söyleştiğine göre –bu sırada– peygamberdir. Bu sebeple onun sorusunu, Allah Teâlâ’nın ölüleri dirilteceği konusundaki bir şüpheye veya inkâra bağlamak mümkün değildir. Nitekim yukarıda geçen tartışmada bizzat Hz. İbrâhim, Nemrud’a karşı, rabbinin birliğini, kudretini ve eşsizliğini ispat için O’nun, yegâne dirilten ve öldüren olduğunu açıklamış, bunu delil olarak kullanmıştı. Hz. İbrâhim’in sorusunun şüpheden kaynaklanmadığının tamamen ortaya çıkması ve kıssayı dinleyenlerin yanlış anlamalarının önlenmesi için Allah “İnanmıyor musun?” diye sormuş, peygamberi de şeksiz şüphesiz inandığını söyledikten sonra maksadını açıklamıştır: “Kalbim tam kanaat getirsin diye!” “Kalbin tam kanaat getirmesi” diye çevirdiğimiz itminân kelimesi, “maddî olarak hareketin durması, hareket halindeki bir şeyin sakinleşmesi” demektir. Buradan alınarak zihnin ve vicdanın sakinleşmesine, şüphe, heyecan, tereddüt ve ıstırabın son bulmasına da itminan denilmiştir. Dilimize geçmiş bulunan tatmin kelimesi de kök ve mâna bakımından itminana yakındır. Sağlam haber, düşünce ve gözlem yollarıyla elde edilen bilgiler ve bunlara dayanan inançlar da kesindir. Ancak bilgi ve inanç konusu olay veya gerçek, bilen ve inanan tarafından duyu organlarıyla hissedilmedikçe ve daha ileri bir basamak olarak bizzat yaşanmadıkça, oluşun içinde bulunulmadıkça kalbin ve zihnin gelgitleri bitmez, vehim kabilinden de olsa aksini düşünme halleri son bulmaz. Bu haller bilmeye de inanmaya da aykırı değildir, bunlara zarar da vermez, ancak bir itminan eksikliği söz konusu olur. Allah Teâlâ bir büyük peygamberinin talebi üzerine ölüleri nasıl dirilttiğini (diriltme fiilinin işleyişini), fiilin içine peygamberini de çekerek onun en üst derecedeki itminan haline ulaşmasını sağlamıştır.

Allah’ın izniyle öldürülmüş ve parçalanmış kuşların diriltilmesi Allah’ın işidir; azîz ve hakîm olan Allah için bu diriltme son derecede basit ve kolay bir iştir; bunun bir peygamber elinde, onun çağırmasıyla vuku bulması da bir mûcizedir. Allah’ın izin, ilim ve kudretiyle hâsıl olan, gerçekleşen mûcizeleri te’vil etmek, “öldürmeyi, parçalamayı, dağlara dağıtmayı, çağırmayı, diriltmeyi…”, dil bakımından kelimelere yüklenmesi mümkün olmayan mânalara çekmek gereksiz ve yersizdir. Aslında bir canlının alıştığımız kanun ve kurallar içinde meydana gelmesi ve bir müddet sonra hayatının sona ermesi de çok büyük bir olaydır, insanların örneklerden hareket ederek bile benzerini yapamadıkları mûcizelerdir, Allah’ın irade ve kudreti dikkate alınmadığı takdirde açıklanması da mümkün olmayan vâkıalardır. Bunların mûcizelerden farkı –mûcizeler, daha önceden görülmemiş ve alışılmamış yollardan ve şekillerde olurken– onların, alışılan, âdet, sünnet ve kanun haline gelmiş bulunan usul ve yollarla hâsıl olmasından ibarettir.

Bakara Suresi 261. ayet

(261) مَثَلُ الَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍؕ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ

Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.

Buradan itibaren mushafta üç sayfaya yakın yer kaplayan on dört âyette, araya başka bir konu sokulmaksızın infak ve sadaka üzerinde durulmuştur. 269. âyette hikmetten söz edilmiştir; ancak burada hikmet kavramıyla cömertliği cimriliğe, Allah yolunda vermeyi vermemeye, insanlara malî yardımda bulunmayı bencilliğe tercih eden aklın üstünlüğüne işaret edilmiştir, yani ana konudan ayrılma yoktur.

Sözlükte infak kelimesi “tüketmek ve harcamak” mânasındadır. “Kişinin yakınlarının geçimleri için yaptığı harcama” mânasındaki nafaka da aynı köktendir. Sadaka ibadet maksadıyla verilen para, mal ve sağlanan menfaattir, maddî ve mânevî yardımdır, Allah rızâsı için yapılan bir kısım kamu hizmetleridir (Müslim, “Zekât”, 12/52). Tasadduk da bu ibadeti yapmaktır. Bu âyetlerde Allah infakı teşvik etmiş ve amacı, nasıl yapılacağı, hangi maldan kimlere yapılacağı ve sevabı konularında önemli açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalara göre: 1. İbadet maksadıyla yapılacak olan infak ve tasadduk insanların takdir ve beğenisini kazanmak için değil Allah rızâsı için yapılacaktır. 2. İnfakın arkasından başa kakma ve incitme gibi davranışlar gelmeyecektir. 3. Verilen para veya mal kötüsü değil iyisi olacaktır. 4. İnfakta, meşrû ve mecburi bir meşguliyet veya başka bir mazeret sebebiyle çalışıp kazanma imkânı bulunmayanlar tercih edilecektir. 5. İnfakın dünya ve âhiret hayatında büyük faydaları vardır.

İnsanın tek başına var olamayacağı ve varlığını sürdüremeyeceği, dinî ve teorik açıklamalar yanında insanlık tarihi boyunca yaşanan tecrübeyle de sabit olmuştur. Bütün insanların her bakımdan aynı seviyede ve tipte olamayacakları, tek bir ümmet ve devlet olarak örgütlenemeyecekleri de anlaşılmıştır. İnsanların dünyada ve âhirette huzurlu ve mutlu olarak yaşayabilmeleri için bu gerçekleri hesaba katarak hazırlanmış ve uygulamaya sunulmuş düzen ve düzenlemelere ihtiyaç vardır. Allah Teâlâ’nın bir ferde, gruba, bölgeye bahşettiği nimetler ihtiyaçtan fazla ise bu fazlanın ona muhtaç olan fert, grup ve bölgelere aktarılması zorunludur. Bu aktarma yapılmadığı takdirde fertler, gruplar ve bölgeler arasında sosyal, kültürel ve ekonomik farklılıklar oluşacak; bu farklılıklar isteği (talep) doğuracak, talep yerine getirilmediği takdirde öfke, düşmanlık, kin, zorbalık, savaş gibi huzur ve mutluluğu bozan duygu, davranış ve eylemler baş gösterecektir. Bunun böyle olduğu ve olacağı geçmişten günümüze, imparatorluk ve derebeyliklerde, totaliter ve demokratik yönetimlerde, gücün hâkim olduğu dönemlerden hakkın hâkim olacağı dönemlere geçiş için, insan hak ve hürriyetlerinin tanınması ve verilmesi için gösterilen çabalarda, hukukî ve sosyal adaletin bulunduğu ve bulunmadığı zaman ve zeminlerde yaşanan tecrübelerde, katıksız kapitalizmden karma sistemlere geçişte ve bu seyri körükleyen komünist ve sosyalist denemelerde açıkça ortaya çıkmıştır. Bu sosyal ve siyasî düzen, hareket ve oluşumlarda nimet ve servetin paylaşımı, bu paylaşım biçimlerinin hakkaniyet, vicdanî kanaat ve ihtiyaçlara uygun olup olmayışı önemli rol oynamıştır.

İslâm’ın teşvik ettiği sosyo-ekonomik düzen, herkese yalnızca çalışarak hak ettiği kadar değil, –çalışsın, çalışmasın– normal ihtiyacı kadar verilmesi temeline oturtulmuştur. Bu temel kural, ferdin normal ihtiyaçlarının normal hallerde karşılanmasını sağlar. Bunun yanında yer alan –ve aşağıda açıklanacak olan– “israfın engellenmesi” kuralı da, fertler ve gruplar arasındaki refah seviyesi farkının büyümesini önler. İslâmî anlayışa göre herkes öncelikle emek sarfederek ihtiyacını karşılamaya teşebbüs edecektir. “Kişi, elinin emeği ile elde ettiğinden daha hayırlısını yememiştir” (Buhârî, “Büyû‘“; 15, Müsned, II, 334). Ancak bir özür sebebiyle çalışamayan veya geliri ihtiyacını karşılamayan kişilere elinde fazlası olanlar yardımda bulunacaklardır. Bu yardımın, nafaka, tasadduk, zekât, fıtır sadakası, kurban, hediye, kullanmaya verme (iâre), vakıf, sadaka-i câriye, devlet bütçesinden geçimlik maaş gibi birçok çeşidi vardır. Emeği ile kendine yetmeye çalışmayı birinci, infakı da ikinci kural sayarsak üçüncü temel kural israfın yasak olmasıdır. Zenginler ne kadar servetleri olursa olsun bunu kullanırken (meskende, binekte, yemede içmede, giyinmede, eğlencede…) gösterişten ve israftan sakınacaklardır. “Allah’ın insanları servetle de imtihan edeceği bilgisi ve nimetlerden hesaba çekilme sorumluluğu” müminlerde şuur ve duygu olarak yerleşmiş bulunacaktır. Mümin ırmaktan abdest alırken bile suyu yeteri kadar kullanmakla yükümlüdür. Dördüncü kural faizin haram olmasıdır. Nitekim infak ve tasaddukla ilgili bulunan âyetlerden sonra faiz yasağı ile ilgili olanlar gelecektir. Bir sosyo-ekonomik düzen içinde faizcilik ve tefecilik zihniyeti hâkim olduğu müddetçe sosyal adalet ve refahın gerçekleşmesi mümkün değildir. Bünyesinde faize yer veren sistemlerde görülen refahın asıl faktörlerinin başka olduğuna dikkat etmek gerekir. İslâm’ın yukarıda anılan temel kuralları hayata geçirildiğinde ise insanları bedbaht, verimsiz, sağlıksız kılan; gelişmelerini ve var ediliş amaçlarını gerçekleştirmelerini engelleyecek boyuttaki yoksulluk ortadan kalkacak; insanlığın hayatına huzur, sükûn, barış ve nisbî de olsa bir mutluluk gelecektir.

Allah’a itaat ve ibadet mahiyetinde olan, İslâm’a ve müslümanlara yardım ve fayda getiren her harcama “Allah yolundadır”, Kur’an deyişiyle “fî sebîlillâh”tır. Bunların en faziletlisi de İslâm’a güç kazandırmaya, onu koruyup geliştirmeye, ülkeyi düşmana karşı savunmaya yönelik bulunan cihad için yapılan harcamalardır. Bu mânada harcama (infak) yapanların alacağı karşılık, toprağa ekilen ve bire yedi yüz veren buğday tanesi örneği ile açıklanmıştır. Genellikle iyiliklerin sevabı bire on olduğu halde “Allah yolunda harcama yapma”nın sevabının bire yedi yüz oluşu hem çok önemli bir teşvik unsurudur hem de bu ibadetin diğerlerinden daha zor olduğunu gösterir. Çünkü “Nefisler cimriliğe meyillidir” (Nisâ 4/128).

Bakara Suresi 262-263-264. ayetler

(262) اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَناًّ وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ 

(263) قَوْلٌ مَعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِنْ صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَٓا اَذًىؕ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَلٖيمٌ 

(264) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذٖي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِؕ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداًؕ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواؕ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرٖينَ

﴾262﴿

Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının arkasından başa kakıp incitmeyenler için rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.


﴾263﴿

 İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.


﴾264﴿

 Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. O kimsenin misali, üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak halde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez.

Malî yardımın, infak ve sadakanın Allah rızâsı için yapılmış olmasının kesin işareti, yardım yapılan kimseden hiçbir menfaat beklememek, onu yardım sebebiyle minnet altında tutmamak, incitmemek, hiç böyle bir şey olmamış gibi davranmaktır. Büyük ecri bu şekilde verenler alacak, korku ve üzüntüden kurtulma saadeti de bunların olacaktır.

Vâhidî’nin rivayetine göre 262. âyet Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf’ın, Tebük Seferi öncesinde orduya yaptıkları yardım vesilesiyle gelmiştir. Bu iki büyük sahâbîden birincisi savaş araç ve gereçleri olmayan bütün gazilerin bu ihtiyaçlarını karşılamış, ikincisi de servetinin yarısını bağışlamıştır (Esbâbü’n-nüzûl, s. 61).

Kendisine sadaka verilecek kişiye karşı takınılacak tavır bir şekilde onu incitecekse bunu vermek yerine uygun sözler söylemek ve ihtiyacını arzeden kişiyi hoş görmek, durumunu başkalarına duyurmamak mânevî sonuç, ecir ve ahlâkî davranış olarak tercih edilmektedir.

İnsanları, sadaka ve malî yardım yüzünden minnet altında bırakmaya ve incitmeye kalkışanların bu davranışı, Allah’a ve âhirete iman etmeyen, başkalarına gösteriş olsun diye veya kişiden menfaat beklediği için harcama yapan kimselerin davranışlarına benzetilmiş, bunun da semere ve sonucu kaya misaliyle anlatılmıştır. Yalçın ve pürüzsüz bir kayanın üzerindeki toprak şiddetli yağmur aldığında sıyrılıp yere inmekte, düz yerlerdeki toprağa bereket getiren yağmur bu kayada toprağı yok etmektedir. Sadaka da böyledir; Allah rızâsı için verildiği ve karşılığında bir menfaat beklenmediği, ihtiyaç sahibi incitilmediği takdirde harcayana bereket ve ecir getirir, aksi halde verilen boşa gider, hem maldan olunur hem de sevaptan mahrum kalınır.

Bakara Suresi 265-266. ayetler

(265) وَمَثَلُ الَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْبٖيتاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ 

(266) اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخٖيلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْرٖي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ لَهُ فٖيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُࣕ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ فٖيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْؕ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَࣖ 

﴾265﴿
Mallarını Allah rızasını dileyerek ve içlerinden gelerek harcayanların misali ise tatlı bir yamaçta bulunan, üzerine bolca yağmur yağan, bu sebeple ürününü iki misli veren bir bahçedir; şayet sağanak yağmazsa incecik yağar. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir.
﴾266﴿
 Sizden biri arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, içinde ırmaklar akan ve kendisi için orada her çeşit meyvenin bulunduğu bir bahçesi olsun da bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! Düşünesiniz diye Allah önünüze açık işaretler koyuyor.

Allah rızâsı için ve içlerinden gelerek, gönüllerindeki inancın yönlendirdiği bir karara dayanarak muhtaçlara yardım edenler, bu niyet, şuur ve samimiyetin derecesine göre sonuç alacaklardır; tıpkı zararlı rüzgârlara kapalı bir yamaçta yapılmış, bol yağmurda bol mahsul, az yağmurda az da olsa yine bir mahsul veren bahçe gibi. Muhtaçlara yardımı, Allah rızâsı dışında bir maksatla yapanların misali ise âyette tasvir edilen bahçedir; yani sadakadır, verilen maldır, paradır. Bunlar verilmiş ve servet eksilmiştir; fakat bunlar, verene ecir ve sevap kabilinden hiçbir şey getirmez. Böyleleri bir gün bu ecir ve sevaba muhtaç olduklarında dünyadaki servetin, yakınların, dostların fayda veremediği âhirette –tıpkı gençliğinde yaşlılık yılları için hazırladığı serveti yanıp kül olmuş ihtiyar gibi– elleri boş kalıverirler.

Bakara Suresi 267. ayet

(267) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْاَرْضِࣕ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبٖيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذٖيهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا فٖيهِؕ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَمٖيدٌ

Ey iman edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin. Kendinizin ancak içiniz çekmeye çekmeye alabileceğiniz âdi şeyleri hayır diye vermeye kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, bütün iyilik ve güzellikler O’na mahsustur.

İnfak ve tasaddukun ne maksatla ve nasıl yapılması gerektiği açıklandıktan sonra sadaka olarak verilecek malın keyfiyetine geçilmiş; verilenin kötü ürün ve mallardan değil iyilerinden olması emredilmiştir. “İyisinden verme” emri tavsiye midir, yoksa bağlayıcı mıdır? Bu konuda farklı anlayışlar vardır. “Emir bağlayıcıdır” (vücûb ifade eder) diyenler buradaki sadakadan maksadın zekât olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buna göre zekât olarak verilecek mal kötü, kalitesiz, kıymetsiz olmayacak; iyi olacak, iyisinden seçilip verilecektir. “Bu âyette kastedilen sadaka ve infak, farz olan zekât değil, nâfile olan, sevap kazanmak üzere verilen sadakadır, yapılan malî yardımdır” diyenler ise emrin bağlayıcı değil tavsiye kabilinden olduğunu, “Böyle olması daha iyidir, daha çok ecir getirir” mânasına geldiğini ifade etmişlerdir.

Türkçe’ye “iyi, kaliteli” diye çevirdiğimiz ve buna göre yorumladığımız tayyib (çoğulu tayyibât) kelimesini, “helâl” mânasında anlayanlar da olmuştur. Kelimenin bu mânaya da ihtimali vardır. Ancak burada, mânalar arasında bir çelişki bulunmadığı için ikisini birden almaya ve “tayyibât”ı “helâllerinden ve iyilerinden” şeklinde anlamaya da bir engel yoktur.

Bakara Suresi 268. ayet

(268) اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَٓاءِۚ وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلاًؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌۚ

Şeytan içinize yoksulluk korkusu düşürür ve çirkin şeyler yapmanızı emreder. Allah ise kendinden bir bağışlama ve lütuf sözü vermektedir. Allah her şeyi kuşatmakta ve her şeyi bilmektedir.

İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duyguların iki önemli kaynağı ya Allah’tır veya şeytandır. Allah’tan güzel duygular ve düşünceler gelir. Bunlarla O, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçekleştirmesi için yardım eder. İnsan ve cin şeytanları ise insanoğlunu, Allah yolundan ve rızâsından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünceler, kalbine de olumsuz duygular sokarlar. İnsanoğlu bu iki zıt yönlendirme arasında doğru olana kulak verip onu rehber edinmekle yükümlüdür, bunu yapabilenler bir sonraki âyette sözü edilecek olan “hikmet”e mazhar olanlardır, hakîmlerdir. İnfak ve tasadduk konusuna hikmeti uyguladığımız zaman şu sonuca ulaşırız: Aklını veriliş amacına ters olarak işletip onu kötüye kullanan “şeytanî akıl” sahipleri, kendilerinden maddî, dünyaya ait bir menfaat görmedikleri kimselere para, mal ve hizmet vermeyi “akılsızlık” olarak görür ve bunu yapmazlar. “Hikmet” özelliği taşıyan, fıtratı bozulmamış, veriliş amacı doğrultusunda işletilen aklın sahipleri ise (hakîmler), faydayı daha geniş çerçevede düşünürler. Onlara göre ebedî hayatta karşılığı alınacak olan harcama boşuna değildir. Dünyada insanları mutlu edecek harcama –aynı zamanda bu harcamayı yapana da mânevî bir haz vereceği için– boşuna değildir. Yakın çevrenin sevgi ve saygısını kazandıracak ve bu sayede bir koruma çemberi oluşturacak harcama; kezâ sosyo-ekonomik sınıflar arasında çatışmayı engelleyecek yardımlar boşuna ve akılsızca değildir. İşte Allah, iyi niyetle ve samimiyetle infakta bulunanlara bunları (âyette bağışlama ve lutuf diye özetlenen karşılıkları) vaad eder, bu vaade mazhar olmayı sağlayacak duygu ve düşünceleri (hikmet) ilham eder. Şeytanın bu konuda kafalara sokacağı duygular ve düşünceler ise cimrilik ve bencillikle yoksulluk korkusudur. Bunların yönlendirdiği davranışların da çirkin, kötü, gayri insanî olacağı şüphesizdir.

Bakara Suresi 269. ayet

(269) يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْراً كَثٖيراًؕ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş demektir. Bunu ise ancak derin kavrayış sahibi olanlar düşünüp anlarlar.

Hikmet hüküm kökünden olup bu kökün mânası “menetmek, engellemek”tir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almıştır. Atın ağzına vurulan ve onun yanlış yola girmesini engelleyen geme de –bu sebeple– “hakeme” denilmiştir. İslâm düşüncesinde hikmet, başka milletlerde daha önceden doğan ve gelişen felsefenin de intikal ve etkisiyle “İnsanın gücünün yettiği kadarıyla eşyayı, varlıkta mahiyeti ne ise o olarak bilmeyi, bu mânada gerçeğin bilgisine ulaşmayı hedefleyen bir ilim” şeklinde tanımlanıp nazarî ve amelî gibi kısımlara ayrılmıştır (Cürcânî, et-Ta‘rifât, “Hikmet” md.). Ancak Kur’an-ı Kerîm’in nâzil olduğu çevrede hikmetin bu mânada kullanılmadığı, bu mânada bir hikmetten söz edilmediği bilinmektedir. Araplar hikmet kelimesini “içinde nefsi uyaran, iyiliği tavsiye eden, saadet ve bedbahtlıkla ilgili tecrübeleri aktaran, edep ve ahlâkın özünü yansıtan sözler” mânasında kullanırlardı. Kur’an-ı Kerîm de bu kelimeyi “insanları eğitip olgunlaştıran, nefisleri ıslah eden peygamberlik, hidayet ve irşad” mânalarında kullanmıştır. Hikmet ilk asırlarda yaşayan tefsircilerden İbn Abbas’a göre Kur’an bilgisi, Süddî’ye göre peygamberlik, Katâde’ye göre Kur’an’la ilgili doğru anlayış (fıkıh), Mücâhid’e göre sözde ve davranışta doğruyu yakalamak, daha başkalarına göre din üzerinde düşünmek, akıl yürütmek, ilâhî emir üzerinde düşünmek ve ona uymak, Allah’tan korkmaktır (İbn Atıyye, I, 364). Râgıb el-İsfahânî’nin Kur’an lugatı olarak yazdığı el-Müfredât’ında verdiği bilgiye göre genel mânası “bilginin gerçeğe uygun olması ve aklın gerçeği yakalaması” demektir. Hikmetin Allah’a mahsus olanı “Varlıkları (eşya) bilmek ve kusursuz olarak yaratmak”, insana ait olanı ise “yaratılmışları bilmek ve iyi şeyler yapmak” şeklinde tanımlanır. Allah Teâlâ “Lokmân’a hikmeti verdik” buyururken işte bu ikinci mânadaki hikmeti kastetmiştir.

Bu sûrenin 251. âyetinde Allah’ın Hz. Dâvûd’a “mülk ve hikmet” verdiği bildirilir. Müfessirlerin açıklamasına göre mülk, Hz. Dâvûd’a verilen maddî ve dünyevî gücü, hikmet de peygamberliği ve bu sayede mazhar olduğu zengin bilgileri yani mânevî ve zihinsel gücü ifade eder. Fahreddin er-Râzî ve Kādî Beyzâvî gibi felsefî birikimi olan müfessirler ilgili âyeti yorumlarken hikmeti, “nazarî bilgileri ve elden geldiğince iyi işler yapma alışkanlığını kazanmak suretiyle ulaşılan ruhî olgunluk” şeklinde açıklamışlardır. “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır…” meâlindeki âyette (Nahl 16/125) hikmet, tebliğ ve irşad çalışmalarının temel yöntemi olarak gösterilmiştir. Bütün müfessirler buradaki hikmet kavramının, “kesin kanıtlara dayalı, muhatabı tam olarak ikna edecek ve kötü niyetli tartışmalara son verecek kesinlikte doğru ve sağlam bilgi” anlamında kullanılmış olduğunu belirtirler. Şu halde hikmet, dinî olan ve olmayan bütün yararlı bilgileri içine alan bir kavramdır ve konumuz olan âyet bu anlamdaki hikmetin, Allah’ın insana, birçok hayra vesile olacak büyük bir lutfu olduğunu ifade etmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki Resûlullah, hem kendisi hem de bazı sahâbîler için Allah’tan hikmet dileğinde bulunmuş (Buhârî, “Fezâilü’s-sahâbe”, 24); “Bayağı (sefih) kimselere hikmetten söz etme!” (Dârimî, “Mukaddime”, 34) anlamındaki uyarısıyla da hikmete ancak fıtratı bozulmamış, ahlâkı temiz kişilerin lâyık olduğuna işaret etmiştir. İhvân-ı Safâ Risâleleri’nde bu husus, şu hakîmane ifade ile vurgulanır: “Hikmet bir gelin gibidir ve sadece süslenmiş eve inmek ister” (IV, 13). Sonuç olarak hikmet terimi başlangıçta “akıllı ve bilgili bir kişinin deneyim ve birikimlerini özlü şekilde ifade ettiği sözü” anlamında kullanılırken İslâmî dönemde zaman içinde şu anlamları kazanmıştır: Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan kapsamlı ve derin bilgi veya felsefe, ilâhî gerçekleri ve Kur’an’ın derin anlamını kavramaktan doğan bilgi ve bu bilgilere uygun yaşama tarzı, Hz. Peygamber’in sünneti, bir hükmün sebebi veya amacı, bir eylemden beklenen yarar (maslahat).

İbn Âşûr, felsefe mânasındaki hikmetin kaynağını ve mahiyetini şöyle özetlemektedir: “Hikmet ilimleri, ilâhî vahye mazhar olan rehberlerin verdikleri bilgi ve gösterdikleri yolların bütünüdür ki insan aklının terbiye ve ıslah edilmesi bu temele dayanır. Hikmet önce dinlerde ortaya çıkmış, sonra üstün zekâ sahibi insanların bu temel üzerinde geliştirdikleri düşünceleri de buna eklenmiştir. Keldan, Mısır, Hindistan ve Çin’de birbirine yakın asırlarda yaşamış bulunan kadîm hakîmler hikmetin yollarını ve yöntemlerini belirlemişlerdir. Ancak bu hikmet sapmalardan, hayal ve vehimlerden ayıklanmış değildir. Sonra eski Yunan filozofları gelmiş, hikmet ilmini başkalarından ayırarak ele almışlar, güçleri yettiğince ayıklayıp saflaştırmışlardır. Ancak yine de hikmet tam saflığına ulaşamamıştır. Bu dönemde felsefe insan nefsini terbiyeye yönelik bulunan Sokrat yoluyla akıl ve matematiğe yönelik bulunan Pisagor yolundan ibaret olmuştur. Bunlardan sonra gelen Eflâtun işrak felsefesinin, Aristo ise Meşşâî felsefenin babaları olmuşlar, günümüze kadar da bu çizgi devam etmiştir” (III, 63-64).

İslâm bilgin ve düşünürleri, özellikle hicrî IV. asırdan itibaren dinî, felsefî ve ilmî bilgilerin tamamını hikmet kavramı içinde değerlendirerek, teorik bilgilere “nazarî hikmet”, pratik bilgilere “amelî hikmet” adını vermişlerdir. Öte yandan bütün ahlâkî erdemleri “hikmet, adalet, yiğitlik, iffet” olarak dört temel erdem içinde toplayan ve bunların başında da hikmeti gösteren felsefî anlayış, zamanla Râgıb el-İsfahânî, Gazzâlî, İbn Hazm gibi ahlâka dair eserler yazan din âlimleri tarafından da benimsenmiştir.

Bakara Suresi 270. ayet

(270) وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ نَفَقَةٍ اَوْ نَذَرْتُمْ مِنْ نَذْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُهُؕ وَمَا لِلظَّالِمٖينَ مِنْ اَنْصَارٍ

Siz hangi hayrı yapsanız ve hangi adakta bulunsanız şüphesiz onu Allah bilir. Zalimlerin ise (gerçek ve samimi) yardımcıları yoktur.

“Samimi yardımcıları olmayan zalimler”den maksat, özellikle yoksullara ilgi göstermeyen, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmayan, servetin sahipleri üzerine borç, ihtiyaç sahiplerine hak olan zekât, nafaka ve sadakayı onlardan esirgeyen kimselerdir. Kur’an dilinde zalimin mânalarından biri de haksızlık eden, borcunu ödemeyendir. Böyle kimselerin yakın çevrelerinde bulunanlar bile onlardan memnun olmazlar, onlardaki haklarını zorla veya gizlice almaya çalışırlar (adak hakkında bilgi için bk. Hac 22/29).

Bakara Suresi 271. ayet

(271) اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَـرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْؕ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْؕ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ

Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

İhtiyaç sahiplerine yapılan yardımın, verilen sadaka ve zekâtın açık olarak yapılması câiz olmakla beraber (bu âyetten başka 274. âyet de cevazı teyit etmektedir) hem bu âyette hem de sahih hadislerde gizli olmasının daha iyi, hayırlı ve ecirli olduğu bildirilmiştir. Nitekim hadiste Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Yedi insan vardır ki Allah onları, kendine mahsus olandan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde bu gölgesinde barındırır: Âdil yönetici, Allah’a kulluk ederek yetişen genç, gönlü mescidlere takılmış bulunan kimse, Allah için birbirini seven ve bu sevgi içinde birleşip ayrılan iki kişi, kendisini birlikte olmaya çağıran soylu soplu ve güzel bir kadına, ‘Ben Allah’tan korkarım!’ cevabını verebilen kimse; bir sadaka verip de onu, sol elinin verdiğini sağ eli bilmeyecek şekilde gizleyen kişi ve tek başına iken Allah’ı anıp gözleri yaşaran kimse” (Buhârî, “Hudûd”, 19; Müslim, “Zekât”, 91).

Bazı tefsircilere göre nâfile türünden sadakanın gizli verilmesi, farz türünden sadakanın ise açık verilmesi daha iyidir. Çünkü farz olan sadakanın gizli verilmesi, “Kişi yükümlü olduğu halde vermiyor” şeklinde suizanna sebep olabilir, ayrıca açıkça verilmesinde teşvik vardır. Nâfile sadaka ve infaklar ise açıkça yapıldığında hem alanın mahcup olması hem de verenin riyâya düşmesi ihtimali mevcuttur. Bize göre Kitap ve Sünnet böyle bir ayırım yapmadığından, açıktan vermeyi gerektiren özel bir sebep olmadıkça her nevi tasadduk ve infakın gizli yapılması tercih edilmelidir, ancak açık olması da câizdir.

Ayetlerin Nuzul Sebebi (248-271.ayetler)

248. Peygamberleri onlara dedi ki: “Onun hükümdarlığının delili, Tabut denilen sandığın size gelmesidir. Onun
içinde size, rabbinizden bir huzur ve Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından arta kalanlar vardır. Onu,
melekler taşıyacaktır. Eğer iman ediyorsanız bunda sizin için ibret vardır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Taberi diyor ki:
“Her ne kadar bu âyet-i kerime, geçmişteki İsrailoğullarının, Peygamberlerine karşı geldiklerini haber verir
mahiyette ise de aslında âyet-i kerime, Rasulullahın hicreti esnasında çevresinde bulunan Kurayza ve Nadr oğulları
gibi Yahudileri uyarmaktadır. Bunların, daha önce Rasulullah’ı vasıta yaparak düşmanlarına karşı yardım dileğinde bulunmalarına rağmen Rasulullah geldikten sonra ona karşı çıkmalarını ve ona iman etmemelerini kınamakla,
onları atalarının izini takibetmekle suçlamaktadır.
Ayrıca âyet-i kerime, Hz. Muhammed’e iman eden samimi Müslümanları da cihattan geri kalma, zevkü safaya dalıp eğlenme gibi davranışlarda Yahudilere uymamaları hususunda uyarmaktadır Onları cihada teşvik etmektedir.

[962]
255. Allah O’dur ki O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hayy’dır, Kayyûm’dur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir ne bir
uyku. Göklerde ne var, yerde ne var hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş?… O’nun
kürsüsü gökleri ve yeri kucaklamış, o kadar geniştir. Bunların hıfzı elbette O’na ağır gelmez. O Aliyy’dir, Azîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ammâr kanalıyla Rebî’den rivayet edildiğine göre “O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kucaklamış, o kadar geniştir.”
âyeti nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.v)’in ashabı:
“Ey Allah’ın elçisi, bu Kürsî gökleri ve yeri kuşatacak kadar geniş. Peki Arş nasıldır?” diye sordular da bunun
üzerine Allah Tealâ: “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler… O, müşriklerin koşmakta oldukları ortaklardan
münezzehtir, çok yücedir.” [963] âyetini indirdi.”[964]
256. Dinde zorlama yoktur. Gerçekten iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâğûtu tanımayıp da
Allah’a iman ederse o, muhakkak ki kopması olmıyan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah Semî’dir, Alîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Âmir eş-Şa’bi ve Mücahid’e göre bu âyet-i kerime, Ensardan bir kısım
insanlar hakkında nazil olmuştur. Bu insanların kadınlarının çocukları yaşamadığında bu kadınlar, çocukları
yaşadığı takdirde onu Yahudi yapacaklarına dair adakta bulunurlardı. Çünkü bunlar müşriktiler. Yahudiler ise ehl-i
kitaptandı. Bu sebeple müşrikler ehl-i kitabın üstünlerini kabul ediyorlardı.
Rasulullah (s.a.v.) Medine’den Yahudi kabilesi Nadr oğullarını uzaklaştırdığı zaman bunların içinde, Ensarın,
Yahudileşmiş bu gibi çoeukları da bulunuyordu. Ensar,
“Biz çocuklarımızı bırakmayız.” dediler. Bunun üzerine Allah teala: “Dinde zorlama yoktur. Artık hak bâtıldan
seçilip belli olmuştur.” âyetini indirdi.[965] Ensarın, çocuklarını zorla Yahudilikten çevirip Müslüman yapmalarının
doğru olmadığını, onları kendi iradelerine bırakmaları gerektiğini, onlar, İslam gelmeden önce Yahudiliği kabul
ettiklerinden, kendilerine ehl-i kitap muamelesi yapılacağını beyan etti.[966]
a- Muhammed b. Ahmed b. Cafer el-Müzekkî, Zahir b. Ahmed’den, o Hüseyn b. Muhammed b. Mus’ab’dan, o
Yahya b. Hakim’den, o İbn Ebî Adiy’den, o Şu’be’den, o Ebû Bişr’den, o Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan
şöyle dediğini bize haber verdi:
“Ensar kadınlarından bir kadın çocukları yaşamayan birisiydi. Şayet bir çocuğu olur ve yaşarsa onu Yahudi
yapacağını kendisine va’dediyordu. Benî Nadir Yahudileri içlerinde bazı erkek çocukları da bulunduğu halde
sürgün olundukları zaman:
“Biz oğullarınızı bırakamayız” demişlerdi. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi.”[967]
b- Muhammed b. Musa b. el-Fadl, Muhammed b. Yakup’tan, o İbrahim b. Merzuk’tan, o Vehb b. Cerir’den, o
Şu’be’den, o Ebû Bişr’den, o Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan bu âyet hakkında şöyle dediğini bize haber
verdi:
“Ensar’dan bir kadının hemen hemen hiç çocuğu yaşamıyordu, Bu kadının şayet bir çocuğu yaşarsa onu mutlaka
Yahudi yapacağına yemin ediyordu. İçlerinde Ensar çocuklarından bir grup olduğu halde Benî Nadir Yahudileri
sürgün edilince Ensar:
“Ey Allah’ın Rasulü, ya çocuklarımız” demişti. Bunun üzerine Allah Teala bu âyetini indirdi.”
Said b. Cübeyr dedi ki: “Bu âyete binaen artık dileyen o Yahudiler’e iltihak etti, dileyen de İslam’a geçti.”[968]
c- Ebû İshak Ahmed b. İbrahim el-Mukırrî, Ebû Bekr Muhammed b. Ahmed b. Abdus’tan, o Ebu’l-Hasan Ali b.
Ahmed b. Mahfuz’dan, o Abdullah b. Haşim’den, o Abdurrahman b. Mehdî’den, o Süfyan’dan, o Husayf’tan, o da
Mücahid’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Yahudilerin içerisinde çocukları süt emen, böylece karşılıklı süt çocukları olan bir grup vardı. Bunlar Kurayza ve
Nadir Oğulları’ydı. Nebî (s.a.v.), Nadir Oğulları’nın sürgün edilmesini emir buyurunca onların Evs Kabilesi’nden
olan süt oğulları dediler ki:
“Elbette biz de onlarla beraber gideceğiz ve onların dinine gireceğiz. Aileleri ise onları engellediler ve onları
İslâm’a girmeğe zorladılar. Bu sebeple bu âyet indi.[969]
d- İbn Abbâs’tan gelen bu rivayet el-Musennâ kanalıyla Ebu Bişr’den şöyle rivayet edilmektedir:
“Saîd ibn Cubeyr’e:
“Dinde zorlama yoktur…” âyetini sormuştum.
“Ayet ensar hakkında nazil oldu.” dedi. Ben:
“Onlara mı mahsus?” diye sordum,
“Evet, onlara mahsus” deyip şöyle anlattı: Câhiliye devrinde bazı kadınlar çocuklarının uzun ömürlü olmasını
dileyerek:
“Eğer bir çocuğum olursa onu yahudiler içinde bırakacağım” diye adakta bulunurlardı. İslâm geldikten sonra da
yahudiler içinde ensardan bazılarının çocukları bu şekilde yahudiler arasında idiler. Nadîr oğulları sürgün edilirken
bu çocukların aileleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldiler ve:
“Ey Allah’ın elçisi, onları çıkarıyorsun ama onlar içinde bizim çocuklarımız ve kardeşlerimiz var. Onlar ne olacak?
” diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) cevap vermedi de bu âyet nazil oldu da Efendimiz (s.a.v.):
“Arkadaşlarınız muhayyer bırakıldılar: Eğer sizi seçerlerse sizdendirler, Yok onları (yahudileri) seçerlerse o zaman
da onlardandırlar.” buyurdu ve yahudilerle kalmayı tercih edenleri yahudilerle birlikte sürgün etti.[970]
Bu âyet-i kerimenin mensuh olduğunu söyleyenlerin delillerinden birisi de bu rivayettir.
e- İbn Abbâs’tan gelen bu rivayete benzer, ancak sürgün ayrıntısına yer vermeyen Şa’bî rivayeti ise şöyledir:
“Ensar’dan bazı kadınlar:
“Çocuğum yaşarsa onu kitab ehlinin içine bırakacağım.” diye adakta bulunur ve doğduktan sonra da götürüp
onların arasına bırakırdı. İslâm gelince ensar dediler ki:
“Ey Allah’ın elçisi, yahudiler içinde kalan çocukları İslâm’a zorlamıyalım mı? Biz onları yahudiler arasına, o
zamanda yahudiliği dinlerin en hayırlısı olarak gördüğümüz için bırakmıştık. Madem ki Allah artık dinlerin en
hayırlısı olarak şimdi İslâm’ı gönderdi, o halde onları İslâm’a zorlamıyalım mı?” İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu
âyetini indirdi.”[971]
f- Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir:
“Ensâr’dan bazı kimseler, çocuklarını emzirmeleri için Benû Kureyzâ yahudilerine bırakırlardı. Böylece bu çocuklar
da yahudi dininde kalıyorlardı. İslâm dini gelince, bu çocukların aileleri onları İslâm dinine girmeye zorladılar.
Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.”[972]
2- Abdullah b. Abbas ve Süddi’den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyet-i kerime, Ensarın Salim b. Avf
oğullarından Ebu’l-Husayn künyesi ile anılan bir kişi hakkında nazil olmuştur. Bu kişi Müslümandı ve onun,
Hristiyan olan iki de oğlu vardı. Bu kişi, oğullarının, kendi istekleriyle Hristiyanlıktan dönmemeleri üzerine,
Rasulullah’tan, bunların zorla Müslüman edilmelerini istedi. İşte bunun üzerine de Allah tealabu âyeti indirdi.[973]
a- Musa ibn Harun kanalıyla Suddî’den gelen rivayette o şöyle anlatmış:
“Bu âyet Ensar’dan, Ebu’l-Husayn künyesi ile anılan bir adam hakkında inmiştir. Bu zatın iki oğlu vardı. Şam
tacirleri, zeytinyağı yüklemek üzere Medine’ye gelmişlerdi. Medine’den dönmek istedikleri vakit, Ebû Husayn’ın iki
oğlu onlara geldi. Onlar da bu iki çocuğu Hıristiyanlığa davet ettiler, Bu çocuklar Hıristiyan olup Şam’a çıktılar.
Ebû Husayn da bu durumdan Rasulullah (s.a.v.)’ı haberdar etti:
“Onları geri iste” dedi. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi. Rasulullah (s.a.v.) da:
“Allah o çocukları rahmetinden uzaklaştırsın, onlar kâfir olan ilk kimselerdir” buyurdu.[974]
Süddî dedi ki:
“Bu Rasulullah (s.a.v.)’ın Ehl-i Kitab ile harb etmekle emrolunmadan önce idi. Sonra bu âyet nesholundu ve
Peygamber (s.a.v.) Berâe Sûresi’nde Ehl-i Kitab’la savaşmakla emrolundu.”[975]
Ebu’l-Husayn, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisini çocuklarının peşinden onları geri çevirmek üzere
göndermemesinden pek memnun olmamıştı. İşte bunun üzerine de: “Rabbına yemin olsun ki aralarında ortaya
çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hüküm yüzünden içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir
teslimiyetle teslim olmadıkça gerçekten iman etmiş olmazlar.”[976] âyeti nazil oldu.”[977]
b- Mesrûk dedi ki:
“Ensar’dan Salim b. Avf Oğulları’ndan bir kişinin iki oğlu vardı. Bu çocuklar, Peygamber (s.a.v.) gönderilmeden
önce Hıristiyan olmuşlardı. Sonra bunlar yiyecek yüklenen bir Hıristiyan cemaati içerisinde Medine’ye geldiler.
Babaları da bunlara gelip mütemadiyen baskı yaptı ve:
“Siz müslüman oluncaya kadar vallahi yakanızı bırakmam” dedi. Onlar ise müslüman olmağa yanaşmadılar.
Nihayet olayı Rasulullah (s.a.v.)’a havale ettiler ve Ensarî olan zat:
“Ey Allah’ın Rasulü, gözlerimin önünde benim parçam ateşe mi girsin?” dedi. Bunun üzerine bu âyet indi. Adam
da oğullarını serbest bıraktı.”[978]
c- İkrime veya Saîd yoluyla İbnu Abbas’tan (r.a.) rivayet edildi:
“Bu ayet Ensar’dan Salim b. Avf Oğulları’ndan kendisine Husayn denilen birisi hakkında indi. O müslüman olduğu
halde, onun iki tane Hıristiyan oğlu vardı. Aleyhisselâm’a:
“Onları kötü görmiyeyim mi? Onlar müslüman olmaktan kaçındılar, Hıristiyan oldular.” dedi. Allahü Teâlâ, bu
âyeti indirdi.” [979]
3- Mücahid dedi ki:
“Bu âyet Subeyh isminde siyah bir kölesini İslam’a girmeye zorlayan Ensar’dan bir kişi hakkında nazil
olmuştur.”[980]
4- Katade, Dahhak, Mücahid ve Abdullah b. Abbas’tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, cizye
verip boyun eğen ehl-i kitap hakkında nazil olmuştur. Bu sebeple hükmü bakidir, mensuh değildir. Zira bunlarla
“Kitap ehlinden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenler, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram
saymayanlar ve hak din olan İslamı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”
[981] ayeti gereğince Müslümanlara boyun eğip cizye verdikleri takdirde zorla İslam dinine sokulmaları için
savaşılmaz. Taberi bu görüşü tercih etmektedir.
5- Zeyd b. Eslem’e göre ise bu âyet-i kerime, kâfirlere karşı savaşmayı emreden âyetlerle neshedilmiştir. Artık
bütün insanların İslam dinine davet edilmeleri gerekmektedir. İnsanlar bu daveti kabul ederlerse Müslümanların
kardeşleri olacaklarını, kabul etmezlerse öldürülmeleri gerektiğini, ancak bu insanlardan ehl-i kitap olanların
müslümanlara boyun eğerek cizye vermeleri halinde öldürülmeyeceklerini söylemiştir.
Bu konuda âyet-i kerimelerde şöyle buyrulmaktadır:
“Ey müminler, çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizi sert ve kuvvetli bulsunlar. İyi bilin ki Allah, kendisinden
korkanların yanındadır.” [982]
“Ey Peygamber, kâfir ve münafıklarla cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların varıp kalacakları yer
cehennemdir. Orası varılacak ne kötü bir yerdir.”[983]
“Ey Muhammed, savaşa katılmayıp geride kalan bedevilere sen şöyle de: “Yakında güçlü kuvvetli bir kavim’e
savaşa çağırılacaksınız. Onlarla ya savaşacaksınız veya müslüman olacaklar. Eğer bu davete uyarsanız Allah, size
güzel bir mükâfaat verecektir. Eğer daha önce yüz çevirdiğiniz gibi yine de yüz çevirecek olursanız sizi, can yakıcı
ağır bir azapla cezalandıracaktır.” [984]
6- Genel değerlendirme:
a- Taberi, âyet-i kerimenin, cizye veren ehll-i kitap ve Mecusilerin hükümlerini beyan ettiğini söyleyen, bu nedenle
mensuh olmadığını zikreden görüşü tercih etmiş ve gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir:
Bir nassın mensuh olabilmesi için, onu nesheden diğer nass ile tamamen çelişmesi ve aralarını te’lif etmenin
imkânsız olması halinde söz konusu olur. Şayet iki nassın birini âmm (genel) ifadeli diğerini hâss (özel ifadeli)
kabul etmek mümkünse, âyetlerin birbirlerini neshettiklerini söylemek isabetli değildir. Bu âyet de bu kabilendir.
Yani, cizye vererek boyun eğen ehl-i kitabı ve mecusileri zorla dine sokmak caiz değildir. Buna makabil cizye
vermeyen veya ehl-i kitap ve mecusi olmayan kâfirleri zorla dine girmeye mecbur etmek caizdir. O halde bu
âyetle, kâfirleri öldürmeyi emreden âyetlerin arasını te’lif etmek mümkündür. Bu da bu âyetin, özel bir kısım
kâfirlerin hükmünü, yani ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanların bir de Mecusilerin hükmünü beyan ettiğini
göstermektedir.[985]
b- Bu konuda Âlûsî de şunları söylemektedir.
“Kişiyi İslam dinine sokmaya çalışmak onu zorlamak değildir. Zira zorlamak, kötü şeyleri kabul ettirmeye
çalışmakla olur. Müslüman olmak ise bütün insanların hayrınadır. Bu itibarla Müslüman olmayan bir kişiyi kılıçla
İslama davet etmek, onu zorlamak değildir. Bilakis ona ikramda bulunmaktır. Âyet-i kerime bunu ifade
etmektedir.” [986]
c- Bu nüzul sebepleri birbirlerinden farklı gibi görünseler de aslında hepsi bir tek şeye delâlet ediyorlar: “Dinde
zorlama yoktur..,” âyetinden çıkarılacak hüküm bir gayr-ı müslim’in İslâm’a girmeye mecbur edilmemesi gerektiği
hükmüdür. Ki zaten tarih boyunca, bu âyetin mensûh olmadığını söyleyen İslâm âlimleri bu âyet-i kerimeyi bu
şekilde anlamış ve uygulamışlardır. Mensûh olduğunu söyleyenlerse hiç nazar-ı itibara almamışlar “ya kılıç, ya
cizye” demişlerdir.[987]
257. Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğûttur. O da
kendilerini nurdan karanlıklara çıkarır. Onlar cehennem ashabıdır. Onlar orada ebedîlerdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mücâhid ve Abde ibn Ebî Lubâbe der ki:
“Bu âyet-i kerime Hz. İsa’ya iman etmiş, daha sonra Hz. Muhammed peygamber olarak gönderilince onu inkâr
etmiş olanlar hakkında nazil olmuştur.”[988]
2- Mücahid ve Abede b. Ebi Lübabe bu âyetin izahında şunları söylemişlerdir.
“Hz. İsa gelince bir kısım insanlar, ona iman etmiş, diğerleri ise inkâr etmişlerdir. Hz. Muhammed gelince de Hz.
İsa’yı inkâr edenler, Hz. Muhammed’e iman etmiş, Hz. İsa’ya iman etmiş olan Hristiyanlar ise Hz. Muhammed’i
inkâr etmişlerdir. İşte âyet-i kerime bu iki sınıfı beyan etmektedir. Yani Allah, Hz. Muhammed’e iman edenlerin
dostudur. Onları, İsa’ya iman etmeyerek düştükleri inkârın karanlıklarından çıkarır ve imanın aydınlığına
kavuşturur. Muhammed’e iman etmeyen kâfirlerin dostları ise Şeytanlardır. Şeytanlar onları, İsa’ya iman etmenin
nurundan çıkarır. Muhammed’i inkâr etmek karanlıklarına sokarlar.
Görüldüğü gibi, Mücahid ve Abede bu âyeti, özellikle Hristiyanlara ve Hz, Muhammed’e iman eden putperestlere
yorumlamışlardır.” [989]
3- Mücâhid şöyle demektedir:
“Bu âyet, Hz. İsa’ya iman edenlerle küfreden kimseler hakkında nazil olmuştur. Binaenaleyh, Allahu Teâlâ Hz.
Muhammed (s.a.v.)’i Peygamber olarak gönderince, Hz. İsa’yı Peygamber olarak kabuls etmeyenler Hz.
[990]
Muhammed’e iman etmişler; Hz. İsa’ya iman edenler de Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kabul etmemişlerdir.”
4- Âyet, hristiyanların usulüne göre Hz. İsa’ya iman edip, daha sonra da Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman eden
kimseler hakkında nazil olmuştur. Böylece, onlar Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman ettiklerinde, Hz. İsa’ya olan imanları bir zulmet ve bir küfür gibi olmuş olur. Çünkü Hz. İsa’da hem beşeriyyet, hem de ulûhiyyet vasfının
bulunduğuna, ittihada inanmak küfürdür. Halbuki Allahu Teâlâ, o kimseleri o zulmetten çıkarıp, İslâm’ın nuruna
sokmuştur. [991]
5- Âyet, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman etmiş olan, bütün kâfirler hakkında nazil olmuştur. [992]
258. Allah’ın kendisine mülk vermesi ile Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? İbrahim: “Rabbim
dirilten ve öldürendir.” dediği zaman: “Ben de diriltir ve öldürürüm!?” demişti. İbrahim: “Muhakkak Allah güneşi
doğudan getiriyor sen de onu batıdan getirsene!” dedi de o kafir şaşırıp kaldı. Doğrusu Allah zalimler topluluğunu
hidayete erdirmez.
259. Ya da o kimse gibisini ki duvarları, çatıları üstüne çökmüş bir kasabaya uğradı da: “Allah burayı ölümünden
sonra nasıl diriltecek?” dedi. Betinunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı. Sonra dirilterek: “Ne kadar kaldın?”
buyurdu. O: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar.” dedi. Buyurdu ki: “Hayır! Yüz sene kaldın; buna rağmen
yiyeceğine ve içeceğine bak! Hiç bozulmamış. Bir de eşeğine bak! Seni insanlara ayet kılmamız için. Kemiklere
bak! Onları nasıl kaldırıyor, sonra da ona et giydiriyoruz!” Artık kendisine apaçık belli olunca: “Biliyorum ki,
şüphesiz Allah her şeye kadirdir!” dedi.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Hz. İbrahim ile rabbi hakkında tartışan bu adamın Nemrud b. Men’an adında, yeryüzünde ilk zorbalık yapan bir
hükümdar olduğu Mücahid, Katade, Rebi’ b. Enes, Süddi ve İbn-i Zeyd tarafından rivayet edilmektedir.
1- Mücahid diyor ki:
“Bu zorba hükümdara iki adam getirildi. O, adamların birisini öldürdü, diğerini bıraktı ve dedi ki:
“İşte ben şunu öldürdüm, şunu yaşatıyorum.” Bu davranış Nemrud’un ahmaklığını, beyinsizliğini ve anlamsız bir
demegojiye giriştiğini gösterir. Çünkü yaşatma ve öldürme, yok olan bir şeyi var edip ona hayat verme, verdiği cam
alıp onu öldürmedir. Yoksa bir insanı öldürüp diğerini affetme değildir.”[993]
2- Zeyd b. Eslem diyor ki:
“Yeryüzünde ortaya çıkan ilk zorba kişi Nemrut’tu. İnsanlar gelip yiyeceklerini ondan alıyorlardı. Hz. İbrahim de
bu insanlar gibi yiyecek almaya gelmişti. Nemrut, önünden geçen herkese
“Rabbiniz kimdir?” diye sorar, onlar da
“Sensin” derlerdi. Nihayet önünden İbrahim geçerken ona da:
“Rabbin kimdir?” diye sordu. İbrahim de:
“Rabbim, dirilten ve öldürendir.” dedi. Nemrut
“Ben de diriltir ve öldürürüm.” dedi. İbrahim ona:
“Şüphesiz ki Allah güneşi doğudan getiriyor sen de onu batıdan getirsene.” dedi. Bunun üzerine inkarcı Nemrut,
şaşırıp kaldı ve İbrahim’e yiyecek vermeden geri çevirdi. İbrahim, ailesine dönerken boz renkli bir kum yığının
yanından geçti ve kendi kendine:
“Ben, bundan biraz alıp aileme götürsem de, onların yanına vardığımda gönülleri hoşnut olsa acaba nasıl olur?”
dedi. Sonra o kumdan biraz alıp ailesine götürdü. Eşyasını yere koyduktan sonra yatıp uyudu. Karısı getirdiği şeye
baktı. Bir de ne görsün, o zamana kadar gördüğü yiyeceklerin en güzelini getirmiş. Ondan yemek yapıp kocasına
ikram etti. Kocası, ailesinde yiyecek bir şey olmadığını biliyordu. Bu sebeple
“Bunu nereden buldun?” dedi. Karısı da:
“Senin getirdiğinden yaptım.” dedi. Bunun üzerine İbrahim bu yiyeceklerin, Allah’ın verdiği bir rızık olduğunu
anladı ve ona hamdetti. Sonra Allah, bu zorba Nemrud’a bir melek göndererek
“Bana iman et, seni iktidarında bırakayım.” diye emretti. Nemrud,
“Benden başka bir rab mı var?” dedi. Melek ikinci defa ona geldi ve aynı şeyleri söyledi. Nemrud da aynı durumda
ısrar etti. Melek üçüncü defa geldi. Nemrud yine ısrar etti bunun üzerine Melek ona:
“Üç güne kadar, toplayacağın ne gücün varsa topla.” dedi. Zorba Nemrud, gücünü topladı. Allah meleğe emretti.
Melek, sivrisineklerin gelecekleri mânevi bir kapı açtı. Sivrisineklerin havada yoğun bir şekilde bulunuşundan
dolayı güneşin doğuşunu dahi hissedemez oldular. Allah, bu sinekleri onlara musallat kıldı. Sinekler onların etlerini
yeyip kanlarını emdi. Kemiklerinden başka bir şey kalmadı. Nemrud’a ise bir şey olmamıştı. Nihayet Allah teala
ona da bir sivrisinek gönderdi. Sinek onun burnundan girdi. Dört yüz sene kafasının içinde kaldı. Sineğin verdiği
rahatsızlığı önlemek için kafasına çekiçlerle vuruluyordu. Ona en çok merhamet eden, iki eliyle birlikte vuran
kimseydi. Bu kişi dört yüz sene zorbalık yapmıştı. Bu sebeple Allah teala ona, dört yüz sene azap etti. Sonra da
onu öldürdü. Nemrud, yüksekçe bir kule yaptırmıştı. Allah onun kulesini temelinden yıkarak başına uçurdu. Şu
âyet-i kerime bu hususa işaret etmektedir.
“Kendilerinden önceki kâfirler de tuzak kurdular. Fakat Allah, onların binalarını temelinden sarstı. Tavanları
başlarına geçti. Azap, beklemedikleri bir yönden kendilerine geldi.” [994]
3- Süddi de Hz. İbrahim ile tartışan Nemrud’un kıssasını özetle şöyle anlatmaktadır:
“Hz. İbrahim, ateşten kurtulup çıkınca onu Kralın yanına götürdüler. Hz. İbrahim daha önce Kralın yanına hiç
gitmemişti. Kral onunla konuştu. Ve ona:
“Rabbin kimdir?” diye sordu. Hz. İbrahim,
“Rabbim, dirilten ve öldürendir.” dedi. Bunun üzerine Nemrud,
“Ben de diriltip öldürürüm. Ayrıca Dört kişiyi eve hapsederim. Onlara yiyecek içecek vermem. Açlıktan ölecek
duruma gelince ikisine yemek ve su verip ölmelerini önlerim yaşarlar. İkisini de bırakırım ölürler.” dedi. Hz.
İbrahim, Nemrud’un sahip olduğu imkânlarla bunu yapacağını anlayınca ona şu cevabı verdi:
“Benim rabbim odur ki, güneşi doğudan getirir. Sen de onu batıdan getirsene.” Bunun üzerine inkarcı Nemrud
şaşırıp kaldı ve Hz. İbrahim’e
“Bu, deli bir kimse bunu buradan çıkarın. Görmediniz mi bu, deliliğinden dolayı putlarınıza karşı gelme cesaretini
gösterdi ve onları kırdı. Ve kendisini de ateş yakmadı.” dedi. Nemrut, daha fazla tartışırsa, kavminin huzurunda
rezil olacağından korktuğu için Hz. İbrahim’i huzurundan çıkardı. Allah teala bu hususta şöyle buyurmuştur.
“Bu, İbrahim’e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki rabbin,
hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyi iyi bilendir.” [995]
4- Âyetin sebeb-i nüzulü olarak İbn Abbas (r.a.)’dan şu rivayet gelmiştir:
“Buhtunnasr, İsrailoğulları ile savaşırken, onların çoğunu esir etmişti. Esirler arasında İsrailoğullarının âlimlerinden
olan Üzeyir (a.s.) de bulunmakta idi. Buhtunnasr, esirleri Babil’e getirdi. Böylece Üzeyir eşeğine binmiş olduğu
halde âyette bahsedilen kasabaya girdi ve bir ağacın altında konakladı. Eşeğini bir yere bağlayıp kasabayı
dolaşmaya başladı. Fakat orada hiç bir insan göremeyince bu duruma şaşıp, Allah’ın kudretinden şüphe ederek
değil, fakat âdeten bunu imkânsız görerek,
“Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Ağaçlarda meyveler vardı. O, meyvelerden incir ve üzüm
alıp yedi ve üzüm suyu içip uyudu. Allah Teâlâ da onu yüz sene süren uykusunda bir genç olarak öldürdü. Daha
sonra onun öldüğünü insanlar, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar farkedemediler. Yüz sene sonra Allah Teâlâ onu diriltip,
gökten,
“Ey Üzeyir, ölümün esnasında ne kadar bekledin?” diye nida ettiğinde o,
“Birgün” dedi. Daha sonra da güneşin henüz batmamış kısmını görünce,
“Veya bir günden az” dedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ,
“Hayır, yüz yıl (öyle) kaldın. Binaenaleyh yiyeceğin olan incir ile üzüme ve içeceğin olan üzüm suyuna bak.
Onların tadı bozulmadı” dedi. O da, onlara bakınca incir ile üzümün daha önceki gibi durduğunu gördü. Cenab-ı
Hak daha sonra da,
“Eşeğine bak” dediğinde baktı ve birbirinden ayrılmış, bembeyaz kemikler gördü. Bu esnada,
“Ey çürümüş kemikler, ben size can veriyorum” diyen bir ses duydu ve parça parça kemikler birleşti; sonra her
uzuv yerli yerine geldi; daha sonra baş da yerine geldi. Derken sinirler ve damarlar oluştu. Daha sonra da bu
iskeletin üzerinde taze etler meydana geldi. Derken hepsini bir deri kapladı ve bu deriden kıllar çıkmaya başladı.
Daha sonra bu cansız vücûda ruh üflendi ve o anırmaya başladı. O anda Hz. Üzeyir (a.s.) secdeye kapanarak,
“Biliyorum ki Allah şüphesiz herşeye hakkıyla kadirdir” dedi. Daha sonra Beytü’l-Makdis’e gelince, orada
bulunanlar,
“Babalarımız, Üzeyir b. Şerhiya’nın Babil’de öldüğünü bize anlatmışlardı. Buhtunnasr, Beytu’l-Makdis’de Tevrat’ı
bilen kırk bin kişiyi öldürmüştü. Onların arasında Üzeyir de vardı” dediler. Onlar, Üzeyir’in Tevrat’ı okuyabildiğini
bilmiyorlardı. O, onlara yüz yıl sonra böylece gelince, Tevrat’ı onlara yeniden bildirdi ve ezberinden hiçbir harf
eksik bırakmaksızın onu onlara yeniden yazdı. Tevrat bir yerde gömülü idi. Tevrat oradan çıkartılarak, Üzeyir
(a.s.)’in yazdığı Tevrat ile karşılaştırıldı ve her ikisi bütün harflerinde aynı idiler. Bunun üzerine,
“Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler.
Bu rivayet âlimler arasında meşhurdur. Bu da o kasabaya uğrayanın bir Peygamber olduğuna delâlet eder. [996]
260. Hani İbrahim: “Ey Rabbim ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster” demişti.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Müfessirler, Hz. İbrahim’in, rabbinden, ölüleri nasıl dirilteceğini sormasının sebebinin ne olduğu hakkında çeşitli
görüşler zikretmişlerdir:
1- Bazılarına göre Hz. İbrahim’in rabbinden bunu sormasının sebebi, onun, ölmüş bir hayvanın, yırtıcı hayvanlar ve
kuşlar tarafından parçalanıp yenildiğini görmesi ve rabbinden, gökteki kuşların kursağına ve yerdeki yırtıcı
hayvanların midesine giderek parça parça olan bu hayvanı nasıl dirilteceğini kendisine göstermesini istemesidir Ta
ki ilmiyle bilmiş olduğu şeyi bizzat gözüyle de görmüş olsun ve kesin bilgisi pekişmiş olsun. Allah teala da ona,
zikrettiği şekliyle istediğini göstermiştir. Katade, Dahhak, İbn-i Cüreyc ve İbn-i Zeyd, Hz. İbrahim’in sorusunun
sebebini bu şekilde izah etmişlerdir.
a- Said b. Muhammed b. Ahmed b. Cafer, Şu’be b. Muhammed’den, o Mekkî b. Abdan’dan, o Ebû Ezher’den, o
Ravh’tan, o Said’den, o da Katade’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bize anlatıldığına göre: İbrahim (a.s.), ölü bir hayvanın başına gelmişti. Kara ve deniz hayvanları ne varsa bu leşe
üşüşmüştü. Bunun üzerine: “Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster?” dedi.[997]
b- Hasan, Ata el-Horasanî, Dahhak ve İbn Cüreyc dediler ki:
“Allah’ın dostu İbrahim bir hayvan ölüsüne uğradı. -İbn Cüreyc bunun deniz sahilinde bir eşek leşi olduğunu
söylemiştir. Ata da bu denizin Taberiyye Körfezi olduğunu söylemiştir-. O leşi, kara ve deniz hayvanlarını başına
üşüşmüş bir halde gördü. Deniz kabarınca balıklar ve diğer deniz hayvanları gelip o leşten yiyorlardı. Ondan geri
kalan su içinde kalıyordu. Deniz çeklince kara canavarları gelip, o leşten yiyorlardı. Ondan geriye kalan toprağa
dönüyordu. Canavarlar gidince, kuşlar gelip ondan yiyorlardı. Onların gagasından düşeni de rüzgâr havada
parçalıyordu. İbrahim bu durumu görünce hayretler içinde kaldı ve dedi ki:
“Rabbim, gerçekten pekâla bildim ki sen elbette bu parçaları bir araya getirirsin. O halde aşikâre görmem için
bana ölüleri nasıl diriltirsin göster.”[998]
c- İbn-i Cüreyc diyor ki:
“Bize ulaşan rivayetlere göre İbrahim (a.s.) bir yolda yürürken, ölmüş bir merkebin leşiyle karşılaşmış ve leşin
çevresinde yırtıcı hayvanların ve kuşların bulunduğunu görmüş, merkebin etlerinin didik didik edilip yendiğini,
geriye sadece kemiklerinin kaldığını görmüştür. Kuşlar semaya doğru uçup, yırtıcı hayvanlar da dağlara ve
ormanlara gidince İbrahim orada durmuş, hayret etmiş ve kendi kendine
“Rabbim, ben biliyorum ki sen bu leşin parçalarını yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından toparlayıp bir araya
getireceksin. Rabbim sen bana, ölüleri nasıl dirilteceğini göster.” demiştir. Allah teala da:
“Sen buna inanmıyor musun?” diye sormuş İbrahim de:
“Evet inanıyorum fakat haberden öğrenme ile görme aynı değildir.” demiştir.[999]
d- Hasan el-Basri, Dahhâk, Katâde, Atâ ve İbn Cüreyc şöyle demişlerdir:
“Hz. İbrahim denizin kıyısında bir leş görür. Deniz kabardığında, leşi götürür ve böylece onu denizdeki canlılar
yer. Med olmadığında onu vahşi hayvanlar yer. Vahşi hayvanlar çekip gittiğinde de kuşlar gelerek, onun geri kalan
kısmını yerler ve uçar giderler… İşte bundan dolayı Hz. İbrahim,
“Ya Rabbi, canlıların parçalarını, yırtıcı hayvanların, kuşların ve denizdeki canlıların karnından toplayarak tekrar
nasıl bir araya getireceğini bana göster” dedi. Bunun üzerine kendisine,
“İman etmedin mi, yoksa?” denildiğinde O;
“Evet, ettim; ancak benim bu sorumdan maksadım istidlal ile elde ettiğim ilmimin zaruri bir bilgi hâline
dönüşmesini istemektir” dedi. [1000]
e- İbn Zeyd dedi ki:
“İbrahim (a.s.) ölü bir balığa uğramıştı. Balığın yarısı karada, yarısı da denizin içindeydi. Denizin içinde olanları
deniz hayvanları, karada olan kısmını da kara hayvanları yiyordu. Mel’un şeytan, İbrahim’e vesvese yoluyla dedi ki:
“Allah bu yenen parçaları bu hayvanların karnından ne zaman çıkarıp bir araya toplayacak da hayat bahşedecek?”
İbrahim de:
“Ey Rabbim ölüleri nasıl dirilteceksin bana göster” diye ricada bulundu. Allah Teala da:
“Yoksa sen buna inanmadın mı?” buyurdu. İbrahim de:
“Evet ya Rabbi inandım.” Fakat kalbim iyice mutmain olsun dîye rica ettim” dedi.”[1001]
f- Ebû Nuaym el-İsfehanî, ondan rivayet etme hususunda bana izin vererek, Abdullah b. Muhammed b. Cafer’den,
o Muhammed b. Sehl’den, o Selem b. Şebîb’den, o İbrahim b. Hakem b. Ebân’dan, o da babasından şöyle dediğini
bize haber verdi:
“İkrime ile beraber sahilde oturuyorduk, İkrime dedi ki:
“Denizlerde boğulanların etlerini balıklar paylaşır da onlardan sadece geriye kemikler kalır. O kemikleri de dalgalar
karaya atar. Böylece çürümüş çörçöpe dönüşürler, develer de onlara uğrayıp onları yerler, böylece sindirip
dışkılarlar, sonra bir grup insan gelir bu dışkıları alıp yakarlar. Nihayet bu ateş de söner ve bir rüzgâr gelip bu külü
yeryüzüne savurur. Sonunda Sûr’a üfleme zamanı gelip de üflenince, işte şu sana anlattığım denizde boğulan
kimselerle kabirde yatanlar aynı şekilde canlanıp ortaya çıkacaklardır. Bu gerçek, Allah Teala’nın: “Sûra üflendi mi
bir de ne görürsün. Onlar kabirlerinden kalkmış bakıyorlar” kavl-i şerifinde irade buyurulan manadır”[1002]
2- Bir kısım müfessirlere göre ise, Hz. İbrahim’in, rabbinden ölüleri nasıl dirilteceğini istemesinin sebebi, Hz.
İbrahim ile Nemrud arasında geçen tartışmadır.[1003]
a- Muhammed b. İshak b. Yesar dedi ki:
“İbrahim (a.s.), Nemrud’a karşı hüccet getirdiğinde:
“Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. Nemrud da:
“Ben de diriltir ve öldürürüm” demiş ve müteakiben bir kişiyi öldürüp, diğer bir kişiyi de hürriyetine
kavuşturmuştu ve:
“İşte bak ben de şu adamı öldürdüm, ötekini de dirilttim” demişti. İbrahim ona:
“Allah, ruhu ölünün cesedine döndürerek diriltir.” dedi. Nemrud’un da kendisine:
“Sen bu dediğini gözünle gördün mü?” demesi üzerine İbrahim
“Evet gördüm” diyemedi. Böylece başka bir hüccete geçti. Sonra da delil getirme esnasında kalbi mutmain olsun
diye Rabbi’nden ölüleri diriltmeyi kendisine göstermesini istedi, Zira o müşahede ve görmeden yana haber verici
olacaktı.”[1004]
b- Muhammed İbn İshâk ile Kâdî şöyle demişlerdir:
“Bu sorunun sebebi şudur: Hz. İbrahim,
“Benim Rabbim, hem diriltir, hem öldürür” [1005] dediğinde, Nemrûd da:
“Ben de diriltir ve öldürürüm” diyerek, bir kişiyi salıverip, bir kişiyi de öldürmek suretiyle münazara ettiklerinde
Hz. İbrahim,
“Bu bir öldürme ve diriltme değildir” dedi; bunu müteakiben de bu mesele hem Nemrûd, hem de O’na bağlı olanlar
huzurunda ortaya çıksın, açıklık kazansın diye,
“Rabbim nasıl dirilttiğini bana göster.” dedi. Rivayet edildiğine göre Nemrûd,
“Rabbine söyle, diriltsin; aksi halde seni öldürürüm.” dedi. Bunun üzerine Hz, İbrahim de Allahu Teâlâ’dan bunu
istedi. Buna göre “Rabbim nasıl dirilttiğini bana göster.” sözünün manası,
“Öldürülmekten kurtarılmam için…” veyahut da;
“Delilim ve burhanım kuvvetli olsun diye” şeklinde olur.
“Şüphesiz benim bu delilden başka bir delile geçişim, o delilin zayıflığı sebebiyle değil, aksine dinleyen kimsenin
cehaleti sebebiyledir.” [1006]
c- Muhammed b. İshak dedi ki:
“Allah teala’nın Enbiya suresinde anlattığı gibi Hz. İbrahim ile kavmi arasında belli hadiseler olmuş ve Nemrud,
İbrahim’e şunları sormuştur:
“Ey İbrahim, senin kendisine taptığın ve kendisine ibadet etmeye çağırdığın ve kendisinin diğer şeylerden daha
büyük olduğunu anlattığın ilahın nedir?” İbrahim de
“Benim rabbim dirilten ve öldürendir.” demiştir. Nemrud ta
“Ben de dirilitir ve öldürürüm.” demiştir. İbrahim ona:
“Sen nasıl diriltir ve öldürürsün?” diye sormuş ve neticede âyet-i kerimenin anlattığı şekilde Nemrud’u mağlup
etmiştir. İşte o sırada İbrahim:
“Rabbim göster bana ölüleri nasıl dirilteceksin?” demiş Allah teala da
“Sen inanmadın mı?” diye sormuş İbrahim de:
“Evet inandım fakat kalbim mutmain olsun diye bunu istiyorum.” demiştir. Hz. İbrahim bunu isterken Allah
teala’nın kuvvet ve kudretinden şüphe ettiği için istememiş, fakat olayı bizzat gözüyle görüp kesin bilgisinin
pekişmesini arzuladığı için sormuştur.” [1007]
Taberi diyor ki:
“Bu iki görüş te birbirine yakındır. Zira her ikisinde de Hz. İbrahim’in bildiği şeyi bizzat gözüyle görmesi için
sorduğu nakledilmektedir.” [1008]
3- Bir kısım âlimler ise Hz. İbrahim’in rabbinden ölüleri nasıl dirilteceğini kendisine göstermesini istemesinin
sebebi, Allah teala’nın Hz. İbrahim’i dost edindiğini müjdelemesidir. Hz. İbrahim, dost edinildiğinin derhal ortaya
çıkması için rabbinden bunu istemiş, ta ki kesin bilgisi pekişsin ve kalbi mutmain olsun. [1009]
a- İbn Abbas, Said b. Cübeyr ve Süddî dediler ki:
“Allah İbrahim’i dost edinince, ölüm meleği İbrahim’e gelip, bu müjdeyi vermek için Rabbi’nden izin istedi. Sonra
İbrahim’e geldi:
“Allah Teala’nın seni dost edindiğini müjdelemek için sana geldim” dedi. İbrahim de Aziz ve Celil olan Allah’a
hamd etti ve;
“Ya bunun alameti nedir?” dedi. Melek de:
“Allah’ın senin duanı kabul etmesi ve senin istemenle ölüleri diriltmesidir” dedi ve geçip gitti. Bunun üzerine
İbrahim dedi ki:
“Rabbim ölüleri nasıl diriltirsin bana göster?” Allah Teala da buyurdu ki:
“Yoksa sen inanmamış mıydın?” İbrahim de dedi ki:
“Evet ya Rabbi inanmışım. Lakin sana dua ettiğimde duamı kabul buyurduğunu, senden istediğimde bana verdiğini
ve beni dost edindiğini bilmemle kalbim yatışsın diye istedim.”[1010]
b- Süddi diyor ki:
“Allah teala İbrahim’i dost edinince ölüm meleği rabbinden İbrahim’e bunu müjdelemesi için izin istedi. Rabbi de
ona izin verdi. Melek İbrahim’e geldi. İbrahim evde bulunuyordu. Melek evden içeri girdi. İbrahim insanların en
kıskanç olanı idi. Öyle ki evden dışarı çıktığında kapıyı dıştan kilitlerdi. İbrahim evine döndü. Evinde bir kişi
bulunduğunu gördü. Onu yakalamak için hamle yaptı ve ona
“Benim evime girmen için sana kim izin verdi?” dedi. Ölüm meleği:
“Bu eve girmeme dair rabbim bana izin verdi.” dedi. İbrahim:
“Doğru söyledin” dedi ve onun ölüm meleği olduğunu anladı. Yine de ona:
“Sen kimsin?” dedi. O da:
“Ben ölüm meleğiyim. Ben sana geldim ki Allah’ın seni dost edindiğine dair seni müjdeliyeyim.” dedi. Bunun
üzerine İbrahim Allah’a hamdetti ve dedi ki:
“Ey ölüm meleği, sen bana kâfirlerin ruhunu alırken göründüğün şeklini göster.” Ölüm meleği de:
“Ey İbrahim, sen buna tahammül edemezsin.” dedi. İbrahim:
“Evet ederim.” diye cevap verdi. Bunun üzerine ölüm meleği:
“Yüzünü çevir.” dedi. İbrahim yüzünü çevirdi. Sonra dönüp ona baktı bir de ne görsün, başı göklere değen
simsiyah bir adam, Ağzından alevler çıkıyor. Vücudundaki her tüyü siyah bir adam şeklinde. Ağızlarından ve
kulaklarından ateşler çıkarıyor. Bunu gören İbrahim bayılıp düştü. Sonra ayıldı. Bu sırada ölüm meleği önceki
şekline girmişti. İbrahim ona:
“Ey ölüm meleği, kâfir olan insan, ölümü sırasında hiçbir bela ve üzücü şey göremese de sadece senin bu şeklini
görse bu onun için elbette ki kâfidir. Şimdi sen bana müminlerin ruhlarını alırken hangi şekle girdiğini göster.”
dedi. Ölüm meleği ona:
“Yüzünü çevir.” dedi. İbrahim yüzünü çevirdi. Sonra dönüp ona baktı. Bir de ne görsün, önünde genç bir adam
yüzü. İsanların en güzel olanı. Kokusu en güzel olanı ve beyaz bir elbise içinde bir kişi. İbrahim,
“Ey ölüm meleği, şayet müminlerin rablerinin katında kendilerini sevindirecek şeyler ve ikramlar bulunmasaydı
sadece senin bu şeklin bulunmuş olsaydı elbette ki onlar için kafi gelirdi.” dedi. Bundan sonra ölüm meleği geçip
gitti. İbrahim ayağa kalkıp rabbine yalvarmaya ve ona
“Ey rabbim, sen bana göster, ölüleri nasıl dirilteceksin? ta ki ben senin dostum olduğunu bilmiş olayım” diye niyaz
etti. Allah teala da ona
“Sen benim, senin dostun olduğuma inanmıyor musun?” dedi. İbrahim de
“Evet inanıyorum. Fakat senin dostuluğuna dair kalbim mutmain olsun diye bunu istiyorum.” diye cevap
verdi.”[1011]
4- Bir kısım müfessirlere göre ise Hz. İbrahim’in, Allah tealanın, ölüleri nasıl dirilteceğini kendisine göstermesini
istemesinin sebebi, Şeytanın, Hz. İbrahim’in kalbine, Allah’ın, ölüleri dirilttiğine dair kudreti hakkında şek ve
şüphe sokmasıdır. Hz. İbrahim’in kalbine doğan bu şüpheyi bertaraf etmek için Allah tealanın, ölüleri nasıl
dirilteceğini kendisine göstermesini istemiştir. [1012]
a- Ata b. Ebi Rebah dedi ki:
“Hz. İbrahim’in kalbine, bir kısım insanların hatırına gelen şeyler gelmiş, o da rabbinden
“Rabbim, göster bana sen ölüleri nasıl dirilteceksin?” demiştir. Rabbi de ona:
“İnanmadın mı?” demiş o da
“Evet inandım fakat kalbim mutmain olsun diye bunu görmek istiyorum.” demiştir. Rabbi de ona, ölüleri nasıl
dirilteceğini göstermek için
“Dört kuş al…” demiştir. [1013]
b- Ebu Hureyre, Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Biz, şüphe etmeye İbrahim’den daha layıkız. Zira İbrahim rabbine
“Ey rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin bana göster.” demişti. Allah da
“İnanmıyor musun?” dedi. İbrahim
[1014]
“Evet inanıyorum fakat kalbim iyice mutmain olsun istiyorum.” dedi.”
c- Abdullah b. Abbas da Hz. İbrahim’in, Allah’tan, ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini istemesinin sebebinin,
hatırına gelen bir şüphe olduğuna işaret ederek bu âyet hakkında şunu söylemiştir:
“Bana göre Kur’an’da bu âyetten daha çok ümit verici bir âyet yoktur.” Yani kul, belli hususlarda şüpheye düşse
dahi bu âyet-i kerime kulun dinden çıkmış olmayacağını, bu şüphesini giderme yollarını aramasının gerektiğini
beyan etmektedir ki bu da devamlı olarak Şeytanın vesvesesine maruz kalan insan için en büyük ümit kaynağıdır.”
Abdullah b. Abbas’ın bu kanaatini rivayet eden Said b. el-Müseyyeb diyor ki:
“Bir zaman bir araya geleceklerine dair Abdullah b. Abbas’la Abdullah b. Amr b. el-Ass sözleştiler. Biz o zaman
genç çocuklardık. Onlardan biri diğerine:
“Allah teala’nın kitabında bu ümmet için en büyük ümit veren âyet hangisidir?” diye sordu. Abdullah b. Amr dedi
ki:
“Ey Muhammed, kullarıma şöyle dediğimi söyle. Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz kî Allah, bütün günahları bağışlar. Muhakak ki o çok affeden ve çok merhamet
edendir.” [1015] âyetidir. Abdullah b. Abbas da:
“Sen ümmet için bu âyetin en büyük ümit kaynağı olduğunu söylüyor isen de aslında ümmet için ondan da daha
fazla ümit verici âyet şu âyetir.
“Bir zaman İbrahim, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin?” demişti. Allah da, “İnanmıyor musun?” dedi. İbrahim:
“Evet inanıyorum. Fakat kalbim iyice mutmain olsun istiyorum.” dedi.”[1016]
5- Genel değerlendirme:
Taberi diyor ki:
“Hz. İbrahim’in sorusunun sebebinin, kalbine Şeytan tarafından sokulan bir şüphe olduğunu söyleyen görüş, tercihe
şayan olan görüştür. Zira bu hususta Rasulullah’tan nakledilen sahih bir hadis rivayet edilmektedir. [1017]
261. Mallarım Allah yolunda harcıyanların misali bir dâne gibidir ki o dâne yedi başak bitirir. Her başakta da 100
dâne vardır. Allah dilediğine kat kat artırır. Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kelbî anlatıyor:
“Bu âyet-i kerime Osman ibn Affân ve Abdurrahman ibn Avf hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.)
Tebuk gazvesi hazırlıkları sürerken ashab-ı kiramı Allah yolunda infakta bulunmaya çağırmıştı. Abdurrahman ibn
Avf Hz. Peygamber (s.a.v.)’e dört bin dirhem getirdi ve:
“Ey Allah’ın elçisi, sekiz bin dirhemim vardı. Dört bin dirhemi kendim ve ailem için bıraktım, dört bin dirhemi de
Rabbıma borç olarak verdim.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Allah bıraktığını da verdiğini de bereketli kılsın.” diye dua buyurdu. Osman’a gelince; o da:
“Tebuk gazvesine katılmak isteyip de cihazı (yol hazırlığı ve cihad için gerekli olan levazımatı) olmıyanlarm cihazı
benden.” dedi. Ebu Saîd el-Hudrî der ki:
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ellerini kaldırmış Osman için şöyle dua ettiğini gördüm:
“Ey Rabbım, Ben Osman’dan hoşnudum, Sen de ondan hoşnut ol.” Gördüm ki şafak sökünceye kadar böyle ellerini
kaldırmış dua etmeye devam ettiler de Allah Tealâ: “Mallarını Allah yolunda harcıyanların misali bir dâne gibidir
ki…” âyetini indirdi.”[1018]
2- Kelbî tarafından bu âyetin nüzul sebebi olarak Tebuk Gazvesine çıkacak ordunun hazırlanması için külliyetli
miktarda infakta bulunan Hz. Osman ve Abdurrahman ibn Avf’ın bu infakları zikredilirken bu iki sahabînin
infaklarının bundan sonraki âyetin nüzul sebebi olduğu da rivayet edilmektedir. Nitekim birazdan verilecektir.
3- İbn Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
“Mallarını Allah yolunda harcıyanların misali bir dâne gibidir ki o dâne yedi başak bitirir…” âyeti nazil olunca
Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Rabbim ümmetime artır” dedi de
“Kimdir o ki Allah’a güzel bir ödünç versin de Allah onu kat kat, birçok katlar artırsın.”[1019] âyeti nazil oldu.
Efendimiz (s.a.v.):
“Rabbım ümmetime daha artır.” dedi de bu sefer
“Sabredenlere ecirleri elbette hesapsız olarak verilecektir.”[1020] âyeti nazil oldu.”[1021]
4- İbnu’l-Munzir’in Sufyân’dan rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ümmetine artırmayı ifade eden âyetlerin sırası
biraz değişik olup şöyledir:
“Her kim bir hasene işlerse ona on misli var.”[1022] âyeti nazil olunca Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Rabbim, ümmetime artır.” dedi,
“Kimdir o ki Allah’a güzel bir borç verir…” âyeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine:
“Rabbim, ümmetime artır.” dedi de
“Mallarını Allah yolunda harcıyanlarm misali bir dâne gibidir ki o dâne yedi başak bitirir…”[1023] âyeti nazil
oldu. Hz. Peygamber (s.a.v.) tekrar:
“Rabbim ümmetime artır.” dedi de
“Sabredenlere ecirleri elbette hesapsız olarak verilecektir.”[1024] âyeti nazil oldu.[1025]
5- Bu âyetin nafile sadakalar ve nafile Allah yolunda infakta bulunma hakkında nazil olduğu; Zekâtı farz kılan
âyetten önce nazil olup zekât âyeti ile neshedilmiş olduğu da söylenmiştir. Aslında nafile olarak sadaka vermek
zekâtın farz kılınmasından sonra da devam ettiği için mensûh olduğunu söylemeye gerek de yoktur.[1026]
262. Onlar ki mallarını Allah yolunda infak ederler, infak etmelerinin peşinden başa kakmaz ve eziyet de etmezler,
işte onlaradır Rableri katında ecirleri ve onlara korku da yoktur, onlar mahzun olacak da değillerdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kelbî dedi ki:
“Bu âyet Osman İbn Affan ve Abdurrahman İbn Avf hakkında nazil oldu. Abdurrahman b. Avf’a gelince o
Rasulullah (s.a.v.)’a sadaka olarak dört bin dirhem (gümüş) getirmiş ve:
“Yanımda sekiz bin derhem vardı. O paradan dört bin dirhemini kendim ve çoluk çocuğum için alıkoydum. Dört
bin dirhemini de Rabbime borç verdim” demişti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ona:
“Tuttuğunu da, verdiğini de Allah sana mübarek kılsın, kendine ve ailene ayırdığın için de, bize verdiğin için de Allah seni mübarek kılsın!” buyurdu.
Osman’a gelince o da: “Tebük Gazvesinde donanımı olmayanın donatımı bana aittir” demiş ve yükleriyle birlikte
bin deve ile müslümanları donatmıştı. Ayrıca Osman kendisinin olan Rûme kuyusunun suyunu da müslümanlara
bağışlamıştı. İşte bu âyet bu iki zat hakkında indi.”[1027]
2- İbnu’s-Sâib ve Mukâtil’den rivayet edildi:
“Medine-i Münevvere’deki en kıymetli sulardan birisi olan Rûme kuyusunu satın alarak umumun istifadesine
arzedilmek üzere vakfetmesi ve Tebuk gazilerini teçhiz etmesi üzerine Hz. Osman ve malının yarısı olan dört bin
dirhemi yine aynı gazveye hazırlık sırasında infak eden Abdurrahman ibn Avf hakkında nazil olmuştur.”[1028]
3- Bu âyet, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf (r.ahm.) hakkında nazil olmuştur. Hz. Osman Tebük Gazvesi “usre”
(zorluk ve meşakkat) ordusunu, takımları ile beraber bin deve ve bin dinar vererek teçhiz etmiş, bunun üzerine
Rasûlullah (s.a.sv.) ellerini göğe kaldırarak:
“Ey Osman’ın Rabbi, ben Osman’dan razı oldum, sen de ol” demiştir. Abdurrahman b. Avf ise, malının yarısı olan
dört bin dinarı tasadduk etmişti, Bu hâdiseler üzerine, bu âyet-i kerime nazil oldu. [1029]
4- Ebû Said el-Hudri dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.)’ı ellerini kaldırarak Osman için şöyle dua etiğini gördüm:
“Ya Rabbi muhakkak ki ben Affan oğlu Osman’dan razı oldum, sen de ondan razı ol.” Böylece fecir doğuncaya
kadar mübarek elini mütemadiyen yukarıda tutmuştu. Nihayet Allah Teala bu âyeti indirdi.”[1030]
5- Hz. Osman’ın Tebuk gazvesi ile ilgili ve bu âyetin nüzulüne sebep olan infakı hakkındaki rivayetler Tirmizî
tarafından tahric olunmuştur. Şöyle kî:
Muhammed ibn Beşşâr kanalıyla Abdurrahman ibn Hubâb’dan rivayette o şöyle anlatıyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Tebük seferine çıkacak orduya yardım için ashabını teşvik ederken oradaydım. Osman ibn
Affân kalktı ve:
“Ey Allah’ın elçisi, Allah yolunda koşumlarıyla, örtüleriyle yüz deve benim üzerimedir.” dedi. Hz. Peygamber
orduya yardıma teşvik etmeye devam etti de yine Osman ibn Affân kalktı ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, Allah yolunda koşumlarıyla, örtüleriyle iki yüz deve benim üzerimedir.” dedi. Sonra Hz.
Peygamber (s.a.v.) orduya yardıma yine teşvikte bulundu ve yine Osman İbn Affân kalktı ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, Allah yolunda koşumları ve örtüleriyle beraber üç yüz deve benim üzerimedir.” dedi. Allah’ın
Rasûlü (s.a.v.)’ne bakıyordum; minberden indi, inerken de şöyle diyordu:
“Bundan sonra Osman hiçbir amel işlemese de ona bir zararı yoktur, bundan sonra Osman hiçbir amel işlemese
[1031]
de Osman’a bir zararı yoktur.”
6- Muhammed ibn İsmail kanalıyla Abdurrahman ibn Semüre’nin kölesi Kuseyyir’den rivayet ediliyor ki o şöyle
anlatmıştır:
“Hz. Peygamber Tebuk’e gidecek orduyu hazırlarken Osman ibn Affan eteğinde O’na bin dinar getirdi ve Efendimiz
(s.a.v.)’in kucağına bıraktı. Abdurrahman der ki:
“Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)’nü gördüm; altınları elinde evirip çeviriyor ve iki kere: “Osman bundan sonra bir amel
işlemese de bu ona zarar vermez.” duyuruyordu.”[1032]
266. Sizden herhangi biriniz istermi ki, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvenin de bulunduğu üzüm ve
hurma bahçesi olsun ve kendi üzerine ihtiyarlık çökmüş olsun, ayrıca âciz, zayıf çocukları da bulunsun. Sonra da
bu bahçeye ateşli bir kasırga isabet etsin de yansın? İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki düşünesiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Süddi’ye göre bu âyet-i kerime, yaptıklarım gösteriş için yapan münafık kimsenin, âhiretteki durumuna bir
misaldir. [1033]
2- Mücahid’e göre ise bu âyet-i kerime, dünya hayatında, Allah’a itaatta kusur işleyen kimsenin âhiretteki
durumuna bir örnektir. [1034]
3- Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Mücahid’den nakledilen diğer bir görüşe göre bu ayet-i kerime, önce güzel
ameller işleyen daha sonra da Şeytanın vesveselerine kapılarak isyankâr olan ve yaptığı amellerinin yok olmasına
sebep olan kişiye misaldir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Bir gün Halife Ömer b. Hattab, Rasulullah’ın sahabelerine şöyle dedi:
“Bu âyet-i kerimenin kim hakkında indiği kanaatindesiniz?” Onlar:
“Allah daha iyi bilir.” cevabını verdiler. Bunun üzerine Ömer kızdı ve şöyle dedi:
“Biliyoruz veya bilmiyoruz deyin.” Bunun üzerine kendisine ben şöyle dedim:
“Ey müminlerin emiri, bu âyet hakkında benim bir kanaatim var.” Ömer:
“Söyle yeğenim kendini küçük görme.” dedi. Dedim ki:
“Âyet, yapılan bir amele misal verilmiştir.” Ömer:
“Hangi amele misal verilmiştir.” dedi. Dedim ki:
“Herhangi bir amele misaldir.” Ömer bunun üzerine şöyle dedi:
“Bu âyet, zengin bir adama misaldir ki, Allah’a itaat uğrunda amel işler sonra Allah ona Şeytanı gönderir. Adam
günah işler ve amellerini yok eder.”[1035]
4- Abdullah b. Abbas’tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, dünyada iken bolluk içinde yaşayan ve
âhirette hiçbir şeye sahip olamayacak olan kâfire bir örnektir. [1036]
5- Rebi’ b. Enes’e göre bu âyet, dünyadayken sapıklık ve isyan içinde yaşayan, âhirette ise hiçbir şey bulamayacak
olan kimseye örnektir. [1037]
6- İbn-i Zeyd’e göre ise bu âyet, verdiği sadakayı başa kakarak ve verdiği kimseye eziyet ederek boşa çıkaran
kimseye bir örnektir. [1038]
7- Dahhak’a göre de bu âyet, dünyada bolluk içinde yaşayıp âhirette bir şey bulamayan kâfire bir örnektir. O, sevap
ve yardıma en çok muhtaç olduğu zaman hiçbir şey bulamayacak, bahçesi yanan bir ihtiyara benzeyecektir. [1039]
8- Genel değerlendirme:
Taberi diyor ki:
“Bu âyet-i kerimenin, gösteriş yapmak için sadaka veren münafıkın halini beyan ettiğini söyleyen görüş tercihe
şayandır. Zira Allah teala bundan önceki âyette, müminlere verdikleri sadakayı başa kakmalarını ve sadaka
verdikleri kimseye eziyet etmemelerini emretmiştir. Bu âyette de verdiği sadakayı başa kakan ve eziyet eden
kimseye misal olarak gösteriş için mallarını harcayan münafıkı zikretmiştir. Münafık, verdiği sadakadan, âhirette
mükâfaat beklemediği için dünyada yeteri kadar mükâfaat görmezse, sadaka verdiği kişilerin başma kakar, onlara
eziyet eder.”[1040]
267. Ey iman edenler, kazandıklarınızın en güzelinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin.
Kendinizin de gözünüzü yummadan alıcısı olmadığınız bayağı şeyleri infak etmeye, vermeye kalkmayın. Bilin ki
Allah Ğaniyy’dir, Hamîd’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdurrahman b. Ahmed es-Saydelanî, Muhammed b. Abdillah b. Muhammed b. Naim’den, o Ahmed b. Sehl b.
Hamdeveyh’ten, o Kays b. Uneyf’ten, o Kuteybe b. Said’den, o Hatim b. İsmail’den, o Cafer b. Muhammed’den, o
babasından, o da Cabir’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Peygamber (s.a.v.) sadaka-ı fıtır olarak hurmadan bir sa’ (yaklaşık 3 kg.) verilmesini emretti, bunun üzerine bir
adam değeri düşük kalitesiz hurma getirdi. Bu hususta Kur’an’ın bu âyeti nazil oldu.”[1041]
2- Ebû İshak Ahmed b. Muhammed el-Vaiz, Abdullah b. Hamid İsfehanî’den, o Muhammed b. İsmail el-Farisî’den,
o Ahmed b. Musa el-Cemmar’dan, o Amr b. Hammad b. Talha’dan, o Esbat b. Nasr’dan, o Süddî’den, o Adiy b.
Sabit’ten, o da Bera’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bu âyet Ensar hakında nazil oldu. Bunlar -hurma devşirme vakti geldiğinde- korundukları yerden olgun ve koruk
hurma salkımlarını çıkarır ve getirip Rasulullah (s.a.v.)’ın mescidinde iki direk arasına bağlı olan ipten asarlardı da
Muhacirler’in fakirleri onlardan yerlerdi. Kişi caiz olduğu, hakkını ödediği zannıyla çürük bir hurma salkımını o çok
olan salkımların içine katmağa yeltenirdi. Böylece bu işi yapanlar hakkında bu âyet indi. Yani: “Size hediye
edildiği takdirde kabul etmeyeceğiniz, içinde çürük hurma bulunan salkımı vermeyin” demektir.[1042]
3- Sehl İbni Hanîf’ten (r.a.) rivayet edildi:
“İnsanlar meyvelerinin kötü, çürük ve bozuk olanlarını sadaka olarak verirlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime
nazil oldu.”[1043]
Ayetin manası şöyledir: Şayet birbirinize sadaka olarak verdiği şeyin aynı verilmiş olsaydı, onu ancak gözlerini
yumarak ve utanarak alırdı. Hadis-i şerifin râvisi şöyle devam ediyor: “Ayetin nüzulünden sonra, artık sadece iyi
olan şeyleri sadaka olarak veriyorduk.” [1044]
4- İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildi:
“Rasûlullah’ın ashabı, ucuz yemek satın alır, onu sadaka olarak verirdi. Allahü Teâlâ bu âyeti indirdi. [1045]
5- Ubeyde es-Selmânî’den rivayet edildi:
“Hz. Ali’ye bu âyeti sordum. Ali dedi ki:
“Bu, farz olan zekât hakkında nazil oldu. Bazıları hurma kesimi vaktinde hurma bahçesine gider iyi hurma
hevenklerini keser, bir kıyıya ayırır. Zekât toplama görevlisi gelince de ona o iyi hevenklerden değil kötü
olanlarmdan verirdi. Allah Tealâ buuuu üzerine bu ayeti indirdi.” [1046]
6- Ubeyde es-Selmani dedi ki:
“Bu âyet, zekat hakkında nazil olmuştur. Kişi teberruda bulunurken hurma da verebilir, değeri düşük para da.
Aslında, değeri düşük para hurmadan daha evladır.” [1047]
7- Atâ rivayetinde Mescid-i Nebevi’de o iki direk arasında bulunan ipe asmak üzere kötü hurma getiren birisini Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in gördüğü ve: “Nedir bu? Ne kötü hurma astın!” buyurduğu ve akabinde bu âyetin nazil olduğu
kaydı vardır.[1048]
8- Bunlardan Berâ rivayetine göre âyet-i kerime nafile sadakalar hakkında, Ubeyde rivayetine göre ise farz olan
zekât hakkında nazil olmuştur.
9- Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Bundan murad, farz kılınmış olun zekâttır.”
Başkaları ise “Bundan murad, tatavvû (gönüllü, nafile) olarak verilen sadakalardır” demişlerdir.
Bir üçüncü görüşe göreyse bu tâbir, hem farz olan zekâta, hem de nafile olan infaka şamildir.
Bundan muradın, farz kılınmış olan zekât olduğunu söyleyenlerin delili şudur:
“Cenab-ı Hakk’ın, “İnfâk ediniz” buyruğu bir emirdir. Emrin zahiri ise, vücûb ifâde eder. Vâcib olan infâk ise,
ancak zekât ile vâcib olan diğer infâklardır.”
Bundan muradın tatavvû (nafile) sadaka olduğunu söyleyenlerin delilleri ise, Ali İbn Ebî Talib (k.v.) Hasan elBasrî ve Mücâhid’den rivayet edilen şu haberdir:
“Bazı müslümanlar, meyvelerinin en kötülerini ve mallarının da en âdilerini tasadduk ediyorlardı. Bunun üzerine
Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi.”
İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, bir gün bir adam âdi bir hurma salkımı getirerek, onu sadakaların
içerisine koydu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Bu salkımın sahibi ne kötü iş yaptı!” buyurdular. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak da bu âyeti indirdi.
Bu âyete, hem tarz olan zekât, hem de nafile olan sadakanın dahil olduğunu söyleyenlerin delili ise şudur:
Emirden anlaşılan, kendisinde, onu terk etmenin caiz olup olmadığının beyanı bulunmaksızın, yapma tarafının
yapmama tarafına tercih edilmesidir. Anlaşılan bu mâna ise, farz ile nafile arasında müşterek bir husustur.
Binaenaleyh, her ikisinin de bu emre dahil olması gerekir. [1049]
271. Eğer sadakaları açıktan verirseniz o ne güzeldir. Eğer onları gizler ve bu şekilde fakirlere verirseniz işte bu,
sizin için en hayırlıdır, Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar, Allah yapmakta olduklarınıza Habîr’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kelbî dedi ki:
“Nafakadan ne harcadınız, yahut adaktan ne adadınızsa muhakkak Allah onu bilir…” [1050] âyeti nazil olunca
sahabe dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, sadakanın gizlisi mi iyidir yoksa açıktan verileni mi?” Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti
indirdi.[1051]
2- İbnu’s-Sâib der ki:
“Nafakadan ne harcadınız, yahut adaktan ne adadınızsa muhakkak Allah onu bilir. Zâlimlerin hiç yardımcıları
yoktur.”[1052] âyet-i kerimesi nazil olunca ashab-ı kiram:
“Ey Allah’ın elçisi, hangisi daha faziletli; gizli verilen sadaka mı, yoksa açıktan verilen mi?” diye sordular da bu
âyet-i kerime nazil oldu.[1053]
3- İbn Ebî Hâtim’in babası kanalıyla Amir eş-Şa’bî’den rivayetine göre o, bu âyet hakkında şöyle demiştir:
“Bu ayet, Ebu Bekr ve Ömer hakkında nazil oldu. Ömer, malının yarısını getirmiş ve (Allah yolunda infak olunmak
üzere) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e vermişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona:
“Arkanda ailen için ne bıraktın ey Ömer?” diye sordu.
“Malımın yarısını bıraktım.” dedi. Ebu Bekr ise malının tamamını getirip neredeyse kendinden bile gizleyerek
(Allah yolunda infak edilmek üzere) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e verdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona da:
“Ey Ebu Bekr, ailen için arkanda ne bıraktın?” diye sordu. Ebu Bekr:
“Allah’ın ve Rasûlü’nün va’dettiklerini bıraktım.” dedi de Ömer ağladı ve:
“Ey Ebu Bekr, babam sana feda olsun. Ne zaman seninle hayır konusunda yarıştıysam sen beni geçtin.” dedi.[1054]
4- Abdurrahman ibnu’ş-Şureyh’den rivayete göre o, Yezîd ibn Ebî Hubeyb’i şöyle derken işitmiş:
“Eğer sadakaları açıktan verirseniz o ne güzeldir.” âyeti yahudi ve hristiyanlara sadaka verme hakkında nazil
olmuştur. [1055]
5- Bu ayet, Hz. Peygamber ile sahabenin zekâtı vermemeden dolayı itham edilmedikleri günler esnasında nazil
olmuştur. Binaenaleyh hiç şüphesiz, riyadan ve gösterişten daha uzak olduğu için, zekâtı gizlice vermek, onlar için
daha evlâ olmuştur. Ama şu anda, insanların birbirlerini itham etmeleri söz konusu olunca, işte bu töhmetin
bulunması sebebiyle zekâtı açıktan vermek daha evlâ olur.[1056]


.
[962] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân.
[963] Zümer: 39/67.
[964] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 3/7.
[965]
Ebu Davud: Cihad: 116 (2682).
[966] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 3/10.
[967] Ebu Davud: Cihad: 116 (2682), Nesai; Tefsir: 68, İbn Cerir: 3/10; İbn Hibban; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık:
66.
[968] Bir önceki hadise bakın. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 66; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi
Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/122.
[969] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 3/11; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 67.
[970] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/10.
[971] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/11.
[972] İbn Münzir; İbn Ebi Hatim.
[973] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 3/10; İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 1/310, 311
[974] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 67.
[975] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 3/10. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 67.
[976] Nisa, 4/65.
[977] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/10-11.
[978] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 67; Kurtubî, 3/280.
[979] İbn Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/122.
[980] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 66.
[981]
Tevbe: 9/29
[982]
Tevbe: 9/123
[983]
Tevbe: 9/73
[984] Felih: 48/16; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/12.
[985] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/12.
[986] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/12.
[987] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/112.
[988] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/184; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/123.
[989] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/14.
[990] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[991] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[992] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[993] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[994] Nahl: 16/26; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[995] En’am: 6/83; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[996] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[997] Mürsel hadistir, İbn Cerir: 3/33; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 67-68.
[998] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 68.
[999] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[1000] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[1001] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 68.
[1002] Senedi zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 68-69.
[1003] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/31.
[1004] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 69.
[1005] Bakara: 2/258.
[1006] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[1007] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân,3/32.
[1008] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/32.
[1009] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/33.
[1010] Mürsel hadistir. İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/33; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 69; Fahreddin erRâzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[1011] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/33-34.
[1012] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/34.
[1013] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/34.
[1014] Bahari, Tefsir el-Kur’an, 2/46; Müslim, el-İman: 238 (151); İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/34.
[1015]
Zümer: 39/53.
[1016] Bakara: 2/260; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/35.
[1017] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/35.
[1018] el-Vâhıdî en-Neysâbûrî, Esbâbu’n-Nuzûl, s. 62.
[1019] Bakara: 2/245.
[1020] Zümer: 39/10.
[1021] İbnu’l-Münzir, İbn Ebî Hatim, İbn Hibbân-Sahîh, İbn Merdûye, Beyhakî-Şuabu’l-İman, Ebu Hatim el-Bustî-Müsned.
[1022] En’âm: 6/160.
[1023] Bakara: 2/261.
[1024] Zümer: 39/10.
[1025] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/197; Suyutî, ed-Durru’l-Mensur fi’t-Tcfsîri’l-Me’sur, 1/747.
[1026]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/197.
[1027] Kelbî zayıftır; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 69-70.
[1028] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/316.
[1029] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[1030] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 70.
[1031] Tirmizî, Menâkıb, 18, hadis no: 3700.
[1032]
Tirmizî, Menâkıb, 18, hadis no: 3701.
[1033] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1034] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1035] Buhari, Tefsir el-Kur’an: 2/47; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1036] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1037] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1038] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1039] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1040] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[1041] Hakim; Müstedrek: 2/283-384, ed-Dürr: 1/345; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 70; İmam Celaleddin esSuyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/125.
[1042] İbn Mace; Zekat: 1822, Tirmizi; Tefsir: 2987, Hakim; Müstedrek: 2/285; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 70;
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/124-125.
[1043] Ebu Davut, Nesâî, Hâkim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/125.
[1044]
Neseî, Zekât, 27; Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 85.
[1045] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/125.
[1046] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/55-56.
[1047] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/57.
[1048] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/55-56.
[1049] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[1050] Bakara: 2/270.
[1051] Kelbî yalancılıkla itham olunmuştur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 70-71.
[1052] Bakara: 2/270.
[1053] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/325.
[1054] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/477-478.
[1055] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/62.
[1056]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb

Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Bakara, 2/248

وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ إِنَّ اٰيَةَ مُلْكِهِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ ف۪يهِ سَك۪ينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَبَقِيَّةٌ مِمَّا تَرَكَ اٰلُ مُوسٰى وَاٰلُ هَارُونَ تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, tabutun size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o tabutun içinde Rabbinizden size bir sekîne, Musa ve Harun hanedanının bıraktıklarından bir bakiye vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz, sizin için bunda şüphesiz bir alâmet (bir ilâhî beyyine) vardır.” (Bakara sûresi, 2/248)

Önce; sekînenin ne demek olduğunu iyi tespit etmemiz gerekli. Lügat mânâsı itibarıyla, ciddiyet, vakar, sebat, itminan mânâlarına gelen veya rahatlatan, huzur veren bir mucize, bir âyettir ki, onu gözler görüp gönüller hissedince, ruhlarda sükûnet hâsıl eden temessül kabiliyeti çok bir tecellî türüdür. Ki, bazen yakut ve zebercet kanatlı inleyen bir kedi, bazen hoş bir esinti, bazen de bişaret gamzeden bir nesne şeklinde resmedilmiştir.

Her ne olursa olsun bu, geçmişteki enbiyâ-i izâmdan geriye kalmış mübarek bir bakiyedir ki, gönüller onunla sükûnet bulur.. ruhlar güven ve itminana erer.. sekîne, tabutun içinde olduğundan o aynen sekînenin kendisi kabul edilerek teberrük vesilesi sayılır. Hem öyle bir sayılır ki, onu harikulâde hâdiselerin kahramanları olan melekler taşır; taşır ve onu tazimle kıymetler üstü kıymete ulaşırlar.. ve aynı zamanda ona bu denli tazimleri, tabutun ne mübarek bir nesne olduğunun ilanı sayılır.

Kur’ân ve Sünnet’te zikredilen sekîne; Cenâb-ı Hakk’ın insanlara gönderdiği ukbâ buudlu ve metafizik âlemle alâkalı, indiği kimselerin kalblerine kût ve kuvvet, iradelerine fer veren melekûtî bir nesne ve bir tecellîdir. Yerinde hak dostları tarafından istenmiş, yerinde talepsiz, ama “hâl”e lütfedilmiş öyle sırlı bir teveccühtür ki, onun atmosferine girenler oldukları yerden nâmütenâhîliği duyarlar. Bu arada bazıları sekîneye, meleklerin inmesi, bazıları ruhanî varlıkların gelmesi demişlerdir. Ne var ki, ister melekler, isterse melekler haricindeki ruhanî varlıklar olsun, sekîne indiği yere itminan da iner.. iner ve öyle bir atmosfer meydana getirir ki, artık orada bir doymuşluk ve itminan hâsıl olur. Hem öyle bir hâsıl olur ki, o çerçevede her tarafa ölüm yağsa, ihtimal sekîneye eren kılını bile kıpırdatmaz. İşte Hendek’in, وَزُلْزِلُوا“Sarsıntıya uğradılar.”[1] ifadesiyle anlatılan, o günlerce muhasaranın demir pençesinde kıvrandıkları hâlde dimdik ayakta durmasını bilen babayiğitleri.! Ve işte Uhud’un her şeyi temelden sarsan depremleri karşısında ölüme meydan okuyan leventleri..! Kolay değil; Hz. Hamza başta olmak üzere pek çok yiğit şehit olmuş ve yetmişe yakın insan ukbâya göç etmişti. Bütün bunlardan sonra Allah, sekîne ile onların imdadına yetişince, hepsi yeniden aslanlar gibi kükremiş ve ertesi gün yaralı olanlar dahil herkes yeni bir seferberlik demiş ve yürüyemeyecek derecede mecruh olanları sırtlarında, omuzlarında taşıyarak düşmanı takibe koyulmuşlardı. Ebû Süfyan, kendilerini bu halleriyle bile Mekke’nin içine kadar kovalamaya azimli bu insanları görünce “Uhud’da bir parça zafer kazandık. Onu da elden kaçırmayalım..” diyerek ordusuna bir an evvel hızla kaçma emrini vermişti. [2]

Onun için yukarıda belirttiğimiz gibi sekîne, bilinen bu özelliklerinden dolayı öteden beri dualarda istenen bir husus olmuştur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hendek öncesi çukurları kazarken, sahabe-i kiramla beraber, hep bir ağızdan فَأَنْزِلَنْ سَك۪ينَةً عَلَيْنَا “Sekîne indir bizim üzerimize.” demişti.[3]

Yalnız; sekîne her kişi veya her kavme aynı şekilde tecellî etmeyebilir. Allah’ın lütfu, mevhibesi diye de nitelendirdiğimiz sekînenin inişinde, fertlerin veya cemiyetlerin durumu hep söz konusu olagelmiştir. Meselâ; Bedir’de sekîne, meleklerin harp meydanında, onların çelik çavak hareketleri ile temsil edilmiştir; Üseyd b. Hudayr’a, hâlisâne Kur’ân okurken gelen sekîne, buğumsu bir bulut şeklinde tecellî etmiştir.[4] Hicret esnasında, Hira dağında Hz. Ebû Bekir’in Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) adına tüm çırpınmalarına rağmen, Allah’a tevekkül ve itimadını koruyan Efendimiz’de o, kalbte doymuşluk ve itminan şeklinde tecellî etmiştir. Yine hicrette kinle bilenen kılıçlara hedef olacağını bile bile Efendimiz’in yatağına yatan Hz. Ali’de itminan ve güven şeklinde belirmiştir.

İsrailoğulları’na gelince; onlar hakkında önce şu hakikati tespit ve teslim etmeliyiz ki, bu tarihî kavim, karakteristik özelliği, duygu, düşünce, inanç ve yaşayışındaki hususiyetleri itibarıyla sekîne onlara elle tutulur, gözle görülür bir nesne hâlinde lütfedilmişti.لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً“Allah’ı açıktan görünceye kadar sana iman etmeyeceğiz.”[5] demişler ve bu düşüncelerini لَنْ nefiy edatı ile ifade ederek, çok çabuk inanma niyetinde olmadıklarını açığa vurmuşlardı. Burada istidradî bir hususu arz etmek yararlı olacak: Böyle her şeyi gözle görmeye bağlayan bir topluma zannediyorum Hz. Mesih peygamberlik yapamazdı. Zira o bir noktada ruhanîliği temsil ediyordu. Vâkıa, bunun da bir hikmeti vardı. Yani Hz. Mesih, temsil ettiği bu ruhanîliği ile Yahudilerin bazı katı ve sert pozitivist düşüncelerini tadil edecek ve bir ölçüde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) zemin hazırlayacaktı.. ve ömrü boyunca da hep öyle yapmaya çalıştı.. çalıştı ve mesajlarını da onların seviyesine göre sundu. Hiçbir zaman onların yadırgayacakları ve kabullenemeyecekleri şeyleri söylemedi. Hatta “Benim size diyecek daha çok şeylerim var ama onu Faraklit geldiğinde söyleyecek.”[6] diyerek, sözü kendinden sonra gelecek Zat’a bıraktı. Demek ki Hz. Mesih, hiçbir zaman onların idrak, tasavvur ve muhakemelerini aşan şeyler söylemiyordu. Ne var ki buna bile katlanamayan, gözünü madde bürümüş bir kısım zayıflarla bazı Bizans sergerdanları bu yüce peygamberi öldürmeye teşebbüs ettiler.

Evet, işte bu vasıfları haiz toplumlara sekîne, Efendimiz’e, Hz. Ali’ye, Üseyd b. Hudayr’a geldiği şekliyle tamamen mânâ ve ruh televvünlü olarak gelseydi, bunlar ondan hiçbir şey anlayamazdı. Onun için böylelerine gelen sekîne, maddî buudlu olup, onların kudsiyet atfettikleri bir türden geldi. O da içinde Hz. Yusuf, Hz. Musa ve Hz. Harun’dan (aleyhimüsselâm) kalma kudsî emanetlerin bulunduğu ve o güne kadar kaybolduğu bilinen bir tabutun içinde veya ittisalinde memsus, meşhud bir nesne olarak gelmişti.

Burada sekînenin tabut içinde gelmesi zâhirî ve bâtınî açıdan değerlendirilebilir. Zâhirî açıdan:

1) Allah’ın kudretini gösterir.
2) Bişareti veren peygambere güven ve itimadı artırır.

Bâtınî olarak: Yahudilerin böyle harikulâdeler ufkunda cereyan eden olaylardan alacağı güç ve kuvvettir. Fakat, bizde de olduğu gibi, bu husus herkesin almaçlarına göre değişkenlik arz eder. Almacı kuvvetli olup, ona teveccüh eden insanın alacağı hisse ile, bunlara karşı kapalı yaşayan, her şeyi tenkit mülâhazasıyla ele alan insanın alacağı hisse elbette ki değişik olacaktır.

Ayrıca tabut, belli bir dönem itibarıyla o kavmin duyguda, düşüncede, inançta ölü olduklarının remzi de olabilir. Veya sekînenin tabutta tecessümü bu cemaatin dirilişinin remzi olabilir. Bu sebeple Hz. Davud (aleyhisselâm) daha sonraları o tabutu, hep ordunun önünde taşımış ve nereye giderse beraberinde götürmüştür.

[1] Ahzâb sûresi, 33/11.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/110; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/58.
[3] Buhârî, meğâzî 29; Müslim, cihad 123-125.
[4] Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 16; Müslim, müsafirîn 242.
[5] Bakara sûresi, 2/55.
[6] Bkz.: Yuhanna İncili, Bab:14, Âyet: 15, 16, 26, 27; Bab:16, Âyet: 7, 8.

Bakara, 2/251

وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْأَرْضُ وَلَكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلٰى الْعَالَم۪ينَ

“Eğer Allah’ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü fesada uğrar (ve altüst olurdu). Ne var ki Allah bütün âlemlere (hususiyle de insanlığa) karşı lütuf ve kerem sahibidir.” (Bakara sûresi, 2/251)

Allah’ın (celle celâluhu) buradaki tevcihi, pek çok hususa dikkatlerimizi çekmenin yanında tıpkı hayvanlarda olduğu gibi, insanlık âleminde de ekolojik denge misillü belli bir mizan ve ölçü vaz’edildiğini ve her şeyin, herkesin zapturapt altına alındığını belirtiyor. İşte, netice itibarıyla böyle bir dengenin sağlanması için, insanlık hesabına, insanlığa ait bir yola bizleri hidayet ediyor ve bu hususla alâkalı olarak içlerimizde mücadele etme gerilimini yaratıyor. Zira bu neticenin tahakkuku sebepler çerçevesinde ancak insan eliyle ve beşer müdahalesiyle gerçekleşebilecektir. Aksi hâlde, âyette de belirtildiği gibi, yeryüzü yaşanmaz bir hâle gelebilir.

Evet, insanlar belli maksat ve maslahat için, tabiatlarına yerleştirilen bir kısım duygularını, dinin ehlileştirici disiplinlerine tâbi tutarak yararlı hâle getirmezlerse, her zaman mütecaviz ve tahripkâr olabilirler. Böyle muhtemel mütecaviz ve tahripkârlara karşı, imanla, İslâmiyet’le insanî duygularını geliştirmiş, hakperest, nizam âşığı, huzur ve emniyet soluklayan müdafiler bulunmazsa, yeryüzünde sürekli, bir yandan “tegallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler” yaşanır; diğer yandan da devletler arası muvazene, toplumlar arası emniyet ve güven mütegalliplere ve müfsitlere kalır ki, bu da insanlığın fesada ve kargaşaya yenik düşmesi demektir. Fitneye, fesada yenik düşmüş bir ortamda ise, ne insanca yaşamaktan, ne ilim ve sanattan, ne din ve imandan, ne de o millet ve topluma güven ve itimattan söz edilebilir. Böyle kargaşanın hükümferma olduğu bir zeminde olsa olsa herkes birbirinin kurdu olur ve kuvvetli kendini haklı görür.. gücü ölçüsünde hakk-ı temettu peşinde koşar.. hukuku keyfileştirir.. ve çarpık felsefesinin, bencil duygularının harmanı bir dünya kurmak ister.

İşte, bütün bu olumsuz şeylere fırsat vermemek ve tahdit edilmemiş iradeleri tadil etmek için Allah, insafsız ve imansıza karşı inançlıyı, zalim düşünceye karşı hakperest ruhları, mütecavizlere karşı adil insanları, baskıcı mütegalliplere karşı da insanî sevgiyle dopdolu müdafileri yaratmıştır ki, tabiattaki denge gibi, insanlar arasında da muvazene teessüs edebilsin.. ve dünya kuvvetin, hissin, ihtirasın hâkim olduğu bir batakhaneye dönmesin.

Hatta, aklı, imanı, irfanı olan kimselerin, yeryüzü fesada teslim olmuşsa, onu kurtarmaları, olmamışsa da böyle bir ihtimal söz konusu ise, salahın devamı için, kargaşa yanlılarını ve bozguncuları zapturapt altına almaları bir vecibedir. Bunun için ilim-irfan yuvaları tesis eder, insanları rehabilite edebilecek merkezler açar, gerekirse lobiler oluşturur, birlikler kurar ve çok alternatifli halâs ve ıslah yolları belirler, fitne ve fesadın bütün menfezlerini tıkar ve açılma istidadı gösteren fitne kapılarının açılmasına da fırsat vermezler. Bunları yapabilme, yapanlara Allah’ın fazlı, keremi, yapanlar için de onları değerler üstü değerlere ulaştıran birer fazilet nişanesidir.

Bakara, 2/255

اَللّٰهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ

“Allah, kendinden başka ilâh bulunmayandır. O, Hayy’dır, Kayyum’dur.” (Bakara sûresi, 2/255)

Evet O yegâne Mâbud’dur ve O’ndan başka hak Mâbud da yoktur. Yoktur; zira ezelden ebede varlık O’nun ziya-i vücudunun gölgesi, kâinatın her köşesindeki hayat O’nun hayatının aks-i nuru, mevcudiyetini devam ettirmeye çalışan her varlığın varlığını sürdürmesi de O’nun kayyumiyetinin, fâni levhalara küçük bir cilvesidir. O’nun varlığı Kendinden, hayat ve kayyumiyeti de zâtındandır. O’ndan başka kim ve ne varsa, hepsi O’ndan; O’nun tecellî-i sıfât ve esmâsındandır.

O öyle bir Hayy u Kayyum’dur ki, O’nun varlık ve hayatının söz konusu olmadığı bir yerde, ne var olmaya, ne de hayat muammasına herhangi bir izah getirmek mümkün değildir; O’nun -O Kendi Kendine, her şey de O’nunla kâim- mânâsındaki kayyumiyetini nazara almadan, varlığın devam ve temadisini mâkul bir zemine oturtmak imkânsızdır. O zât biricik Zât-ı A’zam, bu iki isim de birer ism-i a’zamdır. Bütün eşya ve hâdiseler, O’ndan birer tecellî ve açılım; kâinat bu tecellînin bir kitap, bir meşher hâlinde tecessümü; insanoğlu bu meşheri temâşâ eden bir seyyah ve bu kitabı okuyan mütalâacı; nebiler bu konuda birer rehber; kitaplar, hususiyle de Kur’ân ise bu göz kamaştıran muhtevanın en canlı, en renkli, en beliğ bir yorumcusudur.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Âyetü’l-kürsi’den “Allah’ın kitabındaki en büyük âyet.”[1] diye bahseder. Şimdi bu büyüklük;

1) Muhteva bakımından bir büyüklüktür; zira bu âyet-i kerime hâlis tevhidi anlatmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına tercüman olmaktadır. İcmal itibarıyla tıpkı İhlâs sûresi gibi… Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke döneminde Allah (celle celâluhu) ile alâkalı suallere karşı, hep İhlâs sûresini okumuştur. Evet, Kur’ân-ı Kerim içindeki her sûre, her âyet aşkındır; ne var ki muhtevasının kıymeti nispetinde fazilet dereceleri her zaman değişik olabilir.

2) Bu kabîl âyetleri ve sûreleri okuyanlara verilecek fevkalâde sevaplarla alâkalıdır ki, bu da okuyanın idrak ufku, şuuru ve iç derinliği ile doğru orantılıdır. Evet bu konuda en belirleyici faktör engin bir imanla gönülde yöneliştir. Allah Resûlü, bu ufku, Ramazanla alâkalı bir beyanlarında şöyle dile getirirler:

مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إ۪يمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ“Kim Ramazan orucunu inanarak ve ihlâslıca (sevabını yalnız Allah’tan umarak) tutsa, geçmiş günahları bağışlanır.”[2] Buradan da anlaşıldığı gibi ihlâs bütün amellerin özü, esası ve ruhu hükmündedir.

KAYYUM: Kayyum ismi, Cenâb-ı Hakk’ın hem zâtına hem de ef’âline bakar. Zâtına bakan yönüyle, O’nun kıdem ve bekâsını ifade eder. Ef’âline bakan yönüyle ise, mevcudatın devamını. Zira mevcudatın devamı O’nun devamına bağlıdır. Mevcudatın devamında zikredilen kanun, nizam vs. bunların hepsi itibarî şeylerdir; böyle itibarî kanunlarla eşyanın ayakta durması ise mümkün değildir. Avamca bir yaklaşımla, bütün bunların bir uygulayıcısının, hayata tatbik edicisinin bulunması lâzım gelir ki, O da Allah’tır. Söz buraya gelmişken, bu mevzua farklı bir şekilde yaklaşan İbn Arabî’nin görüşünü ifade etmekte yarar var. İbn Arabî diyor ki: “Hakâik-i eşya, esmâ-i ilâhiyenin tecellîlerinden ibarettir. Bu sebeple varlık aslında bir “yok”tur. Fakat bu tecellîler o kadar sık gelmektedir ki, biz onunla eşyanın var olduğunu görüyor ve varlığına hükmediyoruz. Şayet Cenâb-ı Hak, bu tecellîlerini bir an kesiverse, her şey mahvolur gider.” Evet Süleyman Çelebi’nin de dediği gibi:

“Ol dedi bir anda var oldu cihan,
Olma derse mahv olur ol dem heman”

[1] Bkz.: Tirmizî, sevâbu’l-Kur’ân 2.
[2] Buhârî, iman 28; leyletü’l-kadr 1; savm 6; Müslim, müsafirîn 175.