Hakkında

Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

Nuzül

Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.

Konusu

Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.

Fazileti

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).

Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).

Meal

1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.

Kırık Meal
    • 1
    • الٓمٓۚ
    • Elif lam mim
    2
    • ذٰلِكَ
    • işte o
    • الْكِتَابُ
    • Kitap
    • لَا رَيْبَۚۛ
    • hiç şüphe yoktur
    • ف۪يهِۚۛ
    • kendisinde
    • هُدًى
    • yol göstericidir
    • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
    • müttakiler için
    3
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يُؤْمِنُونَ
    • inanıp
    • بِالْغَيْبِ
    • gaybde(gizlide)
    • وَيُق۪يمُونَ
    • kılarlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazlarını
    • وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
    • ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
    • يُنْفِقُونَۙ
    • (Allah rızası için) harcarlar
    4
    • وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
    • iman ederler
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْكَ
    • Sana
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene (inanırlar)
    • مِنْ قَبْلِكَۚ
    • senden önce
    • وَبِالْاٰخِرَةِ
    • ahirete de
    • هُمْ يُوقِنُونَۜ
    • kesinlikle
    5
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • عَلٰى
    • üzeredirler
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
    • ve işte onlardır
    • الْمُفْلِحُونَ
    • umduklarına erenler
    6
    • اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere gelince
    • سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
    • onlar için birdir
    • ءَاَنْذَرْتَهُمْ
    • onları uyarsan da
    • اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
    • uyarmasan da
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    7
    • خَتَمَ
    • mühürlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى قُلُوبِهِمْ
    • onların kalblerini
    • وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
    • ve kulaklarını
    • وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
    • gözlerine de
    • غِشَاوَةٌۘ
    • perde inmiştir
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • عَظ۪يمٌ۟
    • büyük
    8
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan öyleleri de
    • مَنْ يَقُولُ
    • derler
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَبِالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
    • inanmadıkları halde
    9
    • يُخَادِعُونَ
    • aldatmağa çalışırlar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
    • ve mü`minleri
    • وَمَا يَخْدَعُونَ
    • aldatamazlar
    • اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerinden başkasını
    • وَمَا يَشْعُرُونَۜ
    • farkında değiller
    10
    • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
    • onların kablerinde
    • مَرَضٌۙ
    • hastalık vardır
    • فَزَادَهُمُ
    • artırmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مَرَضاًۚ
    • hastalıklarını
    • وَلَهُمْ
    • onlara vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌۙ
    • acı
    • بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
    • yalan söylemelerinden ötürü
    11
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • denildiği zaman
    • لَهُمْ
    • onlara
    • لَا تُفْسِدُوا
    • bozgunculuk yapmayın
    • فِي الْاَرْضِۙ
    • yeryüzünde
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّمَا
    • sadece
    • نَحْنُ
    • biz
    • مُصْلِحُونَ
    • düzelticileriz
    12
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • muhakkak
    • هُمُ
    • onlar
    • الْمُفْسِدُونَ
    • bozgunculardır
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَشْعُرُونَ
    • anlamazlar
    13
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • iman edin
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اٰمَنَ
    • inandıkları
    • النَّاسُ
    • insanların
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اَنُؤْمِنُ
    • inanır mıyız?
    • اٰمَنَ
    • inandığı
    • السُّفَـهَٓاءُۜ
    • beyinsizlerin
    • اَلَٓا
    • iyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • doğrusu onlar
    • هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
    • asıl beyinsizler kendileridir
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    14
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inanmış olanlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • وَاِذَا
    • ve zaman
    • خَلَوْا
    • yalnız kaldıkları
    • اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
    • şeytanlarıyla
    • اِنَّا
    • biz
    • مَعَكُمْۙ
    • sizinle beraberiz
    • اِنَّمَا نَحْنُ
    • biz sadece
    • مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
    • (onlarla) alay ediyoruz
    15
    • اَللّٰهُ
    • Allah da
    • يَسْتَهْزِئُ
    • alay eder
    • بِهِمْ
    • kendileriyle
    • وَيَمُدُّهُمْ
    • ve onları bırakır
    • ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
    • taşkınları içinde
    • يَعْمَهُونَ
    • bocalayıp dururlar
    16
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın aldılar
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklığı
    • بِالْهُدٰىۖ
    • hidayet karşılığında
    • فَمَا رَبِحَتْ
    • kar etmedi
    • تِجَارَتُهُمْ
    • ticaretleri
    • وَمَا كَانُوا
    • olmadılar
    • مُهْتَد۪ينَ
    • doğru yolu bulanlardan
    17
    • مَثَلُهُمْ
    • Onların durumu
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • الَّذِي اسْتَوْقَدَ
    • yakan kişinin
    • نَاراًۚ
    • ateş
    • فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
    • aydınlatır aydınlatmaz
    • مَا حَوْلَهُ
    • çevresini
    • ذَهَبَ
    • giderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِنُورِهِمْ
    • onların nurunu
    • وَتَرَكَهُمْ
    • ve onları bıraktı
    • ف۪ي ظُلُمَاتٍ
    • karanlıklar içinde
    • لَا يُبْصِرُونَ
    • görmezler
    18
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onlar
    • لَا يَرْجِعُونَۙ
    • dönmezler
    19
    • اَوْ
    • ya da (onlar)
    • كَصَيِّبٍ
    • boşanan yağmur gibi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • ظُلُمَاتٌ
    • karanlıklar
    • وَرَعْدٌ
    • ve gök gürlemesi
    • وَبَرْقٌۚ
    • ve şimşek (ler)
    • يَجْعَلُونَ
    • tıkarlar
    • اَصَابِعَهُمْ
    • parmaklarını
    • ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
    • kulaklarına
    • مِنَ الصَّوَاعِقِ
    • yıldırım seslerinden
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۜ
    • ölüm
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُح۪يطٌ
    • tamamen kuşatmıştır
    • بِالْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıları
    20
    • يَكَادُ
    • neredeyse
    • الْبَرْقُ
    • şimşek
    • يَخْطَفُ
    • kapıverecek
    • اَبْصَارَهُمْۜ
    • gözlerini
    • كُلَّمَٓا
    • zaman
    • اَضَٓاءَ
    • aydınlattığı
    • لَهُمْ
    • onları
    • مَشَوْا
    • yürürler
    • ف۪يهِۙ
    • o(nun ışığı)nda
    • وَاِذَٓا اَظْلَمَ
    • karanlık çökünce
    • عَلَيْهِمْ
    • üzerlerine
    • قَامُواۜ
    • dikilip kalırlar
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَذَهَبَ
    • elbette götürürdü
    • بِسَمْعِهِمْ
    • işitmelerini
    • وَاَبْصَارِهِمْۜ
    • ve görmelerini
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ۟
    • gücü yeter
    21
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • ey insanlar
    • اعْبُدُوا
    • kulluk edin
    • رَبَّكُمُ
    • Rabbinize
    • الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
    • sizi yaratan
    • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • ve sizden öncekileri
    • لَعَلَّكُمْ
    • ki
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunasınız
    22
    • اَلَّذ۪ي
    • O (Rabb) ki
    • جَعَلَ
    • kıldı
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • فِرَاشاً
    • döşek
    • وَالسَّمَٓاءَ
    • ve göğü
    • بِنَٓاءًۖ
    • bina
    • وَاَنْزَلَ
    • ve indirdi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مَٓاءً
    • su
    • فَاَخْرَجَ
    • çıkardı
    • بِه۪
    • onunla
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • çeşitli ürünler
    • رِزْقاً
    • rızık olarak
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • فَلَا تَجْعَلُوا
    • Öyleyse koşmayın
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَعْلَمُونَ
    • bile bile
    23
    • وَاِنْ
    • Eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • ف۪ي
    • içinde
    • رَيْبٍ
    • şüphe
    • مِمَّا نَزَّلْنَا
    • indirdiğimizden
    • عَلٰى عَبْدِنَا
    • kulumuz (Muhammed)e
    • فَأْتُوا
    • haydi getirin
    • بِسُورَةٍ
    • bir sure
    • مِنْ مِثْلِه۪ۖ
    • onun gibi
    • وَادْعُوا
    • çağırın
    • شُهَدَٓاءَكُمْ
    • şahitlerinizi
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • اِنْ
    • eğer
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    24
    • فَاِنْ
    • yok eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • yapmadınızsa
    • وَلَنْ تَفْعَلُوا
    • ki asla yapamayacaksınız
    • فَاتَّقُوا
    • o halde sakının
    • النَّارَ
    • ateşten
    • الَّت۪ي
    • ki
    • وَقُودُهَا
    • yakıtı
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • وَالْحِجَارَةُۚ
    • ve taşlardır
    • اُعِدَّتْ
    • hazırlanmış
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılar için
    25
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseleri
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • وَعَمِلُوا
    • ve işleyen
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih işler
    • اَنَّ
    • muhakkak
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • جَنَّاتٍ
    • cennetler
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altlarından
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • كُلَّمَا
    • her
    • رُزِقُوا
    • rızıklandırıldıklarında
    • مِنْهَا
    • onlardaki
    • مِنْ ثَمَرَةٍ
    • meyveden
    • رِزْقاًۙ
    • rızk olarak
    • قَالُوا
    • derler
    • هٰذَا
    • Bu
    • الَّذ۪ي رُزِقْنَا
    • rızıklandığımız şeydir
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • وَاُتُوا
    • verilmiştir
    • بِه۪
    • onlara
    • مُتَشَابِهاًۜ
    • ona benzer
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • ف۪يهَٓا
    • orada
    • اَزْوَاجٌ
    • eşler
    • مُطَهَّرَةٌ
    • tertemiz
    • وَهُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    26
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
    • çekinmez
    • اَنْ يَضْرِبَ
    • vermekten
    • مَثَلاً
    • misal
    • مَا بَعُوضَةً
    • bir sivrisineği
    • فَمَا
    • hatta olanı
    • فَوْقَهَاۜ
    • onun da üstünde
    • فَاَمَّا
    • gerçekten
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • فَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • kesinlikle o
    • الْحَقُّ
    • haktır (gerçektir)
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • Rablerinden
    • وَاَمَّا
    • ise
    • الَّذ۪ينَ
    • edenler
    • كَفَرُوا
    • inkar
    • فَيَقُولُونَ
    • derler
    • مَاذَٓا
    • neyi
    • اَرَادَ
    • istedi (kasdetti)
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِهٰذَا
    • bu
    • مَثَلاًۢ
    • misalle
    • يُضِلُّ
    • saptırır
    • بِه۪
    • onunla
    • كَث۪يراً
    • bir çoğunu
    • وَيَهْد۪ي
    • ve yine yola getirir
    • كَث۪يراًۜ
    • bir çoğunu
    • وَمَا يُضِلُّ
    • saptırmaz
    • بِه۪ٓ
    • onunla
    • اِلَّا
    • başkasını
    • الْفَاسِق۪ينَۙ
    • fasıklardan
    27
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يَنْقُضُونَ
    • bozarlar
    • عَهْدَ
    • verdikleri sözü
    • اللّٰهِ
    • Allah`a
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • م۪يثَاقِه۪ۖ
    • söz verip bağlandıktan
    • وَيَقْطَعُونَ
    • keserler
    • مَٓا
    • şeyi
    • اَمَرَ
    • emrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بِه۪ٓ
    • kendisiyle
    • اَنْ يُوصَلَ
    • birleştirmesini
    • وَيُفْسِدُونَ
    • ve bozgunculuk yaparlar
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yeryüzünde
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْخَاسِرُونَ
    • ziyana uğrayanlar
    28
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تَكْفُرُونَ
    • inkar edersiniz
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَكُنْتُمْ
    • siz idiniz
    • اَمْوَاتاً
    • ölüler
    • فَاَحْيَاكُمْۚ
    • O sizi diriltti
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُم۪يتُكُمْ
    • öldürecek
    • يُحْي۪يكُمْ
    • diriltecek
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    29
    • هُوَ
    • O
    • الَّذ۪ي
    • ki
    • خَلَقَ
    • yarattı
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مَا
    • ne
    • فِي
    • varsa
    • الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • جَم۪يعاً
    • hepsini
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اسْتَوٰٓى
    • yöneldi
    • اِلَى السَّمَٓاءِ
    • göğe
    • فَسَوّٰيهُنَّ
    • onları düzenledi
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَمٰوَاتٍۜ
    • gök (olarak)
    • وَهُوَ
    • ve O
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    30
    • وَاِذْ
    • bir zamanlar
    • قَالَ
    • dedi ki
    • رَبُّكَ
    • Rabbin
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلٌ
    • yaratacağım
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • خَل۪يفَةًۜ
    • bir halife
    • قَالُٓوا
    • dediler (melekler)
    • اَتَجْعَلُ
    • mi yaratacaksın?
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مَنْ
    • kimse
    • يُفْسِدُ
    • bozgunculuk yapan
    • وَيَسْفِكُ
    • döken
    • الدِّمَٓاءَۚ
    • kan
    • وَنَحْنُ
    • oysa biz
    • نُسَبِّحُ
    • tesbih ediyor
    • بِحَمْدِكَ
    • seni överek
    • وَنُقَدِّسُ
    • ve takdis ediyoruz
    • لَكَۜ
    • seni
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    31
    • وَعَلَّمَ
    • ve öğretti
    • اٰدَمَ
    • Adem`e
    • الْاَسْمَٓاءَ
    • isimleri
    • كُلَّهَا
    • bütün
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَرَضَهُمْ
    • onları sunup
    • عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • فَقَالَ
    • dedi
    • اَنْبِؤُ۫ن۪ي
    • bana söyleyin
    • بِاَسْمَٓاءِ
    • isimlerini
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • onların
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru kimseler
    32
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • سُبْحَانَكَ
    • Seni tesbih ederiz
    • لَا
    • yoktur
    • عِلْمَ لَنَٓا
    • bilgimiz
    • اِلَّا
    • başka
    • مَا عَلَّمْتَنَاۜ
    • senin bize öğrettiğinden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • sen
    • الْعَل۪يمُ
    • bilen
    • الْحَك۪يمُ
    • hakim olansın
    33
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اَنْبِئْهُمْ
    • bunlara haber ver
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
    • onların isimlerini
    • فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
    • bunlara haber verince
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
    • onların isimlerini
    • اَلَمْ اَقُلْ
    • dememiş miydim?
    • لَكُمْ
    • size
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • غَيْبَ
    • gayblarını
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاَعْلَمُ
    • ve bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • تُبْدُونَ
    • sizin açıkladıklarınız
    • وَمَا
    • ve şeyleri
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuz
    • تَكْتُمُونَ
    • gizlemekte
    34
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • Meleklere
    • اسْجُدُوا
    • secde edin
    • لِاٰدَمَ
    • Adem`e
    • فَسَجَدُٓوا
    • hemen secde ettiler
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اِبْل۪يسَۜ
    • İblis
    • اَبٰى
    • kaçındı
    • وَاسْتَكْبَرَ
    • kibirlendi
    • وَكَانَ
    • ve oldu
    • مِنَ الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılardan
    35
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اسْكُنْ
    • oturun
    • اَنْتَ
    • sen
    • وَزَوْجُكَ
    • ve eşin
    • الْجَنَّةَ
    • cennette
    • وَكُلَا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • ondan
    • رَغَداً
    • bol bol
    • حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
    • dilediğiniz yerde
    • وَلَا تَقْرَبَا
    • yaklaşmayın
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الشَّجَرَةَ
    • ağaca
    • فَتَكُونَا
    • olursunuz
    • مِنَ الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    36
    • فَاَزَلَّهُمَا
    • derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytan
    • عَنْهَا
    • oradan
    • فَاَخْرَجَهُمَا
    • çıkardı
    • مِمَّا كَانَا
    • bulundukları yerden
    • ف۪يهِۖ
    • içinde
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • بَعْضُكُمْ
    • kiminiz
    • لِبَعْضٍ
    • kiminize
    • عَدُوٌّۚ
    • düşman olarak
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُسْتَقَرٌّ
    • kalmak
    • وَمَتَاعٌ
    • ve nimet
    • اِلٰى ح۪ينٍ
    • bir süre
    37
    • فَتَلَقّٰٓى
    • derken aldı
    • اٰدَمُ
    • Adem
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • كَلِمَاتٍ
    • kelimeler
    • فَتَابَ عَلَيْهِۜ
    • bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
    • اِنَّهُ
    • Şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyendir
    38
    • قُلْنَا
    • dedik
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • جَم۪يعاًۚ
    • hepiniz
    • فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
    • yalnız size geldiği zaman
    • مِنّ۪ي
    • benden
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • فَمَنْ
    • kimler
    • تَبِعَ
    • uyarsa
    • هُدَايَ
    • benim hidayetime
    • فَلَا خَوْفٌ
    • artık bir korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    39
    • وَالَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • كَفَرُوا
    • inkar eden
    • وَكَذَّبُوا
    • ve yalanlayan
    • بِاٰيَاتِنَٓا
    • ayetlerimizi
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    40
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metleri
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَوْفُوا
    • tutun ki
    • بِعَهْد۪ٓي
    • bana verdiğiniz sözü
    • اُو۫فِ
    • ben de tutayım
    • بِعَهْدِكُمْ
    • size verdiğim sözü
    • وَاِيَّايَ
    • ve sadece benden
    • فَارْهَبُونِ
    • korkun
    41
    • وَاٰمِنُوا
    • ve inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلْتُ
    • indirdiğime
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا مَعَكُمْ
    • sizin yanınızda bulunanı
    • وَلَا تَكُونُٓوا
    • ve olmayın
    • اَوَّلَ
    • ilk
    • كَافِرٍ
    • inkar eden
    • بِه۪ۖ
    • onu
    • وَلَا تَشْتَرُوا
    • ve satmayın
    • بِاٰيَات۪ي
    • benim ayetlerimi
    • ثَمَناً
    • bedele
    • قَل۪يلاًۘ
    • az bir
    • وَاِيَّايَ
    • ve benden
    • فَاتَّقُونِ
    • sakının
    42
    • وَلَا تَلْبِسُوا
    • ve katıştırmayın
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • بِالْبَاطِلِ
    • batılla
    • وَتَكْتُمُوا
    • ve gizlemeyin
    • الْحَقَّ
    • hakkı
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bildiğiniz halde
    43
    • وَاَق۪يمُوا
    • ve kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • ve verin
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • وَارْكَعُوا
    • ve ruku edin
    • مَعَ
    • beraber
    • الرَّاكِع۪ينَ
    • rüku edenlerle
    44
    • اَتَأْمُرُونَ
    • emredip
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • بِالْبِرِّ
    • iyiliği
    • وَتَنْسَوْنَ
    • unutuyor musunuz?
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinizi
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • تَتْلُونَ
    • okuduğunuz halde
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
    45
    • وَاسْتَع۪ينُوا
    • yardım dileyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabırla
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • وَاِنَّهَا
    • şüphesiz bu
    • لَكَب۪يرَةٌ
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
    • saygı gösterenlerden
    46
    • اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarını
    • رَبِّهِمْ
    • Rablerine
    • وَاَنَّهُمْ
    • ve gerçekten onlar
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَ۟
    • döneceklerini
    47
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metimi
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
    • ve sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    48
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • يَوْماً
    • günden
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmeyeceği
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • kabul edilmeyeceği
    • مِنْهَا
    • kimseden
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat da
    • وَلَا يُؤْخَذُ
    • alınmayacağı
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye de
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • hiçbir yardım yapılmayacağı
    49
    • وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmıştık
    • مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesinden
    • يَسُومُونَكُمْ
    • onlar size reva görüyor
    • سُٓوءَ
    • en kötüsünü
    • الْعَذَابِ
    • azabın
    • يُذَبِّحُونَ
    • boğazlayıp
    • اَبْنَٓاءَكُمْ
    • oğullarınızı
    • وَيَسْتَحْيُونَ
    • sağ bırakıyorlardı
    • نِسَٓاءَكُمْۜ
    • kadınlarınızı
    • وَف۪ي
    • ve vardı
    • ذٰلِكُمْ
    • bunda sizin için
    • بَلَٓاءٌ
    • imtihan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    50
    • وَاِذْ
    • hani
    • فَرَقْنَا
    • yarmıştık
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْبَحْرَ
    • denizi
    • فَاَنْجَيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmış
    • وَاَغْرَقْـنَٓا
    • ve boğmuştuk
    • اٰلَ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesini
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • görüyordunuz
    51
    • وَاِذْ
    • hani
    • وٰعَدْنَا
    • sözleşmiştik
    • مُوسٰٓى
    • Musa ile
    • اَرْبَع۪ينَ
    • kırk
    • لَيْلَةً
    • gece için
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • siz (tanrı) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • onun ardından
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • ظَالِمُونَ
    • zalimlerdiniz
    52
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَفَوْنَا
    • affetmiştik
    • عَنْكُمْ
    • sizi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    53
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • اٰتَيْنَا
    • vermiştik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • وَالْفُرْقَانَ
    • ve furkan
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَهْتَدُونَ
    • hidayete erersiniz diye
    54
    • وَاِذْ
    • Hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmine
    • يَا قَوْمِ
    • ey kavmim
    • اِنَّكُمْ
    • şüphesiz sizler
    • ظَلَمْتُمْ
    • zulmettiniz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinize
    • بِاتِّخَاذِكُمُ
    • (tanrı) edinmekle
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • فَتُوبُٓوا
    • gelin tevbe edin de
    • اِلٰى بَارِئِكُمْ
    • yaratıcınıza
    • فَاقْتُلُٓوا
    • ve öldürün
    • اَنْفُسَكُمْۜ
    • nefislerinizi
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • عِنْدَ
    • katında
    • بَارِئِكُمْۜ
    • yaratıcınız
    • فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
    • sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • merhametlidir
    55
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • قُلْتُمْ
    • demiştiniz
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نُؤْمِنَ
    • inanmayız
    • لَكَ
    • sana
    • حَتّٰى
    • kadar
    • نَرَى
    • görünceye
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • جَهْرَةً
    • açıkça
    • فَاَخَذَتْكُمُ
    • derhal sizi yakalamıştı
    • الصَّاعِقَةُ
    • yıldırım gürültüsü
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • bunu görüyordunuz
    56
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثْنَاكُمْ
    • sizi tekrar diriltmiştik
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَوْتِكُمْ
    • ölümünüzün
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    57
    • وَظَلَّلْنَا
    • ve gölgelik çektik
    • عَلَيْكُمُ
    • üstünüze
    • الْغَمَامَ
    • bulutu
    • وَاَنْزَلْنَا
    • ve indirdik
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَنَّ
    • kudret helvası
    • وَالسَّلْوٰىۜ
    • ve bıldırcın
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • güzelliklerden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
    • rızık olarak verdiğimiz
    • وَمَا ظَلَمُونَا
    • onlar bize zulmetmiyorlardı
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • كَانُٓوا
    • idiler
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerine
    • يَظْلِمُونَ
    • zulmetmekte
    58
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik ki
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الْقَرْيَةَ
    • kente
    • فَكُلُوا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • حَيْثُ
    • yerde
    • شِئْتُمْ
    • dilediğiniz
    • رَغَداً
    • bol bol
    • وَادْخُلُوا
    • girin
    • الْبَابَ
    • kapıdan
    • سُجَّداً
    • secde ederek
    • وَقُولُوا
    • ve deyin
    • حِطَّةٌ
    • hitta (ya Rabbi bizi affet)
    • نَغْفِرْ
    • biz de bağışlayalım
    • لَكُمْ
    • sizin
    • خَطَايَاكُمْۜ
    • hatalarınızı
    • وَسَنَز۪يدُ
    • ve daha fazlasını vereceğiz
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • güzel davrananlara
    59
    • فَبَدَّلَ
    • derken değiştirdiler
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimler
    • قَوْلاً
    • bir sözle
    • غَيْرَ
    • başka
    • الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
    • kendilerine söylenenden
    • فَاَنْزَلْنَا
    • biz de indirdik
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zulmedenlerin
    • رِجْزاً
    • bir azab
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
    • yaptıkları kötülüklerden dolayı
    60
    • وَاِذِ
    • hani
    • اسْتَسْقٰى
    • su istemişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmi için
    • فَقُلْنَا
    • demiştik
    • اضْرِبْ
    • vur
    • بِعَصَاكَ
    • asanla
    • الْحَجَرَۜ
    • taşa
    • فَانْفَجَرَتْ
    • fışkırmıştı
    • مِنْهُ
    • ondan
    • اثْنَتَا عَشْرَةَ
    • on iki
    • عَيْناًۜ
    • göze (pınar)
    • قَدْ عَلِمَ
    • bilmişti
    • كُلُّ
    • bütün
    • اُنَاسٍ
    • insanlar
    • مَشْرَبَهُمْۜ
    • kendi içecekleri yeri
    • كُلُوا
    • yeyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • مِنْ رِزْقِ
    • rızkından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَلَا تَعْثَوْا
    • ve (başkalarına) saldırmayın
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُفْسِد۪ينَ
    • bozgunculuk yaparak
    61
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْتُمْ
    • siz demiştiniz ki
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نَصْبِرَ
    • biz dayanamayız
    • عَلٰى طَعَامٍ
    • yemeğe
    • وَاحِدٍ
    • bir
    • فَادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُخْرِجْ
    • çıkarsın
    • لَنَا
    • bize
    • مِمَّا
    • şeylerden
    • تُنْبِتُ
    • bitirdiği
    • الْاَرْضُ
    • yerin
    • مِنْ بَقْلِهَا
    • sebzesinden
    • وَقِثَّٓائِهَا
    • acurundan
    • وَفُومِهَا
    • sarımsağından
    • وَعَدَسِهَا
    • mercimeğinden
    • وَبَصَلِهَاۜ
    • soğanından
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اَتَسْتَبْدِلُونَ
    • değiştirmek mi istiyorsunuz?
    • الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
    • daha aşağı olanı
    • بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
    • iyi olanla
    • اِهْبِطُوا
    • inin
    • مِصْراً
    • bir şehre
    • فَاِنَّ لَكُمْ
    • sizin için var
    • مَا سَاَلْتُمْۜ
    • istediğiniz şeyler
    • وَضُرِبَتْ
    • vuruldu
    • عَلَيْهِمُ
    • üzerlerine
    • الذِّلَّةُ
    • alçaklık
    • وَالْمَسْكَنَةُ
    • ve yoksulluk (damgası)
    • وَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • bir gazaba
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah`tan
    • ذٰلِكَ
    • işte bu
    • بِاَنَّهُمْ كَانُوا
    • şüphesiz öyle oldu
    • يَكْفُرُونَ
    • (çünkü) inkar ediyorlar
    • بِاٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَيَقْتُلُونَ
    • ve öldürüyorlardı
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
    • haksız yere
    • بِمَا
    • sebebiyledir
    • عَصَوْا
    • isyan etmeleri
    • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
    • sınırı aştıkları
    62
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
    • ve yahudiler
    • وَالنَّصَارٰى
    • ve hıristiyanlar
    • وَالصَّابِـ۪ٔينَ
    • ve sabiiler
    • مَنْ اٰمَنَ
    • kim inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَعَمِلَ
    • ve yaparsa
    • صَالِحاً
    • iyi işler
    • فَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • mükafatları
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۖ
    • rablerinin
    • وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
    • onlara korku yoktur
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    63
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almış
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • dağı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimizi
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • مَا ف۪يهِ
    • içinde olanı
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    64
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • dönmüştünüz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَۚ
    • bunun
    • فَلَوْلَا
    • eğer olmasaydı
    • فَضْلُ
    • iyiliği
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَرَحْمَتُهُ
    • ve merhameti
    • لَكُنْتُمْ
    • elbette olurdunuz
    • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
    • ziyana uğrayanlardan
    65
    • وَلَقَدْ
    • elbette
    • عَلِمْتُمُ
    • bilmişsinizdir
    • الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
    • haddi aşanları
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • فِي السَّبْتِ
    • cumartesi günü
    • فَقُلْنَا
    • işte dedik
    • لَهُمْ
    • onlara
    • كُونُوا
    • olun
    • قِرَدَةً
    • maymunlar
    • خَاسِـ۪ٔينَۚ
    • aşağılık
    66
    • فَجَعَلْنَاهَا
    • ve bunu yaptık
    • نَكَالاً
    • ibretlik bir ceza
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
    • önündekilere
    • وَمَا خَلْفَهَا
    • ve ardından geleceklere
    • وَمَوْعِظَةً
    • ve bir öğüt
    • لِلْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler için
    67
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪ٓ
    • kavmine
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْمُرُكُمْ
    • size emrediyor
    • اَنْ تَذْبَحُوا
    • kesmenizi
    • بَقَرَةًۜ
    • bir inek
    • قَالُٓوا
    • dediler
    • اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
    • bizimle alay mı ediyorsun?
    • قَالَ
    • dedi
    • اَعُوذُ
    • sığınırım
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْ اَكُونَ
    • olmaktan
    • مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
    • cahillerden
    68
    • قَالُوا
    • dediler
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۜ
    • onun ne olduğunu
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا فَارِضٌ
    • yaşlı olmayan
    • وَلَا بِكْرٌۜ
    • ve körpe de olmayan
    • عَوَانٌ
    • orta yaşlı
    • بَيْنَ
    • arasında
    • ذٰلِكَۜ
    • bunun
    • فَافْعَلُوا
    • haydi yapın
    • مَا تُؤْمَرُونَ
    • size emredileni
    69
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا لَوْنُهَاۜ
    • onun rengi nedir
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
    • parlak sarı
    • لَوْنُهَا
    • renginde
    • تَسُرُّ
    • sevinç verir
    • النَّاظِر۪ينَ
    • bakanlara
    70
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۙ
    • onun nasıl bir şey olduğunu
    • اِنَّ
    • zira
    • الْبَقَرَ
    • o inek
    • تَشَابَهَ
    • benzer geldi
    • عَلَيْنَاۜ
    • bize
    • وَاِنَّٓا
    • ama mutlaka biz
    • اِنْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dilerse
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَمُهْتَدُونَ
    • hidayeti buluruz
    71
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • şöyle diyor
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا ذَلُولٌ
    • boyundurluk altına alınmamış
    • تُث۪يرُ
    • sürmek için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • وَلَا تَسْقِي
    • ve sulamaz
    • الْحَرْثَۚ
    • ekin
    • مُسَلَّمَةٌ
    • kusursuz
    • لَا شِيَةَ
    • hiçbir alacası yok
    • ف۪يهَاۜ
    • onda
    • قَالُوا
    • dediler
    • الْـٰٔنَ
    • işte şimdi
    • جِئْتَ
    • getirdin
    • بِالْحَقِّۜ
    • doğruyu
    • فَذَبَحُوهَا
    • ve boğazladılar onu
    • وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
    • az daha yapmayacaklardı
    72
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَتَلْتُمْ
    • siz öldürmüştünüz
    • نَفْساً
    • bir adam
    • فَادّٰرَءْتُمْ
    • birbirinizle atışmıştınız
    • ف۪يهَاۜ
    • onun hakkında
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُخْرِجٌ
    • ortaya çıkarıcıdır
    • مَا كُنْتُمْ
    • olduğunuz şeyi
    • تَكْتُمُونَۚ
    • gizlemiş
    73
    • فَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اضْرِبُوهُ
    • vurun ona (öldürülene)
    • بِبَعْضِهَاۜ
    • (ineğin) bir parçasıyla
    • كَذٰلِكَ
    • işte böylece
    • يُحْـيِ
    • diriltir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمَوْتٰى
    • ölüleri
    • وَيُر۪يكُمْ
    • ve size gösterir
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ
    • düşünürsünüz
    74
    • ثُمَّ
    • sonra yine
    • قَسَتْ
    • katılaştı
    • قُلُوبُكُمْ
    • kalbleriniz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • فَهِيَ
    • şimdi onlar
    • كَالْحِجَارَةِ
    • taş gibi
    • اَوْ
    • hatta
    • اَشَدُّ
    • daha da
    • قَسْوَةًۜ
    • katıdır
    • وَاِنَّ
    • çünkü
    • مِنَ الْحِجَارَةِ
    • öyle taş var ki
    • لَمَا يَتَفَجَّرُ
    • fışkırır
    • مِنْهُ
    • içinden
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • وَاِنَّ مِنْهَا
    • öylesi de var ki
    • لَمَا يَشَّقَّقُ
    • çatlayıverir de
    • فَيَخْرُجُ
    • çıkar
    • مِنْهُ
    • ondan
    • الْمَٓاءُۜ
    • su
    • لَمَا يَهْبِطُ
    • aşağı yuvarlanır
    • مِنْ خَشْيَةِ
    • korkusundan
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • وَمَا
    • ve değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    75
    • اَفَتَطْمَعُونَ
    • umuyor musunuz?
    • اَنْ يُؤْمِنُوا
    • inanacaklarını
    • لَكُمْ
    • size
    • وَقَدْ
    • oysa
    • كَانَ
    • vardı ki
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • bunlardan
    • يَسْمَعُونَ
    • işitirlerdi de
    • كَلَامَ
    • sözünü
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُحَرِّفُونَهُ
    • onu değiştirirlerdi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَا عَقَلُوهُ
    • düşünüp akıl erdirdikten
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    76
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • خَلَا
    • yalnız kaldıkları
    • بَعْضُهُمْ
    • bazısı
    • اِلٰى بَعْضٍ
    • bazısıyla
    • اَتُحَدِّثُونَهُمْ
    • onlara haber mi veriyorsunuz
    • بِمَا فَتَحَ
    • açtığı şeyleri
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • لِيُحَٓاجُّوكُمْ
    • sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
    • بِه۪
    • onu
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّكُمْۜ
    • Rabbiniz
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • Aklınızı kullanmıyor musunuz?
    77
    • اَوَلَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlar mı ki?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا يُسِرُّونَ
    • onların gizlediklerini
    • وَمَا يُعْلِنُونَ
    • ve açığa vurduklarını
    78
    • وَمِنْهُمْ
    • onların içinde vardır
    • اُمِّيُّونَ
    • ümmiler
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَمَانِيَّ
    • kuruntuları
    • وَاِنْ هُمْ
    • onlar
    • اِلَّا
    • sadece
    • يَظُنُّونَ
    • zannediyorlar
    79
    • فَوَيْلٌ
    • vay haline
    • لِلَّذ۪ينَ
    • o kimselerin ki
    • يَكْتُبُونَ
    • yazıp
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِاَيْد۪يهِمْ
    • elleriyle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يَقُولُونَ
    • derler
    • هٰذَا
    • bu
    • مِنْ عِنْدِ
    • katındandır
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لِيَشْتَرُوا
    • satmak için
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۜ
    • az bir
    • لَهُمْ
    • onların
    • مِمَّا
    • ötürü
    • كَتَبَتْ
    • yazdığından
    • اَيْد۪يهِمْ
    • ellerinin
    • وَوَيْلٌ
    • vay haline
    • يَكْسِبُونَ
    • kazandıklarından
    80
    • وَقَالُوا
    • Bir de dediler ki
    • لَنْ تَمَسَّنَا
    • bize dokunmayacaktır
    • النَّارُ
    • ateş
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَيَّاماً
    • gün
    • مَعْدُودَةًۜ
    • sayılı birkaç
    • قُلْ
    • De ki
    • اَتَّخَذْتُمْ
    • aldınız mı?
    • عِنْدَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • عَهْداً
    • bir söz (bu hususta)
    • فَلَنْ يُخْلِفَ
    • öyleyse dönmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَهْدَهُٓ
    • sözünden
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا
    • bir şey mi
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    81
    • بَلٰى
    • Evet
    • مَنْ
    • kim
    • كَسَبَ
    • kazanır
    • سَيِّئَةً
    • bir günah
    • وَاَحَاطَتْ
    • kuşatmış olursa
    • بِه۪
    • kendisini
    • خَط۪ٓيـَٔتُهُ
    • suçu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    82
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • İnanıp
    • وَعَمِلُوا
    • yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • yararlı işler
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar da
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • الْجَنَّةِۚ
    • cennet
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • sürekli kalacaklardır
    83
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • biz almıştık
    • م۪يثَاقَ
    • bir söz
    • بَن۪ٓي
    • oğullarından
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • لَا تَعْبُدُونَ
    • kulluk etmeyeceksiniz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَبِالْوَالِدَيْنِ
    • anaya-babaya
    • اِحْسَاناً
    • iyilik edeceksiniz
    • وَذِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullara
    • وَقُولُوا
    • söyleyin
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • حُسْناً
    • güzel söz
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • döndünüz
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azınız
    • مِنْكُمْ
    • siz
    • وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
    • hala yüz çevirip duruyorsunuz
    84
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizden kesin söz
    • لَا تَسْفِكُونَ
    • dökmeyeceksiniz
    • دِمَٓاءَكُمْ
    • birbirinizin kanını
    • وَلَا تُخْرِجُونَ
    • çıkarmayacaksınız
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • مِنْ دِيَارِكُمْ
    • yurtlarınızdan
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَقْرَرْتُمْ
    • kabul etmiştiniz
    • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
    • buna siz şahidsiniz
    85
    • ثُمَّ
    • Ama
    • اَنْتُمْ
    • siz
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • bunlar
    • تَقْتُلُونَ
    • öldürüyorsunuz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • وَتُخْرِجُونَ
    • çıkarıyorsunuz
    • فَر۪يقاً
    • bir grubu
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مِنْ دِيَارِهِمْۘ
    • yurtlarından
    • تَظَاهَرُونَ
    • birleşiyorsunuz
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara karşı
    • بِالْاِثْمِ
    • günah
    • وَالْعُدْوَانِۜ
    • ve düşmanlıkla
    • وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
    • size geldiklerinde
    • اُسَارٰى
    • esir olarak
    • تُفَادُوهُمْ
    • fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
    • وَهُوَ مُحَرَّمٌ
    • yasaklanmış iken
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِخْرَاجُهُمْۜ
    • onları çıkarmak
    • اَفَتُؤْمِنُونَ
    • yoksa siz inanıyor da
    • بِبَعْضِ
    • bir kısmına
    • الْكِتَابِ
    • Kitabın
    • وَتَكْفُرُونَ
    • inkar mı ediyorsunuz
    • بِبَعْضٍۚ
    • bir kısmını
    • فَمَا
    • nedir?
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • مَنْ
    • kimsenin
    • يَفْعَلُ
    • yapan
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • اِلَّا
    • başka
    • خِزْيٌ
    • rezil olmaktan
    • فِي الْحَيٰوةِ
    • hayatında
    • الدُّنْيَاۚ
    • dünya
    • وَيَوْمَ
    • gününde de
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • يُرَدُّونَ
    • onlar itilirler
    • اِلٰٓى اَشَدِّ
    • en şiddetlisine
    • الْعَذَابِۜ
    • azabın
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • bilmez
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    86
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın alan kimselerdir
    • الْحَيٰوةَ
    • hayatını
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • بِالْاٰخِرَةِۘ
    • ahireti verip
    • فَلَا يُخَفَّفُ
    • hiç hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
    • ve onlara hiç yardım edilmez
    87
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • اٰتَيْنَا
    • verdik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَقَفَّيْنَا
    • birbiri ardınca gönderdik
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • arkasından
    • بِالرُّسُلِ
    • peygamberler
    • وَاٰتَيْنَا
    • verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
    • اَفَكُلَّمَا
    • öyle mi?
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelse
    • رَسُولٌ
    • bir peygamber
    • بِمَا
    • şey ile
    • لَا تَهْوٰٓى
    • istemediği
    • اَنْفُسُكُمُ
    • canınızın
    • اسْتَكْبَرْتُمْۚ
    • büyüklük taslayarak
    • فَفَر۪يقاً
    • kimini
    • كَذَّبْتُمْۘ
    • yalanlayacak
    • وَفَر۪يقاً
    • kimini de
    • تَقْتُلُونَ
    • öldüreceksiniz
    88
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • قُلُوبُنَا
    • kalblerimiz
    • غُلْفٌۜ
    • perdelidir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَعَنَهُمُ
    • onları la`netlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُفْرِهِمْ
    • inkarlarından dolayı
    • فَقَل۪يلاً
    • artık çok az
    • مَا يُؤْمِنُونَ
    • inanırlar
    89
    • وَلَمَّا
    • Ne zaman ki
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldi
    • كِتَابٌ
    • bir Kitap (Kur`an)
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayıcı
    • لِمَا مَعَهُمْۙ
    • yanlarında bulunan (Tevrat)ı
    • وَكَانُوا
    • halde
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • يَسْتَفْتِحُونَ
    • yardım istedikleri
    • عَلَى
    • karşı
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
    • inkar edenlere
    • فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
    • kendilerine gelince
    • مَا عَرَفُوا
    • o bildikleri (Kur`an)
    • كَفَرُوا
    • inkar ettiler
    • بِه۪ۘ
    • onu
    • فَلَعْنَةُ
    • artık la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَى الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıların üzerine olsun!
    90
    • بِئْسَمَا
    • ne kötüdür
    • اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları şey
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerini
    • اَنْ يَكْفُرُوا
    • inkar etmek için
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeyi
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بَغْياً
    • çekemeyerek
    • اَنْ يُنَزِّلَ
    • (vahiy) indirmesini
    • مِنْ فَضْلِه۪
    • lutfundan
    • عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • مِنْ عِبَادِه۪ۚ
    • kullarından
    • فَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • gazab
    • عَلٰى
    • üstüne
    • غَضَبٍۜ
    • gazaba
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • İnkar edenler için
    • عَذَابٌ
    • bir azab vardır
    • مُه۪ينٌ
    • alçaltıcı
    91
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeye
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • نُؤْمِنُ
    • inanırız
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • عَلَيْنَا
    • bize
    • وَيَكْفُرُونَ
    • inkar ederler
    • بِمَا وَرَٓاءَهُ
    • ondan sonra geleni
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • الْحَقُّ
    • haktır
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْۜ
    • yanlarında bulunanı
    • قُلْ
    • de ki
    • فَلِمَ تَقْتُلُونَ
    • neden öldürüyordunuz?
    • اَنْبِيَٓاءَ
    • peygamberlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • اِنْ
    • gerçekten
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    92
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelmişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • بِالْبَيِّنَاتِ
    • apaçık delillerle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • (ilah) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • ardından
    • وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
    • zalimler olarak
    93
    • وَاِذْ
    • hani bir zaman
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • kesin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • ve kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • Tur(dağın)ı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا
    • şeyi
    • اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاسْمَعُواۜ
    • dinleyin (demiştik)
    • قَالُوا
    • dediler
    • سَمِعْنَا
    • dinledik
    • وَعَصَيْنَا
    • ve isyan ettik
    • وَاُشْرِبُوا
    • içirildi
    • ف۪ي قُلُوبِهِمُ
    • kalblerine
    • الْعِجْلَ
    • buzağı (sevgisi)
    • بِكُفْرِهِمْۜ
    • inkarlarıyla
    • قُلْ
    • de ki
    • بِئْسَمَا
    • ne kötü şey
    • يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
    • size emrediyor
    • ا۪يمَانُكُمْ
    • imanınız
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanan kimseler
    94
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنْ
    • eğer
    • كَانَتْ لَكُمُ
    • yalnız size ait ise
    • الدَّارُ
    • yurdu
    • الْاٰخِرَةُ
    • ahiret
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • خَالِصَةً
    • gerçekten
    • مِنْ دُونِ النَّاسِ
    • kimsenin değil de
    • فَتَمَنَّوُا
    • haydi temenni edin
    • الْمَوْتَ
    • ölümü
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • sözünüzde doğru
    95
    • وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
    • fakat ölümü istemezler
    • اَبَداً
    • asla
    • بِمَا قَدَّمَتْ
    • yapıp sunduğu işlerden dolayı
    • اَيْد۪يهِمْۜ
    • ellerinin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    96
    • وَلَتَجِدَنَّهُمْ
    • onları bulursun
    • اَحْرَصَ
    • en düşkünü
    • النَّاسِ
    • insanların
    • عَلٰى حَيٰوةٍۚ
    • hayata
    • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
    • ortak koşanlardan bile
    • يَوَدُّ
    • ister
    • اَحَدُهُمْ
    • her biri
    • لَوْ يُعَمَّرُ
    • yaşatılmasını
    • اَلْفَ
    • bin
    • سَنَةٍۚ
    • yıl
    • وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
    • onu uzaklaştıracak değildir
    • مِنَ الْعَذَابِ
    • azabdan
    • اَنْ يُعَمَّرَۜ
    • oysa yaşamak
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بَص۪يرٌ
    • görüyor
    • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
    • yaptıklarını
    97
    • قُلْ
    • de ki
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise (bilsin ki)
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِجِبْر۪يلَ
    • Cebrail`e
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • نَزَّلَهُ
    • onu indirmiştir
    • عَلٰى قَلْبِكَ
    • kalbine
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
    • kendinden öncekileri
    • وَهُدًى
    • ve hidayet
    • وَبُشْرٰى
    • ve müjdeci
    • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
    • inananlara
    98
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • ve meleklerine
    • وَرُسُلِه۪
    • ve resullerine
    • وَجِبْر۪يلَ
    • ve Cebrail`e
    • وَم۪يكَالَ
    • ve Mikail`e
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah da
    • عَدُوٌّ
    • düşmanıdır
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkar edenlerin
    99
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • اَنْزَلْـنَٓا
    • indirdik
    • اِلَيْكَ
    • sana
    • اٰيَاتٍ
    • ayetler
    • بَيِّنَاتٍۚ
    • apaçık
    • وَمَا يَكْفُرُ
    • inkar etmez
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَّا الْفَاسِقُونَ
    • fasıklardan başkası
    100
    • اَوَكُلَّمَا
    • ne zaman
    • عَاهَدُوا
    • anlaştılarsa
    • عَهْداً
    • ahitle
    • نَبَذَهُ
    • onu bozmadı mı?
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْۜ
    • onlardan
    • بَلْ
    • Zaten
    • اَكْثَرُهُمْ
    • çokları
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    101
    • وَلَمَّا
    • ne zaman
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldiyse
    • رَسُولٌ
    • bir elçi
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْ
    • yanlarındakini
    • نَبَذَ
    • attılar
    • فَر۪يقٌ
    • bir gurup
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlerden
    • الْكِتَابَۗ
    • kitap
    • كِتَابَ
    • kitabı
    • وَرَٓاءَ
    • arkasına
    • ظُهُورِهِمْ
    • sırtlarının
    • كَاَنَّهُمْ
    • sanki gibi
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlarmış
    102
    • وَاتَّـبَعُوا
    • uydular
    • مَا
    • şeye
    • تَتْلُوا
    • uydurduğu
    • الشَّيَاط۪ينُ
    • şeytanların
    • عَلٰى مُلْكِ
    • mülkü hakkında
    • سُلَيْمٰنَۚ
    • Süleyman`ın
    • وَمَا كَفَرَ
    • oysa küfre girmedi
    • سُلَيْمٰنُ
    • Süleyman
    • وَلٰكِنَّ
    • Fakat
    • الشَّيَاط۪ينَ
    • şeytanlar
    • كَفَرُوا
    • küfre girdiler
    • يُعَلِّمُونَ
    • öğreterek
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • السِّحْرَۗ
    • sihri
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirileni
    • عَلَى الْمَلَكَيْنِ
    • iki meleğe
    • بِبَابِلَ
    • Babil`de
    • هَارُوتَ
    • Harut
    • وَمَارُوتَۜ
    • ve Marut (isimli)
    • وَمَا يُعَلِّمَانِ
    • onlar öğretmezlerdi
    • مِنْ اَحَدٍ
    • hiç kimseye
    • حَتّٰى يَقُولَٓا
    • demedikçe
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • نَحْنُ
    • biz
    • فِتْنَةٌ
    • fitneyiz
    • فَلَا تَكْفُرْۜ
    • sakın küfre girmeyin
    • فَيَتَعَلَّمُونَ
    • fakat öğreniyorlardı
    • مِنْهُمَا
    • bunlardan
    • مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
    • ayıran şeyi
    • بَيْنَ
    • arasını
    • الْمَرْءِ
    • eşi
    • وَزَوْجِه۪ۜ
    • ve karısının
    • وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
    • ama onlar zarar veremezler
    • بِه۪
    • onunla
    • اِلَّا
    • başka
    • بِاِذْنِ
    • izninden
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَيَتَعَلَّمُونَ
    • onlar öğreniyorlardı
    • مَا
    • şeyi
    • يَضُرُّهُمْ
    • zarar veren
    • وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
    • yarar vereni değil
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • عَلِمُوا
    • gayet iyi biliyorlardı ki
    • لَمَنِ
    • kimsenin
    • اشْتَرٰيهُ
    • onu satın alan
    • مَا لَهُ
    • yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ۠
    • bir nasibi
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötüdür
    • مَا
    • şey
    • شَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları
    • اَنْفُسَهُمْۜ
    • kendilerini
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ
    • (bunu) bilselerdi!
    103
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • اٰمَنُوا
    • iman etseler
    • وَاتَّقَوْا
    • ve sakınmış olsalardı
    • لَمَثُوبَةٌ
    • sevabı
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • خَيْرٌۜ
    • daha hayırlı olurdu
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
    • bilselerdi
    104
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • لَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • رَاعِنَا
    • Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
    • وَقُولُوا
    • deyin
    • انْظُرْنَا
    • unzurna (bize bak)
    • وَاسْمَعُواۜ
    • ve dinleyin
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • Kafirler için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı
    105
    • مَا يَوَدُّ
    • arzu etmezler
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitab
    • وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
    • ve müşriklerden
    • اَنْ يُنَزَّلَ
    • indirilmesini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hiçbir hayır
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • rabbinizden
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • يَخْتَصُّ
    • tahsis eder
    • بِرَحْمَتِه۪
    • rahmetini
    • مَنْ
    • kimseye
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • الْفَضْلِ
    • lutuf
    • الْعَظ۪يمِ
    • büyük
    106
    • مَا نَنْسَخْ
    • biz nesheder
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • bir ayeti
    • اَوْ
    • veya
    • نُنْسِهَا
    • unutturursak
    • نَأْتِ
    • getiririz
    • بِخَيْرٍ
    • daha iyisini
    • مِنْهَٓا
    • ondan
    • اَوْ
    • ya da
    • مِثْلِهَاۜ
    • benzerini
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yeter
    107
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَهُ مُلْكُ
    • sahibidir
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَمَا
    • ve yoktur
    • لَكُمْ
    • size
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir koruyucu
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    108
    • اَمْ تُر۪يدُونَ
    • arzu mu ediyorsunuz?
    • اَنْ تَسْـَٔلُوا
    • istekte bulunmayı
    • رَسُولَكُمْ
    • rasulunüzden
    • كَمَا
    • gibi
    • سُئِلَ
    • istedikleri
    • مُوسٰى
    • Musa`dan
    • مِنْ قَبْلُۜ
    • daha önce
    • وَمَنْ
    • Kim
    • يَتَبَدَّلِ
    • değiştirirse
    • الْكُفْرَ
    • inkarı
    • بِالْا۪يمَانِ
    • imana
    • فَقَدْ
    • şüphesiz (o)
    • ضَلَّ
    • sapıtmıştır
    • سَوَٓاءَ
    • dümdüz
    • السَّب۪يلِ
    • yolu
    109
    • وَدَّ
    • isterler
    • كَث۪يرٌ
    • bir çoğu
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitap
    • لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
    • sizi döndürmek
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • ا۪يمَانِكُمْ
    • imanınızdan
    • كُفَّاراًۚ
    • kafirler olarak
    • حَسَداً
    • hasetten dolayı
    • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
    • içlerindeki
    • مَا تَبَيَّنَ
    • apaçık belli olduktan
    • لَهُمُ
    • onlara
    • الْحَقُّۚ
    • gerçek
    • فَاعْفُوا
    • affedin
    • وَاصْفَحُوا
    • hoş görün
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَأْتِيَ
    • getirinceye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاَمْرِه۪ۜ
    • emrini
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yetendir
    110
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • وَمَا تُقَدِّمُوا
    • ne gönderirseniz
    • لِاَنْفُسِكُمْ
    • kendiniz için
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • تَجِدُوهُ
    • bulursunuz
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    111
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • لَنْ يَدْخُلَ
    • asla giremez
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • اِلَّا
    • başkası
    • مَنْ
    • kimseden
    • كَانَ
    • olan
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veyahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • تِلْكَ
    • işte bu
    • اَمَانِيُّهُمْۜ
    • onların kuruntusudur
    • قُلْ
    • de ki
    • هَاتُوا
    • getirin
    • بُرْهَانَكُمْ
    • delilinizi
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    112
    • بَلٰى
    • hayır
    • مَنْ
    • kim
    • اَسْلَمَ
    • teslim ederse
    • وَجْهَهُ
    • yüzünü
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَهُوَ مُحْسِنٌ
    • işini güzel yaparak
    • فَلَهُٓ
    • onun
    • اَجْرُهُ
    • mükafatı
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّه۪ۖ
    • Rabbinin
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • خَوْفٌ
    • korku
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • هُمْ
    • onlara
    • يَحْزَنُونَ۟
    • üzülmek
    113
    • وَقَالَتِ
    • dediler
    • الْيَهُودُ
    • Yahudiler
    • لَيْسَتِ
    • değiller
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar
    • عَلٰى شَيْءٍۖ
    • bir temel üzerinde
    • وَقَالَتِ
    • ve dediler
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar da
    • عَلٰى شَيْءٍۙ
    • bir temel üzerinde
    • وَهُمْ
    • oysa onlar
    • يَتْلُونَ
    • okuyorlar
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • قَالَ
    • söylediler
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler de
    • مِثْلَ
    • benzerini
    • قَوْلِهِمْۚ
    • onların sözlerinin
    • فَاللّٰهُ
    • artık Allah
    • يَحْكُمُ
    • hüküm verecektir
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarında
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • ف۪يمَا
    • şey hakkında
    • كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
    • ayrılığa düştükleri
    114
    • وَمَنْ
    • kim olabilir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ مَنَعَ
    • men edenden
    • مَسَاجِدَ
    • mescidlerinde
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • اَنْ يُذْكَرَ
    • anılmasına
    • ف۪يهَا
    • içinde
    • اسْمُهُ
    • isminin
    • وَسَعٰى
    • çalışandan
    • ف۪ي خَرَابِهَاۜ
    • onların harabolmasına
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • مَا كَانَ
    • yoktur
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
    • girmeleri
    • اِلَّا
    • dışında
    • خَٓائِف۪ينَۜ
    • korka korka
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • خِزْيٌ
    • rezillik
    • وَلَهُمْ
    • ve vardır
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • عَذَابٌ
    • azap
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    115
    • وَلِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُ
    • batı da
    • فَاَيْنَمَا
    • nereye
    • تُوَلُّوا
    • dönerseniz
    • فَثَمَّ
    • oradadır
    • وَجْهُ
    • yüzü (zatı)
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (rahmeti ve ni`meti) boldur
    • عَل۪يمٌ
    • (her şeyi) bilendir
    116
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • اتَّخَذَ
    • edindi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَلَداًۙ
    • çocuk
    • سُبْحَانَهُۜ
    • O yücedir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَهُ
    • onundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerde
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • لَهُ
    • O`na
    • قَانِتُونَ
    • boyun eğmiştir
    117
    • بَد۪يعُ
    • (O) yaratıcısıdır
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَاِذَا
    • zaman
    • قَضٰٓى
    • hükmettiği
    • اَمْراً
    • bir işe (şeye)
    • فَاِنَّمَا
    • şüphesiz sadece
    • يَقُولُ
    • der
    • لَهُ
    • ona
    • كُنْ
    • ol
    • فَيَكُونُ
    • hemen oluverir
    118
    • وَقَالَ
    • dediler ki
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler
    • لَوْلَا
    • değil miydi?
    • يُكَلِّمُنَا
    • bizimle konuşmalı
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَوْ
    • ya da
    • تَأْت۪ينَٓا
    • bize gelmeli
    • اٰيَةٌۜ
    • bir ayet (mu`cize)
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • قَالَ
    • söylemişlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
    • onlardan öncekiler de
    • مِثْلَ
    • gibi
    • قَوْلِهِمْۜ
    • onların dedikleri
    • تَشَابَهَتْ
    • birbirine benzedi
    • قُلُوبُهُمْۜ
    • kalbleri
    • قَدْ بَيَّنَّا
    • iyice açıkladık
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لِقَوْمٍ
    • kavimler için
    • يُوقِنُونَ
    • bilmek isteyen
    119
    • اِنَّٓا
    • doğrusu biz
    • اَرْسَلْنَاكَ
    • seni gönderdik
    • بِالْحَقِّ
    • gerçekle
    • بَش۪يراً
    • müjdeleyici
    • وَنَذ۪يراًۙ
    • ve uyarıcı olarak
    • وَلَا تُسْـَٔلُ
    • sen sorumlu değilsin
    • عَنْ اَصْحَابِ
    • halkından
    • الْجَح۪يمِ
    • cehennem
    120
    • وَلَنْ تَرْضٰى
    • razı olmazlar
    • عَنْكَ
    • senden
    • الْيَهُودُ
    • ne yahudiler
    • وَلَا النَّصَارٰى
    • ne de hıristiyanlar
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَتَّبِعَ
    • sen uyuncaya
    • مِلَّتَهُمْۜ
    • onların milletine (dinine)
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • هُدَى
    • hidayeti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُوَ الْهُدٰىۜ
    • asıl doğru yoldur
    • وَلَئِنِ
    • eğer
    • اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların arzularına
    • بَعْدَ
    • sonra
    • الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • مَا
    • yoktur
    • لَكَ
    • sana
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir dost
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    121
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • Kendilerine verdiğimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • يَتْلُونَهُ
    • okuyanlar
    • حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
    • doğru okuyuşla
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
    • ona inananlardır
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar ederse
    • بِه۪
    • onu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الْخَاسِرُونَ۟
    • ziyana uğrayanlardır
    122
    • يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • Ey İsrail oğulları
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`meti
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
    • verdiğim
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنّ۪ي
    • gerçekten
    • فَضَّلْتُكُمْ
    • sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    123
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden ki
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmez
    • نَفْسٌ
    • kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şeyle
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • ve kabul edilmez
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye
    • وَلَا تَنْفَعُهَا
    • ona fayda vermez
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • yardım da edilmez
    124
    • وَاِذِ
    • zaman
    • ابْتَلٰٓى
    • imtihan ettiği
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`i
    • رَبُّهُ
    • Rabbi
    • بِكَلِمَاتٍ
    • kelimelerle
    • فَاَتَمَّهُنَّۜ
    • o da onları tamamlamıştı
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلُكَ
    • seni yapacağım
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِمَاماًۜ
    • önder
    • قَالَ
    • (İbrahim de) dedi
    • وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
    • soyumdan da
    • قَالَ
    • buyurdu
    • لَا يَنَالُ
    • ulaşmaz
    • عَهْدِي
    • ahdim
    • الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlere
    125
    • وَاِذْ
    • hani
    • جَعَلْنَا
    • biz kıldık
    • الْبَيْتَ
    • Beyt`i (Ka`be`yi)
    • مَثَابَةً
    • toplanma yeri
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَاَمْناًۜ
    • ve güven yeri
    • وَاتَّخِذُوا
    • siz de edinin
    • مِنْ مَقَامِ
    • makamından
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • مُصَلًّىۜ
    • bir namaz yeri
    • وَعَهِدْنَٓا
    • ve emretmiştik
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • اَنْ طَهِّرَا
    • temizlemesini
    • بَيْتِيَ
    • ev`imi
    • لِلطَّٓائِف۪ينَ
    • tavaf edenler için
    • وَالْعَاكِف۪ينَ
    • ibadete kapananlar
    • وَالرُّكَّعِ
    • ve rüku edenler
    • السُّجُودِ
    • secde edenler
    126
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اجْعَلْ
    • kıl
    • هٰذَا
    • bu
    • بَلَداً
    • şehri
    • اٰمِناً
    • güvenli
    • وَارْزُقْ
    • rızıklandır
    • اَهْلَهُ
    • halkını
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • ürünlerle
    • مَنْ اٰمَنَ
    • inananları
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • قَالَ
    • (Rabbi) buyurdu ki
    • وَمَنْ كَفَرَ
    • inkar edeni dahi
    • فَاُمَتِّعُهُ
    • onu geçindiririm
    • قَل۪يلاً
    • az bir süre
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَضْطَرُّهُٓ
    • onu mahkum ederim
    • اِلٰى عَذَابِ
    • azabına
    • النَّارِۜ
    • cehennem
    • وَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş yeridir
    127
    • وَاِذْ
    • hani
    • يَرْفَعُ
    • yükseltiyordu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • الْقَوَاعِدَ
    • temellerini
    • مِنَ الْبَيْتِ
    • Ev`in
    • وَاِسْمٰع۪يلُۜ
    • İsma`il`le beraber
    • رَبَّنَا
    • Rabbi`imiz
    • تَقَبَّلْ
    • kabul buyur
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • اِنَّكَ
    • kuşkusuz sen
    • اَنْتَ
    • (yalnız) sen
    • السَّم۪يعُ
    • işitensin
    • الْعَل۪يمُ
    • bilensin
    128
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاجْعَلْنَا
    • bizi yap
    • مُسْلِمَيْنِ
    • teslim olanlardan
    • لَكَ
    • sana
    • وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
    • neslimizden de
    • اُمَّةً
    • bir ümmet çıkar
    • مُسْلِمَةً
    • teslim olan
    • لَكَۖ
    • sana
    • وَاَرِنَا
    • bize göster
    • مَنَاسِكَنَا
    • ibadet yollarımızı
    • وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
    • ve tevbemizi kabul et
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • ancak sensin
    • التَّوَّابُ
    • tevbeleri kabul eden
    • الرَّح۪يمُ
    • çok merhametli olan
    129
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَابْعَثْ
    • gönder
    • ف۪يهِمْ
    • onlara
    • رَسُولاً
    • bir elçi
    • مِنْهُمْ
    • kendi içlerinden
    • يَتْلُوا
    • okuyacak
    • عَلَيْهِمْ
    • kendilerine
    • اٰيَاتِكَ
    • senin ayetlerini
    • وَيُعَلِّمُهُمُ
    • onlara öğretecek
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmeti
    • وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
    • ve onları temizleyecek
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sensin
    • اَنْتَ
    • yalnız sen
    • الْعَز۪يزُ
    • Aziz olan
    • الْحَك۪يمُ۟
    • Hakim olan
    130
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْغَبُ
    • yüz çevirir
    • عَنْ مِلَّةِ
    • milletinden (dininden)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • اِلَّا
    • başka
    • مَنْ سَفِهَ
    • sefih kılandan
    • نَفْسَهُۜ
    • nefsini
    • وَلَقَدِ
    • Andolsun ki
    • اصْطَفَيْنَاهُ
    • biz onu seçmiştik
    • فِي الدُّنْيَاۚ
    • dünyada
    • وَاِنَّهُ
    • ve şüphesiz o
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
    • salihlerdendir
    131
    • اِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • لَهُ
    • ona
    • رَبُّهُٓ
    • Rabbi
    • اَسْلِمْۙ
    • İslam ol (teslim ol)
    • قَالَ
    • dedi
    • اَسْلَمْتُ
    • teslim oldum
    • لِرَبِّ
    • Rabbine
    • الْعَالَم۪ينَ
    • alemlerin
    132
    • وَوَصّٰى
    • vasiyyet etti
    • بِهَٓا
    • bunu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • بَن۪يهِ
    • kendi oğullarına
    • وَيَعْقُوبُۜ
    • Ya`kub da
    • يَا بَنِيَّ
    • Oğullarım
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • اصْطَفٰى
    • seçti
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الدّ۪ينَ
    • bu dini
    • فَلَا تَمُوتُنَّ
    • öyleyse ölmeyin
    • اِلَّا
    • başka (bir şekilde)
    • وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
    • müslümanlar olmaktan
    133
    • اَمْ
    • yoksa
    • كُنْتُمْ
    • siz
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit miydiniz
    • اِذْ
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • يَعْقُوبَ
    • Ya`kub`a
    • الْمَوْتُۙ
    • ölüm hali
    • اِذْ
    • O zaman
    • قَالَ
    • (Ya`kub) dedi ki
    • لِبَن۪يهِ
    • oğullarına
    • مَا تَعْبُدُونَ
    • neye kulluk edeceksiniz
    • مِنْ بَعْد۪يۜ
    • benden sonra
    • قَالُوا
    • dediler
    • نَعْبُدُ
    • kulluk edeceğiz
    • اِلٰهَكَ
    • senin tanrın
    • وَاِلٰهَ
    • ve tanrısı
    • اٰبَٓائِكَ
    • ataların
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`ın
    • اِلٰهاً
    • Tanrı`ya
    • وَاحِداًۚ
    • tek
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    134
    • تِلْكَ
    • onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • kendilerine
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • size aittir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • siz sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    135
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • كُونُوا
    • olun ki
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veya
    • نَصَارٰى
    • hıristiyan
    • تَهْتَدُواۜ
    • doğru yolu bulasınız
    • قُلْ
    • De ki
    • بَلْ
    • bilakis (uyarız)
    • مِلَّةَ
    • milletine (dinine)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • حَن۪يفاًۜ
    • hanif
    • وَمَا كَانَ
    • O değildi
    • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
    • ortak koşanlardan
    136
    • قُولُٓوا
    • deyin
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene
    • اِلَيْنَا
    • bize
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`a
    • وَيَعْقُوبَ
    • ve Ya`kub`a
    • وَالْاَسْبَاطِ
    • ve torunlarına
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • verilene
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَع۪يسٰى
    • ve Îsa`ya
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • ve verilene
    • النَّبِيُّونَ
    • peygamberlere
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • rablerinden
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırım yapmayız
    • بَيْنَ
    • arasında
    • اَحَدٍ
    • hiçbiri
    • مِنْهُمْۘ
    • onların
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    137
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اٰمَنُوا
    • iman ederlerse
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَٓا اٰمَنْتُمْ
    • sizin iman ettiğiniz
    • بِه۪
    • ona
    • فَقَدِ
    • elbette
    • اهْتَدَوْاۚ
    • doğru yolu bulmuş olurlar
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَوَلَّوْا
    • dönerlerse
    • فَاِنَّمَا
    • mutlaka
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪ي شِقَاقٍۚ
    • anlaşmazlık içine düşerler
    • فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
    • onlara karşı sana yeter
    • اللّٰهُۚ
    • Allah
    • وَهُوَ
    • O
    • السَّم۪يعُ
    • işitendir
    • الْعَل۪يمُۜ
    • bilendir
    138
    • صِبْغَةَ
    • boyası (ile boyan)
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَحْسَنُ
    • daha güzeli
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • صِبْغَةًۘ
    • boyası
    • وَنَحْنُ
    • Biz ancak
    • لَهُ
    • O`na
    • عَابِدُونَ
    • kulluk ederiz
    139
    • قُلْ
    • söyle (onlara)
    • اَتُحَٓاجُّونَنَا
    • bizimle tartışıyor musunuz?
    • فِي اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • وَهُوَ
    • O iken
    • رَبُّنَا
    • bizim de Rabbimiz
    • وَرَبُّكُمْۚ
    • sizin de Rabbiniz
    • وَلَـنَٓا
    • bizimdir
    • اَعْمَالُنَا
    • bizim yaptıklarımız
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • اَعْمَالُكُمْۚ
    • sizin yaptıklarınız
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُخْلِصُونَۙ
    • gönülden bağlananlarız
    140
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • İshak
    • وَيَعْقُوبَ
    • Ya`kub
    • وَالْاَسْبَاطَ
    • ve torunlarının
    • كَانُوا
    • olduklarını mı
    • هُوداً
    • yahudi
    • اَوْ
    • yahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • قُلْ
    • De ki
    • ءَاَنْتُمْ
    • Siz mi
    • اَعْلَمُ
    • daha iyi bilirsiniz
    • اَمِ
    • yoksa
    • اللّٰهُۜ
    • Allah mı
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ
    • kimseden
    • كَتَمَ
    • gizleyen
    • شَهَادَةً
    • şahitliği
    • عِنْدَهُ
    • yanında bulunan
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    141
    • تِلْكَ
    • İşte onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • onlarındır
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
    • onların yaptıklarından
    142
    • سَيَقُولُ
    • diyecekler
    • السُّفَـهَٓاءُ
    • bazı beyinsizler
    • مِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَا
    • nedir
    • وَلّٰيهُمْ
    • onları çeviren
    • عَنْ قِبْلَتِهِمُ
    • kıblelerinden
    • الَّت۪ي كَانُوا
    • bulundukları
    • عَلَيْهَاۜ
    • üzerinde
    • قُلْ
    • de ki
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُۜ
    • batı da
    • يَهْد۪ي
    • O iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini (dileyeni)
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    143
    • وَكَذٰلِكَ
    • böylece
    • جَعَلْنَاكُمْ
    • sizi kıldık
    • اُمَّةً
    • bir ümmet
    • وَسَطاً
    • vasat
    • لِتَكُونُوا
    • olmanız için
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit
    • عَلَى النَّاسِ
    • insanlara
    • وَيَكُونَ
    • ve olması için
    • الرَّسُولُ
    • rasulün de
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • شَه۪يداًۜ
    • şahit
    • وَمَا جَعَلْنَا
    • ve yaptık
    • الْقِبْلَةَ
    • kıble
    • الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
    • üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
    • اِلَّا
    • sadece
    • لِنَعْلَمَ
    • bilmek için
    • مَنْ يَتَّبِـعُ
    • uyanı
    • الرَّسُولَ
    • Elçi`ye
    • مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
    • geriye dönenden
    • عَلٰى
    • üzerinde
    • عَقِبَيْهِۜ
    • ökçesi
    • وَاِنْ كَانَتْ
    • elbette
    • لَكَب۪يرَةً
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
    • yol gösterdiğinden
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • وَمَا كَانَ
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لِيُض۪يعَ
    • zayi edecek
    • ا۪يمَانَكُمْۜ
    • sizin imanınızı
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِالنَّاسِ
    • insanlara
    • لَرَؤُ۫فٌ
    • şefkatlidir
    • رَح۪يمٌ
    • merhametlidir
    144
    • قَدْ
    • elbette
    • نَرٰى
    • görüyoruz
    • تَقَلُّبَ
    • çevrilip durduğunu
    • وَجْهِكَ
    • yüzünün
    • فِي السَّمَٓاءِۚ
    • göğe doğru
    • فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
    • elbette seni döndüreceğiz
    • قِبْلَةً
    • bir kıbleye
    • تَرْضٰيهَاۖ
    • hoşlanacağın
    • فَوَلِّ
    • (Bundan böyle) çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • شَطْرَهُۜ
    • o yöne
    • وَاِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenler
    • الْكِتَابَ
    • kitap
    • لَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • bunun
    • الْحَقُّ
    • bir gerçek olduğunu
    • مِنْ رَبِّهِمْۜ
    • Rableri tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    145
    • وَلَئِنْ اَتَيْتَ
    • sen getirsen
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlere
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • بِكُلِّ
    • her türlü
    • اٰيَةٍ
    • ayeti
    • مَا تَبِعُوا
    • onlar uymazlar
    • قِبْلَتَكَۚ
    • senin kıblene
    • وَمَٓا
    • değilsin
    • اَنْتَ
    • sen de
    • بِتَابِـعٍ
    • uyacak
    • قِبْلَتَهُمْۚ
    • onların kıblesine
    • وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
    • onların bır kısmı uymazlar
    • قِبْلَةَ
    • kıblesine de
    • بَعْضٍۜ
    • birbirlerinin
    • وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların keyiflerine
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اِذاً
    • o takdirde
    • لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    • zalimlerden olursun
    146
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • kendilerine verdiklerimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • يَعْرِفُونَهُ
    • onu tanırlar
    • كَمَا
    • gibi
    • يَعْرِفُونَ
    • tanıdıkları
    • اَبْنَٓاءَهُمْۜ
    • oğullarını
    • وَاِنَّ
    • ama yine de
    • فَر۪يقاً
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • لَيَكْتُمُونَ
    • gizlerler
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    147
    • اَلْحَقُّ
    • Gerçek
    • مِنْ رَبِّكَ
    • Rabbindendir
    • فَلَا تَكُونَنَّ
    • artık olma
    • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
    • kuşkulananlardan
    148
    • وَلِكُلٍّ
    • her ümmetin vardır
    • وِجْهَةٌ
    • bir yönü
    • هُوَ مُوَلّ۪يهَا
    • yöneldiği
    • فَاسْتَبِقُوا
    • O halde koşun
    • الْخَيْرَاتِۜ
    • hayır işlerine
    • اَيْنَ
    • nerede
    • مَا تَكُونُوا
    • olsanız
    • يَأْتِ
    • getirir
    • بِكُمُ
    • sizi bir araya
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • جَم۪يعاًۜ
    • hepinizi
    • اِنَّ
    • kuşkusuz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    149
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَاِنَّهُ
    • bu elbette
    • لَلْحَقُّ
    • bir gerçektir
    • مِنْ رَبِّكَۜ
    • Rabbinden
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    150
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • doğru
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`a
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin ki
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzünüzü
    • شَطْرَهُۙ
    • o yana
    • لِئَلَّا يَكُونَ
    • olmasın
    • لِلنَّاسِ
    • hiç kimsenin
    • عَلَيْكُمْ
    • aleyhinizde
    • حُجَّةٌۗ
    • bir delili
    • اِلَّا
    • başka
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimlerden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • فَلَا تَخْشَوْهُمْ
    • Onlardan da çekinmeyin
    • وَاخْشَوْن۪ي
    • benden çekinin
    • وَلِاُتِمَّ
    • ve tamamlayayım
    • نِعْمَت۪ي
    • ni`metimi
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَهْتَدُونَۙ
    • hidayete erersiniz
    151
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اَرْسَلْنَا
    • gönderdik
    • ف۪يكُمْ
    • kendi içinizden
    • رَسُولاً
    • bir Elçi
    • مِنْكُمْ
    • sizden olan
    • يَتْلُوا
    • okuyan
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِنَا
    • ayetlerimizi
    • وَيُزَكّ۪يكُمْ
    • sizi temizleyen
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğreten
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • hikmeti
    • وَيُعَلِّمُكُمْ
    • ve size öğreten
    • مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
    • bilmediklerinizi
    152
    • فَاذْكُرُون۪ٓي
    • Öyle ise beni anın ki
    • اَذْكُرْكُمْ
    • ben de sizi anayım
    • وَاشْكُرُوا ل۪ي
    • bana şükredin
    • وَلَا تَكْفُرُونِ۟
    • nankörlük etmeyin
    153
    • يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • Ey inananlar
    • اسْتَع۪ينُوا
    • (Allah`tan) yardım isteyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabır
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    154
    • وَلَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • لِمَنْ
    • kimselere
    • يُقْتَلُ
    • öldürülen
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • اَمْوَاتٌۜ
    • ölüler
    • بَلْ
    • bilakis
    • اَحْيَٓاءٌ
    • onlar diridirler
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • لَا تَشْعُرُونَ
    • siz farkında olmazsınız
    155
    • وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
    • andolsun sizi imtihan edeceğiz
    • بِشَيْءٍ
    • şeylerle
    • مِنَ الْخَوْفِ
    • korku
    • وَالْجُوعِ
    • ve açlık (gibi)
    • وَنَقْصٍ
    • ve noksanlığıyla
    • مِنَ الْاَمْوَالِ
    • mallarınızın
    • وَالْاَنْفُسِ
    • ve canlarınızın
    • وَالثَّمَرَاتِۜ
    • ve ürünlerinizin
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الصَّابِر۪ينَۙ
    • sabredenleri
    156
    • الَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • اِذَٓا
    • zaman
    • اَصَابَتْهُمْ
    • onlara eriştiği
    • مُص۪يبَةٌۙ
    • bir bela
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّا
    • şüphesiz biz
    • لِلّٰهِ
    • Allah içiniz
    • وَاِنَّٓا
    • ve şüphesiz biz
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَۜ
    • döneceğiz
    157
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte
    • عَلَيْهِمْ
    • hep onlar içindir
    • صَلَوَاتٌ
    • bağışlamalar
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَرَحْمَةٌ
    • ve rahmet
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulanlar
    158
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الصَّفَا
    • Safa
    • وَالْمَرْوَةَ
    • ve Merve
    • مِنْ شَعَٓائِرِ
    • nişanlarındandır
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • فَمَنْ
    • Kim
    • حَجَّ
    • hacceder
    • الْبَيْتَ
    • Ev`i
    • اَوِ
    • ya da
    • اعْتَمَرَ
    • ömre yaparsa
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • hiçbir günah
    • عَلَيْهِ
    • kendisine
    • اَنْ يَطَّوَّفَ
    • tavaf etmesinde
    • بِهِمَاۜ
    • onları
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • تَطَوَّعَ
    • kendiliğinden yaparsa
    • خَيْراًۙ
    • bir iyilik
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • شَاكِرٌ
    • karşılığını verir
    • عَل۪يمٌ
    • (yaptığını) bilir
    159
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyenler
    • مَٓا اَنْزَلْنَا
    • indirdiğimiz
    • مِنَ الْبَيِّنَاتِ
    • açık delilleri
    • وَالْهُدٰى
    • ve hidayeti
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا بَيَّنَّاهُ
    • biz açıkça belirttikten
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • فِي الْكِتَابِۙ
    • Kitapta
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlara
    • يَلْعَنُهُمُ
    • la`net eder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَيَلْعَنُهُمُ
    • ve la`net eder
    • اللَّاعِنُونَۙ
    • bütün la`net edebilenler
    160
    • اِلَّا
    • ancak hariç
    • الَّذ۪ينَ تَابُوا
    • tevbe edip
    • وَاَصْلَحُوا
    • uslananlar
    • وَبَيَّنُوا
    • ve (gerçeği) açıklayanlar
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَتُوبُ
    • tevbelerini kabul ederim
    • عَلَيْهِمْۚ
    • onların
    • وَاَنَا
    • çünkü ben
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edenim
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyenim
    161
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edip te
    • وَمَاتُوا
    • ölen kimseler
    • وَهُمْ كُفَّارٌ
    • kafir olarak
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • عَلَيْهِمْ
    • onların üstünedir
    • لَعْنَةُ
    • la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklerin
    • وَالنَّاسِ
    • ve insanların
    • اَجْمَع۪ينَۙ
    • tüm
    162
    • خَالِد۪ينَ
    • ebedi kalırlar
    • ف۪يهَاۚ
    • (la`net) içinde
    • لَا يُخَفَّفُ
    • hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • هُمْ
    • onlara
    • يُنْظَرُونَ
    • gözetme
    163
    • وَاِلٰهُكُمْ
    • Tanrınız
    • اِلٰهٌ
    • Tanrı`dır
    • وَاحِدٌۚ
    • bir tek
    • لَٓا
    • yoktur
    • اِلٰهَ
    • tanrı
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَ
    • O`ndan
    • الرَّحْمٰنُ
    • Rahman`dır
    • الرَّح۪يمُ۟
    • Rahim`dir
    164
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي خَلْقِ
    • yaratılışında
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاخْتِلَافِ
    • değişmesinde
    • الَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüzün
    • وَالْفُلْكِ
    • gemilerde
    • الَّت۪ي تَجْر۪ي
    • taşıyıp giden
    • فِي الْبَحْرِ
    • denizde
    • بِمَا يَنْفَعُ
    • faydasına olan şeyleri
    • النَّاسَ
    • insanların
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirip
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مِنْ مَٓاءٍ
    • su
    • فَاَحْيَا
    • dirilterek
    • بِهِ
    • onunla
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَا
    • öldükten
    • وَبَثَّ
    • yaymasında
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • دَٓابَّةٍۖ
    • canlıyı
    • وَتَصْر۪يفِ
    • evirip çevirmesinde
    • الرِّيَاحِ
    • rüzgarları
    • وَالسَّحَابِ
    • ve bulutları
    • الْمُسَخَّرِ
    • emre hazır bekleyen
    • بَيْنَ
    • arasında
    • السَّمَٓاءِ
    • yer
    • وَالْاَرْضِ
    • ile gök
    • لَاٰيَاتٍ
    • elbette deliller vardır
    • لِقَوْمٍ
    • bir topluluk için
    • يَعْقِلُونَ
    • düşünen
    165
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • İnsanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَتَّخِذُ
    • tutar
    • مِنْ دُونِ اللّٰهِ
    • Allah`tan başka
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • يُحِبُّونَهُمْ
    • onları severler
    • كَحُبِّ
    • sever gibi
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • İnananlar ise
    • اَشَدُّ
    • en çok
    • حُباًّ
    • severler
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَلَوْ
    • keşke
    • يَرَى
    • bilselerdi
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
    • zulmedenler
    • اِذْ
    • zaman
    • يَرَوْنَ
    • gördükleri
    • الْعَذَابَۙ
    • azabı
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • الْقُوَّةَ
    • kuvvetin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a aittir
    • جَم۪يعاًۙ
    • bütünüyle
    • وَاَنَّ
    • ve gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعَذَابِ
    • azabı
    166
    • اِذْ
    • işte
    • تَبَرَّاَ
    • uzak durdular
    • الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
    • uyulanlar
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlardan
    • وَرَاَوُا
    • gördüler
    • الْعَذَابَ
    • azabı
    • وَتَقَطَّعَتْ
    • kesildi
    • بِهِمُ
    • onların
    • الْاَسْبَابُ
    • bağları
    167
    • وَقَالَ
    • şöyle dediler
    • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlar
    • لَوْ
    • keşke
    • اَنَّ لَنَا
    • bizim için mümkün olsaydı
    • كَرَّةً
    • bir dönüş (dünyaya)
    • فَنَتَبَرَّاَ
    • uzak dursaydık
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • كَمَا
    • gibi
    • تَبَرَّؤُ۫ا
    • uzak durdukları
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُر۪يهِمُ
    • onlara gösterir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَعْمَالَهُمْ
    • işledikleri bütün fiillerini
    • حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
    • hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
    • وَمَا هُمْ
    • ve onlar
    • بِخَارِج۪ينَ
    • çıkamazlar
    • مِنَ النَّارِ۟
    • ateşten
    168
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • Ey insanlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِمَّا
    • bulunan şeylerden
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • حَـلَالاً
    • helal
    • طَـيِّباًۘ
    • ve temiz
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • sizin
    • عَدُوٌّ
    • düşmanınızdır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    169
    • اِنَّمَا
    • O size daima
    • يَأْمُرُكُمْ
    • emreder
    • بِالسُّٓوءِ
    • kötülük
    • وَالْفَحْشَٓاءِ
    • ve hayasızlığı
    • وَاَنْ تَقُولُوا
    • ve söylemenizi
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz şeyleri
    170
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • dendiğinde
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اتَّبِعُوا
    • uyun
    • مَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiğine
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • بَلْ
    • hayır bilakis
    • نَـتَّبِـعُ
    • uyarız
    • مَٓا اَلْفَيْنَا
    • biz bulduğumuz(yol)a
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde
    • اٰبَٓاءَنَاۜ
    • atalarımızı
    • اَوَلَوْ كَانَ
    • olsalar da mı
    • اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
    • ataları
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmeyen
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يَهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulamayan
    171
    • وَمَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
    • كَمَثَلِ
    • haline benzer
    • الَّذ۪ي يَنْعِقُ
    • haykıran kimsenin
    • بِمَا لَا يَسْمَعُ
    • bir şey işitmeyen
    • اِلَّا
    • başka
    • دُعَٓاءً
    • çağırmadan
    • وَنِدَٓاءًۜ
    • bağırıp
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onun için onlar
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmezler
    172
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıkların
    • وَاشْكُرُوا
    • şükredin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    • yalnızca ona tapıyorsanız
    173
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • حَرَّمَ
    • haram kıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَيْتَةَ
    • leş
    • وَالدَّمَ
    • ve kan
    • وَلَحْمَ
    • ve etini
    • الْخِنْز۪يرِ
    • domuz
    • وَمَٓا اُهِلَّ
    • ve kesileni
    • بِه۪
    • adına
    • لِغَيْرِ
    • başkası
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`tan
    • فَمَنِ
    • ama kim
    • اضْطُرَّ
    • mecbur kalırsa
    • غَيْرَ بَاغٍ
    • saldırmadan
    • وَلَا عَادٍ
    • ve sınırı aşmadan
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • çok esirgeyendir
    174
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyip
    • مَٓا
    • bir şey
    • اَنْزَلَ
    • indirdiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitaptan
    • وَيَشْتَرُونَ
    • satanlar
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۙ
    • birkaç
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • مَا يَأْكُلُونَ
    • yemezler
    • ف۪ي بُطُونِهِمْ
    • karınlarına
    • اِلَّا
    • başka
    • النَّارَ
    • ateşten
    • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
    • onlara konuşmayacak
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • Kıyamet
    • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
    • ve onları temizlemeyecektir
    • وَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    175
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın almışlardır
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklık
    • بِالْهُدٰى
    • hidayet karşılığında
    • وَالْعَذَابَ
    • azab
    • بِالْمَغْفِرَةِۚ
    • mağfiret karşılığında
    • فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
    • ne kadar da cesaretlidirler
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّارِ
    • ateşe
    176
    • ذٰلِكَ
    • işte böyle
    • بِاَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • نَزَّلَ
    • indirmiştir
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّ
    • elbette
    • الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düşenler
    • فِي الْكِتَابِ
    • Kitapta
    • لَف۪ي
    • içindedirler
    • شِقَاقٍ
    • anlaşmazlık
    • بَع۪يدٍ۟
    • derin bir
    177
    • لَيْسَ
    • değildir
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • اَنْ تُوَلُّوا
    • çevirmeniz
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • قِبَلَ
    • tarafına
    • الْمَشْرِقِ
    • doğu
    • وَالْمَغْرِبِ
    • ve batı
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • مَنْ
    • kişinin
    • اٰمَنَ
    • inanmasıdır
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklere
    • وَالْكِتَابِ
    • ve Kitaba
    • وَالنَّبِيّ۪نَۚ
    • ve peygamberlere
    • وَاٰتَى
    • ve vermesidir
    • الْمَالَ
    • malını
    • عَلٰى حُبِّه۪
    • sevdiği
    • ذَوِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينَ
    • ve yoksullara
    • وَابْنَ السَّب۪يلِ
    • ve yolda kalmışlara
    • وَالسَّٓائِل۪ينَ
    • ve dilencilere
    • وَفِي الرِّقَابِۚ
    • ve kölelere
    • وَاَقَامَ
    • ve kılmasıdır
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • الزَّكٰوةَۚ
    • zekatı
    • وَالْمُوفُونَ
    • yerine getirmeleridir
    • بِعَهْدِهِمْ
    • andlaşmalarını
    • اِذَا
    • zaman
    • عَاهَدُواۚ
    • andlaşma yaptıkları
    • وَالصَّابِر۪ينَ
    • sabrederler
    • فِي الْبَأْسَٓاءِ
    • sıkıntıda
    • وَالضَّرَّٓاءِ
    • ve hastalıkta
    • وَح۪ينَ
    • zamanında
    • الْبَأْسِۜ
    • savaş
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
    • doğru olanlardır
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte onlar
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُتَّقُونَ
    • muttakiler
    178
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • farz kılındı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِصَاصُ
    • kısas
    • فِي الْقَتْلٰىۜ
    • öldürmelerde
    • اَلْحُرُّ
    • hür
    • بِالْحُرِّ
    • hüre
    • وَالْعَبْدُ
    • köle
    • بِالْعَبْدِ
    • köleye
    • وَالْاُنْثٰى
    • kadın
    • بِالْاُنْثٰىۜ
    • kadına
    • فَمَنْ
    • kimse
    • عُفِيَ لَهُ
    • affedilen
    • مِنْ اَخ۪يهِ
    • kardeşi tarafından
    • شَيْءٌ
    • kısmen
    • فَاتِّبَاعٌ
    • artık uymalı
    • بِالْمَعْرُوفِ
    • örfe
    • وَاَدَٓاءٌ
    • ve (diyeti) ödemelidir
    • اِلَيْهِ
    • ona
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • تَخْف۪يفٌ
    • bir hafifletme
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbiniz tarafından
    • وَرَحْمَةٌۜ
    • ve rahmettir
    • فَمَنِ
    • artk kim
    • اعْتَدٰى
    • haddi aşarsa
    • بَعْدَ
    • sonra
    • ذٰلِكَ
    • bundan
    • فَلَهُ
    • onun için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    179
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْقِصَاصِ
    • kısasta
    • حَيٰوةٌ
    • hayat
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • böylece
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    180
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِذَا
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • اَحَدَكُمُ
    • birinize
    • الْمَوْتُ
    • ölüm
    • اِنْ
    • eğer
    • تَرَكَ
    • bırakacaksa
    • خَيْراًۚ
    • bir hayır (mal)
    • اَلْوَصِيَّةُ
    • vasiyyet etmek
    • لِلْوَالِدَيْنِ
    • anaya babaya
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlara
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • uygun bir biçimde
    • حَقاًّ
    • bir borçtur
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَۜ
    • muttakiler
    181
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • بَدَّلَهُ
    • (vasiyyeti) değiştirirse
    • بَعْدَ مَا
    • sonra
    • سَمِعَهُ
    • işittikten
    • فَاِنَّمَٓا
    • elbette
    • اِثْمُهُ
    • günahı
    • عَلَى
    • üzerinedir
    • الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
    • onu değiştirenlerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌۜ
    • bilendir
    182
    • فَمَنْ
    • her kim de
    • خَافَ
    • korkar da
    • مِنْ مُوصٍ
    • vasiyyet edenin
    • جَنَفاً
    • hata işleyeceğinden
    • اَوْ
    • veya
    • اِثْماً
    • günah işlemesinden
    • فَاَصْلَحَ
    • düzeltirse
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarını
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • elbette
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ۟
    • esirgeyendir
    183
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • yazıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • sizin üzerinize de
    • الصِّيَامُ
    • oruç
    • كَمَا
    • gibi
    • كُتِبَ
    • yazıldığı
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • sizden öncekiler
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunursunuz
    184
    • اَيَّاماً
    • günlerdir
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olursa
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • veya
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutar
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
    • ona (güç) dayananların
    • فِدْيَةٌ
    • fidye vermesi lazımdır
    • طَعَامُ
    • doyuracak
    • مِسْك۪ينٍۜ
    • bir yoksulu
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • تَطَوَّعَ
    • gönülden
    • خَيْراً
    • bir iyilik yaparsa
    • فَهُوَ
    • o
    • خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَهُۜ
    • kendisi için
    • وَاَنْ تَصُومُوا
    • ve oruç tutmanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    185
    • شَهْرُ
    • ayı
    • رَمَضَانَ
    • ramazan
    • الَّذ۪ٓي
    • ki
    • اُنْزِلَ
    • indirilmiştir
    • ف۪يهِ
    • onda
    • الْقُرْاٰنُ
    • Kur`an
    • هُدًى
    • hidayet olarak
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَبَيِّنَاتٍ
    • ve açıklayıcı
    • مِنَ الْهُدٰى
    • hidayeti
    • وَالْفُرْقَانِۚ
    • doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَهِدَ
    • şahit olursa
    • مِنْكُمُ
    • içinizden
    • الشَّهْرَ
    • o aya
    • فَلْيَصُمْهُۜ
    • oruç tutsun
    • وَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olur
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • yahut
    • عَلٰى
    • üzere olursa
    • سَفَرٍ
    • sefer
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutsun
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • يُر۪يدُ
    • ister
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْيُسْرَ
    • kolaylık
    • وَلَا يُر۪يدُ
    • istemez
    • الْعُسْرَۘ
    • güçlük
    • وَلِتُكْمِلُوا
    • ve tamamlamanızı (ister)
    • الْعِدَّةَ
    • sayıyı
    • وَلِتُكَبِّرُوا
    • ve yüceltmenizi (ister)
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
    • size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz
    186
    • وَاِذَا سَاَلَكَ
    • sana sorar(lar)sa
    • عِبَاد۪ي
    • kullarım
    • عَنّ۪ي
    • benden
    • فَاِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • قَر۪يبٌۜ
    • (onlara) yakınım
    • اُج۪يبُ
    • karşılık veririm
    • دَعْوَةَ
    • onun du`asına
    • الدَّاعِ
    • du`a edenin
    • اِذَا
    • zaman
    • دَعَانِۙ
    • bana du`a ettiği
    • فَلْيَسْتَج۪يبُوا
    • O halde onlar da karşılık versinler
    • ل۪ي
    • bana
    • وَلْيُؤْمِنُوا
    • inansınlar ki
    • ب۪ي
    • bana
    • لَعَلَّهُمْ
    • böylece onlar
    • يَرْشُدُونَ
    • doğru yola erişirler
    187
    • اُحِلَّ
    • helal kılındı
    • لَكُمْ
    • size
    • لَيْلَةَ
    • gecesi
    • الصِّيَامِ
    • oruç
    • الرَّفَثُ
    • yaklaşmak
    • اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
    • kadınlarınıza
    • هُنَّ
    • onlar
    • لِبَاسٌ
    • elbisenizdir
    • لَكُمْ
    • sizin
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz de
    • لِبَاسٌ
    • elbisesisiniz
    • لَهُنَّۜ
    • onların
    • عَلِمَ
    • bildi de
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • gerçekten siz
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuzu
    • تَخْتَانُونَ
    • yazık etmekte
    • اَنْفُسَكُمْ
    • sizin kendinize
    • فَتَابَ
    • tevbenizi kabul etti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizden
    • وَعَفَا
    • ve affetti
    • عَنْكُمْۚ
    • sizi
    • فَالْـٰٔنَ
    • artık şimdi
    • بَاشِرُوهُنَّ
    • onlara yaklaşın
    • وَابْتَغُوا
    • ve arayın
    • مَا كَتَبَ
    • yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • وَكُلُوا
    • yiyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَتَبَيَّنَ
    • ayırdelinceye
    • لَكُمُ
    • sizce
    • الْخَيْطُ
    • ipliği
    • الْاَبْيَضُ
    • beyaz
    • مِنَ الْخَيْطِ
    • iplikten
    • الْاَسْوَدِ
    • siyah
    • مِنَ الْفَجْرِۖ
    • şafağın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الصِّيَامَ
    • orucu
    • اِلَى الَّيْلِۚ
    • gece oluncaya dek
    • وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
    • (kadınlara) yaklaşmayın
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • عَاكِفُونَۙ
    • ibadete çekilmiş iken
    • فِي الْمَسَاجِدِۜ
    • mescidlerde
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
    • bunlara yaklaşmayın
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklar ki
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَّقُونَ
    • korunup sakınırlar
    188
    • وَلَا تَأْكُلُٓوا
    • yemeyin
    • اَمْوَالَكُمْ
    • mallarınızı
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • بِالْبَاطِلِ
    • batıl (sebepler) ile
    • وَتُدْلُوا
    • atmayın
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَى الْحُكَّامِ
    • hakimler(in önün)e
    • لِتَأْكُلُوا
    • yemeniz için
    • فَر۪يقاً
    • bir kısmını
    • مِنْ اَمْوَالِ
    • mallarından
    • النَّاسِ
    • insanların
    • بِالْاِثْمِ
    • günah bir biçimde
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
    • bildiğiniz halde
    189
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
    • hilallerden
    • قُلْ
    • de ki
    • هِيَ
    • onlar
    • مَوَاق۪يتُ
    • vakit ölçüleridir
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • وَالْحَجِّۜ
    • ve hac
    • وَلَيْسَ
    • ve değildir
    • الْبِرُّ
    • iyilik
    • بِاَنْ تَأْتُوا
    • girmek
    • الْبُيُوتَ
    • evlere
    • مِنْ ظُهُورِهَا
    • arkalarından
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • مَنِ
    • kişinin
    • اتَّقٰىۚ
    • takvasıdır
    • وَأْتُوا
    • girin
    • مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
    • kapılarından
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تُفْلِحُونَ
    • kurtuluşa erersiniz
    190
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşanlarla
    • وَلَا تَعْتَدُواۜ
    • aşırı gitmeyin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْمُعْتَد۪ينَ
    • aşırı gidenleri
    191
    • وَاقْتُلُوهُمْ
    • onları öldürün
    • حَيْثُ
    • nerede
    • ثَقِفْتُمُوهُمْ
    • yakalarsanız
    • وَاَخْرِجُوهُمْ
    • onları çıkarın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yer(Mekke)den
    • اَخْرَجُوكُمْ
    • sizi çıkardıkları
    • وَالْفِتْنَةُ
    • fitne
    • اَشَدُّ
    • daha kötüdür
    • مِنَ الْقَتْلِۚ
    • adam öldürmekten
    • وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşmayın
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • Mescid-i Haram
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُقَاتِلُوكُمْ
    • sizinle savaşıncaya
    • ف۪يهِۚ
    • orada
    • فَاِنْ
    • fakat eğer
    • قَاتَلُوكُمْ
    • onlar sizinle savaşırlarsa
    • فَاقْتُلُوهُمْۜ
    • hemen onları öldürün
    • كَذٰلِكَ
    • böyledir
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirlerin
    192
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَاِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • esirgeyendir
    193
    • وَقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • لَا تَكُونَ
    • kalmayıncaya
    • فِتْنَةٌ
    • fitne
    • وَيَكُونَ
    • oluncaya
    • الدّ۪ينُ
    • din
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَلَا عُدْوَانَ
    • artık düşmanlık olmaz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    194
    • اَلشَّهْرُ
    • ayı
    • الْحَرَامُ
    • haram
    • بِالشَّهْرِ
    • aya karşılıktır
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • وَالْحُرُمَاتُ
    • hürmetler
    • قِصَاصٌۜ
    • karşılıklıdır
    • فَمَنِ
    • kim
    • اعْتَدٰى
    • saldırırsa
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • فَاعْتَدُوا
    • siz de saldırın
    • عَلَيْهِ
    • ona
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَا اعْتَدٰى
    • saldırdığı
    • عَلَيْكُمْۖ
    • size
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • muttakilerle
    195
    • وَاَنْفِقُوا
    • infak edin
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَلَا تُلْقُوا
    • kendinizi atmayın
    • بِاَيْد۪يكُمْ
    • kendi ellerinizle
    • اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
    • tehlikeye
    • وَاَحْسِنُواۚۛ
    • iyilik edin
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenleri
    196
    • وَاَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • وَالْعُمْرَةَ
    • ve ömreyi
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah için
    • فَاِنْ
    • Eğer
    • اُحْصِرْتُمْ
    • engellenmiş olursanız
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayınıza geleni (kesin)
    • مِنَ الْهَدْيِۚ
    • kurbandan
    • وَلَا تَحْلِقُوا
    • tıraş etmeyin
    • رُؤُ۫سَكُمْ
    • başlarınızı
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • varıncaya
    • الْهَدْيُ
    • kurban
    • مَحِلَّهُۜ
    • yerine
    • فَمَنْ
    • kim varsa
    • كَانَ
    • olan
    • مِنْكُمْ
    • İçinizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • ya da
    • بِه۪ٓ اَذًى
    • bir rahatsızlığı bulunan
    • مِنْ رَأْسِه۪
    • başından
    • فَفِدْيَةٌ
    • fidye (versin)
    • مِنْ صِيَامٍ
    • oruçtan
    • اَوْ
    • veya
    • صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • نُسُكٍۚ
    • kurbandan
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَمِنْتُمْ۠
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَمَنْ
    • kimse
    • تَمَتَّعَ
    • faydalanmak isteyen
    • بِالْعُمْرَةِ
    • ömre ile
    • اِلَى الْحَجِّ
    • hac (zamanın)a kadar
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayına geleni (kessin)
    • لَمْ يَجِدْ
    • (kurban) bulamayan
    • فَصِيَامُ
    • oruç tutar
    • ثَلٰثَةِ
    • üç
    • اَيَّامٍ
    • gün
    • فِي الْحَجِّ
    • hacda
    • وَسَبْعَةٍ
    • yedi gün de
    • اِذَا
    • zaman
    • رَجَعْتُمْۜ
    • döndüğünüz
    • تِلْكَ
    • böylece
    • عَشَرَةٌ
    • on (gündür)
    • كَامِلَةٌۜ
    • tamamı
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • لِمَنْ
    • kimseler içindir
    • لَمْ يَكُنْ
    • olmayanlar
    • اَهْلُهُ
    • ailesi
    • حَاضِرِي
    • hazır
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`da
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعِقَابِ۟
    • cezası
    197
    • اَلْحَجُّ
    • Hac
    • اَشْهُرٌ
    • aylardadır
    • مَعْلُومَاتٌۚ
    • bilinen
    • فَمَنْ
    • kim
    • فَرَضَ
    • farz ederse (kendisine)
    • ف۪يهِنَّ
    • onda (o aylarda)
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • فَلَا رَفَثَ
    • kadına yaklaşmak yoktur
    • وَلَا فُسُوقَ
    • günaha sapmak yoktur
    • وَلَا جِدَالَ
    • kavga etmek yoktur
    • فِي الْحَجِّۜ
    • hacda
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • iyilikten
    • يَعْلَمْهُ
    • onu bilir
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَتَزَوَّدُوا
    • yanınıza azık da alın
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • خَيْرَ
    • en hayırlısı
    • الزَّادِ
    • azığın
    • التَّقْوٰىۘ
    • takvadır
    • وَاتَّقُونِ
    • benden sakının
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    198
    • لَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَنْ تَبْتَغُوا
    • aramanızda
    • فَضْلاً
    • lutfunu
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • Rabbinizin
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَفَضْتُمْ
    • ayrılıp akın ettiğiniz
    • مِنْ عَرَفَاتٍ
    • Arafattan
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
    • Meş`ar-i haram
    • وَاذْكُرُوهُ
    • O`nu anın
    • كَمَا
    • gibi
    • هَدٰيكُمْۚ
    • sizi hidayet ettiği
    • وَاِنْ كُنْتُمْ
    • idiniz
    • مِنْ قَبْلِه۪
    • O`ndan önce
    • لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
    • sapıklardan
    199
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَف۪يضُوا
    • siz de akın edin
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَفَاضَ
    • akın ettiği
    • النَّاسُ
    • insanların
    • وَاسْتَغْفِرُوا
    • ve mağfiret dileyin
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • Gafurdur
    • رَح۪يمٌ
    • Rahimdir
    200
    • فَاِذَا
    • zaman
    • قَضَيْتُمْ
    • bitirince
    • مَنَاسِكَكُمْ
    • ibadetlerinizi
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَذِكْرِكُمْ
    • andığınız gibi
    • اٰبَٓاءَكُمْ
    • atalarınızı
    • اَوْ
    • veya
    • اَشَدَّ
    • daha kuvvetli
    • ذِكْراًۜ
    • bir anışla
    • فَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • وَمَا لَهُ
    • onun yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ
    • hiçbir nasibi
    201
    • وَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • حَسَنَةً
    • güzellik
    • وَفِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • وَقِنَا
    • bizi koru
    • عَذَابَ
    • azabından
    • النَّارِ
    • ateş
    202
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • لَهُمْ
    • onlara vardır
    • نَص۪يبٌ
    • bir pay
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَر۪يعُ
    • çabuk görendir
    • الْحِسَابِ
    • hesabı
    203
    • وَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • ف۪ٓي اَيَّامٍ
    • günlerde
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • تَعَجَّلَ
    • acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
    • ف۪ي يَوْمَيْنِ
    • iki gün içinde
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۚ
    • ona
    • وَمَنْ
    • kim
    • تَاَخَّرَ
    • geri kalırsa
    • عَلَيْهِۙ
    • ona da
    • لِمَنِ
    • kimse için
    • اتَّقٰىۜ
    • sakınan
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • اِلَيْهِ
    • O`nun huzuruna
    • تُحْشَرُونَ
    • toplanacaksınız
    204
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kiminin
    • يُعْجِبُكَ
    • senin hoşuna gider
    • قَوْلُهُ
    • sözü
    • فِي
    • dair
    • الْحَيٰوةِ
    • hayatına
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيُشْهِدُ
    • şahid tutar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
    • kalbinde olana
    • وَهُوَ
    • oysa o
    • اَلَدُّ
    • en azılısıdır
    • الْخِصَامِ
    • hasımların
    205
    • وَاِذَا
    • zaman
    • تَوَلّٰى
    • döndüğü
    • سَعٰى
    • çalışır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
    • bozgunculuğa
    • وَيُهْلِكَ
    • ve yok etmeğe
    • الْحَرْثَ
    • ekin
    • وَالنَّسْلَۜ
    • ve nesli
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْفَسَادَ
    • bozgunculuğu
    206
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • dendiği
    • لَهُ
    • ona
    • اتَّقِ
    • kork
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • اَخَذَتْهُ
    • kendisini sürükler
    • الْعِزَّةُ
    • gururu
    • بِالْاِثْمِ
    • günaha
    • فَحَسْبُهُ
    • Artık ona yetişir
    • جَهَنَّمُۜ
    • cehennem
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمِهَادُ
    • bir yataktır o
    207
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • öylesi var ki
    • يَشْر۪ي
    • satar
    • نَفْسَهُ
    • kendisini
    • ابْتِغَٓاءَ
    • aramak için
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah da
    • رَؤُ۫فٌ
    • çok şefkatlidir
    • بِالْعِبَادِ
    • kullar(ın)a
    208
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • فِي السِّلْمِ
    • islama (veya barışa)
    • كَٓافَّةًۖ
    • hepiniz birlikte
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • size
    • عَدُوٌّ
    • düşmandır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    209
    • فَاِنْ
    • eğer
    • زَلَلْتُمْ
    • kayarsanız
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْكُمُ
    • size geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • فَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    210
    • هَلْ
    • mi
    • يَنْظُرُونَ
    • gözlüyorlar
    • اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
    • gelmesini
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ي ظُلَلٍ
    • gölgeler içinde
    • مِنَ الْغَمَامِ
    • buluttan
    • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
    • ve meleklerin
    • وَقُضِيَ
    • ve bitirilmesini
    • الْاَمْرُۜ
    • işin
    • وَاِلَى اللّٰهِ
    • halbuki Allah`a
    • تُرْجَعُ
    • döndürülür
    • الْاُمُورُ۟
    • bütün işler
    211
    • سَلْ
    • sor
    • بَن۪ٓي
    • oğullarına
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • كَمْ
    • nice
    • اٰتَيْنَاهُمْ
    • onlara verdik
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • ayetlerden
    • بَيِّنَةٍۜ
    • açık
    • وَمَنْ
    • kim
    • يُبَدِّلْ
    • değiştirirse
    • نِعْمَةَ
    • ni`metini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُ
    • geldikten
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • çetindir
    • الْعِقَابِ
    • cezası
    212
    • زُيِّنَ
    • süslü gösterildi
    • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere
    • الْحَيٰوةُ
    • hayatı
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيَسْخَرُونَ
    • alay ederler
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
    • inananlarla
    • وَالَّذ۪ينَ
    • oysa
    • اتَّقَوْا
    • takva sahipleri
    • فَوْقَهُمْ
    • onlardan üstündürler
    • يَوْمَ
    • gününde
    • الْقِيٰمَةِۜ
    • kıyamet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَرْزُقُ
    • rızık verir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • بِغَيْرِ حِسَابٍ
    • hesapsız
    213
    • كَانَ
    • idi
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • اُمَّةً
    • ümmet
    • وَاحِدَةً
    • bir tek
    • فَبَعَثَ
    • sonra gönderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • مُبَشِّر۪ينَ
    • müjdeciler
    • وَمُنْذِر۪ينَۖ
    • ve uyarıcılar olarak
    • وَاَنْزَلَ
    • indirdi
    • مَعَهُمُ
    • onlarla beraber
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّ
    • hak olarak
    • لِيَحْكُمَ
    • hükmetmek üzere
    • بَيْنَ
    • arasında
    • النَّاسِ
    • insanlar
    • ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
    • anlaşmazlığa düştükleri konularda
    • وَمَا اخْتَلَفَ
    • anlaşmazlığa düştü(ler)
    • ف۪يهِ
    • o(Kitap hakkı)nda
    • اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
    • kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • kendilerine geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • بَغْياً
    • sırf kıskançlıktan ötürü
    • بَيْنَهُمْۚ
    • aralarındaki
    • فَهَدَى
    • bunun üzerine iletti
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenleri
    • لِمَا اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düştükleri
    • ف۪يهِ
    • kendisinde
    • مِنَ الْحَقِّ
    • gerçeğe
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • kendi izniyle
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَهْد۪ي
    • iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    214
    • اَمْ
    • yoksa
    • حَسِبْتُمْ
    • sandınız
    • اَنْ تَدْخُلُوا
    • gireceğinizi mi
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
    • başınıza gelmeden
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ خَلَوْا
    • geçenlerin
    • مِنْ قَبْلِكُمْۜ
    • sizden önce
    • مَسَّتْهُمُ
    • Onlara dokunmuştu
    • الْبَأْسَٓاءُ
    • sıkıntı
    • وَالضَّرَّٓاءُ
    • ve yoksulluk
    • وَزُلْزِلُوا
    • ve sarsılmışlardı ki
    • حَتّٰى
    • nihayet
    • يَقُولَ
    • diyorlardı
    • الرَّسُولُ
    • peygamber
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve inananlar
    • مَعَهُ
    • onunla birlikte
    • مَتٰى
    • ne zaman
    • نَصْرُ
    • yardımı
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • نَصْرَ
    • yardımı
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • قَر۪يبٌ
    • yakındır
    215
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • (Allah yolunda) harcayacaklarını
    • قُلْ
    • De ki
    • مَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • vereceğiniz şey
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَلِلْوَالِدَيْنِ
    • ana-baba içindir
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlar
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve öksüzler
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullar
    • وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
    • ve yolda kalmış(lar)
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • ve ne yaparsanız
    • فَاِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onunla birlikte
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    216
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • كُرْهٌ
    • hoşunuza gitmez
    • لَكُمْۚ
    • sizin
    • وَعَسٰٓى
    • olur ki bazen
    • اَنْ تَكْرَهُوا
    • hoşlanmadığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَهُوَ خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • وَعَسٰٓى
    • ve olur ki
    • اَنْ تُحِبُّوا
    • hoşlandığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey de
    • وَهُوَ شَرٌّ
    • kötüdür
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz ise
    • لَا تَعْلَمُونَ۟
    • bilmezsiniz
    217
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الشَّهْرِ
    • ayında
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • قِتَالٍ ف۪يهِۜ
    • savaşmaktan
    • قُلْ
    • de ki
    • قِتَالٌ
    • savaş
    • ف۪يهِ
    • O (aylar)da
    • كَب۪يرٌۜ
    • büyük bir günahtır
    • وَصَدٌّ
    • ve alıkoymak
    • عَنْ سَب۪يلِ
    • yolundan
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَكُفْرٌ
    • ve inkar etmek
    • بِه۪
    • O`nu
    • وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • ve Mescid-i Haram`dan
    • وَاِخْرَاجُ
    • sürüp çıkarmak
    • اَهْلِه۪
    • halkını
    • مِنْهُ
    • ondan (Mekke`den)
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük bir günahtır
    • عِنْدَ
    • yanında
    • اللّٰهِۚ
    • Allah
    • وَالْفِتْنَةُ
    • ve fitne
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük(bir günah)tır
    • مِنَ الْقَتْلِۜ
    • öldürmekten
    • وَلَا يَزَالُونَ
    • vazgeçmezler
    • يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşmaktan
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَرُدُّوكُمْ
    • sizi döndürünceye
    • عَنْ د۪ينِكُمْ
    • dininizden
    • اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
    • eğer güçleri yetse
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْتَدِدْ
    • döner
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • عَنْ د۪ينِه۪
    • dininden
    • فَيَمُتْ
    • ve ölürse
    • وَهُوَ كَافِرٌ
    • kafir olarak
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • حَبِطَتْ
    • boşa çıkmıştır
    • اَعْمَالُهُمْ
    • onların bütün yaptıkları
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • وَالْاٰخِرَةِۚ
    • ahirette de
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَـالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    218
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
    • ve hicret edenler
    • وَجَاهَدُوا
    • ve cihat edenler
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۙ
    • Allah
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يَرْجُونَ
    • umarlar
    • رَحْمَتَ
    • rahmetini
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • çok merhamet edendir
    219
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْخَمْرِ
    • şaraptan
    • وَالْمَيْسِرِۜ
    • ve kumardan
    • قُلْ
    • de ki
    • ف۪يهِمَٓا
    • o ikisinde vardır
    • اِثْمٌ
    • günah
    • كَب۪يرٌ
    • büyük
    • وَمَنَافِـعُ
    • ve bazı yararlar
    • لِلنَّاسِۘ
    • insanlar için
    • وَاِثْمُهُمَٓا
    • fakat onların günahı
    • اَكْبَرُ
    • daha büyüktür
    • مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
    • yararından
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • infak edeceklerini
    • قُلِ
    • de ki
    • الْعَفْوَۜ
    • Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَتَفَكَّرُونَۙ
    • düşünürsünüz
    220
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünya hakkında
    • وَالْاٰخِرَةِۜ
    • ve ahiret
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyarlar
    • عَنِ الْيَتَامٰىۜ
    • öksüzlerden
    • قُلْ
    • de ki
    • اِصْلَاحٌ
    • ıslah etmek
    • لَهُمْ
    • onları(n durumlarını)
    • خَيْرٌۜ
    • hayırlıdır
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخَالِطُوهُمْ
    • onlara karışırsanız
    • فَاِخْوَانُكُمْۜ
    • sizin kardeşlerinizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • ayırır
    • الْمُفْسِدَ
    • bozanı
    • مِنَ الْمُصْلِحِۜ
    • ıslah edenden
    • وَلَوْ
    • ve eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَاَعْنَتَكُمْۜ
    • sizi zora sokardı
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    221
    • وَلَا تَنْكِحُوا
    • evlenmeyin
    • الْمُشْرِكَاتِ
    • müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُؤْمِنَّۜ
    • inanıncaya
    • وَلَاَمَةٌ
    • bir cariye
    • مُؤْمِنَةٌ
    • inanan
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • مِنْ مُشْرِكَةٍ
    • ortak koşan (hür) kadından
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَعْجَبَتْكُمْۚ
    • hoşunuza gitse bile
    • وَلَا تُنْكِحُوا
    • evlendirmeyin
    • الْمُشْرِك۪ينَ
    • Ortak koşan erkeklerle
    • يُؤْمِنُواۜ
    • iman edinceye
    • وَلَعَبْدٌ
    • bir köle
    • مُؤْمِنٌ
    • inanan
    • مِنْ مُشْرِكٍ
    • müşrik erkekten
    • اَعْجَبَكُمْۜ
    • hoşunuza gitse bile
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • (Zira) onlar
    • يَدْعُونَ
    • çağırıyorlar
    • اِلَى النَّارِۚ
    • ateşe
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَدْعُٓوا
    • çağırıyor
    • اِلَى الْجَنَّةِ
    • cennete
    • وَالْمَغْفِرَةِ
    • ve mağfirete
    • بِاِذْنِه۪ۚ
    • izniyle
    • وَيُبَيِّنُ
    • açıklar
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَذَكَّرُونَ۟
    • düşünürler
    222
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْمَح۪يضِۜ
    • adet görmeden
    • قُلْ
    • de ki
    • هُوَ
    • o
    • اَذًىۙ
    • eziyettir
    • فَاعْتَزِلُوا
    • çekilin
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınlardan
    • فِي الْمَح۪يضِۙ
    • adet halinde
    • وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
    • onlara yaklaşmayın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَطْهُرْنَۚ
    • temizleninceye
    • فَاِذَا
    • zaman
    • تَطَهَّرْنَ
    • temizlendikleri
    • فَأْتُوهُنَّ
    • onlara varın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَمَرَكُمُ
    • emrettiği
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • التَّوَّاب۪ينَ
    • tevbe edenleri
    • وَيُحِبُّ
    • sever
    • الْمُتَطَهِّر۪ينَ
    • temizlenenleri
    223
    • نِسَٓاؤُ۬كُمْ
    • kadınlarınız
    • حَرْثٌ
    • bir tarladır
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • فَأْتُوا
    • varın
    • حَرْثَكُمْ
    • tarlanıza
    • اَنّٰى شِئْتُمْۘ
    • dilediğiniz biçimde
    • وَقَدِّمُوا
    • hazırlık yapın
    • لِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz için
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • مُلَاقُوهُۜ
    • O`na kavuşacaksınız
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الْمُؤْمِن۪ينَ
    • İnananları
    224
    • وَلَا تَجْعَلُوا
    • kılmayın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عُرْضَةً
    • engel
    • لِاَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinize
    • اَنْ تَبَرُّوا
    • iyilik etmenize
    • وَتَتَّقُوا
    • ve sakınmanıza
    • وَتُصْلِحُوا
    • ve düzetmeye
    • بَيْنَ
    • arasını
    • النَّاسِۜ
    • insanların
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    225
    • لَا يُؤَاخِذُكُمُ
    • sizi sorumlu tutmaz
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاللَّغْوِ
    • kasıtsız
    • ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinizden dolayı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • يُؤَاخِذُكُمْ
    • sorumlu tutar
    • بِمَا كَسَبَتْ
    • kazandığından
    • قُلُوبُكُمْۜ
    • kalblerinizin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    226
    • لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
    • yaklaşmamağa yemin edenler için
    • مِنْ نِسَٓائِهِمْ
    • kadınlarına
    • تَرَبُّصُ
    • bekleme (hakkı) vardır
    • اَرْبَعَةِ
    • dört
    • اَشْهُرٍۚ
    • ay
    • فَاِنْ
    • eğer
    • فَٓاؤُ۫
    • (o süre içinde) dönerlerse
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • merhamet edendir
    227
    • وَاِنْ
    • eğer
    • عَزَمُوا
    • kesin karar verirlerse
    • الطَّـلَاقَ
    • boşamaya
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    228
    • وَالْمُطَلَّقَاتُ
    • boşanmış kadınlar
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • ثَلٰثَةَ
    • üç
    • قُرُٓوءٍۜ
    • kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُنَّ
    • kendilerine
    • اَنْ يَكْتُمْنَ
    • gizlemeleri
    • مَا خَلَقَ
    • yarattığını
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
    • kendi rahimlerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنَّ
    • idiyseler
    • يُؤْمِنَّ
    • inanıyor
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ve ahiret
    • وَبُعُولَتُهُنَّ
    • kocaları
    • اَحَقُّ
    • hak sahibidirler
    • بِرَدِّهِنَّ
    • onları geri almağa
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bu arada
    • اَرَادُٓوا
    • isterlerse
    • اِصْلَاحاًۜ
    • barışmak
    • وَلَهُنَّ
    • (kadınların) vardır
    • مِثْلُ
    • gibi
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
    • (erkeklerin) kendileri üzerindeki
    • بِالْمَعْرُوفِۖ
    • (örfe uygun) hakları
    • وَلِلرِّجَالِ
    • erkeklerin (hakları)
    • عَلَيْهِنَّ
    • onlar (kadınlar) üzerinde
    • دَرَجَةٌۜ
    • bir derece fazladır
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • azizdir
    • حَك۪يمٌ۟
    • hakimdir
    229
    • اَلطَّـلَاقُ
    • boşama
    • مَرَّتَانِۖ
    • iki defadır
    • فَاِمْسَاكٌ
    • ya tutmak (lazım)dır
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • تَسْر۪يحٌ
    • salıvermek
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal değildir
    • لَكُمْ
    • size
    • اَنْ تَأْخُذُوا
    • geri almanız
    • مِمَّٓا
    • şeylerden
    • اٰتَيْتُمُوهُنَّ
    • onlara verdiğiniz
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • اِلَّٓا
    • başka
    • اَنْ يَخَافَٓا
    • korkarlarsa
    • اَلَّا يُق۪يمَا
    • koruyamamaktan
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • korkarsanız
    • حُدُودَ
    • sınırlarında
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَا
    • ikisine de
    • ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
    • kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
    • تِلْكَ
    • işte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
    • sakın bunları aşmayın
    • وَمَنْ
    • Kim(ler)
    • يَتَعَدَّ
    • aşarsa
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerdir
    230
    • فَاِنْ
    • eğer
    • طَلَّقَهَا
    • erkek yine boşarsa
    • فَلَا تَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُ
    • ona
    • مِنْ بَعْدُ
    • artık bundan sonra
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَنْكِحَ
    • (kadın) nikahlanıncaya
    • زَوْجاً
    • kocaya
    • غَيْرَهُۜ
    • başka bir
    • طَلَّقَهَا
    • O (vardığı adam) da boşarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَٓا
    • kendilerine
    • اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
    • tekrar birbirlerine dönmelerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • ظَـنَّٓا
    • inanırlarsa
    • اَنْ يُق۪يمَا
    • koruyacaklarına
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَتِلْكَ
    • İşte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • يُبَيِّنُهَا
    • açıklamaktadır
    • لِقَوْمٍ
    • bir toplum için
    • يَعْلَمُونَ
    • bilen
    231
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَاَمْسِكُوهُنَّ
    • ya onları tutun
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • سَرِّحُوهُنَّ
    • bırakın
    • بِمَعْرُوفٍۖ
    • iyilikle
    • وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
    • onları (yanınızda) tutmayın
    • ضِرَاراً
    • zarar vermek için
    • لِتَعْتَدُواۚ
    • haklarına tecavüz edip
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَفْعَلْ
    • yaparsa
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • فَقَدْ
    • muhakkak
    • ظَلَمَ
    • zulmetmiştir
    • نَفْسَهُۜ
    • kendine
    • وَلَا تَتَّخِذُٓوا
    • edinmeyin
    • اٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُزُواًۘ
    • eğlence
    • وَاذْكُرُوا
    • düşünün
    • نِعْمَتَ
    • ni`metini
    • عَلَيْكُمْ
    • size olan
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiklerini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitap`tan
    • وَالْحِكْمَةِ
    • ve Hikmet`ten
    • يَعِظُـكُمْ
    • size öğüt vermek için
    • بِه۪ۜ
    • onunla
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    232
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
    • engel olmayın
    • اَنْ يَنْكِحْنَ
    • evlenmelerine
    • اَزْوَاجَهُنَّ
    • (eski) kocalarıyla
    • اِذَا تَرَاضَوْا
    • anlaştıkları takdirde
    • بَيْنَهُمْ
    • kendi aralarında
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • يُوعَظُ
    • verilen bir öğüttür
    • بِه۪
    • onunla
    • مَنْ كَانَ
    • kimseye
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • يُؤْمِنُ
    • inanan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • ذٰلِكُمْ
    • Bu
    • اَزْكٰى
    • daha iyi
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • وَاَطْهَرُۜ
    • ve daha temizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmezsiniz
    233
    • وَالْوَالِدَاتُ
    • anneler
    • يُرْضِعْنَ
    • emzirirler
    • اَوْلَادَهُنَّ
    • çocuklarını
    • حَوْلَيْنِ
    • iki yıl
    • كَامِلَيْنِ
    • tam
    • لِمَنْ
    • kimse için
    • اَرَادَ
    • isteyen
    • اَنْ يُـتِمَّ
    • tamamlamak
    • الرَّضَاعَةَۜ
    • emzirmeyi
    • وَعَلَى
    • üzerinedir
    • الْمَوْلُودِ لَهُ
    • çocuk kendisine ait olan (babanın)
    • رِزْقُهُنَّ
    • onların yiyecekleri
    • وَكِسْوَتُهُنَّ
    • ve giyecekleri
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun biçimde
    • لَا تُكَلَّفُ
    • yükümlü tutulmaz
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • اِلَّا
    • başka
    • وُسْعَهَاۚ
    • gücünün yettiğinden
    • لَا تُضَٓارَّ
    • zarara sokulmasın
    • وَالِدَةٌ
    • ne anne
    • بِوَلَدِهَا
    • çocuğu yüzünden
    • وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
    • ne de çocuğun aidolduğu baba
    • بِوَلَدِه۪
    • çocuğu yüzünden
    • وَعَلَى
    • üzerinde
    • الْوَارِثِ
    • mirasçının
    • مِثْلُ ذٰلِكَۚ
    • aynı (yükümlülük) vardır
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اَرَادَا
    • isterlerse
    • فِصَالاً
    • sütten kesmek
    • عَنْ تَرَاضٍ
    • rızalarıyla
    • مِنْهُمَا
    • kendi aralarında
    • وَتَشَاوُرٍ
    • ve danışarak
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • günah
    • عَلَيْهِمَاۜ
    • kendilerine
    • وَاِنْ
    • eğer
    • اَرَدْتُمْ
    • isterseniz
    • اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
    • (sütannesi tutup) emzirtmek
    • اَوْلَادَكُمْ
    • çocuklarınızı
    • فَلَا
    • yine yoktur
    • جُنَاحَ
    • bir günah
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • اِذَا
    • sonra
    • سَلَّمْتُمْ
    • verdikten
    • مَٓا اٰتَيْتُمْ
    • verdiğiniz(ücret)i
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptığınız her şeyi
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    234
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölenlerin
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bıraktıkları
    • اَزْوَاجاً
    • eşleri
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • (bekleyip) gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • اَرْبَعَةَ
    • dört
    • اَشْهُرٍ
    • ay
    • وَعَشْراًۚ
    • ve on gün
    • فَاِذَا بَلَغْنَ
    • bitirince
    • اَجَلَهُنَّ
    • sürelerini
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri için
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    235
    • وَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
    • üstü kapalı biçimde bildirmenizden
    • مِنْ خِطْبَةِ
    • evlenme isteğinizi
    • النِّسَٓاءِ
    • kadınlara
    • اَوْ
    • yahut
    • اَكْنَنْتُمْ
    • gizlemenizden
    • ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
    • içinizde
    • عَلِمَ
    • bilir ki
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz sizin
    • سَتَذْكُرُونَهُنَّ
    • onları anacağınızı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
    • sakın onlarla sözleşmeyin
    • سِراًّ
    • gizli(buluşma)ya
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَنْ تَقُولُوا
    • söylemeniz
    • قَوْلاً
    • bir söz
    • مَعْرُوفاًۜ
    • iyi (meşru)
    • وَلَا تَعْزِمُوا
    • ve kalkışmayın
    • عُقْدَةَ
    • akdine (kıymaya)
    • النِّكَاحِ
    • nikah
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • ulaşıncaya
    • الْكِتَابُ
    • yazılanın (iddetinin)
    • اَجَلَهُۜ
    • sonuna
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içinizden geçeni
    • فَاحْذَرُوهُۚ
    • O`ndan sakının
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve yine bilin ki
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ۟
    • halimdir
    236
    • لَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِنْ طَلَّقْتُمُ
    • boşarsınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • اَوْ
    • ya da
    • تَفْرِضُوا
    • tesbir etmeden
    • لَهُنَّ
    • onlara
    • فَر۪يضَةًۚ
    • mehir
    • وَمَتِّعُوهُنَّۚ
    • onları faydalandırsın
    • عَلَى الْمُوسِعِ
    • eli geniş olan
    • قَدَرُهُ
    • kendi gücü nisbetinde
    • وَعَلَى الْمُقْتِرِ
    • eli dar olan da
    • قَدَرُهُۚ
    • kendi gücü nisbetinde
    • مَتَـاعاً
    • bir geçimlikle
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • güzel
    • حَقاًّ
    • bu bir borçtur
    • عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenlerin üzerine
    237
    • وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
    • onları boşarsanız
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • وَقَدْ فَرَضْتُمْ
    • bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
    • لَهُنَّ
    • onlar için
    • فَر۪يضَةً
    • vermeniz gerekir
    • فَنِصْفُ
    • yarısını
    • مَا فَرَضْتُمْ
    • tesbit ettiğinizin (mehrin)
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اَنْ يَعْفُونَ
    • (kadının) vazgeçmesi
    • اَوْ
    • veya
    • يَعْفُوَا
    • vazgeçmesi
    • الَّذ۪ي بِيَدِه۪
    • elinde olanın (erkeğin)
    • عُقْدَةُ
    • akdi
    • النِّكَاحِۜ
    • nikah
    • وَاَنْ تَعْفُٓوا
    • (Erkekler) Sizin affetmeniz
    • اَقْرَبُ
    • daha yakındır
    • لِلتَّقْوٰىۜ
    • takvaya
    • وَلَا تَنْسَوُا
    • unutmayın
    • الْفَضْلَ
    • iyilik etmeyi
    • بَيْنَكُمْۜ
    • birbirinize
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    238
    • حَافِظُوا
    • koruyun
    • عَلَى الصَّلَوَاتِ
    • namazları
    • وَالصَّلٰوةِ
    • ve namazı
    • الْوُسْطٰى
    • orta
    • وَقُومُوا
    • durun
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ın huzuruna
    • قَانِت۪ينَ
    • gönülden bağlılık ve saygı ile
    239
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • (bir tehlikeden) korkarsanız
    • فَرِجَـالاً
    • yaya
    • اَوْ
    • yahut
    • رُكْبَـاناًۚ
    • binmiş olarak
    • فَاِذَٓا
    • zaman da
    • اَمِنْتُمْ
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَكُمْ
    • size öğrettiği
    • مَا
    • şeyleri
    • لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    240
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölüp de
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bırakan(erkek)ler
    • اَزْوَاجاًۚ
    • eşler
    • وَصِيَّةً
    • vasiyyet etsinler
    • لِاَزْوَاجِهِمْ
    • eşlerinin
    • مَتَاعاً
    • geçimlerinin sağlanmasını
    • اِلَى الْحَوْلِ
    • bir yıla kadar
    • غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
    • (evlerinden) çıkarılmadan
    • فَاِنْ
    • şayet
    • خَرَجْنَ
    • kendileri çıkarlarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • ف۪ي مَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri hakkında
    • مِنْ مَعْرُوفٍۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    241
    • وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
    • boşanmış kadınların
    • مَتَاعٌ
    • geçimlerini sağlamak
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olan şekilde
    • حَقاًّ
    • bir haktır (borçtur)
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler
    242
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklamaktadır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ۟
    • düşünürsünüz
    243
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
    • çıkanları
    • مِنْ دِيَارِهِمْ
    • yurtlarından
    • وَهُمْ اُلُوفٌ
    • binlerce kişi iken
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۖ
    • ölüm
    • فَقَالَ
    • demişti de
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مُوتُوا
    • Ölün!
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَحْيَاهُمْۜ
    • kendilerini diriltmişti
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • ikram
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلٰكِنَّ
    • Ama
    • اَكْثَرَ
    • çoğu
    • النَّاسِ
    • insanların
    • لَا يَشْكُرُونَ
    • şükretmezler
    244
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    245
    • مَنْ
    • Kimdir
    • ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
    • borç olarak verecek
    • اللّٰهَ
    • Allah`a
    • قَرْضاً
    • bir borcu
    • حَسَناً
    • güzel
    • فَيُضَاعِفَهُ
    • arttırması karşılığnda
    • لَهُٓ
    • ona
    • اَضْعَافاً
    • fazlasıyla
    • كَـث۪يرَةًۜ
    • kat kat
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَقْبِضُ
    • (rızkı) kısar da
    • وَيَبْصُۣطُۖ
    • açar da
    • وَاِلَيْهِ
    • Hep O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    246
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الْمَلَأِ
    • ileri gelenlerini
    • مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail oğullarının
    • مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
    • Musa`dan sonra
    • اِذْ قَالُوا
    • hani demişlerdi
    • لِنَبِيٍّ
    • Peygamberlerine
    • لَهُمُ
    • onlar
    • ابْعَثْ
    • gönder
    • لَنَا
    • bize
    • مَلِكاً
    • bir hükümdar
    • نُقَاتِلْ
    • (onun önderliğinde) savaşalım
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • قَالَ
    • dedi
    • هَلْ عَسَيْتُمْ
    • Ya
    • اِنْ كُتِبَ
    • yazılınca (farz kılınınca)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
    • savaşmazsanız
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
    • bizler neden savaşmayalım
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَقَدْ
    • oysa
    • اُخْرِجْنَا
    • biz çıkarılıp sürüldük
    • مِنْ دِيَارِنَا
    • yurtlarımızdan
    • وَاَبْنَٓائِنَاۜ
    • ve oğullarımızın arasından
    • فَلَمَّا
    • fakat
    • كُتِبَ
    • yazılınca
    • عَلَيْهِمُ
    • kendilerine
    • تَوَلَّوْا
    • yüz çevirdiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    247
    • وَقَالَ
    • dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • قَدْ بَعَثَ
    • gönderdi
    • لَكُمْ
    • size
    • طَالُوتَ
    • Talut`u
    • مَلِكاًۜ
    • hükümdar
    • قَالُٓوا
    • dediler ki
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يَكُونُ
    • olabilir
    • لَهُ
    • onun
    • الْمُلْكُ
    • hükümdarlık (mülk)
    • عَلَيْنَا
    • bizim üzerimize
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • اَحَقُّ
    • daha layıkız
    • بِالْمُلْكِ
    • hükümdarlığa
    • مِنْهُ
    • ondan
    • وَلَمْ يُؤْتَ
    • ve verilmemiştir
    • سَعَةً
    • genişlik
    • مِنَ الْمَالِۜ
    • maldan
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اصْطَفٰيهُ
    • onu (hükümdar) seçti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin üzerinize
    • وَزَادَهُ
    • ve onun artırdı
    • بَسْطَةً
    • gücünü
    • فِي الْعِلْمِ
    • bilgisinin
    • وَالْجِسْمِۜ
    • ve cisminin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُؤْت۪ي
    • verir
    • مُلْكَهُ
    • mülkünü
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O herşeyi) bilendir
    248
    • وَقَالَ
    • ve dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اٰيَةَ
    • alameti
    • مُلْكِه۪ٓ
    • onun hükümdarlığının
    • اَنْ يَأْتِيَكُمُ
    • size gelmesidir
    • التَّابُوتُ
    • (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
    • ف۪يهِ
    • onun içinde
    • سَك۪ينَةٌ
    • bir huzur bulunan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • وَبَقِيَّةٌ
    • ve bir kalıntı
    • مِمَّا تَرَكَ
    • geriye bıraktığından
    • اٰلُ
    • ailesinin
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَاٰلُ
    • ve ailesinin
    • هٰرُونَ
    • Harun
    • تَحْمِلُهُ
    • taşıdığı
    • الْمَلٰٓئِكَةُۜ
    • meleklerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bunda
    • لَاٰيَةً
    • kesin bir alamet vardır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
    • inanıyorsanız
    249
    • فَلَمَّا فَصَلَ
    • ayrıldığında
    • طَالُوتُ
    • Talut
    • بِالْجُنُودِۙ
    • ordularla
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مُبْتَل۪يكُمْ
    • sizi deneyecektir
    • بِنَهَرٍۚ
    • bir ırmakla
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَرِبَ
    • içerse
    • مِنْهُ
    • ondan
    • فَلَيْسَ
    • değildir
    • مِنّ۪يۚ
    • benden
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • لَمْ يَطْعَمْهُ
    • ondan (kana kana) tadmazsa
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • مِنّ۪ٓي
    • bendendir
    • اِلَّا
    • dışında
    • مَنِ
    • kimsenin
    • اغْتَرَفَ
    • avuçlayan
    • غُرْفَةً
    • bir avuç
    • بِيَدِه۪ۚ
    • eliyle
    • فَشَرِبُوا
    • hepsi içtiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • فَلَمَّا
    • nihayet
    • جَاوَزَهُ
    • (ırmağı) geçince
    • هُوَ
    • o (Talut)
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve iman eden
    • مَعَهُۙ
    • beraberindekiler
    • قَالُوا
    • dediler
    • لَا طَاقَةَ لَنَا
    • bizim gücümüz yok
    • الْيَوْمَ
    • bugün
    • بِجَالُوتَ
    • Calut`a
    • وَجُنُودِه۪ۜ
    • ve askerlerine karşı
    • قَالَ
    • dedi
    • الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • kanaat getirenler
    • اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarına
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`a
    • كَمْ
    • nice
    • مِنْ فِئَةٍ
    • topluluk
    • قَل۪يلَةٍ
    • az olan
    • غَلَبَتْ
    • galib gelmiştir
    • فِئَةً
    • topluluğa
    • كَث۪يرَةً
    • çok olan
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    250
    • وَلَمَّا بَرَزُوا
    • karşılaştıklarında
    • لِجَالُوتَ
    • Calut
    • وَجُنُودِه۪
    • ve askerleriyle
    • قَالُوا
    • şöyle dediler
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اَفْرِغْ
    • dök
    • عَلَيْنَا
    • üzerimize
    • صَبْراً
    • sabır
    • وَثَبِّتْ
    • sağlam tut
    • اَقْدَامَنَا
    • ayaklarımızı
    • وَانْصُرْنَا
    • ve bize yardım et
    • عَلَى الْقَوْمِ
    • topluluğuna karşı
    • الْكَافِر۪ينَۜ
    • kafirler
    251
    • فَهَزَمُوهُمْ
    • derken onları bozdular
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • وَقَتَلَ
    • öldürdü
    • دَاوُ۫دُ
    • Davud
    • جَالُوتَ
    • Calut`u
    • وَاٰتٰيهُ
    • ve ona (Davud`a) verdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَ
    • hükümdarlık
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmet
    • وَعَلَّمَهُ
    • ve ona öğretti
    • مِمَّا يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَلَوْلَا دَفْعُ
    • eğer savmasaydı
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • النَّاسَ
    • insanların
    • بَعْضَهُمْ
    • bir kısmını
    • بِبَعْضٍ
    • bir kısmıyle
    • لَفَسَدَتِ
    • bozulurdu
    • الْاَرْضُ
    • dünya
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • lutuf
    • عَلَى
    • karşı
    • الْعَالَم۪ينَ
    • bütün alemlere
    252
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • اٰيَاتُ
    • ayetleridir
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • نَتْلُوهَا
    • okuyoruz (açıklıyoruz)
    • عَلَيْكَ
    • sana
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّكَ
    • elbette sen
    • لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
    • gönderilenlerdensin
    253
    • تِلْكَ
    • işte o
    • الرُّسُلُ
    • elçiler ki
    • فَضَّلْنَا
    • üstün kıldık
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini
    • عَلٰى بَعْضٍۢ
    • kiminden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimine
    • كَلَّمَ
    • konuştu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَرَفَعَ
    • yükseltti
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini de
    • دَرَجَاتٍۜ
    • derecelerle
    • وَاٰتَيْنَا
    • ve verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs ile
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • مَا اقْتَتَلَ
    • öldürmezlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
    • onların arkasından gelen(millet)ler
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • gelmiş olduktan
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • وَلٰكِنِ
    • fakat
    • اخْتَلَفُوا
    • anlaşmazlığa düştüler
    • فَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • وَمِنْهُمْ
    • ve onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • كَفَرَۜ
    • inkar etti
    • مَا اقْتَتَلُوا
    • birbirlerini öldürmezlerdi
    • وَلٰكِنَّ
    • ama
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَفْعَلُ
    • yapar
    • مَا يُر۪يدُ۟
    • dilediğini
    254
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • inananlar
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıktan
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ يَأْتِيَ
    • gelmezden
    • يَوْمٌ
    • gün
    • لَا بَيْعٌ
    • alışverişin olmadığı
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • وَلَا خُلَّةٌ
    • ve hiçbir dostluğun
    • وَلَا شَفَاعَةٌۜ
    • ve hiçbir şefaatin
    • وَالْكَافِرُونَ
    • Kafirler
    • هُمُ
    • ta kendileridir
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerin
    255
    • اَللّٰهُ
    • Allah (ki)
    • لَٓا اِلٰهَ
    • tanrı yoktur
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَۚ
    • O`ndan
    • اَلْحَيُّ
    • daima diridir
    • الْقَيُّومُۚ
    • koruyup yöneticidir
    • لَا تَأْخُذُهُ
    • O`nu tutmaz
    • سِنَةٌ
    • ne bir uyuklama
    • وَلَا نَوْمٌۜ
    • ve ne de uyku
    • لَهُ
    • O`nundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَمَا
    • ve ne varsa
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yerde
    • مَنْ
    • kim
    • ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
    • şefaat edebilir
    • عِنْدَهُٓ
    • kendisinin katında
    • اِلَّا
    • dışında
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • O`nun izni
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا
    • olanı
    • بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
    • onların önünde
    • وَمَا
    • ve olanı
    • خَلْفَهُمْۚ
    • arkalarında
    • وَلَا يُح۪يطُونَ
    • kavrayamazlar
    • بِشَيْءٍ
    • hiçbir şey
    • مِنْ عِلْمِه۪ٓ
    • O`nun ilminden
    • بِمَا شَٓاءَۚ
    • kendisinin dilediğinin
    • وَسِعَ
    • kaplamıştır
    • كُرْسِيُّهُ
    • O`nun Kürsüsü
    • السَّمٰوَاتِ
    • gökleri
    • وَالْاَرْضَۚ
    • ve yeri
    • وَلَا يَؤُ۫دُهُ
    • O`na ağır gelmez
    • حِفْظُهُمَاۚ
    • onları koru(yup gözet)mek
    • وَهُوَ
    • O
    • الْعَلِيُّ
    • yücedir
    • الْعَظ۪يمُ
    • büyüktür
    256
    • لَٓا اِكْرَاهَ
    • zorlama yoktur
    • فِي الدّ۪ينِ
    • Dinde
    • قَدْ تَبَيَّنَ
    • seçilip belli olmuştur
    • الرُّشْدُ
    • doğruluk
    • مِنَ الْغَيِّۚ
    • sapıklıktan
    • فَمَنْ
    • Kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar edip
    • بِالطَّاغُوتِ
    • tağut (şeytan)ı
    • وَيُؤْمِنْ
    • inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • فَقَدِ
    • muhakkak ki o
    • اسْتَمْسَكَ
    • yapışmıştır
    • بِالْعُرْوَةِ
    • bir kulpa
    • الْوُثْقٰىۗ
    • sağlam
    • لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
    • kopmayan
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    257
    • اَللّٰهُ
    • Allah
    • وَلِيُّ
    • dostudur
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
    • inananların
    • يُخْرِجُهُمْ
    • onları çıkarır
    • مِنَ الظُّلُمَاتِ
    • karanlıklardan
    • اِلَى النُّورِۜ
    • aydınlığa
    • وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
    • kafirlerin
    • اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
    • dostları da
    • الطَّاغُوتُۙ
    • tağuttur
    • يُخْرِجُونَهُمْ
    • (O da) onları çıkarır
    • مِنَ النُّورِ
    • aydınlıktan
    • اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
    • karanlıklara
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    258
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
    • tartışanı
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`le
    • ف۪ي رَبِّه۪ٓ
    • Rabbi hakkında
    • اَنْ اٰتٰيهُ
    • kendisine verdi diye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَۢ
    • hükümdarlık
    • اِذْ قَالَ
    • dediği zaman
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّيَ
    • benim Rabbim
    • الَّذ۪ي يُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَيُم۪يتُۙ
    • ve öldürür
    • قَالَ
    • dedi
    • اَنَا۬
    • ben de
    • اُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَاُم۪يتُۜ
    • ve öldürürüm
    • قَالَ
    • deyince
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْت۪ي
    • getirir
    • بِالشَّمْسِ
    • güneşi
    • مِنَ الْمَشْرِقِ
    • doğudan
    • فَأْتِ
    • sen de getir
    • بِهَا
    • onu
    • مِنَ الْمَغْرِبِ
    • batıdan
    • فَبُهِتَ
    • şaşırıp kaldı
    • الَّذ۪ي كَفَرَۜ
    • inkar eden (o adam)
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الظَّالِم۪ينَۚ
    • zalim
    259
    • اَوْ
    • yahut
    • كَالَّذ۪ي
    • şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
    • مَرَّ
    • uğramıştı
    • عَلٰى قَرْيَةٍ
    • bir kasabaya
    • وَهِيَ
    • o kimse
    • خَاوِيَةٌ
    • (duvarları) yığılmış
    • عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
    • çatıları üstüne
    • قَالَ
    • demişti
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يُحْـي۪
    • diriltecek
    • هٰذِهِ
    • bunu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَاۚ
    • öldükten
    • فَاَمَاتَهُ
    • kendisini öldürüp
    • اللّٰهُ
    • Allah (da)
    • مِائَةَ
    • yüz
    • عَامٍ
    • sene
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثَهُۜ
    • diriltti
    • قَالَ
    • dedi
    • كَمْ
    • ne kadar
    • لَبِثْتَۜ
    • kaldın
    • لَبِثْتُ
    • kaldım
    • يَوْماً
    • bir gün
    • اَوْ
    • ya da
    • بَعْضَ
    • birazı kadar
    • يَوْمٍۜ
    • bir günün
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَبِثْتَ
    • kaldın
    • عَامٍ
    • yıl
    • فَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى طَعَامِكَ
    • yiyeceğine
    • وَشَرَابِكَ
    • ve içeceğine
    • لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
    • bozulmamış
    • وَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى حِمَارِكَ
    • eşeğine
    • وَلِنَجْعَلَكَ
    • seni kılalım diye (böyle yaptık)
    • اٰيَةً
    • bir ibret
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِلَى الْعِظَامِ
    • kemiklere
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • نُنْشِزُهَا
    • onları birbiri üstüne koyuyor
    • نَكْسُوهَا
    • onlara giydiriyoruz
    • لَحْماًۜ
    • et
    • فَلَمَّا
    • Bu işler
    • تَبَيَّنَ
    • açıkça belli olunca
    • لَهُۙ
    • ona
    • اَعْلَمُ
    • biliyorum
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    260
    • وَاِذْ
    • bir zaman
    • قَالَ
    • demişti
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اَرِن۪ي
    • bana göster
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تُحْـيِ
    • dirilttiğini
    • الْمَوْتٰىۜ
    • ölüleri
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
    • yoksa inanmadın mı
    • قَالَ
    • (İbrahim) dedi ki
    • بَلٰى
    • Hayır (inandım)
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لِيَطْمَئِنَّ
    • tatmin olması için
    • قَلْب۪يۜ
    • kalbimin
    • قَالَ
    • dedi
    • فَخُذْ
    • o halde tut
    • اَرْبَعَةً
    • dördünü
    • مِنَ الطَّيْرِ
    • kuşlardan
    • فَصُرْهُنَّ
    • onları alıştır
    • اِلَيْكَ
    • kendine
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اجْعَلْ
    • koy
    • عَلٰى
    • üzerine
    • كُلِّ
    • her
    • جَبَلٍ
    • dağın
    • مِنْهُنَّ
    • onlardan
    • جُزْءاً
    • bir parça
    • ادْعُهُنَّ
    • onları (kendine) çağır
    • يَأْت۪ينَكَ
    • sana gelecekler
    • سَعْياًۜ
    • koşarak
    • وَاعْلَمْ
    • bil ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstün
    • حَك۪يمٌ۟
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    261
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • حَبَّةٍ
    • bir tohumun
    • اَنْبَتَتْ
    • veren
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَنَابِلَ
    • başak
    • ف۪ي كُلِّ
    • her
    • سُنْبُلَةٍ
    • başağında
    • مِائَةُ
    • yüz
    • حَبَّةٍۜ
    • tohum
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُضَاعِفُ
    • kat kat verir
    • لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O) bilendir
    262
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edip de
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • ثُمَّ
    • sonra
    • لَا يُتْبِعُونَ
    • ardından
    • مَٓا اَنْفَقُوا
    • verdiklerinin
    • مَناًّ
    • başa kakmayan
    • وَلَٓا اَذًۙى
    • ve eziyet etmeyenlerin
    • لَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    263
    • قَوْلٌ
    • bir söz (söylemek)
    • مَعْرُوفٌ
    • güzel
    • وَمَغْفِرَةٌ
    • ve affetmek
    • خَيْرٌ
    • iyidir
    • مِنْ صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • يَتْبَعُهَٓا
    • peşinden gelen
    • اَذًىۜ
    • eziyet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    264
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • لَا تُبْطِلُوا
    • boşa çıkarmayın
    • صَدَقَاتِكُمْ
    • sadakalarınızı
    • بِالْمَنِّ
    • başa kakmak
    • وَالْاَذٰىۙ
    • ve eziyet etmekle
    • كَالَّذ۪ي
    • gibi
    • يُنْفِقُ
    • infak eden
    • مَالَهُ
    • malını
    • رِئَٓاءَ
    • gösteriş için
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلَا يُؤْمِنُ
    • inanmayan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • فَمَثَلُهُ
    • öylesinin durumu
    • كَمَثَلِ
    • benzer ki
    • صَفْوَانٍ
    • şu kayaya
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde bulunan
    • تُرَابٌ
    • toprak
    • فَاَصَابَهُ
    • ona isabet etttiğinde
    • وَابِلٌ
    • bir sağnak (yağmur)
    • فَتَرَكَهُ
    • onu bırakır
    • صَلْداًۜ
    • sert bir taş halinde
    • لَا يَقْدِرُونَ
    • (Böyleleri) elde edemezler
    • عَلٰى شَيْءٍ
    • bir şey
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafir
    265
    • وَمَثَلُ
    • durumu da
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمُ
    • mallarını
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَتَثْب۪يتاً
    • ve kökleştirmek için
    • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
    • kendilerindekini (imanı)
    • كَمَثَلِ
    • benzer
    • جَنَّةٍ
    • bir bahçeye
    • بِرَبْوَةٍ
    • tepe üzerinde bulunan
    • اَصَابَهَا
    • değince
    • وَابِلٌ
    • bol yağmur
    • فَاٰتَتْ
    • veren
    • اُكُلَهَا
    • ürününü
    • ضِعْفَيْنِۚ
    • iki kat
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ يُصِبْهَا
    • değmese bile
    • وَابِلٌ
    • yağmur
    • فَطَلٌّۜ
    • çisinti olur
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    266
    • اَيَوَدُّ
    • ister mi ki
    • اَحَدُكُمْ
    • biriniz
    • اَنْ تَكُونَ
    • olmasını
    • لَهُ
    • kendisinin
    • جَنَّةٌ
    • bir bahçesi
    • مِنْ نَخ۪يلٍ
    • hurmalardan
    • وَاَعْنَابٍ
    • ve üzümlerden
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altından
    • الْاَنْهَارُۙ
    • ırmaklar
    • لَهُ ف۪يهَا
    • içinde bulunan
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • الثَّمَرَاتِۙ
    • meyvası
    • وَاَصَابَهُ
    • kendisine geldiğinde
    • الْكِبَرُ
    • ihtiyarlık
    • وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
    • ve çocuklarının bulunduğu
    • ضُعَفَٓاءُۖ
    • aciz
    • فَاَصَابَهَٓا
    • isabet etsin
    • اِعْصَارٌ
    • birden bir kasırga
    • ف۪يهِ
    • onlara
    • نَارٌ
    • ateşli
    • فَاحْتَرَقَتْۜ
    • yakıp kül etsin
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulurki
    • تَتَفَكَّرُونَ۟
    • düşünürsünüz
    267
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا كَسَبْتُمْ
    • kazandıklarınızın
    • وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
    • ve çıkardığımız
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مِنَ الْاَرْضِۖ
    • yerden
    • وَلَا تَيَمَّمُوا
    • kalkışmayın
    • الْخَب۪يثَ مِنْهُ
    • kötü şeyleri
    • تُنْفِقُونَ
    • sadaka vermeye
    • وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
    • kendiniz alamayacağınız
    • اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
    • göz yummadan
    • ف۪يهِۜ
    • ondan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • Bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَم۪يدٌ
    • övülmüştür
    268
    • اَلشَّيْطَانُ
    • Şeytan
    • يَعِدُكُمُ
    • size vaad eder
    • الْفَقْرَ
    • fakirliği
    • وَيَأْمُرُكُمْ
    • ve size emreder
    • بِالْفَحْشَٓاءِۚ
    • çirkin şeyleri yapmayı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَعِدُكُمْ
    • size va`adediyor
    • مَغْفِرَةً
    • bağışlama
    • مِنْهُ
    • kendi tarafından
    • وَفَضْلاًۜ
    • ve lutuf
    • وَاللّٰهُ
    • Şüphesiz Allah`ın
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌۚ
    • (O) bilendir
    269
    • يُؤْتِي
    • verir
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmeti
    • مَنْ يَشَٓاءُۚ
    • dilediğine
    • وَمَنْ
    • kimseye
    • يُؤْتَ
    • verilen
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmet
    • فَقَدْ اُو۫تِيَ
    • verilmiştir
    • خَيْراً
    • hayır
    • كَث۪يراًۜ
    • çok
    • وَمَا يَذَّكَّرُ
    • bunu anlamaz
    • اِلَّٓا
    • başkası
    • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
    • akıl sahiplerinden
    270
    • وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • ne infak ederseniz
    • مِنْ نَفَقَةٍ
    • nafaka olarak
    • اَوْ
    • veya
    • نَذَرْتُمْ
    • ne adarsanız
    • مِنْ نَذْرٍ
    • adak olarak
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُهُۜ
    • onu bilir
    • وَمَا
    • yoktur
    • لِلظَّالِم۪ينَ
    • zalimler için
    • مِنْ اَنْصَارٍ
    • hiçbir yardımcı
    271
    • اِنْ تُبْدُوا
    • açıktan verirseniz
    • الصَّدَقَاتِ
    • sadakaları
    • فَنِعِمَّا
    • ne güzeldir
    • هِيَۚ
    • bu
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخْفُوهَا
    • onları gizler
    • وَتُؤْتُوهَا
    • ve verirseniz
    • الْفُقَـرَٓاءَ
    • fakirlere
    • فَهُوَ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَيُكَفِّرُ
    • ve kapatır
    • عَنْكُمْ
    • sizin
    • مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
    • günahlarınızdan bir kısmını
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    272
    • لَيْسَ
    • değildir
    • عَلَيْكَ
    • senin üzerine
    • هُدٰيهُمْ
    • onları hidayet etmek
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah`tır
    • يَهْد۪ي
    • doğru yola ileten
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • verdiğiniz
    • مِنْ خَيْرٍ
    • her hayır
    • فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz içindir
    • وَمَا تُنْفِقُونَ
    • infak edersiniz
    • اِلَّا
    • ancak
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak için
    • وَجْهِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • يُوَفَّ
    • tastamam verilir
    • اِلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • لَا تُظْلَمُونَ
    • asla zulmedilmez
    273
    • لِلْفُقَـرَٓاءِ
    • (Sadakalar) fakirler içindir
    • الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
    • kapanıp kalan
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لَا يَسْتَط۪يعُونَ
    • güçleri yoktur
    • ضَـرْباً
    • gezmeye
    • فِي الْاَرْضِۘ
    • yeryüzünde
    • يَحْسَبُهُمُ
    • onları sanırlar
    • الْجَاهِلُ
    • bilmeyenler
    • اَغْنِيَٓاءَ
    • zengin
    • مِنَ التَّعَفُّفِۚ
    • utangaçlıklarından dolayı
    • تَعْرِفُهُمْ
    • onları tanırsın
    • بِس۪يمٰيهُمْۚ
    • simalarından
    • لَا يَسْـَٔلُونَ
    • istemezler
    • النَّاسَ
    • insanlardan
    • اِلْحَافاًۜ
    • ısrarla
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onu
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    274
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • بِالَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüz
    • سِراًّ
    • gizli
    • وَعَلَانِيَةً
    • ve açık
    • فَلَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülü
    • عِنْدَ
    • yanında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    275
    • الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
    • yiyenler
    • الرِّبٰوا
    • Riba
    • لَا يَقُومُونَ
    • kalkamazlar
    • اِلَّا
    • ancak
    • كَمَا
    • gibi
    • يَقُومُ
    • kalkarlar
    • الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
    • çarptığı kimse
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytanın
    • مِنَ الْمَسِّۜ
    • dokunup
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • بِاَنَّهُمْ
    • onların
    • قَالُٓوا
    • demelerindendir
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • الْبَيْعُ
    • alışveriş de
    • مِثْلُ
    • gibidir
    • الرِّبٰواۢ
    • riba
    • وَاَحَلَّ
    • oysa helal kılmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْبَيْعَ
    • alış-verişi
    • وَحَرَّمَ
    • haram kılmıştır
    • الرِّبٰواۜ
    • ribayı
    • فَمَنْ
    • kime
    • جَٓاءَهُ
    • gelir de
    • مَوْعِظَةٌ
    • bir öğüt
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbi`nden
    • فَانْتَهٰى
    • (ribadan) vazgeçerse
    • فَلَهُ
    • kendisinindir
    • مَا سَلَفَۜ
    • geçmişte olan
    • وَاَمْرُهُٓ
    • ve işi de
    • اِلَى اللّٰهِۜ
    • Allah`a kalmıştır
    • وَمَنْ
    • kim
    • عَادَ
    • tekrar (ribaya) dönerse
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    276
    • يَمْحَقُ
    • mahveder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الرِّبٰوا
    • ribayı
    • وَيُرْبِي
    • artırır
    • الصَّدَقَاتِۜ
    • sadakaları
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • كُلَّ
    • hiçbir
    • كَفَّارٍ
    • inkarcıları
    • اَث۪يمٍ
    • günahkar
    277
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَعَمِلُوا
    • ve işler yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih (güzel)
    • وَاَقَامُوا
    • ve kılanlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتَوُا
    • ve verenler
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • لَهُمْ
    • işte onların
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    278
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • اتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَذَرُوا
    • bırakın (almayın)
    • مَا بَـقِيَ
    • geri kalan kısmı
    • مِنَ الرِّبٰٓوا
    • ribadan
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    279
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • böyle yapmazsanız
    • فَأْذَنُوا
    • bilin
    • بِحَرْبٍ
    • savaşa açıldığını
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah
    • وَرَسُولِه۪ۚ
    • ve Elçisi (tarafından)
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْتُمْ
    • tevbe ederseniz
    • فَلَكُمْ
    • sizindir
    • رُؤُ۫سُ
    • ana
    • اَمْوَالِكُمْۚ
    • malınız
    • لَا تَظْلِمُونَ
    • ne haksızlık edersiniz
    • وَلَا تُظْلَمُونَ
    • ne de haksızlığa uğratılırsınız
    280
    • وَاِنْ
    • eğer (borçlu)
    • كَانَ
    • ise
    • ذُوعُسْرَةٍ
    • darlık içinde
    • فَنَظِرَةٌ
    • beklemek (lazımdır)
    • اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
    • bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
    • وَاَنْ
    • eğer
    • تَصَدَّقُوا
    • sadaka olarak bağışlarsanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    281
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceğiniz
    • ف۪يهِ
    • onda
    • اِلَى اللّٰهِ
    • Allah`a
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تُوَفّٰى
    • tastamam verilecek
    • كُلُّ نَفْسٍ
    • herkese
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَهُمْ
    • ve onlara
    • لَا يُظْلَمُونَ۟
    • haksızlık edilmeyecektir
    282
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اِذَا
    • zaman
    • تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
    • birbirinize borç verdiğiniz
    • اِلٰٓى اَجَلٍ
    • süreye kadar
    • مُسَمًّى
    • belirli bir
    • فَاكْتُبُوهُۜ
    • onu yazın
    • وَلْيَكْتُبْ
    • yazsın
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • كَاتِبٌ
    • bir yazıcı
    • بِالْعَدْلِۖ
    • adaletle
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasın (yazsın)
    • كَاتِبٌ
    • yazıcı
    • اَنْ يَكْتُبَ
    • yazmaktan
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَهُ
    • kendisine öğrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • فَلْيَكْتُبْۚ
    • yazsın
    • وَلْيُمْلِلِ
    • ve yazdırsın
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • üzerinde hak olan (borçlu)
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُ
    • Rabbi olan
    • وَلَا يَبْخَسْ
    • eksik etmesin
    • مِنْهُ
    • ondan (borcundan)
    • شَيْـٔاًۜ
    • hiçbir şeyi
    • فَاِنْ
    • eğer
    • كَانَ
    • ise
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • borçlu olan kimse
    • سَف۪يهاً
    • aklı ermez
    • اَوْ
    • yahut
    • ضَع۪يفاً
    • zayıf
    • اَوْ
    • ya da
    • لَا يَسْتَط۪يعُ
    • güç yetiremiyecek
    • اَنْ يُمِلَّ
    • kendisi yazdırmaya
    • هُوَ فَلْيُمْلِلْ
    • yazdırsın
    • وَلِيُّهُ
    • velisi
    • بِالْعَدْلِۜ
    • adaletle
    • وَاسْتَشْهِدُوا
    • şahid tutun
    • شَه۪يدَيْنِ
    • iki şahidi
    • مِنْ رِجَالِكُمْۚ
    • erkeklerinizden
    • لَمْ يَكُونَا
    • yoksa
    • رَجُلَيْنِ
    • iki erkek
    • فَرَجُلٌ
    • bir erkek
    • وَامْرَاَتَانِ
    • iki kadın
    • مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
    • razı olduğunuz
    • مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
    • şahidlerden
    • اَنْ تَضِلَّ
    • ta ki şaşırırsa
    • اِحْدٰيهُمَا
    • kadınlardan biri
    • فَتُذَكِّرَ
    • hatırlatması için
    • اِحْدٰيهُمَا
    • bir
    • الْاُخْرٰىۜ
    • diğeri
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasınlar
    • الشُّهَدَٓاءُ
    • şahidler
    • مَا دُعُواۜ
    • çağrıldıkları
    • وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
    • üşenmeyin
    • اَنْ تَكْتُبُوهُ
    • yazmaktan
    • صَغ۪يراً
    • az olsun
    • اَوْ
    • veya
    • كَب۪يراً
    • çok olsun
    • اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
    • onu süresine kadar
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • اَقْسَطُ
    • daha adaletli
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاَقْوَمُ
    • daha sağlam
    • لِلشَّهَادَةِ
    • şahidlik için
    • وَاَدْنٰٓى
    • daha elverişlidir
    • اَلَّا تَرْتَابُٓوا
    • kuşkulanmamanız için
    • اِلَّٓا
    • yalnız
    • اَنْ تَكُونَ
    • olursa
    • تِجَارَةً
    • ticaret
    • حَاضِرَةً
    • peşin
    • تُد۪يرُونَهَا
    • hemen alıp vereceğiniz
    • فَلَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
    • onu yazmamanızdan ötürü
    • وَاَشْهِدُٓوا
    • şahid tutun
    • اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
    • alışveriş yaptığınız zaman da
    • وَلَا يُضَٓارَّ
    • asla zarar verilmesin
    • كَاتِبٌ
    • yazana da
    • وَلَا شَه۪يدٌۜ
    • şahide de
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَفْعَلُوا
    • (bir zarar) yaparsanız
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz
    • فُسُوقٌ
    • kötülük olur
    • بِكُمْۜ
    • kendinize
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğretiyor
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُلِّ شَيْءٍ
    • herşeyi
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    283
    • وَاِنْ
    • ve eğer
    • كُنْتُمْ
    • olur da
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • وَلَمْ تَجِدُوا
    • bulamazsanız
    • كَاتِباً
    • yazacak birini
    • فَرِهَانٌ
    • rehinler (yeter)
    • مَقْبُوضَةٌۜ
    • alınan
    • فَاِنْ اَمِنَ
    • güvenirseniz
    • بَعْضُكُمْ بَعْضاً
    • birbirinize
    • فَلْيُؤَدِّ
    • ödesin
    • الَّذِي اؤْتُمِنَ
    • kendisine güvenilen kimse
    • اَمَانَتَهُ
    • emanetini
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُۜ
    • Rabbi olan
    • وَلَا تَكْتُمُوا
    • gizlemeyin
    • الشَّهَادَةَۜ
    • şahidliği
    • وَمَنْ
    • kimsenin
    • يَكْتُمْهَا
    • onu gizleyen
    • فَاِنَّهُٓ
    • şüphesiz
    • اٰثِمٌ
    • günahkardır
    • قَلْبُهُۜ
    • kalbi
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    284
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde ne varsa
    • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
    • ve yerde ne varsa
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْدُوا
    • açıklasanız da
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içlerinizdekini
    • اَوْ
    • veya
    • تُخْفُوهُ
    • gizleseniz de
    • يُحَاسِبْكُمْ
    • sizi hesaba çeker
    • بِهِ
    • onunla
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • فَيَغْفِرُ
    • bağışlar
    • لِمَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُ
    • dilediği
    • وَيُعَذِّبُ
    • azabeder
    • مَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    285
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • الرَّسُولُ
    • Resul
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْهِ
    • kendisine
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • وَالْمُؤْمِنُونَۜ
    • mü`minler de
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • meleklerine
    • وَكُتُبِه۪
    • Kitaplarına
    • وَرُسُلِه۪ۜ
    • ve peygamberlerine
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırdetmeyiz (dediler)
    • بَيْنَ
    • arasını
    • اَحَدٍ
    • hiçbirini
    • مِنْ رُسُلِه۪۠
    • O`nun elçilerinden
    • وَقَالُوا
    • ve dediler ki
    • سَمِعْنَا
    • İşittik
    • وَاَطَعْنَا
    • ve ita`at ettik
    • غُفْرَانَكَ
    • bağışlamanı dileriz
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاِلَيْكَ
    • sanadır
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş(ümüz)
    286
    • لَا يُكَلِّفُ
    • teklif etmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • نَفْساً
    • kimseye
    • اِلَّا
    • başkasını
    • وُسْعَهَاۜ
    • gücünün yettiğinden
    • لَهَا
    • (herkesin) kendine
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَعَلَيْهَا
    • aleyhinedir
    • مَا اكْتَسَبَتْۜ
    • işlediği (kötülük) de
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • لَا تُؤَاخِذْنَٓا
    • bizi sorumlu tutma
    • اِنْ نَس۪ينَٓا
    • unutur
    • اَوْ
    • ya da
    • اَخْطَأْنَاۚ
    • yanılırsak
    • وَلَا تَحْمِلْ
    • yükleme
    • عَلَيْنَٓا
    • bize
    • اِصْراً
    • ağırlık
    • كَمَا
    • gibi
    • حَمَلْتَهُ
    • yüklediğin
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
    • bizden öncekilerin
    • وَلَا تُحَمِّلْنَا
    • bize yükleme
    • مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
    • gücümüzün yetmediği şeyleri
    • وَاعْفُ
    • affet
    • عَنَّا۠
    • bizi
    • وَاغْفِرْ
    • bağışla
    • لَنَا۠
    • bizi
    • وَارْحَمْنَا۠
    • bize merhamet et
    • اَنْتَ
    • sen
    • مَوْلٰينَا
    • bizim sahibimizsin
    • فَانْصُرْنَا
    • bize yardım eyle
    • عَلَى
    • karşı
    • الْقَوْمِ
    • toplumuna
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirler
Bakara Suresi 26. ayet

(26) اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـيٖٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاؕ فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۘ يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيراً وَيَهْدٖي بِهٖ كَثٖيراًؕ وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَۙ 

Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.

Temsil, teşbih, örnekleme edebî sanatlardan olup hem sözün güzelleşmesini hem de anlamanın kolaylaşmasını sağlar. Sonsuz merhamet ve lutuf sahibi olan Allah, kitabını kullarının zevkle okumaları ve kolay anlamaları için gerektiğinde bu sanatları da kullanmıştır. İnkârcıların yağmur, bulut, örümcek gibi örnekleri ileri sürerek “Allah böyle şeyleri örnek vermez” demeleri üzerine, “Gerektiğinde sivrisineği, hatta daha küçük ve önemsiz şeyleri bile örnek verir” denilerek bu düşünce reddedilmiştir.

Allah Teâlâ’nın kullarına, gerçekleri görmeleri ve bilmeleri için verdiği alet ve araçlara, gönderdiği kitaplara ve peygamberlere rağmen inkârcılar, düşünme ve irade denilen yeteneklerini inkâr yönünde işletmiş, onu tercih etmişler, ilâhî irşad ve yardımdan yararlanmamışlardır. Aynı irşadlar ve bilgi araçları bir kısım insanların imanı tercih etmelerine yardımcı olurken bir kısım insanların da sapmalarına vesile olmuştur. İman veya inkâr, hidayet veya sapma, hayır veya şerden birini seçen insandır, insanın seçtiğini yaratan ise tek yaratıcı olan Allah’tır. Doğru yolu bulma veya sapma, seçim ve tercih yönünden kula (insana), yaratma yönünden ise Allah’a aittir. Fiil fâile (özne) böyle bağlanır ve “… saptı, saptırdı, hidayete erdi, hidayete erdirdi” denir. Allah’ın hidayet ve yardımının, fıtratı bozulmamış insanı doğru yola ileteceği, hidayete erdireceği; sapanların ise kendi iradeleriyle Allah emrine karşı geldikleri, irşadına sırt çevirdikleri, nefislerine uydukları için saptıkları âyette açıkça anlatılmıştır: “… onunla ancak emrine karşı gelenleri saptırır.”

Meâlde “emrine karşı gelen” şeklinde çevrilen fâsık sözlükte belirli bir sınırı aşan, onun dışına çıkan” anlamına gelir. Dinî bir terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine karşı gelen kişi” demektir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “fsk” md.).

Bakara Suresi 27. ayet

(27) اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖࣕ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِؕ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah’a verdikleri sözden dönerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.

Allah’ın emrine karşı gelen ve isyan yolunu seçenlerin kötü ahlâk ve davranışlarının üç önemli örneği zikredilmiştir:

1. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri. Bu söz ya ezelde “elestü birabbiküm” (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) şeklindeki ilâhî suale insanların özlerinin, kutsal mecliste “evet!” diyerek verdikleri (A‘râf 7/172), Allah’ı rab olarak tanımayı ve O’na kulluk etmeyi içeren sözdür veya dünya hayatındaki çeşitli ilişkilerde Allah’ı şahit tutarak, O’nun adını anarak verdikleri sözlerdir. Münafıkların ve onların özelliklerini paylaşan diğerlerinin âdetlerinden biri de verdikleri sözde durmamalarıdır.

2. “Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyler”i kesip ayırmaları. Bazı tefsirciler tarafından bu ifadenin “birleştirilmesi emredilen” kısmı, akraba ile ilgilenmek (sıla-i rahim), karı kocanın arasını bulmak gibi özel ilişkilere tahsis edilmiştir. Doğrusu bunu daha geniş bir çerçevede almak ve anlamaktır. Allah Teâlâ bütün dinlerin, peygamberlerin, kitapların, insanlığın tevhid anlayış ve inancı çerçevesinde birleştirilmesini; bir ve beraber olmaları gerektiği halde ayrı düşmüş, parçalanmış olanların bir araya getirilip kaynaştırılmalarını istemiş; her nesnenin ve her kişinin olması gereken yerde olmasını, lâyık olduğunu bulmasını murat etmiştir. Düzen bozucular (fesatçılar) ve günahkârlar (fâsıklar, zalimler) ise bunları parçalamak ve ayırmakla meşguldürler.

3. “Yeryüzünde fesat çıkarmaları”, bozgunculuk yapmaları. Tarih boyunca yeryüzünde, maddî ve mânevî olarak düzeni bozan, çevreyi kirleten, huzursuzluk, acı ve felâketlere sebep olanlar genellikle inkârcılar, ahlâksızlar, zalimler ve günahkârlar olmuştur. Her günah (Allah’ın yapılmasını yasakladığı, yapanları cezalandıracağını bildirdiği her şey) aynı zamanda yeryüzünde bir kötülüktür, fesattır, dengeyi ve düzeni bozmaktır. Amaçları ne olursa olsun sonunda günahkârların, Allah’ı bırakıp nefis ve şeytana kul olanların zararlı çıkacaklarında şüphe yoktur; çünkü bunlar, ömür sermayesiyle fâni dünyayı satın almışlar, ebedî saadetten mahrum kalmışlardır.

Bakara Suresi 28. ayet

(28)كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Sizler cansız iken size O hayat verdiği halde Allah’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O’na götürüleceksiniz.

İnsanın kendi vücudunda, yakın ve uzak çevresinde (kâinatta) Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren sayısız işaret ve delil vardır. Bunlardan biri de insanoğlunun yaratılıp hayata getirilmesi, sonra ecel gelince öldürülmesidir. Bir taş yerinden oynasa, bir yerde bir ot bitse, insanoğlu taşı yerinden oynatanı, otu oraya ekip bitireni düşünür. İnsanın hayatı ve yapısı, bir taşın hareketi ve bir otun bitmesiyle kıyas edilemeyecek kadar karmaşık, büyük, ince, sanatlı, düzenli, hesaplı ve esrarlıdır. İnsanı ve hayatı düşünüp de Allah’a ulaşmamak için insanın kalbinin mühürlenmiş, aklının nefis, şeytan, yanlış eğitim yüzünden perdelenmiş ve şartlanmış olması gerekir. Doğum ve ölüm gözler önünde olmaktadır, bunları inkâr mümkün değildir. Allah’ın peygamberleri, insanın öldükten sonra tekrar dirileceğini, dünyada yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini, hesabın sonucuna göre muamele göreceğini haber vermişlerdir. Bu haberi kabul edip inanmaya fıtrî (tabii, bozulmamış, şartlanmamış) akıl engel değildir. Tam aksine akıl, yok iken yaratıp hayat verenin öldürdükten sonra yeniden hayat vermesinin daha kolay olacağını kıyas metodu ile kolayca çıkarır ve kabullenir.

Burada insanlara “cansız nesneler” iken (lafzî anlamıyla “ölüler” iken) hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekleri bildirilmiştir. Baştaki “ölüler iken diriltilme” ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (reenkarnasyon, tenâsüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur’an-ı Kerîm ve hadislerden çıkartmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette inkârcıların, “Ey rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?” diyecekleri bildirilmiştir (Mü’min 40/11). “Kur’an âyetleri birbirini açıklar” kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, “peşpeşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme” şeklinde anlamak tutarlı olmaz. Mü’min sûresindeki meâli verilen âyete göre “Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir.” Bu âyetle konumuz olan âyeti aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler. Önce bu ölülere, yani yok olanlara varlık ve hayat verilmiştir. Bu “birinci diriltme”dir. Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır. Bu da “ikinci diriltme”dir. Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci defa hayata gelmişlerdir; iki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. Bu âyetin lafzından, “Yaşayan insan iki kere ölmekte ve her iki ölümden sonra da birer kere diriltilmektedir” şeklinde de bir anlam çıkarılabilir. Buna göre yaşayan insan eceli gelince ölür, sonra kabirde diriltilir; ilk sorgudan sonra tekrar ölür ve kıyametten sonra tekrar diriltilir (Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, II, 764). Yok iken yaratılma ve can vermeye “ölü iken diriltme” demek mecazi olduğu için gerçek mânada iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü’min sûresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle ilgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vâkıa da reenkarnasyon inancına ters düşer, onun aslı olmadığını ortaya koyar. Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görmesi gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler vb. konulardaki bilgiler, yeniden bedenlenme inancının İslâm’a aykırı olduğunun kesin kanıtlarıdır. Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî bakımdan da hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bilgileri ve şuurları mevcut değildir. Bu gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamaları olmalıdır. Nitekim kolektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hâfızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır.

Bakara Suresi 29. ayet

(29) هُوَ الَّذٖي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمٖيعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍؕ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلٖيمٌࣖ

Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O’dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir.

Yerin ve göklerin bir başlangıcının bulunduğu, bundan önce yer ve göklerin mevcut olmadığı matematik, astronomi, güneş fiziği gibi ilgili bilim dallarınca da tesbit edilmiştir. “Yapılan araştırma, gözlem ve hesaplar, ilk evren maddesinin çıplak atomlardan oluşan kocaman bir küre halinde olduğunu, bu çıplak atomlar arasındaki karşılıklı şiddetli itme ile bu ilk evren maddesinin açılarak patlayan bir bomba gibi evrene yayıldığını göstermektedir. Ancak bu ilk evren maddesinin nasıl meydana geldiği bugün, araştırmalara rağmen tam olarak bilinmemektedir. Başlangıçta uzay ve zaman yoktu. Bir teoriye göre maddenin ve mekânın olmadığı, ışık ve enerji mefhumlarından söz edilmediği, boşluğun bile mevcut olmadığı bir devirde her şey, dehşetli bir patlama ile ortaya çıktı. Korkunç bir sıcaklıkta atomlar yaratıldı. Fizik ve kimya kanunları hükümlerini yerine getirdiler. Proton, nötron ve elektronlardan ağır elementler husule geldi. Yıldızlar doğdu, güneşler ortaya çıktı, galaksiler meydana geldi” (Taşkın Tuna, Uzay ve Dünya, s. 22, 27). Bilim adamları bu büyük patlamanın tarihini milyarlarca yıl geriye götürmektedirler. Şu halde dünyanın ve güneşin içinde bulunduğu samanyolu galaksisi gibi sayısız galaksi, milyarlarca yıl öncesinden yaratılmaya başlanmıştır, daha öncesinde ise bunlar mevcut değildi.

İlk evren maddesinin nasıl var olduğu bilimin meçhulüdür. Bütün semavî dinler bunun bir yaratıcısının olduğu, sonraki gelişmeleri de ilmi sonsuz, hikmeti, kudreti ve sanatı eşsiz olan yaratıcının sağladığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bu ve başka âyetlerde yerküreyi Allah yarattığı gibi âyette “yedi sema” diye anılan gökleri de yedi gök olarak yaratıp düzenleyenin Allah olduğu bildirilmektedir. Bu yedi göğü dünyanın gökleri veya uzayın gökleri olarak kabul eden tefsirciler, eski Aristo ve Batlamyus nazariyesine göre Ortaçağ’dan sonra da Kopernik, Galile, Kepler, Newton, Einstein, S. Hawking çizgisinde gelişen güneş ve kâinat sistemleriyle ilgili bilgilere göre açıklamalar yapmışlardır. Ancak bu yedi gökten maksadın ne olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur. Arap dilindeki kullanıma göre bunun çokluktan kinaye olarak düşünülüp birçok gök şeklinde anlaşılması da mümkündür.

Öte yandan, keşif ve ilham kaynağı ile zenginleştirilmiş bulunan tasavvuf ve irfan kolunda, “yedi gök”le ilgili farklı ve ilgi çekici açıklamalar vardır. Bunlardan biri şöyledir: Allah Teâlâ’nın yarattıkları (mâsivallah, mâ-halakallah), “halk ve emir âlemleri” olarak ikiye ayrılır. Halk âlemi maddîdir, cisimlidir; emir âlemi cisimsizdir, latiftir. Bu iki âlemi birbirinden “arş” ayırır. Halk âlemindeki maddîlik, aşağıdan yukarıya doğru azalıp incelerek maddesizliğe dönüşür. Halk âleminin en alt katında, bütün büyüklük ve sonsuzluk görüntüsü içinde, bir yukarısına göre çok küçük olan evren vardır. Bu evren maddîdir. Kur’an’da geçen yedi semaya dahil değildir. Bundan sonra birinci sema başlar, bu semanın –bütün galaksileriyle birlikte– evrenden büyüklüğü, damlaya nisbetle deniz gibidir. Bu oran yukarıya doğru aynı ölçülerde büyüyerek devam eder. Yedinci semadan sonra kürsî, ondan sonra da arş vardır. Arşın üstünden itibaren emir âlemi başlar. Burada insanın hakikatini ve mânevî mahiyetini teşkil eden ve “latîfeler” diye bilinen, bir yukarıdakinin –kendisine nisbetle çok küçük kalan– bir aşağıdakini kuşattığı “kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ” vardır. Bazı hadislerde geçen ve çok geniş olduğundan söz edilen “mümin kalbi” işte bu latîfe olan kalptir. Bu anlayışa göre yedi kat sema, bilinen ve henüz keşfedilmemiş bulunan evrenin ötesindedir, madde-yoğun değildir. Bu semalarda ruhlar, melekler, cennetler vb. varlıkların yer aldığı, mi‘rac hadisi vb. hadislerde geçmektedir. Bütün bunlar, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeye kadir olan Allah Teâlâ tarafından yaratılmıştır, O’nun izni ve iradesi dahilinde hareket ederler. (Halk ve Emin kavramlarının anlamları ve açıklaması için bk. A’râf 7/54)

Bakara Suresi 30. ayet

(5) وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّٖي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَلٖيفَةًؕ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ فٖيهَا مَنْ يُفْسِدُ فٖيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَؕ قَالَ اِنّٖٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.

Sûrenin 28. âyetinden itibaren hem Allah’ı inkâr mânasındaki küfrü hem de ilâhî nimetlerin kıymetini bilmemek ve şükran vazifesini yerine getirmemek mânasındaki küfrü engelleyen deliller, işaretler ve nimetler sıralanmaya başlanmıştı. İnsana hayat verme, öldükten sonra tekrar diriltme, yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yaratma nimetlerinden sonra 30-35. âyetlerde hilâfet, ilim, meleklerin secdesi ve cennet nimetleri sıralanmaktadır.

İleride gelecek birçok âyette (meselâ bk. Nisâ 4/1; Zümer 39/6) ilk insan olan Âdem’in nasıl yaratıldığı ve diğer insanların nasıl üreyip çoğaldıkları anlatılacaktır. Burada anlatılan insanın yaratılması değil, Allah tarafından ona verilen özellikler, sorumluluklar, yetki ve nimetlerdir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi hilâfet özelliğidir. Sözlükte hilâfet, “bir kimsenin diğerinin yerini alması, onu temsil etmesi, onun salâhiyetlerini kullanması” mânasına gelir. Allah’ın yeryüzünde yaratacağı halife ya Allah’ın halifesidir ya da daha önce yeryüzünde yaşamış şuurlu varlıkların halifesidir; onların yerine gelmiş, onların yerini almıştır. Meleklerin, ileride insan soyunun neler yapacağına dair bildiklerini ortaya koyarak buna rağmen Âdem’in halife olarak yaratılmasının hikmetini sormaları, Allah Teâlâ’nın da Âdem’in buna lâyık olduğunu onlara anlatmak üzere yaptığı imtihan, Âdem’e verdiği bilgi ve kabiliyet buradaki hilâfetin Allah ile ilgili olduğunu, Âdem’in ve insanoğlunun yeryüzünde Allah’ın halifesi olacaklarını göstermektedir. Bir ümmeti yeryüzünde halife kılmak, onlara “hilâfet yetkisi vermek” mânasındaki “istihlâf” vaadinin iman ve amel-i sâlih (Allah rızâsına uygun hareket, amel, davranış) şartına bağlanmış bulunması da bu yorumu desteklemektedir (Nûr 24/55). Ancak insanoğlunun bu mânadaki halifeliği, kendi mahiyeti ve sıfatlarına uygun olarak kısıtlı ve sınırlıdır. İnsan dahil hiçbir varlığın Allah Teâlâ’yı temsil etmesi, O’nun yerini alarak tasarrufta bulunması mümkün değildir. Âdem’in ve neslinin halifeliği, Allah’ın mülkü bulunan yeryüzünde O’nun iradesine uygun yaşamak ve tâlimatı doğrultusunda tasarrufta bulunmaktan ibarettir. İnsanların Allah’a kul olsunlar diye yaratıldıklarını ifade eden âyetle (Zâriyât 51/56) halifeler olarak yaratıldıklarını ifade eden âyetler aynı gerçeği anlatmaktadır: İnsanoğlu Allah’a kul olsun diye yaratılmış, yeryüzündeki çeşitli nimetler de bu maksadı gerçekleştirsin diye ona tahsis edilmiştir. İnsanoğlu kendisine verilen imkân ve nimetlerin Allah’ın mülkü olduğunu, bir amaca ve şarta bağlı olarak kendisine emanet edildiğini, bunlar üzerinde sahibinin irade ve rızâsına uygun bir şekilde tasarruf etmekle (hilâfet) yükümlü bulunduğunu bilecek ve bu şuur içinde davranacaktır. Meleklerden farklı olarak insanoğlu bu hilâfeti gerçekleştirecek fıtratta ve kabiliyette yaratılmış olup fıtratını bozmadığı takdirde bu vazifesini başarabilecektir. Allah Teâlâ meleklerin şahsında bunu insanoğluna da bildirip şuuruna yerleştirmiştir. Yukarıda işaret edildiği üzere buradaki hilâfet (genel hilâfet), yalnızca Âdem’e mahsus değildir; birçok âyet (A‘râf 7/69; Yûnus 10 /14; Neml 27/62) bu kabiliyet ve salâhiyetin bütün insanlar için söz konusu olduğunu açıkça ifade etmektedir. Özel (siyasî) hilâfet, Kur’an-ı Kerîm’de bu isimle bulunmayan, Hz. Peygamber’den sonra ihtiyacın ortaya çıkardığı bir kavram ve kurumdur. Siyasî anlamda hilâfet fonksiyonunu üslenenler için Kur’an’da kullanılan tabir “ülü’l-emr”dir (Nisâ 4/59). “Hilâfet benden sonra otuz yıldır, daha sonra ısırıcı saltanat yönetimi olacaktır” meâlindeki hadiste (Müsned, V, 220-221; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 9; Tirmizî, “Fiten”, 48) zikredilen halifelik özel ve siyasî olanıdır. Hadisin sahih olması halinde, İslâmî kaynaklarda bu mânada hilâfet –bir görev ve makam adı olarak– ilk defa burada zikredilmiş olmaktadır (hadisin sıhhatiyle ilgili tereddütler ve kaynaklar için bk. Casim Avcı, “Hilâfet”, DİA, XVII, 539). Hz. Ebû Bekir, devlet başkanlığı bakımından Resûlullah’ın yerini aldığı için (bu sebeple) kendisine “Resûlullah’ın halifesi” denilmiş, Hz. Ömer’den “Resûlullah’ın halifesinin halifesi” diye söz edilmiş, bu zincir uzayıp gideceği için daha sonra yalnızca halife kelimesiyle yetinilmiş, bu arada siyasî halife “emîrü’l-mü’minîn, imam” gibi unvanlarla da anılmıştır. Allah’ın kullarından, fert olarak değil de toplu olarak istediği, onları topluluk olarak yükümlü kıldığı vazifeleri yerine getirebilmek, ferdin halifeliği yanında ümmetin halifeliğini de hayata geçirebilmek için siyasî teşkilâtlanmaya ihtiyaç hâsıl olmuş; bunun zaruri sonucu olarak da fertler, yetkilerinin ve sorumluluklarının bireyi aşan tarafını –şartlı olarak– içlerinden lâyık olan birine devretmişlerdir. Halifeye verilen itaat sözü (biat), onun Allah’ın emir ve yasaklarına (hukuka, göreviyle ilgili dinî hükümlere) uygun davranması şartına bağlıdır.

Asıl vatanları olan melekût âleminde daha önce yaratılmış ve insandan farklı özelliklerle donatılmış bulunan melekler, mülk âlemine dahil bulunan dünya (arz) yaratılınca burada, Allah adına hâkim olacak, her mümin için eşit derecede bağlayıcı (kanun) olan kitapta apaçık bildirilen ilâhî iradeyi temsil edecek ve gerçekleştirecek şuurlu varlıkların (halife, halâif), kendileri olacağını beklemişler, topraktan yaratılacak insanın bu kaynağa bağlı özellikleri dolayısıyla eksikleri olacağı, fesat çıkarmaya müsait bulunacağı için hilâfete lâyık olmadığını zannetmişlerdi. Yüce yaratıcı bu beklentiye uymayan iradesini, bu nimetin insan türünden olan kullarına tahsis buyurulduğunu ve bunun gerekçesini meleklere açıklamıştır.

Melekler “emir, gayb, melekût” gibi isimlerle anılan âlemlere ait oldukları ve insanların, kendi bilgi vasıtalarıyla bu âlemlere ait bulunan varlıklar hakkında bilgi sahibi olmaları mümkün bulunmadığı için bu konudaki bilgiler daha ziyade vahye dayanmaktadır. Beşerî yorum ve kıyaslarla elde edilen bilgiler üzerinde ise görüş ayrılıkları vardır. Meleklerin varlıkları ve özellikleriyle ilgili bilgiler büyük ölçüde vahye dayanmakla beraber akıl, keşif ve tecrübe yoluyla da meleklerin varlıklarının ve bazı özelliklerinin bilinebileceği ileri sürülmüştür. “Akıl ve şuur sahibi (nâtık) ölümlü varlıklar yaratılmış bulunduğuna göre bunların, dünya durdukça ölümsüz olanlarının da yaratılmış olması, kezâ daha aşağı bir seviyede bulunan dünyada akıllı ve şuurlu varlıklar yaratıldığına göre daha üstün ve şerefli olan semâvât âleminde de bu özellikleri taşıyan varlıkların yaratılmış olmaları evleviyetle (aklın öncelik hükmü) sabittir” şeklindeki açıklamalar iknaya yönelik akıl delillerine örnektir. Özel ruhî temrinler yapan ve eğitim gören kimselerin, sıkıntı ve hastalıktan çaresiz kalıp meleklerin yardımlarından istifade edenlerin ve melekleri rüyada görenlerin nakilleri kendileri için sübjektif anlamda kesin delildir, bunları duyanlar için ise bağlayıcı değildir.

Müslüman âlimlerin çoğuna göre melekler, latîf (madde yoğunluğu olmayan, görüşü engellemeyen), çeşitli şekillere girebilen ve asıl yerleri –madde ötesi– semalar olan, üreme yoluyla değil de devamlı yaratılma yoluyla çoğalan varlıklardır. Allah nezdinde yüce değerleri ve yakınlıkları, O’nun bahşettiği büyük güçleri vardır, ilâhî emir ve iradeye göre davranmak ve asla bunun dışına çıkmamak üzere programlanmışlardır. Bazı filozoflara göre ise melekler insandaki akıl türünden varlıklardır (Râzî, II, 160-161).

Kur’an’daki açıklamalara göre melekleri, özellik ve vazifeleri bakımından şu sınıflara ayırmak mümkündür: 1. Arşı taşıyanlar (Hâkka 69/17). 2. Arşı kuşatıp Allah’ı tesbih edenler (Zümer 39/75). 3. Büyük melekler: a) Cebrâil. Cibrîl ve Rûhulkudüs isimleriyle de anılan bu melek peygamberlere vahiy getirmekle görevlendirilmiştir. Tekvîr sûresinin 20. âyetinde onun belli başlı sıfatları şöyle sıralanmıştır: “Gerçekten değerli, güçlü ve Arş’ın sahibi katında itibarlı, orada saygın ve güvenilir bir elçi”. b) Mîkâil, tabiat olaylarını dengelemek ile görevli melektir. Cebrâil’le birlikte adı Kur’an’da anılmış ve bunlara düşman olana Allah’ın düşman olacağı bildirilmiştir (Bakara 2/98)c) İsrâfil. Kıyamet ve yeniden diriliş başlarken üflenecek olan sûr, Kur’an-ı Kerîm’de zikredilmiştir (Neml 27/87; Yâsîn 36/51). Bu sûra üflemekle görevlendirilmiş meleğin İsrâfil olduğu da hadislerde bildirilmiştir (Lütfullah Cebeci, “İsrâfil”, DİA, XXIII, 180-181). d) Azrâil. Kur’an-ı Kerîm’de hem ölüm meleğinden (Secde 32/11) hem de vefat ettirme görevini yüklenmiş meleklerden (Nisâ 4/97; Enfâl 8/50; Nahl 16/32) söz edilmiştir. Sahih hadislerde bu isim geçmemekle beraber diğer İslâmî literatürde ölüm meleği Azrâil olarak anılır (Ahmet Saim Kılavuz, “Azrâil”, DİA, IV, 350-351). Bu işle görevlendirilen melek sayısı çok olduğuna göre Azrâil’in bunların reisi olması ihtimali vardır. 4. Cennet melekleri. Cennette çok sayıda meleğin bulunduğu ve buraya girme mutluluğuna erişmiş müminlere hizmet edecekleri ifade buyurulmuştur (Ra‘d 13/23). Bu meleklerin başkanına “Rıdvan” denir. 5. Cehennem melekleri. Burada da azap çekenlerle ilgili vazifelerini yerine getiren melekler vardır (Müddessir 74/31). Bunların cins ismi “zebâni”dir (Alak 96/18), başkanları da “Mâlik” isimli bir melektir (Zuhruf 43/77). 6. Gözeten, koruyan melekler (hafaza melekleri). Bunlar insanların yanlarında bulunmakta, onları gözetme, koruma, iyiliklerini isteme, onlara iyi şeyleri ilham etme gibi vazifeler yapmaktadırlar (Kaf 50/17; En‘âm 6/61)7. Yazıcı melekler. Bunlar da insanların yakınlarında bulunmakta ve yapıp ettikleri her şeyi yazmaktadırlar (İnfitâr 82/10-11)8. Madde âleminde görevli melekler. Bunlar maddî kâinatta olup biten her şeyin içinde bulunmakta ve Allah’ın kanunlarının yerine gelmesini sağlamaktadırlar (37, 51, 79. sûrelerin ilk âyetlerinde bunlara işaret edilmiştir; geniş bilgi için bk. Râzî, II, 159 vd.)

Meleklerin, yaratılan bu yeni varlığı yani Âdem’i nereden tanıdıkları, onun yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini nasıl bildikleri konusunda çeşitli yorumlar yapılmış; bunu, olacakların yazıldığı levh-i mahfûzdan öğrendikleri; daha önce yaratılıp yeryüzüne gönderilmiş benzer varlıklar olabileceği ve bunlara bakarak bilgi sahibi oldukları; cinlere veya yırtıcı hayvanlara kıyas ettikleri vb. görüşler ileri sürülmüştür. Biz şu iki ihtimali ve yorumu akla ve vâkıaya daha yakın ve hadisenin anlatılış üslûbuna daha yatkın buluyoruz: 1. Allah Teâlâ’nın yaratacağı insanı onlara önce tanıtması, sonra da onu yeryüzüne halife yapacağını bildirmesi üzerine –bu bilgiye dayanarak– kanaatlerini açıklamışlardır. 2. Âdem’in yaratılışını müşahede etmişler, onun maddî ve mânevî özelliklerini görüp bilmişler ve bu özellikleri taşıyan bir varlığın hem iyi hem kötü işler yapabileceğini, onun yapısından ve tabiatından çıkarmışlar, buna dayanarak sorularını sormuşlardır (İbn Âşûr, I, 402-403; Tabatabâî, I, 116).

Bakara Suresi 31-32-33. ayetler

(31) وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫نٖي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

(32) قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

(33) قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّٖٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

﴾31﴿

 Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bunları meleklere gösterip “Sözünüzde doğru iseniz şunların isimlerini bana söyleyin” dedi.


﴾32﴿

 “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. En kâmil ilim ve hikmet sahibi şüphesiz sensin” cevabını verdiler.


﴾33﴿

 “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” dedi. Onlara bunların isimlerini bildirince de “Size ben göklerin ve yerin gizlisini kesinlikle bilirim; yine sizin açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilirim demedim mi!” buyurdu.

Allah, kendinin bildiği ve meleklerin bilmediği hikmetler, gerekçeler sebebiyle Âdem’i yarattığını haber verince bu üstü kapalı ve doğrulanması inanca dayalı olan açıklama melekleri ikna için yeterli idi. Fakat yüce Allah bilginin ve imanın yalnızca kendisine güvenilen kimselerin haber ve bilgi vermesi yoluyla elde edilmesini (taklid) yeterli bulmadığı, meleklerinin şahsında insanları gözlem, deney ve düşünceye yönlendirmeyi murat ettiği için bir deneme düzenledi. Âdem’e bütün isimleri, yani maddî ve mânevî varlıkların, kavramların isimleriyle bunların özelliklerini veya isim verme, dil icat etme kabiliyetini öğretti; sonra her şeyin aslı gayb âleminde, ilâhî planda mevcut olduğu için bunları meleklerine gösterdi. Meleklerden, Âdem’in müsbet vasıflarının ve kabiliyetlerinin fazlasıyla kendilerinde mevcut bulunduğu kanaatlerinde haklı ve isabetli iseler bunların isimlerini bilip söylemelerini istedi. Melekler bu deneme sonucunda kendilerine verilen bilme ve bilgi üretme kabiliyetinin Âdem’e verilenden farklı olduğunu ve bu sebeple halife olmaya onun ehil bulunduğunu anlayıp itiraf ettiler; Allah Teâlâ’nın ilim ve hikmetini, eserini görerek (ayne’l-yakîn olarak) daha üst dereceden tasdik ettiler.

Bakara Suresi 34. ayet

(34) وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْلٖيسَؕ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرٖينَ

 Meleklere, “Âdem’e secde edin” dediğimizde İblîs dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.

Terim olarak secde ayaklar, dizler, eller ve alın yere konarak yapılan özel bir ibadet şekli olup namazın en önemli kısmıdır ve ibadetin ruhuna en uygun davranış biçimidir. Bu şekildeki bir hareketin, ibadet maksadıyla Allah’tan başkasına yapılması, hak dinlerin hiçbirinde câiz görülmemiştir. İbadet maksadı taşımaksızın insanların birbirine, saygı göstermek üzere secde etmeleri, İslâm’dan önceki bazı dinlerde ve kültürlerde câiz görülmüş ve uygulanmıştır. Nitekim Hz. Yûsuf’un babası ve annesiyle diğer aile fertleri ona kavuştuklarında secde etmişlerdi (Yûsuf 12/100). Meleklerin Âdem’e secde etmeleri Allah’ın emriyle olmuş, bu bir tek hareketle melekler iki şey yapmışlardır: a) Allah Teâlâ’ya ibadet, b) yeryüzünde O’nun halifesi olmak üzere yaratılmış ve birçok üstün vasıflarla donatılmış Âdem’e saygı ve onun hilâfete liyakatini tasdik. Âdem için yapılan secde şeklindeki saygı hareketi, Allah’ın emriyle olduğu ve Âdem’e ibadet maksadı taşımadığı için şirk şâibesinden de uzak bulunmuştur.

Meleklerin arasında bulunan ve onlar Allah’ın emri üzerine Âdem’e secde ettikleri halde bu emre karşı koyan İblîs’in “melek mi, cin mi” olduğu konusu tartışılmıştır. Bazı rivayetler yanında özellikle bu âyette geçen “… İblîs hariç melekler secde ettiler” ifadesine dayanan bazı tefsirciler onun önde gelen bir melek olduğunu, bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini ileri sürmüşlerdir. Yine bazı rivayetler yanında özellikle “O, cinlerdendi; rabbinin emrinden dışarı çıktı” (Kehf 18/50) meâlindeki âyeti delil olarak kullanan tefsirciler de İblîs’in melek değil, cin türünden olduğunu, hatta nasıl Âdem insanlığın babası ise onun da cinlerin babası olarak yaratıldığını savunmuşlardır. Her ne kadar “İblîs hariç” şeklindeki istisna, İblîs’in meleklerden olduğu kanaatini veriyorsa da, bir toplulukla beraber bulunan, fakat onların cinsinden, türünden olmayan varlıklar için de istisna ifadesi kullanıldığı (istisnâ-i munkatı‘), meselâ “Koyun sürüsü geldi ancak çoban gelmedi” denilebildiği, ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında “Allah’ın emrine karşı çıkmamak ve buyurulanı yerine getirmek” (Tahrîm 66/6) vasfının da bulunduğu göz önüne alındığında İblîs’in melek türünden olmadığı tesbiti ve yorumu ağır basmaktadır.

Bakara Suresi 35. ayet

(35) وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاࣕ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمٖينَ

 “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz” dedik.

İnsanın atasının cennete konması ve oradan yere indirilmesi hadisesi Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde anlatılmıştır: 1. Yukarıda meâli verilen âyetlerde. 2. A‘râf sûresinde (7/19-27). Burada hadiseyle ilgili olarak daha fazla açıklamalar yapılmış, şeytanın Âdem’le eşini kandırmak üzere kafalarına vesvese soktuğu, kendisinin iyi niyetli olduğuna yemin ederek yasak ağaçtan yedikleri takdirde melekler gibi olacaklarını ve cennette ebedî kalacaklarını söylediği, Âdem’le eşi yasak ağaçtan yiyince ayıp yerlerinin ortaya çıkıp göründüğü, bunları örtmek için cennet ağaçlarının yapraklarını üstlerine örtmeye çalıştıkları ve rablerinin ikazı üzerine “Ey rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz” (A‘râf 7/23) diyerek Allah’a tövbe ettikleri, bunun üzerine orada yaşamak, ölmek ve oradan çıkarılmak üzere yeryüzüne indirildikleri anlatılmıştır. 3. Tâhâ sûresinde (20/117-123). Burada daha öncekilere nisbetle farklı olan ve bazı karanlık noktaları aydınlatan ilâve açıklamalar vardır. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ Âdem’le eşini, şeytanın kendilerine düşman olduğunu, onları cennetten çıkarmasına fırsat vermemelerini bildirerek ikaz etmiş, cennette kalmaları halinde acıkmayacaklarını, çıplak kalmayacaklarını, susamayacaklarını ve sıcaktan bunalmayacaklarını ifade buyurmuştur.

İlk insanın nerede ve nasıl yaratıldığını anlatan âyetlerle cennete konması ve oradan çıkarılmasını açıklayan âyetler birlikte göz önüne alınıp yorumlandığında şu sonuçlar çıkmaktadır: İlk insanı Allah Teâlâ özel bir topraktan yeryüzünde yaratmış, ondan eşini de var etmiş, sonra bunları cennete koymuştur. Bu cennetin ve içindeki hayatın yeryüzünde mevcut herhangi bir bölgede olabilecek insan hayatından farklı olduğu açıkça ifade edilmiştir. Şu halde bu cennet kulların ödüllendirileceği, içinde ebedî olarak mutlu yaşayacakları cennettir. Cennetin çeşitli bölgeleri ve dereceleri vardır. “İçinde devamlı kalınan” cennete (huld) giren bir daha çıkmazsa da diğer bölgelerine girenlerin çıkmayacağı konusunda bir açıklama yoktur. Ayrıca ölümden sonra devamlı kalmak üzere cennete girmek ile insanoğlunun dünya hayatı başlamadan bir imtihan için cennete konulması arasında fark vardır; imtihan cennetinden de imtihan dünyasından da çıkmak mümkündür.

İnsanların atasının önce cennete konması, sonra oradan yeryüzüne indirilmesinin birçok hikmeti düşünülebilir. Bunlardan biri de kullara, ebedî ve ana yurdun cennet olduğu düşünce ve duygusunun verilmesi, bu düşünce ve duygunun ilâhî irşada uyma konusunda bir teşvik unsuru olmasıdır. Ebedî mutluluk yurduna dönmek ve orada eşi bulunmaz nimetlere mazhar olmak isteyenler, atalarının düştüğü gaflete düşmemeli, Allah’ın uyarılarını ve O’na ezelde verdikleri sözü unutmamalı, şeytana ve nefse uymamalıdırlar.

Âdem’in ve eşinin ürününü yedikleri ağacın ne ağacı olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır; ancak hiçbiri sağlam bir bilgi kaynağına dayanmamaktadır. Burada önemli olan yenilen ağacın ürününden ziyade Allah’ın yasağının çiğnenmiş olmasıdır. Cennette yasağın çiğnenmesi, emre uyulmaması nasıl insanlığın atasını oradan çıkardı, nimetlerle külfetlerin, acı ile tatlının, mutlulukla mutsuzluğun yan yana bulunduğu imtihan dünyasına indirdiyse bu dünyada ilâhî emirlerin ve yasakların çiğnenmesi de insana imtihanı kaybettirecek ve onun ebedî mutluluk yurduna geri dönmesine engel olacaktır.

Bakara Suresi 36-37-38-39. ayetler

(36) فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فٖيهِࣕ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى حٖينٍ

(37) فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّهٖ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ

(38) قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمٖيعاًۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّٖي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(39) وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ 

﴾36﴿

 Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de “Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır” dedik.


﴾37﴿

 Bunun üzerine Âdem rabbinden bazı kelimeler aldı (bunlarla tövbe etti); rabbi de onun tövbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, tövbeleri kabul buyuran ve rahmeti sınırsız olandır.


﴾38﴿

 Onlara şöyle dedik: “Oradan hepiniz inin! Benden size muhakkak bir rehber gelecektir.” Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.


﴾39﴿

 İnkâr eden ve âyetlerimizi yalan sayanlara gelince onlar cehennemliklerdir ve orada devamlı kalıcıdırlar.

Yeryüzünde insan tek başına değil toplu olarak yaşayacaktır; rabbi onu sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Topluluk halinde yaşayan insanların arzu ve ihtiyaçlarının çatışmaması mümkün değildir. Çatışan arzular ve ihtiyaçlar anlaşmazlıklar ve düşmanlıkları beraberinde getirecek, insanlar birbirinin kurdu olacaklardır. Onları ıslah edecek, uygarlaştıracak, ihtiyaç ve arzuların kültür ve medeniyete kaynaklık etmesini sağlayacak bir nizama ihtiyaç vardır. İşte hak dinler bu nizamı koymak üzere gönderilmiştir. Ona uyanlar dünyada korkudan kurtulacak, hür ve güvenlik içinde yaşayacak; dileyen mümin, dileyen kâfir, isteyen sâlih, isteyen fâsık olabilecek; âhiret hayatında da sâlihler hüzün ve kederden kurtulup mutluluğa kavuşacak, kâfirler ise dünyada ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.

Kur’an’ın açık ifadesine ve buna dayalı İslâm inancına göre Hz. Âdem’in işlediği, bağışlanmamış, dünyaya taşınmış, nesline miras kalmış ve Hz. Îsâ’nın kurban edilmesine sebep teşkil etmiş bir “aslî günah” yoktur. Hz. Âdem’in davranışı ya günah değildir ya da Allah tarafından kendisine öğretilen ve onun da yerine getirdiği tövbe sayesinde temizlenmiştir. Ayrıca bütün hak dinlerin de adı olan İslâm’a göre kimse kimsenin günahını yüklenmez (Fâtır 35/18), suç ve günah şahsîdir.

Yine yahudi ve hıristiyan kaynaklarından İslâmî geleneğe geçmiş bulunan kadın hakkındaki olumsuz telakki, yani “kadının şeytanlığı, fettanlığı, Âdem’in şeytana kanmasına ve cennetten çıkarılmasına sebep oluşu, bu yüzden ‘aslî günahın’ asıl sebebinin kadın olduğu, dünyada ondan uzak kalınması gerektiği…” inanç ve anlayışı da Kur’an’ın lafız ve ruhuna aykırıdır. Kur’an-ı Kerîm bu macerada Hz. Âdem’le eşini birlikte (tekil değil, ikil olarak) anmakta, gerek Allah’ın uyarısına ve gerekse şeytanın saptırmasına birlikte muhatap olduklarını; ayak kaydıranın da kadın değil şeytan olduğunu açıklamaktadır. Bir insan ve Allah’ın bir kulu olarak kadının erkekten farkının bulunmadığı, kemal yolculuğu ve yarışında erkek ile eşit fırsata sahip bulunduğu ise pek çok âyette açık ve kesin olarak ortaya konmuştur (meselâ bk. Bakara 2/228; Ahzâb 33/35; Hucurât 49/13).

Bakara Suresi 40. ayet

(40) يَا بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتٖٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْدٖٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vaad ettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının.

Sûrenin buraya kadar olan bölümünde müşrikler ve münafıklar hakkında açıklamalar yapılıp uyarılarda bulunulduktan sonra buradan itibaren 123. âyete kadar devam eden bölümünde, yer yer başka konulara da değinilmekle birlikte, ağırlıklı olarak İsrâiloğulları’nın eski durumlarıyla dinî ve ahlâkî bakımdan bozulmaları, İslâm’a karşı tutumları hakkında buyruklar, bilgi ve eleştiriler yer almaktadır. Arap yarımadasındaki yahudilerin önemli bir kısmı Medine ve civarında yaşadığı için Medine’de inen uzun sûrelerin ilki olan Bakara sûresinde Allah onları İslâm’a davet etmekte, İslâm’ın hak din olduğunu kanıtlayan deliller göstermekte; bu arada onların dinlerinin mahiyeti ve atalarının tarihi hakkında bilgi vermektedir.

Yahudilik, İslâm’dan önceki semavî dinler arasında –tahrife uğramış da olsa– şeriatı ve kutsal kitabı halen yaşamakta olan en eski dindir. Hıristiyanlık’tan farklı olarak bir şeriat dini olması da Kur’an-ı Kerîm bakımından bu dinin önemini arttırmaktadır. Ayrıca Medine ve çevresinde, Romalılar’ın baskısı sebebiyle milâdî I. yüzyıldan itibaren Filistin’den buralara göç etmiş olan geniş bir yahudi topluluğu yaşamakta ve doğal olarak bunlarla müslümanlar arasında ilişkiler bulunmaktaydı. Bu sebeplerle Kur’an’da Hz. Mûsâ’nın ismi otuz dört sûrede 136 defa anılmış; birçok sûrede Yahudilik ve Tevrat hakkında bilgiler verilmiş; özellikle Bakara sûresinin bu bölümüyle A‘râf (7/103-176), Yûnus (10/75-93), Tâhâ (20/9-97), Şu’arâ (26/10-66), Kasas (28/3-44) ve Mü’min (40/23-54) sûrelerinde Hz. Mûsâ’nın öğretileri, tebliğ faaliyetleri, İsrâiloğulları’nın ve başta Firavun olmak üzere Kārûn ve Hâmân’ın bu faaliyet karşısındaki olumsuz tutumları gibi konulara ilişkin olarak ayrıntılı açıklamalar ve değerlendirmeler yapılmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’de İsrâil kelimesi iki âyette (Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58) Hz. İbrâhim’in Hz. İshak’tan torunu olan Hz. Ya‘kub’un ismi olarak geçmekte; kırk âyette ise yahudiler “Benî İsrâil” (İsrâiloğulları) diye anılmaktadır (bk. M. F. Abdülbâk^, Mu‘cem, “İsrâil” md.). Kelimenin etimolojisinin ve asıl anlamının belirsiz olduğu ileri sürülmekle birlikte (bk. A. Haldar, “Israel, Names and Associations of”, The Interpreter’s Dictionary of the Bible, II, s. 765-766) “Allah’ın güçlü kıldığı” anlamının kuvvetle muhtemel olduğu kabul edilmektedir. İslâmî kaynaklarda da İsrâil kelimesinin Hz. Ya‘kub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm’ın ulûhiyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir. Meselâ Taberî’nin Tarîhu’l-ümem ve’l- mülûk’ünde (I, 192) İsrâil kelimesinin “gece vakti Allah’a giden” anlamına geldiği ifade edilir. Aynı ismin İbrânîce’de “Allah’ın kılıcı”, “Allah yolunda cihad eden”, “Allah’ın seçkin kıldığı insan” veya “Allah’ın kulu” anlamına geldiği de bildirilmektedir (bk. Taberî, I, 248; Zemahşerî, I, 64-65; Elmalılı, I, 334; Reşîd Rızâ, I, 289).

On iki yahudi kabilesi de İsrâil adıyla anılır. Hz. Süleyman’dan sonra yahudi ülkesinin ikiye bölünmesi üzerine İsrâil kelimesi, kuzeyde kalan bölümü oluşturan kabilelerin krallığını nitelemek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte sonraları İsrâil tabiri, yahudilerin tamamını ifade eden etnik bir kavram haline gelmiştir. Yahudi inancına göre Hz. Ya‘kub’a İsrâil ismi Tanrı tarafından verilmiştir; Yahudilik millî bir din, Yahova da millî bir tanrı kabul edilmiştir. Aynı telakkiye göre İsrâiloğulları da seçkin bir kavimdir. Söz konusu kavim, Filistin’e yerleşmeden önce İbrânî, Filistin’de İsrâilî, sürgünden sonra ise İsrâiloğulları diye anılmaktaydı. Bununla birlikte bu kavim için İbrânî ve yahudi terimlerinin kullanımı da yaygındır (bk. Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, s. 178-179).

Kur’an-ı Kerîm’de Benî İsrâil isminin ilk defa geçtiği konumuz olan âyette özellikle, başta din bilginleri olmak üzere, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere hitap edilmekte ve Allah’ın kendilerine verdiği nimet hatırlatılmakla beraber bu nimetin ne olduğu o zamanki yahudilerce bilindiği için bu hususta açıklama getirilmemektedir. Taberî bu nimeti, Allah Teâlâ’nın geçmişte İsrâiloğulları arasından peygamberler göndermesi, onlara kitaplar indirmesi, onları Firavun ve onun zalim halkından çektikleri pek çok sıkıntı ve belâlardan kurtararak mukaddes topraklara yerleştirmesi vb. şeklinde sıralamıştır (I, 249). Bunlara daha başka nimetleri ekleyenler de vardır (bk. Zemahşerî, I, 65; İbn Âşûr, I, 451-452). Bu nimetleri anmaktan maksat, onlara şükretme görevlerini hatırlatmaktır.

“Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, söz vermek” veya “ittifak, anlaşma, sözleşme” gibi mânalara gelen ahid kelimesi Kur’an’da yerine göre, hem insanların birbirine söz vermesi hem de Allah ile kulları arasındaki bir tür sözleşme için kullanılmaktadır. Ahid kelimesinde “söz verme”nin yanında “yemin” ve “zaman” anlamları da vardır. Kur’an’da yer yer aynı anlamda mîsâk, vaad gibi başka kelimelerin kullanıldığı da görülür. Tanrı ile İsrâiloğulları arasındaki anlaşmanın hükümlerini, Allah tarafından belirlenen yükümlülükleri ihtiva ettiği için yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Eski Ahid ve Yeni Ahid denilmiştir. Bu iki kutsal kitapta Allah’ın muhtelif peygamberler ve ümmetlerle ahidleştiğine, bu arada İsrâiloğulları’ndan da söz aldığına dair bilgiler bulunmaktadır (geniş bilgi için bk. Abdurrahman Küçük, “Ahid”, DİA, I, 532-533). Kur’an-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde de Allah’ın İsrâiloğulları’ndan değişik konularda, meselâ Tevrat’a sımsıkı sarılacaklarına (Bakara 2/63), namazı kılacaklarına, zekâtı vereceklerine, peygamberlere inanacaklarına, muhtaçlara Allah rızası için borç vereceklerine (Mâide 5/12), kendilerine indirilen kitabı gizlemeyip insanlara okuyacaklarına (Âl-i İmrân 3/187) dair söz aldığı bildirilmektedir. Müfessirlerin çoğu konumuz olan âyetteki ahdi genel anlamda yorumlamışlardır. Taberî ise buradaki ahdi, özellikle Allah’ın yahudilere, onların kutsal kitaplarında kendisi hakkında bilgi verilmiş bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini tanıyıp ona inanmalarını, bu gerçeği insanlara da açıklamalarını emretmesi ve bu hususta onlardan söz almış olması şeklinde yorumlamaktadır (I, 250). Ancak bu ahid hakkında el-Menâr’da (Reşîd Rızâ, I, 290) verilen bilgiler daha mâkul görünmektedir. Buna göre Allah İsrâiloğulları’ndan “Allah’a kulluk edip O’na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere iman edeceklerine, Allah’ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine”, özellikle kendi milletlerinden olan Hz. İsmâil’in soyundan gelen Hz. Muhammed’e inanacaklarına ilişkin söz almıştır. Ayrıca buradaki ahdin içine, fıtratın gereği olarak bütün beşerden alınmış olan “aklın ölçülerine göre düşünme ve hareket etme sorumluluğunu yerine getirme vaadi” de girer. Âyetin, “Ben de size vaad ettiklerimi vereyim” kısmındaki vaad ise tefsirlerin çoğunda (meselâ bk. Taberî, I, 250; İbn Âşûr, I, 453) Allah’ın onlara yardım edeceği, iyiliklerine karşı sevap verip cennetine kabul edeceği yönünde vaadde bulunması şeklinde açıklanmıştır.

Bakara Suresi 41. ayet

(41) وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِهٖࣕ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖي ثَمَناً قَلٖيلاًؗ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ 

Elinizdekini (Tevrat) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an) iman edin; sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılığa satmayın. Yalnız benden korkun.

“Elinizdeki” ifadesinden maksat Tevrat, onu “tasdik edici” olan da Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an’ın Tevrat’ı tasdik etmesinin anlamı, tevhid inancı, geçmiş peygamberlere iman, iyiliklerin yapılması, kötülüklerin terkedilmesi gibi Tevrat’ta yer alan temel öğretilerin Kur’an tarafından da tanınmasıdır. Bunun mantıkî sonucu, Kur’an’ın da Tevrat gibi Allah’tan geldiğini kabul edip ona inanmak olduğu için yahudiler ve özellikle kutsal kitabın muhtevası hakkında geniş bilgisi olan yahudi din bilginleri Kur’an’a inanmaya, böylece müslüman olmaya davet edilmekte; Kur’an’ı herkesten önce alelacele inkâr etmek yerine, öğretilerinin kendi kutsal kitaplarıyla ne kadar uyuştuğunu iyi düşünmeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bunu yaptıklarında, müşrikler gibi hemen onu inkâr etmeyip, tam tersine, ellerindeki kutsal kitabı tasdik ettiği için vakit kaybetmeden ona inanıp müslüman olmaları gerektiğini anlayacaklardır.

İbn Abbas’a nisbet edilen bir rivayete göre Medineli bazı yahudi bilginlerine fakir halktan hediyeler geliyor, onlar bu hediyelerden mahrum kalacakları korkusuyla İslâm’ı kabul etmekten kaçınıyorlardı (Râzî, III, 42). Ancak tefsirlerin çoğunda yer alan daha genel bir açıklamaya göre âyette yahudilerden, nimetlerin en büyüğü olan hak dini reddedip âhiret kurtuluşundan mahrum kalma pahasına, bunlarla mukayese edildiğinde hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen dünya malı, dünyevî mevki ve itibar peşinde koşmamaları istenmektedir. Ayrıca “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” meâlindeki ifade, Allah’ın yüce ve kutsal kitabını ve dinini kişisel ve maddî çıkarlar için kullanıp yanlış yorumlayanlara, haramları helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyarıdır.

Bazı bilginler, âyetin söz konusu bölümüne dayanarak, Kur’an öğretme karşılığında para almanın câiz olmadığını ileri sürmüşlerse de bu para, Kur’an’ın değil, harcanan emek ve zamanın bedeli olduğu için, İslâm bilginlerinin çoğu bu görüşe itibar etmemişlerdir (genişbilgi için bk. Ateş, I, 155-156; İbn Âşûr, I, 467-469). İbadet olan fiillere karşılık ücret almak câiz olmamakla beraber bu hüküm konumuz olan âyetten çıkarılmış değildir.

Bakara Suresi 42-43. ayet

(42) وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(43) وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعٖينَ

﴾42﴿

 Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.


﴾43﴿

 Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.

Yukarıda yahudiler Kur’an-ı Kerîm’e iman etmeye çağırıldıkları için burada da, bu imanın gereklerinden olmak üzere, onlara Kur’an’ın önem verdiği prensiplerden söz edilmekte; özellikle hakkı tanımaları ve korumaları, namaz kılıp zekât vermeleri emredilmektedir. Böylece Kur’an yahudilere ve dolaylı olarak müslümanlara, hatta bütün insanlığa, maddî ve dünyevî menfaatlerin, egoist arzu ve eğilimlerin etkisine kapılarak doğru ve gerçek olan ile eğri, yanlış ve asılsız olanı kasıtlı olarak birbirine karıştırmamaları, hakkı örtüp saklamaktan kaçınmaları gerektiği yönünde son derece önemli bir uyarıda bulunmuştur. Yahudiler de dahil olmak üzere muhatap kitle bakımından temel gerçek Kur’an’ın hak kitap ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğudur. Bu sebeple âyette öncelikle bu husus kastedilmiş; inkârcıların hak ile bâtılı birbirine karıştırıp hakkı gizlemekten vazgeçmeleri, müslümanlarla birlikte namazı kılıp zekâtı vermeleri, Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri istenmiştir. Burada, pek çok dinî hükümler içinden özellikle namaz ve zekâtın emredilmesi, bunlardan ilkinin bedenî ibadetlerin, ikincisinin de malî ibadetlerin en önemlisi olmasından ileri gelmektedir (Râzî, III, 44). 42. âyette yahudilerin gerçek Tevrat’a onda bulunmayan ilâveler yapmalarına (bk. Taberî, I, 255) veya Hz. Muhammed’in geleceğinin Tevrat’ta haber verildiği gerçeğini saklamalarına (Reşîd Rızâ, I, 292) işaret edildiği de söylenmiştir.

Bakara Suresi 44. ayet

(44) اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

Sözlükte “iyilik, doğruluk” anlamına gelen birr kelimesinin, dinî ve ahlâkî bir terim olarak, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür (ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/ 177; Âl-i İmrân 3/92).

Bu âyetten, asıl muhatapların yahudi din bilginleri olduğu anlaşılmaktadır. Başka benzerleri gibi yahudi din bilginleri de halka kutsal kitaba inanıp onunla amel etmelerini, gerek sözleri gerekse davranışlarıyla Allah’ın rızâsına uygun şekilde yaşamalarını emrederlerdi. Ancak âyet bize, başkalarına iyiliği emrederken kendilerini unuttuklarını yani onların kendi yaşayışlarının bilgileri ve sözleriyle çeliştiğini, sonuç olarak samimi dindarlık hislerini kaybettiklerini göstermekte; “Aklınızı kullanmıyor musunuz?” ifadesiyle bu çelişkili tutumlarının, yalnızca dinin hükümlerine değil, akla da aykırı olduğuna işaret etmektedir.

Kur’an’ın geçmiş ümmetlerin tarihine ilişkin verdiği bilgilerde de sonraki nesiller için mesajlar ve dersler vardır. Bu bakımdan, söz-davranış uyumu şeklinde özetlenebilecek evrensel ahlâk kurallarından birini ihlâl etmeleri sebebiyle yahudileri eleştiren söz konusu âyet, bir yandan yahudi din bilginlerinin bu çelişkili tutumları ve samimiyetsizlikleri hakkında bilgi verirken, bir yandan da genel olarak İslâm ümmeti, özellikle müslüman din önderleri ve bilginleri için de bir uyarı anlamı taşımaktadır. Şu halde kendilerini din bilgini, din adamı ya da din önderi konumunda görenlerin veya öyle tanımlananların bu uyarıyı hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaları gerektiği açıktır. Zira başkalarına iyiliği öğütleyenlerin kendi yaşayışlarında bunun aksine davranmaları Kur’an’ın kesinlikle reddettiği bir tutumdur. Nitekim Saf sûresinde “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır!” (61/2-3) buyurulmaktadır.

Bakara Suresi 45-46. ayetler

وَاسْتَعٖينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ وَاِنَّهَا لَكَبٖيرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِعٖينَۙ  (45)

اَلَّذٖينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَࣖ (46)

﴾45﴿

 Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir.


﴾46﴿

 Onlar kesinlikle rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen kimselerdir.

Ahlâkın ve tasavvufun temel kavramlarından olan sabır, “acıya katlanma, sıkıntıya göğüs germe; Allah’a tevekkül ederek O’ndan gelen sıkıntılara katlanma; insanın kendisini, aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü işleri yapmaya veya yapılmasını yasakladığı, uygun bulmadığı davranışlardan uzak durmaya zorlaması; kişinin hayırlı amacına ulaşma yönündeki direnci” gibi anlamlarda kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “sbr” md.). Gazzâlî, sabrı “inanç gücünün bencil istek ve tutkulara karşı koyması” şeklinde oldukça kapsamlı bir ifadeyle tanımlar. İnkârcılık da bir tür inançtan kaynaklandığı için inkârcılarda görülen sabrı da bu anlamda değerlendirmek mümkündür. Buna göre sabrın değeri arkasındaki inancın keyfiyetine göre değişir. Gazzâlî bu erdemin, bütün yaratılmışlar içinde sadece insana verilmiş bir ayrıcalık olduğunu belirtir. Çünkü hayvanlar akıl gücüne sahip olmayıp sadece içgüdüleriyle davrandıkları; melekler de –zaten yetkin varlıklar olmaları sebebiyle– sabrı gerektiren bir durumla karşılaşmadıkları için, sabır gösterme imkânları ve buna ihtiyaçları yoktur (İhyâ, IV, 56).

Kur’an-ı Kerîm’de, rahatlık ve bolluk kadar sıkıntı ve darlık da bir hayat gerçeği olarak gösterilmiş (Bakara 2/155), Hz. Peygamber’e hitaben, “Azim sahiplerinin sabrettiği gibi sen de sabret” buyurulmuş (Ahkāf 46/35); Allah yolunda cihad eden müminlerin yiğit, sebatkâr ve kararlı tutumlarından verilen örnekle (Bakara 2/249-250) sabrın, zorluklar karşısında âcizlik gösterip sıkıntılara teslim olmak anlamına gelmediğine; aksine, Allah’ın inâyetine güvenerek güçlükleri aşma iradesini göstermek olduğuna işaret edilmiştir.

Yukarıdaki âyetlerde yahudiler ve özellikle onların din önderleri, eski anlayış ve yanlışlarını terkederek Allah’a verdikleri sözü tutmaya, Hz. Muhammed’in risâletini tanımaya, Kur’an’a inanmaya, dolayısıyla İslâmiyet’i kabul etmeye davet edilmiş; hakka saygı duyup onu bâtılla karıştırmamaları, namazı kılıp zekâtı vermeleri, başkalarına buyurdukları iyilikleri kendilerinin de yapmaları istenmiştir. Fahreddin er-Râzî’ye göre yahudilerin, gerektiğinde mallarını ve itibarlarını tehlikeye atma pahasına, eski inanç ve alışkanlıklarından sıyrılarak bu yeni inanç ve hayat düzenini yani İslâmiyet’i kabul edip uygulamaları onlara güç ve meşakkatli geldiği için âyette bu güçlüğü sabredip namaz kılarak yenmeleri öğütlenmiştir (III, 48-49). Kuşkusuz bu isabetli tesbit, her zaman için ve aynı konumda bulunan her kişi veya zümre hakkında da geçerlidir. Zira insanların din değiştirmek gibi çok önemli kararlarında sadece aklî olarak bu dinin doğruluğunu kavramaları yeterli değildir. Bunun yanında pek çok psikolojik ve hâricî baskılar insanların eski yanlış inanç ve tutumlarını sürdürmelerinde etkili olmaktadır. Kur’an bu güçlüğün aşılmasında belirtilen baskılara sabır denilen psikolojik ve ahlâkî irade ile direnmeyi, ayrıca bu iradeyi namazla da fiilî olarak destekleyip güçlendirmeyi öğütlemektedir. Namaz, Allah ile kul arasındaki ilişkiyi bir ömür boyu amelî olarak sürdüren en canlı ve sürekli bir ibadet olduğu için âyette bu ibadetin, insanın inancını ve inancı doğrultusunda oluşturacağı kararlarını güçlendirip eylemlerini dinî ve ahlâkî hükümler çerçevesinde geliştirmesine yardımcı olacağına işaret edilmektedir. Nitekim “Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülükten meneder” meâlindeki âyette de (Ankebût 29/45) namazın bu tesiri açıkça ifade edilmiştir.

Terim olarak huşû “Allah’a gönülden saygı duyup bağlanmak, boyun eğip itaat etmek” demektir. Sabrın ve özellikle namazın yukarıdaki olumlu tesirinden nasibini alacak olanlar, ancak Allah’a huşû ile bağlanan, boyun eğenlerdir. 46. âyete göre onların Allah’a olan bu içten bağlılık ve saygılarının en başta gelen sebebi ise rablerine kavuşacaklarına, sonunda mutlaka O’na döneceklerine olan kesin inançlarıdır. Ancak bu inanç sayesindedir ki insan, rabbine kavuşmayı ve dolayısıyla âhiret kurtuluşunu dünyanın bütün nimetlerinden daha önemli görür ve bu uğurda her türlü meşakkate rıza gösterir. Esasen İslâm akaidinde, âhiret inancının, –Allah’a iman ve peygamberlere imanla birlikte– “usûl-i selâse” (üç ilke) denilen en önemli itikad esasları arasında yer alması da bu inancın belirtilen dinî ve ahlâkî fonksiyonundan ileri gelmektedir.

Bakara Suresi 47. ayet

(47)يَا بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتٖٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّٖي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمٖينَ

Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.

İsrâiloğulları’nın “cümle âleme üstün kılınması”ndan maksat, onların kendi dönemlerinde küfür ve dalâlet içinde yaşayan milletlere karşı ilâhî dini benimsemeleri sebebiyle kazandıkları üstünlükleridir; buna karşılık, yine Kur’an’ın açıklamasına göre müslümanlar “en hayırlı ümmet”tir (Âl-i İmrân 3/110). Başka bir görüşe göre Benî İsrâil’in bu üstünlüğü, peygamberler atası olan Hz. İbrâhim’in soyundan gelmeleri ve içlerinden birçok peygamber çıkmasından ileri geliyordu (İbn Atıyye, I, 138-139; II, 448; Râzî, XIV, 225; İbn Âşûr, IX, 84). Âyette dolaylı olarak onların bu üstünlüklerinin, tevhid geleneğine sahip olmalarından kaynaklandığına ve bununla kayıtlı olduğuna da bir işaret vardır. Nitekim onların, tevhid dininin ilke ve kurallarından sapmaları sebebiyle bu üstünlüklerini kaybettiklerini, Hz. Mûsâ’nın onları “fâsık” olarak nitelediğini, sonuçta türlü şekillerde cezalandırıldıklarını bildiren âyetler de vardır (meselâ bk. Mâide 5/20-26, 77-82; İsrâ 17/4-7). Tevrat’ta da yer yer İsrâiloğulları’nın basit arzuları veya çıkarları sebebiyle ahdi bozdukları, yoldan çıktıkları, başka tanrı veya tanrılar edindikleri, şeriatın hükümlerini ihlâl ettikleri belirtilerek onlara lânetler yağdırıldığı görülmektedir (meselâ bk. Tesniye, 28, 29, 30, 31. bablar; daha ayrıntılı bilgi için bk. Bakara 2/159 ve tefsiri). Buradan, dolaylı olarak, müslümanların “en hayırlı ümmet” niteliğini korumalarının da “Allah’a itaat edip emirlerine uymalarına, yasaklarından sakınmalarına” bağlı olduğu anlaşılmaktadır (Taberî, I, 265).

Bakara Suresi 48. ayet

(48) وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْزٖي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, hiçbir kimsenin yerine başkası kabul edilmez; onlara asla yardım da yapılmaz.

Şefaat “bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî veya mânevî bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma”, özellikle dinî bir terim olarak “günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O’na dua etmesi, dilekte bulunması” anlamına gelmekte ve daha çok bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vuku bulacak dileklerini ifade etmektedir. Mu‘tezile bilginleri bu âyete dayanarak âhirette günahkârlara şefaat edilmesinin söz konusu olmayacağını, ancak sadece sevaba müstahak olanlara mükâfatlarının arttırılması yönünde şefaat edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet bilginleri ise her iki durumda da şefaatin mümkün olduğunu, günahkâr kullara peygamberler ve Allah nezdinde itibarı yüksek olan diğer seçkin insanlar tarafından şefaat edilebileceğini savunurlar (genişbilgi için bk. Râzî, III, 55-66). Ancak Allah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat edemeyecektir (meselâ bk. Bakara 2/255; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109).

Kur’an’ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefaat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefaate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur’an-ı Kerîm’de gerekse hadislerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur’an’ın şefaat konusundaki ümit kırıcı üslûbu, şefaat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur’an’ın tövbelerin kabul buyurulacağına dair çok net ve ümit verici ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatalı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslah edici bir fonksiyon icra etmesinden ileri gelmektedir. İşte, peygamberlerinin kendilerine şefaat edeceklerine güvenerek İslâm’ı kabul etmemekte ve Hz. Muhammed’e inanmamakta direnen yahudileri uyarmakta olan bu âyet, aynı zamanda bütün insanlar ve müslümanlar için de bir ikaz anlamı taşımakta; insanın asıl kurtuluşunun, yanlışlardan dönmesine başta imanı olmak üzere, dünya hayatında kendisinin yaptığı hayırlı işlere bağlı olduğunu vurgulamaktadır.

Bakara Suresi 49-59. ayetler

(49) وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْؕ وَفٖي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظٖيمٌ 

(50) وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ 

(51) وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَعٖينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ 

(52) ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 

(53) وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ 

(54) وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْؕ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْؕ فَتَابَ عَلَيْكُمْؕ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ 

(55) وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ 

(56) ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ 

(57) وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىؕ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْؕ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ 

(58) وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْؕ وَسَنَزٖيدُ الْمُحْسِنٖينَ 

(59) فَبَدَّلَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذٖي قٖيلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذٖينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَࣖ 

﴾49﴿

 Hatırlayın ki sizi Firavun’un adamlarından kurtardık. Onlar size işkencenin en kötüsünü revâ görüyorlar, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu size reva görülenlerde rabbinizden büyük bir imtihan vardı.


﴾50﴿

 Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık; Firavun’un adamlarını da gözünüzün önünde denizde boğduk.


﴾51﴿

 Mûsâ’ya kırk gece için söz vermiştik. Mûsâ gittikten sonra siz, haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.


﴾52﴿

 Bundan sonra da (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.


﴾53﴿

 Doğru yolu bulasınız diye Mûsâ’ya kitabı ve hak ile bâtılı ayıran hükümleri ­vermiştik.


﴾54﴿

 Mûsâ kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir; böylece Allah tövbenizi kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tövbeleri kabul eden ancak O’dur”.


﴾55﴿

 Bir zamanlar, “Ey Mûsâ! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demiştiniz de bakıp dururken hemen sizi yıldırım çarpmıştı.


﴾56﴿

 Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.


﴾57﴿

 Ve sizi bulutlarla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik; “Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyin” (dedik). Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı.


﴾58﴿

 Demiştik ki: “Şu şehre girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yiyip için, kapıdan eğilerek girin ve af dileyin ki hatalarınızı bağışlayalım. Biz iyi davrananlara fazlasıyla vereceğiz.”


﴾59﴿

 Fakat zalimler kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.

Hz. Mûsâ, gerek Tevrat’ta gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan peygamberdir. Kur’an’da 136 defa adı geçer. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya‘kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası Amram (İmrân), annesi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20). İslâmî kaynaklarda yer alan ve ana hatlarıyla Tevrat’ın verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyo-ekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken, harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bk. Çıkış, 2/5) . Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (genişbilgi için bk. Kasas 28/7 vd.; krş. Çıkış, 2/2-10).

İsrâiloğulları’ndan birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Sînâ (Tûr) dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır). Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Her felâket gelmesinde Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bk. A‘râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler.

Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Mûsâ, onların başına Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr’a gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti.

Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev‘ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev‘ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi (Tesniye, 32/50; 34/6-7).

Bakara sûresinin yukarıda meâli verilen kısmı, Hz. Mûsâ’nın hayatından, Kızıldeniz’i geçmesiyle başlayan bir kesit içermekte olup İsrâiloğulları’nın tarihine dair ayrıntılı bilgilerin yer aldığı A‘râf sûresindeki yirmi iki âyetin (141-162) tam bir özetidir. Ancak A‘râf sûresindekilere ilâveten burada bazı bilgiler daha bulunmaktadır. Şöyle ki: 52. âyette, İsrâiloğulları’nın, altın buzağıyı tanrı edinmelerinden sonra Allah tarafından affedildikleri, 55. âyette tekrar yoldan çıkarak, Allah’ı açıkça görmedikçe Mûsâ’ya inanmayacaklarını açıkladıkları, bu yüzden yıldırım felaketine uğratılarak yerle bir edildikleri, 56. âyette de ölülerin dirilmesini andırır bir şekilde ayılıp kendilerine geldikleri bildirilmektedir (bu olay hakkında geniş açıklama için ayrıca bk. A‘râf 7/141-162).

Yukarıda da özetle belirtildiği üzere, Hz. Mûsâ Mısır’a giderek burada Firavunlar yönetiminde yüzyıllar boyu esir ve parya muamelesi gören İsrâiloğulları’nı kurtarmak istemiş; ancak uzun tartışmalara ve mücadelelere rağmen Firavun’u ikna edemeyince kavmini yanına alarak Mısır’dan kaçmış; İsrâiloğulları, bir mûcize eseri olarak yarılıp kendilerine yol açan Kızıldeniz’den geçerken, onları takip eden Firavun ve onun güçleri, denizin tekrar eski halini almasıyla boğulup gitmişlerdir. Bu suretle İsrâiloğulları’nı Sînâ’ya geçiren Hz. Mûsâ, Allah’ın buyruğuna uyarak, şeriat hükümlerini öğrenmek ve Tevrat levhalarını almak üzere Tûr’a gitmiş, kırk gün burada kalmıştır. Bu sırada Mûsâ’ya vekâlet eden Hz. Hârûn’un muhalefetine rağmen İsrâiloğulları Sâmirî denilen bir kuyumcunun imal ettiği altın buzağı heykeline tapmaya başladılar. 54. âyette bu buzağıya tapma olayı İsrâiloğulları’nın nefislerine zulmetmesi şeklinde değerlendirilmiştir.

Sözlükte zulüm kelimesi “bir şeyi olması gerekenin dışına saptırma, adaletsizlik, zorbalık, haksızlık, kötülük” gibi anlamlar ifade etmekte olup, terim olarak genellikle “dinî ve ahlâkî kanunlarda belirlenmiş sınırları aşan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine ters düşen davranışlar” için kullanılır. Ayrıca hukuk ve ahlâk dilinde, çok genel bir ifade ile “haktan bâtıla sapmak, rızâsına aykırı olarak birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunmaya kalkışmak, haddi aşmak” gibi tanımların yapıldığı da görülür. Kur’an-ı Kerîm’de çeşitli isim ve fiil kalıplarıyla pek çok âyette geçen zulüm kelimesi, biri itikad, diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı bağlamda kullanılır. İlk kullanıma göre zulüm kelimesi genellikle şirk, inkâr, günahkârlık (fısk, fücûr), itikadî ve amelî bakımdan Allah’ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme, aşma (taaddî, israf) gibi kavramlarla yakın bir anlam ifade eder. Buna göre “Şirk büyük bir zulümdür” (Lokmân 31/13); “Kâfirler zalimlerin ta kendileridir” (Bakara 2/254); “Her kim Allah’ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Bakara 2/229; A‘râf 7/19; Talâk 65/1).

Kur’an’da ahlâkî bağlamdaki kullanımına göre zulüm kelimesi hak, hürriyet, eşitlik gibi konulara ilişkin olarak “haddi aşmak ve başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek” anlamını ifade eder. Bu tanıma göre zulüm, “haksızlık ve adaletsizlik” demek olup her şeyden önce Allah için düşünülmesi imkânsız olan bir durumdur. Zira “Allah kullarına asla zulmedici değildir” (Âl-i İmrân 3/182; Enfâl 8/51; Hac 22/10). Hiçbir kimse O’ndan “kıl payı kadar bile haksızlık görmez” (Nisâ 4/49). Şu halde bu anlamıyla zulüm dinî sorumluluğu olan, akıl sahibi varlıklara özgü bir tutum olup, Allah tarafından kesinlikle haram kılınmıştır. Ayrıca kişi, kime karşı ve ne tür bir kötülük işlemiş olursa olsun, aslında Kur’an-ı Kerîm’e göre bu kötülüğü öncelikle kendi nefsine karşı işlemiştir (bununla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdülbâk^, Mu‘cem, “zlm” md.; hadisler için bk. Wensinck, Mu‘cem, “zlm” md.). Nitekim konumuz olan kısmın 54. âyetinde de İsrâiloğulları’nın, altın buzağıya taparak şirke sapmak suretiyle inanç ve amel konusunda Allah’ın koyduğu sınırı aşmaları, böylece bir kuralı çiğnemeleri sebebiyle onlara “Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz” buyurulmuştur.

A‘râf sûresindeki bilgilere göre, Sînâ dağından dönen Mûsâ’nın, bu ağır suçtan dolayı gösterdiği çok sert tepkinin ardından yüce Allah, şükretmelerine (ıslah olup kendilerine gelmelerine) bir fırsat vermek üzere onları bağışlamış; bu arada Hz. Mûsâ, onlardan, altın buzağıyı tanrı edinerek Allah’a şirk koşmuş olmalarından dolayı tövbe edip yaratanlarından af dilemelerini istemiş ve “Nefislerinizi öldürün” demiştir. Bu son ifadeden neyin kastedildiği hususunda kesin bilgi yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu bu ifadeyi “Birbirinizi öldürün” şeklinde anlamışlardır. Fakat Kur’an’da ve sahih hadislerde bunu destekleyen bir kanıta rastlanmamaktadır. Buna karşılık Tevrat’ın “Çıkış” bölümünde (32/27-28), Tanrı’nın buzağıya tapanlara, cezalarını çekmek üzere, ellerine kılıçlarını alarak birbirini öldürmelerini emrettiği, böylece baba oğul demeden insanların birbiriyle çarpıştığı ve neticede 3000 kişinin öldürüldüğü bildirilmektedir. Bu ifade, genellikle peygamberlerini dinlememeyi alışkanlık haline getiren İsrâiloğulları’nın, bu yüzden iç savaşa kadar varan toplumsal bir ihtilâfa düşüp kan döktüklerine ve ancak Hz. Mûsâ’nın gayretleriyle iç barışı sağladıklarına işaret eder. M. Reşîd Rızâ, makbul (nasûh) bir tövbenin, kötülükten vazgeçerek pişman olup özür dilemekle, ibadet ve hayırlı amellere yönelmekle gerçekleşebileceğini, bunun ise genellikle insan nefsine çok ağır geldiğini ifade ederek, âyetteki nefsi öldürmekten böyle bir tövbenin kast edilmiş olabileceğini düşünür (I, 320). Mutasavvıflar ise “Nefislerinizi öldürün” buyruğunu, “Kötü duygularınızı, bencil isteklerinizi yok ediniz” şeklinde ahlâkî arınma mânasında yorumlamışlardır.

Bakara Suresi 60. ayet

(60) وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِهٖ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَؕ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًؕ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْؕ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدٖينَ

Bir zamanlar Mûsâ kavmi için su istemiş, biz de ona, “Asânı taşa vur!” demiştik. Bunun üzerine taştan on iki göze fışkırdı. Her topluluk kendi içeceği yeri bildi. “Allah’ın rızkından yiyin için; yeryüzünde fitne fesat çıkarmayın” (dedik).

Hz. Mûsâ çölün kavurucu sıcaklığında susuzluk çeken kavmini suya kavuşturması için Allah’a niyazda bulunmuş veya su aramaya başlamış yahut yağmur duası yapmıştı (Elmalılı, I, 364). Allah’ın buyruğuna uyarak Kızıldeniz’i ikiye bölen ve kendilerine yol açan mûcizeli asâsını bir kayaya vurunca kayanın on iki ayrı yerinden on iki kaynak halinde sular fışkırmaya başladı. İsrâiloğulları, Hz. Ya‘kub’un on iki oğlundan gelen on iki oymağa (sıbt) ayrılmıştı. Muhtemelen, su yüzünden aralarında bir çatışma çıkmasın diye yüce Allah her oymak için ayrı bir su kaynağı ­halketmiş olup, âyete göre, ihtilâf ve karışıklığa mahal kalmayacak şekilde her oymağa kendi pınarının hangisi olduğu bildirilmişti.

Bakara Suresi 61. ayet

(61) وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاؕ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذٖي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذٖي هُوَ خَيْرٌؕ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْؕ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّٖنَ بِغَيْرِ الْحَقِّؕ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَࣖ 

Hani siz, “Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için rabbine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin” demiştiniz. Mûsâ ise, “İyiyi kötü ile değişmek mi istiyorsunuz? Şehre inin; istedikleriniz orada var” dedi. Zillete, fakru zarûrete mahkûm oldular; Allah’ın gazabına uğradılar. Bu durum, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinin, bütün bunlar da isyan etmeleri ve haddi aşmalarının sonucuydu.

İsrâiloğulları, aslında Hz. İbrâhim’in torunları olup yüksek bir dinî-ahlâkî kültür ve geleneğe sahip oldukları halde, yüzyıllar boyunca Mısır’da kaldıkları için oranın putperest kültürüyle dejenere olmuş; orada ikinci sınıf insanlar olarak muamele görmeleri sebebiyle günlük rahatlarından öte bir gaye tanımayacak; iman, özgürlük, bağımsızlık gibi yüksek değerler uğruna sıkıntılara katlanmayı göze alamayacak kadar bayağılaşmış, hatta korkak bir toplum haline gelmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ, “Allah içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yaptı, âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi” şeklindeki sözleriyle onlara millî değerlerini hatırlatıp kendilerine vatan kılınan mukaddes topraklara doğru arkalarını dönmeden ilerlemelerini emrettiği halde, onlar, o ülkede güçlü bir kavim bulunduğunu ifade ediyor ve “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla giremeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız” diyorlardı (bk. Mâide 5/20-24). Halbuki eski yurtları olan kutsal topraklara dönüp bağımsız ve onurlu bir toplum olarak yaşamaları, böyle bir onura lâyık olmaları için de her şeyden önce Allah’a ve O’nun elçisi, kendilerinin de rehberi ve kurtarıcısı olan Hz. Mûsâ’ya tam bir sadâkatle inanıp bağlanmaları, onun öğretisini benimseyip hazmetmeleri, amaçlarını gerçekleştirme yolunda maddî sıkıntılara katlanmaları gerekiyordu. Fakat onlar, hâlâ Mısır’da iken yaşadıkları sıradan hayatı özlüyor, bir tek yemekle yetinemeyeceklerini söylüyor ve Mûsâ’dan çeşitli sebzeler istiyorlardı. Oysa Mûsâ’nın önlerine koyduğu ideale göre bunlar son derece bayağı isteklerdi; ayrıca çölde çok çeşitli yiyeceğe sahip olmasalar da, yedikleri kudret helvası ve bıldırcın eti, kayadan fışkıran on iki çeşme de sıradan yiyecek ve içecekler olmayıp Allah tarafından özel olarak lutfedildiği için ayrı bir önem –ve belki de yüksek bir besin değeri– taşımaktaydı. Bu sebeple Mûsâ onları, “Daha iyiyi daha kötü ile değişmek mi istiyorsunuz” diyerek suçlamıştır.

Âyette İsrâiloğulları’nın alçaklık ve âcizlikle damgalanmalarına ve Allah’ın gazabına uğramalarına sebep olarak gösterilen suçlardan bir kısmını onlar, Hz. Mûsâ’nın döneminden birkaç kuşak sonra işlemişlerdir. Ancak, çöldeki yiyeceklere katlanmak istememeleri olayı gibi Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, geçmişte, haksız olduklarını bile bile peygamberlere karşı hasmane duygular besleyip içlerinden bazılarını öldürmeleri, isyankârlık yapmaları ve Allah’ın koyduğu sınırı aşmaları da konumuz olan âyetin inzâlinden önceki dönemlerde olup bittiği için, burada yeri gelmişken, çölde bayağı isteklerde bulunmaları yanında, daha sonra işledikleri suçlara da işaret edilerek, hem müslümanlara hem de Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere bir hatırlatmada bulunulmakta; bir bakıma onların, atalarının işlediği bu eski suçları tekrar etmemeleri, basit dünya menfaatleri uğruna Hz. Muhammed’e karşı düşmanlık duyguları besleyip ona gönderilen âyetleri inkâr etmekten sakınmaları istenmektedir.

Nebî (çoğulu enbiyâ) Allah ile kulları arasında elçilik görevi yapan, O’nun buyruk ve yasaklarını kullarına haber veren seçkin kullar için kullanılan dinî bir terimdir. Türkçe’de nebî ve resul kelimeleri genellikle, “haber alan, haber getiren ve götüren” anlamına gelen Farsça peygamber kelimesiyle ifade edilir. İslâm bilginleri nebî kelimesinin kökü ve anlamı konusunda iki farklı görüş ortaya koymuşlardır. a) Bir görüşe göre nebî, Arapça’da “yüce, ulu, şerefli” anlamına gelen nebve veya nebâve kelimesinden türetilmiş olup, peygamberin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve aşkınlık ifade ettiği için; aynı şekilde peygamberliğin temelini oluşturan vahiy ve onun sonuçları olan bilgi ve haberler, diğer bilgilere göre özel bir değer ve üstünlüğe sahip olduğu için bu bilgileri getiren olağan üstü kabiliyetlerle donatılmış insana nebî denilmiştir. b) İkinci görüşe göre nebî, Arapça’da “haber” anlamına gelen nebe’ kelimesinden türetilmiş olup peygamber Allah’tan gelen bilgi ve haberleri insanlara duyurduğu için kendisine bu isim verilmiştir.

Bu görüş farkı sadece kelimenin köküyle ilgili olup nebînin terim olarak tanımı konusunda ciddi bir ihtilâf olduğu anlamına gelmez. Nitekim hemen bütün İslâm bilginleri nebînin, “Allah’ın insanlar arasından seçtiği ve sıradan insanlardan farklı bazı üstün kabiliyetlerle donattığı, ilâhî mesajları bir kavme, bir millete veya bütün insanlara tebliğ etmek üzere görevlendirdiği kişi” anlamına geldiğini belirtirler. Ayrıca nebî ile resul kelimelerinin aynı veya farklı anlamlara geldiği hususunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür (bu konuda bilgi için bk. A‘râf 7/157).

Bütün İslâm bilginleri nübüvvetin, çalışmakla elde edilemeyen Allah vergisi (vehbî) bir mertebe olduğunu kabul ederler. Bazı bilginler “Allah hikmeti dilediğine verir” (Bakara 2/269) meâlindeki âyette geçen “hikmet” kelimesini vahiy olarak açıklamış ve bu âyeti, nübüvvetin vehbî (Allah vergisi) olduğuna delil olarak göstermişlerdir. İbrâhim sûresinin 11. âyeti de bu anlamda yorumlanmıştır. Ayrıca pek çok âyette peygamberlerin gönderilmesinden “Biz, (Nûh’u, İbrâhim’i, Mûsâ’yı, seni…) elçi olarak gönderdik” şeklinde söz edilmesi de peygamberliğin vehbî olduğunu gösterir.

İslâm’da “iman esasları” veya “imanın şartları” denilen altı inanç ilkesinden biri de peygamberlere imandır. Bazı âlimler bu altı esası “usûl-i selâse” (üç temel inanç esası) başlığıyla üçe indirerek bunları ilâhiyat, nübüvvet ve âhiret şeklinde sıralamışlar; bunun sonucu olarak, Allah’a iman etse bile, peygamberliği inkâr eden bir kimsenin dinden çıkmış olacağı görüşünde birleşmişlerdir.

İslâm bilginleri peygamberlerin, onları diğer insanlardan farklı ve seçkin kılan başlıca beş temel niteliği bulunduğunu belirtirler. Bunlar sıdk (doğruluk ve dürüstlük), emanet (güvenilirlik), ismet (günahsızlık), fetânet (zeki ve güçlü bir muhakeme yeteneğine sahip olma), tebliğ (ilâhî mesajı eksiksiz bildirme, duyurma) şeklinde tesbit edilmiştir. Buna göre peygamberler, genel davranışlarında olduğu gibi Allah’tan aldıkları bilgileri insanlara iletirken de daima doğruyu, gerçeği bildirmişlerdir; güvenilir kişilerdir. Günah işlememişler; nâdiren işledikleri ve “zelle” denilen küçük yanılgıları vahiy yoluyla Allah tarafından düzeltilmiştir. Zeki oldukları ve muhakeme yetenekleri güçlü olduğu için ilâhî öğretiyi en iyi ve doğru bir şekilde kavramışlar ve ümmetlerine açıklamışlardır. Temel işlevleri ise tebliğdir; yani onlar, Allah’tan vahiy yoluyla aldıkları bilgileri belirtilen ölçüler içinde eksiksiz olarak ümmetlerine duyurmuşlardır. Ancak her konuda olduğu gibi peygamberler konusunda da orta ve mâkul yolu gözeten İslâm dini onları, Hıristiyanlık’ta Hz. Îsâ için yapılanın aksine, tanrılık mertebesine çıkarmamış, Allah’ın seçkin elçileri ve kulları kabul etmiştir (meselâ bk. Mâide 5/72-73, 75; Tevbe 9/30). Kur’an-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde ifade buyurulduğu üzere peygamberler, tebliğ ettikleri ilâhî gerçeklere öncelikle kendileri inanmışlar; dinî, ahlâkî, hukukî hükümleri en titiz bir şekilde kendi hayatlarına uygulamışlardır. Onlar, tebliğ görevleri ve peygamberlik özellikleriyle ilgili olmayan yeme içme, evlenme, mal mülk edinme, hastalanma, ölme gibi beşerî durumlar bakımından diğer insanlardan farksız olup olağan üstü bir özellik taşımazlar, onlara bu tür nitelikler atfetmek câiz değildir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/144; Ra‘d 13/38; Furkan 25/20).

Kur’an-ı Kerîm’de pek çok âyette işaret buyurulduğu üzere insanlar, peygamberlerin öğretilerinden ve irşadlarından uzaklaştıkları dönemlerde bâtıl inançlara sapmışlar; çeşitli ahlâkî bozukluklara müptelâ olmuşlar; mal mülk, makam mevki, şehvet, şöhret gibi ihtiraslarını tatmin etmek için haksızlık, zulüm ve şiddete yönelerek fitne ve fesat çıkarmışlar; birbirlerine en ağır kötülükleri revâ görmüşler; güçlüler zayıfları ezmiş; yine de Allah, engin merhametinin eseri olarak, çeşitli devirlerde peygamberler göndermek suretiyle insanlığı bu tür buhranlardan kurtarmış, onlara dünya ve âhirette mutlu olmalarının yollarını göstermiş; son olarak bu şerefli görevi Hz. Muhammed’e yüklemiştir.

Çağımızda özellikle Batı dünyasında –Hıristiyanlığın boşluklarının da etkisiyle– önce peygambersiz bir tanrı inancıyla (deizm) başlayan peygamberlik yolundan sapış, pozitivizm ve Marksizm’le giderek tam bir dinsizlik ve tanrısızlık inancına dönüşmüş; bunun sonucunda yukarıda belirtilen olumsuz gelişmeler yeniden ortaya çıkmış; çağın teknik, ekonomik, iletişim vb. imkânlarından da güç alan bu olumsuz gelişme insanlığın temel değerlerini, dünya ve âhiret mutluluğunu, hatta doğrudan doğruya insanlığın varlığını ortadan kaldırma noktasına varan bir tehlike halini almıştır. Bütün bunlar, peygamberlik kurumunun insanlık için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Ancak, eski devirlerde ilâhî kitaplar kaybolduğu veya tahrif edildiği için yeni bir kutsal kitaba ve dolayısıyla yeni bir peygambere ihtiyaç duyulurken, Hz. Muhammed’den sonra böyle bir durum söz konusu olmadığı ve Kur’an-ı Kerîm Allah tarafından geldiği şekliyle ortada olduğu için yeni bir peygamber gelmesine de ihtiyaç kalmamıştır. Bu sebeple Kur’an-ı Kerîm son kitap, Hz. Muhammed de son peygamberdir. Nitekim Kur’an’da o, “hâtemü’n-nebiyyîn” (peygamberlerin sonuncusu) olarak tanıtılmıştır (Ahzâb 33/40).

Kur’an-ı Kerîm’e göre ilk insan (Hz. Âdem) aynı zamanda ilk peygamberdir. Ondan sonra ne kadar peygamber gelip geçtiğine dair bilgi yoktur. Kur’an’da adı anılan ve haklarında bilgi verilen yirmi sekiz peygamber şunlardır: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Ya‘kub, Yûsuf, Eyyûb, Zülkifl, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, İlyas, Elyesa‘, Yûnus, Dâvûd, Süleyman, Lokmân, Üzeyir, Zülkarneyn, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ, Muhammed (ancak bunlardan Lokmân, Zülkarneyn ve Üzeyir’in peygamber veya velî oldukları hususunda ihtilâf vardır).

Bakara Suresi 62. ayet

(62) اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَالَّذٖينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـٖٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْࣕ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler.

Bundan önceki âyetlerde yahudilerin tarihte Allah’ın hükümlerini çiğneyip pek çok kötülük işlediklerine işaret edildikten sonra bu âyette de müslümanlarla birlikte Ehl-i kitabın imanları doğru, işleri düzgün olanlarından söz edilmekte, onlara müjdeler verilmektedir. Burada dört dinî topluluktan söz edildiği görülmektedir:

1. Müslümanlar. “İman edenler”den maksat müslümanlardır. Hâricîler ve Mu‘tezile dışındaki bütün İslâm mezhepleri, amelî bakımdan kusurları, günahları ne kadar çok olursa olsun, iman esaslarına içtenlikle inanan bütün müslümanların, amelî durumlarına göre, doğrudan veya bir süre cehennemde kaldıktan sonra mutlaka cennete gireceklerini kabul ederler. Hâricîler’le Mu‘tezile âlimleri ise büyük günahlardan birini veya birkaçını işleyip de tövbe etmeden ölenlerin cehennemde ebedî olarak kalacaklarını savunmuşlardır.

2. Yahudiler. Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensupları bu isimle anılırlar. Yahudi kelimesi, Hz. Ya‘kub’un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahuda’dan gelmektedir. Önceleri bir şahıs ismi olan bu kelime, daha sonra Yahuda sıptına (soy) mensup olanlar için kullanılmış; bu kabilenin yerleştiği bölgeye de ad olmuştur. Bâbil esareti (m.ö. 586-538) sonrasında ise İsrâil (Ya‘kub) nesli yahudiler diye anılmaya, Hz. Mûsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dine de Yahudilik denmeye başlanmıştır. Yahudilik millî bir din olduğu için bu dinin mensuplarına yahudiler denildiği gibi İsrâiloğulları da denilmektedir. Günümüzde, dünyanın çeşitli bölgelerinde 15-20 milyon civarında yahudi nüfusu bulunmaktadır.

3. Hıristiyanlar. Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği ilâhî dinin mensuplarına verilen isimdir. İslâmî kaynaklara göre Îsâ’nın doğduğu yerin ismi olan Nâsıra’dan dolayı nasrânî (çoğulu nasârâ) olarak adlandırılmışlardır (Taberî, I, 318). Hıristiyan (christian) kelimesi, Hz. Îsâ’nın kutsal ve kurtarıcı niteliğini ifade eden Mesîh kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı olan christ (Grekçe aslı: christos) kelimesinden gelmekte olup “Mesîh’e tâbi olan” demektir. Kelime ilk defa 44 yılında bu dini kabul eden Antakyalılar için kullanılmış, daha sonra giderek bu dinin her mezhepten bağlılarını ifade etmiştir. Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği dine ise Hıristiyanlık (Christianisme) denilmiştir. Bugün yeryüzünde, birbirinden derin çizgilerle ayrılmış olan çeşitli mezheplere bağlı 1,5 milyarın üstünde hıristiyan yaşamaktadır.

4. Sâbiîler. Sâbiî kelimesinin aslı, Ârâmîce’nin Mandence lehçesindeki “sb’” kökü olup bu kök, “vaftiz olmak, suya dalmak, yıkanmak” anlamına gelmektedir. Bu kelime aynı zamanda Sâbiîler’in en belirgin özelliği olan akarsuya dalıp çıkmak suretiyle vaftiz olmayı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de üç yerde müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlarla birlikte Sâbiîler de anılmakta (Bakara 2/62; Mâide 5/69; Hac 22/17); bu âyetlerden, yahudiler ve hıristiyanlar gibi Sâbiîler’in de aslı itibariyle bir hak dine mensup oldukları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte onların tarihleri ve inançları hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. İlk dönem İslâm kaynaklarındaki mâlûmata göre Sâbiîler monoteist bir inanç taşıyorlardı; Sâbiîlik de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecûsîlik arası bir yapıya sahipti. Mensupları Irak’ta yaşıyorlardı. Halife Me’mun sonrası kaynaklarda ise Kur’an’da sözü edilen, Güney Mezopotamya’da yaşayan bu Sâbiîler’le Harran’da yaşayan ve yıldızperest olan Sâbiîler birbirine karıştırılmıştır. Kur’an’da anılan Sâbiîler, günümüzde Bağdat ve Basra’da yaşayan, Ginza isimli bir kutsal kitapları bulunan ve kendilerini Mandenler (bilenler) veya Nasuralar (dinî yükümlülükleri gözetenler) olarak adlandıran toplulukla tamamen uyuşmaktadır. Bu topluluk yıldızlara tapmadığı gibi tapanları da lânetlemekte, putperestliği de yasaklamaktadırlar. Günümüzde, üçte ikisi Irak ve İran sınırları içinde olmak üzere dünyada 60-70 bin civarında Sâbiî bulunduğu tahmin edilmektedir (Sâbiîler hakkında bilgi için bk. Şinasi Gündüz, Sâbiîler Son Gnostikler, Ankara 1996).

Tefsirlerde bu âyetin iniş sebebi olarak şu olay anlatılmaktadır: Sahâbeden Selmân-ı Fârisî daha önce hıristiyan olmuş ve bir süre hıristiyanlarla birlikte yaşamıştı. Hz. Peygamber’in hicretini takiben o da Medine’ye gelip İslâm dinine girmiş ve arkadaşlık etmiş olduğu hıristiyanları ve onların amellerinden gördüklerini Hz. Peygamber’e anlatmış, Hz. Peygamber de “Onlar İslâm dini üzere ölmediler” buyurmuşlardır. Selmân diyor ki: (Hz. Peygamber böyle buyurunca) dünyam karardı. Sonra Selmân hıristiyanların (dinî hayatlarındaki) gayretlerini de anlatmış, bunun üzerine “Şüphesiz, iman edenler; yahudilerden, hıristiyanlardan ve Sâbiîler’den de Allah’a ve âhiret gününe inanıp sâlih amel işleyenler için rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler” meâlindeki âyet inmiştir. Ardından Hz. Peygamber Selmân’ı çağırıp şöyle buyurdu: “Bu âyet senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsâ’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helâk olmuştur” (bk. Taberî, I, 253-257).

Klasik tefsirlere göre bu âyette zikredilen İslâmiyet dışındaki dinlerin mensupları, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanıp “İslâm milleti”ne girmedikçe iman etmiş sayılmayacaklar, bu sebeple de âyette ifade buyurulan âhiret ecrine ve güvenliğine nâil olamayacaklar, yani ebedî olarak cehennemde kalacaklardır (meselâ bk. Zemahşerî, I, 73; Şevkânî, I, 102). Bu ayetin farklı yorumları için (bk. Reşîd Rızâ, I, 334-336; Ateş, I, 174-175; a.mlf., “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslâmî Araştırmalar, III/1, s. 7-24).

Uhrevî kurtuluş konusunda Kur’an-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durup vazgeçilmez gördüğü şartlar, Allah’ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah’ın razı olduğu güzel işler yapmaktır (özellikle bk. Bakara 2/136-137; Nisâ 4/47, 116, 136, 150-152, 171-173). Geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet’in de özü budur.

Ayetlerin Nuzul Sebebi (26-62.ayetler)

26. Hiç şüphesiz, bir sivrisinek olsun, daha üstündeki olsun herhangi bir şeyi Allah mesel getirmekten çekinmez.
Artık iman edenler onun, Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misal ile neyi murad etmiştir?” derler. Allah onunla bir çoğunu dalâlette bırakır. Yine onunla bir çoğunu hidâyete ulaştırır. Onunla
ancak fâsıkları dalâlette bırakır. Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Cerîr’in kendi isnadlarıyla Süddî’den tahricinde Abdullah ibn Mes’ûd ve diğer bazı sahabeden rivayetine göre
“Allah Tealâ, Bakara: 2/17-18’de münafıklarla ilgili iki misali verdiğinde münafıklar: “Allah böyle misaller vermeyecek kadar yücedir.” dediler de Bakara: 2/26-27 âyetlerini indirdi.”[57]
2- Vâhidî’nin… İbn Mes’ûd’dan rivayetine göre ise Allah Tealâ, müşriklerin ilâhlarını zikredip “Ey insanlar bir misal verildi, şimdi onu dinleyin. Allah’ı bırakıp da tapındıklarıniz bunun için bir araya gelseler bir sineği bile
yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen
de.”[58] ve müşriklerin ilâhlarının tuzaklarım zikredip onların tuzaklarını örümcek yuvası gibi olmakla niteleyip
“Allah’ın dışında dostlar edinmiş olanların misali örümceğin misali gibidir ki örümcek bir yuva edinmiştir. Halbuki
yuvaların en çürüğü hiç kuşkusuz örümceğin yuvasıdır.”[59] buyurunca müşrikler:
“Görüyor musunuz Muhammed’e indirdiklerinde Allah sinek ve örümceği misal veriyor. Acaba bu kadar değersiz
şeyleri misal getiren tanrı nasıl bir tanrıdır ki! Bir tanrı bunu yapar mı?” dediler de Allah Tealâ: “Hiç şüphesiz Allah, sivrisinek ve onun ötesinde bir şeyi misal getirmekten haya etmez…” âyetini indirdi.” [60]
3- Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud ve diğer bir kısım sahabilere göre bu âyet-i kerime, bundan önceki iki âyette misalleri zikredilen münafıklara cevaptır. Şöyle ki: Allah teala münafıkları, ateş yakıp ta sonra ateşi sönen ve karanlık bir gecede yağmura yakalanan kimseye benzetince münafıklar:
“Allah bu gibi misalleri vermekten beridir. O, bu seviyelere inmekten yüce ve büyüktür.” dediler. Allah teala da bu âyeti indirerek en zayıf yaratıklarından olan sivrisineği dahi misal vermekten çekinmeyeceğini beyan etmiş ve onları susturmuştur.[61]
4- İbn Abbas, Ebû Salih’in rivayetinde dedi ki:
“Allah Teala, münafıklar için bu iki misali verdiğinde: “Onların misali bir ateş yakan kimsenin misali gibidir” ve:
“Yahut onlar gökten boşanan yağmura tutulmuş kimseye benzer…” âyetlerini buyurduğu zaman, müşrikler: “Allah
darb-i meselleri getirmekten münezzeh ve çok yücedir” dediler. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi.”[62]
5- Ahmed b. Abdillah b. İshak el-Hafiz, Süleyman b. Eyyub et-Taberanî’den, o Bikr b. Sehl’den, o Abdu’1-Aziz b. Said’den, o Musa b. Abdirrahman’dan, o İbn Cüreyc’den, o Ata’dan, o da İbn Abbas’tan bu âyet hakkında şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bu şöyle oldu, Allah müşriklerin ilahlarını zikredip “Şayet sinek onlardan birşey kapıp götürse onu ondan
kurtaramazlar…” ve böylece ilahların zaafetini zikredip örümcek ağına benzetti. Bunun üzerine müşrikler:
“Allah’ın Muhammed’e indirdiği Kur’an’da zikrettiği sineğe, örümceğe bakınız. Bunlarla ne yapacakmış?” dediler
de Allah Teala bu âyeti indirdi.”[63]
6- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Ey insanlar, size bir misal getirildi. Şimdi onu dinleyin…”
[64] ayeti nazil olup müşriklerin putlarına ta’n ederek, sonra onlara ibadet etmeyi, örümcek ağına benzetince, yahudiler şöyle dediler:
“Sineğin ve örümceğin ne değeri var ki Cenab-ı Hak, onları misal getirmiştir.” İşte bu söz üzerine, Bakara
süresindeki bu ayetler nazil olmuştur.”[65]
7- Rebi’ b. Enes şöyle diyor
“Allah teala bu âyet-i kerimeyi dünya için ve ondan bol pay alan yaratıklar için misal vermiştir. Şöyle ki, sivrisinek aç olduğu sürece yaşar, yeyip doyunca da ölür. Allah tealanın, Kur’an-ı Kerim’de, kendilerini misal vermek istediği
kavimler de böyledir. Onlar dünyadan tam paylarını alınca, Allah onları yakalayıverir.”
Rebi’ b. Enes bu sözlerden sonra şu âyeti okumuştur:
“Kendilerine hatırlatılanları unuttuklarında onlara her şeyin kapısını açtık. Nihayet kendilerine verilen o nimetlerle sevinip zevke dalınca onları azabımızla ansızın yakalayıverdik. Hemen ümitsizliğe kapılıp şaşkına döndüler.” [66]
8- Katâde şöyle diyor:
“Allah Tealâ, Kur’ân’da sinek ve örümceği zikredince müşrikler:
“Acaba sinek ve örümceğin nesi var, zikredilmeğe değer mi ki(Kur’ân’da) anılıyorlar?” dediler de Allah Tealâ bunun üzerine bu âyeti indirdi.[67]
9- Hasen şöyle diyor:
“Ey insanlar bir misal verildi, şimdi onu dinleyin. Allah’ı bırakıp da tapındıklarınız bunun için bir araya gelseler
bile bir sineği bile yaratamazlar…”[68] âyeti nazil olunca müşrikler:
“Bu ne biçim misal?! Bu ve buna benzeyen misâller, anlatılacak misâl değildir ” veya buna benzer bir şeyler
söylediler de Allah Tealâ bunun üzerine bu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu.[69]
10- Hasen ve Katâde şöyle diyorlar:
“Allah Tealâ kitabında sinek ve örümceği zikredip müşriklerin yapmakta olduklarına bunları misal getirince Yahudiler güldüler ve: “Doğrusu bu Allah kelâmına hiç benzemiyor.” dediler de bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[70]
11- Katade bu âyetin, Kur’an’da zikredilen sinek ve örümcek misallerine karşı çıkan sapıklara ve müşriklere cevap
olduğunu, kendisinden başkalarını dost edinenlerin, ağını kendisine ev yapmaya kalkışan örümceğe benzediklerini[71] Allah’tan başka kendilerine tapınılan putların, bir sineği bile yaratamayacaklarını, sineğin kendilerinden bir şeyi kapıp kaçırması halinde, onu yakalayıp kaçırdığı şeyi almaktan bile âciz olduklarını[72]
zikredince sapıklar ve müşrikler “Örümcek ve sinek nasıl olur da burada zikredilir? Allah bunları zikretmekle neyi
kastetmiş olabilir?” dediler. Bunun üzerine Allah teala onlara cevaben bu âyeti indirdi ve Allah’ın, en zayıf
varlıklarından sivri sineği dahi misal vermekten çekinmeyeceğini beyan etti.[73]
12- Kaffal, bu görüşlerin hepsinin de muhtemel olduğunu söyleyerek şöyle demiştir:
“Bunların yahudiler olmasına gelince, bunun sebebi, ayetin sonunda, “Onunla fasıklardan başkasını da şaşırtmaz.”
denilmiş olmasıdır ki, bu yahudilerin sıfatıdır. Çünkü bu ayetten sonra, ahde vefa etmeleri hususunda muhatab tutulanlar İsrailoğullarıdır. Ayetin sebebi nüzulünün münafıklann ve kâfirlerin sözlerinin olmasına gelince, bu, onlardan Müddessir sûresinde:
“(Bunu biz) kalblerinde hastalık bulunan ve kâfirler de, “Allah bununla misal olarak neyi murad etmiştir” desinler (diye yaptık). İşte Allah dilediğini böylece şaşırtır, dilediğine de hidayet eder”
[74] ayetiyle bahsedilen husustur. Kalblerinde hastalık bulunanlar münafıklardır. Ayette geçen “kâfirler” sözü müşrikleri de içine alabilir. Çünkü
Müddessir sûresi mekkîdir. Her iki gurub da Mekke’de vardı. Bunun böyle olduğu sabit olunca, bu ayette hepsinin muhtemel olması söz konusudur. Çünkü kâfirler, münafıklar ve yahudiler Hz.Peygamber (s.a.v.)’e eziyet etme
hususunda uyum içinde idiler. Bakara sûresinin başından buraya kadar, yahudi, münafık ve müşriklerin bahsi geçmiştir ki bunların hepsi
kâfirdirler. Ayetin, sebeb-i nuzül olmadan indirilmiş olması da caizdir. Çünkü ayetin sebeb-i nüzulü olmadan da manası
anlaşılmaktadır.” [75]
13- Bu rivayetlerden birincisi isnad açısından daha sahih olması yanında sûrenin başında geçenlere de daha uygundur. Aslında diğer rivayetlerde Allah’ın sinek ve örümceği misal getirmesine müşriklerin karşı çıktığı ve onların buna hayretlerini belirtmeleri üzerine bu âyetin indiğinin söylenmesi âyetin Medine’de nazil olmuş
olmasıyla da uyuşmamaktadır.
14- Yukardaki rivayetlerden en uygunu Vâhidî’nin rivayet etmiş olduğu sinek ve örümcek misallerine Yahudilerin itiraz ve hayretlerini ifade eden rivayettir.[76]
15- Taberi bu izahlardan, birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve bundan önce gelen âyetlerin de münafıkların halini, belli olaylara benzettiğini, bu nedenle münafıkların, bu benzetmelere karşı çıktıklarını, Allah
tealanın da bu âyeti indirerek, en zayıf varlıklarından biri olan sivrisineği dahi misal vermekten çekinmeyeceğini
beyan etmiş ve böylece âyetin münafıklara cevap vermiş olduğunu açıklamıştır.
Taberi diyor ki:
“Bu surede zikredilen bir âyet-i kerimenin, diğer surelerde zikredilen âyetlere karşı çıkanlara cevap olduğunu
söylemektense bu surede zikredilen âyetlere karşı çıkanlara cevap olduğunu söylemek daha evladır.” [77]
27. Onlar ki Allah’m ahdini onu te’kidle sımsıkı bağladıktan sonra bozarlar, Allah’ın, birleştirilmesini emrettiğini keser, koparırlar, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar hüsrana uğrıyanların ta kendileridir. Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet, ehl-i kitabın kâfirleri ve münafıkları, özellikle de Hz. Peygamber’in ashabı muhacirler arasına karışan
Yahudi hahamları, onlara yakın duran İsrail oğulları kalıntıları ve şirki üzerinde ısrar eden münafıklar hakkında inmiştir.[78]
2- Kaffâl şöyle demiştir:
“Bu ayetle kastedilmiş olanların, Peygamberlerine indirilen kitablarda Hz.Muhammed (s.a.s.)’i tasdik etmelerine
dair kendilerinden ahd ve misak alınan; kendilerine, gerek Hz.Muhammed’in gerekse ümmetinin durumu açıklanan Ehl-i kitabtan bir gurub olması muhtemeldir. Böylece bu gurub, ahitlerini bozdular, ondan yüz çevirerek
Hz.Peygamberin nübüvvetini inkar ettiler.” [79]
3- Ahdi bozanlar hakkında alimlerin görüşleri:
a- Bir kısım âlimlere göre, ahdi bozanlar, Allah’ın itaatinden ayrılan ve fâsık olarak sıfatlandırılan münafıklardır.
b- Bir kısım âlimlere göre, ahdi bozanlar, ehl-i kitabın kâfirleri ve münafıklarıdır.
c- Bir kısım âlimlere göre, ahdi bozanlar, müşriklerin, kâfirlerin ve münafıkların hepsidir.
d- Bir kısım âlimlere göre, ahdi bozanlar, Hz. Âdemin sulbünde iken verdikleri sözü daha sonra yerine getirmeyen
insanlardır.
4- Taberi bu görüşlerden ikinci görüşün daha doğru olduğunu, âyet-i kerimenin, Rasulullah’ın hicret ettiği
Medine’nin çevresinde yaşayan İsrailoğullarının nesillerinden olan kâfir Yahudi hahamları hakkında ve müşrik olan
münafıklar hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Ancak âyetin, kâfir olan Yahudi hahamları gibi herkesi ve
münafık olan müşrikler gibi her ferdi de kapsar mahiyette olduğunu da bildirmiştir. Ve bu görüşü tercih etmesinin
sebebinin Bakara suresinin beşinci âyetinden sonraki âyetlerin, Tevrat’ta verdikleri sözü bozan Yahudi hahamlarını
anlatmış olmaları ve şu âyetin de bunu açıklamış olması olduğunu söylemiştir. Âyet-i kerimede şöyle
buyurulmaktadır:
“Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaklarına, onda olanları
gizlemeyeceklerine dair ahit almıştı. Onlar ise bunu arkalarına atarak az bir değere değiştiler. Bu alış verişleri ne
kötüdür.” [80]
Ayrıca şu âyet-i kerimede de ehl-i kitabın, ahdi nasıl bozdukları beyan edilmekledir:
“Nihayet onların ardından yerlerine kötüler gelip kitaba vâris oldular. Onlar, şu dünyanın geçici menfaatlerini
alırlar ve: “İlerde affolunuruz.” derler. Aynı menfaatla karşılaştıkları zaman onu yine alırlar. “Allah hakkında
gerçekten başka birşey söylemeyin” diye Tevrat’ta kendilerinden söz alınmamış mıydı? Ve orada olanları
okumamış mıydılar? Allah’tan korkanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”[81]
41. Yanınızdakini doğrultucu olarak gönderdiğime iman edin, onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Ayetlerimizi az
bir baha ile değişmeyin. Ancak bana korunun.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Hasen ve bazı müfessirler diyorlar ki:
“Yahudi hahamları, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Tevrat’taki vasıflarını değiştirip bunun için bir ücret yani rüşvet
alıyorlardı. Bu âyetle bundan men’edildiler.”
2- “Yahudi hahamları dinlerini halka öğretme karşılığında ücret alırlardı. Bu âyetle bu yasaklandı” da denilmiştir.
3- O’nu ilk inkâr edenler, yahudilerdir; çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, orada yahudi olan
Kurayza ve Nadir kabileleri bulunmaktaydı. Onlar Hz. Peygamberi inkâr edince, diğer yahudiler de onlara tabi
oldular. Buna göre ayette sanki, “Ehl-i kitabtan O’nu ilk inkâr edenler olmayın!” denilmiştir. Bu şu ayette
buyurulduğu gibidir:
“Ve benim sizi, alemlere üstün kıldığımı..”
[82] Yani kendi çağlarındaki âlemlere…[83]
4- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Yahudilerin Ka’b İbn Eşref, Huyey İbn Ahtab vb. liderleri fakir yahudilerden hediyeler alıyorlardı. Onlar, eğer
Yahudiler, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tabi olurlarsa, bu o hediyelerin arkasının kesileceğini biliyorlardı. Bundan
dolayı, bu değersiz hediyelerin kesilmemesi için, küfürde ısrar ettiler.” [84]
5- Bu âyet-i kerime her ne kadar İsrailoğullarına mahsus ise de bu konuda onlar gibi davranan herkes bu âyetin
hükmüne girer. Yani bir hakkı değiştirmek veya iptal etmek için rüşvet alan veya öğretmesi vacip olan bir şeyi bir
ücret almaksızın öğretmekten veya kendisinden bir başkasının edâ edemiyeceği bir ilmi yine ücret almaksızın edâ
etmekten kaçınan kimseler bu âyetin hüküm ve tehdidi altına girer.[85]
42. Sizler bilip dururken hakkı bâtıla karıştırıp hakkı gizlemeyin.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebu’l-Aliye der ki:
“Yahudiler: “Muhammed peygamber olarak gönderilmiştir ama bizden başkalarına.” demişlerdi. İşte onların
“Muhammed peygamber olarak gönderilmiştir.” sözleri hak, “bizden başkalarına gönderilmiştir.” sözleri ise
bâtıldır.”[86]
43. Namazı dosdoğru kılınız, zekatı veriniz ve rükû edenlerle beraber rükû ediniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Fahreddin er-Razi der ki:
“Yahudiler namazlarında rükûya varmıyorlardı, bu nedenle Cenab-ı Hak, onları müslümanların namazını kılmaya
teşvik için, özellikle rükû kelimesini zikretti.” [87]
2- Taberi diyor ki:
“Yahudi hahamları ve münafıklar, insanların namaz kılmalarını ve zekat vermelerini emrettikleri halde kendilerinin
bunları yapmadıkları bu sebeple de Allah tealanın, onları bu âyetle ikaz ettiği zikredilmektedir. Ta ki
Müslümanlarla birlikte namaz kılsınlar, onlar gibi mallarının zekatını versinler ve yine onlar gibi, Allah’a boyun
eğsinler.”[88]
44. Sizler insanlara iyiliği emredersiniz de kendilerinizi unutur musunuz? Halbuk kitabı da okuyorsunuz. Halâ
akletmiyecek misiniz?
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kelbî’nin, Ebû Salih’ten mezkûr senedle gelen rivayetinde İbn Abbas dedi ki:
“Bu âyet Medine’li Yahudiler hakkında inmiştir. Onlardan bir adam, karısı, annesi tarafindan ve kendisiyle
aralarında süt emme cihetinden yakınlık bulunan Müslümanlar’a diyordu ki:
“Üzerinde bulunduğun dinde ve Muhammed (s.a.v.)’in sana emretmekte olduğu şeyde sebat et, ayrılma. Zira O’nun
işi haktır.” Böylece onlar bunu insanlara emrederler, halbuki kendileri yapmazlardı.”[89]
2- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre ise yahudi hahamları yahudilere Tevrat’a tabi olmalarını emreder fakat
kendileri Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Tevrat’taki vasıflarını inkâr etmek suretiyle Tevrat’a aykırı davranırlardı.
3- İbn Cureyc der ki:
“Yahudi hahamları, cemaatlerini Allah’a tâate teşvik eder, fakat kendileri ma’sıyetlerden sakınmazlar, rahatça günah
işlerlerdi.”
4- Süddi’ye göre, onlar, insanlara Allah’a itaati emrediyor, Allah’a isyan etmemelerini söylüyorlardı. Kendileri ise
Allah’a itaati bırakıyor günahlar işliyorlardı. [90]
5- Bazı alimler der ki:
“Yahudi hahamları halkı sadaka vermeye çağırıp teşvik eder, fakat kendileri cimri davranırlardı.”[91]
6- Zeccac’a göre, onlar, herkese çokça sadaka vermelerini emrediyor, kendileri ise bu hususta son derece cimri
davranıyorlardı. Çünkü Cenâb-ı Allah, onları katı kalblilik, faiz ve rüşvet yeme ile tavsif etmiştir. [92]
7- İbn Cüreyc’e göre, o yahudi alimler kendileri namaz kılmadıkları ve zekat vermedikleri halde kavimlerine
namazı ve zekatı emrediyorlardı. [93]
8- Onlara, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in durumunu öğrenmek için birisi gizlice gelse, ona,
“O söylediklerinde sadık, Peygamberliği haktır. Binaenaleyh O (s.a.v.)’na uyunuz” derlerdi. Halbuki kendileri,
yahudi kavimlerinden kendilerine gelen hediye ve atiyyelere olan arzularından dolayı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tabi
olmuyorlardı. [94]
9- Hz. Peygamber (s.a.v.) henüz Peygamber olmadan önce, bir yahudi gurubu, müşrik Araplara
“Sizden bir Peygamber çıkacak ve Hakk’a davet edecek” diye haber verip o müşrikleri O’na uymaya teşvik
ediyorlardı. Cenâb-ı Allah Hz. Peygamber (s.a.v.)’i Peygamber olarak gönderince, onlar hased edip O’nun
Peygamberliğini inkâr ettiler. İşte bunun üzerine, onların Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zuhurundan önce O’na uymayı
emretmeleri; o Peygamber olunca O’nu bırakıp O’nun dininden yüz çevirmeleri sebebi ile Cenab-ı Allah bu ayetle
onları susturdu. Bu Ebu Müslim’in de tercih ettiği görüştür. [95]
10- Belki de yahudilerden münafık olanlar zahiren Hz. Muhammed (s.a.s)’e uymayı emrediyor, sonra da kendileri
kalben O’nu inkâr ediyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları kınamış ve azarlamıştır. [96]
11- Yahudiler, başkalarına Tevrat’a uymayı emrediyor, sonra kendileri Tevrat’ta Hz. Muhammed (s.a.s)’in
doğruluğuna delalet eden şeyleri görünce; bu emre muhalefet ediyor ve O’nun Peygamberliğine iman
etmiyorlardı.[97]
12- Bütün bu vecihler netice itibariyle bir veya birbirine yakın, birbiriyle çelişmeyen sebeplerdir. Aslında âyet
Yahudi hahamları (din adamları) hakkında ise de onların bu ve benzeri kabilden işleri ile fiillerinin birbirini
tutmaması sıfatında onlara benzeyen herkes âyetin hükmüne dahildir.[98]
13- Âyet-i kerimenin hitabettiği kimselerin, başkalarına yapmalarını emredip te kendileri için unuttukları iyilikten
maksadın ne olduğu, müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
a- Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas’ın bu âyeti şöyle izah ettiğini söylemiştir:
“Ey Yahudiler, sizler, insanların, elinizde bulunan Tevrat’ı ve onun beyan ettiği Peygamberliği yalanlamalarına
karşı çıkıyorsunuz. Halbuki kendiniz onda bulunan, Peygamberimi tasdik etmiyor, ahdimi inkâr ediyor, bana
verdiğiniz sözü bozuyorsunuz. Ve kitabımdan, bildiğiniz şeyleri inkâr ediyorsunuz.”
b- Dahhak ise Abdullah b. Abbas’ın, bu âyeti şöyle izah ettiğini söylemiştir.
“Siz, insanlara, Muhammed’in dinine girmelerini, namaz kılmalarını ve benzeri şeyleri emrediyor, fakat kendinizi
unutuyorsunuz”
c- Süddi, Katade ve İbn-i Cüreyc ise bu âyeti şöyle izah etmişlerdir:
“Ey kitap ehli olanlar ve münafıklar, siz, insanlara, Allah’a itaat etmelerini, ondan korkmalarını ve oruç tutup
namaz kılmalarını emrediyor fakat kendiniz bunları yapmıyorsunuz.”
d- Taberi diyor ki:
“Bu görüşler, birbirlerine yakın görüşlerdir. Hepsi de âyetin hitabettiği insanların, Allah’ın razı olacağı şeyleri,
diğerlerine emredip kendilerinin bunlara uymadıklarını ifade etmişlerdir.
Allah teala, bu âyette böyle davranan insanları kınamış ve bunun, kendilerine yakışmayacağını beyan etmiştir. [99]
45. “Bir de sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin.”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Çoğu ilim ehline göre bu âyet-i kerime, Ehl-i Kitab’a hitaptır. Bununla beraber bütün kullar için bir edeptir.
2- Bazı alimler der ki: “Bu hitapla müslümanlara hitap etmeğe dönülmüştür.”
3- İmam Vahidi der ki: “Birinci görüş daha kuvvetlidir.”[100]
4- Fahreddin er-Razi der ki:
“Âlimlerden bir gurup, bunların Hz. Muhammed (s.a.v.)’e iman etmiş olanlar olduğunu söylemiştir. Çünkü namazı
asla kabul etmeyip, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dininde sabrı inkâr eden kimselere hemen hemen namazla ve sabırla
yardım isteyiniz!” denilmiş. Bu sebeple bu hitabı, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kesinlikle tasdik eden kimselere
yöneltmek gerekir. Hitabın önce İsrailoğulları hakkında olması, bundan sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’i tasdik eden
kimselere yönelmiş olması da imkansız değildir. Doğruya en yakın olan görüş, bu ayetle kendilerine hitap
edilenlerin, Benî İsrail olmasıdır. Çünkü hitabı onlardan başkasına tevcih etmek, ilahi nazmın ifade düzenini
bozar.” [101]
48. Ve öyle bir günden korunun ki o günde hiç kimse hiç kimse adına bir şey ödeyemez, ondan hiçbir şefaat kabul
olunmaz, ondan bir fidye alınmaz, onlara yardım da edilmez.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Müfessirlerin kaydettiklerine göre bu âyetin nüzul sebebi şudur:
”İsrail oğulları: ”Bizler Allah’ın oğulları, dostları ve peygamberlerinin çocuklarıyız ve babalarımız bize şefaatçi
olacaklardır.” diyorlardı. Allah Tealâ da onlara, kıyamet günü onlardan fidyenin de şefaatlerin de kabul
edilmeyeceğini bildirdi.”[102]
2- Bir rivayette de onların “Bizler Allah’ın dostu olan İbrahim’in evlâtlarıyız. O, Allah’ın rızası için kesmeye
yatırdığı İshak’ın babasıdır. Bize şefaat eder ve bizi azâbdan kurtarır.” dedikleri, babaları ile kimi kastettikleri açık
olarak belirtilmiştir.[103]
50. Hani Musa kırk geceliğine vaidleşmiş idik. Yine siz (yahudiler) onan arkasından, zalimler olarak buzağıyı (ilah
olarak) almıştınız.
51. Daha sonra sizi, bu işinizin peşi sıra affetmiştik, ki belki şükredersiniz (diye).
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bunda, müşrik Araplarda, yahudilerden ve hristiyanlardan görmüş olduğu muhalefet hususunda, Hz. Peygamber
(s.a.v.)’e bir teselli bulunmaktadır. Sanki Cenâb-ı Allah, Musa (a.s.)’nın bu kötü olaya sabredişi gibi, Hz.
Muhammed (s.a.v.)’in de sabretmesini emretmiştir. Çünkü İsrailoğulları Allah onları Firavn’dan kurtardıktan ve
Musa (a.s.)’nın ilk çıkışından o vakte kadar harikulade mucizeler gösterdikten sonra bu zayıf şüpheye kanmışlardır.
Sonra Musa (a.s.) buna sabretmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bu şiddetli eziyetlere sabretmesi,
daha da evlâdır. [104]
2- Hz. Muhammed (s.a.v.)’le en fazla mücadele eden ve O’na en çok düşmanlık besleyenler yahudiler idi. Bundan
dolayı, Cenâb-ı Allah sanki şöyle demektedir: Bunlar, selefleriyle iftihar ediyorlar. Oysaki onların selefleri,
ahmaklığın, cehaletin ve inadın işte bu derecesinde idiler. Ya onların halefleri nasıl olur? [105]
62. Şüphe yok ki iman etmiş olanlar, yahudiler, hristiyanlar ve sabiler; kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder,
bununla beraber sâlih amelde bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara bir korku da
yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Ebî Hatim ve el-Adenî’nin îbn Ebî Necîh kanalıyla Mücâhid’den tahric ettiklerine göre O şöyle anlatmış:
“Selman dedi ki:
“Rasûlullâh (s.a.v.)’a daha önce birlikte bulunduğum din sâliklerini sordum. Onların dualarını, ibadetlerini zikrettim.
Bunun üzerine bu âyet indi.”[106]
2- İbn Ebî Hatim’in tahricinde Mücâhid’den gelen rivayette Selmân şöyle anlatıyor:
“Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)’ne, daha önce içlerinde bulunduğum din mensuplarını sordum ve dedim ki:
“Ey Allah’ın elçisi, namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, sana iman ediyorlar ve senin peygamber olarak
gönderileceğine şehadet ediyorlardı.” Bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[107]
3- Ahmed b. Muhammed b. Ahmed el-Hafız, Abdullah b. Muhammed b. Cafer el-Hafiz’dan, o Ebû Yahya erRazî’den, o Sehl b. Osman el-Askerî’den, o Yahya b. Ebî Zaide’den, o İbn Cüreyc’den, o Abdullah b. Kesir’den, o
Mücahid’den şunu dediğini bize haber verdi:
“Selman, Peygamber (s.a.v.)’e kilise ashabının hikâyesini anlatınca, Rasulullah (s.a.v.):
“Onlar Cehennemdedir” buyurdu. Selmân dedi ki:
“Bu yüzden yeryüzü bana kapkaranlık kesildi. Nihayet bu âyet nazil oldu. Bu sebeple sanki üzerimden bir dağ
kalktı.”[108]
4- Muhammed b. Abdu’1-Aziz el-Mervezî, Muhammed b. el-Hüseyn el-Haddadî’den, o Ebû Yezid’den, o İshak b.
İbrahim’den, o Amr’dan, o Esbât’tan, o da Süddî’den bu âyet hakkında şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bu âyet Selmân-ı Farisi’nin ashabı hakkında nazil oldu. Selmân Rasulullah (s,a.v.)’a gelince kendi halkının
ibadetlerinden ve dini yorumlarından haber vermeğe başladı ve dedi ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, onlar namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı, sana inanıyorlardı ve senin Peygamber olarak gönderildiğine şahidlik yapıyorlardı.” Böylece Selmân onları övmeyi bitirince Rasulullah (s.a.v.):
“Ey Selmân onlar cehennem ehlindendir” buyurdu. Bunun üzerine Allah Teala: bu âyeti indirdi.”[109]
5- Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Cafer, Muhammed b. Abdillah b. Zekeriyya’dan, o Muhammed b.
Abdirrahman ed-Değuli’den, o Ebû Bekr b. Ebî Hayseme’den, o Amr b. Hammad’dan, o Esbat’tan, o Suddi’den, o
Ebû Malik’den, o Ebû Salih’den, o İbn-i Abbas’tan, o Mürre’den, o İbn-i Mesud’dan, o da Peygamber (s.a.v.)’in bir
gurup Ashabın’dan rivâyeten bize haber verdi ki “bu âyet Selmân-ı Farisi hakkında nazil olmuştur. O, Cündeysâbûr
(veya Cündişapur) ahalisinin eşrafındandı. Bu âyetin devamı ise Yahudiler hakkında nazil olmuştur.”[110]
6- İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim de Süddî’den rivayet ederler ki bu âyet Selman’ın İslâm’dan önceki ashabı hakkında
nazil olmuştur.[111]
7- Taberî, tefsirinde Musa ibn Harun kanalıyla Süddî’den rivayetle hadiseyi çok daha detaylı bir biçimde şöyle
vermektedir:
“Hiç şüphesiz iman etmiş olanlar; Yahudi, hristiyan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş ve sâlih
amel işlemiş olanlar…” âyeti Selman Fârisî’nin arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Selman (İran’da) Cundişapur
şehrinden ve şehrin ileri gelenlerinden idi. Kralın oğlu ile arkadaş idiler ve yedikleri ayrı gitmez kardeşler
gibiydiler. Birlikte ava da çıkarlardı. Bir gün yine ava çıkmışlardı. Av esnasında gizlenmiş bir eve rastladılar,
kapısından baktıklarında içerde önündeki mushafı okuyan bir adam gördüler. Adam hem okuyor, hem ağlıyordu.
Sordular:
“Bu da nedir?” Adam:
“Bu kitapta ne olduğunu öğrenmek isteyen sizin durduğunuz yerde durmaz. Eğer öğrenmek istiyorsanız, girin içeri,
size öğreteyim.” dedi. Yanına girdiler, adam:
“Bu, Allah katından gelmiş bir kitaptır. Onda, kendisine itaati emretmiş, karşı gelinmesini yasaklamış: Zina
etmiyeceksin, insanların mallarını bâtıl yollarla almıyacaksın, buyurmuş” deyip kitapta olanları anlatmış. Bu kitap
Allah’ın İsa’ya indirdiği İncil imiş. İki genç bundan etkilenerek bu adama (rahibe) tabî olmuşlar. Rahib:
“Bundan sonra (putperest olan) kavminizin kestiklerini yemek size haramdır”, demiş. İki genç bu rahibe gelip
gitmeye ve öğrenmeye devam etmişler.
Nihayet bir bayram günü yemekler yapılmış, ileri gelenler ve halk kralın sofrasında toplanmış ve kralm oğlu da bu
sofraya davet edilip de gelmeyince kralın oğlunun hristiyan olduğu ortaya çıkmış, kral oğlunu hristiyan yapan rahibi çağırtmış ve sürgün etmiş. Rahib iki gence:
“İşte ben gidiyorum. Musul’da bir manastırda 60 mü’minle birlikte Allah’a kulluk ediyoruz. Eğer imanınızda sâdık
iseniz siz de gelin.” demiş. İki genç de peşinden gitmeye karar veriyorlar ancak kralm oğlunun yol hazırlıkları
uzayınca Selman sabredemeyip yalnız başına yola çıkar Musul’daki o manastıra gelir ve görür ki hristiyanlığına
sebep olan rahib burada rahiplerin başıdır ve buradaki rahibler de dinlerinin emirlerini yerine getirmede çok titizler.
Selman da onlara uyar ve günler böyle geçerken baş rahib Selman’a:
“Yavrum sen gençsin. Bu kadar çok ibadet etme, korkarım usanırsın. Onun için nefsine ibadeti biraz hafiflet.” der.
Selman sorar:
“Benim yaptığım mı yoksa senin şu emrettiğin mi daha hayırlı?” Başrahib:
“Elbette senin yaptığın” der ve Selman bu minval üzere Allah’a ibadete devam eder.
Bir gün manastırın başrahibi Beytu’l-Makdis’i ziyarete karar verir, onun teklifiyle Selman da onunla birlikte yola
çıkar. Yolda kötürüm birine rastlarlar. Onun “Ey rahiblerin efendisi bana merhamet et ki Allah da sana merhamet
etsin” dileğine iltifat etmezler ve yola devam ederler. Beytu’l-Makdis’e gelince başrahib Selman’ı serbest bırakır ve
“Bu mescide bütün dünyadan âlimler gelirler, çık, onları dinle, onlardan öğren” der. Selman bir gün başrahibin
yanına üzgün olarak döner. Sebebini sorunca da:
“Bizden öncekiler, peygamberler ve onlara tabî olanlar bütün hayırları alıp götürmüşler.” der. Başrahib:
“Yok hayır öyle değil, bir peygamber daha kaldı ki tâbîleri onun tâbîlerinden daha hayırlı bir peygamber yok.
Çıkacağı zaman da bu zamandır. Ben, ona yetişeceğimi sanmıyorum ama sen gençsin, belki sen ona yetişirsin. O,
Arap ülkesinde çıkacaktır. Eğer ona yetişirsen ona iman et, ona tabî ol” der. Selman:
“Bana onun alâmetlerinden birini söyler misin?” deyince başrahib:
“Sırtında peygamberlik mührü vardır, kendisine hediye edileni yer, ama sadakayı yemez.” der.
Beytu’l-Makdis’ten çıkarlar, dönüş yolunda o kötürüme yine rastlarlar. Kötürümün: “Ey rahiblerin efendisi, bana
merhamet eyle ki Allah da sana merhamet eylesin” seslenişi üzerine merkebinden ona doğru eğilir, kötürümü tutar
ve yere çalar, onun için dua eder, sonra da:
“Allah’ın izniyle kalk.” der, adam Selman’ın gözleri önünde sapasağlam ayağa kalkar. Selman şaşkın şaşkın
bakınırken rahib yoluna devam eder ve gözden kaybolur gider. Selman şaşkınlığından uyanıp rahibi ararsa da
bulamaz. Yolda Kelb oğullarından iki arapla karşılaşır, onlara kaybettiği rahibi sorar, onlar da Selman’ı (öyle
anlaşılıyor ki köle olarak satmak üzere) yanlarına alarak Medine’ye getirirler. Selman’ı Medine’de Cüheyne
kabilesinden bir kadın hayvanlarına çobanlık yapması için satın alır ve Selman, kadının ikinci bir kölesi ile
münavebeyle çobanlık yapmaya başlarlar. Selman’ın bir yandan da kulağı çıkmasını beklediği peygamberin
haberindedir. Beklediği haber bir gün çoban arkadaşıyla gelir:
“Bugün Medine’ye peygamber olduğunu iddia eden birisi geldi” der. Hayvanların başına arkadaşını koyan Selman
hemen Medine’ye gelir, Efendimiz’in çevresinde dolanmaya başlar. Selman’ı gören ve niyyetini anlıyan Efendimiz
elbisesini omuzundan aşağı bırakır da nübüvvet mührü meydana çıkar, mührü gören Selman Efendimiz’in yanına
gelir, onunla konuşur, sonra çıkar gider, bir dinara bir kuzu ve bir miktar ekmek alır Efendimiz’e getirir. Allah’ın
Rasûlü:
“Bu nedir?” diye sorunca da:
“Sadakadır.” der. Efendimiz:
“Bizim ona ihtiyacımız yoktur, götür, müslümanlar yesin.” buyurur. Selman yine çıkar gider ve tekrar başka bir
dinarla bir miktar ekmek ve et satın alıp Efendimiz’e getirir. Onun:
“Bu nedir?” sorusuna bu sefer
“Hediyedir” cevabı verir. Efendimiz:
“Otur o halde.” buyurur ve birlikte yerler.
Konuşma sırasında Selman, arkadaşlarından bahseder, onları anlatır ve:
“Ey Allah’ın rasûlü, namaz kılar, oruç tutar, sana iman eder ve senin peygamber olarak gönderileceğine şehadet
ederlerdi.” der. Selman’ın, arkadaşlarına olan övgüleri bitince Efendimiz:
“Ey Selman, onlar cehennem ehlindendir.” buyurur da bu Selman’a çok ağır gelir. Kaldı ki Efendimiz’e:
“Eğer onlar sana yetişmiş olsalardı mutlaka seni tasdik eder ve sana tabî olurlardı.” da demişti. İşte bunun üzerine
Alalh Tealâ “Hiç şüphesiz iman etmiş olanlar; Yahudi, hristiyan ve sabiilerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş
ve sâlih amel işlemiş olanlar…” âyetini indirir.
8- Taberî, tefsirinde Müsennâ kanalıyla İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete daha yer verir ki buna göre “Hiç şüphesiz
iman etmiş olanlar; Yahudi, hristiyan ve sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş ve sâlih amel işlemiş
olanlar…” âyetinden sonra Allah Tealâ “Her kim İslâm’dan başka bir din isterse asla ondan kabul
edilmeyecektir.”[112] âyetini indirmiştir ki bu da birincisinin Selman’ın, arkasında bırakıp geldiği ve Hz.
Muhammed’in bi’setini bekleyip de ona yetişmeden ölen o hristiyanlar hakkında müjdeyi ihtiva etmekle birlikte
Efendimiz’in bi’setinden sonrakiler hakkında ikinci Alu İmrân âyetiyle nesholunduğu düşüncesini akla
getirmektedir.[113]
9- Müfessirler, bu ayette kimlerin kasd edildiği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bunun sebebi, aynı âyetin sonundaki:
“Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse” ifadesidir. Çünkü bu: “iman edenler…” ifadesindeki imandan
kastedilen şeyin, “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse” ifadesindeki imandan kastedilen şeyden başka
[114]
olmasını gerektirir. Müşkil olma bakımından bunun bir benzeri de: “Ey iman edenler, iman ediniz” ayetidir.
İşte bu müşkillikten ötürü âlimler birçok görüş zikretmişlerdir: [115]
10- İbn Abbas (r.â.)’ın görüşüne göre, bundan murad, Hz. Peygamber (s.a.v.) gönderilmezden önce, yahûdilik ve
hristiyanlığın batıl itikadlarından berî olarak Hz. İsâ (a.s.)’ya inanmış olan kimselerdir. Meselâ, Kuss b. Sâide,
Rahib Bahîrâ, Habibu’n-Neccâr, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel, Selman-ı Fârisi, Ebu Zerr’il-Gifâri ve
Necâşî’nin heyetindeki kimseler gibi… Buna göre sanki Hak Teâlâ şöyle demektedir:
“Hz. Muhammed Peygamber olarak gönderilmeden önce yahûdilerin batıl dini üzere ve hristiyanların batıl dini
üzere olanlardan, Hz. Muhammed, Peygamber olarak gönderildikten sonra Allah’a, âhiret gününe ve Hz.
Peygamber’e iman eden herkes için, Rab’leri katında mükafaat vardır.” [116]
11- Allah Teâlâ, bu sûrenin evvelinde, münafıkların yolunu, sonra da yahudilerin yolunu anlatmıştır. Buna göre
Allah’ın bu ayetteki “iman edenler” ifadesinden maksad, kalbten değil de “lisânen (zahiren) imân etmiş” görünen
kimselerdir. Bunlar da münafıklardır. Buna göre Allah Teâlâ, burada önce münafıkları, sonra yahûdileri sonra
hristiyanları, daha sonra da sabiileri saymıştır. Bu nedenle sanki Cenab-ı Hak:
“Bu batılcılardan kim hakiki olarak imân ederse, Allah katında mü’minlerden olur” demektedir. Bu Süfyan esSevri’nin görüşüdür. [117]
12- Allahın “iman edenler” ifadesinden muradı, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gerçekten inanan kimselerdir. Bu ifâde
geçmişle alâkalıdır. Daha sonra gelen:
“Kim Allah’a imân ederse“ ifadesi ise gelecekle ilgilidir. Buna göre bunların manası,
“Bundan önce imân eden, imânını sürdüren ve gelecekte de sürdürecek olan kimseler…” demektir. Bu, kelamcıların
görüşüdür. [118]


[57] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/138.
[58] Hacc: 22/73.
[59] Ankebût: 29/41.
[60] Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/11-12.
Bu rivayetin isnad zincirinde bulunan Abdulğanî gerçekten vâhî bir râvidir.
[61] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/138.
[62] Mürsel hadistir İbn Cerir et-Taberi, Tefsir: Kurtubi, 1/244, Sâvi, 1/17; 1/138. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 21-
22; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/19.
[63] İsnadı zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 22; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’nNuzul, Fatih Yayınevi: 1/19. Seneddeki Abdülganî, cidden zayıftır. (Suyuti)
[64] Hacc: 22/73.
[65] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[66]
En’am: 6/44
[67] Abdurrezzâk Tefsirinde.
[68] Ankebut: 29/41.
[69] İbn Ebî Hatim.
[70] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1408/1988, 1/168; Abdullah ibn Ahmed en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl
ve Hakâiku’t-Te’vîl, tahkik: Mervan Muhammed eş-Şe’âr, Beyrut 1416/1996,1/73.
[71]
Ankebût: 29/41.
[72]
Hacc: 22/73.
[73] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân.
[74] Mûddessir: 74/31.
[75] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[76]
Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/13.
[77] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Hisar Yayınevi: 1/152-154.
[78] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 142-143.
[79] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[80] Âl-i İmran: 3/187
[81] A’raf: 7/169; İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân.
[82] Bakara: 2/47.
[83] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[84] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[85]
Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 1/228-229.
[86] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 1/233.
[87] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[88] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân.
[89] İsnadı Kelbi’den dolayı zayıftır. Sa’lebî; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/13; el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzul, Beyrut 1985 (İkinci baskı), s. 22.
[90] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[91] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed ei-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 1,248.
[92] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[93] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[94] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[95]
Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[96] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[97] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[98] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/21-22.
[99] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/199-201.
[100] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 22.
[101] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[102] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed d-Kurtubî, el-Câmiu Ii-Ahkâmi’1-Kur’ân, 1/259.
[103] H. Tahsin Emiroğlu, Esbab-ı Nüzul, Konya, 1965. 1/43; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/22.
[104] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[105] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[106] İbn Ebî Hatim.
[107] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/323; Abdulfettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl ani’s-Sahâbe ve’İ-Mufessirîn, Kahire tarihsiz (Birinci baskı), s. 13.
[108] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 1/256, Hakim; Müstedrek; 3/599-602. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 23; İmam
Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/22.
[109] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 1/254, Suyuti bu hadisi, ed-Dürr’de İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim’e nisbet etmiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi,
Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 23; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/22.
[110] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 1/254, Hakim; Müstedrek; 3/599-602. Ebu Salih İbn Abbas’tan işitmemiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı
Nüzul, İhtar Yayıncılık: 23.
[111] Suyûtî, Lübabu’n-Nukul, 1/13-14.
[112] Alu İmrân: 3/85.
[113] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/254-257; İbn Hişâm da Selman el-Fârisî’yi ihtidaya götüren hâdiseleri bundan daha tafsilâtlı olarak İbn İshâk’tan naklen
zikreder. Bak: es-Siretu’n-Nebeviyye, Tahkik: Mustafa es-Sakâ, İbrahim el-İbyârî, Abdulhafîz Şelebî, Kahire 1375/1955, 1,214-220.
[114] Nisa: 4/136.
[115] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[116] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[117] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[118] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.

Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Bakara, 2/30

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي اْلأَرْضِ خَل۪يفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ

“Bir zaman Rabbin meleklere ‘Şüphesiz Ben yeryüzünde birini halife kılacağım.’ demişti. (Melekler) ‘Orada bozgunculuk yapacak, yeryüzünü fesada verecek, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?’ demişlerdi.” (Bakara sûresi, 2/30)

Melekler bunu bir ilm-i hâs ile bilmişlerdir. Bu ise, onların bir ölçüde Levh-i Mahv ve İsbat’a ıttılaları demektir. İlm-i ilâhîde evvel-âhir, cenin-tam insan, iyon-çekirdek vs. hepsi aynı anda bilinir ve ihata edilir. Onun içindir ki, ahd-i mîsak mevzuunda “Allah bunu âlem-i ervahta veya ana rahminde aldı.” demek doğru olabilse de eksiktir ve bir daraltma vardır. Belki bütün bir “lâ yezel”de alıyor demek daha uygundur; çünkü bizim kayıtlı bulunduğumuz âlem her an değişmektedir. İşin O’na ait yönünde ise değişme söz konusu değildir. Aslında, جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ“İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yenileyiniz.”[1] sözü de ancak böyle bir yaklaşımla tam anlaşılabilir.

Şimdi yeniden konumuza dönüyoruz: Melekler Levh-i Mahv ve İsbat’tan insanların kan dökücü, fesat çıkarıcı özelliklerine muttali olmuş ve bu sebeple böyle bir istifsarda bulunmuşlardır. Tıpkı bizim bugün çarşıya çıkıp da bir sürü eracif karşısında “Allah bunları niye yarattı ki?” dememiz gibi… İhtimal onlar aynı insanlar arasında zuhur edecek enbiyâ, asfiyâ ve evliyâ gibi insanlığın ayları, güneşleri sayılan büyüklere tam muttali olamamışlardı. Zaten bundan dolayı da Allah قَالَ إِنّ۪ي أَعْلَمُ مَالاَ تَعْلَمُونَ“Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.” diyerek onlara karşılık vermemiş miydi..!

Allah tarafından insana bahşedilen böyle bir hilâfet, belli ölçüde, bütün varlık ve hâdiselere nisbî bir müdahale mânâsına hamledileceği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın irade ve kudretinden bir kısım tecellîlerle onları hem birbirleri arasında hem de topyekün varlık karşısında hâkim duruma getirmesi şeklinde de yorumlanabilir. Böyle bir imtiyaz ve hususiyet, her şeyi Allah’a nisbet etmek ve O’ndan bilmek şartıyla, O’na niyabeten ellerinin ulaşabildiği her yerde bir kısım tasarruflarda bulunabilme demektir ki, O’nun namına hareket edecek, O’nun namına işleyecek, O’nun namına başlayacak ve her işinde O’nun nâibi, varlık kitabının tezhibinde O’nun fırçası, küre‑i arz bostanında O’nun bahçıvanı ve bütün dünyevî işlerde O’nun çırağı gibi hareket edecek ve bundan öte herhangi bir tesahüp düşüncesini de haddini bilmezlik kabul edecek.

Zaten, إِنّ۪ي خَالِقٌ yerinde إِنّ۪ي جَاعِلٌ kullanılması da, halka ve ilk yaratılışa göre, Zâtı itibarıyla değil de, evsâfı itibarıyla, ikinci derecede bir yapma ve şekillendirme; asaleten değil de niyabeten bir gözcülük ve nezarete delâlet etmektedir.

İhtimal, melâike-i kiramın istifsarlarının (işin aslını sorup öğrenme) arkasındaki hususlardan biri de, niyabeten yapılacak şeylerin, asaleten yapılan işlere karıştırılacağı endişesinden kaynaklanıyordu ki, onların bu zâhirî mülâhazalarının; beşerin mâyesinde, hayrın yanında şerrin, iyinin nüveleri yanında fenalık çekirdeklerinin; kalb, irade, his, şuur halitası vicdanî mekanizma yanındaki, nefret, şehvet, öfke, hırs vs. gibi şeylerden mürekkep nefsanî bir sistemin bulunması da oldukça müessirdi denebilir. Zaten “Herhâlde Ben sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim.” şeklinde vâki olan ilâhî cevap da hem bilinmesi gerekli olan şeyin çok derin olduğunu hem de meleklerin mazeretinin kabul edileceğini iş’ar gibidir.

[1] el-Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, 1/332. Ayrıca bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/359.

Bakara, 2/31

وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلأَسْمَاءَ كُلَّهَا

“Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara sûresi, 2/31)

Talim-i esmâda muhatap sadece Hz. Âdem değil, belki evveliyle, âhiriyle bütün insanoğludur. Hz. Âdem’e öğretilen şeylere gelince onların hepsi bir nüve, birer çekirdek mahiyetindedir. Yani nasıl ki onun sulbünde bütün kan grupları, bütün ırklar mündemiç idi; ona bildirilen ve öğretilen şeylerde de bütün ilimlerin nüvesi, çekirdeği vardı. Onları geliştirme, onlarla yeni terkipler meydana getirme ise daha sonra gelecek olan nesillerin vazifesiydi.

Hz. Âdem’e bu talim, vahiyle pek çok bilinmezin enbiyâ ve mürselîne bildirilmesi gibi, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’in ruhuna işlemesi ve yüklemesi şeklinde olabileceği gibi, onun özüne yerleştirdiği ihtiyaç ve zaruret hisleriyle, yine onun benliğine dercettiği öğrenme arzusu ve istidadı sayesinde peygamberane bir hızla, hem isimleri, hem de o isimlerin müsemmalarını belleme şeklinde de olabilir.

Bunun ötesinde, Hz. Âdem’e belletilen şeyler, bugün de herhangi bir dille hedeflenen şeyler mi..? İsimden müsemmaya, ondan da her şeyin sahibine uzanan bir düşünce yolundaki yol mülâhazaları mı?.. Varlığın perde önü ve perde arkası münasebetleri mi?.. Melekûtun bilgi örgüsü mü?.. Meleklerin esâmisi mi veya insanoğlunun isim, müsemma ve serencamesi mi?.. Bütün bunları teferruat sayıp üzerinde durmayacağım.

Bakara, 2/44

أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ

“(Çok garip) sizler Kitab’ı (Tevrat’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara sûresi, 2/44)

Bu âyet-i kerime doğrudan doğruya bir kısım İsrailoğullarını alâkadar etmekle beraber, Müslümanlara da işârî olarak tenbihte bulunmaktadır. Burada asıl anlatılmak istenen şey de hâl ile kâl birliğinin gerçekleştirilmesidir. Nitekim bir başka âyet, bu hususu bir başka üslûpla ifade sadedinde:

لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz ki?”[1] demektedir.

Evet, hâl ve kâl, hakkı tutup kaldırma, onu temsil edip anlatma adına çok önemli iki cepheli bir dildir. Bu iki görünümlü tek dil hakikatle gürleyince, onun tesiri müthiş olur. Evet, insan başkalarına söyleyeceği şeyleri önce kendi nefsinde yaşamalı ki, iç-dış, beyan-hâl farklılığına düşmesin. Bir eserde, Cenâb-ı Hak, Hz. İsa’ya “Yâ İsa, önce nefsine vaaz et. Eğer o kabul ederse, sonra insanlara nasihatte bulun! Yoksa (nefsinin kabullenmediği şeyleri başkalarına anlatma hususunda) Benden utan!”[2] buyurur. O hâlde insan önce inandığı şeyleri yaşamalı, kendinden tecrit mülâhazası içinde, kendi duygu-düşünce ve iç derinliklerini seslendirmelidir. Gece hayatı olmayan biri, teheccütten bahsederken utanmalı.. namazını huşû ve hudû ile kılamıyor, Allah’a karşı saygılı davranıp gerekli mehâbet ve mehâfeti içinde duyamıyorsa, kâmil namazdan dem vurmamalı.. hasbî ve diğergâm değilse, bir tek kelime ile dahi başkaları için yaşamaktan kat’iyen bahis açmamalı; açmamalı zira lihikmetin (bir hikmete binaen) Allah, anlatılan hususların tesir gücünü, anlatanın yaşamasına bağlamıştır. Bakınız, İslâm’ı anlatma ve müdafaa etme adına bazı kimselerin irşad, cevap ve reddiye gibi şeyleri hep havada kalmaktadır. Hatta, samimî olunmadığından, yer yer daha önce söylenen şeylerden vazgeçilmekte ve muhaliflerin anlayışlarına mümaşat edilmektedir. Mustafa Sabri Efendi, bu durumu şöyle izah eder: “Bunlar, anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimî değiller. Eğer samimî olsalardı, dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi.” Yaşamadı, zikzaklar çizdi ve arkalarındakileri tereddütlere attılar.

Bu itibarla da, hizmet düşüncesi ile dahi yazılmış olsa, bu kitaplar, bu reddiyeler yazıldıkları yerlerde teşettüt-ü efkâra (fikir dağınıklığına) sebebiyet vermiş ve önü alınmaz ayrı kaosların doğmasına yol açmıştır. Öyle ise, önemli olan, müessir olabilmenin yollarını araştırmaktır. O da, bilme, yaşama, metot, muhatabı tanıma, neyi, nasıl, nerede anlatacağını iyi tespit etme gibi her biri kendi çapında önemli hususların yanı başında, tebliğcinin yürekten ve samimî olmasıdır.

Burada, hatırlatılmasında yarar olan bir diğer mesele de, لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ“Niçin yaşamadığınız şeyleri anlatıyorsunuz?”[3]âyetinin, yanlış anlaşılma ihtimalidir. Zira âyet-i kerime, zemm makamında “niye-niçin” diyerek bunları sorgularken, “Ha sakın yaşamadıklarınızı anlatmayın!” demiyor. Zira yaşamak ayrı anlatmak da ayrı birer ibadettir. İkisini birden yapmayan iki günah, birini yapmayan da bir günahla kendini tesirsizliğe mahkûm etmiş olur. Evet, daha önce de ifade ettiğimiz gibi müessiriyet, anlatılanların yaşanmasına bağlıdır.

Evet, insanlara iyiyi emredip, onları kötülükten vazgeçirmeye çalışırken insanın kendini unutması açık bir tenakuzdur ve böyle bir yanlış, ifade, beyan gücü, bilgi gibi pek çok doğruyu götürecek mahiyettedir ki, âyetin fezlekesi de, aklı olan bir insanın böyle bir çelişkiye düşmemesi gerektiğini hatırlatarak, “İnan, düşün, yaşa ve anlat!.. Aksi gevezeliktir, konuşanın kredi ve itibarını götürür ki, bu da onun kendini katmerlice unutması mânâsına gelir.” demektedir. Bu itibarla vâiz, nâsih, mürşit, mübelliğ, yazar ve programcı, yapıp ettiği şeylerde ciddî olmalıdır ki kendisi de ciddiye alınsın ve bahse konu hususların değerine toz kondurmasın. Dahası irşad için yamuk yumuk davranmakla, idlal yolunda tutarlı konuşanların altında kalmasın…

[1] Saf sûresi, 61/2.
[2] Münâvî, Feyzü’l-kadir, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 2/382.
[3] Saf sûresi, 61/2.

Bakara, 2/54

وَإِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ أَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُوا إِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ

“Musa kavmine: ‘Ey kavmim!’ demişti. ‘Sizler, buzağıyı (tanrı) edinmekle şüphesiz kendinize zulüm (veya haksızlık) ettiniz, şimdi siz o pak ve temiz Yaratıcınıza tevbe edip, nefislerinizi öldürünüz.’ ” (Bakara sûresi, 2/54)

Bu âyet-i kerimede yer alan “Nefislerinizi öldürün!” kaydı, birbirinizi öldürün veya buzağıya tapmayanlar, tapanları öldürsün vs. gibi tefsir edilegelmiştir ama, şöyle de tefsir edilebilir: Siz, buzağıya tapmak, onu tanrı edinmekle mademki kendi içinizdeki dinî, içtimaî, fikrî vahdet ve tevhidi bozdunuz ve bir kavga zemini oluşturdunuz; öyle ise haydi birbirinizle kavga edin bakalım.. veya nefis ve enaniyet cihetiyle ölün ki, ruh ve mâneviyat adına dirilebilesiniz.. veya tasavvufî mânâda “İçinizdeki kuvve-i şeheviye, gadabiyye vs. gibi kötü duyguları öldürerek nefis ve enaniyet cihetiyle fenâ bulunuz ki, kalbî ve ruhî hayatınız itibarıyla bir “ba’sü ba’de’l-mevt”e mazhar olabilesiniz…”

Ayrıca burada, buzağıya tapan tapmayan herkesin, kendi kendini öldürmesiyle kastedilen ne ise, hemen her ferdin keffaret türü böyle bir arınmaya davet edilmesi, mâsiyeti irtikâp edenlerin açık küfürlerini, sükut edenlerin de zımnî günahlarını hatırlatması ve tevbeye yönlendirilmeleri bakımından gayet mânidardır.

Bundan başka, bu kutlu tedmir veya ağır imtihanların tamamen dahilde cereyan etmesini ve dolayısıyla daha acıklı olduğunu ifade sadedinde, başkalarıyla savaşmayı anlatan قَاتِِلُوا yerinde فَاقْتُلُوا nun seçilmesi ve bununla, onların maruz kalacakları iç ızdırap, iç çile ve iç çekişmelere işareti bakımından o da çok anlamlıdır.