Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.
Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.
Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).
Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).
1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.
- 1
- الٓمٓۚ
- Elif lam mim
- ذٰلِكَ
- işte o
- الْكِتَابُ
- Kitap
- لَا رَيْبَۚۛ
- hiç şüphe yoktur
- ف۪يهِۚۛ
- kendisinde
- هُدًى
- yol göstericidir
- لِلْمُتَّق۪ينَۙ
- müttakiler için
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يُؤْمِنُونَ
- inanıp
- بِالْغَيْبِ
- gaybde(gizlide)
- وَيُق۪يمُونَ
- kılarlar
- الصَّلٰوةَ
- namazlarını
- وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
- ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
- يُنْفِقُونَۙ
- (Allah rızası için) harcarlar
- وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
- iman ederler
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْكَ
- Sana
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene (inanırlar)
- مِنْ قَبْلِكَۚ
- senden önce
- وَبِالْاٰخِرَةِ
- ahirete de
- هُمْ يُوقِنُونَۜ
- kesinlikle
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- عَلٰى
- üzeredirler
- هُدًى
- bir hidayet
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
- ve işte onlardır
- الْمُفْلِحُونَ
- umduklarına erenler
- اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere gelince
- سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
- onlar için birdir
- ءَاَنْذَرْتَهُمْ
- onları uyarsan da
- اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
- uyarmasan da
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- خَتَمَ
- mühürlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى قُلُوبِهِمْ
- onların kalblerini
- وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
- ve kulaklarını
- وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
- gözlerine de
- غِشَاوَةٌۘ
- perde inmiştir
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- عَظ۪يمٌ۟
- büyük
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan öyleleri de
- مَنْ يَقُولُ
- derler
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَبِالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
- inanmadıkları halde
- يُخَادِعُونَ
- aldatmağa çalışırlar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
- ve mü`minleri
- وَمَا يَخْدَعُونَ
- aldatamazlar
- اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
- kendilerinden başkasını
- وَمَا يَشْعُرُونَۜ
- farkında değiller
- ف۪ي قُلُوبِهِمْ
- onların kablerinde
- مَرَضٌۙ
- hastalık vardır
- فَزَادَهُمُ
- artırmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- مَرَضاًۚ
- hastalıklarını
- وَلَهُمْ
- onlara vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌۙ
- acı
- بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
- yalan söylemelerinden ötürü
- وَاِذَا ق۪يلَ
- denildiği zaman
- لَهُمْ
- onlara
- لَا تُفْسِدُوا
- bozgunculuk yapmayın
- فِي الْاَرْضِۙ
- yeryüzünde
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّمَا
- sadece
- نَحْنُ
- biz
- مُصْلِحُونَ
- düzelticileriz
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- muhakkak
- هُمُ
- onlar
- الْمُفْسِدُونَ
- bozgunculardır
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَشْعُرُونَ
- anlamazlar
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- iman edin
- كَمَٓا
- gibi
- اٰمَنَ
- inandıkları
- النَّاسُ
- insanların
- قَالُٓوا
- derler
- اَنُؤْمِنُ
- inanır mıyız?
- اٰمَنَ
- inandığı
- السُّفَـهَٓاءُۜ
- beyinsizlerin
- اَلَٓا
- iyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- doğrusu onlar
- هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
- asıl beyinsizler kendileridir
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inanmış olanlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- وَاِذَا
- ve zaman
- خَلَوْا
- yalnız kaldıkları
- اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
- şeytanlarıyla
- اِنَّا
- biz
- مَعَكُمْۙ
- sizinle beraberiz
- اِنَّمَا نَحْنُ
- biz sadece
- مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
- (onlarla) alay ediyoruz
- اَللّٰهُ
- Allah da
- يَسْتَهْزِئُ
- alay eder
- بِهِمْ
- kendileriyle
- وَيَمُدُّهُمْ
- ve onları bırakır
- ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
- taşkınları içinde
- يَعْمَهُونَ
- bocalayıp dururlar
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın aldılar
- الضَّلَالَةَ
- sapıklığı
- بِالْهُدٰىۖ
- hidayet karşılığında
- فَمَا رَبِحَتْ
- kar etmedi
- تِجَارَتُهُمْ
- ticaretleri
- وَمَا كَانُوا
- olmadılar
- مُهْتَد۪ينَ
- doğru yolu bulanlardan
- مَثَلُهُمْ
- Onların durumu
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- الَّذِي اسْتَوْقَدَ
- yakan kişinin
- نَاراًۚ
- ateş
- فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
- aydınlatır aydınlatmaz
- مَا حَوْلَهُ
- çevresini
- ذَهَبَ
- giderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- بِنُورِهِمْ
- onların nurunu
- وَتَرَكَهُمْ
- ve onları bıraktı
- ف۪ي ظُلُمَاتٍ
- karanlıklar içinde
- لَا يُبْصِرُونَ
- görmezler
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onlar
- لَا يَرْجِعُونَۙ
- dönmezler
- اَوْ
- ya da (onlar)
- كَصَيِّبٍ
- boşanan yağmur gibi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- ف۪يهِ
- içinde
- ظُلُمَاتٌ
- karanlıklar
- وَرَعْدٌ
- ve gök gürlemesi
- وَبَرْقٌۚ
- ve şimşek (ler)
- يَجْعَلُونَ
- tıkarlar
- اَصَابِعَهُمْ
- parmaklarını
- ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
- kulaklarına
- مِنَ الصَّوَاعِقِ
- yıldırım seslerinden
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۜ
- ölüm
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُح۪يطٌ
- tamamen kuşatmıştır
- بِالْكَافِر۪ينَ
- inkarcıları
- يَكَادُ
- neredeyse
- الْبَرْقُ
- şimşek
- يَخْطَفُ
- kapıverecek
- اَبْصَارَهُمْۜ
- gözlerini
- كُلَّمَٓا
- zaman
- اَضَٓاءَ
- aydınlattığı
- لَهُمْ
- onları
- مَشَوْا
- yürürler
- ف۪يهِۙ
- o(nun ışığı)nda
- وَاِذَٓا اَظْلَمَ
- karanlık çökünce
- عَلَيْهِمْ
- üzerlerine
- قَامُواۜ
- dikilip kalırlar
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَذَهَبَ
- elbette götürürdü
- بِسَمْعِهِمْ
- işitmelerini
- وَاَبْصَارِهِمْۜ
- ve görmelerini
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ۟
- gücü yeter
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- ey insanlar
- اعْبُدُوا
- kulluk edin
- رَبَّكُمُ
- Rabbinize
- الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
- sizi yaratan
- وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- ve sizden öncekileri
- لَعَلَّكُمْ
- ki
- تَتَّقُونَۙ
- korunasınız
- اَلَّذ۪ي
- O (Rabb) ki
- جَعَلَ
- kıldı
- لَكُمُ
- sizin için
- الْاَرْضَ
- yeri
- فِرَاشاً
- döşek
- وَالسَّمَٓاءَ
- ve göğü
- بِنَٓاءًۖ
- bina
- وَاَنْزَلَ
- ve indirdi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مَٓاءً
- su
- فَاَخْرَجَ
- çıkardı
- بِه۪
- onunla
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- çeşitli ürünler
- رِزْقاً
- rızık olarak
- لَكُمْۚ
- sizin için
- فَلَا تَجْعَلُوا
- Öyleyse koşmayın
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اَنْدَاداً
- eşler
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَعْلَمُونَ
- bile bile
- وَاِنْ
- Eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- ف۪ي
- içinde
- رَيْبٍ
- şüphe
- مِمَّا نَزَّلْنَا
- indirdiğimizden
- عَلٰى عَبْدِنَا
- kulumuz (Muhammed)e
- فَأْتُوا
- haydi getirin
- بِسُورَةٍ
- bir sure
- مِنْ مِثْلِه۪ۖ
- onun gibi
- وَادْعُوا
- çağırın
- شُهَدَٓاءَكُمْ
- şahitlerinizi
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- اِنْ
- eğer
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- فَاِنْ
- yok eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- yapmadınızsa
- وَلَنْ تَفْعَلُوا
- ki asla yapamayacaksınız
- فَاتَّقُوا
- o halde sakının
- النَّارَ
- ateşten
- الَّت۪ي
- ki
- وَقُودُهَا
- yakıtı
- النَّاسُ
- insanlar
- وَالْحِجَارَةُۚ
- ve taşlardır
- اُعِدَّتْ
- hazırlanmış
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkarcılar için
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الَّذ۪ينَ
- kimseleri
- اٰمَنُوا
- inanan
- وَعَمِلُوا
- ve işleyen
- الصَّالِحَاتِ
- salih işler
- اَنَّ
- muhakkak
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- جَنَّاتٍ
- cennetler
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altlarından
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- كُلَّمَا
- her
- رُزِقُوا
- rızıklandırıldıklarında
- مِنْهَا
- onlardaki
- مِنْ ثَمَرَةٍ
- meyveden
- رِزْقاًۙ
- rızk olarak
- قَالُوا
- derler
- هٰذَا
- Bu
- الَّذ۪ي رُزِقْنَا
- rızıklandığımız şeydir
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- وَاُتُوا
- verilmiştir
- بِه۪
- onlara
- مُتَشَابِهاًۜ
- ona benzer
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- ف۪يهَٓا
- orada
- اَزْوَاجٌ
- eşler
- مُطَهَّرَةٌ
- tertemiz
- وَهُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
- çekinmez
- اَنْ يَضْرِبَ
- vermekten
- مَثَلاً
- misal
- مَا بَعُوضَةً
- bir sivrisineği
- فَمَا
- hatta olanı
- فَوْقَهَاۜ
- onun da üstünde
- فَاَمَّا
- gerçekten
- الَّذ۪ينَ
- kimseler
- اٰمَنُوا
- inanan
- فَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- kesinlikle o
- الْحَقُّ
- haktır (gerçektir)
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- Rablerinden
- وَاَمَّا
- ise
- الَّذ۪ينَ
- edenler
- كَفَرُوا
- inkar
- فَيَقُولُونَ
- derler
- مَاذَٓا
- neyi
- اَرَادَ
- istedi (kasdetti)
- اللّٰهُ
- Allah
- بِهٰذَا
- bu
- مَثَلاًۢ
- misalle
- يُضِلُّ
- saptırır
- بِه۪
- onunla
- كَث۪يراً
- bir çoğunu
- وَيَهْد۪ي
- ve yine yola getirir
- كَث۪يراًۜ
- bir çoğunu
- وَمَا يُضِلُّ
- saptırmaz
- بِه۪ٓ
- onunla
- اِلَّا
- başkasını
- الْفَاسِق۪ينَۙ
- fasıklardan
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يَنْقُضُونَ
- bozarlar
- عَهْدَ
- verdikleri sözü
- اللّٰهِ
- Allah`a
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- م۪يثَاقِه۪ۖ
- söz verip bağlandıktan
- وَيَقْطَعُونَ
- keserler
- مَٓا
- şeyi
- اَمَرَ
- emrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بِه۪ٓ
- kendisiyle
- اَنْ يُوصَلَ
- birleştirmesini
- وَيُفْسِدُونَ
- ve bozgunculuk yaparlar
- فِي الْاَرْضِۜ
- yeryüzünde
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlardır
- الْخَاسِرُونَ
- ziyana uğrayanlar
- كَيْفَ
- nasıl
- تَكْفُرُونَ
- inkar edersiniz
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَكُنْتُمْ
- siz idiniz
- اَمْوَاتاً
- ölüler
- فَاَحْيَاكُمْۚ
- O sizi diriltti
- ثُمَّ
- sonra
- يُم۪يتُكُمْ
- öldürecek
- يُحْي۪يكُمْ
- diriltecek
- اِلَيْهِ
- O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- هُوَ
- O
- الَّذ۪ي
- ki
- خَلَقَ
- yarattı
- لَكُمْ
- sizin için
- مَا
- ne
- فِي
- varsa
- الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- جَم۪يعاً
- hepsini
- ثُمَّ
- sonra
- اسْتَوٰٓى
- yöneldi
- اِلَى السَّمَٓاءِ
- göğe
- فَسَوّٰيهُنَّ
- onları düzenledi
- سَبْعَ
- yedi
- سَمٰوَاتٍۜ
- gök (olarak)
- وَهُوَ
- ve O
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذْ
- bir zamanlar
- قَالَ
- dedi ki
- رَبُّكَ
- Rabbin
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلٌ
- yaratacağım
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- خَل۪يفَةًۜ
- bir halife
- قَالُٓوا
- dediler (melekler)
- اَتَجْعَلُ
- mi yaratacaksın?
- ف۪يهَا
- orada
- مَنْ
- kimse
- يُفْسِدُ
- bozgunculuk yapan
- وَيَسْفِكُ
- döken
- الدِّمَٓاءَۚ
- kan
- وَنَحْنُ
- oysa biz
- نُسَبِّحُ
- tesbih ediyor
- بِحَمْدِكَ
- seni överek
- وَنُقَدِّسُ
- ve takdis ediyoruz
- لَكَۜ
- seni
- قَالَ
- dedi
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- مَا
- şeyleri
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَعَلَّمَ
- ve öğretti
- اٰدَمَ
- Adem`e
- الْاَسْمَٓاءَ
- isimleri
- كُلَّهَا
- bütün
- ثُمَّ
- sonra
- عَرَضَهُمْ
- onları sunup
- عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- فَقَالَ
- dedi
- اَنْبِؤُ۫ن۪ي
- bana söyleyin
- بِاَسْمَٓاءِ
- isimlerini
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- onların
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru kimseler
- قَالُوا
- dediler ki
- سُبْحَانَكَ
- Seni tesbih ederiz
- لَا
- yoktur
- عِلْمَ لَنَٓا
- bilgimiz
- اِلَّا
- başka
- مَا عَلَّمْتَنَاۜ
- senin bize öğrettiğinden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- sen
- الْعَل۪يمُ
- bilen
- الْحَك۪يمُ
- hakim olansın
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اَنْبِئْهُمْ
- bunlara haber ver
- بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
- onların isimlerini
- فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
- bunlara haber verince
- بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
- onların isimlerini
- اَلَمْ اَقُلْ
- dememiş miydim?
- لَكُمْ
- size
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- غَيْبَ
- gayblarını
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاَعْلَمُ
- ve bilirim
- مَا
- şeyleri
- تُبْدُونَ
- sizin açıkladıklarınız
- وَمَا
- ve şeyleri
- كُنْتُمْ
- olduğunuz
- تَكْتُمُونَ
- gizlemekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- Meleklere
- اسْجُدُوا
- secde edin
- لِاٰدَمَ
- Adem`e
- فَسَجَدُٓوا
- hemen secde ettiler
- اِلَّٓا
- hariç
- اِبْل۪يسَۜ
- İblis
- اَبٰى
- kaçındı
- وَاسْتَكْبَرَ
- kibirlendi
- وَكَانَ
- ve oldu
- مِنَ الْكَافِر۪ينَ
- inkarcılardan
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اسْكُنْ
- oturun
- اَنْتَ
- sen
- وَزَوْجُكَ
- ve eşin
- الْجَنَّةَ
- cennette
- وَكُلَا
- yeyin
- مِنْهَا
- ondan
- رَغَداً
- bol bol
- حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
- dilediğiniz yerde
- وَلَا تَقْرَبَا
- yaklaşmayın
- هٰذِهِ
- şu
- الشَّجَرَةَ
- ağaca
- فَتَكُونَا
- olursunuz
- مِنَ الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- فَاَزَلَّهُمَا
- derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
- الشَّيْطَانُ
- şeytan
- عَنْهَا
- oradan
- فَاَخْرَجَهُمَا
- çıkardı
- مِمَّا كَانَا
- bulundukları yerden
- ف۪يهِۖ
- içinde
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- اهْبِطُوا
- inin
- بَعْضُكُمْ
- kiminiz
- لِبَعْضٍ
- kiminize
- عَدُوٌّۚ
- düşman olarak
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُسْتَقَرٌّ
- kalmak
- وَمَتَاعٌ
- ve nimet
- اِلٰى ح۪ينٍ
- bir süre
- فَتَلَقّٰٓى
- derken aldı
- اٰدَمُ
- Adem
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- كَلِمَاتٍ
- kelimeler
- فَتَابَ عَلَيْهِۜ
- bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
- اِنَّهُ
- Şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyendir
- قُلْنَا
- dedik
- اهْبِطُوا
- inin
- مِنْهَا
- oradan
- جَم۪يعاًۚ
- hepiniz
- فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
- yalnız size geldiği zaman
- مِنّ۪ي
- benden
- هُدًى
- bir hidayet
- فَمَنْ
- kimler
- تَبِعَ
- uyarsa
- هُدَايَ
- benim hidayetime
- فَلَا خَوْفٌ
- artık bir korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَالَّذ۪ينَ
- kimseler
- كَفَرُوا
- inkar eden
- وَكَذَّبُوا
- ve yalanlayan
- بِاٰيَاتِنَٓا
- ayetlerimizi
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metleri
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَوْفُوا
- tutun ki
- بِعَهْد۪ٓي
- bana verdiğiniz sözü
- اُو۫فِ
- ben de tutayım
- بِعَهْدِكُمْ
- size verdiğim sözü
- وَاِيَّايَ
- ve sadece benden
- فَارْهَبُونِ
- korkun
- وَاٰمِنُوا
- ve inanın
- بِمَٓا اَنْزَلْتُ
- indirdiğime
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا مَعَكُمْ
- sizin yanınızda bulunanı
- وَلَا تَكُونُٓوا
- ve olmayın
- اَوَّلَ
- ilk
- كَافِرٍ
- inkar eden
- بِه۪ۖ
- onu
- وَلَا تَشْتَرُوا
- ve satmayın
- بِاٰيَات۪ي
- benim ayetlerimi
- ثَمَناً
- bedele
- قَل۪يلاًۘ
- az bir
- وَاِيَّايَ
- ve benden
- فَاتَّقُونِ
- sakının
- وَلَا تَلْبِسُوا
- ve katıştırmayın
- الْحَقَّ
- gerçeği
- بِالْبَاطِلِ
- batılla
- وَتَكْتُمُوا
- ve gizlemeyin
- الْحَقَّ
- hakkı
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bildiğiniz halde
- وَاَق۪يمُوا
- ve kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- ve verin
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- وَارْكَعُوا
- ve ruku edin
- مَعَ
- beraber
- الرَّاكِع۪ينَ
- rüku edenlerle
- اَتَأْمُرُونَ
- emredip
- النَّاسَ
- insanlara
- بِالْبِرِّ
- iyiliği
- وَتَنْسَوْنَ
- unutuyor musunuz?
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinizi
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- تَتْلُونَ
- okuduğunuz halde
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
- وَاسْتَع۪ينُوا
- yardım dileyin
- بِالصَّبْرِ
- sabırla
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- وَاِنَّهَا
- şüphesiz bu
- لَكَب۪يرَةٌ
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
- saygı gösterenlerden
- اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- bilirler
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- مُلَاقُوا
- kavuşacaklarını
- رَبِّهِمْ
- Rablerine
- وَاَنَّهُمْ
- ve gerçekten onlar
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَ۟
- döneceklerini
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metimi
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
- ve sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- يَوْماً
- günden
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmeyeceği
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يُقْبَلُ
- kabul edilmeyeceği
- مِنْهَا
- kimseden
- شَفَاعَةٌ
- şefaat da
- وَلَا يُؤْخَذُ
- alınmayacağı
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye de
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- hiçbir yardım yapılmayacağı
- وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmıştık
- مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesinden
- يَسُومُونَكُمْ
- onlar size reva görüyor
- سُٓوءَ
- en kötüsünü
- الْعَذَابِ
- azabın
- يُذَبِّحُونَ
- boğazlayıp
- اَبْنَٓاءَكُمْ
- oğullarınızı
- وَيَسْتَحْيُونَ
- sağ bırakıyorlardı
- نِسَٓاءَكُمْۜ
- kadınlarınızı
- وَف۪ي
- ve vardı
- ذٰلِكُمْ
- bunda sizin için
- بَلَٓاءٌ
- imtihan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَاِذْ
- hani
- فَرَقْنَا
- yarmıştık
- بِكُمُ
- sizin için
- الْبَحْرَ
- denizi
- فَاَنْجَيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmış
- وَاَغْرَقْـنَٓا
- ve boğmuştuk
- اٰلَ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesini
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- görüyordunuz
- وَاِذْ
- hani
- وٰعَدْنَا
- sözleşmiştik
- مُوسٰٓى
- Musa ile
- اَرْبَع۪ينَ
- kırk
- لَيْلَةً
- gece için
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- siz (tanrı) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- onun ardından
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- ظَالِمُونَ
- zalimlerdiniz
- ثُمَّ
- sonra
- عَفَوْنَا
- affetmiştik
- عَنْكُمْ
- sizi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَاِذْ
- ve hani
- اٰتَيْنَا
- vermiştik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitap
- وَالْفُرْقَانَ
- ve furkan
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَهْتَدُونَ
- hidayete erersiniz diye
- وَاِذْ
- Hani
- قَالَ
- demişti ki
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmine
- يَا قَوْمِ
- ey kavmim
- اِنَّكُمْ
- şüphesiz sizler
- ظَلَمْتُمْ
- zulmettiniz
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinize
- بِاتِّخَاذِكُمُ
- (tanrı) edinmekle
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- فَتُوبُٓوا
- gelin tevbe edin de
- اِلٰى بَارِئِكُمْ
- yaratıcınıza
- فَاقْتُلُٓوا
- ve öldürün
- اَنْفُسَكُمْۜ
- nefislerinizi
- ذٰلِكُمْ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْ
- sizin için
- عِنْدَ
- katında
- بَارِئِكُمْۜ
- yaratıcınız
- فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
- sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
- اِنَّهُ
- şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- merhametlidir
- وَاِذْ
- ve hani
- قُلْتُمْ
- demiştiniz
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نُؤْمِنَ
- inanmayız
- لَكَ
- sana
- حَتّٰى
- kadar
- نَرَى
- görünceye
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- جَهْرَةً
- açıkça
- فَاَخَذَتْكُمُ
- derhal sizi yakalamıştı
- الصَّاعِقَةُ
- yıldırım gürültüsü
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- bunu görüyordunuz
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثْنَاكُمْ
- sizi tekrar diriltmiştik
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَوْتِكُمْ
- ölümünüzün
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَظَلَّلْنَا
- ve gölgelik çektik
- عَلَيْكُمُ
- üstünüze
- الْغَمَامَ
- bulutu
- وَاَنْزَلْنَا
- ve indirdik
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَنَّ
- kudret helvası
- وَالسَّلْوٰىۜ
- ve bıldırcın
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- güzelliklerden
- مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
- rızık olarak verdiğimiz
- وَمَا ظَلَمُونَا
- onlar bize zulmetmiyorlardı
- وَلٰكِنْ
- ama
- كَانُٓوا
- idiler
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerine
- يَظْلِمُونَ
- zulmetmekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik ki
- ادْخُلُوا
- girin
- هٰذِهِ
- şu
- الْقَرْيَةَ
- kente
- فَكُلُوا
- yeyin
- مِنْهَا
- oradan
- حَيْثُ
- yerde
- شِئْتُمْ
- dilediğiniz
- رَغَداً
- bol bol
- وَادْخُلُوا
- girin
- الْبَابَ
- kapıdan
- سُجَّداً
- secde ederek
- وَقُولُوا
- ve deyin
- حِطَّةٌ
- hitta (ya Rabbi bizi affet)
- نَغْفِرْ
- biz de bağışlayalım
- لَكُمْ
- sizin
- خَطَايَاكُمْۜ
- hatalarınızı
- وَسَنَز۪يدُ
- ve daha fazlasını vereceğiz
- الْمُحْسِن۪ينَ
- güzel davrananlara
- فَبَدَّلَ
- derken değiştirdiler
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimler
- قَوْلاً
- bir sözle
- غَيْرَ
- başka
- الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
- kendilerine söylenenden
- فَاَنْزَلْنَا
- biz de indirdik
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zulmedenlerin
- رِجْزاً
- bir azab
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
- yaptıkları kötülüklerden dolayı
- وَاِذِ
- hani
- اسْتَسْقٰى
- su istemişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmi için
- فَقُلْنَا
- demiştik
- اضْرِبْ
- vur
- بِعَصَاكَ
- asanla
- الْحَجَرَۜ
- taşa
- فَانْفَجَرَتْ
- fışkırmıştı
- مِنْهُ
- ondan
- اثْنَتَا عَشْرَةَ
- on iki
- عَيْناًۜ
- göze (pınar)
- قَدْ عَلِمَ
- bilmişti
- كُلُّ
- bütün
- اُنَاسٍ
- insanlar
- مَشْرَبَهُمْۜ
- kendi içecekleri yeri
- كُلُوا
- yeyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- مِنْ رِزْقِ
- rızkından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَلَا تَعْثَوْا
- ve (başkalarına) saldırmayın
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُفْسِد۪ينَ
- bozgunculuk yaparak
- وَاِذْ
- hani
- قُلْتُمْ
- siz demiştiniz ki
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نَصْبِرَ
- biz dayanamayız
- عَلٰى طَعَامٍ
- yemeğe
- وَاحِدٍ
- bir
- فَادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُخْرِجْ
- çıkarsın
- لَنَا
- bize
- مِمَّا
- şeylerden
- تُنْبِتُ
- bitirdiği
- الْاَرْضُ
- yerin
- مِنْ بَقْلِهَا
- sebzesinden
- وَقِثَّٓائِهَا
- acurundan
- وَفُومِهَا
- sarımsağından
- وَعَدَسِهَا
- mercimeğinden
- وَبَصَلِهَاۜ
- soğanından
- قَالَ
- dedi ki
- اَتَسْتَبْدِلُونَ
- değiştirmek mi istiyorsunuz?
- الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
- daha aşağı olanı
- بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
- iyi olanla
- اِهْبِطُوا
- inin
- مِصْراً
- bir şehre
- فَاِنَّ لَكُمْ
- sizin için var
- مَا سَاَلْتُمْۜ
- istediğiniz şeyler
- وَضُرِبَتْ
- vuruldu
- عَلَيْهِمُ
- üzerlerine
- الذِّلَّةُ
- alçaklık
- وَالْمَسْكَنَةُ
- ve yoksulluk (damgası)
- وَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- bir gazaba
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah`tan
- ذٰلِكَ
- işte bu
- بِاَنَّهُمْ كَانُوا
- şüphesiz öyle oldu
- يَكْفُرُونَ
- (çünkü) inkar ediyorlar
- بِاٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَيَقْتُلُونَ
- ve öldürüyorlardı
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
- haksız yere
- بِمَا
- sebebiyledir
- عَصَوْا
- isyan etmeleri
- وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
- sınırı aştıkları
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
- ve yahudiler
- وَالنَّصَارٰى
- ve hıristiyanlar
- وَالصَّابِـ۪ٔينَ
- ve sabiiler
- مَنْ اٰمَنَ
- kim inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَعَمِلَ
- ve yaparsa
- صَالِحاً
- iyi işler
- فَلَهُمْ
- onlar için vardır
- اَجْرُهُمْ
- mükafatları
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۖ
- rablerinin
- وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
- onlara korku yoktur
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almış
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- dağı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimizi
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاذْكُرُوا
- hatırlayın
- مَا ف۪يهِ
- içinde olanı
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- dönmüştünüz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَۚ
- bunun
- فَلَوْلَا
- eğer olmasaydı
- فَضْلُ
- iyiliği
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَرَحْمَتُهُ
- ve merhameti
- لَكُنْتُمْ
- elbette olurdunuz
- مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
- ziyana uğrayanlardan
- وَلَقَدْ
- elbette
- عَلِمْتُمُ
- bilmişsinizdir
- الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
- haddi aşanları
- مِنْكُمْ
- içinizden
- فِي السَّبْتِ
- cumartesi günü
- فَقُلْنَا
- işte dedik
- لَهُمْ
- onlara
- كُونُوا
- olun
- قِرَدَةً
- maymunlar
- خَاسِـ۪ٔينَۚ
- aşağılık
- فَجَعَلْنَاهَا
- ve bunu yaptık
- نَكَالاً
- ibretlik bir ceza
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
- önündekilere
- وَمَا خَلْفَهَا
- ve ardından geleceklere
- وَمَوْعِظَةً
- ve bir öğüt
- لِلْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler için
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪ٓ
- kavmine
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْمُرُكُمْ
- size emrediyor
- اَنْ تَذْبَحُوا
- kesmenizi
- بَقَرَةًۜ
- bir inek
- قَالُٓوا
- dediler
- اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
- bizimle alay mı ediyorsun?
- قَالَ
- dedi
- اَعُوذُ
- sığınırım
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- اَنْ اَكُونَ
- olmaktan
- مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
- cahillerden
- قَالُوا
- dediler
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۜ
- onun ne olduğunu
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا فَارِضٌ
- yaşlı olmayan
- وَلَا بِكْرٌۜ
- ve körpe de olmayan
- عَوَانٌ
- orta yaşlı
- بَيْنَ
- arasında
- ذٰلِكَۜ
- bunun
- فَافْعَلُوا
- haydi yapın
- مَا تُؤْمَرُونَ
- size emredileni
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا لَوْنُهَاۜ
- onun rengi nedir
- قَالَ
- dedi
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
- parlak sarı
- لَوْنُهَا
- renginde
- تَسُرُّ
- sevinç verir
- النَّاظِر۪ينَ
- bakanlara
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۙ
- onun nasıl bir şey olduğunu
- اِنَّ
- zira
- الْبَقَرَ
- o inek
- تَشَابَهَ
- benzer geldi
- عَلَيْنَاۜ
- bize
- وَاِنَّٓا
- ama mutlaka biz
- اِنْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dilerse
- اللّٰهُ
- Allah
- لَمُهْتَدُونَ
- hidayeti buluruz
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- şöyle diyor
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا ذَلُولٌ
- boyundurluk altına alınmamış
- تُث۪يرُ
- sürmek için
- الْاَرْضَ
- yeri
- وَلَا تَسْقِي
- ve sulamaz
- الْحَرْثَۚ
- ekin
- مُسَلَّمَةٌ
- kusursuz
- لَا شِيَةَ
- hiçbir alacası yok
- ف۪يهَاۜ
- onda
- قَالُوا
- dediler
- الْـٰٔنَ
- işte şimdi
- جِئْتَ
- getirdin
- بِالْحَقِّۜ
- doğruyu
- فَذَبَحُوهَا
- ve boğazladılar onu
- وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
- az daha yapmayacaklardı
- وَاِذْ
- hani
- قَتَلْتُمْ
- siz öldürmüştünüz
- نَفْساً
- bir adam
- فَادّٰرَءْتُمْ
- birbirinizle atışmıştınız
- ف۪يهَاۜ
- onun hakkında
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُخْرِجٌ
- ortaya çıkarıcıdır
- مَا كُنْتُمْ
- olduğunuz şeyi
- تَكْتُمُونَۚ
- gizlemiş
- فَقُلْنَا
- dedik ki
- اضْرِبُوهُ
- vurun ona (öldürülene)
- بِبَعْضِهَاۜ
- (ineğin) bir parçasıyla
- كَذٰلِكَ
- işte böylece
- يُحْـيِ
- diriltir
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمَوْتٰى
- ölüleri
- وَيُر۪يكُمْ
- ve size gösterir
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ
- düşünürsünüz
- ثُمَّ
- sonra yine
- قَسَتْ
- katılaştı
- قُلُوبُكُمْ
- kalbleriniz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- فَهِيَ
- şimdi onlar
- كَالْحِجَارَةِ
- taş gibi
- اَوْ
- hatta
- اَشَدُّ
- daha da
- قَسْوَةًۜ
- katıdır
- وَاِنَّ
- çünkü
- مِنَ الْحِجَارَةِ
- öyle taş var ki
- لَمَا يَتَفَجَّرُ
- fışkırır
- مِنْهُ
- içinden
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- وَاِنَّ مِنْهَا
- öylesi de var ki
- لَمَا يَشَّقَّقُ
- çatlayıverir de
- فَيَخْرُجُ
- çıkar
- مِنْهُ
- ondan
- الْمَٓاءُۜ
- su
- لَمَا يَهْبِطُ
- aşağı yuvarlanır
- مِنْ خَشْيَةِ
- korkusundan
- اللّٰهِۜ
- Allah
- وَمَا
- ve değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- اَفَتَطْمَعُونَ
- umuyor musunuz?
- اَنْ يُؤْمِنُوا
- inanacaklarını
- لَكُمْ
- size
- وَقَدْ
- oysa
- كَانَ
- vardı ki
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْ
- bunlardan
- يَسْمَعُونَ
- işitirlerdi de
- كَلَامَ
- sözünü
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- ثُمَّ
- sonra
- يُحَرِّفُونَهُ
- onu değiştirirlerdi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَا عَقَلُوهُ
- düşünüp akıl erdirdikten
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- خَلَا
- yalnız kaldıkları
- بَعْضُهُمْ
- bazısı
- اِلٰى بَعْضٍ
- bazısıyla
- اَتُحَدِّثُونَهُمْ
- onlara haber mi veriyorsunuz
- بِمَا فَتَحَ
- açtığı şeyleri
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- لِيُحَٓاجُّوكُمْ
- sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
- بِه۪
- onu
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّكُمْۜ
- Rabbiniz
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- Aklınızı kullanmıyor musunuz?
- اَوَلَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlar mı ki?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا يُسِرُّونَ
- onların gizlediklerini
- وَمَا يُعْلِنُونَ
- ve açığa vurduklarını
- وَمِنْهُمْ
- onların içinde vardır
- اُمِّيُّونَ
- ümmiler
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- اِلَّٓا
- dışında
- اَمَانِيَّ
- kuruntuları
- وَاِنْ هُمْ
- onlar
- اِلَّا
- sadece
- يَظُنُّونَ
- zannediyorlar
- فَوَيْلٌ
- vay haline
- لِلَّذ۪ينَ
- o kimselerin ki
- يَكْتُبُونَ
- yazıp
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِاَيْد۪يهِمْ
- elleriyle
- ثُمَّ
- sonra
- يَقُولُونَ
- derler
- هٰذَا
- bu
- مِنْ عِنْدِ
- katındandır
- اللّٰهِ
- Allah
- لِيَشْتَرُوا
- satmak için
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۜ
- az bir
- لَهُمْ
- onların
- مِمَّا
- ötürü
- كَتَبَتْ
- yazdığından
- اَيْد۪يهِمْ
- ellerinin
- وَوَيْلٌ
- vay haline
- يَكْسِبُونَ
- kazandıklarından
- وَقَالُوا
- Bir de dediler ki
- لَنْ تَمَسَّنَا
- bize dokunmayacaktır
- النَّارُ
- ateş
- اِلَّٓا
- dışında
- اَيَّاماً
- gün
- مَعْدُودَةًۜ
- sayılı birkaç
- قُلْ
- De ki
- اَتَّخَذْتُمْ
- aldınız mı?
- عِنْدَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- عَهْداً
- bir söz (bu hususta)
- فَلَنْ يُخْلِفَ
- öyleyse dönmez
- اللّٰهُ
- Allah
- عَهْدَهُٓ
- sözünden
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا
- bir şey mi
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- بَلٰى
- Evet
- مَنْ
- kim
- كَسَبَ
- kazanır
- سَيِّئَةً
- bir günah
- وَاَحَاطَتْ
- kuşatmış olursa
- بِه۪
- kendisini
- خَط۪ٓيـَٔتُهُ
- suçu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- İnanıp
- وَعَمِلُوا
- yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- yararlı işler
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar da
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- الْجَنَّةِۚ
- cennet
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- sürekli kalacaklardır
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- biz almıştık
- م۪يثَاقَ
- bir söz
- بَن۪ٓي
- oğullarından
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- لَا تَعْبُدُونَ
- kulluk etmeyeceksiniz
- اِلَّا
- başkasına
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَبِالْوَالِدَيْنِ
- anaya-babaya
- اِحْسَاناً
- iyilik edeceksiniz
- وَذِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullara
- وَقُولُوا
- söyleyin
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- حُسْناً
- güzel söz
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- döndünüz
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azınız
- مِنْكُمْ
- siz
- وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
- hala yüz çevirip duruyorsunuz
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizden kesin söz
- لَا تَسْفِكُونَ
- dökmeyeceksiniz
- دِمَٓاءَكُمْ
- birbirinizin kanını
- وَلَا تُخْرِجُونَ
- çıkarmayacaksınız
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- مِنْ دِيَارِكُمْ
- yurtlarınızdan
- ثُمَّ
- sonra
- اَقْرَرْتُمْ
- kabul etmiştiniz
- وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
- buna siz şahidsiniz
- ثُمَّ
- Ama
- اَنْتُمْ
- siz
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- bunlar
- تَقْتُلُونَ
- öldürüyorsunuz
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- وَتُخْرِجُونَ
- çıkarıyorsunuz
- فَر۪يقاً
- bir grubu
- مِنْكُمْ
- sizden
- مِنْ دِيَارِهِمْۘ
- yurtlarından
- تَظَاهَرُونَ
- birleşiyorsunuz
- عَلَيْهِمْ
- onlara karşı
- بِالْاِثْمِ
- günah
- وَالْعُدْوَانِۜ
- ve düşmanlıkla
- وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
- size geldiklerinde
- اُسَارٰى
- esir olarak
- تُفَادُوهُمْ
- fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
- وَهُوَ مُحَرَّمٌ
- yasaklanmış iken
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِخْرَاجُهُمْۜ
- onları çıkarmak
- اَفَتُؤْمِنُونَ
- yoksa siz inanıyor da
- بِبَعْضِ
- bir kısmına
- الْكِتَابِ
- Kitabın
- وَتَكْفُرُونَ
- inkar mı ediyorsunuz
- بِبَعْضٍۚ
- bir kısmını
- فَمَا
- nedir?
- جَزَٓاءُ
- cezası
- مَنْ
- kimsenin
- يَفْعَلُ
- yapan
- ذٰلِكَ
- bunu
- اِلَّا
- başka
- خِزْيٌ
- rezil olmaktan
- فِي الْحَيٰوةِ
- hayatında
- الدُّنْيَاۚ
- dünya
- وَيَوْمَ
- gününde de
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- يُرَدُّونَ
- onlar itilirler
- اِلٰٓى اَشَدِّ
- en şiddetlisine
- الْعَذَابِۜ
- azabın
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- bilmez
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın alan kimselerdir
- الْحَيٰوةَ
- hayatını
- الدُّنْيَا
- dünya
- بِالْاٰخِرَةِۘ
- ahireti verip
- فَلَا يُخَفَّفُ
- hiç hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
- ve onlara hiç yardım edilmez
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- اٰتَيْنَا
- verdik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَقَفَّيْنَا
- birbiri ardınca gönderdik
- مِنْ بَعْدِه۪
- arkasından
- بِالرُّسُلِ
- peygamberler
- وَاٰتَيْنَا
- verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
- اَفَكُلَّمَا
- öyle mi?
- جَٓاءَكُمْ
- size gelse
- رَسُولٌ
- bir peygamber
- بِمَا
- şey ile
- لَا تَهْوٰٓى
- istemediği
- اَنْفُسُكُمُ
- canınızın
- اسْتَكْبَرْتُمْۚ
- büyüklük taslayarak
- فَفَر۪يقاً
- kimini
- كَذَّبْتُمْۘ
- yalanlayacak
- وَفَر۪يقاً
- kimini de
- تَقْتُلُونَ
- öldüreceksiniz
- وَقَالُوا
- dediler
- قُلُوبُنَا
- kalblerimiz
- غُلْفٌۜ
- perdelidir
- بَلْ
- bilakis
- لَعَنَهُمُ
- onları la`netlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُفْرِهِمْ
- inkarlarından dolayı
- فَقَل۪يلاً
- artık çok az
- مَا يُؤْمِنُونَ
- inanırlar
- وَلَمَّا
- Ne zaman ki
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldi
- كِتَابٌ
- bir Kitap (Kur`an)
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayıcı
- لِمَا مَعَهُمْۙ
- yanlarında bulunan (Tevrat)ı
- وَكَانُوا
- halde
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- يَسْتَفْتِحُونَ
- yardım istedikleri
- عَلَى
- karşı
- الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
- inkar edenlere
- فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
- kendilerine gelince
- مَا عَرَفُوا
- o bildikleri (Kur`an)
- كَفَرُوا
- inkar ettiler
- بِه۪ۘ
- onu
- فَلَعْنَةُ
- artık la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَى الْكَافِر۪ينَ
- inkarcıların üzerine olsun!
- بِئْسَمَا
- ne kötüdür
- اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları şey
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerini
- اَنْ يَكْفُرُوا
- inkar etmek için
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeyi
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بَغْياً
- çekemeyerek
- اَنْ يُنَزِّلَ
- (vahiy) indirmesini
- مِنْ فَضْلِه۪
- lutfundan
- عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- مِنْ عِبَادِه۪ۚ
- kullarından
- فَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- gazab
- عَلٰى
- üstüne
- غَضَبٍۜ
- gazaba
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- İnkar edenler için
- عَذَابٌ
- bir azab vardır
- مُه۪ينٌ
- alçaltıcı
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- inanın
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeye
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- نُؤْمِنُ
- inanırız
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- عَلَيْنَا
- bize
- وَيَكْفُرُونَ
- inkar ederler
- بِمَا وَرَٓاءَهُ
- ondan sonra geleni
- وَهُوَ
- halbuki o
- الْحَقُّ
- haktır
- مُصَدِّقاً
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْۜ
- yanlarında bulunanı
- قُلْ
- de ki
- فَلِمَ تَقْتُلُونَ
- neden öldürüyordunuz?
- اَنْبِيَٓاءَ
- peygamberlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- اِنْ
- gerçekten
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- جَٓاءَكُمْ
- size gelmişti
- مُوسٰى
- Musa
- بِالْبَيِّنَاتِ
- apaçık delillerle
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- (ilah) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- ardından
- وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
- zalimler olarak
- وَاِذْ
- hani bir zaman
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- kesin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- ve kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- Tur(dağın)ı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا
- şeyi
- اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimiz
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاسْمَعُواۜ
- dinleyin (demiştik)
- قَالُوا
- dediler
- سَمِعْنَا
- dinledik
- وَعَصَيْنَا
- ve isyan ettik
- وَاُشْرِبُوا
- içirildi
- ف۪ي قُلُوبِهِمُ
- kalblerine
- الْعِجْلَ
- buzağı (sevgisi)
- بِكُفْرِهِمْۜ
- inkarlarıyla
- قُلْ
- de ki
- بِئْسَمَا
- ne kötü şey
- يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
- size emrediyor
- ا۪يمَانُكُمْ
- imanınız
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanan kimseler
- قُلْ
- de ki
- اِنْ
- eğer
- كَانَتْ لَكُمُ
- yalnız size ait ise
- الدَّارُ
- yurdu
- الْاٰخِرَةُ
- ahiret
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- خَالِصَةً
- gerçekten
- مِنْ دُونِ النَّاسِ
- kimsenin değil de
- فَتَمَنَّوُا
- haydi temenni edin
- الْمَوْتَ
- ölümü
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- sözünüzde doğru
- وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
- fakat ölümü istemezler
- اَبَداً
- asla
- بِمَا قَدَّمَتْ
- yapıp sunduğu işlerden dolayı
- اَيْد۪يهِمْۜ
- ellerinin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَلَتَجِدَنَّهُمْ
- onları bulursun
- اَحْرَصَ
- en düşkünü
- النَّاسِ
- insanların
- عَلٰى حَيٰوةٍۚ
- hayata
- وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
- ortak koşanlardan bile
- يَوَدُّ
- ister
- اَحَدُهُمْ
- her biri
- لَوْ يُعَمَّرُ
- yaşatılmasını
- اَلْفَ
- bin
- سَنَةٍۚ
- yıl
- وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
- onu uzaklaştıracak değildir
- مِنَ الْعَذَابِ
- azabdan
- اَنْ يُعَمَّرَۜ
- oysa yaşamak
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بَص۪يرٌ
- görüyor
- بِمَا يَعْمَلُونَ۟
- yaptıklarını
- قُلْ
- de ki
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise (bilsin ki)
- عَدُواًّ
- düşman
- لِجِبْر۪يلَ
- Cebrail`e
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- نَزَّلَهُ
- onu indirmiştir
- عَلٰى قَلْبِكَ
- kalbine
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
- kendinden öncekileri
- وَهُدًى
- ve hidayet
- وَبُشْرٰى
- ve müjdeci
- لِلْمُؤْمِن۪ينَ
- inananlara
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise
- عَدُواًّ
- düşman
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- ve meleklerine
- وَرُسُلِه۪
- ve resullerine
- وَجِبْر۪يلَ
- ve Cebrail`e
- وَم۪يكَالَ
- ve Mikail`e
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah da
- عَدُوٌّ
- düşmanıdır
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkar edenlerin
- وَلَقَدْ
- andolsun
- اَنْزَلْـنَٓا
- indirdik
- اِلَيْكَ
- sana
- اٰيَاتٍ
- ayetler
- بَيِّنَاتٍۚ
- apaçık
- وَمَا يَكْفُرُ
- inkar etmez
- بِهَٓا
- onları
- اِلَّا الْفَاسِقُونَ
- fasıklardan başkası
- اَوَكُلَّمَا
- ne zaman
- عَاهَدُوا
- anlaştılarsa
- عَهْداً
- ahitle
- نَبَذَهُ
- onu bozmadı mı?
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْۜ
- onlardan
- بَلْ
- Zaten
- اَكْثَرُهُمْ
- çokları
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- وَلَمَّا
- ne zaman
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldiyse
- رَسُولٌ
- bir elçi
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْ
- yanlarındakini
- نَبَذَ
- attılar
- فَر۪يقٌ
- bir gurup
- مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlerden
- الْكِتَابَۗ
- kitap
- كِتَابَ
- kitabı
- وَرَٓاءَ
- arkasına
- ظُهُورِهِمْ
- sırtlarının
- كَاَنَّهُمْ
- sanki gibi
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlarmış
- وَاتَّـبَعُوا
- uydular
- مَا
- şeye
- تَتْلُوا
- uydurduğu
- الشَّيَاط۪ينُ
- şeytanların
- عَلٰى مُلْكِ
- mülkü hakkında
- سُلَيْمٰنَۚ
- Süleyman`ın
- وَمَا كَفَرَ
- oysa küfre girmedi
- سُلَيْمٰنُ
- Süleyman
- وَلٰكِنَّ
- Fakat
- الشَّيَاط۪ينَ
- şeytanlar
- كَفَرُوا
- küfre girdiler
- يُعَلِّمُونَ
- öğreterek
- النَّاسَ
- insanlara
- السِّحْرَۗ
- sihri
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirileni
- عَلَى الْمَلَكَيْنِ
- iki meleğe
- بِبَابِلَ
- Babil`de
- هَارُوتَ
- Harut
- وَمَارُوتَۜ
- ve Marut (isimli)
- وَمَا يُعَلِّمَانِ
- onlar öğretmezlerdi
- مِنْ اَحَدٍ
- hiç kimseye
- حَتّٰى يَقُولَٓا
- demedikçe
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- نَحْنُ
- biz
- فِتْنَةٌ
- fitneyiz
- فَلَا تَكْفُرْۜ
- sakın küfre girmeyin
- فَيَتَعَلَّمُونَ
- fakat öğreniyorlardı
- مِنْهُمَا
- bunlardan
- مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
- ayıran şeyi
- بَيْنَ
- arasını
- الْمَرْءِ
- eşi
- وَزَوْجِه۪ۜ
- ve karısının
- وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
- ama onlar zarar veremezler
- بِه۪
- onunla
- اِلَّا
- başka
- بِاِذْنِ
- izninden
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَيَتَعَلَّمُونَ
- onlar öğreniyorlardı
- مَا
- şeyi
- يَضُرُّهُمْ
- zarar veren
- وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
- yarar vereni değil
- وَلَقَدْ
- andolsun
- عَلِمُوا
- gayet iyi biliyorlardı ki
- لَمَنِ
- kimsenin
- اشْتَرٰيهُ
- onu satın alan
- مَا لَهُ
- yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ۠
- bir nasibi
- وَلَبِئْسَ
- ne kötüdür
- مَا
- şey
- شَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları
- اَنْفُسَهُمْۜ
- kendilerini
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ
- (bunu) bilselerdi!
- وَلَوْ
- eğer
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- اٰمَنُوا
- iman etseler
- وَاتَّقَوْا
- ve sakınmış olsalardı
- لَمَثُوبَةٌ
- sevabı
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- خَيْرٌۜ
- daha hayırlı olurdu
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
- bilselerdi
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- لَا تَقُولُوا
- demeyin
- رَاعِنَا
- Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
- وَقُولُوا
- deyin
- انْظُرْنَا
- unzurna (bize bak)
- وَاسْمَعُواۜ
- ve dinleyin
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- Kafirler için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌ
- acı
- مَا يَوَدُّ
- arzu etmezler
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitab
- وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
- ve müşriklerden
- اَنْ يُنَزَّلَ
- indirilmesini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنْ خَيْرٍ
- hiçbir hayır
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- rabbinizden
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- يَخْتَصُّ
- tahsis eder
- بِرَحْمَتِه۪
- rahmetini
- مَنْ
- kimseye
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- الْفَضْلِ
- lutuf
- الْعَظ۪يمِ
- büyük
- مَا نَنْسَخْ
- biz nesheder
- مِنْ اٰيَةٍ
- bir ayeti
- اَوْ
- veya
- نُنْسِهَا
- unutturursak
- نَأْتِ
- getiririz
- بِخَيْرٍ
- daha iyisini
- مِنْهَٓا
- ondan
- اَوْ
- ya da
- مِثْلِهَاۜ
- benzerini
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yeter
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَهُ مُلْكُ
- sahibidir
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَمَا
- ve yoktur
- لَكُمْ
- size
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir koruyucu
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- اَمْ تُر۪يدُونَ
- arzu mu ediyorsunuz?
- اَنْ تَسْـَٔلُوا
- istekte bulunmayı
- رَسُولَكُمْ
- rasulunüzden
- كَمَا
- gibi
- سُئِلَ
- istedikleri
- مُوسٰى
- Musa`dan
- مِنْ قَبْلُۜ
- daha önce
- وَمَنْ
- Kim
- يَتَبَدَّلِ
- değiştirirse
- الْكُفْرَ
- inkarı
- بِالْا۪يمَانِ
- imana
- فَقَدْ
- şüphesiz (o)
- ضَلَّ
- sapıtmıştır
- سَوَٓاءَ
- dümdüz
- السَّب۪يلِ
- yolu
- وَدَّ
- isterler
- كَث۪يرٌ
- bir çoğu
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitap
- لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
- sizi döndürmek
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- ا۪يمَانِكُمْ
- imanınızdan
- كُفَّاراًۚ
- kafirler olarak
- حَسَداً
- hasetten dolayı
- مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
- içlerindeki
- مَا تَبَيَّنَ
- apaçık belli olduktan
- لَهُمُ
- onlara
- الْحَقُّۚ
- gerçek
- فَاعْفُوا
- affedin
- وَاصْفَحُوا
- hoş görün
- حَتّٰى
- kadar
- يَأْتِيَ
- getirinceye
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاَمْرِه۪ۜ
- emrini
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yetendir
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- وَمَا تُقَدِّمُوا
- ne gönderirseniz
- لِاَنْفُسِكُمْ
- kendiniz için
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- تَجِدُوهُ
- bulursunuz
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- وَقَالُوا
- dediler
- لَنْ يَدْخُلَ
- asla giremez
- الْجَنَّةَ
- cennete
- اِلَّا
- başkası
- مَنْ
- kimseden
- كَانَ
- olan
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veyahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- تِلْكَ
- işte bu
- اَمَانِيُّهُمْۜ
- onların kuruntusudur
- قُلْ
- de ki
- هَاتُوا
- getirin
- بُرْهَانَكُمْ
- delilinizi
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- بَلٰى
- hayır
- مَنْ
- kim
- اَسْلَمَ
- teslim ederse
- وَجْهَهُ
- yüzünü
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَهُوَ مُحْسِنٌ
- işini güzel yaparak
- فَلَهُٓ
- onun
- اَجْرُهُ
- mükafatı
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّه۪ۖ
- Rabbinin
- وَلَا
- ve yoktur
- خَوْفٌ
- korku
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- هُمْ
- onlara
- يَحْزَنُونَ۟
- üzülmek
- وَقَالَتِ
- dediler
- الْيَهُودُ
- Yahudiler
- لَيْسَتِ
- değiller
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar
- عَلٰى شَيْءٍۖ
- bir temel üzerinde
- وَقَالَتِ
- ve dediler
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar da
- عَلٰى شَيْءٍۙ
- bir temel üzerinde
- وَهُمْ
- oysa onlar
- يَتْلُونَ
- okuyorlar
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- كَذٰلِكَ
- böylece
- قَالَ
- söylediler
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler de
- مِثْلَ
- benzerini
- قَوْلِهِمْۚ
- onların sözlerinin
- فَاللّٰهُ
- artık Allah
- يَحْكُمُ
- hüküm verecektir
- بَيْنَهُمْ
- aralarında
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- ف۪يمَا
- şey hakkında
- كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
- ayrılığa düştükleri
- وَمَنْ
- kim olabilir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ مَنَعَ
- men edenden
- مَسَاجِدَ
- mescidlerinde
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- اَنْ يُذْكَرَ
- anılmasına
- ف۪يهَا
- içinde
- اسْمُهُ
- isminin
- وَسَعٰى
- çalışandan
- ف۪ي خَرَابِهَاۜ
- onların harabolmasına
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- مَا كَانَ
- yoktur
- لَهُمْ
- onlara
- اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
- girmeleri
- اِلَّا
- dışında
- خَٓائِف۪ينَۜ
- korka korka
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- خِزْيٌ
- rezillik
- وَلَهُمْ
- ve vardır
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- عَذَابٌ
- azap
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَلِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُ
- batı da
- فَاَيْنَمَا
- nereye
- تُوَلُّوا
- dönerseniz
- فَثَمَّ
- oradadır
- وَجْهُ
- yüzü (zatı)
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`(ın)
- وَاسِعٌ
- (rahmeti ve ni`meti) boldur
- عَل۪يمٌ
- (her şeyi) bilendir
- وَقَالُوا
- dediler
- اتَّخَذَ
- edindi
- اللّٰهُ
- Allah
- وَلَداًۙ
- çocuk
- سُبْحَانَهُۜ
- O yücedir
- بَلْ
- bilakis
- لَهُ
- onundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerde
- كُلٌّ
- hepsi
- لَهُ
- O`na
- قَانِتُونَ
- boyun eğmiştir
- بَد۪يعُ
- (O) yaratıcısıdır
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَاِذَا
- zaman
- قَضٰٓى
- hükmettiği
- اَمْراً
- bir işe (şeye)
- فَاِنَّمَا
- şüphesiz sadece
- يَقُولُ
- der
- لَهُ
- ona
- كُنْ
- ol
- فَيَكُونُ
- hemen oluverir
- وَقَالَ
- dediler ki
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler
- لَوْلَا
- değil miydi?
- يُكَلِّمُنَا
- bizimle konuşmalı
- اللّٰهُ
- Allah
- اَوْ
- ya da
- تَأْت۪ينَٓا
- bize gelmeli
- اٰيَةٌۜ
- bir ayet (mu`cize)
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- قَالَ
- söylemişlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
- onlardan öncekiler de
- مِثْلَ
- gibi
- قَوْلِهِمْۜ
- onların dedikleri
- تَشَابَهَتْ
- birbirine benzedi
- قُلُوبُهُمْۜ
- kalbleri
- قَدْ بَيَّنَّا
- iyice açıkladık
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لِقَوْمٍ
- kavimler için
- يُوقِنُونَ
- bilmek isteyen
- اِنَّٓا
- doğrusu biz
- اَرْسَلْنَاكَ
- seni gönderdik
- بِالْحَقِّ
- gerçekle
- بَش۪يراً
- müjdeleyici
- وَنَذ۪يراًۙ
- ve uyarıcı olarak
- وَلَا تُسْـَٔلُ
- sen sorumlu değilsin
- عَنْ اَصْحَابِ
- halkından
- الْجَح۪يمِ
- cehennem
- وَلَنْ تَرْضٰى
- razı olmazlar
- عَنْكَ
- senden
- الْيَهُودُ
- ne yahudiler
- وَلَا النَّصَارٰى
- ne de hıristiyanlar
- حَتّٰى
- kadar
- تَتَّبِعَ
- sen uyuncaya
- مِلَّتَهُمْۜ
- onların milletine (dinine)
- قُلْ
- de ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- هُدَى
- hidayeti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُوَ الْهُدٰىۜ
- asıl doğru yoldur
- وَلَئِنِ
- eğer
- اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların arzularına
- بَعْدَ
- sonra
- الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- مَا
- yoktur
- لَكَ
- sana
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir dost
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- Kendilerine verdiğimiz
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- يَتْلُونَهُ
- okuyanlar
- حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
- doğru okuyuşla
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
- ona inananlardır
- وَمَنْ
- kim
- يَكْفُرْ
- inkar ederse
- بِه۪
- onu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الْخَاسِرُونَ۟
- ziyana uğrayanlardır
- يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- Ey İsrail oğulları
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`meti
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
- verdiğim
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَاَنّ۪ي
- gerçekten
- فَضَّلْتُكُمْ
- sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden ki
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmez
- نَفْسٌ
- kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şeyle
- وَلَا يُقْبَلُ
- ve kabul edilmez
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye
- وَلَا تَنْفَعُهَا
- ona fayda vermez
- شَفَاعَةٌ
- şefaat
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- yardım da edilmez
- وَاِذِ
- zaman
- ابْتَلٰٓى
- imtihan ettiği
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`i
- رَبُّهُ
- Rabbi
- بِكَلِمَاتٍ
- kelimelerle
- فَاَتَمَّهُنَّۜ
- o da onları tamamlamıştı
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلُكَ
- seni yapacağım
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِمَاماًۜ
- önder
- قَالَ
- (İbrahim de) dedi
- وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
- soyumdan da
- قَالَ
- buyurdu
- لَا يَنَالُ
- ulaşmaz
- عَهْدِي
- ahdim
- الظَّالِم۪ينَ
- zalimlere
- وَاِذْ
- hani
- جَعَلْنَا
- biz kıldık
- الْبَيْتَ
- Beyt`i (Ka`be`yi)
- مَثَابَةً
- toplanma yeri
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَاَمْناًۜ
- ve güven yeri
- وَاتَّخِذُوا
- siz de edinin
- مِنْ مَقَامِ
- makamından
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- مُصَلًّىۜ
- bir namaz yeri
- وَعَهِدْنَٓا
- ve emretmiştik
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- اَنْ طَهِّرَا
- temizlemesini
- بَيْتِيَ
- ev`imi
- لِلطَّٓائِف۪ينَ
- tavaf edenler için
- وَالْعَاكِف۪ينَ
- ibadete kapananlar
- وَالرُّكَّعِ
- ve rüku edenler
- السُّجُودِ
- secde edenler
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti ki
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اجْعَلْ
- kıl
- هٰذَا
- bu
- بَلَداً
- şehri
- اٰمِناً
- güvenli
- وَارْزُقْ
- rızıklandır
- اَهْلَهُ
- halkını
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- ürünlerle
- مَنْ اٰمَنَ
- inananları
- مِنْهُمْ
- onlardan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- قَالَ
- (Rabbi) buyurdu ki
- وَمَنْ كَفَرَ
- inkar edeni dahi
- فَاُمَتِّعُهُ
- onu geçindiririm
- قَل۪يلاً
- az bir süre
- ثُمَّ
- sonra
- اَضْطَرُّهُٓ
- onu mahkum ederim
- اِلٰى عَذَابِ
- azabına
- النَّارِۜ
- cehennem
- وَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمَص۪يرُ
- dönüş yeridir
- وَاِذْ
- hani
- يَرْفَعُ
- yükseltiyordu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- الْقَوَاعِدَ
- temellerini
- مِنَ الْبَيْتِ
- Ev`in
- وَاِسْمٰع۪يلُۜ
- İsma`il`le beraber
- رَبَّنَا
- Rabbi`imiz
- تَقَبَّلْ
- kabul buyur
- مِنَّاۜ
- bizden
- اِنَّكَ
- kuşkusuz sen
- اَنْتَ
- (yalnız) sen
- السَّم۪يعُ
- işitensin
- الْعَل۪يمُ
- bilensin
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاجْعَلْنَا
- bizi yap
- مُسْلِمَيْنِ
- teslim olanlardan
- لَكَ
- sana
- وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
- neslimizden de
- اُمَّةً
- bir ümmet çıkar
- مُسْلِمَةً
- teslim olan
- لَكَۖ
- sana
- وَاَرِنَا
- bize göster
- مَنَاسِكَنَا
- ibadet yollarımızı
- وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
- ve tevbemizi kabul et
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- ancak sensin
- التَّوَّابُ
- tevbeleri kabul eden
- الرَّح۪يمُ
- çok merhametli olan
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَابْعَثْ
- gönder
- ف۪يهِمْ
- onlara
- رَسُولاً
- bir elçi
- مِنْهُمْ
- kendi içlerinden
- يَتْلُوا
- okuyacak
- عَلَيْهِمْ
- kendilerine
- اٰيَاتِكَ
- senin ayetlerini
- وَيُعَلِّمُهُمُ
- onlara öğretecek
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmeti
- وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
- ve onları temizleyecek
- اِنَّكَ
- şüphesiz sensin
- اَنْتَ
- yalnız sen
- الْعَز۪يزُ
- Aziz olan
- الْحَك۪يمُ۟
- Hakim olan
- وَمَنْ
- kim
- يَرْغَبُ
- yüz çevirir
- عَنْ مِلَّةِ
- milletinden (dininden)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- اِلَّا
- başka
- مَنْ سَفِهَ
- sefih kılandan
- نَفْسَهُۜ
- nefsini
- وَلَقَدِ
- Andolsun ki
- اصْطَفَيْنَاهُ
- biz onu seçmiştik
- فِي الدُّنْيَاۚ
- dünyada
- وَاِنَّهُ
- ve şüphesiz o
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
- salihlerdendir
- اِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- لَهُ
- ona
- رَبُّهُٓ
- Rabbi
- اَسْلِمْۙ
- İslam ol (teslim ol)
- قَالَ
- dedi
- اَسْلَمْتُ
- teslim oldum
- لِرَبِّ
- Rabbine
- الْعَالَم۪ينَ
- alemlerin
- وَوَصّٰى
- vasiyyet etti
- بِهَٓا
- bunu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- بَن۪يهِ
- kendi oğullarına
- وَيَعْقُوبُۜ
- Ya`kub da
- يَا بَنِيَّ
- Oğullarım
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- اصْطَفٰى
- seçti
- لَكُمُ
- sizin için
- الدّ۪ينَ
- bu dini
- فَلَا تَمُوتُنَّ
- öyleyse ölmeyin
- اِلَّا
- başka (bir şekilde)
- وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
- müslümanlar olmaktan
- اَمْ
- yoksa
- كُنْتُمْ
- siz
- شُهَدَٓاءَ
- şahit miydiniz
- اِذْ
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- يَعْقُوبَ
- Ya`kub`a
- الْمَوْتُۙ
- ölüm hali
- اِذْ
- O zaman
- قَالَ
- (Ya`kub) dedi ki
- لِبَن۪يهِ
- oğullarına
- مَا تَعْبُدُونَ
- neye kulluk edeceksiniz
- مِنْ بَعْد۪يۜ
- benden sonra
- قَالُوا
- dediler
- نَعْبُدُ
- kulluk edeceğiz
- اِلٰهَكَ
- senin tanrın
- وَاِلٰهَ
- ve tanrısı
- اٰبَٓائِكَ
- ataların
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`ın
- اِلٰهاً
- Tanrı`ya
- وَاحِداًۚ
- tek
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- تِلْكَ
- onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- kendilerine
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- size aittir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- siz sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَقَالُوا
- dediler
- كُونُوا
- olun ki
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veya
- نَصَارٰى
- hıristiyan
- تَهْتَدُواۜ
- doğru yolu bulasınız
- قُلْ
- De ki
- بَلْ
- bilakis (uyarız)
- مِلَّةَ
- milletine (dinine)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- حَن۪يفاًۜ
- hanif
- وَمَا كَانَ
- O değildi
- مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
- ortak koşanlardan
- قُولُٓوا
- deyin
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene
- اِلَيْنَا
- bize
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`a
- وَيَعْقُوبَ
- ve Ya`kub`a
- وَالْاَسْبَاطِ
- ve torunlarına
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- verilene
- مُوسٰى
- Musa
- وَع۪يسٰى
- ve Îsa`ya
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- ve verilene
- النَّبِيُّونَ
- peygamberlere
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- rablerinden
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırım yapmayız
- بَيْنَ
- arasında
- اَحَدٍ
- hiçbiri
- مِنْهُمْۘ
- onların
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- فَاِنْ
- eğer
- اٰمَنُوا
- iman ederlerse
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَٓا اٰمَنْتُمْ
- sizin iman ettiğiniz
- بِه۪
- ona
- فَقَدِ
- elbette
- اهْتَدَوْاۚ
- doğru yolu bulmuş olurlar
- وَاِنْ
- eğer
- تَوَلَّوْا
- dönerlerse
- فَاِنَّمَا
- mutlaka
- هُمْ
- onlar
- ف۪ي شِقَاقٍۚ
- anlaşmazlık içine düşerler
- فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
- onlara karşı sana yeter
- اللّٰهُۚ
- Allah
- وَهُوَ
- O
- السَّم۪يعُ
- işitendir
- الْعَل۪يمُۜ
- bilendir
- صِبْغَةَ
- boyası (ile boyan)
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- وَمَنْ
- kimdir
- اَحْسَنُ
- daha güzeli
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- صِبْغَةًۘ
- boyası
- وَنَحْنُ
- Biz ancak
- لَهُ
- O`na
- عَابِدُونَ
- kulluk ederiz
- قُلْ
- söyle (onlara)
- اَتُحَٓاجُّونَنَا
- bizimle tartışıyor musunuz?
- فِي اللّٰهِ
- Allah hakkında
- وَهُوَ
- O iken
- رَبُّنَا
- bizim de Rabbimiz
- وَرَبُّكُمْۚ
- sizin de Rabbiniz
- وَلَـنَٓا
- bizimdir
- اَعْمَالُنَا
- bizim yaptıklarımız
- وَلَكُمْ
- sizindir
- اَعْمَالُكُمْۚ
- sizin yaptıklarınız
- وَنَحْنُ
- biz
- لَهُ
- O`na
- مُخْلِصُونَۙ
- gönülden bağlananlarız
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- اِنَّ
- şüphesiz
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- İshak
- وَيَعْقُوبَ
- Ya`kub
- وَالْاَسْبَاطَ
- ve torunlarının
- كَانُوا
- olduklarını mı
- هُوداً
- yahudi
- اَوْ
- yahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- قُلْ
- De ki
- ءَاَنْتُمْ
- Siz mi
- اَعْلَمُ
- daha iyi bilirsiniz
- اَمِ
- yoksa
- اللّٰهُۜ
- Allah mı
- وَمَنْ
- kimdir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ
- kimseden
- كَتَمَ
- gizleyen
- شَهَادَةً
- şahitliği
- عِنْدَهُ
- yanında bulunan
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- تِلْكَ
- İşte onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- onlarındır
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- sizindir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
- onların yaptıklarından
- سَيَقُولُ
- diyecekler
- السُّفَـهَٓاءُ
- bazı beyinsizler
- مِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَا
- nedir
- وَلّٰيهُمْ
- onları çeviren
- عَنْ قِبْلَتِهِمُ
- kıblelerinden
- الَّت۪ي كَانُوا
- bulundukları
- عَلَيْهَاۜ
- üzerinde
- قُلْ
- de ki
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُۜ
- batı da
- يَهْد۪ي
- O iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini (dileyeni)
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- وَكَذٰلِكَ
- böylece
- جَعَلْنَاكُمْ
- sizi kıldık
- اُمَّةً
- bir ümmet
- وَسَطاً
- vasat
- لِتَكُونُوا
- olmanız için
- شُهَدَٓاءَ
- şahit
- عَلَى النَّاسِ
- insanlara
- وَيَكُونَ
- ve olması için
- الرَّسُولُ
- rasulün de
- عَلَيْكُمْ
- size
- شَه۪يداًۜ
- şahit
- وَمَا جَعَلْنَا
- ve yaptık
- الْقِبْلَةَ
- kıble
- الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
- üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
- اِلَّا
- sadece
- لِنَعْلَمَ
- bilmek için
- مَنْ يَتَّبِـعُ
- uyanı
- الرَّسُولَ
- Elçi`ye
- مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
- geriye dönenden
- عَلٰى
- üzerinde
- عَقِبَيْهِۜ
- ökçesi
- وَاِنْ كَانَتْ
- elbette
- لَكَب۪يرَةً
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
- yol gösterdiğinden
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- وَمَا كَانَ
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- لِيُض۪يعَ
- zayi edecek
- ا۪يمَانَكُمْۜ
- sizin imanınızı
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِالنَّاسِ
- insanlara
- لَرَؤُ۫فٌ
- şefkatlidir
- رَح۪يمٌ
- merhametlidir
- قَدْ
- elbette
- نَرٰى
- görüyoruz
- تَقَلُّبَ
- çevrilip durduğunu
- وَجْهِكَ
- yüzünün
- فِي السَّمَٓاءِۚ
- göğe doğru
- فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
- elbette seni döndüreceğiz
- قِبْلَةً
- bir kıbleye
- تَرْضٰيهَاۖ
- hoşlanacağın
- فَوَلِّ
- (Bundan böyle) çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- شَطْرَهُۜ
- o yöne
- وَاِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenler
- الْكِتَابَ
- kitap
- لَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- bunun
- الْحَقُّ
- bir gerçek olduğunu
- مِنْ رَبِّهِمْۜ
- Rableri tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَلَئِنْ اَتَيْتَ
- sen getirsen
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlere
- الْكِتَابَ
- Kitap
- بِكُلِّ
- her türlü
- اٰيَةٍ
- ayeti
- مَا تَبِعُوا
- onlar uymazlar
- قِبْلَتَكَۚ
- senin kıblene
- وَمَٓا
- değilsin
- اَنْتَ
- sen de
- بِتَابِـعٍ
- uyacak
- قِبْلَتَهُمْۚ
- onların kıblesine
- وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
- onların bır kısmı uymazlar
- قِبْلَةَ
- kıblesine de
- بَعْضٍۜ
- birbirlerinin
- وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların keyiflerine
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اِذاً
- o takdirde
- لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
- zalimlerden olursun
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- kendilerine verdiklerimiz
- الْكِتَابَ
- Kitap
- يَعْرِفُونَهُ
- onu tanırlar
- كَمَا
- gibi
- يَعْرِفُونَ
- tanıdıkları
- اَبْنَٓاءَهُمْۜ
- oğullarını
- وَاِنَّ
- ama yine de
- فَر۪يقاً
- bir grup
- مِنْهُمْ
- onlardan
- لَيَكْتُمُونَ
- gizlerler
- الْحَقَّ
- gerçeği
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- اَلْحَقُّ
- Gerçek
- مِنْ رَبِّكَ
- Rabbindendir
- فَلَا تَكُونَنَّ
- artık olma
- مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
- kuşkulananlardan
- وَلِكُلٍّ
- her ümmetin vardır
- وِجْهَةٌ
- bir yönü
- هُوَ مُوَلّ۪يهَا
- yöneldiği
- فَاسْتَبِقُوا
- O halde koşun
- الْخَيْرَاتِۜ
- hayır işlerine
- اَيْنَ
- nerede
- مَا تَكُونُوا
- olsanız
- يَأْتِ
- getirir
- بِكُمُ
- sizi bir araya
- اللّٰهُ
- Allah
- جَم۪يعاًۜ
- hepinizi
- اِنَّ
- kuşkusuz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَاِنَّهُ
- bu elbette
- لَلْحَقُّ
- bir gerçektir
- مِنْ رَبِّكَۜ
- Rabbinden
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- doğru
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`a
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin ki
- وُجُوهَكُمْ
- yüzünüzü
- شَطْرَهُۙ
- o yana
- لِئَلَّا يَكُونَ
- olmasın
- لِلنَّاسِ
- hiç kimsenin
- عَلَيْكُمْ
- aleyhinizde
- حُجَّةٌۗ
- bir delili
- اِلَّا
- başka
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimlerden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- فَلَا تَخْشَوْهُمْ
- Onlardan da çekinmeyin
- وَاخْشَوْن۪ي
- benden çekinin
- وَلِاُتِمَّ
- ve tamamlayayım
- نِعْمَت۪ي
- ni`metimi
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَهْتَدُونَۙ
- hidayete erersiniz
- كَمَٓا
- gibi
- اَرْسَلْنَا
- gönderdik
- ف۪يكُمْ
- kendi içinizden
- رَسُولاً
- bir Elçi
- مِنْكُمْ
- sizden olan
- يَتْلُوا
- okuyan
- عَلَيْكُمْ
- size
- اٰيَاتِنَا
- ayetlerimizi
- وَيُزَكّ۪يكُمْ
- sizi temizleyen
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğreten
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- hikmeti
- وَيُعَلِّمُكُمْ
- ve size öğreten
- مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
- bilmediklerinizi
- فَاذْكُرُون۪ٓي
- Öyle ise beni anın ki
- اَذْكُرْكُمْ
- ben de sizi anayım
- وَاشْكُرُوا ل۪ي
- bana şükredin
- وَلَا تَكْفُرُونِ۟
- nankörlük etmeyin
- يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- Ey inananlar
- اسْتَع۪ينُوا
- (Allah`tan) yardım isteyin
- بِالصَّبْرِ
- sabır
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَا تَقُولُوا
- demeyin
- لِمَنْ
- kimselere
- يُقْتَلُ
- öldürülen
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- اَمْوَاتٌۜ
- ölüler
- بَلْ
- bilakis
- اَحْيَٓاءٌ
- onlar diridirler
- وَلٰكِنْ
- ama
- لَا تَشْعُرُونَ
- siz farkında olmazsınız
- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
- andolsun sizi imtihan edeceğiz
- بِشَيْءٍ
- şeylerle
- مِنَ الْخَوْفِ
- korku
- وَالْجُوعِ
- ve açlık (gibi)
- وَنَقْصٍ
- ve noksanlığıyla
- مِنَ الْاَمْوَالِ
- mallarınızın
- وَالْاَنْفُسِ
- ve canlarınızın
- وَالثَّمَرَاتِۜ
- ve ürünlerinizin
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الصَّابِر۪ينَۙ
- sabredenleri
- الَّذ۪ينَ
- onlar ki
- اِذَٓا
- zaman
- اَصَابَتْهُمْ
- onlara eriştiği
- مُص۪يبَةٌۙ
- bir bela
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّا
- şüphesiz biz
- لِلّٰهِ
- Allah içiniz
- وَاِنَّٓا
- ve şüphesiz biz
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَۜ
- döneceğiz
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte
- عَلَيْهِمْ
- hep onlar içindir
- صَلَوَاتٌ
- bağışlamalar
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَرَحْمَةٌ
- ve rahmet
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte
- هُمُ
- onlardır
- الْمُهْتَدُونَ
- doğru yolu bulanlar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الصَّفَا
- Safa
- وَالْمَرْوَةَ
- ve Merve
- مِنْ شَعَٓائِرِ
- nişanlarındandır
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- فَمَنْ
- Kim
- حَجَّ
- hacceder
- الْبَيْتَ
- Ev`i
- اَوِ
- ya da
- اعْتَمَرَ
- ömre yaparsa
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- hiçbir günah
- عَلَيْهِ
- kendisine
- اَنْ يَطَّوَّفَ
- tavaf etmesinde
- بِهِمَاۜ
- onları
- وَمَنْ
- ve kim
- تَطَوَّعَ
- kendiliğinden yaparsa
- خَيْراًۙ
- bir iyilik
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- شَاكِرٌ
- karşılığını verir
- عَل۪يمٌ
- (yaptığını) bilir
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyenler
- مَٓا اَنْزَلْنَا
- indirdiğimiz
- مِنَ الْبَيِّنَاتِ
- açık delilleri
- وَالْهُدٰى
- ve hidayeti
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا بَيَّنَّاهُ
- biz açıkça belirttikten
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- فِي الْكِتَابِۙ
- Kitapta
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlara
- يَلْعَنُهُمُ
- la`net eder
- اللّٰهُ
- Allah
- وَيَلْعَنُهُمُ
- ve la`net eder
- اللَّاعِنُونَۙ
- bütün la`net edebilenler
- اِلَّا
- ancak hariç
- الَّذ۪ينَ تَابُوا
- tevbe edip
- وَاَصْلَحُوا
- uslananlar
- وَبَيَّنُوا
- ve (gerçeği) açıklayanlar
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَتُوبُ
- tevbelerini kabul ederim
- عَلَيْهِمْۚ
- onların
- وَاَنَا
- çünkü ben
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edenim
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyenim
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edip te
- وَمَاتُوا
- ölen kimseler
- وَهُمْ كُفَّارٌ
- kafir olarak
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- عَلَيْهِمْ
- onların üstünedir
- لَعْنَةُ
- la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklerin
- وَالنَّاسِ
- ve insanların
- اَجْمَع۪ينَۙ
- tüm
- خَالِد۪ينَ
- ebedi kalırlar
- ف۪يهَاۚ
- (la`net) içinde
- لَا يُخَفَّفُ
- hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا
- ve yoktur
- هُمْ
- onlara
- يُنْظَرُونَ
- gözetme
- وَاِلٰهُكُمْ
- Tanrınız
- اِلٰهٌ
- Tanrı`dır
- وَاحِدٌۚ
- bir tek
- لَٓا
- yoktur
- اِلٰهَ
- tanrı
- اِلَّا
- başka
- هُوَ
- O`ndan
- الرَّحْمٰنُ
- Rahman`dır
- الرَّح۪يمُ۟
- Rahim`dir
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي خَلْقِ
- yaratılışında
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاخْتِلَافِ
- değişmesinde
- الَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüzün
- وَالْفُلْكِ
- gemilerde
- الَّت۪ي تَجْر۪ي
- taşıyıp giden
- فِي الْبَحْرِ
- denizde
- بِمَا يَنْفَعُ
- faydasına olan şeyleri
- النَّاسَ
- insanların
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirip
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مِنْ مَٓاءٍ
- su
- فَاَحْيَا
- dirilterek
- بِهِ
- onunla
- الْاَرْضَ
- yeri
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَا
- öldükten
- وَبَثَّ
- yaymasında
- ف۪يهَا
- orada
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- دَٓابَّةٍۖ
- canlıyı
- وَتَصْر۪يفِ
- evirip çevirmesinde
- الرِّيَاحِ
- rüzgarları
- وَالسَّحَابِ
- ve bulutları
- الْمُسَخَّرِ
- emre hazır bekleyen
- بَيْنَ
- arasında
- السَّمَٓاءِ
- yer
- وَالْاَرْضِ
- ile gök
- لَاٰيَاتٍ
- elbette deliller vardır
- لِقَوْمٍ
- bir topluluk için
- يَعْقِلُونَ
- düşünen
- وَمِنَ النَّاسِ
- İnsanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَتَّخِذُ
- tutar
- مِنْ دُونِ اللّٰهِ
- Allah`tan başka
- اَنْدَاداً
- eşler
- يُحِبُّونَهُمْ
- onları severler
- كَحُبِّ
- sever gibi
- اللّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- İnananlar ise
- اَشَدُّ
- en çok
- حُباًّ
- severler
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَلَوْ
- keşke
- يَرَى
- bilselerdi
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
- zulmedenler
- اِذْ
- zaman
- يَرَوْنَ
- gördükleri
- الْعَذَابَۙ
- azabı
- اَنَّ
- gerçekten
- الْقُوَّةَ
- kuvvetin
- لِلّٰهِ
- Allah`a aittir
- جَم۪يعاًۙ
- bütünüyle
- وَاَنَّ
- ve gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعَذَابِ
- azabı
- اِذْ
- işte
- تَبَرَّاَ
- uzak durdular
- الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
- uyulanlar
- مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlardan
- وَرَاَوُا
- gördüler
- الْعَذَابَ
- azabı
- وَتَقَطَّعَتْ
- kesildi
- بِهِمُ
- onların
- الْاَسْبَابُ
- bağları
- وَقَالَ
- şöyle dediler
- الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlar
- لَوْ
- keşke
- اَنَّ لَنَا
- bizim için mümkün olsaydı
- كَرَّةً
- bir dönüş (dünyaya)
- فَنَتَبَرَّاَ
- uzak dursaydık
- مِنْهُمْ
- onlardan
- كَمَا
- gibi
- تَبَرَّؤُ۫ا
- uzak durdukları
- مِنَّاۜ
- bizden
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُر۪يهِمُ
- onlara gösterir
- اللّٰهُ
- Allah
- اَعْمَالَهُمْ
- işledikleri bütün fiillerini
- حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
- hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
- وَمَا هُمْ
- ve onlar
- بِخَارِج۪ينَ
- çıkamazlar
- مِنَ النَّارِ۟
- ateşten
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- Ey insanlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِمَّا
- bulunan şeylerden
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- حَـلَالاً
- helal
- طَـيِّباًۘ
- ve temiz
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- sizin
- عَدُوٌّ
- düşmanınızdır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- اِنَّمَا
- O size daima
- يَأْمُرُكُمْ
- emreder
- بِالسُّٓوءِ
- kötülük
- وَالْفَحْشَٓاءِ
- ve hayasızlığı
- وَاَنْ تَقُولُوا
- ve söylemenizi
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz şeyleri
- وَاِذَا ق۪يلَ
- dendiğinde
- لَهُمُ
- onlara
- اتَّبِعُوا
- uyun
- مَٓا اَنْزَلَ
- indirdiğine
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- بَلْ
- hayır bilakis
- نَـتَّبِـعُ
- uyarız
- مَٓا اَلْفَيْنَا
- biz bulduğumuz(yol)a
- عَلَيْهِ
- üzerinde
- اٰبَٓاءَنَاۜ
- atalarımızı
- اَوَلَوْ كَانَ
- olsalar da mı
- اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
- ataları
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmeyen
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يَهْتَدُونَ
- doğru yolu bulamayan
- وَمَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
- كَمَثَلِ
- haline benzer
- الَّذ۪ي يَنْعِقُ
- haykıran kimsenin
- بِمَا لَا يَسْمَعُ
- bir şey işitmeyen
- اِلَّا
- başka
- دُعَٓاءً
- çağırmadan
- وَنِدَٓاءًۜ
- bağırıp
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onun için onlar
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmezler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıkların
- وَاشْكُرُوا
- şükredin
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
- yalnızca ona tapıyorsanız
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- حَرَّمَ
- haram kıldı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَيْتَةَ
- leş
- وَالدَّمَ
- ve kan
- وَلَحْمَ
- ve etini
- الْخِنْز۪يرِ
- domuz
- وَمَٓا اُهِلَّ
- ve kesileni
- بِه۪
- adına
- لِغَيْرِ
- başkası
- اللّٰهِۚ
- Allah`tan
- فَمَنِ
- ama kim
- اضْطُرَّ
- mecbur kalırsa
- غَيْرَ بَاغٍ
- saldırmadan
- وَلَا عَادٍ
- ve sınırı aşmadan
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- çok esirgeyendir
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyip
- مَٓا
- bir şey
- اَنْزَلَ
- indirdiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitaptan
- وَيَشْتَرُونَ
- satanlar
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۙ
- birkaç
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- مَا يَأْكُلُونَ
- yemezler
- ف۪ي بُطُونِهِمْ
- karınlarına
- اِلَّا
- başka
- النَّارَ
- ateşten
- وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
- onlara konuşmayacak
- اللّٰهُ
- Allah
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- Kıyamet
- وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
- ve onları temizlemeyecektir
- وَلَهُمْ
- onlar için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- اُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın almışlardır
- الضَّلَالَةَ
- sapıklık
- بِالْهُدٰى
- hidayet karşılığında
- وَالْعَذَابَ
- azab
- بِالْمَغْفِرَةِۚ
- mağfiret karşılığında
- فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
- ne kadar da cesaretlidirler
- عَلَى
- karşı
- النَّارِ
- ateşe
- ذٰلِكَ
- işte böyle
- بِاَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- نَزَّلَ
- indirmiştir
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّ
- elbette
- الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düşenler
- فِي الْكِتَابِ
- Kitapta
- لَف۪ي
- içindedirler
- شِقَاقٍ
- anlaşmazlık
- بَع۪يدٍ۟
- derin bir
- لَيْسَ
- değildir
- الْبِرَّ
- iyilik
- اَنْ تُوَلُّوا
- çevirmeniz
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- قِبَلَ
- tarafına
- الْمَشْرِقِ
- doğu
- وَالْمَغْرِبِ
- ve batı
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- مَنْ
- kişinin
- اٰمَنَ
- inanmasıdır
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklere
- وَالْكِتَابِ
- ve Kitaba
- وَالنَّبِيّ۪نَۚ
- ve peygamberlere
- وَاٰتَى
- ve vermesidir
- الْمَالَ
- malını
- عَلٰى حُبِّه۪
- sevdiği
- ذَوِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- ve yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينَ
- ve yoksullara
- وَابْنَ السَّب۪يلِ
- ve yolda kalmışlara
- وَالسَّٓائِل۪ينَ
- ve dilencilere
- وَفِي الرِّقَابِۚ
- ve kölelere
- وَاَقَامَ
- ve kılmasıdır
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- الزَّكٰوةَۚ
- zekatı
- وَالْمُوفُونَ
- yerine getirmeleridir
- بِعَهْدِهِمْ
- andlaşmalarını
- اِذَا
- zaman
- عَاهَدُواۚ
- andlaşma yaptıkları
- وَالصَّابِر۪ينَ
- sabrederler
- فِي الْبَأْسَٓاءِ
- sıkıntıda
- وَالضَّرَّٓاءِ
- ve hastalıkta
- وَح۪ينَ
- zamanında
- الْبَأْسِۜ
- savaş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
- doğru olanlardır
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte onlar
- هُمُ
- onlardır
- الْمُتَّقُونَ
- muttakiler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- farz kılındı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِصَاصُ
- kısas
- فِي الْقَتْلٰىۜ
- öldürmelerde
- اَلْحُرُّ
- hür
- بِالْحُرِّ
- hüre
- وَالْعَبْدُ
- köle
- بِالْعَبْدِ
- köleye
- وَالْاُنْثٰى
- kadın
- بِالْاُنْثٰىۜ
- kadına
- فَمَنْ
- kimse
- عُفِيَ لَهُ
- affedilen
- مِنْ اَخ۪يهِ
- kardeşi tarafından
- شَيْءٌ
- kısmen
- فَاتِّبَاعٌ
- artık uymalı
- بِالْمَعْرُوفِ
- örfe
- وَاَدَٓاءٌ
- ve (diyeti) ödemelidir
- اِلَيْهِ
- ona
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- bu
- تَخْف۪يفٌ
- bir hafifletme
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbiniz tarafından
- وَرَحْمَةٌۜ
- ve rahmettir
- فَمَنِ
- artk kim
- اعْتَدٰى
- haddi aşarsa
- بَعْدَ
- sonra
- ذٰلِكَ
- bundan
- فَلَهُ
- onun için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْقِصَاصِ
- kısasta
- حَيٰوةٌ
- hayat
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَعَلَّكُمْ
- böylece
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِذَا
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- اَحَدَكُمُ
- birinize
- الْمَوْتُ
- ölüm
- اِنْ
- eğer
- تَرَكَ
- bırakacaksa
- خَيْراًۚ
- bir hayır (mal)
- اَلْوَصِيَّةُ
- vasiyyet etmek
- لِلْوَالِدَيْنِ
- anaya babaya
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlara
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- uygun bir biçimde
- حَقاًّ
- bir borçtur
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَۜ
- muttakiler
- فَمَنْ
- artık kim
- بَدَّلَهُ
- (vasiyyeti) değiştirirse
- بَعْدَ مَا
- sonra
- سَمِعَهُ
- işittikten
- فَاِنَّمَٓا
- elbette
- اِثْمُهُ
- günahı
- عَلَى
- üzerinedir
- الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
- onu değiştirenlerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌۜ
- bilendir
- فَمَنْ
- her kim de
- خَافَ
- korkar da
- مِنْ مُوصٍ
- vasiyyet edenin
- جَنَفاً
- hata işleyeceğinden
- اَوْ
- veya
- اِثْماً
- günah işlemesinden
- فَاَصْلَحَ
- düzeltirse
- بَيْنَهُمْ
- aralarını
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- elbette
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ۟
- esirgeyendir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- yazıldı
- عَلَيْكُمُ
- sizin üzerinize de
- الصِّيَامُ
- oruç
- كَمَا
- gibi
- كُتِبَ
- yazıldığı
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- sizden öncekiler
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَتَّقُونَۙ
- korunursunuz
- اَيَّاماً
- günlerdir
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olursa
- مِنْكُمْ
- sizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- veya
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutar
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
- ona (güç) dayananların
- فِدْيَةٌ
- fidye vermesi lazımdır
- طَعَامُ
- doyuracak
- مِسْك۪ينٍۜ
- bir yoksulu
- فَمَنْ
- artık kim
- تَطَوَّعَ
- gönülden
- خَيْراً
- bir iyilik yaparsa
- فَهُوَ
- o
- خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَهُۜ
- kendisi için
- وَاَنْ تَصُومُوا
- ve oruç tutmanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- شَهْرُ
- ayı
- رَمَضَانَ
- ramazan
- الَّذ۪ٓي
- ki
- اُنْزِلَ
- indirilmiştir
- ف۪يهِ
- onda
- الْقُرْاٰنُ
- Kur`an
- هُدًى
- hidayet olarak
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَبَيِّنَاتٍ
- ve açıklayıcı
- مِنَ الْهُدٰى
- hidayeti
- وَالْفُرْقَانِۚ
- doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
- فَمَنْ
- kim
- شَهِدَ
- şahit olursa
- مِنْكُمُ
- içinizden
- الشَّهْرَ
- o aya
- فَلْيَصُمْهُۜ
- oruç tutsun
- وَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olur
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- yahut
- عَلٰى
- üzere olursa
- سَفَرٍ
- sefer
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutsun
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- يُر۪يدُ
- ister
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُمُ
- sizin için
- الْيُسْرَ
- kolaylık
- وَلَا يُر۪يدُ
- istemez
- الْعُسْرَۘ
- güçlük
- وَلِتُكْمِلُوا
- ve tamamlamanızı (ister)
- الْعِدَّةَ
- sayıyı
- وَلِتُكَبِّرُوا
- ve yüceltmenizi (ister)
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
- size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz
- وَاِذَا سَاَلَكَ
- sana sorar(lar)sa
- عِبَاد۪ي
- kullarım
- عَنّ۪ي
- benden
- فَاِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- قَر۪يبٌۜ
- (onlara) yakınım
- اُج۪يبُ
- karşılık veririm
- دَعْوَةَ
- onun du`asına
- الدَّاعِ
- du`a edenin
- اِذَا
- zaman
- دَعَانِۙ
- bana du`a ettiği
- فَلْيَسْتَج۪يبُوا
- O halde onlar da karşılık versinler
- ل۪ي
- bana
- وَلْيُؤْمِنُوا
- inansınlar ki
- ب۪ي
- bana
- لَعَلَّهُمْ
- böylece onlar
- يَرْشُدُونَ
- doğru yola erişirler
- اُحِلَّ
- helal kılındı
- لَكُمْ
- size
- لَيْلَةَ
- gecesi
- الصِّيَامِ
- oruç
- الرَّفَثُ
- yaklaşmak
- اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
- kadınlarınıza
- هُنَّ
- onlar
- لِبَاسٌ
- elbisenizdir
- لَكُمْ
- sizin
- وَاَنْتُمْ
- ve siz de
- لِبَاسٌ
- elbisesisiniz
- لَهُنَّۜ
- onların
- عَلِمَ
- bildi de
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- gerçekten siz
- كُنْتُمْ
- olduğunuzu
- تَخْتَانُونَ
- yazık etmekte
- اَنْفُسَكُمْ
- sizin kendinize
- فَتَابَ
- tevbenizi kabul etti
- عَلَيْكُمْ
- sizden
- وَعَفَا
- ve affetti
- عَنْكُمْۚ
- sizi
- فَالْـٰٔنَ
- artık şimdi
- بَاشِرُوهُنَّ
- onlara yaklaşın
- وَابْتَغُوا
- ve arayın
- مَا كَتَبَ
- yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- لَكُمْۖ
- sizin için
- وَكُلُوا
- yiyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- حَتّٰى
- kadar
- يَتَبَيَّنَ
- ayırdelinceye
- لَكُمُ
- sizce
- الْخَيْطُ
- ipliği
- الْاَبْيَضُ
- beyaz
- مِنَ الْخَيْطِ
- iplikten
- الْاَسْوَدِ
- siyah
- مِنَ الْفَجْرِۖ
- şafağın
- ثُمَّ
- sonra
- اَتِمُّوا
- tamamlayın
- الصِّيَامَ
- orucu
- اِلَى الَّيْلِۚ
- gece oluncaya dek
- وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
- (kadınlara) yaklaşmayın
- وَاَنْتُمْ
- siz
- عَاكِفُونَۙ
- ibadete çekilmiş iken
- فِي الْمَسَاجِدِۜ
- mescidlerde
- تِلْكَ
- bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
- bunlara yaklaşmayın
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklar ki
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَّقُونَ
- korunup sakınırlar
- وَلَا تَأْكُلُٓوا
- yemeyin
- اَمْوَالَكُمْ
- mallarınızı
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- بِالْبَاطِلِ
- batıl (sebepler) ile
- وَتُدْلُوا
- atmayın
- بِهَٓا
- onları
- اِلَى الْحُكَّامِ
- hakimler(in önün)e
- لِتَأْكُلُوا
- yemeniz için
- فَر۪يقاً
- bir kısmını
- مِنْ اَمْوَالِ
- mallarından
- النَّاسِ
- insanların
- بِالْاِثْمِ
- günah bir biçimde
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
- bildiğiniz halde
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
- hilallerden
- قُلْ
- de ki
- هِيَ
- onlar
- مَوَاق۪يتُ
- vakit ölçüleridir
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- وَالْحَجِّۜ
- ve hac
- وَلَيْسَ
- ve değildir
- الْبِرُّ
- iyilik
- بِاَنْ تَأْتُوا
- girmek
- الْبُيُوتَ
- evlere
- مِنْ ظُهُورِهَا
- arkalarından
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- الْبِرَّ
- iyilik
- مَنِ
- kişinin
- اتَّقٰىۚ
- takvasıdır
- وَأْتُوا
- girin
- مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
- kapılarından
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تُفْلِحُونَ
- kurtuluşa erersiniz
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşanlarla
- وَلَا تَعْتَدُواۜ
- aşırı gitmeyin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْمُعْتَد۪ينَ
- aşırı gidenleri
- وَاقْتُلُوهُمْ
- onları öldürün
- حَيْثُ
- nerede
- ثَقِفْتُمُوهُمْ
- yakalarsanız
- وَاَخْرِجُوهُمْ
- onları çıkarın
- مِنْ حَيْثُ
- yer(Mekke)den
- اَخْرَجُوكُمْ
- sizi çıkardıkları
- وَالْفِتْنَةُ
- fitne
- اَشَدُّ
- daha kötüdür
- مِنَ الْقَتْلِۚ
- adam öldürmekten
- وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşmayın
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- Mescid-i Haram
- حَتّٰى
- kadar
- يُقَاتِلُوكُمْ
- sizinle savaşıncaya
- ف۪يهِۚ
- orada
- فَاِنْ
- fakat eğer
- قَاتَلُوكُمْ
- onlar sizinle savaşırlarsa
- فَاقْتُلُوهُمْۜ
- hemen onları öldürün
- كَذٰلِكَ
- böyledir
- جَزَٓاءُ
- cezası
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirlerin
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَاِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- esirgeyendir
- وَقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşın
- حَتّٰى
- kadar
- لَا تَكُونَ
- kalmayıncaya
- فِتْنَةٌ
- fitne
- وَيَكُونَ
- oluncaya
- الدّ۪ينُ
- din
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَلَا عُدْوَانَ
- artık düşmanlık olmaz
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- اَلشَّهْرُ
- ayı
- الْحَرَامُ
- haram
- بِالشَّهْرِ
- aya karşılıktır
- الْحَرَامِ
- haram
- وَالْحُرُمَاتُ
- hürmetler
- قِصَاصٌۜ
- karşılıklıdır
- فَمَنِ
- kim
- اعْتَدٰى
- saldırırsa
- عَلَيْكُمْ
- size
- فَاعْتَدُوا
- siz de saldırın
- عَلَيْهِ
- ona
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَا اعْتَدٰى
- saldırdığı
- عَلَيْكُمْۖ
- size
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الْمُتَّق۪ينَ
- muttakilerle
- وَاَنْفِقُوا
- infak edin
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَلَا تُلْقُوا
- kendinizi atmayın
- بِاَيْد۪يكُمْ
- kendi ellerinizle
- اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
- tehlikeye
- وَاَحْسِنُواۚۛ
- iyilik edin
- اِنَّ
- doğrusu
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenleri
- وَاَتِمُّوا
- tamamlayın
- الْحَجَّ
- haccı
- وَالْعُمْرَةَ
- ve ömreyi
- لِلّٰهِۜ
- Allah için
- فَاِنْ
- Eğer
- اُحْصِرْتُمْ
- engellenmiş olursanız
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayınıza geleni (kesin)
- مِنَ الْهَدْيِۚ
- kurbandan
- وَلَا تَحْلِقُوا
- tıraş etmeyin
- رُؤُ۫سَكُمْ
- başlarınızı
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- varıncaya
- الْهَدْيُ
- kurban
- مَحِلَّهُۜ
- yerine
- فَمَنْ
- kim varsa
- كَانَ
- olan
- مِنْكُمْ
- İçinizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- ya da
- بِه۪ٓ اَذًى
- bir rahatsızlığı bulunan
- مِنْ رَأْسِه۪
- başından
- فَفِدْيَةٌ
- fidye (versin)
- مِنْ صِيَامٍ
- oruçtan
- اَوْ
- veya
- صَدَقَةٍ
- sadakadan
- نُسُكٍۚ
- kurbandan
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَمِنْتُمْ۠
- güvene kavuştuğunuz
- فَمَنْ
- kimse
- تَمَتَّعَ
- faydalanmak isteyen
- بِالْعُمْرَةِ
- ömre ile
- اِلَى الْحَجِّ
- hac (zamanın)a kadar
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayına geleni (kessin)
- لَمْ يَجِدْ
- (kurban) bulamayan
- فَصِيَامُ
- oruç tutar
- ثَلٰثَةِ
- üç
- اَيَّامٍ
- gün
- فِي الْحَجِّ
- hacda
- وَسَبْعَةٍ
- yedi gün de
- اِذَا
- zaman
- رَجَعْتُمْۜ
- döndüğünüz
- تِلْكَ
- böylece
- عَشَرَةٌ
- on (gündür)
- كَامِلَةٌۜ
- tamamı
- ذٰلِكَ
- Bu
- لِمَنْ
- kimseler içindir
- لَمْ يَكُنْ
- olmayanlar
- اَهْلُهُ
- ailesi
- حَاضِرِي
- hazır
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`da
- وَاتَّقُوا
- sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعِقَابِ۟
- cezası
- اَلْحَجُّ
- Hac
- اَشْهُرٌ
- aylardadır
- مَعْلُومَاتٌۚ
- bilinen
- فَمَنْ
- kim
- فَرَضَ
- farz ederse (kendisine)
- ف۪يهِنَّ
- onda (o aylarda)
- الْحَجَّ
- haccı
- فَلَا رَفَثَ
- kadına yaklaşmak yoktur
- وَلَا فُسُوقَ
- günaha sapmak yoktur
- وَلَا جِدَالَ
- kavga etmek yoktur
- فِي الْحَجِّۜ
- hacda
- وَمَا تَفْعَلُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- iyilikten
- يَعْلَمْهُ
- onu bilir
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَتَزَوَّدُوا
- yanınıza azık da alın
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- خَيْرَ
- en hayırlısı
- الزَّادِ
- azığın
- التَّقْوٰىۘ
- takvadır
- وَاتَّقُونِ
- benden sakının
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَنْ تَبْتَغُوا
- aramanızda
- فَضْلاً
- lutfunu
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- Rabbinizin
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَفَضْتُمْ
- ayrılıp akın ettiğiniz
- مِنْ عَرَفَاتٍ
- Arafattan
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
- Meş`ar-i haram
- وَاذْكُرُوهُ
- O`nu anın
- كَمَا
- gibi
- هَدٰيكُمْۚ
- sizi hidayet ettiği
- وَاِنْ كُنْتُمْ
- idiniz
- مِنْ قَبْلِه۪
- O`ndan önce
- لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
- sapıklardan
- ثُمَّ
- sonra
- اَف۪يضُوا
- siz de akın edin
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَفَاضَ
- akın ettiği
- النَّاسُ
- insanların
- وَاسْتَغْفِرُوا
- ve mağfiret dileyin
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- Gafurdur
- رَح۪يمٌ
- Rahimdir
- فَاِذَا
- zaman
- قَضَيْتُمْ
- bitirince
- مَنَاسِكَكُمْ
- ibadetlerinizi
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَذِكْرِكُمْ
- andığınız gibi
- اٰبَٓاءَكُمْ
- atalarınızı
- اَوْ
- veya
- اَشَدَّ
- daha kuvvetli
- ذِكْراًۜ
- bir anışla
- فَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- وَمَا لَهُ
- onun yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ
- hiçbir nasibi
- وَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi de
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- حَسَنَةً
- güzellik
- وَفِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- وَقِنَا
- bizi koru
- عَذَابَ
- azabından
- النَّارِ
- ateş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- لَهُمْ
- onlara vardır
- نَص۪يبٌ
- bir pay
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَر۪يعُ
- çabuk görendir
- الْحِسَابِ
- hesabı
- وَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- ف۪ٓي اَيَّامٍ
- günlerde
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- تَعَجَّلَ
- acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
- ف۪ي يَوْمَيْنِ
- iki gün içinde
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۚ
- ona
- وَمَنْ
- kim
- تَاَخَّرَ
- geri kalırsa
- عَلَيْهِۙ
- ona da
- لِمَنِ
- kimse için
- اتَّقٰىۜ
- sakınan
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- اِلَيْهِ
- O`nun huzuruna
- تُحْشَرُونَ
- toplanacaksınız
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kiminin
- يُعْجِبُكَ
- senin hoşuna gider
- قَوْلُهُ
- sözü
- فِي
- dair
- الْحَيٰوةِ
- hayatına
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيُشْهِدُ
- şahid tutar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
- kalbinde olana
- وَهُوَ
- oysa o
- اَلَدُّ
- en azılısıdır
- الْخِصَامِ
- hasımların
- وَاِذَا
- zaman
- تَوَلّٰى
- döndüğü
- سَعٰى
- çalışır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
- bozgunculuğa
- وَيُهْلِكَ
- ve yok etmeğe
- الْحَرْثَ
- ekin
- وَالنَّسْلَۜ
- ve nesli
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْفَسَادَ
- bozgunculuğu
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- dendiği
- لَهُ
- ona
- اتَّقِ
- kork
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- اَخَذَتْهُ
- kendisini sürükler
- الْعِزَّةُ
- gururu
- بِالْاِثْمِ
- günaha
- فَحَسْبُهُ
- Artık ona yetişir
- جَهَنَّمُۜ
- cehennem
- وَلَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمِهَادُ
- bir yataktır o
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- öylesi var ki
- يَشْر۪ي
- satar
- نَفْسَهُ
- kendisini
- ابْتِغَٓاءَ
- aramak için
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah da
- رَؤُ۫فٌ
- çok şefkatlidir
- بِالْعِبَادِ
- kullar(ın)a
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- ادْخُلُوا
- girin
- فِي السِّلْمِ
- islama (veya barışa)
- كَٓافَّةًۖ
- hepiniz birlikte
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- size
- عَدُوٌّ
- düşmandır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- فَاِنْ
- eğer
- زَلَلْتُمْ
- kayarsanız
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْكُمُ
- size geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- فَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- هَلْ
- mi
- يَنْظُرُونَ
- gözlüyorlar
- اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
- gelmesini
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ي ظُلَلٍ
- gölgeler içinde
- مِنَ الْغَمَامِ
- buluttan
- وَالْمَلٰٓئِكَةُ
- ve meleklerin
- وَقُضِيَ
- ve bitirilmesini
- الْاَمْرُۜ
- işin
- وَاِلَى اللّٰهِ
- halbuki Allah`a
- تُرْجَعُ
- döndürülür
- الْاُمُورُ۟
- bütün işler
- سَلْ
- sor
- بَن۪ٓي
- oğullarına
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- كَمْ
- nice
- اٰتَيْنَاهُمْ
- onlara verdik
- مِنْ اٰيَةٍ
- ayetlerden
- بَيِّنَةٍۜ
- açık
- وَمَنْ
- kim
- يُبَدِّلْ
- değiştirirse
- نِعْمَةَ
- ni`metini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُ
- geldikten
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- çetindir
- الْعِقَابِ
- cezası
- زُيِّنَ
- süslü gösterildi
- لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere
- الْحَيٰوةُ
- hayatı
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيَسْخَرُونَ
- alay ederler
- مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
- inananlarla
- وَالَّذ۪ينَ
- oysa
- اتَّقَوْا
- takva sahipleri
- فَوْقَهُمْ
- onlardan üstündürler
- يَوْمَ
- gününde
- الْقِيٰمَةِۜ
- kıyamet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَرْزُقُ
- rızık verir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- بِغَيْرِ حِسَابٍ
- hesapsız
- كَانَ
- idi
- النَّاسُ
- insanlar
- اُمَّةً
- ümmet
- وَاحِدَةً
- bir tek
- فَبَعَثَ
- sonra gönderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- مُبَشِّر۪ينَ
- müjdeciler
- وَمُنْذِر۪ينَۖ
- ve uyarıcılar olarak
- وَاَنْزَلَ
- indirdi
- مَعَهُمُ
- onlarla beraber
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّ
- hak olarak
- لِيَحْكُمَ
- hükmetmek üzere
- بَيْنَ
- arasında
- النَّاسِ
- insanlar
- ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
- anlaşmazlığa düştükleri konularda
- وَمَا اخْتَلَفَ
- anlaşmazlığa düştü(ler)
- ف۪يهِ
- o(Kitap hakkı)nda
- اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
- kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- kendilerine geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- بَغْياً
- sırf kıskançlıktan ötürü
- بَيْنَهُمْۚ
- aralarındaki
- فَهَدَى
- bunun üzerine iletti
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenleri
- لِمَا اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düştükleri
- ف۪يهِ
- kendisinde
- مِنَ الْحَقِّ
- gerçeğe
- بِاِذْنِه۪ۜ
- kendi izniyle
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَهْد۪ي
- iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- اَمْ
- yoksa
- حَسِبْتُمْ
- sandınız
- اَنْ تَدْخُلُوا
- gireceğinizi mi
- الْجَنَّةَ
- cennete
- وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
- başınıza gelmeden
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ خَلَوْا
- geçenlerin
- مِنْ قَبْلِكُمْۜ
- sizden önce
- مَسَّتْهُمُ
- Onlara dokunmuştu
- الْبَأْسَٓاءُ
- sıkıntı
- وَالضَّرَّٓاءُ
- ve yoksulluk
- وَزُلْزِلُوا
- ve sarsılmışlardı ki
- حَتّٰى
- nihayet
- يَقُولَ
- diyorlardı
- الرَّسُولُ
- peygamber
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve inananlar
- مَعَهُ
- onunla birlikte
- مَتٰى
- ne zaman
- نَصْرُ
- yardımı
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- نَصْرَ
- yardımı
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- قَر۪يبٌ
- yakındır
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- (Allah yolunda) harcayacaklarını
- قُلْ
- De ki
- مَٓا اَنْفَقْتُمْ
- vereceğiniz şey
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَلِلْوَالِدَيْنِ
- ana-baba içindir
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlar
- وَالْيَتَامٰى
- ve öksüzler
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullar
- وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
- ve yolda kalmış(lar)
- وَمَا تَفْعَلُوا
- ve ne yaparsanız
- فَاِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onunla birlikte
- عَل۪يمٌ
- bilir
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- وَهُوَ
- halbuki o
- كُرْهٌ
- hoşunuza gitmez
- لَكُمْۚ
- sizin
- وَعَسٰٓى
- olur ki bazen
- اَنْ تَكْرَهُوا
- hoşlanmadığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَهُوَ خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَكُمْۚ
- sizin için
- وَعَسٰٓى
- ve olur ki
- اَنْ تُحِبُّوا
- hoşlandığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey de
- وَهُوَ شَرٌّ
- kötüdür
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz ise
- لَا تَعْلَمُونَ۟
- bilmezsiniz
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الشَّهْرِ
- ayında
- الْحَرَامِ
- haram
- قِتَالٍ ف۪يهِۜ
- savaşmaktan
- قُلْ
- de ki
- قِتَالٌ
- savaş
- ف۪يهِ
- O (aylar)da
- كَب۪يرٌۜ
- büyük bir günahtır
- وَصَدٌّ
- ve alıkoymak
- عَنْ سَب۪يلِ
- yolundan
- اللّٰهِ
- Allah
- وَكُفْرٌ
- ve inkar etmek
- بِه۪
- O`nu
- وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- ve Mescid-i Haram`dan
- وَاِخْرَاجُ
- sürüp çıkarmak
- اَهْلِه۪
- halkını
- مِنْهُ
- ondan (Mekke`den)
- اَكْبَرُ
- daha büyük bir günahtır
- عِنْدَ
- yanında
- اللّٰهِۚ
- Allah
- وَالْفِتْنَةُ
- ve fitne
- اَكْبَرُ
- daha büyük(bir günah)tır
- مِنَ الْقَتْلِۜ
- öldürmekten
- وَلَا يَزَالُونَ
- vazgeçmezler
- يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşmaktan
- حَتّٰى
- kadar
- يَرُدُّوكُمْ
- sizi döndürünceye
- عَنْ د۪ينِكُمْ
- dininizden
- اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
- eğer güçleri yetse
- وَمَنْ
- kim
- يَرْتَدِدْ
- döner
- مِنْكُمْ
- sizden
- عَنْ د۪ينِه۪
- dininden
- فَيَمُتْ
- ve ölürse
- وَهُوَ كَافِرٌ
- kafir olarak
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- حَبِطَتْ
- boşa çıkmıştır
- اَعْمَالُهُمْ
- onların bütün yaptıkları
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- وَالْاٰخِرَةِۚ
- ahirette de
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَـالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
- ve hicret edenler
- وَجَاهَدُوا
- ve cihat edenler
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۙ
- Allah
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يَرْجُونَ
- umarlar
- رَحْمَتَ
- rahmetini
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- çok merhamet edendir
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْخَمْرِ
- şaraptan
- وَالْمَيْسِرِۜ
- ve kumardan
- قُلْ
- de ki
- ف۪يهِمَٓا
- o ikisinde vardır
- اِثْمٌ
- günah
- كَب۪يرٌ
- büyük
- وَمَنَافِـعُ
- ve bazı yararlar
- لِلنَّاسِۘ
- insanlar için
- وَاِثْمُهُمَٓا
- fakat onların günahı
- اَكْبَرُ
- daha büyüktür
- مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
- yararından
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- infak edeceklerini
- قُلِ
- de ki
- الْعَفْوَۜ
- Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَتَفَكَّرُونَۙ
- düşünürsünüz
- فِي الدُّنْيَا
- dünya hakkında
- وَالْاٰخِرَةِۜ
- ve ahiret
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyarlar
- عَنِ الْيَتَامٰىۜ
- öksüzlerden
- قُلْ
- de ki
- اِصْلَاحٌ
- ıslah etmek
- لَهُمْ
- onları(n durumlarını)
- خَيْرٌۜ
- hayırlıdır
- وَاِنْ
- eğer
- تُخَالِطُوهُمْ
- onlara karışırsanız
- فَاِخْوَانُكُمْۜ
- sizin kardeşlerinizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- ayırır
- الْمُفْسِدَ
- bozanı
- مِنَ الْمُصْلِحِۜ
- ıslah edenden
- وَلَوْ
- ve eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَاَعْنَتَكُمْۜ
- sizi zora sokardı
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلَا تَنْكِحُوا
- evlenmeyin
- الْمُشْرِكَاتِ
- müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
- حَتّٰى
- kadar
- يُؤْمِنَّۜ
- inanıncaya
- وَلَاَمَةٌ
- bir cariye
- مُؤْمِنَةٌ
- inanan
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- مِنْ مُشْرِكَةٍ
- ortak koşan (hür) kadından
- وَلَوْ
- eğer
- اَعْجَبَتْكُمْۚ
- hoşunuza gitse bile
- وَلَا تُنْكِحُوا
- evlendirmeyin
- الْمُشْرِك۪ينَ
- Ortak koşan erkeklerle
- يُؤْمِنُواۜ
- iman edinceye
- وَلَعَبْدٌ
- bir köle
- مُؤْمِنٌ
- inanan
- مِنْ مُشْرِكٍ
- müşrik erkekten
- اَعْجَبَكُمْۜ
- hoşunuza gitse bile
- اُو۬لٰٓئِكَ
- (Zira) onlar
- يَدْعُونَ
- çağırıyorlar
- اِلَى النَّارِۚ
- ateşe
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَدْعُٓوا
- çağırıyor
- اِلَى الْجَنَّةِ
- cennete
- وَالْمَغْفِرَةِ
- ve mağfirete
- بِاِذْنِه۪ۚ
- izniyle
- وَيُبَيِّنُ
- açıklar
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَذَكَّرُونَ۟
- düşünürler
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْمَح۪يضِۜ
- adet görmeden
- قُلْ
- de ki
- هُوَ
- o
- اَذًىۙ
- eziyettir
- فَاعْتَزِلُوا
- çekilin
- النِّسَٓاءَ
- kadınlardan
- فِي الْمَح۪يضِۙ
- adet halinde
- وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
- onlara yaklaşmayın
- حَتّٰى
- kadar
- يَطْهُرْنَۚ
- temizleninceye
- فَاِذَا
- zaman
- تَطَهَّرْنَ
- temizlendikleri
- فَأْتُوهُنَّ
- onlara varın
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَمَرَكُمُ
- emrettiği
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- التَّوَّاب۪ينَ
- tevbe edenleri
- وَيُحِبُّ
- sever
- الْمُتَطَهِّر۪ينَ
- temizlenenleri
- نِسَٓاؤُ۬كُمْ
- kadınlarınız
- حَرْثٌ
- bir tarladır
- لَكُمْۖ
- sizin için
- فَأْتُوا
- varın
- حَرْثَكُمْ
- tarlanıza
- اَنّٰى شِئْتُمْۘ
- dilediğiniz biçimde
- وَقَدِّمُوا
- hazırlık yapın
- لِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz için
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- مُلَاقُوهُۜ
- O`na kavuşacaksınız
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الْمُؤْمِن۪ينَ
- İnananları
- وَلَا تَجْعَلُوا
- kılmayın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عُرْضَةً
- engel
- لِاَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinize
- اَنْ تَبَرُّوا
- iyilik etmenize
- وَتَتَّقُوا
- ve sakınmanıza
- وَتُصْلِحُوا
- ve düzetmeye
- بَيْنَ
- arasını
- النَّاسِۜ
- insanların
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- لَا يُؤَاخِذُكُمُ
- sizi sorumlu tutmaz
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاللَّغْوِ
- kasıtsız
- ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinizden dolayı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- يُؤَاخِذُكُمْ
- sorumlu tutar
- بِمَا كَسَبَتْ
- kazandığından
- قُلُوبُكُمْۜ
- kalblerinizin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
- yaklaşmamağa yemin edenler için
- مِنْ نِسَٓائِهِمْ
- kadınlarına
- تَرَبُّصُ
- bekleme (hakkı) vardır
- اَرْبَعَةِ
- dört
- اَشْهُرٍۚ
- ay
- فَاِنْ
- eğer
- فَٓاؤُ۫
- (o süre içinde) dönerlerse
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- merhamet edendir
- وَاِنْ
- eğer
- عَزَمُوا
- kesin karar verirlerse
- الطَّـلَاقَ
- boşamaya
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- وَالْمُطَلَّقَاتُ
- boşanmış kadınlar
- يَتَرَبَّصْنَ
- gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- ثَلٰثَةَ
- üç
- قُرُٓوءٍۜ
- kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
- وَلَا يَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُنَّ
- kendilerine
- اَنْ يَكْتُمْنَ
- gizlemeleri
- مَا خَلَقَ
- yarattığını
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
- kendi rahimlerinde
- اِنْ
- eğer
- كُنَّ
- idiyseler
- يُؤْمِنَّ
- inanıyor
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ve ahiret
- وَبُعُولَتُهُنَّ
- kocaları
- اَحَقُّ
- hak sahibidirler
- بِرَدِّهِنَّ
- onları geri almağa
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bu arada
- اَرَادُٓوا
- isterlerse
- اِصْلَاحاًۜ
- barışmak
- وَلَهُنَّ
- (kadınların) vardır
- مِثْلُ
- gibi
- الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
- (erkeklerin) kendileri üzerindeki
- بِالْمَعْرُوفِۖ
- (örfe uygun) hakları
- وَلِلرِّجَالِ
- erkeklerin (hakları)
- عَلَيْهِنَّ
- onlar (kadınlar) üzerinde
- دَرَجَةٌۜ
- bir derece fazladır
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- azizdir
- حَك۪يمٌ۟
- hakimdir
- اَلطَّـلَاقُ
- boşama
- مَرَّتَانِۖ
- iki defadır
- فَاِمْسَاكٌ
- ya tutmak (lazım)dır
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- تَسْر۪يحٌ
- salıvermek
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- وَلَا يَحِلُّ
- helal değildir
- لَكُمْ
- size
- اَنْ تَأْخُذُوا
- geri almanız
- مِمَّٓا
- şeylerden
- اٰتَيْتُمُوهُنَّ
- onlara verdiğiniz
- شَيْـٔاً
- bir şey
- اِلَّٓا
- başka
- اَنْ يَخَافَٓا
- korkarlarsa
- اَلَّا يُق۪يمَا
- koruyamamaktan
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- korkarsanız
- حُدُودَ
- sınırlarında
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَا
- ikisine de
- ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
- kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
- تِلْكَ
- işte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
- sakın bunları aşmayın
- وَمَنْ
- Kim(ler)
- يَتَعَدَّ
- aşarsa
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerdir
- فَاِنْ
- eğer
- طَلَّقَهَا
- erkek yine boşarsa
- فَلَا تَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُ
- ona
- مِنْ بَعْدُ
- artık bundan sonra
- حَتّٰى
- kadar
- تَنْكِحَ
- (kadın) nikahlanıncaya
- زَوْجاً
- kocaya
- غَيْرَهُۜ
- başka bir
- طَلَّقَهَا
- O (vardığı adam) da boşarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَٓا
- kendilerine
- اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
- tekrar birbirlerine dönmelerinde
- اِنْ
- eğer
- ظَـنَّٓا
- inanırlarsa
- اَنْ يُق۪يمَا
- koruyacaklarına
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَتِلْكَ
- İşte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- يُبَيِّنُهَا
- açıklamaktadır
- لِقَوْمٍ
- bir toplum için
- يَعْلَمُونَ
- bilen
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَاَمْسِكُوهُنَّ
- ya onları tutun
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- سَرِّحُوهُنَّ
- bırakın
- بِمَعْرُوفٍۖ
- iyilikle
- وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
- onları (yanınızda) tutmayın
- ضِرَاراً
- zarar vermek için
- لِتَعْتَدُواۚ
- haklarına tecavüz edip
- وَمَنْ
- kim
- يَفْعَلْ
- yaparsa
- ذٰلِكَ
- bunu
- فَقَدْ
- muhakkak
- ظَلَمَ
- zulmetmiştir
- نَفْسَهُۜ
- kendine
- وَلَا تَتَّخِذُٓوا
- edinmeyin
- اٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُزُواًۘ
- eğlence
- وَاذْكُرُوا
- düşünün
- نِعْمَتَ
- ni`metini
- عَلَيْكُمْ
- size olan
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiklerini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitap`tan
- وَالْحِكْمَةِ
- ve Hikmet`ten
- يَعِظُـكُمْ
- size öğüt vermek için
- بِه۪ۜ
- onunla
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
- engel olmayın
- اَنْ يَنْكِحْنَ
- evlenmelerine
- اَزْوَاجَهُنَّ
- (eski) kocalarıyla
- اِذَا تَرَاضَوْا
- anlaştıkları takdirde
- بَيْنَهُمْ
- kendi aralarında
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- Bu
- يُوعَظُ
- verilen bir öğüttür
- بِه۪
- onunla
- مَنْ كَانَ
- kimseye
- مِنْكُمْ
- içinizden
- يُؤْمِنُ
- inanan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- ذٰلِكُمْ
- Bu
- اَزْكٰى
- daha iyi
- لَكُمْ
- sizin için
- وَاَطْهَرُۜ
- ve daha temizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmezsiniz
- وَالْوَالِدَاتُ
- anneler
- يُرْضِعْنَ
- emzirirler
- اَوْلَادَهُنَّ
- çocuklarını
- حَوْلَيْنِ
- iki yıl
- كَامِلَيْنِ
- tam
- لِمَنْ
- kimse için
- اَرَادَ
- isteyen
- اَنْ يُـتِمَّ
- tamamlamak
- الرَّضَاعَةَۜ
- emzirmeyi
- وَعَلَى
- üzerinedir
- الْمَوْلُودِ لَهُ
- çocuk kendisine ait olan (babanın)
- رِزْقُهُنَّ
- onların yiyecekleri
- وَكِسْوَتُهُنَّ
- ve giyecekleri
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun biçimde
- لَا تُكَلَّفُ
- yükümlü tutulmaz
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- اِلَّا
- başka
- وُسْعَهَاۚ
- gücünün yettiğinden
- لَا تُضَٓارَّ
- zarara sokulmasın
- وَالِدَةٌ
- ne anne
- بِوَلَدِهَا
- çocuğu yüzünden
- وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
- ne de çocuğun aidolduğu baba
- بِوَلَدِه۪
- çocuğu yüzünden
- وَعَلَى
- üzerinde
- الْوَارِثِ
- mirasçının
- مِثْلُ ذٰلِكَۚ
- aynı (yükümlülük) vardır
- فَاِنْ
- eğer
- اَرَادَا
- isterlerse
- فِصَالاً
- sütten kesmek
- عَنْ تَرَاضٍ
- rızalarıyla
- مِنْهُمَا
- kendi aralarında
- وَتَشَاوُرٍ
- ve danışarak
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- günah
- عَلَيْهِمَاۜ
- kendilerine
- وَاِنْ
- eğer
- اَرَدْتُمْ
- isterseniz
- اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
- (sütannesi tutup) emzirtmek
- اَوْلَادَكُمْ
- çocuklarınızı
- فَلَا
- yine yoktur
- جُنَاحَ
- bir günah
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- اِذَا
- sonra
- سَلَّمْتُمْ
- verdikten
- مَٓا اٰتَيْتُمْ
- verdiğiniz(ücret)i
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptığınız her şeyi
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölenlerin
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bıraktıkları
- اَزْوَاجاً
- eşleri
- يَتَرَبَّصْنَ
- (bekleyip) gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- اَرْبَعَةَ
- dört
- اَشْهُرٍ
- ay
- وَعَشْراًۚ
- ve on gün
- فَاِذَا بَلَغْنَ
- bitirince
- اَجَلَهُنَّ
- sürelerini
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri için
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- وَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
- üstü kapalı biçimde bildirmenizden
- مِنْ خِطْبَةِ
- evlenme isteğinizi
- النِّسَٓاءِ
- kadınlara
- اَوْ
- yahut
- اَكْنَنْتُمْ
- gizlemenizden
- ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
- içinizde
- عَلِمَ
- bilir ki
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz sizin
- سَتَذْكُرُونَهُنَّ
- onları anacağınızı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
- sakın onlarla sözleşmeyin
- سِراًّ
- gizli(buluşma)ya
- اِلَّٓا
- dışında
- اَنْ تَقُولُوا
- söylemeniz
- قَوْلاً
- bir söz
- مَعْرُوفاًۜ
- iyi (meşru)
- وَلَا تَعْزِمُوا
- ve kalkışmayın
- عُقْدَةَ
- akdine (kıymaya)
- النِّكَاحِ
- nikah
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- ulaşıncaya
- الْكِتَابُ
- yazılanın (iddetinin)
- اَجَلَهُۜ
- sonuna
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içinizden geçeni
- فَاحْذَرُوهُۚ
- O`ndan sakının
- وَاعْلَمُٓوا
- ve yine bilin ki
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ۟
- halimdir
- لَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِنْ طَلَّقْتُمُ
- boşarsınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- اَوْ
- ya da
- تَفْرِضُوا
- tesbir etmeden
- لَهُنَّ
- onlara
- فَر۪يضَةًۚ
- mehir
- وَمَتِّعُوهُنَّۚ
- onları faydalandırsın
- عَلَى الْمُوسِعِ
- eli geniş olan
- قَدَرُهُ
- kendi gücü nisbetinde
- وَعَلَى الْمُقْتِرِ
- eli dar olan da
- قَدَرُهُۚ
- kendi gücü nisbetinde
- مَتَـاعاً
- bir geçimlikle
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- güzel
- حَقاًّ
- bu bir borçtur
- عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenlerin üzerine
- وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
- onları boşarsanız
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- وَقَدْ فَرَضْتُمْ
- bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
- لَهُنَّ
- onlar için
- فَر۪يضَةً
- vermeniz gerekir
- فَنِصْفُ
- yarısını
- مَا فَرَضْتُمْ
- tesbit ettiğinizin (mehrin)
- اِلَّٓا
- hariç
- اَنْ يَعْفُونَ
- (kadının) vazgeçmesi
- اَوْ
- veya
- يَعْفُوَا
- vazgeçmesi
- الَّذ۪ي بِيَدِه۪
- elinde olanın (erkeğin)
- عُقْدَةُ
- akdi
- النِّكَاحِۜ
- nikah
- وَاَنْ تَعْفُٓوا
- (Erkekler) Sizin affetmeniz
- اَقْرَبُ
- daha yakındır
- لِلتَّقْوٰىۜ
- takvaya
- وَلَا تَنْسَوُا
- unutmayın
- الْفَضْلَ
- iyilik etmeyi
- بَيْنَكُمْۜ
- birbirinize
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- حَافِظُوا
- koruyun
- عَلَى الصَّلَوَاتِ
- namazları
- وَالصَّلٰوةِ
- ve namazı
- الْوُسْطٰى
- orta
- وَقُومُوا
- durun
- لِلّٰهِ
- Allah`ın huzuruna
- قَانِت۪ينَ
- gönülden bağlılık ve saygı ile
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- (bir tehlikeden) korkarsanız
- فَرِجَـالاً
- yaya
- اَوْ
- yahut
- رُكْبَـاناًۚ
- binmiş olarak
- فَاِذَٓا
- zaman da
- اَمِنْتُمْ
- güvene kavuştuğunuz
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَكُمْ
- size öğrettiği
- مَا
- şeyleri
- لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölüp de
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bırakan(erkek)ler
- اَزْوَاجاًۚ
- eşler
- وَصِيَّةً
- vasiyyet etsinler
- لِاَزْوَاجِهِمْ
- eşlerinin
- مَتَاعاً
- geçimlerinin sağlanmasını
- اِلَى الْحَوْلِ
- bir yıla kadar
- غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
- (evlerinden) çıkarılmadan
- فَاِنْ
- şayet
- خَرَجْنَ
- kendileri çıkarlarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- ف۪ي مَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri hakkında
- مِنْ مَعْرُوفٍۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
- boşanmış kadınların
- مَتَاعٌ
- geçimlerini sağlamak
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olan şekilde
- حَقاًّ
- bir haktır (borçtur)
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklamaktadır
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمْ
- size
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ۟
- düşünürsünüz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
- çıkanları
- مِنْ دِيَارِهِمْ
- yurtlarından
- وَهُمْ اُلُوفٌ
- binlerce kişi iken
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۖ
- ölüm
- فَقَالَ
- demişti de
- لَهُمُ
- onlara
- اللّٰهُ
- Allah
- مُوتُوا
- Ölün!
- ثُمَّ
- sonra
- اَحْيَاهُمْۜ
- kendilerini diriltmişti
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- ikram
- عَلَى
- karşı
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلٰكِنَّ
- Ama
- اَكْثَرَ
- çoğu
- النَّاسِ
- insanların
- لَا يَشْكُرُونَ
- şükretmezler
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- مَنْ
- Kimdir
- ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
- borç olarak verecek
- اللّٰهَ
- Allah`a
- قَرْضاً
- bir borcu
- حَسَناً
- güzel
- فَيُضَاعِفَهُ
- arttırması karşılığnda
- لَهُٓ
- ona
- اَضْعَافاً
- fazlasıyla
- كَـث۪يرَةًۜ
- kat kat
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَقْبِضُ
- (rızkı) kısar da
- وَيَبْصُۣطُۖ
- açar da
- وَاِلَيْهِ
- Hep O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الْمَلَأِ
- ileri gelenlerini
- مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail oğullarının
- مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
- Musa`dan sonra
- اِذْ قَالُوا
- hani demişlerdi
- لِنَبِيٍّ
- Peygamberlerine
- لَهُمُ
- onlar
- ابْعَثْ
- gönder
- لَنَا
- bize
- مَلِكاً
- bir hükümdar
- نُقَاتِلْ
- (onun önderliğinde) savaşalım
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۜ
- Allah
- قَالَ
- dedi
- هَلْ عَسَيْتُمْ
- Ya
- اِنْ كُتِبَ
- yazılınca (farz kılınınca)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
- savaşmazsanız
- قَالُوا
- dediler ki
- وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
- bizler neden savaşmayalım
- اللّٰهِ
- Allah
- وَقَدْ
- oysa
- اُخْرِجْنَا
- biz çıkarılıp sürüldük
- مِنْ دِيَارِنَا
- yurtlarımızdan
- وَاَبْنَٓائِنَاۜ
- ve oğullarımızın arasından
- فَلَمَّا
- fakat
- كُتِبَ
- yazılınca
- عَلَيْهِمُ
- kendilerine
- تَوَلَّوْا
- yüz çevirdiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَقَالَ
- dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- قَدْ بَعَثَ
- gönderdi
- لَكُمْ
- size
- طَالُوتَ
- Talut`u
- مَلِكاًۜ
- hükümdar
- قَالُٓوا
- dediler ki
- اَنّٰى
- nasıl
- يَكُونُ
- olabilir
- لَهُ
- onun
- الْمُلْكُ
- hükümdarlık (mülk)
- عَلَيْنَا
- bizim üzerimize
- وَنَحْنُ
- biz
- اَحَقُّ
- daha layıkız
- بِالْمُلْكِ
- hükümdarlığa
- مِنْهُ
- ondan
- وَلَمْ يُؤْتَ
- ve verilmemiştir
- سَعَةً
- genişlik
- مِنَ الْمَالِۜ
- maldan
- قَالَ
- dedi
- اِنَّ
- şüphesiz
- اصْطَفٰيهُ
- onu (hükümdar) seçti
- عَلَيْكُمْ
- sizin üzerinize
- وَزَادَهُ
- ve onun artırdı
- بَسْطَةً
- gücünü
- فِي الْعِلْمِ
- bilgisinin
- وَالْجِسْمِۜ
- ve cisminin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُؤْت۪ي
- verir
- مُلْكَهُ
- mülkünü
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O herşeyi) bilendir
- وَقَالَ
- ve dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- muhakkak
- اٰيَةَ
- alameti
- مُلْكِه۪ٓ
- onun hükümdarlığının
- اَنْ يَأْتِيَكُمُ
- size gelmesidir
- التَّابُوتُ
- (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
- ف۪يهِ
- onun içinde
- سَك۪ينَةٌ
- bir huzur bulunan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- وَبَقِيَّةٌ
- ve bir kalıntı
- مِمَّا تَرَكَ
- geriye bıraktığından
- اٰلُ
- ailesinin
- مُوسٰى
- Musa
- وَاٰلُ
- ve ailesinin
- هٰرُونَ
- Harun
- تَحْمِلُهُ
- taşıdığı
- الْمَلٰٓئِكَةُۜ
- meleklerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bunda
- لَاٰيَةً
- kesin bir alamet vardır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
- inanıyorsanız
- فَلَمَّا فَصَلَ
- ayrıldığında
- طَالُوتُ
- Talut
- بِالْجُنُودِۙ
- ordularla
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- مُبْتَل۪يكُمْ
- sizi deneyecektir
- بِنَهَرٍۚ
- bir ırmakla
- فَمَنْ
- kim
- شَرِبَ
- içerse
- مِنْهُ
- ondan
- فَلَيْسَ
- değildir
- مِنّ۪يۚ
- benden
- وَمَنْ
- ve kim
- لَمْ يَطْعَمْهُ
- ondan (kana kana) tadmazsa
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- مِنّ۪ٓي
- bendendir
- اِلَّا
- dışında
- مَنِ
- kimsenin
- اغْتَرَفَ
- avuçlayan
- غُرْفَةً
- bir avuç
- بِيَدِه۪ۚ
- eliyle
- فَشَرِبُوا
- hepsi içtiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- فَلَمَّا
- nihayet
- جَاوَزَهُ
- (ırmağı) geçince
- هُوَ
- o (Talut)
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve iman eden
- مَعَهُۙ
- beraberindekiler
- قَالُوا
- dediler
- لَا طَاقَةَ لَنَا
- bizim gücümüz yok
- الْيَوْمَ
- bugün
- بِجَالُوتَ
- Calut`a
- وَجُنُودِه۪ۜ
- ve askerlerine karşı
- قَالَ
- dedi
- الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- kanaat getirenler
- اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
- kavuşacaklarına
- اللّٰهِۙ
- Allah`a
- كَمْ
- nice
- مِنْ فِئَةٍ
- topluluk
- قَل۪يلَةٍ
- az olan
- غَلَبَتْ
- galib gelmiştir
- فِئَةً
- topluluğa
- كَث۪يرَةً
- çok olan
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَمَّا بَرَزُوا
- karşılaştıklarında
- لِجَالُوتَ
- Calut
- وَجُنُودِه۪
- ve askerleriyle
- قَالُوا
- şöyle dediler
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اَفْرِغْ
- dök
- عَلَيْنَا
- üzerimize
- صَبْراً
- sabır
- وَثَبِّتْ
- sağlam tut
- اَقْدَامَنَا
- ayaklarımızı
- وَانْصُرْنَا
- ve bize yardım et
- عَلَى الْقَوْمِ
- topluluğuna karşı
- الْكَافِر۪ينَۜ
- kafirler
- فَهَزَمُوهُمْ
- derken onları bozdular
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- وَقَتَلَ
- öldürdü
- دَاوُ۫دُ
- Davud
- جَالُوتَ
- Calut`u
- وَاٰتٰيهُ
- ve ona (Davud`a) verdi
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَ
- hükümdarlık
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmet
- وَعَلَّمَهُ
- ve ona öğretti
- مِمَّا يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَلَوْلَا دَفْعُ
- eğer savmasaydı
- اللّٰهِ
- Allah
- النَّاسَ
- insanların
- بَعْضَهُمْ
- bir kısmını
- بِبَعْضٍ
- bir kısmıyle
- لَفَسَدَتِ
- bozulurdu
- الْاَرْضُ
- dünya
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- lutuf
- عَلَى
- karşı
- الْعَالَم۪ينَ
- bütün alemlere
- تِلْكَ
- bunlar
- اٰيَاتُ
- ayetleridir
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- نَتْلُوهَا
- okuyoruz (açıklıyoruz)
- عَلَيْكَ
- sana
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّكَ
- elbette sen
- لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
- gönderilenlerdensin
- تِلْكَ
- işte o
- الرُّسُلُ
- elçiler ki
- فَضَّلْنَا
- üstün kıldık
- بَعْضَهُمْ
- kimini
- عَلٰى بَعْضٍۢ
- kiminden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimine
- كَلَّمَ
- konuştu
- اللّٰهُ
- Allah
- وَرَفَعَ
- yükseltti
- بَعْضَهُمْ
- kimini de
- دَرَجَاتٍۜ
- derecelerle
- وَاٰتَيْنَا
- ve verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs ile
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- مَا اقْتَتَلَ
- öldürmezlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
- onların arkasından gelen(millet)ler
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- gelmiş olduktan
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- وَلٰكِنِ
- fakat
- اخْتَلَفُوا
- anlaşmazlığa düştüler
- فَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi
- اٰمَنَ
- inandı
- وَمِنْهُمْ
- ve onlardan
- مَنْ
- kimi de
- كَفَرَۜ
- inkar etti
- مَا اقْتَتَلُوا
- birbirlerini öldürmezlerdi
- وَلٰكِنَّ
- ama
- اللّٰهَ
- Allah
- يَفْعَلُ
- yapar
- مَا يُر۪يدُ۟
- dilediğini
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- inananlar
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıktan
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ يَأْتِيَ
- gelmezden
- يَوْمٌ
- gün
- لَا بَيْعٌ
- alışverişin olmadığı
- ف۪يهِ
- içinde
- وَلَا خُلَّةٌ
- ve hiçbir dostluğun
- وَلَا شَفَاعَةٌۜ
- ve hiçbir şefaatin
- وَالْكَافِرُونَ
- Kafirler
- هُمُ
- ta kendileridir
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerin
- اَللّٰهُ
- Allah (ki)
- لَٓا اِلٰهَ
- tanrı yoktur
- اِلَّا
- başka
- هُوَۚ
- O`ndan
- اَلْحَيُّ
- daima diridir
- الْقَيُّومُۚ
- koruyup yöneticidir
- لَا تَأْخُذُهُ
- O`nu tutmaz
- سِنَةٌ
- ne bir uyuklama
- وَلَا نَوْمٌۜ
- ve ne de uyku
- لَهُ
- O`nundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَمَا
- ve ne varsa
- فِي الْاَرْضِۜ
- yerde
- مَنْ
- kim
- ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
- şefaat edebilir
- عِنْدَهُٓ
- kendisinin katında
- اِلَّا
- dışında
- بِاِذْنِه۪ۜ
- O`nun izni
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا
- olanı
- بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
- onların önünde
- وَمَا
- ve olanı
- خَلْفَهُمْۚ
- arkalarında
- وَلَا يُح۪يطُونَ
- kavrayamazlar
- بِشَيْءٍ
- hiçbir şey
- مِنْ عِلْمِه۪ٓ
- O`nun ilminden
- بِمَا شَٓاءَۚ
- kendisinin dilediğinin
- وَسِعَ
- kaplamıştır
- كُرْسِيُّهُ
- O`nun Kürsüsü
- السَّمٰوَاتِ
- gökleri
- وَالْاَرْضَۚ
- ve yeri
- وَلَا يَؤُ۫دُهُ
- O`na ağır gelmez
- حِفْظُهُمَاۚ
- onları koru(yup gözet)mek
- وَهُوَ
- O
- الْعَلِيُّ
- yücedir
- الْعَظ۪يمُ
- büyüktür
- لَٓا اِكْرَاهَ
- zorlama yoktur
- فِي الدّ۪ينِ
- Dinde
- قَدْ تَبَيَّنَ
- seçilip belli olmuştur
- الرُّشْدُ
- doğruluk
- مِنَ الْغَيِّۚ
- sapıklıktan
- فَمَنْ
- Kim
- يَكْفُرْ
- inkar edip
- بِالطَّاغُوتِ
- tağut (şeytan)ı
- وَيُؤْمِنْ
- inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- فَقَدِ
- muhakkak ki o
- اسْتَمْسَكَ
- yapışmıştır
- بِالْعُرْوَةِ
- bir kulpa
- الْوُثْقٰىۗ
- sağlam
- لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
- kopmayan
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- اَللّٰهُ
- Allah
- وَلِيُّ
- dostudur
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
- inananların
- يُخْرِجُهُمْ
- onları çıkarır
- مِنَ الظُّلُمَاتِ
- karanlıklardan
- اِلَى النُّورِۜ
- aydınlığa
- وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
- kafirlerin
- اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
- dostları da
- الطَّاغُوتُۙ
- tağuttur
- يُخْرِجُونَهُمْ
- (O da) onları çıkarır
- مِنَ النُّورِ
- aydınlıktan
- اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
- karanlıklara
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
- tartışanı
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`le
- ف۪ي رَبِّه۪ٓ
- Rabbi hakkında
- اَنْ اٰتٰيهُ
- kendisine verdi diye
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَۢ
- hükümdarlık
- اِذْ قَالَ
- dediği zaman
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّيَ
- benim Rabbim
- الَّذ۪ي يُحْـي۪
- yaşatır
- وَيُم۪يتُۙ
- ve öldürür
- قَالَ
- dedi
- اَنَا۬
- ben de
- اُحْـي۪
- yaşatır
- وَاُم۪يتُۜ
- ve öldürürüm
- قَالَ
- deyince
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْت۪ي
- getirir
- بِالشَّمْسِ
- güneşi
- مِنَ الْمَشْرِقِ
- doğudan
- فَأْتِ
- sen de getir
- بِهَا
- onu
- مِنَ الْمَغْرِبِ
- batıdan
- فَبُهِتَ
- şaşırıp kaldı
- الَّذ۪ي كَفَرَۜ
- inkar eden (o adam)
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الظَّالِم۪ينَۚ
- zalim
- اَوْ
- yahut
- كَالَّذ۪ي
- şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
- مَرَّ
- uğramıştı
- عَلٰى قَرْيَةٍ
- bir kasabaya
- وَهِيَ
- o kimse
- خَاوِيَةٌ
- (duvarları) yığılmış
- عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
- çatıları üstüne
- قَالَ
- demişti
- اَنّٰى
- nasıl
- يُحْـي۪
- diriltecek
- هٰذِهِ
- bunu
- اللّٰهُ
- Allah
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَاۚ
- öldükten
- فَاَمَاتَهُ
- kendisini öldürüp
- اللّٰهُ
- Allah (da)
- مِائَةَ
- yüz
- عَامٍ
- sene
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثَهُۜ
- diriltti
- قَالَ
- dedi
- كَمْ
- ne kadar
- لَبِثْتَۜ
- kaldın
- لَبِثْتُ
- kaldım
- يَوْماً
- bir gün
- اَوْ
- ya da
- بَعْضَ
- birazı kadar
- يَوْمٍۜ
- bir günün
- قَالَ
- (Allah) dedi
- بَلْ
- bilakis
- لَبِثْتَ
- kaldın
- عَامٍ
- yıl
- فَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى طَعَامِكَ
- yiyeceğine
- وَشَرَابِكَ
- ve içeceğine
- لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
- bozulmamış
- وَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى حِمَارِكَ
- eşeğine
- وَلِنَجْعَلَكَ
- seni kılalım diye (böyle yaptık)
- اٰيَةً
- bir ibret
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِلَى الْعِظَامِ
- kemiklere
- كَيْفَ
- nasıl
- نُنْشِزُهَا
- onları birbiri üstüne koyuyor
- نَكْسُوهَا
- onlara giydiriyoruz
- لَحْماًۜ
- et
- فَلَمَّا
- Bu işler
- تَبَيَّنَ
- açıkça belli olunca
- لَهُۙ
- ona
- اَعْلَمُ
- biliyorum
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَاِذْ
- bir zaman
- قَالَ
- demişti
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اَرِن۪ي
- bana göster
- كَيْفَ
- nasıl
- تُحْـيِ
- dirilttiğini
- الْمَوْتٰىۜ
- ölüleri
- قَالَ
- (Allah) dedi
- اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
- yoksa inanmadın mı
- قَالَ
- (İbrahim) dedi ki
- بَلٰى
- Hayır (inandım)
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لِيَطْمَئِنَّ
- tatmin olması için
- قَلْب۪يۜ
- kalbimin
- قَالَ
- dedi
- فَخُذْ
- o halde tut
- اَرْبَعَةً
- dördünü
- مِنَ الطَّيْرِ
- kuşlardan
- فَصُرْهُنَّ
- onları alıştır
- اِلَيْكَ
- kendine
- ثُمَّ
- sonra
- اجْعَلْ
- koy
- عَلٰى
- üzerine
- كُلِّ
- her
- جَبَلٍ
- dağın
- مِنْهُنَّ
- onlardan
- جُزْءاً
- bir parça
- ادْعُهُنَّ
- onları (kendine) çağır
- يَأْت۪ينَكَ
- sana gelecekler
- سَعْياًۜ
- koşarak
- وَاعْلَمْ
- bil ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstün
- حَك۪يمٌ۟
- hüküm ve hikmet sahibidir
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- حَبَّةٍ
- bir tohumun
- اَنْبَتَتْ
- veren
- سَبْعَ
- yedi
- سَنَابِلَ
- başak
- ف۪ي كُلِّ
- her
- سُنْبُلَةٍ
- başağında
- مِائَةُ
- yüz
- حَبَّةٍۜ
- tohum
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُضَاعِفُ
- kat kat verir
- لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O) bilendir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edip de
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- ثُمَّ
- sonra
- لَا يُتْبِعُونَ
- ardından
- مَٓا اَنْفَقُوا
- verdiklerinin
- مَناًّ
- başa kakmayan
- وَلَٓا اَذًۙى
- ve eziyet etmeyenlerin
- لَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- قَوْلٌ
- bir söz (söylemek)
- مَعْرُوفٌ
- güzel
- وَمَغْفِرَةٌ
- ve affetmek
- خَيْرٌ
- iyidir
- مِنْ صَدَقَةٍ
- sadakadan
- يَتْبَعُهَٓا
- peşinden gelen
- اَذًىۜ
- eziyet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- لَا تُبْطِلُوا
- boşa çıkarmayın
- صَدَقَاتِكُمْ
- sadakalarınızı
- بِالْمَنِّ
- başa kakmak
- وَالْاَذٰىۙ
- ve eziyet etmekle
- كَالَّذ۪ي
- gibi
- يُنْفِقُ
- infak eden
- مَالَهُ
- malını
- رِئَٓاءَ
- gösteriş için
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلَا يُؤْمِنُ
- inanmayan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- فَمَثَلُهُ
- öylesinin durumu
- كَمَثَلِ
- benzer ki
- صَفْوَانٍ
- şu kayaya
- عَلَيْهِ
- üzerinde bulunan
- تُرَابٌ
- toprak
- فَاَصَابَهُ
- ona isabet etttiğinde
- وَابِلٌ
- bir sağnak (yağmur)
- فَتَرَكَهُ
- onu bırakır
- صَلْداًۜ
- sert bir taş halinde
- لَا يَقْدِرُونَ
- (Böyleleri) elde edemezler
- عَلٰى شَيْءٍ
- bir şey
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الْكَافِر۪ينَ
- kafir
- وَمَثَلُ
- durumu da
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمُ
- mallarını
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَتَثْب۪يتاً
- ve kökleştirmek için
- مِنْ اَنْفُسِهِمْ
- kendilerindekini (imanı)
- كَمَثَلِ
- benzer
- جَنَّةٍ
- bir bahçeye
- بِرَبْوَةٍ
- tepe üzerinde bulunan
- اَصَابَهَا
- değince
- وَابِلٌ
- bol yağmur
- فَاٰتَتْ
- veren
- اُكُلَهَا
- ürününü
- ضِعْفَيْنِۚ
- iki kat
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ يُصِبْهَا
- değmese bile
- وَابِلٌ
- yağmur
- فَطَلٌّۜ
- çisinti olur
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- اَيَوَدُّ
- ister mi ki
- اَحَدُكُمْ
- biriniz
- اَنْ تَكُونَ
- olmasını
- لَهُ
- kendisinin
- جَنَّةٌ
- bir bahçesi
- مِنْ نَخ۪يلٍ
- hurmalardan
- وَاَعْنَابٍ
- ve üzümlerden
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altından
- الْاَنْهَارُۙ
- ırmaklar
- لَهُ ف۪يهَا
- içinde bulunan
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- الثَّمَرَاتِۙ
- meyvası
- وَاَصَابَهُ
- kendisine geldiğinde
- الْكِبَرُ
- ihtiyarlık
- وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
- ve çocuklarının bulunduğu
- ضُعَفَٓاءُۖ
- aciz
- فَاَصَابَهَٓا
- isabet etsin
- اِعْصَارٌ
- birden bir kasırga
- ف۪يهِ
- onlara
- نَارٌ
- ateşli
- فَاحْتَرَقَتْۜ
- yakıp kül etsin
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulurki
- تَتَفَكَّرُونَ۟
- düşünürsünüz
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا كَسَبْتُمْ
- kazandıklarınızın
- وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
- ve çıkardığımız
- لَكُمْ
- sizin için
- مِنَ الْاَرْضِۖ
- yerden
- وَلَا تَيَمَّمُوا
- kalkışmayın
- الْخَب۪يثَ مِنْهُ
- kötü şeyleri
- تُنْفِقُونَ
- sadaka vermeye
- وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
- kendiniz alamayacağınız
- اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
- göz yummadan
- ف۪يهِۜ
- ondan
- وَاعْلَمُٓوا
- Bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَم۪يدٌ
- övülmüştür
- اَلشَّيْطَانُ
- Şeytan
- يَعِدُكُمُ
- size vaad eder
- الْفَقْرَ
- fakirliği
- وَيَأْمُرُكُمْ
- ve size emreder
- بِالْفَحْشَٓاءِۚ
- çirkin şeyleri yapmayı
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَعِدُكُمْ
- size va`adediyor
- مَغْفِرَةً
- bağışlama
- مِنْهُ
- kendi tarafından
- وَفَضْلاًۜ
- ve lutuf
- وَاللّٰهُ
- Şüphesiz Allah`ın
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌۚ
- (O) bilendir
- يُؤْتِي
- verir
- الْحِكْمَةَ
- Hikmeti
- مَنْ يَشَٓاءُۚ
- dilediğine
- وَمَنْ
- kimseye
- يُؤْتَ
- verilen
- الْحِكْمَةَ
- Hikmet
- فَقَدْ اُو۫تِيَ
- verilmiştir
- خَيْراً
- hayır
- كَث۪يراًۜ
- çok
- وَمَا يَذَّكَّرُ
- bunu anlamaz
- اِلَّٓا
- başkası
- اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
- akıl sahiplerinden
- وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
- ne infak ederseniz
- مِنْ نَفَقَةٍ
- nafaka olarak
- اَوْ
- veya
- نَذَرْتُمْ
- ne adarsanız
- مِنْ نَذْرٍ
- adak olarak
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُهُۜ
- onu bilir
- وَمَا
- yoktur
- لِلظَّالِم۪ينَ
- zalimler için
- مِنْ اَنْصَارٍ
- hiçbir yardımcı
- اِنْ تُبْدُوا
- açıktan verirseniz
- الصَّدَقَاتِ
- sadakaları
- فَنِعِمَّا
- ne güzeldir
- هِيَۚ
- bu
- وَاِنْ
- eğer
- تُخْفُوهَا
- onları gizler
- وَتُؤْتُوهَا
- ve verirseniz
- الْفُقَـرَٓاءَ
- fakirlere
- فَهُوَ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَيُكَفِّرُ
- ve kapatır
- عَنْكُمْ
- sizin
- مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
- günahlarınızdan bir kısmını
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- لَيْسَ
- değildir
- عَلَيْكَ
- senin üzerine
- هُدٰيهُمْ
- onları hidayet etmek
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah`tır
- يَهْد۪ي
- doğru yola ileten
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَمَا تُنْفِقُوا
- verdiğiniz
- مِنْ خَيْرٍ
- her hayır
- فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz içindir
- وَمَا تُنْفِقُونَ
- infak edersiniz
- اِلَّا
- ancak
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak için
- وَجْهِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- يُوَفَّ
- tastamam verilir
- اِلَيْكُمْ
- size
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- لَا تُظْلَمُونَ
- asla zulmedilmez
- لِلْفُقَـرَٓاءِ
- (Sadakalar) fakirler içindir
- الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
- kapanıp kalan
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- لَا يَسْتَط۪يعُونَ
- güçleri yoktur
- ضَـرْباً
- gezmeye
- فِي الْاَرْضِۘ
- yeryüzünde
- يَحْسَبُهُمُ
- onları sanırlar
- الْجَاهِلُ
- bilmeyenler
- اَغْنِيَٓاءَ
- zengin
- مِنَ التَّعَفُّفِۚ
- utangaçlıklarından dolayı
- تَعْرِفُهُمْ
- onları tanırsın
- بِس۪يمٰيهُمْۚ
- simalarından
- لَا يَسْـَٔلُونَ
- istemezler
- النَّاسَ
- insanlardan
- اِلْحَافاًۜ
- ısrarla
- وَمَا تُنْفِقُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onu
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- بِالَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüz
- سِراًّ
- gizli
- وَعَلَانِيَةً
- ve açık
- فَلَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülü
- عِنْدَ
- yanında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
- yiyenler
- الرِّبٰوا
- Riba
- لَا يَقُومُونَ
- kalkamazlar
- اِلَّا
- ancak
- كَمَا
- gibi
- يَقُومُ
- kalkarlar
- الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
- çarptığı kimse
- الشَّيْطَانُ
- şeytanın
- مِنَ الْمَسِّۜ
- dokunup
- ذٰلِكَ
- bu
- بِاَنَّهُمْ
- onların
- قَالُٓوا
- demelerindendir
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- الْبَيْعُ
- alışveriş de
- مِثْلُ
- gibidir
- الرِّبٰواۢ
- riba
- وَاَحَلَّ
- oysa helal kılmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- الْبَيْعَ
- alış-verişi
- وَحَرَّمَ
- haram kılmıştır
- الرِّبٰواۜ
- ribayı
- فَمَنْ
- kime
- جَٓاءَهُ
- gelir de
- مَوْعِظَةٌ
- bir öğüt
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbi`nden
- فَانْتَهٰى
- (ribadan) vazgeçerse
- فَلَهُ
- kendisinindir
- مَا سَلَفَۜ
- geçmişte olan
- وَاَمْرُهُٓ
- ve işi de
- اِلَى اللّٰهِۜ
- Allah`a kalmıştır
- وَمَنْ
- kim
- عَادَ
- tekrar (ribaya) dönerse
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- يَمْحَقُ
- mahveder
- اللّٰهُ
- Allah
- الرِّبٰوا
- ribayı
- وَيُرْبِي
- artırır
- الصَّدَقَاتِۜ
- sadakaları
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- كُلَّ
- hiçbir
- كَفَّارٍ
- inkarcıları
- اَث۪يمٍ
- günahkar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَعَمِلُوا
- ve işler yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- salih (güzel)
- وَاَقَامُوا
- ve kılanlar
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتَوُا
- ve verenler
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- لَهُمْ
- işte onların
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- اتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَذَرُوا
- bırakın (almayın)
- مَا بَـقِيَ
- geri kalan kısmı
- مِنَ الرِّبٰٓوا
- ribadan
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- böyle yapmazsanız
- فَأْذَنُوا
- bilin
- بِحَرْبٍ
- savaşa açıldığını
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah
- وَرَسُولِه۪ۚ
- ve Elçisi (tarafından)
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْتُمْ
- tevbe ederseniz
- فَلَكُمْ
- sizindir
- رُؤُ۫سُ
- ana
- اَمْوَالِكُمْۚ
- malınız
- لَا تَظْلِمُونَ
- ne haksızlık edersiniz
- وَلَا تُظْلَمُونَ
- ne de haksızlığa uğratılırsınız
- وَاِنْ
- eğer (borçlu)
- كَانَ
- ise
- ذُوعُسْرَةٍ
- darlık içinde
- فَنَظِرَةٌ
- beklemek (lazımdır)
- اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
- bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
- وَاَنْ
- eğer
- تَصَدَّقُوا
- sadaka olarak bağışlarsanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceğiniz
- ف۪يهِ
- onda
- اِلَى اللّٰهِ
- Allah`a
- ثُمَّ
- sonra
- تُوَفّٰى
- tastamam verilecek
- كُلُّ نَفْسٍ
- herkese
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَهُمْ
- ve onlara
- لَا يُظْلَمُونَ۟
- haksızlık edilmeyecektir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اِذَا
- zaman
- تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
- birbirinize borç verdiğiniz
- اِلٰٓى اَجَلٍ
- süreye kadar
- مُسَمًّى
- belirli bir
- فَاكْتُبُوهُۜ
- onu yazın
- وَلْيَكْتُبْ
- yazsın
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- كَاتِبٌ
- bir yazıcı
- بِالْعَدْلِۖ
- adaletle
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasın (yazsın)
- كَاتِبٌ
- yazıcı
- اَنْ يَكْتُبَ
- yazmaktan
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَهُ
- kendisine öğrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- فَلْيَكْتُبْۚ
- yazsın
- وَلْيُمْلِلِ
- ve yazdırsın
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- üzerinde hak olan (borçlu)
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُ
- Rabbi olan
- وَلَا يَبْخَسْ
- eksik etmesin
- مِنْهُ
- ondan (borcundan)
- شَيْـٔاًۜ
- hiçbir şeyi
- فَاِنْ
- eğer
- كَانَ
- ise
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- borçlu olan kimse
- سَف۪يهاً
- aklı ermez
- اَوْ
- yahut
- ضَع۪يفاً
- zayıf
- اَوْ
- ya da
- لَا يَسْتَط۪يعُ
- güç yetiremiyecek
- اَنْ يُمِلَّ
- kendisi yazdırmaya
- هُوَ فَلْيُمْلِلْ
- yazdırsın
- وَلِيُّهُ
- velisi
- بِالْعَدْلِۜ
- adaletle
- وَاسْتَشْهِدُوا
- şahid tutun
- شَه۪يدَيْنِ
- iki şahidi
- مِنْ رِجَالِكُمْۚ
- erkeklerinizden
- لَمْ يَكُونَا
- yoksa
- رَجُلَيْنِ
- iki erkek
- فَرَجُلٌ
- bir erkek
- وَامْرَاَتَانِ
- iki kadın
- مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
- razı olduğunuz
- مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
- şahidlerden
- اَنْ تَضِلَّ
- ta ki şaşırırsa
- اِحْدٰيهُمَا
- kadınlardan biri
- فَتُذَكِّرَ
- hatırlatması için
- اِحْدٰيهُمَا
- bir
- الْاُخْرٰىۜ
- diğeri
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasınlar
- الشُّهَدَٓاءُ
- şahidler
- مَا دُعُواۜ
- çağrıldıkları
- وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
- üşenmeyin
- اَنْ تَكْتُبُوهُ
- yazmaktan
- صَغ۪يراً
- az olsun
- اَوْ
- veya
- كَب۪يراً
- çok olsun
- اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
- onu süresine kadar
- ذٰلِكُمْ
- bu
- اَقْسَطُ
- daha adaletli
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاَقْوَمُ
- daha sağlam
- لِلشَّهَادَةِ
- şahidlik için
- وَاَدْنٰٓى
- daha elverişlidir
- اَلَّا تَرْتَابُٓوا
- kuşkulanmamanız için
- اِلَّٓا
- yalnız
- اَنْ تَكُونَ
- olursa
- تِجَارَةً
- ticaret
- حَاضِرَةً
- peşin
- تُد۪يرُونَهَا
- hemen alıp vereceğiniz
- فَلَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
- onu yazmamanızdan ötürü
- وَاَشْهِدُٓوا
- şahid tutun
- اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
- alışveriş yaptığınız zaman da
- وَلَا يُضَٓارَّ
- asla zarar verilmesin
- كَاتِبٌ
- yazana da
- وَلَا شَه۪يدٌۜ
- şahide de
- وَاِنْ
- eğer
- تَفْعَلُوا
- (bir zarar) yaparsanız
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz
- فُسُوقٌ
- kötülük olur
- بِكُمْۜ
- kendinize
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğretiyor
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِكُلِّ شَيْءٍ
- herşeyi
- عَل۪يمٌ
- bilir
- وَاِنْ
- ve eğer
- كُنْتُمْ
- olur da
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- وَلَمْ تَجِدُوا
- bulamazsanız
- كَاتِباً
- yazacak birini
- فَرِهَانٌ
- rehinler (yeter)
- مَقْبُوضَةٌۜ
- alınan
- فَاِنْ اَمِنَ
- güvenirseniz
- بَعْضُكُمْ بَعْضاً
- birbirinize
- فَلْيُؤَدِّ
- ödesin
- الَّذِي اؤْتُمِنَ
- kendisine güvenilen kimse
- اَمَانَتَهُ
- emanetini
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُۜ
- Rabbi olan
- وَلَا تَكْتُمُوا
- gizlemeyin
- الشَّهَادَةَۜ
- şahidliği
- وَمَنْ
- kimsenin
- يَكْتُمْهَا
- onu gizleyen
- فَاِنَّهُٓ
- şüphesiz
- اٰثِمٌ
- günahkardır
- قَلْبُهُۜ
- kalbi
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- مَا فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde ne varsa
- وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
- ve yerde ne varsa
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْدُوا
- açıklasanız da
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içlerinizdekini
- اَوْ
- veya
- تُخْفُوهُ
- gizleseniz de
- يُحَاسِبْكُمْ
- sizi hesaba çeker
- بِهِ
- onunla
- اللّٰهُۜ
- Allah
- فَيَغْفِرُ
- bağışlar
- لِمَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُ
- dilediği
- وَيُعَذِّبُ
- azabeder
- مَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- اٰمَنَ
- inandı
- الرَّسُولُ
- Resul
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْهِ
- kendisine
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- وَالْمُؤْمِنُونَۜ
- mü`minler de
- كُلٌّ
- hepsi
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- meleklerine
- وَكُتُبِه۪
- Kitaplarına
- وَرُسُلِه۪ۜ
- ve peygamberlerine
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırdetmeyiz (dediler)
- بَيْنَ
- arasını
- اَحَدٍ
- hiçbirini
- مِنْ رُسُلِه۪۠
- O`nun elçilerinden
- وَقَالُوا
- ve dediler ki
- سَمِعْنَا
- İşittik
- وَاَطَعْنَا
- ve ita`at ettik
- غُفْرَانَكَ
- bağışlamanı dileriz
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاِلَيْكَ
- sanadır
- الْمَص۪يرُ
- dönüş(ümüz)
- لَا يُكَلِّفُ
- teklif etmez
- اللّٰهُ
- Allah
- نَفْساً
- kimseye
- اِلَّا
- başkasını
- وُسْعَهَاۜ
- gücünün yettiğinden
- لَهَا
- (herkesin) kendine
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَعَلَيْهَا
- aleyhinedir
- مَا اكْتَسَبَتْۜ
- işlediği (kötülük) de
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- لَا تُؤَاخِذْنَٓا
- bizi sorumlu tutma
- اِنْ نَس۪ينَٓا
- unutur
- اَوْ
- ya da
- اَخْطَأْنَاۚ
- yanılırsak
- وَلَا تَحْمِلْ
- yükleme
- عَلَيْنَٓا
- bize
- اِصْراً
- ağırlık
- كَمَا
- gibi
- حَمَلْتَهُ
- yüklediğin
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
- bizden öncekilerin
- وَلَا تُحَمِّلْنَا
- bize yükleme
- مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
- gücümüzün yetmediği şeyleri
- وَاعْفُ
- affet
- عَنَّا۠
- bizi
- وَاغْفِرْ
- bağışla
- لَنَا۠
- bizi
- وَارْحَمْنَا۠
- bize merhamet et
- اَنْتَ
- sen
- مَوْلٰينَا
- bizim sahibimizsin
- فَانْصُرْنَا
- bize yardım eyle
- عَلَى
- karşı
- الْقَوْمِ
- toplumuna
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirler
(63) وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَؕ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فٖيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
(64) ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ
Hatırlayın ki, sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık. “Size verdiğimizi sıkı tutun, onda bulunanları daima hatırlayın; umulur ki korunursunuz” (demiştik).
Bundan sonra yine döndünüz. Eğer Allah’ın keremi ve rahmeti üzerinizde olmasaydı muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.
Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, Allah’ın İsrâiloğulları’ndan hangi konuda ne tür bir söz aldığını bildikleri için âyette bu hususta bilgi vermeye gerek görülmemiştir (genişbilgi için bk. 40. âyetin tefsiri).
Âyette İsrâiloğulları’nın üstüne kaldırıldığı bildirilen Tûr’dan maksat Sînâ’da Mûsâ’ya vahyin geldiği dağ veya herhangi bir başka dağ olabilir (İbn Atıyye, I, 158-159). Hz. Mûsâ Tûr’dan Tevrat levhalarını alarak halkına döndüğünde, onlara, kurtuluşa erebilmeleri için Tevrat’ı alıp ona sarılmalarını emretmiştir. Bu konuyla ilgili olarak tefsirlerde yer alan rivayetlerden birine göre İsrâiloğulları Mûsâ’nın bu talebine karşılık, “Allah, sana konuştuğu gibi bize de konuşmadıkça bu dediğini yapmayız!” cevabını verince aniden bayılıp yere yığılmışlar; fakat ayıldıklarında yine direnmişler; nihayet Allah’ın emriyle melekler Filistin’deki bir dağı yerinden kopararak, Mûsâ’nın buyruğunu tutmaları için bir tehdit unsuru olarak, büyük bir bulut gibi yahudilerin üstünde askıda tutmuşlar; daha başka tehditlerle de sıkıştırılan yahudiler ancak bu zorlamalarla inatlarından vazgeçip gerekeni yapmışlardır. İsrâiloğulları’nı ıslah amacı taşıyan bu olayın bir mûcize olduğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kaynağa dayandırıldığı bilinmemektedir. Mevcut Tevrat nüshalarında ise bu konuda net bir bilgi yoktur. Sadece Çıkış kitabında (19/18; 20/18-19) Sînâ dağının tüttüğünden, dağın dumanından ve titrediğinden söz edilmektedir. Kur’an Hz. Peygamber dönemindeki yahudilere böyle bir olayı hatırlattığına göre, gerçek Tevrat nüshalarında bulunan bilgilerin sonradan Tevrat nüshasından düştüğü veya belirtilen şekle sokulduğu, sözlü kültürde ise Kur’an’da anlatılan şekliyle devam ettiği düşünülebilir. Nitekim Talmud’da (Shabbath, 88a) “O kutsal varlık, dağı büyük bir tekne gibi onların üstüne kaldırdı ve ‘Tevrat’ı kabul ederseniz iyi olur, yoksa burası mezarınız olacaktır’ dedi” şeklinde bir ibare yer almaktadır.
Reşîd Rızâ’nın kaydettiğine göre Muhammed Abduh, bu hadisenin İsrâiloğulları’nı tehdit amacı taşımadığını, çünkü tehdit ve baskıyla inandırmanın, yükümlülük ilkelerine aykırı olduğunu ifade etmiş; A‘râf sûresinin 71. âyetindeki ifade şeklini de hatırlatarak hadisenin bir tür deprem olabileceğine dikkat çekmiş; her halükârda olayın tehdit ve zorlamadan ziyade, insanların imanlarını güçlendirip şuur ve vicdanlarını harekete geçiren bir mûcize karakteri taşıdığına işaret etmiştir (I, 340-341). Esasen âyetteki “… Sizden sağlam bir söz almış, üzerinize de dağı kaldırmıştık” şeklinde geçen söz dizilişinden, önce söz alındığı, sonra dağın kaldırıldığı, dolayısıyla dağı kaldırmanın söz almada bir tehdit unsuru olarak kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
İsrâiloğulları bu gelişmeler karşısında bir süre Tevrat’ın hükümlerine uymuşlarsa da, 64. âyetin ifade ettiğine göre tekrar itaat etmekten vazgeçerek ağır bir cezayı hak etmişler; ancak Allah’ın lutuf ve merhameti sayesinde bir felâkete uğramaktan kurtulmuşlardır.
(65) وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذٖينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـٖٔينَۚ
(66) فَجَعَلْنَاهَا نَكَالاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقٖينَ
İçinizden cumartesi günü hakkındaki hükmü çiğneyenleri elbette bilirsiniz. Bu yüzden onlara, “Aşağılık maymunlar olun!” demiştik.
Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık.
“Cumartesi” anlamındaki sebt kelimesi, İbrânîce’deki şabbat kelimesinin Arapçalaşmış şeklidir. Bu son kelime ise “ara vermek, dinlenmek” anlamındaki şabattan gelmektedir. Yahudi inancına göre Tanrı altı günde yaratılışı tamamlamış, yedinci gün olan cumartesi ise istirahate çekilmiştir (Tekvîn, 2/2-3). Tesniye’de ise (5/15), cumartesi günü dinlenmenin sebebi olarak Mısır’dan çıkış gösterilir. Hz. Mûsâ Sînâ dağında iken Allah ona, kendisiyle İsrâiloğulları arasında “nesiller boyu sürecek bir alâmet” olmak üzere, cumartesi (sebt) gününü kutsal tatil günü olarak ayırdığını bildirmiş, bu günde çalışmalarını kesin olarak yasaklamış ve bu yasağın ebedî olarak uygulanmasına hükmetmiştir. Hatta “on emir”den biri de cumartesi günü çalışma yasağıdır (Çıkış, 20/8-11).
Ahd-i Atîk’te İsrâiloğulları’na cumartesi günü yapmaları yasaklanan işler şunlardır: Yemek pişirmek, besin toplamak, ekip biçmek, ateş yakmak, odun toplamak ve yük taşımak (Çıkış, 16/23; 34/21; Yeremya, 17/21). Talmud’da bunlara daha başka yasaklar da eklenmiştir. Fakat Kitâb-ı Mukaddes’te bazı yahudilerin bu yasaklara uymadıkları belirtilmektedir (Çıkış, 16/13-30; Sayılar, 15/32-36).
İşte 65. âyette bildirildiğine göre bu yasakları ihlâl eden yahudilere Allah Teâlâ, “Aşağılık maymunlar olun!” demiştir. Kur’an-ı Kerîm’de bu son ifadenin fiziksel bir dönüşmeye mi, yoksa ahlâkî ve mânevî bir değişim ve bozulmaya mı işaret ettiği hususunda açıklama yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu, bu buyruk üzerine cumartesi yasağını çiğneyenlerin bedenlerinin maymunlar haline dönüştüğünü (mesh) savunurken, tâbiîn müfessirlerinden Mücâhid, “Onların kalpleri değişti; (yoksa bedenî olarak) maymunlara dönüşmediler” demiş ve Cum‘a sûresindeki gibi (62/5) buradaki “Aşağılık maymunlar olun!” ifadesinin de temsilî bir ifade olduğunu belirtmiş olup (bk. Taberî, I, 332), bazı çağdaş tefsirlerde de bu görüşe meyledildiği görülmektedir (meselâ bk. Reşîd Rızâ, I, 343-345; Seyyid Kutub, I, 65-66; Ateş, I, 179). Böylece ilâhî hükümleri çiğneyen İsrâiloğulları, Allah tarafından fiziksel veya ruhsal olarak, ahlâkî tutum ve davranışları itibariyle maymun haline getirilerek, çağdaşları için Allah’ın hükümlerine başkaldıranların ne hallere düştüğünü gösteren korkunç bir örnek, takvâ sahipleri için de ders alınması gereken bir ibret olmuşlardır.
(67) وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًؕ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًؕ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِلٖينَ
(68) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَؕ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌؕ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَؕ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
(69) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاؕ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرٖينَ
(70) قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاؕ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ
(71) قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُثٖيرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ فٖيهَاؕ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّؕ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَࣖ
(72) وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْساً فَادّٰرَءْتُمْ فٖيهَاؕ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ
(73) فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاؕ كَذٰلِكَ يُحْـيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُرٖيكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Bir zaman Mûsâ kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor” demiş; onlar da “Bizimle alay mı ediyorsun!” demişlerdi. Mûsâ, “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” dedi.
“Bizim adımıza rabbine dua et de onun nasıl olduğunu bize açıklasın” dediler. Mûsâ dedi ki: “Allah şöyle buyuruyor: ‘O, yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek olacak.’ Haydi, size emredileni yapın.”
“Bizim için rabbine dua et de renginin nasıl olacağını bize açıklasın” dediler. Mûsâ, “O buyuruyor ki: Rengi parlak sarı, bakanların içini açan bir inek olacak” dedi.
Yine, “Bizim için rabbine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz” dediler.
Mûsâ, “Rabbim şöyle buyuruyor, dedi: O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin sulamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan bir inektir.” “İşte şimdi doğrusunu anlattın” dediler ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu) yapmayacaklardı.
Hani siz bir adam öldürmüştünüz de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Hâlbuki Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı.
Sonra “(kesilen ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun” dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size âyetlerini gösterir.
Bu âyetlerde İsrâil tarihine ilişkin olaylardan bir sahne anlatılmaktadır. Burada, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerce bilindiği için (bk. Tesniye, 21/1-9), söz konusu ineğin kesilmesini gerektiren olayın ayrıntısı hakkında bilgi verilmemiş, sadece 72. âyette bir adam öldürme olayından söz edilmiştir. Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, bu olay hakkında mâlumat sahibi idiler. Bazı sahâbîler de onlardan edindikleri bilgilerle olayın teferruatı hakkında açıklamalar yapmışlardır. Abdullah b. Abbas, Ubeyde b. Sâmit, Ebü’l-Âliye gibi sahâbîler ve diğer bazı ilk dönem müfessirlerinin verdiği birbirine yakın bilgilere göre hayli zengin ve yaşlı bir yahudi, mirasına ve kan bedeline göz diken yeğeni tarafından öldürülüp bir yere atılmış, cinayet bir mâsumun üstüne yıkılmak istenmişti. Katilin bulunamaması yüzünden toplumda neredeyse silâhlı mücadeleye kadar varacak bir gerginlik doğdu ve olay Mûsâ’ya bildirilerek kendisinden bir çözüm bulması istendi. O da Allah’tan aldığı vahye uygun olarak bir inek kesmelerini ve bunun bir parçasıyla maktulün cesedine vurmalarını emretti. Denilenin yapılması üzerine maktul dirildi ve kendisini öldürenin kimliğini açıkladı (Taberî, I, 337-340; Râzî, III, 114). Böylece bir mûcize olarak ölünün dirilmesiyle bir yandan adalet yerini bulup ihtilâf ortadan kalkarken bir yandan da yüce Allah’ın ölüleri diriltmeye muktedir olduğu gösterilmişti.
67. âyette kendilerine bir inek kesmeleri emredildiğinde İsrâiloğulları’nın, “Bizimle alay mı ediyorsun?” diyerek hayret ettikleri bildiriliyor. Muhtemelen bu, onların sığıra bir kutsallık atfetmelerinden ve onu kesmek istememelerinden ileri geliyordu (Ateş, I, 181; Mevdûdî, I, 85). Bilindiği gibi İsrâiloğulları uzun yıllar Mısır’da kalmışlardı. Mısır kültüründe sığıra kutsallık atfedilmekteydi. Öyle anlaşılıyor ki onlar da Mısır’daki bu bâtıl inançtan etkilenmişlerdi. Nitekim Hz. Mûsâ Sînâ dağında bulunduğu sırada da kavmi Sâmirî’nin yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya kalkışmışlardı (bk. Bakara 2/51, 54; A‘râf 7/152; Tâhâ 20/85-96). Konumuz olan âyetlerde, İsrâiloğulları’nın, kesmeleri gereken sığır hakkında bir sürü sorular sormaları onu kesmek istememelerinden kaynaklanıyordu. Nitekim 71. âyetin sonunda “Az daha yapmayacaklardı” şeklindeki açıklama da istemeye istemeye kestiklerini göstermektedir. Tevhid dininde Allah’tan başka hiçbir şeye tapmak mümkün değildir. Bu sebeple Allah onlardan bir inek kesmelerini istemekle dolaylı olarak onun kutsal olduğu inancını da yıkmak istemiştir (İsrâiloğulları’nın, Hz. Mûsâ’ya “Bizimle alay mı ediyorsun?” demelerinin ve ardarda sorular sormalarının başka sebepleri hakkında ayrıntılı açıklamalar için bk. Râzî, III, 115-118).
Yüce Allah İsrâiloğulları’na başlangıçta herhangi bir nitelik belirtmeden mutlak olarak bir inek kesmelerini emretmiştir. Allah’ın emrine sorgusuz sualsiz itaat etmek gerektiği halde onlar, bu buyruğu önce garip karşılamışlar, sonra da kesilecek hayvanın nitelikleri hakkında ardarda sorular sorarak işlerini güçleştirmişlerdir. Burada, insanların din konusunda fazla soru sormalarının kendileri için yararlı ve uygun olmadığına, soruların teferruatı arttıracağına ve işleri güçleştireceğine de bir işaret vardır. Nitekim Mâide sûresinin 101. âyetinde “Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokacak hususlarda soru sormayın” buyurulmuştur. Hz. Peygamber de din konusunda çok soru sormanın doğru olmadığını ifade buyurmuşlardır (Buhârî, “Rikāk”, 22; Müslim, “Akzıye”, 10, 11, 12).
(74) ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًؕ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُؕ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُؕ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır. Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.
Yukarıda anılan mûcizenin gerçekleşip katilin bulunmasıyla sulh ve sükûnun geri gelmesinden sonra İsrâiloğulları’nın kalplerinin yine katılaştığı bildirilmektedir. Onların çölde geçirdikleri kırk yıl boyunca pek çok defa bu şekilde ters tutum ve davranışlar sergiledikleri, Mûsâ’ya karşı gelip onunla çekiştikleri ve bu yüzden türlü şekillerde cezalandırıldıkları hakkında Kur’an-ı Kerîm’de olduğu gibi Kitâb-ı Mukaddes’te de pek çok açıklama ve tenkitler bulunmaktadır: “Ve Rab Mûsâ’ya dedi: Ne vakte kadar bu kavim beni hor görecek!” (Sayılar, 14/11); “Ve Mûsâ ve Hârûn kavmi kayanın önünde topladılar. Ve (Mûsâ) onlara dedi: Ey âsiler! Şimdi dinleyin…” (Sayılar, 20/10, daha genişbilgi için bk. Çıkış, 32/1-17; Levililer, 26/40-45; Sayılar, 11/1-15, 14/1-12; 20/1-13).
Kur’an-ı Kerîm’de kalp kelimesi, bilinen anlamı yanında, insanın düşünüp taşınarak bilgi üretme, varlığın hakikatini kavrama, iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı birbirinden ayırma gibi zihinsel faaliyetler gösteren melekesini yani aklı da ifade eder (bk. A‘râf 7/179). Konumuz olan âyette İsrâiloğulları’nın nice ibretli olayların ardından ısrarla yine düşüncesiz, anlayışsız, bencil ve hoyrat kişiler haline geldikleri; taşlar bile genel planda Allah’ın kanunlarına uyup bereketli ve yararlı olabilirken, onların ilâhî buyruklar karşısında duyarsız kalıp isyan ettikleri, böylece hayırsız ve bereketsiz bir hayata saptıkları anlatılmaktadır.
(75) اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرٖيقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre, Allah’ın kelâmını işitirler; sonra o kelâmı iyice anlamış olmalarına rağmen yine de bile bile onu tahrif ederlerdi.
Bundan önceki âyetlerde eski yahudiler hakkında bilgi verilmişti. Burada ise Hz. Peygamber’in dönemindeki yahudilerin İslâm ve müslümanlar karşısındaki tutumları anlatılmaktadır.
Özellikle Medineli müslümanlar, uzun zaman yahudilerle iç içe yaşadıkları için onların dinleri ve kutsal kitapları hakkında genişbilgi sahibi olmuşlardı. Buna göre yahudiler, inançları ve şeriatları İslâm’a hayli yakın olan bir ümmetti; Allah’ın birliği, peygamberlik ve âhiret günü gibi iman esaslarına inanıyorlardı; yeni bir peygamberin geleceğinden de söz ediyorlardı. Kur’an-ı Kerîm de temel dinî konularda Tevrat’la çelişmek şöyle dursun, –çeşitli âyetlerdeki kendi ifadesiyle– “onların elindeki kutsal kitabı tasdik edici olarak” gelmişti (meselâ bk. Bakara 2/91, 97; Âl-i İmrân 3/3; Nisâ 4/47). Bu durumda onlardan, Hz. Muhammed’in nübüvvetini kabul etmeleri beklenirdi ve müslümanların böyle bir beklenti içinde olmaları normaldi. Ancak yahudiler, dinî olmaktan ziyade dünyevî ve siyasî sebeplerle bu beklentileri boşa çıkardılar. Esasen daha önceki âyetlerde eski yahudilerin, dinleri ve peygamberleri karşısındaki olumsuz tutumlarına ilişkin bilgiler de gösteriyor ki onlar, ilâhî gerçeklere ve bu gerçekler ışığında hidayete ulaşma düşüncesinden çok, ırkçı bir gurur anlayışına ve dünyevî menfaatlere önem verecek, dini de bu ırkçılık ve çıkarcılığın aracı olarak kullanacak kadar yozlaşmış bir toplum haline gelmişlerdi.
Âyette bilhassa yahudilerden bir grubun (din bilginleri) “kelâmullâh”ı yani kutsal kitabın sözlerini işitip iyice kavradıktan sonra onu bile bile, kasıtlı olarak tahrif ettikleri belirtilmektedir. Sözlükte tahrif “bir sözün veya metnin lafzını ya da mânasını değiştirip bozma” anlamına gelir. Burada lafzın mı, mânanın mı kastedildiği konusunda farklı açıklamalar vardır. Tefsirlerde çoğunlukla buradaki tahriften yahudilerin asıl Tevrat nüshasının metnini ve lafzını değiştirip bozmalarının kastedildiği ifade edilmektedir (meselâ bk. İbn Atıyye, I, 167-168; Râzî, III, 134-135). Ancak Abdullah b. Abbas’ın buradaki tahrifi, “Tevrat’ın lafzı aynen kaldığı halde yorumunun saptırılması” şeklinde açıkladığı rivayet edilir (İbn Atıyye, I, 168). Taberî de tahrifi bu anlamda açıklamıştır (I, 368). Tefsirlerde yahudilerin bilhassa, Tevrat’ta Hz. Muhammed’in peygamberliği ile ilgili haberler ile recim gibi bazı hukukî hükümlere ilişkin âyetleri tahrif ettikleri belirtilmektedir. Bu suretle kendi kutsal kitaplarını bile tahrif edecek kadar yoldan çıkmış olan yahudilerin, dinlerini terkederek İslâm Peygamberi’ni tanımalarını ve onun getirdiklerine inanmalarını beklemek aşırı iyimserlik olurdu.
Âyette dolaylı olarak Allah’ın kelâmını asıl maksadının dışına çıkarılacak şekilde yanlış yorumlayıp tahrif etmenin büyük bir suç olduğuna işaret eden genel bir uyarı anlamı da vardır.
(76) وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِهٖ عِنْدَ رَبِّكُمْؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
(77) اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
Onlar inananlarla karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, “Allah’ın size açtıklarını (Tevrat’taki bilgileri) rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!” derler.
Onlar bilmezler mi ki, gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir!
Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin ikiyüzlü tutumlarının anlatıldığı âyetlerde bu karakterdeki bir topluluktan, içtenlikle iman edip müslümanlara katılmalarının beklenemeyeceğine işaret edilmektedir. Tefsirlerdeki çeşitli rivayetlere göre bazı yahudiler müslümanlarla karşılaştıklarında kendilerinin de iman ettiklerini söyler ve Hz. Muhammed’in peygamberliği, atalarının isyanları sebebiyle çektikleri cezalar ve hakaretle anılmaları gibi konulara ilişkin olarak Tevrat’ta yer alan açıklamalar hususunda müslümanlara bilgi verirlerdi. Daha sonra bunlar, bir araya geldikleri diğer yahudiler, özellikle de din adamları tarafından bu tutumları sebebiyle eleştirilirler; bu yaptıklarının akıllıca bir iş olmadığı, çünkü müslümanlara verdikleri bu tür bilgilerin yeri geldiğinde (veya âhirette) kendilerinin aleyhinde kullanılabileceği hatırlatılarak uyarılırlardı. Halbuki Allah onların sakladıklarını da açıkladıklarını da biliyordu ve İsrâiloğulları’nın tarihine ilişkin olarak Kur’an’ın muhtelif sûrelerinde yer alan geniş pasajlardaki bilgilerle müslümanlara da bildiriyordu.
(78) وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
İçlerinde birtakım ümmîler vardır ki kitabı bilmezler; bütün bildikleri kuruntulardan ibarettir. Onlar sadece zan ve tahminde bulunurlar.
Burada bazı yahudilerin kendi dinleri ve kutsal kitapları konusunda son derece bilgisiz olduklarına, din adına bildiklerinin kuruntu ve zandan ibaret bulunduğuna işaret edilmektedir (ümmî kelimesinin anlamı için bk. A‘râf 7/157-158).
(79) فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِهٖ ثَمَناً قَلٖيلاًؕ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدٖيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ
Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıkları yüzünden vay haline onların! Ve yapıp ettikleri yüzünden vay haline onların!
Burada yahudi bilginlerinin, çeşitli dinî konularda birtakım kitaplar yazarak bunların Allah katından gelmiş dinî gerçekleri içerdiğini ileri sürdükleri ve yukarıda sözü edilen cahil halka önemsiz bir bedelle sattıkları bildirilmektedir. Yahudi bilginleri bu tutumlarıyla, halkı din konusunda bilgilendirme amacı taşımadıklarını ortaya koydukları, aksine kendi sözlerini ve yorumlarını Allah kelâmı gibi gösterip böylece kişisel görüşlerini kutsallaştırmaya, dinin aslı gibi göstermeye kalkıştıkları, üstelik bu yolla dini bir istismar ve kazanç aracı haline getirdikleri için âyette ağır bir dille kınandıkları görülmektedir. Kuşkusuz burada müslümanlara da dolaylı bir uyarı vardır.
(80) وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَةًؕ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْداً فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
(81) بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِهٖ خَطٖٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
(82) وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ
“Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacak” dediler. De ki: “(Bu hususta) Allah’tan söz mü aldınız; -böyleyse Allah sözünden dönmeyecektir- yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
Hayır! Kim bir kötülük işler de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte bu kimseler cehennemliktirler; onlar orada ebedî olarak kalırlar.
İman edip hayırlı işler yapanlara gelince, onlar da cennetliktirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.
Tefsirlerde yer alan bazı rivayetlerde, yahudilerin cehennemde kalacaklarını iddia ettikleri “sayılı birkaç gün” hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber yahudilere “Cehennem ehli kimdir?” diye sormuş; onlar da “Biziz; fakat bizden sonra yerimize siz gireceksiniz” demişler; Hz. Peygamber de “Yalan söylüyorsunuz! Çok iyi biliyorsunuz ki biz sizin yerinizi almayacağız” buyurmuş; daha sonra konumuz olan âyet inmiştir. Başka bir rivayete göre, Hz. Mûsâ’nın Sînâ dağında bulunduğu kırk gün zarfında yahudiler buzağıya taptıkları için, bunun cezası olmak üzere cehennemde sadece kırk gün kalacaklarına inanıyorlardı. Diğer bir rivayette yahudilerin, dünyanın ömrünün yedi binyıl olduğuna ve kendilerinin, her bin yıl için bir gün olmak üzere, toplam olarak sadece yedi gün azap göreceklerine inandıkları belirtilir. Gerçekte bu tür iddialar, onların Allah’tan aldıkları bir vaade dayanmayıp sadece kendi kuruntularından, Allah’ın âhiretteki hüküm ve takdiri hakkında bilgisizce söylenmiş boş sözlerden ibarettir. Allah’ın bildirdiği ve adaletin gereği olan gerçek şudur ki, herkesin âhiretteki cezası günahlarının büyüklüğü ve çokluğu nisbetinde olacak; dolayısıyla inkâra sapıp kötülüklerle kuşatılmış, günahlara boğulmuş olanlar ebedî olarak cehennemde kalırken iman edip din ve dünyayı alâkadar eden her alanda “sâlih ameller” (hayırlı, faydalı işler) yapanlar da ebedî cennette kalacaklardır. İşte Allah’ın insanlara verdiği ahid budur (âyette geçen seyyie kavramı hakkında bk. En‘âm 6/160).
(83) وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَ بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْناً وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَؕ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَلٖيلاً مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
(84) وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, “Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin” diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt çevirmektesiniz.
Vaktiyle sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair de söz almıştık. Siz de kabullene geldiniz. Hâlâ da (buna) şahitlik ediyorsunuz.
Bu âyetlerde İsrâiloğulları’nın yükümlü kılındıkları ve yahudi-hıristiyan literatüründe “on emir” diye bilinen (Çıkış, 20) dinî ve ahlâkî vecîbelerden bazıları hatırlatılmakta; Allah’ın onlardan bu vecîbeleri ifa edecekleri yönünde söz aldığı ifade buyurulmaktadır. Tevrat’ta, Tanrı’nın “kendi parmaklarıyla” taş levhalar üzerine yazarak Hz. Mûsâ aracılığıyla İsrâiloğulları’na bildirdiği ifade edilen (Çıkış, 32/15) bu emirler (Çıkış, 20/1-17) şöyle sıralanır:
1. Allah’tan başka ilâhların olmayacak.
2. Kendin için oyma put yapmayacaksın.
3. Allah’ın ismini boş yere anmayacaksın.
4. Cumartesi günü hiçbir işyapmayacaksın.
5. Babana ve anana hürmet edeceksin.
6. Katletmeyeceksin.
7. Zina etmeyeceksin.
8. Çalmayacaksın.
9. Yalancı şahitlik yapmayacaksın.
10. Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.
Kur’an-ı Kerîm’in İsrâ sûresinin 101. âyetinde, “Andolsun biz Mûsâ’ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğulları’na sor” şeklinde işaret ettiği dokuz âyetin, Tevrat’taki on emrin cumartesi yasağı dışında kalanlarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Cumartesi gününe saygı ise sadece yahudileri bağlayan bir hüküm idi (bk. Nahl 16/124).
Konumuz olan âyette Allah’tan başka tanrı tanımamak, ana babaya, akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik etmek, insanlara güzel söz söylemek, namaz kılıp zekât vermek, birbirinin kanını dökmemek, kendi yurttaşlarını vatanlarından kovmamak şeklinde sıralanan yükümlülükler arasında On Emir’den bazı hükümlerin de yer aldığı görülmektedir. On emrin cumartesi yasağı dışında kalanları, bütün peygamberlere gönderilen kutsal kitapların ortak öğretileri olup Kur’an-ı Kerîm’de müslümanlar da bu tür vecîbelerle yükümlü kılınmıştır (ayrıntılı bilgi için bk. En‘âm 6/151-153; İsrâ 17/23-39).
83. âyette İsrâiloğulları’ndan çoğunun zamanla Allah’a verdikleri sözden döndükleri yani belirtilen hükümlere uymadıkları, Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de bu hükümlere sırt çevirdikleri bildirilmektedir.
(85) ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرٖيقاً مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْؗ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِؕ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْؕ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(86) اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِؗ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَࣖ
Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyor, onlara karşı kötülük ve düşmanlıkta birbirinize arka çıkıyorsunuz. Esirler olarak size geldiklerinde de fidye verip kendilerini kurtarıyorsunuz. Hâlbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.
İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir.
Vaktiyle İsrâiloğulları’ndan birbirinin kanını dökmemek, kendi yurttaşlarını vatanlarından, ülkelerinden kovmamak hususunda da söz alınmış olmasına rağmen Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin bu sözlerinden de döndükleri bildirilmektedir. Nitekim Yesrib (Medine) yahudilerinden Nadîr ve Kureyzaoğulları, aynı şekilde birbirine düşman olan iki büyük Arap kabilesinden Evs ile Kaynukaoğulları da diğer büyük Arap kabilesi Hazrec ile ittifak kurmuşlardı. Daha sonra Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki sürekli ihtilâf ve çatışmalara bu yahudi kabileleri de katılmak zorunda kaldılar. Bu çatışmalarda yahudiler, kutsal kitaplarının yasaklamasına rağmen, kendi dindaşları ve ırkdaşlarını öldürüyor veya esir alıyor; savaş bitince de kitaplarının hükmü uyarınca aralarında yardım toplayarak esir yahudileri fidye karşılığında kurtarıyorlardı (İbn Atıyye, I, 177). İşte âyetlerde onların bu çelişkili tutumları “kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek” şeklinde değerlendirilmekte; söz konusu Arap kabileleriyle çeşitli dünya menfaatlerine dayalı ilişkiler kurup kendi aralarında bölünerek birbirleriyle savaşmaları, kardeşlerini esir alıp fidye karşılığında serbest bırakmaları kınanmakta ve bu tutumları yüzünden dünyada perişan olacakları, âhirette de azap görecekleri haber verilmektedir.
85. âyette geçen ve “rezil rüsvâ olmak” diye çevrilen hizyden maksat insanlara zulmeden, özellikle onların din ve inanç özgürlüğünü kısıtlayan fert ve grupların kamu vicdanı tarafından mahkûm edilmeleri, nefretle karşılanmaları, kötü amaçlarında uzun vadede başarılı olamamalarıdır.
(87) وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهٖ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا عٖيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِؕ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَرٖيقاً كَذَّبْتُمْؗ وَفَرٖيقاً تَقْتُلُونَ
Andolsun biz Mûsâ’ya kitabı verdik. Ondan sonra da ardarda peygamberler gönderdik. Meryem Oğlu Îsâ’ya da açık kanıtlar verdik ve onu Rûhulkudüs ile destekledik. Ama ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklendiniz, kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz, doğru değil mi?
Mûsâ’ya verilen kitap Tevrat’tır. Allah, İsrâiloğulları’ndan, Mûsâ’dan sonra onun şeriatını yaşatan ve bir kısmı Kur’an’da da zikredilen birçok peygamber göndermiştir.
Sözlükte beyyine “gerçeği kanıtlayan kesin delil” demektir. Benî İsrâil arasından gönderilmiş son peygamber olan Hz. Îsâ’ya verilen beyyinât (deliller) ise, başta onun olağan üstü doğum olayı olmak üzere, peygamberliğini kanıtlayan mûcizelerdir. Muhammed Abduh, bunu, “Hz. Îsâ’nın ümmetini uymaya çağırdığı Tevrat hükümleri” şeklinde yorumlar (Reşîd Rızâ, I, 376). “Temiz ruh” veya “kutsal ruh” anlamına gelen Rûhulkudüs çoğunlukla Cebrâil olarak açıklanmıştır. Her ne kadar bunu Hz. Îsâ’nın ruhu, Allah’ın ism-i a‘zamı veya İncil diye açıklayanlar olmuşsa da, Nahl sûresinin 102. âyetinde Rûhulkudüs’ün vahiy meleği yani Cebrâil olduğu açıkça bildirilmektedir (ruh kelimesinin anlamı hakkında genişbilgi için bk. İsrâ 17/85). Âyette Hz. Îsâ’nın Rûhulkudüs’le desteklendiği belirtilmektedir. Esasen bütün peygamberler için böyle bir destek söz konusu olmakla birlikte, Meryem sûresinin 16-22. âyetlerinde ifade buyurulduğu üzere, Îsâ’nın doğumu, Hz. Meryem’e “tertemiz bir erkek çocuğu bağışlaması için” Allah tarafından beşer suretinde bir elçi olarak gönderilmiş Ruh (Cebrâil) vasıtasıyla vuku bulduğundan, Hz. Îsâ açısından Cebrâil’in, vahiy meleği olmanın da ötesinde bir anlamı vardır (Hz. Îsâ hakkında genişbilgi için bk. Âl-i İmrân 3/42-60).
İsrâiloğulları’nın, bütün bu ilâhî lutufları kendileri için birer meziyet olarak kabul edip peygamberleri tanımaları, onlara saygı göstermeleri ve Allah’a şükretmeleri gerekirken, tam bir küstahlıkla, işlerine gelmeyen, keyiflerine uymayan durumlarda peygamberlere karşı çıkmışlar; bir kısmını yalancılıkla itham etmişler, Zekeriyyâ ve Yahyâ gibi bazılarını da öldürmüşler; Romalılar’ı Hz. Îsâ’yı asmaya zorlamışlardır. Medine yahudileri de, daha önceki peygamberler gibi Cebrâil vasıtasıyla vahye mazhar olan ve kesin delillerle nübüvvetini kanıtlayan Hz. Muhammed karşısında aynı olumsuz tavrı sürdürmüşlerdir. Âyette onların bu tutumunun tarihî hastalıkları olduğu vurgulanmaktadır.
(88) وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌؕ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَلٖيلاً مَا يُؤْمِنُونَ
Yahudiler “Kalplerimiz perdelidir!” dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar.
Medine yahudileri, Hz. Peygamber’in davetine karşı, “Kalplerimiz perdelidir” yani “Senin söylediklerinden bir şey anlamıyoruz, söylediklerin aklımıza yatmıyor” veya “Kendi dinimize o kadar bağlıyız ki, bizi inancımızdan uzaklaştıracak hiçbir sözü, üzerinde düşünmeye değer bile görmeyiz, hemen reddederiz” diyerek olumsuz karşılık veriyorlardı. Yüce Allah ise, onların bu duyarsızlığının asıl sebebinin, tabiatlarında böyle bir kavrama ve anlama kıtlığı bulunması veya dinlerine bağlılıkları olmadığını; tam tersine, öteden beri peygamberleri ve onlara indirilen ilâhî hakikatleri inkâr etmeleri, böylece inkârcılığın kendilerinde âdeta bir alışkanlık ve huy halini alması yüzünden Allah’ın rahmetinden mahrum kaldıkları için bu şekilde Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği ilâhî hakikatlere karşı kapalı hale geldiklerini belirtmektedir.
(89) وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذٖينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهٖؗ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِرٖينَ
Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur’an) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti böyle inkârcılaradır.
Medine’deki yahudiler yakında yeni bir peygamber geleceğini, Tevrat’ı tasdik eden yani tevhid ve diğer temel itikad konularıyla dinin aslî hedeflerinde Tevrat’la uyuşan, ayrıca Tevrat’ın son peygamberle ilgili müjdesini doğrulayan (Râzî, III, 180) yeni bir kitap indirileceğini biliyor; bu peygamberin ve getirdiği kitabın tevhidi yeniden hâkim kılarak, Yahudiliğin de düşmanı olan putperestliği ortadan kaldıracağına, böylece Mûsâ’nın dinini yeniden güçlendireceğine ve bu suretle kendilerinin de Medine müşrikleri karşısında üstün duruma geçeceklerine inanıyorlardı. Yahudiler, Evs ve Hazrec adlı Medineli Arap kabileleriyle savaşıp yenildiklerinde onlara, “Sizinle asıl beklediğimiz peygamber gelince hesaplaşacağız ve o zaman sizi yeneceğiz” derlerdi (İbn Atıyye, I, 178). İşte bekledikleri peygamber ve kitap geldiğine göre onu Araplar’dan önce kendilerinin kabul etmeleri gerekirdi. Fakat onlar inkâr ettiler. Çünkü bu peygamber, umduklarının aksine, İsrâiloğulları’ndan değil Araplar arasından gönderilmişti.
(90) بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِهٖٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْياً اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهٖۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍؕ وَلِلْكَافِرٖينَ عَذَابٌ مُهٖينٌ
Allah’ın, kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü! Böylece onlar gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.
Hz. Muhammed’in hak peygamber, Kur’an’ın hak kitap olduğunu bile bile, Allah’ın dilediği kavimden, dilediği kuluna kitap indirip peygamberlik ihsan etmesini gönül rızâsıyla kabullenip iman etmek gerekirken inkâr yolunu seçmek bütün kötülüklerin en fenasıdır ve yahudiler, ırkçılık ve benlik gururuna kapılarak bu kötülüğü işlemekle gerçekte benliklerini kaybetmişler, kendilerini boşa harcamışlar, mümin olmanın şerefinden yoksun kalmışlardır. Böylece onlar, esasen Mûsâ’nın dinini canlarının istediği gibi yorumlayıp sapmaları yüzünden uğradıkları ilâhî gazaba, bu kez de Hz. Muhammed ve Kur’an karşısındaki olumsuz tutumlarıyla mâruz kalmışlar; alçaltıcı bir cezaya müstahak olmuşlardır.
(91) وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَهُمْؕ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ
Kendilerine, “Allah’ın indirdiğine iman edin” denilince, “Biz sadece bize indirilene inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o Kur’an, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Resulüm!) Onlara de ki: “Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah’ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?”
Vahyin kime indirildiği değil kimin tarafından indirildiği önemlidir. Nitekim âyette “Muhammed’e indirilene inanın” yerine “Allah’ın indirdiğine inanın” buyurularak bu gerçeğe işaret buyurulmuştur. Oysa yahudiler “Biz sadece bize indirilene inanırız” demekle, gerçeğin peşinde olmadıklarını, İsrâil ırkçılığını ilâhî vahyin de üstünde tuttuklarını ortaya koymuşlar; Tevrat’tan sonra indirilen Kur’an da hak kitap olduğu ve esasen asıl Tevrat’taki ezelî ebedî değişmez gerçekleri de onayladığı halde, sözde kendi dinlerinde kararlı olduklarını ileri sürerek onu inkâr etmişlerdir. Gerçekte daha önce atalarının kendi içlerinden gönderilmiş bazı peygamberleri öldürmeleri, bu toplumun kendi dinlerine bağlılıklarında da samimi olmadıklarını göstermektedir.
(92) وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهٖ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Andolsun Mûsâ size apaçık mûcizeler getirmişti. Sonra onun ardından haksızlıkla (altın) buzağıyı put edindiniz.
Yahudilerin, Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e inanmayıp eski dinlerinde sebat edecekleri şeklindeki iddialarına karşılık, burada onların kendi dinlerine bağlılıklarının da asılsız olduğu ortaya konmaktadır. Zira onlar daha önce kendilerine Tevrat’ı getiren ve çeşitli mûcizelerle peygamberliğini kanıtlayan Mûsâ’ya karşı da sıkıntılar çıkarmışlar; onun yokluğunu fırsat bilerek uydurma bir tanrı bile edinmişlerdi (bk. A‘râf 7/148; Tâhâ 20/88).
(23) وَاِذْ اَخَذْنَا مٖيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَؕ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواؕ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا فٖي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْؕ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهٖٓ اٖيمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ
Hatırlayın ki sizden sağlam bir söz almış, dağı da üzerinize kaldırmıştık. “Size verdiklerimize sımsıkı sarılın, söylenenlere kulak verin” demiştik. Onlar, “İşittik ve isyan ettik!” dediler. İnkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle dopdoluydu. De ki: “Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!”
Allah İsrâiloğulları’ndan “Allah’a kulluk edip O’na ortak koşmayacaklarına, doğru olduklarına ilişkin kanıtlar getiren peygamberlere iman edeceklerine, Allah’ın hükümlerine ve kanunlarına boyun eğeceklerine”, özellikle kendi milletlerinden olan Hz. İsmâil’in soyundan gelen Hz. Muhammed’e inanacaklarına ve daha başka konulara ilişkin olarak söz almış (bilgi için bk. Bakara 2/40); bu arada üzerlerine dağı kaldırmıştır. İsrâiloğulları’na Allah’ın kudretini göstererek tehdit yoluyla söz vermelerini veya sözlerinde durmalarını sağlama ya da genel olarak ıslah etme amacı taşıdığı rivayet edilen bu dağı kaldırma olayının bir mûcize olduğu anlaşılmakla birlikte mahiyeti hakkında tefsirlerde yer alan bilgilerin hangi kaynağa dayandırıldığı bilinmemektedir (bilgi için bk. Bakara 2/63). Buna rağmen onlar, Hz. Mûsâ’nın ikazlarına, “İşittik ve isyan ettik” şeklinde karşılık vermek veya bu anlama gelebilecek eylemlerde bulunmak (İbn Atıyye, I, 180) suretiyle inat ve isyanlarını sürdürmüşlerdir. “İnkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle dopdoluydu” anlamındaki ifadeden, İsrâiloğulları’nın, asırlarca Mısır’da kalmalarının bir sonucu olarak, Mısırlılar gibi sığıra kutsallık atfetmelerinin kastedildiği düşünülebilir (bk. Bakara 2/51, 54, 67; A‘râf 7/152; Tâhâ 20/85-96). Her ne sebeple olursa olsun bu durum inkâr etmelerinin bir sonucuydu. Medine yahudileri, “Biz sadece bize indirilene inanırız” diyorlardı. Oysa onların inanç tarihleri, belirtildiği gibi bir sürü sapmalarla doluydu; onun için de onların yanlış inançları kendilerine böyle çok kötü şeyler emrediyordu; Hz. Peygamber’i ve Kur’an’ı reddetmeleri de bu kötülüklerden biriydi.
(94) قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
(95) وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْؕ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِالظَّالِمٖينَ
Onlara, “Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım!” de.
Kendi elleriyle yapıp ettikleri işler sebebiyle hiçbir zaman ölümü temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
Yahudilerin, âhiret yurdunun yalnızca kendilerine ait olacağı, sadece kendilerinin cennete girecekleri yolundaki iddialarına cevap verilmekte, eğer bu iddialarında samimi iseler, asıl yurtlarından bile uzaklaşmış olarak çeşitli zahmet, elem ve kederler içinde yaşadıkları şu dünyadan ayrılarak, eksiksiz bir mutluluk yeri olan cennete kavuşabilmek için bir an önce ölmeyi istemeleri gerektiği ifade edilmektedir. Onlar böyle bir temennide bulunamazlar, çünkü kendi iddialarından kendileri de emin değillerdir. Bunun sebebi de bizzat kendilerinin işledikleri cürüm ve cinayetlerdir. Her ne kadar sözde kendilerine indirilen kitaba inandıklarını, doğru yolda olduklarını ve bütün insanlar içinde âhiret mutluluğuna sadece kendilerinin lâyık olduğunu iddia ediyorlarsa da, işledikleri kötülükler yüzünden vicdanları bu iddialarını doğrulamamaktadır. Bunun için asla ölümü temenni edemezler.
(96) وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذٖينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهٖ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَؕ وَاللّٰهُ بَصٖيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَࣖ
Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun; müşriklerden de çok; her biri ister ki bin sene yaşasın. Oysa çok yaşatılması hiç kimseyi azaptan kurtaramaz. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür.
Yahudiler, âhiret yurdunda sadece kendilerinin mutlu olacaklarını ileri sürmelerine rağmen hakikatte insanlar içinde, âhireti düşünmeden dünya hırsına en fazla kapılanların da onlar olduğu ifade edilmektedir. Bu durum tecrübeyle de sabittir. Onun için âyette, “Onlar, insanların yaşamaya en düşkün olanlarıdır” denilmeyip, “Onları, insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulursun” buyurulmuştur. İşte iddialarındaki bu samimiyetsizlik nedeniyle 95. âyette yüce Allah onları “zalimler” diye nitelemiştir.
Yahudilerin dünya hırsına bu derece kapılmalarının temelinde, iddia ettiklerinin aksine, âhirete imanlarının zayıflığı bulunmaktadır. Esasen Yahudiliğin Hz. Mûsâ’ya nisbet edilen ve Tevrat’ı oluşturan beş kitabında âhiret fikri son derece zayıf ve müphemdir. Nitekim Yahudiliğin buyruklarının Tevrat’ta yer alan bütün yaptırımları dünyevîdir; teşvik ve sakındırmalar dünya hayatıyla ilgilidir. İyilik yapanlar için sıhhat, âfiyet, bolluk, evlât çokluğu, düşmanlara karşı galibiyet ve hâkimiyet; isyan edenler için hastalık, kıtlık, mağlûbiyet, esaret Tevrat’ta sık sık tekrarlanan yaptırımlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde, özellikle Hz. Mûsâ’dan yedi asır sonra vuku bulan Bâbil esareti sırasında ve İran kültürünün etkisiyle Yahudilik’te âhiret inancı daha net bir şekilde oluşmaya başlamış; zamanla Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in de etkisiyle bu inanç, Yahudiliğin belli başlı itikad esaslarından biri haline gelebilmiştir. Bunda, ikisi de İslâm kültürü içinde yetişmiş olan Mısırlı Saadia Gaon ile (Saîd b. Yûsuf el-Feyyûmî) Endülüslü Moşe ben Maimun (Mûsâ İbn Meymûn) isimli ilâhiyatçıların büyük payları olmuştur (genişbilgi için bk. Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 123-131; ayrıca bk. Cum‘a 62/5-8).
Aynı âyette dünyaya aşırı bağlılık konusunda yahudilerle müşrik Araplar arasında bir paralellik kurulması ilgi çekicidir (şirk ve müşrik terimleri hakkında bilgi için bk. Bakara 2/105). Gerçekten yahudiler gibi Câhiliye Arapları da putperestliğe özgü dinî faaliyetleriyle uhrevî bir amaç gözetmeyip sağlık, âfiyet, servet kazanmak, savaşlarda zaferler elde etmek, erkek evlât sahibi olmak gibi dünyevî amaçlar güderlerdi. Bu da onların âhirete inanmamalarının bir sonucuydu. Kur’an-ı Kerîm’de de müşriklerin ba‘s, haşir, cennet ve cehennem gibi âhiret hallerine inandıklarına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Aksine birçok âyette onların âhireti inkâr ettikleri bildirilmektedir (meselâ bk. En‘âm 6/29; Nahl 16/38; İsrâ 17/49). Onlar yeniden dirilmeyi “eskilerin masalları” sayarlardı (Neml 27/67-68). Câhiliye şiirinde de âhireti inkâr eden ifadelere rastlanır. Meselâ Şeddâd b. Esved’e isnat edilen bir kıtada, “İbn Kebeşe (yani Hz. Muhammed), beni yeniden diriltileceğimi söyleyerek mi korkutuyor?” denildikten sonra, insan ruhu bir kuşa dönüşerek bedenden ayrıldıktan sonra yeniden canlanmanın imkânsız olacağı savunulmakta; Tarafe’nin ünlü Muallaka’sında da ebedîlikten söz edilemeyeceğine göre insan için yapılacak en iyi şeyin elden geldiğince dünya zevklerinden yararlanmak olduğu belirtilmektedir (bk. Zevzenî, Şerhu’l-Mu‘allakât, Beyrut, ts. [Mektebetü dâireti’l-beyân], s. 82).
65. İçinizden, cumartesi yasağını çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. Biz onlara “Hor ve zelil olarak maymunlar
olun” demiştik.
66. Biz onların bu hallerini, o zamanda bulunanlara ve gelecek olanlara bir ibret ve müttakiler için de bir nasihat
yaptık.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Taberi diyor ki:
“Bu ayetler, Rasulullah’ın zamanında Medine’nin çevresinde bulunan Yahudileri uyarmakta, onları, Allah’ın emir ve
yasaklarına uyarak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Peygamberliğini kabul etmeye davet etmektedir. Aksi takdirde
Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelen ataları maymunlara dönüştürülerek cezalandırıldıkları gibi onların da Allah
tarafından cezalandırılacaklarını bildirmektedir.”[119]
72. Hani sizi bir adam öldürmüş ve aranızda tartışmış da suçu birbirinizin üstüne atmıştınız. Halbuki Allah,
gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkarır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Abas diyor ki:
“Hz. Musa’nın döneminde, İsrailoğullarından malı çok olan ihtiyar bir zat vardı. Bunun fakir yeğenleri vardı.
İhtiyarın çocuğu yoktu. Öldükten sonra kendisine kardeşinin oğulları mirasçı olacaktı. Bunlar:
“Keşke amcamız ölse de kendisine mirasçı olsak” diyorlardı. Amcaları uzun süre yaşayınca şeytan onlara gidip şu
vesveseyi verdi:
“Siz amcanızı öldürüp malına mirasçı olsanız ve yabancı bir şehre götürerek te oranın halkından diyetini alsanız
nasıl olur.” O dönemde bir insan öldürülür de mevcut olan iki şehirden hangisinde bulunursa diyeti o şehrin halkı
ödermiş. İki şehirin arasında bulunacak olursa mesafe ölçülür, ceset hangi şehre daha yakınsa diyeti o şehir
ödermiş. Amcaları uzun süre yaşayınca yeğenleri, şeytanın vesvesesine kapılmışlar ve amcalarını öldürüp diğer
şehre götürmüşler ve oraya bırakmışlardır. Sabah olunca da amcalarını öldüren bu yeğenler, o şehir halkına gidip
“Amcamız sizin şehirin kapısında öldürülmüş, Allah’a yemin olsun ki onun diyetini bize ödeyeceksiniz.”
demişlerdir. Şehir halkı:
“Allah’a yemin ederiz ki biz onu öldürmedik, onu öldüreni de bilmiyoruz. Şehrimizin kapısını kapadıktan sonra
sabaha kadar da hiç açmadık.” demişlerdir. Bunun üzerine iki taraf ta Hz. Musa’ya başvurmuşlardır. Öldürülen
adamın yeğenleri:
“Biz amcamızı bunların şehirlerinin kapısında ölü olarak bulduk.” demişler, şehir halkı ise “Allah’a yemin olsun ki
biz onu öldürmedik, şehirin kapısını akşamleyin kilitledikten sonra sabaha kadar hiç açmadık.” demişlerdir. İşte
bunun üzerine Cebrail (a.s.) herşeyi işiten ve bilen Allah tealanın Hz. Musa’ya “Onlara de ki “Allah size bir sığır
kesmenizi ve onun bir parçasıyla ölüye vurmanızı emrediyor.” âyetini getirmiştir.[120]
2- Muhammed b. Kâ’b el-Kurezi ve Muhammed b. Kays ise, öldürülen kişi hakkında İsrailoğullarının ihtilafa
düşmelerini şöyle nakletmişlerdir:
“Torunlara ayrılan İsrailoğullarından bir torun, insanlar arasında çokça şerrin yayıldığını görünce, kendilerine
mahsus bir şehir kurmuşlar ve insanlardan uzaklaşmışlardır. Bunlar akşam olunca orada yaşayan herkesi şehirin
içine topluyor, kapılarını kapatıyorlarmış. Sabah olunca da reisleri şehri kontrol ediyor, herhangi bir şey
görmeyince kapıyı açıyor ve insanları akşama kadar serbest bırakıyormuş. Böylece bu insanlar gidip başka
yerlerdeki insanlarla alış veriş vb. münasebetlerde bulunuyorlarmış. Bu dönemde İsrailoğullarının içinde, malı çok
olan ve kardeşinin oğlundan başka da mirasçısı bulunmayan bir kimse varmış. Adam uzun müddet yaşamış.
Kardeşinin oğlu da, bir an evvel mirasını elde etmek için onu öldürmüş ve götürüp adı geçen şehirin kapısına
atmış. Kendisi ve arkadaşları şehrin kapısına gizlenmişler. Şehirin reisi, şehirin içinde herhangi bir durum
olmadığını öğrendikten sonra şehirin kapısını açmış. Kapının önünde bir kişinin öldürüldüğünü görünce de kapıyı
kapatmış. Bunun üzerine öldürülen adamın kardeşinin oğlu ve arkadaşları:
“Dur bakalım onu hem öldürdünüz hem de kapıyı kapatıyorsunuz.” demişler.
Bu sırada çokça cinayetler işleniyor, Hz. Musa da şehirlerinde cinayet işlenen insanları cezalandırıyordu. Bu
yüzden öldürülen kişinin kardeşinin oğlu ile şehir halkı arasında neredeyse savaş çıkacaktı. Her iki taraf ta
silahlarını kuşandılar fakat sonra savaşmaktan vazgeçip Hz. Musa’ya başvurdular. Durumu anlattılar. Öldürülen
kişinin yeğenleri:
“Ey Allah’ın Rasulü, bunlar amcamızı öldürdüler sonra da kapıyı kapattılar.” dediler. Şehir halkı ise:
“Ey Allah’ın Rasulü, sen bizim, insanlardan ayrılıp özel bir şehir kurduğumuzu biliyorsun. Sen bizim, şerli
insanlardan uzak durduğumuzu görüyorsun. Biz o kişiyi ne öldürdük ne de öldüreni biliyoruz.” dediler. Bunun
üzerine Allah teala, bir sığır kesip parçasıyla ölüye vurmalarını emretti. Hz. Musa da onlara:
“Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor.” dedi. [121]
3- Ubeyde es-Selmani ve İbn-i Zeyd de İsrailoğullarının, öldürülen kişi hakkındaki ihtilafları hususunda benzeri
görüşler zikretmişlerdir. [122]
74. Sonra, bunun peşinden kalbleriniz yine katılaştı. Şimdi o taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü öylesi taşlar vardır
ki, ondan ırmaklar kaynar. Ve yine öylesi vardır ki, yarılıp ondan sular çıkar. Öylesi de vardır ki, Allah korkusuyla
aşağıya düşer. Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kâffal diyor ki:
“Hak Teâlâ’nın, ifâdesine muhatap olanların, Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında bulunan ehl-i kitab olması
mümkündür. Yani, kendilerinden öncekilere gelen mucizelerden, onların başına gelen işlerden, onlardan isyana
devam eden kimselere inen cezadan, onlara, Peygamber’inin getirdiği ayetlerden ve kendileri ve kendilerinin
dışında Tevrat’la amel eden kimselerden alınan ahidlerden sonra sizin kalbleriniz çok şedîd olup, katılaşarak, adeta
taş kesildi, demektir. Böylece Allah, bununla, onların kalblerinin yumuşayacağı ayetlere dair bilgilerinin olmasına
rağmen, onların isyan etmelerini ve katılıklarını haber vermiştir.” [123]
2- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bu görüş daha evlâdır çünkü Cenâb-ı Hakk’ın; buyruğu, hitab-ı müşafehe, sözlü bir hitaptır. Bu sebeple onu, Hz.
Muhammed (s.a.v.) zamanında olanlara hamletmek daha evlâdır. Yine bundan maksadın, hususiyle Hz. Musa (a.s.)
zamanında bulunan yahudîler olması da muhtemeldir. Allah’ın Asr-ı Saadet’teki yahûdîlerden önce geçmiş olan
seleflerini kasd etmesi de caizdir.” [124]
75. Artık onların size inanacaklarını umar mısınız? Halbuki onlardan bir zümre vardı ki Allah’ın kelâmını
dinlerlerdi de akılları aldıktan sonra onlar bunu bile bile tahrif ederlerdi.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas ve Mukatil dediler ki:
“Bu âyet Musa’nın, kendisiyle birlikte Allah Teala’ya gitmeleri için seçtiği yetmiş kişi hakkında inmiştir. Bu yetmiş
kişi kendisiyle Mîkat’a (Allah Teala’yla Musa’nın mükâlemede bulundukları yer ve zaman) gidip Allah Teala’nın
emir ve yasaklarına dair kelamını işitince kavimlerinin yanlarına döndüler. Sadakatta olanlar işittikleri gibi ilahi
emaneti hakkıyla eda ettiler. İçlerinden bir grup da dediler ki: “Biz Allah Teala’nın son sözünde şöyle buyurduğunu
işittik: “Bu şeyleri yapmağa güç yetirirseniz yapın. Şayet isterseniz yapmayın, hiç beis yok.” [125]
2- Çoğu tefsircilere göre ise bu âyet Tevrat’taki recm âyeti ile Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vasıflarını değiştiren
yahudi âlimleri hakkında inmiştir.”[126]
3- Bu âyetler Ensar hakkında nazil olmuştur. Ensarla Yahudiler arasında dostluk, komşuluk, süt bağları ve ittifak
vardı. Dolayısıyla onların müslüman olmalarını istiyorlardı. Bunun üzerine “(Ey mü’minler)! Şimdi onların size
inanacaklarını mı umuyorsunuz?” mealindeki âyet nazil oldu.[127]
4- Fahreddin er-Razi der ki:
“Size inanmaları” ayetinde kastedilen kimseler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in zamanındaki yahudilerdir. Çünkü imanın
umulması ve umulmaması onlar hakkında muteber olur, zira tama (ümid) şimdiki durum için olmayıp gelecek için
doğru olur. [128]
76. İman edenlere kavuştuklarında inandık, derler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında ise ‘Allah’ın size açtığı şeyi,
mü’minler onunla Rabbınız katında kuvvetli delil getirsinler diye mi onlara söyleyip duruyorsunuz? Buna aklınız
ermiyor mu?’ derler.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mücahid’den rivayet ediliyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Kurayza oğullarını kalelerinde kuşattığı zaman kalenin altından yahudilere:
“Ey maymun ve domuzların kardeşleri, ey tâğûta tapanlar!” diye seslenmişti. Bunu duyan yahudiler:
“Bu adam bunları nereden biliyor? Muhammed’e bunları kim haber verdi? Bu söz, başka değil ancak sizden
çıkmıştır.” dediler de Allah Tealâ bu âyetleri indirdi.”[129]
2- İkrime kanalıyla İbn Abbâs’tan naklediliyor:
“Yahudiler mü’minlere rastladıklarında,
“Biz de iman ettik, yani arkadaşınız Muhammed Allah’ın elçisidir ama sadece size.” derler, birbirleriyle yalnız
kaldıklarında böyle diyenlere çıkışır:
“Araplara bunu söylemeyin. Siz, bu sır sadece kendilerine açıklanan kimselersiniz. Şimdi o peygamber Araplardan
oldu”, derlerdi. Allahü Teâlâ, bu âyeti indirdi.”[130]
3- İbn Humeyd kanalıyla İbn Abbâs’tan naklediliyor:
“Yahudiler mü’minlere rastladıklarında,
“Biz de iman ettik, yani arkadaşınız Muhammed Allah’ın elçisidir ama sadece size.” derler, birbirleriyle yalnız
kaldıklarında böyle diyenlere çıkışır:
“Araplara bunu söylemeyin. Unuttunuz mu onlara karşı bu peygamber hakkı için diye Allah’tan fetih ve zafer
dileğinde bulunurdunuz. Meğer bu peygamber bizden değil onlardanmış.” derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ
bu âyeti indirdi.”[131]
4- Katâde’den rivayet olunmuştur:
“Yahudiler müminleri memnun etmek için onlara yaltaklanıyorlardı. Ancak başbaşa kaldıklarında da, Allah’ın
kendilerine öğrettiği, açıkladığı ve kitabında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sıfatı ve Peygamberliğine dair beyan ettiği
şeyleri müminlere anlatmayı birbirlerine yasaklıyor ve “eğer bunu yaparsanız onlar bunu size karşı Rabbiniz
katında delil olarak kullanırlar” diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.”[132]
5- Süddî’den naklediliyor:
“Bu ayet Yahudilerden bir grup hakkında nâzil oldu. Onlar önce inandı sonra münafık oldular. Araplardan
inananlara gelir, söyleyecekleri şeyleri söylerlerdi. Bâzısı bâzısına:
“Allahü Teâlâ’nın size azaptan bildirdiği sırrı, onların size, ‘biz Allah’a sizden daha çok sevimli ve daha
mükerremiz’ diye söylemeleri için mi konuşuyorsunuz?” derlerdi.”[133]
6- İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, “Ehl-i Kitab’ın münafıkları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabıyla
karşılaştıklarında onlara,
“Sizin iman ettiğiniz şeye, biz de iman ettik ve arkadaşınız Muhammed’in doğru olduğuna, sözünün gerçek
olduğuna biz de şehâdet ediyoruz. Kendi kitabımızda O’nun sıfat ve niteliklerini bulmaktayız” derlerdi. Sonra
birbirleriyle baş başa kaldıklarında, elebaşları onlara:
“Allah’ın kitabında Muhammed’in sıfatlarıyla ilgili olarak size açmış olduğu sırrı, size karşı delil getirsinler diye mi
müslümanlara söylüyorsunuz?” derlerdi. Çünkü muhalif olan Tevrat’ın doğruluğunu ve Tevrat’ın, Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in Peygamberliğine şehâdet ettiğini itiraf ettiğinde, bundan daha kuvvetli bir delil olmaz. Şüphesiz onlar
birbirlerini, bu hususu Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabının yanında itiraf etmekten men ediyorlardı.” [134]
79. Kitabı elleriyle yazıp da sonra onu az bir baha ile satabilmek için “Bu Allah katındandır.” diyenlere yuh olsun.
Vay ellerinin yazdıklarından başlarına geleceklere, vay şu kazanmakta oldukları yüzünden onlara!
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Bu âyet Peygamber (s.a.v.)’in sıfatını, vasfını değiştiren kimseler hakkında inmiştir.
1- İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Bu âyet, ehli kitap hakkında nazil oldu.” [135]
2- Kelbî dedi ki:
“Rasulullâh (s.a.v.)’ın kitaplarındaki vasfını değiştirdiler. Kitaplarında o, orta boylu, esmer olarak zikredilirken onu
buğday benizli düz (kıvırcık değil) saçlı ve uzun boylu yaptılar. Arkadaşlarına ve kendilerine tabî olanlara da:
“Ahir zamanda gönderildiğini iddia eden şu peygambere bakın; kitabımızda zikredilen vasıflara uymuyor.” dediler.
Haham ve bilginlerin diğer yahudiler için olmıyan bir takım menfaatleri vardı ki eğer İşte onlar, Peygamber
(s.a.v.)’in sıfatını açıklamaları halinde bu saltanatları ellerinden gideceğinden korkmuşlardı da bundan dolayı
değiştirmişlerdi.”[136]
3- İbn Abbâs’tan gelen rivayette o şöyle demiştir:
“Bu âyet yahudi hahamları hakkında inmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Tevrat’taki vasıflarını “Gözleri sürmeli, orta
boylu, kıvırcık saçlı, güzel yüzlüdür.” şeklinde bulmuşken çekememezlikten ve azgınlıklarından bunları elleriyle
silip yerine “o uzun boylu, mavi gözlü, düz saçlıdır.” yazdılar.”[137]
4- Taberi der ki:
“Bu âyet-i kerimede, Yahudilerin başka bir sınıfına işaret edilmektedir. Bunlar, haksız yere insanların mallarını
yemek için Allah’a karşı yalan uyduran ve kendi elleriyle yazdıklarını Allah tarafından gönderilmiş gibi göstererek
bilgisiz insanları sapıklığa sürükleyen Yahudi ilim adamlarıdır. Bunlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Tevrat’taki
sıfatlarını siliyor onun yerine insanların hoşuna gidecek şeyler yazıyorlardı. Ayrıca kendi ictihadlarını, Allah
tarafından indirilmiş âyetler gibi gösteriyorlardı. Böylece Allah’a karşı yalan ve iftirada bulunuyorlardı. Bu yüzden
veyl azabını hak etmişlerdir.”[138]
80. “Sayılı günlerden başka bize kat’iyyen ateş dokunmıyacak.” dediler. De ki; Allah katından bir ahid mi elde
ettiniz? Ki Allah ahdinden asla caymaz. Yoksa Allah’a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İsmail b. Ebi’l-Kasım es-Sûfî, Ebu’l-Hüseyn el-Attar’dan, o Ahmed b. el-Hasan b. Abdu’l-Cebbar’dan, o Ebu’lKasım Abdullah b. Sa’d ez-Zührî’den, o babası ve amcasından, onlar babalarından, o İbn İshak’tan, o Muhammed b.
Ebî Muhammed’den, o İkrime’den, o da İbn Abbas’tan şunu söylediğini bize haber verdi:
“Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, Yahudiler şöyle diyordu:
“Şu dünyanın ömrü ancak yedi bin senedir. İnsanlar Cehennem’de dünya günlerinden her bin sene için ahiret
günlerinden bir gün kadar azab görecek. Zaten o ahiret de yedi günlük olduğuna göre, demek ki azab yedi gün
sonra kesilecek.” Bu asılsız iddia üzerine Allah Teala bu hususta o Yahudiler’in delilsiz sözlerine işaret eden bu
âyeti indirdi.”[139]
Bu, aynı zamanda Mücâhid’in de kavlidir.[140]
2- İbn Abbâs (r.a.)’tan rivayet olunmuştur:
“Yahûdilerden bir kısmı:
“Dünyanın ömrü yedi bin senedir. Her bin sene için sadece bir dünya günü cehennemde azap göreceğiz. Bu da
sayılı yedi günden ibarettir. Sonra azap sona erecek.” derken diğer bir kısmı ise:
“Bize ateş ancak kırk gece dokunacaktır. Çünkü bu, buzağıya taptığımız müddettir. Bu müddet geçince, azap bizden
kalkmış olacaktır. (Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâb (r.a.)’ına işarette bulunarak) sonra da oradaki yerimizi bu
insanlar alacaktır.” diyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara hitaben:
“Hayır yalan söylüyorsunuz! Aksine orada ebediyyen kalacak sizlersiniz. Bizler de inşaallah hiçbir zaman orada
sizin yerinizi almayacağız.” buyurdu. İşte söz konusu âyet bu kimseler hakkında nazil olmuştur.”[141]
3- Fahreddin er-Razi der ki:
“Esâm bazı yahûdilerden, buzağıya sadece yedi gün tapmış olduklarını, bundan dolayı “Allah bize yedi gün azab
edecek” dediklerini nakletmiştir. Her iki görüş de zayıftır. İlkinin zayıf olmasına gelince, dünyanın ömrünün
yedibin sene oluşu ile onların azabının yedi gün olması arasında kesinlikle birbirini gerektirecek bir alâka yoktur.
İkinci görüşe gelince, yedi gün isyan etmiş olmalarından dolayı azablarının da yedi gün olması gerekmez.”[142]
4- Yahudilerin, âhirette kendilerine dokunacak azabın ancak buzağıya tapındıkları gün sayısınca yani sadece 40 gün
olacağını iddia ettikleri ve bu âyetin bu sebeple nazil olduğu rivayeti de vardır ki Katâde ve İbn Abbâs’tan rivayet
edilmiştir.[143]
5- Yine azabın kırk gün olacağını söyleyen fakat bunu Tevrat’a dayandırdıklarını belirten başka bir rivayet şöyledir:
Tevrat’ta, cehennemin 40 yıllık yürüyüş genişliğinde olduğu ve yahudilerin bir günde bir yıllık yol kat’ederek
cehennemi kırk günde geçecekleri ve böylece cehennemdeki kalışlarının biteceği yazılı imiş. Bu da Dahhâk
tarafından İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir. [144]
6- Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi, Ebul Âliye, İkrime, Dahhak ve ibn-i Zeyd’e göre, Yahudilerin söyledikleri bu
sayılı günlerden maksat, buzağıya tapma süresi olan kırk gündür. Onların iddialarına göre Allah, onlara kırk gün
azap edeceğine dair yemin etmiştir. Allah’ın bu yemini yerine geldikten sonra onları cehennemden çıkaracak yerine
Muhammed ümmetini koyacaktır. Âyet-i kerime, Yahudilerin bu iddialarını yalanlamaktadır.
Yahudilerin “Buzağıya taptığımız kırk günden başka biz ateşe girmeyeceğiz.” dedikleri şeklindeki tefsir, İbn-i
Abbas’tan rivayet edilmektedir. [145]
7- Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed et-Temimî, Abdullah b. Muhammed b. Hayyan’dan, o Muhammed b.
Abdirrahman er-Razî’den, o Sehl b. Osman’dan, o Mervan b. Muaviye’den, o Cüveybir’den, o Dahhak’tan, o da İbn
Abbas’tan bu âyet hakkında şunu söylediğini bize haber verdi:
“Ehl-i Kitap, Cehennemin iki ucu arası yürüme kırk yıl çektiğini zannedip şöyle demişlerdi:
“Biz Cehennem’de ancak Tevrat’ta bulup öğrendiğimiz müddet kadar azab göreceğiz. Kıyamet Günü olduğunda
insanlar Cehennem’e atılacak. Sakar tabakasına varıncaya kadar azab içinde yürüyecekler. O Sakar’da Zakkum
Ağacı bulunmaktadır. Nihayet sayılı günlerin sonuna varmış olacaklar.” İbn Abbas rivayetine devam ederek dedi
ki:
“Bu yüzden Cehennem ehlinin bekçileri o Yahudiler’e diyecekler ki:
“Ey Allah’ın düşmanları, siz ateşte ancak sayılı günler azap göreceğinizi iddia ediyordunuz. İşte bakın sayı tükendi
de geriye ebedilik kaldı.”[146]
İkrime ve başkasından da bu şekilde rivayet edildi. [147]
8- Bazı alimler, ayetteki “sayılı” lâfzının tıpkı, “O (Yûsuf’u) az bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar” [148]
ayetinde de olduğu gibi, “az” manasına geldiği söylenmiştir. [149]
85. Sonra sizler, yine onlarsınız ki kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı, onları yurtlarından çıkarmak size
haram kılınmış olduğu halde (hem çıkarıyor, hem de) size esirler olarak geldiklerinde kendileriyle fidyeleşir (esir
mübadelesi yapar, yine onların yurtlarında kalmalarına müsaade etmez)siniz. Yoksa siz kitabın bir kısmına
inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- “Onları yurtlarından çıkarmak size haram kılınmış olduğu halde (hem çıkarıyor, hem de) size esirler olarak
geldiklerinde kendileriyle fıdyeleşir (esir mübadelesi yapar, yine onların yurtlarında kalmalarına müsaade
etmez)siniz.” âyeti yahudilerden Kaynukâ, Kurayza ve Nadîr oğulları hakkında nazil olmuştur. Kaynukâ oğulları,
Kurayzalıların düşmanı idiler. Ensardan Evs kabilesi Kaynukâ oğulları ile antlaşmalı; Hazrec kabilesi de
Kurayzalıların antlaşmalısı idiler. Nadîr oğulları Evs ve Hazrec ile kardeş iken Nadîr oğulları ile Kurayzalılar da
kardeştiler. Sonradan araları bozuldu, aralarında savaş ve sonunda birbirlerinden esir olanlar oldu. Savaş bitince
esirleri karşılıklı olarak fidye karşılığı serbest bıraktılar da Allah Tealâ bundan dolayı onları kınama sadedinde bu
âyeti indirdi.”[150]
2- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bazı alimler şöyle demişlerdir:
“Yurtlarından çıkarılan yahûdiler ile, fidye verilip kurtarılan yahûdiler aynı grubtur. Bu böyledir. Çünkü Kurayza
ve Nadiroğulları, Evs ve Hazreç kabileleri gibi iki kardeş (ırkdaş) kabile idiler. Ama araları açıldı. Böylece
Nadiroğulları Hazreç kabilesi ile Kureyzâoğulları ise Evs kabilesi ile ittifak ederek, her grub savaşlarda
müttefikinin yanında yer aldı. İki taraftan biri galib geldiğinde, öbür tarafın yurtlarını harab ediyor, oradan
sürüyorlardı. Her iki grubtan birisi esir düştüğünde ise, onun için iki yahûdi kabilesi ile birleşiyor, esir olanlar için
fidye verip onları kurtarıyorlardı. Araplar da onların bu halini ayıplayıp:
“Niçin önce onlarla savaşıp, sonra da onları esaretten kurtarmak için fidye veriyorsunuz?” Dediler. Bunun üzerine
yahûdiler:
“Biz onlar için fidye vermekle emrolunduk. Onlarla savaşmamız bize haramdır. Fakat biz müttefikimiz olanların
yenilmesinden de ar duyuyoruz.” dediler.
Bir kısım başka alimler ise, o yahûdileri yurtlarından çıkaranların fidye veren yahûdilerden başka yahûdiler
olduğunu, bu yüzden onları Allah’ın kınadığını söylediler.” [151]
3- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Allah teala, Yahudilere Tevrat’ta birbirlerinin kanlarını dökmelerini haram kılmış ve esirlerini fidye vererek
kurtarmalarını da farz kılmıştı. Yahudiler iki fırkaya ayrılmaktaydılar. Bunlardan Kaynuka oğulları, Araplardan,
müşrik olan Hazreç kabilesiyle muahade yapmışlardı. Bu müşrik Arap kabileleri birbirleriyle savaşırken, herbiriyle
sözleşme yapan Yahudi kabileleri de onlara, düşmanlarına karşı yardım ediyorlardı. Böylece Yahudiler, ellerindeki
Tevrat’ta bulunan, Allah’ın kan dökme yasağını bilmelerine rağmen, dolaylı yollardan birbirlerinin kanlarını
döküyorlardı. Evs ve Hazreç kabileleri müşrik olduklarından putlara tapıyorlardı. Cennet ve cehenneme inanmıyorlardı. Öldükten sonra dirilip hesap vermeye de inanmıyor, haram helal bilmiyorlardı. Buna rağmen, ehl-i kitap
olan Yahudiler onlara destek oluyorlardı. Fakat Yahudiler, savaş bittikten sonra, kendi dindaşlarından esir düşenleri
fidye vererek kurtarıyorlardı. Bu davranışlarıyla da Tevrat’ın hükümlerine uyduklarına inanıyorlardı. İşte bu
sebeple Allah teala onları bu âyette “Siz kitabın bir kısmına iman ediyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”
buyurarak kınadığını beyan etmektedir. [152]
4- Süddi ise Kureyza oğullarından olan Yahudilerin, Arapların müşrik olan Evs kabilesiyle muahade yaptıklarını
Nadr oğulları Yahudilerinin de Hazreç kabilesiyle Muahade yaptıklarını böylece onların savaşlarına katılarak kendi
dinlerinden olan Yahudileri öldürdüklerini, esir düşenlerini ise, kabile farkı gözetmeden fidye vererek
kurtardıklarını bu sebeple de âyette kınandıklarını söylemiştir.
Süddi sözlerine devamla diyor ki:
“Arpalar Yahudilerin bu şekildeki davranışlarından dolayı onlan ayıplıyor ve onlara:
“Hem kendi dindaşlarını öldürüyor hem de esir düşenlerinizi, iki Yahudi kabilesi birleşerek kurtarıyorsunuz, bu
nasıl oluyor?” diyorlardı. Yahudiler ise:
“Bize, onları esaretten kurtarmak emredilmiş ve birbirimizi öldürmemiz yasaklanmıştır” diyorlardı. Araplar da
“O halde niçin onları öldürüyorsunuz?” diye sorduklarında onlar:
“Biz, kendileriyle antlaşma yaptığımız dostlarımızın zelil düşmelerinden utanıyoruz ve bu sebeple savaşıyoruz.”
diyorlardı. [153]
5- Ebul Âliye ise bu âyeti şöyle izah ediyor:
“İsrailoğulları, içlerinden bir kavmi zayıf gördükleri zaman onları yurtlarmdan çıkarıp sürgün ediyorladı. Halbuki
onlardan Tevrat’ta, birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına ve birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına dair söz
alınmıştı. İşte âyet-i kerime, Yahudilerin bu hallerini beyan etmektedir. [154]
6- Taberi der ki:
“Allah teala, Yahudilerin birbirlerini öldürmelerini Tevrat’ın bir bölümünü inkar etmek saymış ve fidye vererek
esirlerini kurtarmalarını da Tevrat’ın bir bölümüne iman etme kabul etmiştir. Ve Yahudilerin, kendilerine
gönderilen kitaba, heva ve heveslerine göre uyduklarını beyan etmiştir.” [155]
7- Hz. Ömer (r.a.) bu âyeti izah ederken şöyle demiştir:
“Şüphesiz ki, artık İsrailoğulları gitmiştir. Bu âyet şimdi sizleri kastetmektedir.” [156]
89. Ne zaman ki onlara Allah katından, yanlarında olanı tasdik edici bir kitab geldi, ki daha evvel kâfirler aleyhine
Allah’tan bir fetih istiyorlardı. İşte o tanıdıkları şey (Kur’ân veya Hz. Muhammed) kendilerine gelince onu inkâr
ettiler. Artık Allah’ın laneti kâfirlerin tepesine.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas dedi ki:
“Hayber Yahudiler’i Gatafan Kabilesi ile savaşıyorlardı. Ne zaman karşılaşsalar Hayber Yahudileri hezimete
uğrardı. Bunun üzerine Yahudiler şu duaya sığındılar:
“Allah’ım son zamanda bizim için çıkaracağını bize vadettiğin ümmî peygamberin hakkı için onlara karşı bize
yardım etmeni senden niyaz ediyoruz.”
Bu sefer karşılaştıkları zaman bu duayı yaptılar da Gatafan Kabilesi mağlup oldu. Nihayet Peygamber gönderilince
Hayber Yahudileri O’nu inkâr ettiler. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi.”[157]
Yani ey Muhammed o Yahudiler seninle Gatafan’a karşı fetih istiyorlardı.[158]
2- Süddî dedi ki:
“Araplar Yahudiler’e uğrarlardı da Yahudiler, onlardan eza görürlerdi. Yahudiler de Tevrat’ta Muhammed (s.a.v)’ın
sıfatlarını bulur da Allah’tan O’nu peygamber göndermesini niyaz ediyorlardı. Böylece O’nun duasıyla Araplar’a
karşı savaşırlardı. Muhammed (s.a.v.) kendilerine gelince O’nu, kıskanarak inkâr ettiler. Dediler ki:
“Peygamberler, İsrail Oğulları soyundan gelir. İsmail Oğulları’ndan gelen şu adam da kim oluyor peki?”[159]
3- Saîd veya İkrime kanalıyla rivayet edildiğine göre İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Rasûlullah (s.a.v.) peygamber olarak gönderilmeden önce Yahudiler, Medine’nin yerlisi olan Evs ve Hazrec
kabileleri ile harp ettiklerinde, Rasûlullah ile fetih talep ederlerdi. Rasûlullah, Araplardan olarak peygamber olarak
gönderilince, Rasûlullah’a küfrettiler, onun hakkında daha önce söylediklerini de inkar ettiler. Muaz İbni Cebel,
Bişr İbni Berâe ve Davut İbni Seleme onlara:
“Ey Yahûdî milleti, Allah’tan korkun ve ona teslim olun. Biz şirk ehli iken, siz Muhammed ile bize karşı fetih talep
eder, onun peygamber olarak gönderileceğini haber verir, onu sıfatları ile anlatırdınız.” dediler. Benî Nadr’dan biri
olan Selâm İbni Müşkem:
“Bizim bildiğimiz şekilde bir şey bize gelmedi. Bizim size anlattığımız o değildir.” dedi, Allahü Teâlâ, bu
ayeti indirdi.”[160]
4- İbn Humeyd kanalıyla Asım ibn Ömer ibn Katâde’den, onun da şeyhlerinden rivayetinde şöyle anlatmışlar:
“Bu âyet vallahi bizim ve onların hakkında yani ensar ve onların komşuları olan yahudiler hakkında indi. Câhiliye
devrinde bir süre biz onlara galip gelmiştik, biz putperest, onlar ise kitab ehli idiler. “Bir peygamber gönderilmesi
zamanı geldi, gönderilmesinin gölgesi üzerinize düştü. O peygamberle birlikte Ad ve İrem’in katledildiği gibi sizi
katledeceğiz, öldüreceğiz.” derlerdi. Allah Tealâ Rasûlü’nü Kureyş’ten gönderip biz de ona iman edince yahudiler
peygamberi inkâr ettiler.” [161]
5- İbn Humeyd’in… İbn Abbâs’tan naklettiğine göre “Hz. Peygamber peygamber olarak gönderiImezden önce
yahudiler Evs ve Hazrec’e karşı onunla fetih umudu taşıyorlar; o gelince onunla birlikte Evs ve Hazrec’e galip
gelecekleri umudunu dile getiriyorlardı. Ama Allah Tealâ onu kendilerinden değil de araplardan gönderince onu ve
hakkında daha önceden söylemekte olduklarını da inkâr ettiler. Muâz ibn Cebel ve Selime oğulları kardeşi Bişr ibn
el-Berâ ibn Ma’rûr:
“Ey yahudiler topluluğu, Allah’tan korkun ve müslüman olun. Siz daha önceden bize karşı, bizler müşriklerken
Muhammed ile üstün gelme umudunuzu dile getiriyordunuz. Bize onun peygamber olarak gönderileceğini siz haber
vermiş, sıfatlarını bize yine siz söylemiştiniz.” dediler. Nadîr oğulları kardeşi Selâm ibn Mişkem:
“Bize bildiğimiz, tanıdığımız bir şey getirmedi. O bizim size söylediğimiz peygamber de değil.” dedi de Allah
Tealâ bu ayeti indirdi.”[162]
6- Yahudiler, Hz. Muhammed (s.a.v.) Peygamber olarak gönderilmezden ve kendisine Kur’an nazil olmadan önce,
Allah’tan fetih ve muzafferiyeti isteyerek, şöyle diyorlardı:
“Ey Rabbimiz, bize fetih nasîb et ve bize ümmî olan Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yardım et!” [163]
7- İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, yahudiler savaşırken düşmanlarına şöyle diyorlardı:
“Zamanı yaklaşan şu Peygamber bize, size karşı yardım edecek.” [164]
8- Ebu Müslim’den rivayet edildiğine göre, yahudiler, Arablardan, onun doğumunu soruyor ve onu, “sıfatları şöyle
şöyledir.” diye vasf ediyor ve açıkça kâfirlere, yani müşrik Arablara ondan söz ediyorlardı. [165]
9- Abdullah b. Abbas, Katade, Ebul Âliye, Süddi, Avfı, Mücahid, Said b. Cübeyr, Ali el-Ezdi ve İbn-i Zeyd’den
rivayet edildiğine göre Yahudiler, Hz. Muhammed’i vesile kılarak yardım diliyor ve müşriklerle savaştıkları zaman
şöyle diyorlardı:
“Ey Allah’ım, sen, gönderilecek âhir zaman Peygamberi hürmetine, müşriklere karşı bize yardım et.” Fakat
Peygamber gönderilip te onun, kendi ırklarının dışında biri olduğunu görünce, Arapları kıskanarak Hz. Muhammed
(s.a.v.)’i inkâr ettiler.” [166]
10- İbn Abbas, Katâde ve Süddî’den rivayet edildiğine göre, bu ayet, Peygamber olarak gönderilmeden önce,
Allah’ın elçisiyle Evs ve Hazrec’e karşı muzafferiyet isteyen Kurayza ve Nadîroğulları hakkında nazil
[167]
olmuştur.
11- Bu ayet, yahudilerin âlimleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Tevrat’ı okuyup, onda Hz. Muhammed’in isminin
geçtiğini görüp, O’nun Peygamber olacağını ve Araplar içinden çıkacağını anlayınca, müşrik olan Araplardan, durumu Peygamber olarak gönderilecek olan kişinin durumuna uygun olan bir şahsın doğup doğmadığını öğrenmek
için, bu sıfatları sorup soruşturuyorlardı. [168]
12- Yahudiler, İsrailoğullarından pek çok Peygamber gelmiş olduğu için, gönderilecek bu son Peygamber’in de
İsrailoğullarından çıkacağını sanıyorlardı. Bu sebeple, insanları bu Peygamber’in dinine teşvik ve ona davet
ediyorlardı. Ama, Cenâb-ı Hak, Araplardan, İsmail (a.s.)’in neslinden Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Peygamber olarak
yollayınca, bu onların çok zoruna gitti. Bu sebeple onu yalanladılar ve ilk davranışlarına muhalefet ettiler.[169]
13- Onların, Hz. Muhammed’in nübüvvetini itiraf etmiş olmaları, başkanlıklarıyla mülk ve servetlerinin elden
gitmesi demekti. Bunun için, tasdikten kaçındılar ve inkârda ısrar ettiler. [170]
14- Belki de onlar, gönderilen Peygamber’in sadece Araplara gönderilmiş olduğunu sandılar, bu sebeple de, onu
inkâr etmiş oldular. [171]
94. De ki: Allah yanında âhiret yurdu insanların değil de yalnız sizinse, sâdıklardan iseniz haydi ölümü temenni
edin.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Yahudiler, Allah Tealâ’nın cenneti yalnız İsrail oğulları ve onların çocukları için yarattığını sanıyorlardı. Bunun
üzerine bu âyet nazil oldu.[172]
2- Ebu Âliye (r.a.) dedi ki:
“Yahudiler, ‘Cennete ancak yahudi olanlar girer’, dediler. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, bu âyeti indirdi.” [173]
3- Taberi der ki:
“Allah teala bu âyet-i kerimeyi Rasulullah’ın hicret ettiği bölgede yaşayan Yahudilere karşı Rasulullah’a bir delil
olarak göndermiştir.”[174]
4- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Ebu Cehil dedi ki:
“Allah’a yemin olsun ki ben Muhammed’i Kâbe’nin yanında namaz kılarken görürsem mutlaka yanına gidip
ayağımı boynuna basacağım.” Bunun üzerine Rasulullah buyurdu ki:
“Şayet bunu yapmış olsaydı onu melekler açıkça yakalarlardı. Eğer Yahudiler ölümü temenni etmiş olsalardı
mutlaka ölür ve cehennemdeki yerlerini görürlerdi. Şayet Allah’ın Rasulüyle tartışmaya davet edilen Hristiyanlar
mübahaleye çıkmış olsalardı geriye döndüklerinde ne mal ne de aile bulabilirlerdi.”[175]
5- Taberi diyor ki:
“Bu âyet-i kerime nazil olunca Yahudiler hakkında karar vermekte zorluk çeken insanlar için, onların yalancı,
iftiracı ve Resulullah’a karşı kindar ve haksız oldukları ortaya çıktı. Rasulullah’ın ve sahabilerinin haklı oldukları
anlaşıldı. Böylece Rasulullah ve sahabileri, Yahudilere karşı galip gelmiş oldular. Allah’a hamdolsun, günümüze
kadar, Rasulullah’ın izinden gidenler, Yahudilere ve diğer dinlerde olanlara karşı galip durumdadırlar. [176]
[119] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[120] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[121] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[122] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[123] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[124] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[125] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 25.
[126] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 25.
[127]
el-Bahru’1-Muhit, 1/271; Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/126.
[128] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[129] İbnu Cerîr, İbn Kesîr, Tefsîru’1-Kur’âni’l-Azîm, tahkik: Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammedi Ahmed Aşûr, Abdulaziz Cuneym, İstanbul (Kahraman
Yayınları), 1984,1,166.
[130] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/23-24.
[131] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/293.
[132]
Abdulfettah El-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 27.
[133] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/24.
[134] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[135] Nesâî; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/25.
[136] Senedinde Kelbî vardır. Suyııti; ed-Dürr: 1/32. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 23-24.
[137] Neseî ve İbn Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/25; Abdulfettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl ani’sSahâbe ve’1-Müfessirîn, Kahire tarihsiz (Birinci baskı), s. 14.
[138] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[139] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân, 1/303, İbnu Ebî Hatim, Taberânî-Kebîr; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 25;
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/26; Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/82.
[140] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmı’1-Kur’ân, 2/9-10.
[141] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân, 1/382.
[142] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[143] Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmı’1-Kur’ân, 2/7-9.
[144]
Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmı’1-Kur’ân, 2/9-10.
[145] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[146] Senedinde kopukluk var. Dahhak İbn Abbas’tan duymamıştır. İbn Cerir: İ/302. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık:
25.
[147] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/26.
[148] Yûsuf: 12/20.
[149] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[150]
Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmı’1-Kur’ân, 2/16.
[151] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[152] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[153] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[154] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[155] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[156] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l- Beyân.
[157]
Senedi yoktur. Suyuti bunu Lübab’da ve ed-Dürr’de Hakim ile Beyhaki’ye nisbet etmiştir. Hakim: 2/263.
[158] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 25; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih
Yayınevi: 1/27-28.
[159] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 1/326. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 25-26.
[160] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/28.
[161] İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Tahkik: Mustafa es-Sakâ, İbrahim el-îbyân, Abdulhafîz Şelebî, Kahire 1375/1955, 1/211; İbn Münzir; İbn Cerir et-Taberî,
Câmiu’l-Beyân, 1/325.
[162] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/325.
[163] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[164] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[165] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[166] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[167] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[168] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[169] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[170] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[171] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[172] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali İbnu’l-Cevzi, Za’du’l-Mesir fi ilmi’t-Tefsir, Beyrut, 1384/1964, 1/116.
[173] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/425; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/28-29.
[174] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[175] Ahıned b. Hanbel, Müsned, 1/48; İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[176] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
Bakara, 2/65
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئ۪ينَ
“İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de bu yüzden kendilerine ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi sizler de elbette bilmektesiniz.” (Bakara sûresi, 2/65)
Bu âyet-i kerimede beyan edilen mesh, -Allahu a’lem- Mücahid’in de dediği gibi sûret meshinden ziyade sîret meshidir.[1] Yani ahlâkî özellikler itibarıyla aşağılık bir maymun gibi olmaları. Ayrıca sîret meshi nesiller boyu devama da müsaittir. Bu mesh hâdisesi şu anda da bazı toplumlar için söz konusudur.
Buradaki السَّبْتُ cumartesi mânâsına gün ismi olabileceği gibi, şimdilerde daha çok, Museviler tarafından tâzim edilip ibadetle geçirilen “dinlenme günü” anlamında masdar da olabilir ki son tevcih daha mâkul ve daha şâyidir.
Bu tevcihe göre konu şöyle açıklanabilir: Onlar, bir tek günlerini Allah’a tahsis etme gibi hafif bir sorumluluktan kaçtı ve Yaratıcılarına karşı nakz-ı ahdetmekle -ki, insan olarak yaratılmış olmanın gereği ve seçilmiş bir kavim olmanın da lâzımıdır- böyle bir günahı irtikâp edip insaniyet mertebesinin altına düştü ve seçilmişliğe karşı da nankörlükte bulundular, Allah da onları duygu, düşünce, hayat felsefesi hatta cismaniyetleriyle maymun tabiatlı, maymun kılıklı tali’sizler hâline getirdi.
[1] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/150.
Bakara, 2/67
وَإِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً قَالُوا أَتَتَّخِذُنَا هُزُواً
“Ve yine bir zaman Musa kavmine ‘Allah bir sığır kesmenizi emrediyor.’ demişti de onlar da ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun.’ deyivermişlerdi.” (Bakara sûresi, 2/67)
Bu âyet-i kerimede, ilk plânda iki ana husus göze çarpıyor: Birincisi, İsrailoğullarını imtihan etme ve onların gönüllerine işrâb edilmiş; edilmiş de âdeta terk etmeleri imkânsız bir hâle gelmiş bir hususta Allah, o kavmin sadakatlerini ortaya çıkarmak ve başkalarına bildirmek için onları böyle imtihana tâbi tutmuş. İkincisi ise, o zaman itibarıyla, İsrailoğulları içinde yaygınlaşmaya yüz tutmuş bakarperestliği tamamıyla yok etme adına böyle emirde bulunmuş; bulunmuş, zira esas olan kulun hâlis tevhid akidesine bağlı kalmasıdır ve ona muhalif her şeyi gönlünden, kalbinden, hayatından söküp atmasıdır.
Ama İsrailoğulları, ilk plânda böyle bir emri ve bu emre itaatteki inceliği kavrayamayarak, bir taraftan Mısır’da sığırın mukaddes sayılması, diğer yandan da itaat temriniyle alâkalı espriyi, risaletle gelmesini bekledikleri şeylerle -bu bekleme bazen bizde olduğu gibi onların vehm ü hayallerinden kaynaklanabilir- telif edemediklerinden, emri behemehal yerine getireceklerine, bahanelerle zaman kazanma, icrayı zamana yayma ve işin içinden sıyrılma yollarını araştırmaya koyulmuşlardı. Daha sonraki “buzağı” vak’asının da delâletiyle, eski Mısır halkından tevarüs ettikleri “bakar” kutsallığını kafalarından tamamen söküp atamamalarının yanında, bölge yerlilerinin mâbud telakki ettikleri bir hayvanın boğazlanmasını -Hz. Musa’nın mesajı açısından bir esas olmakla beraber- firavunların saltanat ve dinî anlayışlarına bir başkaldırma sayılacağının tesiri de büyük olmuştu; olmuştu da teklif-i mâlâyutâk bir iş karşısında bulundukları mülâhazasıyla: “Yoksa sen bizimle alay mı ediyorsun?” demişlerdi.
Siyak, böyle bir teklif karşısında onların mazeret veya bahaneleri ve bir yüce nebinin de kararlı tavırlarının serencamesi mahiyetindedir.
Bakara, 2/73
فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا كَذٰلِكَ يُحْيِي اللّٰهُ الْمَوْتٰى
” ‘Haydi şimdi (öldürülen) adama (kesilen ineğin) bir parçasıyla vurun.’ dedik. İşte Allah böyle (akla hayale gelmeyen yollarla) ölüleri diriltir.” (Bakara sûresi, 2/73)
Maktule, kesilen ineğin bir parçasıyla vurup, onun da bunu müteakip, gerçek kâtile işaret etmesi bir mucizedir. Kendisiyle vurulan et parçası ise, işin sadece esbap yanıdır. Bu hususun bize bakan yönü ise; bugünkü modern tıp veya biyoloji ilimlerinin konusu. İnsan vefat ettikten sonra belli bir müddet beyin hücrelerinin canlı kalması.. otopsilerle elde edilen tespitlere benzer bir tespitin yapılması.. bunlar bizi ve konumuzu aşkın şeyler… İhtimal o müddet içinde, ölüye mualecede bulunulabilirse, belki de şuuraltındaki birtakım bilgiler ortaya çıkarılabilir. Meseleye sadece mucizevî yönüyle bakılabileceği gibi, geliştirilmiş daha yüksek teknoloji ve ileri bir genetik bilimiyle, mucizelerle son sınırı belirlenen bir yüce hedefe sırlı bir yönlendiriş söz konusu olabilir.
Neden sonra, emre itaat çizgisine gelen mâhut toplum, inkıyadın bereketini kat kat görmüş, hem faili meçhul bir cinayetin gerçek kâtilini öğrenerek dahilî didişmelerden kurtulmuş, hem de belli ölçüde ruhları tesiri altına almış olan maddeci düşünce, haşre-neşre inanmama gibi telakkiler darmadağınık edilmiş ve bakara parçasıyla “ba’sü ba’de’l-mevt”e geniş bir pencere açılmıştır.
Bakara, 2/78
وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لاَ يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلاَّ أَمَانِيَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَظُنُّونَ
“İçlerinden birtakım ümmîler vardır ki, Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Bütün bildikleri birtakım kuruntulardır (kulaktan dolma şeyler). Doğrusu onlar sadece bir zan ve tahmin peşindedirler.” (Bakara sûresi, 2/78)
Bu, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de din hakikati yerine bir kısım ümniyelere, ütopyalara gönül bağlayanları resmetmektedir. Aslında, Marksizmin de, komünizmin de, kapitalizmin de temelinde, esası dinden kaçışa dayanan hep bu kuruntu, ütopya ve kehanetler vardır. Ve acıdır; böyle bir ümniyede tarihî tekerrürler devam edip durmuş; Yahudileri Hıristiyanlar, onları da bir kısım Müslümanlar takip etmekten geri kalmamışlardır. Evet, bugün daha öncekiler gibi Müslümanlar da, Kur’ân’ın أَمَانِيُّ dediği ümniye ve kuruntular içinde bocalayıp durmaktadır. Âlem-i İslâm çapında şu andaki hâlimiz bunun en büyük şahididir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Buhârî, Müslim ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen bir hadis-i şerifleriyle bize bu gerçeği açıklarken “Siz, sizden öncekilerin yollarına karış karış, adım adım uyacaksınız, hatta onlar kelerin deliğine girseler, siz de onlara tâbi olacaksınız. (Yani kelerin deliğine siz de gireceksiniz.) Sahabe: “Yâ Resûlallah! Onlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı?” diye sorunca, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Başka kim olacak?” buyurur.[1]
أَمَانِيُّ kelimesi, ümniyenin çoğulu olması ve mânâsının da insanın kendi hayalinde bir kısım düşlere dalması, realize edilmesi imkânsız hülyalar peşinde koşmasıdır ki, bir mânâda idealizmle karşılansa da, temelde tahakkuku imkânsız faraziye ve nazariye demektir. Bunlardan bazılarının tahakkuku mümkün görünse de, umumiyet itibarıyla hemen hepsi havada şeylerdir ve bunları kalıcı kılmak, hedeflenen noktaya ulaştırmak muhaldir.. ve netice itibarıyla, ümniyeci için aldatan bir kehanet, aldanan kitleler için de öldüren bir hasrettir.
Şimdi, eğer bir toplumda, aydın doğru tespitte bulunamıyor, yarı münevver ve gafil kitleler de bu türlü tutarsız kehanetler arkasından koşuyorsa, topyekün bir millet hiç olmazların ağında yok olmaya namzet demektir.
[1] Buhârî, enbiyâ 50; i’tisam 14; Müslim, ilim 6; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/325, 327.
Bakara, 2/87
وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ
“Meryem oğlu İsa’ya da (gün gibi) açık deliller (mucizeler) verdik ve onu Ruhü’l-Kudüs ile destekledik (teyit ettik).” (Bakara sûresi, 2/87)
Bir hayli muhakkik, Ruhü’l-Kudüs’ün Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu söyler.. hemen pek çok tefsir kitabında bu böyledir.[1] Ne var ki, Hassan b. Sabit bir gün Efendimiz’in huzurunda:
وَجِبْر۪يلُ رَسُولُ اللّٰهِ ف۪ينَا وَرُوحُ الْقُدْسِ لَيْسَ لَهُ كِفَاءُ demiş.[2] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bunu tahsin etmiştir. O hâlde Cibril, Ruhü’l-Kudüs değildir; Hz. İsa da olamaz; zira وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ deniliyor ki, desteklenenin, destekleyenin aynı olmadığı açıktır. Kanaatime göre, Ruhü’l-Kudüs, lâhut âlemiyle doğrudan ilgili, Hakk’ın emriyle ve yine O’nun istediklerini desteklemeye hazır melekûtî bir güç ve kuvvettir ki, Hz. İsa’yı desteklerken İncil televvünlü olur, Efendimiz’i desteklerken de Kur’ân televvünlü.
Seyyidina Hz. Mesih’in evvelâ, gün gibi açık delil, burhan; iman, ikna ve hiç olmazsa ilzama götüren, kendileri açısından apaçık, başka bir şeye delâlet bakımından da fevkalâde vâzıh mucizelerle gönderilmesi ki, Kur’ân-ı Kerim, bunları değişik sûrelerde, çamurdan kuş biçiminde şekillendirilen şeylere, Allah’ın izniyle hayat üflenmesi, yine Allah’ın izniyle gözsüzün, abraşın iyi edilmesi ve ölülerin diriltilmesi, sonra gaybı ihbar nev’inden evlerde yenen ve biriktirilen nesnelerin bilinip haber verilmesi şeklinde sıralar.[3] Sonra da Ruhü’l-Kudüs’le teyit buyurulmasında apaçık bir hususiyet sezilmekte.[4] Bu da onun misyonunun farklılığını göstermektedir. Yoksa bazı Nasârâ’nın zannettikleri gibi, Ruhü’l-Kudüs Hz. İsa’nın şahsiyetinden bir parça değildir; onu teyit eden has bir teveccüh ve tecellîdir. Bu tecellînin Hz. Cebrail veya başka bir melekle temsil edilmesinde de beis yoktur.
Ruhü’l-Kudüs baştan itibaren değişik temessüllerle sürekli Hz. İsa’yı takip eder. Hz. Meryem’in hamile kalışından hamlini vaz’etme ânına kadar hep bu yüce peygamberin kaderiyle iç içedir. Hz. Kadir ve Mukaddir, onu, tamamen maddeye ve materyalist düşünceye inhimak etmiş bir kavme peygamber olarak göndermeyi murat buyurunca, onu bütünüyle ruha, metafiziğe açık ve maddeci düşünceyi alt üst eden bir ortamda ve ona uygun şartlar içinde yetiştirmiş ve teyit etmiştir.
Ayrıca, Seyyidetina Hz. Meryem ve mahdum-u mükerremleri hakkındaki iftira ve isnatlara karşı da bir kudsînin kutsanması söz konusudur ki, hazımsız müstenkif ve müfterîlere karşı Kur’ân mahkemesinin Hz. Mesih hakkında beraat kararı sayılır. Allahu a’lemü bi’s-savâb…
[1] Taberî, Câmiu’l-beyan 2/24.
[2] “Allah’ın elçisi Cebrail aramızdadır. Ruhü’l-Kudüs’ün ise bir dengi yoktur.” (Müslim, fezâilü’s-sahabe 157)
[3] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/48; Mâide sûresi, 5/110.
[4] Bkz.: Bakara sûresi, 2/87, 253; Mâide sûresi, 5/110.
Bakara, 2/90
فَبَآؤُ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍ
“Nihayet onlar (serkeşlik yapan Yahudiler) gazap üstüne gazaba uğradılar.” (Bakara sûresi, 2/90)
Yani daha önce maruz kaldıkları gazaptan kurtulma fırsatını yakalamışken değerlendiremeyip ikinci bir gazaba çarpıldılar. Bu âyet-i kerimedeki باَءَ fiilinde hem istihkak (hak kazanma) hem de istikrar mânâsı vardır. Ancak bu kimselerin gazap üstüne gazaba uğramalarını, bu âyette geçen şeyler ki, Tevrat’ı kabul etmeme veya bir tevcihe göre İncil’i, hatta Kur’ân’ı inkâr etmeye bağlamak doğru olsa da tamamen değildir; zira bu kavimden bazıları, Zekeriya ve Yahya’yı (aleyhimesselâm) ve onların getirdiklerini de kabul etmemişler, dahası bu peygamberleri öldürmüşlerdir. Hepimizin bildiği gibi peygamberi öldüren ise ebedî Cehennemliktir. Bu itibarla da, bilhassa şu hususu işaret etmek yararlı olacaktır: Onlarda bazılarının kendi peygamberlerine, kendi kitaplarına muhalefetleri eskiden beri devam edegelmesine ve Hz. Musa ve Hz. İsa’ya yaptıkları şeylerin yanında, Efendimiz’e edip eyledikleri bardağı taşıran son damla olmuş ve onların gazap üzerine gazaba dûçâr kılınmalarını netice vermiştir.
Evet, onlar kendilerini, firavunun azabından kurtaran ve kemalât-ı insaniyeye giden yolları gösteren enbiyâyı önce tekzip, sonra katl ve tedmir ede ede ciddî bir gazaba, hatta iç içe gazaplara maruz kalmışlardı da müjdesi, bütün eski kitapların sayfalarının ruhu, ahir zamanda gelecek Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) beklemeye koyulmuşlardı; koyulmuşlardı ama, gün gelip de o şanı yüce Nebi zuhur edince, yine o bazıları, burunlarının dibine kadar gelen bu fırsatı değerlendirememiş ve sırtlarında bir semer gibi taşıdıkları gazabın üstüne bir gazaba daha çarpılmışlardı.

