Hakkında

Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

Nuzül

Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.

Konusu

Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.

Fazileti

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).

Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).

Meal

1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.

Kırık Meal
    • 1
    • الٓمٓۚ
    • Elif lam mim
    2
    • ذٰلِكَ
    • işte o
    • الْكِتَابُ
    • Kitap
    • لَا رَيْبَۚۛ
    • hiç şüphe yoktur
    • ف۪يهِۚۛ
    • kendisinde
    • هُدًى
    • yol göstericidir
    • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
    • müttakiler için
    3
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يُؤْمِنُونَ
    • inanıp
    • بِالْغَيْبِ
    • gaybde(gizlide)
    • وَيُق۪يمُونَ
    • kılarlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazlarını
    • وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
    • ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
    • يُنْفِقُونَۙ
    • (Allah rızası için) harcarlar
    4
    • وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
    • iman ederler
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْكَ
    • Sana
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene (inanırlar)
    • مِنْ قَبْلِكَۚ
    • senden önce
    • وَبِالْاٰخِرَةِ
    • ahirete de
    • هُمْ يُوقِنُونَۜ
    • kesinlikle
    5
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • عَلٰى
    • üzeredirler
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
    • ve işte onlardır
    • الْمُفْلِحُونَ
    • umduklarına erenler
    6
    • اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere gelince
    • سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
    • onlar için birdir
    • ءَاَنْذَرْتَهُمْ
    • onları uyarsan da
    • اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
    • uyarmasan da
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    7
    • خَتَمَ
    • mühürlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى قُلُوبِهِمْ
    • onların kalblerini
    • وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
    • ve kulaklarını
    • وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
    • gözlerine de
    • غِشَاوَةٌۘ
    • perde inmiştir
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • عَظ۪يمٌ۟
    • büyük
    8
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan öyleleri de
    • مَنْ يَقُولُ
    • derler
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَبِالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
    • inanmadıkları halde
    9
    • يُخَادِعُونَ
    • aldatmağa çalışırlar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
    • ve mü`minleri
    • وَمَا يَخْدَعُونَ
    • aldatamazlar
    • اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerinden başkasını
    • وَمَا يَشْعُرُونَۜ
    • farkında değiller
    10
    • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
    • onların kablerinde
    • مَرَضٌۙ
    • hastalık vardır
    • فَزَادَهُمُ
    • artırmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مَرَضاًۚ
    • hastalıklarını
    • وَلَهُمْ
    • onlara vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌۙ
    • acı
    • بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
    • yalan söylemelerinden ötürü
    11
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • denildiği zaman
    • لَهُمْ
    • onlara
    • لَا تُفْسِدُوا
    • bozgunculuk yapmayın
    • فِي الْاَرْضِۙ
    • yeryüzünde
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّمَا
    • sadece
    • نَحْنُ
    • biz
    • مُصْلِحُونَ
    • düzelticileriz
    12
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • muhakkak
    • هُمُ
    • onlar
    • الْمُفْسِدُونَ
    • bozgunculardır
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَشْعُرُونَ
    • anlamazlar
    13
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • iman edin
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اٰمَنَ
    • inandıkları
    • النَّاسُ
    • insanların
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اَنُؤْمِنُ
    • inanır mıyız?
    • اٰمَنَ
    • inandığı
    • السُّفَـهَٓاءُۜ
    • beyinsizlerin
    • اَلَٓا
    • iyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • doğrusu onlar
    • هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
    • asıl beyinsizler kendileridir
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    14
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inanmış olanlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • وَاِذَا
    • ve zaman
    • خَلَوْا
    • yalnız kaldıkları
    • اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
    • şeytanlarıyla
    • اِنَّا
    • biz
    • مَعَكُمْۙ
    • sizinle beraberiz
    • اِنَّمَا نَحْنُ
    • biz sadece
    • مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
    • (onlarla) alay ediyoruz
    15
    • اَللّٰهُ
    • Allah da
    • يَسْتَهْزِئُ
    • alay eder
    • بِهِمْ
    • kendileriyle
    • وَيَمُدُّهُمْ
    • ve onları bırakır
    • ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
    • taşkınları içinde
    • يَعْمَهُونَ
    • bocalayıp dururlar
    16
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın aldılar
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklığı
    • بِالْهُدٰىۖ
    • hidayet karşılığında
    • فَمَا رَبِحَتْ
    • kar etmedi
    • تِجَارَتُهُمْ
    • ticaretleri
    • وَمَا كَانُوا
    • olmadılar
    • مُهْتَد۪ينَ
    • doğru yolu bulanlardan
    17
    • مَثَلُهُمْ
    • Onların durumu
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • الَّذِي اسْتَوْقَدَ
    • yakan kişinin
    • نَاراًۚ
    • ateş
    • فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
    • aydınlatır aydınlatmaz
    • مَا حَوْلَهُ
    • çevresini
    • ذَهَبَ
    • giderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِنُورِهِمْ
    • onların nurunu
    • وَتَرَكَهُمْ
    • ve onları bıraktı
    • ف۪ي ظُلُمَاتٍ
    • karanlıklar içinde
    • لَا يُبْصِرُونَ
    • görmezler
    18
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onlar
    • لَا يَرْجِعُونَۙ
    • dönmezler
    19
    • اَوْ
    • ya da (onlar)
    • كَصَيِّبٍ
    • boşanan yağmur gibi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • ظُلُمَاتٌ
    • karanlıklar
    • وَرَعْدٌ
    • ve gök gürlemesi
    • وَبَرْقٌۚ
    • ve şimşek (ler)
    • يَجْعَلُونَ
    • tıkarlar
    • اَصَابِعَهُمْ
    • parmaklarını
    • ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
    • kulaklarına
    • مِنَ الصَّوَاعِقِ
    • yıldırım seslerinden
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۜ
    • ölüm
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُح۪يطٌ
    • tamamen kuşatmıştır
    • بِالْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıları
    20
    • يَكَادُ
    • neredeyse
    • الْبَرْقُ
    • şimşek
    • يَخْطَفُ
    • kapıverecek
    • اَبْصَارَهُمْۜ
    • gözlerini
    • كُلَّمَٓا
    • zaman
    • اَضَٓاءَ
    • aydınlattığı
    • لَهُمْ
    • onları
    • مَشَوْا
    • yürürler
    • ف۪يهِۙ
    • o(nun ışığı)nda
    • وَاِذَٓا اَظْلَمَ
    • karanlık çökünce
    • عَلَيْهِمْ
    • üzerlerine
    • قَامُواۜ
    • dikilip kalırlar
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَذَهَبَ
    • elbette götürürdü
    • بِسَمْعِهِمْ
    • işitmelerini
    • وَاَبْصَارِهِمْۜ
    • ve görmelerini
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ۟
    • gücü yeter
    21
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • ey insanlar
    • اعْبُدُوا
    • kulluk edin
    • رَبَّكُمُ
    • Rabbinize
    • الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
    • sizi yaratan
    • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • ve sizden öncekileri
    • لَعَلَّكُمْ
    • ki
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunasınız
    22
    • اَلَّذ۪ي
    • O (Rabb) ki
    • جَعَلَ
    • kıldı
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • فِرَاشاً
    • döşek
    • وَالسَّمَٓاءَ
    • ve göğü
    • بِنَٓاءًۖ
    • bina
    • وَاَنْزَلَ
    • ve indirdi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مَٓاءً
    • su
    • فَاَخْرَجَ
    • çıkardı
    • بِه۪
    • onunla
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • çeşitli ürünler
    • رِزْقاً
    • rızık olarak
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • فَلَا تَجْعَلُوا
    • Öyleyse koşmayın
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَعْلَمُونَ
    • bile bile
    23
    • وَاِنْ
    • Eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • ف۪ي
    • içinde
    • رَيْبٍ
    • şüphe
    • مِمَّا نَزَّلْنَا
    • indirdiğimizden
    • عَلٰى عَبْدِنَا
    • kulumuz (Muhammed)e
    • فَأْتُوا
    • haydi getirin
    • بِسُورَةٍ
    • bir sure
    • مِنْ مِثْلِه۪ۖ
    • onun gibi
    • وَادْعُوا
    • çağırın
    • شُهَدَٓاءَكُمْ
    • şahitlerinizi
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • اِنْ
    • eğer
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    24
    • فَاِنْ
    • yok eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • yapmadınızsa
    • وَلَنْ تَفْعَلُوا
    • ki asla yapamayacaksınız
    • فَاتَّقُوا
    • o halde sakının
    • النَّارَ
    • ateşten
    • الَّت۪ي
    • ki
    • وَقُودُهَا
    • yakıtı
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • وَالْحِجَارَةُۚ
    • ve taşlardır
    • اُعِدَّتْ
    • hazırlanmış
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılar için
    25
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseleri
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • وَعَمِلُوا
    • ve işleyen
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih işler
    • اَنَّ
    • muhakkak
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • جَنَّاتٍ
    • cennetler
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altlarından
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • كُلَّمَا
    • her
    • رُزِقُوا
    • rızıklandırıldıklarında
    • مِنْهَا
    • onlardaki
    • مِنْ ثَمَرَةٍ
    • meyveden
    • رِزْقاًۙ
    • rızk olarak
    • قَالُوا
    • derler
    • هٰذَا
    • Bu
    • الَّذ۪ي رُزِقْنَا
    • rızıklandığımız şeydir
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • وَاُتُوا
    • verilmiştir
    • بِه۪
    • onlara
    • مُتَشَابِهاًۜ
    • ona benzer
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • ف۪يهَٓا
    • orada
    • اَزْوَاجٌ
    • eşler
    • مُطَهَّرَةٌ
    • tertemiz
    • وَهُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    26
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
    • çekinmez
    • اَنْ يَضْرِبَ
    • vermekten
    • مَثَلاً
    • misal
    • مَا بَعُوضَةً
    • bir sivrisineği
    • فَمَا
    • hatta olanı
    • فَوْقَهَاۜ
    • onun da üstünde
    • فَاَمَّا
    • gerçekten
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • فَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • kesinlikle o
    • الْحَقُّ
    • haktır (gerçektir)
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • Rablerinden
    • وَاَمَّا
    • ise
    • الَّذ۪ينَ
    • edenler
    • كَفَرُوا
    • inkar
    • فَيَقُولُونَ
    • derler
    • مَاذَٓا
    • neyi
    • اَرَادَ
    • istedi (kasdetti)
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِهٰذَا
    • bu
    • مَثَلاًۢ
    • misalle
    • يُضِلُّ
    • saptırır
    • بِه۪
    • onunla
    • كَث۪يراً
    • bir çoğunu
    • وَيَهْد۪ي
    • ve yine yola getirir
    • كَث۪يراًۜ
    • bir çoğunu
    • وَمَا يُضِلُّ
    • saptırmaz
    • بِه۪ٓ
    • onunla
    • اِلَّا
    • başkasını
    • الْفَاسِق۪ينَۙ
    • fasıklardan
    27
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يَنْقُضُونَ
    • bozarlar
    • عَهْدَ
    • verdikleri sözü
    • اللّٰهِ
    • Allah`a
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • م۪يثَاقِه۪ۖ
    • söz verip bağlandıktan
    • وَيَقْطَعُونَ
    • keserler
    • مَٓا
    • şeyi
    • اَمَرَ
    • emrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بِه۪ٓ
    • kendisiyle
    • اَنْ يُوصَلَ
    • birleştirmesini
    • وَيُفْسِدُونَ
    • ve bozgunculuk yaparlar
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yeryüzünde
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْخَاسِرُونَ
    • ziyana uğrayanlar
    28
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تَكْفُرُونَ
    • inkar edersiniz
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَكُنْتُمْ
    • siz idiniz
    • اَمْوَاتاً
    • ölüler
    • فَاَحْيَاكُمْۚ
    • O sizi diriltti
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُم۪يتُكُمْ
    • öldürecek
    • يُحْي۪يكُمْ
    • diriltecek
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    29
    • هُوَ
    • O
    • الَّذ۪ي
    • ki
    • خَلَقَ
    • yarattı
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مَا
    • ne
    • فِي
    • varsa
    • الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • جَم۪يعاً
    • hepsini
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اسْتَوٰٓى
    • yöneldi
    • اِلَى السَّمَٓاءِ
    • göğe
    • فَسَوّٰيهُنَّ
    • onları düzenledi
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَمٰوَاتٍۜ
    • gök (olarak)
    • وَهُوَ
    • ve O
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    30
    • وَاِذْ
    • bir zamanlar
    • قَالَ
    • dedi ki
    • رَبُّكَ
    • Rabbin
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلٌ
    • yaratacağım
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • خَل۪يفَةًۜ
    • bir halife
    • قَالُٓوا
    • dediler (melekler)
    • اَتَجْعَلُ
    • mi yaratacaksın?
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مَنْ
    • kimse
    • يُفْسِدُ
    • bozgunculuk yapan
    • وَيَسْفِكُ
    • döken
    • الدِّمَٓاءَۚ
    • kan
    • وَنَحْنُ
    • oysa biz
    • نُسَبِّحُ
    • tesbih ediyor
    • بِحَمْدِكَ
    • seni överek
    • وَنُقَدِّسُ
    • ve takdis ediyoruz
    • لَكَۜ
    • seni
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    31
    • وَعَلَّمَ
    • ve öğretti
    • اٰدَمَ
    • Adem`e
    • الْاَسْمَٓاءَ
    • isimleri
    • كُلَّهَا
    • bütün
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَرَضَهُمْ
    • onları sunup
    • عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • فَقَالَ
    • dedi
    • اَنْبِؤُ۫ن۪ي
    • bana söyleyin
    • بِاَسْمَٓاءِ
    • isimlerini
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • onların
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru kimseler
    32
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • سُبْحَانَكَ
    • Seni tesbih ederiz
    • لَا
    • yoktur
    • عِلْمَ لَنَٓا
    • bilgimiz
    • اِلَّا
    • başka
    • مَا عَلَّمْتَنَاۜ
    • senin bize öğrettiğinden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • sen
    • الْعَل۪يمُ
    • bilen
    • الْحَك۪يمُ
    • hakim olansın
    33
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اَنْبِئْهُمْ
    • bunlara haber ver
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
    • onların isimlerini
    • فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
    • bunlara haber verince
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
    • onların isimlerini
    • اَلَمْ اَقُلْ
    • dememiş miydim?
    • لَكُمْ
    • size
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • غَيْبَ
    • gayblarını
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاَعْلَمُ
    • ve bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • تُبْدُونَ
    • sizin açıkladıklarınız
    • وَمَا
    • ve şeyleri
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuz
    • تَكْتُمُونَ
    • gizlemekte
    34
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • Meleklere
    • اسْجُدُوا
    • secde edin
    • لِاٰدَمَ
    • Adem`e
    • فَسَجَدُٓوا
    • hemen secde ettiler
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اِبْل۪يسَۜ
    • İblis
    • اَبٰى
    • kaçındı
    • وَاسْتَكْبَرَ
    • kibirlendi
    • وَكَانَ
    • ve oldu
    • مِنَ الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılardan
    35
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اسْكُنْ
    • oturun
    • اَنْتَ
    • sen
    • وَزَوْجُكَ
    • ve eşin
    • الْجَنَّةَ
    • cennette
    • وَكُلَا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • ondan
    • رَغَداً
    • bol bol
    • حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
    • dilediğiniz yerde
    • وَلَا تَقْرَبَا
    • yaklaşmayın
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الشَّجَرَةَ
    • ağaca
    • فَتَكُونَا
    • olursunuz
    • مِنَ الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    36
    • فَاَزَلَّهُمَا
    • derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytan
    • عَنْهَا
    • oradan
    • فَاَخْرَجَهُمَا
    • çıkardı
    • مِمَّا كَانَا
    • bulundukları yerden
    • ف۪يهِۖ
    • içinde
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • بَعْضُكُمْ
    • kiminiz
    • لِبَعْضٍ
    • kiminize
    • عَدُوٌّۚ
    • düşman olarak
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُسْتَقَرٌّ
    • kalmak
    • وَمَتَاعٌ
    • ve nimet
    • اِلٰى ح۪ينٍ
    • bir süre
    37
    • فَتَلَقّٰٓى
    • derken aldı
    • اٰدَمُ
    • Adem
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • كَلِمَاتٍ
    • kelimeler
    • فَتَابَ عَلَيْهِۜ
    • bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
    • اِنَّهُ
    • Şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyendir
    38
    • قُلْنَا
    • dedik
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • جَم۪يعاًۚ
    • hepiniz
    • فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
    • yalnız size geldiği zaman
    • مِنّ۪ي
    • benden
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • فَمَنْ
    • kimler
    • تَبِعَ
    • uyarsa
    • هُدَايَ
    • benim hidayetime
    • فَلَا خَوْفٌ
    • artık bir korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    39
    • وَالَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • كَفَرُوا
    • inkar eden
    • وَكَذَّبُوا
    • ve yalanlayan
    • بِاٰيَاتِنَٓا
    • ayetlerimizi
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    40
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metleri
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَوْفُوا
    • tutun ki
    • بِعَهْد۪ٓي
    • bana verdiğiniz sözü
    • اُو۫فِ
    • ben de tutayım
    • بِعَهْدِكُمْ
    • size verdiğim sözü
    • وَاِيَّايَ
    • ve sadece benden
    • فَارْهَبُونِ
    • korkun
    41
    • وَاٰمِنُوا
    • ve inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلْتُ
    • indirdiğime
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا مَعَكُمْ
    • sizin yanınızda bulunanı
    • وَلَا تَكُونُٓوا
    • ve olmayın
    • اَوَّلَ
    • ilk
    • كَافِرٍ
    • inkar eden
    • بِه۪ۖ
    • onu
    • وَلَا تَشْتَرُوا
    • ve satmayın
    • بِاٰيَات۪ي
    • benim ayetlerimi
    • ثَمَناً
    • bedele
    • قَل۪يلاًۘ
    • az bir
    • وَاِيَّايَ
    • ve benden
    • فَاتَّقُونِ
    • sakının
    42
    • وَلَا تَلْبِسُوا
    • ve katıştırmayın
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • بِالْبَاطِلِ
    • batılla
    • وَتَكْتُمُوا
    • ve gizlemeyin
    • الْحَقَّ
    • hakkı
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bildiğiniz halde
    43
    • وَاَق۪يمُوا
    • ve kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • ve verin
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • وَارْكَعُوا
    • ve ruku edin
    • مَعَ
    • beraber
    • الرَّاكِع۪ينَ
    • rüku edenlerle
    44
    • اَتَأْمُرُونَ
    • emredip
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • بِالْبِرِّ
    • iyiliği
    • وَتَنْسَوْنَ
    • unutuyor musunuz?
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinizi
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • تَتْلُونَ
    • okuduğunuz halde
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
    45
    • وَاسْتَع۪ينُوا
    • yardım dileyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabırla
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • وَاِنَّهَا
    • şüphesiz bu
    • لَكَب۪يرَةٌ
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
    • saygı gösterenlerden
    46
    • اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarını
    • رَبِّهِمْ
    • Rablerine
    • وَاَنَّهُمْ
    • ve gerçekten onlar
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَ۟
    • döneceklerini
    47
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metimi
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
    • ve sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    48
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • يَوْماً
    • günden
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmeyeceği
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • kabul edilmeyeceği
    • مِنْهَا
    • kimseden
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat da
    • وَلَا يُؤْخَذُ
    • alınmayacağı
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye de
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • hiçbir yardım yapılmayacağı
    49
    • وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmıştık
    • مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesinden
    • يَسُومُونَكُمْ
    • onlar size reva görüyor
    • سُٓوءَ
    • en kötüsünü
    • الْعَذَابِ
    • azabın
    • يُذَبِّحُونَ
    • boğazlayıp
    • اَبْنَٓاءَكُمْ
    • oğullarınızı
    • وَيَسْتَحْيُونَ
    • sağ bırakıyorlardı
    • نِسَٓاءَكُمْۜ
    • kadınlarınızı
    • وَف۪ي
    • ve vardı
    • ذٰلِكُمْ
    • bunda sizin için
    • بَلَٓاءٌ
    • imtihan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    50
    • وَاِذْ
    • hani
    • فَرَقْنَا
    • yarmıştık
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْبَحْرَ
    • denizi
    • فَاَنْجَيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmış
    • وَاَغْرَقْـنَٓا
    • ve boğmuştuk
    • اٰلَ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesini
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • görüyordunuz
    51
    • وَاِذْ
    • hani
    • وٰعَدْنَا
    • sözleşmiştik
    • مُوسٰٓى
    • Musa ile
    • اَرْبَع۪ينَ
    • kırk
    • لَيْلَةً
    • gece için
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • siz (tanrı) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • onun ardından
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • ظَالِمُونَ
    • zalimlerdiniz
    52
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَفَوْنَا
    • affetmiştik
    • عَنْكُمْ
    • sizi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    53
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • اٰتَيْنَا
    • vermiştik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • وَالْفُرْقَانَ
    • ve furkan
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَهْتَدُونَ
    • hidayete erersiniz diye
    54
    • وَاِذْ
    • Hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmine
    • يَا قَوْمِ
    • ey kavmim
    • اِنَّكُمْ
    • şüphesiz sizler
    • ظَلَمْتُمْ
    • zulmettiniz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinize
    • بِاتِّخَاذِكُمُ
    • (tanrı) edinmekle
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • فَتُوبُٓوا
    • gelin tevbe edin de
    • اِلٰى بَارِئِكُمْ
    • yaratıcınıza
    • فَاقْتُلُٓوا
    • ve öldürün
    • اَنْفُسَكُمْۜ
    • nefislerinizi
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • عِنْدَ
    • katında
    • بَارِئِكُمْۜ
    • yaratıcınız
    • فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
    • sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • merhametlidir
    55
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • قُلْتُمْ
    • demiştiniz
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نُؤْمِنَ
    • inanmayız
    • لَكَ
    • sana
    • حَتّٰى
    • kadar
    • نَرَى
    • görünceye
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • جَهْرَةً
    • açıkça
    • فَاَخَذَتْكُمُ
    • derhal sizi yakalamıştı
    • الصَّاعِقَةُ
    • yıldırım gürültüsü
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • bunu görüyordunuz
    56
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثْنَاكُمْ
    • sizi tekrar diriltmiştik
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَوْتِكُمْ
    • ölümünüzün
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    57
    • وَظَلَّلْنَا
    • ve gölgelik çektik
    • عَلَيْكُمُ
    • üstünüze
    • الْغَمَامَ
    • bulutu
    • وَاَنْزَلْنَا
    • ve indirdik
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَنَّ
    • kudret helvası
    • وَالسَّلْوٰىۜ
    • ve bıldırcın
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • güzelliklerden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
    • rızık olarak verdiğimiz
    • وَمَا ظَلَمُونَا
    • onlar bize zulmetmiyorlardı
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • كَانُٓوا
    • idiler
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerine
    • يَظْلِمُونَ
    • zulmetmekte
    58
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik ki
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الْقَرْيَةَ
    • kente
    • فَكُلُوا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • حَيْثُ
    • yerde
    • شِئْتُمْ
    • dilediğiniz
    • رَغَداً
    • bol bol
    • وَادْخُلُوا
    • girin
    • الْبَابَ
    • kapıdan
    • سُجَّداً
    • secde ederek
    • وَقُولُوا
    • ve deyin
    • حِطَّةٌ
    • hitta (ya Rabbi bizi affet)
    • نَغْفِرْ
    • biz de bağışlayalım
    • لَكُمْ
    • sizin
    • خَطَايَاكُمْۜ
    • hatalarınızı
    • وَسَنَز۪يدُ
    • ve daha fazlasını vereceğiz
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • güzel davrananlara
    59
    • فَبَدَّلَ
    • derken değiştirdiler
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimler
    • قَوْلاً
    • bir sözle
    • غَيْرَ
    • başka
    • الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
    • kendilerine söylenenden
    • فَاَنْزَلْنَا
    • biz de indirdik
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zulmedenlerin
    • رِجْزاً
    • bir azab
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
    • yaptıkları kötülüklerden dolayı
    60
    • وَاِذِ
    • hani
    • اسْتَسْقٰى
    • su istemişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmi için
    • فَقُلْنَا
    • demiştik
    • اضْرِبْ
    • vur
    • بِعَصَاكَ
    • asanla
    • الْحَجَرَۜ
    • taşa
    • فَانْفَجَرَتْ
    • fışkırmıştı
    • مِنْهُ
    • ondan
    • اثْنَتَا عَشْرَةَ
    • on iki
    • عَيْناًۜ
    • göze (pınar)
    • قَدْ عَلِمَ
    • bilmişti
    • كُلُّ
    • bütün
    • اُنَاسٍ
    • insanlar
    • مَشْرَبَهُمْۜ
    • kendi içecekleri yeri
    • كُلُوا
    • yeyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • مِنْ رِزْقِ
    • rızkından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَلَا تَعْثَوْا
    • ve (başkalarına) saldırmayın
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُفْسِد۪ينَ
    • bozgunculuk yaparak
    61
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْتُمْ
    • siz demiştiniz ki
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نَصْبِرَ
    • biz dayanamayız
    • عَلٰى طَعَامٍ
    • yemeğe
    • وَاحِدٍ
    • bir
    • فَادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُخْرِجْ
    • çıkarsın
    • لَنَا
    • bize
    • مِمَّا
    • şeylerden
    • تُنْبِتُ
    • bitirdiği
    • الْاَرْضُ
    • yerin
    • مِنْ بَقْلِهَا
    • sebzesinden
    • وَقِثَّٓائِهَا
    • acurundan
    • وَفُومِهَا
    • sarımsağından
    • وَعَدَسِهَا
    • mercimeğinden
    • وَبَصَلِهَاۜ
    • soğanından
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اَتَسْتَبْدِلُونَ
    • değiştirmek mi istiyorsunuz?
    • الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
    • daha aşağı olanı
    • بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
    • iyi olanla
    • اِهْبِطُوا
    • inin
    • مِصْراً
    • bir şehre
    • فَاِنَّ لَكُمْ
    • sizin için var
    • مَا سَاَلْتُمْۜ
    • istediğiniz şeyler
    • وَضُرِبَتْ
    • vuruldu
    • عَلَيْهِمُ
    • üzerlerine
    • الذِّلَّةُ
    • alçaklık
    • وَالْمَسْكَنَةُ
    • ve yoksulluk (damgası)
    • وَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • bir gazaba
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah`tan
    • ذٰلِكَ
    • işte bu
    • بِاَنَّهُمْ كَانُوا
    • şüphesiz öyle oldu
    • يَكْفُرُونَ
    • (çünkü) inkar ediyorlar
    • بِاٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَيَقْتُلُونَ
    • ve öldürüyorlardı
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
    • haksız yere
    • بِمَا
    • sebebiyledir
    • عَصَوْا
    • isyan etmeleri
    • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
    • sınırı aştıkları
    62
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
    • ve yahudiler
    • وَالنَّصَارٰى
    • ve hıristiyanlar
    • وَالصَّابِـ۪ٔينَ
    • ve sabiiler
    • مَنْ اٰمَنَ
    • kim inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَعَمِلَ
    • ve yaparsa
    • صَالِحاً
    • iyi işler
    • فَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • mükafatları
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۖ
    • rablerinin
    • وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
    • onlara korku yoktur
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    63
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almış
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • dağı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimizi
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • مَا ف۪يهِ
    • içinde olanı
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    64
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • dönmüştünüz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَۚ
    • bunun
    • فَلَوْلَا
    • eğer olmasaydı
    • فَضْلُ
    • iyiliği
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَرَحْمَتُهُ
    • ve merhameti
    • لَكُنْتُمْ
    • elbette olurdunuz
    • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
    • ziyana uğrayanlardan
    65
    • وَلَقَدْ
    • elbette
    • عَلِمْتُمُ
    • bilmişsinizdir
    • الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
    • haddi aşanları
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • فِي السَّبْتِ
    • cumartesi günü
    • فَقُلْنَا
    • işte dedik
    • لَهُمْ
    • onlara
    • كُونُوا
    • olun
    • قِرَدَةً
    • maymunlar
    • خَاسِـ۪ٔينَۚ
    • aşağılık
    66
    • فَجَعَلْنَاهَا
    • ve bunu yaptık
    • نَكَالاً
    • ibretlik bir ceza
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
    • önündekilere
    • وَمَا خَلْفَهَا
    • ve ardından geleceklere
    • وَمَوْعِظَةً
    • ve bir öğüt
    • لِلْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler için
    67
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪ٓ
    • kavmine
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْمُرُكُمْ
    • size emrediyor
    • اَنْ تَذْبَحُوا
    • kesmenizi
    • بَقَرَةًۜ
    • bir inek
    • قَالُٓوا
    • dediler
    • اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
    • bizimle alay mı ediyorsun?
    • قَالَ
    • dedi
    • اَعُوذُ
    • sığınırım
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْ اَكُونَ
    • olmaktan
    • مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
    • cahillerden
    68
    • قَالُوا
    • dediler
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۜ
    • onun ne olduğunu
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا فَارِضٌ
    • yaşlı olmayan
    • وَلَا بِكْرٌۜ
    • ve körpe de olmayan
    • عَوَانٌ
    • orta yaşlı
    • بَيْنَ
    • arasında
    • ذٰلِكَۜ
    • bunun
    • فَافْعَلُوا
    • haydi yapın
    • مَا تُؤْمَرُونَ
    • size emredileni
    69
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا لَوْنُهَاۜ
    • onun rengi nedir
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
    • parlak sarı
    • لَوْنُهَا
    • renginde
    • تَسُرُّ
    • sevinç verir
    • النَّاظِر۪ينَ
    • bakanlara
    70
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۙ
    • onun nasıl bir şey olduğunu
    • اِنَّ
    • zira
    • الْبَقَرَ
    • o inek
    • تَشَابَهَ
    • benzer geldi
    • عَلَيْنَاۜ
    • bize
    • وَاِنَّٓا
    • ama mutlaka biz
    • اِنْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dilerse
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَمُهْتَدُونَ
    • hidayeti buluruz
    71
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • şöyle diyor
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا ذَلُولٌ
    • boyundurluk altına alınmamış
    • تُث۪يرُ
    • sürmek için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • وَلَا تَسْقِي
    • ve sulamaz
    • الْحَرْثَۚ
    • ekin
    • مُسَلَّمَةٌ
    • kusursuz
    • لَا شِيَةَ
    • hiçbir alacası yok
    • ف۪يهَاۜ
    • onda
    • قَالُوا
    • dediler
    • الْـٰٔنَ
    • işte şimdi
    • جِئْتَ
    • getirdin
    • بِالْحَقِّۜ
    • doğruyu
    • فَذَبَحُوهَا
    • ve boğazladılar onu
    • وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
    • az daha yapmayacaklardı
    72
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَتَلْتُمْ
    • siz öldürmüştünüz
    • نَفْساً
    • bir adam
    • فَادّٰرَءْتُمْ
    • birbirinizle atışmıştınız
    • ف۪يهَاۜ
    • onun hakkında
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُخْرِجٌ
    • ortaya çıkarıcıdır
    • مَا كُنْتُمْ
    • olduğunuz şeyi
    • تَكْتُمُونَۚ
    • gizlemiş
    73
    • فَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اضْرِبُوهُ
    • vurun ona (öldürülene)
    • بِبَعْضِهَاۜ
    • (ineğin) bir parçasıyla
    • كَذٰلِكَ
    • işte böylece
    • يُحْـيِ
    • diriltir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمَوْتٰى
    • ölüleri
    • وَيُر۪يكُمْ
    • ve size gösterir
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ
    • düşünürsünüz
    74
    • ثُمَّ
    • sonra yine
    • قَسَتْ
    • katılaştı
    • قُلُوبُكُمْ
    • kalbleriniz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • فَهِيَ
    • şimdi onlar
    • كَالْحِجَارَةِ
    • taş gibi
    • اَوْ
    • hatta
    • اَشَدُّ
    • daha da
    • قَسْوَةًۜ
    • katıdır
    • وَاِنَّ
    • çünkü
    • مِنَ الْحِجَارَةِ
    • öyle taş var ki
    • لَمَا يَتَفَجَّرُ
    • fışkırır
    • مِنْهُ
    • içinden
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • وَاِنَّ مِنْهَا
    • öylesi de var ki
    • لَمَا يَشَّقَّقُ
    • çatlayıverir de
    • فَيَخْرُجُ
    • çıkar
    • مِنْهُ
    • ondan
    • الْمَٓاءُۜ
    • su
    • لَمَا يَهْبِطُ
    • aşağı yuvarlanır
    • مِنْ خَشْيَةِ
    • korkusundan
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • وَمَا
    • ve değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    75
    • اَفَتَطْمَعُونَ
    • umuyor musunuz?
    • اَنْ يُؤْمِنُوا
    • inanacaklarını
    • لَكُمْ
    • size
    • وَقَدْ
    • oysa
    • كَانَ
    • vardı ki
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • bunlardan
    • يَسْمَعُونَ
    • işitirlerdi de
    • كَلَامَ
    • sözünü
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُحَرِّفُونَهُ
    • onu değiştirirlerdi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَا عَقَلُوهُ
    • düşünüp akıl erdirdikten
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    76
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • خَلَا
    • yalnız kaldıkları
    • بَعْضُهُمْ
    • bazısı
    • اِلٰى بَعْضٍ
    • bazısıyla
    • اَتُحَدِّثُونَهُمْ
    • onlara haber mi veriyorsunuz
    • بِمَا فَتَحَ
    • açtığı şeyleri
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • لِيُحَٓاجُّوكُمْ
    • sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
    • بِه۪
    • onu
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّكُمْۜ
    • Rabbiniz
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • Aklınızı kullanmıyor musunuz?
    77
    • اَوَلَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlar mı ki?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا يُسِرُّونَ
    • onların gizlediklerini
    • وَمَا يُعْلِنُونَ
    • ve açığa vurduklarını
    78
    • وَمِنْهُمْ
    • onların içinde vardır
    • اُمِّيُّونَ
    • ümmiler
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَمَانِيَّ
    • kuruntuları
    • وَاِنْ هُمْ
    • onlar
    • اِلَّا
    • sadece
    • يَظُنُّونَ
    • zannediyorlar
    79
    • فَوَيْلٌ
    • vay haline
    • لِلَّذ۪ينَ
    • o kimselerin ki
    • يَكْتُبُونَ
    • yazıp
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِاَيْد۪يهِمْ
    • elleriyle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يَقُولُونَ
    • derler
    • هٰذَا
    • bu
    • مِنْ عِنْدِ
    • katındandır
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لِيَشْتَرُوا
    • satmak için
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۜ
    • az bir
    • لَهُمْ
    • onların
    • مِمَّا
    • ötürü
    • كَتَبَتْ
    • yazdığından
    • اَيْد۪يهِمْ
    • ellerinin
    • وَوَيْلٌ
    • vay haline
    • يَكْسِبُونَ
    • kazandıklarından
    80
    • وَقَالُوا
    • Bir de dediler ki
    • لَنْ تَمَسَّنَا
    • bize dokunmayacaktır
    • النَّارُ
    • ateş
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَيَّاماً
    • gün
    • مَعْدُودَةًۜ
    • sayılı birkaç
    • قُلْ
    • De ki
    • اَتَّخَذْتُمْ
    • aldınız mı?
    • عِنْدَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • عَهْداً
    • bir söz (bu hususta)
    • فَلَنْ يُخْلِفَ
    • öyleyse dönmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَهْدَهُٓ
    • sözünden
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا
    • bir şey mi
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    81
    • بَلٰى
    • Evet
    • مَنْ
    • kim
    • كَسَبَ
    • kazanır
    • سَيِّئَةً
    • bir günah
    • وَاَحَاطَتْ
    • kuşatmış olursa
    • بِه۪
    • kendisini
    • خَط۪ٓيـَٔتُهُ
    • suçu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    82
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • İnanıp
    • وَعَمِلُوا
    • yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • yararlı işler
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar da
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • الْجَنَّةِۚ
    • cennet
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • sürekli kalacaklardır
    83
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • biz almıştık
    • م۪يثَاقَ
    • bir söz
    • بَن۪ٓي
    • oğullarından
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • لَا تَعْبُدُونَ
    • kulluk etmeyeceksiniz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَبِالْوَالِدَيْنِ
    • anaya-babaya
    • اِحْسَاناً
    • iyilik edeceksiniz
    • وَذِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullara
    • وَقُولُوا
    • söyleyin
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • حُسْناً
    • güzel söz
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • döndünüz
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azınız
    • مِنْكُمْ
    • siz
    • وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
    • hala yüz çevirip duruyorsunuz
    84
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizden kesin söz
    • لَا تَسْفِكُونَ
    • dökmeyeceksiniz
    • دِمَٓاءَكُمْ
    • birbirinizin kanını
    • وَلَا تُخْرِجُونَ
    • çıkarmayacaksınız
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • مِنْ دِيَارِكُمْ
    • yurtlarınızdan
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَقْرَرْتُمْ
    • kabul etmiştiniz
    • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
    • buna siz şahidsiniz
    85
    • ثُمَّ
    • Ama
    • اَنْتُمْ
    • siz
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • bunlar
    • تَقْتُلُونَ
    • öldürüyorsunuz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • وَتُخْرِجُونَ
    • çıkarıyorsunuz
    • فَر۪يقاً
    • bir grubu
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مِنْ دِيَارِهِمْۘ
    • yurtlarından
    • تَظَاهَرُونَ
    • birleşiyorsunuz
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara karşı
    • بِالْاِثْمِ
    • günah
    • وَالْعُدْوَانِۜ
    • ve düşmanlıkla
    • وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
    • size geldiklerinde
    • اُسَارٰى
    • esir olarak
    • تُفَادُوهُمْ
    • fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
    • وَهُوَ مُحَرَّمٌ
    • yasaklanmış iken
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِخْرَاجُهُمْۜ
    • onları çıkarmak
    • اَفَتُؤْمِنُونَ
    • yoksa siz inanıyor da
    • بِبَعْضِ
    • bir kısmına
    • الْكِتَابِ
    • Kitabın
    • وَتَكْفُرُونَ
    • inkar mı ediyorsunuz
    • بِبَعْضٍۚ
    • bir kısmını
    • فَمَا
    • nedir?
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • مَنْ
    • kimsenin
    • يَفْعَلُ
    • yapan
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • اِلَّا
    • başka
    • خِزْيٌ
    • rezil olmaktan
    • فِي الْحَيٰوةِ
    • hayatında
    • الدُّنْيَاۚ
    • dünya
    • وَيَوْمَ
    • gününde de
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • يُرَدُّونَ
    • onlar itilirler
    • اِلٰٓى اَشَدِّ
    • en şiddetlisine
    • الْعَذَابِۜ
    • azabın
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • bilmez
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    86
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın alan kimselerdir
    • الْحَيٰوةَ
    • hayatını
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • بِالْاٰخِرَةِۘ
    • ahireti verip
    • فَلَا يُخَفَّفُ
    • hiç hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
    • ve onlara hiç yardım edilmez
    87
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • اٰتَيْنَا
    • verdik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَقَفَّيْنَا
    • birbiri ardınca gönderdik
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • arkasından
    • بِالرُّسُلِ
    • peygamberler
    • وَاٰتَيْنَا
    • verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
    • اَفَكُلَّمَا
    • öyle mi?
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelse
    • رَسُولٌ
    • bir peygamber
    • بِمَا
    • şey ile
    • لَا تَهْوٰٓى
    • istemediği
    • اَنْفُسُكُمُ
    • canınızın
    • اسْتَكْبَرْتُمْۚ
    • büyüklük taslayarak
    • فَفَر۪يقاً
    • kimini
    • كَذَّبْتُمْۘ
    • yalanlayacak
    • وَفَر۪يقاً
    • kimini de
    • تَقْتُلُونَ
    • öldüreceksiniz
    88
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • قُلُوبُنَا
    • kalblerimiz
    • غُلْفٌۜ
    • perdelidir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَعَنَهُمُ
    • onları la`netlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُفْرِهِمْ
    • inkarlarından dolayı
    • فَقَل۪يلاً
    • artık çok az
    • مَا يُؤْمِنُونَ
    • inanırlar
    89
    • وَلَمَّا
    • Ne zaman ki
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldi
    • كِتَابٌ
    • bir Kitap (Kur`an)
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayıcı
    • لِمَا مَعَهُمْۙ
    • yanlarında bulunan (Tevrat)ı
    • وَكَانُوا
    • halde
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • يَسْتَفْتِحُونَ
    • yardım istedikleri
    • عَلَى
    • karşı
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
    • inkar edenlere
    • فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
    • kendilerine gelince
    • مَا عَرَفُوا
    • o bildikleri (Kur`an)
    • كَفَرُوا
    • inkar ettiler
    • بِه۪ۘ
    • onu
    • فَلَعْنَةُ
    • artık la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَى الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıların üzerine olsun!
    90
    • بِئْسَمَا
    • ne kötüdür
    • اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları şey
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerini
    • اَنْ يَكْفُرُوا
    • inkar etmek için
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeyi
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بَغْياً
    • çekemeyerek
    • اَنْ يُنَزِّلَ
    • (vahiy) indirmesini
    • مِنْ فَضْلِه۪
    • lutfundan
    • عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • مِنْ عِبَادِه۪ۚ
    • kullarından
    • فَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • gazab
    • عَلٰى
    • üstüne
    • غَضَبٍۜ
    • gazaba
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • İnkar edenler için
    • عَذَابٌ
    • bir azab vardır
    • مُه۪ينٌ
    • alçaltıcı
    91
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeye
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • نُؤْمِنُ
    • inanırız
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • عَلَيْنَا
    • bize
    • وَيَكْفُرُونَ
    • inkar ederler
    • بِمَا وَرَٓاءَهُ
    • ondan sonra geleni
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • الْحَقُّ
    • haktır
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْۜ
    • yanlarında bulunanı
    • قُلْ
    • de ki
    • فَلِمَ تَقْتُلُونَ
    • neden öldürüyordunuz?
    • اَنْبِيَٓاءَ
    • peygamberlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • اِنْ
    • gerçekten
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    92
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelmişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • بِالْبَيِّنَاتِ
    • apaçık delillerle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • (ilah) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • ardından
    • وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
    • zalimler olarak
    93
    • وَاِذْ
    • hani bir zaman
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • kesin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • ve kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • Tur(dağın)ı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا
    • şeyi
    • اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاسْمَعُواۜ
    • dinleyin (demiştik)
    • قَالُوا
    • dediler
    • سَمِعْنَا
    • dinledik
    • وَعَصَيْنَا
    • ve isyan ettik
    • وَاُشْرِبُوا
    • içirildi
    • ف۪ي قُلُوبِهِمُ
    • kalblerine
    • الْعِجْلَ
    • buzağı (sevgisi)
    • بِكُفْرِهِمْۜ
    • inkarlarıyla
    • قُلْ
    • de ki
    • بِئْسَمَا
    • ne kötü şey
    • يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
    • size emrediyor
    • ا۪يمَانُكُمْ
    • imanınız
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanan kimseler
    94
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنْ
    • eğer
    • كَانَتْ لَكُمُ
    • yalnız size ait ise
    • الدَّارُ
    • yurdu
    • الْاٰخِرَةُ
    • ahiret
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • خَالِصَةً
    • gerçekten
    • مِنْ دُونِ النَّاسِ
    • kimsenin değil de
    • فَتَمَنَّوُا
    • haydi temenni edin
    • الْمَوْتَ
    • ölümü
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • sözünüzde doğru
    95
    • وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
    • fakat ölümü istemezler
    • اَبَداً
    • asla
    • بِمَا قَدَّمَتْ
    • yapıp sunduğu işlerden dolayı
    • اَيْد۪يهِمْۜ
    • ellerinin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    96
    • وَلَتَجِدَنَّهُمْ
    • onları bulursun
    • اَحْرَصَ
    • en düşkünü
    • النَّاسِ
    • insanların
    • عَلٰى حَيٰوةٍۚ
    • hayata
    • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
    • ortak koşanlardan bile
    • يَوَدُّ
    • ister
    • اَحَدُهُمْ
    • her biri
    • لَوْ يُعَمَّرُ
    • yaşatılmasını
    • اَلْفَ
    • bin
    • سَنَةٍۚ
    • yıl
    • وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
    • onu uzaklaştıracak değildir
    • مِنَ الْعَذَابِ
    • azabdan
    • اَنْ يُعَمَّرَۜ
    • oysa yaşamak
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بَص۪يرٌ
    • görüyor
    • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
    • yaptıklarını
    97
    • قُلْ
    • de ki
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise (bilsin ki)
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِجِبْر۪يلَ
    • Cebrail`e
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • نَزَّلَهُ
    • onu indirmiştir
    • عَلٰى قَلْبِكَ
    • kalbine
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
    • kendinden öncekileri
    • وَهُدًى
    • ve hidayet
    • وَبُشْرٰى
    • ve müjdeci
    • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
    • inananlara
    98
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • ve meleklerine
    • وَرُسُلِه۪
    • ve resullerine
    • وَجِبْر۪يلَ
    • ve Cebrail`e
    • وَم۪يكَالَ
    • ve Mikail`e
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah da
    • عَدُوٌّ
    • düşmanıdır
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkar edenlerin
    99
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • اَنْزَلْـنَٓا
    • indirdik
    • اِلَيْكَ
    • sana
    • اٰيَاتٍ
    • ayetler
    • بَيِّنَاتٍۚ
    • apaçık
    • وَمَا يَكْفُرُ
    • inkar etmez
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَّا الْفَاسِقُونَ
    • fasıklardan başkası
    100
    • اَوَكُلَّمَا
    • ne zaman
    • عَاهَدُوا
    • anlaştılarsa
    • عَهْداً
    • ahitle
    • نَبَذَهُ
    • onu bozmadı mı?
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْۜ
    • onlardan
    • بَلْ
    • Zaten
    • اَكْثَرُهُمْ
    • çokları
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    101
    • وَلَمَّا
    • ne zaman
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldiyse
    • رَسُولٌ
    • bir elçi
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْ
    • yanlarındakini
    • نَبَذَ
    • attılar
    • فَر۪يقٌ
    • bir gurup
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlerden
    • الْكِتَابَۗ
    • kitap
    • كِتَابَ
    • kitabı
    • وَرَٓاءَ
    • arkasına
    • ظُهُورِهِمْ
    • sırtlarının
    • كَاَنَّهُمْ
    • sanki gibi
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlarmış
    102
    • وَاتَّـبَعُوا
    • uydular
    • مَا
    • şeye
    • تَتْلُوا
    • uydurduğu
    • الشَّيَاط۪ينُ
    • şeytanların
    • عَلٰى مُلْكِ
    • mülkü hakkında
    • سُلَيْمٰنَۚ
    • Süleyman`ın
    • وَمَا كَفَرَ
    • oysa küfre girmedi
    • سُلَيْمٰنُ
    • Süleyman
    • وَلٰكِنَّ
    • Fakat
    • الشَّيَاط۪ينَ
    • şeytanlar
    • كَفَرُوا
    • küfre girdiler
    • يُعَلِّمُونَ
    • öğreterek
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • السِّحْرَۗ
    • sihri
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirileni
    • عَلَى الْمَلَكَيْنِ
    • iki meleğe
    • بِبَابِلَ
    • Babil`de
    • هَارُوتَ
    • Harut
    • وَمَارُوتَۜ
    • ve Marut (isimli)
    • وَمَا يُعَلِّمَانِ
    • onlar öğretmezlerdi
    • مِنْ اَحَدٍ
    • hiç kimseye
    • حَتّٰى يَقُولَٓا
    • demedikçe
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • نَحْنُ
    • biz
    • فِتْنَةٌ
    • fitneyiz
    • فَلَا تَكْفُرْۜ
    • sakın küfre girmeyin
    • فَيَتَعَلَّمُونَ
    • fakat öğreniyorlardı
    • مِنْهُمَا
    • bunlardan
    • مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
    • ayıran şeyi
    • بَيْنَ
    • arasını
    • الْمَرْءِ
    • eşi
    • وَزَوْجِه۪ۜ
    • ve karısının
    • وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
    • ama onlar zarar veremezler
    • بِه۪
    • onunla
    • اِلَّا
    • başka
    • بِاِذْنِ
    • izninden
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَيَتَعَلَّمُونَ
    • onlar öğreniyorlardı
    • مَا
    • şeyi
    • يَضُرُّهُمْ
    • zarar veren
    • وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
    • yarar vereni değil
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • عَلِمُوا
    • gayet iyi biliyorlardı ki
    • لَمَنِ
    • kimsenin
    • اشْتَرٰيهُ
    • onu satın alan
    • مَا لَهُ
    • yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ۠
    • bir nasibi
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötüdür
    • مَا
    • şey
    • شَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları
    • اَنْفُسَهُمْۜ
    • kendilerini
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ
    • (bunu) bilselerdi!
    103
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • اٰمَنُوا
    • iman etseler
    • وَاتَّقَوْا
    • ve sakınmış olsalardı
    • لَمَثُوبَةٌ
    • sevabı
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • خَيْرٌۜ
    • daha hayırlı olurdu
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
    • bilselerdi
    104
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • لَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • رَاعِنَا
    • Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
    • وَقُولُوا
    • deyin
    • انْظُرْنَا
    • unzurna (bize bak)
    • وَاسْمَعُواۜ
    • ve dinleyin
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • Kafirler için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı
    105
    • مَا يَوَدُّ
    • arzu etmezler
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitab
    • وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
    • ve müşriklerden
    • اَنْ يُنَزَّلَ
    • indirilmesini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hiçbir hayır
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • rabbinizden
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • يَخْتَصُّ
    • tahsis eder
    • بِرَحْمَتِه۪
    • rahmetini
    • مَنْ
    • kimseye
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • الْفَضْلِ
    • lutuf
    • الْعَظ۪يمِ
    • büyük
    106
    • مَا نَنْسَخْ
    • biz nesheder
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • bir ayeti
    • اَوْ
    • veya
    • نُنْسِهَا
    • unutturursak
    • نَأْتِ
    • getiririz
    • بِخَيْرٍ
    • daha iyisini
    • مِنْهَٓا
    • ondan
    • اَوْ
    • ya da
    • مِثْلِهَاۜ
    • benzerini
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yeter
    107
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَهُ مُلْكُ
    • sahibidir
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَمَا
    • ve yoktur
    • لَكُمْ
    • size
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir koruyucu
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    108
    • اَمْ تُر۪يدُونَ
    • arzu mu ediyorsunuz?
    • اَنْ تَسْـَٔلُوا
    • istekte bulunmayı
    • رَسُولَكُمْ
    • rasulunüzden
    • كَمَا
    • gibi
    • سُئِلَ
    • istedikleri
    • مُوسٰى
    • Musa`dan
    • مِنْ قَبْلُۜ
    • daha önce
    • وَمَنْ
    • Kim
    • يَتَبَدَّلِ
    • değiştirirse
    • الْكُفْرَ
    • inkarı
    • بِالْا۪يمَانِ
    • imana
    • فَقَدْ
    • şüphesiz (o)
    • ضَلَّ
    • sapıtmıştır
    • سَوَٓاءَ
    • dümdüz
    • السَّب۪يلِ
    • yolu
    109
    • وَدَّ
    • isterler
    • كَث۪يرٌ
    • bir çoğu
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitap
    • لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
    • sizi döndürmek
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • ا۪يمَانِكُمْ
    • imanınızdan
    • كُفَّاراًۚ
    • kafirler olarak
    • حَسَداً
    • hasetten dolayı
    • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
    • içlerindeki
    • مَا تَبَيَّنَ
    • apaçık belli olduktan
    • لَهُمُ
    • onlara
    • الْحَقُّۚ
    • gerçek
    • فَاعْفُوا
    • affedin
    • وَاصْفَحُوا
    • hoş görün
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَأْتِيَ
    • getirinceye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاَمْرِه۪ۜ
    • emrini
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yetendir
    110
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • وَمَا تُقَدِّمُوا
    • ne gönderirseniz
    • لِاَنْفُسِكُمْ
    • kendiniz için
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • تَجِدُوهُ
    • bulursunuz
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    111
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • لَنْ يَدْخُلَ
    • asla giremez
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • اِلَّا
    • başkası
    • مَنْ
    • kimseden
    • كَانَ
    • olan
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veyahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • تِلْكَ
    • işte bu
    • اَمَانِيُّهُمْۜ
    • onların kuruntusudur
    • قُلْ
    • de ki
    • هَاتُوا
    • getirin
    • بُرْهَانَكُمْ
    • delilinizi
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    112
    • بَلٰى
    • hayır
    • مَنْ
    • kim
    • اَسْلَمَ
    • teslim ederse
    • وَجْهَهُ
    • yüzünü
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَهُوَ مُحْسِنٌ
    • işini güzel yaparak
    • فَلَهُٓ
    • onun
    • اَجْرُهُ
    • mükafatı
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّه۪ۖ
    • Rabbinin
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • خَوْفٌ
    • korku
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • هُمْ
    • onlara
    • يَحْزَنُونَ۟
    • üzülmek
    113
    • وَقَالَتِ
    • dediler
    • الْيَهُودُ
    • Yahudiler
    • لَيْسَتِ
    • değiller
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar
    • عَلٰى شَيْءٍۖ
    • bir temel üzerinde
    • وَقَالَتِ
    • ve dediler
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar da
    • عَلٰى شَيْءٍۙ
    • bir temel üzerinde
    • وَهُمْ
    • oysa onlar
    • يَتْلُونَ
    • okuyorlar
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • قَالَ
    • söylediler
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler de
    • مِثْلَ
    • benzerini
    • قَوْلِهِمْۚ
    • onların sözlerinin
    • فَاللّٰهُ
    • artık Allah
    • يَحْكُمُ
    • hüküm verecektir
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarında
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • ف۪يمَا
    • şey hakkında
    • كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
    • ayrılığa düştükleri
    114
    • وَمَنْ
    • kim olabilir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ مَنَعَ
    • men edenden
    • مَسَاجِدَ
    • mescidlerinde
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • اَنْ يُذْكَرَ
    • anılmasına
    • ف۪يهَا
    • içinde
    • اسْمُهُ
    • isminin
    • وَسَعٰى
    • çalışandan
    • ف۪ي خَرَابِهَاۜ
    • onların harabolmasına
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • مَا كَانَ
    • yoktur
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
    • girmeleri
    • اِلَّا
    • dışında
    • خَٓائِف۪ينَۜ
    • korka korka
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • خِزْيٌ
    • rezillik
    • وَلَهُمْ
    • ve vardır
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • عَذَابٌ
    • azap
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    115
    • وَلِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُ
    • batı da
    • فَاَيْنَمَا
    • nereye
    • تُوَلُّوا
    • dönerseniz
    • فَثَمَّ
    • oradadır
    • وَجْهُ
    • yüzü (zatı)
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (rahmeti ve ni`meti) boldur
    • عَل۪يمٌ
    • (her şeyi) bilendir
    116
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • اتَّخَذَ
    • edindi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَلَداًۙ
    • çocuk
    • سُبْحَانَهُۜ
    • O yücedir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَهُ
    • onundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerde
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • لَهُ
    • O`na
    • قَانِتُونَ
    • boyun eğmiştir
    117
    • بَد۪يعُ
    • (O) yaratıcısıdır
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَاِذَا
    • zaman
    • قَضٰٓى
    • hükmettiği
    • اَمْراً
    • bir işe (şeye)
    • فَاِنَّمَا
    • şüphesiz sadece
    • يَقُولُ
    • der
    • لَهُ
    • ona
    • كُنْ
    • ol
    • فَيَكُونُ
    • hemen oluverir
    118
    • وَقَالَ
    • dediler ki
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler
    • لَوْلَا
    • değil miydi?
    • يُكَلِّمُنَا
    • bizimle konuşmalı
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَوْ
    • ya da
    • تَأْت۪ينَٓا
    • bize gelmeli
    • اٰيَةٌۜ
    • bir ayet (mu`cize)
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • قَالَ
    • söylemişlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
    • onlardan öncekiler de
    • مِثْلَ
    • gibi
    • قَوْلِهِمْۜ
    • onların dedikleri
    • تَشَابَهَتْ
    • birbirine benzedi
    • قُلُوبُهُمْۜ
    • kalbleri
    • قَدْ بَيَّنَّا
    • iyice açıkladık
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لِقَوْمٍ
    • kavimler için
    • يُوقِنُونَ
    • bilmek isteyen
    119
    • اِنَّٓا
    • doğrusu biz
    • اَرْسَلْنَاكَ
    • seni gönderdik
    • بِالْحَقِّ
    • gerçekle
    • بَش۪يراً
    • müjdeleyici
    • وَنَذ۪يراًۙ
    • ve uyarıcı olarak
    • وَلَا تُسْـَٔلُ
    • sen sorumlu değilsin
    • عَنْ اَصْحَابِ
    • halkından
    • الْجَح۪يمِ
    • cehennem
    120
    • وَلَنْ تَرْضٰى
    • razı olmazlar
    • عَنْكَ
    • senden
    • الْيَهُودُ
    • ne yahudiler
    • وَلَا النَّصَارٰى
    • ne de hıristiyanlar
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَتَّبِعَ
    • sen uyuncaya
    • مِلَّتَهُمْۜ
    • onların milletine (dinine)
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • هُدَى
    • hidayeti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُوَ الْهُدٰىۜ
    • asıl doğru yoldur
    • وَلَئِنِ
    • eğer
    • اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların arzularına
    • بَعْدَ
    • sonra
    • الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • مَا
    • yoktur
    • لَكَ
    • sana
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir dost
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    121
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • Kendilerine verdiğimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • يَتْلُونَهُ
    • okuyanlar
    • حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
    • doğru okuyuşla
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
    • ona inananlardır
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar ederse
    • بِه۪
    • onu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الْخَاسِرُونَ۟
    • ziyana uğrayanlardır
    122
    • يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • Ey İsrail oğulları
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`meti
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
    • verdiğim
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنّ۪ي
    • gerçekten
    • فَضَّلْتُكُمْ
    • sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    123
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden ki
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmez
    • نَفْسٌ
    • kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şeyle
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • ve kabul edilmez
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye
    • وَلَا تَنْفَعُهَا
    • ona fayda vermez
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • yardım da edilmez
    124
    • وَاِذِ
    • zaman
    • ابْتَلٰٓى
    • imtihan ettiği
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`i
    • رَبُّهُ
    • Rabbi
    • بِكَلِمَاتٍ
    • kelimelerle
    • فَاَتَمَّهُنَّۜ
    • o da onları tamamlamıştı
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلُكَ
    • seni yapacağım
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِمَاماًۜ
    • önder
    • قَالَ
    • (İbrahim de) dedi
    • وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
    • soyumdan da
    • قَالَ
    • buyurdu
    • لَا يَنَالُ
    • ulaşmaz
    • عَهْدِي
    • ahdim
    • الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlere
    125
    • وَاِذْ
    • hani
    • جَعَلْنَا
    • biz kıldık
    • الْبَيْتَ
    • Beyt`i (Ka`be`yi)
    • مَثَابَةً
    • toplanma yeri
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَاَمْناًۜ
    • ve güven yeri
    • وَاتَّخِذُوا
    • siz de edinin
    • مِنْ مَقَامِ
    • makamından
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • مُصَلًّىۜ
    • bir namaz yeri
    • وَعَهِدْنَٓا
    • ve emretmiştik
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • اَنْ طَهِّرَا
    • temizlemesini
    • بَيْتِيَ
    • ev`imi
    • لِلطَّٓائِف۪ينَ
    • tavaf edenler için
    • وَالْعَاكِف۪ينَ
    • ibadete kapananlar
    • وَالرُّكَّعِ
    • ve rüku edenler
    • السُّجُودِ
    • secde edenler
    126
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اجْعَلْ
    • kıl
    • هٰذَا
    • bu
    • بَلَداً
    • şehri
    • اٰمِناً
    • güvenli
    • وَارْزُقْ
    • rızıklandır
    • اَهْلَهُ
    • halkını
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • ürünlerle
    • مَنْ اٰمَنَ
    • inananları
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • قَالَ
    • (Rabbi) buyurdu ki
    • وَمَنْ كَفَرَ
    • inkar edeni dahi
    • فَاُمَتِّعُهُ
    • onu geçindiririm
    • قَل۪يلاً
    • az bir süre
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَضْطَرُّهُٓ
    • onu mahkum ederim
    • اِلٰى عَذَابِ
    • azabına
    • النَّارِۜ
    • cehennem
    • وَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş yeridir
    127
    • وَاِذْ
    • hani
    • يَرْفَعُ
    • yükseltiyordu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • الْقَوَاعِدَ
    • temellerini
    • مِنَ الْبَيْتِ
    • Ev`in
    • وَاِسْمٰع۪يلُۜ
    • İsma`il`le beraber
    • رَبَّنَا
    • Rabbi`imiz
    • تَقَبَّلْ
    • kabul buyur
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • اِنَّكَ
    • kuşkusuz sen
    • اَنْتَ
    • (yalnız) sen
    • السَّم۪يعُ
    • işitensin
    • الْعَل۪يمُ
    • bilensin
    128
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاجْعَلْنَا
    • bizi yap
    • مُسْلِمَيْنِ
    • teslim olanlardan
    • لَكَ
    • sana
    • وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
    • neslimizden de
    • اُمَّةً
    • bir ümmet çıkar
    • مُسْلِمَةً
    • teslim olan
    • لَكَۖ
    • sana
    • وَاَرِنَا
    • bize göster
    • مَنَاسِكَنَا
    • ibadet yollarımızı
    • وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
    • ve tevbemizi kabul et
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • ancak sensin
    • التَّوَّابُ
    • tevbeleri kabul eden
    • الرَّح۪يمُ
    • çok merhametli olan
    129
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَابْعَثْ
    • gönder
    • ف۪يهِمْ
    • onlara
    • رَسُولاً
    • bir elçi
    • مِنْهُمْ
    • kendi içlerinden
    • يَتْلُوا
    • okuyacak
    • عَلَيْهِمْ
    • kendilerine
    • اٰيَاتِكَ
    • senin ayetlerini
    • وَيُعَلِّمُهُمُ
    • onlara öğretecek
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmeti
    • وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
    • ve onları temizleyecek
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sensin
    • اَنْتَ
    • yalnız sen
    • الْعَز۪يزُ
    • Aziz olan
    • الْحَك۪يمُ۟
    • Hakim olan
    130
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْغَبُ
    • yüz çevirir
    • عَنْ مِلَّةِ
    • milletinden (dininden)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • اِلَّا
    • başka
    • مَنْ سَفِهَ
    • sefih kılandan
    • نَفْسَهُۜ
    • nefsini
    • وَلَقَدِ
    • Andolsun ki
    • اصْطَفَيْنَاهُ
    • biz onu seçmiştik
    • فِي الدُّنْيَاۚ
    • dünyada
    • وَاِنَّهُ
    • ve şüphesiz o
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
    • salihlerdendir
    131
    • اِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • لَهُ
    • ona
    • رَبُّهُٓ
    • Rabbi
    • اَسْلِمْۙ
    • İslam ol (teslim ol)
    • قَالَ
    • dedi
    • اَسْلَمْتُ
    • teslim oldum
    • لِرَبِّ
    • Rabbine
    • الْعَالَم۪ينَ
    • alemlerin
    132
    • وَوَصّٰى
    • vasiyyet etti
    • بِهَٓا
    • bunu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • بَن۪يهِ
    • kendi oğullarına
    • وَيَعْقُوبُۜ
    • Ya`kub da
    • يَا بَنِيَّ
    • Oğullarım
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • اصْطَفٰى
    • seçti
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الدّ۪ينَ
    • bu dini
    • فَلَا تَمُوتُنَّ
    • öyleyse ölmeyin
    • اِلَّا
    • başka (bir şekilde)
    • وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
    • müslümanlar olmaktan
    133
    • اَمْ
    • yoksa
    • كُنْتُمْ
    • siz
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit miydiniz
    • اِذْ
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • يَعْقُوبَ
    • Ya`kub`a
    • الْمَوْتُۙ
    • ölüm hali
    • اِذْ
    • O zaman
    • قَالَ
    • (Ya`kub) dedi ki
    • لِبَن۪يهِ
    • oğullarına
    • مَا تَعْبُدُونَ
    • neye kulluk edeceksiniz
    • مِنْ بَعْد۪يۜ
    • benden sonra
    • قَالُوا
    • dediler
    • نَعْبُدُ
    • kulluk edeceğiz
    • اِلٰهَكَ
    • senin tanrın
    • وَاِلٰهَ
    • ve tanrısı
    • اٰبَٓائِكَ
    • ataların
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`ın
    • اِلٰهاً
    • Tanrı`ya
    • وَاحِداًۚ
    • tek
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    134
    • تِلْكَ
    • onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • kendilerine
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • size aittir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • siz sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    135
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • كُونُوا
    • olun ki
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veya
    • نَصَارٰى
    • hıristiyan
    • تَهْتَدُواۜ
    • doğru yolu bulasınız
    • قُلْ
    • De ki
    • بَلْ
    • bilakis (uyarız)
    • مِلَّةَ
    • milletine (dinine)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • حَن۪يفاًۜ
    • hanif
    • وَمَا كَانَ
    • O değildi
    • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
    • ortak koşanlardan
    136
    • قُولُٓوا
    • deyin
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene
    • اِلَيْنَا
    • bize
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`a
    • وَيَعْقُوبَ
    • ve Ya`kub`a
    • وَالْاَسْبَاطِ
    • ve torunlarına
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • verilene
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَع۪يسٰى
    • ve Îsa`ya
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • ve verilene
    • النَّبِيُّونَ
    • peygamberlere
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • rablerinden
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırım yapmayız
    • بَيْنَ
    • arasında
    • اَحَدٍ
    • hiçbiri
    • مِنْهُمْۘ
    • onların
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    137
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اٰمَنُوا
    • iman ederlerse
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَٓا اٰمَنْتُمْ
    • sizin iman ettiğiniz
    • بِه۪
    • ona
    • فَقَدِ
    • elbette
    • اهْتَدَوْاۚ
    • doğru yolu bulmuş olurlar
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَوَلَّوْا
    • dönerlerse
    • فَاِنَّمَا
    • mutlaka
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪ي شِقَاقٍۚ
    • anlaşmazlık içine düşerler
    • فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
    • onlara karşı sana yeter
    • اللّٰهُۚ
    • Allah
    • وَهُوَ
    • O
    • السَّم۪يعُ
    • işitendir
    • الْعَل۪يمُۜ
    • bilendir
    138
    • صِبْغَةَ
    • boyası (ile boyan)
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَحْسَنُ
    • daha güzeli
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • صِبْغَةًۘ
    • boyası
    • وَنَحْنُ
    • Biz ancak
    • لَهُ
    • O`na
    • عَابِدُونَ
    • kulluk ederiz
    139
    • قُلْ
    • söyle (onlara)
    • اَتُحَٓاجُّونَنَا
    • bizimle tartışıyor musunuz?
    • فِي اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • وَهُوَ
    • O iken
    • رَبُّنَا
    • bizim de Rabbimiz
    • وَرَبُّكُمْۚ
    • sizin de Rabbiniz
    • وَلَـنَٓا
    • bizimdir
    • اَعْمَالُنَا
    • bizim yaptıklarımız
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • اَعْمَالُكُمْۚ
    • sizin yaptıklarınız
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُخْلِصُونَۙ
    • gönülden bağlananlarız
    140
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • İshak
    • وَيَعْقُوبَ
    • Ya`kub
    • وَالْاَسْبَاطَ
    • ve torunlarının
    • كَانُوا
    • olduklarını mı
    • هُوداً
    • yahudi
    • اَوْ
    • yahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • قُلْ
    • De ki
    • ءَاَنْتُمْ
    • Siz mi
    • اَعْلَمُ
    • daha iyi bilirsiniz
    • اَمِ
    • yoksa
    • اللّٰهُۜ
    • Allah mı
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ
    • kimseden
    • كَتَمَ
    • gizleyen
    • شَهَادَةً
    • şahitliği
    • عِنْدَهُ
    • yanında bulunan
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    141
    • تِلْكَ
    • İşte onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • onlarındır
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
    • onların yaptıklarından
    142
    • سَيَقُولُ
    • diyecekler
    • السُّفَـهَٓاءُ
    • bazı beyinsizler
    • مِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَا
    • nedir
    • وَلّٰيهُمْ
    • onları çeviren
    • عَنْ قِبْلَتِهِمُ
    • kıblelerinden
    • الَّت۪ي كَانُوا
    • bulundukları
    • عَلَيْهَاۜ
    • üzerinde
    • قُلْ
    • de ki
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُۜ
    • batı da
    • يَهْد۪ي
    • O iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini (dileyeni)
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    143
    • وَكَذٰلِكَ
    • böylece
    • جَعَلْنَاكُمْ
    • sizi kıldık
    • اُمَّةً
    • bir ümmet
    • وَسَطاً
    • vasat
    • لِتَكُونُوا
    • olmanız için
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit
    • عَلَى النَّاسِ
    • insanlara
    • وَيَكُونَ
    • ve olması için
    • الرَّسُولُ
    • rasulün de
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • شَه۪يداًۜ
    • şahit
    • وَمَا جَعَلْنَا
    • ve yaptık
    • الْقِبْلَةَ
    • kıble
    • الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
    • üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
    • اِلَّا
    • sadece
    • لِنَعْلَمَ
    • bilmek için
    • مَنْ يَتَّبِـعُ
    • uyanı
    • الرَّسُولَ
    • Elçi`ye
    • مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
    • geriye dönenden
    • عَلٰى
    • üzerinde
    • عَقِبَيْهِۜ
    • ökçesi
    • وَاِنْ كَانَتْ
    • elbette
    • لَكَب۪يرَةً
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
    • yol gösterdiğinden
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • وَمَا كَانَ
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لِيُض۪يعَ
    • zayi edecek
    • ا۪يمَانَكُمْۜ
    • sizin imanınızı
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِالنَّاسِ
    • insanlara
    • لَرَؤُ۫فٌ
    • şefkatlidir
    • رَح۪يمٌ
    • merhametlidir
    144
    • قَدْ
    • elbette
    • نَرٰى
    • görüyoruz
    • تَقَلُّبَ
    • çevrilip durduğunu
    • وَجْهِكَ
    • yüzünün
    • فِي السَّمَٓاءِۚ
    • göğe doğru
    • فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
    • elbette seni döndüreceğiz
    • قِبْلَةً
    • bir kıbleye
    • تَرْضٰيهَاۖ
    • hoşlanacağın
    • فَوَلِّ
    • (Bundan böyle) çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • شَطْرَهُۜ
    • o yöne
    • وَاِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenler
    • الْكِتَابَ
    • kitap
    • لَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • bunun
    • الْحَقُّ
    • bir gerçek olduğunu
    • مِنْ رَبِّهِمْۜ
    • Rableri tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    145
    • وَلَئِنْ اَتَيْتَ
    • sen getirsen
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlere
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • بِكُلِّ
    • her türlü
    • اٰيَةٍ
    • ayeti
    • مَا تَبِعُوا
    • onlar uymazlar
    • قِبْلَتَكَۚ
    • senin kıblene
    • وَمَٓا
    • değilsin
    • اَنْتَ
    • sen de
    • بِتَابِـعٍ
    • uyacak
    • قِبْلَتَهُمْۚ
    • onların kıblesine
    • وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
    • onların bır kısmı uymazlar
    • قِبْلَةَ
    • kıblesine de
    • بَعْضٍۜ
    • birbirlerinin
    • وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların keyiflerine
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اِذاً
    • o takdirde
    • لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    • zalimlerden olursun
    146
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • kendilerine verdiklerimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • يَعْرِفُونَهُ
    • onu tanırlar
    • كَمَا
    • gibi
    • يَعْرِفُونَ
    • tanıdıkları
    • اَبْنَٓاءَهُمْۜ
    • oğullarını
    • وَاِنَّ
    • ama yine de
    • فَر۪يقاً
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • لَيَكْتُمُونَ
    • gizlerler
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    147
    • اَلْحَقُّ
    • Gerçek
    • مِنْ رَبِّكَ
    • Rabbindendir
    • فَلَا تَكُونَنَّ
    • artık olma
    • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
    • kuşkulananlardan
    148
    • وَلِكُلٍّ
    • her ümmetin vardır
    • وِجْهَةٌ
    • bir yönü
    • هُوَ مُوَلّ۪يهَا
    • yöneldiği
    • فَاسْتَبِقُوا
    • O halde koşun
    • الْخَيْرَاتِۜ
    • hayır işlerine
    • اَيْنَ
    • nerede
    • مَا تَكُونُوا
    • olsanız
    • يَأْتِ
    • getirir
    • بِكُمُ
    • sizi bir araya
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • جَم۪يعاًۜ
    • hepinizi
    • اِنَّ
    • kuşkusuz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    149
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَاِنَّهُ
    • bu elbette
    • لَلْحَقُّ
    • bir gerçektir
    • مِنْ رَبِّكَۜ
    • Rabbinden
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    150
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • doğru
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`a
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin ki
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzünüzü
    • شَطْرَهُۙ
    • o yana
    • لِئَلَّا يَكُونَ
    • olmasın
    • لِلنَّاسِ
    • hiç kimsenin
    • عَلَيْكُمْ
    • aleyhinizde
    • حُجَّةٌۗ
    • bir delili
    • اِلَّا
    • başka
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimlerden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • فَلَا تَخْشَوْهُمْ
    • Onlardan da çekinmeyin
    • وَاخْشَوْن۪ي
    • benden çekinin
    • وَلِاُتِمَّ
    • ve tamamlayayım
    • نِعْمَت۪ي
    • ni`metimi
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَهْتَدُونَۙ
    • hidayete erersiniz
    151
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اَرْسَلْنَا
    • gönderdik
    • ف۪يكُمْ
    • kendi içinizden
    • رَسُولاً
    • bir Elçi
    • مِنْكُمْ
    • sizden olan
    • يَتْلُوا
    • okuyan
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِنَا
    • ayetlerimizi
    • وَيُزَكّ۪يكُمْ
    • sizi temizleyen
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğreten
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • hikmeti
    • وَيُعَلِّمُكُمْ
    • ve size öğreten
    • مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
    • bilmediklerinizi
    152
    • فَاذْكُرُون۪ٓي
    • Öyle ise beni anın ki
    • اَذْكُرْكُمْ
    • ben de sizi anayım
    • وَاشْكُرُوا ل۪ي
    • bana şükredin
    • وَلَا تَكْفُرُونِ۟
    • nankörlük etmeyin
    153
    • يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • Ey inananlar
    • اسْتَع۪ينُوا
    • (Allah`tan) yardım isteyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabır
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    154
    • وَلَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • لِمَنْ
    • kimselere
    • يُقْتَلُ
    • öldürülen
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • اَمْوَاتٌۜ
    • ölüler
    • بَلْ
    • bilakis
    • اَحْيَٓاءٌ
    • onlar diridirler
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • لَا تَشْعُرُونَ
    • siz farkında olmazsınız
    155
    • وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
    • andolsun sizi imtihan edeceğiz
    • بِشَيْءٍ
    • şeylerle
    • مِنَ الْخَوْفِ
    • korku
    • وَالْجُوعِ
    • ve açlık (gibi)
    • وَنَقْصٍ
    • ve noksanlığıyla
    • مِنَ الْاَمْوَالِ
    • mallarınızın
    • وَالْاَنْفُسِ
    • ve canlarınızın
    • وَالثَّمَرَاتِۜ
    • ve ürünlerinizin
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الصَّابِر۪ينَۙ
    • sabredenleri
    156
    • الَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • اِذَٓا
    • zaman
    • اَصَابَتْهُمْ
    • onlara eriştiği
    • مُص۪يبَةٌۙ
    • bir bela
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّا
    • şüphesiz biz
    • لِلّٰهِ
    • Allah içiniz
    • وَاِنَّٓا
    • ve şüphesiz biz
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَۜ
    • döneceğiz
    157
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte
    • عَلَيْهِمْ
    • hep onlar içindir
    • صَلَوَاتٌ
    • bağışlamalar
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَرَحْمَةٌ
    • ve rahmet
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulanlar
    158
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الصَّفَا
    • Safa
    • وَالْمَرْوَةَ
    • ve Merve
    • مِنْ شَعَٓائِرِ
    • nişanlarındandır
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • فَمَنْ
    • Kim
    • حَجَّ
    • hacceder
    • الْبَيْتَ
    • Ev`i
    • اَوِ
    • ya da
    • اعْتَمَرَ
    • ömre yaparsa
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • hiçbir günah
    • عَلَيْهِ
    • kendisine
    • اَنْ يَطَّوَّفَ
    • tavaf etmesinde
    • بِهِمَاۜ
    • onları
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • تَطَوَّعَ
    • kendiliğinden yaparsa
    • خَيْراًۙ
    • bir iyilik
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • شَاكِرٌ
    • karşılığını verir
    • عَل۪يمٌ
    • (yaptığını) bilir
    159
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyenler
    • مَٓا اَنْزَلْنَا
    • indirdiğimiz
    • مِنَ الْبَيِّنَاتِ
    • açık delilleri
    • وَالْهُدٰى
    • ve hidayeti
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا بَيَّنَّاهُ
    • biz açıkça belirttikten
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • فِي الْكِتَابِۙ
    • Kitapta
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlara
    • يَلْعَنُهُمُ
    • la`net eder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَيَلْعَنُهُمُ
    • ve la`net eder
    • اللَّاعِنُونَۙ
    • bütün la`net edebilenler
    160
    • اِلَّا
    • ancak hariç
    • الَّذ۪ينَ تَابُوا
    • tevbe edip
    • وَاَصْلَحُوا
    • uslananlar
    • وَبَيَّنُوا
    • ve (gerçeği) açıklayanlar
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَتُوبُ
    • tevbelerini kabul ederim
    • عَلَيْهِمْۚ
    • onların
    • وَاَنَا
    • çünkü ben
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edenim
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyenim
    161
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edip te
    • وَمَاتُوا
    • ölen kimseler
    • وَهُمْ كُفَّارٌ
    • kafir olarak
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • عَلَيْهِمْ
    • onların üstünedir
    • لَعْنَةُ
    • la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklerin
    • وَالنَّاسِ
    • ve insanların
    • اَجْمَع۪ينَۙ
    • tüm
    162
    • خَالِد۪ينَ
    • ebedi kalırlar
    • ف۪يهَاۚ
    • (la`net) içinde
    • لَا يُخَفَّفُ
    • hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • هُمْ
    • onlara
    • يُنْظَرُونَ
    • gözetme
    163
    • وَاِلٰهُكُمْ
    • Tanrınız
    • اِلٰهٌ
    • Tanrı`dır
    • وَاحِدٌۚ
    • bir tek
    • لَٓا
    • yoktur
    • اِلٰهَ
    • tanrı
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَ
    • O`ndan
    • الرَّحْمٰنُ
    • Rahman`dır
    • الرَّح۪يمُ۟
    • Rahim`dir
    164
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي خَلْقِ
    • yaratılışında
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاخْتِلَافِ
    • değişmesinde
    • الَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüzün
    • وَالْفُلْكِ
    • gemilerde
    • الَّت۪ي تَجْر۪ي
    • taşıyıp giden
    • فِي الْبَحْرِ
    • denizde
    • بِمَا يَنْفَعُ
    • faydasına olan şeyleri
    • النَّاسَ
    • insanların
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirip
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مِنْ مَٓاءٍ
    • su
    • فَاَحْيَا
    • dirilterek
    • بِهِ
    • onunla
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَا
    • öldükten
    • وَبَثَّ
    • yaymasında
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • دَٓابَّةٍۖ
    • canlıyı
    • وَتَصْر۪يفِ
    • evirip çevirmesinde
    • الرِّيَاحِ
    • rüzgarları
    • وَالسَّحَابِ
    • ve bulutları
    • الْمُسَخَّرِ
    • emre hazır bekleyen
    • بَيْنَ
    • arasında
    • السَّمَٓاءِ
    • yer
    • وَالْاَرْضِ
    • ile gök
    • لَاٰيَاتٍ
    • elbette deliller vardır
    • لِقَوْمٍ
    • bir topluluk için
    • يَعْقِلُونَ
    • düşünen
    165
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • İnsanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَتَّخِذُ
    • tutar
    • مِنْ دُونِ اللّٰهِ
    • Allah`tan başka
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • يُحِبُّونَهُمْ
    • onları severler
    • كَحُبِّ
    • sever gibi
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • İnananlar ise
    • اَشَدُّ
    • en çok
    • حُباًّ
    • severler
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَلَوْ
    • keşke
    • يَرَى
    • bilselerdi
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
    • zulmedenler
    • اِذْ
    • zaman
    • يَرَوْنَ
    • gördükleri
    • الْعَذَابَۙ
    • azabı
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • الْقُوَّةَ
    • kuvvetin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a aittir
    • جَم۪يعاًۙ
    • bütünüyle
    • وَاَنَّ
    • ve gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعَذَابِ
    • azabı
    166
    • اِذْ
    • işte
    • تَبَرَّاَ
    • uzak durdular
    • الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
    • uyulanlar
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlardan
    • وَرَاَوُا
    • gördüler
    • الْعَذَابَ
    • azabı
    • وَتَقَطَّعَتْ
    • kesildi
    • بِهِمُ
    • onların
    • الْاَسْبَابُ
    • bağları
    167
    • وَقَالَ
    • şöyle dediler
    • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlar
    • لَوْ
    • keşke
    • اَنَّ لَنَا
    • bizim için mümkün olsaydı
    • كَرَّةً
    • bir dönüş (dünyaya)
    • فَنَتَبَرَّاَ
    • uzak dursaydık
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • كَمَا
    • gibi
    • تَبَرَّؤُ۫ا
    • uzak durdukları
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُر۪يهِمُ
    • onlara gösterir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَعْمَالَهُمْ
    • işledikleri bütün fiillerini
    • حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
    • hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
    • وَمَا هُمْ
    • ve onlar
    • بِخَارِج۪ينَ
    • çıkamazlar
    • مِنَ النَّارِ۟
    • ateşten
    168
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • Ey insanlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِمَّا
    • bulunan şeylerden
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • حَـلَالاً
    • helal
    • طَـيِّباًۘ
    • ve temiz
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • sizin
    • عَدُوٌّ
    • düşmanınızdır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    169
    • اِنَّمَا
    • O size daima
    • يَأْمُرُكُمْ
    • emreder
    • بِالسُّٓوءِ
    • kötülük
    • وَالْفَحْشَٓاءِ
    • ve hayasızlığı
    • وَاَنْ تَقُولُوا
    • ve söylemenizi
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz şeyleri
    170
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • dendiğinde
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اتَّبِعُوا
    • uyun
    • مَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiğine
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • بَلْ
    • hayır bilakis
    • نَـتَّبِـعُ
    • uyarız
    • مَٓا اَلْفَيْنَا
    • biz bulduğumuz(yol)a
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde
    • اٰبَٓاءَنَاۜ
    • atalarımızı
    • اَوَلَوْ كَانَ
    • olsalar da mı
    • اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
    • ataları
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmeyen
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يَهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulamayan
    171
    • وَمَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
    • كَمَثَلِ
    • haline benzer
    • الَّذ۪ي يَنْعِقُ
    • haykıran kimsenin
    • بِمَا لَا يَسْمَعُ
    • bir şey işitmeyen
    • اِلَّا
    • başka
    • دُعَٓاءً
    • çağırmadan
    • وَنِدَٓاءًۜ
    • bağırıp
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onun için onlar
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmezler
    172
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıkların
    • وَاشْكُرُوا
    • şükredin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    • yalnızca ona tapıyorsanız
    173
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • حَرَّمَ
    • haram kıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَيْتَةَ
    • leş
    • وَالدَّمَ
    • ve kan
    • وَلَحْمَ
    • ve etini
    • الْخِنْز۪يرِ
    • domuz
    • وَمَٓا اُهِلَّ
    • ve kesileni
    • بِه۪
    • adına
    • لِغَيْرِ
    • başkası
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`tan
    • فَمَنِ
    • ama kim
    • اضْطُرَّ
    • mecbur kalırsa
    • غَيْرَ بَاغٍ
    • saldırmadan
    • وَلَا عَادٍ
    • ve sınırı aşmadan
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • çok esirgeyendir
    174
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyip
    • مَٓا
    • bir şey
    • اَنْزَلَ
    • indirdiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitaptan
    • وَيَشْتَرُونَ
    • satanlar
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۙ
    • birkaç
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • مَا يَأْكُلُونَ
    • yemezler
    • ف۪ي بُطُونِهِمْ
    • karınlarına
    • اِلَّا
    • başka
    • النَّارَ
    • ateşten
    • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
    • onlara konuşmayacak
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • Kıyamet
    • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
    • ve onları temizlemeyecektir
    • وَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    175
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın almışlardır
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklık
    • بِالْهُدٰى
    • hidayet karşılığında
    • وَالْعَذَابَ
    • azab
    • بِالْمَغْفِرَةِۚ
    • mağfiret karşılığında
    • فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
    • ne kadar da cesaretlidirler
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّارِ
    • ateşe
    176
    • ذٰلِكَ
    • işte böyle
    • بِاَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • نَزَّلَ
    • indirmiştir
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّ
    • elbette
    • الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düşenler
    • فِي الْكِتَابِ
    • Kitapta
    • لَف۪ي
    • içindedirler
    • شِقَاقٍ
    • anlaşmazlık
    • بَع۪يدٍ۟
    • derin bir
    177
    • لَيْسَ
    • değildir
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • اَنْ تُوَلُّوا
    • çevirmeniz
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • قِبَلَ
    • tarafına
    • الْمَشْرِقِ
    • doğu
    • وَالْمَغْرِبِ
    • ve batı
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • مَنْ
    • kişinin
    • اٰمَنَ
    • inanmasıdır
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklere
    • وَالْكِتَابِ
    • ve Kitaba
    • وَالنَّبِيّ۪نَۚ
    • ve peygamberlere
    • وَاٰتَى
    • ve vermesidir
    • الْمَالَ
    • malını
    • عَلٰى حُبِّه۪
    • sevdiği
    • ذَوِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينَ
    • ve yoksullara
    • وَابْنَ السَّب۪يلِ
    • ve yolda kalmışlara
    • وَالسَّٓائِل۪ينَ
    • ve dilencilere
    • وَفِي الرِّقَابِۚ
    • ve kölelere
    • وَاَقَامَ
    • ve kılmasıdır
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • الزَّكٰوةَۚ
    • zekatı
    • وَالْمُوفُونَ
    • yerine getirmeleridir
    • بِعَهْدِهِمْ
    • andlaşmalarını
    • اِذَا
    • zaman
    • عَاهَدُواۚ
    • andlaşma yaptıkları
    • وَالصَّابِر۪ينَ
    • sabrederler
    • فِي الْبَأْسَٓاءِ
    • sıkıntıda
    • وَالضَّرَّٓاءِ
    • ve hastalıkta
    • وَح۪ينَ
    • zamanında
    • الْبَأْسِۜ
    • savaş
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
    • doğru olanlardır
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte onlar
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُتَّقُونَ
    • muttakiler
    178
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • farz kılındı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِصَاصُ
    • kısas
    • فِي الْقَتْلٰىۜ
    • öldürmelerde
    • اَلْحُرُّ
    • hür
    • بِالْحُرِّ
    • hüre
    • وَالْعَبْدُ
    • köle
    • بِالْعَبْدِ
    • köleye
    • وَالْاُنْثٰى
    • kadın
    • بِالْاُنْثٰىۜ
    • kadına
    • فَمَنْ
    • kimse
    • عُفِيَ لَهُ
    • affedilen
    • مِنْ اَخ۪يهِ
    • kardeşi tarafından
    • شَيْءٌ
    • kısmen
    • فَاتِّبَاعٌ
    • artık uymalı
    • بِالْمَعْرُوفِ
    • örfe
    • وَاَدَٓاءٌ
    • ve (diyeti) ödemelidir
    • اِلَيْهِ
    • ona
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • تَخْف۪يفٌ
    • bir hafifletme
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbiniz tarafından
    • وَرَحْمَةٌۜ
    • ve rahmettir
    • فَمَنِ
    • artk kim
    • اعْتَدٰى
    • haddi aşarsa
    • بَعْدَ
    • sonra
    • ذٰلِكَ
    • bundan
    • فَلَهُ
    • onun için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    179
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْقِصَاصِ
    • kısasta
    • حَيٰوةٌ
    • hayat
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • böylece
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    180
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِذَا
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • اَحَدَكُمُ
    • birinize
    • الْمَوْتُ
    • ölüm
    • اِنْ
    • eğer
    • تَرَكَ
    • bırakacaksa
    • خَيْراًۚ
    • bir hayır (mal)
    • اَلْوَصِيَّةُ
    • vasiyyet etmek
    • لِلْوَالِدَيْنِ
    • anaya babaya
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlara
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • uygun bir biçimde
    • حَقاًّ
    • bir borçtur
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَۜ
    • muttakiler
    181
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • بَدَّلَهُ
    • (vasiyyeti) değiştirirse
    • بَعْدَ مَا
    • sonra
    • سَمِعَهُ
    • işittikten
    • فَاِنَّمَٓا
    • elbette
    • اِثْمُهُ
    • günahı
    • عَلَى
    • üzerinedir
    • الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
    • onu değiştirenlerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌۜ
    • bilendir
    182
    • فَمَنْ
    • her kim de
    • خَافَ
    • korkar da
    • مِنْ مُوصٍ
    • vasiyyet edenin
    • جَنَفاً
    • hata işleyeceğinden
    • اَوْ
    • veya
    • اِثْماً
    • günah işlemesinden
    • فَاَصْلَحَ
    • düzeltirse
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarını
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • elbette
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ۟
    • esirgeyendir
    183
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • yazıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • sizin üzerinize de
    • الصِّيَامُ
    • oruç
    • كَمَا
    • gibi
    • كُتِبَ
    • yazıldığı
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • sizden öncekiler
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunursunuz
    184
    • اَيَّاماً
    • günlerdir
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olursa
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • veya
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutar
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
    • ona (güç) dayananların
    • فِدْيَةٌ
    • fidye vermesi lazımdır
    • طَعَامُ
    • doyuracak
    • مِسْك۪ينٍۜ
    • bir yoksulu
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • تَطَوَّعَ
    • gönülden
    • خَيْراً
    • bir iyilik yaparsa
    • فَهُوَ
    • o
    • خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَهُۜ
    • kendisi için
    • وَاَنْ تَصُومُوا
    • ve oruç tutmanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    185
    • شَهْرُ
    • ayı
    • رَمَضَانَ
    • ramazan
    • الَّذ۪ٓي
    • ki
    • اُنْزِلَ
    • indirilmiştir
    • ف۪يهِ
    • onda
    • الْقُرْاٰنُ
    • Kur`an
    • هُدًى
    • hidayet olarak
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَبَيِّنَاتٍ
    • ve açıklayıcı
    • مِنَ الْهُدٰى
    • hidayeti
    • وَالْفُرْقَانِۚ
    • doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَهِدَ
    • şahit olursa
    • مِنْكُمُ
    • içinizden
    • الشَّهْرَ
    • o aya
    • فَلْيَصُمْهُۜ
    • oruç tutsun
    • وَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olur
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • yahut
    • عَلٰى
    • üzere olursa
    • سَفَرٍ
    • sefer
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutsun
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • يُر۪يدُ
    • ister
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْيُسْرَ
    • kolaylık
    • وَلَا يُر۪يدُ
    • istemez
    • الْعُسْرَۘ
    • güçlük
    • وَلِتُكْمِلُوا
    • ve tamamlamanızı (ister)
    • الْعِدَّةَ
    • sayıyı
    • وَلِتُكَبِّرُوا
    • ve yüceltmenizi (ister)
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
    • size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz
    186
    • وَاِذَا سَاَلَكَ
    • sana sorar(lar)sa
    • عِبَاد۪ي
    • kullarım
    • عَنّ۪ي
    • benden
    • فَاِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • قَر۪يبٌۜ
    • (onlara) yakınım
    • اُج۪يبُ
    • karşılık veririm
    • دَعْوَةَ
    • onun du`asına
    • الدَّاعِ
    • du`a edenin
    • اِذَا
    • zaman
    • دَعَانِۙ
    • bana du`a ettiği
    • فَلْيَسْتَج۪يبُوا
    • O halde onlar da karşılık versinler
    • ل۪ي
    • bana
    • وَلْيُؤْمِنُوا
    • inansınlar ki
    • ب۪ي
    • bana
    • لَعَلَّهُمْ
    • böylece onlar
    • يَرْشُدُونَ
    • doğru yola erişirler
    187
    • اُحِلَّ
    • helal kılındı
    • لَكُمْ
    • size
    • لَيْلَةَ
    • gecesi
    • الصِّيَامِ
    • oruç
    • الرَّفَثُ
    • yaklaşmak
    • اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
    • kadınlarınıza
    • هُنَّ
    • onlar
    • لِبَاسٌ
    • elbisenizdir
    • لَكُمْ
    • sizin
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz de
    • لِبَاسٌ
    • elbisesisiniz
    • لَهُنَّۜ
    • onların
    • عَلِمَ
    • bildi de
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • gerçekten siz
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuzu
    • تَخْتَانُونَ
    • yazık etmekte
    • اَنْفُسَكُمْ
    • sizin kendinize
    • فَتَابَ
    • tevbenizi kabul etti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizden
    • وَعَفَا
    • ve affetti
    • عَنْكُمْۚ
    • sizi
    • فَالْـٰٔنَ
    • artık şimdi
    • بَاشِرُوهُنَّ
    • onlara yaklaşın
    • وَابْتَغُوا
    • ve arayın
    • مَا كَتَبَ
    • yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • وَكُلُوا
    • yiyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَتَبَيَّنَ
    • ayırdelinceye
    • لَكُمُ
    • sizce
    • الْخَيْطُ
    • ipliği
    • الْاَبْيَضُ
    • beyaz
    • مِنَ الْخَيْطِ
    • iplikten
    • الْاَسْوَدِ
    • siyah
    • مِنَ الْفَجْرِۖ
    • şafağın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الصِّيَامَ
    • orucu
    • اِلَى الَّيْلِۚ
    • gece oluncaya dek
    • وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
    • (kadınlara) yaklaşmayın
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • عَاكِفُونَۙ
    • ibadete çekilmiş iken
    • فِي الْمَسَاجِدِۜ
    • mescidlerde
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
    • bunlara yaklaşmayın
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklar ki
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَّقُونَ
    • korunup sakınırlar
    188
    • وَلَا تَأْكُلُٓوا
    • yemeyin
    • اَمْوَالَكُمْ
    • mallarınızı
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • بِالْبَاطِلِ
    • batıl (sebepler) ile
    • وَتُدْلُوا
    • atmayın
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَى الْحُكَّامِ
    • hakimler(in önün)e
    • لِتَأْكُلُوا
    • yemeniz için
    • فَر۪يقاً
    • bir kısmını
    • مِنْ اَمْوَالِ
    • mallarından
    • النَّاسِ
    • insanların
    • بِالْاِثْمِ
    • günah bir biçimde
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
    • bildiğiniz halde
    189
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
    • hilallerden
    • قُلْ
    • de ki
    • هِيَ
    • onlar
    • مَوَاق۪يتُ
    • vakit ölçüleridir
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • وَالْحَجِّۜ
    • ve hac
    • وَلَيْسَ
    • ve değildir
    • الْبِرُّ
    • iyilik
    • بِاَنْ تَأْتُوا
    • girmek
    • الْبُيُوتَ
    • evlere
    • مِنْ ظُهُورِهَا
    • arkalarından
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • مَنِ
    • kişinin
    • اتَّقٰىۚ
    • takvasıdır
    • وَأْتُوا
    • girin
    • مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
    • kapılarından
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تُفْلِحُونَ
    • kurtuluşa erersiniz
    190
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşanlarla
    • وَلَا تَعْتَدُواۜ
    • aşırı gitmeyin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْمُعْتَد۪ينَ
    • aşırı gidenleri
    191
    • وَاقْتُلُوهُمْ
    • onları öldürün
    • حَيْثُ
    • nerede
    • ثَقِفْتُمُوهُمْ
    • yakalarsanız
    • وَاَخْرِجُوهُمْ
    • onları çıkarın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yer(Mekke)den
    • اَخْرَجُوكُمْ
    • sizi çıkardıkları
    • وَالْفِتْنَةُ
    • fitne
    • اَشَدُّ
    • daha kötüdür
    • مِنَ الْقَتْلِۚ
    • adam öldürmekten
    • وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşmayın
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • Mescid-i Haram
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُقَاتِلُوكُمْ
    • sizinle savaşıncaya
    • ف۪يهِۚ
    • orada
    • فَاِنْ
    • fakat eğer
    • قَاتَلُوكُمْ
    • onlar sizinle savaşırlarsa
    • فَاقْتُلُوهُمْۜ
    • hemen onları öldürün
    • كَذٰلِكَ
    • böyledir
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirlerin
    192
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَاِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • esirgeyendir
    193
    • وَقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • لَا تَكُونَ
    • kalmayıncaya
    • فِتْنَةٌ
    • fitne
    • وَيَكُونَ
    • oluncaya
    • الدّ۪ينُ
    • din
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَلَا عُدْوَانَ
    • artık düşmanlık olmaz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    194
    • اَلشَّهْرُ
    • ayı
    • الْحَرَامُ
    • haram
    • بِالشَّهْرِ
    • aya karşılıktır
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • وَالْحُرُمَاتُ
    • hürmetler
    • قِصَاصٌۜ
    • karşılıklıdır
    • فَمَنِ
    • kim
    • اعْتَدٰى
    • saldırırsa
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • فَاعْتَدُوا
    • siz de saldırın
    • عَلَيْهِ
    • ona
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَا اعْتَدٰى
    • saldırdığı
    • عَلَيْكُمْۖ
    • size
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • muttakilerle
    195
    • وَاَنْفِقُوا
    • infak edin
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَلَا تُلْقُوا
    • kendinizi atmayın
    • بِاَيْد۪يكُمْ
    • kendi ellerinizle
    • اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
    • tehlikeye
    • وَاَحْسِنُواۚۛ
    • iyilik edin
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenleri
    196
    • وَاَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • وَالْعُمْرَةَ
    • ve ömreyi
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah için
    • فَاِنْ
    • Eğer
    • اُحْصِرْتُمْ
    • engellenmiş olursanız
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayınıza geleni (kesin)
    • مِنَ الْهَدْيِۚ
    • kurbandan
    • وَلَا تَحْلِقُوا
    • tıraş etmeyin
    • رُؤُ۫سَكُمْ
    • başlarınızı
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • varıncaya
    • الْهَدْيُ
    • kurban
    • مَحِلَّهُۜ
    • yerine
    • فَمَنْ
    • kim varsa
    • كَانَ
    • olan
    • مِنْكُمْ
    • İçinizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • ya da
    • بِه۪ٓ اَذًى
    • bir rahatsızlığı bulunan
    • مِنْ رَأْسِه۪
    • başından
    • فَفِدْيَةٌ
    • fidye (versin)
    • مِنْ صِيَامٍ
    • oruçtan
    • اَوْ
    • veya
    • صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • نُسُكٍۚ
    • kurbandan
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَمِنْتُمْ۠
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَمَنْ
    • kimse
    • تَمَتَّعَ
    • faydalanmak isteyen
    • بِالْعُمْرَةِ
    • ömre ile
    • اِلَى الْحَجِّ
    • hac (zamanın)a kadar
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayına geleni (kessin)
    • لَمْ يَجِدْ
    • (kurban) bulamayan
    • فَصِيَامُ
    • oruç tutar
    • ثَلٰثَةِ
    • üç
    • اَيَّامٍ
    • gün
    • فِي الْحَجِّ
    • hacda
    • وَسَبْعَةٍ
    • yedi gün de
    • اِذَا
    • zaman
    • رَجَعْتُمْۜ
    • döndüğünüz
    • تِلْكَ
    • böylece
    • عَشَرَةٌ
    • on (gündür)
    • كَامِلَةٌۜ
    • tamamı
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • لِمَنْ
    • kimseler içindir
    • لَمْ يَكُنْ
    • olmayanlar
    • اَهْلُهُ
    • ailesi
    • حَاضِرِي
    • hazır
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`da
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعِقَابِ۟
    • cezası
    197
    • اَلْحَجُّ
    • Hac
    • اَشْهُرٌ
    • aylardadır
    • مَعْلُومَاتٌۚ
    • bilinen
    • فَمَنْ
    • kim
    • فَرَضَ
    • farz ederse (kendisine)
    • ف۪يهِنَّ
    • onda (o aylarda)
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • فَلَا رَفَثَ
    • kadına yaklaşmak yoktur
    • وَلَا فُسُوقَ
    • günaha sapmak yoktur
    • وَلَا جِدَالَ
    • kavga etmek yoktur
    • فِي الْحَجِّۜ
    • hacda
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • iyilikten
    • يَعْلَمْهُ
    • onu bilir
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَتَزَوَّدُوا
    • yanınıza azık da alın
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • خَيْرَ
    • en hayırlısı
    • الزَّادِ
    • azığın
    • التَّقْوٰىۘ
    • takvadır
    • وَاتَّقُونِ
    • benden sakının
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    198
    • لَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَنْ تَبْتَغُوا
    • aramanızda
    • فَضْلاً
    • lutfunu
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • Rabbinizin
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَفَضْتُمْ
    • ayrılıp akın ettiğiniz
    • مِنْ عَرَفَاتٍ
    • Arafattan
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
    • Meş`ar-i haram
    • وَاذْكُرُوهُ
    • O`nu anın
    • كَمَا
    • gibi
    • هَدٰيكُمْۚ
    • sizi hidayet ettiği
    • وَاِنْ كُنْتُمْ
    • idiniz
    • مِنْ قَبْلِه۪
    • O`ndan önce
    • لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
    • sapıklardan
    199
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَف۪يضُوا
    • siz de akın edin
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَفَاضَ
    • akın ettiği
    • النَّاسُ
    • insanların
    • وَاسْتَغْفِرُوا
    • ve mağfiret dileyin
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • Gafurdur
    • رَح۪يمٌ
    • Rahimdir
    200
    • فَاِذَا
    • zaman
    • قَضَيْتُمْ
    • bitirince
    • مَنَاسِكَكُمْ
    • ibadetlerinizi
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَذِكْرِكُمْ
    • andığınız gibi
    • اٰبَٓاءَكُمْ
    • atalarınızı
    • اَوْ
    • veya
    • اَشَدَّ
    • daha kuvvetli
    • ذِكْراًۜ
    • bir anışla
    • فَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • وَمَا لَهُ
    • onun yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ
    • hiçbir nasibi
    201
    • وَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • حَسَنَةً
    • güzellik
    • وَفِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • وَقِنَا
    • bizi koru
    • عَذَابَ
    • azabından
    • النَّارِ
    • ateş
    202
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • لَهُمْ
    • onlara vardır
    • نَص۪يبٌ
    • bir pay
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَر۪يعُ
    • çabuk görendir
    • الْحِسَابِ
    • hesabı
    203
    • وَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • ف۪ٓي اَيَّامٍ
    • günlerde
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • تَعَجَّلَ
    • acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
    • ف۪ي يَوْمَيْنِ
    • iki gün içinde
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۚ
    • ona
    • وَمَنْ
    • kim
    • تَاَخَّرَ
    • geri kalırsa
    • عَلَيْهِۙ
    • ona da
    • لِمَنِ
    • kimse için
    • اتَّقٰىۜ
    • sakınan
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • اِلَيْهِ
    • O`nun huzuruna
    • تُحْشَرُونَ
    • toplanacaksınız
    204
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kiminin
    • يُعْجِبُكَ
    • senin hoşuna gider
    • قَوْلُهُ
    • sözü
    • فِي
    • dair
    • الْحَيٰوةِ
    • hayatına
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيُشْهِدُ
    • şahid tutar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
    • kalbinde olana
    • وَهُوَ
    • oysa o
    • اَلَدُّ
    • en azılısıdır
    • الْخِصَامِ
    • hasımların
    205
    • وَاِذَا
    • zaman
    • تَوَلّٰى
    • döndüğü
    • سَعٰى
    • çalışır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
    • bozgunculuğa
    • وَيُهْلِكَ
    • ve yok etmeğe
    • الْحَرْثَ
    • ekin
    • وَالنَّسْلَۜ
    • ve nesli
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْفَسَادَ
    • bozgunculuğu
    206
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • dendiği
    • لَهُ
    • ona
    • اتَّقِ
    • kork
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • اَخَذَتْهُ
    • kendisini sürükler
    • الْعِزَّةُ
    • gururu
    • بِالْاِثْمِ
    • günaha
    • فَحَسْبُهُ
    • Artık ona yetişir
    • جَهَنَّمُۜ
    • cehennem
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمِهَادُ
    • bir yataktır o
    207
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • öylesi var ki
    • يَشْر۪ي
    • satar
    • نَفْسَهُ
    • kendisini
    • ابْتِغَٓاءَ
    • aramak için
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah da
    • رَؤُ۫فٌ
    • çok şefkatlidir
    • بِالْعِبَادِ
    • kullar(ın)a
    208
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • فِي السِّلْمِ
    • islama (veya barışa)
    • كَٓافَّةًۖ
    • hepiniz birlikte
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • size
    • عَدُوٌّ
    • düşmandır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    209
    • فَاِنْ
    • eğer
    • زَلَلْتُمْ
    • kayarsanız
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْكُمُ
    • size geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • فَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    210
    • هَلْ
    • mi
    • يَنْظُرُونَ
    • gözlüyorlar
    • اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
    • gelmesini
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ي ظُلَلٍ
    • gölgeler içinde
    • مِنَ الْغَمَامِ
    • buluttan
    • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
    • ve meleklerin
    • وَقُضِيَ
    • ve bitirilmesini
    • الْاَمْرُۜ
    • işin
    • وَاِلَى اللّٰهِ
    • halbuki Allah`a
    • تُرْجَعُ
    • döndürülür
    • الْاُمُورُ۟
    • bütün işler
    211
    • سَلْ
    • sor
    • بَن۪ٓي
    • oğullarına
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • كَمْ
    • nice
    • اٰتَيْنَاهُمْ
    • onlara verdik
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • ayetlerden
    • بَيِّنَةٍۜ
    • açık
    • وَمَنْ
    • kim
    • يُبَدِّلْ
    • değiştirirse
    • نِعْمَةَ
    • ni`metini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُ
    • geldikten
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • çetindir
    • الْعِقَابِ
    • cezası
    212
    • زُيِّنَ
    • süslü gösterildi
    • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere
    • الْحَيٰوةُ
    • hayatı
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيَسْخَرُونَ
    • alay ederler
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
    • inananlarla
    • وَالَّذ۪ينَ
    • oysa
    • اتَّقَوْا
    • takva sahipleri
    • فَوْقَهُمْ
    • onlardan üstündürler
    • يَوْمَ
    • gününde
    • الْقِيٰمَةِۜ
    • kıyamet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَرْزُقُ
    • rızık verir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • بِغَيْرِ حِسَابٍ
    • hesapsız
    213
    • كَانَ
    • idi
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • اُمَّةً
    • ümmet
    • وَاحِدَةً
    • bir tek
    • فَبَعَثَ
    • sonra gönderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • مُبَشِّر۪ينَ
    • müjdeciler
    • وَمُنْذِر۪ينَۖ
    • ve uyarıcılar olarak
    • وَاَنْزَلَ
    • indirdi
    • مَعَهُمُ
    • onlarla beraber
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّ
    • hak olarak
    • لِيَحْكُمَ
    • hükmetmek üzere
    • بَيْنَ
    • arasında
    • النَّاسِ
    • insanlar
    • ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
    • anlaşmazlığa düştükleri konularda
    • وَمَا اخْتَلَفَ
    • anlaşmazlığa düştü(ler)
    • ف۪يهِ
    • o(Kitap hakkı)nda
    • اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
    • kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • kendilerine geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • بَغْياً
    • sırf kıskançlıktan ötürü
    • بَيْنَهُمْۚ
    • aralarındaki
    • فَهَدَى
    • bunun üzerine iletti
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenleri
    • لِمَا اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düştükleri
    • ف۪يهِ
    • kendisinde
    • مِنَ الْحَقِّ
    • gerçeğe
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • kendi izniyle
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَهْد۪ي
    • iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    214
    • اَمْ
    • yoksa
    • حَسِبْتُمْ
    • sandınız
    • اَنْ تَدْخُلُوا
    • gireceğinizi mi
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
    • başınıza gelmeden
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ خَلَوْا
    • geçenlerin
    • مِنْ قَبْلِكُمْۜ
    • sizden önce
    • مَسَّتْهُمُ
    • Onlara dokunmuştu
    • الْبَأْسَٓاءُ
    • sıkıntı
    • وَالضَّرَّٓاءُ
    • ve yoksulluk
    • وَزُلْزِلُوا
    • ve sarsılmışlardı ki
    • حَتّٰى
    • nihayet
    • يَقُولَ
    • diyorlardı
    • الرَّسُولُ
    • peygamber
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve inananlar
    • مَعَهُ
    • onunla birlikte
    • مَتٰى
    • ne zaman
    • نَصْرُ
    • yardımı
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • نَصْرَ
    • yardımı
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • قَر۪يبٌ
    • yakındır
    215
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • (Allah yolunda) harcayacaklarını
    • قُلْ
    • De ki
    • مَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • vereceğiniz şey
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَلِلْوَالِدَيْنِ
    • ana-baba içindir
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlar
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve öksüzler
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullar
    • وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
    • ve yolda kalmış(lar)
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • ve ne yaparsanız
    • فَاِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onunla birlikte
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    216
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • كُرْهٌ
    • hoşunuza gitmez
    • لَكُمْۚ
    • sizin
    • وَعَسٰٓى
    • olur ki bazen
    • اَنْ تَكْرَهُوا
    • hoşlanmadığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَهُوَ خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • وَعَسٰٓى
    • ve olur ki
    • اَنْ تُحِبُّوا
    • hoşlandığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey de
    • وَهُوَ شَرٌّ
    • kötüdür
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz ise
    • لَا تَعْلَمُونَ۟
    • bilmezsiniz
    217
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الشَّهْرِ
    • ayında
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • قِتَالٍ ف۪يهِۜ
    • savaşmaktan
    • قُلْ
    • de ki
    • قِتَالٌ
    • savaş
    • ف۪يهِ
    • O (aylar)da
    • كَب۪يرٌۜ
    • büyük bir günahtır
    • وَصَدٌّ
    • ve alıkoymak
    • عَنْ سَب۪يلِ
    • yolundan
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَكُفْرٌ
    • ve inkar etmek
    • بِه۪
    • O`nu
    • وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • ve Mescid-i Haram`dan
    • وَاِخْرَاجُ
    • sürüp çıkarmak
    • اَهْلِه۪
    • halkını
    • مِنْهُ
    • ondan (Mekke`den)
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük bir günahtır
    • عِنْدَ
    • yanında
    • اللّٰهِۚ
    • Allah
    • وَالْفِتْنَةُ
    • ve fitne
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük(bir günah)tır
    • مِنَ الْقَتْلِۜ
    • öldürmekten
    • وَلَا يَزَالُونَ
    • vazgeçmezler
    • يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşmaktan
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَرُدُّوكُمْ
    • sizi döndürünceye
    • عَنْ د۪ينِكُمْ
    • dininizden
    • اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
    • eğer güçleri yetse
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْتَدِدْ
    • döner
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • عَنْ د۪ينِه۪
    • dininden
    • فَيَمُتْ
    • ve ölürse
    • وَهُوَ كَافِرٌ
    • kafir olarak
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • حَبِطَتْ
    • boşa çıkmıştır
    • اَعْمَالُهُمْ
    • onların bütün yaptıkları
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • وَالْاٰخِرَةِۚ
    • ahirette de
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَـالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    218
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
    • ve hicret edenler
    • وَجَاهَدُوا
    • ve cihat edenler
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۙ
    • Allah
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يَرْجُونَ
    • umarlar
    • رَحْمَتَ
    • rahmetini
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • çok merhamet edendir
    219
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْخَمْرِ
    • şaraptan
    • وَالْمَيْسِرِۜ
    • ve kumardan
    • قُلْ
    • de ki
    • ف۪يهِمَٓا
    • o ikisinde vardır
    • اِثْمٌ
    • günah
    • كَب۪يرٌ
    • büyük
    • وَمَنَافِـعُ
    • ve bazı yararlar
    • لِلنَّاسِۘ
    • insanlar için
    • وَاِثْمُهُمَٓا
    • fakat onların günahı
    • اَكْبَرُ
    • daha büyüktür
    • مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
    • yararından
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • infak edeceklerini
    • قُلِ
    • de ki
    • الْعَفْوَۜ
    • Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَتَفَكَّرُونَۙ
    • düşünürsünüz
    220
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünya hakkında
    • وَالْاٰخِرَةِۜ
    • ve ahiret
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyarlar
    • عَنِ الْيَتَامٰىۜ
    • öksüzlerden
    • قُلْ
    • de ki
    • اِصْلَاحٌ
    • ıslah etmek
    • لَهُمْ
    • onları(n durumlarını)
    • خَيْرٌۜ
    • hayırlıdır
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخَالِطُوهُمْ
    • onlara karışırsanız
    • فَاِخْوَانُكُمْۜ
    • sizin kardeşlerinizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • ayırır
    • الْمُفْسِدَ
    • bozanı
    • مِنَ الْمُصْلِحِۜ
    • ıslah edenden
    • وَلَوْ
    • ve eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَاَعْنَتَكُمْۜ
    • sizi zora sokardı
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    221
    • وَلَا تَنْكِحُوا
    • evlenmeyin
    • الْمُشْرِكَاتِ
    • müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُؤْمِنَّۜ
    • inanıncaya
    • وَلَاَمَةٌ
    • bir cariye
    • مُؤْمِنَةٌ
    • inanan
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • مِنْ مُشْرِكَةٍ
    • ortak koşan (hür) kadından
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَعْجَبَتْكُمْۚ
    • hoşunuza gitse bile
    • وَلَا تُنْكِحُوا
    • evlendirmeyin
    • الْمُشْرِك۪ينَ
    • Ortak koşan erkeklerle
    • يُؤْمِنُواۜ
    • iman edinceye
    • وَلَعَبْدٌ
    • bir köle
    • مُؤْمِنٌ
    • inanan
    • مِنْ مُشْرِكٍ
    • müşrik erkekten
    • اَعْجَبَكُمْۜ
    • hoşunuza gitse bile
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • (Zira) onlar
    • يَدْعُونَ
    • çağırıyorlar
    • اِلَى النَّارِۚ
    • ateşe
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَدْعُٓوا
    • çağırıyor
    • اِلَى الْجَنَّةِ
    • cennete
    • وَالْمَغْفِرَةِ
    • ve mağfirete
    • بِاِذْنِه۪ۚ
    • izniyle
    • وَيُبَيِّنُ
    • açıklar
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَذَكَّرُونَ۟
    • düşünürler
    222
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْمَح۪يضِۜ
    • adet görmeden
    • قُلْ
    • de ki
    • هُوَ
    • o
    • اَذًىۙ
    • eziyettir
    • فَاعْتَزِلُوا
    • çekilin
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınlardan
    • فِي الْمَح۪يضِۙ
    • adet halinde
    • وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
    • onlara yaklaşmayın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَطْهُرْنَۚ
    • temizleninceye
    • فَاِذَا
    • zaman
    • تَطَهَّرْنَ
    • temizlendikleri
    • فَأْتُوهُنَّ
    • onlara varın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَمَرَكُمُ
    • emrettiği
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • التَّوَّاب۪ينَ
    • tevbe edenleri
    • وَيُحِبُّ
    • sever
    • الْمُتَطَهِّر۪ينَ
    • temizlenenleri
    223
    • نِسَٓاؤُ۬كُمْ
    • kadınlarınız
    • حَرْثٌ
    • bir tarladır
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • فَأْتُوا
    • varın
    • حَرْثَكُمْ
    • tarlanıza
    • اَنّٰى شِئْتُمْۘ
    • dilediğiniz biçimde
    • وَقَدِّمُوا
    • hazırlık yapın
    • لِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz için
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • مُلَاقُوهُۜ
    • O`na kavuşacaksınız
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الْمُؤْمِن۪ينَ
    • İnananları
    224
    • وَلَا تَجْعَلُوا
    • kılmayın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عُرْضَةً
    • engel
    • لِاَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinize
    • اَنْ تَبَرُّوا
    • iyilik etmenize
    • وَتَتَّقُوا
    • ve sakınmanıza
    • وَتُصْلِحُوا
    • ve düzetmeye
    • بَيْنَ
    • arasını
    • النَّاسِۜ
    • insanların
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    225
    • لَا يُؤَاخِذُكُمُ
    • sizi sorumlu tutmaz
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاللَّغْوِ
    • kasıtsız
    • ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinizden dolayı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • يُؤَاخِذُكُمْ
    • sorumlu tutar
    • بِمَا كَسَبَتْ
    • kazandığından
    • قُلُوبُكُمْۜ
    • kalblerinizin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    226
    • لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
    • yaklaşmamağa yemin edenler için
    • مِنْ نِسَٓائِهِمْ
    • kadınlarına
    • تَرَبُّصُ
    • bekleme (hakkı) vardır
    • اَرْبَعَةِ
    • dört
    • اَشْهُرٍۚ
    • ay
    • فَاِنْ
    • eğer
    • فَٓاؤُ۫
    • (o süre içinde) dönerlerse
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • merhamet edendir
    227
    • وَاِنْ
    • eğer
    • عَزَمُوا
    • kesin karar verirlerse
    • الطَّـلَاقَ
    • boşamaya
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    228
    • وَالْمُطَلَّقَاتُ
    • boşanmış kadınlar
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • ثَلٰثَةَ
    • üç
    • قُرُٓوءٍۜ
    • kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُنَّ
    • kendilerine
    • اَنْ يَكْتُمْنَ
    • gizlemeleri
    • مَا خَلَقَ
    • yarattığını
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
    • kendi rahimlerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنَّ
    • idiyseler
    • يُؤْمِنَّ
    • inanıyor
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ve ahiret
    • وَبُعُولَتُهُنَّ
    • kocaları
    • اَحَقُّ
    • hak sahibidirler
    • بِرَدِّهِنَّ
    • onları geri almağa
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bu arada
    • اَرَادُٓوا
    • isterlerse
    • اِصْلَاحاًۜ
    • barışmak
    • وَلَهُنَّ
    • (kadınların) vardır
    • مِثْلُ
    • gibi
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
    • (erkeklerin) kendileri üzerindeki
    • بِالْمَعْرُوفِۖ
    • (örfe uygun) hakları
    • وَلِلرِّجَالِ
    • erkeklerin (hakları)
    • عَلَيْهِنَّ
    • onlar (kadınlar) üzerinde
    • دَرَجَةٌۜ
    • bir derece fazladır
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • azizdir
    • حَك۪يمٌ۟
    • hakimdir
    229
    • اَلطَّـلَاقُ
    • boşama
    • مَرَّتَانِۖ
    • iki defadır
    • فَاِمْسَاكٌ
    • ya tutmak (lazım)dır
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • تَسْر۪يحٌ
    • salıvermek
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal değildir
    • لَكُمْ
    • size
    • اَنْ تَأْخُذُوا
    • geri almanız
    • مِمَّٓا
    • şeylerden
    • اٰتَيْتُمُوهُنَّ
    • onlara verdiğiniz
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • اِلَّٓا
    • başka
    • اَنْ يَخَافَٓا
    • korkarlarsa
    • اَلَّا يُق۪يمَا
    • koruyamamaktan
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • korkarsanız
    • حُدُودَ
    • sınırlarında
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَا
    • ikisine de
    • ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
    • kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
    • تِلْكَ
    • işte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
    • sakın bunları aşmayın
    • وَمَنْ
    • Kim(ler)
    • يَتَعَدَّ
    • aşarsa
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerdir
    230
    • فَاِنْ
    • eğer
    • طَلَّقَهَا
    • erkek yine boşarsa
    • فَلَا تَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُ
    • ona
    • مِنْ بَعْدُ
    • artık bundan sonra
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَنْكِحَ
    • (kadın) nikahlanıncaya
    • زَوْجاً
    • kocaya
    • غَيْرَهُۜ
    • başka bir
    • طَلَّقَهَا
    • O (vardığı adam) da boşarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَٓا
    • kendilerine
    • اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
    • tekrar birbirlerine dönmelerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • ظَـنَّٓا
    • inanırlarsa
    • اَنْ يُق۪يمَا
    • koruyacaklarına
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَتِلْكَ
    • İşte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • يُبَيِّنُهَا
    • açıklamaktadır
    • لِقَوْمٍ
    • bir toplum için
    • يَعْلَمُونَ
    • bilen
    231
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَاَمْسِكُوهُنَّ
    • ya onları tutun
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • سَرِّحُوهُنَّ
    • bırakın
    • بِمَعْرُوفٍۖ
    • iyilikle
    • وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
    • onları (yanınızda) tutmayın
    • ضِرَاراً
    • zarar vermek için
    • لِتَعْتَدُواۚ
    • haklarına tecavüz edip
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَفْعَلْ
    • yaparsa
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • فَقَدْ
    • muhakkak
    • ظَلَمَ
    • zulmetmiştir
    • نَفْسَهُۜ
    • kendine
    • وَلَا تَتَّخِذُٓوا
    • edinmeyin
    • اٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُزُواًۘ
    • eğlence
    • وَاذْكُرُوا
    • düşünün
    • نِعْمَتَ
    • ni`metini
    • عَلَيْكُمْ
    • size olan
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiklerini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitap`tan
    • وَالْحِكْمَةِ
    • ve Hikmet`ten
    • يَعِظُـكُمْ
    • size öğüt vermek için
    • بِه۪ۜ
    • onunla
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    232
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
    • engel olmayın
    • اَنْ يَنْكِحْنَ
    • evlenmelerine
    • اَزْوَاجَهُنَّ
    • (eski) kocalarıyla
    • اِذَا تَرَاضَوْا
    • anlaştıkları takdirde
    • بَيْنَهُمْ
    • kendi aralarında
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • يُوعَظُ
    • verilen bir öğüttür
    • بِه۪
    • onunla
    • مَنْ كَانَ
    • kimseye
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • يُؤْمِنُ
    • inanan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • ذٰلِكُمْ
    • Bu
    • اَزْكٰى
    • daha iyi
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • وَاَطْهَرُۜ
    • ve daha temizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmezsiniz
    233
    • وَالْوَالِدَاتُ
    • anneler
    • يُرْضِعْنَ
    • emzirirler
    • اَوْلَادَهُنَّ
    • çocuklarını
    • حَوْلَيْنِ
    • iki yıl
    • كَامِلَيْنِ
    • tam
    • لِمَنْ
    • kimse için
    • اَرَادَ
    • isteyen
    • اَنْ يُـتِمَّ
    • tamamlamak
    • الرَّضَاعَةَۜ
    • emzirmeyi
    • وَعَلَى
    • üzerinedir
    • الْمَوْلُودِ لَهُ
    • çocuk kendisine ait olan (babanın)
    • رِزْقُهُنَّ
    • onların yiyecekleri
    • وَكِسْوَتُهُنَّ
    • ve giyecekleri
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun biçimde
    • لَا تُكَلَّفُ
    • yükümlü tutulmaz
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • اِلَّا
    • başka
    • وُسْعَهَاۚ
    • gücünün yettiğinden
    • لَا تُضَٓارَّ
    • zarara sokulmasın
    • وَالِدَةٌ
    • ne anne
    • بِوَلَدِهَا
    • çocuğu yüzünden
    • وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
    • ne de çocuğun aidolduğu baba
    • بِوَلَدِه۪
    • çocuğu yüzünden
    • وَعَلَى
    • üzerinde
    • الْوَارِثِ
    • mirasçının
    • مِثْلُ ذٰلِكَۚ
    • aynı (yükümlülük) vardır
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اَرَادَا
    • isterlerse
    • فِصَالاً
    • sütten kesmek
    • عَنْ تَرَاضٍ
    • rızalarıyla
    • مِنْهُمَا
    • kendi aralarında
    • وَتَشَاوُرٍ
    • ve danışarak
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • günah
    • عَلَيْهِمَاۜ
    • kendilerine
    • وَاِنْ
    • eğer
    • اَرَدْتُمْ
    • isterseniz
    • اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
    • (sütannesi tutup) emzirtmek
    • اَوْلَادَكُمْ
    • çocuklarınızı
    • فَلَا
    • yine yoktur
    • جُنَاحَ
    • bir günah
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • اِذَا
    • sonra
    • سَلَّمْتُمْ
    • verdikten
    • مَٓا اٰتَيْتُمْ
    • verdiğiniz(ücret)i
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptığınız her şeyi
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    234
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölenlerin
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bıraktıkları
    • اَزْوَاجاً
    • eşleri
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • (bekleyip) gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • اَرْبَعَةَ
    • dört
    • اَشْهُرٍ
    • ay
    • وَعَشْراًۚ
    • ve on gün
    • فَاِذَا بَلَغْنَ
    • bitirince
    • اَجَلَهُنَّ
    • sürelerini
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri için
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    235
    • وَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
    • üstü kapalı biçimde bildirmenizden
    • مِنْ خِطْبَةِ
    • evlenme isteğinizi
    • النِّسَٓاءِ
    • kadınlara
    • اَوْ
    • yahut
    • اَكْنَنْتُمْ
    • gizlemenizden
    • ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
    • içinizde
    • عَلِمَ
    • bilir ki
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz sizin
    • سَتَذْكُرُونَهُنَّ
    • onları anacağınızı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
    • sakın onlarla sözleşmeyin
    • سِراًّ
    • gizli(buluşma)ya
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَنْ تَقُولُوا
    • söylemeniz
    • قَوْلاً
    • bir söz
    • مَعْرُوفاًۜ
    • iyi (meşru)
    • وَلَا تَعْزِمُوا
    • ve kalkışmayın
    • عُقْدَةَ
    • akdine (kıymaya)
    • النِّكَاحِ
    • nikah
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • ulaşıncaya
    • الْكِتَابُ
    • yazılanın (iddetinin)
    • اَجَلَهُۜ
    • sonuna
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içinizden geçeni
    • فَاحْذَرُوهُۚ
    • O`ndan sakının
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve yine bilin ki
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ۟
    • halimdir
    236
    • لَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِنْ طَلَّقْتُمُ
    • boşarsınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • اَوْ
    • ya da
    • تَفْرِضُوا
    • tesbir etmeden
    • لَهُنَّ
    • onlara
    • فَر۪يضَةًۚ
    • mehir
    • وَمَتِّعُوهُنَّۚ
    • onları faydalandırsın
    • عَلَى الْمُوسِعِ
    • eli geniş olan
    • قَدَرُهُ
    • kendi gücü nisbetinde
    • وَعَلَى الْمُقْتِرِ
    • eli dar olan da
    • قَدَرُهُۚ
    • kendi gücü nisbetinde
    • مَتَـاعاً
    • bir geçimlikle
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • güzel
    • حَقاًّ
    • bu bir borçtur
    • عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenlerin üzerine
    237
    • وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
    • onları boşarsanız
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • وَقَدْ فَرَضْتُمْ
    • bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
    • لَهُنَّ
    • onlar için
    • فَر۪يضَةً
    • vermeniz gerekir
    • فَنِصْفُ
    • yarısını
    • مَا فَرَضْتُمْ
    • tesbit ettiğinizin (mehrin)
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اَنْ يَعْفُونَ
    • (kadının) vazgeçmesi
    • اَوْ
    • veya
    • يَعْفُوَا
    • vazgeçmesi
    • الَّذ۪ي بِيَدِه۪
    • elinde olanın (erkeğin)
    • عُقْدَةُ
    • akdi
    • النِّكَاحِۜ
    • nikah
    • وَاَنْ تَعْفُٓوا
    • (Erkekler) Sizin affetmeniz
    • اَقْرَبُ
    • daha yakındır
    • لِلتَّقْوٰىۜ
    • takvaya
    • وَلَا تَنْسَوُا
    • unutmayın
    • الْفَضْلَ
    • iyilik etmeyi
    • بَيْنَكُمْۜ
    • birbirinize
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    238
    • حَافِظُوا
    • koruyun
    • عَلَى الصَّلَوَاتِ
    • namazları
    • وَالصَّلٰوةِ
    • ve namazı
    • الْوُسْطٰى
    • orta
    • وَقُومُوا
    • durun
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ın huzuruna
    • قَانِت۪ينَ
    • gönülden bağlılık ve saygı ile
    239
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • (bir tehlikeden) korkarsanız
    • فَرِجَـالاً
    • yaya
    • اَوْ
    • yahut
    • رُكْبَـاناًۚ
    • binmiş olarak
    • فَاِذَٓا
    • zaman da
    • اَمِنْتُمْ
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَكُمْ
    • size öğrettiği
    • مَا
    • şeyleri
    • لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    240
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölüp de
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bırakan(erkek)ler
    • اَزْوَاجاًۚ
    • eşler
    • وَصِيَّةً
    • vasiyyet etsinler
    • لِاَزْوَاجِهِمْ
    • eşlerinin
    • مَتَاعاً
    • geçimlerinin sağlanmasını
    • اِلَى الْحَوْلِ
    • bir yıla kadar
    • غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
    • (evlerinden) çıkarılmadan
    • فَاِنْ
    • şayet
    • خَرَجْنَ
    • kendileri çıkarlarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • ف۪ي مَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri hakkında
    • مِنْ مَعْرُوفٍۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    241
    • وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
    • boşanmış kadınların
    • مَتَاعٌ
    • geçimlerini sağlamak
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olan şekilde
    • حَقاًّ
    • bir haktır (borçtur)
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler
    242
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklamaktadır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ۟
    • düşünürsünüz
    243
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
    • çıkanları
    • مِنْ دِيَارِهِمْ
    • yurtlarından
    • وَهُمْ اُلُوفٌ
    • binlerce kişi iken
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۖ
    • ölüm
    • فَقَالَ
    • demişti de
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مُوتُوا
    • Ölün!
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَحْيَاهُمْۜ
    • kendilerini diriltmişti
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • ikram
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلٰكِنَّ
    • Ama
    • اَكْثَرَ
    • çoğu
    • النَّاسِ
    • insanların
    • لَا يَشْكُرُونَ
    • şükretmezler
    244
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    245
    • مَنْ
    • Kimdir
    • ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
    • borç olarak verecek
    • اللّٰهَ
    • Allah`a
    • قَرْضاً
    • bir borcu
    • حَسَناً
    • güzel
    • فَيُضَاعِفَهُ
    • arttırması karşılığnda
    • لَهُٓ
    • ona
    • اَضْعَافاً
    • fazlasıyla
    • كَـث۪يرَةًۜ
    • kat kat
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَقْبِضُ
    • (rızkı) kısar da
    • وَيَبْصُۣطُۖ
    • açar da
    • وَاِلَيْهِ
    • Hep O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    246
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الْمَلَأِ
    • ileri gelenlerini
    • مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail oğullarının
    • مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
    • Musa`dan sonra
    • اِذْ قَالُوا
    • hani demişlerdi
    • لِنَبِيٍّ
    • Peygamberlerine
    • لَهُمُ
    • onlar
    • ابْعَثْ
    • gönder
    • لَنَا
    • bize
    • مَلِكاً
    • bir hükümdar
    • نُقَاتِلْ
    • (onun önderliğinde) savaşalım
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • قَالَ
    • dedi
    • هَلْ عَسَيْتُمْ
    • Ya
    • اِنْ كُتِبَ
    • yazılınca (farz kılınınca)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
    • savaşmazsanız
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
    • bizler neden savaşmayalım
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَقَدْ
    • oysa
    • اُخْرِجْنَا
    • biz çıkarılıp sürüldük
    • مِنْ دِيَارِنَا
    • yurtlarımızdan
    • وَاَبْنَٓائِنَاۜ
    • ve oğullarımızın arasından
    • فَلَمَّا
    • fakat
    • كُتِبَ
    • yazılınca
    • عَلَيْهِمُ
    • kendilerine
    • تَوَلَّوْا
    • yüz çevirdiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    247
    • وَقَالَ
    • dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • قَدْ بَعَثَ
    • gönderdi
    • لَكُمْ
    • size
    • طَالُوتَ
    • Talut`u
    • مَلِكاًۜ
    • hükümdar
    • قَالُٓوا
    • dediler ki
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يَكُونُ
    • olabilir
    • لَهُ
    • onun
    • الْمُلْكُ
    • hükümdarlık (mülk)
    • عَلَيْنَا
    • bizim üzerimize
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • اَحَقُّ
    • daha layıkız
    • بِالْمُلْكِ
    • hükümdarlığa
    • مِنْهُ
    • ondan
    • وَلَمْ يُؤْتَ
    • ve verilmemiştir
    • سَعَةً
    • genişlik
    • مِنَ الْمَالِۜ
    • maldan
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اصْطَفٰيهُ
    • onu (hükümdar) seçti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin üzerinize
    • وَزَادَهُ
    • ve onun artırdı
    • بَسْطَةً
    • gücünü
    • فِي الْعِلْمِ
    • bilgisinin
    • وَالْجِسْمِۜ
    • ve cisminin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُؤْت۪ي
    • verir
    • مُلْكَهُ
    • mülkünü
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O herşeyi) bilendir
    248
    • وَقَالَ
    • ve dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اٰيَةَ
    • alameti
    • مُلْكِه۪ٓ
    • onun hükümdarlığının
    • اَنْ يَأْتِيَكُمُ
    • size gelmesidir
    • التَّابُوتُ
    • (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
    • ف۪يهِ
    • onun içinde
    • سَك۪ينَةٌ
    • bir huzur bulunan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • وَبَقِيَّةٌ
    • ve bir kalıntı
    • مِمَّا تَرَكَ
    • geriye bıraktığından
    • اٰلُ
    • ailesinin
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَاٰلُ
    • ve ailesinin
    • هٰرُونَ
    • Harun
    • تَحْمِلُهُ
    • taşıdığı
    • الْمَلٰٓئِكَةُۜ
    • meleklerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bunda
    • لَاٰيَةً
    • kesin bir alamet vardır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
    • inanıyorsanız
    249
    • فَلَمَّا فَصَلَ
    • ayrıldığında
    • طَالُوتُ
    • Talut
    • بِالْجُنُودِۙ
    • ordularla
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مُبْتَل۪يكُمْ
    • sizi deneyecektir
    • بِنَهَرٍۚ
    • bir ırmakla
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَرِبَ
    • içerse
    • مِنْهُ
    • ondan
    • فَلَيْسَ
    • değildir
    • مِنّ۪يۚ
    • benden
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • لَمْ يَطْعَمْهُ
    • ondan (kana kana) tadmazsa
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • مِنّ۪ٓي
    • bendendir
    • اِلَّا
    • dışında
    • مَنِ
    • kimsenin
    • اغْتَرَفَ
    • avuçlayan
    • غُرْفَةً
    • bir avuç
    • بِيَدِه۪ۚ
    • eliyle
    • فَشَرِبُوا
    • hepsi içtiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • فَلَمَّا
    • nihayet
    • جَاوَزَهُ
    • (ırmağı) geçince
    • هُوَ
    • o (Talut)
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve iman eden
    • مَعَهُۙ
    • beraberindekiler
    • قَالُوا
    • dediler
    • لَا طَاقَةَ لَنَا
    • bizim gücümüz yok
    • الْيَوْمَ
    • bugün
    • بِجَالُوتَ
    • Calut`a
    • وَجُنُودِه۪ۜ
    • ve askerlerine karşı
    • قَالَ
    • dedi
    • الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • kanaat getirenler
    • اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarına
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`a
    • كَمْ
    • nice
    • مِنْ فِئَةٍ
    • topluluk
    • قَل۪يلَةٍ
    • az olan
    • غَلَبَتْ
    • galib gelmiştir
    • فِئَةً
    • topluluğa
    • كَث۪يرَةً
    • çok olan
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    250
    • وَلَمَّا بَرَزُوا
    • karşılaştıklarında
    • لِجَالُوتَ
    • Calut
    • وَجُنُودِه۪
    • ve askerleriyle
    • قَالُوا
    • şöyle dediler
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اَفْرِغْ
    • dök
    • عَلَيْنَا
    • üzerimize
    • صَبْراً
    • sabır
    • وَثَبِّتْ
    • sağlam tut
    • اَقْدَامَنَا
    • ayaklarımızı
    • وَانْصُرْنَا
    • ve bize yardım et
    • عَلَى الْقَوْمِ
    • topluluğuna karşı
    • الْكَافِر۪ينَۜ
    • kafirler
    251
    • فَهَزَمُوهُمْ
    • derken onları bozdular
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • وَقَتَلَ
    • öldürdü
    • دَاوُ۫دُ
    • Davud
    • جَالُوتَ
    • Calut`u
    • وَاٰتٰيهُ
    • ve ona (Davud`a) verdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَ
    • hükümdarlık
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmet
    • وَعَلَّمَهُ
    • ve ona öğretti
    • مِمَّا يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَلَوْلَا دَفْعُ
    • eğer savmasaydı
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • النَّاسَ
    • insanların
    • بَعْضَهُمْ
    • bir kısmını
    • بِبَعْضٍ
    • bir kısmıyle
    • لَفَسَدَتِ
    • bozulurdu
    • الْاَرْضُ
    • dünya
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • lutuf
    • عَلَى
    • karşı
    • الْعَالَم۪ينَ
    • bütün alemlere
    252
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • اٰيَاتُ
    • ayetleridir
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • نَتْلُوهَا
    • okuyoruz (açıklıyoruz)
    • عَلَيْكَ
    • sana
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّكَ
    • elbette sen
    • لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
    • gönderilenlerdensin
    253
    • تِلْكَ
    • işte o
    • الرُّسُلُ
    • elçiler ki
    • فَضَّلْنَا
    • üstün kıldık
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini
    • عَلٰى بَعْضٍۢ
    • kiminden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimine
    • كَلَّمَ
    • konuştu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَرَفَعَ
    • yükseltti
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini de
    • دَرَجَاتٍۜ
    • derecelerle
    • وَاٰتَيْنَا
    • ve verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs ile
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • مَا اقْتَتَلَ
    • öldürmezlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
    • onların arkasından gelen(millet)ler
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • gelmiş olduktan
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • وَلٰكِنِ
    • fakat
    • اخْتَلَفُوا
    • anlaşmazlığa düştüler
    • فَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • وَمِنْهُمْ
    • ve onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • كَفَرَۜ
    • inkar etti
    • مَا اقْتَتَلُوا
    • birbirlerini öldürmezlerdi
    • وَلٰكِنَّ
    • ama
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَفْعَلُ
    • yapar
    • مَا يُر۪يدُ۟
    • dilediğini
    254
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • inananlar
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıktan
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ يَأْتِيَ
    • gelmezden
    • يَوْمٌ
    • gün
    • لَا بَيْعٌ
    • alışverişin olmadığı
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • وَلَا خُلَّةٌ
    • ve hiçbir dostluğun
    • وَلَا شَفَاعَةٌۜ
    • ve hiçbir şefaatin
    • وَالْكَافِرُونَ
    • Kafirler
    • هُمُ
    • ta kendileridir
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerin
    255
    • اَللّٰهُ
    • Allah (ki)
    • لَٓا اِلٰهَ
    • tanrı yoktur
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَۚ
    • O`ndan
    • اَلْحَيُّ
    • daima diridir
    • الْقَيُّومُۚ
    • koruyup yöneticidir
    • لَا تَأْخُذُهُ
    • O`nu tutmaz
    • سِنَةٌ
    • ne bir uyuklama
    • وَلَا نَوْمٌۜ
    • ve ne de uyku
    • لَهُ
    • O`nundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَمَا
    • ve ne varsa
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yerde
    • مَنْ
    • kim
    • ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
    • şefaat edebilir
    • عِنْدَهُٓ
    • kendisinin katında
    • اِلَّا
    • dışında
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • O`nun izni
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا
    • olanı
    • بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
    • onların önünde
    • وَمَا
    • ve olanı
    • خَلْفَهُمْۚ
    • arkalarında
    • وَلَا يُح۪يطُونَ
    • kavrayamazlar
    • بِشَيْءٍ
    • hiçbir şey
    • مِنْ عِلْمِه۪ٓ
    • O`nun ilminden
    • بِمَا شَٓاءَۚ
    • kendisinin dilediğinin
    • وَسِعَ
    • kaplamıştır
    • كُرْسِيُّهُ
    • O`nun Kürsüsü
    • السَّمٰوَاتِ
    • gökleri
    • وَالْاَرْضَۚ
    • ve yeri
    • وَلَا يَؤُ۫دُهُ
    • O`na ağır gelmez
    • حِفْظُهُمَاۚ
    • onları koru(yup gözet)mek
    • وَهُوَ
    • O
    • الْعَلِيُّ
    • yücedir
    • الْعَظ۪يمُ
    • büyüktür
    256
    • لَٓا اِكْرَاهَ
    • zorlama yoktur
    • فِي الدّ۪ينِ
    • Dinde
    • قَدْ تَبَيَّنَ
    • seçilip belli olmuştur
    • الرُّشْدُ
    • doğruluk
    • مِنَ الْغَيِّۚ
    • sapıklıktan
    • فَمَنْ
    • Kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar edip
    • بِالطَّاغُوتِ
    • tağut (şeytan)ı
    • وَيُؤْمِنْ
    • inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • فَقَدِ
    • muhakkak ki o
    • اسْتَمْسَكَ
    • yapışmıştır
    • بِالْعُرْوَةِ
    • bir kulpa
    • الْوُثْقٰىۗ
    • sağlam
    • لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
    • kopmayan
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    257
    • اَللّٰهُ
    • Allah
    • وَلِيُّ
    • dostudur
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
    • inananların
    • يُخْرِجُهُمْ
    • onları çıkarır
    • مِنَ الظُّلُمَاتِ
    • karanlıklardan
    • اِلَى النُّورِۜ
    • aydınlığa
    • وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
    • kafirlerin
    • اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
    • dostları da
    • الطَّاغُوتُۙ
    • tağuttur
    • يُخْرِجُونَهُمْ
    • (O da) onları çıkarır
    • مِنَ النُّورِ
    • aydınlıktan
    • اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
    • karanlıklara
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    258
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
    • tartışanı
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`le
    • ف۪ي رَبِّه۪ٓ
    • Rabbi hakkında
    • اَنْ اٰتٰيهُ
    • kendisine verdi diye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَۢ
    • hükümdarlık
    • اِذْ قَالَ
    • dediği zaman
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّيَ
    • benim Rabbim
    • الَّذ۪ي يُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَيُم۪يتُۙ
    • ve öldürür
    • قَالَ
    • dedi
    • اَنَا۬
    • ben de
    • اُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَاُم۪يتُۜ
    • ve öldürürüm
    • قَالَ
    • deyince
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْت۪ي
    • getirir
    • بِالشَّمْسِ
    • güneşi
    • مِنَ الْمَشْرِقِ
    • doğudan
    • فَأْتِ
    • sen de getir
    • بِهَا
    • onu
    • مِنَ الْمَغْرِبِ
    • batıdan
    • فَبُهِتَ
    • şaşırıp kaldı
    • الَّذ۪ي كَفَرَۜ
    • inkar eden (o adam)
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الظَّالِم۪ينَۚ
    • zalim
    259
    • اَوْ
    • yahut
    • كَالَّذ۪ي
    • şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
    • مَرَّ
    • uğramıştı
    • عَلٰى قَرْيَةٍ
    • bir kasabaya
    • وَهِيَ
    • o kimse
    • خَاوِيَةٌ
    • (duvarları) yığılmış
    • عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
    • çatıları üstüne
    • قَالَ
    • demişti
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يُحْـي۪
    • diriltecek
    • هٰذِهِ
    • bunu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَاۚ
    • öldükten
    • فَاَمَاتَهُ
    • kendisini öldürüp
    • اللّٰهُ
    • Allah (da)
    • مِائَةَ
    • yüz
    • عَامٍ
    • sene
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثَهُۜ
    • diriltti
    • قَالَ
    • dedi
    • كَمْ
    • ne kadar
    • لَبِثْتَۜ
    • kaldın
    • لَبِثْتُ
    • kaldım
    • يَوْماً
    • bir gün
    • اَوْ
    • ya da
    • بَعْضَ
    • birazı kadar
    • يَوْمٍۜ
    • bir günün
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَبِثْتَ
    • kaldın
    • عَامٍ
    • yıl
    • فَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى طَعَامِكَ
    • yiyeceğine
    • وَشَرَابِكَ
    • ve içeceğine
    • لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
    • bozulmamış
    • وَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى حِمَارِكَ
    • eşeğine
    • وَلِنَجْعَلَكَ
    • seni kılalım diye (böyle yaptık)
    • اٰيَةً
    • bir ibret
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِلَى الْعِظَامِ
    • kemiklere
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • نُنْشِزُهَا
    • onları birbiri üstüne koyuyor
    • نَكْسُوهَا
    • onlara giydiriyoruz
    • لَحْماًۜ
    • et
    • فَلَمَّا
    • Bu işler
    • تَبَيَّنَ
    • açıkça belli olunca
    • لَهُۙ
    • ona
    • اَعْلَمُ
    • biliyorum
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    260
    • وَاِذْ
    • bir zaman
    • قَالَ
    • demişti
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اَرِن۪ي
    • bana göster
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تُحْـيِ
    • dirilttiğini
    • الْمَوْتٰىۜ
    • ölüleri
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
    • yoksa inanmadın mı
    • قَالَ
    • (İbrahim) dedi ki
    • بَلٰى
    • Hayır (inandım)
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لِيَطْمَئِنَّ
    • tatmin olması için
    • قَلْب۪يۜ
    • kalbimin
    • قَالَ
    • dedi
    • فَخُذْ
    • o halde tut
    • اَرْبَعَةً
    • dördünü
    • مِنَ الطَّيْرِ
    • kuşlardan
    • فَصُرْهُنَّ
    • onları alıştır
    • اِلَيْكَ
    • kendine
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اجْعَلْ
    • koy
    • عَلٰى
    • üzerine
    • كُلِّ
    • her
    • جَبَلٍ
    • dağın
    • مِنْهُنَّ
    • onlardan
    • جُزْءاً
    • bir parça
    • ادْعُهُنَّ
    • onları (kendine) çağır
    • يَأْت۪ينَكَ
    • sana gelecekler
    • سَعْياًۜ
    • koşarak
    • وَاعْلَمْ
    • bil ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstün
    • حَك۪يمٌ۟
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    261
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • حَبَّةٍ
    • bir tohumun
    • اَنْبَتَتْ
    • veren
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَنَابِلَ
    • başak
    • ف۪ي كُلِّ
    • her
    • سُنْبُلَةٍ
    • başağında
    • مِائَةُ
    • yüz
    • حَبَّةٍۜ
    • tohum
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُضَاعِفُ
    • kat kat verir
    • لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O) bilendir
    262
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edip de
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • ثُمَّ
    • sonra
    • لَا يُتْبِعُونَ
    • ardından
    • مَٓا اَنْفَقُوا
    • verdiklerinin
    • مَناًّ
    • başa kakmayan
    • وَلَٓا اَذًۙى
    • ve eziyet etmeyenlerin
    • لَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    263
    • قَوْلٌ
    • bir söz (söylemek)
    • مَعْرُوفٌ
    • güzel
    • وَمَغْفِرَةٌ
    • ve affetmek
    • خَيْرٌ
    • iyidir
    • مِنْ صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • يَتْبَعُهَٓا
    • peşinden gelen
    • اَذًىۜ
    • eziyet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    264
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • لَا تُبْطِلُوا
    • boşa çıkarmayın
    • صَدَقَاتِكُمْ
    • sadakalarınızı
    • بِالْمَنِّ
    • başa kakmak
    • وَالْاَذٰىۙ
    • ve eziyet etmekle
    • كَالَّذ۪ي
    • gibi
    • يُنْفِقُ
    • infak eden
    • مَالَهُ
    • malını
    • رِئَٓاءَ
    • gösteriş için
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلَا يُؤْمِنُ
    • inanmayan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • فَمَثَلُهُ
    • öylesinin durumu
    • كَمَثَلِ
    • benzer ki
    • صَفْوَانٍ
    • şu kayaya
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde bulunan
    • تُرَابٌ
    • toprak
    • فَاَصَابَهُ
    • ona isabet etttiğinde
    • وَابِلٌ
    • bir sağnak (yağmur)
    • فَتَرَكَهُ
    • onu bırakır
    • صَلْداًۜ
    • sert bir taş halinde
    • لَا يَقْدِرُونَ
    • (Böyleleri) elde edemezler
    • عَلٰى شَيْءٍ
    • bir şey
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafir
    265
    • وَمَثَلُ
    • durumu da
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمُ
    • mallarını
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَتَثْب۪يتاً
    • ve kökleştirmek için
    • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
    • kendilerindekini (imanı)
    • كَمَثَلِ
    • benzer
    • جَنَّةٍ
    • bir bahçeye
    • بِرَبْوَةٍ
    • tepe üzerinde bulunan
    • اَصَابَهَا
    • değince
    • وَابِلٌ
    • bol yağmur
    • فَاٰتَتْ
    • veren
    • اُكُلَهَا
    • ürününü
    • ضِعْفَيْنِۚ
    • iki kat
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ يُصِبْهَا
    • değmese bile
    • وَابِلٌ
    • yağmur
    • فَطَلٌّۜ
    • çisinti olur
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    266
    • اَيَوَدُّ
    • ister mi ki
    • اَحَدُكُمْ
    • biriniz
    • اَنْ تَكُونَ
    • olmasını
    • لَهُ
    • kendisinin
    • جَنَّةٌ
    • bir bahçesi
    • مِنْ نَخ۪يلٍ
    • hurmalardan
    • وَاَعْنَابٍ
    • ve üzümlerden
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altından
    • الْاَنْهَارُۙ
    • ırmaklar
    • لَهُ ف۪يهَا
    • içinde bulunan
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • الثَّمَرَاتِۙ
    • meyvası
    • وَاَصَابَهُ
    • kendisine geldiğinde
    • الْكِبَرُ
    • ihtiyarlık
    • وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
    • ve çocuklarının bulunduğu
    • ضُعَفَٓاءُۖ
    • aciz
    • فَاَصَابَهَٓا
    • isabet etsin
    • اِعْصَارٌ
    • birden bir kasırga
    • ف۪يهِ
    • onlara
    • نَارٌ
    • ateşli
    • فَاحْتَرَقَتْۜ
    • yakıp kül etsin
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulurki
    • تَتَفَكَّرُونَ۟
    • düşünürsünüz
    267
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا كَسَبْتُمْ
    • kazandıklarınızın
    • وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
    • ve çıkardığımız
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مِنَ الْاَرْضِۖ
    • yerden
    • وَلَا تَيَمَّمُوا
    • kalkışmayın
    • الْخَب۪يثَ مِنْهُ
    • kötü şeyleri
    • تُنْفِقُونَ
    • sadaka vermeye
    • وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
    • kendiniz alamayacağınız
    • اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
    • göz yummadan
    • ف۪يهِۜ
    • ondan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • Bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَم۪يدٌ
    • övülmüştür
    268
    • اَلشَّيْطَانُ
    • Şeytan
    • يَعِدُكُمُ
    • size vaad eder
    • الْفَقْرَ
    • fakirliği
    • وَيَأْمُرُكُمْ
    • ve size emreder
    • بِالْفَحْشَٓاءِۚ
    • çirkin şeyleri yapmayı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَعِدُكُمْ
    • size va`adediyor
    • مَغْفِرَةً
    • bağışlama
    • مِنْهُ
    • kendi tarafından
    • وَفَضْلاًۜ
    • ve lutuf
    • وَاللّٰهُ
    • Şüphesiz Allah`ın
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌۚ
    • (O) bilendir
    269
    • يُؤْتِي
    • verir
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmeti
    • مَنْ يَشَٓاءُۚ
    • dilediğine
    • وَمَنْ
    • kimseye
    • يُؤْتَ
    • verilen
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmet
    • فَقَدْ اُو۫تِيَ
    • verilmiştir
    • خَيْراً
    • hayır
    • كَث۪يراًۜ
    • çok
    • وَمَا يَذَّكَّرُ
    • bunu anlamaz
    • اِلَّٓا
    • başkası
    • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
    • akıl sahiplerinden
    270
    • وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • ne infak ederseniz
    • مِنْ نَفَقَةٍ
    • nafaka olarak
    • اَوْ
    • veya
    • نَذَرْتُمْ
    • ne adarsanız
    • مِنْ نَذْرٍ
    • adak olarak
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُهُۜ
    • onu bilir
    • وَمَا
    • yoktur
    • لِلظَّالِم۪ينَ
    • zalimler için
    • مِنْ اَنْصَارٍ
    • hiçbir yardımcı
    271
    • اِنْ تُبْدُوا
    • açıktan verirseniz
    • الصَّدَقَاتِ
    • sadakaları
    • فَنِعِمَّا
    • ne güzeldir
    • هِيَۚ
    • bu
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخْفُوهَا
    • onları gizler
    • وَتُؤْتُوهَا
    • ve verirseniz
    • الْفُقَـرَٓاءَ
    • fakirlere
    • فَهُوَ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَيُكَفِّرُ
    • ve kapatır
    • عَنْكُمْ
    • sizin
    • مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
    • günahlarınızdan bir kısmını
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    272
    • لَيْسَ
    • değildir
    • عَلَيْكَ
    • senin üzerine
    • هُدٰيهُمْ
    • onları hidayet etmek
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah`tır
    • يَهْد۪ي
    • doğru yola ileten
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • verdiğiniz
    • مِنْ خَيْرٍ
    • her hayır
    • فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz içindir
    • وَمَا تُنْفِقُونَ
    • infak edersiniz
    • اِلَّا
    • ancak
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak için
    • وَجْهِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • يُوَفَّ
    • tastamam verilir
    • اِلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • لَا تُظْلَمُونَ
    • asla zulmedilmez
    273
    • لِلْفُقَـرَٓاءِ
    • (Sadakalar) fakirler içindir
    • الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
    • kapanıp kalan
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لَا يَسْتَط۪يعُونَ
    • güçleri yoktur
    • ضَـرْباً
    • gezmeye
    • فِي الْاَرْضِۘ
    • yeryüzünde
    • يَحْسَبُهُمُ
    • onları sanırlar
    • الْجَاهِلُ
    • bilmeyenler
    • اَغْنِيَٓاءَ
    • zengin
    • مِنَ التَّعَفُّفِۚ
    • utangaçlıklarından dolayı
    • تَعْرِفُهُمْ
    • onları tanırsın
    • بِس۪يمٰيهُمْۚ
    • simalarından
    • لَا يَسْـَٔلُونَ
    • istemezler
    • النَّاسَ
    • insanlardan
    • اِلْحَافاًۜ
    • ısrarla
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onu
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    274
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • بِالَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüz
    • سِراًّ
    • gizli
    • وَعَلَانِيَةً
    • ve açık
    • فَلَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülü
    • عِنْدَ
    • yanında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    275
    • الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
    • yiyenler
    • الرِّبٰوا
    • Riba
    • لَا يَقُومُونَ
    • kalkamazlar
    • اِلَّا
    • ancak
    • كَمَا
    • gibi
    • يَقُومُ
    • kalkarlar
    • الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
    • çarptığı kimse
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytanın
    • مِنَ الْمَسِّۜ
    • dokunup
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • بِاَنَّهُمْ
    • onların
    • قَالُٓوا
    • demelerindendir
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • الْبَيْعُ
    • alışveriş de
    • مِثْلُ
    • gibidir
    • الرِّبٰواۢ
    • riba
    • وَاَحَلَّ
    • oysa helal kılmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْبَيْعَ
    • alış-verişi
    • وَحَرَّمَ
    • haram kılmıştır
    • الرِّبٰواۜ
    • ribayı
    • فَمَنْ
    • kime
    • جَٓاءَهُ
    • gelir de
    • مَوْعِظَةٌ
    • bir öğüt
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbi`nden
    • فَانْتَهٰى
    • (ribadan) vazgeçerse
    • فَلَهُ
    • kendisinindir
    • مَا سَلَفَۜ
    • geçmişte olan
    • وَاَمْرُهُٓ
    • ve işi de
    • اِلَى اللّٰهِۜ
    • Allah`a kalmıştır
    • وَمَنْ
    • kim
    • عَادَ
    • tekrar (ribaya) dönerse
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    276
    • يَمْحَقُ
    • mahveder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الرِّبٰوا
    • ribayı
    • وَيُرْبِي
    • artırır
    • الصَّدَقَاتِۜ
    • sadakaları
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • كُلَّ
    • hiçbir
    • كَفَّارٍ
    • inkarcıları
    • اَث۪يمٍ
    • günahkar
    277
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَعَمِلُوا
    • ve işler yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih (güzel)
    • وَاَقَامُوا
    • ve kılanlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتَوُا
    • ve verenler
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • لَهُمْ
    • işte onların
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    278
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • اتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَذَرُوا
    • bırakın (almayın)
    • مَا بَـقِيَ
    • geri kalan kısmı
    • مِنَ الرِّبٰٓوا
    • ribadan
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    279
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • böyle yapmazsanız
    • فَأْذَنُوا
    • bilin
    • بِحَرْبٍ
    • savaşa açıldığını
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah
    • وَرَسُولِه۪ۚ
    • ve Elçisi (tarafından)
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْتُمْ
    • tevbe ederseniz
    • فَلَكُمْ
    • sizindir
    • رُؤُ۫سُ
    • ana
    • اَمْوَالِكُمْۚ
    • malınız
    • لَا تَظْلِمُونَ
    • ne haksızlık edersiniz
    • وَلَا تُظْلَمُونَ
    • ne de haksızlığa uğratılırsınız
    280
    • وَاِنْ
    • eğer (borçlu)
    • كَانَ
    • ise
    • ذُوعُسْرَةٍ
    • darlık içinde
    • فَنَظِرَةٌ
    • beklemek (lazımdır)
    • اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
    • bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
    • وَاَنْ
    • eğer
    • تَصَدَّقُوا
    • sadaka olarak bağışlarsanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    281
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceğiniz
    • ف۪يهِ
    • onda
    • اِلَى اللّٰهِ
    • Allah`a
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تُوَفّٰى
    • tastamam verilecek
    • كُلُّ نَفْسٍ
    • herkese
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَهُمْ
    • ve onlara
    • لَا يُظْلَمُونَ۟
    • haksızlık edilmeyecektir
    282
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اِذَا
    • zaman
    • تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
    • birbirinize borç verdiğiniz
    • اِلٰٓى اَجَلٍ
    • süreye kadar
    • مُسَمًّى
    • belirli bir
    • فَاكْتُبُوهُۜ
    • onu yazın
    • وَلْيَكْتُبْ
    • yazsın
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • كَاتِبٌ
    • bir yazıcı
    • بِالْعَدْلِۖ
    • adaletle
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasın (yazsın)
    • كَاتِبٌ
    • yazıcı
    • اَنْ يَكْتُبَ
    • yazmaktan
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَهُ
    • kendisine öğrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • فَلْيَكْتُبْۚ
    • yazsın
    • وَلْيُمْلِلِ
    • ve yazdırsın
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • üzerinde hak olan (borçlu)
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُ
    • Rabbi olan
    • وَلَا يَبْخَسْ
    • eksik etmesin
    • مِنْهُ
    • ondan (borcundan)
    • شَيْـٔاًۜ
    • hiçbir şeyi
    • فَاِنْ
    • eğer
    • كَانَ
    • ise
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • borçlu olan kimse
    • سَف۪يهاً
    • aklı ermez
    • اَوْ
    • yahut
    • ضَع۪يفاً
    • zayıf
    • اَوْ
    • ya da
    • لَا يَسْتَط۪يعُ
    • güç yetiremiyecek
    • اَنْ يُمِلَّ
    • kendisi yazdırmaya
    • هُوَ فَلْيُمْلِلْ
    • yazdırsın
    • وَلِيُّهُ
    • velisi
    • بِالْعَدْلِۜ
    • adaletle
    • وَاسْتَشْهِدُوا
    • şahid tutun
    • شَه۪يدَيْنِ
    • iki şahidi
    • مِنْ رِجَالِكُمْۚ
    • erkeklerinizden
    • لَمْ يَكُونَا
    • yoksa
    • رَجُلَيْنِ
    • iki erkek
    • فَرَجُلٌ
    • bir erkek
    • وَامْرَاَتَانِ
    • iki kadın
    • مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
    • razı olduğunuz
    • مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
    • şahidlerden
    • اَنْ تَضِلَّ
    • ta ki şaşırırsa
    • اِحْدٰيهُمَا
    • kadınlardan biri
    • فَتُذَكِّرَ
    • hatırlatması için
    • اِحْدٰيهُمَا
    • bir
    • الْاُخْرٰىۜ
    • diğeri
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasınlar
    • الشُّهَدَٓاءُ
    • şahidler
    • مَا دُعُواۜ
    • çağrıldıkları
    • وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
    • üşenmeyin
    • اَنْ تَكْتُبُوهُ
    • yazmaktan
    • صَغ۪يراً
    • az olsun
    • اَوْ
    • veya
    • كَب۪يراً
    • çok olsun
    • اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
    • onu süresine kadar
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • اَقْسَطُ
    • daha adaletli
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاَقْوَمُ
    • daha sağlam
    • لِلشَّهَادَةِ
    • şahidlik için
    • وَاَدْنٰٓى
    • daha elverişlidir
    • اَلَّا تَرْتَابُٓوا
    • kuşkulanmamanız için
    • اِلَّٓا
    • yalnız
    • اَنْ تَكُونَ
    • olursa
    • تِجَارَةً
    • ticaret
    • حَاضِرَةً
    • peşin
    • تُد۪يرُونَهَا
    • hemen alıp vereceğiniz
    • فَلَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
    • onu yazmamanızdan ötürü
    • وَاَشْهِدُٓوا
    • şahid tutun
    • اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
    • alışveriş yaptığınız zaman da
    • وَلَا يُضَٓارَّ
    • asla zarar verilmesin
    • كَاتِبٌ
    • yazana da
    • وَلَا شَه۪يدٌۜ
    • şahide de
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَفْعَلُوا
    • (bir zarar) yaparsanız
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz
    • فُسُوقٌ
    • kötülük olur
    • بِكُمْۜ
    • kendinize
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğretiyor
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُلِّ شَيْءٍ
    • herşeyi
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    283
    • وَاِنْ
    • ve eğer
    • كُنْتُمْ
    • olur da
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • وَلَمْ تَجِدُوا
    • bulamazsanız
    • كَاتِباً
    • yazacak birini
    • فَرِهَانٌ
    • rehinler (yeter)
    • مَقْبُوضَةٌۜ
    • alınan
    • فَاِنْ اَمِنَ
    • güvenirseniz
    • بَعْضُكُمْ بَعْضاً
    • birbirinize
    • فَلْيُؤَدِّ
    • ödesin
    • الَّذِي اؤْتُمِنَ
    • kendisine güvenilen kimse
    • اَمَانَتَهُ
    • emanetini
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُۜ
    • Rabbi olan
    • وَلَا تَكْتُمُوا
    • gizlemeyin
    • الشَّهَادَةَۜ
    • şahidliği
    • وَمَنْ
    • kimsenin
    • يَكْتُمْهَا
    • onu gizleyen
    • فَاِنَّهُٓ
    • şüphesiz
    • اٰثِمٌ
    • günahkardır
    • قَلْبُهُۜ
    • kalbi
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    284
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde ne varsa
    • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
    • ve yerde ne varsa
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْدُوا
    • açıklasanız da
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içlerinizdekini
    • اَوْ
    • veya
    • تُخْفُوهُ
    • gizleseniz de
    • يُحَاسِبْكُمْ
    • sizi hesaba çeker
    • بِهِ
    • onunla
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • فَيَغْفِرُ
    • bağışlar
    • لِمَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُ
    • dilediği
    • وَيُعَذِّبُ
    • azabeder
    • مَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    285
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • الرَّسُولُ
    • Resul
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْهِ
    • kendisine
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • وَالْمُؤْمِنُونَۜ
    • mü`minler de
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • meleklerine
    • وَكُتُبِه۪
    • Kitaplarına
    • وَرُسُلِه۪ۜ
    • ve peygamberlerine
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırdetmeyiz (dediler)
    • بَيْنَ
    • arasını
    • اَحَدٍ
    • hiçbirini
    • مِنْ رُسُلِه۪۠
    • O`nun elçilerinden
    • وَقَالُوا
    • ve dediler ki
    • سَمِعْنَا
    • İşittik
    • وَاَطَعْنَا
    • ve ita`at ettik
    • غُفْرَانَكَ
    • bağışlamanı dileriz
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاِلَيْكَ
    • sanadır
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş(ümüz)
    286
    • لَا يُكَلِّفُ
    • teklif etmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • نَفْساً
    • kimseye
    • اِلَّا
    • başkasını
    • وُسْعَهَاۜ
    • gücünün yettiğinden
    • لَهَا
    • (herkesin) kendine
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَعَلَيْهَا
    • aleyhinedir
    • مَا اكْتَسَبَتْۜ
    • işlediği (kötülük) de
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • لَا تُؤَاخِذْنَٓا
    • bizi sorumlu tutma
    • اِنْ نَس۪ينَٓا
    • unutur
    • اَوْ
    • ya da
    • اَخْطَأْنَاۚ
    • yanılırsak
    • وَلَا تَحْمِلْ
    • yükleme
    • عَلَيْنَٓا
    • bize
    • اِصْراً
    • ağırlık
    • كَمَا
    • gibi
    • حَمَلْتَهُ
    • yüklediğin
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
    • bizden öncekilerin
    • وَلَا تُحَمِّلْنَا
    • bize yükleme
    • مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
    • gücümüzün yetmediği şeyleri
    • وَاعْفُ
    • affet
    • عَنَّا۠
    • bizi
    • وَاغْفِرْ
    • bağışla
    • لَنَا۠
    • bizi
    • وَارْحَمْنَا۠
    • bize merhamet et
    • اَنْتَ
    • sen
    • مَوْلٰينَا
    • bizim sahibimizsin
    • فَانْصُرْنَا
    • bize yardım eyle
    • عَلَى
    • karşı
    • الْقَوْمِ
    • toplumuna
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirler
Bakara Suresi 1. ayet

(1) الٓمٓۚ 

Elif-lâm-mîm.

Çoğu Mekke’de nâzil olan yirmi dokuz sûrenin başında ya bir âyet ya da bir âyetin başlangıcı olarak, kelime oluşturmayan bazı harfler yer almakta olup bunlara hurûf-ı mukattaa (ayrı ayrı harfler) denir. Bunlar Arap alfabesinin on dört harfidir ve bazı sûrelerin başında tek harf olarak, bazılarının başında ise birden fazla harfin yan yana dizilişi şeklinde yer almışlardır. Bu harflerin Kur’an-ı Kerîm’den bir âyet veya âyet parçası olduğunda şüphe yoktur. Mânaları ve hikmetleri üzerinde ise farklı görüşler ve yorumlar ileri sürülmüştür. Sıradan insanların bilgi vasıtalarıyla mânalarını ve kullanılış maksatlarını (hikmet) bilmek ve anlamak mümkün olmayan bu harflere, kezâ lügat mânalarında kullanılmamış olup ne mânaya geldikleri de açıklanmamış bulunan bazı kelimelere müteşâbihat adı verilmektedir. Selef denilen ilk devir din bilginleriyle onların yolundan giden sonraki bazı âlimler müteşâbihatı yorumlamazlar, oldukları gibi benimseyip iman ederler. “Kur’an’da bulunmasının elbette bir hikmeti vardır, Allah ve Resulü bunları açıklamadığına göre aklımıza dayanarak açıklamaya kalkışmak bizim işimiz değildir, yetki sınırımızı aşar” derler. Kelâm, felsefe ve tasavvuf ehli bazı âlimler ise tefekkür veya ilham yoluyla müteşâbihatın mânalarının anlaşılabileceğini ileri sürmüş ve her biri için çeşitli yorumlar yapmışlardır.

Bakara sûresinin ilk âyetini teşkil eden “elif-lâm-mîm”in mânasıyla ilgili olarak yirmiden fazla yorum vardır. Bunlardan şu üçü nisbeten daha tutarlı görünmektedir: a) Bunlar, mânaları olmayan alfabe harfleridir, Kur’an-ı Kerîm’in vahiy yoluyla Allah’tan geldiğine inanmayanlara meydan okumak ve âciz olduklarını ortaya çıkartmak için bazı sûrelerin başına konmuştur ve “Bu Kur’an, şu gördüğünüz harflerden yapılan kelime ve cümlelerden oluşmaktadır. Siz harfleri de biliyorsunuz. O halde haydi yapabiliyorsanız siz de böyle kelime ve cümlelerden oluşan ve Kur’an’a benzeyen bir kitap yazın!” denilmek istenmiştir. b) Başında bulundukları sûrelerin muhtevalarına dikkat çekmek için yemin olarak gelmiştir. c) Başlarında bulunan sûrelerin isimleri olarak indirilmiştir (İbn Aşûr, I, 216).

İmâm-ı Rabbânî önce Selef âlimleri gibi düşünürken bilâhare Allah Teâlâ’nın kendine, bu harflerin mâna ve sırlarından bir kısmını açtığını; böylece “müteşâbihatın mânalarının, Allah’ın bildirmesiyle bilinebileceğini ve bunların, açık mânalı âyetlerin (muhkemât) özü ve amacı olduğunu” anladığını ifade etmiştir (Mektûbât, I, 296).

Şah Veliyyullah, “Arap dilinde tek başına veya kelimelerin başlarına gelen harflerin özellikleriyle kelimelerin mânaları arasında bir ilişkinin bulunduğu” tesbitinden yola çıkarak sûrelerin başlarında bulunan harflerin de muhtevalarına delâlet ve onların özünü ihtiva ettiğini ileri sürmüştür. Buna göre “elif-lâm-mîm”in mânası, “Yaratılmışların çeşitli oluşlar ve ilişkilerle belirlenmiş hayatlarının gerekli kıldığı, ihtiyaç duyduğu irşadlar gayb âleminden gelerek onların hayatlarına girmekte ve yollarına ışık tutmaktadır” demektir (el-Fevzü’l-kebîr, s. 64; hurûf-ı mukattaa konusunda genişbilgi için bk. M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, “Hurûf-ı Mukattaa”, DİA, XVIII, 401-408; müteşâbihat konusunda bk. Âl-i İmrân 3/7).

Bakara Suresi 2. ayet

(2) ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ فٖيهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّقٖينَۙ 

İşte kitap; onda asla şüphe yoktur. O, günahtan sakınanlar için bir rehberdir.

Bakara sûresi Medine’de nâzil olduğuna göre daha önce birçok sûrenin gelmiş olması gerekir. Bu sûrelerle önemli bir kısmı tamamlanmış bulunan metne “kitap” demek uygun görülmüştür.

“Şüphe yok” ifadesi, hem kitabın Allah’tan geldiği, anlatmak istediğini açıkça anlatabildiği hem de onun bir kılavuz, rehber, ışık olmasıyla ilgilidir; her iki konuda da şüpheye yer yoktur.

“Rehber” diye çevirdiğimiz hüdâ hidâyetle aynı kökten olup Allah’ın razı olduğu hayat tarzında, iman, ibadet ve ahlâk yolunda ilâhî rehberliği ifade etmektedir. Bu rehberlikten yararlanabilmek için kişide yukarıdaki âyetlerde nitelikleri açıklanan bilincin bulunması gerekir (geniş bilgi için bk. Yusuf Şevki Yavuz, “Hidâyet”, DİA, XVII, 473-477).

Müttaki (takvâ sahibi) ve takvâ dilimizde de kullanılan Arapça asıllı kelimelerdendir. Müttakiler kelimesinin lügat mânası, “sakınılması gereken şeylerden sakınanlar” demektir. Kur’an’da ve özellikle bu âyette geçen takvânın mânası onu takip eden âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre takvâ sahibi kimselerde şu beş vasıf vardır: Gayba iman etmek, namazı doğru ve devamlı kılmak, Allah’ın verdiklerinden bir kısmını O’nun rızâsı için harcamak, Kur’an’a olduğu gibi diğer peygamberlere gönderilen kitaplara da inanmak ve âhiret konusunda kesin inanç sahibi olmak. Bu vasıfları kendinde gerçekleştirmiş olan mümin takvâ sahibidir, müttakidir. Böylece takvâ sahibi olan müminlerde hâsıl olan şuur, duygu ve davranışlarla ilgili başka açıklamalar da yapılmıştır. Konuyla ilgili birkaç hadisin anlamı şöyledir: “Kul, sakıncalı olana düşmemek için sakıncasız olandan da çekinmedikçe takvâ sahibi olamaz” (Tirmizî, “Kıyâme”, 19; İbn Mâce, “Zühd”, 24). “Kul, vicdanını rahatsız eden şeyi terketmedikçe takvâ derecesini elde edemez (Buhârî, “Îmân”, 1). Ebû Hüreyre’ye nisbet edilen bir benzetme, “Yolda yürürken dikenler görürsen ya yolu değiştirirsin ya da dikene dokunmadan geçmenin bir yolunu arar ve bulursun; işte takvâ da budur; hayatı Allah Teâlâ’nın yasakladığı kötülüklere bulaşmadan yaşamaya çalışmaktır” (takvâ hakkında ayrıca bk. Bakara 2/197).

Bakara Suresi 3. ayet

(3) اَلَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ 

(Onlar) gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiklerimizden hayra harcarlar;

Gayba iman etmek, namaz kılmak ve Allah rızâsına uygun harcama yapmak; İslâm’ın fert ve topluluk olarak insana getirdiklerinin ve ondan istediklerinin güzel bir özetidir. Gayba iman, iman esaslarına; namaz kılmak, özel duygu ve davranışlarla Allah’a ibadet etmeye; Allah rızâsına uygun harcamada bulunmak (infak) ise dayanışmaya, düzen ve adalete, yani muâmelâtın ruhuna ve amacına işaret etmektedir.

İman akıl ve vicdanın doğrulaması (tasdik), dilin bunu itiraf edip söylemesi (ikrar) ve davranışların da bunlara uygun olmasıyla gerçekleşip tamamlanmaktadır. Yalnızca tasdik bulunur, fakat söz ve davranış buna aykırı ve tutarsız olursa iman zayıf demektir. Böyle bir imanla gerçek mânasıyla İslâm yaşanmış ve temsil edilmiş olmayacağı gibi, İslâm’ın insanlara vaad ettiği mutluluğa da erişilemez. Söz ve uygun davranış bulunur da kalbin tasdiki bulunmazsa ya şuursuz, rastgele bir dış uygunluk ya da ikiyüzlülük (münafıklık), durumu gizleme (takıyye) söz konusudur. Her ne kadar âhirette zerre kadar imanın bile insana fayda vereceği ve sonunda onu cehennemden çıkararak cennete sokacağı sahih hadislerde bildirilmişse de (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 320, 325) dinin vaad ettiği dünya ve âhiret saadeti ancak “tasdik, ikrar ve tutarlı amel” unsurlarının birlikte var oluşu halinde gerçekleşir.

Gayb “gözle görülmeyen; akıl, duyular vb. beşerî bilgi vasıtalarıyla bilinemeyen varlıklar, ilişkiler ve oluşlar”dır. Allah, vahiy, kader, yaratılış, ruh, kıyametin zamanı, kabirde olacaklar, yeniden dirilme, toplanma, sırat, terazi, cennet, cehennem… hep gayb âlemine dahildir. Bunlar hakkında bilgi alınabilecek iki kaynak vardır: Vahiy ve ilham. Akıl, ancak bu iki kaynaktan alınacak bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir. Keşif, kalp gözünün açılması, Allah tarafından haber verilmek (tahdîs) gibi çeşitleri veya isimleri bulunan ilham, ancak İslâm’a sağlam iman ve onun esaslarını samimiyetle (ihlâs) yaşama sonucu elde edilmiş bulunursa muteber olur. Yine de ilham objektif ve herkes için geçerli, üzerine genel hüküm bina edilebilecek bir bilgi kaynağı değildir, kime gelmişse onu ilgilendirir, umumi ve kesin delillere (vahiy) aykırı olmamak şartıyla onu bağlar.

“Namaz kılarlar” (yüsallûne) yerine “namazı ikame ederler” (yukîmûne’s-salâte) ifadesinin kullanılmış olması, namaza önem verilmesi, onun devamlı ve şartlarına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak içindir. Namaz dinin direği, ibadetlerin özü ve özetidir, Allah’ın Resulü, mutluluğu namazda bulduğunu, onunla yaşama sevinci kazandığını ifade buyurmuştur (Nesâî, “Nisâ”, 1; namaz hakkında ayrıca bk. Bakara 2/238-239; Mâide 5/6).

“Kendilerine verdiklerimizden harcayanlar” nitelemesi iki önemli konuya ışık tutmaktadır: 1. Allah Teâlâ’nın bütün verdikleri harcanmayacak, yeteri ve gereği kadarı harcanacak, geri kalanı yine iyi maksatlarla tasarruf edilecektir. 2. Harcama Allah’ın rızâsına uygun olacaktır. Bu da kişinin kendisi, ailesi, yakınları ve diğer ihtiyaç sahipleri için yapacağı harcamaları, vakıf, tesis, hayrat vb. yatırımları kapsamaktadır. Dünya nimetleri, yer altı ve yer üstü servetleri mülk olarak yaratıcısına aittir. İnsanlar meşrû yollardan onlara sahip olduklarında bu sahiplik mecazidir ve sınırlanmıştır; asıl sahibinin izin verdiği kadar ve O’nun gösterdiği yerlere, belirlediği şekillerde sarfedilebilir. Bir zerresi yersiz, faydasız ve gereksiz sarfedildiğinde Allah’ın mülküne, O’nun halen yaşayan ve gelecekte yaratacağı kullarının haklarına tecavüz edilmiş olur. Bu tecavüzlerin yaptırımı dünyada sosyal ve ekonomik krizlerdir, tabiatın tahrip edilmesi, çevrenin içinde yaşanamaz hale gelmesidir; âhirette ise mutlak âdil olan hâkimin vereceği cezalardır.

Bakara Suresi 4. ayet

(4) وَالَّذٖينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَؕ 

Sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar.

Allah bir olduğuna, din de Allah’ın gönderdiği, kendisiyle kulları arasında bir bağ, kulları için bir irşad, bir hayat düzeni olduğuna göre gerçek bir peygamberin aracılığı ile Allah’ı tanıyan ve O’na iman edenlerin diğer peygamberlere ve hak dinlere de iman etmesi kaçınılmazdır. Ancak böyle bir imanla tevhide ulaşılır: Allah birdir ve bütün insanlar bir tek, eşi ve ortağı olmayan Allah’ın kullarıdır, bütün peygamberler bir Allah’ın elçileridir, bütün hak dinler bir Allah’tan gelmiş ve aynı esasları getirmiştir. Kültür ve medeniyet geliştikçe insanlar bu bakımdan değiştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve dinler göndererek nihaî dini tamamlamış, eskiyen kısımları (önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümleri, öğretileri) yenilemiştir. Hak dinin adı İslâm’dır, bütün semavî dinler ardarda gelerek İslâm binasını tamamlamıştır. Son peygamber Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygamber ve din gelmeyeceği bildirilmiştir. Son kitabın ışığı altında işletilecek olan insan aklı, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeterli hale gelmiştir. Müslümanlar tarihe ve dünyaya bu iman, düşünce ve duyguyla bakıp böyle değerlendirirler. İnsanları tek Allah’ın ve tek dinin sevgi, rahmet ve kardeşlik bayrağı altında toplayabilecek başka bir iman ve düşünce de mevcut değildir.

Bütün hak dinlerde âhirete şeksiz ve şüphesiz inanma esası vardır. Âhirete iman unsuru bulunmadan ne din olur ne de sağlıklı bir dünya düzeni kurulabilir. Dünya gelip geçicidir, âhiret ise ebedîdir. Dünyada kesintisiz mutluluk ve ölümsüzlük arayanlar hüsrana uğramış, asıl mutluluk ve sonsuzluğu da kaybetmişlerdir. Bütün dinlerin âhiret inancı üzerinde ısrar etmesinin hikmeti bu ziyanı ve hüsranı önlemektir.

Bakara Suresi 5. ayet

(5) اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Rableri tarafından gösterilen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır ve kurtuluşa erenler de yalnızca onlardır.

Allah Teâlâ’dan vahiy yoluyla geldiğinde ve takvâ sahipleri için doğru yolun kılavuzu olduğunda şüphe bulunmayan Kur’an-ı Kerîm’i kendilerine rehber edinen müttakilerin (âyet ve hadislerde açıklanan iman, ibadet ve ahlâk yolunu benimseyenlerin, yaşayanların) doğru yolda olmaları mantık gereği ve tabiidir. “Rablerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar ancak onlardır” cümlesi bu tabii ve mantıkî sonucu açıklamakta ve teyit etmektedir. Her yolun ulaştığı bir son, bir menzil, bir hedef vardır; burası yolu takip edenlerin ulaşmak istedikleri yerdir, yolu seçenler buraya ulaşmak için seçmişlerdir. Dünyada her bir yolun, oradan gideni nereye götüreceği bellidir, bilenlerden sorulur, öğrenilir ve yol takip edilerek istenilen yere ulaşılır. Fert ve topluluklar olarak davranışlarımızın, yapıp ettiklerimizin ne sonuç vereceği, bizi nereye götüreceği, hem geçici hem de ebedî âlemde bize neleri kazandırıp neleri de kaybettireceği konusunu bilmek için yalnızca insanî bilgi kaynakları yeterli değildir. Bu sebepledir ki, girilen yollar çok kere çıkmaz olmuş, iyi sanılıp umulan sonuçlar elde edilememiş, elde edilenlerin iyi olmadığı anlaşılmış, fertler ve gruplar mutsuz olmuş; sıkıntılar, krizler, olumsuzluklar birbirini kovalamıştır. İnsanın Allah, kâinat ve diğer insanlarla ilişkisinde tutacağı doğru yol –dinin rehberliğinin dışlandığı durumların çoğunda– bulunamamıştır, bulunamayacaktır. Yalnız takvâ sahiplerinin bu yolda olduklarını bildiren âyet işte bu gerçeği dile getirmektedir. Yol doğru seçilmişse ve insanlar o yolda usulünce yürüyorlarsa hedefe ulaşılacaktır, bu hususta şüpheye yer yoktur. Dünya hayatı bir yolculuk olarak düşünülürse yolcunun amacı mutluluktur; korktuklarından kurtulup umduklarına nâil olmaktır. İşte kurtuluş budur, zafer ve felâh buna denir. İslâm, her gün beş kere ezanda “haydin felâha!” diyerek insanları kurtuluşa, iki cihan saadetine çağırmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’i rehber edinenlerin buna erişecekleri müjdesini ise birçok benzeri gibi konumuz olan âyet de en güçlü üslûpla açıklamaktadır: “Kurtuluşa erenler ancak onlardır.”

Bakara sûresinin bu ilk beş âyetinin hüküm ve mâna bakımından büyük önemi yanında, hadislerde mânevî özellik ve şifa hususiyetlerinin bulunduğu da bildirilmiştir (meselâ bk. Dârimî, “Fezâilü’l-Kurân”, 13-15).

Bakara Suresi 6. ayet

(6) اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler.

Küfür (küfr) kelimesinin lugat mânası “örtme”dir, kâfir de “örten” demektir. Ektiği tohumun üzerini toprakla örttüğünden dolayı çiftçi için de kâfir kelimesi kullanılmıştır. Din dilinde küfür, “hak dinin getirdiği gerçekleri kabul etmemek, onların üstünü örtmek, yok saymak”tır. Dilimizdeki “inkâr etmek” tabiri bu mânaya, diğer kelimelerden daha uygun düşmektedir. Ayrıca Türkçe’de küfür kelimesi terim anlamı yanında “sövme, hakaret etme” mânasına da geldiği için gerek burada gerekse meâl ve tefsirin diğer yerlerinde çoğunlukla “küfür” yerine “inkâr”, “kâfir” yerine de “inkârcı” veya “inkâr eden” kelimeleri tercih edildi.

Fâtiha sûresinde doğru yolda olanlar, doğru yoldan sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanlardan söz edilmişti. Bakara sûresinin ilk âyetlerinde doğru yolda olanların (müttaki müminler) en önemli özellikleri dile getirildi. Bu âyetlerden itibaren de doğru yoldan sapanların, Allah’ın gazabına uğrayanların ahlâk ve tutumlarıyla âkıbetleri anlatılıyor.

Âyetin niteliklerini verdiği “inkâr edenler”, hak din karşısındaki olumsuz düşüncelerini ve tutumlarını gizlemeyen, tercihlerini açıkça inançsızlık ve red yönünde kullanan, zaman geçtikçe inkârcılıkla şartlanan, başka düşüncelere ve inançlara (bu arada hak dine) kulaklarını, göz ve gönüllerini kapayan kimselerdir. Kulakları, dikkat ve idrakleri ilâhî irşada kapalı olan inkârcılara nasihat ve uyarının fayda vermeyeceği, uyarıların ancak gerçeği arayan ve Allah kelâmını dinleyenler üzerinde etkili olacağı açıktır. Hz. Peygamber inkârcılarla çok meşgul olmuş, onların iman ehline katılmalarını istemiş, gayretlerinin fayda vermediğini gördükçe de üzülmüştür. Bu sebeple Allah Teâlâ zaman zaman peygamberine iman-küfür gerçeğini anlatarak onu teselli ve teskin edip âdeta şöyle demiştir: “Habîbim! Bütün gayretlerine rağmen onların inkârdan vazgeçip imana gelmemelerinin kusuru sende ve tebliğ ettiğin dinde değildir, kusur kendi irade ve tercihleriyle inkârlarında ısrar eden, kulaklarını hak söze kapalı tutanlardadır. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş böyle kâfirler iman etmeyeceklerdir.”

Bakara Suresi 7. ayet

(7) خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْؕ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌؗ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظٖيمٌࣖ

Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.

Kur’an-ı Kerîm’de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade, meşîet); hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları (mühürleme, perdeleme) sonucunu doğuran fiiller birçok âyette Allah’a nisbet edilmekte, Allah’ın onlara böyle yaptığı, yaptırdığı ifade edilmektedir. Allah Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah işletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez. Ayrıca pek çok âyet ve hadiste kulların iradelerinden, belli alanlarda hürriyete sahip olduklarından ve serbest tercihleriyle yapıp ettiklerinin iyi veya kötü sonucunu elde edeceklerinden söz edilmektedir. Aklın hükmünü ve naklin (vahiy) rehberliğini birlikte değerlendiren Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bir sonuç çıkarmışlardır: Kader Allah’ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kazâ ise yaratılmışlar âleminde kaderin icrasıdır, yerini bulması ve uygulanmasıdır. Allah Teâlâ, kulların hür ve serbest bulundukları alanda ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini ezelde bildiğinden, O’nun o alandaki kader ve kazâsı ile kulun hür tercihi birbirine uygun düşmüştür. Bu düzeni kuran güç ve irade, varlıklara mahiyet ve özelliklerini veren yaratıcıdır. Bu noktadan bakıldığında kulun serbest iradesiyle yaptığı fiiller de dahil olmak üzere her şey O’nun ilim ve iradesine uygun olarak oluşmakta ve gerçekleşmektedir. O istemeseydi kul irade ve tercih sahibi olamazdı; hayrı veya şerri, doğruyu veya yanlışı, küfrü veya imanı tercih edemezdi; kulağını hak davetine açamaz veya tıkayamazdı. Bu anlamda “hidayete erdiren, saptıran, mühürleyen, hayrı veya şerri işleten Allah’tır.” Bu makro düzeyden mikro düzeye inilerek kulun hayatı, idrak ve şuuru içinde olup biten davranışlara bakıldığında, kula ait hürriyet, irade ve tercih ortaya çıkmakta, etkili olmaktadır. Davranışları değerlendirmeye, aidiyeti tesbite böyle yaklaşıldığında, doğru veya yanlış yola giren, hayır veya şer işleyen, mümin veya kâfir olan, idrakini sınırlayıp karartanın… kulun kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Âyet ve hadisler farklı üslûplarla bu iki bakış açısını da dile getirmekte, gerçeğin her iki yönden de görünüşünü vermektedir. Nitekim Nisâ sûresinin 155. âyetinde kâfirlerin kalplerinin kılıflanması veya mühürlenmesi, onların irade ve tercihlerini bu yönde kullanmış olmalarına bağlanmıştır. Yûsuf sûresinin 105. âyetinde de kâfirlerin yer ve göklerde mevcut olup Allah’ın varlık ve birliğini gösteren nice delili (âyet) görmemek için yüzlerini çevirip geçtikleri ifade edilmiş, böylece “kalplerin kılıflanması ve mühürlenmesi”nin mânasına, sebebine ve bu oluşta kulun tesirine ışık tutulmuştur. Bu hadîs-i şerif de konuya bir başka yönden açıklık getirmektedir: Mümin bir günah işlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşur. Kul tövbe eder, günahı terkeder ve pişmanlık duyarsa kalbinden o lekeyi siler; aksine günaha devam eder ve arttırırsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. Allah’ın “Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır” (Mutaffifîn 83/14) buyruğundaki “karartma”dan maksat budur (Tirmizî, “Tefsîr”, 5; İbn Mâce, “Zühd”, 29).

Sonuç olarak insanların ceza ve azap görmelerine yol açıcı günahları işleten, onları buna mecbur bırakan Allah değildir. Onlara irade, tercih, güç gibi imkânları ve kabiliyetleri veren Allah’tır. Bunları O’nun rızâsı veya gazabı yönünde kullanan, sarfeden –ki, bu sarfa “kesb” denilmiştir– insandır. Dünyadan göçüp giderken insanın elinde ya cennetin anahtarı ya da cehennemin ateşi vardır. Bunları o kesbetmiştir. Dünya hayatı, sermayesi ömür olan bir ticarettir, bunlar da kulun elde ettiği kazanç veya uğradığı zarardır (ayrıca bk. Bakara 2/286).

Bakara Suresi 8. ayet

(8) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَۘ

İnsanlardan bazıları da vardır ki inanmadıkları halde “Allah’a ve âhiret gününe inandık” derler.

Hak dine inananlarla bunu açıkça inkâr edenlerden sonra üçüncü bir inanç ve davranış grubu olarak münafıklara geçilmiştir. Münafık “gönülden inanmadığı halde Allah’ı, Peygamber’i ve onun bildirdiği diğer iman ilkelerini benimsediğini söyleyen, müslümanmış gibi görünen kimse” demektir. Bu grubun en belirgin özelliği ikiyüzlü oluşlarıdır; inanmadıkları halde inanır görünmeleri ve akıllarınca müminleri kandırmalarıdır. Açık inkârcılardan ve bilinen İslâm düşmanlarından, gizli olanlar daha tehlikeli oldukları ve bunların doğru yolu bulma ihtimalleri daha zayıf bulunduğu için kâfirlerin en aşağı tabakada olanları bunlardır. Münafıkların ebedî âlemdeki cezaları da diğer inkârcılardan daha ağır olacaktır (Nisâ 4/145).

Her ümmet, cemaat ve topluluk içinde, inancı farklı olduğu halde bunu açığa vurmayan, inanmış görünerek durumu idare eden ve amacına ulaşmayı hedefleyen insanlar vardır. Nifak denilen bu davranış biçiminin sebebi ya kişinin ve grubun zayıf olması veya bir taktik ve yöntem olarak bunu tercih etmesidir. Hz. Peygamber ve müslümanlar Mekke döneminde müşriklerle mücadele etmişlerdi. Medine’ye göç edince müşriklere iki sınıf inkârcı daha katıldı: Yahudiler ve münafıklar. Müslümanlar Medine’ye gelmeden önce oradaki ahaliye üstünlük sağlamış bulunan ve onları sömüren yahudiler, Hz. Peygamber ve ashabının oraya intikalinden sonra üstünlüklerini kaybedip giderek tâbi bir azınlık haline gelmişlerdir. Bu statüyü kendileri veya menfaatleri için uygun bulmayan bir kısım yahudiler, sözle müslüman olduklarını ifade etmiş, İslâm cemaatinin içine girmiş, cemaate zarar vermek ve onu içeriden çökertmek için ellerinden geleni de geri koymamışlardır. Resûlullah’ın Medine’ye geldiği sıralarda buranın yöneticiliğine hazırlanan Abdullah b. Übey de benzer bir beklenti içerisine girmiş, ancak bu beklentisi gerçekleşmeyince Hz. Peygamber’e ve müslümanlara kin beslemiş, fakat inkârcı olarak kalması halinde onlara fazla zarar veremeyeceğini anlayıp Bedir Savaşı’nı takiben müslüman olduğunu açıklamıştır. Ölünceye kadar (h. 9. yıl) nifak hareketinin başını çeken Abdullah b. Übey müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir (ayrıca bk. Münâfikun 63/1-8). Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e münafıkları bildirdiği halde, bunlar görünürde müslüman oldukları, çevre onları müslüman bildiği için Hz. Peygamber, “Muhammed arkadaşlarını da öldürüyor” (Buhârî, “Tefsîr”, 63/5, 7) şeklinde bir propagandanın yayılmasını önlemek için münafıkları teşhir etmemiş ve –belli suçları sabit olmadıkça– cezalandırmamıştır.

İman yönünden münafıklık yanında bir de ahlâk bakımından münafıklık vardır ve Hz. Peygamber müminlerin bundan da sakınmalarını istemiştir. “Münafığın üç belirtisi vardır: Haber ve bilgi verdiğinde yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Buhârî, “Şehâdât”, 28; Müslim, “Îmân”, 25) meâlindeki hadis bu konuda yapılmış önemli bir uyarıdır.

Bakara Suresi 9. ayet

(9) يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذٖينَ اٰمَنُواۚ وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَؕ 

Akıllarınca Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; hâlbuki onlar farkında olmadan yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar.

İnkârlarını gizleyen, müminlerin yanında inanmış gözüken münafıklar bu davranışlarıyla hem müminleri hem de Allah’ı aldattıklarını zannederler; halbuki asıl aldananlar kendileridir. Çünkü Allah onların durumunu bilmekte, fakat imtihan için fırsat vermektedir. Müminlerin birçoğu onları teşhis etmekle birlikte, göründükleri gibi kabul edip ona göre davranmaktadırlar. İkiyüzlüler bütün bunlardan habersiz oldukları, kendilerini gülünç duruma düşürdükleri, irşad ve davetin kendilerine yönelmesinden de mahrum kaldıkları için asıl aldananlar kendileri olmaktadır.

Bakara Suresi 10. ayet

(10) فٖي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır. Yalan söylemeleri yüzünden, kendilerine acı veren bir azap da vardır.

Kalbi bozuk olan münafıklar, Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e ve müminlere çeşitli lutuflarını gördükçe, İslâm’ın adım adım tamamlanarak yerleştiğini müşahede ettikçe haset ve kinleri artmakta, bu da bozuk kalplerini daha bozuk hale getirmektedir. Ruh ve beden sağlığı bakımından kalp çok önemli bir organdır; o sağlıklı olunca bütün vücut sağlıklı olur. Kur’an dilinde kalp daha ziyade vicdan, iman ve ahlâkın merkezi mânasında kullanılmaktadır. Münafıklık, ikiyüzlülük bir ahlâksızlıktır; vicdanda, ahlâk merkezinde mevcut bir bozukluğun acı meyvesidir, nifak devam ettikçe bozukluk da nicelik ve nitelik yönünden artarak devam eder.

Bakara Suresi 11. ayet

(11) وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler.

Her insan kendi aklını beğenir ve tuttuğu yolun doğru olduğunu iddia eder. Sıra iddianın deliline gelince müminle kâfirin farkı ortaya çıkar. Müminin delili, aklının yanında, hatta önünde bulunan ve doğru bilginin kaynağı olan vahiydir, Kur’an-ı Kerîm ve hadislerde yer alan bilgiler ve açıklamalardır. Hz. Peygamber’e inanmayanlar ise yalnızca beşerî bilgi kaynaklarıyla yetinmek durumundadırlar. Beşerî bilgi kaynakları birçok konuda, tek başına doğruyu bulmaya, bilmeye yeterli olmadığından bununla yetinenler hataya düşerler, yanlış yollara saparlar; ancak gerçeği bilmedikleri için kendi bildikleri ve yaptıklarının doğru olduğunu savunmakta ısrar ederler. Hak dine inanmayanlar, akıl üstü konularda yanıldıklarını ancak çıkmaza saplandıkları, sistemleri tıkandığı, bunalımlar baş gösterdiği zaman kısmen anlarlar, çoğu defa yine anlamaz, yanlış yorumlara girişirler, gerçeğin bilgisi âhirete kalır ki bunun da artık dünyada onlara faydası olmaz.

Bakara Suresi 12. ayet

(12) اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ

Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar.

Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar.

Bakara Suresi 13. ayet

(13) وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَـهَٓاءُؕ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَـهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara “Diğer insanlar gibi siz de iman edin” denildiğinde, “Akılsızların inandıkları gibi biz de inanalım mı?” derler. Biline ki, asıl akılsızlar onlardır, fakat bilmezler.

İman ve inkâr yalnızca akıl ve bilgi işi olsaydı bütün akıl ve bilgi sahipleri inanır veya inanmazlardı. Halbuki tarih boyunca ileri düzeyde akıl ve ilim sahibi kişiler arasında hem iman edenler hem de inkâr edenler bulunmuştur. Bu sebeple iman edenler akıllarıyla övünmezler; hidayeti, imana kavuşmayı, kendi irade ve tercihleri yanında Allah’ın hidayet ve yardımına da bağlarlar, O’na şükrederler. İnkârcılar ise yalnız akıllarına güvenir, akıl üstü varlıklara inanmaktan kurtulduklarını düşünür, iman ehlini akılsızlıkla, saflıkla, ekonomik ve kültürel yönlerden geri kalmışlıkla vasıflandırırlar, imanı bu etkenlere bağlarlar. 13. ve yukarısındaki âyetler işte bu tavır ve psikolojiyi açığa çıkarmakta; asıl akılsızların, aklını doğru kullanmayanlar, tercihlerini iman ve İslâm yönünde yapmayanlar olduklarını ilân etmektedir.

Bakara Suresi 14-15-16. ayetler

وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ (14)

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فٖي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (15)

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰىࣕ فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدٖينَ (16)

﴾14﴿

 İman edenlerle karşılaşınca “inandık” derler, şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise “Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz” derler.


﴾15﴿

 Asıl onlarla alay eden ve azıp saparak dolaşmalarına izin veren Allah’tır.


﴾16﴿

 Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır. Bu sebeple ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.

“Alay etmek, aldatmak, tuzaklara karşılık vermek” gibi fiillerin Allah’a nisbet edilmesi, bunları yapanları, fiillerine uygun bir şekilde cezalandırması, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürmesi sebebiyledir; nisbet bu mânaya yöneliktir. Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve müminleri aldattıklarını zannederek işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hz. Peygamber’e durumu bildirdiği için –yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi– kendilerini alay konusu haline getirmektedirler. İkiyüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sananlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar. İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çabasıyla elde ettiği bilgiler değildir; bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, rahmân veya şeytandan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır. Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi insanlar arasından edindiği işbirlikçileri de vardır. 14. âyet “şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında…” diyerek bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimlerin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır.

Bakara Suresi 17-18-19-20. ayetler

(17) مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فٖي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

(18) صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ

(19) اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ فٖيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فٖٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِؕ وَاللّٰهُ مُحٖيطٌ (بِالْكَافِرٖينَ 

(20) يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْؕ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا فٖيهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌࣖ

﴾17﴿

 Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir.


﴾18﴿

 Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler.


﴾19﴿

 Yahut onlar, karanlıklar içinde gökten boşanan gök gürültülü, şimşekli bir yağmura tutulmuş kimseler gibidirler. Yıldırımlar yüzünden ölümden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Hâlbuki Allah inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.


﴾20﴿

 Şimşek gözlerini kör edercesine çakar, onların çevresini aydınlatınca orada yürürler, karartınca da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitme ve görmelerini büsbütün giderirdi. Şüphesiz Allah her şeye kādirdir.

Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş vakalardan istifade ederek anlatma usulü çok eski zamanlardan beri bütün milletlerde olduğu gibi İslâm’ın ilk muhatabı olan Araplar’da da kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerîm de bu usul ve üslûba sık sık başvurmuş, eğitim öğretimde sesli ve görüntülü yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır. Münafıkların durumunu misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışığı İslâm’ın nuru, karanlığı imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültüsünü ve şimşeği inkârcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı “güdüler, duyu organları, akıl” gibi beşerî bilgi kaynakları ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek ve bunlar arasında ilerlemeye, yol almaya çalışan insanı da “bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve mânevî meseleleriyle insanın dünya hayatı” olarak anlıyoruz. İnsanoğlu dünyada problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara ilâhî yardım ve irşadı da ekler, Kur’an’ın ve Sünnet’in rehberliğinden faydalanır. İnkârcılar dini hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyular ve tecrübelerle –daha çok ve kısmen– maddî problemlerini çözüyorlar, bu alanda hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı idrak kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derinliklerinde fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor, bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden âciz kaldığı problemleri unutmak için başvurulan tedbirler (zevku safa âlemleri, iş, sanat, spor vb. alanlardaki faaliyetler, içki, uyuşturucu…) fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten geçmiş bulunuyor. Allah Teâlâ’nın kullarına verdiği beşerî bilgi araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetler) okuyarak rabbini bulması, O’nun irşadına kulak vermesi içindir. Bunları yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan mahrum bulunan yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münafıklar da bir yandan akılları, diğer yandan zâhiren uyum gösterdikleri müslümanların dinden gelen bilgileri sayesinde dünya hayatlarını kısmen düzgün götürebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz ilâhî irşad ve ışıkla desteklenmediğinde bir yakımlık ateşin, bir kibritin, bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler onları bu çıkmazdan kurtaramıyor.

Bakara Suresi 21. ayet

(21) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذٖي خَلَقَكُمْ وَالَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

 Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki takvâya eresiniz.

Bundan önceki âyetlerde iman bakımından insanlar “mümin, kâfir, münafık” olarak çeşitlendirilmiş, her bir grubun özellikleri açıklanmıştı. Bu âyette inanç durumları ne olursa olsun bütün insanlara hitap edilerek hepsi birden Allah’a kul olmaya davet edilmekte ve bu çağrı İslâm’ın şu özelliklerini ortaya koymaktadır: a) Bu ilâhî çağrı (İslâm) din, dil, ırk, bölge, sınıf… farkı gözetmeksizin bütün insanlığa yöneltilmiştir. b) Bu çağrıya muhatap olmak ve Allah kulluğuna kabul edilmek için bir ön şart yoktur. Daha önce neler yapmış, ne kadar büyük suç ve günah işlemiş olursa olsun bir kimse gönülden benimseyerek “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir” dediği anda müslüman olmuş, Allah’a kulluğa ilk adımı atmış, geçmiş günahlarını silmiş olur. c) Kulluk edilecek varlığın yaratılmamış (varlığı zorunlu, kendinden, ebedî ve ezelî), yaratıcı ve eşyaya özelliklerini verici olması gerekir. Bu vasıfları taşıyan tek varlık kâinatın yaratıcısı ve rabbi olan Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple O’ndan başkasına kulluk edilemez. d) Yukarıda verilen meâle göre “Allah’a kul olma” emri ile takvâ (sakınma) arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmuştur. Allah’a kulluk etmenin (İslâm’a özgü iman, ibadet, ahlâk ve diğer amellerin) hâsıl edeceği sonuç takvâdır. Sakınma kavramı, sakınılacak alan ve varlık ile sakınma iradesini gerektirir; bu da İslâm’ın tasarladığı insanın resmini çizer: Müslüman insan her istediğini yapmayan, önce durup düşünen, belli değer ölçüleri ve sınırlara göre ölçüp biçen, bu ölçülere uygun düşmediği takdirde nefsinin isteklerini ve arzularını frenleyen; akıllı, imanlı, iradeli varlıktır. Allah’a kulluk olmadan sakınma (takvâ) gerçekleşemez, sakınma olmadan da kâmil insan olunamaz.

Âyeti, “Sizi ve sizden öncekileri sakınsınlar diye yaratan Allah’a kulluk edin” şeklinde çevirmek de mümkündür. Buna göre de takvâ ile kulluk birbirini tamamlayan, biri bulunmadan diğeri bulunmayan, her ikisi bir bütün olarak yaratılışın amacını teşkil eden iki kavram olarak ortaya çıkmış olur; yani insanlar Allah’a kulluk edince yaratılış amaçlarını teşkil eden takvâyı gerçekleştirmiş, bunu gerçekleştirince de kulluğu yerine getirmiş olurlar (ayrıca bk. Bakara 2/197).

Bakara Suresi 22. ayet

(22) اَلَّذٖي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًࣕ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ 

Rabbiniz ki, sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır; artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın.

Allah Teâlâ kullarını yaratıp kendi hallerine bırakmamış; onların yaratılış amaçlarına doğru ilerleyebilmeleri için maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamış; yani bunları karşılayacak bir kâinat düzeni kurmuş, “kayyûm” isminin tecellisi olarak da bir an bile ihmal etmeksizin bu düzeni korumuş, yürütmüş ve gözetmiştir. Yeryüzünü insanların burada oturmalarına, istirahat etmelerine, huzur bulmalarına ve üretim yapmalarına uygun kılmıştır.

Yerkürenin her noktasından yukarıya doğru bakıldığında görülen ve görülemeyen bütün uzaklıkların ve yaratılmış varlıkların bir kısmı “sema”dır (bk. 29. âyetin tefsiri). Uzayda sağlam, ince, dengeli ve hikmetli bir düzen ve yapı oluşturulmuştur. Bu yapı hem dengeyi hem de dünyadakilerin gök cisimlerinden, gökte olup bitenlerden zarar görmemelerini sağlamaktadır. İnsanlara verilen bilgi edinme ve bilgiden yeni bilgilere ulaşma kabiliyeti doğru kullanıldığı takdirde yaratıcı Allah’ın varlık ve birliğine kolayca ulaşmak mümkündür. Kuvve halinde (potansiyel olarak) insanda mevcut olan bu bilgiye rağmen onun, Allah’a ortak koşması, O’nu bırakıp başka varlıklara tapınması veya itaat etmesi veya her şeyin kendiliğinden ve bir tesadüf sonucu oluştuğuna inanması “bile bile şirk koşmak ve inkâr etmek” sayılmaktadır. Çünkü bu inanç ve anlayış (inkâr ve şirk) insanın fıtrat ve tabiatına (potansiyel bilgisine) ters düşmektedir.

Bakara Suresi 23. ayet

(23) وَاِنْ كُنْتُمْ فٖي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖࣕ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre de siz getirin, Allah’tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!

Önceki âyetlerde insanlar tevhide (bir tek Allah’a kul olmaya) çağırılmışlar, buna tefekkür yoluyla varabilmeleri için teşvik edilmişler, ayrıca deliller getirilerek onlara ışık tutulmuştu. İnsan kendi düşünce ve iradesiyle inanmaya karar verince; Allah, yaratılış, yaratılmışlar, gayb âlemi, dünya hayatının sonu; Allah, insanlar ve eşya ile ilişkilerde takip edilecek yol ve usul gibi konularda bilgilenmeye ihtiyaç duymaktadır. İnsanın kendi bilgilenme kapasitesi bu meçhulleri aydınlatmaya yeterli olmayınca, beşer üstü bir bilgi kaynağına başvurma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu kaynak vahiydir; özel bir dil veya iletişim aracı ile Allah’ın kullarına bilgi vermesidir. Bu bilginin peygamber dışındaki insanlar için elde edileceği kaynak Kur’an’dır ve vahye dayanan sünnettir. Bu sebepledir ki kitaba iman inanç esaslarından biri olmuş, kitabın şüpheden uzak bulunduğunu ispat için âyetler gönderilmiş, deliller getirilmiştir. Sûrenin başında “Onda şüphe yoktur” ifadesiyle gerçek ortaya konmuş, burada ve daha başka yerlerde ileri sürülen delillerle de ispat edilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’in kaynak ve muhteva yönlerinden “şüphesizlik, gerçeklik ve tutarlılık” şeklindeki nitelik ve özelliklerinin ispatı, aynı zamanda onu alıp tebliğ eden Hz. Peygamber’in ve içinde geçen gayb bilgilerinin gerçekliğinin ispatı demektir. Böylece İslâm’a özgü iman esasları ve bunların ispat delilleri verilmiş olmaktadır.

Kur’an-ı Kerîm’in daha önce Mekke’de inen sûrelerinde de inkârcılara meydan okunmuş; bu kitabın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanların, onu Hz. Peygamber’in uydurduğu iddialarında samimi iseler benzerini yapıp getirmeleri istenmiştir. Bu cümleden olarak Kur’an’a benzer bir kitap (el-Kasas 28/49), onun sûrelerine benzer on sûre (Hûd 11/13), sûrelerine benzer bir sûre (Yûnus 10/38), onda bulunanlara benzer bir söz (Tûr 52/34) yapıp getirerek iddialarını ispat etmeleri istenmiştir. İnkârcı Araplar bütün arzularına ve teşebbüslerine rağmen bunu yapamamışlar, bir âyete benzer söz dahi söyleyememişler; böylece âciz oldukları, yapamayacakları ortaya çıkmış, “asla yapamayacaksınız” sözü gerçekleşmiştir.

Kur’an-ı Kerîm’in bir sûresinin, hatta bir âyetinin bile benzerinin yapılamaması özelliğine i‘câz denir. Kelimenin sözlük mânası “âciz, çaresiz bırakmak”tır. Mu‘ciz “çaresiz bırakan”, mûcize ise “sıradan insanların yapamadığı, ancak peygamberlere Allah’ın lutfettiği, olağan üstü fiiller, etkiler ve haller” demektir. Kur’an mu‘cizdir; çünkü meydan okuduğu halde kimse benzerini yapamamıştır. Kur’an mûcizedir; çünkü bu eşsiz kitap, son Peygamber’in risâletinin hak ve gerçek olduğunu ispat eden en kalıcı delil olmuştur. Bu aziz kitabın mu‘ciz ve mûcize oluşu hangi özelliklerinden gelmektedir? Hangi bakımlardan o bir mûcizedir? Bu sorunun cevabını vermek üzere i‘câzü’l-Kur’ân konulu irili ufaklı çok sayıda kitap yazılmıştır. Burada bir fikir vermek üzere Kur’an’ın i‘câzını ortaya koyan üç özelliğinden söz etmek mümkündür:

1. Söz Sanatı. Seçilen kelimeler ve dizilişi, grameri, uygulanan edebî sanatlar, kelimelere –dilin imkânları sonuna kadar kullanılarak– yüklenen mânalar.

2. Üslûp ve Şekil Özelliği. Kur’an-ı Kerîm’den önce Araplar’da, sözlü edebiyatın iki şekli vardı: Şiir ve nesir. Nesir de hitabet ile kâhinlerin kafiyeli sözlerinden ibaretti. Kur’an-ı Kerîm şiir olmadığı gibi Araplar’ın bildiği nesirden de farklıdır. O, öğüt ve tâlimattan ibaret bulunan iki amacını gerçekleştirmek üzere şeklin ve üslûbun en uygununu seçmiş, yerine göre uygun geçişler yaparak; misaller, kıssalar ve tarihî olaylardan yararlanarak vermek istediğini en güzel ve etkili bir şekilde vermiştir.

3. Muhteva Özelliği. Kur’an-ı Kerîm’in muhtevası iman (inanmak), inanılacak esaslar, ibadet ve çeşitleri, hükümler ve tâlimat, ahlâk bilgisi ve eğitimi, yaratılış ve oluş, gayb âlemi ve buradaki varlıklar, kısmen peygamberler ve kavimler tarihi, insan ve kâinatın yapısı, gelecekle ilgili bazı haber ve bilgilerden oluşmaktadır. Hz. Peygamber’in çevresi ve yetişme şartları bellidir. O’nun ve çevresindekilerin bu bilgilere sahip olmadıkları, bu bilgilerin bir kısmına o çağda yaşayan başkalarının da sahip bulunmadıkları bilinmektedir. Peygamberliğinden önce okuma yazma bilmeyen (ümmî) bir zatın ağzından çıkan, hepsinin de doğru olduğu ya o anda yahut zamanı gelince anlaşılan ve bundan sonra da anlaşılacak olan, yakın çevredeki dinlerin ve bu dinlere ait kitapların yanlışlarını düzelten, tahrifleri açıklığa kavuşturan bu muhteva (Kur’an-ı Kerîm’in içeriği) olağan üstüdür, mûcizedir, ancak doğru bilginin kaynağı olan Allah’tan gelmiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur veya mâkul değildir.

Bakara Suresi 24. ayet

(24) فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتٖي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرٖينَ

Bunu yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının; o, inkârcılar için hazırlanmıştır.

Âyette zikredilen “ateş” cehennem ateşidir. Bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu düşündürücüdür. İnsanlar bu âyetin gelmesinden yüzyıllar sonra kömürü bulup yaktıklarında, taş gibi nesnelerin de yandığını anlamışlardır. Cehennemin yakıtı olanlar ise kim bilir nasıl taşlardır? Bazı müfessirler bu taştan maksadın tapınılan taş heykeller, tanrı timsalleri olduğunu düşünmüşlerdir. “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız” (Enbiyâ 21/98) meâlindeki âyet de bu anlayışı destekler gibidir. Ancak heykel ve putun ham maddesi bile olsa eşyanın cezalandırılması âdil ve mâkul görülmediğinden ceza olarak yakılanları “şuurlu ve iradeli yaratıklar” olarak anlamak, taş yakıtı ise “gayb âlemine ait, mahiyeti dünyalılar tarafından bilinemeyen bir nesne” olarak yorumlamak daha uygundur. Hadislere göre cehennem ateşi, yakıcılık bakımından dünya ateşinden yetmiş misli daha şiddetlidir (Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 10; Tirmizî, “Cehennem”, 7). Bugün lazerle elmas kesiliyor. Mahiyet ve şiddetini bilmediğimiz ateşlerle taşların da ayrışıp yanması mümkündür. İnsan vücudu gibi narin bir cismin böyle bir ateşte ölmeden ve tükenmeden azap görmesinin tasavvuru bile dehşet vericidir. Kur’an-ı Kerîm insanları işte bu ateşten korumak için gönderilmiştir ve onları rahmete, cennete, ebedî saadete çağırmaktadır.

Bakara Suresi 25. ayet

(25) وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُؕ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذٖي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهاًؕ وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ 

İman eden ve iyi işler yapanlara, kendileri için zemininden ırmaklar akan cennetler bulunduğu müjdesini ver. Onlara cennetteki meyvelerden biri rızık olarak her sunulduğunda, “Bu daha önce de bize rızık olarak verilendir” derler. O kendilerine, benzer şekilde verilmiştir. Ayrıca orada kendileri için tertemiz eşler de vardır ve orada onlar sonsuza kadar kalıcıdırlar.

“İyi işler” diye çevirdiğimiz amel-i sâlih, mümin için dünyada ve âhirette yararlı bütün işleri, tutum ve davranışları kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir. Allah’ı tanıyan, bildirdiği kadar bilen kullar, başkaca bir teşvike ihtiyaç kalmaksızın O’na kulluk eder, huzur ve mutluluğu kullukta (ibadet) bulurlar. Bu irfan ve şuur zayıf veya yetersiz olduğu müddetçe de teşvike ihtiyaç vardır. Teşvik, itaat etmeyene verilecek cezayı bildirmek suretiyle yapılabileceği gibi itaat edenlere verilecek ödülü açıklayarak da yapılabilir. Daha önceki âyetlerde kullar ibadete davet edilmiş, inkârcıların karşılaşacakları korkunç âkıbet bildirilmiş; burada ise itaat ve ibadet edenlerin alacakları ödül açıklanmıştır. Kur’an’da ve hadislerde açıklanan teşvik ödülleri cennet ve nimetleri, ilâhî cemalin görülmesi ve “rıdvân”dır, yani Allah’ın kullarına hitap ederek kendilerinden razı olduğunu, imtihanın sona erdiğini ve başardıklarını bildirmesidir. Bu âyette sözü edilen ödül ise cennettir, oradaki çeşitli nimetlerdir, eşlerdir ve orada kalmanın sonsuza kadar süreceği müjdesidir.

Gerek cennet gerekse içinde bulunan şeyler öz ve yapı itibariyle dünyada bilinen nesnelerden farklıdır. Ancak insanların görmediği, bilmediği, tatmadığı, hayal bile edemediği şeyleri onlara anlatmanın tek yolu, bildikleri nesnelerin isimlerini kullanmaktır. Allah Teâlâ da cenneti ve nimetlerini bildiğimiz isim ve kelimelerle, kavram ve tasavvurlarla ifade etmiştir. Arada bir benzerlik vardır, ancak asla biri diğerinin aynı ve misli değildir. İbn Abbas “Cennette olan şeylerin dünyada yalnızca isimleri vardır” (Beyhakî’den naklen Âlûsî, I, 204) diyerek bu gerçeği anlatmıştır. Cennetin ve nimetlerinin dünyada bildiklerimizden, hatta hayal ettiklerimizden farklı, bütün bunların ötesinde olduğunu açıklayan başka âyet ve hadisler de vardır. Hz. Peygamber bir sohbetinde cenneti anlatırken, “Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hayalinden geçmeyen şeyler vardır” buyurmuş, ardından da “Korku ve ümit içinde rabbine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez” (Secde 32/16-17) meâlindeki âyetleri okumuştur (Müslim, “Cennet”, 5).

Kur’an’da cennetliklere her istediklerinin verileceği vaad edildiği için insanlar dünyadaki düşüncelerinin, arzu ve ihtiyaçlarının sonucu ve gereği olarak Hz. Peygamber’e “Orada şu kadar kadın var mı, at var mı?… Bize şunlar, şunlar verilecek mi?” diye sormuşlar, O da Kur’an’daki vaade dayanarak bu soruları, “Her istediğiniz verilecek” diyerek cevaplamıştır (Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 8 vd.; Müslim, “Cennet”, 2-5). Bazı kimseler buradan yola çıkarak “Cennette bir erkeğe şu kadar kadın verileceğine göre erkek cinsel açıdan bunlara nasıl yetecek, dünyadaki kadınları ne olacak?” gibi sorular sormuşlar ve bunlara yine dünya şartları ve düzeni çerçevesinde cevaplar oluşturmuşlardır. Bizce doğru olanı, açıklanmakta olan âyet ve benzerlerini genel bir kural olarak kabul etmek ve âhirette olup bitecek, verilecek, yaşanacak şeyleri dünyadakilere kıyas etmemek, olumlu ve olumsuz yanlarıyla dünyayı âhirete taşımamaktır.

Ayetlerin Nuzul Sebebi (1-25.ayetler)

Mushafta ikinci, nüzul sıralamasında 87. sûredir. Medine’de nazil olmuştur. İçinde Mekke’de nazil olan âyet yoktur. Kur’an’ın en uzun süresidir. Tamamının bir nüzul sebebi olmamakla birlikte bir çok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. Değişik sürelerde inmiştir. Nüzulü en uzun süren sûredir.
Medine’de nazil olmuş ilk sûre olduğu da söylenmiştir. Ancak yüce Allah’ın: “Kendisinde Allah’a döndürüleceğiniz bir günden korkunuz.”[1] buyruğu semadan son nazil olan âyet-i kerimedir. Bu âyet-i kerime Mina’da, Veda Haccında Kurban bayramının birinci gününde nazil olmuştur. Yine faizin yasağını belirten âyet-i kerimeler de[2]
Kur’ân-ı Kerim’in son nazil olmuş âyetleri arasındadır. [3]
Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, Abdullah b. Hamid’den, o Ahmed b. Muhammed b. Yusuf’tan, o Yakub b. Süfyan el-Kebir’den, o Hişam b. Ammar’dan, o Velid b. Müslim’den, o Şuayb b, Zurayk’tan, o Ata el-Horasanî’den, o da İkrime’den şöyle dediğini bize rivayet etmiştir:
“Medine’de indirilen ilk sûre Bakara Süresi’dir.”[4]
l-4. Elif. Lam. Mîm. İşte bu kitab, onda hiçbir şüphe yoktur. Muttakîler için hidâyetin tâ kendisidir. O muttakîler ki gayba iman eder, namazı ikame eder ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infâk ederler. Ve onlar sana indirilmiş olana da senden önce indirilmiş olana da iman ederler. Ahirete de onlar îkân sahibidirler.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Osman es-Sakafî ez-Zaferanî, Ebû Amr b. Matar’dan, o Cafer b. Muhammed b. el-Leys’ten, o Ebû Huzeyfe’den, o Şibl’den, o İbnu Ebî Necih’ten, o da Mücahid’den şöyle dediğini bize rivayet etti:
“Bu sûrenin evvelinden ilk dört âyet mü’minler, onlardan sonra gelen iki âyet kâfirler ve sonra gelen on üç âyet de
münafıklar hakkında inmiştir.”[5]
2- El-Firyâbi ve İbn Cerir’in Mücahid’den rivayetle tahric ettiklerine göre Bakara Sûresinin ilk dört âyeti
mü’minler, onları takip eden iki âyeti kâfirler, ondan sonraki 13 âyet de münafıklar hakkında nazil olmuştur.[6]
3- Rebi’ b. Enes’ten de buna benzer bir rivayet nakledilmektedir. [7]
4- Bazı alimler de şöyle diyor:
“İlk dört âyet özellikle Ehl-i kitab mü’minleri hakkında, Kur’ân’a imanları sebebiyle nazil olmuştur. Allah Tealâ
Kur’ân’da, onların gizlemekte olduklarını haber verince bu kitabın Hz. Muhammed’e Allah katından indirilmekte
olduğunu anlamış, Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman etmiş, Kur’ân’da nazil olan hakikatleri de tasdik
etmişlerdi.”[8]
5- Süddi’nin Ebu Mâlik’ten, Ebu Salib’in İbn-i Abbas’tan, Mürre’nin İbn-i Mesud’dan rivayet ettiklerine göre bu
âyetlerde sıfatları zikredilen müminlerden maksat, ehl-i kitap olmayan müminlerdir. Bundan sonra gelen “Onlar,
sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Âhirete de kesinlikle onlar inanırlar.” âyeti ise ehl-i
kitabın iman edenlerini vasıflandırmaktadır. Zira. Allah teala. Hz. Muhammedi Peygamber olarak göndermeden
önce ehl-i kitap olmayan Araplara kitap göndermemiştir. Onların dışındaki Yahudilere ve Hıristiyanlara kitap
göndermiştir. Bu sebeple Allah teala müminleri iki kısım olarak zikretmiştir. Birinci kısımda olanlar daha önce
kendilerine kitap gelmeyen ve imani meselelerden haberdar olmayan müminlerdir ki onları “Gayba iman edenler”
şeklinde vasıflandırmıştır. İkinci kısmı ise, daha önce kendilerine kitap verilen ehl-i kitaptır ki onları da “Sana ve
senden önce indirilenlere iman edenler.” şeklinde vasıflandırmıştır. [9]
6- Diğer bir kısım âlimlere göre bu surede zikredilen dört âyette sıfatları anlatılan “Mümin”lerden maksat, sadece
ehl-i kitaptır. Zira bunlar, kendilerinin gözledikleri gaybla ilgili meseleleri, Kur’an’ın zikretmesi üzerine, Kur’an’a
da iman etmişler bu sebeple “Gayba iman edenler” diye vasıflandırılmışlardır. Daha önce indirilen İncil ve Tevrat’a
iman ettiklerinden dolayı da “Senden önce indirilenlere iman edenler.” diye vasıflandırılmışlardır. [10]
7- Başka bir kısım âlimler ise bu surenin baş tarafındaki dört âyette zikredilen “Müminler” ifadesine ehl-i kitap
olsun veya olmasın bütün müminlerin girdiğini söylemişlerdir. Bunlar, cennet, cehennem, öldükten sonra dirilme
gibi “Ğaybi hususlara iman etme” ifadesine, Rasulullah’a bütün indirilenler ve ondan öncekilere indirilenler
girmediğinden dolayı bunları beyan eden âyetin ayrıca zikredilmesine ihtiyaç olduğunu, bu nedenle zikredildiğini,
yoksa müminleri iki sınıfa ayırma maksadıyla zikredilmediğini söylemişlerdir. Müminler rablerini razı edecekleri
bütün fiil ve davranışları bilmelidirler ki onların hepsini yaparak rablerini razı etsinler. Bu nedenle “Gayba iman
etme” yanında Rasulullah’a indirilenlere ve ondan öncekilere indirilenlere iman etme ve diğer sıfatların hepsi
zikredilmiştir. [11]
8- Taberi, bu görüşlerden, dört âyetin iki sınıf mümini beyan ettiğini söyleyen görüşün daha doğru olduğunu
söylemiştir. Zira bu görüşte olanların beyan ettikleri deliller kuvvetlidir. Ayrıca bunlardan sonra gelen âyetlerde
kâfirlerin de, kalbleri mühürlenen açıkça kâfir olanlar, iman ettiklerini söyledikleri halde iman etmeyen münafıklar.
şeklinde iki kısma ayrılmaları, müminlerin de iki kısım olduklarını gösteren bir delildir. demiştir.
6-7. Şurası muhakkak ki o küfretmiş olanları inzâr etsen de inzâr etmesen de birdir, iman etmezler, Allah, onların
kalblerini de kulaklarını da mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir perde var. Onlaradır azâb-ı azim.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Dahhak dedi ki:
“Bu âyet Ebû Cehl ve onun ehli beytinden beş kişi hakkında inmiştir.” Kelbî de: “Yani yahudilerdir” demiştir.”[12]
2- Kelbi kanalıyla İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre bu âyetler Huyey ibn Ahtab, Ka’b ibnu’l-Eşref vb. Yahudi
ileri gelenleri hakkında nâzil oldu.
3- İkrime ve Saîd İbni Cübeyr, onlardan Muhammed îbni Ebu Muhammed, ondan İbnu İshak tarikından İbnu Cerîr
anlattı.. İbnu Abbas (r. a.) dedi ki:
“Bu âyetler Medine Yahudileri hakkında nazil oldu.” [13]
Medine civarında bulunan Yahudiler, Hz. Muhammed’in, Allah’ın onlara ve bütün insanlara gönderdiği son elçi
olduğunu herkesten daha iyi bildikleri halde herkesten önce tasdik edip ona iman etmeleri gerekirken tam tersine
onu yalanladıkları için onları azarlamak ve suçlamak üzere Allah Tealâ bu âyeti indirmiştir.
4- İbn Abbas (ra.)’a göre bu ayet, kendilerini Allah’ın, “hakkı bile bile gizleyenler” diye vasf ettiği inatçı yahudî
reisleri hakkında inmiştir.[14]
5- İkrime veya Saîd ibn Cübeyr’in İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre Bakara Sûresinin başından itibaren 100 âyet
birer birer isimlerini ve neseblerini saydığı Yahudi hahamları ile Evs ve Hazrec kabilelerinden münafıklar hakkında
inmiştir. Taberî, konuyu uzatmamak için bu kimselerin isimlerini vermediğini söyler. [15]
6- Rebî İhni Enes dedi ki:
“Bu âyetler Ahzap (Hendek) harbinde nazil oldu.”[16]
7- Bazı müfessirler ise, bu ayette kastedilenlerin Ebû Leheb, Ebû Cehil, Velid b. Mugîre v.b. gibi bir gurub müşrik
olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bunlar, delilin (Hz. Peygamber ve Kur’ân’ın) zuhurundan sonra, bile bile inkâr
etmiş, bilgi (marifet) hasıl olduktan sonra küfre sapmışlardır. [17]
8- İbn Cerir’in er-Rebi’ İbn Enes’den tahricine göre bu iki âyet Bedr gazvesinde öldürülen müşriklerin
kumandanları (ileri gelenleri) hakkında inmiştir.[18]
Rebi’ b. Enes bunların şu âyette de zikredildiklerini söylemiştir.
“Kâfirlerin, Allah’ın nimetlerine şükredecekleri yerde, Allah’ı inkâr ettiklerini, kavimlerini helak yurduna
sürüklediklerini görmez misiniz?” “Helak yurdu cehennemdir. Onlar oraya gireceklerdir. O, ne kötü bir
yerdir.”[19]
Rebi’ b. Enes’in bu görüşünün dayanağı şudur: Allah teala bu âyette, kötüleri uyarıp uyarmamanın, onlara hiçbir
fayda vermeyeceğini, onların kalblerinin mühürlendiğini beyan etmiştir. Halbuki kâfirlerden bir kısmı, daha sonra,
Rasulullah’ın uyarısından faydalanarak iman etmişlerdir. Bundan anlaşılmıştır ki, âyette zikredilen kâfirlerden
maksat, iman etmeden Bedir’de öldürülen küfrün elebaşlarıdır. [20]
9- Ali b. Ebi Talha’nın, Abdullah b. Abbas’tan naklettiğine göre ise, Abdullah b. Abbas bu âyeti şöyle izah etmiştir:
“Rasulullah (s.a.v.) bütün insanların iman etmelerini ve doğru yolda kendisine tabi olmalarını çok arzuluyordu.
Onun bu şiddetli arzusunu bilen Allah teala, daha önce iman edecekleri yazılı olanlardan başkasının iman
etmeyeceğini ve daha önce iman etmeyecekleri yazılı olanlardan başkasının da sapıklığa düşmeyeceğini
bildirdi.”[21]
10- Taberi, Abdullah b. Abbas’tan nakledilen birinci görüşün tercihe şayan olduğunu zikretmiş ve gerekçe olarak
şunları özetle söylemiştir.
“Allah teala bundan önceki âyetlerde ehl-i kitabın iman edenlerini övmüştür. Bu âyetlerde de yine ehl-i kitabın
iman etmeyenlerinden haber vermesi ve onları kınaması uygundur. Zira onların sıfatları farklı olsa da hepsi de ehl-i
kitaptır. Böylece Allah teala, ehl-i kitabın iman edenleriyle iman etmeyenlerini karşılaştırarak birlikte zikretmiştir.
Allah teala bu âyetlerle, Rasulullah’ın hak peygamber olduğunu gizleyen Yahudi hahamlarına karşı onu
desteklemiştir. Bunu böylece bilmiş olsunlar ki, Tevrat’ı Hz. Musa’ya gönderen Allah teala Hz. Muhammed’e de
bunları öğretmiştir. Zira, ne Muhammed ne de kavmi, Kur’an inmeden önce bu gibi şeyleri biliyorlardı. Bu hal de,
Yahudilerin, Hz. Muhammed’in Peygamberliği hakkında şüpheye düşmelerini bertaraf eder, Onun, Allah tarafından
getirdiklerinin hak olduğunu ortaya koyar. Zira onlar, okur yazarlığı olmayan bir millet içerisinde ortaya çıkan ve
okur yazarlığı olmayan bir kişinin onların gizlemiş oldukları haberleri ortaya çıkarması durumunda onun
peygamberliği hakkında nasıl şüpheye düşebilirler ki?
Rasulullah’ın okur yazarlığı yoktu. O bir takım hesapları da bilmiyordu. Bu itibarla ona, “Kitapları okudu da
öğrendi.” Yahut: “Hesap yaparak kâhinlik yaptı.” Veya “Rasulullah ile ilgili bir kısım haberleri gizleyen
Hahamlardan okuyarak bu tür bilgilere sahip oldu.” şeklinde iddialar onun hakkında hiç yakışık almayan
iddialardır.
Taberi diyor ki:
“Bu âyette zikredilen kâfirlerden maksadın ehl-i kitap olan kâfirler olduğunun diğer bir delili de şudur ki: “Allah
teala, bundan sonra gelen âyetlerle, münafıklara ve Hz. Âdem ve Havva kıssasına değindikten sonra tekrar ehl-i
kitap’tan bahsetmiştir. Madem ki önce ehl-i kitabın müminleri söz konusu edilmiş ve yine ehl-i kitaba
dönülmüştür. O halde bunların arasında zikredilen kâfirlerden maksat ta, ehl-i kitap olan kâfirlerdir.
“Küfür” kelimesinin lügat mânâsı “örtmek” demektir. Bundan dolayıdır ki, karanlığı ile bütün eşyayı örten geceye
de “Kâfir” denmiştir, Yahudiler de Rasulullah’ın hak Peygamber olduğunu bildikleri halde o gerçeği gizlemeleri sebebiyle kendilerine “Gerçeği örten” anlamına “Kâfir” denmiştir. Nitekim Allah teala bunlar hakkında başka bir
âyette şöyle buyurmuştur:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti, biz, insanlara kitapta açıkladıktan sonra onları gizleyenlere, işte onlara
Allah lanet eder. Hem de bütün lanet edenler lanet eder.” [22]
11- Âyet-i kerimede bunların hiçbiri ismen belirtilmemekle onlar ve tarih boyunca, kıyamete kadar onlar gibi
olanlar hakkında bu âyetler inmiştir demek en toplayıcı görüş olacaktır.[23]
8. İnsanlardan öyleleri vardır ki iman etmiş olmadıkları halde “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik.” derler. Halbuki
onlar mü’minler değillerdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Müfessirler bu âyet-i kerimenin münafıklardan bir topluluk hakkında indiğinde ve bu âyette zikredilen sıfatların
münafıkların sıfatı olduğunda ittifak etmişlerdir. [24]
2- İbn Cerîr Taberî’nin Tefsirinde İkrime veya Saîd ibn Cübeyr’in İbn Abbâs’dan rivayetine göre bu ayette Evs ve
Hazrec’den münafıklarla onlar gibi olanlar kastedilmektedir. İbn Abbâs, Übeyy İbn Ka’b’den naklen bunların
isimlerini de zikretmiştir.[25]
3- Abdullah b. Abbas, Katade, Mücahid, Abdullah b. Mes’ud, Rebi’ b. Enes ve İbn-i Cüreyc bu insanlardan
maksadın Medine’de, müslümanlardan korkarak mümin okluklarını söyleyen münafıklar olduklarını söylemişlerdir.
[26]
4- İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette ise bu âyetin, mü’minlerle karşılaştıklarında iman ve tasdik üzere
olduklarını açıklayıp “Biz, kitabımızda Muhammed’in vasıflarını buluyoruz.” diyen, birbirleriyle başbaşa kaldıkları
zaman ise bunun aksi davranan ehl-i kitab münafıkları hakkında nazil olduğu söylenmektedir ki Abdullah ibn
Übeyy, Muattib ibn Kuşeyr ve Cedd ibn Kays bunlardandır.[27]
5- Esbat’ın es-Süddi’den yüce Allah’ın: “İnsanlardan…” buyruğu hakkında: “Onlar münafıklardır”, dediğini rivayet
etmektedir.[28]
6- Sufi alimleri der ki: “en-Nas” bir cins ismidir. Veli (dost) edinilen kimselere ise cins ismiyle hitap edilmez. [29]
7- Taberi diyor ki:
“Aziz ve Celil olan Allah, hicret yurdu olan Medine-i Münevvere’de, Rasulullah’ı yerleştirip muzaffer kılınca ve
onun davetini yayıp müslümanları çoğaltınca müslümanlar, putlara tapan müşrikleri ve ehl-i kitap olan kâfirleri
mağlup edince Yahudi hahamları, sırf kıskançlıklarından ve azgınlıklarından dolayı Rasulullah’a kin ve düşmanlık
beslediler. Allah, bunlar hakkında başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurdu:
“Kitap ehlinden bir çoğu, hak kendileri için apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki çekememezlikten dolayı, iman
etmenizden sonra sizi tekrar kâfirliğe çevirmek isterler.”[30] Ehl-i kitap olan bu Yahudiler yanında Rasulullah’ı
yurtlarında barındıran, onu destekleyen ve yardımına koşan Ensar’ın içinden bir kısım insanlar, şirklerinde ve
cehaletlerinde devam ettiler. Açıkça kâfir olduklarını söylemeleri halinde müslümanlar tarafından
öldürüleceklerinden veya esir edileceklerinden korktukları için iman ettiklerini söyleyen fakat aslında iman etmeyen
münafıklar ortaya çıkmışlardır. Bunlar da ehl-i kitabın kâfirleriyle işbirliği yaparak müminler aleyhine çeşitli
tuzaklar kurmaya girişmişlerdir. Bunlar, Rasulullah’ı ve sahabileri gördüklerinde
“Biz, Allah’a, Peygamberine ve âhiret gününe iman edenleriz.” demişler, Yahudilerle başbaşa kaldıklarında da
“Biz, sizinle beraberiz. “Biz iman ettik” diyerek müminlerle alay ediyoruz.” demişlerdir. İşte Allah teala bu âyet-i
kerimede bu tür insanları zikretmekte ve onların gerçekte iman etmediklerini açığa vurmakta ve “Halbuki onlar
mümin değillerdir.” buyurmaktadır. [31]
11-12. Kendilerine “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” denildiği zaman “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler.
Dikkat ediniz! Onlar muhakkak bozguncuların ta kendileridir de durumlarının şuurunda değillerdir.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Âyette zikredilen “Onlar”dan maksat, Abdullah b. Abbas. Abdullah b. Mes’ud ve diğer bir kısım sahabilere göre
“Münafıklar”dır. Yapmamaları istenen “Bozgunculuk” ise “İnkarcılıkları ve günah işlemeleridir.”
Selman-ı Fârisî’den nakledilen başka bir rivayete göre ise “Onlar”dan maksat, o döneme kadar henüz dünyaya
gelmemiş olan insanlardır. [32]
2- Taberi, “Onlar”dan maksadın. Rasulullah’ın döneminde bulunan münafıklar ve onlardan sonra gelip aynı sıfatı
taşıyan bütün münafıklar olduğunu söylemenin daha evla olacağını zikretmiş ve özetle şunları söylemiştir.
“Selman-ı Farisî, bu görüşüyle Rasulullah döneminde bulunan daha sonra da ölüp giden münafıkları değil
Selman’ın yaşadığı dönemlerde henüz ortaya çıkmamış olan ve çıkmaları beklenen kimseleri kastetmiş olabilir.
Bizim, diğer görüşü tercih etmemizin sebebi, bu hususta müfessirlerin ittifak etmeleridir.”[33]
13. Onlara, “Gelin insanların iman ettiği gibi, siz de iman ediniz”, denildiğinde, onlar şöyle dediler: “O
beyinsizlerin inandıkları gibi biz de mi inanalım!?” İyi bilin ki, beyinsizlerin ta kendileri onlardır, ama bunu
bilmezler.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İnsanlar’dan maksat, Hz. Peygamber ve ona iman edenlerdir. [34]
2- İnsanlar’dan maksat, Abdullah b. Selâm ile onun gibi İslâm’a girenlerdir. Çünkü bunlar da, Hz. Peygamberle
beraber iman edenler gibi, iman etmişlerdir. [35]
3- Münafıkların burada, beyinsizlikle itham ettikleri kimselerden maksat, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud,
Rebi’ b. Enes ve Abdurrahman b. Zeyd’in de izah ettikleri gibi, Rasulullah’ın sahabileridir.[36]
4- Evs ve Hazreç’in çoğu müslüman idiler. Bu münafıklar da Evs ve Hazreç kabilesinden idiler, ama az idiler. Buna
göre, umum ifâde eden lâfızlar, bazan ekseriyyet için de kullanılabilirler. [37]
5- Gerçekte insan olan, sadece müminlerdir. Çünkü, onlara insan olmanın gerçekliği verilmiştir. Sebebiyse, gerçek
insanın diğer canlılar karşısındaki üstünlüğü, doğruya ileten akıl ve hidayet eden fikir iledir. [38]
14. Onlar, iman etmiş olanlara kavuştukları zaman “İman ettik.” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise
“Emin olun biz (onlarla) alay edicileriz.” derler.
1- Ahmed b. Muhammed b. İbrahim, Şeybe b. Muhammed’den, o Ali b. Muhammed b. Kurra’dan, o Ahmed b.
Muhammed b. Nasr’dan, o Yusuf b. Bilal’dan, o Muhammed b. Mervan’dan, o Kelbî’den, o Salih’ten, o da İbn
Abbas’tan bize şunu rivayet etti:
“Bu âyet Abdullah b. Ubey ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Bu kişiler birgün çıkıp, Rasulullah (s.a.v.)’ın
ashabından bir grupla karşılaşmışlardı. Abdullah b. Ubeyy de:
“Bakın bu beyinsizleri sizin başınızdan nasıl savacağım” demiş ve müteakiben gidip Ebû Bekr Sıddık’ın elini
tutarak ona şöyle demişti:
“Teyme Oğulları’nın ulusu. İslam’ın büyüğü, mağarada Allah Rasulü’nün yanında bulunan iki kişinin ikincisi ve
canını malını Allah yolunda cömertçe harcayan Sıddık’a merhaba.” Sonra Ömer’in elinden tutup ona da şunları
söyledi:
“Adiy İbn Ka’b Oğulları’nın ulusu, hakla bâtılın arasını ayıran, Allah’ın dini hususunda taviz vermeyen canını ve
malını Rasulullah (s.a.v.) için harcayan kimse için merhaba.” Sonra da Ali’nin elini tutup dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.)’ın amcazadesi ve damadı, Rasulullah (s.a.v.)’ın içlerinden çıktığı Haşim Oğulları’nın ulusu olan
kişiye merhaba.” Sonra dağıldılar, Abdullah arkadaşlanna dedi ki:
“Gördünüz mü nasıl yaptım. Siz de onları gördüğünüz zaman böyle yapın.” Onlar da ona övgü yağdırdılar,
müslümanlar Peygamber (s.a.v.)’e gelip bunu haber verdiler. Bunun üzerine Allah Teala da bu âyeti indirdi.”[39]
2- Kelbî’nin Ebu Salih’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre ise bu âyet yahudilerin durumu hakkında inmiştir.
Buna göre “iman edin” emrinin muhatabları yahudiler, “insanların iman ettiği gibi” ifadesindeki insanlar da
Abdullah ibn Selâm ve ashabı gibi müslüman olan yahudilerdir.[40]
3- İbn Abbas (r.a.)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Bu âyetler Abdullah b. Ubey b. Selül, Muattib b. Kuşeyr ve Cedd b. Kays gibi Ehl-i kitab münafıkları hakkında
inmiştir. Onlar mü’minlerle karşılaştıkları zaman iman ve tasdik eden kimseler olarak görünüyorlar ve: “Biz
Muhammed (s.a.v.)’in vasıf ve özelliklerini kendi kitabımızda görüyoruz”, diyorlardı. Ancak içleri böyle değildi ki
birbirleriyle yalnız kaldıklarında aksini konuşuyorlardı.”[41]
4- Ayet-i kerimede zikredilen “Onların şeytanları”ndan maksat, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ud’a göre,
münafıkların inkârda önde giden elebaşılarıdır. Katade ve Rebi’ b. Enes’e göre bunlar, müşriklerdir. Mücahid’e göre
bu şeytanlar, münafıkların, kâfirlerden, müşriklerden ve diğer münafıklardan olan arkadaşlarıdır. Katade’den
nakledilen diğer bir görüşe göre bu şeytanlardan maksat, münafıkların elebaşıları ve şer işlerde önderleridir. [42]
17. Onların durumu, bir ateş yakmış olan kimsenin haline benzer: O ateş, onun etrafını aydınlatınca, Allah onların
nurlarını giderir de, onları, hiçbir şey görmez oldukları karanlıklar içinde bırakır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Said b. Cübeyr dedi ki:
“Bu ayet, yahudîlerin ve onların Hz. Peygamber’in zuhurunu gözlemeleri ve onların bu Peygamber vasıtasıyla
müşrik Arablara galib gelme beklentileri hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber gönderilince onlar, O’nun
nübüvvetini kabul etmemişlerdir. Böylece onların, Hz. Muhammed’i bekleyişleri “ateş tutuşturmak” gibi; onların,
Hz. Peygamber’in ortaya çıkmasından sonra O’nu inkâr etmeleri de, bu nurun gitmesi gibi olmuştur.”[43]
2- Taberi der ki:
“Âyet-i kerime, görünüşte iman ettiklerini söyleyip te İslamın dünyadaki nimetlerinden faydalanan ve gerçekte
iman etmeyerek âhirette Allah’ın müminlere vereceği nimetlerden mahrum edilecek olan münafıkları tasvir etmekte,
onları, çevresini aydınlatmak için ateş yakan, daha sonra da ateşi sönerek karanlıklar içerisinde kalan kimselere
benzetmiştir.”[44]
19. Yahut onların hali gökten boşanan yağmura tutulmuşun hali gibidir ki onda karanlıklar, gök gürültüsü ve
şimşek çakışı vardır. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre
kuşatandır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbnu Cerîr, Süddî’yi Kebir tarikından anlattı. O, Ebu Mâlik ve Ebu Salih’ten, onlar, İbnu Abbas ve Mürre’den,
onlar, İbnu Mesud ve sahabeden bazılarından anlattılar:
“Medine münafıklarından iki kişi Allah’ın Rasûlü’nden müşriklere kaçmışlardı. Yolda Allah’ın, içinde şiddetli gök
gürültüsü, şimşek ve yıldırımlarla zikrettiği yağmura yakalandılar. Her yıldırımda yıldırım kulaklarına girecek de
kendilerini öldürecek korkusuyla parmaklarıyla kulaklarını tıkıyorlar; her şimşek parıldamasında onun ışığında
yürüyorlar, şimşek çakmayıp da bir şey göremez oldukları zaman da yürüyerek eski yerlerine geliyorlardı. Yıldırım
ve şimşek korkusundan şaşıran iki münafık:
“Ah bir sabaha çıksak! Hemen Muhammed’e gelip elimizi eline koyalım (tekrar O’na imanla biat edelim).” demeye
başladılar. Gerçekten de sabah olunca Hz. Muhammed’e gelip yeniden iman ettiler, ellerini Efendimizin eline
koyup biat ettiler ve iyi müslümanlar oldular.
Allah Tealâ Medine’den Müşriklere katılmak üzere çıkan bu iki münafığın durumunu Medine’deki münafıklar için
bir mesel kıldı: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in meclisinde hazır bulundukları zaman Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendileri
hakkında bir şey (vahiy) nazil olduğunu söylemesinden veya herhangi bir şeyle adlarının anılmasından ve
öldürülmelerinden korkarak Medine’den çıkan o iki münafığın parmaklarıyla kulaklarını tıkadıkları gibi kulaklarını
parmaklarıyla tıkıyorlardı. Şimşek önlerini aydınlattığında yani malları, çocukları çoğalıp bir ganimet elde
ettiklerinde veya bir fetih ele geçirdiklerinde o iki münafık nasıl şimşek çaktığında onun aydınlığında yürüyor
idiyseler bunlar da o aydınlıkta yürüyorlar; “Muhamed’in dini gerçekten doğru bir din imiş” diyorlar ve o dinde
devam ediyorlar; önleri aydınlık olmayıp karardığında da dikilekalıyorlar yani malları ve çocukları helak olup
başlarına bir belâ geldiğinde ise “Bu, Muhammed’in dini yüzünden.” diyor ve şimşek çakmayıp da karanlıkta kalan
iki münafığın yaptığı gibi bunlar da dinden dönüp kâfirler oluyorlardı.”[45]
2- Saîd İbn Cubeyr diyor ki:
“Bu âyet yahudiler hakkında nazil olmuştur. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)’nün çıkışını bekliyor ve onunla araplara karşı
zafer kazanacakları umudunu izhar ediyorlardı ama çıkınca onu inkâr ettiler. İşte Hz. Peygamber’in çıkışını
beklemeleri aydınlanmak üzere ateş yakmalarına, çıkışından sonra inkâr etmeleri de yaktıkları ateşin aydınlığının
zevaline benzetilmiştir.”[46]
3- İbn Abbas’tan gelen rivayete göre, bunlarla kastedilen yahudilerdir. Peygamber (s.a.v.) Bedir’de muzaffer olunca
umutlandılar ve şöyle dediler:
“Allah’a yemin ederiz, Musa’nın bizlere geleceğini müjdelediği peygamber budur. Bunun hiçbir sancağı geri
dönmez.” Ancak Uhud’da bozgun sözkonsu olunca irtidat ettiler ve şüpheye düştüler.
4- Kurtubi diyor ki:
“Bu açıklama şekli zayıftır, âyet münafıklar hakkındadır. Ancak, İbn Abbas’tan bu rivayet daha sahih bir şekilde
gelmiştir. Bununla birlikte mana hepsini (kâfirleri de münafıkları da) kapsamaktadır.”
21. “Ey insanlar sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbiniz’e ibadet ediniz…”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Said b. Muhammed b. ez-Zahid, Ebû Ali b. Ahmed el-Fakih’ten, o Ebû Turâb el-Kuhüstanî’den, o Abdurrahman
b. Bişr’den, o Ravh’tan, o Şu’be’den, o Süfyan-i Sevrî’den, o A’meş’ten, o İbrahim’den, o da Alkame’den şunu
dediğini bize haber verdi:
“İçerisinde “Ey insanlar” hitabının indiği herşey Mekke’de nazil olmuştur, “Ey iman edenler” hitabının içinde nazil
olduğu sûreler de Medine’de nazil olmuştur. Yani “ey insanlar” Mekke halkına, “ey iman edenler” hitabı da Medine
halkınadır. Allah Teala’nın “Ey insanlar sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbiniz’e ibadet ediniz” âyeti “İman
edenleri müjdele” âyetine kadar Mekke müşriklerine hitaptır. Bu âyetse Mü’minler hakkında nazil olmuştur.”[47]
Mücahid de bu görüştedir.
2- Kurtubi diyor ki:
“Ancak bu görüşü reddeden birtakım hususlar vardır: Bu sûre ve Nisa sûresi, Medenidir yani Medine’de inmiştir ve
bunlarda da “Ey insanlar” hitabı yer almaktadır. “Ey iman edenler” ile ilgili görüşleri ise doğrudur. Urve b. ezZubeyr der ki: “Herhangi bir had (belli bir suçun cezası) yahut bir farz belirten buyruklar Medine’de inmiştir.
Geçmiş ümmetlerden ve azaptan söz eden buyruklar ise Mekke’de inmiştir.” Bu da açıktır.”
3- Alkame ve Hasan Basrî’den nakledildiğine göre, onlar şöyle demişlerdir:
“Kur’an’da “Ey insanlar” diye başlayan her âyet mekkî; “Ey iman edenler” diye başlayan ayetler medenîdir.”
el-Kâdî Ebu Bekr ise şöyle demiştir:
“Onların söylediği bu söz, eğer bir nakle (rivayete) dayanıyor ise kabulümüzdür. Yok eğer böyle söylemelerinin
sebebi, müminlerin Mekke’de değil de Medine’de ekseriyette olmaları ise, bu zayıftır. Çünkü Cenab-ı Allah’ın
müminlere bir seferinde vasıfları ile diğer bir seferde ise cins isimleri ile hitab etmesi caizdir. Devamlı ibadet edip
ibadetini artırmaya çalışan mü’mine bu emir verildiği gibi bazan mümin olmayan kimseye de ibadet etmesi
emrolunabilir. Buna göre, bu ayetteki hitabın herkes hakkında olması mümkündür.” [48]
4- Âyette zikredilen “Ey insanlar” ifadesinden maksat, Abdullah b. Abbas’a göre “Kâfir ve münafik”lardır.[49]
22. Yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir bina kılan, gökten su indirip onunla size rızık olarak mahsuller çıkaran
O’dur. O halde bile bile Allah’a benzerler nisbet etmeyin.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Burada “Allah’a bile bile benzerler isnad edenler”den kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikredilmiştir:
1- Abdullah b. Abbas, bu insanlardan maksadın, bütün müşrikler olduğunu, Arap müşriklerinin de ehl-i kitap
müşriklerinin de bu ifadenin içinde bulunduklarını zikretmiştir.
2- Mücahid ise bu ifadeden maksadın, Yahudi ve Hıristiyanlardan iki gurup ehl-i kitap olduğunu, zira bunların,
Tevrat ve İncil’den Allah’ın birliğini öğrendiklerini bu nedenle Allah’a bile bile denkler tutmaya çalıştıklarını
söylemiştir.
3- Taberi birinci görüşü tercih ediyor ve özetle diyor ki:
“Mücahid’i bu görüşe sevkeden sebep, Arapların, rablerinin birliğini inkâr ederek onun kendilerinin yaratıcısı ve
rızık vereni olduğunu bilmedikleri ve ibadette bir kısım putları ona ortak koştukları kanaatinde olmasıdır. Halbuki
Allah teala, âyet-i kerimede, Arap müşriklerinin, yaratıcı olarak Allah’ın birliğini ikrar ettiklerini ancak Allah’a
ibadette bir takım putları ona şefaatçi yaparak ortak koştuklarını bildirmektedir. Nitekim âyet-i kerimelerde şöyle
buyurulmaktadır:
“Ey Muhammed, yemin olsun ki, eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, şüphesiz ki “Allah” derler.
Öyleyse nasıl oluyor da döndürülüyorlar?”[50]
“Ey Muhammed, de ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Size kulak ve gözleri bahşeden kimdir? Ölüden
diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? Bütün işleri düzene koyan kimdir?” “Allah’tır” diyeceklerdir. De ki
“O halde Allah’tan korkmaz mısınız?”[51]
Görüldüğü gibi Arap müşrikleri de ehl-i kitap gibi, Allah’ın tek yaratıcı ve rızıklandırıcı olduğuna iman ediyorlardı.
Bu nedenle âyette geçen “O halde bile bile Allah’a benzerler nisbet etmeyin.” ifadesindeki muhatapların sadece ehli kitap olmayıp, Arap, Acem, Ehl-i kitap olan veya olmayan bütün müşrikler olduklarını söylemek daha isabetlidir.
[52]
23. Eğer kulumuzun üzerine indirdiğimizden şüphe ediyorsanız haydi onun benzerinden siz de bir sûre getirin.
Allah’ın dışında şâhidlerinizi de çağırın eğer (sözünüzde) sâdıklar iseniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Müşrikler Kur’ân’ı işittikleri zaman: “Bu, Allah’ın sözüne benzemiyor. Biz doğrusu onun Allah kelâmı
olduğundan şüpheliyiz.” demişlerdi de âyet bunun üzerine nazil oldu. [53]
2- Elbetteki bu müşriklerin ilk örnekleri asr-ı saadette Kur’ân’ın ilk muhatabları olan Mekke müşrikleri olmakla
birlikte Kur’ân’ın bu meydan okuması kıyamete kadar bütün inkarcılar hakkında geçerlidir.[54]
3- Taberi diyor ki:
“Allah teala bu âyet-i kerimeyi, kavminin müşrik ve münafıkları ve ehl-i kitabın kâfir ve sapıklarına karşı
Rasulullah’a bir delil ve bir hüccet olarak zikretmiştir.” [55]
25. Mü’minleri müjdele.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Allah Teala bir önceki âyette kâfirlerin cezasını zikretti bu ayette de mü’minlerin mükafaatını zikretti.[56]


[1] el-Bakara, 2/281.
[2] el-Bakara, 2/275, 280.
[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 1/391.
[4] Mürsel hadistir.
[5] Mü’minler hakkında inen ilk dört ayet “muflihun” (5. ayet) kelimesine kadardır. İbn Cüreyc, Kurtubi.
Kâfirlerden kasdolunan, inkarcılar, küfürlerini açıkça ilan edenlerdir. Münafıklardan kasdolunan ise, inanmadıkları halde kendilerini inanmış gösterenlerdir.
[6] Celâluddin Abdurrahman ibn Ebî Bekr es-Suyûtî, Lubabu’n-Nukûl fî Esbâbi’n-Nuzûl, (Tefsîru’l-Celâleyn hamişinde), Kahire tarihsiz, 1/8; İbn Cerir et-Taberî,
Câmiu’I-Beyân: 1/80.
[7] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’I-Beyân: 1/80.
[8] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’i-Beyân, 1/79.
[9] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’i-Beyân, 1/79.
[10] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’i-Beyân, 1/79.
[11] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’i-Beyân, 1/79.
[12] Kelbi zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 20.
[13]
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/13.
[14] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[15] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 1/84.
[16] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/13.
[17] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[18] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 1/84; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/9.
[19] İbrahim: 14/28, 29
[20] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 1/84.
[21] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 1/84.
[22] Bakara: 2/159; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[23] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/14-15.
[24] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/90.
[25] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/90.
[26] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/90.
[27] el-Fahru’r-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran tarihsiz (Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye), 11/61.
[28] Kurtubi, Tefsir.
[29] Kurtubi, Tefsir.
[30]
Bakara: 2/109.
[31] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[32] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/97.
[33] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/97.
[34] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[35] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[36] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[37] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[38] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[39] İsnadı gerçekten çok zayıftır. Sa’lebi, Tefsir; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 20-21.
Bu rivayeti Suyuti de rivayet etmiştir. Suyuti dedi ki: Bu isnat cidden zayıftır (vahidir). Çünkü Süddi’yi Sağir ve Kelbî yalancıdır, Ebu Salih zayıftır.
Süddi’yi Sağir: Ebu Abdurrahman Muhammed İbni Mervan Küfî’dir. Davut İbni Ebî Hind, Hişam İbni Urve,Yezid İbni Ebî Zeyyad, Kelbî ve diğerlerinden rivayet
etmiştir. İlim ehli onu zayıf kabul etmişlerdir. Onun hakkında Yahya İbni Muîn: “O güvenilir değildir”, dedi. Başka bir defasında, “O bir şey değildir”, dedi. Nesâî ve
Ebu Hatem-i Razî: “Sözleri terk olunandır” dediler. Buhari: “Onun sözleri yazılmaz”, dedi. Dare Kutnî: “Zayıftır”, dedi. İbnu Hıbban: “Onun hadislerini yazmak
ancak itibarla helal olur, onunla ihticac, ancak bir hal ile helal olur”, dedi.
Kelbi: Haberî tefsirde Allame, Muhammed İbni Saib İbni Bişr-i Kelbî’dir. O Neseben Alim idi. O şiîdir. Hadisleri terk olunandır.
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/14-15.
[40]
Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu Ii-Ahkâmi’1-Kur’ân, Beyrut 1408/1988,.1/143.
[41] Fahr-ı Râzi, Tefsir-i Kebir, Mefâtfhu’1-Ğayb, 2/6.
[42] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[43] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[44] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[45] Suyûtî, Lubâbun-Nukûl, 1/10-11; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/119.
[46]
el-Fahru’r-Râzî, et-Tefsîru’1-Kebîr, 2/74.
[47] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 21.
[48] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[49] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[50]
Zuhruf: 43/87
[51]
Yunus: 10/31
[52] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[53]
Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, Beyrut 1408/1988. 1/161.
[54] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/18.
[55] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[56] Suyûtî, ed-Dürr: 1/33. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 21.

Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Bakara, 2/2

 ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

“İşte o kitap, onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler için ayn-ı hidayet bir yol göstericidir.” (Bakara sûresi, 2/2)

Bu âyet-i kerimedeki هُدًى mânâ-yı masdarîdir. Bu ise, “Fert hidayeti bulma adına kendi çabası, gayreti olmaksızın hidayete eremez ve onunla hedeflenen noktaya ulaşamaz.” mânâsını taşır. Diğer bir ifadeyle, tenvin de nazara alınarak, içinde şüphenin şemmesi olmayan bu kitapta müttakilere, aşkın bir hidayet-i rabbaniye vardır.. muttakilere vardır, zira onlar reyb ü şüpheden ârî oldukları gibi hem şeriat-ı garranın emirlerini yerine getirme konusunda, hem de şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine riayet bakımından hazır ve hakkı kabule teşne, dahası ön yargılı olmadıklarından böyle bir hidayetten istifade de ancak onlara müyesserdir.

Ancak sayfanın sonundaki اُولٰئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ cümlesindeki هُدًى hâsıl-ı bi’l-masdardır. Yâni Allah’ın, kullarını hidayete mazhar etme adına yarattığı illet-malul münasebeti söz konusu olmaksızın dilediği kullarına bahşettiği ve هُدًى ile ifade edilen vâki bir hidayettir. Buna ulaşabilmenin, bu kapıyı aralayabilmenin yolu ise, لِلْمُتَّق۪ينَ kaydından anladığımız kadarıyla, takva dairesi içinde bulunmaktır. Böyle bir takvanın ilk mertebesi iman ve mârifet, son mertebesi ise Cenâb‑ı Hakk’ın rıdvanına ulaşmaktır. Fezlekedeki tasrihe göre de, takvayı bu seviyede temsil edenler ancak kurtuluşa ereceklerdir.

Ayrıca, siyak-sibak itibarıyla âyetten, her ne kadar hidayetin, Allah’ın yaratmasına bağlı olduğu anlaşılsa da, onun dünyada insanı emn ü eman ve itminana ulaştırması, ahirette de vesile-i felah olması, muhatapların hür iradeleriyle ortaya koyacakları tavır, davranış ve seçeneklere vâbestedir.

Özetle denebilir ki, ilk هُدًى kelimesi bir sebep, ikincisi de lütuf dalga boylu bir netice ve ikisi birden Fatiha’daki اِِِِِِِِهْدِنَا duasına hem bir cevap hem de yoldakilere yol erkânını beyan gibidir.

Bakara, 2/10

ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا

“Onların kalb-i ruhanîlerinde hastalık var. Allah Teâlâ bunların hastalıklarını daha da artırmıştır…” (Bakara sûresi, 2/10)

Bazı tefsirler فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا cümlesini açıklarken اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ şeklinde bir yorum getirmişlerdir.[1] Şöyle bir yaklaşım daha doğru olsa gerek: Allah, onların kalblerindeki hastalığı artırdı; zira onların niyet plânında kötülüklerle içli-dışlı olmaları, bununla da kalmayıp fırsat buldukça bu kötü niyetlerini gerçekleştirmeleri, sebeplerin artışıyla neticenin katlanması demektir ki, bu da tam bir fasit dairedir. Yani bir türlü kalbten sökülüp atılamayan, hatta sökülüp atılması dahi düşünülmeyen kötü niyetler, başka kötü niyetleri doğurmuş, bu kötü niyetler üzerine yapılan ameller, yeni kötü ameller doğurmuş ve böyle bir fasit daire içinde münafık helâk olup gitmiştir. Bu itibarla, فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا cümlesi tefsir edilirken, “fasit dairenin tabiî ve olağan neticesi” denilmesi her hâlde daha muvafık olacaktır.

Bir kere insan sağlığının tabiî, hastalığın tâli, fıtrat-ı selimenin esas, ruhî rahatsızlığın arizî olmasına binaen, kalbin hıfz u sıhhatine bakmayanlar ve ona mânevî karantina şartları hazırlamayanlar bu latîfe-i rabbaniyeye virüs kaptırmış olurlar. Her bir hatadan başka bir hataya, her bir günahtan daha büyük bir mâsiyete, hatta mâsiyetlerin en büyüğü olan küfre değişik yollar bulunması itibarıyla, mebdede gayet küçük başlayan bir şey bazen tasavvurları aşkın geniş bir açı ile noktalanabilir.

Münafıkların hastalığı, bir akide bozukluğu veya şüphe ve tereddüt ise, bu aynı zamanda potansiyel bir küfür ve ilhad demektir ki, inayet-i ilâhî ile günahtan küfre uzanan halkalar kırılmadığı takdirde, mâsiyet katlanarak inkârı netice verebilir. Hatta bazen, Allah’tan nefsine uzanan çizgide her şeyden şüphe eden bir reybî, başkalarını da kendine kıyas ederek o uğursuz düşüncesiyle, herkesi ve her şeyi aynı marazın pençesinde kıvranıyor görür ve bu marazı ruhunda kat katıyla yaşar. Dolayısıyla da şüphe, tereddüt ve ilhadının katmerlenmesine denk hem kendi ruhundaki zikzaklarla kıvranır hem de başkalarını kendisi gibi imansız, iz’ansız, itimat edilmez ve güvenilmez insanlar olarak gördüğünden, kendi vehm ü hayalinde icat ettiği müterâkim bir sürü hastalığın altında ezilir gider.

[1] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/74.

Bakara, 2/17

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذ۪ي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لاَ يُبْصِرُونَ

“Onların misali, tıpkı bir ateş yakmak isteyen veya ateş yakanlar kıssasına benzer; o ateş yanıp da etrafını aydınlatınca, Allah hemen onların aydınlığını veya göz nurlarını giderir; giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır (artık hiçbir şeyi) göremezler.” (Bakara sûresi, 2/17)

Âyet-i kerimede, münafıkların iç dünyaları bir temsille müşahhaslaştırılarak gözler önüne seriliyor.

Münafıklar, Müslümanlarla içli-dışlı bir hayat sürdürdükleri için, ara sıra da olsa iman nurunu göz ucuyla görebiliyorlardı. Ancak, kalb ve kafalarındaki o nifak, iman nurundan tam anlamıyla istifade etmelerine mâni oluyordu.

Evet, bunlar, ya Hz. Resûl-i Zîşân’ın tutuşturduğu meşaleyi hafife alıcı nazarlarının matlaştırması veya fıtrî istidatlarını ifsatlarının köreltmiş olması sebebiyle bakar-kör hâline gelmişlerdi ki, zâhiren bakıyorlardı, ama meşalenin göz kamaştırıcılığıyla karşılaşıyor, ona im’ân-ı nazar edeceklerine, ruhlarında harekete geçen dinamizmi şüphe ve tereddütleriyle nötralize ediyor ve tesirsiz hâle getiriyorlardı. Hatta, ışıktan istifade edip yol alacaklarına ondan nasıl bir yangın unsuru elde edeceklerini plânlayıp duruyorlardı ki, اِسْتَوْقَدَ kelimesi bu iki tevcihe de açık görünmektedir.

Kâfirlere gelince, onlar iman ve onun nurefşân ışıkları ile hiç tanışmamış, onu hiç görmemiş ve onun büyüleyici, kudsî atmosferine hiç girememişlerdir. Bu sebeple, kâfirler şu ya da bu vesile ile iman nurunu bir defa vicdanlarında duyup hissedince -küfre şartlanmışlar hariç- daha ondan vazgeçmiyor ve hayatlarının geri kalan kısmını, samimî bir mü’min olarak geçirmeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bunda, ziya-zulmet ölçüsünde küfür-iman farklılığının tesiri büyüktür. Daha önce başka şeyler görenler, bakıp onu tanıyınca yeni bir dünyaya uyanıyor ve İslâm’ı bütün câzibedar güzellikleri ile görebiliyorlardı. Zaten her zaman, İslâm’ı ilk defa duyup yaşayanlarla, Müslüman ülkelerde doğan, büyüyen ve yaşayan -çok azı hariç- kimselerin İslâmî hayatları mukayese edildiğinde, yukarıda bahsini ettiğimiz husus daha bir açık olarak görülecektir.

Bakara, 2/18

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu sebeple onlar (içinde bulundukları hâlden) geri dönemezler.” (Bakara sûresi, 2/18)

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ

“Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.” (Bakara sûresi, 2/171)

Mealini verdiğimiz âyetlerin biri münafıklarla, diğeri de kâfirlerle alâkalıdır. Görüldüğü gibi burada, hazımsızlık, bakış zaviyesi ve haksızlık düşüncesinde münafıklar ve kâfirler sağır, dilsiz ve körlükle aynı çizgide müşterek mütalâa ediliyorlar. Ancak âyetlerin fezlekeleri farklı; birinde fıtrat-ı asliye ve eski hâllerini bulamama, diğerinde ise akıllarını kullanamama söz konusu. Onları sağır, dilsiz, kör fasl-ı müşterekinde birleştiren unsur, Yüce Yaratıcı’yı bulma adına önlerine bir meşher gibi serilmiş kâinat kitabını iyi değerlendirememe, varlığı hallaç edememe, hâdiseleri iyi yorumlayamama, kitaplara kulak asmama ve vicdanının sesini dinleyememe gibi hususlardır. Eğer onlar bu unsurları iyi değerlendirebilselerdi, tıpkı mü’minler gibi gönüllerinden gele gele “Lâ ilâhe illallah” diyecek, akıllarını kullanmış olacak, fıtrat-ı asliyelerine dönecek ve hayatlarını Hakk’ın düsturları, emir ve yasakları çizgisinde sürdüreceklerdi. Evet, onlar sağırdırlar; çünkü kâinattaki her şey kendi lisan‑ı mahsusuyla Allah’ı haykırırken, onlar bunları duyamamaktadırlar. Dilsizdirler; zira vicdanlarının hissettiklerini bir türlü ikrar edememektedirler. Kördürler; çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine giden yolları görememektedirler.

Fezlekelere gelince; kâfirler için لَا يَعْقِلُونَ “Akıl etmez, akıllarını kullanmaz ve düşünmezler.” deniyor ki, zaten eğer düşünselerdi, düşünebilselerdi imana giden yolları rahatlıkla bulabileceklerdi demektir. Nitekim Mekke’nin o mütemerrit ve muannit kâfirleri, evet Efendimiz ve ashabına yıllarca kan kusturan o insanlar, Hudeybiye Sulhü sonrası o yumuşak ortamda, Müslümanları kendilerine has çizgileriyle tam tanıyınca, o eski şartlanmışlıklarını bir kenara bırakarak, “Tarihî bir yanılgı içindeymişiz.” dedi ve hakka yöneldiler. Evet, kâfirlerin bu noktayı yakalamaları, büyük ölçüde düşünmelerine ve değerlendirmelerine bağlıdır. Onun için Kur’ân onlarla alâkalı hususu لَا يَعْقِلُونَ sözüyle noktalıyor.

Münafıklar ise; Kur’ân’ın ifadeleri içinde مُذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذٰلِكَ لاَ إِلٰى هٰؤُلاَءِ وَلاَ إِلٰى هٰؤُلاَءِ “(Kâfirler ile mü’minler) arasında gidip-gelmekte, ne tam onlardan olabilmekte ne de bunlardan.”[1] Yani zıp zıp orada, zıp zıp burada dolaşıp durmakta ve göz nurlarıyla beraber şuur ve idrak ziyasını kaybetmenin mahrumiyetini sergilemekteler. Ayrıca onlar, hayatı hep dünya yörüngeli yaşadıklarından hep günlerini gün etme sevdasındadırlar. İman veya küfür onlar için pek fark etmez; hayat standartları nerede yüksek, nerede daha rahat ve rehavet içinde olabileceklerse, hemen orayı tercih ederler. Onun için, gerekli görünce mescide bile gelebilir, namaz kılabilirler ama; وَإِذَا قَامُوا إِلٰى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالٰى يُرَاؤُنَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ إِلاَّ قَل۪يلاً“Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar; sırf insanlara gösteriş yaparlar, yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.”[2] fehvâsınca, namazlarını tembel tembel ve gösteriş mülâhazasıyla kılarlar. Demek ki onlar bir mânâda İslâmî çizgide hayatlarını sürdürüyorlar; sürdürüyorlar ve Hz. Peygamber’in arkasında yerlerini alıyorlar ama gözleri bakar-kör, vicdanları karanlık, düşünceleri imansız ve hiç de samimî değiller. Öyleyse onların en büyük tali’sizlikleri samimiyetsizliklerinde. İşte böylesi insanlar için Kur’ân, fezleke olarak لاَ يَرْجِعُونَ “Onlar hak ve hakikat çizgisine ve hilkatlerindeki safvete dönemezler.” diyor. Zaten Münâfikûn sûresinde de âyetlerin fezlekeleri ya لاَ يَعْلَمُونَ “Bilmezler.” veya لاَ يَفْقَهُونَ “Anlamazlar.” şeklinde verilmektedir. Bunlarla alâkalı لَا يَعْقِلُونَ، لاَ يَتَفَكَّروُنَ “Akıl etmezler, düşünmezler.” denmez; zira bu vasıflar inançsızlara ait vasıflardır.

Bakara, 2/25

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاً قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهاً وَلَهُمْ ف۪يهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

“O Cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: ‘Bundan önce rızık olarak verilenlerden bu.’ derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakilerine) benzer olarak verilmiştir. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara sûresi, 2/25)

Âyet-i kerimedeki وَأُوتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا“Bunların benzerleri verildi.” kaydı, nimetler, lütuflar ve mazhariyetler açısından benzerliği vurguluyor ki, Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı ile, benzetilen nimetler bu dünyadaki lütuflar da olabilir, ahiretteki lütuflar da. Meselâ insan burada “Elhamdülillah” der, orada onu bir Cennet meyvesi şeklinde bulur. Yani buradaki her bir tekbir, tehlil ve tesbih, tıpkı toprağa atılan bir tohum gibi, ahirette değişik Cennet nimetlerini netice verir. Yalnız burada bir husus var ki, o da bizim bu iki şey arasındaki münasebeti tam anlayamayışımızdır. Aslında biz, her şeyi sebepler dairesi içinde mütalâa ettiğimizden, tahlil ve terkiplerimizde belli ölçüde sebeplerin tesirinde kalmaktan kurtulamıyoruz. Hâlbuki, bu sebepler dünyasında öyle şeyler cereyan ediyor ki bunlar, âyetin bahsettiği hakikati âdeta gözlerimize sokacak şekilde. Meselâ bizim buğday ektiğimiz tarladan arpa biçtiğimiz hiç olmamıştır. Oysaki bu ikisi neredeyse aynı cinsten sayılır. Elma ağacından armut devşirdiğimiz de görülmemiştir.. keza üzüm bağlarından incir topladığımız da.. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy geliyordu, O, Cibril’in ne dediğini tam anlarken, etrafındakiler arı vızıltısı gibi bir şey bile duymuyorlardı. Veya Cenâb-ı Hakk’ın gecenin üçte birinden sonra, sema-i dünyaya nüzul etmesi.. ve daha yüzlerce hususu, sebepler çerçevesinde ve tenasüb-ü illiyet prensiplerine göre anladığımızı söyleyebilir miyiz?

Evet, İmam Gazzâlî’nin deyimiyle bizler sahip olduğumuz “akl-ı meâş”la ukbâ buudlu bu şeyleri dünyada çok iyi anlayamıyoruz. Fakat ahirette “akl-ı meâd”la donatılacağımız ve her şey metafizik kanunlar çerçevesinde cereyan edeceğinden, işte o zaman “Sübhanallah” deme ile Cennet meyvesi yeme arasındaki münasebeti kavrayacak ve oradaki mükâfatlarla buradaki amelin nasıl bir sebep-sonuç alâkasıyla irtibatlı olduğunu apaçık göreceğiz.[1]

Evet, o âlemde artık fiziğin kanunları geçerli değildir. Meselâ, Efendimiz’in beyanlarına göre, namazımız kabirde bizim enîs ü celîsimiz, yoldaşımız, arkadaşımız olacaktır.[2] Keza bir kişi Cennet’in sekiz ayrı kapısından girebilecek,[3] Kur’ân temessül edip onu okuyanlara şefaatte bulunacaktır.

Gelelim âyete; Fahreddin Râzî’nin ifadesine göre Kur’ân‑ı Kerim’de bu misaller, meselelerin akılla daha iyi kavranabilmesi için verilmektedir.[4] İstib’ad edecek bir şey yoktur. İşin asıl mahiyetine gelince, o gerçek çizgileriyle ahirette zuhur edecektir; edecek ve amel-i salih işleyen mü’minler, Cennet meyve ve nimetlerinden her rızıklanışlarında, “Bu, dünyada veya az önce Cennet’te lütfedilen şeylerdendir.” diyecekler.

Evet her nimet, ya bir amelin sevabı ve o sevabın temessülü veya oradaki sermedî lütuflar, amel, tohum ve çekirdeklerinin başak ve sünbül vermeleridir. Bu itibarla da ikisi birbirine bir iç benzeyişle müteşabihtirler. Cennet buudları itibarıyla ise, aralarında dünya kadar fark vardır; zira, biri hikmetin tohumu, diğeri kudretin meyvesidir. Biri sermedî televvünlü ve dupduru, diğeri gelip geçici ve küdûretli. Biri zevk-i mânevî derinlikli, diğeri cismanî haz buudludur. Biri “ayne’l-yakîn” seviyesinde bir ihsan, diğeri “hakka’l-yakîn” zirvesinde bir lütf-u Rahmân’dır.

[1] Bkz.: Tirmizî, daavât 59; İbn Mâce, edep 56.
[2] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/352; 4/287, 295.
[3] Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 9; Müslim, iman 46; Ebû Davud, taharet 65; Tirmizî, taharet 41.
[4] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 2/72.