Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.
Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.
Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).
Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).
1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.
- 1
- الٓمٓۚ
- Elif lam mim
- ذٰلِكَ
- işte o
- الْكِتَابُ
- Kitap
- لَا رَيْبَۚۛ
- hiç şüphe yoktur
- ف۪يهِۚۛ
- kendisinde
- هُدًى
- yol göstericidir
- لِلْمُتَّق۪ينَۙ
- müttakiler için
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يُؤْمِنُونَ
- inanıp
- بِالْغَيْبِ
- gaybde(gizlide)
- وَيُق۪يمُونَ
- kılarlar
- الصَّلٰوةَ
- namazlarını
- وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
- ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
- يُنْفِقُونَۙ
- (Allah rızası için) harcarlar
- وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
- iman ederler
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْكَ
- Sana
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene (inanırlar)
- مِنْ قَبْلِكَۚ
- senden önce
- وَبِالْاٰخِرَةِ
- ahirete de
- هُمْ يُوقِنُونَۜ
- kesinlikle
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- عَلٰى
- üzeredirler
- هُدًى
- bir hidayet
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
- ve işte onlardır
- الْمُفْلِحُونَ
- umduklarına erenler
- اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere gelince
- سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
- onlar için birdir
- ءَاَنْذَرْتَهُمْ
- onları uyarsan da
- اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
- uyarmasan da
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- خَتَمَ
- mühürlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى قُلُوبِهِمْ
- onların kalblerini
- وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
- ve kulaklarını
- وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
- gözlerine de
- غِشَاوَةٌۘ
- perde inmiştir
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- عَظ۪يمٌ۟
- büyük
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan öyleleri de
- مَنْ يَقُولُ
- derler
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَبِالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
- inanmadıkları halde
- يُخَادِعُونَ
- aldatmağa çalışırlar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
- ve mü`minleri
- وَمَا يَخْدَعُونَ
- aldatamazlar
- اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
- kendilerinden başkasını
- وَمَا يَشْعُرُونَۜ
- farkında değiller
- ف۪ي قُلُوبِهِمْ
- onların kablerinde
- مَرَضٌۙ
- hastalık vardır
- فَزَادَهُمُ
- artırmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- مَرَضاًۚ
- hastalıklarını
- وَلَهُمْ
- onlara vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌۙ
- acı
- بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
- yalan söylemelerinden ötürü
- وَاِذَا ق۪يلَ
- denildiği zaman
- لَهُمْ
- onlara
- لَا تُفْسِدُوا
- bozgunculuk yapmayın
- فِي الْاَرْضِۙ
- yeryüzünde
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّمَا
- sadece
- نَحْنُ
- biz
- مُصْلِحُونَ
- düzelticileriz
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- muhakkak
- هُمُ
- onlar
- الْمُفْسِدُونَ
- bozgunculardır
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَشْعُرُونَ
- anlamazlar
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- iman edin
- كَمَٓا
- gibi
- اٰمَنَ
- inandıkları
- النَّاسُ
- insanların
- قَالُٓوا
- derler
- اَنُؤْمِنُ
- inanır mıyız?
- اٰمَنَ
- inandığı
- السُّفَـهَٓاءُۜ
- beyinsizlerin
- اَلَٓا
- iyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- doğrusu onlar
- هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
- asıl beyinsizler kendileridir
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inanmış olanlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- وَاِذَا
- ve zaman
- خَلَوْا
- yalnız kaldıkları
- اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
- şeytanlarıyla
- اِنَّا
- biz
- مَعَكُمْۙ
- sizinle beraberiz
- اِنَّمَا نَحْنُ
- biz sadece
- مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
- (onlarla) alay ediyoruz
- اَللّٰهُ
- Allah da
- يَسْتَهْزِئُ
- alay eder
- بِهِمْ
- kendileriyle
- وَيَمُدُّهُمْ
- ve onları bırakır
- ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
- taşkınları içinde
- يَعْمَهُونَ
- bocalayıp dururlar
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın aldılar
- الضَّلَالَةَ
- sapıklığı
- بِالْهُدٰىۖ
- hidayet karşılığında
- فَمَا رَبِحَتْ
- kar etmedi
- تِجَارَتُهُمْ
- ticaretleri
- وَمَا كَانُوا
- olmadılar
- مُهْتَد۪ينَ
- doğru yolu bulanlardan
- مَثَلُهُمْ
- Onların durumu
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- الَّذِي اسْتَوْقَدَ
- yakan kişinin
- نَاراًۚ
- ateş
- فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
- aydınlatır aydınlatmaz
- مَا حَوْلَهُ
- çevresini
- ذَهَبَ
- giderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- بِنُورِهِمْ
- onların nurunu
- وَتَرَكَهُمْ
- ve onları bıraktı
- ف۪ي ظُلُمَاتٍ
- karanlıklar içinde
- لَا يُبْصِرُونَ
- görmezler
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onlar
- لَا يَرْجِعُونَۙ
- dönmezler
- اَوْ
- ya da (onlar)
- كَصَيِّبٍ
- boşanan yağmur gibi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- ف۪يهِ
- içinde
- ظُلُمَاتٌ
- karanlıklar
- وَرَعْدٌ
- ve gök gürlemesi
- وَبَرْقٌۚ
- ve şimşek (ler)
- يَجْعَلُونَ
- tıkarlar
- اَصَابِعَهُمْ
- parmaklarını
- ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
- kulaklarına
- مِنَ الصَّوَاعِقِ
- yıldırım seslerinden
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۜ
- ölüm
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُح۪يطٌ
- tamamen kuşatmıştır
- بِالْكَافِر۪ينَ
- inkarcıları
- يَكَادُ
- neredeyse
- الْبَرْقُ
- şimşek
- يَخْطَفُ
- kapıverecek
- اَبْصَارَهُمْۜ
- gözlerini
- كُلَّمَٓا
- zaman
- اَضَٓاءَ
- aydınlattığı
- لَهُمْ
- onları
- مَشَوْا
- yürürler
- ف۪يهِۙ
- o(nun ışığı)nda
- وَاِذَٓا اَظْلَمَ
- karanlık çökünce
- عَلَيْهِمْ
- üzerlerine
- قَامُواۜ
- dikilip kalırlar
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَذَهَبَ
- elbette götürürdü
- بِسَمْعِهِمْ
- işitmelerini
- وَاَبْصَارِهِمْۜ
- ve görmelerini
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ۟
- gücü yeter
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- ey insanlar
- اعْبُدُوا
- kulluk edin
- رَبَّكُمُ
- Rabbinize
- الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
- sizi yaratan
- وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- ve sizden öncekileri
- لَعَلَّكُمْ
- ki
- تَتَّقُونَۙ
- korunasınız
- اَلَّذ۪ي
- O (Rabb) ki
- جَعَلَ
- kıldı
- لَكُمُ
- sizin için
- الْاَرْضَ
- yeri
- فِرَاشاً
- döşek
- وَالسَّمَٓاءَ
- ve göğü
- بِنَٓاءًۖ
- bina
- وَاَنْزَلَ
- ve indirdi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مَٓاءً
- su
- فَاَخْرَجَ
- çıkardı
- بِه۪
- onunla
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- çeşitli ürünler
- رِزْقاً
- rızık olarak
- لَكُمْۚ
- sizin için
- فَلَا تَجْعَلُوا
- Öyleyse koşmayın
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اَنْدَاداً
- eşler
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَعْلَمُونَ
- bile bile
- وَاِنْ
- Eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- ف۪ي
- içinde
- رَيْبٍ
- şüphe
- مِمَّا نَزَّلْنَا
- indirdiğimizden
- عَلٰى عَبْدِنَا
- kulumuz (Muhammed)e
- فَأْتُوا
- haydi getirin
- بِسُورَةٍ
- bir sure
- مِنْ مِثْلِه۪ۖ
- onun gibi
- وَادْعُوا
- çağırın
- شُهَدَٓاءَكُمْ
- şahitlerinizi
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- اِنْ
- eğer
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- فَاِنْ
- yok eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- yapmadınızsa
- وَلَنْ تَفْعَلُوا
- ki asla yapamayacaksınız
- فَاتَّقُوا
- o halde sakının
- النَّارَ
- ateşten
- الَّت۪ي
- ki
- وَقُودُهَا
- yakıtı
- النَّاسُ
- insanlar
- وَالْحِجَارَةُۚ
- ve taşlardır
- اُعِدَّتْ
- hazırlanmış
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkarcılar için
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الَّذ۪ينَ
- kimseleri
- اٰمَنُوا
- inanan
- وَعَمِلُوا
- ve işleyen
- الصَّالِحَاتِ
- salih işler
- اَنَّ
- muhakkak
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- جَنَّاتٍ
- cennetler
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altlarından
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- كُلَّمَا
- her
- رُزِقُوا
- rızıklandırıldıklarında
- مِنْهَا
- onlardaki
- مِنْ ثَمَرَةٍ
- meyveden
- رِزْقاًۙ
- rızk olarak
- قَالُوا
- derler
- هٰذَا
- Bu
- الَّذ۪ي رُزِقْنَا
- rızıklandığımız şeydir
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- وَاُتُوا
- verilmiştir
- بِه۪
- onlara
- مُتَشَابِهاًۜ
- ona benzer
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- ف۪يهَٓا
- orada
- اَزْوَاجٌ
- eşler
- مُطَهَّرَةٌ
- tertemiz
- وَهُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
- çekinmez
- اَنْ يَضْرِبَ
- vermekten
- مَثَلاً
- misal
- مَا بَعُوضَةً
- bir sivrisineği
- فَمَا
- hatta olanı
- فَوْقَهَاۜ
- onun da üstünde
- فَاَمَّا
- gerçekten
- الَّذ۪ينَ
- kimseler
- اٰمَنُوا
- inanan
- فَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- kesinlikle o
- الْحَقُّ
- haktır (gerçektir)
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- Rablerinden
- وَاَمَّا
- ise
- الَّذ۪ينَ
- edenler
- كَفَرُوا
- inkar
- فَيَقُولُونَ
- derler
- مَاذَٓا
- neyi
- اَرَادَ
- istedi (kasdetti)
- اللّٰهُ
- Allah
- بِهٰذَا
- bu
- مَثَلاًۢ
- misalle
- يُضِلُّ
- saptırır
- بِه۪
- onunla
- كَث۪يراً
- bir çoğunu
- وَيَهْد۪ي
- ve yine yola getirir
- كَث۪يراًۜ
- bir çoğunu
- وَمَا يُضِلُّ
- saptırmaz
- بِه۪ٓ
- onunla
- اِلَّا
- başkasını
- الْفَاسِق۪ينَۙ
- fasıklardan
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يَنْقُضُونَ
- bozarlar
- عَهْدَ
- verdikleri sözü
- اللّٰهِ
- Allah`a
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- م۪يثَاقِه۪ۖ
- söz verip bağlandıktan
- وَيَقْطَعُونَ
- keserler
- مَٓا
- şeyi
- اَمَرَ
- emrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بِه۪ٓ
- kendisiyle
- اَنْ يُوصَلَ
- birleştirmesini
- وَيُفْسِدُونَ
- ve bozgunculuk yaparlar
- فِي الْاَرْضِۜ
- yeryüzünde
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlardır
- الْخَاسِرُونَ
- ziyana uğrayanlar
- كَيْفَ
- nasıl
- تَكْفُرُونَ
- inkar edersiniz
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَكُنْتُمْ
- siz idiniz
- اَمْوَاتاً
- ölüler
- فَاَحْيَاكُمْۚ
- O sizi diriltti
- ثُمَّ
- sonra
- يُم۪يتُكُمْ
- öldürecek
- يُحْي۪يكُمْ
- diriltecek
- اِلَيْهِ
- O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- هُوَ
- O
- الَّذ۪ي
- ki
- خَلَقَ
- yarattı
- لَكُمْ
- sizin için
- مَا
- ne
- فِي
- varsa
- الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- جَم۪يعاً
- hepsini
- ثُمَّ
- sonra
- اسْتَوٰٓى
- yöneldi
- اِلَى السَّمَٓاءِ
- göğe
- فَسَوّٰيهُنَّ
- onları düzenledi
- سَبْعَ
- yedi
- سَمٰوَاتٍۜ
- gök (olarak)
- وَهُوَ
- ve O
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذْ
- bir zamanlar
- قَالَ
- dedi ki
- رَبُّكَ
- Rabbin
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلٌ
- yaratacağım
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- خَل۪يفَةًۜ
- bir halife
- قَالُٓوا
- dediler (melekler)
- اَتَجْعَلُ
- mi yaratacaksın?
- ف۪يهَا
- orada
- مَنْ
- kimse
- يُفْسِدُ
- bozgunculuk yapan
- وَيَسْفِكُ
- döken
- الدِّمَٓاءَۚ
- kan
- وَنَحْنُ
- oysa biz
- نُسَبِّحُ
- tesbih ediyor
- بِحَمْدِكَ
- seni överek
- وَنُقَدِّسُ
- ve takdis ediyoruz
- لَكَۜ
- seni
- قَالَ
- dedi
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- مَا
- şeyleri
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَعَلَّمَ
- ve öğretti
- اٰدَمَ
- Adem`e
- الْاَسْمَٓاءَ
- isimleri
- كُلَّهَا
- bütün
- ثُمَّ
- sonra
- عَرَضَهُمْ
- onları sunup
- عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- فَقَالَ
- dedi
- اَنْبِؤُ۫ن۪ي
- bana söyleyin
- بِاَسْمَٓاءِ
- isimlerini
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- onların
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru kimseler
- قَالُوا
- dediler ki
- سُبْحَانَكَ
- Seni tesbih ederiz
- لَا
- yoktur
- عِلْمَ لَنَٓا
- bilgimiz
- اِلَّا
- başka
- مَا عَلَّمْتَنَاۜ
- senin bize öğrettiğinden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- sen
- الْعَل۪يمُ
- bilen
- الْحَك۪يمُ
- hakim olansın
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اَنْبِئْهُمْ
- bunlara haber ver
- بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
- onların isimlerini
- فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
- bunlara haber verince
- بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
- onların isimlerini
- اَلَمْ اَقُلْ
- dememiş miydim?
- لَكُمْ
- size
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- غَيْبَ
- gayblarını
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاَعْلَمُ
- ve bilirim
- مَا
- şeyleri
- تُبْدُونَ
- sizin açıkladıklarınız
- وَمَا
- ve şeyleri
- كُنْتُمْ
- olduğunuz
- تَكْتُمُونَ
- gizlemekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- Meleklere
- اسْجُدُوا
- secde edin
- لِاٰدَمَ
- Adem`e
- فَسَجَدُٓوا
- hemen secde ettiler
- اِلَّٓا
- hariç
- اِبْل۪يسَۜ
- İblis
- اَبٰى
- kaçındı
- وَاسْتَكْبَرَ
- kibirlendi
- وَكَانَ
- ve oldu
- مِنَ الْكَافِر۪ينَ
- inkarcılardan
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اسْكُنْ
- oturun
- اَنْتَ
- sen
- وَزَوْجُكَ
- ve eşin
- الْجَنَّةَ
- cennette
- وَكُلَا
- yeyin
- مِنْهَا
- ondan
- رَغَداً
- bol bol
- حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
- dilediğiniz yerde
- وَلَا تَقْرَبَا
- yaklaşmayın
- هٰذِهِ
- şu
- الشَّجَرَةَ
- ağaca
- فَتَكُونَا
- olursunuz
- مِنَ الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- فَاَزَلَّهُمَا
- derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
- الشَّيْطَانُ
- şeytan
- عَنْهَا
- oradan
- فَاَخْرَجَهُمَا
- çıkardı
- مِمَّا كَانَا
- bulundukları yerden
- ف۪يهِۖ
- içinde
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- اهْبِطُوا
- inin
- بَعْضُكُمْ
- kiminiz
- لِبَعْضٍ
- kiminize
- عَدُوٌّۚ
- düşman olarak
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُسْتَقَرٌّ
- kalmak
- وَمَتَاعٌ
- ve nimet
- اِلٰى ح۪ينٍ
- bir süre
- فَتَلَقّٰٓى
- derken aldı
- اٰدَمُ
- Adem
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- كَلِمَاتٍ
- kelimeler
- فَتَابَ عَلَيْهِۜ
- bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
- اِنَّهُ
- Şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyendir
- قُلْنَا
- dedik
- اهْبِطُوا
- inin
- مِنْهَا
- oradan
- جَم۪يعاًۚ
- hepiniz
- فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
- yalnız size geldiği zaman
- مِنّ۪ي
- benden
- هُدًى
- bir hidayet
- فَمَنْ
- kimler
- تَبِعَ
- uyarsa
- هُدَايَ
- benim hidayetime
- فَلَا خَوْفٌ
- artık bir korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَالَّذ۪ينَ
- kimseler
- كَفَرُوا
- inkar eden
- وَكَذَّبُوا
- ve yalanlayan
- بِاٰيَاتِنَٓا
- ayetlerimizi
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metleri
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَوْفُوا
- tutun ki
- بِعَهْد۪ٓي
- bana verdiğiniz sözü
- اُو۫فِ
- ben de tutayım
- بِعَهْدِكُمْ
- size verdiğim sözü
- وَاِيَّايَ
- ve sadece benden
- فَارْهَبُونِ
- korkun
- وَاٰمِنُوا
- ve inanın
- بِمَٓا اَنْزَلْتُ
- indirdiğime
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا مَعَكُمْ
- sizin yanınızda bulunanı
- وَلَا تَكُونُٓوا
- ve olmayın
- اَوَّلَ
- ilk
- كَافِرٍ
- inkar eden
- بِه۪ۖ
- onu
- وَلَا تَشْتَرُوا
- ve satmayın
- بِاٰيَات۪ي
- benim ayetlerimi
- ثَمَناً
- bedele
- قَل۪يلاًۘ
- az bir
- وَاِيَّايَ
- ve benden
- فَاتَّقُونِ
- sakının
- وَلَا تَلْبِسُوا
- ve katıştırmayın
- الْحَقَّ
- gerçeği
- بِالْبَاطِلِ
- batılla
- وَتَكْتُمُوا
- ve gizlemeyin
- الْحَقَّ
- hakkı
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bildiğiniz halde
- وَاَق۪يمُوا
- ve kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- ve verin
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- وَارْكَعُوا
- ve ruku edin
- مَعَ
- beraber
- الرَّاكِع۪ينَ
- rüku edenlerle
- اَتَأْمُرُونَ
- emredip
- النَّاسَ
- insanlara
- بِالْبِرِّ
- iyiliği
- وَتَنْسَوْنَ
- unutuyor musunuz?
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinizi
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- تَتْلُونَ
- okuduğunuz halde
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
- وَاسْتَع۪ينُوا
- yardım dileyin
- بِالصَّبْرِ
- sabırla
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- وَاِنَّهَا
- şüphesiz bu
- لَكَب۪يرَةٌ
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
- saygı gösterenlerden
- اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- bilirler
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- مُلَاقُوا
- kavuşacaklarını
- رَبِّهِمْ
- Rablerine
- وَاَنَّهُمْ
- ve gerçekten onlar
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَ۟
- döneceklerini
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metimi
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
- ve sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- يَوْماً
- günden
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmeyeceği
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يُقْبَلُ
- kabul edilmeyeceği
- مِنْهَا
- kimseden
- شَفَاعَةٌ
- şefaat da
- وَلَا يُؤْخَذُ
- alınmayacağı
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye de
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- hiçbir yardım yapılmayacağı
- وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmıştık
- مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesinden
- يَسُومُونَكُمْ
- onlar size reva görüyor
- سُٓوءَ
- en kötüsünü
- الْعَذَابِ
- azabın
- يُذَبِّحُونَ
- boğazlayıp
- اَبْنَٓاءَكُمْ
- oğullarınızı
- وَيَسْتَحْيُونَ
- sağ bırakıyorlardı
- نِسَٓاءَكُمْۜ
- kadınlarınızı
- وَف۪ي
- ve vardı
- ذٰلِكُمْ
- bunda sizin için
- بَلَٓاءٌ
- imtihan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَاِذْ
- hani
- فَرَقْنَا
- yarmıştık
- بِكُمُ
- sizin için
- الْبَحْرَ
- denizi
- فَاَنْجَيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmış
- وَاَغْرَقْـنَٓا
- ve boğmuştuk
- اٰلَ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesini
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- görüyordunuz
- وَاِذْ
- hani
- وٰعَدْنَا
- sözleşmiştik
- مُوسٰٓى
- Musa ile
- اَرْبَع۪ينَ
- kırk
- لَيْلَةً
- gece için
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- siz (tanrı) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- onun ardından
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- ظَالِمُونَ
- zalimlerdiniz
- ثُمَّ
- sonra
- عَفَوْنَا
- affetmiştik
- عَنْكُمْ
- sizi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَاِذْ
- ve hani
- اٰتَيْنَا
- vermiştik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitap
- وَالْفُرْقَانَ
- ve furkan
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَهْتَدُونَ
- hidayete erersiniz diye
- وَاِذْ
- Hani
- قَالَ
- demişti ki
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmine
- يَا قَوْمِ
- ey kavmim
- اِنَّكُمْ
- şüphesiz sizler
- ظَلَمْتُمْ
- zulmettiniz
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinize
- بِاتِّخَاذِكُمُ
- (tanrı) edinmekle
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- فَتُوبُٓوا
- gelin tevbe edin de
- اِلٰى بَارِئِكُمْ
- yaratıcınıza
- فَاقْتُلُٓوا
- ve öldürün
- اَنْفُسَكُمْۜ
- nefislerinizi
- ذٰلِكُمْ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْ
- sizin için
- عِنْدَ
- katında
- بَارِئِكُمْۜ
- yaratıcınız
- فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
- sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
- اِنَّهُ
- şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- merhametlidir
- وَاِذْ
- ve hani
- قُلْتُمْ
- demiştiniz
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نُؤْمِنَ
- inanmayız
- لَكَ
- sana
- حَتّٰى
- kadar
- نَرَى
- görünceye
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- جَهْرَةً
- açıkça
- فَاَخَذَتْكُمُ
- derhal sizi yakalamıştı
- الصَّاعِقَةُ
- yıldırım gürültüsü
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- bunu görüyordunuz
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثْنَاكُمْ
- sizi tekrar diriltmiştik
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَوْتِكُمْ
- ölümünüzün
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَظَلَّلْنَا
- ve gölgelik çektik
- عَلَيْكُمُ
- üstünüze
- الْغَمَامَ
- bulutu
- وَاَنْزَلْنَا
- ve indirdik
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَنَّ
- kudret helvası
- وَالسَّلْوٰىۜ
- ve bıldırcın
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- güzelliklerden
- مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
- rızık olarak verdiğimiz
- وَمَا ظَلَمُونَا
- onlar bize zulmetmiyorlardı
- وَلٰكِنْ
- ama
- كَانُٓوا
- idiler
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerine
- يَظْلِمُونَ
- zulmetmekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik ki
- ادْخُلُوا
- girin
- هٰذِهِ
- şu
- الْقَرْيَةَ
- kente
- فَكُلُوا
- yeyin
- مِنْهَا
- oradan
- حَيْثُ
- yerde
- شِئْتُمْ
- dilediğiniz
- رَغَداً
- bol bol
- وَادْخُلُوا
- girin
- الْبَابَ
- kapıdan
- سُجَّداً
- secde ederek
- وَقُولُوا
- ve deyin
- حِطَّةٌ
- hitta (ya Rabbi bizi affet)
- نَغْفِرْ
- biz de bağışlayalım
- لَكُمْ
- sizin
- خَطَايَاكُمْۜ
- hatalarınızı
- وَسَنَز۪يدُ
- ve daha fazlasını vereceğiz
- الْمُحْسِن۪ينَ
- güzel davrananlara
- فَبَدَّلَ
- derken değiştirdiler
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimler
- قَوْلاً
- bir sözle
- غَيْرَ
- başka
- الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
- kendilerine söylenenden
- فَاَنْزَلْنَا
- biz de indirdik
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zulmedenlerin
- رِجْزاً
- bir azab
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
- yaptıkları kötülüklerden dolayı
- وَاِذِ
- hani
- اسْتَسْقٰى
- su istemişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmi için
- فَقُلْنَا
- demiştik
- اضْرِبْ
- vur
- بِعَصَاكَ
- asanla
- الْحَجَرَۜ
- taşa
- فَانْفَجَرَتْ
- fışkırmıştı
- مِنْهُ
- ondan
- اثْنَتَا عَشْرَةَ
- on iki
- عَيْناًۜ
- göze (pınar)
- قَدْ عَلِمَ
- bilmişti
- كُلُّ
- bütün
- اُنَاسٍ
- insanlar
- مَشْرَبَهُمْۜ
- kendi içecekleri yeri
- كُلُوا
- yeyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- مِنْ رِزْقِ
- rızkından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَلَا تَعْثَوْا
- ve (başkalarına) saldırmayın
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُفْسِد۪ينَ
- bozgunculuk yaparak
- وَاِذْ
- hani
- قُلْتُمْ
- siz demiştiniz ki
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نَصْبِرَ
- biz dayanamayız
- عَلٰى طَعَامٍ
- yemeğe
- وَاحِدٍ
- bir
- فَادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُخْرِجْ
- çıkarsın
- لَنَا
- bize
- مِمَّا
- şeylerden
- تُنْبِتُ
- bitirdiği
- الْاَرْضُ
- yerin
- مِنْ بَقْلِهَا
- sebzesinden
- وَقِثَّٓائِهَا
- acurundan
- وَفُومِهَا
- sarımsağından
- وَعَدَسِهَا
- mercimeğinden
- وَبَصَلِهَاۜ
- soğanından
- قَالَ
- dedi ki
- اَتَسْتَبْدِلُونَ
- değiştirmek mi istiyorsunuz?
- الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
- daha aşağı olanı
- بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
- iyi olanla
- اِهْبِطُوا
- inin
- مِصْراً
- bir şehre
- فَاِنَّ لَكُمْ
- sizin için var
- مَا سَاَلْتُمْۜ
- istediğiniz şeyler
- وَضُرِبَتْ
- vuruldu
- عَلَيْهِمُ
- üzerlerine
- الذِّلَّةُ
- alçaklık
- وَالْمَسْكَنَةُ
- ve yoksulluk (damgası)
- وَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- bir gazaba
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah`tan
- ذٰلِكَ
- işte bu
- بِاَنَّهُمْ كَانُوا
- şüphesiz öyle oldu
- يَكْفُرُونَ
- (çünkü) inkar ediyorlar
- بِاٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَيَقْتُلُونَ
- ve öldürüyorlardı
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
- haksız yere
- بِمَا
- sebebiyledir
- عَصَوْا
- isyan etmeleri
- وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
- sınırı aştıkları
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
- ve yahudiler
- وَالنَّصَارٰى
- ve hıristiyanlar
- وَالصَّابِـ۪ٔينَ
- ve sabiiler
- مَنْ اٰمَنَ
- kim inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَعَمِلَ
- ve yaparsa
- صَالِحاً
- iyi işler
- فَلَهُمْ
- onlar için vardır
- اَجْرُهُمْ
- mükafatları
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۖ
- rablerinin
- وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
- onlara korku yoktur
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almış
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- dağı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimizi
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاذْكُرُوا
- hatırlayın
- مَا ف۪يهِ
- içinde olanı
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- dönmüştünüz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَۚ
- bunun
- فَلَوْلَا
- eğer olmasaydı
- فَضْلُ
- iyiliği
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَرَحْمَتُهُ
- ve merhameti
- لَكُنْتُمْ
- elbette olurdunuz
- مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
- ziyana uğrayanlardan
- وَلَقَدْ
- elbette
- عَلِمْتُمُ
- bilmişsinizdir
- الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
- haddi aşanları
- مِنْكُمْ
- içinizden
- فِي السَّبْتِ
- cumartesi günü
- فَقُلْنَا
- işte dedik
- لَهُمْ
- onlara
- كُونُوا
- olun
- قِرَدَةً
- maymunlar
- خَاسِـ۪ٔينَۚ
- aşağılık
- فَجَعَلْنَاهَا
- ve bunu yaptık
- نَكَالاً
- ibretlik bir ceza
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
- önündekilere
- وَمَا خَلْفَهَا
- ve ardından geleceklere
- وَمَوْعِظَةً
- ve bir öğüt
- لِلْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler için
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪ٓ
- kavmine
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْمُرُكُمْ
- size emrediyor
- اَنْ تَذْبَحُوا
- kesmenizi
- بَقَرَةًۜ
- bir inek
- قَالُٓوا
- dediler
- اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
- bizimle alay mı ediyorsun?
- قَالَ
- dedi
- اَعُوذُ
- sığınırım
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- اَنْ اَكُونَ
- olmaktan
- مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
- cahillerden
- قَالُوا
- dediler
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۜ
- onun ne olduğunu
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا فَارِضٌ
- yaşlı olmayan
- وَلَا بِكْرٌۜ
- ve körpe de olmayan
- عَوَانٌ
- orta yaşlı
- بَيْنَ
- arasında
- ذٰلِكَۜ
- bunun
- فَافْعَلُوا
- haydi yapın
- مَا تُؤْمَرُونَ
- size emredileni
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا لَوْنُهَاۜ
- onun rengi nedir
- قَالَ
- dedi
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
- parlak sarı
- لَوْنُهَا
- renginde
- تَسُرُّ
- sevinç verir
- النَّاظِر۪ينَ
- bakanlara
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۙ
- onun nasıl bir şey olduğunu
- اِنَّ
- zira
- الْبَقَرَ
- o inek
- تَشَابَهَ
- benzer geldi
- عَلَيْنَاۜ
- bize
- وَاِنَّٓا
- ama mutlaka biz
- اِنْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dilerse
- اللّٰهُ
- Allah
- لَمُهْتَدُونَ
- hidayeti buluruz
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- şöyle diyor
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا ذَلُولٌ
- boyundurluk altına alınmamış
- تُث۪يرُ
- sürmek için
- الْاَرْضَ
- yeri
- وَلَا تَسْقِي
- ve sulamaz
- الْحَرْثَۚ
- ekin
- مُسَلَّمَةٌ
- kusursuz
- لَا شِيَةَ
- hiçbir alacası yok
- ف۪يهَاۜ
- onda
- قَالُوا
- dediler
- الْـٰٔنَ
- işte şimdi
- جِئْتَ
- getirdin
- بِالْحَقِّۜ
- doğruyu
- فَذَبَحُوهَا
- ve boğazladılar onu
- وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
- az daha yapmayacaklardı
- وَاِذْ
- hani
- قَتَلْتُمْ
- siz öldürmüştünüz
- نَفْساً
- bir adam
- فَادّٰرَءْتُمْ
- birbirinizle atışmıştınız
- ف۪يهَاۜ
- onun hakkında
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُخْرِجٌ
- ortaya çıkarıcıdır
- مَا كُنْتُمْ
- olduğunuz şeyi
- تَكْتُمُونَۚ
- gizlemiş
- فَقُلْنَا
- dedik ki
- اضْرِبُوهُ
- vurun ona (öldürülene)
- بِبَعْضِهَاۜ
- (ineğin) bir parçasıyla
- كَذٰلِكَ
- işte böylece
- يُحْـيِ
- diriltir
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمَوْتٰى
- ölüleri
- وَيُر۪يكُمْ
- ve size gösterir
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ
- düşünürsünüz
- ثُمَّ
- sonra yine
- قَسَتْ
- katılaştı
- قُلُوبُكُمْ
- kalbleriniz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- فَهِيَ
- şimdi onlar
- كَالْحِجَارَةِ
- taş gibi
- اَوْ
- hatta
- اَشَدُّ
- daha da
- قَسْوَةًۜ
- katıdır
- وَاِنَّ
- çünkü
- مِنَ الْحِجَارَةِ
- öyle taş var ki
- لَمَا يَتَفَجَّرُ
- fışkırır
- مِنْهُ
- içinden
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- وَاِنَّ مِنْهَا
- öylesi de var ki
- لَمَا يَشَّقَّقُ
- çatlayıverir de
- فَيَخْرُجُ
- çıkar
- مِنْهُ
- ondan
- الْمَٓاءُۜ
- su
- لَمَا يَهْبِطُ
- aşağı yuvarlanır
- مِنْ خَشْيَةِ
- korkusundan
- اللّٰهِۜ
- Allah
- وَمَا
- ve değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- اَفَتَطْمَعُونَ
- umuyor musunuz?
- اَنْ يُؤْمِنُوا
- inanacaklarını
- لَكُمْ
- size
- وَقَدْ
- oysa
- كَانَ
- vardı ki
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْ
- bunlardan
- يَسْمَعُونَ
- işitirlerdi de
- كَلَامَ
- sözünü
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- ثُمَّ
- sonra
- يُحَرِّفُونَهُ
- onu değiştirirlerdi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَا عَقَلُوهُ
- düşünüp akıl erdirdikten
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- خَلَا
- yalnız kaldıkları
- بَعْضُهُمْ
- bazısı
- اِلٰى بَعْضٍ
- bazısıyla
- اَتُحَدِّثُونَهُمْ
- onlara haber mi veriyorsunuz
- بِمَا فَتَحَ
- açtığı şeyleri
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- لِيُحَٓاجُّوكُمْ
- sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
- بِه۪
- onu
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّكُمْۜ
- Rabbiniz
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- Aklınızı kullanmıyor musunuz?
- اَوَلَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlar mı ki?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا يُسِرُّونَ
- onların gizlediklerini
- وَمَا يُعْلِنُونَ
- ve açığa vurduklarını
- وَمِنْهُمْ
- onların içinde vardır
- اُمِّيُّونَ
- ümmiler
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- اِلَّٓا
- dışında
- اَمَانِيَّ
- kuruntuları
- وَاِنْ هُمْ
- onlar
- اِلَّا
- sadece
- يَظُنُّونَ
- zannediyorlar
- فَوَيْلٌ
- vay haline
- لِلَّذ۪ينَ
- o kimselerin ki
- يَكْتُبُونَ
- yazıp
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِاَيْد۪يهِمْ
- elleriyle
- ثُمَّ
- sonra
- يَقُولُونَ
- derler
- هٰذَا
- bu
- مِنْ عِنْدِ
- katındandır
- اللّٰهِ
- Allah
- لِيَشْتَرُوا
- satmak için
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۜ
- az bir
- لَهُمْ
- onların
- مِمَّا
- ötürü
- كَتَبَتْ
- yazdığından
- اَيْد۪يهِمْ
- ellerinin
- وَوَيْلٌ
- vay haline
- يَكْسِبُونَ
- kazandıklarından
- وَقَالُوا
- Bir de dediler ki
- لَنْ تَمَسَّنَا
- bize dokunmayacaktır
- النَّارُ
- ateş
- اِلَّٓا
- dışında
- اَيَّاماً
- gün
- مَعْدُودَةًۜ
- sayılı birkaç
- قُلْ
- De ki
- اَتَّخَذْتُمْ
- aldınız mı?
- عِنْدَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- عَهْداً
- bir söz (bu hususta)
- فَلَنْ يُخْلِفَ
- öyleyse dönmez
- اللّٰهُ
- Allah
- عَهْدَهُٓ
- sözünden
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا
- bir şey mi
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- بَلٰى
- Evet
- مَنْ
- kim
- كَسَبَ
- kazanır
- سَيِّئَةً
- bir günah
- وَاَحَاطَتْ
- kuşatmış olursa
- بِه۪
- kendisini
- خَط۪ٓيـَٔتُهُ
- suçu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- İnanıp
- وَعَمِلُوا
- yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- yararlı işler
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar da
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- الْجَنَّةِۚ
- cennet
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- sürekli kalacaklardır
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- biz almıştık
- م۪يثَاقَ
- bir söz
- بَن۪ٓي
- oğullarından
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- لَا تَعْبُدُونَ
- kulluk etmeyeceksiniz
- اِلَّا
- başkasına
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَبِالْوَالِدَيْنِ
- anaya-babaya
- اِحْسَاناً
- iyilik edeceksiniz
- وَذِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullara
- وَقُولُوا
- söyleyin
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- حُسْناً
- güzel söz
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- döndünüz
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azınız
- مِنْكُمْ
- siz
- وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
- hala yüz çevirip duruyorsunuz
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizden kesin söz
- لَا تَسْفِكُونَ
- dökmeyeceksiniz
- دِمَٓاءَكُمْ
- birbirinizin kanını
- وَلَا تُخْرِجُونَ
- çıkarmayacaksınız
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- مِنْ دِيَارِكُمْ
- yurtlarınızdan
- ثُمَّ
- sonra
- اَقْرَرْتُمْ
- kabul etmiştiniz
- وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
- buna siz şahidsiniz
- ثُمَّ
- Ama
- اَنْتُمْ
- siz
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- bunlar
- تَقْتُلُونَ
- öldürüyorsunuz
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- وَتُخْرِجُونَ
- çıkarıyorsunuz
- فَر۪يقاً
- bir grubu
- مِنْكُمْ
- sizden
- مِنْ دِيَارِهِمْۘ
- yurtlarından
- تَظَاهَرُونَ
- birleşiyorsunuz
- عَلَيْهِمْ
- onlara karşı
- بِالْاِثْمِ
- günah
- وَالْعُدْوَانِۜ
- ve düşmanlıkla
- وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
- size geldiklerinde
- اُسَارٰى
- esir olarak
- تُفَادُوهُمْ
- fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
- وَهُوَ مُحَرَّمٌ
- yasaklanmış iken
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِخْرَاجُهُمْۜ
- onları çıkarmak
- اَفَتُؤْمِنُونَ
- yoksa siz inanıyor da
- بِبَعْضِ
- bir kısmına
- الْكِتَابِ
- Kitabın
- وَتَكْفُرُونَ
- inkar mı ediyorsunuz
- بِبَعْضٍۚ
- bir kısmını
- فَمَا
- nedir?
- جَزَٓاءُ
- cezası
- مَنْ
- kimsenin
- يَفْعَلُ
- yapan
- ذٰلِكَ
- bunu
- اِلَّا
- başka
- خِزْيٌ
- rezil olmaktan
- فِي الْحَيٰوةِ
- hayatında
- الدُّنْيَاۚ
- dünya
- وَيَوْمَ
- gününde de
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- يُرَدُّونَ
- onlar itilirler
- اِلٰٓى اَشَدِّ
- en şiddetlisine
- الْعَذَابِۜ
- azabın
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- bilmez
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın alan kimselerdir
- الْحَيٰوةَ
- hayatını
- الدُّنْيَا
- dünya
- بِالْاٰخِرَةِۘ
- ahireti verip
- فَلَا يُخَفَّفُ
- hiç hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
- ve onlara hiç yardım edilmez
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- اٰتَيْنَا
- verdik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَقَفَّيْنَا
- birbiri ardınca gönderdik
- مِنْ بَعْدِه۪
- arkasından
- بِالرُّسُلِ
- peygamberler
- وَاٰتَيْنَا
- verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
- اَفَكُلَّمَا
- öyle mi?
- جَٓاءَكُمْ
- size gelse
- رَسُولٌ
- bir peygamber
- بِمَا
- şey ile
- لَا تَهْوٰٓى
- istemediği
- اَنْفُسُكُمُ
- canınızın
- اسْتَكْبَرْتُمْۚ
- büyüklük taslayarak
- فَفَر۪يقاً
- kimini
- كَذَّبْتُمْۘ
- yalanlayacak
- وَفَر۪يقاً
- kimini de
- تَقْتُلُونَ
- öldüreceksiniz
- وَقَالُوا
- dediler
- قُلُوبُنَا
- kalblerimiz
- غُلْفٌۜ
- perdelidir
- بَلْ
- bilakis
- لَعَنَهُمُ
- onları la`netlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُفْرِهِمْ
- inkarlarından dolayı
- فَقَل۪يلاً
- artık çok az
- مَا يُؤْمِنُونَ
- inanırlar
- وَلَمَّا
- Ne zaman ki
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldi
- كِتَابٌ
- bir Kitap (Kur`an)
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayıcı
- لِمَا مَعَهُمْۙ
- yanlarında bulunan (Tevrat)ı
- وَكَانُوا
- halde
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- يَسْتَفْتِحُونَ
- yardım istedikleri
- عَلَى
- karşı
- الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
- inkar edenlere
- فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
- kendilerine gelince
- مَا عَرَفُوا
- o bildikleri (Kur`an)
- كَفَرُوا
- inkar ettiler
- بِه۪ۘ
- onu
- فَلَعْنَةُ
- artık la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَى الْكَافِر۪ينَ
- inkarcıların üzerine olsun!
- بِئْسَمَا
- ne kötüdür
- اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları şey
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerini
- اَنْ يَكْفُرُوا
- inkar etmek için
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeyi
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بَغْياً
- çekemeyerek
- اَنْ يُنَزِّلَ
- (vahiy) indirmesini
- مِنْ فَضْلِه۪
- lutfundan
- عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- مِنْ عِبَادِه۪ۚ
- kullarından
- فَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- gazab
- عَلٰى
- üstüne
- غَضَبٍۜ
- gazaba
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- İnkar edenler için
- عَذَابٌ
- bir azab vardır
- مُه۪ينٌ
- alçaltıcı
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- inanın
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeye
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- نُؤْمِنُ
- inanırız
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- عَلَيْنَا
- bize
- وَيَكْفُرُونَ
- inkar ederler
- بِمَا وَرَٓاءَهُ
- ondan sonra geleni
- وَهُوَ
- halbuki o
- الْحَقُّ
- haktır
- مُصَدِّقاً
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْۜ
- yanlarında bulunanı
- قُلْ
- de ki
- فَلِمَ تَقْتُلُونَ
- neden öldürüyordunuz?
- اَنْبِيَٓاءَ
- peygamberlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- اِنْ
- gerçekten
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- جَٓاءَكُمْ
- size gelmişti
- مُوسٰى
- Musa
- بِالْبَيِّنَاتِ
- apaçık delillerle
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- (ilah) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- ardından
- وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
- zalimler olarak
- وَاِذْ
- hani bir zaman
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- kesin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- ve kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- Tur(dağın)ı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا
- şeyi
- اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimiz
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاسْمَعُواۜ
- dinleyin (demiştik)
- قَالُوا
- dediler
- سَمِعْنَا
- dinledik
- وَعَصَيْنَا
- ve isyan ettik
- وَاُشْرِبُوا
- içirildi
- ف۪ي قُلُوبِهِمُ
- kalblerine
- الْعِجْلَ
- buzağı (sevgisi)
- بِكُفْرِهِمْۜ
- inkarlarıyla
- قُلْ
- de ki
- بِئْسَمَا
- ne kötü şey
- يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
- size emrediyor
- ا۪يمَانُكُمْ
- imanınız
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanan kimseler
- قُلْ
- de ki
- اِنْ
- eğer
- كَانَتْ لَكُمُ
- yalnız size ait ise
- الدَّارُ
- yurdu
- الْاٰخِرَةُ
- ahiret
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- خَالِصَةً
- gerçekten
- مِنْ دُونِ النَّاسِ
- kimsenin değil de
- فَتَمَنَّوُا
- haydi temenni edin
- الْمَوْتَ
- ölümü
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- sözünüzde doğru
- وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
- fakat ölümü istemezler
- اَبَداً
- asla
- بِمَا قَدَّمَتْ
- yapıp sunduğu işlerden dolayı
- اَيْد۪يهِمْۜ
- ellerinin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَلَتَجِدَنَّهُمْ
- onları bulursun
- اَحْرَصَ
- en düşkünü
- النَّاسِ
- insanların
- عَلٰى حَيٰوةٍۚ
- hayata
- وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
- ortak koşanlardan bile
- يَوَدُّ
- ister
- اَحَدُهُمْ
- her biri
- لَوْ يُعَمَّرُ
- yaşatılmasını
- اَلْفَ
- bin
- سَنَةٍۚ
- yıl
- وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
- onu uzaklaştıracak değildir
- مِنَ الْعَذَابِ
- azabdan
- اَنْ يُعَمَّرَۜ
- oysa yaşamak
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بَص۪يرٌ
- görüyor
- بِمَا يَعْمَلُونَ۟
- yaptıklarını
- قُلْ
- de ki
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise (bilsin ki)
- عَدُواًّ
- düşman
- لِجِبْر۪يلَ
- Cebrail`e
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- نَزَّلَهُ
- onu indirmiştir
- عَلٰى قَلْبِكَ
- kalbine
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
- kendinden öncekileri
- وَهُدًى
- ve hidayet
- وَبُشْرٰى
- ve müjdeci
- لِلْمُؤْمِن۪ينَ
- inananlara
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise
- عَدُواًّ
- düşman
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- ve meleklerine
- وَرُسُلِه۪
- ve resullerine
- وَجِبْر۪يلَ
- ve Cebrail`e
- وَم۪يكَالَ
- ve Mikail`e
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah da
- عَدُوٌّ
- düşmanıdır
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkar edenlerin
- وَلَقَدْ
- andolsun
- اَنْزَلْـنَٓا
- indirdik
- اِلَيْكَ
- sana
- اٰيَاتٍ
- ayetler
- بَيِّنَاتٍۚ
- apaçık
- وَمَا يَكْفُرُ
- inkar etmez
- بِهَٓا
- onları
- اِلَّا الْفَاسِقُونَ
- fasıklardan başkası
- اَوَكُلَّمَا
- ne zaman
- عَاهَدُوا
- anlaştılarsa
- عَهْداً
- ahitle
- نَبَذَهُ
- onu bozmadı mı?
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْۜ
- onlardan
- بَلْ
- Zaten
- اَكْثَرُهُمْ
- çokları
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- وَلَمَّا
- ne zaman
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldiyse
- رَسُولٌ
- bir elçi
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْ
- yanlarındakini
- نَبَذَ
- attılar
- فَر۪يقٌ
- bir gurup
- مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlerden
- الْكِتَابَۗ
- kitap
- كِتَابَ
- kitabı
- وَرَٓاءَ
- arkasına
- ظُهُورِهِمْ
- sırtlarının
- كَاَنَّهُمْ
- sanki gibi
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlarmış
- وَاتَّـبَعُوا
- uydular
- مَا
- şeye
- تَتْلُوا
- uydurduğu
- الشَّيَاط۪ينُ
- şeytanların
- عَلٰى مُلْكِ
- mülkü hakkında
- سُلَيْمٰنَۚ
- Süleyman`ın
- وَمَا كَفَرَ
- oysa küfre girmedi
- سُلَيْمٰنُ
- Süleyman
- وَلٰكِنَّ
- Fakat
- الشَّيَاط۪ينَ
- şeytanlar
- كَفَرُوا
- küfre girdiler
- يُعَلِّمُونَ
- öğreterek
- النَّاسَ
- insanlara
- السِّحْرَۗ
- sihri
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirileni
- عَلَى الْمَلَكَيْنِ
- iki meleğe
- بِبَابِلَ
- Babil`de
- هَارُوتَ
- Harut
- وَمَارُوتَۜ
- ve Marut (isimli)
- وَمَا يُعَلِّمَانِ
- onlar öğretmezlerdi
- مِنْ اَحَدٍ
- hiç kimseye
- حَتّٰى يَقُولَٓا
- demedikçe
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- نَحْنُ
- biz
- فِتْنَةٌ
- fitneyiz
- فَلَا تَكْفُرْۜ
- sakın küfre girmeyin
- فَيَتَعَلَّمُونَ
- fakat öğreniyorlardı
- مِنْهُمَا
- bunlardan
- مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
- ayıran şeyi
- بَيْنَ
- arasını
- الْمَرْءِ
- eşi
- وَزَوْجِه۪ۜ
- ve karısının
- وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
- ama onlar zarar veremezler
- بِه۪
- onunla
- اِلَّا
- başka
- بِاِذْنِ
- izninden
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَيَتَعَلَّمُونَ
- onlar öğreniyorlardı
- مَا
- şeyi
- يَضُرُّهُمْ
- zarar veren
- وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
- yarar vereni değil
- وَلَقَدْ
- andolsun
- عَلِمُوا
- gayet iyi biliyorlardı ki
- لَمَنِ
- kimsenin
- اشْتَرٰيهُ
- onu satın alan
- مَا لَهُ
- yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ۠
- bir nasibi
- وَلَبِئْسَ
- ne kötüdür
- مَا
- şey
- شَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları
- اَنْفُسَهُمْۜ
- kendilerini
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ
- (bunu) bilselerdi!
- وَلَوْ
- eğer
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- اٰمَنُوا
- iman etseler
- وَاتَّقَوْا
- ve sakınmış olsalardı
- لَمَثُوبَةٌ
- sevabı
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- خَيْرٌۜ
- daha hayırlı olurdu
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
- bilselerdi
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- لَا تَقُولُوا
- demeyin
- رَاعِنَا
- Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
- وَقُولُوا
- deyin
- انْظُرْنَا
- unzurna (bize bak)
- وَاسْمَعُواۜ
- ve dinleyin
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- Kafirler için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌ
- acı
- مَا يَوَدُّ
- arzu etmezler
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitab
- وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
- ve müşriklerden
- اَنْ يُنَزَّلَ
- indirilmesini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنْ خَيْرٍ
- hiçbir hayır
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- rabbinizden
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- يَخْتَصُّ
- tahsis eder
- بِرَحْمَتِه۪
- rahmetini
- مَنْ
- kimseye
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- الْفَضْلِ
- lutuf
- الْعَظ۪يمِ
- büyük
- مَا نَنْسَخْ
- biz nesheder
- مِنْ اٰيَةٍ
- bir ayeti
- اَوْ
- veya
- نُنْسِهَا
- unutturursak
- نَأْتِ
- getiririz
- بِخَيْرٍ
- daha iyisini
- مِنْهَٓا
- ondan
- اَوْ
- ya da
- مِثْلِهَاۜ
- benzerini
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yeter
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَهُ مُلْكُ
- sahibidir
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَمَا
- ve yoktur
- لَكُمْ
- size
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir koruyucu
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- اَمْ تُر۪يدُونَ
- arzu mu ediyorsunuz?
- اَنْ تَسْـَٔلُوا
- istekte bulunmayı
- رَسُولَكُمْ
- rasulunüzden
- كَمَا
- gibi
- سُئِلَ
- istedikleri
- مُوسٰى
- Musa`dan
- مِنْ قَبْلُۜ
- daha önce
- وَمَنْ
- Kim
- يَتَبَدَّلِ
- değiştirirse
- الْكُفْرَ
- inkarı
- بِالْا۪يمَانِ
- imana
- فَقَدْ
- şüphesiz (o)
- ضَلَّ
- sapıtmıştır
- سَوَٓاءَ
- dümdüz
- السَّب۪يلِ
- yolu
- وَدَّ
- isterler
- كَث۪يرٌ
- bir çoğu
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitap
- لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
- sizi döndürmek
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- ا۪يمَانِكُمْ
- imanınızdan
- كُفَّاراًۚ
- kafirler olarak
- حَسَداً
- hasetten dolayı
- مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
- içlerindeki
- مَا تَبَيَّنَ
- apaçık belli olduktan
- لَهُمُ
- onlara
- الْحَقُّۚ
- gerçek
- فَاعْفُوا
- affedin
- وَاصْفَحُوا
- hoş görün
- حَتّٰى
- kadar
- يَأْتِيَ
- getirinceye
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاَمْرِه۪ۜ
- emrini
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yetendir
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- وَمَا تُقَدِّمُوا
- ne gönderirseniz
- لِاَنْفُسِكُمْ
- kendiniz için
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- تَجِدُوهُ
- bulursunuz
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- وَقَالُوا
- dediler
- لَنْ يَدْخُلَ
- asla giremez
- الْجَنَّةَ
- cennete
- اِلَّا
- başkası
- مَنْ
- kimseden
- كَانَ
- olan
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veyahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- تِلْكَ
- işte bu
- اَمَانِيُّهُمْۜ
- onların kuruntusudur
- قُلْ
- de ki
- هَاتُوا
- getirin
- بُرْهَانَكُمْ
- delilinizi
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- بَلٰى
- hayır
- مَنْ
- kim
- اَسْلَمَ
- teslim ederse
- وَجْهَهُ
- yüzünü
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَهُوَ مُحْسِنٌ
- işini güzel yaparak
- فَلَهُٓ
- onun
- اَجْرُهُ
- mükafatı
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّه۪ۖ
- Rabbinin
- وَلَا
- ve yoktur
- خَوْفٌ
- korku
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- هُمْ
- onlara
- يَحْزَنُونَ۟
- üzülmek
- وَقَالَتِ
- dediler
- الْيَهُودُ
- Yahudiler
- لَيْسَتِ
- değiller
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar
- عَلٰى شَيْءٍۖ
- bir temel üzerinde
- وَقَالَتِ
- ve dediler
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar da
- عَلٰى شَيْءٍۙ
- bir temel üzerinde
- وَهُمْ
- oysa onlar
- يَتْلُونَ
- okuyorlar
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- كَذٰلِكَ
- böylece
- قَالَ
- söylediler
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler de
- مِثْلَ
- benzerini
- قَوْلِهِمْۚ
- onların sözlerinin
- فَاللّٰهُ
- artık Allah
- يَحْكُمُ
- hüküm verecektir
- بَيْنَهُمْ
- aralarında
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- ف۪يمَا
- şey hakkında
- كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
- ayrılığa düştükleri
- وَمَنْ
- kim olabilir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ مَنَعَ
- men edenden
- مَسَاجِدَ
- mescidlerinde
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- اَنْ يُذْكَرَ
- anılmasına
- ف۪يهَا
- içinde
- اسْمُهُ
- isminin
- وَسَعٰى
- çalışandan
- ف۪ي خَرَابِهَاۜ
- onların harabolmasına
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- مَا كَانَ
- yoktur
- لَهُمْ
- onlara
- اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
- girmeleri
- اِلَّا
- dışında
- خَٓائِف۪ينَۜ
- korka korka
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- خِزْيٌ
- rezillik
- وَلَهُمْ
- ve vardır
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- عَذَابٌ
- azap
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَلِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُ
- batı da
- فَاَيْنَمَا
- nereye
- تُوَلُّوا
- dönerseniz
- فَثَمَّ
- oradadır
- وَجْهُ
- yüzü (zatı)
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`(ın)
- وَاسِعٌ
- (rahmeti ve ni`meti) boldur
- عَل۪يمٌ
- (her şeyi) bilendir
- وَقَالُوا
- dediler
- اتَّخَذَ
- edindi
- اللّٰهُ
- Allah
- وَلَداًۙ
- çocuk
- سُبْحَانَهُۜ
- O yücedir
- بَلْ
- bilakis
- لَهُ
- onundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerde
- كُلٌّ
- hepsi
- لَهُ
- O`na
- قَانِتُونَ
- boyun eğmiştir
- بَد۪يعُ
- (O) yaratıcısıdır
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَاِذَا
- zaman
- قَضٰٓى
- hükmettiği
- اَمْراً
- bir işe (şeye)
- فَاِنَّمَا
- şüphesiz sadece
- يَقُولُ
- der
- لَهُ
- ona
- كُنْ
- ol
- فَيَكُونُ
- hemen oluverir
- وَقَالَ
- dediler ki
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler
- لَوْلَا
- değil miydi?
- يُكَلِّمُنَا
- bizimle konuşmalı
- اللّٰهُ
- Allah
- اَوْ
- ya da
- تَأْت۪ينَٓا
- bize gelmeli
- اٰيَةٌۜ
- bir ayet (mu`cize)
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- قَالَ
- söylemişlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
- onlardan öncekiler de
- مِثْلَ
- gibi
- قَوْلِهِمْۜ
- onların dedikleri
- تَشَابَهَتْ
- birbirine benzedi
- قُلُوبُهُمْۜ
- kalbleri
- قَدْ بَيَّنَّا
- iyice açıkladık
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لِقَوْمٍ
- kavimler için
- يُوقِنُونَ
- bilmek isteyen
- اِنَّٓا
- doğrusu biz
- اَرْسَلْنَاكَ
- seni gönderdik
- بِالْحَقِّ
- gerçekle
- بَش۪يراً
- müjdeleyici
- وَنَذ۪يراًۙ
- ve uyarıcı olarak
- وَلَا تُسْـَٔلُ
- sen sorumlu değilsin
- عَنْ اَصْحَابِ
- halkından
- الْجَح۪يمِ
- cehennem
- وَلَنْ تَرْضٰى
- razı olmazlar
- عَنْكَ
- senden
- الْيَهُودُ
- ne yahudiler
- وَلَا النَّصَارٰى
- ne de hıristiyanlar
- حَتّٰى
- kadar
- تَتَّبِعَ
- sen uyuncaya
- مِلَّتَهُمْۜ
- onların milletine (dinine)
- قُلْ
- de ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- هُدَى
- hidayeti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُوَ الْهُدٰىۜ
- asıl doğru yoldur
- وَلَئِنِ
- eğer
- اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların arzularına
- بَعْدَ
- sonra
- الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- مَا
- yoktur
- لَكَ
- sana
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir dost
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- Kendilerine verdiğimiz
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- يَتْلُونَهُ
- okuyanlar
- حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
- doğru okuyuşla
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
- ona inananlardır
- وَمَنْ
- kim
- يَكْفُرْ
- inkar ederse
- بِه۪
- onu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الْخَاسِرُونَ۟
- ziyana uğrayanlardır
- يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- Ey İsrail oğulları
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`meti
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
- verdiğim
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَاَنّ۪ي
- gerçekten
- فَضَّلْتُكُمْ
- sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden ki
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmez
- نَفْسٌ
- kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şeyle
- وَلَا يُقْبَلُ
- ve kabul edilmez
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye
- وَلَا تَنْفَعُهَا
- ona fayda vermez
- شَفَاعَةٌ
- şefaat
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- yardım da edilmez
- وَاِذِ
- zaman
- ابْتَلٰٓى
- imtihan ettiği
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`i
- رَبُّهُ
- Rabbi
- بِكَلِمَاتٍ
- kelimelerle
- فَاَتَمَّهُنَّۜ
- o da onları tamamlamıştı
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلُكَ
- seni yapacağım
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِمَاماًۜ
- önder
- قَالَ
- (İbrahim de) dedi
- وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
- soyumdan da
- قَالَ
- buyurdu
- لَا يَنَالُ
- ulaşmaz
- عَهْدِي
- ahdim
- الظَّالِم۪ينَ
- zalimlere
- وَاِذْ
- hani
- جَعَلْنَا
- biz kıldık
- الْبَيْتَ
- Beyt`i (Ka`be`yi)
- مَثَابَةً
- toplanma yeri
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَاَمْناًۜ
- ve güven yeri
- وَاتَّخِذُوا
- siz de edinin
- مِنْ مَقَامِ
- makamından
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- مُصَلًّىۜ
- bir namaz yeri
- وَعَهِدْنَٓا
- ve emretmiştik
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- اَنْ طَهِّرَا
- temizlemesini
- بَيْتِيَ
- ev`imi
- لِلطَّٓائِف۪ينَ
- tavaf edenler için
- وَالْعَاكِف۪ينَ
- ibadete kapananlar
- وَالرُّكَّعِ
- ve rüku edenler
- السُّجُودِ
- secde edenler
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti ki
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اجْعَلْ
- kıl
- هٰذَا
- bu
- بَلَداً
- şehri
- اٰمِناً
- güvenli
- وَارْزُقْ
- rızıklandır
- اَهْلَهُ
- halkını
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- ürünlerle
- مَنْ اٰمَنَ
- inananları
- مِنْهُمْ
- onlardan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- قَالَ
- (Rabbi) buyurdu ki
- وَمَنْ كَفَرَ
- inkar edeni dahi
- فَاُمَتِّعُهُ
- onu geçindiririm
- قَل۪يلاً
- az bir süre
- ثُمَّ
- sonra
- اَضْطَرُّهُٓ
- onu mahkum ederim
- اِلٰى عَذَابِ
- azabına
- النَّارِۜ
- cehennem
- وَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمَص۪يرُ
- dönüş yeridir
- وَاِذْ
- hani
- يَرْفَعُ
- yükseltiyordu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- الْقَوَاعِدَ
- temellerini
- مِنَ الْبَيْتِ
- Ev`in
- وَاِسْمٰع۪يلُۜ
- İsma`il`le beraber
- رَبَّنَا
- Rabbi`imiz
- تَقَبَّلْ
- kabul buyur
- مِنَّاۜ
- bizden
- اِنَّكَ
- kuşkusuz sen
- اَنْتَ
- (yalnız) sen
- السَّم۪يعُ
- işitensin
- الْعَل۪يمُ
- bilensin
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاجْعَلْنَا
- bizi yap
- مُسْلِمَيْنِ
- teslim olanlardan
- لَكَ
- sana
- وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
- neslimizden de
- اُمَّةً
- bir ümmet çıkar
- مُسْلِمَةً
- teslim olan
- لَكَۖ
- sana
- وَاَرِنَا
- bize göster
- مَنَاسِكَنَا
- ibadet yollarımızı
- وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
- ve tevbemizi kabul et
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- ancak sensin
- التَّوَّابُ
- tevbeleri kabul eden
- الرَّح۪يمُ
- çok merhametli olan
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَابْعَثْ
- gönder
- ف۪يهِمْ
- onlara
- رَسُولاً
- bir elçi
- مِنْهُمْ
- kendi içlerinden
- يَتْلُوا
- okuyacak
- عَلَيْهِمْ
- kendilerine
- اٰيَاتِكَ
- senin ayetlerini
- وَيُعَلِّمُهُمُ
- onlara öğretecek
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmeti
- وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
- ve onları temizleyecek
- اِنَّكَ
- şüphesiz sensin
- اَنْتَ
- yalnız sen
- الْعَز۪يزُ
- Aziz olan
- الْحَك۪يمُ۟
- Hakim olan
- وَمَنْ
- kim
- يَرْغَبُ
- yüz çevirir
- عَنْ مِلَّةِ
- milletinden (dininden)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- اِلَّا
- başka
- مَنْ سَفِهَ
- sefih kılandan
- نَفْسَهُۜ
- nefsini
- وَلَقَدِ
- Andolsun ki
- اصْطَفَيْنَاهُ
- biz onu seçmiştik
- فِي الدُّنْيَاۚ
- dünyada
- وَاِنَّهُ
- ve şüphesiz o
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
- salihlerdendir
- اِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- لَهُ
- ona
- رَبُّهُٓ
- Rabbi
- اَسْلِمْۙ
- İslam ol (teslim ol)
- قَالَ
- dedi
- اَسْلَمْتُ
- teslim oldum
- لِرَبِّ
- Rabbine
- الْعَالَم۪ينَ
- alemlerin
- وَوَصّٰى
- vasiyyet etti
- بِهَٓا
- bunu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- بَن۪يهِ
- kendi oğullarına
- وَيَعْقُوبُۜ
- Ya`kub da
- يَا بَنِيَّ
- Oğullarım
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- اصْطَفٰى
- seçti
- لَكُمُ
- sizin için
- الدّ۪ينَ
- bu dini
- فَلَا تَمُوتُنَّ
- öyleyse ölmeyin
- اِلَّا
- başka (bir şekilde)
- وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
- müslümanlar olmaktan
- اَمْ
- yoksa
- كُنْتُمْ
- siz
- شُهَدَٓاءَ
- şahit miydiniz
- اِذْ
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- يَعْقُوبَ
- Ya`kub`a
- الْمَوْتُۙ
- ölüm hali
- اِذْ
- O zaman
- قَالَ
- (Ya`kub) dedi ki
- لِبَن۪يهِ
- oğullarına
- مَا تَعْبُدُونَ
- neye kulluk edeceksiniz
- مِنْ بَعْد۪يۜ
- benden sonra
- قَالُوا
- dediler
- نَعْبُدُ
- kulluk edeceğiz
- اِلٰهَكَ
- senin tanrın
- وَاِلٰهَ
- ve tanrısı
- اٰبَٓائِكَ
- ataların
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`ın
- اِلٰهاً
- Tanrı`ya
- وَاحِداًۚ
- tek
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- تِلْكَ
- onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- kendilerine
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- size aittir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- siz sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَقَالُوا
- dediler
- كُونُوا
- olun ki
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veya
- نَصَارٰى
- hıristiyan
- تَهْتَدُواۜ
- doğru yolu bulasınız
- قُلْ
- De ki
- بَلْ
- bilakis (uyarız)
- مِلَّةَ
- milletine (dinine)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- حَن۪يفاًۜ
- hanif
- وَمَا كَانَ
- O değildi
- مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
- ortak koşanlardan
- قُولُٓوا
- deyin
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene
- اِلَيْنَا
- bize
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`a
- وَيَعْقُوبَ
- ve Ya`kub`a
- وَالْاَسْبَاطِ
- ve torunlarına
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- verilene
- مُوسٰى
- Musa
- وَع۪يسٰى
- ve Îsa`ya
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- ve verilene
- النَّبِيُّونَ
- peygamberlere
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- rablerinden
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırım yapmayız
- بَيْنَ
- arasında
- اَحَدٍ
- hiçbiri
- مِنْهُمْۘ
- onların
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- فَاِنْ
- eğer
- اٰمَنُوا
- iman ederlerse
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَٓا اٰمَنْتُمْ
- sizin iman ettiğiniz
- بِه۪
- ona
- فَقَدِ
- elbette
- اهْتَدَوْاۚ
- doğru yolu bulmuş olurlar
- وَاِنْ
- eğer
- تَوَلَّوْا
- dönerlerse
- فَاِنَّمَا
- mutlaka
- هُمْ
- onlar
- ف۪ي شِقَاقٍۚ
- anlaşmazlık içine düşerler
- فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
- onlara karşı sana yeter
- اللّٰهُۚ
- Allah
- وَهُوَ
- O
- السَّم۪يعُ
- işitendir
- الْعَل۪يمُۜ
- bilendir
- صِبْغَةَ
- boyası (ile boyan)
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- وَمَنْ
- kimdir
- اَحْسَنُ
- daha güzeli
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- صِبْغَةًۘ
- boyası
- وَنَحْنُ
- Biz ancak
- لَهُ
- O`na
- عَابِدُونَ
- kulluk ederiz
- قُلْ
- söyle (onlara)
- اَتُحَٓاجُّونَنَا
- bizimle tartışıyor musunuz?
- فِي اللّٰهِ
- Allah hakkında
- وَهُوَ
- O iken
- رَبُّنَا
- bizim de Rabbimiz
- وَرَبُّكُمْۚ
- sizin de Rabbiniz
- وَلَـنَٓا
- bizimdir
- اَعْمَالُنَا
- bizim yaptıklarımız
- وَلَكُمْ
- sizindir
- اَعْمَالُكُمْۚ
- sizin yaptıklarınız
- وَنَحْنُ
- biz
- لَهُ
- O`na
- مُخْلِصُونَۙ
- gönülden bağlananlarız
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- اِنَّ
- şüphesiz
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- İshak
- وَيَعْقُوبَ
- Ya`kub
- وَالْاَسْبَاطَ
- ve torunlarının
- كَانُوا
- olduklarını mı
- هُوداً
- yahudi
- اَوْ
- yahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- قُلْ
- De ki
- ءَاَنْتُمْ
- Siz mi
- اَعْلَمُ
- daha iyi bilirsiniz
- اَمِ
- yoksa
- اللّٰهُۜ
- Allah mı
- وَمَنْ
- kimdir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ
- kimseden
- كَتَمَ
- gizleyen
- شَهَادَةً
- şahitliği
- عِنْدَهُ
- yanında bulunan
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- تِلْكَ
- İşte onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- onlarındır
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- sizindir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
- onların yaptıklarından
- سَيَقُولُ
- diyecekler
- السُّفَـهَٓاءُ
- bazı beyinsizler
- مِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَا
- nedir
- وَلّٰيهُمْ
- onları çeviren
- عَنْ قِبْلَتِهِمُ
- kıblelerinden
- الَّت۪ي كَانُوا
- bulundukları
- عَلَيْهَاۜ
- üzerinde
- قُلْ
- de ki
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُۜ
- batı da
- يَهْد۪ي
- O iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini (dileyeni)
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- وَكَذٰلِكَ
- böylece
- جَعَلْنَاكُمْ
- sizi kıldık
- اُمَّةً
- bir ümmet
- وَسَطاً
- vasat
- لِتَكُونُوا
- olmanız için
- شُهَدَٓاءَ
- şahit
- عَلَى النَّاسِ
- insanlara
- وَيَكُونَ
- ve olması için
- الرَّسُولُ
- rasulün de
- عَلَيْكُمْ
- size
- شَه۪يداًۜ
- şahit
- وَمَا جَعَلْنَا
- ve yaptık
- الْقِبْلَةَ
- kıble
- الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
- üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
- اِلَّا
- sadece
- لِنَعْلَمَ
- bilmek için
- مَنْ يَتَّبِـعُ
- uyanı
- الرَّسُولَ
- Elçi`ye
- مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
- geriye dönenden
- عَلٰى
- üzerinde
- عَقِبَيْهِۜ
- ökçesi
- وَاِنْ كَانَتْ
- elbette
- لَكَب۪يرَةً
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
- yol gösterdiğinden
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- وَمَا كَانَ
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- لِيُض۪يعَ
- zayi edecek
- ا۪يمَانَكُمْۜ
- sizin imanınızı
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِالنَّاسِ
- insanlara
- لَرَؤُ۫فٌ
- şefkatlidir
- رَح۪يمٌ
- merhametlidir
- قَدْ
- elbette
- نَرٰى
- görüyoruz
- تَقَلُّبَ
- çevrilip durduğunu
- وَجْهِكَ
- yüzünün
- فِي السَّمَٓاءِۚ
- göğe doğru
- فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
- elbette seni döndüreceğiz
- قِبْلَةً
- bir kıbleye
- تَرْضٰيهَاۖ
- hoşlanacağın
- فَوَلِّ
- (Bundan böyle) çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- شَطْرَهُۜ
- o yöne
- وَاِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenler
- الْكِتَابَ
- kitap
- لَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- bunun
- الْحَقُّ
- bir gerçek olduğunu
- مِنْ رَبِّهِمْۜ
- Rableri tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَلَئِنْ اَتَيْتَ
- sen getirsen
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlere
- الْكِتَابَ
- Kitap
- بِكُلِّ
- her türlü
- اٰيَةٍ
- ayeti
- مَا تَبِعُوا
- onlar uymazlar
- قِبْلَتَكَۚ
- senin kıblene
- وَمَٓا
- değilsin
- اَنْتَ
- sen de
- بِتَابِـعٍ
- uyacak
- قِبْلَتَهُمْۚ
- onların kıblesine
- وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
- onların bır kısmı uymazlar
- قِبْلَةَ
- kıblesine de
- بَعْضٍۜ
- birbirlerinin
- وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların keyiflerine
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اِذاً
- o takdirde
- لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
- zalimlerden olursun
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- kendilerine verdiklerimiz
- الْكِتَابَ
- Kitap
- يَعْرِفُونَهُ
- onu tanırlar
- كَمَا
- gibi
- يَعْرِفُونَ
- tanıdıkları
- اَبْنَٓاءَهُمْۜ
- oğullarını
- وَاِنَّ
- ama yine de
- فَر۪يقاً
- bir grup
- مِنْهُمْ
- onlardan
- لَيَكْتُمُونَ
- gizlerler
- الْحَقَّ
- gerçeği
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- اَلْحَقُّ
- Gerçek
- مِنْ رَبِّكَ
- Rabbindendir
- فَلَا تَكُونَنَّ
- artık olma
- مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
- kuşkulananlardan
- وَلِكُلٍّ
- her ümmetin vardır
- وِجْهَةٌ
- bir yönü
- هُوَ مُوَلّ۪يهَا
- yöneldiği
- فَاسْتَبِقُوا
- O halde koşun
- الْخَيْرَاتِۜ
- hayır işlerine
- اَيْنَ
- nerede
- مَا تَكُونُوا
- olsanız
- يَأْتِ
- getirir
- بِكُمُ
- sizi bir araya
- اللّٰهُ
- Allah
- جَم۪يعاًۜ
- hepinizi
- اِنَّ
- kuşkusuz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَاِنَّهُ
- bu elbette
- لَلْحَقُّ
- bir gerçektir
- مِنْ رَبِّكَۜ
- Rabbinden
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- doğru
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`a
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin ki
- وُجُوهَكُمْ
- yüzünüzü
- شَطْرَهُۙ
- o yana
- لِئَلَّا يَكُونَ
- olmasın
- لِلنَّاسِ
- hiç kimsenin
- عَلَيْكُمْ
- aleyhinizde
- حُجَّةٌۗ
- bir delili
- اِلَّا
- başka
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimlerden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- فَلَا تَخْشَوْهُمْ
- Onlardan da çekinmeyin
- وَاخْشَوْن۪ي
- benden çekinin
- وَلِاُتِمَّ
- ve tamamlayayım
- نِعْمَت۪ي
- ni`metimi
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَهْتَدُونَۙ
- hidayete erersiniz
- كَمَٓا
- gibi
- اَرْسَلْنَا
- gönderdik
- ف۪يكُمْ
- kendi içinizden
- رَسُولاً
- bir Elçi
- مِنْكُمْ
- sizden olan
- يَتْلُوا
- okuyan
- عَلَيْكُمْ
- size
- اٰيَاتِنَا
- ayetlerimizi
- وَيُزَكّ۪يكُمْ
- sizi temizleyen
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğreten
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- hikmeti
- وَيُعَلِّمُكُمْ
- ve size öğreten
- مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
- bilmediklerinizi
- فَاذْكُرُون۪ٓي
- Öyle ise beni anın ki
- اَذْكُرْكُمْ
- ben de sizi anayım
- وَاشْكُرُوا ل۪ي
- bana şükredin
- وَلَا تَكْفُرُونِ۟
- nankörlük etmeyin
- يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- Ey inananlar
- اسْتَع۪ينُوا
- (Allah`tan) yardım isteyin
- بِالصَّبْرِ
- sabır
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَا تَقُولُوا
- demeyin
- لِمَنْ
- kimselere
- يُقْتَلُ
- öldürülen
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- اَمْوَاتٌۜ
- ölüler
- بَلْ
- bilakis
- اَحْيَٓاءٌ
- onlar diridirler
- وَلٰكِنْ
- ama
- لَا تَشْعُرُونَ
- siz farkında olmazsınız
- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
- andolsun sizi imtihan edeceğiz
- بِشَيْءٍ
- şeylerle
- مِنَ الْخَوْفِ
- korku
- وَالْجُوعِ
- ve açlık (gibi)
- وَنَقْصٍ
- ve noksanlığıyla
- مِنَ الْاَمْوَالِ
- mallarınızın
- وَالْاَنْفُسِ
- ve canlarınızın
- وَالثَّمَرَاتِۜ
- ve ürünlerinizin
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الصَّابِر۪ينَۙ
- sabredenleri
- الَّذ۪ينَ
- onlar ki
- اِذَٓا
- zaman
- اَصَابَتْهُمْ
- onlara eriştiği
- مُص۪يبَةٌۙ
- bir bela
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّا
- şüphesiz biz
- لِلّٰهِ
- Allah içiniz
- وَاِنَّٓا
- ve şüphesiz biz
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَۜ
- döneceğiz
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte
- عَلَيْهِمْ
- hep onlar içindir
- صَلَوَاتٌ
- bağışlamalar
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَرَحْمَةٌ
- ve rahmet
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte
- هُمُ
- onlardır
- الْمُهْتَدُونَ
- doğru yolu bulanlar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الصَّفَا
- Safa
- وَالْمَرْوَةَ
- ve Merve
- مِنْ شَعَٓائِرِ
- nişanlarındandır
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- فَمَنْ
- Kim
- حَجَّ
- hacceder
- الْبَيْتَ
- Ev`i
- اَوِ
- ya da
- اعْتَمَرَ
- ömre yaparsa
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- hiçbir günah
- عَلَيْهِ
- kendisine
- اَنْ يَطَّوَّفَ
- tavaf etmesinde
- بِهِمَاۜ
- onları
- وَمَنْ
- ve kim
- تَطَوَّعَ
- kendiliğinden yaparsa
- خَيْراًۙ
- bir iyilik
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- شَاكِرٌ
- karşılığını verir
- عَل۪يمٌ
- (yaptığını) bilir
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyenler
- مَٓا اَنْزَلْنَا
- indirdiğimiz
- مِنَ الْبَيِّنَاتِ
- açık delilleri
- وَالْهُدٰى
- ve hidayeti
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا بَيَّنَّاهُ
- biz açıkça belirttikten
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- فِي الْكِتَابِۙ
- Kitapta
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlara
- يَلْعَنُهُمُ
- la`net eder
- اللّٰهُ
- Allah
- وَيَلْعَنُهُمُ
- ve la`net eder
- اللَّاعِنُونَۙ
- bütün la`net edebilenler
- اِلَّا
- ancak hariç
- الَّذ۪ينَ تَابُوا
- tevbe edip
- وَاَصْلَحُوا
- uslananlar
- وَبَيَّنُوا
- ve (gerçeği) açıklayanlar
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَتُوبُ
- tevbelerini kabul ederim
- عَلَيْهِمْۚ
- onların
- وَاَنَا
- çünkü ben
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edenim
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyenim
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edip te
- وَمَاتُوا
- ölen kimseler
- وَهُمْ كُفَّارٌ
- kafir olarak
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- عَلَيْهِمْ
- onların üstünedir
- لَعْنَةُ
- la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklerin
- وَالنَّاسِ
- ve insanların
- اَجْمَع۪ينَۙ
- tüm
- خَالِد۪ينَ
- ebedi kalırlar
- ف۪يهَاۚ
- (la`net) içinde
- لَا يُخَفَّفُ
- hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا
- ve yoktur
- هُمْ
- onlara
- يُنْظَرُونَ
- gözetme
- وَاِلٰهُكُمْ
- Tanrınız
- اِلٰهٌ
- Tanrı`dır
- وَاحِدٌۚ
- bir tek
- لَٓا
- yoktur
- اِلٰهَ
- tanrı
- اِلَّا
- başka
- هُوَ
- O`ndan
- الرَّحْمٰنُ
- Rahman`dır
- الرَّح۪يمُ۟
- Rahim`dir
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي خَلْقِ
- yaratılışında
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاخْتِلَافِ
- değişmesinde
- الَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüzün
- وَالْفُلْكِ
- gemilerde
- الَّت۪ي تَجْر۪ي
- taşıyıp giden
- فِي الْبَحْرِ
- denizde
- بِمَا يَنْفَعُ
- faydasına olan şeyleri
- النَّاسَ
- insanların
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirip
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مِنْ مَٓاءٍ
- su
- فَاَحْيَا
- dirilterek
- بِهِ
- onunla
- الْاَرْضَ
- yeri
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَا
- öldükten
- وَبَثَّ
- yaymasında
- ف۪يهَا
- orada
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- دَٓابَّةٍۖ
- canlıyı
- وَتَصْر۪يفِ
- evirip çevirmesinde
- الرِّيَاحِ
- rüzgarları
- وَالسَّحَابِ
- ve bulutları
- الْمُسَخَّرِ
- emre hazır bekleyen
- بَيْنَ
- arasında
- السَّمَٓاءِ
- yer
- وَالْاَرْضِ
- ile gök
- لَاٰيَاتٍ
- elbette deliller vardır
- لِقَوْمٍ
- bir topluluk için
- يَعْقِلُونَ
- düşünen
- وَمِنَ النَّاسِ
- İnsanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَتَّخِذُ
- tutar
- مِنْ دُونِ اللّٰهِ
- Allah`tan başka
- اَنْدَاداً
- eşler
- يُحِبُّونَهُمْ
- onları severler
- كَحُبِّ
- sever gibi
- اللّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- İnananlar ise
- اَشَدُّ
- en çok
- حُباًّ
- severler
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَلَوْ
- keşke
- يَرَى
- bilselerdi
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
- zulmedenler
- اِذْ
- zaman
- يَرَوْنَ
- gördükleri
- الْعَذَابَۙ
- azabı
- اَنَّ
- gerçekten
- الْقُوَّةَ
- kuvvetin
- لِلّٰهِ
- Allah`a aittir
- جَم۪يعاًۙ
- bütünüyle
- وَاَنَّ
- ve gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعَذَابِ
- azabı
- اِذْ
- işte
- تَبَرَّاَ
- uzak durdular
- الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
- uyulanlar
- مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlardan
- وَرَاَوُا
- gördüler
- الْعَذَابَ
- azabı
- وَتَقَطَّعَتْ
- kesildi
- بِهِمُ
- onların
- الْاَسْبَابُ
- bağları
- وَقَالَ
- şöyle dediler
- الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlar
- لَوْ
- keşke
- اَنَّ لَنَا
- bizim için mümkün olsaydı
- كَرَّةً
- bir dönüş (dünyaya)
- فَنَتَبَرَّاَ
- uzak dursaydık
- مِنْهُمْ
- onlardan
- كَمَا
- gibi
- تَبَرَّؤُ۫ا
- uzak durdukları
- مِنَّاۜ
- bizden
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُر۪يهِمُ
- onlara gösterir
- اللّٰهُ
- Allah
- اَعْمَالَهُمْ
- işledikleri bütün fiillerini
- حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
- hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
- وَمَا هُمْ
- ve onlar
- بِخَارِج۪ينَ
- çıkamazlar
- مِنَ النَّارِ۟
- ateşten
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- Ey insanlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِمَّا
- bulunan şeylerden
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- حَـلَالاً
- helal
- طَـيِّباًۘ
- ve temiz
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- sizin
- عَدُوٌّ
- düşmanınızdır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- اِنَّمَا
- O size daima
- يَأْمُرُكُمْ
- emreder
- بِالسُّٓوءِ
- kötülük
- وَالْفَحْشَٓاءِ
- ve hayasızlığı
- وَاَنْ تَقُولُوا
- ve söylemenizi
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz şeyleri
- وَاِذَا ق۪يلَ
- dendiğinde
- لَهُمُ
- onlara
- اتَّبِعُوا
- uyun
- مَٓا اَنْزَلَ
- indirdiğine
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- بَلْ
- hayır bilakis
- نَـتَّبِـعُ
- uyarız
- مَٓا اَلْفَيْنَا
- biz bulduğumuz(yol)a
- عَلَيْهِ
- üzerinde
- اٰبَٓاءَنَاۜ
- atalarımızı
- اَوَلَوْ كَانَ
- olsalar da mı
- اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
- ataları
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmeyen
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يَهْتَدُونَ
- doğru yolu bulamayan
- وَمَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
- كَمَثَلِ
- haline benzer
- الَّذ۪ي يَنْعِقُ
- haykıran kimsenin
- بِمَا لَا يَسْمَعُ
- bir şey işitmeyen
- اِلَّا
- başka
- دُعَٓاءً
- çağırmadan
- وَنِدَٓاءًۜ
- bağırıp
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onun için onlar
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmezler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıkların
- وَاشْكُرُوا
- şükredin
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
- yalnızca ona tapıyorsanız
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- حَرَّمَ
- haram kıldı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَيْتَةَ
- leş
- وَالدَّمَ
- ve kan
- وَلَحْمَ
- ve etini
- الْخِنْز۪يرِ
- domuz
- وَمَٓا اُهِلَّ
- ve kesileni
- بِه۪
- adına
- لِغَيْرِ
- başkası
- اللّٰهِۚ
- Allah`tan
- فَمَنِ
- ama kim
- اضْطُرَّ
- mecbur kalırsa
- غَيْرَ بَاغٍ
- saldırmadan
- وَلَا عَادٍ
- ve sınırı aşmadan
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- çok esirgeyendir
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyip
- مَٓا
- bir şey
- اَنْزَلَ
- indirdiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitaptan
- وَيَشْتَرُونَ
- satanlar
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۙ
- birkaç
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- مَا يَأْكُلُونَ
- yemezler
- ف۪ي بُطُونِهِمْ
- karınlarına
- اِلَّا
- başka
- النَّارَ
- ateşten
- وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
- onlara konuşmayacak
- اللّٰهُ
- Allah
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- Kıyamet
- وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
- ve onları temizlemeyecektir
- وَلَهُمْ
- onlar için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- اُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın almışlardır
- الضَّلَالَةَ
- sapıklık
- بِالْهُدٰى
- hidayet karşılığında
- وَالْعَذَابَ
- azab
- بِالْمَغْفِرَةِۚ
- mağfiret karşılığında
- فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
- ne kadar da cesaretlidirler
- عَلَى
- karşı
- النَّارِ
- ateşe
- ذٰلِكَ
- işte böyle
- بِاَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- نَزَّلَ
- indirmiştir
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّ
- elbette
- الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düşenler
- فِي الْكِتَابِ
- Kitapta
- لَف۪ي
- içindedirler
- شِقَاقٍ
- anlaşmazlık
- بَع۪يدٍ۟
- derin bir
- لَيْسَ
- değildir
- الْبِرَّ
- iyilik
- اَنْ تُوَلُّوا
- çevirmeniz
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- قِبَلَ
- tarafına
- الْمَشْرِقِ
- doğu
- وَالْمَغْرِبِ
- ve batı
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- مَنْ
- kişinin
- اٰمَنَ
- inanmasıdır
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklere
- وَالْكِتَابِ
- ve Kitaba
- وَالنَّبِيّ۪نَۚ
- ve peygamberlere
- وَاٰتَى
- ve vermesidir
- الْمَالَ
- malını
- عَلٰى حُبِّه۪
- sevdiği
- ذَوِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- ve yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينَ
- ve yoksullara
- وَابْنَ السَّب۪يلِ
- ve yolda kalmışlara
- وَالسَّٓائِل۪ينَ
- ve dilencilere
- وَفِي الرِّقَابِۚ
- ve kölelere
- وَاَقَامَ
- ve kılmasıdır
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- الزَّكٰوةَۚ
- zekatı
- وَالْمُوفُونَ
- yerine getirmeleridir
- بِعَهْدِهِمْ
- andlaşmalarını
- اِذَا
- zaman
- عَاهَدُواۚ
- andlaşma yaptıkları
- وَالصَّابِر۪ينَ
- sabrederler
- فِي الْبَأْسَٓاءِ
- sıkıntıda
- وَالضَّرَّٓاءِ
- ve hastalıkta
- وَح۪ينَ
- zamanında
- الْبَأْسِۜ
- savaş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
- doğru olanlardır
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte onlar
- هُمُ
- onlardır
- الْمُتَّقُونَ
- muttakiler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- farz kılındı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِصَاصُ
- kısas
- فِي الْقَتْلٰىۜ
- öldürmelerde
- اَلْحُرُّ
- hür
- بِالْحُرِّ
- hüre
- وَالْعَبْدُ
- köle
- بِالْعَبْدِ
- köleye
- وَالْاُنْثٰى
- kadın
- بِالْاُنْثٰىۜ
- kadına
- فَمَنْ
- kimse
- عُفِيَ لَهُ
- affedilen
- مِنْ اَخ۪يهِ
- kardeşi tarafından
- شَيْءٌ
- kısmen
- فَاتِّبَاعٌ
- artık uymalı
- بِالْمَعْرُوفِ
- örfe
- وَاَدَٓاءٌ
- ve (diyeti) ödemelidir
- اِلَيْهِ
- ona
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- bu
- تَخْف۪يفٌ
- bir hafifletme
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbiniz tarafından
- وَرَحْمَةٌۜ
- ve rahmettir
- فَمَنِ
- artk kim
- اعْتَدٰى
- haddi aşarsa
- بَعْدَ
- sonra
- ذٰلِكَ
- bundan
- فَلَهُ
- onun için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْقِصَاصِ
- kısasta
- حَيٰوةٌ
- hayat
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَعَلَّكُمْ
- böylece
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِذَا
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- اَحَدَكُمُ
- birinize
- الْمَوْتُ
- ölüm
- اِنْ
- eğer
- تَرَكَ
- bırakacaksa
- خَيْراًۚ
- bir hayır (mal)
- اَلْوَصِيَّةُ
- vasiyyet etmek
- لِلْوَالِدَيْنِ
- anaya babaya
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlara
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- uygun bir biçimde
- حَقاًّ
- bir borçtur
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَۜ
- muttakiler
- فَمَنْ
- artık kim
- بَدَّلَهُ
- (vasiyyeti) değiştirirse
- بَعْدَ مَا
- sonra
- سَمِعَهُ
- işittikten
- فَاِنَّمَٓا
- elbette
- اِثْمُهُ
- günahı
- عَلَى
- üzerinedir
- الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
- onu değiştirenlerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌۜ
- bilendir
- فَمَنْ
- her kim de
- خَافَ
- korkar da
- مِنْ مُوصٍ
- vasiyyet edenin
- جَنَفاً
- hata işleyeceğinden
- اَوْ
- veya
- اِثْماً
- günah işlemesinden
- فَاَصْلَحَ
- düzeltirse
- بَيْنَهُمْ
- aralarını
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- elbette
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ۟
- esirgeyendir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- yazıldı
- عَلَيْكُمُ
- sizin üzerinize de
- الصِّيَامُ
- oruç
- كَمَا
- gibi
- كُتِبَ
- yazıldığı
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- sizden öncekiler
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَتَّقُونَۙ
- korunursunuz
- اَيَّاماً
- günlerdir
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olursa
- مِنْكُمْ
- sizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- veya
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutar
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
- ona (güç) dayananların
- فِدْيَةٌ
- fidye vermesi lazımdır
- طَعَامُ
- doyuracak
- مِسْك۪ينٍۜ
- bir yoksulu
- فَمَنْ
- artık kim
- تَطَوَّعَ
- gönülden
- خَيْراً
- bir iyilik yaparsa
- فَهُوَ
- o
- خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَهُۜ
- kendisi için
- وَاَنْ تَصُومُوا
- ve oruç tutmanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- شَهْرُ
- ayı
- رَمَضَانَ
- ramazan
- الَّذ۪ٓي
- ki
- اُنْزِلَ
- indirilmiştir
- ف۪يهِ
- onda
- الْقُرْاٰنُ
- Kur`an
- هُدًى
- hidayet olarak
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَبَيِّنَاتٍ
- ve açıklayıcı
- مِنَ الْهُدٰى
- hidayeti
- وَالْفُرْقَانِۚ
- doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
- فَمَنْ
- kim
- شَهِدَ
- şahit olursa
- مِنْكُمُ
- içinizden
- الشَّهْرَ
- o aya
- فَلْيَصُمْهُۜ
- oruç tutsun
- وَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olur
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- yahut
- عَلٰى
- üzere olursa
- سَفَرٍ
- sefer
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutsun
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- يُر۪يدُ
- ister
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُمُ
- sizin için
- الْيُسْرَ
- kolaylık
- وَلَا يُر۪يدُ
- istemez
- الْعُسْرَۘ
- güçlük
- وَلِتُكْمِلُوا
- ve tamamlamanızı (ister)
- الْعِدَّةَ
- sayıyı
- وَلِتُكَبِّرُوا
- ve yüceltmenizi (ister)
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
- size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz
- وَاِذَا سَاَلَكَ
- sana sorar(lar)sa
- عِبَاد۪ي
- kullarım
- عَنّ۪ي
- benden
- فَاِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- قَر۪يبٌۜ
- (onlara) yakınım
- اُج۪يبُ
- karşılık veririm
- دَعْوَةَ
- onun du`asına
- الدَّاعِ
- du`a edenin
- اِذَا
- zaman
- دَعَانِۙ
- bana du`a ettiği
- فَلْيَسْتَج۪يبُوا
- O halde onlar da karşılık versinler
- ل۪ي
- bana
- وَلْيُؤْمِنُوا
- inansınlar ki
- ب۪ي
- bana
- لَعَلَّهُمْ
- böylece onlar
- يَرْشُدُونَ
- doğru yola erişirler
- اُحِلَّ
- helal kılındı
- لَكُمْ
- size
- لَيْلَةَ
- gecesi
- الصِّيَامِ
- oruç
- الرَّفَثُ
- yaklaşmak
- اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
- kadınlarınıza
- هُنَّ
- onlar
- لِبَاسٌ
- elbisenizdir
- لَكُمْ
- sizin
- وَاَنْتُمْ
- ve siz de
- لِبَاسٌ
- elbisesisiniz
- لَهُنَّۜ
- onların
- عَلِمَ
- bildi de
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- gerçekten siz
- كُنْتُمْ
- olduğunuzu
- تَخْتَانُونَ
- yazık etmekte
- اَنْفُسَكُمْ
- sizin kendinize
- فَتَابَ
- tevbenizi kabul etti
- عَلَيْكُمْ
- sizden
- وَعَفَا
- ve affetti
- عَنْكُمْۚ
- sizi
- فَالْـٰٔنَ
- artık şimdi
- بَاشِرُوهُنَّ
- onlara yaklaşın
- وَابْتَغُوا
- ve arayın
- مَا كَتَبَ
- yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- لَكُمْۖ
- sizin için
- وَكُلُوا
- yiyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- حَتّٰى
- kadar
- يَتَبَيَّنَ
- ayırdelinceye
- لَكُمُ
- sizce
- الْخَيْطُ
- ipliği
- الْاَبْيَضُ
- beyaz
- مِنَ الْخَيْطِ
- iplikten
- الْاَسْوَدِ
- siyah
- مِنَ الْفَجْرِۖ
- şafağın
- ثُمَّ
- sonra
- اَتِمُّوا
- tamamlayın
- الصِّيَامَ
- orucu
- اِلَى الَّيْلِۚ
- gece oluncaya dek
- وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
- (kadınlara) yaklaşmayın
- وَاَنْتُمْ
- siz
- عَاكِفُونَۙ
- ibadete çekilmiş iken
- فِي الْمَسَاجِدِۜ
- mescidlerde
- تِلْكَ
- bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
- bunlara yaklaşmayın
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklar ki
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَّقُونَ
- korunup sakınırlar
- وَلَا تَأْكُلُٓوا
- yemeyin
- اَمْوَالَكُمْ
- mallarınızı
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- بِالْبَاطِلِ
- batıl (sebepler) ile
- وَتُدْلُوا
- atmayın
- بِهَٓا
- onları
- اِلَى الْحُكَّامِ
- hakimler(in önün)e
- لِتَأْكُلُوا
- yemeniz için
- فَر۪يقاً
- bir kısmını
- مِنْ اَمْوَالِ
- mallarından
- النَّاسِ
- insanların
- بِالْاِثْمِ
- günah bir biçimde
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
- bildiğiniz halde
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
- hilallerden
- قُلْ
- de ki
- هِيَ
- onlar
- مَوَاق۪يتُ
- vakit ölçüleridir
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- وَالْحَجِّۜ
- ve hac
- وَلَيْسَ
- ve değildir
- الْبِرُّ
- iyilik
- بِاَنْ تَأْتُوا
- girmek
- الْبُيُوتَ
- evlere
- مِنْ ظُهُورِهَا
- arkalarından
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- الْبِرَّ
- iyilik
- مَنِ
- kişinin
- اتَّقٰىۚ
- takvasıdır
- وَأْتُوا
- girin
- مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
- kapılarından
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تُفْلِحُونَ
- kurtuluşa erersiniz
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşanlarla
- وَلَا تَعْتَدُواۜ
- aşırı gitmeyin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْمُعْتَد۪ينَ
- aşırı gidenleri
- وَاقْتُلُوهُمْ
- onları öldürün
- حَيْثُ
- nerede
- ثَقِفْتُمُوهُمْ
- yakalarsanız
- وَاَخْرِجُوهُمْ
- onları çıkarın
- مِنْ حَيْثُ
- yer(Mekke)den
- اَخْرَجُوكُمْ
- sizi çıkardıkları
- وَالْفِتْنَةُ
- fitne
- اَشَدُّ
- daha kötüdür
- مِنَ الْقَتْلِۚ
- adam öldürmekten
- وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşmayın
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- Mescid-i Haram
- حَتّٰى
- kadar
- يُقَاتِلُوكُمْ
- sizinle savaşıncaya
- ف۪يهِۚ
- orada
- فَاِنْ
- fakat eğer
- قَاتَلُوكُمْ
- onlar sizinle savaşırlarsa
- فَاقْتُلُوهُمْۜ
- hemen onları öldürün
- كَذٰلِكَ
- böyledir
- جَزَٓاءُ
- cezası
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirlerin
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَاِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- esirgeyendir
- وَقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşın
- حَتّٰى
- kadar
- لَا تَكُونَ
- kalmayıncaya
- فِتْنَةٌ
- fitne
- وَيَكُونَ
- oluncaya
- الدّ۪ينُ
- din
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَلَا عُدْوَانَ
- artık düşmanlık olmaz
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- اَلشَّهْرُ
- ayı
- الْحَرَامُ
- haram
- بِالشَّهْرِ
- aya karşılıktır
- الْحَرَامِ
- haram
- وَالْحُرُمَاتُ
- hürmetler
- قِصَاصٌۜ
- karşılıklıdır
- فَمَنِ
- kim
- اعْتَدٰى
- saldırırsa
- عَلَيْكُمْ
- size
- فَاعْتَدُوا
- siz de saldırın
- عَلَيْهِ
- ona
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَا اعْتَدٰى
- saldırdığı
- عَلَيْكُمْۖ
- size
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الْمُتَّق۪ينَ
- muttakilerle
- وَاَنْفِقُوا
- infak edin
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَلَا تُلْقُوا
- kendinizi atmayın
- بِاَيْد۪يكُمْ
- kendi ellerinizle
- اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
- tehlikeye
- وَاَحْسِنُواۚۛ
- iyilik edin
- اِنَّ
- doğrusu
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenleri
- وَاَتِمُّوا
- tamamlayın
- الْحَجَّ
- haccı
- وَالْعُمْرَةَ
- ve ömreyi
- لِلّٰهِۜ
- Allah için
- فَاِنْ
- Eğer
- اُحْصِرْتُمْ
- engellenmiş olursanız
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayınıza geleni (kesin)
- مِنَ الْهَدْيِۚ
- kurbandan
- وَلَا تَحْلِقُوا
- tıraş etmeyin
- رُؤُ۫سَكُمْ
- başlarınızı
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- varıncaya
- الْهَدْيُ
- kurban
- مَحِلَّهُۜ
- yerine
- فَمَنْ
- kim varsa
- كَانَ
- olan
- مِنْكُمْ
- İçinizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- ya da
- بِه۪ٓ اَذًى
- bir rahatsızlığı bulunan
- مِنْ رَأْسِه۪
- başından
- فَفِدْيَةٌ
- fidye (versin)
- مِنْ صِيَامٍ
- oruçtan
- اَوْ
- veya
- صَدَقَةٍ
- sadakadan
- نُسُكٍۚ
- kurbandan
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَمِنْتُمْ۠
- güvene kavuştuğunuz
- فَمَنْ
- kimse
- تَمَتَّعَ
- faydalanmak isteyen
- بِالْعُمْرَةِ
- ömre ile
- اِلَى الْحَجِّ
- hac (zamanın)a kadar
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayına geleni (kessin)
- لَمْ يَجِدْ
- (kurban) bulamayan
- فَصِيَامُ
- oruç tutar
- ثَلٰثَةِ
- üç
- اَيَّامٍ
- gün
- فِي الْحَجِّ
- hacda
- وَسَبْعَةٍ
- yedi gün de
- اِذَا
- zaman
- رَجَعْتُمْۜ
- döndüğünüz
- تِلْكَ
- böylece
- عَشَرَةٌ
- on (gündür)
- كَامِلَةٌۜ
- tamamı
- ذٰلِكَ
- Bu
- لِمَنْ
- kimseler içindir
- لَمْ يَكُنْ
- olmayanlar
- اَهْلُهُ
- ailesi
- حَاضِرِي
- hazır
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`da
- وَاتَّقُوا
- sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعِقَابِ۟
- cezası
- اَلْحَجُّ
- Hac
- اَشْهُرٌ
- aylardadır
- مَعْلُومَاتٌۚ
- bilinen
- فَمَنْ
- kim
- فَرَضَ
- farz ederse (kendisine)
- ف۪يهِنَّ
- onda (o aylarda)
- الْحَجَّ
- haccı
- فَلَا رَفَثَ
- kadına yaklaşmak yoktur
- وَلَا فُسُوقَ
- günaha sapmak yoktur
- وَلَا جِدَالَ
- kavga etmek yoktur
- فِي الْحَجِّۜ
- hacda
- وَمَا تَفْعَلُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- iyilikten
- يَعْلَمْهُ
- onu bilir
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَتَزَوَّدُوا
- yanınıza azık da alın
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- خَيْرَ
- en hayırlısı
- الزَّادِ
- azığın
- التَّقْوٰىۘ
- takvadır
- وَاتَّقُونِ
- benden sakının
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَنْ تَبْتَغُوا
- aramanızda
- فَضْلاً
- lutfunu
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- Rabbinizin
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَفَضْتُمْ
- ayrılıp akın ettiğiniz
- مِنْ عَرَفَاتٍ
- Arafattan
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
- Meş`ar-i haram
- وَاذْكُرُوهُ
- O`nu anın
- كَمَا
- gibi
- هَدٰيكُمْۚ
- sizi hidayet ettiği
- وَاِنْ كُنْتُمْ
- idiniz
- مِنْ قَبْلِه۪
- O`ndan önce
- لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
- sapıklardan
- ثُمَّ
- sonra
- اَف۪يضُوا
- siz de akın edin
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَفَاضَ
- akın ettiği
- النَّاسُ
- insanların
- وَاسْتَغْفِرُوا
- ve mağfiret dileyin
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- Gafurdur
- رَح۪يمٌ
- Rahimdir
- فَاِذَا
- zaman
- قَضَيْتُمْ
- bitirince
- مَنَاسِكَكُمْ
- ibadetlerinizi
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَذِكْرِكُمْ
- andığınız gibi
- اٰبَٓاءَكُمْ
- atalarınızı
- اَوْ
- veya
- اَشَدَّ
- daha kuvvetli
- ذِكْراًۜ
- bir anışla
- فَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- وَمَا لَهُ
- onun yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ
- hiçbir nasibi
- وَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi de
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- حَسَنَةً
- güzellik
- وَفِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- وَقِنَا
- bizi koru
- عَذَابَ
- azabından
- النَّارِ
- ateş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- لَهُمْ
- onlara vardır
- نَص۪يبٌ
- bir pay
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَر۪يعُ
- çabuk görendir
- الْحِسَابِ
- hesabı
- وَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- ف۪ٓي اَيَّامٍ
- günlerde
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- تَعَجَّلَ
- acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
- ف۪ي يَوْمَيْنِ
- iki gün içinde
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۚ
- ona
- وَمَنْ
- kim
- تَاَخَّرَ
- geri kalırsa
- عَلَيْهِۙ
- ona da
- لِمَنِ
- kimse için
- اتَّقٰىۜ
- sakınan
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- اِلَيْهِ
- O`nun huzuruna
- تُحْشَرُونَ
- toplanacaksınız
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kiminin
- يُعْجِبُكَ
- senin hoşuna gider
- قَوْلُهُ
- sözü
- فِي
- dair
- الْحَيٰوةِ
- hayatına
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيُشْهِدُ
- şahid tutar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
- kalbinde olana
- وَهُوَ
- oysa o
- اَلَدُّ
- en azılısıdır
- الْخِصَامِ
- hasımların
- وَاِذَا
- zaman
- تَوَلّٰى
- döndüğü
- سَعٰى
- çalışır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
- bozgunculuğa
- وَيُهْلِكَ
- ve yok etmeğe
- الْحَرْثَ
- ekin
- وَالنَّسْلَۜ
- ve nesli
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْفَسَادَ
- bozgunculuğu
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- dendiği
- لَهُ
- ona
- اتَّقِ
- kork
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- اَخَذَتْهُ
- kendisini sürükler
- الْعِزَّةُ
- gururu
- بِالْاِثْمِ
- günaha
- فَحَسْبُهُ
- Artık ona yetişir
- جَهَنَّمُۜ
- cehennem
- وَلَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمِهَادُ
- bir yataktır o
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- öylesi var ki
- يَشْر۪ي
- satar
- نَفْسَهُ
- kendisini
- ابْتِغَٓاءَ
- aramak için
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah da
- رَؤُ۫فٌ
- çok şefkatlidir
- بِالْعِبَادِ
- kullar(ın)a
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- ادْخُلُوا
- girin
- فِي السِّلْمِ
- islama (veya barışa)
- كَٓافَّةًۖ
- hepiniz birlikte
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- size
- عَدُوٌّ
- düşmandır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- فَاِنْ
- eğer
- زَلَلْتُمْ
- kayarsanız
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْكُمُ
- size geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- فَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- هَلْ
- mi
- يَنْظُرُونَ
- gözlüyorlar
- اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
- gelmesini
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ي ظُلَلٍ
- gölgeler içinde
- مِنَ الْغَمَامِ
- buluttan
- وَالْمَلٰٓئِكَةُ
- ve meleklerin
- وَقُضِيَ
- ve bitirilmesini
- الْاَمْرُۜ
- işin
- وَاِلَى اللّٰهِ
- halbuki Allah`a
- تُرْجَعُ
- döndürülür
- الْاُمُورُ۟
- bütün işler
- سَلْ
- sor
- بَن۪ٓي
- oğullarına
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- كَمْ
- nice
- اٰتَيْنَاهُمْ
- onlara verdik
- مِنْ اٰيَةٍ
- ayetlerden
- بَيِّنَةٍۜ
- açık
- وَمَنْ
- kim
- يُبَدِّلْ
- değiştirirse
- نِعْمَةَ
- ni`metini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُ
- geldikten
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- çetindir
- الْعِقَابِ
- cezası
- زُيِّنَ
- süslü gösterildi
- لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere
- الْحَيٰوةُ
- hayatı
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيَسْخَرُونَ
- alay ederler
- مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
- inananlarla
- وَالَّذ۪ينَ
- oysa
- اتَّقَوْا
- takva sahipleri
- فَوْقَهُمْ
- onlardan üstündürler
- يَوْمَ
- gününde
- الْقِيٰمَةِۜ
- kıyamet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَرْزُقُ
- rızık verir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- بِغَيْرِ حِسَابٍ
- hesapsız
- كَانَ
- idi
- النَّاسُ
- insanlar
- اُمَّةً
- ümmet
- وَاحِدَةً
- bir tek
- فَبَعَثَ
- sonra gönderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- مُبَشِّر۪ينَ
- müjdeciler
- وَمُنْذِر۪ينَۖ
- ve uyarıcılar olarak
- وَاَنْزَلَ
- indirdi
- مَعَهُمُ
- onlarla beraber
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّ
- hak olarak
- لِيَحْكُمَ
- hükmetmek üzere
- بَيْنَ
- arasında
- النَّاسِ
- insanlar
- ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
- anlaşmazlığa düştükleri konularda
- وَمَا اخْتَلَفَ
- anlaşmazlığa düştü(ler)
- ف۪يهِ
- o(Kitap hakkı)nda
- اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
- kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- kendilerine geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- بَغْياً
- sırf kıskançlıktan ötürü
- بَيْنَهُمْۚ
- aralarındaki
- فَهَدَى
- bunun üzerine iletti
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenleri
- لِمَا اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düştükleri
- ف۪يهِ
- kendisinde
- مِنَ الْحَقِّ
- gerçeğe
- بِاِذْنِه۪ۜ
- kendi izniyle
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَهْد۪ي
- iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- اَمْ
- yoksa
- حَسِبْتُمْ
- sandınız
- اَنْ تَدْخُلُوا
- gireceğinizi mi
- الْجَنَّةَ
- cennete
- وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
- başınıza gelmeden
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ خَلَوْا
- geçenlerin
- مِنْ قَبْلِكُمْۜ
- sizden önce
- مَسَّتْهُمُ
- Onlara dokunmuştu
- الْبَأْسَٓاءُ
- sıkıntı
- وَالضَّرَّٓاءُ
- ve yoksulluk
- وَزُلْزِلُوا
- ve sarsılmışlardı ki
- حَتّٰى
- nihayet
- يَقُولَ
- diyorlardı
- الرَّسُولُ
- peygamber
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve inananlar
- مَعَهُ
- onunla birlikte
- مَتٰى
- ne zaman
- نَصْرُ
- yardımı
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- نَصْرَ
- yardımı
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- قَر۪يبٌ
- yakındır
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- (Allah yolunda) harcayacaklarını
- قُلْ
- De ki
- مَٓا اَنْفَقْتُمْ
- vereceğiniz şey
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَلِلْوَالِدَيْنِ
- ana-baba içindir
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlar
- وَالْيَتَامٰى
- ve öksüzler
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullar
- وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
- ve yolda kalmış(lar)
- وَمَا تَفْعَلُوا
- ve ne yaparsanız
- فَاِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onunla birlikte
- عَل۪يمٌ
- bilir
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- وَهُوَ
- halbuki o
- كُرْهٌ
- hoşunuza gitmez
- لَكُمْۚ
- sizin
- وَعَسٰٓى
- olur ki bazen
- اَنْ تَكْرَهُوا
- hoşlanmadığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَهُوَ خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَكُمْۚ
- sizin için
- وَعَسٰٓى
- ve olur ki
- اَنْ تُحِبُّوا
- hoşlandığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey de
- وَهُوَ شَرٌّ
- kötüdür
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz ise
- لَا تَعْلَمُونَ۟
- bilmezsiniz
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الشَّهْرِ
- ayında
- الْحَرَامِ
- haram
- قِتَالٍ ف۪يهِۜ
- savaşmaktan
- قُلْ
- de ki
- قِتَالٌ
- savaş
- ف۪يهِ
- O (aylar)da
- كَب۪يرٌۜ
- büyük bir günahtır
- وَصَدٌّ
- ve alıkoymak
- عَنْ سَب۪يلِ
- yolundan
- اللّٰهِ
- Allah
- وَكُفْرٌ
- ve inkar etmek
- بِه۪
- O`nu
- وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- ve Mescid-i Haram`dan
- وَاِخْرَاجُ
- sürüp çıkarmak
- اَهْلِه۪
- halkını
- مِنْهُ
- ondan (Mekke`den)
- اَكْبَرُ
- daha büyük bir günahtır
- عِنْدَ
- yanında
- اللّٰهِۚ
- Allah
- وَالْفِتْنَةُ
- ve fitne
- اَكْبَرُ
- daha büyük(bir günah)tır
- مِنَ الْقَتْلِۜ
- öldürmekten
- وَلَا يَزَالُونَ
- vazgeçmezler
- يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşmaktan
- حَتّٰى
- kadar
- يَرُدُّوكُمْ
- sizi döndürünceye
- عَنْ د۪ينِكُمْ
- dininizden
- اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
- eğer güçleri yetse
- وَمَنْ
- kim
- يَرْتَدِدْ
- döner
- مِنْكُمْ
- sizden
- عَنْ د۪ينِه۪
- dininden
- فَيَمُتْ
- ve ölürse
- وَهُوَ كَافِرٌ
- kafir olarak
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- حَبِطَتْ
- boşa çıkmıştır
- اَعْمَالُهُمْ
- onların bütün yaptıkları
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- وَالْاٰخِرَةِۚ
- ahirette de
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَـالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
- ve hicret edenler
- وَجَاهَدُوا
- ve cihat edenler
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۙ
- Allah
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يَرْجُونَ
- umarlar
- رَحْمَتَ
- rahmetini
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- çok merhamet edendir
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْخَمْرِ
- şaraptan
- وَالْمَيْسِرِۜ
- ve kumardan
- قُلْ
- de ki
- ف۪يهِمَٓا
- o ikisinde vardır
- اِثْمٌ
- günah
- كَب۪يرٌ
- büyük
- وَمَنَافِـعُ
- ve bazı yararlar
- لِلنَّاسِۘ
- insanlar için
- وَاِثْمُهُمَٓا
- fakat onların günahı
- اَكْبَرُ
- daha büyüktür
- مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
- yararından
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- infak edeceklerini
- قُلِ
- de ki
- الْعَفْوَۜ
- Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَتَفَكَّرُونَۙ
- düşünürsünüz
- فِي الدُّنْيَا
- dünya hakkında
- وَالْاٰخِرَةِۜ
- ve ahiret
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyarlar
- عَنِ الْيَتَامٰىۜ
- öksüzlerden
- قُلْ
- de ki
- اِصْلَاحٌ
- ıslah etmek
- لَهُمْ
- onları(n durumlarını)
- خَيْرٌۜ
- hayırlıdır
- وَاِنْ
- eğer
- تُخَالِطُوهُمْ
- onlara karışırsanız
- فَاِخْوَانُكُمْۜ
- sizin kardeşlerinizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- ayırır
- الْمُفْسِدَ
- bozanı
- مِنَ الْمُصْلِحِۜ
- ıslah edenden
- وَلَوْ
- ve eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَاَعْنَتَكُمْۜ
- sizi zora sokardı
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلَا تَنْكِحُوا
- evlenmeyin
- الْمُشْرِكَاتِ
- müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
- حَتّٰى
- kadar
- يُؤْمِنَّۜ
- inanıncaya
- وَلَاَمَةٌ
- bir cariye
- مُؤْمِنَةٌ
- inanan
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- مِنْ مُشْرِكَةٍ
- ortak koşan (hür) kadından
- وَلَوْ
- eğer
- اَعْجَبَتْكُمْۚ
- hoşunuza gitse bile
- وَلَا تُنْكِحُوا
- evlendirmeyin
- الْمُشْرِك۪ينَ
- Ortak koşan erkeklerle
- يُؤْمِنُواۜ
- iman edinceye
- وَلَعَبْدٌ
- bir köle
- مُؤْمِنٌ
- inanan
- مِنْ مُشْرِكٍ
- müşrik erkekten
- اَعْجَبَكُمْۜ
- hoşunuza gitse bile
- اُو۬لٰٓئِكَ
- (Zira) onlar
- يَدْعُونَ
- çağırıyorlar
- اِلَى النَّارِۚ
- ateşe
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَدْعُٓوا
- çağırıyor
- اِلَى الْجَنَّةِ
- cennete
- وَالْمَغْفِرَةِ
- ve mağfirete
- بِاِذْنِه۪ۚ
- izniyle
- وَيُبَيِّنُ
- açıklar
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَذَكَّرُونَ۟
- düşünürler
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْمَح۪يضِۜ
- adet görmeden
- قُلْ
- de ki
- هُوَ
- o
- اَذًىۙ
- eziyettir
- فَاعْتَزِلُوا
- çekilin
- النِّسَٓاءَ
- kadınlardan
- فِي الْمَح۪يضِۙ
- adet halinde
- وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
- onlara yaklaşmayın
- حَتّٰى
- kadar
- يَطْهُرْنَۚ
- temizleninceye
- فَاِذَا
- zaman
- تَطَهَّرْنَ
- temizlendikleri
- فَأْتُوهُنَّ
- onlara varın
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَمَرَكُمُ
- emrettiği
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- التَّوَّاب۪ينَ
- tevbe edenleri
- وَيُحِبُّ
- sever
- الْمُتَطَهِّر۪ينَ
- temizlenenleri
- نِسَٓاؤُ۬كُمْ
- kadınlarınız
- حَرْثٌ
- bir tarladır
- لَكُمْۖ
- sizin için
- فَأْتُوا
- varın
- حَرْثَكُمْ
- tarlanıza
- اَنّٰى شِئْتُمْۘ
- dilediğiniz biçimde
- وَقَدِّمُوا
- hazırlık yapın
- لِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz için
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- مُلَاقُوهُۜ
- O`na kavuşacaksınız
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الْمُؤْمِن۪ينَ
- İnananları
- وَلَا تَجْعَلُوا
- kılmayın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عُرْضَةً
- engel
- لِاَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinize
- اَنْ تَبَرُّوا
- iyilik etmenize
- وَتَتَّقُوا
- ve sakınmanıza
- وَتُصْلِحُوا
- ve düzetmeye
- بَيْنَ
- arasını
- النَّاسِۜ
- insanların
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- لَا يُؤَاخِذُكُمُ
- sizi sorumlu tutmaz
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاللَّغْوِ
- kasıtsız
- ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinizden dolayı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- يُؤَاخِذُكُمْ
- sorumlu tutar
- بِمَا كَسَبَتْ
- kazandığından
- قُلُوبُكُمْۜ
- kalblerinizin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
- yaklaşmamağa yemin edenler için
- مِنْ نِسَٓائِهِمْ
- kadınlarına
- تَرَبُّصُ
- bekleme (hakkı) vardır
- اَرْبَعَةِ
- dört
- اَشْهُرٍۚ
- ay
- فَاِنْ
- eğer
- فَٓاؤُ۫
- (o süre içinde) dönerlerse
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- merhamet edendir
- وَاِنْ
- eğer
- عَزَمُوا
- kesin karar verirlerse
- الطَّـلَاقَ
- boşamaya
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- وَالْمُطَلَّقَاتُ
- boşanmış kadınlar
- يَتَرَبَّصْنَ
- gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- ثَلٰثَةَ
- üç
- قُرُٓوءٍۜ
- kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
- وَلَا يَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُنَّ
- kendilerine
- اَنْ يَكْتُمْنَ
- gizlemeleri
- مَا خَلَقَ
- yarattığını
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
- kendi rahimlerinde
- اِنْ
- eğer
- كُنَّ
- idiyseler
- يُؤْمِنَّ
- inanıyor
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ve ahiret
- وَبُعُولَتُهُنَّ
- kocaları
- اَحَقُّ
- hak sahibidirler
- بِرَدِّهِنَّ
- onları geri almağa
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bu arada
- اَرَادُٓوا
- isterlerse
- اِصْلَاحاًۜ
- barışmak
- وَلَهُنَّ
- (kadınların) vardır
- مِثْلُ
- gibi
- الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
- (erkeklerin) kendileri üzerindeki
- بِالْمَعْرُوفِۖ
- (örfe uygun) hakları
- وَلِلرِّجَالِ
- erkeklerin (hakları)
- عَلَيْهِنَّ
- onlar (kadınlar) üzerinde
- دَرَجَةٌۜ
- bir derece fazladır
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- azizdir
- حَك۪يمٌ۟
- hakimdir
- اَلطَّـلَاقُ
- boşama
- مَرَّتَانِۖ
- iki defadır
- فَاِمْسَاكٌ
- ya tutmak (lazım)dır
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- تَسْر۪يحٌ
- salıvermek
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- وَلَا يَحِلُّ
- helal değildir
- لَكُمْ
- size
- اَنْ تَأْخُذُوا
- geri almanız
- مِمَّٓا
- şeylerden
- اٰتَيْتُمُوهُنَّ
- onlara verdiğiniz
- شَيْـٔاً
- bir şey
- اِلَّٓا
- başka
- اَنْ يَخَافَٓا
- korkarlarsa
- اَلَّا يُق۪يمَا
- koruyamamaktan
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- korkarsanız
- حُدُودَ
- sınırlarında
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَا
- ikisine de
- ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
- kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
- تِلْكَ
- işte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
- sakın bunları aşmayın
- وَمَنْ
- Kim(ler)
- يَتَعَدَّ
- aşarsa
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerdir
- فَاِنْ
- eğer
- طَلَّقَهَا
- erkek yine boşarsa
- فَلَا تَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُ
- ona
- مِنْ بَعْدُ
- artık bundan sonra
- حَتّٰى
- kadar
- تَنْكِحَ
- (kadın) nikahlanıncaya
- زَوْجاً
- kocaya
- غَيْرَهُۜ
- başka bir
- طَلَّقَهَا
- O (vardığı adam) da boşarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَٓا
- kendilerine
- اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
- tekrar birbirlerine dönmelerinde
- اِنْ
- eğer
- ظَـنَّٓا
- inanırlarsa
- اَنْ يُق۪يمَا
- koruyacaklarına
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَتِلْكَ
- İşte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- يُبَيِّنُهَا
- açıklamaktadır
- لِقَوْمٍ
- bir toplum için
- يَعْلَمُونَ
- bilen
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَاَمْسِكُوهُنَّ
- ya onları tutun
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- سَرِّحُوهُنَّ
- bırakın
- بِمَعْرُوفٍۖ
- iyilikle
- وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
- onları (yanınızda) tutmayın
- ضِرَاراً
- zarar vermek için
- لِتَعْتَدُواۚ
- haklarına tecavüz edip
- وَمَنْ
- kim
- يَفْعَلْ
- yaparsa
- ذٰلِكَ
- bunu
- فَقَدْ
- muhakkak
- ظَلَمَ
- zulmetmiştir
- نَفْسَهُۜ
- kendine
- وَلَا تَتَّخِذُٓوا
- edinmeyin
- اٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُزُواًۘ
- eğlence
- وَاذْكُرُوا
- düşünün
- نِعْمَتَ
- ni`metini
- عَلَيْكُمْ
- size olan
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiklerini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitap`tan
- وَالْحِكْمَةِ
- ve Hikmet`ten
- يَعِظُـكُمْ
- size öğüt vermek için
- بِه۪ۜ
- onunla
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
- engel olmayın
- اَنْ يَنْكِحْنَ
- evlenmelerine
- اَزْوَاجَهُنَّ
- (eski) kocalarıyla
- اِذَا تَرَاضَوْا
- anlaştıkları takdirde
- بَيْنَهُمْ
- kendi aralarında
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- Bu
- يُوعَظُ
- verilen bir öğüttür
- بِه۪
- onunla
- مَنْ كَانَ
- kimseye
- مِنْكُمْ
- içinizden
- يُؤْمِنُ
- inanan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- ذٰلِكُمْ
- Bu
- اَزْكٰى
- daha iyi
- لَكُمْ
- sizin için
- وَاَطْهَرُۜ
- ve daha temizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmezsiniz
- وَالْوَالِدَاتُ
- anneler
- يُرْضِعْنَ
- emzirirler
- اَوْلَادَهُنَّ
- çocuklarını
- حَوْلَيْنِ
- iki yıl
- كَامِلَيْنِ
- tam
- لِمَنْ
- kimse için
- اَرَادَ
- isteyen
- اَنْ يُـتِمَّ
- tamamlamak
- الرَّضَاعَةَۜ
- emzirmeyi
- وَعَلَى
- üzerinedir
- الْمَوْلُودِ لَهُ
- çocuk kendisine ait olan (babanın)
- رِزْقُهُنَّ
- onların yiyecekleri
- وَكِسْوَتُهُنَّ
- ve giyecekleri
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun biçimde
- لَا تُكَلَّفُ
- yükümlü tutulmaz
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- اِلَّا
- başka
- وُسْعَهَاۚ
- gücünün yettiğinden
- لَا تُضَٓارَّ
- zarara sokulmasın
- وَالِدَةٌ
- ne anne
- بِوَلَدِهَا
- çocuğu yüzünden
- وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
- ne de çocuğun aidolduğu baba
- بِوَلَدِه۪
- çocuğu yüzünden
- وَعَلَى
- üzerinde
- الْوَارِثِ
- mirasçının
- مِثْلُ ذٰلِكَۚ
- aynı (yükümlülük) vardır
- فَاِنْ
- eğer
- اَرَادَا
- isterlerse
- فِصَالاً
- sütten kesmek
- عَنْ تَرَاضٍ
- rızalarıyla
- مِنْهُمَا
- kendi aralarında
- وَتَشَاوُرٍ
- ve danışarak
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- günah
- عَلَيْهِمَاۜ
- kendilerine
- وَاِنْ
- eğer
- اَرَدْتُمْ
- isterseniz
- اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
- (sütannesi tutup) emzirtmek
- اَوْلَادَكُمْ
- çocuklarınızı
- فَلَا
- yine yoktur
- جُنَاحَ
- bir günah
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- اِذَا
- sonra
- سَلَّمْتُمْ
- verdikten
- مَٓا اٰتَيْتُمْ
- verdiğiniz(ücret)i
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptığınız her şeyi
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölenlerin
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bıraktıkları
- اَزْوَاجاً
- eşleri
- يَتَرَبَّصْنَ
- (bekleyip) gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- اَرْبَعَةَ
- dört
- اَشْهُرٍ
- ay
- وَعَشْراًۚ
- ve on gün
- فَاِذَا بَلَغْنَ
- bitirince
- اَجَلَهُنَّ
- sürelerini
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri için
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- وَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
- üstü kapalı biçimde bildirmenizden
- مِنْ خِطْبَةِ
- evlenme isteğinizi
- النِّسَٓاءِ
- kadınlara
- اَوْ
- yahut
- اَكْنَنْتُمْ
- gizlemenizden
- ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
- içinizde
- عَلِمَ
- bilir ki
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz sizin
- سَتَذْكُرُونَهُنَّ
- onları anacağınızı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
- sakın onlarla sözleşmeyin
- سِراًّ
- gizli(buluşma)ya
- اِلَّٓا
- dışında
- اَنْ تَقُولُوا
- söylemeniz
- قَوْلاً
- bir söz
- مَعْرُوفاًۜ
- iyi (meşru)
- وَلَا تَعْزِمُوا
- ve kalkışmayın
- عُقْدَةَ
- akdine (kıymaya)
- النِّكَاحِ
- nikah
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- ulaşıncaya
- الْكِتَابُ
- yazılanın (iddetinin)
- اَجَلَهُۜ
- sonuna
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içinizden geçeni
- فَاحْذَرُوهُۚ
- O`ndan sakının
- وَاعْلَمُٓوا
- ve yine bilin ki
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ۟
- halimdir
- لَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِنْ طَلَّقْتُمُ
- boşarsınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- اَوْ
- ya da
- تَفْرِضُوا
- tesbir etmeden
- لَهُنَّ
- onlara
- فَر۪يضَةًۚ
- mehir
- وَمَتِّعُوهُنَّۚ
- onları faydalandırsın
- عَلَى الْمُوسِعِ
- eli geniş olan
- قَدَرُهُ
- kendi gücü nisbetinde
- وَعَلَى الْمُقْتِرِ
- eli dar olan da
- قَدَرُهُۚ
- kendi gücü nisbetinde
- مَتَـاعاً
- bir geçimlikle
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- güzel
- حَقاًّ
- bu bir borçtur
- عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenlerin üzerine
- وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
- onları boşarsanız
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- وَقَدْ فَرَضْتُمْ
- bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
- لَهُنَّ
- onlar için
- فَر۪يضَةً
- vermeniz gerekir
- فَنِصْفُ
- yarısını
- مَا فَرَضْتُمْ
- tesbit ettiğinizin (mehrin)
- اِلَّٓا
- hariç
- اَنْ يَعْفُونَ
- (kadının) vazgeçmesi
- اَوْ
- veya
- يَعْفُوَا
- vazgeçmesi
- الَّذ۪ي بِيَدِه۪
- elinde olanın (erkeğin)
- عُقْدَةُ
- akdi
- النِّكَاحِۜ
- nikah
- وَاَنْ تَعْفُٓوا
- (Erkekler) Sizin affetmeniz
- اَقْرَبُ
- daha yakındır
- لِلتَّقْوٰىۜ
- takvaya
- وَلَا تَنْسَوُا
- unutmayın
- الْفَضْلَ
- iyilik etmeyi
- بَيْنَكُمْۜ
- birbirinize
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- حَافِظُوا
- koruyun
- عَلَى الصَّلَوَاتِ
- namazları
- وَالصَّلٰوةِ
- ve namazı
- الْوُسْطٰى
- orta
- وَقُومُوا
- durun
- لِلّٰهِ
- Allah`ın huzuruna
- قَانِت۪ينَ
- gönülden bağlılık ve saygı ile
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- (bir tehlikeden) korkarsanız
- فَرِجَـالاً
- yaya
- اَوْ
- yahut
- رُكْبَـاناًۚ
- binmiş olarak
- فَاِذَٓا
- zaman da
- اَمِنْتُمْ
- güvene kavuştuğunuz
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَكُمْ
- size öğrettiği
- مَا
- şeyleri
- لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölüp de
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bırakan(erkek)ler
- اَزْوَاجاًۚ
- eşler
- وَصِيَّةً
- vasiyyet etsinler
- لِاَزْوَاجِهِمْ
- eşlerinin
- مَتَاعاً
- geçimlerinin sağlanmasını
- اِلَى الْحَوْلِ
- bir yıla kadar
- غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
- (evlerinden) çıkarılmadan
- فَاِنْ
- şayet
- خَرَجْنَ
- kendileri çıkarlarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- ف۪ي مَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri hakkında
- مِنْ مَعْرُوفٍۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
- boşanmış kadınların
- مَتَاعٌ
- geçimlerini sağlamak
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olan şekilde
- حَقاًّ
- bir haktır (borçtur)
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklamaktadır
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمْ
- size
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ۟
- düşünürsünüz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
- çıkanları
- مِنْ دِيَارِهِمْ
- yurtlarından
- وَهُمْ اُلُوفٌ
- binlerce kişi iken
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۖ
- ölüm
- فَقَالَ
- demişti de
- لَهُمُ
- onlara
- اللّٰهُ
- Allah
- مُوتُوا
- Ölün!
- ثُمَّ
- sonra
- اَحْيَاهُمْۜ
- kendilerini diriltmişti
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- ikram
- عَلَى
- karşı
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلٰكِنَّ
- Ama
- اَكْثَرَ
- çoğu
- النَّاسِ
- insanların
- لَا يَشْكُرُونَ
- şükretmezler
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- مَنْ
- Kimdir
- ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
- borç olarak verecek
- اللّٰهَ
- Allah`a
- قَرْضاً
- bir borcu
- حَسَناً
- güzel
- فَيُضَاعِفَهُ
- arttırması karşılığnda
- لَهُٓ
- ona
- اَضْعَافاً
- fazlasıyla
- كَـث۪يرَةًۜ
- kat kat
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَقْبِضُ
- (rızkı) kısar da
- وَيَبْصُۣطُۖ
- açar da
- وَاِلَيْهِ
- Hep O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الْمَلَأِ
- ileri gelenlerini
- مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail oğullarının
- مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
- Musa`dan sonra
- اِذْ قَالُوا
- hani demişlerdi
- لِنَبِيٍّ
- Peygamberlerine
- لَهُمُ
- onlar
- ابْعَثْ
- gönder
- لَنَا
- bize
- مَلِكاً
- bir hükümdar
- نُقَاتِلْ
- (onun önderliğinde) savaşalım
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۜ
- Allah
- قَالَ
- dedi
- هَلْ عَسَيْتُمْ
- Ya
- اِنْ كُتِبَ
- yazılınca (farz kılınınca)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
- savaşmazsanız
- قَالُوا
- dediler ki
- وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
- bizler neden savaşmayalım
- اللّٰهِ
- Allah
- وَقَدْ
- oysa
- اُخْرِجْنَا
- biz çıkarılıp sürüldük
- مِنْ دِيَارِنَا
- yurtlarımızdan
- وَاَبْنَٓائِنَاۜ
- ve oğullarımızın arasından
- فَلَمَّا
- fakat
- كُتِبَ
- yazılınca
- عَلَيْهِمُ
- kendilerine
- تَوَلَّوْا
- yüz çevirdiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَقَالَ
- dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- قَدْ بَعَثَ
- gönderdi
- لَكُمْ
- size
- طَالُوتَ
- Talut`u
- مَلِكاًۜ
- hükümdar
- قَالُٓوا
- dediler ki
- اَنّٰى
- nasıl
- يَكُونُ
- olabilir
- لَهُ
- onun
- الْمُلْكُ
- hükümdarlık (mülk)
- عَلَيْنَا
- bizim üzerimize
- وَنَحْنُ
- biz
- اَحَقُّ
- daha layıkız
- بِالْمُلْكِ
- hükümdarlığa
- مِنْهُ
- ondan
- وَلَمْ يُؤْتَ
- ve verilmemiştir
- سَعَةً
- genişlik
- مِنَ الْمَالِۜ
- maldan
- قَالَ
- dedi
- اِنَّ
- şüphesiz
- اصْطَفٰيهُ
- onu (hükümdar) seçti
- عَلَيْكُمْ
- sizin üzerinize
- وَزَادَهُ
- ve onun artırdı
- بَسْطَةً
- gücünü
- فِي الْعِلْمِ
- bilgisinin
- وَالْجِسْمِۜ
- ve cisminin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُؤْت۪ي
- verir
- مُلْكَهُ
- mülkünü
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O herşeyi) bilendir
- وَقَالَ
- ve dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- muhakkak
- اٰيَةَ
- alameti
- مُلْكِه۪ٓ
- onun hükümdarlığının
- اَنْ يَأْتِيَكُمُ
- size gelmesidir
- التَّابُوتُ
- (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
- ف۪يهِ
- onun içinde
- سَك۪ينَةٌ
- bir huzur bulunan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- وَبَقِيَّةٌ
- ve bir kalıntı
- مِمَّا تَرَكَ
- geriye bıraktığından
- اٰلُ
- ailesinin
- مُوسٰى
- Musa
- وَاٰلُ
- ve ailesinin
- هٰرُونَ
- Harun
- تَحْمِلُهُ
- taşıdığı
- الْمَلٰٓئِكَةُۜ
- meleklerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bunda
- لَاٰيَةً
- kesin bir alamet vardır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
- inanıyorsanız
- فَلَمَّا فَصَلَ
- ayrıldığında
- طَالُوتُ
- Talut
- بِالْجُنُودِۙ
- ordularla
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- مُبْتَل۪يكُمْ
- sizi deneyecektir
- بِنَهَرٍۚ
- bir ırmakla
- فَمَنْ
- kim
- شَرِبَ
- içerse
- مِنْهُ
- ondan
- فَلَيْسَ
- değildir
- مِنّ۪يۚ
- benden
- وَمَنْ
- ve kim
- لَمْ يَطْعَمْهُ
- ondan (kana kana) tadmazsa
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- مِنّ۪ٓي
- bendendir
- اِلَّا
- dışında
- مَنِ
- kimsenin
- اغْتَرَفَ
- avuçlayan
- غُرْفَةً
- bir avuç
- بِيَدِه۪ۚ
- eliyle
- فَشَرِبُوا
- hepsi içtiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- فَلَمَّا
- nihayet
- جَاوَزَهُ
- (ırmağı) geçince
- هُوَ
- o (Talut)
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve iman eden
- مَعَهُۙ
- beraberindekiler
- قَالُوا
- dediler
- لَا طَاقَةَ لَنَا
- bizim gücümüz yok
- الْيَوْمَ
- bugün
- بِجَالُوتَ
- Calut`a
- وَجُنُودِه۪ۜ
- ve askerlerine karşı
- قَالَ
- dedi
- الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- kanaat getirenler
- اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
- kavuşacaklarına
- اللّٰهِۙ
- Allah`a
- كَمْ
- nice
- مِنْ فِئَةٍ
- topluluk
- قَل۪يلَةٍ
- az olan
- غَلَبَتْ
- galib gelmiştir
- فِئَةً
- topluluğa
- كَث۪يرَةً
- çok olan
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَمَّا بَرَزُوا
- karşılaştıklarında
- لِجَالُوتَ
- Calut
- وَجُنُودِه۪
- ve askerleriyle
- قَالُوا
- şöyle dediler
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اَفْرِغْ
- dök
- عَلَيْنَا
- üzerimize
- صَبْراً
- sabır
- وَثَبِّتْ
- sağlam tut
- اَقْدَامَنَا
- ayaklarımızı
- وَانْصُرْنَا
- ve bize yardım et
- عَلَى الْقَوْمِ
- topluluğuna karşı
- الْكَافِر۪ينَۜ
- kafirler
- فَهَزَمُوهُمْ
- derken onları bozdular
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- وَقَتَلَ
- öldürdü
- دَاوُ۫دُ
- Davud
- جَالُوتَ
- Calut`u
- وَاٰتٰيهُ
- ve ona (Davud`a) verdi
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَ
- hükümdarlık
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmet
- وَعَلَّمَهُ
- ve ona öğretti
- مِمَّا يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَلَوْلَا دَفْعُ
- eğer savmasaydı
- اللّٰهِ
- Allah
- النَّاسَ
- insanların
- بَعْضَهُمْ
- bir kısmını
- بِبَعْضٍ
- bir kısmıyle
- لَفَسَدَتِ
- bozulurdu
- الْاَرْضُ
- dünya
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- lutuf
- عَلَى
- karşı
- الْعَالَم۪ينَ
- bütün alemlere
- تِلْكَ
- bunlar
- اٰيَاتُ
- ayetleridir
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- نَتْلُوهَا
- okuyoruz (açıklıyoruz)
- عَلَيْكَ
- sana
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّكَ
- elbette sen
- لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
- gönderilenlerdensin
- تِلْكَ
- işte o
- الرُّسُلُ
- elçiler ki
- فَضَّلْنَا
- üstün kıldık
- بَعْضَهُمْ
- kimini
- عَلٰى بَعْضٍۢ
- kiminden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimine
- كَلَّمَ
- konuştu
- اللّٰهُ
- Allah
- وَرَفَعَ
- yükseltti
- بَعْضَهُمْ
- kimini de
- دَرَجَاتٍۜ
- derecelerle
- وَاٰتَيْنَا
- ve verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs ile
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- مَا اقْتَتَلَ
- öldürmezlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
- onların arkasından gelen(millet)ler
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- gelmiş olduktan
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- وَلٰكِنِ
- fakat
- اخْتَلَفُوا
- anlaşmazlığa düştüler
- فَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi
- اٰمَنَ
- inandı
- وَمِنْهُمْ
- ve onlardan
- مَنْ
- kimi de
- كَفَرَۜ
- inkar etti
- مَا اقْتَتَلُوا
- birbirlerini öldürmezlerdi
- وَلٰكِنَّ
- ama
- اللّٰهَ
- Allah
- يَفْعَلُ
- yapar
- مَا يُر۪يدُ۟
- dilediğini
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- inananlar
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıktan
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ يَأْتِيَ
- gelmezden
- يَوْمٌ
- gün
- لَا بَيْعٌ
- alışverişin olmadığı
- ف۪يهِ
- içinde
- وَلَا خُلَّةٌ
- ve hiçbir dostluğun
- وَلَا شَفَاعَةٌۜ
- ve hiçbir şefaatin
- وَالْكَافِرُونَ
- Kafirler
- هُمُ
- ta kendileridir
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerin
- اَللّٰهُ
- Allah (ki)
- لَٓا اِلٰهَ
- tanrı yoktur
- اِلَّا
- başka
- هُوَۚ
- O`ndan
- اَلْحَيُّ
- daima diridir
- الْقَيُّومُۚ
- koruyup yöneticidir
- لَا تَأْخُذُهُ
- O`nu tutmaz
- سِنَةٌ
- ne bir uyuklama
- وَلَا نَوْمٌۜ
- ve ne de uyku
- لَهُ
- O`nundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَمَا
- ve ne varsa
- فِي الْاَرْضِۜ
- yerde
- مَنْ
- kim
- ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
- şefaat edebilir
- عِنْدَهُٓ
- kendisinin katında
- اِلَّا
- dışında
- بِاِذْنِه۪ۜ
- O`nun izni
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا
- olanı
- بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
- onların önünde
- وَمَا
- ve olanı
- خَلْفَهُمْۚ
- arkalarında
- وَلَا يُح۪يطُونَ
- kavrayamazlar
- بِشَيْءٍ
- hiçbir şey
- مِنْ عِلْمِه۪ٓ
- O`nun ilminden
- بِمَا شَٓاءَۚ
- kendisinin dilediğinin
- وَسِعَ
- kaplamıştır
- كُرْسِيُّهُ
- O`nun Kürsüsü
- السَّمٰوَاتِ
- gökleri
- وَالْاَرْضَۚ
- ve yeri
- وَلَا يَؤُ۫دُهُ
- O`na ağır gelmez
- حِفْظُهُمَاۚ
- onları koru(yup gözet)mek
- وَهُوَ
- O
- الْعَلِيُّ
- yücedir
- الْعَظ۪يمُ
- büyüktür
- لَٓا اِكْرَاهَ
- zorlama yoktur
- فِي الدّ۪ينِ
- Dinde
- قَدْ تَبَيَّنَ
- seçilip belli olmuştur
- الرُّشْدُ
- doğruluk
- مِنَ الْغَيِّۚ
- sapıklıktan
- فَمَنْ
- Kim
- يَكْفُرْ
- inkar edip
- بِالطَّاغُوتِ
- tağut (şeytan)ı
- وَيُؤْمِنْ
- inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- فَقَدِ
- muhakkak ki o
- اسْتَمْسَكَ
- yapışmıştır
- بِالْعُرْوَةِ
- bir kulpa
- الْوُثْقٰىۗ
- sağlam
- لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
- kopmayan
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- اَللّٰهُ
- Allah
- وَلِيُّ
- dostudur
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
- inananların
- يُخْرِجُهُمْ
- onları çıkarır
- مِنَ الظُّلُمَاتِ
- karanlıklardan
- اِلَى النُّورِۜ
- aydınlığa
- وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
- kafirlerin
- اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
- dostları da
- الطَّاغُوتُۙ
- tağuttur
- يُخْرِجُونَهُمْ
- (O da) onları çıkarır
- مِنَ النُّورِ
- aydınlıktan
- اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
- karanlıklara
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
- tartışanı
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`le
- ف۪ي رَبِّه۪ٓ
- Rabbi hakkında
- اَنْ اٰتٰيهُ
- kendisine verdi diye
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَۢ
- hükümdarlık
- اِذْ قَالَ
- dediği zaman
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّيَ
- benim Rabbim
- الَّذ۪ي يُحْـي۪
- yaşatır
- وَيُم۪يتُۙ
- ve öldürür
- قَالَ
- dedi
- اَنَا۬
- ben de
- اُحْـي۪
- yaşatır
- وَاُم۪يتُۜ
- ve öldürürüm
- قَالَ
- deyince
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْت۪ي
- getirir
- بِالشَّمْسِ
- güneşi
- مِنَ الْمَشْرِقِ
- doğudan
- فَأْتِ
- sen de getir
- بِهَا
- onu
- مِنَ الْمَغْرِبِ
- batıdan
- فَبُهِتَ
- şaşırıp kaldı
- الَّذ۪ي كَفَرَۜ
- inkar eden (o adam)
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الظَّالِم۪ينَۚ
- zalim
- اَوْ
- yahut
- كَالَّذ۪ي
- şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
- مَرَّ
- uğramıştı
- عَلٰى قَرْيَةٍ
- bir kasabaya
- وَهِيَ
- o kimse
- خَاوِيَةٌ
- (duvarları) yığılmış
- عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
- çatıları üstüne
- قَالَ
- demişti
- اَنّٰى
- nasıl
- يُحْـي۪
- diriltecek
- هٰذِهِ
- bunu
- اللّٰهُ
- Allah
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَاۚ
- öldükten
- فَاَمَاتَهُ
- kendisini öldürüp
- اللّٰهُ
- Allah (da)
- مِائَةَ
- yüz
- عَامٍ
- sene
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثَهُۜ
- diriltti
- قَالَ
- dedi
- كَمْ
- ne kadar
- لَبِثْتَۜ
- kaldın
- لَبِثْتُ
- kaldım
- يَوْماً
- bir gün
- اَوْ
- ya da
- بَعْضَ
- birazı kadar
- يَوْمٍۜ
- bir günün
- قَالَ
- (Allah) dedi
- بَلْ
- bilakis
- لَبِثْتَ
- kaldın
- عَامٍ
- yıl
- فَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى طَعَامِكَ
- yiyeceğine
- وَشَرَابِكَ
- ve içeceğine
- لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
- bozulmamış
- وَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى حِمَارِكَ
- eşeğine
- وَلِنَجْعَلَكَ
- seni kılalım diye (böyle yaptık)
- اٰيَةً
- bir ibret
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِلَى الْعِظَامِ
- kemiklere
- كَيْفَ
- nasıl
- نُنْشِزُهَا
- onları birbiri üstüne koyuyor
- نَكْسُوهَا
- onlara giydiriyoruz
- لَحْماًۜ
- et
- فَلَمَّا
- Bu işler
- تَبَيَّنَ
- açıkça belli olunca
- لَهُۙ
- ona
- اَعْلَمُ
- biliyorum
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَاِذْ
- bir zaman
- قَالَ
- demişti
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اَرِن۪ي
- bana göster
- كَيْفَ
- nasıl
- تُحْـيِ
- dirilttiğini
- الْمَوْتٰىۜ
- ölüleri
- قَالَ
- (Allah) dedi
- اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
- yoksa inanmadın mı
- قَالَ
- (İbrahim) dedi ki
- بَلٰى
- Hayır (inandım)
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لِيَطْمَئِنَّ
- tatmin olması için
- قَلْب۪يۜ
- kalbimin
- قَالَ
- dedi
- فَخُذْ
- o halde tut
- اَرْبَعَةً
- dördünü
- مِنَ الطَّيْرِ
- kuşlardan
- فَصُرْهُنَّ
- onları alıştır
- اِلَيْكَ
- kendine
- ثُمَّ
- sonra
- اجْعَلْ
- koy
- عَلٰى
- üzerine
- كُلِّ
- her
- جَبَلٍ
- dağın
- مِنْهُنَّ
- onlardan
- جُزْءاً
- bir parça
- ادْعُهُنَّ
- onları (kendine) çağır
- يَأْت۪ينَكَ
- sana gelecekler
- سَعْياًۜ
- koşarak
- وَاعْلَمْ
- bil ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstün
- حَك۪يمٌ۟
- hüküm ve hikmet sahibidir
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- حَبَّةٍ
- bir tohumun
- اَنْبَتَتْ
- veren
- سَبْعَ
- yedi
- سَنَابِلَ
- başak
- ف۪ي كُلِّ
- her
- سُنْبُلَةٍ
- başağında
- مِائَةُ
- yüz
- حَبَّةٍۜ
- tohum
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُضَاعِفُ
- kat kat verir
- لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O) bilendir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edip de
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- ثُمَّ
- sonra
- لَا يُتْبِعُونَ
- ardından
- مَٓا اَنْفَقُوا
- verdiklerinin
- مَناًّ
- başa kakmayan
- وَلَٓا اَذًۙى
- ve eziyet etmeyenlerin
- لَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- قَوْلٌ
- bir söz (söylemek)
- مَعْرُوفٌ
- güzel
- وَمَغْفِرَةٌ
- ve affetmek
- خَيْرٌ
- iyidir
- مِنْ صَدَقَةٍ
- sadakadan
- يَتْبَعُهَٓا
- peşinden gelen
- اَذًىۜ
- eziyet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- لَا تُبْطِلُوا
- boşa çıkarmayın
- صَدَقَاتِكُمْ
- sadakalarınızı
- بِالْمَنِّ
- başa kakmak
- وَالْاَذٰىۙ
- ve eziyet etmekle
- كَالَّذ۪ي
- gibi
- يُنْفِقُ
- infak eden
- مَالَهُ
- malını
- رِئَٓاءَ
- gösteriş için
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلَا يُؤْمِنُ
- inanmayan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- فَمَثَلُهُ
- öylesinin durumu
- كَمَثَلِ
- benzer ki
- صَفْوَانٍ
- şu kayaya
- عَلَيْهِ
- üzerinde bulunan
- تُرَابٌ
- toprak
- فَاَصَابَهُ
- ona isabet etttiğinde
- وَابِلٌ
- bir sağnak (yağmur)
- فَتَرَكَهُ
- onu bırakır
- صَلْداًۜ
- sert bir taş halinde
- لَا يَقْدِرُونَ
- (Böyleleri) elde edemezler
- عَلٰى شَيْءٍ
- bir şey
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الْكَافِر۪ينَ
- kafir
- وَمَثَلُ
- durumu da
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمُ
- mallarını
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَتَثْب۪يتاً
- ve kökleştirmek için
- مِنْ اَنْفُسِهِمْ
- kendilerindekini (imanı)
- كَمَثَلِ
- benzer
- جَنَّةٍ
- bir bahçeye
- بِرَبْوَةٍ
- tepe üzerinde bulunan
- اَصَابَهَا
- değince
- وَابِلٌ
- bol yağmur
- فَاٰتَتْ
- veren
- اُكُلَهَا
- ürününü
- ضِعْفَيْنِۚ
- iki kat
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ يُصِبْهَا
- değmese bile
- وَابِلٌ
- yağmur
- فَطَلٌّۜ
- çisinti olur
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- اَيَوَدُّ
- ister mi ki
- اَحَدُكُمْ
- biriniz
- اَنْ تَكُونَ
- olmasını
- لَهُ
- kendisinin
- جَنَّةٌ
- bir bahçesi
- مِنْ نَخ۪يلٍ
- hurmalardan
- وَاَعْنَابٍ
- ve üzümlerden
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altından
- الْاَنْهَارُۙ
- ırmaklar
- لَهُ ف۪يهَا
- içinde bulunan
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- الثَّمَرَاتِۙ
- meyvası
- وَاَصَابَهُ
- kendisine geldiğinde
- الْكِبَرُ
- ihtiyarlık
- وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
- ve çocuklarının bulunduğu
- ضُعَفَٓاءُۖ
- aciz
- فَاَصَابَهَٓا
- isabet etsin
- اِعْصَارٌ
- birden bir kasırga
- ف۪يهِ
- onlara
- نَارٌ
- ateşli
- فَاحْتَرَقَتْۜ
- yakıp kül etsin
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulurki
- تَتَفَكَّرُونَ۟
- düşünürsünüz
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا كَسَبْتُمْ
- kazandıklarınızın
- وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
- ve çıkardığımız
- لَكُمْ
- sizin için
- مِنَ الْاَرْضِۖ
- yerden
- وَلَا تَيَمَّمُوا
- kalkışmayın
- الْخَب۪يثَ مِنْهُ
- kötü şeyleri
- تُنْفِقُونَ
- sadaka vermeye
- وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
- kendiniz alamayacağınız
- اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
- göz yummadan
- ف۪يهِۜ
- ondan
- وَاعْلَمُٓوا
- Bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَم۪يدٌ
- övülmüştür
- اَلشَّيْطَانُ
- Şeytan
- يَعِدُكُمُ
- size vaad eder
- الْفَقْرَ
- fakirliği
- وَيَأْمُرُكُمْ
- ve size emreder
- بِالْفَحْشَٓاءِۚ
- çirkin şeyleri yapmayı
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَعِدُكُمْ
- size va`adediyor
- مَغْفِرَةً
- bağışlama
- مِنْهُ
- kendi tarafından
- وَفَضْلاًۜ
- ve lutuf
- وَاللّٰهُ
- Şüphesiz Allah`ın
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌۚ
- (O) bilendir
- يُؤْتِي
- verir
- الْحِكْمَةَ
- Hikmeti
- مَنْ يَشَٓاءُۚ
- dilediğine
- وَمَنْ
- kimseye
- يُؤْتَ
- verilen
- الْحِكْمَةَ
- Hikmet
- فَقَدْ اُو۫تِيَ
- verilmiştir
- خَيْراً
- hayır
- كَث۪يراًۜ
- çok
- وَمَا يَذَّكَّرُ
- bunu anlamaz
- اِلَّٓا
- başkası
- اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
- akıl sahiplerinden
- وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
- ne infak ederseniz
- مِنْ نَفَقَةٍ
- nafaka olarak
- اَوْ
- veya
- نَذَرْتُمْ
- ne adarsanız
- مِنْ نَذْرٍ
- adak olarak
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُهُۜ
- onu bilir
- وَمَا
- yoktur
- لِلظَّالِم۪ينَ
- zalimler için
- مِنْ اَنْصَارٍ
- hiçbir yardımcı
- اِنْ تُبْدُوا
- açıktan verirseniz
- الصَّدَقَاتِ
- sadakaları
- فَنِعِمَّا
- ne güzeldir
- هِيَۚ
- bu
- وَاِنْ
- eğer
- تُخْفُوهَا
- onları gizler
- وَتُؤْتُوهَا
- ve verirseniz
- الْفُقَـرَٓاءَ
- fakirlere
- فَهُوَ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَيُكَفِّرُ
- ve kapatır
- عَنْكُمْ
- sizin
- مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
- günahlarınızdan bir kısmını
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- لَيْسَ
- değildir
- عَلَيْكَ
- senin üzerine
- هُدٰيهُمْ
- onları hidayet etmek
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah`tır
- يَهْد۪ي
- doğru yola ileten
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَمَا تُنْفِقُوا
- verdiğiniz
- مِنْ خَيْرٍ
- her hayır
- فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz içindir
- وَمَا تُنْفِقُونَ
- infak edersiniz
- اِلَّا
- ancak
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak için
- وَجْهِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- يُوَفَّ
- tastamam verilir
- اِلَيْكُمْ
- size
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- لَا تُظْلَمُونَ
- asla zulmedilmez
- لِلْفُقَـرَٓاءِ
- (Sadakalar) fakirler içindir
- الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
- kapanıp kalan
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- لَا يَسْتَط۪يعُونَ
- güçleri yoktur
- ضَـرْباً
- gezmeye
- فِي الْاَرْضِۘ
- yeryüzünde
- يَحْسَبُهُمُ
- onları sanırlar
- الْجَاهِلُ
- bilmeyenler
- اَغْنِيَٓاءَ
- zengin
- مِنَ التَّعَفُّفِۚ
- utangaçlıklarından dolayı
- تَعْرِفُهُمْ
- onları tanırsın
- بِس۪يمٰيهُمْۚ
- simalarından
- لَا يَسْـَٔلُونَ
- istemezler
- النَّاسَ
- insanlardan
- اِلْحَافاًۜ
- ısrarla
- وَمَا تُنْفِقُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onu
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- بِالَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüz
- سِراًّ
- gizli
- وَعَلَانِيَةً
- ve açık
- فَلَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülü
- عِنْدَ
- yanında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
- yiyenler
- الرِّبٰوا
- Riba
- لَا يَقُومُونَ
- kalkamazlar
- اِلَّا
- ancak
- كَمَا
- gibi
- يَقُومُ
- kalkarlar
- الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
- çarptığı kimse
- الشَّيْطَانُ
- şeytanın
- مِنَ الْمَسِّۜ
- dokunup
- ذٰلِكَ
- bu
- بِاَنَّهُمْ
- onların
- قَالُٓوا
- demelerindendir
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- الْبَيْعُ
- alışveriş de
- مِثْلُ
- gibidir
- الرِّبٰواۢ
- riba
- وَاَحَلَّ
- oysa helal kılmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- الْبَيْعَ
- alış-verişi
- وَحَرَّمَ
- haram kılmıştır
- الرِّبٰواۜ
- ribayı
- فَمَنْ
- kime
- جَٓاءَهُ
- gelir de
- مَوْعِظَةٌ
- bir öğüt
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbi`nden
- فَانْتَهٰى
- (ribadan) vazgeçerse
- فَلَهُ
- kendisinindir
- مَا سَلَفَۜ
- geçmişte olan
- وَاَمْرُهُٓ
- ve işi de
- اِلَى اللّٰهِۜ
- Allah`a kalmıştır
- وَمَنْ
- kim
- عَادَ
- tekrar (ribaya) dönerse
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- يَمْحَقُ
- mahveder
- اللّٰهُ
- Allah
- الرِّبٰوا
- ribayı
- وَيُرْبِي
- artırır
- الصَّدَقَاتِۜ
- sadakaları
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- كُلَّ
- hiçbir
- كَفَّارٍ
- inkarcıları
- اَث۪يمٍ
- günahkar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَعَمِلُوا
- ve işler yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- salih (güzel)
- وَاَقَامُوا
- ve kılanlar
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتَوُا
- ve verenler
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- لَهُمْ
- işte onların
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- اتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَذَرُوا
- bırakın (almayın)
- مَا بَـقِيَ
- geri kalan kısmı
- مِنَ الرِّبٰٓوا
- ribadan
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- böyle yapmazsanız
- فَأْذَنُوا
- bilin
- بِحَرْبٍ
- savaşa açıldığını
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah
- وَرَسُولِه۪ۚ
- ve Elçisi (tarafından)
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْتُمْ
- tevbe ederseniz
- فَلَكُمْ
- sizindir
- رُؤُ۫سُ
- ana
- اَمْوَالِكُمْۚ
- malınız
- لَا تَظْلِمُونَ
- ne haksızlık edersiniz
- وَلَا تُظْلَمُونَ
- ne de haksızlığa uğratılırsınız
- وَاِنْ
- eğer (borçlu)
- كَانَ
- ise
- ذُوعُسْرَةٍ
- darlık içinde
- فَنَظِرَةٌ
- beklemek (lazımdır)
- اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
- bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
- وَاَنْ
- eğer
- تَصَدَّقُوا
- sadaka olarak bağışlarsanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceğiniz
- ف۪يهِ
- onda
- اِلَى اللّٰهِ
- Allah`a
- ثُمَّ
- sonra
- تُوَفّٰى
- tastamam verilecek
- كُلُّ نَفْسٍ
- herkese
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَهُمْ
- ve onlara
- لَا يُظْلَمُونَ۟
- haksızlık edilmeyecektir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اِذَا
- zaman
- تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
- birbirinize borç verdiğiniz
- اِلٰٓى اَجَلٍ
- süreye kadar
- مُسَمًّى
- belirli bir
- فَاكْتُبُوهُۜ
- onu yazın
- وَلْيَكْتُبْ
- yazsın
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- كَاتِبٌ
- bir yazıcı
- بِالْعَدْلِۖ
- adaletle
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasın (yazsın)
- كَاتِبٌ
- yazıcı
- اَنْ يَكْتُبَ
- yazmaktan
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَهُ
- kendisine öğrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- فَلْيَكْتُبْۚ
- yazsın
- وَلْيُمْلِلِ
- ve yazdırsın
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- üzerinde hak olan (borçlu)
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُ
- Rabbi olan
- وَلَا يَبْخَسْ
- eksik etmesin
- مِنْهُ
- ondan (borcundan)
- شَيْـٔاًۜ
- hiçbir şeyi
- فَاِنْ
- eğer
- كَانَ
- ise
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- borçlu olan kimse
- سَف۪يهاً
- aklı ermez
- اَوْ
- yahut
- ضَع۪يفاً
- zayıf
- اَوْ
- ya da
- لَا يَسْتَط۪يعُ
- güç yetiremiyecek
- اَنْ يُمِلَّ
- kendisi yazdırmaya
- هُوَ فَلْيُمْلِلْ
- yazdırsın
- وَلِيُّهُ
- velisi
- بِالْعَدْلِۜ
- adaletle
- وَاسْتَشْهِدُوا
- şahid tutun
- شَه۪يدَيْنِ
- iki şahidi
- مِنْ رِجَالِكُمْۚ
- erkeklerinizden
- لَمْ يَكُونَا
- yoksa
- رَجُلَيْنِ
- iki erkek
- فَرَجُلٌ
- bir erkek
- وَامْرَاَتَانِ
- iki kadın
- مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
- razı olduğunuz
- مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
- şahidlerden
- اَنْ تَضِلَّ
- ta ki şaşırırsa
- اِحْدٰيهُمَا
- kadınlardan biri
- فَتُذَكِّرَ
- hatırlatması için
- اِحْدٰيهُمَا
- bir
- الْاُخْرٰىۜ
- diğeri
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasınlar
- الشُّهَدَٓاءُ
- şahidler
- مَا دُعُواۜ
- çağrıldıkları
- وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
- üşenmeyin
- اَنْ تَكْتُبُوهُ
- yazmaktan
- صَغ۪يراً
- az olsun
- اَوْ
- veya
- كَب۪يراً
- çok olsun
- اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
- onu süresine kadar
- ذٰلِكُمْ
- bu
- اَقْسَطُ
- daha adaletli
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاَقْوَمُ
- daha sağlam
- لِلشَّهَادَةِ
- şahidlik için
- وَاَدْنٰٓى
- daha elverişlidir
- اَلَّا تَرْتَابُٓوا
- kuşkulanmamanız için
- اِلَّٓا
- yalnız
- اَنْ تَكُونَ
- olursa
- تِجَارَةً
- ticaret
- حَاضِرَةً
- peşin
- تُد۪يرُونَهَا
- hemen alıp vereceğiniz
- فَلَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
- onu yazmamanızdan ötürü
- وَاَشْهِدُٓوا
- şahid tutun
- اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
- alışveriş yaptığınız zaman da
- وَلَا يُضَٓارَّ
- asla zarar verilmesin
- كَاتِبٌ
- yazana da
- وَلَا شَه۪يدٌۜ
- şahide de
- وَاِنْ
- eğer
- تَفْعَلُوا
- (bir zarar) yaparsanız
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz
- فُسُوقٌ
- kötülük olur
- بِكُمْۜ
- kendinize
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğretiyor
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِكُلِّ شَيْءٍ
- herşeyi
- عَل۪يمٌ
- bilir
- وَاِنْ
- ve eğer
- كُنْتُمْ
- olur da
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- وَلَمْ تَجِدُوا
- bulamazsanız
- كَاتِباً
- yazacak birini
- فَرِهَانٌ
- rehinler (yeter)
- مَقْبُوضَةٌۜ
- alınan
- فَاِنْ اَمِنَ
- güvenirseniz
- بَعْضُكُمْ بَعْضاً
- birbirinize
- فَلْيُؤَدِّ
- ödesin
- الَّذِي اؤْتُمِنَ
- kendisine güvenilen kimse
- اَمَانَتَهُ
- emanetini
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُۜ
- Rabbi olan
- وَلَا تَكْتُمُوا
- gizlemeyin
- الشَّهَادَةَۜ
- şahidliği
- وَمَنْ
- kimsenin
- يَكْتُمْهَا
- onu gizleyen
- فَاِنَّهُٓ
- şüphesiz
- اٰثِمٌ
- günahkardır
- قَلْبُهُۜ
- kalbi
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- مَا فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde ne varsa
- وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
- ve yerde ne varsa
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْدُوا
- açıklasanız da
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içlerinizdekini
- اَوْ
- veya
- تُخْفُوهُ
- gizleseniz de
- يُحَاسِبْكُمْ
- sizi hesaba çeker
- بِهِ
- onunla
- اللّٰهُۜ
- Allah
- فَيَغْفِرُ
- bağışlar
- لِمَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُ
- dilediği
- وَيُعَذِّبُ
- azabeder
- مَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- اٰمَنَ
- inandı
- الرَّسُولُ
- Resul
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْهِ
- kendisine
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- وَالْمُؤْمِنُونَۜ
- mü`minler de
- كُلٌّ
- hepsi
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- meleklerine
- وَكُتُبِه۪
- Kitaplarına
- وَرُسُلِه۪ۜ
- ve peygamberlerine
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırdetmeyiz (dediler)
- بَيْنَ
- arasını
- اَحَدٍ
- hiçbirini
- مِنْ رُسُلِه۪۠
- O`nun elçilerinden
- وَقَالُوا
- ve dediler ki
- سَمِعْنَا
- İşittik
- وَاَطَعْنَا
- ve ita`at ettik
- غُفْرَانَكَ
- bağışlamanı dileriz
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاِلَيْكَ
- sanadır
- الْمَص۪يرُ
- dönüş(ümüz)
- لَا يُكَلِّفُ
- teklif etmez
- اللّٰهُ
- Allah
- نَفْساً
- kimseye
- اِلَّا
- başkasını
- وُسْعَهَاۜ
- gücünün yettiğinden
- لَهَا
- (herkesin) kendine
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَعَلَيْهَا
- aleyhinedir
- مَا اكْتَسَبَتْۜ
- işlediği (kötülük) de
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- لَا تُؤَاخِذْنَٓا
- bizi sorumlu tutma
- اِنْ نَس۪ينَٓا
- unutur
- اَوْ
- ya da
- اَخْطَأْنَاۚ
- yanılırsak
- وَلَا تَحْمِلْ
- yükleme
- عَلَيْنَٓا
- bize
- اِصْراً
- ağırlık
- كَمَا
- gibi
- حَمَلْتَهُ
- yüklediğin
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
- bizden öncekilerin
- وَلَا تُحَمِّلْنَا
- bize yükleme
- مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
- gücümüzün yetmediği şeyleri
- وَاعْفُ
- affet
- عَنَّا۠
- bizi
- وَاغْفِرْ
- bağışla
- لَنَا۠
- bizi
- وَارْحَمْنَا۠
- bize merhamet et
- اَنْتَ
- sen
- مَوْلٰينَا
- bizim sahibimizsin
- فَانْصُرْنَا
- bize yardım eyle
- عَلَى
- karşı
- الْقَوْمِ
- toplumuna
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirler
(174) اِنَّ الَّذٖينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهٖ ثَمَناً قَلٖيلاًۙ اُو۬لٰٓئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فٖي بُطُونِهِمْ اِلَّا النَّارَ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّٖيهِمْۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ
(175) اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِۚ فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ
Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir şey karşılığında satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır.
Onlar, doğru yol karşılığında sapkınlığı, mağfiret karşılığında azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!
Menfaat kaynaklarının kuruyacağı kaygısıyla, kendi kutsal kitaplarında Hz. Muhammed hakkındaki bilgileri kendi insanlarından saklayan, bu konuyla ilgili dinî metinleri gerçek anlamından ve amacından saptıracak şekilde te‘vil eden yahudi din bilginlerini eleştiren bu âyetlerde, dolaylı olarak, dinî metinleri çıkarları doğrultusunda açıklamak, yorumlamak suretiyle gerçekleri insanlardan saklayan, böylece din konusunu kazanç aracı gibi gören, bir nevi din ticareti yapan her kişi ve topluluğa karşı bir eleştiri söz konusudur (Râzî, V, 28).
Allah, âyetlerini yalnızca insanlar inançlarını, amellerini, din ve dünya hayatlarını doğru bilgilere dayandırsınlar; istikamet üzerinde olsunlar; kendilerini her türlü yanlış inançtan, kötü davranışlardan korusunlar; kısaca dalâletten korunup hidayeti bulsunlar diye indirmiştir. Bu durumda Allah’ın bildirdiği hakikatleri gizlemek, onları birer çıkar aracı olarak kullanmak Allah’ın indirdiklerini belirtilen yüce hedeflerinden saptırmak çok ağır bir günahtır. Bu günah karşılığında elde edilen menfaat maddî olarak ne kadar fazla olursa olsun, işlenen suçun ağırlığına nisbetle son derece önemsiz kalacağından, âyette bu menfaat için “az bir karşılık” tabiri kullanılmıştır. Bu suretle kutsal değerleri kullanarak çıkar sağlayanların bu sayede yiyip içtikleri şeyler gerçekte cehennem ateşidir. Allah onları kendisine muhatap almaya değer bulmayacak, onları arındırmayacak ve sonuçta acı bir azaba çarptırarak cezalandıracaktır. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini çıkarlarına araç edinerek asıl anlamlarını gizleyecek biçimde yorumlayıp gerçek anlamlarından saptırmak suretiyle dünyevî bakımdan dalâleti hidayete, uhrevî bakımdan da azabı bağışlanma ve kurtuluşa tercih etmiş bulunmaktadırlar. 175. âyetin sonunda “Onlar cehennem ateşine bu kadar mı dayanıklıdırlar ki böylesine ağır günahları işlemeye cesaret edebilmişlerdir!” anlamında bir ifade kullanılarak son derece etkili bir uyarıda bulunulmaktadır.
(176) ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ نَزَّلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّؕ وَاِنَّ الَّذٖينَ اخْتَلَفُوا فِي الْكِتَابِ لَفٖي شِقَاقٍ بَعٖيدٍࣖ
(177) لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّٓائِلٖينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِرٖينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖينَ الْبَأْسِؕ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُواؕ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.
“Birr, ahlâk güzelliğidir” hadisindeki (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizî, “Zühd”, 52) kullanımı da dikkate alarak “erdemlilik” diye tercüme ettiğimiz birr (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur’an-ı Kerîm’in en kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur’an’da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür. Burada “birr” kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ahlâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen meziyetler de “birr” kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kavramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Nitekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, “bütün saygı ifade eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” şeklinde değerlendirmiştir (V, 37).
144-150. âyetler açıklanırken işaret edildiği üzere, kıble değişikliği gerçekleştirildiğinde İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Konumuz olan âyette İslâmiyet açısından asıl iyiliğin ve Allah’a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk erdemlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşımadığı tesbit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmakta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şeklindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır.
Söz konusu âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takvâ sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifade edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takvâ kelimeleri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurulması Kur’an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çekici başka bir âyetin meâli de şöyledir: “İyilik (el-birr) ve takvâ üzerinde yardımlaşın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan sakının (ittika). Çünkü Allah’ın vereceği ceza çok çetindir” (Mâide 5/2). Görüldüğü gibi burada “birr” kelimesi “ism”in, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takvâ ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur’anî anlamda “birr”, sıdk ve takvânın, birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı ilişkinin kurulduğu görülür. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber
“… Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takvâ sahibi (etkā), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım” buyururken (Buhârî, “İ‘tisâm”, 27; Müslim, “Hac”, 141) kendisini bu üç üstün nitelikle tanıtmıştır. Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber “Size doğruluğu (sıdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir” buyurmuşlar (İbn Mâce, “Duâ”, 5; Müsned, I, 3, 5, 8). Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kıyamet gününde “füccâr” (günahkârlar) damgası yemekten, ancak müttaki davranan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulabileceklerini bildirmiştir (Tirmizî, “Büyû‘“, 4).
(178) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىؕ اَلْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِ وَالْاُنْثٰى بِالْاُنْثٰىؕ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ اَخٖيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَاَدَٓاءٌ اِلَيْهِ بِاِحْسَانٍؕ ذٰلِكَ تَخْفٖيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ اَلٖيمٌ
Önceki âyette “birr”den söz edilmiş, onun iman, ibadet, ferdî ve sosyal ahlâk bütünlüğü içinde nasıl gerçekleşeceği açıklanmış; kişiler zarara uğradıklarında sabretmez, hukuk ve ahlâkın sınırlarını aşarlarsa “iyi insan” olamayacakları anlatılmıştı. Buradan itibaren iki âyette, dinin korumayı hedeflediği temel değerlerden biri olan hayatın korunmasıyla ilgili bir tedbir olarak kısas ele alınmaktadır. Gerek kısasın diyete (kan bedeli) çevrilmesi ve bunun güzellikle ödenmesi ve gerekse kısasın uygulanması konularının –önceki âyette geçen– birr ahlâkıyla ilgisi vardır.
İslâm’dan önce Araplar’da kabileler arası savaş, baskın, yağma, öç alma âdetleri çok yaygın bulunuyor, kabile fertleri dışında kalan insanların hayatlarına değer verilmiyor, bu sebeple güçlü olanlar zayıf olanları eziyor, hunharca katlediyorlardı. Araplar da “Hayatı korumanın çaresi öldürmektir” diyor, öldüreni öldürmek suretiyle hem tedbir hem de intikam alıyorlardı; fakat bunu yaparken intikam duygusuyla hareket ettikleri ve adalete riayet etmedikleri için yaşama hakkını korumak yerine onu ortadan kaldırmış oluyorlardı. Rivayetlere göre bu âyetin nâzil olmasına da Araplar’ın bu âdet ve tutumları sebep olmuştur. İslâm’dan önce aralarında ihtilâf bulunan, karşılıklı olarak birçok insanın katledildiği ve yaralandığı iki kabileden biri, kendini diğerinden üstün görüyor, bir erkeğe karşı iki erkek, bir kadına karşı bir erkek, bir köleye karşı bir hür erkek öldürmek istiyorlardı. Her iki kabile de müslüman olduktan sonra bu istek ve uygulamayı sürdürmeye kalkışınca, şahsî intikamı hukukî kısas cezasına çeviren, cezayı şahsîleştiren (katilden başkasının öldürülmesini yasaklayan), canlar arasında değerli değersiz farkının bulunmadığını, dokunulmazlık ve değer bakımından bütün canların birbirine eşit olduğunu bildiren âyetler geldi (İbn Kesîr, I, 299-301).
Kısâs kelimesinin kökünde “izlemek, izini takip etmek ve kesmek” mânaları vardır. Kısas öldürme suçunu ve suçlusunu takip ve sürüp gidecek ihtilâfı kesme, bitirme mâna ve maksadını ihtiva ettiği için bu ismi almıştır. Kasten ve haksız olarak birini öldüren kimsenin ceza olarak öldürülmesine, aynı şekilde birini yaralayan kimsenin misilleme yoluyla yaralamak suretiyle cezalandırılmasına “kısas” denilmiştir.
Kısasla ilgili olarak “ Tevrat’ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar kısas yapılacaktır diye yazdık” (Mâide 5/45) meâlinde bir âyet ve “Kâfire karşılık müslüman öldürülmez” (Buhârî, “Diyât”, 24, 31), “Köle karşılığında hür öldürülmez” (Dârimî, “Diyât”, 7) meâlinde hadisler bulunduğu için, âyetlerle hadisleri birlikte değerlendirerek hükmü tesbit konusunda farklı yaklaşım ve ictihadlar ortaya çıkmıştır:
a) Mâide sûresindeki âyet Tevrat ehline ait olmakla beraber Kur’an-ı Kerîm’de zikredildiğinden ve onu yürürlükten kaldıran bir nas bulunmadığından müslümanlar için de geçerlidir. Hatta İbn Abbas’a göre bu âyet, tefsir etmekte olduğumuz âyeti neshetmiş ve yalnızca cinsler arasında değil, karşı ve farklı cinsler ve statüler arasında da kısasın uygulanması hükmünü getirmiştir. Bu yorumu Nehaî, Sevrî, Ebû Hanîfe gibi müctehidler de benimsemişlerdir. Bu yorum, iki âyet arasında –getirdikleri hüküm bakımından– çelişki bulunduğu anlayışına dayanmaktadır. Halbuki âyetin geliş sebebi göz önüne alındığında getirdiği hükmün, “Köleye karşı hür, kadına karşı erkek kısas edilmez” şeklinde değil, “Kısas bakımından –kabileleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun– hürler, köleler, kadınlar arasında fark yoktur” şeklinde anlaşılması gerekir. Konumuz olan âyet bunu açıklamış, Mâide âyeti de cinsler arasında –can farkı gözetilmeksizin– kısas uygulanacağını açıklığa kavuşturmuştur; âyetler arasında zıtlık yoktur, bir bütünün kısımlar halinde açıklanması söz konusudur. Ebû Yûsuf cinsler arasında kısas yapılacağı hükmüne varırken âyetleri böyle yorumlamış, neshi kabul etmemiştir (Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, I, 135). Âyetin başında yer alan “Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı” meâlindeki cümle tek başına mâna ve hüküm ifade eden ve hükmü umumi olan (hem hüre hür, hem köleye hür; hem kadına kadın, hem kadına erkek… kısas edilir diyen) bir cümle olduğu için Mâide âyetine başvurmadan da bu âyetten, kısasta eşitlik ve genellik hükmüne ulaşmak mümkündür.
b) Müctehidlerin çoğunluğu farklı düşünmekle birlikte Ebû Hanîfe gibi nesihten hareket ederek Mâide âyetini, Ebû Yûsuf gibi bütünlükten hareket ederek her iki âyeti genel (hem aynı cinsin fertleri hem farklı cinslerin ve statülerin fertleri arasında kısas hükmü getiren) âyetler olarak anlayan müctehidlere göre bir köleyi öldüren kimse ceza olarak kısas edilir. “Kölesini öldüreni öldürürüz…” meâlindeki hadis de (Dârimî, “Diyât”, 7; Tirmizî, “Diyât”, 18) bu hükmü desteklemektedir. Aynı anlayışın tabii bir sonucu olarak haksız yere gayri müslimi öldüren müslüman da kısas edilir. Aksini ifade eden hadis, müslümanlarla savaş halinde olan (harbî) gayri müslimlerle ilgilidir.
Müctehidlerin çoğuna göre bir kimseyi haksız yere ve kasten öldürenler birden fazla olursa, sayıları ne kadar olursa olsun tamamı kısas cezasına çarptırılır.
Mâlikî fıkıhçı Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, 487 (1094) yılında Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın yanında, orayı ziyarete gelen Zevzenî isimli meşhur bir Hanefî fıkıhçısı ile Atâ el-Makdisî isimli yerli bir Şâfiî fıkıhçısı arasında –o zamanın âdetine uygun olarak– cereyan eden, bizzat dinlediği ve konumuzla ilgili olup İslâm’da insan hakları anlayışına da ışık tutan bir tartışmayı şöyle nakletmektedir (I, 61-62):
(Kudüslü fıkıhçılar Zevzenî’ye, “Kâfiri öldüren müslümanın kısas edilip edilmeyeceğini” soruyorlar, o da “Kısas edilir” cevabını veriyor, delilini sorunca da konumuz olan âyeti okuyor ve bunun “bütün öldürülenleri içine aldığını” söylüyor, bu noktada Atâ delile itiraz ederek tartışmayı başlatıyor).
Atâ, “Hocanın ileri sürdüğü delil (âyet) üç noktadan ona delil olmaz” diyerek şu delilleri sıralar: 1. Allah Teâlâ “Size kısas farz kılındı” buyurarak birbirine eşit olan müslümanlar arasında kısas hükmünü getiriyor, kâfir müslümana eşit değildir; çünkü hak dini inkâr etmesi onun derecesini aşağıya düşürmüştür. 2. Âyetin başı ile sonu arasında mâna ilişkisi, bütünlüğü vardır; aslı kâfir olduğu için köle hüre eşit olmayınca, halen kâfir olan kimsenin müslümana eşit olmayacağı âşikârdır. 3. Âyetin devamında “Her kime kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa…” buyuruluyor. Kâfirle müslüman arasında kardeşlik olamaz; şu halde kâfir âyetin hükmüne dahil değildir.
Zevzenî ise ileri sürdüğü delilin sağlam olduğunu, Atâ’nın itirazlarının bunu çürütemediğini şu gerekçelerle savunur: a) Allah Teâlâ’nın cezalandırmada eşitliği şart koştuğu yönündeki görüşünüze katılıyorum; ancak “kısas bakımından müslümanla kâfir arasında eşitliğin bulunmadığı” şeklindeki tesbitinizi doğru bulmuyorum. Müslüman gibi, İslâm ülkesinde yaşayan veya oraya izinli olarak girmiş bulunan gayri müslimlerin de hayatları ebedî olarak dokunulmazdır, bu bakımdan eşitlik vardır. Müslüman gayri müslimin malını çalsa cezalandırılır. Bu hüküm onun canının da dokunulmaz olduğunu gösterir, sahibi dokunulmaz olmasaydı malının da dokunulmazlığı bulunmazdı. b) Âyetin başının mâna bakımından devamına bağlı olduğu görüşünüze katılmıyorum. Âyetin başı genel devamı özeldir, her biri kendi çerçevesinde geçerlidir. c) “Köleyi öldüren hür kısas edilmez” hükmünüzü kabul etmiyorum. Tam aksine o da kısas edilir, bu hükmünüz size delil olmaz. d) Müslümanlarla kâfirler arasında din kardeşliğinin bulunmadığı doğrudur; ancak buna dayalı hüküm af ve diyetle ilgili olup kısasla ilgili değildir, biri diğerini ortadan kaldırmaz.
İslâm öncesinde Araplar intikam ve kısasta ısrar ederler, diyet (kan bedeli) karşılığında sulhu ayıp sayarlar, bunu yapanları para karşılığında maktulün kanını satmakla suçlarlardı. İslâm kısası tâdil edip adalet ve hakkaniyete uygun hale getirdikten sonra, meşrû görmekle beraber, maktulün yakınlarına kısastan vazgeçme ve bunun yerine diyet kabul etme seçeneğini de getirmiş; bununla da kalmayıp “kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa” diyerek iki tarafın birbirlerine din kardeşliği esasına göre bakmaları gerektiğini hatırlatmış, kısas yerine diyeti teşvik etmiştir. Maktulün yakınlarının kısastan vazgeçip diyete razı olmaları halinde katilin üzerine düşeni ödemesini, güçlük çıkarmamasını, gönlü yaralanmış din kardeşlerine elinden geldiğince iyi davranmasını istemiştir.
Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına mahsustur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının veya mağdurun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öldürme veya yaralama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek karşılık olarak diyet ve kefâret vardır (bk. Nisâ 4/92).
Kısas cezası yanında, maktul tarafının rızâsına bağlı bile olsa diyet seçeneğinin de meşrû kılınması hem –yukarıda değinilen– Câhiliye devri telakkisine hem İslâm’dan önceki dinlerin bir kısmındaki hükümlere nisbetle cezanın hafifletilmesi ve yüce Allah’ın bir lutfu mahiyetindedir.
Tevrat’a göre kasten adam öldürmenin ve yaralamanın cezası başka seçeneği olmamak üzere kısastır (bk. Levililer, 24/20; Tesniye, 19; Sayılar, 35/16).
Matta İncili’ne göre Hz. Îsâ, Tevrat’ta geçen “göz yerine göz, diş yerine diş…” hükmünü hatırlattıktan sonra “Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir” demiştir (5/38). Burada Hz. Îsâ, kısas hükmüne atıf yaptıktan sonra onu kaldırdığını söylememiş, yalnızca kısas yerine bağışlamayı tavsiye etmiştir. Ayrıca Matta İncili’nde (5/17-18), Hz. Îsâ’nın açıkça “Sanmayın ki ben şeriati yahut peygamberleri yıkmaya geldim; yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim… Şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır” dediği nakledilir. Sonuç olarak denebilir ki, Tevrat’a göre kasten öldürmenin ve yaralamanın cezası tekdir ve kısastır; Matta’ya göre kısasın yanında bağışlama seçeneği getirilmiştir. İslâm’da ise kısas istemek maktulün yakınlarıyla yaralanan mağdurun hakkıdır, bağışlamaları halinde diyet devreye girer; ayrıca kamu otoritesinin –kısastan hafif olmak üzere– ta‘zîr yoluyla cezalandırma hakkı vardır.
Kısas bağışlanıp diyetin tamamı veya bir kısmı alındıktan sonra maktul tarafı tekrar intikam peşine düşerse veya katil ıslah olmaz yine cana kıyarsa haddi aşmış, sınırı çiğnemiş olurlar. Bu durumda her iki taraf için de âhirette azap vardır. Kısas cezası bağışlanmış bir câninin tekrar aynı suçu işlemesi durumunda, dünyadaki cezasının doğrudan kısas olacağı veya diyet yahut kısasa karar verme yetkisinin devlete bırakılması gerektiği şeklinde iki farklı görüşvardır (İbn Âşûr, I, 144).
(179) وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيٰوةٌ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız.
Allah Teâlâ “Kısasta sizin için hayat vardır” derken “Ey akıl sahipleri!” nidâsıyla insanları bu konuda düşünmeye; “Kısas da öldürme demek olduğuna göre, hem öldürme hem de hayat nasıl bir arada olacak?” sorusuna, akılları doğru işleterek cevap bulmaya teşvik etmektedir. İlâhî nidânın yerli yerinde olduğunun bir delili de günümüze kadar, akıllı olduklarını düşünen insanların idam cezasını tartışma konusu edinmelerine rağmen kaldırmamış olmalarıdır.
Ya genel ya da özellikle öldürme suçuna mahsus olarak kısasa ve idam cezasına karşı çıkanlar şu delillere dayanmışlardır: 1. İnsanlığın faydasına olduğu gerekçesiyle bile olsa insanın tabiatı kısas ve idamdan nefret etmekte, vicdanı onu reddetmektedir. 2. Öldürme olayı bir insan kaybı olduğu gibi idam da ikinci bir cana kıymadır, insan kaybıdır. 3. Kısas yoluyla adam öldürmek kalpteki merhametsizlik ve intikam duygusundan kaynaklanır. Bu duygular kötüdür, eğitim yoluyla kalpten çıkarılmalıdır. Cana kıymak da kötüdür, ancak bunu engellemek için ikinci bir cana kıymak yerine katili hapsetmek, güç işlerde kullanmak yoluyla eğitmek, suçu bu tedbirlerle engellemek uygundur. Katili hasta olarak kabul etmek de mümkündür. Çünkü insan akıl hastası olmadan cana kıyamaz; nasıl diğer akıl hastaları hastahanelerde tedavi görüyorsa katillerin de buralarda ıslah ve tedavi edilmeleri gerekir. 4. Kanunlar yapıldıkları zaman mevcut olan topluma, onun içinde bulunduğu şartlara ve ihtiyaca uyar, buna uygun olarak yapılır. Bu sebeple herhangi bir kanunun devamlı yürürlükte bulunması işin tabiatına aykırıdır. Kısas kanunu da böyledir. Bugün toplumlar fertlerine muhtaçtırlar. Maktulün yakınları da katilin cezalandırılmasını istemektedirler. Bu iki istek ve ihtiyacı bir arada tatmin edecek çare, katili öldürmeyip ömür boyu hapis vb. şekillerde cezalandırmaktır.
Kur’an-ı Kerîm’in konunun temeline ışık tutan şu ifadesi ise bu itirazlara toplu bir cevap niteliğindedir: “Yeryüzünde fesat çıkarıp bozgunculuk yapmaya veya bir cana karşılık olmaksızın birini öldüren kimse bütün insanları öldürmüş gibidir, bir canı yaşatan ise bütün insanlara hayat vermiş gibidir” (Mâide 5/32).
Hiçbir fark gözetmeksizin yaşama hakkını tanıyan ve önemini vurgulayan bu âyete göre cana kıymayı, iki kişi arasında veya bir ferde yönelik bir mesele, bir suç, bir eylem olarak düşünmek yanlıştır. Ya cana kıyma önlenir, bütün insanlığın hayat hakkı garanti altına alınır yahut da yaşama hakkı devamlı olarak tehlikeye mâruz kalır. Toplum denilen yapı fertlerden oluşur, asıl ve hakikat olan fertlerdir. Ferdin hayatını korumak mümkün olmazsa fertlerden oluşan toplumun hayatını korumak da mümkün olmaz.
Yukarıda sıralanan itirazları tek tek cevaplamak üzere de şunları söylemek mümkündür: a) Hemen her insan kendini öldürmek isteyen, buna teşebbüs eden insanı, onu öldürme pahasına da olsa engeller. Nitekim bütün hukuk sistemleri nefsi müdafaayı hukuka uygunluk hallerinden saymışlardır. Toplumlar da ülkelerine, hayatlarına, hayatî menfaatlerine göz diken, saldıran toplumlara karşı savaş ilân edip fiilen savaşırlar. Bu iki vâkıa, hayatı ve gereklerini korumak söz konusu olduğunda insanların öldürülmesinin, insan tabiat ve vicdanına aykırı bulunmadığını göstermektedir. b) Bir toplumda eğitim başarılı olur, insanlar ağır cezalar söz konusu olmadan da adam öldürme suçunu işlemez hale gelirler, bu durum bilimsel verilere dayalı olarak tesbit edilirse nâdir hale gelen öldürme suçu için farklı cezalar ve tedbirler düşünülebilir. İslâm, maktulün yakınlarına kısas talebinden vazgeçme ve diyet isteme hakkı vererek bu kapıyı açmıştır. Yine eğitimin etkisiyle toplumda, intikam duygu ve talebinin yerini “affın şerefli ve büyüklüğe yakışan davranış olduğu” şuuru ve anlayışı alırsa veliler kısas yerine affı tercih edeceklerdir. Bilimsel olarak kısas dışındaki önlem ve yaptırımların adam öldürme suçunu önlediği veya çok nâdir hale getirdiği belirleninceye kadar ise kısas cezası seçeneksiz olma özelliğini koruyacaktır. c) Merhamet ve şefkat güzel duygular olmakla beraber yerinde kullanılmaz; zulme, hakların çiğnenmesine, insanların can güvenliğinin ortadan kalkmasına sebep olur, maktulü unutturur, hep katil lehine işletilirse makbul olmaktan çıkar, zaaf olarak değerlendirilir. d) Suçun kendi cinsinden bir fiille cezalandırılması eğilimi şahsî ve nefsânî bir duygu olmaktan çıkar, adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine yönelirse, bir eğitim ve suçu önleme aracı olarak değerlendirilirse, ona kötü gözle bakılamaz. e) Cinayeti akıl ve ruh hastalığına bağlamak ve cânileri hapishanelere ve idam sehpalarına değil, hastahanelere göndermeyi önermek aslında cinayeti teşvik etmenin ötesinde bir sonuç getirmez. Nitekim bugün uzmanların çoğunluğu bu kanaate katılmamış, cinayeti bir hastalık değil, ceza gerektiren suç saymışlardır. f) Günümüzde pek çok ülkenin kanunlarında idam cezası vardır. Bu kanunları koyanlar önemli gördükleri cinayetlerde –suçluyu hapishanede çalıştırarak ondan istifade etmek yerine– idam etmeyi uygun bulmuş, yaşama hakkını korumak için zaruri bulmuşlardır. Katilin ekonomik katkısı, insan hayatını korumaktan (dolayısıyla kısas sayesinde korunacak olan insan hayatından) daha önemli ve faydalı olamaz.
(180) كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْراًۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقاًّ عَلَى الْمُتَّقٖينَؕ
Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı.
İslâm’dan önce Araplar’da miras taksimi şöyle yapılırdı: Ölenin erkek çocukları varsa bütün mirası onlar alırlardı. Erkek çocuğu olmayanın malı yakından uzağa doğru diğer erkek akrabasına kalırdı. Bazan vasiyet yoluyla çocuklara, akrabaya ve arkadaşlara da mal bırakıldığı olurdu. Bu âyet başta ana ve baba olmak üzere, kadın erkek ayırımı yapmadan bütün akrabaya vasiyet etmenin gerekli bulunduğunu ifade ederek müminleri, daha sonra gelecek olan miras hükümlerine hazırladı. Nisâ sûresindeki miras âyeti (4/11 vd.), zaten mirastan pay almakta olan bu erkekleri doğrudan zikretmeksizin kadın akrabayı da mirasa dahil etti. Anılan miras âyeti ve onu tamamlayan diğer âyetlerle hadisler değiştirilemez hak ve paylar şeklinde mirasın nasıl paylaştırılacağını belirlemiştir. Hz. Peygamber’in Vedâ haccında, “Allah her hak sahibine hakkını vermiştir, artık vâris olana vasiyetle mal bırakmak yoktur” (Tirmizî, “Vesâyâ”, 5; Müsned, IV, 186-187; V, 267) buyurmasıyla mirastan belli hakkı olan akrabaya vasiyetle mal bırakılamayacağı anlaşılmıştır. Sa‘d b. Ebû Vakkas’ın hastalanması üzerine onu ziyarete giden Hz. Peygamber’e, bütün malını Allah rızâsı için vasiyet edeceğini bildirmesi üzerine üçte biriyle yetinmesini söylemesi ve “Yakınlarını zengin olarak bırakman, onları halka el avuç açan yoksullar olarak bırakmandan daha iyidir” buyurmasıyla da (Buhârî, “Vesâyâ”, 2) vârisleri olan bir kimsenin bütün malını vasiyet etmesinin uygun olmadığı ortaya çıkmıştır. Tefsir etmekte olduğumuz âyeti, aynı konuyla ilgili diğer açıklamalar içinde bir bütün olarak ele almaya çalışan tefsirciler ve fıkıhçılar farklı sonuçlara varmışlardır: a) “Üzerinize yazıldı” ifadesi bağlayıcı hüküm (farz, vâcip) getirdiği için önce farz kılınan vasiyet, miras âyeti gelince kısmen değiştirildi ve artık farz olmaktan çıktı, teşvik ve tavsiye edilmiş (mendup) bir davranış haline geldi. Dört mezhep imamının da dahil bulunduğu müctehidler çoğunluğu bu hükmü benimsemişlerdir. b) Dahhâk, Tâvûs, Taberî gibi müctehidlere göre vasiyet âyeti ne kısmen ne de tamamen neshedilmiştir. Baştan itibaren bu âyet, miras âyetinin dışında kalan yani bir sebeple (dini farklı olan ana ve baba, köle olan akraba vb.) mirastan pay alamayan akrabanın vasiyet yoluyla terekeden pay almasını hedeflemiştir. Kime ne kadar vasiyet edileceği ise örfe, âdete ve hakkaniyet kurallarına (mârûf ölçüsüne) bırakılmıştır. “Yakının aynı gruptaki daha uzak akrabayı mirastan mahrum etmesi” (hacb) kaidesi gereği vâris olamayan torunlar (dede yetimi) meselesi, çağımızda bazı İslâm ülkelerinde, bu ictihaddan yararlanmak suretiyle çözülmüş, yetim torunlar mirastan paya kavuşturulmuştur. Meselâ babası, dedesinden önce vefat eden bir çocuk dedesinin himayesine kalmış bir yetimdir. Gün gelip dedesi de vefat edince, çocuğun amcası dedesine (yani ölen dedenin hayattaki oğlu, babasına) ondan daha yakın olduğu için mirası almakta torun mirastan mahrum kalmaktadır. Çocuğun ölen babasının yerine konarak (ona halef olarak) vâris olması hükmü İslâm hukukunda yoktur. Bu ve benzeri durumlarda karşımıza “vâris olamayan yakın akraba” meselesi çıkmaktadır. Bunlar için gerekli (farz) olan vasiyet hükmü de bu meselenin çözümünde kullanılmaktadır. c) Mirastan payı olan akrabaya (vâris) vasiyet yoluyla da mal bırakılmış olursa bazı müctehidlere göre bu tasarruf geçerli değildir. Hanefîler, Hanbelîler ve daha başka bazı müctehidlere göre ise diğer vârisler razı oldukları takdirde bu vasiyet de geçerlidir. d) İlgili hadisi delil gösteren bazı müctehidler üçte biri geçen vasiyeti hükümsüz sayarken, Hanefîler’in de dahil bulunduğu çoğunluk, vârislerin razı olmaları halinde bunun da geçerli olduğu hükmünü benimsemişlerdir. e) Vasiyet fiilen gerçekleştirilmesi ölüm sonrasına bırakılan bir hukukî tasarruftur. Bir kimsenin üzerinde bir hak, bir borç varsa ölümünden sonra bunun terekesinden ödenmesini, yerine getirilmesini vasiyet etmesi farzdır. Böyle bir borcun veya sahibine teslim edilmesi gereken bir hakkın bulunmaması halinde vasiyet farz değil menduptur; durum müsait olduğunda yapılması teşvik edilmiş bir hukukî tasarruftur, bir dinî hizmet ve ibadettir. Vasiyeti teşvik eden hadisler böyle yorumlanmıştır (Buhârî, “Vesâyâ”, 1; Müslim, “Vasıyye”, 1, 4).
(181) فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذٖينَ يُبَدِّلُونَهُؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌؕ
(182) فَمَنْ خَافَ مِنْ مُوصٍ جَنَفاً اَوْ اِثْماً فَاَصْلَحَ بَيْنَهُمْ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌࣖ
Onu işittikten sonra kim değiştirirse günahı, yalnızca onu değiştirene ait olur. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Her kim, bir vasiyette bulunacak kimsenin hakkı çiğnemesinden veya günaha girmesinden korkar da (ilgililerin) aralarını düzeltirse ona bir günah yoktur. Allah elbette bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.
Vasiyet usulüne uygun olur, bir yanlışlık ve haksızlık bulunmazsa bunun hayatta kalan ilgililerce yerine getirilmesi gerekir. Yerine getirmeyen, ölünün iradesi dışında değişiklik yapan kimse sorumlu ve günahkâr olur.
Ya meşrû ve helâl olmayan bir mal, menfaat ve fiil vasiyet edilmiş ya da vasiyetin dinî ve hukukî kuralları çiğnenmiş, kasten veya bilmeyerek yanlışlar yapılmış olursa vârislerle lehlerinde vasiyet yapılan kimselerin arasına girerek durumu düzeltmek, sakıncalı olmak bir yana müminlerin vazifeleri cümlesindendir; 181. âyette “günah” olarak nitelenen “değiştirme” fiili bu nevi düzeltmeleri, iyileştirmeleri kapsamaz.
(183) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
(184) اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍؕ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَؕ وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكٖينٍؕ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَهُوَ خَيْرٌ لَهُؕ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı. İçinizden hasta veya yolcu olan, başka günlerden sayısınca tutar. Orucu tutmakta zorlananlar için bir yoksulun (günlük) yiyeceği kadar fidye yeterlidir. Bir iyiliği mecbur olmadan yapan için bu (yaptığı) iyidir. Ama orucu tutmanız -bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
Oruç Allah’ın buyruğunu yerine getirmek için veya farz yahut vâcip olmamakla birlikte O’nun hoşnutluğunu kazanmak için nâfile ibadet niyetiyle müminin, belirli bir süre zarfında her türlü yemeyi, içmeyi ve cinsel ilişkiyi terketmesidir. İslâm’ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranışlarla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletlerde görülen oruçtan farklıdır.
Oruç ibadeti İslâm’dan önce de bilinen ve İslâm’dakinden farklı da olsa uygulanan bir ibadet idi. Hz. Peygamber’in mensup bulunduğu Kureyş kabilesinden olanlar da âşûrâ günü oruç tutarlardı. Mekke’den Medine’ye hicret edilince burada yahudilerin de aynı günde oruç tuttukları görüldü. Hz. Peygamber bunun sebebini sordu; “Bugün Allah Teâlâ’nın Mûsâ’yı kurtardığı gündür” dediler. “Bizim Mûsâ ile hak ilişkimiz sizinkinden daha fazla” buyurdu ve o gün kendisi oruç tuttuğu gibi müminlerin de tutmalarını emretti. Bir yıl sonra ramazan orucu farz kılınınca Hz. Peygamber, âşûrâ orucu için “ Dileyen tutsun, dileyen tutmasın” buyurdu. Böylece sözü edilen oruç farz olmaktan çıktı, mendup bir ibadet hükmünü aldı (Buhârî, “Savm”, 69, “Tefsîr”, 2/24; Müslim, “Sıyâm”, 132-137) .
Kur’an’da geçen “üzerinize yazıldı” ifadesi –aksine bir karîne bulunmadığında– “farz kılındı” mânasına gelmektedir. Bu âyet hicretin 1. yılında Hz. Peygamber tarafından tutulması emredilen aşûrâ orucunun farz olma hükmünü kaldırmış, onun yerine 2. yılın başında ramazan orucunu farz kılmıştır.
“Sizden öncekilere…”den maksat birinci derecede yahudiler ve hıristiyanlardır; çünkü müslümanların tanıdığı Ehl-i kitap’tan olan gayri müslimler bunlardır. Yahudiler, ekim ayına rastlayan yılbaşılarından on gün sonra, gün batımından ertesi günün gün batımına kadar oruç tutarlar, günahların bağışlandığı gün olarak kabul ettikleri bu farz kılınmış oruç gününe “kipur” adını verirler. Ayrıca yılın farklı günlerinde tuttukları başka farz oruç ve nâfile oruçlar da vardır. Hıristiyan şeriatında –Tevrat’ta olandan başka– bir oruç yoktur. Hz. Îsâ kendisine peygamberlik gelmeden önce kırk gün oruç tuttuğu için hıristiyan din adamları bunu da ibadet olarak telakki etmişlerdir (İbn Âşûr, I, 157; Matta, 6/16).
Hz. Peygamber, “Allah’ın en çok sevdiği oruç Dâvûd peygamberin orucudur. O, bir gün açar (yer), bir gün oruç tutardı” buyurmuştur (Buhârî, “Savm”, 56; Müslim, “Sıyâm”, 181-202). Bu hadis daha başka peygamberlerin getirdikleri ilâhî dinlerde de oruç ibadetinin bulunduğunu göstermektedir.
“Sakınmanız için, sakınasınız diye” ifadesi oruç ibadetinin hikmetine ışık tutmaktadır. Dinde sakınmak (takvâ, ittikā) günahlarla ilgili bir sakınmadır, günahlardan uzak durmak, günaha girmemek için çaba göstermektir. Kurtulmanın, uzak durmanın yolları ve çareleri bakımından günahlar ikiye ayrılır: İçki, kumar, hırsızlık, gasp gibi günahlardan kurtulmanın yolu ve çaresi –bunların getirdikleri sonuçlar üzerinde– düşünmektir. Yasaklama, ceza tehdidi, başkalarının başlarına gelenler, verilen öğütler üzerinde düşünen insanlar bunlardan uzaklaşabilirler. Bir kısım yasaklar ve günahlar da vardır ki, bunların sâikleri (iticileri) öfke ve şehvet gibi tabii duygular ve içgüdülerdir. Bunlardan uzaklaşabilmek için yalnızca üzerinde düşünmek yetmez; itici duygular ve içgüdülerin baskısını azaltacak veya bu baskıya karşı iradenin gücünü arttıracak uygun araçlarla eğitime ihtiyaç vardır. Oruç bu eğitim için ideal bir yoldur. Oruç ibadetinin ferdin iradesini güçlendirmesi ve onu günahlardan uzaklaştırması yanında, maddî imkânları yerinde olanları yoksulların, mahrumların halleriyle hallendirmek gibi bir işlevi daha vardır. Yeme, içme ve cinsel ilişki arzularını istedikleri gibi tatmin edebilenler, bundan mahrum olanların durumlarını ancak, aynı şartları yaşayarak anlayabilirler ve ancak bu yoldan onlara yardımcı olma konusunda daha duyarlı ve aktif hale gelebilirler. İslâm eğitimcileri bedenin arzularını frenlemenin, isteklerini doyurma konusunda kısıntıya gitmenin, insana mahsus olup ruh, nefis, kalp gibi kavramlarla ifade edilen diğer unsurun gelişmesi üzerindeki müsbet tesiri üzerinde de ısrarla durmuşlardır.
“Sayılı günler”den maksat, 185. âyette gelecek olan ramazan ayıdır. Araplar daha önce belli şekilde bir ay oruç tutmaya alışık olmadıkları için “Ramazana ulaşan onda oruç tutsun” emri verilmeden önce müminler, psikolojik olarak bu ibadete alıştırılmak istenmiş; bu amaçla mazereti olanların ne yapacakları, genel olarak oruç tutmanın insana ne sağlayacağı üzerinde durulmuştur.
Âyet üç mazeretten söz etmektedir: Hastalık, yolculuk ve oruca zor dayanır olmak.
a) Ağır hastalığın oruç tutmamak için bir mazeret teşkil ettiği konusunda görüş ayrılığı yoktur. Hafif hastalıkların mazeret olma sınırı hakkında çeşitli ölçülerden söz edilmiştir. Birçok müctehidin katıldığı mâkul sınırlama, “sağlam bir kimsenin orucuna ek acı, ağrı, bitkinlik, açlık, susuzluk getiren, oruç tutulduğu takdirde artan veya tedavisi geciken hastalık” şeklinde olanıdır.
b) Yolculuktan maksat, namazların kısaltılmasını (bk. Nisâ 4/101) ve –üç mezhebe göre– cem edilmesini câiz kılan mesafede yapılan yolculuktur. Böyle bir yolculuğa çıkan kimse o günün sabahında –yolculuğa başlamadan– oruca niyet etmiş olursa bazı müctehidlere göre orucuna devam edecek, ertesi günden itibaren ruhsattan yararlanacaktır. Bu durumda orucunu bozması halinde ise kefâret değil gününe gün kazâ gerekli olmaktadır. Hz. Peygamber’in ramazan ayında Medine’den Mekke’ye yolculuk ettiğini, yolda su isteyerek halkın gözü önünde orucunu bozduğunu ifade eden sahih hadise (Buhârî, “Savm”, 34; Müslim, “Sıyâm”, 88-89) dayanan Ahmed b. Hanbel gibi müctehidler ise belirtilen durumda orucun açılmasının sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hasta iyileşince, yolcu da vatanına ve oturduğu yere dönünce tutamadıkları günlerin oruçlarını uygun zamanda kazâ ederler. Kazâ oruçlarının aralıksız tutulması şart değildir.
c) “Orucu tutmakta zorlananlar” şeklinde tercüme ettiğimiz kısımda geçen “yutîk ne” fiili gerek dil bilimi gerekse kıraat şekilleri bakımından farklı mânalara müsait olduğu için bu kısmı, “orucu tutabilecek durumda olanlar” şeklinde anlayanlar da olmuştur. Bu ikinci anlayışa göre başlangıçta, müminler oruca alışıncaya kadar böyle bir seçenek getirilmiş, oruç tutabilecek durumda olanların da isterlerse fidye vererek bu ibadeti yerine getirmelerine izin verilmiş, sonra bu izin kaldırılmış ve gücü yetenlerin orucu tutmaları gerekli kılınmıştır.
Bizim tercüme ettiğimiz şekil ve katıldığımız mânaya göre ya bünyesi veya içinde bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorlanan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapamamaktan korkan kimseler oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerdir. Eski zamanlarda yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hâmile kadınlar “orucu tutmakta zorlananlar”a örnek olarak zikredilmiştir. Bunlardan yaşlıların oruç yerine fidye vereceklerinde ittifak vardır. Diğer ikisine gelince meselâ Şâfiî ve Mâlik’e göre bunlar da fidye verirler, sonra da mazeretleri ortadan kalkınca kazâ ederler. Hanefîler’e göre bu ikisi fidye vermezler, sonradan tutamadıkları oruçlarını kazâ ederler.
Günümüzde dökümcü, maden, beton ve yol işçisi, tellâk, hamal gibi ağır işlerde çalışan kimselerin de “orucu tutmakta zorlananlar” sınıfına dahil edileceği hükmü birçok fıkıhçı tarafından benimsenmiştir. Bunlar da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak yerine fidye verebileceklerdir (İbn Âşûr, I, 167).
Fidye bir yoksulun bir günlük yiyeceğidir. Fıkıhçılar bunu buğday, arpa ve hurmadan bir müd (dört koşam) miktarı olarak belirlemişlerdir. Bu yiyecekler Hz. Peygamber döneminde bölgenin temel gıdaları idi. Başka zaman ve mekânlarda da fidye “temel yiyeceklerin orta kalitede olanından bir günlük ihtiyaç karşılığı” olarak tesbit edilmelidir. Bu miktar fidyenin alt sınırıdır. Âyete göre daha fazlasını vermek, veren için dünya ve âhirette hayırlara vesile olacaktır (ayrıca bk. Mâide 5/89).
Hasta ve yolcu olanlara oruç tutmama ve başka zamanda sayısınca kazâ etme izin ve imkânı verilmiş olmakla beraber, önemli bir güçlüğün ve engelin bulunmaması halinde bu durumlarda da orucun tutulması, “Tutmanız sizin için daha hayırlıdır” buyurularak tavsiye edilmiştir. Bu cümleyi “genel olarak oruç ibadetinin insanlar için iyilikler getireceği” şeklinde anlayan, hastalık ve yolculukta oruç tutmakla ilgili olmadığını ileri süren fıkıhçılar da vardır.
(185) شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓي اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُؕ وَمَنْ كَانَ مَرٖيضاً اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَؕ يُرٖيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرٖيدُ بِكُمُ الْعُسْرَؗ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Önceki âyetlerde orucun farz kılındığı bildirilmiş, bunun sayılı günlerde tutulacağı açıklanmış; yükümlüler, süre ve şekil bakımlarından yeni olan bu ibadete psikolojik olarak alıştırılmış, güçlük söz konusu olduğunda ruhsatların bulunduğu haber verilmişti. Bu hazırlık mahiyetindeki açıklamalardan sonra farz kılınan oruç ibadetinin ayrıntılarının bildirilmesine geçilmiştir; birbirini tamamlayan âyetler arasında bir nesih (birinin diğerini hükümsüz kılması) ilişkisi yoktur.
Kur’an-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’e indirilmesi Mekke’de Hira mağarasında, milâdî 610 yılı Ramazan ayının 27. gününde başlamış ve Allah Teâlâ’nın uygun gördüğü aralıklar ve münasebetlerle yaklaşık yirmi üç yılda tamamlanmıştır. Âyette geçen “ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesi”nden maksat onun tamamının değil ilk âyetlerinin indirilmesidir; Bakara sûresinin başında olduğu gibi birçok âyette, Kur’an’ın bir parçasına da kitap ve Kur’an denilmiştir. Yüce mevlâ müslümanlara oruç ibadetini farz kılmayı murat edince bunun zamanının da ona uygun ve lâyık bir zaman olmasını istemiş, bütün insanlığa son rehber ve irşad aracı kıldığı kitabını vahyetmeye başladığı ayı oruç zamanı olarak seçmiştir.
Burada “şehide” fiili “görmek” değil “erişmek, hazır bulunmak” mânasındadır. Bu sebeple âyetin, “Ramazan hilâlini gören oruç tutsun” şeklinde bir mânası yoktur. Kamerî aylardan biri olan ramazanın giriş hilâlini görünce oruca başlanması, çıkış hilâlini görünce de oruca son verilip bayram yapılması, ayın bir engel yüzünden görülememesi durumunda bir önceki ayın otuza tamamlanması ve ertesi günün, yeni ayın biri olarak kabul edilmesi hükümleri âyetle değil hadisle sabit olmuştur (Buhârî, “Savm”, 5, 11; Müslim, “Sıyâm”, 4, 7, 8, 17-20).
1978 yılında İstanbul’da İslâm ülkeleri temsilcilerinin katılımıyla yapılan ilmî bir toplantıda ramazan ve bayram hilâllerinin, dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir hale gelmesine dayalı hesaplar ve buna uygun takvim yapılmasına, ayrıca özel rasathânelerden gözetleme yapılarak hesabın kontrol edilmesine karar verilmiştir. O günden itibaren bu kararlara uyan ülkeler arasında birlik hâsıl olmuştur. Kararlara ve bunların dinî-ilmî gerekçelerine katılmakla beraber bu kararlara uymayan ülkelerde ise bazı yıllarda –hesaba göre– dünyanın hiçbir yerinden hilâlin görülmesinin mümkün olmadığı zamanda görme iddialarına dayalı ilânlar yapılmaktadır. Türkiye’de yaşayanlara, alınan kararlara titizlikle uyan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takvimine uymalarını, etrafı dinleyerek kafalarını karıştırmamalarını tavsiye ediyoruz.
Hasta ve yolcu olanların orucu başka günlerde kazâ edebilecekleri yukarıda geçtiği halde burada tekrarlanmasının bazı tefsircilere göre sebebi, “oruç tutmakla fidye vermek arasında muhayyer bırakma” hükmünün bu âyetle kaldırılmış olmasından dolayı diğer ruhsatların da kaldırıldığı zannını engellemektir. Onlara göre “Artık ramazana erişen oruç yerine fidye veremez, oruç tutacaktır, ancak hasta ve yolcu olanlar başka günlerde kazâ edebilirler” denilmek istenmiştir.
Bize göre âyetler arasında nesih ilişkisi yoktur. Oruç tutmakta zorlananların fidye verme imkânları devam etmektedir. Burada iki geçici mazeretin tekrar zikredilmesinin sebebi, onların da neshedilmediğini, hükmün devam ettiğini anlatmaktır. Esasen bu mazeretlerin yukarıda zikredilmesi bir hazırlık içindir, hüküm ise burada verilmiştir.
Allah’ın ululuğunu gönülden benimseyip dile getirmeye tekbir denir. “Allahü ekber” cümlesiyle ifade edilen tekbirin mânası “Allah en uludur, en büyüktür” demektir. Bu cümle aynı zamanda Allah’ın birlik, teklik ve eşsizliğinin itirafıdır. Çünkü en büyük ve en uludan başkasında bir eksiklik, bir küçüklük vardır ve böyle olan bir varlık Tanrı olamaz. Namaza başlarken, rükûya ve secdeye giderken, kurban keserken tekbir getiren müminler, bununla ibadetin ancak Allah’a yapılacağını, ondan başkasının buna lâyık olmadığını dile getirmektedirler. Ramazan ayını oruçlu geçiren, kurban bayramında kurban ibadetini yerine getiren müslümanların bayram namazına giderken ve bayram namazını kılarken tekbir getirmeleri, bayram hutbelerinde hatibin tekbir getirmesi hep aynı mâna ve hikmete yöneliktir. Ayrıca kurban bayramlarına mahsus olmak üzere “teşrîk günlerinde” farz namazlardan sonra tekbir getirilmektedir (bk. Bakara 2/203).
(186) وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖي عَنّٖي فَاِنّٖي قَرٖيبٌؕ اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَجٖيبُوا لٖي وَلْيُؤْمِنُوا بٖي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler.
Oruç ibadeti anlatılırken Allah-kul ilişkisini çok canlı ve sıcak bir üslûpla ele alan bu âyete yer verilmesinin bize göre birden fazla sebebi vardır: a) Bir önceki âyetin sonlarında Allah’ın eşsiz ve benzersiz büyüklüğü, ululuğu hatırlatılıp kulların da bunu dile getirmeleri istenmiştir. Tekbir akla şu soruyu getirmektedir: Bu kadar büyük bu kadar yüce bir varlıkla küçük, âciz, başı ve sonu belli, fâni, varlığına kendisi hâkim bulunmayan zavallı bir insanın nasıl bir ilişkisi olabilir? Onun kulluğu, şükrü ve duası bu büyüklüğe nasıl ulaşır? Âyet, o keyfiyetsiz ve akıl almaz büyüklüğün sahibi bulunan rabbin kullarına yakın olduğunu, her an ve her yerde hazır ve nâzır bulunduğunu, fizik ve matematik ötesi büyüklüğün mesafe olarak uzaklığı gerektirmediğini ifade ederek kullara, şuurlu ve canlı bir ibadetin yollarını açmaktadır. Bu yakınlık başka âyetlerde “Biz ona (ölüm halindeki insana) sizden daha yakınız” (Vâkıa 56/85), “Biz ona (insan) şah damarından daha yakınız” (Kaf 50/16), “Allah kişi ile kalbinin arasına girer” (Enfâl 8/24) şekillerinde de ifade edilmiştir. b) Kulun Allah’a yakınlığını şuur halinde yaşaması ve hissetmesine mani olan şeyler arasında yeme, içme, cinsel ilişki gibi beden zevkleri de vardır. İnsanlar bu zevklerle haşir neşir oldukları sürece fizik ötesi âlemlere ve varlıklara açılan pencerelerinin farkında olamazlar ve buradan başka âlemleri seyredemez, onları düşünemez, onlarla içli dışlı olamaz ve bütün bunların insana vereceği emsalsiz zevki yaşayamaz, ilhamı alamazlar. Belli bir süre bedenî zevklere açılan pencereleri kapatan oruç, diğerlerinin açılması için insana önemli bir fırsat sunmaktadır. Kul bu fırsattan hakkıyla yararlandığı takdirde Allah’ın yakınlığını ve beraberliğini (huzuru), yiyip içtiği günlerdekinden daha şuurlu ve canlı yaşama imkânını bulacaktır. Âyet oruçluya bunu hatırlatmakta, onu bu fırsatı değerlendirmeye çağırmaktadır.
Hem insanlarla ve dünya ile hem de Allah ile ilişkide doğru yolu bulmak, doğru hareket edebilmek için (rüşd için) bağlantıları doğru kurmaya ihtiyaç vardır. Kâmil insanlığın şartı Allah’ı tanımak, O’nunla ibadet yoluyla ve ibadet şuuruyla ilişki kurmaktır. Âyet bunu “Allah’ın çağrısına katılmak, davetini kabul etmek” şeklinde ifade ediyor. İbadetin bir şekli ve çeşidi de duadır. Kulun rabbi ile en yakın ve sıcak ilişkisi namazda secde halinde ve içten gelerek yapılan dua ve niyaz halinde kurulan ilişkidir. Allah’ın çağrısına kulak veren, O’nun dinine giren bir kimse bundan üç önemli kazanç elde etmektedir: 1. O’nun yakınlığını bilmek ve yaşamak. 2. Doğru düşünme, doğru yerde ve konumda olma imkânını elde etmek. 3. O’ndan istediğini almak (duasının kabul edilmesi). Şu iki hadis, her dua edenin nasıl mutlaka sonuç aldığını anlamamıza yardımcı olmaktadır: “Acele etmedikçe her birinizin duası kabul edilir. Bu sebeple (acelecilik yüzünden) insan, dua ettim de kabul olunmadı der”; “Hiçbir dua eden yoktur ki, şu üç sonuç arasında olmasın: “Ya istediği hemen verilir ya lehine ertelenip saklanır yahut da dua bir günahına kefâret olur” (el-Muvatta’, “Kur’ân”, 29, 36).
Kader inancına göre olacak ve olmayacak her şey bellidir, kulun istedikleri de kaderinde yoksa kendisine verilmeyecektir. Şu halde duanın faydası nedir?
Allah Teâlâ madde âleminde olup bitenleri kanunlara ve sebeplere bağlamıştır. İnsanı bir ana ve babadan (onları aracı kılarak) yaratmaktadır, yağmuru bulut aracılığı ile vermektedir, ölümü bir sebebe bağlı olarak gerçekleştirmektedir. Duymaya kulağı ve beyni, görmeye gözü ve beyni vasıta kılmıştır. Sebepleri ve vasıtaları ortadan kaldırarak Allah’tan istemek “ana baba olmadan doğmayı, göz olmadan görmeyi” istemek gibidir. Allah’ı unutup yalnızca sebeplere ve aracılara yönelmek ise insansız kulağa, göze yönelmek, işitmeyi ve görmeyi böyle sağlamaya çalışmak gibidir. İslâm’ın gösterdiği yol hem sebepleri ve aracıları kullanmak, ihmal etmemek hem de sebep ve sonuç elinde olan, bunlara hâkim bulunan Allah’a yönelmektir.
Allah’ın vermesi ve vermemesi kadere bağlı olduğu gibi dua da kadere bağlıdır. Kul ister Allah verir. İstemek kadere aykırı değildir, kader çerçevesi içindedir. Biz kullar kaderimizi “şöyle şöyle olsun” şeklinde değil, “şöyle şöyle olacak” şeklinde anlamalıyız. Kul âdâbına uygun şekilde dua ederse Allah da kabul edecektir.
(187) اُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ اِلٰى نِسَٓائِكُمْؕ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّؕ عَلِمَ اللّٰهُ اَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ اَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْۚ فَالْـٰٔنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَكُمْࣕ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِࣕ ثُمَّ اَتِمُّوا الصِّيَامَ اِلَى الَّيْلِۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِي الْمَسَاجِدِؕ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَقْرَبُوهَاؕ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ اٰيَاتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz. Sizin kendinizi sıkıntıya sokmakta olduğunuzu Allah bilmiş, tövbenizi kabul etmiş ve sizi bağışlamıştır. Şimdi artık onlarla birleşin ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin. Fecrin beyaz ipi siyah ipinden sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar yiyin için, sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın bu sınırlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlar için işte böyle açıklar. Umulur ki sakınırlar.
Muhtemelen yahudilerin ve hıristiyanların âdetlerinden etkilenen bazı sahâbîler ramazan gecelerinde cinsel ilişkinin câiz olmadığını zannediyorlardı. Ayrıca sahurun da uykudan önce yeneceğini, yatsı kılınıp uykuya yattıktan sonra uyanıp sahurluk diye bir şey yenilemeyeceğini sananlar vardı. Bu yüzden bazıları sıkıntıya düşüyor, sahura kalkmadıkları için gündüz açlıktan bayılıyorlar; gece cinsel ilişkiyi yasak sananlar dayanamayıp eşleriyle birleşiyorlar ve bunu gizliyorlardı (Kur’an’ın ifadesiyle böylece “kendilerine hıyanet ediyorlar”, yani başkalarına da ifade ettikleri zanlarına ve kanaatlerine gizlice aykırı davranıyorlardı). Hadis kitaplarında ve tefsirlerde bu olaylarla ilgili birçok örnek vardır (meselâ bk. Buhârî, “Tefsîr”, 2/27; Taberî, II, 163-167; Kurtubî, II, 314-315). İslâm’a mahsus oruç ibadetinin farz kılınmasını takip eden günlerde bu gibi olaylar ve yanlış anlamalar ortaya çıkınca sınırları belirleme ihtiyacı doğdu ve bu âyet gönderildi. Âyete göre oruç gece bitince başlayacak ve ertesi gecenin başlamasına kadar sürecektir; yani oruç ibadeti gündüze mahsustur, gece bu ibadetin vakti değildir. Güneşin batmasıyla başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb. bütün mubah (günah olmayan) şeyler serbesttir.
“Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı” cümlesi daha önce böyle bir yasağın bulunduğuna işaret ederse de bu konuda âyet ve hadis olarak bir delil yoktur. “Hıyanet”, tövbenin kabulü ve bağışlama, kendi zanlarına ve anlayışlarına göre yaptıklarını günah sayanların bu kabulleri ve kanaatleriyle ilgilidir. “Siz kendiliğinizden sınırlar koydunuz, sonra bunları çiğnediniz, günah işlediğinizi düşünerek tövbe de ettiniz. Allah tövbenizi kabul etti, sizi bağışladı, zaten böyle bir yasak da yoktur” denilmek istenmiş, durum böylece açıklığa kavuşturulmuştur.
İsteyenin ramazan gecesinde eşiyle cinsî temasta bulunabileceği bildirildikten sonra “Allah’ın sizin için yazdığını isteyin” buyurulmaktadır. İstenecek şeyin ne olduğu konusunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bize göre en uygun olanı bu serbestlikten yararlanmaktır, temasın tabii meyvesi olan çocuktur; Allah’ın hayırlı evlât vermesini istemektir.
Oruç ibadetinin güneşin batmasıyla sona ereceği konusunda ihtilâf yoktur. Ne zaman başlayacağı ve güneşin normal sürelerde doğup batmadığı yerlerde nasıl oruç tutulacağı konusunda ise farklı anlayışlar ve yorumlar vardır: a) Orucun başlama zamanını da belirlemek üzere gönderilmiş bulunan bu âyette mesele –bize göre– açıklığa kavuşmuştur. Şöyle ki âyette gece (leyl) kelimesi iki defa geçmektedir. Baştaki gece –daha sonra gelen açıklamalarla birlikte– orucun başlangıcını göstermekte, sondaki yani “Sonra orucu geceye kadar tamamlayın” cümlesinde geçen gece ise ibadetin bitiş vaktini işaretlemektedir. Başta “Oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak size helâl kılındı” denirken bu iznin geceye mahsus olduğu, gündüze sarkmayacağı açıkça bildirilmiş olmaktadır. Arapça’da gece tanımlanırken başlangıcının güneşin batması olduğunda ihtilâf edilmemiştir. Sonu ise iki türlü belirlenmiştir: 1. Tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık). 2. Güneşin doğması, yani Arapça’da güneşin batımından tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar geçen süreye de, güneşin doğmasına kadar devam eden süreye de gece denilmektedir. Buradaki gece yani oruç gecesi ile hangisi kastedilmiştir? Şüphesiz birincisi. Çünkü âyette oruç yasaklarının başlamasıyla ilgili sınır belirlenirken “fecir” kavramı esas alınmıştır. “Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar” ifadesi, “tan yerinin beyazlığı gecenin siyahlığından ayrılıncaya kadar” yani “fecir söküp tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar” anlamına gelmektedir. Bu konuda rivayet edilen hadisler içinde (Buhârî, “Savm”,16, 17; Müslim, “Sıyâm”, 33, 39 vd.; Ebû Dâvûd, “Sıyâm”, 17) geceyi güneşin doğmasına kadar götüreni yoktur. Hadislere göre gecenin sonu tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu sebeplerden dolayı imsakin (orucun başlangıcı) güneşin doğmasıyla başlayacağını söyleyen hiçbir müctehid ve müfessir yoktur. Bazı zaman, mekân ve durumlarda ağarmanın tesbiti güç olduğundan, emin oluncaya kadar yeme içme serbestliğinden faydalanılmasına izin verilmiştir. Günümüzde olduğu gibi tan yerinin ağarmaya başladığı –birçok araçla ve kolaylıkla– tesbit edilince oruç başlar ve artık orucu bozan fiiller yasak hale gelir. b) Ekvatordan kuzeye ve güneye doğru ilerledikçe güneşin doğma ve batma vakitleri değişir, uzar ve kısalır, nihayet günlerce ve aylarca doğmadığı veya batmadığı enlem derecelerine ulaşılır. Bu bölgelerde yaşayan müslümanlar namaz ve oruç vakitlerini nasıl ayarlayacaklardır?
Bazı fıkıhçıların ileri sürdüğü “Normal vaktin olmadığı yerlerde, normal mıntıkalara mahsus oruç ve namaz ibadeti de olmaz” düşüncesi isabetli değildir. Allah Teâlâ Mekke ve Medine gibi yerlerde yaşayan müslümanlara hitap ederek yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içinde beş kere namaz kılmalarını ve yılda bir ay da oruç tutmalarını istemiştir. İbadetin sebep ve hikmeti bir yandan insanın ibadetle eğitilmesi, Allah’a yakınlık elde etmesi, diğer yandan âhirette geçer akçe olan ecir ve sevabın elde edilmesidir. Güneşin aylarca doğmadığı veya batmadığı yerlerde yaşayan müminler de –çalışma, dinlenme, yeme ve içme gibi hususlarda– hayatlarını yirmi dört saate göre düzenlemekte yani normal mıntıkalarda yaşayan insanlar gibi yaşamaktadırlar. Bu müminlerin de dinî eğitime ve sevaba ihtiyaçları vardır. Bu sebeple ibadetlerini de aya ve güneşe göre değil, farazî ve itibarî (sanal) olarak ayarladıkları günlerine göre yapacaklardır.
Bu şartlarda yaşayan müminlerin uygulayacakları vakit cetveli bakımından âlimlerce iki yol gösterilmiştir: 1. Mekke takvimini uygulamak. 2. Kendilerine en yakın normal bölgenin takvimini uygulamak. Kıyamet yaklaştığında ve deccâl çıktığında günün çok uzun olacağını bildirmesi üzerine Hz. Peygamber’e, bu “bir yıl kadar uzun günde” namazları nasıl kılacaklarını soran sahâbîler, “Daha önceki normal günlere göre kılarsınız” cevabını almışlardı. Bu hadis de yukarıdaki çözüme ışık tutmaktadır (Müslim, “Fiten”, 110; genişbilgi için bk. Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, I, 113 vd.).
“Mescidlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsî ilişkide bulunmayın” cümlesinde geçen ibadetin İslâm geleneğinde adı itikâftır. İtikâf “cemaat, köy, mahalle vb. halkından en az bir müminin, mescide çekilerek bir müddet kendini ibadete vermesi, evinden, işinden ayrı kalması, halkla günlük ilişkilerini askıya alması” şeklinde yapılır. İbadet niyetiyle kısa bir müddet bile mescidde kalmak itikâf sayılmıştır. Hz. Peygamber ramazanın son on gününde mescidde itikâf ibadeti yapmış, son yılında bunu iki katına çıkarmıştır (Buharî, “İtikâf”, 1-6; Müslim, “İtikâf”, 1-6). Bazı eşleri ve sahâbîler de bu konuda ona uyup aynı ibadeti ifa etmişlerdir. İtikâf ibadeti yapan kimseye yasak olan şey, tabii ve zaruri ihtiyaçları dışında mescidden çıkmak ve eşiyle cinsel ilişkide bulunmaktır.
(188) وَلَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَرٖيقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَࣖ
“Haksızlık” diye çevirdiğimiz bâtıl kelimesi “hakk”ın zıddı olup “asılsız, gerçek bir şeyin karşılığı olmayan, kalıcı olmayan” şeklinde tanımlanmıştır (Reşîd Rızâ, I, 195). Âyette İslâmiyet’in temel bir ilkesi ortaya konmaktadır. Buna göre –aksini mümkün kılan özel bir hüküm bulunmadıkça– hiçbir müslüman kişi veya kurum, başka hiçbir kimsenin malını, rızâsı olmadan veya tam ve gerçek bir karşılığını vermeden alamaz, yiyemez; hâkimin kararı da bu hükmü değiştiremez, haramı helâl yapamaz. Bu genel bir hüküm olup aslında bu hükmün kapsamına giren rüşvet yasağı, önemi ve yaygınlık kazanmaya elverişli olması sebebiyle özellikle zikredilmiştir.
Âyetten hem kazanç hem de harcama faaliyetlerinin meşrû zeminde yürütülmesi şeklinde genel bir ilke çıkmakta; haksız menfaat sağlamak, maddî veya mânevî bir karşılık elde etmek için işbaşındakilere mal (veya para) vermek yasaklanmaktadır. Bu şekilde çıkar elde etmek için yetkili kişilere menfaat sağlamaya rüşvet denir. Helâl ve meşrû yollardan kazanıp harcamayı emreden genel hükümlü başka birçok âyet ve hadis rüşvet yasağını da kapsamakla birlikte, bu âyette ve bazı hadislerde rüşvet özellikle söz konusu edilerek yasaklanmış, hatta hadislerde buna tevessül edenler lânetlenmiştir (bk. Tirmizî, “Ahkâm”, 9; Ebû Dâvûd “Akdıye”, 4). Rüşvet vermek ve almak haram olduğu gibi, rüşvet vererek temin edilen menfaat da haramdır. Rüşvet zaman zaman bazı toplumlarda son derece ciddi, yaygın ve yıkıcı bir hastalık halini alabilmektedir. Bu hastalıktan korunmayı veya tedavi etmeyi başaran toplumların uygulamasından anlaşıldığına göre bunun için başta eğitim olmak üzere din, ahlâk, hukuk, iktisat, siyaset gibi sosyal disiplinlerin birlikte işletilmesi gerekmekte; bu illete karşı verilen mücadelenin başarılı olmasında, bir yandan toplumda sosyal adaletin geliştirilmesi bir yandan da hukuk düzeninin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin biçimde çalıştırılması özel bir önem taşımaktadır.
Âyetten, “Gerçekte size ait olmayan bir malı elde etmek için haksız olduğunuzu bile bile onun kendi malınız olduğunu iddia etmeyiniz, bu şekilde haksız kazanma yollarına tevessül etmeyiniz, bunu dava konusu yapmayınız” anlamı da çıkmaktadır. Buna göre bir mal başka birinin hakkı olduğu halde bir kimsenin bunu bile bile kalkıp onun kendi malı olduğunu iddia etmesi, meseleyi mahkemeye taşıması, haksız olduğunu bildiği halde haklı çıkmak için hâkim önünde dil dökmesi, avukat tutması, hele rüşvet vermesi kesinlikle haramdır. Hz. Peygamber bir hadisinde bazı insanların hitabet ve ikna kabiliyetlerinin başkalarına göre daha güçlü olduğunu, birinin bu kabiliyetini iyi kullanarak mahkemede başkasına ait bir malı kendisine hükmettirirse bu malın kıyamet gününde o kişi için bir ateş parçası olacağını ifade buyurmuştur (Müsned, VI, 203, 290-291, 307).
Fahreddin er-Râzî âyetin son cümlesinden beş farklı anlam çıkarıldığını belirterek bunları sıraladıktan sonra en uygun anlamın rüşvet yasağı olduğunu ifade etmektedir (V, 118).
(189) يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْاَهِلَّةِؕ قُلْ هِيَ مَوَاقٖيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّؕ وَلَيْسَ الْبِرُّ بِاَنْ تَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ ظُهُورِهَا وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنِ اتَّقٰىۚ وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ اَبْوَابِهَاࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: “Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir. Erdemlilik asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir; fakat erdemlilik kişinin Allah’a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından gelin; Allah’a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz.
Ayın ilk göründüğü birinci ve ikinci gecedeki (bir görüşe göre ilk üç gecedeki) durumuna hilâl denir. Bir tane hilâl olduğu halde âyette bu kelimenin çoğul (ehille) kullanılması ayın evrelerine işaret eder (İbn Atıyye, I, 261). Buna göre âyetin ilk cümlesini “Sana hilâlin evreleri hakkında soru soruyorlar” şeklinde anlamak uygun olur.
Tefsirlerde aktarılan bir rivayete göre bazı müslümanlar Hz. Peygamber’e ayın kimi zaman ip gibi ince, kimi zaman da güneş gibi dolgun görünecek kadar çok değişik evreler geçirmesinin “faydasını ve hikmetini” (Râzî, V, 120) sormaları üzerine inen bu âyette, incecik hilâlin bir ay boyunca bu şekilde sürekli değişmesinin insanlara vakit tayiniyle ilgili türlü yararlar sağladığı belirtilmiş, bu yararlardan yalnız hacla alâkalı olanına işaret edilmiştir. Hicrî takvime göre ay ve yılların hesaplanması gibi takvim konuları yanında İslâm’ın öngördüğü ramazan orucu, zekât, kurban, fitre gibi dinî vecîbelerin ifa edileceği zamanların ayın evrelerine yani ay takvimine göre hesaplanması âyette açıklamaya gerek görülmeyen yararların belli başlılarıdır.
Câhiliye dönemindeki bir geleneğe göre Araplar ihramlı iken veya daha başka bazı dinî gerekçelerle evlerine girmezler; mutlaka girmeleri gerektiğinde de –kapıyı kullanmanın doğru olmadığına inandıkları için– evlerin arkasındaki bir pencereden veya açtıkları bir delikten girerler, iyi ve erdemli davranışın bu olduğuna inanırlardı. Halbuki bu anlamsız bir meşakkatten, şekilcilikten başka bir şey değildir. Ayrıca evdekileri rahatsız edeceği için edebe de aykırıdır. Asıl iyi ve erdemli olan davranış, anlamsız geleneklerin tekrarı değil, insanın her işini takvâya göre yapması yani tutum ve davranışlarını Allah’a saygı, O’nun buyruklarını yerine getirip yasaklarından sakınma bilinci içinde yerine getirmesidir.
“Evlere arkalarından girme” ve “kapılarından girme”nin mecazi ifadeler olduğu; “evlere arkalarından girme”nin, bir görüşü savunurken doğru yöntemden sapmak; “evlere kapılarından girme”nin ise doğru yöntem kullanmak anlamına geldiği de belirtilir. Buna göre âyet şu şekilde te’vil edilmiştir: Herhangi bir inancı savunurken konuyla ilgisi bulunmayan veya kesin olmayan gerekçeler, kanıtlar kullanmayınız. Gerçeğe ulaşmanın bir kapısı vardır, o da açık seçik bilinen bilgi, kesin delildir. Şu halde görüşlerinizi ve iddialarınızı bu tür bilgi ve delillere dayandırınız (bk. Râzî, V, 126). Böylece âyette, bilime ve gerçeğe ulaşabilmek için en uygun metodun kullanılması gerektiğine de işaret vardır.
Takvâ kavramının Kur’an’ın iniş süresince kazandığı anlam genişlemesini dikkate alarak, Medine’de inmiş olan bu âyetteki takvâ kökünden fiilleri “Allah’tan korkmak” yerine, “Allah’a, O’nun buyruklarına, hükümlerine saygı göstermek ve bu yönde çaba harcamak” şeklinde kapsamlı olarak yorumlamak daha isabetlidir (takvâ hakkında bk. Bakara 2/197). Râzî’nin, bu âyet münasebetiyle yapmış olduğu “Takvâ haramları terketmek, vâcipleri (buyrukları) yerine getirmektir” şeklindeki tanım, bütün buyruk ve yasakları içine alması bakımından takvânın oldukça kapsamlı tanımı sayılabilir. Râzî’ye göre takvânın kapsamına giren görevler arasında en ağırı savaş olduğu için bu âyetin hemen devamında savaş buyruğu yer almıştır (V, 127).
(190) وَقَاتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez.
Zemahşerî’nin açıklamasına göre (I, 118) “Allah yolunda savaşmak” deyimi, “Allah’ın ismini yüceltmek ve O’nun dinini güçlendirmek için cihad etmek” anlamına gelir. Hicretten önce, şartlar ne olursa olsun, müslümanların müşriklerle savaşmaları yasaklanmış, onlarla ilişkilerde barışçı yöntemlerin izlenmesi emredilmişti. Hicretten sonra müslümanlar kendi devletlerini kurup siyasal bağımsızlıklarına kavuşunca, zamanla ayrıntıları belirlenen bazı şartlara ve kurallara riayet etmeleri kaydıyla, savaşmalarına izin verilmiş ve gerektiğinde emredilmiştir. Bu iznin ilk kez Hac sûresinin 39. âyetiyle verildiği anlaşılmaktadır; ancak konumuz olan âyeti de bu çerçevede düşünmek mümkündür. Âyette özellikle savunma amaçlı savaşın emredildiği görülmektedir ve İbn Atıyye’ye göre (I, 262) bu, savaşı emreden ilk âyettir.
Müfessirlerin çoğunun görüşüne göre âyetin “Aşırılığa sapmayın; Allah aşırılığa sapanları sevmez” meâlindeki bölümü hem haksız saldırıyı hem de başlanmış bir savaşta aşırı gitmeyi, gereksiz kan dökmeyi ve çevreye zarar vermeyi (Reşîd Rızâ, II, 208) yasaklamaktadır. Nitekim Zemahşerî, âyetin, savaşı başlatmayı yani savaş çıkarmayı yasakladığı gibi, başlamış bir savaşta kadınların, yaşlıların, çocukların ve benzerlerinin öldürülmesini, anlaşmalı bir topluluğa saldırılmasını, baskın saldırılar düzenlenmesini de yasakladığını ifade etmiştir. Taberî’nin aktardığı bazı rivayetlerde (II, 190) din adamları ve tek taraflı olarak ateş kesip barış teklifinde bulunanlar da öldürülmesi yasaklananlar içinde gösterilmiştir. Esasen âyetin “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın” şeklindeki ifadesinden, sadece fiilen savaşa katılanların ve savaşmayı sürdürenlerin öldürülebileceği açıkça anlaşılmaktadır.
(191) وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ اَخْرَجُوكُمْ وَالْفِتْنَةُ اَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِۚ وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ حَتّٰى يُقَاتِلُوكُمْ فٖيهِۚ فَاِنْ قَاتَلُوكُمْ فَاقْتُلُوهُمْؕ كَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِرٖينَ
(192) فَاِنِ انْتَهَوْا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
“Onları yakaladığınız yerde öldürün” ifadesindeki “onlar”dan maksat bir önceki âyette geçen müslümanlara karşı savaş açan düşman tarafıdır. Kuşkusuz barış zamanlarında barışın kuralları savaş zamanlarında da savaşın kuralları geçerlidir. Önceki âyetin ikinci bölümünde müslümanlara haksız saldırılara ve her türlü aşırılığa sapmaları yasaklanarak savaşın temel ahlâk ilkesi açıkça belirtildikten sonra, burada da düşmana hücum ederek askerlerinin yakalanıp öldürülmesi savaşı kazanmanın gereği olarak ortaya konmaktadır. Zira savaşa kazanmak için girişilir. İnsan gücünün birinci derecede önem taşıdığı bir savaşı kazanmanın ilk şartı da –özellikle klasik savaş şartlarında– düşmanın insan gücünü kırmaktır. Hayatın gerçeklerinin, kötülükleri önlemede savaşmayı gerekli kıldığı durumlarda “barışçılık”tan söz etmek anlamsızdır. Kur’an-ı Kerîm olması gerektiği kadar barışçıdır. Bununla birlikte müslümanın sebep olmadığı bir savaşta teslimiyetçi davranmayı veya girişilen bir savaşı kazanmanın gereklerini, hümanist olduğu ileri sürülen ütopik fikirlere feda etmeyi de onaylamaz. “Haksızlık etmeme ve haksızlığa uğramama”yı emreden âyet (Bakara 2/279) Kur’an’ın bu husustaki temel kuralı olarak alınmalıdır.
İslâm kültüründe geniş bir kullanım ve etki alanı kazanmış olan âyetteki fitne kelimesi, genellikle “sınama, deneme, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme”; özellikle hadislerle diğer İslâmî literatürde “dinî, sosyal ve siyasî kargaşa” anlamında yaygın olarak kullanılan bir terimdir. İnanç uğruna mâruz kalınan ağır işkence için de fitne kelimesi kullanılmıştır (meselâ bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 29, 30, 32, 40). Fitne her zaman insan için bir sıkıntı veya risk anlamı taşır. Ancak fitne olarak değerlendirilen bir durumla karşılaşan insanın bunun bir imtihan olduğu bilincini koruyarak bu tehlikeli sınavı başarıyla sonuçlandırması mümkündür. Bu açıdan bakıldığında fitne, inanma iradesini daha da güçlendirme, ahlâkî bakımdan arınma, insanın imanındaki kararlılığını ve erdemli yaşayışını kanıtlama fırsatı vermesi itibariyle ferdin veya toplumun dinî ve ahlâkî gelişmesine katkısı olan bir imtihan ve deneme yolu olarak da değerlendirilmektedir. Nitekim Cürcânî (et-Ta‘rîfât, “Fitne” md.) ve Tehânevî (Keşşâf, II, 1156) gibi bazı bilginlerin fitne hakkındaki tariflerinde bu hususun dikkate alındığı fark edilmektedir.
Kur’an-ı Kerîm’de otuz dört âyette fitne kelimesi, yirmi altı âyette de türevleri geçmektedir. Fitnenin Kur’an’daki kullanımına göre anlamlarını tesbit etme hususunda en önemli kaynak olarak bilinen ve bu bakımdan bazı özel araştırmalara konu olan Taberî’nin Câmi‘u’l-beyân’ı da dikkate alındığında fitne ve türevlerinin Kur’an’da başlıca şu mânalarda kullanıldığı görülür: Sınama (ibtilâ), deneme (ihtibâr) ve imtihan (Bakara 2/102; Tâhâ 20/40, 85, 90, 131); şirk, inkâr, müşriklerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan baskılar (Bakara 2/191, 193, 217; Nisâ 4/91); dalâlet, sapma, saptırma (Mâide 5/41, 49; Sâffât 37/162); azap, işkence, ateşe atma (Ankebût 29/10; Zâriyât 51/13, 14; Burûc 85/10); düşman saldırısı (Nisâ 4/101); Allah’ın, kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı niyet ve tutumlarını ortaya çıkarması (En‘âm 6/53; Furkan 25/20; bk. Taberî, VII, 206-207; XVIII, 193-194); günah (Tevbe 9/49); şeytanın hile ve tuzağı (A‘râf 7/27); şeytanın zayıf ruhlu kişilere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu (Hac 22/53); nifak (Hadîd 57/14; bk. Taberî, XXVII, 226); delilik (Kalem 68/6).
Taberî sık sık Arap dilinde fitnenin asıl anlamının “deneme ve sınama”, bilhassa “ateşe atarak deneme” olduğunu belirtir ve öteki kullanımların da temelde bu mâna ile ilişkili bulunduğuna işaret eder. Deneme ve sınama bazan insanlar için daima bir risk taşıyan mal mülk, evlât, sağlık gibi nimet sayılan değerlerin verilmesiyle olduğu gibi, çok zaman yokluk, hastalık, musibet, şeytan veya düşman tasallutu gibi üzüntü ve sıkıntılara mâruz bırakılmakla da olmaktadır (I, 461-462; XVI, 162, 196-197, 200, 235).
Kur’an-ı Kerîm’de fitne kavramının ifade ettiği deneme ve sınamanın çeşitli şekillerine işaret edilmiştir. Fitne Allah tarafından kullarına yöneltilmiş bir deneme ve sınama olabilir. Allah insanların iman ve ahlâktaki samimiyetlerini kanıtlamaları için bir fitne (imtihan) olmak üzere onları hayırla da şerle de (hem nimet hem de sıkıntılarla) sınar (Enbiyâ 21/35). İnsanlar “dünya hayatının geçici güzellikleriyle” imtihan edilirler (Tâhâ 20/131). Mal ve evlât birer fitne (imtihan) vasıtasıdır (Enfâl 8/28). Bol rızık veya genel olarak herhangi bir nimet de fitnedir (Zümer 39/49; Duhân 44/17; Cin 72/17). Buna karşılık insanlar bir kederle (Tâhâ 20/40), çeşitli belâlarla da (Tevbe 9/126; Hac 22/11) imtihan edilirler. Fitne insanlar arası ilişkilerde de söz konusu olabilir. İnkârcıların müslümanlara karşı olumsuz tavırları müslümanlar için bir fitnedir; zira böylece onların sabır ve sebatları denemeden geçirilmiş olur (Furkan 25/20). Öte yandan müslümanların mâruz kalacakları herhangi bir sıkıntılı durum da kâfirlerin bundan yanlış sonuçlar çıkarmalarına yol açan bir fitne olabilir. Nitekim müfessirler “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir sınama (fitne) konusu yapma” (Mümtehine 60/5) meâlindeki âyeti, “Bizi onların eliyle veya başka bir şekilde eza ve cefaya uğratma; aksi halde inkârcılar, bizim hakkımızda ‘Eğer bunlar doğru yolda olsalardı böyle sıkıntılara mâruz kalmazlardı’ şeklinde yanlış düşüncelere kapılırlar” tarzında açıklamışlardır (bk. Şevkânî, V, 246). Kur’an’a göre insan inkârcılık, münâfıklık gibi yanlış inançları veya kötü davranışları sebebiyle kendi kendisinin de fitnesi olabilir (Hadîd 57/14; bk. Şevkânî, V, 198). “Kalplerinde eğrilik olanlar”ın Kur’an’daki müteşâbih âyetleri dillerine dolamalarının hedefi “fitne çıkarmak” (Âl-i İmrân 3/7), yani inananların zihninde şüphe ve tereddütler meydana getirmektir (Taberî, III, 180). Kur’an’da ashâbü’l-uhdûd diye anılan inançlı insanlar da inkârcılar tarafından ateşe atılmak suretiyle işkenceye tâbi tutulmuş ve böylece fitneye mâruz bırakılmışlardır (Burûc 85/10). Bazı âyetlerde müşriklerin müslümanları dinlerinden vazgeçirmek, tekrar inkârcılık ve putperestliğe döndürmek maksadıyla giriştikleri yıkıcı faaliyetler, kezâ münafıkların, farklı metotlarla da olsa aynı yöndeki girişimleri (Tevbe 9/47-48; bk. Taberî, X, 145-147) fitne kavramıyla ifade edilmiştir.
Fitne kavramı Kur’an’daki anlamlarıyla hadislerde de geniş ölçüde geçmektedir (bk. Wensinck, Mu‘cem, “ftn” md.; a.mlf., Miftâhu künûzi’s-sünne, “fiten” md.). Hadislerde ayrıca “deccâl fitnesi”, “mesih fitnesi” şeklindeki deyimlerle kıyamet alâmetleri diye bilinen gelişmelere de fitne denildiği görülür. Hadislerde fitne “dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş” anlamında da yaygın olarak geçmekte; İslâm’ın ilk asırlarından itibaren vuku bulan dinî ve siyasî çalkantıları, sosyal huzursuzlukları haber veren bir konumda da kullanılmaktadır. Bu hadislerde fitne genellikle İslâm ümmetinin birlik ve bütünlüğünü tahrip eden bir komployu veya her türlü yıkıcı faaliyetleri ifade eder. Bunların birinde Hz. Peygamber “Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin arasından aktığını görüyorum” buyurmuştur (Buhârî, “Fiten”, 4). Hadis bilginleri burada özellikle Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayıp sonraki dönemlerde devam eden kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiğini belirtirler (bk. Aynî, XX, 64). Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste “Zaman yaklaşacak, ameller azalacak, aç gözlülük yayılacak, fitneler açığa çıkacak ve adam öldürme olayları artacak” denilmiştir (Buhârî, “İlim”, 24, “Fiten”, 5; İbn Mâce, “Fiten”, 25). Ayrıca Buhârî, zamanla insanlar arasında bilgi ve dindarlık farkları kalkıp herkesin cehalette ve dinî konulardaki gevşeklikte birbirine benzemeleri, amellerin azalması, fitnenin çoğalması, öldürme olaylarının artması, can güvenliğinin ortadan kalkması gibi olumsuz gelişmelerin vuku bulacağını haber veren hadisleri “Fitnelerin Zuhuru” başlığını taşıyan babda toplamak suretiyle fitne kavramının kapsamını dinî, ahlâkî, ilmî ve sosyal çöküş anlamlarını kapsayacak şekilde geniş tutmuştur (bk. Buhârî, “Fiten”, 5). “Yakında fitneler meydana gelecektir. O sıralarda oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen de koşandan hayırlıdır” (Buhârî, “Fiten”, 9, “Menâkıb” 25; Müslim, “Fiten”, 10, 12-13; Müsned, V, 39, 48, 110) anlamındaki ifadelerle başlayan hadiste de genellikle ilk iki asırdaki kargaşa ve iç savaşlara işaret edildiği düşünülür.
İslâm âlimleri genellikle Hz. Osman’ın öldürülmesiyle (35/656) doruk noktasına ulaşan kanlı siyasî buhranı ilk fitne sayarlar (meselâ bk. Câhiz, el-Osmâniyye, s. 173; Müsned, III, 422) ve bu olayı ayrıca “büyük fitne” diye de adlandırırlar.
Fitne kavramının tarih boyunca müslümanların ruhunda ürkütücü tesirler uyandırmasında ilk dönem müslümanları arasında ortaya çıkan üzücü olayların özellikle ilk iki asırda yaşanan siyasî çalkantıların bıraktığı derin izlerin payı büyüktür. Onlar, fitnenin Kur’an’daki ağırlıklı mânasını da dikkate alarak, bu çalkantıların vuku bulduğu zamanları dine, İslâm cemaatine ve meşrû idareye bağlılıkları konusunda denendikleri ve bu bağlılıklarını ispat etmek durumuyla karşı karşıya bulundukları dönemler olarak düşünmüşlerdir. Hz. Osman’ın öldürülmesiyle başlayıp Cemel Vak‘ası (36/656), Sıffîn Savaşı (37/657), bu savaştan sonra başlayıp uzun yıllar devam eden Hâricî ayaklanmaları, Emevî iktidarına karşı ayaklanan Abdullah b. Zübeyr’in Hicaz’daki hâkimiyetine son vermek üzere Yezîd b. Muâviye’nin gönderdiği ordunun Medine yakınındaki Harre’de Medineliler’le savaşarak şehri yağmalaması (63/683), aynı maksatla Abdülmelik b. Mervan tarafından gönderilen Haccâc b. Yûsuf kumandasındaki ordunun altı ay kadar süren Mekke muhasarası ve işgali ile Abdullah b. Zübeyr’in öldürülmesi (73/692) gibi kanlı olaylar ve iç savaşlar İslâm toplumunun karşılaştığı ilk fitne hareketleri olarak tarihe geçmiştir. Özellikle Hz. Osman’ın şehid edilmesi olayı müslümanların dinî ve siyasî kamplara bölünmesine yol açan, daha sonra Sünnî-Şiî ihtilâfının kökleşmesiyle gelecek kuşakları derinden etkileyecek olan fitnelerin başlangıcı sayılır.
Konumuz olan âyetin “Fitne, öldürmekten daha kötüdür” cümlesinde geçen fitne kelimesinin, hadislerde geçen “siyasî ve sosyal karışıklıklar” anlamıyla ilgisi olmayıp, tefsirlerde kısaca “Allah’a ortak koşma; müşriklerin müslümanlara uyguladıkları, inkâr ve şirke döndürmeyi amaçlayan, daha genel olarak onların imanlarını tehlikeye sokan maddî ve mânevî baskılar, İslâm ve müslümanlar aleyhindeki tertipler ve propagandalar” şeklinde açıklanmıştır (meselâ bk. Taberî, II, 191; İbn Atıyye, I, 262-263; Râzî, V, 130). Âyete göre bir müslümanın böyle bir tehlike sonucu imanını kaybetmesi, mâsum birini öldürmesinden daha büyük bir suçtur (veya kendisinin müslüman olarak öldürülmesinden daha kötüdür). Mekke döneminde müşrikler tarafından yoğun baskılarla, zulüm ve hakaretlerle uygulanan bu fitne faaliyetleri hicretten sonra da bilhassa Medine dışındaki müslüman kabilelere yönelik olarak sürdürülmüş; henüz Müslümanlığı yeterince benliklerine sindirememiş olan bu kesimlerden bir kısmının putperestliğe dönmelerine bile yol açılmıştır (bk. Nisâ 4/91; Taberî, V, 201-202). Ayrıca bu şekildeki bir inkâr tehlikesi yalnız ilk dönemlerde olmuş bitmiş bir durum olmayıp sonraki zamanlarda benzer durumlar yaşandığı gibi, günümüz dünyasında da müslümanlar dinleri, inanç ve ahlâkları konusunda zaman zaman son derece ağır imtihanlar yaşamakta, çok yönlü ve çok çeşitli yıkıcı faaliyetlerle karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu sebeple Kur’an-ı Kerîm’in, söz konusu fitneler karşısında mutlaka tedbirli olmayı ve olabildiğince bu tür gelişmelerle mücadele etmeyi amaçlayan uyarısının önemi devam etmektedir.
191. âyet Hz. İbrâhim’den beri kutsal mekân olma özelliğini sürdüren Mescid-i Harâm dahilinde kan dökmeyi yasaklayan geleneği devam ettirmekte; ancak 192. âyette bir saldırı vuku bulursa buna karşı konulması emredilmekte; saldırıdan vazgeçilmesi halinde Allah’ın gafûr ve rahîm olduğu bildirilerek, müslümanların da, artık savaşmayı durduranlara karşı şiddet kullanmamaları gerektiği ima edilmektedir.
Bu ve bundan sonraki âyetlerin iniş sebebiyle ilgili bir rivayete göre Hz. Peygamber, hicretten sonra ilk defa Mekke’yi ziyaret etmek üzere kalabalık bir müslüman grupla yola çıkmış; fakat Hudeybiye denilen yerde Mekkeli müşriklerin engellemesiyle karşılaşmış; meselenin savaşmadan halledilmesi yolunu seçmişse de, bir müşrik birliğinin saldırıya kalkışmaları üzerine savaşa izin veren bu âyetler inmiştir (bk. 194. âyetin tefsiri).
(193) وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَ يَكُونَ الدّٖينُ لِلّٰهِؕ فَاِنِ انْتَهَوْا فَلَا عُدْوَانَ اِلَّا عَلَى الظَّالِمٖينَ
Burada savaşılması emredilenler de 190. âyetteki topluluk, yani müslümanlara karşı savaş açanlardır. Âyetteki fitne kelimesi eski müfessirlerin çoğu tarafından “Allah’a ortak koşma, inkâr etme (küfür)” şeklinde açıklanmıştır (bk. Taberî, II, 194; Zemahşerî, I, 118; Şevkânî, I, 210). Fahreddin er-Râzî ise buradaki fitne kelimesiyle ilgili iki farklı açıklama getirmektedir: 1. Müslümanları dinlerinden döndürme tehlikesi ve riski, bu yöndeki baskılar, tertipler. 2. Düşman tarafından gelebilecek toplu saldırı riski.
Râzî’nin naklettiği iki yoruma göre de âyetteki savaş buyruğunun asıl hedefi, küfür ve şirki büsbütün ortadan kaldırmak ve herkesi müslüman yapmak değildir. Esasen insanları savaşarak müslüman yapmak pratik bakımdan da imkânsızdır. Çünkü iman bir ikna ve gönüllü kabul işi olup Kur’an-ı Kerîm de bunu açıkça ifade etmiştir (meselâ bk. Kehf 18/29; Hucurât 49/14). Öyle görünüyor ki âyetteki fitne kelimesi Râzî’nin işaret ettiği her iki anlamı da içermektedir.
Şu halde âyete göre savaşın ana hedefini, “müslümanları dinlerinden döndürme tehlikesini ve düşman tarafından gelebilecek toplu saldırı riskini ortadan kaldırmak, herkes için geçerli bir din ve inanma özgürlüğü ortamı sağlamak” şeklinde özetlemek mümkündür. Çünkü “dinin Allah için olması” yalnız İslâm dinine değil, diğer dinlere inanan ve dinlerinin gereklerini yaşayanların da baskıya mâruz kalmamaları, kendilerine din seçme hürriyetinin verilmesi hükmünü içermektedir. Çünkü zorlama sebebiyle dile getirilen imanın da ibadetin de hükmü ve değeri yoktur.
Âyetin sonunda “Fakat (müşrikler) vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur” buyurulmakla birlikte, hangi şeyden vazgeçecekleri belirtilmemiştir. Bu ya küfür ve şirkten veya savaşmaktan vazgeçmek olabilir (Reşîd Rızâ, II, 211). Taberî bu kısmı her ikisinden de vazgeçmek şeklinde yorumlamış ve şöyle açıklamıştır: “Size savaş açan inkârcılar, savaşmayı bırakır da sizin dininize girer, Allah’ın size yüklediği vecîbeleri kabul eder, putlara tapma âdetlerinden vazgeçerlerse artık onlara saldırmayın, onlarla savaşıp cihad etmeyi bırakın. Çünkü yalnız zalimlere yani Allah’a şirk koşup O’na kulluk etmeyi reddedenlere, yaratıcılarından başkasına ibadet edenlere saldırılabilir” (II, 195). Ancak yine Taberî’nin aktardığı bilgilere göre (II, 195-196) âyetin, “…zalimlerden başkasına saldırmak yoktur” anlamındaki son cümlesi, “Size savaş açandan başkasıyla savaşmayın” şeklinde de açıklanmış olup kanaatimize göre bu yaklaşım, konumuz olan âyetlerin akışına, Kur’an’ın genel tavrına ve Hz. Peygamber’in Hudeybiye’de müşriklerle antlaşma yapması gibi tatbikatına (meselâ bk. Nisâ 4/90; Tevbe 9/1-6, 7) daha uygun düşmektedir (genişbilgi ve bu istikametteki görüşler için bk. Ateş, I, 332-338).
(194) اَلشَّهْرُ الْحَرَامُ بِالشَّهْرِ الْحَرَامِ وَالْحُرُمَاتُ قِصَاصٌؕ فَمَنِ اعْتَدٰى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدٰى عَلَيْكُمْࣕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ
Haram ayın karşılığı haram aydır; saldırmazlık kurallarına riayet karşılıklıdır. Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah’ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır.
Haram “yapılması yasaklanmış olan, dokunulmaz, kutsal” anlamına gelir. “Haram ay” tabiri ise, savaş yapmanın yasak ve haram olduğu, diğer bir deyişle barış dönemi olan ayları ifade eder. Bunlar kamerî takvime göre birinci, yedinci, on birinci ve on ikinci aylardır (muharrem, receb, zilkade, zilhicce).
Hz. Peygamber hicretin 6. yılında, töre gereği savaşılması yasak olan aylardan zilkade ayında umre yapmak, muhacirlerin sıla özlemini gidermek, ashabın Kâbe’yi putlardan arındırma idealini canlı tutmak ve belki de diğer sorunların çözümüne daha çok zaman ve fırsat ayrılabilmesi için Mekkeliler’le bir barış antlaşması yapmak gibi düşüncelerle 1400 müslümanla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Yolda Mekke’ye 17 km. mesafedeki Hudeybiye denilen yerde konakladılar. Mekkeliler’in müslümanlar üzerine gönderdiği elli kişilik silâhlı birlik esir alındı; bununla birlikte Resûlullah barışçı niyetlerle geldiklerini göstermek için esirleri serbest bıraktı. Kâbe’yi ziyaret maksadıyla geldiklerini bildirmek üzere Huzâa kabilesinden bir müslümanı Mekkeliler’e elçi gönderdi; bundan sonuç alamayınca, Mekke’de büyük itibar sahibi olan Hz. Osman’ı gönderdi. Hz. Osman’ın dönmesi gecikince, durumdan kaygılanan Hz. Peygamber Mekkeliler’le mücadele edeceklerine dair müslümanlardan biat aldı. Onların kararlılığını öğrenen Mekkeliler, müslümanlarla barış anlaşması yapmak üzere bir heyet gönderdiler. Yapılan anlaşmanın ilk maddesine göre müslümanlar o yıl geri dönecekler, ancak ertesi yıl üç gün süreyle Mekke’yi ziyaret edebileceklerdi. İlk bakışta müslümanların aleyhineymiş gibi görünen bu anlaşma ile elde edilen barış ve güvenlik ortamı zamanla müslümanlar için büyük faydalar sağladı. İlk madde uyarınca müslümanlar ertesi yılın aynı haram ayında Mekke’yi ve Kâbe’yi ziyaret ettiler. Böylece âyetteki ifadesiyle “haram ayın karşılığı haram ay” oldu; yani 6. yılın haram ayında gerçekleşmeyen ziyaret 7. yılın haram ayında gerçekleşti. Aynı âyetin hükmüne göre haram aylarda savaş yasağına uyup uymamak da karşı tarafın tutumuna bağlıydı. Onların bu yasağı ihlâl edip müslümanlara karşı saldırıya geçmeleri, dengiyle karşılık verme hakkını doğuracaktı. Görüldüğü gibi bu âyette de “dengiyle” kaydı konularak, müslümanlar aşırıya sapmama konusunda uyarılmıştır. “Allah’ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır” şeklindeki ifadeler de aynı uyarıyı pekiştirmektedir.
(195) وَاَنْفِقُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْدٖيكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ وَاَحْسِنُواۚۛ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ
Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin, kuşkusuz Allah iyilik edenleri sever.
Konumuz olan âyetlerin içeriği dikkate alındığında, “Allah yolunda harcama yapmak”, öncelikle savaş masraflarını karşılamayı, ülkenin savunulması için gerekli olan maddî fedakârlıklarda bulunmayı ifade eder. Ancak nüzûl sebebinin belirli olması âyetin hükmünü o sebeple sınırlamayı gerektirmez. Buna göre âyet, insanın sahip olduğu maddî imkânlardan kendine Allah’ın hoşnutluğunu ve âhiret mutluluğunu kazandıracak hayır yollarına harcamada bulunmasını, Kur’anî kavramla infakta bulunmasını emretmektedir. Müslüman âlimlerce ve İslâm medeniyeti tarihinde, böyle bir niyete dayanması şartıyla ülkenin savunulması, hac hizmetleri, yoksulların desteklenmesi; okul, cami, yol, köprü, çeşme, bakımevleri gibi toplumsal hizmet ve hayır müesseselerinin kurulması ve güçlendirilmesi, hatta tabiatın korunup geliştirilmesine kadar çok çeşitli hizmetler için yapılan her türlü harcama Allah yolunda harcama sayılmıştır (ayrıca bk. âyet 254). Savunma ve diğer hizmetler için yapılan harcamalar hem harcama yapanın dinî hayatını hem de ülkenin ve toplumun güvenliğini geliştirmesi ve güçlendirmesi için son derece gerekli olduğundan âyetin devamında “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” buyurulmak suretiyle bir bakıma, cimrilik yaparak bu tür harcamalardan kaçınmanın müslüman toplumlar ve bireyler için tehlike teşkil ettiği haber verilmiş; âyetin sonunda bir defa daha müslümanlar iyilik etmeye çağrılarak Allah’ın iyilik edenleri sevdiği müjdesi verilmiştir.
(196) وَاَتِمُّوا الْحَجَّ وَالْعُمْرَةَ لِلّٰهِؕ فَاِنْ اُحْصِرْتُمْ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ وَلَا تَحْلِقُوا رُؤُ۫سَكُمْ حَتّٰى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُؕ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضاً اَوْ بِهٖٓ اَذًى مِنْ رَأْسِهٖ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ اَوْ صَدَقَةٍ اَوْ نُسُكٍۚ فَاِذَٓا اَمِنْتُمْࣞ فَمَنْ تَمَتَّعَ بِالْعُمْرَةِ اِلَى الْحَجِّ فَمَا اسْتَيْسَرَ مِنَ الْهَدْيِۚ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ اِذَا رَجَعْتُمْؕ تِلْكَ عَشَرَةٌ كَامِلَةٌؕ ذٰلِكَ لِمَنْ لَمْ يَكُنْ اَهْلُهُ حَاضِرِي الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِࣖ
“Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin. Güvenlikte olduğunuzda hacdan önce umre yapan kişi, gücünün elverdiği türden bir kurban kessin. Bulamayan ise hac sırasında üç gün, döndükten sonra da yedi gün yani tam on gün oruç tutmalıdır. Bu, ailesi Mescid-i Harâm civarında oturmayanlar içindir. Allah’ın buyruğuna saygılı olun ve bilin ki Allah’ın cezalandırması çok şiddetlidir.
Sözlükte hac “amaçlamak, yönelmek” demektir. Dinî bir terim olarak “belirli vakitte Arafat’ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uygun olarak Kâbe’nin çevresinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen ibadet”i ifade eder.
Hac ismini taşıyan sûrede (22/27, 29) Hz. İbrâhim’e hitap eden ve “İnsanlar arasında haccı ilân et…” buyruğu ile başlayan âyetlerden anlaşıldığına göre hac, Kâbe’nin de bânisi olan Hz. İbrâhim’den kalma bir ibadettir. Bazı rivayetlerde bu ibadetin tarihi daha da gerilere, hatta Hz. Âdem’e kadar götürülmektedir (bk. Salim Öğüt, “Hac”, DİA, XIV, 386). Câhiliye döneminde de –bazı putperest uygulamalar karıştırılmış olmakla birlikte– Kâbe’yi tavaf, Arafat ve Müzdelife’de vakfe, sa‘y, kurban kesme gibi uygulamalarla hac ve umre devam ettirilmekte; hacılara yönelik beslenme, barınma, güvenlik gibi hizmetler de düzenli biçimde yürütülmekteydi. İslâmiyet’in doğuşu sırasında da aynı uygulamalar mevcuttu.
Tercih edilen görüşe göre (bk. a.g.m., s. 388-389) hicretin 9. yılında farz kılınan hac İslâm’ın beş şartından biridir. Kur’an-ı Kerîm’de haccın farz olduğunu bildiren en kesin ifade Âl-i İmrân sûresinin 97. âyetidir. Ayrıca Hz. Peygamber’in sünneti, müslüman bilginlerin ortak görüşleri ve bütün müslümanların uygulama birliği de haccın farz olduğunu göstermektedir. Hayatında bir defa hac yapan müslüman bu görevi yerine getirmiş olur. Buna göre yoksul iken hacca gitmiş olan bir müslüman daha sonra zenginleşse bile artık bir defa daha hac yapması gerekmez.
Hanefîler’e göre hacla ilgili başlıca hükümleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
Haccın Rükünleri. Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat’ta vakfe yapmaktan ve ziyaret tavafından ibarettir. Ancak fıkıh bilginlerinin çoğu, hac niyetiyle ihrama girmeyi, Safâ ile Merve arasında koşmayı da (sa‘y) bu iki rükne eklemişlerdir.
Haccın Farz Olmasının Şartları. Bir kimseye haccın farz olması için, a) müslüman, b) âkıl (temyiz gücüne sahip), c) bâliğ (ergin), d) özgür,
e) hac yapacak güce ve imkâna sahip, f) vaktinin elverişli olması gerekir.
Haccı Yerine Getirmenin (Edasının) Şartları. a) Vücutça sağlıklı olmak, b) yol güvenliğinin bulunması, c) hac mevsimi sırasında seyahat özgürlüğünün bulunması, d) Mekke’ye en az 90 km. mesafeden gelecek kadınların yanlarında eşlerinin veya nikâh düşmeyen yakınlarından birinin bulunması, e) boşanmış veya eşi ölmüş olan kadının evlenmesini engelleyen bekleme süresini (iddet) tamamlamış bulunması gerekir.
Mâlikîler’e göre güvenli yolculuk imkânı varsa kadınların grup oluşturmaları veya kadınlı-erkekli grup içinde olmaları da yeterlidir. Böyle durumlarda yukarıda “Haccı Yerine Getirmenin Şartları” bölümündeki (d) şıkkında gösterilen şart aranmaz. Günümüz imkân ve şartlarını dikkate alarak, diğer mezhep mensuplarının da Mâlikîler’in bu görüşüyle amel edebilecekleri kanaatindeyiz.
Haccın Geçerli (Sahih) Olmasının Şartları. Başlanan bir haccın geçerli ve makbul olması için, a) müslüman olmak, b) âkıl (temyiz gücüne sahip) olmak, c) hac niyetiyle ihrama girmek, d) haccın rükünlerini özel zamanlarda yerine getirmek, e) yine bunları özel mekânlarda yerine getirmek.
Bunlardan başka fıkıh kitaplarında haccın vâcipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve davranışlarla hacca hazırlık, gidiş yolculuğu, uygulanması ve dönüş yolculuğunun âdâbı gibi çeşitli konularda ayrıntılı bilgiler yer alır. Ayrıca hac hayli ayrıntılı ve karmaşık bir ibadet olduğu, bazı yanlışların yapılması halinde bedeller ödenmesi gerektiği için, hac yolculuğunun başlangıcından bitimine kadar süren uygulamasıyla ilgili geniş bilgiler verilir; değişik uygulama aşamalarının her birinde okunması uygun olan duaların metinleri aktarılır.
Hem malî hem de bedenî ibadetler olan hac ve umre, gerek birey gerekse ümmet çapında çok geniş etkiler bırakan, çok yönlü yararları bulunan ibadetlerdir. Hac her şeyden önce, Allah’ın buyruğu olması itibariyle önem taşır ve müslüman, bu buyruğa uymak düşüncesiyle pek çok zorluk ve fedakârlıklara katlanarak bu ibadeti yerine getirmekle inancının derinliğini dışa vurmuş olur. Bu sebeple Gazzâlî haccı, “dinin kemale ermesi ve teslimiyetin tamamlanması” diye tanımlamıştır (İhyâ, I, 314). Hac bir anlamda inanan insanların Allah’ın buyruğuna uyarak yurtlarını, ailelerini, dostlarını, servetlerini terketmeye, arzularını sınırlayıp sıkıntılara göğüs germeye hazır olduklarının bir ifadesi, bunu yansıtan bir uygulamadır. Bu sebeple bilhassa tasavvuf geleneğinde hacca hazırlık aşaması, bir yönüyle ölüme hazırlığa, ihram da kefene benzetilmiştir. Çünkü hac ibadeti süresince, özellikle ihramlı iken kul âdeta dünyayı ve dünya işlerini terketmiş; kendisini Allah’a kulluğa vermiş, O’nun iradesine teslim olmuştur. Böylece bir bakıma hac “ölmeden önce ölmek”tir; Allah’ın huzurunda hesaba çekilmeden önce kulun kendisiyle hesaplaşmasıdır. Hac esnasında insanlara ve bitkilere zarar vermenin yasaklanması, müslümanın hemcinslerine ve tabiata daha çok saygı duymasını telkin eden anlamlı bir görevdir; şeytan taşlama ise âdeta bütün hacılarca günahlara ve günahkârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesidir. Bu sebeple namazdaki hareketler ve özellikle secde nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve diğir hac sembolleri de küçümsenemez, terkedilemez.
Dünyanın hemen bütün milletlerinden, farklı dilleri konuşan, sayısı milyonları bulan müslümaların, İslâm’ın en kutsal beldesinde en kutsal zamanda ruhları aynı inanç, duygu ve heyecanla dolmuş, bedenleri aynı örtüye bürünmüş olarak bir araya gelmeleri, hep birlikte aynı kuralları uygulamaları, aynı tekbir ve tehlîli terennüm etmeleri muhteşem bir tevhid manzarası oluşturur. Çok uzak ülkelerin müslümanları, –birbirlerinin dillerini anlamasalar da– aynı duygu, düşünce ve inancı paylaştıklarını hisseder ve yaşarlar; birbirlerini tanıma ve kendi ülkelerindeki dindaşlarına tanıtma fırsatını bulurlar. Hac insanın bedensel ve malî birçok fedakârlığa katlanarak kulluğunu rabbine arzettiği, inancındaki sadakati gösterdiği dinî bir vecîbe olduğu kadar, dünya müslümanlarının her yıl gerçekleştirdikleri, ortak sorunlarını en üst düzeyde ve en geniş katılımla görüşüp tartışma imkânını buldukları bir zirvedir. Bizzat Hz. Peygamber, hayatının ilk ve tek haccını bu anlayış içinde icra etmiş; hac pratiklerinin (menâsik) icra edildiği çeşitli mekânlardaki konuşmaları yanında, özellikle “Vedâ hutbesi” diye tarihe geçen ve müslümanların ortak meselelerine ilişkin görüşlerini ve çözümlerini içeren (bk. Buhârî, “Hac”, 132; Ebû Dâvûd, “Hac”, 57) konuşmasıyla haccın, yalnız uhrevî yararı olan ruhanî bir ibadet olmadığını, aynı zamanda dünyevî meselelerin gündeme getirildiği müslüman milletler arası bir zirve işlevi görmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Bütün güzellikleriyle hac müslüman için bir özlemdir ve müslüman –başka amaçlar için para kazanması yanında– kendine peygamber yurdunu görüp, zaman sınırlarını aşarak ashap ile bütünleşme duygularını yaşatacak, mânevî arınmaya ulaştıracak, dünyadaki kardeşleriyle buluşturacak ve nihayet bağışlanmış olarak dönmek gibi nice erişilmez güzellikleri yaşatacak olan hacca gidebilmek için de para kazanmaya çalışır.
Sözlükte “ziyaret” anlamına gelen umre, dinî bir terim olarak “yerinde giyilmiş ihramla Kâbe’nin çevresinde dönmek (tavaf) ve Safâ ile Merve arasında koşmak (sa‘y) suretiyle yerine getirilen ibadet”i ifade eder. Haccın aksine, umrenin belirli bir vakti bulunmamakla birlikte, ramazan ayında yapılmasının daha sevap olduğunu bildiren rivayetler vardır. Yerine getirilmesi Hanefîler’le Mâlikîler’e göre sünnet-i müekkede, Şâfiîler’le Hanbelîler’e göre ise vâciptir.
Âyetin hükmünün genel olduğu dikkate alınarak metindeki “etimmû…” kelimesi “Eksiksiz yerine getirin” şeklinde çevrilmiştir. Ancak bu âyetin, Hz. Peygamber ve diğer müslümanların Kâbe’yi ziyaretlerine izin verilmemesi üzerine imzalanan Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra indiği dikkate alınarak, sözleşme uyarınca bir sonraki yılda yarım kalan bu ziyaretin tamamlanmasını emrettiği, bu sebeple ilgili kelimenin “tamamlayın” diye de çevrilebileceği belirtilmektedir (bk. Ateş, I, 340). Âyetteki “Allah için” kaydı, “Haccı ve umreyi yalnız Allah’a ibadet maksadıyla yapın; başka amaçlar gütmeyin, hacca riya katmayın” anlamına gelir.
Müslümanların hicretin 7. yılı Zilkade ayında (Mart 629) gerçekleştirdikleri umre ziyaretine İslâm tarihinde “umretü’l-kazâ” denilmiştir. Bu umre yolculuğuna 2000 civarında müslüman katıldı; bunlar tekbirler getirerek Mekke’ye girdiler. Mekkeliler, şehri boşaltarak etraftaki tepelerden müslümanları izlediler. Üç gün süren bu umre süresince bir yandan da muhacirler eski yurtlarını görüp Mekke’de kalan yakınları hakkında bilgi topladılar.
Âyette, “Engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin” buyurulmaktadır. Buradaki engelden maksat ağırlıklı görüşe göre, hac yapma imkânını ortadan kaldıran veya tehlikeye düşüren hastalık, yol emniyetinin olmayışı, düşman tehlikesi gibi iç ve dış olumsuzluklardır. Nitekim âyetin devamındaki “güvenlikte olduğunuzda” ifadesi de bunu desteklemektedir. Meâlinde “kurban” diye çevirdiğimiz hedy kelimesi, sözlükte “gönderilen, hediye edilen” demektir veya hediye kelimesinin çoğuludur (İbn Âşûr, II, 224). Dinî bir terim olarak, “Kâbe’ye hediye olarak kesilen kurban” anlamına gelir. Konumuz olan âyette de işaret buyurulduğu üzere, aynı hac döneminde hem hac hem de umre yapanların (kırân ve temettu‘ haccı) kurban kesmesi vâciptir; sadece hac (ifrad haccı) yapanlar ise isterlerse kurban kesmeyebilirler.
Âyette hastalık ve benzeri bir engel yüzünden Kâbe’ye varamayanların uygun bir kurbanlık göndermeleri, bir özrü bulunmayanların kurbanlık hayvan mahalline ulaşıncaya kadar tıraş olmamaları istenmektedir. Buradaki “mahal” (mahil) kelimesinin anlamından dolayı âyetin uygulamasıyla ilgili iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: Kelimeyi “mekân” anlamında alan Ebû Hanîfe gibi âlimlerin görüşüne göre âyette söz konusu edilen kurbanın kesim yeri Harem bölgesi olup hacca gitmesine engel çıkanlar, birer kurban alıp Harem’e gönderirler ve kurbanları kesilinceye kadar ihramdan çıkmazlar. “Mahil” kelimesini zaman ismi olarak alan İmam Şâfiî ve ona uyanlara göre kurban kesme yeri engellenenlerin bulundukları yerdir, dolayısıyla kurbanlarını Harem’e göndermelerine gerek yoktur; bulundukları yerde keser, ihramdan çıkarlar.
Hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmaları yasaktır. Ancak âyet sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı vermektedir. Fidye, mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli ifade eder. Hac görevleriyle ilgili bu bedel oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenir. Bir hadise göre orucun süresi üç gündür; sadaka vermek isteyen kişi ise altı yoksulu akşamlı sabahlı doyurur (Müslim, “Hac”, 80-86).
Âyette “yoksulu doyurma” anlamında geçen sadaka kelimesinin İslâmî literatürde oldukça geniş bir anlamı vardır. Bu geniş anlamı, “muhtaç durumda bulunanlara, karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılan maddî yardım, bağış” şeklinde özetlemek mümkündür. Sadaka kavramı “infak”la da yakından ilgili olmakla birlikte infak daha geniş kapsamlı olup, sadaka vermenin yanında başka türlü harcamaları da kapsar (genişbilgi için bk. Bakara 2/254 vd.). Kur’an-ı Kerîm’de servetlerin gerçek sahibinin Allah olduğu, Allah’ın dünya malını insanlara emanet olarak verdiği vurgulanarak, sadaka vermek vb. hayırlar yapmak suretiyle Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak gerektiği bildirilerek bunun dinî, ahlâkî ve toplumsal bakımdan kazandıracağı yararlar üzerinde önemle durulur (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/26; Nûr 24/33; Hadîd 57/7); Allah Teâlâ’nın sadaka verenleri ödüllendireceği belirtilir (Yûsuf 12/88). Ahzâb sûresinde (33/35), iman, ibadet, sabır gibi başlıca görevlere düşkün olmaları sebebiyle Allah’ın bağışına, mükâfatına kavuşacaklar arasında “sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar” da sayılmıştır. Müslümanlar arasında güçlü bir kardeşlik bağı kuran ve maddî dayanışmayı İslâm ümmetinin başlıca özelliklerinden biri haline getiren Hz. Peygamber’le bazı sahâbîler arasında geçen bir konuşma hem İslâmiyet’in çalışmaya verdiği önemi hem de sadaka vermenin gerekliliğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir: Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin anlattığına göre Hz. Peygamber “Sadaka vermek her müslümanın görevidir” buyurdu. Yanındakiler “Ey Allah’ın elçisi, elinde olmayan kişi ne yapsın?” diye sorunca Hz. Peygamberimiz “Elinin emeğiyle çalışıp kazanır, böylece hem kendisine yararlı olur hem de sadaka verebilir” buyurdular (Buhârî, “Zekât”, 30; “Edeb”, 33). Kur’an-ı Kerîm’de ve hadislerde bir yandan sadaka vermenin önemi üzerinde durulurken bir yandan da yüzsüzlük ederek insanlardan dilenmeyenler övülmekte; el emeğiyle geçinmenin gerekliliği üzerinde durulmaktadır (meselâ bk. Bakara 2/273; Buhârî, “Büyû‘“, 15; “Hars”, 12, 15). Bazı mutasavvıflar insanın elinde avucunda ne varsa hepsini sadaka olarak vermesini büyük bir erdem saymışlarsa da, İslâm bilginlerinin çoğunluğu bunu onaylamamıştır. Hz. Peygamber de “Sadakanın en hayırlısı, ihtiyaçtan artakalan maldan verilenidir” buyurmuştur (Müslim, “Zekât”, 95, 97, 106).
İslâm dininin getirdiği sadaka anlayışının kurumsal yapı kazanan şekline sadaka-i câriye denir. Sadaka-i câriye deyimi cami, okul, köprü, yol, han, hamam, aşevleri, bakımevleri ve yurtlar gibi sosyal hizmetler verilmesi amacıyla gerçekleştirilmiş hayır kurumlarını ifade eder. Bu şekildeki sürekli hayır kurumlarının, özellikle vakıfların doğmasında Hz. Peygamber’in şu hadisinin büyük etkisi olmuştur: “İnsan öldükten sonra ameli (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yararı sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât” (Müslim, “Vasiyet”, 14; Tirmizî, “Ahkâm”, 36).
İslâmiyet’te en başta gelen hayır olmasının ve İslâm’ın başlıca ibadetleri arasında yer almasının yanında vergi niteliği de taşıyan zekât, Kur’an-ı Kerîm’de ve hadislerde –bu isminin yanında– sadaka diye de anılır. Fitrenin dinî literatürdeki adı da sadaka-i fıtırdır. İslâm dini, özel olarak belirlenmiş bu tür sadakalar ve gönüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (kefâret) veya bir mazeret sebebiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) olmak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksullara yardım edilmesine vesileler hazırlamıştır. Konumuz olan âyetteki sadaka bu son kategoriye girmektedir.
(197) اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌۚ فَمَنْ فَرَضَ فٖيهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّؕ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُؕ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰىؗ وَاتَّقُونِ يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Hac bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur. Ne hayır işleseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır. Öyleyse bana saygı duyun, ey akıl sahipleri!
Yaygın yoruma göre “bilinen aylar”dan maksat, şevval ve zilkade aylarıyla zilhiccenin ilk on günüdür (ramazandan sonraki iki ay on gün). Bu döneme “hac mevsimi” denir. Görüldüğü gibi âyetin hükmü geneldir (âm); yani hac ibadetini meydana getiren fiillerin bu süre içinde ne zaman yapılacağına ilişkin bir belirleme yoluna gidilmemiştir. Bu belirlemeyi Hz. Peygamber yapmış, İslâm ümmeti de asırlar boyu bu uygulamayı devam ettirmiştir. Resûlullah “Vedâ haccı” denilen hayatının ilk ve son haccından bir yıl önce, hicretin 9. yılı Zilhicce ayında (Nisan 631) Hz. Ebû Bekir’i hac emîri tayin ederek 300 müslümanla birlikte Mekke’ye gönderdi. Hz. Ebû Bekir, o yılın hac günlerinde müslümanlara haccın esaslarını öğretti. Ertesi yılın 25 Zilkadesi’nde (22 Şubat 632) büyük bir müslüman kitlesiyle hac yolculuğuna çıkan Resûlullah, Zilhicce’nin 4. günü Mekke’ye ulaştı. Bu sırada muhtelif bölgelerden gelen müslüman hacı adaylarının sayısı 100.000’i aşmıştı. Hz. Peygamber, yanındaki müslüman kitleyle birlikte 5, 6 ve 7 Zilhicce günleri Mekke’de kaldı. Bu esnada kudûm (Mekke’ye ilk geliş) tavafı yaptılar, makam-ı İbrâhim’de iki rek‘at namaz kıldılar, Safâ ile Merve arasında sa’y yaptılar. 8 Zilhicce’de Mina’ya gidildi; 9 Zilhicce sabahı Müzdelife üzerinden Arafat’a geçildi ve vakfe yapıldı (bu, haccın rükünlerindendir). Hz. Peygamber burada ünlü Vedâ hutbesini irat etti. Hutbe aynı anda ağızdan ağıza Arafat’taki bütün müslümanlara aktarıldı. Daha sonra Müzdelife’ye inildi ve âyette de anılan Meş‘ar-i Harâm’da istirahat edildi. 10 Zilhicce sabahı Cemretü’l-Akabe’ye varıldı, yedişer taş atıldı (şeytan taşlandı). Resûlullah’ın Mina’da da bir hutbe okumasından sonra kurban kesimi yerine gidilip kurbanlar kesildi. Bütün müslümanlar tıraş olup ihramdan çıktılar; Kâbe’ye gidip tavâf-ı ifâda yaptılar (buna ziyaret tavafı da denir; haccın rüknü olan tavaf budur). Sonraki teşrik günlerinde Mina’ya gidilerek cemreler tamamlandı. Beşinci günü sabah namazından önce vedâ tavafının yapılmasıyla hac ibadeti tamamlanmış oldu.
İşte âyette “Hac, bilinen aylardadır” buyurularak genel bir ifade ile anılan hac ibadetinin yerine getirilme vakti, bizzat Hz. Peygamber’in bu uygulamasıyla tam olarak tayin ve tesbit edilmiş oldu, bugüne kadarki bütün uygulamalar da bu şekilde sürdürüldü. Bu sebeple âyette geçen “Hac, bilinen aylardadır” şeklindeki mutlak ifadeye bakarak, bu ibadetin belirtilen iki ay on günlük müddet içinde başka günlerde de ifa edilebileceğini veya bazı güçlükleri azaltmak ya da ortadan kaldırmak için bu süre içinde farklı zamanlara yayılabileceğini düşünmek, bizzat Hz. Peygamber’le Hulefâ-yi Râşidîn’in ve bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün müslüman bilginlerin görüşlerine ve 1400 seneyi aşkın bir süredir yürütülen uygulamaya aykırıdır. Doğabilecek güçlükleri ortadan kaldırmak için yeterli imkânların mevcut olduğu bügünkü şartlarda böyle bir değişiklik gereksizdir, yanlıştır. Ayrıca yapılacak değişikliğin, bu ibadetin –yukarıda önemi ve değeri bir ölçüde ifade edilen– dinî, ahlâkî, sosyal, siyasî işlevini de zayıflatacağında kuşku yoktur.
Hac, insanı âdeta madde âleminden ruhanî âleme taşıyan bir ibadet olduğu için, “Kim o aylarda hacca karar verip niyet ederse, bilsin ki hac sırasında kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve tartışıp çekişmek yoktur” buyurularak, insanın bu ibadete niyet edip başladığı andan itibaren sözlerinde, tutum ve davranışlarında, insanlarla ilişkilerinde son derece dikkatli olması gerektiğinin altı çizilmiştir.
Tefsirlerde verilen bilgilere göre özellikle Yemenli hacılar, güya Allah’a tevekkül ettiklerini söyleyerek hazırlık yapmadan, azık almadan hac yolculuğuna çıkar, sonra da dilenmek zorunda kalırlardı (Taberî, II, 279-281; İbn Atıyye, I, 273-274; Râzî, V, 169). Bu sebeple âyette “Azık edinin” buyurulmakta; ardında da “Kuşkusuz azığın en hayırlısı takvâdır” buyurularak hac yolculuğuna hazırlıksız çıkıp sonra da insanlardan yiyecek içecek istemenin iyi bir davranış olmadığına, takvâya da aykırı olduğuna, hac sırasında bu tür yanlışlardan kaçınmak suretiyle Allah’a karşı saygılı davranışlar sergilemek gerektiğine işaret edilmektedir (Taberî, II, 281).
“Azık edinin” ifadesi, “Hayırlı ameller işleyerek âhiret hazırlığı yapın” anlamında da yorumlanmış; İbn Atıyye, Râzî gibi birçok müfessir bu yorumu tercih etmişlerdir (bk. İbn Atıyye, I, 273; Râzî, V, 168-169). Ancak bize göre bu ifadeyi maddî hazırlığı da kapsayacak şekilde yorumlamak takvâ şartını gerçekleştirme bakımından daha isabetli olacaktır.
Takvâ kelimesi, “koruma, esirgeme” anlamına gelen “vikāye” kökünden türetilmiştir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta‘rîfât isimli terimler sözlüğünde takvânın sözlüklerde “İnsanın, ibadet ve güzel işler yaparak kendisine acı verecek durumlardan korunması” şeklinde tarif edildiğini; itaatler konusunda takvâ denildi mi bundan “ihlâs”, mâsiyetler konusunda ise “terk ve sakınma”nın kastedildiğini belirtir. Takvâ sahibi kişiye “müttak^”, bazan da “tak^” denir.
Kur’an-ı Kerîm’de takvâ kelimesi on yedi âyette geçer. Ayrıca kırk dokuz âyette çoğul şekliyle “müttaki”, 160 kadar âyette de aynı kökten gelen isim ve fiiller bulunmaktadır. İslâm öncesinde bu kelimeler hemen hemen daima “bir tehlikeyi önlemek üzere konulmuş engel ve siper”i ifade ediyordu. İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren takvânın eski profan anlamından giderek dinî anlama kaydığı görülmektedir. İlk zamanlarda, âhiret inancının yoğun olarak işlendiği âyetlerde takvâ ve aynı kökten gelen diğer kelimeler, Allah’ın şiddetli azabına karşı siper vazifesi görecek olan korku ve kaygı şuurunu ifade eder. Ancak zamanla, İslâm cemaatinin hem sayı hem de keyfiyet bakımından, yani dinî ve ahlâkî şuur açısından gelişmesine paralel olarak, takvâ kavramının içeriğinin de geliştiği ve zenginleştiği görülür.
Konumuz olan âyette: a) Önce bazı kötülükler, ahlâkî olmayan davranışlar sıralanıyor. b) Sonra mutlak olarak iyiliğin önemi vurgulanıyor. c) Sonra da genel olarak kötülükleri terkedip iyilikler yapmaya şâmil bir kavram olarak takvânın önemi ifade ediliyor. Burada takvânın “en hayırlı azık” şeklinde nitelendirilmesi onun vazgeçilmezliğine işaret eder. Aynı âyette kötü söz, fısku fücûr, çatışma ve sürtüşme gibi ahlâka ve özellikle haccın yüksek ahlâkî ve mânevî atmosferine yakışmayan tutumlardan sakınmak, dolaylı olarak “hayır” ve “takvâ” diye isimlendirilmiştir ki, buradan takvânın, haccın belirtilen atmosferine saygı ve ahlâkî olgunluk taşıdığı sonucu çıkmaktadır. Yine bu sûrenin 237. âyetinde takvânın, bağışlama ve feragati de içine alan geniş ahlâkî içeriği ima edilmiştir. Benzer bir ifade Mâide sûresinin, şahitlik ve adaletle ilgili 8. âyetinde geçer. Bu âyette takvâ, adaleti de içine alan bir fazilet olarak gösterilmiştir. Takvânın bu sosyal fonksiyonu, Hucurât sûresinin 13. âyetinde evrensel boyutta ele alınmıştır. Orada Allah’ın bütün insanları bir erkekle bir kadından (Âdem ve Havvâ) yarattığı; birbirleriyle (üstünlük ve soyluluk yarışına girişmek, sürtüşmek ve çatışmak için değil), tanışıp bilişmek için onları halklara ve kabilelere ayırdığı ifade edildikten sonra “Allah nezdinde sizin en şerefliniz, takvâda en ileri olanınızdır” buyurulmuştur. Kanaatimizce insanlığın eşitliği ve evrensel barışçılık ilkelerini vurgulayan ifadelerin ardından, en büyük değer ölçüsü olarak takvânın zikredilmesi, bu erdemin, söz konusu ilkelere saygı anlamını içerdiğine de işaret eder.
Kur’an-ı Kerîm’de takvânın ahlâkî ve insancıl içeriğini ifade eden daha başka örnekler de vardır. Meselâ Fetih sûresinin 26. âyetinde müşrik Araplar’la Hz. Peygamber ve ashabı arasında bir mukayese yer alır. Buna göre müşrik Araplar’ın kalbinde “Câhiliye hamiyeti” vardır; Hz. Peygamber ve arkadaşlarının hasleti ise “sekînet ve takvâ”dır. Câhiliye hamiyeti, tamı tamına “hilim” kavramının zıddı olarak öfke, gurur, kibir, saldırganlık, barbarlık ve saygısızlık ruhunu ifade eder. Bu durumda Hz. Peygamber ve müminlerin hasleti olan sekînet ve takvâ kavramları da “ağırbaşlılık, soğukkanlılık, tevazu, insanların şeref ve haysiyetlerine saygı” anlamını taşır. Takvânın aynı zamanda bir kibarlık erdemi olduğunu gösteren âyetler de vardır (meselâ bk. Bakara 2/189; Hucurât 49/1-3).
Takvânın anlamı konusundaki ilginç örneklerden biri de onun “hayâ” ile ilişkisini gösteren A‘râf sûresinin 26. âyetidir: “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi, işte o daha hayırlıdır…” Bu ifadede takvâ, dolaylı bir üslûpla, günah duygularını örtüp kapatan, bastıran bir koruyucu, ruhu bezeyen bir erdem şeklinde takdim edilmiştir. Yani elbise bedeni kapattığı, koruduğu ve süslediği gibi takvâ da hem ruhumuzun kötü duygularını örter hem de ruhumuzu süsler. Böyle olunca takvâ sahibi kişinin kaba, haşin, haksız, isyankâr, şehvet düşkünü, aç gözlü, edepsiz ve hayâsız olması düşünülemez.
Önemle vurgulanması gereken husus, takvânın tâzim, hürmet, saygı, utanma gibi kelimelerle ifade ettiğimiz yüksek ahlâkî faziletler için kullanıldığıdır. Hangi konumda geçerse geçsin, Kur’an’da kullanılan takvâda bu anlam mutlaka vardır. Fakat takvâ, her şeyden önce Allah’a saygı ve O’nun koyduğu kuralları ihlâl etmekten sakınmaktır. Bu sebepledir ki, kanaatimizce, Kur’an’da sık sık tekrar edilen “itteku” ve benzeri ifadeleri “Allah’tan korkunuz” şeklinde tercüme etmek tam olarak Kur’an’ın maksadını yansıtmamaktadır. Zira Kur’an dilinde takvâ, patolojik bir duygu anlamındaki korku değil, –tabir yerindeyse– çok sevdiğimiz, saydığımız ve aynı zamanda azabına uğramaktan kaygı duyduğumuz Allah’ı gücendirmekten korkmak, yani O’na ve O’nun koyduğu dinî ve ahlâkî kanunlara saygı duymaktır. Takvânın bu şekilde tâzimi, ifade ettiğini gösteren güzel örneklerden biri olan Hac sûresinin 30-33. âyetlerinde: a) Allah’ın koyduğu kanunlara, ödevlere tâzim göstermek, b) Putlara tapmaktan kaçınmak, c) Yalancı şahitlikten kaçınmak, d) Tevhide bağlı kalmak ve Allah’ın belirlediği şiârlara, yani İslâm’ın alâmetleri olan temel değerlere tâzim göstermekten söz edildikten sonra “Bunlar kalplerin takvâsındandır” buyuruluyor. “Kalplerin takvâsı”ndan maksat, samimi ve riyasız saygı duygusudur. Benzer bir yaklaşım aynı sûrenin 37. âyetinde geçen “Kurbanlarınızın etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvânız ulaşır” meâlindeki âyette görülüyor. Bu âyet açıkça, bütün dinî ve ahlâkî faaliyetlerimizi Allah’a saygı ve O’nun rızâsını kazanma niyetiyle yapmamız gerektiğini gösteriyor.
Bazı âyetlerde takvâ, bütün kötülükleri ifade eden “fücûr” kelimesinin zıddı olarak kullanılmıştır. Bununla ilgili birkaç âyetin meâli şöyledir: “(Yemin olsun) nefse ve onu (insan olarak) şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini (fücûr-takva) verene! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla başbaşa bırakan da ziyan etmiştir” (Şems 91/7-10). Bu âyetlerde takvânın anlamı iyice belirginleşmiş bulunmaktadır. Çünkü burada nefsin yani insan ruhunun bütün yetenekleri ve işlevleri arasında iyi olanlarına “takvâ”, kötü olanlarına da “fücûr” denilmiştir. Hemen ardından “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” buyurularak açıkça takvâ bir ruhî arınma ve gelişme olarak gösterilmiştir. Bunun zıddı olan fücûr ise ruhu kirleten, günahlara batırıp alçaltan duygu, düşünce ve davranışları ifade etmektedir.
Sâd sûresinin 26-28. âyetlerinde takvâ siyasî ahlâkı da içine alacak şekilde kullanılmıştır. Burada verilen ölçülere göre müttaki (takvâ sahibi) bir yönetici, yönetimini adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre sürdürür; hüküm ve kararlarında keyfî arzularına uyup Allah’ın tayin ettiği ölçülerden sapmaz. Takvâ sahibi yönetici inançlı kişidir ve kendisi için olduğu gibi halkı için de en iyi, en yararlı olan işleri yapar. Fâcir (kendini günahlarla kirletmiş) yönetici ise kötü arzularına uyup Allah yolundan sapmıştır; o, yönetimiyle ülkeyi bozup tahrip eder.
Kur’an-ı Kerîm’de takvânın karşıtı olarak gösterilen kavramlardan biri de “zulüm”dür. Câsiye sûresinin 19. âyetinde bildirildiğine göre “Kuşkusuz haktan sapanlar (zâlimler) birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır, Allah da kendisini sayanların (müttak^ler) koruyucu dostudur.” Bu âyette zulüm, daha ziyade inkârcıların Allah’a ve İslâmî ilkelere karşı inatçı ve anlamsız direnişlerini, müslümanlara revâ gördükleri haksızlıkları ifade eder.
Açıkça görüldüğü üzere, Kur’an-ı Kerîm’in büyük önem verdiği takvâ kavramı, bütün bu bilgilerden çıkan sonuca göre başlıca şu iki temel anlamı içermektedir: a) Takvâ, itikadî konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan, ahlâkî ve amelî konularda ruhu kirleten kötü duygulardan, fena huylardan; eksik, kusurlu, zararlı ve haksız davranışlardan, İslâm dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan bir yaşayıştan sakınmak, uzak durmaktır. b) Takvâ, bütün faaliyetlerde, ödevlerin yerine getirilmesinde, her türlü kötülüklerin terkedilmesinde öncelikle Allah’tan ittikadır; yani Allah korkusunu, O’na karşı saygılı olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı, davranışların ve hayatın temeli, âyetteki deyimiyle hayatın azığı yani gıdası yapmaktır. İşte takvâ bütün bu erdemleri kapsayan en geniş kapsamlı fazilettir. Bu sebeple de maddî gıdaların bedenimizi beslemesi gibi –konumuz olan âyetin ifadesiyle– “azığın en hayırlısı” olan takvâ da ruhumuzu besler.
174. Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi gizleyip de onunla az bir bahayı satın alanlar yok mu? Onlar, karınlarına ateşten başka bir şey yemiş olmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlaradır
azâb-ı elim.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Salih’in İbn Abbas’tan rivayetinde Kelbî dedi ki:
“Bu âyet Ka’b ibnu’l-Eşref, Ka’b ibn Esed, Malik ibnu’s-Sayf, Huyey ibn Ahtab, Ebu Yâsir ibn Ahtab gibi Yahudi
reisleri ve alimleri hakkında nazil oldu. Onlar içlerindeki zavallılardan hediyeler elde ediyorlar ve gönderilecek
peygamberin kendilerinden olmasını umuyorlardı. Peygamber (s.a.v.) onların dışından gönderilince,
sömürmelerinin ve saltanatlarının elden çıkmasından korktular ve bu yüzden Muhammed (s.a.v.) ve şeriatıyla ilgili
emirleri gizlediler, Muhammed (a.s.)’in vasıflarını insanlara çıkarıp gösterdiler ve: “Ahir zamanda ortaya çıkacak olan peygamberin şu vasfı, Mekke’deki bu Peygamber’in vasfina benzemiyor” dediler. Artık alçak kimseler değiştirilen bu vasfa baktıklarında onu Muhammed (s.a.v.)’in sıfatına aykırı buluyorlar
ve dolayısıyla kendisine tâbi olmuyorlardı.”[506]
2- İkrime’den rivayet edildi:
“Allahü Teâlâ’mn Bakara: 2/174 âyeti ve “Hakikat, Allah’a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahayı satın alanlar yok mu? İşte onlara; onlara âhirette hiçbir nasib yoktur…”[507] âyeti hepsi Yahudiler hakkında nazil
oldu.[508]
3- Süddi’den bu âyetin yahudiler hakkında nazil olduğu rivayet olunmuştur. Yahudiler Resûlullah (s.a.v.)’in
ellerindeki Tevrat’ta açıklanmış olan ismine, sıfatına, nübüvvetinin hak olduğuna dair âyetleri gizlemişlerdi. Bunu
yapmak için de çok az bir rüşvet almışlardı.[509]
4- Fahreddin er-Razi der ki:
“Sebeb-i nüzulün hususî oluşuna değil, lâfzın umûmî manasına itibar edilir. Binaenaleyh ayet, her ne kadar
yahudiler hakkında nazil olmuşsa da, din konusunda açıklanması icâb eden herhangi bir şeyi gizleyen herkes
hakkında umûmî bir mâna ifâde eder.” [510]
177. Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz birr değildir. Fakat birr, Allah’a, âhiret gününe, meleklere,
kitaba ve peygamberlere iman eden, malı Allah sevgisiyle akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara,
dilenenlere, köle ve esirlere veren, namazı ikame eden. zekâtı veren, ahidleştikleri zaman sözlerini yerine
getirenler, sıkıntıda ve hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabır ve dayanıklılık gösterenler (in birridir).
Onlar, işte onlar sâdıklardır ve onlar takvaya erenlerin tâ kendileridir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Katade dedi ki:
“Bize anlatıldığına göre: “Adamın biri Allah’ın Nebî’sine “birr” den sorması üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi,
Dedi ki:
“Bir kimse farzları eda etmeğe vakit bulamadan önce, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına Muhammed (s.a.v.)’in
de O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahidlik eder de sonra bu hal üzere ölseydi, Cennet kendisine vacib olurdu.”
Derken Allah Teala bu âyeti indirdi.”[511] O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.) onu çağırarak kendisine âyeti
okudu.”[512]
2- Abdurrezzak dedi ki: “Ma’mer haber verdi, Katâde (r.a.) dedi ki:
“Yahudiler güneş batmadan önce, Hristiyanlar güneş doğmadan önce namaz kılarlardı. Bu âyet nazil oldu.”
İbnu Ebî Hatim, Ebu Âliye’den (r.a.) bunun benzerini anlattı. [513]
3- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Bu âyet Rasulullah’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmesinden, bütün farzların ve cezaların inmesinden sonra
nazil olmuştur. Bu bakımdan Allah teala, sadece namazın değil bütün farzların eda edilmesini emretmiştir. [514]
4- Katâde (r.a.) dedi ki:
“Yahudiler batıya doğru, hristiyanlar doğuya doğru namaz kılarlardı. Bunlar müslümanların kıblesinin Ka’be’ye
çevrilmesi konusunda dedikodu edip her biri kendi kıblesinin daha üstün olduğunu söyledi de bunun üzerine bu
ayet nazil oldu.”[515]
5- Taberi der ki:
“Yahudiler batıya, Hıristiyanlar da doğuya doğru namaz kılıyorlardı. Bu âyet nazil oldu ve Allah teala, iyilik ve
hayırın, sadece yüzün doğuya ve batıya çevrilmesiyle olmadığını, iyiliğin, Allah tealanın beyan ettiği, imanı
gösteren şu özelliklerde olacağını açıkladı. O özellikler de: Allah’a, kitaplara, Peygamber’ine iman etmek, Allah
yolunda harcamak, onun yolunda cihad etmek ve diğer amellerdir.”
Taberi, bundan önceki âyetlerin Yahudiler hakkında olması nedeniyle bu görüşü tercih etmiştir. [516]
178. Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile. Fakat kimin
lehinde kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık ma’rufa uymak ve ona güzellikle ödemek gerektir. Bu
Rabbınızdan bir hafifletme ve rahmettir. O halde kim bundan sonra tecâvüzde bulunursa onun içindir azâb-ı elim.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu ayetin sebeb-i nüzulü, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Peygamber olarak gönderilmesinden önce mevcud olan
hükümleri silmektir. Bu böyledir, çünkü yahudiler sadece öldürmeyi, hristiyanlar da sadece diyet alıp affetmeyi bu
kısas hususunda gerekli görüyorlardı. Araplar ise bazan kısâsen öldürmeyi, bazan da diyeti gerekli görürlerdi. Fakat
bunlar, her iki hüküm hususunda da açıkça haddi aşıyorlardı. Öldürme hususunda haddi aşıyorlardı. Çünkü birinin
kabilesi diğerinden daha şerefli olan iki kişi arasında öldürme meydana geldiğinde, şerefli olanlar, “Bizden köle
olana karşı, onlardan hür olan birisini; kadınımıza karşı onların erkeğini, erkeğimize karşı da onların iki erkeğini
öldürürüz” diyorlardı ve kendilerinden yaralananlara karşılık, karşı tarafa fazlası ile yara açarak kısas yapıyorlardı.
Onlar çoğu kez, bu kadarla da kalmıyordu.
Rivayet edildiğine göre birisi, eşraftan sayılan birisini öldürdüğü zaman, katilin akrabaları maktulün babasının
yanında toplanıyor ve
“Ne istersin?” diyorlardı. O da,
“Üç şeyden birini…?” diyordu. Onlar da,
“Üç şey nedir?” diye soruyorlardı. O,
“Ya çocuğumu diriltirsiniz veya göğün yıldızlarıyla evimi doldurursunuz veyahut da bana, öldürmem için bütün
kavminizi verirsiniz. Sonra ben bir diyet kabul edeceğimi sanmıyorum” derdi.
Diyet hususundaki haddi aşmalarına gelince, onlar çoğu kez şerefli olanın diyetini, şerefli sayılmayan kimsenin
diyetinin birkaç katı sayıyorlardı. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i Peygamber olarak gönderince, adalete
riayeti vâcib kılmış, kısas hususunda kulları arasında eşitliği sağlamış ve bu ayeti indirmiştir. [517]
2- Süddî’ye göre, Kurayza ve Nadir kabileleri, aynı kitaba (Tevrat’a) inanmalarına rağmen, Araplar gibi bu hususta
haddi aşıyorlardı. [518]
3- Süddi, Ebu Mâlik ve Şa’bi bu âyetin nüzul sebebi hakkında şunları söylemişlerdir:
“Rasulullah’ın döneminde iki gurup insan, erkekli kadınlı olarak birbirleriyle savaştılar. Rasulullah bunların
kadınların diyeterini birbirleriyle, erkeklerin diyetlerini biribirleriyle, kölelerin diyetlerini de birbirleriyle takas yapmak suretiyle barışmalarım emretti. İşte âyet-i kerime, Rasulullah’ın teklif etmiş olduğu bu barışa işaret
etmektedir.”[519]
4- Bu ayet, Hz. Hamza (r.a.)’nın şehid edilmesi hâdisesi üzerine nazil olmuştur. [520]
5- Muhammed b. Cerir et-Taberî birisinden, o da İbn Ebî Talip ve Hasan el-Basrî’den şunu rivayet etmişlerdir:
“Bu âyetten maksat, iki hür, iki köle, iki erkek ve iki dişi arasında kısas yapılabileceğini ve sadece bunun kâfi
geleceğini beyan etmektir. Köleyi öldüren hür veya hürü öldüren köle olduğu zaman, kısas ile beraber “terâcû”
(diyet için karşılıklı olarak müracaat) gerekir. Hür olan köleyi öldürdüğü zaman, bu hür kimseye, köleye mukabil
kısas tatbik edilir. Eğer kölenin efendisi, hürrü öldürmelerini isterse, hürrün diyetinden kölenin bedelinin
düşürülmesi ve diyetin geriye kalan kısmının hürrün velilerine verilmesi şartıyla, hür kimseyi öldürürlerdi.
Eğer köle hürrü öldürürse, köle de hürre mukabil kısas edilir. Bu durumda hürrün velileri, isterlerse köleyi öldürür
ve hürrün diyetinden kölenin diyetini düşürür ve onlar da diyetin geriye kalan kısmını hürrün velilerine öderler.
İsterlerse, diyetin tamamını alır, köleye ise kısas uygulamazlar.
Eğer erkek kadını öldürürse, erkek de kadın mukabilinde kısas edilir. Bu durumda eğer kadının velileri isterlerse, o
erkeği öldürür ve diyetin yarısını öderler. Eğer kadın erkeği öldürürse, bu durumda kadın da erkeğe mukabil kısas
edilir. Böytece erkeğin velileri isterlerse, o kadını öldürür, diyetin yarısını alırlar, yine isterlerse diyetin tamamı
onlara verilir ve kadın da kısas edilmez.”
Râvîler sözlerine devamla şöyle dediler:
“İşte bundan ötürü Allah’u Teâlâ, iki hür, iki köle, iki dişi ve iki erkek arasında kısas ile yetinmenin meşru
olduğunu; cinsler farklı olduğu zaman kısas ile yetinmenin meşru olmadığını beyan etmek için bu âyeti
indirmiştir.”[521]
6- Hz. Ali, Rebi’ b. Enes, Hasan-ı Basri ve Şa’bi’den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Allah
tealanın, kasıtlı cinayetlerde, hür’ün, kölenin, kadının ve erkeğin diyetlerinin karşılaştırılıp takas edilmelerini
emrettiğini, bu itibarla diyeti daha fazla olan kişi (mesela hür bir kişi) diyeti daha az olan bir kişiyi (mesela bir
köleyi) öldürecek olur da kölenin velisi tarafından, hür olan katilin, kısas olarak öldürülmesi istenecek olursa,
kölenin velisi kısası uygulatır. Bununla birlikte hür kişinin diyetinin, kölenin diyetinden fazla olan kısmını, kısas
olarak öldürülen hür kişinin velisine öder. Bu hususta Rebi’ b. Enes, Ilz. Ali’nin şunları söylediğini rivayet etmiştir.
“Herhangi bir hür kişi, bir köleyi öldürecek olursa o kişi köle karşılığında kısasa tabi tutulur. Kölenin velileri dilerlerse hür’e kısas tatbik ettirirler ve hürün diyetinden kölenin diyetini düşerek geriye kalan farkı hürün velisine
öderler. Şayet bir köle hür’ü öldürecek olursa, köle hür’ün karşılığında kısasa tabidir. Hür’ün velileri dilerlerse
köleye kısas uygulatırlar ve onun diyet miktarını hür’ün diyetinden düştükten sonra geriye kalan farkı kölenin
velilerinden alırlar. Dilerlerse köleye kısas tatbik ettirmekten vaz geçip bir hür’ün diyetinin tamamını alırlar.
Herhangi bir hür erkek te hür bir kadını öldürecek olursa o erkek, öldürdüğü kadına karşılık kısasa tabidir. Eğer öldürülen kadının velileri dilerlerse erkeğe kısas uygulatırlar. Bu durumda hür bir kişinin diyetinin yarısını erkeğin
velilerine öderler. Yine herhangi bir hür kadın hür bir erkeği öldürecek olursa o kadın o erkek karşılığında kısasa
tabidir. Eğer öldürülen hür erkeğin velileri dilerlerse kadına kısas uygulatırlar. Bu durumda erkeğin diyetinin
yarısını da kadının velilerinden alırlar. Dilerlerse erkeğin diyetinin tamamını kadının velilerinden alır ve kadını
serbest bırakırlar. Dilerlerse hiçbir şey almadan da onu affedebilirler.
Şa’bi diyor ki:
“Hz. Ali’ye, kasıtlı olarak karısını öldüren bir adam getirildi. Hz. Ali kadının velilerine dedi ki:
“Dilerseniz bunu öldürün ve erkeğin kadından fazla olan diyetini ödeyin.”[522]
7- Şa’bî dedi ki:
“Arab Kabileleri’nden iki kabile arasında bir savaş vardı. Bu iki kabilenin birisinin diğerine üstünlüğü vardı. Bu
sebeple dedi ki:
“Bizim kölemize karşılık sizin hür olanınızı, kadınımıza karşılık da erkeğinizi kısas edeceğiz. Bu sebeple Allah
Teala bu âyeti indirdi.”[523]
8- Katade’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Câhiliye devri insanlarında zulüm ve şeytana itaat hüküm sürüyordu. Onlardan, güçlü olan bir kabilenin kölesini
başka bir kabilenin kölesi öldürdüğünde, “buna karşılık kesinlikle hür bir adamdan başkasını öldürmeyi kabul
etmeyiz” derlerdi. Diğer kabilelerden bir kadın bunlardan bir kadını öldürdüğünde de “bunun yerine bir erkekten
başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz” derlerdi. Yüce Allah, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için bu âyeti
indirdi.”[524]
9- Şa’bî, Katade, Mücahid ve Atâ, bu âyetin izahında özetle şunları söylemişlerdir:
“Arap kabileleri arasında kin ve düşmanlık vardı. Bu sebeple onlardan bir kadın öldürüldüğünde, onun
mukabilinde: “Öldürenin kabilesinden bir erkek öldüreceğiz.”, bir köle öldürüldüğünde ise “öldürenin kabilesinden
hür bir kimseyi öldüreceğiz.” derlerdi. Bunu, güçlü olanlar zayıflara karşı yaparlardı. İşte bü sakat anlayışın
uygulanamayacağını bildiren bu âyet nazil oldu ve ancak katilin öldürülebileceğini, bunun dışında, cinayetle ilgisi
olmayan kişilere dokunulamayacağını hükme bağladı. Sonra Allah teala, insanların tam olarak eşit olduklarını
beyan eden şu âyeti indirdi:
“Biz Tcvrat’ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık. Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile
kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vaz geçerse bu onun günahlarının affına bir sebeptir.
Kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.”[525]
10- Saîd İbni Cübeyr’den (r.a.) İbnu Ebî Hatim anlattı:
“Araplardan iki kabîle câhiliyet döneminde savaştılar. Aralarında öldürme ve yaralama vardı. Müslüman oluncaya
kadar, köleyi ve kadınları öldürürler, birbirinden bir şey almazlardı. İki kabileden biri diğerinden mal ve adet
bakımından çoktu. Onlar bizden bir köle ölünce, onlardan bir hür, bizden bir kadın ölünce, onlardan bir erkek
ölmedikçe razı olmayız diye yemin ettiler. Onlar hakkında, bu ayet indirildi.”[526]
11- Said b. Cübeyr’den rivayet olunmuştur:
“Cahiliyye devrinde İslâm’ın zuhurundan kısa bir müddet önce, iki arab kabilesi birbiriyle savaşmışlardı. Aralarında
ölenler, yaralananlar vardı. Ölenler arasında köleler, kadınlar bile bulunuyordu. İslâm gelene dek, aralarındaki bu
kan davasını çözüme bağlamış değillerdi. Bu iki kabileden biri diğerine nisbetle nüfus bakımından daha kalabalık,
şeref bakımından daha üstün idi. Öyleki, kadınlarını mihir ödemeden nikahlıyorlardı. Bu sebeble, “Bizden bir
köleye karşılık onlardan bir hürü, bizden bir kadına karşılık onlardan bir erkeği, bizden bir erkeğe karşılık onlardan
iki erkeği öldüreceğiz” diye yemin ettiler ve yaralılarının diyetlerini de onlarınkinin iki katına çıkardılar.
Durumlarını da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e havale ettiler. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti kerîme’yi inzal
buyurarak, eşitliği emretti. Onlar da Allah’ın hükmüne uyarak müslüman oldular.[527]
12- Ebu Mâlik’ten rivayete göre ise ensardan iki aile arasında bir çatışma olmuş, iki taraftan da kadınlı erkekli
ölenler olmuş, biri diğerine üstünlük taslıyarak diyette fazlalık talep etmişler. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) aralarını
düzeltmek için gelmişler ve bu âyet nazil olmuş.[528]
13- Ali b. Ebu Talha’nın, Abdullah b. Abbas’tan naklettiğine göre ise o, bu âyetin izahında şöyle demiştir:
“Önce insanlar kadının karşılığında erkeği öldürmüyorlardı, ancak erkeğin karşılığında erkeği, kadının karşılığında
da kadını öldürüyorlardı. Daha sonra ise Allah teala, Maide suresinin kırk beşinci âyetini indirerek kadınla erkeği
kısasta eşit kıldı.” [529]
14- Hasan-ı Basri diyor ki:
“Cahiliye döneminde bir adam başka birini öldürecek olursa kaçıp kendi kavmine sığınırdı. Kavmi de öldürülen
tarafa giderek diyet ödemek suretiyle barışırlardı. Bunun üzerine kaçan katil kendisini güven içinde hissederek
evine dönerdi. Fakat öldürülen kişinin velileri, barıştıkları halde katili öldürüp diyeti geri verirlerdi. İşte âyet-i
kerime böyle bir hileyi yasaklamaktadır.” [530]
15- Taberi diyor ki:
“Görüldüğü gibi âyetin nüzul sebebi hakkında ihtilaf vardır. Bu sebeple bizlerin, âyeti, kesin delillerin gösterdiği
mânâda anlamamız gerekmektedir. Rasulullah’tan, hür erkeğin hür kadın karşılığında kısas yapılacağına dair
birbirini destekleyen bir çok hadis rivayet edilmiştir. Ancak İslam ümmeti, hür kadına karşılık hür erkeğin kısas
yapılması halinde erkeğin fazla olan diyetinin kadının velilerinden alınıp alınmayacağı hususunda ihtilaf
etmişlerdir. Bu sebeple kadına karşı erkeğe kısas tatbik edileceği ve tatbik edildikten sonra da erkeğin arta kalan
diyetinin erkeğin velilerine verileceği hususunda icma olduğunu iddia etmek fasit bir görüştür.
Şu husus ta bilinmektedir ki: Bir insan belli bir bedel karşılığında bir organını telef edip vücudunun diğer kısmını
sağ bırakamaz. Bunu yapması haramdır. Keza, bir başkasının belli bir bedel karşılığında diğer bir insanın herhangi
bir organını telef edemez bu da haramdır. (Bu da gösteriyor ki, kadının karşılığında erkeğin sadece bir bölümünün
kısas yapıldığını söylemek doğru değildir) Erkek, kadının karşılığında “Cana can” kaidesine göre kısasa tabi
tutulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki âyet-i kerimede zikredilen: “Hür’e hür, köleye köle, kadına kadın” kısas yapılır
ifadesinden maksat, hür’e karşılık köle, erkeğe karşılık kadın, kadına karşılık ta erkek kısas yapılamaz” demek
değildir. Âyetin ifade ettiği mânâ hakkında geriye iki ihtimal kalmıştır. Bunlardan biri, bizim de izah ettiğimiz gibi,
kısasta cinayeti işleyenin dışına taşmamaktır. Yani, kısas ancak katile tatbik edilir. Katilin, erkek, kadın, köle veya
hür olması durumu değiştirmediği gibi öldürülenin bunlardan biri olması da durumu değiştirmez. İşte âyet-i kerime
bunları beyan etmektedir.
Âyetin ifade ettiği muhtemel ikinci mânâ ise şöyledir:
Bu âyet, belli insanlar hakkında nazil olmuştur. Onlar birbirleriyle savaşarak birbirlerinden kadın, erkek, köle
öldürmüşlerdir. Rasulullah da bunların, karşılıklı olarak diyet ödemek suretiyle barışmalarını emretmiştir. Diyetler
de hür erkeğin diyeti hür erkeğe göre, hür kadının diyeti hür kadına göre, kölenin diyeti de köleye göre takdir
edilecek ve taraflar karşılıklı olarak takas yaptıktan sonra fazlalıkları ödeyeceklerdir.”[531]
16- Âyet-i kerimede geçen “kim (katil) mümin kardeşi tarafından (ölenin velisi tarafındın) affedilirse, örfe uymak
ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir.” cümlesi müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir:
a- Abdullah b. Abbas, Mücahid, Hasan-ı Basri, Şa’bi, Katade, Rebi’ b. Enes, Atâ ve İbn-i Zeyd, âyet-i kerimenin
bu bölümünü mealde zikredildiği şekliyle izah etmişlerdir. Yani bir kimse haksız ve kasıtlı olarak başka bir insanı
öldürecek olursa onun karşılığında öldürülmeyi hak eder. Bununla birlikte öldürülenin velisi dilerse katile kısas
yaptırmaktan vazgeçer, onu affeder ve katilden diyet alır. Fakat böyle bir affa muhatap olan katil, öldürdüğü kişinin
diyetini güzellikle vermeli, diyet alacak olan veli de örfe uymalıdır. Âyet-i kerimenin bu bölümü işte bunu ifade
etmektedir.
Taberi de âyet-i kerimenin, cana kıyan, herhangi bir organı kesen, yaralayan ve kıran kişileri hakkında nazil
olduğunu beyan ederek bu görüşte olanlara katılmıştır. Zira âyet, kısası beyan ettiğine göre affedilme meselesi de
kısas konusundadır.
b- Süddi ve benzeri âlimler, âyetin bu bölümünü şöyle izah etmişlerdir:
“Kimin kardeşinin diyetinden bir şey geri kalmış olursa o kimse örfe uyarak geri kalanı istesin. Diyeti vermekle
yükümlü olan da iyilikle diyeti ödesin.” Bu görüşte olanlar “Ufiye” kelimesini “Affedilme” mânâsına değil “Arta
kalma” mânâsına almışlardır. Taberi bu görüşün, “Âyet-i kerimenin nüzul sebebi, Rasulullah’ın birbiriyle savaşan
iki topluluğu uzlaştırmasıdır.” diyenlerin görüşü olduğunu söylemiştir. [532]
179. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarsınız.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Âyet-i kerimede “Kısasta sizin için hayat vardır.” buyurulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyi iki şekilde izah
etmişlerdir:
a- Mücahid, Katade, Rebi’ b. Enes, İbn-i Cüreyc ve îbn-i Zeyd bu ifadeyi “Kısas yapmak, cinayet işlemeyi önler.
Öldürme niyetinde olanların cesaretini kırar.” şeklinde izah etmişlerdir. Bu hususta Katade diyor ki:
“Allah teala kısası, insanların beyinsizleri ve cahilleri için bir ibret, bir öğüt ve bir hayat kılmıştır. Nice insanlar
vardır ki içlerinde adam öldürme niyetini taşırlar. Eğer kısas yapılma korkusu olmasa bu niyetlerini yerine getirir,
insan öldürürler. Allah teala kısası farz kılarak insanların birbirini öldürmelerine set çekmiştir. Allah teala, insanlara
neyi emretmişse o şey onlar için hem dünyada hem de âhirette faydalıdır. Neyi de yasaklamışsa o şey onlar için
hem dünyada hem de âhirette zararlıdır. Yaratıklarına neyin uygun olduğunu elbetteki Allah daha iyi bilir.” Taberi
de bu görüşü tercih etmiştir.
b- Süddi’ye göre ise “Kısasta sizin için hayat vardır.” ifadesinden maksat. “Kısas, birbirinizden intikam almanızı
önler.” demektir. Zira kısas yoluyla öldüren katil öldürülür. Böylece masum insanların öldürülmesi önlenmiş olur.
Nitekim, cahiliye döneminde kuvvetli bir kabileden bir kadın öldürülecek olsa asıl katili bırakıp karşı taraftan
mutlaka bir erkek öldürürlerdi. Kölenin karşılığında da mutlaka hür bir kimse öldürürlerdi. Böylece karşılıklı
intikam alma savaşları devam edip giderdi. Kısas hükmü gelince artık bizzat katil öldürülür, intikam almalar sona
erdi. Böylece insanlar için kısasta hayat olduğu anlaşıldı.
180. Sizden birine ölüm gelip çattığı vakit eğer mal bırakacaksa anaya, babaya, yakın akrabaya meşru bir surette
vasiyyette bulunmak takva sahipleri üzerinde bir hak olarak farz kılındı.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kur’ân-ı Kerim’de vasıyyet üç âyette geçmektedir. Bakara: 2/180, Nisa: 4/12, Mâide: 5/106 âyeti. Bakara
süresindeki âyet-i kerime ferâiz ve miras âyetlerinden önce nazil olmuştur ve vasıyyet hakkındaki üç âyetin en
kapsamlı oİanıdır.[533]
2- Bazı âlimler ana-babaya ve yakın akrabaya vasıyyetin mensuh olduğunu söylemekteseler de bir kavle göre de bu
âyet-i kerime küfürleri (kâfir olmaları) sebebiyle vâris olamıyan ana-baba ve yakın akrabalar hakkında nazil
olmuştur. Zira özellikle İslâm’ın ilk yıllarında öyle oluyordu ki kişi müslüman olurken anası babası veya yakını
kendisine vâris olabilecek bir akrabası İslâm’a girmiyor, kâfir olarak kalıyordu. Din ayrılığı aralarındaki verasete
engel olurken âyet işte bunlara bir çeşit akrabalık hakkını muhafaza etmek üzere vasiyette bulunulabileceğini
bildirmektedir. [534]
183. Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı. Belki Allah’a karşı
gelmekten sakınırsınız.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
a- Şa’bi ve Süddi’ye göre bizden önce geçen ve kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, Hıristiyanlardır.
Onlara farz kılınan oruç ise sayı ve zaman bakımından bizimki gibiydi.
Şa’bi diyor ki:
“Bütün bir yılı oruçla geçirmiş olsam dahi, Ramazan mı yoksa Şaban mı? diye şüphe edilen günde oruç tutmam.
Zira Hıristiyanlara da, bize farz kılındığı gibi Ramazan ayında oruç tutmaları farz kılınmıştı. Fakat onlar, orucu,
sıcak olmayan mevsimlere kaydırdılar. Onlardan sonra gelen nesiller, kendilerine güven sağlamak için otuz günün
bir gün öncesinden bir gün de sonrasından oruç tutar oldular. Daha sonra gelen nesiller de kendilerinden önce gelen
nesillerin yolunu tuttular. Böylece oruçları elli güne kadar çıktı.
Hıristiyanların oruçları günde bir defa ve yatsıdan sonra iftar edilmek suretiyle tutulan oruç şeklindeydi. Bu oruç
şekli, müslümanlara önceleri farz kılınan oruç şekliydi. Bu bakımdan onların oruçları da bizimki gibiydi.
Süddi diyor ki:
“Hıristiyaniara da Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştı. Onların, uyuduktan sonra yeyip içmeleri ve kadınlarına
yaklaşmaları da yasaklanmıştı. Bu bakımdan Ramazan ayında oruç tutmak Hıristiyanlara ağır gelmişti. Ay’a göre
oruç tutmalarından bugün bizim tuttuğumuz gibi yaz ve kış mevsimleri arasında dolaşıyordu. Hıristiyanlar bu
duruma katlanamadılar ve oruçlarını yaz ve kış arasındaki bir mevsime denk getirdiler. Ve dediler ki:
“Orucu yirmi gün artıralım da yaptığımız bu hatayı affettirelim.” Bunun üzerine oruç günlerini elliye çıkardılar.
Önceleri Müslümanlar da oruçlarını günde sadece bir kere yemek yiyerek tutuyorlardı. Bu duruma dayanamayan
bazı sahabiler tarafından bazı olaylar yaşandı. Bunun üzerine Allah teala, sabahleyin tan yeri ağarıncaya kadar
yemeyi içmeyi ve cinsi yaklaşımda bulunmayı helal kıldı.”
b- Mücahid’e göre ise “Bizden önce kendilerine oruç farz kılınanlardan” maksat, ehl-i kitaptır.
c- Katade’ye göre ise bunlardan maksat, Müslümanlardır. Ramazan orucu farz kılınmadan önce her aydan üç gün
oruç tutmak bunlara farz kılınmıştır. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca bu oruçlar kaldırıldı.
Taberi diyor ki:
“Doğru olan görüşe göre, bizden önce kendilerine oruç farz kılınan insanlardan maksat, ehl-i kitaptır.”[535]
184. Sayılı günler… İçinizden hasta olan veya seferde bulunan ise diğer günlerden sayısınca; ona dayanıp kalacaklar
üzerine de fidye; bir miskin doyumu… Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa hakkında daha hayırlıdır. Bununla
beraber oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mücâhid (r.a.) dedi ki:
“Bakara: 2/184 âyeti Kays İbni Sâib’in kölesi hakkında nazil oldu. Her gün için bir miskine iftar ettirdi ve onu
doyurdu.” [536]
185. O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, insanlara doğru yolu gösteren hidayeti ve hakkı batıldan ayırmayı açıklayan
Kur’an bu ayda indirildi. Sizden kim o aya erişirse, onu oruçla geçirsin. Kim hasta olur veya yolculukta bulunur da
oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutsun, Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez ki
böylece sayıyı tamamlayasınız. Sizi doğru yola ilettiği için Allah’ı yüceltesiniz ve şükredesiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Seleme b. el-Ekva’dan rivayet edilmiştir:
“Biz, Rasulullah’ın ilk dönemlerinde bulunduğumuz zaman dileyen oruç tutuyor, dileyen ise bir fakiri doyurma
fidyesi vererek oruç tutmuyordu. Nihayet, “Sizden kim Ramazan ayına erişecek olursa onu oruçla geçirsin.” âyeti
nazil oldu ve Bakara: 2/184. âyeti neshetti.” [537]
2- Muaz b. Cebel diyor ki:
“Rasulullah Medine’ye geldiğimle Aşûre gününde ve her ayın üç gününde oruç tutmaya başladı. Sonra Aziz ve
Celil olan Allah, Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılarak “Ey iman edenler, oruç size farz kılındı.” buyurdu. Bu
dönemde oruç tutmaya gücü yeten bir insan, dilerse oruç tutuyor, dilerse bir fakiri doyurarak orucu yiyordu. Sonra
Aziz ve Celil olan Allah “Sizden kim Ramazan ayına erişirse onu oruçla geçirsin. Kim de hasta olur veya
yolculukta bulunur da oruç tutamazsa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutsun.” âyetini indirdi. Ve
sağlıklı ve mukim olan kimseye oruç tutmayı farz kıldı. Ancak oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar için fidye
verip orucu yiyebileceklerine ruhsat verdi.” [538]
186. Kullarım sana beni sorunca; İşte ben, muhakkak yakınımdır. Bana dua edince Ben o dua edenin davetine
icabet ederim. O halde onlar da benim davetime icabet ve bana iman etsinler tâ ki hidayete ereler.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bazı müfessirler, bu âyet-i kerime ile oruç gecesinde hanımlarla mübaşeretin helâl kılındığına dair âyet-i
kerime[539] ile irtibat kurarak bu helâl kılmadan önce oruçlu olduğu günün gecesinde hanımı ile yatan veya
yatsıdan sonra yeyip içenlerin bu yaptıklarından nedametle Efendimiz (s.a.v.)’e gelmeleri ve bir çıkış yolu sormaları
üzerine onların bu yaptıklarının affedildiğinin ve Rablerine bu husustaki tazarrûlarının makbul olduğunun
bildirilmesi sadedinde bu âyetin nazil olduğu şeklinde bazı rivayetler kaydetmişlerse de[540] sebep daha genel bir
şekilde Allah’a nasıl, nerede, ne zaman duanın daha makbul olduğuna dair sorular olsa gerektir.
2- Cerîr İbni Abdülhamit yoluyla Abedei Secistanî’den, o Salt İbni Hakîm İbni Muaviye İbni Hayde’den, o
babasından anlattı:
“Arablardan biri, Nebî Aleyhisselâm’a geldi ve:
“Rabbimiz yakın mı, ona münâcaat edelim. Yoksa uzak mı ona nida edelim?” dedi. Aleyhisselâm, sükût etti.
Allahü Teâlâ bu ayeti indirdi.” [541]
3- Bir bedevi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek,
“Rabbimiz yakın mıdır ki biz de O’na sessizce yakarışta bulunalım, yoksa bize uzak mıdır ki böylece biz O’na
yüksek sesle yalvarıp yakaralım?” der. Bunun üzerine de Allah’u Teâlâ bu ayeti indirir.[542]
4- Hz. Peygamber (s.a.v.), ashabıyla beraber tehlîl, tekbir ve duada seslerini yükselttikleri bir gazvede bulundu.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Sizler sağır olan ve burada bulunmayan bir kimseye duâ etmiyorsunuz; siz ancak, her şeyi duyan ve size yakın
olan bir Rabbe duâ ediyorsunuz” [543] buyurdu.[544]
5- Hasan-ı Basri (r.a.) dedi ki:
“Rasûlullah’ın arkadaşları Nebî Aleyhisselâm’a:
“Rabbimiz nerede?” diye sordular. Allahü Teâlâ bu ayeti indirdi.” [545]
6- Ali (r.a.) dedi ki:
“Nebî Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
“Dua etmekten geri kalmayınız. Çünkü Allahü Teâlâ bana, Bakara: 2/186 âyetini indirdi.” Sahabelerden biri:
“Ey Allah’ın Rasülü, Rabbimiz duayı işitir mi, veya bu nasıl olur?” dedi. Allahü Teâlâ bu âyeti indirdi.” [546]
7- Atâ İbni Ebi Rebah (r.a.) dedi ki:
“Bana ulaştığına göre, Bakara: 2/186 âyetinin baş kısmı nazil olunca, Müslümanlar:
“Hangi saatte dua edeceğimizi bilemiyoruz” dediler. Bunun üzerine Bakara: 2/186’nın kalan kısmı da nazil
oldu.”[547]
8- Atâ’dan rivayete göre “Rabbınız buyurdu ki: Bana dua edin, size icabet edeyim.”[548] âyeti nazil olunca
“Ey Allah’ın elçisi, hangi saatlerde, ne zamanlar dua edelim?” diye sordular, ya da “Hangi saatte veya hangi
zamanlarda dua ettiğimizde makbul olur bilsek.” dediler de bu âyet nazil oldu. [549] Yani “Kulum bana ne zaman
dua ederse ben ona yakınımdır, duasını kabul ederim, her zaman davetine icabet ederim.” demektir.[550]
9- Katadeye göre ise bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi, bir kısım insanların
“Bana dua edin duanızı kabul edeyim.” âyetinin inmesi üzerine:
“Ey Allah’ın Peygamberi, biz, rabbimize ne şekilde dua edelim?” diye sormaları üzerine bu âyet-i kerime nazil
olmuştur.[551]
10- İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre:
“Medine halkından bazı yahudiler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Sen, ‘bizimle gök arasında beşyüz yıllık yol var, her bir semanın kalınlığı da bizim semamızın kalınlığı gibidir’,
diyorsun. Öyleyse Rabbımız bizim dualarımızı nasıl işitiyor?” dediler de bu âyet bunun üzerine nazil oldu.”[552]
11- Ka’b’ul-Ahbar’dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir:
“Hz. Musa (a.s.),
“Ya Rabbi yakın mısın, sana münacaatta bulunalım (fısıltı ile yalvaralım). Yoksa uzak mısın, öyle ise sana
bağırarak dua edelim” demiş. Bunun üzerine Allah Teâlâ,
“Ey Musa, ben beni zikreden kimselerin oturma arkadaşıyım” dedi. Hz. Musa (a.s.) da,
“Ya Râbbi fakat biz bazan, cünüb olma ve tuvalette bulunma gibi, üzerinde bulunduğumuzda, seni zikretmekten
tenzih edeceğimiz bir hal üzerinde oluyoruz?” dedi. Cenâb-ı Allah,
“Ey Musa, beni her halde zikret” buyurdu.” Emir bu şekilde olunca, Allah Teâlâ kullarını kendisini zikretme ve
bütün durumlarında kendisine başvurmaya teşvik etmiş ve bu ayeti indirmiştir.”[553]
12- Mücahid’ten rivayet edildiğine göre:
“Bana dua edin duanızı kabul edeyim.” âyeti inince bir kısım insanlar
“Nerede dua edelim?” demişler bunun üzerine:
“Nereye yönelirseniz rabbinizin yüzü (rızası) oradadır.” [554] âyet-i kerimesi nazil olmuş ve bu âyetin nüzul
sebebi de insanların bu soruları olmuştur.[555]
13- Oruç gecelerinde yeme-içme ve kadınlara yaklaşma uyuduktan sonra yasak iken bu yasağı bir şekilde ihlâl
edenler bundan pişman olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmiş ve:
“Allah bizim tevbemizi kabul eder mi?” diye sormuşlar da bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirmiş.[556]
14- Bütün bunlar tek tek veya hepsi birden bu âyetin nüzulüne sebep olmuş olabilirler. Ancak bu münferid
hadiselerin akabinde Allah’ın tevbeleri kabul eden, tevbe eden kullarına hakikatte ve dualarına icabette onlara en
yakın olduğu genel hükmü indirilmiştir.[557]
187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl edildi. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir
elbisesiniz. Allah nefislerinize karşı zayıflık göstermekte olduğunuzu bildi de tevbenizi kabul buyurdu, sizi
bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah’ın hakkınızda yazdığını isteyin. Fecr olan ak iplik kara iplikten size
seçilinceye kadar yeyin için, sonra (gelecek) geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i’tikâfta bulunduğunuz
zaman kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini
böylece insanlara açıklar ki takvaya ersinler.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Valibî’nin rivayetinde İbn Abbas dedi ki:
“Bu şöyle olmuştur: müslümanlar Ramazan Ayı’nda yatsı namazını kıldıkları zaman, o saatten itibaren gelecek aynı
vakte kadar kendilerine kadınlarla münasebet ve yemek haram olurdu. Sonra müslümanlardan bir grup insan
Ramazan Ayı’nda Yatsı’dan sonra yemek yemiş, hanımlarıyla münasebette bulunmuştu. Ömer b. Hattab da
bunlardandı. Rasulullah (s.a.v.)’a bu durumu şikâyet ettiler de Allah Teala bu âyeti indirdi.”[558]
2- İbn Abbâs’tan (r.a.) naklediliyor:
“İnsanlar ilk müslüman olduklarında (Orucun ilk farz kılındığı zamanlarda) kişi oruç tutar, gündüzü oruçlu geçirir,
akşama ulaşınca da akşamla yatsı arasında yemek yer, yatsı kılınınca bir sonraki akşama kadar yemek haram
olurdu. Ömer (r.a.), yatsı namazı kılındıktan sonra uyudu, uykuda nefsi uyandı ve hanımını arzuladı da (onun
itirazlarına kulak asmayıp işini bitirdi. Suddî rivayetinde cariyesini arzuladı da onunla yattı). Gusül abdestini alınca
pişman olarak ağlamaya ve kendini suçlamaya başladı, sonra Rasûlullâh (s.a.v.)’a geldi ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a ve sana nefsimin bana yaptırdığı bir hatadan özrümü sunuyorum (Nefsimin bana
yaptırdığından dolayı Allah’tan ve senden özür dilerim). Nefsim bana güzel gösterdi de uyuduktan sonra hanımımla
yattım. Ey Allah’ın elçisi bana bir ruhsat bulabiliyor musun?” diye sordu. Hz. Peygamber:
“Ey Ömer, sen buna lâyık değilsin.” Buyurdular, ama bir cevap ve çıkış yolu da söylemediler, Ömer dönüp evine
gitti. Ömer evine yeni varmıştı ki Efendimiz arkasından, Kur’ân âyetiyle mazur görüldüğü haberini gönderdi.
Bu hadisenin İkrime’den gelen rivayetinde yeme, içme ve hanımlarla yatma yasağının yatsı ile değil de uyku ile
başladığı, Hz. Ömer’in bir akşam, Hz. Peygamber’in meclisine gittiği, oradan geç döneceğini bildiği için hanımına:
“Ben Allah’ın Rasûlü’nün yanından dönünceye kadar sakın uyuma” diye tenbihte bulunduğu, bu tenbihe rağmen Hz.
Ömer’in hanımının uyuduğu, Hz. Ömer gelince de onun:
“Ben uyudum” sözüne kulak asmadığı,
“Yok hayır, sen uyumadın” deyip onunla yattığı” ifade edilmektedir.
İbn Cureyc rivayetinde bu olay Hz. Ömer’e değil ensardan ismi verilmiyen bir sahabîye isnad edilmektedir.”[559]
3- Kâ’b İbni Mâlik’in (r.a.) babası dedi ki:
“Ramazanda kişi oruç tuttuğu zaman, geceleri uyur, ona ertesi gün iftar edinceye kadar yemek, içmek ve kadınlar
haram olurdu. Ömer Rasûlullah’ın yanında gece sohbet etmişti. Nebî Aleyhisselâm’ın yanından döndü. Evine
geldiğinde hanımını uyur buldu. Onunla olmayı istedi. Hanımı:
“Ben uyudum” dedi.. Ömer (r.a.):
“Uyumadın” dedi ve onunla birleşti. Kâ’b da aynısını yaptı. Ertesi gün Ömer (r.a.), Nebî Aleyhisselâm’a durumu
haber verdi. Bu âyet indi.” [560]
4- Kâ’b b. Mâlik diyor ki:
“Önceleri insanlar Ramazanda oruç tuttuklarında akşam olur da uyuyacak olurlarsa ertesi gün akşama kadar onlara
yeme içme ve hanımına yaklaşma haram kılınmıştı. Bir gün Rasulullah’m yanında gece sohbetinde bulunduktan
sonra evine gelen Hz. Ömer hanımının uyuduğunu gördü. Onunla ilişki kurmak istedi. Hanımı da:
“Ben uyudum.” dedi. Ömer (r.a.):
“Sen uyumadın.” dedi. Ve onunla ilişki kurdu. O gece Kâ’b b. Mâlik te aynı şeyi yapmıştı. Sabahleyin Hz. Ömer
Rasulullah’a gitti ve durumu ona anlattı. İşte bunun üzerine Allah teala: “Sizin nefislerinize zulmettiğinizi bildi.
Bunun üzerine tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Şimdi artık onlara yaklaşın.” âyetini indirdi.”[561]
5- Bu olay, Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime ve diğer müfessirlerden bazılarından da nakledilmiştir. [562]
6- Ebû Bekr-i İsfehanî, Ebu’ş-Şeyh el-Hafiz’dan, o Abdurrahman b. Muhammed er-Razî’den, o Sehl b. Osman elAskeri’den, o Yahya b. Ebî Zaide’den, o babası ve başkasından, o Ebû İshak’tan, o da Bera İbn Azib’den şu rivayeti
bize haber verdi:
“Müslümanlar, akşam iftar ettikleri zaman uyumadıkları müddetçe yerler, içerler ve kadınlarıyla buluşurlardı.
Uyuduklarında ise, gelecek bu vakte kadar, bunlardan hiç birisini yapamazlardı. Ensar’dan Kays b. Sırme[563]
oruçlu idi. İftar vakti, hanımına geldi. Hanımı ise bir ihtiyacını görmeye gitti. Bu arada Kays’ı uyku bastı ve uyudu.
Ertesi gün öğleye doğru gün yarılanınca açlık sebebiyle üzerine baygınlık çöktü, Ömer de hanımına gelmişti de
fakat onu uyur bulmuştu. Bu durum Peygamber (s.a.v.)’e arzolundu. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Böylece
müslümanlar buna pek sevindiler.”[564]
7- Ebû Abdirrahman b. Ebî Hamid, Muhammed b. Abdillah b. Muhammed eş-Şeybanî’den, o Muhammed b.
Abdirrahman ed-Değûlî’den, o Za’feranî’den, o Şebabe’den, o İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o da Bera’dan şu rivayeti
bize haber verdi:
“Muhammed (s.a.v.)’in Ashabı’ndan bir adam oruçlu iken iftara yetişip de yemeden önce uyursa, akşama çıkıncaya
dek ne gece ne de gündüz bir şey yemezdi. Ensar’dan Kays İbn Sırme oruçlu idi. İftara yetişince hanımına geldi de:
“Yanında yiyecek birşey var mı?” dedi.
“Hayır yok, fakat gideyim de senin için arayayım” dedi. Kays, gündüzün çalışıyordu. Derken gözlerine mağlup
oldu. Hanımı kendisine gelip onu bu halde görünce:
“Zavallı sana yazık oldu” dedi. Kays bu hal üzere sabahladı. Gündüz yarı olunca (öğleye doğru) üzerine baygınlık
çöktü. Bu durum Peygamber (s.a.v.)’e söylendi de nihayet bu âyet nazil oldu. Müslümanlar buna aşırı derecede
sevindiler.”[565]
[566]
Bu hadisi Buhari Ubeydullah b. Musa ve İsrail yoluyla rivayet etmiştir.
8- Berâ (r.a.) dedi ki:
“Ramazan orucu âyeti nazil olunca, Müminler Ramazanın tamamında hanımlarına yaklaşmadılar. Bir çokları
nefislerine hıyanet ediyordu. Allahü Teâlâ, bu âyeti indirdi.” [567]
9- Hasan b. Muhammed el-Farisî, Muhammed b. Fadl’dan, o Ahmed b. Muhammed b. Hasan el-Hafiz’dan, o
Muhammed b. Yahya’dan, o Hişam b. Ammar’dan, o Yahya b. Hamza’dan, o İshak b. Ebî Ferve’den, o Zührî’den, o
Kasım b. Muhammed’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Orucun başlangıcı şöyle olmuştur: Kişi, oruca Yatsı’da başlar, öbür Yatsı’da bitirirdi. Uyuduğu vakit bundan sonra
ailesiyle buluşamaz yeyip içemezdi. Hatta bir gün Ömer hanımına geldi dedi ki:
“Ben uyudum.” Müteakiben de hanımına cinsel ilişkide bulundu.
Sırme İbn Enes oruçlu olarak akşamladı ve iftardan önce uyudu, -onlar uyuduklarında yiyemez içemezlerdi.-
Nihayet Sırme oruçlu olarak sabahladı. Oruç az kalsın kendisini öldürecekti. Bu yüzden şanı yüce Allah ruhsat
ifade eden “…Böylece size tevbe nasib etti de sizi bağışladı…” âyetini indirdi.”[568]
10- Said b. Muhammed ez-Zahid, dedesinden, o Ebû Ömer el-Hıbrî’den, o Muhammed b. Yahya’dan, o İbn Ebî
Meryem’den, o Ebû Gassan’dan, o Ebû Hazim’den, o da Sehl b. Sa’d’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“beyaz iplik siyah iplikten sizce ayirdedilinceye kadar, yiyin için…” âyeti inmiş “Tan yerinde” kısmı inmemişti.
Bazı kişiler oruç tutmak istedikleri zaman, onlardan herhangi bir kimse iki ayağına beyaz ve siyah ip bağlardı. Bu
iki ipliğin görünmesi kendisine belli oluncaya kadar yemeye içmeye devam ederdi. Bu sebeple Allah Teala “Tan
yerinde” kısmını indirdi de böylece insanlar Cenab-ı Hakk’ın bununla (beyaz ve siyah iplikle) gündüz ve geceyi
murad buyurduğunu bilmiş oldular.”[569]
Bu hadisi Buhari İbn Ebî Meryem’den, Müslim de Muhammed b. Sehl ve ibn Ebî Meryem’den rivayet
etmiştir.[570]
11- Muaz îbni Cebel’den (r.a.) Abdurrahman İbni Ebî Leyla yoluyla rivayet edildi:
“İnsanlar, uyumadıkları müddetçe kadınlarla beraber olurlar, yerler ve içerlerdi. Uyudukları zaman ise bunlardan
kendilerini men ederlerdi.. Sonra, Ensardan biri ki, ona Kays İbni Sırme denirdi. Yatsı’yı kıldı sonra yemeden,
içmeden sabaha kadar uyudu. Zorlukla sabahladı. Ömer (r.a.) da, uyuduktan sonra kadınlarından biriyle
münasebette bulunmuştu. Ömer (r.a.) Nebî Aleyhisselâm’a geldi ve bunları anlattı. Bu ayet indirildi.[571]
12- Ebu Hüreyre’den rivayete göre ise bu âyet-i kerime Damre ibn Enes el-ensârî’nin akşam namazından sonra
uykusu ağır basıp karnını doyurmadan uyuyakalması, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yatsı namazını kıldırmasından sonra
kalkıp yeyip içmesi ve sabahleyin de gelip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durumunu haber vermesi üzerine nazil
olmuştur.[572]
13- Katâde (r.a.) dedi ki:
“Biri mescidde itikafa girer de oradan çıkarsa, itikafa niyetli de olsa, dilediği takdirde eşiyle münasebette
bulunurdu. “Bununla beraber siz mescidlerde itikâf hâlinde iken, onlara mübaşerette bulunmayın!” âyeti nazil
oldu.”[573]
14- Katade diyor ki:
“Başlangıçta Ramazan gecelerinde iftardan sonra uyumadan yemek içmek ve cinsi münasebette bulunmak helal
fakat bir süre uyuduktan sonra uyanınca bunları yapmak haramdı. Daha sonra Allah teala, imsaka kadar yeme içme
ve cinsi münasebette bulunmayı helal kıldı.”[574]
15- “Oruç gecesi uyuyan kimseye uyuduktan sonra hanımlarla birleşmenin haramlığın bizim şeriatımızda da
mevcud olduğunu, fakat daha sonra nesh edildiğini” söyleyenler bu ayetin sebeb-i nüzulü konusunda şunu
zikretmişlerdir: İslâmın ilk yıllarında oruçlu iken, insan uyumadığı veya yatsı namazını kılmadığı müddetçe
yemesi, içmesi ve cinsi münâsebette bulunması helâl idi. İnsan uyuduğu ve yatsı namazını kıldığı zaman, ertesi
günün akşamına kadar yeme, içme ve cinsi münasebette bulunma haram oluyordu. Ensardan bir adam yatsı vakti,
oruçtan dolayı iyice yorulmuş olarak evine geldi. Âlimler bu sahabenin isminin ne olduğunda ihtilâf etmişlerdir.
Mu’az (r.a), bunun Ebu Sırme; Berâ (r.a.), Kays b. Sırme; Kelbî ise, Ebu Kays b. Sırme olduğunu söylemiştir. Bu
şahsın adının Sırme İbn Enes olduğu da ileri sürülmüştür. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) ona, yorgunluk ve
halsizliğinin sebebini sorunca, o da,
“Ya Rasûlallah, bütün gün akşama kadar hurmalıkta çalıştım. Yemek yemek için akşamleyin evime geldiğimde,
ailem yemeği getirmekte gecikti. Bu arada ben de uyumuşum. Derken beni uyandırdılar; böylece de bana, yemek
içmek haram oldu” dedi. Bunu müteakiben Hz. Ömer de ayağa kalkarak,
“Ey Allah’ın Rasulü, ben de sana buna benzer bir mazeret beyan edeceğim. Yatsı namazını kıldıktan sonra, eve
geldim ve zevcemle cinsî münasebette bulundum” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Ey Ömer, bu sana yakışmadı” dedi. Daha sonra, pekçok kimse de ayağa kalkarak, bu türden yaptıkları şeyleri
itiraf ettiler. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu.” [575]
16- İşte bütün bu olaylar, müslümanların herhangi bir kayda bağlı kalmadan, Razaman ayının her gecesi
kadınlarıyla cinsi münasebette bulunmalarına cevaz veren, hiç bir şarta bağlı olmadan, güneşin batışından fecrin
doğuşuna kadar yemelerini mubah kılan ve itikafa giren kimselerin ise, itikafa niyetli bulundukları müddetçe,
hanımlarıyla cinsi münasebette bulunmalarını yasaklayan âyetin indirilmesine neden olmuştur. [576]
17- Rivayet edildiğine göre bu âyet nazil olduğunda Adiyy b. Hatim şöyle yaptığını anlatmıştır: Beyaz ve siyah iki
iplik aldım, onları yastığımın altına koydum. Geceleri ikide bir kalkıyor onlara bakıyordum. Fakat bir türlü
beyazını siyahından ayırdedemiyordum. Sabahleyin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip, durumu anlattım. Bunun üzerine
o güldü ve,
“Sen koca kafalısın. Bu, o manada değil gündüzün beyazlığı (aydınlığı) ile gecenin siyahlığı (karanlığı)
manasınadır.” [577] buyurdu.
Hz. Peygamber (s.a.v.) ona, “Koca kafalısın” demiş. Çünkü bu, insanın ahmaklığını ifâde eden sözlerdendir. Biz
diyoruz ki: “Bu hadis, Allah Teâlâ’nın bu ayetle gündüzün başlangıcındaki beyazlık ile, gecenin sonundaki siyahlığı
kinayeli olarak kastettiğine kesin olarak delâlet eder.” [578]
188. Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını
günahla yemeniz için onları hâkimlere aktarma etmeyin.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mukatil b. Hayyan dedi ki:
“Bu âyet İmru’1-Kays b. Abis el-Kindî ve Abdan b. Eşva el-Hadremî hakkında nazil oldu. Bu iki zat bir arazi
hususunda Peygamber (s.a.v.)’e başvurdular, İmru’1-Kays bu davada davalı, Abdan ise davacı idi. Bu yüzden Allah
Teala bu âyeti indirdi de böylece Abdan arazisi hususunda hakim kılındı ve kendisiyle dava görülmedi.”[579]
2- Saîd İbni Cübeyr (r.a.) dedi ki:
“İmruu’1-Kays b. Abis el-Kindî ile Abdan b. Eşva el-Hadremî bir yer hakkında muhakeme olundular. İmru’1-Kays,
Abdân’ın yemin etmesini istedi. Bunun hakkında bu âyet indi.” [580]
3- Mukatil ibn Hayyân anlatıyor:
“Bu âyet İmruu’1-Kays ibn Abis el-Kindî (Kinde’den Efendimize gelen hey’et içinde imiş, Kinde’den olup da
irtidad etmiyenlerden imiş) ve Abdan ibnu’1-Eşva’ el-Hadramî hakkında nâzil oldu. Bir arazi konusunda
anlaşmazlığa düşüp Abdan şikâyetçi, İmruu’1-Kays davalı olarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hakemliğine
başvurdular Hadramî:
“Ey Allah’ın elçisi, bu adam babamdan bana intikal eden bir arazime el koydu.” dedi. Kindî:
“Orası benim elimdeki arazimdir. Ben orayı ekip biçiyorum ve onun hiçbir hakkı yoktur.” dedi. Allah’ın Rasûlü
(s.a.v.): Hadramî’ye:
“Bu arazinin sana ait olduğuna dair ya bir delil getirirsin ya da hasmına yemin teklif edeceğim.” buyurur.
Hadramî:
“Ey Allah’ın elçisi, yalan yere yemin eder ve arazimi alır gider.” deyince Efendimiz önce:
“Madem delilin yok, senin için onun yemininden başka yol yok.” buyurdu, sonra da: “Her kim mü’min kardeşinin
malından bir kısmının üzerine oturmak için yalan yere yemin ederse Allah’a, Allah ona öfkeli halde kavuşur.”
buyurdu. İmruu’1-Kays:
“Ey Allah’ın elçisi, hak kendinin olduğunu bile bile hakkını karşısındakine bırakana ne var?” diye sordu,
Efendimiz:
“Cennet.” buyurdular da İmruu’1-Kays:
“Seni şâhid tutuyorum ki ben o araziyi ona bıraktım.” diyerek davadan vazgeçti. Allah Tealâ da bu âyeti
indirdi.[581]
4- Ebu Hüreyre (r.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’e davalaşmayı beceren birisiyle, bunu beceremeyen iki kişi, davalaşmak üzere geldiler.
Böylece Hz. Peygamber, davalaşmayı iyi bilen kimsenin lehine karar verdi. Bunun üzerine, aleyhine hüküm verilen
kimse,
“Ya Rasulallah, kendisinden başka ilâh olmayan zâta yemin ederim ki, ben haklıydım” deyince, Hz. Peygamber,
“İstersen mahkemeyi tekrarlıyayım” dedi ve mahkemeyi tekrarladı ve yine davalaşmayı iyi bilen kimsenin lehine
karar verdi. Bunun üzerine aleyhine hüküm verilen kimse, önceki sözünü tekrarladı. Hz. Peygamber de, hükmünü
üçüncü kez gözden geçirdi. Sonra da Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Mahkeme sonunda, kim müslüman kardeşinin hakkını gasbedip alıkorsa, muhakkak ki o kimse, ateşten bir parçayı
koparıp almış demektir” [582] buyurmuştur. Bunun üzerine lehine hükmedilen kimse,
“Ya Rasûlallah, gerçekten hak onundur” deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.),
“Kim davalaşması sırasında başkasının hakkını alır ve onun hakkını kendine mal etmeye çalışırsa, o kimse ateşteki
oturacağı yere hazırlansın” [583] der.” [584]
5- Müslim’in tahric ettiği hadiste bu âyetin nüzulü zikredilmeksizin hadise anlatılır ve Abdan’m ismi Rabîa ibn
İbdân veya İydân olarak verilir.[585]
189. Sana hilâlleri sorarlar. De ki: O insanların faydası için ve bir de hacc için vakit ölçüleridir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Katade, Rebi’ b. Enes, İbn-i Cüreyc ve Abdullah b. Abbas’a göre bu âyetin nüzul sebebi, bir kısım insanların
Rasulullah’tan, ayın büyüyüp, küçülerek değişmesinin sebebini sormalarıdır. Âyet-i kerime, bu sorular üzerine
nazil olmuş, ayın maddeten değişmesinin sebebine cevap verilmemiş, değişmesindeki hikmetin ne olduğu
bildirilmiştir. Böylece soru soranlara, asıl sormaları icabeden şeyin, ayın şeklinin değişip değişmemesi olmayıp
onun değişmesindeki hikmetin olduğu bildirilmiştir. Evet, ay, müslümânların ibadet ve muamelat vakitlerini tesbit
için Allah teala tarafından, görünümü değişir bir halde yaratılmıştır. Müslümanlar oruçlarını, Haclarını,
boşanmalarını, hayız sürelerini, alacak ve verecek vakitlerini ay’a göre tesbit ederler. İşte ay bu hikmetlere binaen
güneş gibi sabit olmayıp değişmektedir.[586]
2- Muaz b. Cebel dedi ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, Yahudiler, sohbetlerimize katılıyorlar ve bize aylardan çok sual soruyorlar. Bunun üzerine
Allah Teala bu âyeti indirdi.”[587]
3- Katade dedi ki:
“Bize şu zikrolundu; O Yahudiler Allah’ın Peygamberi’ne “bu aylar niçin yaratıldı?” diye sordular da Allah Teala
bu âyeti indirdi.”[588]
4- Kelbî dedi ki:
“Bu âyet Muaz b, Cebel ve Sa’lebe b. Aneme[589] hakkında nazil oldu. Bunlar Ensar’dan iki kişi idiler, Dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, bu hilale ne oluyor ki iğne gibi incecik doğuyor da sonra çoğalıyor. Nihayet kocaman oluyor
ve tamtamına yusyuvarlak oluyor. Daha sonra tekrar azala azala inceliyor ve nihayet ilk hali gibi ipince oluyor da
tek bir hal üzere kalmıyor.”[590]
Bu rivayet Süddî’yi Sağir yoluyla Kelbî’den, Ebu Salih’ten, İbnu Abbas’tan (r.a.) da rivayet edildi.[591]
5- İbnu Abbas’tan (r.a.) Avfî yoluyla rivayet edildi:
“İnsanlar Rasûlullah’a hilallerden sordular. Bu âyet indi.”[592]
6- Katâde, Ebü’l-Âliye ve Rebi’ b. Enes’ten rivayet olunmuştur. Onlar derler ki:
“Bize ulaştığına göre sahabe:
“Ey Allah elçisi, hillaler niçin yaratıldı?” dedi. Bunun üzerine Allah bu âyet-i inzal buyurdu.”[593]
189. Birr (İyilik ve tâat), evlere arkalarından gelmeniz değildir. Fakat birr takvaya erenindir. Evlere kapılarından
gelin. Allah’tan takva üzere olun ki felaha eresiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Hasen ve Esamm derler ki:
“Cahiliye devrinde birisi bir işe niyyet edip de giriştiğinde isteğine ve başarıya ulaşmasında bir zorlukla karşılaşırsa
evine kapısından girmez, arkadan girer ve tam bir sene bu halde kalırdı, bir sene böyle yapmaya devam ederdi. Bu
davranış, karşılaştığı zorluğun kaldırılmasında bir uğur olarak kabul edilirdi. İşte bu âdeti kaldırmak üzere bu âyet-i
kerime nazil olmuştur.[594]
2- Muhammed b. İbrahim el-Müzekkî, Ebû Amr b. Matar’dan, o Ebû Halife’den, o Ebu’l-Velid ve el-Havdî’den,
onlar Şu’be’den, o Ebû İshak’tan, o da Bera İbn Azib’den şu rivayeti bize haber verdi:
“Ensar haccedip geldikleri zaman evlerine kapılarından girmeyip, arka kısmından, bacadan girerlerdi. Derken
adamın biri gelip kapı tarafından girmiş, böylece sanki o bu yanlış inancı kınamıştı. Nihayet bu âyet nazil
oldu.”[595]
Bu hadisi Buhari Ebu’l-Velid’den, Müslim de Bündar, Ğunder ve Şu’be yoluyla rivayet etmiştir.[596]
3- Berâ b. Âzib diyor ki:
“İnsanlar cahiliye döneminde hac yapmak üzere ihrama girdiklerinde bir takva davranışı olmak üzere evlerine
kapılarından girmiyorlar, arka taraftan (delik veya pencerelerden) giriyorlardı. İşte onların bu davranışları üzerine
bu âyet nazil oldu ve evlere arka taraftan girmenin takva ile alakası olmadığını beyan etti.” [597]
4- Ebû Bekr et-Temimî, Ebu’ş-Şeyh’ten, o Ebû Yahya er-Razî’den, o Sehl b. Ubeyd’den, o Ubeyde’den, o
A’meş’ten, o Ebû Süfyan’dan, o da Cabir’den şu rivayeti bize haber verdi:
“Kureyş, hürmet iddiasında bulunurdu ve ihramda iken evlerine kapılardan girerlerdi. Oysa ki Ensar ve diğer
Araplar ihramda iken hiçbir kapıdan girmezlerdi. Rasulullah (s.a.v.) bir bostanda bulunduğu sırada bostanın
kapısından çıkmıştı ve kendisiyle birlikte Kutbe b. Amir el-Ensarî de çıkmıştı. Bunun üzerine dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, Kutbe b. Amir facir bir adamdır ve o seninle birlikte kapıdan çıktı.” Bunun üzerine ona:
“Seni bu yaptığın şeye sevkeden nedir?” buyurdu. Kutbe de:
“Senin yaptığını gördüm de ben de senin yaptığın gibi yaptım” dedi. Peygamber (s.a.v.) de:
“Ben dinde titizlik gösteriyorum” buyurdu. O da:
“O halde benim dinim senin dinindir” dedi ve nihayet Allah Teala bu âyeti indirdi.”[598]
5- Müfessirler dediler ki:
“Cahiliyye devrinde ve İslâmın ilk yıllarında insanların hali şu idi: “Onlardan bir kişi hacc veya umre için ihrama
girdiğinde hiçbir duvarın, evin ve çitin kapısından girmezdi. Şayet bu kişi ikamet eden yerli halktan biri ise, evinin
arkasından ya bir delik açıp oradan girer ve çıkar ya da bir merdiven alıp ona tırmanır idi, Eğer göçebe ahaliden
biri ise çadırın arkasından çıkardı ve ihramdan çıkıncaya kadar kapıdan girmezdi. Bunu da bir dînî emir olarak
görürlerdi. Ancak dinde tavizsiz olanlar müstesna, -ki bunlar Kureyş, Kinane, Huzaa, Sakîf, Has’am, Benû Amir b.
Sa’saa ve Benu’n-Nadir b. Muaviye- Bunlara dinlerinde gösterdikleri şiddet sebebiyle humus[599] ismi verilmişti.
Derken birgün Rasulullah (s.a.v.) Ensar’dan birisinin evine girdi. Ensar’dan birisi de ihramlı olduğu halde
Rasulullah (s.a.v.)’in izi üzere kapıdan girdi. Bu sebeple insanlar bu zatı yadırgadılar. Rasulullah (s.a.v.) bu zata:
“İhramlı olduğun halde niçin bu kapıdan girdin?” buyurdu. O da:
“Senin kapıdan girdiğini gördüm de ben de seni takip ettim” dedi. Rasulullah (s.a.v.) da:
“Ben dinde şiddet gösteriyorum” buyurdu. Adam da:
“Eğer sen dinde titiz isen, ben de titizim. Dinimiz birdir. Ben senin rehberliğine semtine ve dinine razı oldum” dedi
ve bu yüzden Allah Teala bu âyeti indirdi.”[600]
6- İbnu Cerîr, İbnu Abbas’tan (r.a.) îbnu Avfî tariki ile anlattı. Bunun benzerini Tayalisî, Berâe’den (r.a.)
Müsned’inde anlattı:
“Ensâr seferden döndüğü zaman evlerine kapısından girmezlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.”[601]
7- Kays îbni Cübeyr-i Neşhelî’den (r.a.) rivayet edildi:
“Dinde tavizsiz olanlar müstesna bir kısım insanlar ihramlı oldukları zaman evlerine ve bahçelerine kapılarından
girmezlerdi. Allah’ın Rasûlü ve ashabı bir eve girdiler. Ensar’dan Rifâa ibn Tâbut -ki o, dinde tavizsiz olanlardan
değildi- duvara tırmandı ve evin üzerinden (bacadan) girdi, Rasûlullâh’ın yanına vardı. Çıkarken ise Allah’ın Rasûlü
(s.a.) kapıdan çıkınca Rifâa da peşinden kapıdan çıktı. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.). Rifâa’ya:
“Seni bu yaptığını yapmaya, yani kapıdan çıkmaya sevkeden nedir?” diye sordu. Rifâa:
“Senin kapıdan çıktığını gördüm, ben de sana tâbi olarak kapıdan çıktım.” dedi. Efendimiz:
“Ama ben Ahmes (dinde titizlik gösteren) bir adamım.” buyurdu. Rifâa:
“Sen Ahmes isen dinimiz bir.” dedi de Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.” [602]
8- Zühri rivayetinde Efendimizle birlikte eve giren (veya çıkan) sahabî’nin ensar’dan ve Seleme oğullarından
olduğu, olayın Hudeybiye senesi Efendimiz ve ashabının umre için ihrama girdikleri ayrıntıları vardır. [603]
9- Süddî’den gelen rivayet biraz daha farklı ve bunda sahabîye, duvardan veya tavandan değil de kapıdan girmesini
emreden bizzat Efendimiz ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu davranışı akabinde vahy ile te’yid edilmiş oluyor. Şöyle
ki: Bazı insanlar haccettikleri zaman evlerine kapılarından girmezler, arkadan açtıkları bir delikten girerlerdi. Hz.
Peygamber veda haccında yürüyerek geldi. Yanında onlardan (haccettiğinde kapıdan girmeyenlerden) birisi vardı ve
o müslüman idi. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) kapıya ulaşınca adam orada durakladı, girmek istemedi ve
“Ey Allah’ın Rasûlü, ben Ahmes’im (ihramlıyım).” dedi. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.):
“Ben de ahmesim, gir.” buyurdular. Adam girdi de Allah Tealâ bu âyeti indirdi.” [604]
10- Muhammed ibn Sa’d kanalıyla İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayet daha başka ve çarpıcı bir rivayettir. O
şöyle anlatıyor:
“Medine halkından bazıları düşmanlarından herhangi bir korkuları olduğunda ihrama girerler ve düşmanlarından
gelebilecek korkularından emin olurlardı. Bu ihramları esnasında da evinin kapısından girmez, evinin tepesineden
bir delik deler, oradan girer çıkardı. Hz. Peygamber Medine’ye geldiği zaman orada ihramlı birisi vardı. Hz. Peygamber bir gün bir bostana gitti ve kapısından girdi. O ihramlı kişi de peşinden kapıdan girdi. Bir başkası
arkalarından bağırdı:
“Ey filân sen ihramlısın ve kapıdan girmemen gerekirken girdin.” Hz. Peygamber:
“Ama ben ahmes’im.” buyurunca adam:
“Ey Allah’ın Rasûlü (s.a.v.), sen ihramlı isen ben de ihramlıyım.” dedi de Allah Tealâ, sonuna kadar olmak üzere
bu âyeti indirdi.”[605]
11- Bera b. Âzib, Kays b. Cübeyr, Mücahid, İbrahim en-Nehai, Zühri, Katade, Süddi, Abdullah b. Abbas, Rebi’ b.
Enes ve Atâ özetle şunu zikretmişlerdir:
“Ensarın hepsi veya onlardan bir kısım insanlar, Hac yapıp evlerine döndükten sonra evlerine normal kapılarından
girmiyor, evlerinin arkasından duvarı delerek oradan veya küçük pencerelerden giriyorlardı. Böyle yapmalarının
sebebi ise Zühri’ye göre Hacca giden insanların bir zaruretten dolayı tekrar evlerine dönmeleri durumunda,
kendileriyle gök arasına herhangi bir şeyin girmesini istememeleriydi. Kapının buna engel olduğunu kabul
ediyorlardı.
Abdullah b. Abbas’a göre ise, insanlardan birinin herhangi bir düşmanından korkması halinde ihrama girmesi,
böylece düşmanın tecavüzünden emin olmasıydı. İhrama giren ise evinin normal kapısından içeri girmez arkadan
çıktığı bir delikten içeri girerdi.
Atâ ve Mücahide göre ise, böyle yapmalarının sebebi, bunu bir takva saymaları idi. Rasulullah’ın da mensup
olduğu Kureyş kabilesine: “Dinlerine bağlı muhafazakârlar” anlamına gelen “Ahmesler” deniyordu.
Ahmes: Ahmesler, Hac veya Umre yaptıklarında evlerinin kapısını bırakıp başka tarafından girme şeklinde bir
âdete sahip değillerdi. Resulullah Medine’ye hicret edince Ensarda gördüğü bu gibi halleri yasaklamamış ve onları
bu âdetlerinde serbest bırakmıştı. Bir keresinde Rasulullah bir yere normal kapısından girerek Ensardan Hacdan
gelmiş bir adam da Rasulullah gibi normal kapıdan içeri girdi. Rasulullah ona “niçin böyle yaptığını” sorunca o da
Resulullaha:
“Senin yaptığını yaptım.” cevabını vermişti. Rasulullah ona:
“Ben Ahmes’im” deyince o da
“Ben de Ahmes’im” dedi. Yani “Senin dinine tabiyim.” demek istemişti. İşte âyet-i kerimenin bu bölümü nazil
oldu ve evlere normal kapısından girilmesi gerektiğini, kapılar bırakılıp ta arkadan evlere girmenin takva ile bir ilgisinin olmadığını bildirdi.[606]
12- Müfessirler bu rivayetleri alarak onlardaki bir takım açıklık ve eksiklikleri şöyle tamamlarlar:
“Câhiliye devrinde ve İslâm’ın ilk yıllarında kişi hac veya umre için ihrama girdiğinde bağa bahçeye ve eve
kapısından girmez şehirli ise ya çatıdan bir delik açar, oradan girer çıkar, ya da bir merdiven edinir onunla çatıya
çıkar oradan girer çıkardı. Bedevi ise çadırın kapısından girmez, çadırı arkasından yırtar, oradan girer çıkardı.
İhramdan çıkıncaya kadar böyle yapar; “hums” denilen Kureyş, Kinâne, Huzâa, Sakîf, Has’am, Amir ibn Sa’sa’
oğulları ve Nadr ibn Muâviye oğulları kabilelerinden olanlar dışında kalanlar için aksi davranışı hoş
karşılamazlardı. Bu kabileler halkına “Hums” denilmesi -ki “ahmes” kelimesinin çoğuludur- onların dinlerinde
taassub sahibi olmalarından, dinlerine daha bir sıkı sarılmalarındandı.”[607]
190. Allah yolunda, sizinle savaşanlarla siz de savaşın, ancak ileri gitmeyin (haddi aşmayın). Şüphesiz ki Allah
haddi aşanları sevmez.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kelbi’nin Ebu Salih’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre bu âyet Hudeybiye barışı hakkında nazil
olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabı Hudeybiye musalahası yılı Mekke müşrikleri tarafından Beytullah(‘a
girmekten) engellenip kurbanlarını Hudeybiye’de keserek o sene umre yapmadan Medine’ye dönmek, bir sonraki yıl
Mekke’ye gelmek, müşrikler tarafından boşaltılacak Mekke’de üç gün kalmak, Beytullah’ı tavaf etmek, bu üç gün
içinde Mekke’de dilediğini yapmak üzere müşriklerle antlaşma yaptılar. Bir sonraki sene olunca Allah’ın Rasûlü
(s.a.v.) ve ashabı bir önceki yıl yapamadıkları umrenin kazası için hazırlandılar. Bir taraftan da müşriklerin
sözlerinde durmayıp onları Mescid-i Haram’a sokmıyacaklarından ve kendileriyle savaşacaklarından korkuyor,
Harem’de ve haram ayda savaşmayı da kerih görüyorlardı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Allah yolunda, sizinle
savaşanlarla siz de savaşın…” âyetini indirdi. Ki bu âyette kendileriyle savaşılacaklardan maksat
Kureyşlilerdir.[608] Yüce Allah bu âyeti inzal buyurarak, ihramlı oldukları halde, haram ayında ve Harem’de
kendileriyle savaşanlarla savaşmalarını mubah kıldı. Böylece ashabın bu konudaki günah endişesi bertaraf edilmiş
oldu.”[609]
2- Rebî’ ve İbn Zeyd ise bu âyetin Medine-i Münevvere’de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e savaş izni veren ilk âyet
olduğunu; Berâe’deki “Müşrikleri öldürün…” [610] âyetu’s-seyf nazil oluncaya kadar bu âyete imtisâlen Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in, sadece kendisiyle savaşanlarla savaştığını, savaşmıyanlara karşı ise savaşmaktan geri
durduğunu söylemektedir.[611]
3- Gerçekten de Mekke-i Mükerreme’de Hz. Peygamber’e savaş emredilmesi bir tarafa Fussilet, 41/34; Mâide, 5/13;
Müzzemmil, 73/10; Gâşiye, 88/22 ve benzeri âyetlerle savaş ona yasaklanmıştı bile. Ama Medine-i Münevvere’ye
hicret edince savaşmakla emrolundu ve “Allah yolunda, sizinle savaşanlarla siz de savaşın, ancak ileri gitmeyin…”
âyeti nazil oldu. Hz. Ebu Bekr (r.a.)’den: “Savaş hakkında ilk nazil olan “Kendileriyle savaşılanlara uğradıkları o
zulümden dolayı savaşmalarına izin verildi…”[612] âyetidir.” şeklinde bir rivayet varsa da herhalde bu Hacc âyeti
sadece müslümanlarla savaşanlarla savaş şeklinde sınırlı bir izin olmayıp genel olarak savaşa izin verilmesiyle
alâkadar olmalıdır.[613]
191. Onları, yakaladığınız yerde öldürün.. Ve, onların sizi çıkarmış olduğu yerden, siz de onları çıkarın. Fitne,
öldürmeden daha şiddetlidir. Onlar sizinle orada çarpışmadıkça, siz de onlarla Mescid-i Haram yanında
savaşmayın. Eğer sizlerle savaşırlarsa, onları öldürün. Kâfirlerin cezası, işte böyledir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Sahabeden birisi, kâfirlerden birisini haram ayda öldürdü. Bunun üzerine mü’minler, bu mü’mini bundan dolayı
kınadılar. İşte bu sebeple de Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: Sizin, haram aylarda
öldürmeye yönelmiş olmayı büyük bir suç saymanız gerekmez.. Çünkü harâm aylarda, kâfirlerin küfre yönelmeleri,
bu yaptığınızdan daha büyük bir suçtur.[614]
193. Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın dini oluncaya kadar o (kâfirlerle) savaşın. Eğer vazgeçerlerse,
zalimlerden başkasına hiçbir düşmanlık beslenmez.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Kafirler Mekke’de Hz. Peygamber’in ashabını dövüp eziyet ediyorlardı. Bundan dolayı bazı müslümanlar
Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldılar. Sonra müşrikler bu eziyetlerini, müslümanlardan bir kısmının Medine’ye
hicretine sebebiyet verinceye kadar sürdürdüler. Müşriklerin bu fitneyi çıkarmalarından maksadları, müslümanların
İslâm’ı terkederek kâfir olmalarım sağlamaktı. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Buna göre âyetin
manası şöyledir: “Onlara gâlib gelinceye kadar, onlarla savaşın, sakın onlar sizi dininiz hususunda fitneye
düşürmesin; sakın şirke düşmeyin.” [615]
194. Haram ay, haram aya karşılıktır, hürmetler (haram oluş) karşılıklıdır. Onun için kim, sizin üzerinize saldırırsa,
siz de tıpkı onların üstünüze saldırdıkları gibi ona saldırın. Allah’tan takva üzere olun ve iyi bilin ki Allah
müttakîlerle beraberdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Katâde der ki:
“Hz. Peygamber ve ashabı umre yapmak üzere Mekke’ye doğru Zilkade ayında yola çıkmışlardı. Hudeybiye’ye
gelince müşrikler yollarını kestiler (ve Mekke’ye girmelerine, umre yapmalarına izin vermediler. Hudeybiye
antlaşması yapıldı ve Hz. Peygamber ile ashabı geri Medine’ye döndüler). Bir sonraki sene Mekke’ye girdiler ve
yine Zikade ayında umre yaptılar, orada üç gece kaldılar. Müşrikler, Hudeybiye senesi onları geri çevirdiklerinde
bununla övünmüşlerdi. Aliah Tealâ onların bu yaptığının karşılığını bu şekilde verdi ve “Haram ay, haram aya
karşılıktır, hürmetler (haram oluş) karşılıklıdır…” âyetini indirdi.” [616]
Ayet, hicretin yedinci senesi Umretu’l-kazâ’da nazil olmuştur.[617]
2- İbn Abbas, Mücahid ve Dahhâk’tan rivayet edildiğine göre, “Hz. Peygamber (s.a.v.), Hudeybiye senesinde umre
yapmak için Medine’den hareket etti. Bu hâdise, hicretin altıncı senesinin zilkade ayında vuku buldu. Hz.
Peygamber (s.a.v.)’i, Mekkeli müşrikler umre yapmaktan alıkoydular ve daha sonra O’nunla, şimdilik geri dönüp bu
umreyi gelecek yıl yapması ve umre yapması için Mekke’yi üç gün boşaltmak üzere anlaştılar. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü ertesi sene hicretin yedinci yılı zilkade ayında tekrar gelip, Mekke’ye girdi ve umresini yaptı. İşte
Allah Teâlâ bunun üzerine bu ayeti indirdi.”
Buna göre ayet, “Sen haram ayda Harem-i Şerif’e girdin. Mekkeliler geçen sene bu ayda sana manî olmuşlardı. Bu
ay, geçen seneki o aya denktir” manasındadır. [618]
3- “Onun için kim, sizin üzerinize saldırırsa, siz de tıpkı onların üstünüze saldırdıkları gibi ona saldırın.” kısmının
nerede ve kimler hakkında nazil olduğu da müfessirler arasında ihtilaflıdır. İbn Abbâs, bu ve bu mealdeki âyetlerin
Mekke-i Mükerreme’de müslümanlar henüz sayıca az ve çok zayıf, müşriklere karşı duracak güçleri yok, müşrikler
müslümanlara eziyet eder durumdalar iken nazil olduğunu söylerken Mücâhid âyetin Medine-i Münevvere’de ve
Umretu’l-Kaza’dan sonra nazil olduğunu söylemektedir.[619] Mekke-i Mükerreme’de inananlara cihad farz
kılınmadığına ve bu âyette de velev nefsi müdafaa ve kendilerine yapılan saldırı ile sınırlı olsa bile saldırı emri
ihtiva ettiğine göre Mücahid’den gelen rivayetin diğerine tercih edilmesi daha makul görünmektedir.
4- Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerimenin Mekke’de nazil olduğunu bildirmiş ve özetle şunları söylemiştir:
“Bu âyet-i kerime nâzil olduğu zaman Müslümanların sayısı az idi. Onların, müşrikleri ezecek güçleri yoktu. Bu
sebeple müşrikler müslümanlara sövüyorlar, onlara çeşitli işkencelerde bulunuyorlardı, işte bu esnada âyet-i kerime
nâzil oldu ve Allah teala müslümanlara, kendilerine saldırıda bulunanlara karşı aynen mukabele etmelerini veya
sabredip affetmelerini emretti. Fakat Rasulullah Medine’ye hicret edip Allah onu güçlendirince bu dönemde Allah
teala müslümanlara, haksızlığa uğradıkları takdirde güçlerini kullanmalarını, ancak cahillerin birbirlerine
saldırdıkları gibi birbirlerine saldırmamalarını emretti.” [620]
5- Mücahid’e göre bu âyet-i kerime, Rasulullah’a, Hudeybiye sulhu şartlarına göre umre yaptıktan sonra Medine’de
nazil olmuştur. Mânâsı ise: “Ey müminler, müşriklerden kim size karşı savaşacak olursa siz de onların sizinle savaştıkları gibi onlarla savaşın.” demektir. [621]
6- Hasen’den gelen bir rivayette de müşriklerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Ey Muhammed, haram ayda sana savaş yasaklandı mı?” diye sormuşlar; Efendimiz (s.a.v.)’in:
“Evet” cevabı üzerine müslümanlarla savaşmak istemişler de bu âyet nazil olmuş yani müşriklerin haram ayda
savaşı mubah görerek müslümanlarla savaşa yeltenmeleri halinde müslümanların da kendilerini savunma sadedinde
haram ayda savaşmalarına bu âyet-i kerime ile izin verilmiştir.[622]
7- Hasan el-Basrî’den rivayet edildiğine göre, “kâfirler, Allah’u Teâlâ’nın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i haram aylarda
savaşmaktan nehyettiğini duymuşlardı. Bundan dolayı, Hz. Peygamber’in kendileri ile bu aylarda savaşamayacağını
zannederek, onunla savaşmak istediler. İşte bu husus, “Sana haram aylarda savaşmanın (hükmünü) sorarlar. De ki:
Onlarda savaşmak büyük (günahtır). Fakat Allah yolundan alıkoymak, Allah’ı inkâr etmek ve Mescid-i Haram’dan
menetmek… (daha büyük günahtır)” [623]
ayetinde bahsettiği husustur. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, bu
hadisedeki hükmünü açıklamak üzere bu ayeti indirerek, “Haram ay, haram aya bedeldir” buyurdu. Yani,
“Müşriklerden kim sizin kanınızı haram aylarda helâl sayarsa, siz de o aylarda onun kanını helâl sayın” demektir.
[624]
8- Ayet-i kerimede geçen: “Mukaddes olan haram ay mukaddes olan haram aya karşılıktır.” ifadesinin, Hudeybiye
yılına ve Hudeybiye andlaşmasına işaret ettiği beyan edilmektedir. Hicretin altıncı yılında yapılan Hudeybiye sulh
andlaşmasından önce Rasulullah (s.a.v.)’in ve müminlerin zilkade ayında Mekke’ye girerek umre yapmalarına
müşrikler engel olmuşlardı. Fakat bu sulh andlaşmasından sonra ertesi yıl yine zilkade ayında Rasulullah ve
müminler umrelerini yapmışlardır. Böylece bir senenin Mukaddes ayında yapılmayan umre. ertesi yılın aynı ayında
yapılmıştır. İşte âyette geçen ve “Karşılıktır” diye tercüme edilen “Kısas” kelimesinden maksat budur. Allah teala
bu olaya işaretle müminlerin maneviyatını güçlendirmektedir.
Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Miksem, Süddi, Dehhak, Rebi’ b. Enes bu âyeti bu şekilde izah etmişlerdir.
Taberi de bu âyeti bu şekilde tefsir etmiştir. Başka müfessirler ise bu âyetin mânâsının şöyle okluğunu
söylemişlerdir:
“Mukaddes olan haram ay, mukaddes olan haram aya karşılıktır. Bu ayların kudsiyeti ihlal edildiği takdirde ihlal
edenlere aynı şekilde mukabele edilecektir, o halde bu aylarda sizinle savaştıkları takdirde siz de onlarla
savaşmaktan çekinmeyin.” Ancak, bu izah şekline göre de âyet-i kerimenin hükmünün mensuh olduğu
zikredilmiştir. Zira “Müşriklerle haram aylarda savaşılmaz.” diye bir hüküm kalmamıştır. Onlarla her yerde ve her
zaman savaşmak caizdir.[625]
9- Taberi diyor ki:
“Bu âyeti kerimenin Mücahid’in dediği gibi Medine’de nazil olduğunu söylemek daha doğrudur. Zira bundan önce
ve sonra gelen âyetlerin cihad etmeyi emrettiklerini, cihad etmenin ise hicretten sonra farz kılındığını, bu âyetin de
cihadın bir şeklini bildirdiğini kabul etmek daha isabetlidir. Ancak bu âyetin de: “Bütün müşriklere karşı toplu
halde savaşın.” âyet-i kerimesiyle ve benzeri âyetlerle neshedildiği muhakkaktır. O âyetlerden bazıları da şunlardır:
“Kitap ehlinden, Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram
saymayan ve hak din olan İslam’ı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar
savaşın.”[626]
“Ey iman edenler, çevrenizde bulunan kâfirlerle savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah, takva
sahipleriyle beraberdir.” [627]
195. Allah yolunda mallarınızı harcayın ve kendilerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın ve muhsinler olun. Allah
muhakkak muhsinleri sever.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Said b. Muhammed ez-Zahid, Ebû Ali b. Ebî Bekr-i Fakih’ten, o Ahmed b. el-Hüseyn el-Cüneyd’den, o
Abdullah b. Eyyub’dan, o Hüşeym’den, o Davud’dan, o da Şa’bi’den, şu rivayeti bize haber verdi:
“Bu âyet Allah yolunda harcamaktan geri duran Ensar hakkında nazil oldu.”[628]
2- Aynı senedle Hüşeym’den, o İsmail b. Ebî Halid’den, o da İkrime’den bize haber verdi:
“Bu âyet, Allah yolunda harcamalar hakkında inmiştir.”[629]
3- Huzeyfe (r.a.) dedi ki:
“Bu âyet nafaka-infak hakkında indirildi.”[630]
4- Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hudeybiye senesi umresini kaza etmek üzere Mekke’ye gittiğinde nazil
olmuştur. Şayet müşrikler müslümanlara engel olmaya kalksalardı, bu umre mutlaka savaşa sebeb olacaktı. Bu
itibarla, bu umre, hem umre hem de cihad olmuştur. Böylece bunda, iki mana birleşmiştir. Durum böyle olunca,
Cenâb-ı Hak, “Cihad ve umre yolunda infak edin” demedi de, “Allah yolunda infâk edin” buyurdu. [631]
5- Ebû Bekr-i Mihrecanî, Ebû Abdillah b. Batta’dan, o Ebûl-Kasım el-Bağavî’den, o Hudbe b. Halid’den, o
Hammad b. Seleme’den, o Davud’dan, o Şa’bi’den, o Dahhak’tan, o da Ebû Cübeyre’den şunu dediğini bize haber
verdi:
“Ensar Allah’ın dilediği, ellerinden geldiği kadar tasadduk eder ve yedirirlerdi. Derken bir sene kendilerine kıtlık
isabet etti de infak etmekten ellerini çektiler. Allah Teala da bu âyeti indirdi.”[632]
6- Ebû Mansur Bağdadî, Ebu’l-Hasan es-Serrac’dan, o Muhammed b. Abdillah el-Hadremî’den, o Hudbe’den, o
Hammad b. Seleme’den, o Semmak b. Harb’dan, o da Numan b. Beşir’den Aziz ve Celil olan Allah’ın bu âyeti
hakkında şunu dediğini bize haber verdi:
“Kişi günah işler de: “Ben bağışlanmam” derdi. Bu yüzden Allah Teala bu âyeti indirdi.”[633]
Bunun için Berâe’den (r.a.) şahitler vardır ve bunu Hâkim anlatmıştır. [634]
Sanki mü’minin, bağışlanmaktan umudunu keserek tevbe ve istiğfarı terketmesi onun, kendisini kendi elleriyle
tehlikeye atması olarak değerlendirilmiş olmaktadır.[635]
7- Ebu’l-Kasım b. Abdan, Muhammed b. Hamedeveyh’ten, o Muhammed b. Salih b. Hanî’den, o Ahmed b.
Muhammed b. Enes el-Kureşî’den, o Abdullah b. Yezid el-Mukri’den, o Hayat b. Şüreyh’ten, o Yezid b. Ebî
Hubeyb’den, o da Eslem b. Ebî İmran et-Tücîbî’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Biz Kostantiniyye’de idik. Bu esnada Rasulullah (s.a.v.)’ın sahabileri olan Ukbe b. Amir el-Cühenî Mısır ahalisine
ve Fudala b. Ubeyd Şam ahalisine vali idiler. Bu sırada şehirden büyük bir Rûm ordusunun safı çıktı. Biz de onlara
karşı müslümanlardan büyük bir saf oluşturduk, müslümanlardan bir kişi Rûm safına karşı çıkıp hamle etti. Hatta
içlerine daldı. Sonra da sağsalim çıkıp yanımıza geldi. Bunun üzerine insanlar bağırıp:
“Subhanallah, kendisini tehlikeye attı” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.)’ın sahabisi olan Ebû Eyyub elEnsarî ayağa kalkıp dedi ki:
“Ey insanlar siz bu âyeti yanlış yorumluyorsunuz. Bu âyet ancak biz Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Zira
biz, Allah Teala dinini kuvvetlendirip yardımcılarını çoğaltınca Rasulullah (s.a.v.)’tan gizlice bazımız bazımıza
dedik ki: “Mallarımız zayi oldu, Mallarımıza sahip olsak da onların elden çıkıp gidenlerini temin etsek” Bunun
üzerine Allah Teala bizim kurduğumuz niyetlerimizi reddederek Kitabı’nda şu âyeti indirdi: “Allah yolunda
sarfedin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın.” Böylece mallarımız hakkında kurduğumuz gözkulak olma, ve
ıslah etme niyetimizin tehlike olduğunu bize ihtar edip, bize cihadı emretti.” Bundan böyle Ebû Eyyub el-Ensarî
Allah onun ruhunu alıncaya kadar Allah yolunda savaşmaya devam etmiştir.”[636]
8- Rivayet edildiğine göre muhacirlerden birisi, düşman saflarına hücum etmişti. Bunun üzerine insanlar onun
arkasından, “Kendi kendini tehlikeye attı!” diye gürültü kopardılar. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensarî:
“Biz bu âyetten haberdarız; bu ayet sadece bizim hakkımızda nazil olmuştur. Biz Allah’ın Rasûlüyle beraber
bulunduk; O’na yardım ettik ve O’nunla birlikte savaş meydanlarında bulunduk. İslâm kuvvet bulup, taraftarları
çoğalınca, biz ailelerimize ve mallarımızın yanına döndük ve kendi rahatımıza koyulduk.
Böylece esas tehlike, kişinin çoluk çocuğu ve malı yanında bulunarak, cihadı terk etmesi ile meydana gelmiş olur.
[637]
9- Ebu Eyyüb El-Ensarî dedi ki:
“Bu âyet biz Ensar cemâati hakkında nazil oldu. Allahü Teâlâ İslâm’ı aziz kılıp yardımcıları çoğalınca, birbirimize
gizlice:
“Mallarımız zâyî oldu, Allahü Teâlâ İslâm’ı aziz kıldı, ki mallarımızın başında otursak ve onlardan zâyî olanları
ıslah edip düzeltsek.” dedik. Allahü Teâlâ, bizim söylediklerimizi reddederek bu âyeti indirdi.
Tehlike, harbi terk etmek, malların başında oturup onları ıslah etmek oldu.”[638]
10- İbn Abbâs’tan rivayete göre de Hz. Peygamber insanları cihada çıkmaya davet etmiş de o esnada Medine-i
Münevvere’de bulunan bazı bedeviler:
“Cihada ne ile hazırlanalım? Azığımız yok, kimse de bize azık vermiyor.” demişlerdi. İşte bunun üzerine “Allah
yolunda mallarınızı harcayın ve kendilerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” Âyeti nazil oldu.[639]
11- Rivayet olunduğuna göre, “Allah Teâlâ’nın, “Haram ay, haram aya bedeldir, haramlar karşılıklıdır” ayeti nazil
olunca, hazır olanlardan biri:
“Ya Rasulallah, Allah’a yemin ederim ki bizim azığımız yok. Hiçbir zengin de bize yardım etmiyor” dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), müslümanlara, “Allah yolunda infâk etmelerini, tasaddukta bulunmalarını ve
Allah yolunda taşınan yarım bir hurma ile de olsa sadakadan el çekmemelerini” emretti. Müteakiben müslümanlar
herşeylerini verdiler. İşte bu âyet de, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e muvafakat ederek nazil oldu.[640]
12- İmâm Şafiî (r.a.)’nin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s), cennetten bahsetti. Bunun üzerine ensardan
birisi O’na,
“Bana bildirir misin ya Resûlallah, eğer ben sabrederek ve sevabını da Allah’tan umarak öldürülürsem?..” der.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
“Sana cennet vardır” dedi. Bunun üzerine adam düşman birliklerinin içine daldı. Böylece düşmanlar bu kimseyi,
Allah’ın Resulünün gözü önünde öldürdüler. Yine Hz. Peygamber (s.a.s) cennetten bahsederken, ensardan birisi,
üzerinde bulunan zırhını yere atar, daha sonra da düşmanın safları arasına dalar.. Bunun üzerine düşmanları onu
öldürürler.
13- Rivayet edildiğine göre ensardan birisi, Muâviyeoğullarından ayrılmıştı. Derken öldürülen arkadaşlarının
üzerinde bir kuşun dolaştığını gördü.. Hemen kendisiyle birlikte bulunan bazı kimselere,
“Düşmanın üzerine atılacağım.. Onlar beni öldürecekler, ama ben de arkadaşlarımın öldürüldüğü şu harp
meydanından geri kalmayacağım” dedi, dediğini de yaptı.. Bunun üzerine geride kalanlar bunu Hz. Peygamber
(s.a.s)’e anlatınca, o da o kimse hakkında güzel şeyler söyledi..
14- Rivayet edildiğine göre, bir topluluk bir kaleyi kuşatır.. Adamlardan birisi de öldürülünceye kadar savaşır..
Bunun üzerine o kimse hakkında” kendi kendini tehlikeye attı!..” dediler. Bu söz Hz. Ömer’e ulaşınca o, “onlar
yalan söylediler. Allah’tı Teâlâ,
“İnsanlardan bir kısmı, Allah’ın hoşnutluğunu taleb ederek, kendi nefislerini (Allah uğruna) satarlar” [641]
buyurmamış mıdır?” dedi.
15- Berâ İbn Azib’ten nakledilmiştir. Ebu Hureyre (r.a.)’den, bu ayet hususunda söyle dediği rivayet edilmiştir:
“Bu ayetle kastedilen kimse, iki düşman safı arasında tek başına kalan kimsedir.” [642]
16- Bazı alimlere göre kişinin kendisini düşman içine atması, onları mağlûp etmeyi tahmin edip ummayacağı
durumda haramdır. Ama, galibiyyetin söz konusu olması halinde, caizdir.
196. Haccı da umreyi de Allah için tam yapın. Fakat alıkonursanız o halde kolayınıza gelen kurbanı gönderin.
Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim de hasta olur, yahud başından bir
eziyeti bulunursa ona oruçtan, ya sadakadan, yahut ta kurbandan fidye vacip olur.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Üstaz Ebû Tahir ez-Ziyadî, Ebû Tahir Muhammed b. el-Hasan Muhammed Ebazî’den, o Abbas ed-Dûrî’den, o
Ubeydullah b. Musa’dan, o İsrail’den, o Abdurrahman İsfehanî’den, o Abdullah b. Ma’kil’den, o Ka’b b. Ucre’den
bize şu rivayette bulundu:
“Bu âyet benim hakkımda nazil oldu. Başımda bit peydah oldu. Bunu Peygamber (s.a.v,)’e söyledim de buyurdu ki:
“Tıraş et ve üç gün oruç tut veya kurban kes yahut herbir fakir için bir sa’ (yaklaşık 2,5-3 kg. arası) olmak kaydıyla
altı fakiri doyurman üzere fidye ver”[643]
2- Muhammed b. İbrahim el-Müzekkî, Ebû Amr b. Matar’dan o imla ile Ebû Halife’den, o Müsedded’den, o
Bişr’den, o İbn Avn’dan, o Mücâhid’den, o da Abdurrahman İbn Ebî Leyla’dan bize şunu rivayet etti:
“Ka’b İbn Ücre dedi ki:
“Bu âyet benim hakkımda indirildi. Rasulullah (s.a.v.)’a geldim.
“Yaklaş” buyurdu. Ben de iki veya üç kez yaklaştım.
“Haşeratın (başındaki bitler) sana eziyet veriyor mu?” buyurdu. îbn Avn dedi ki:
“Öyle zannediyorum ki o Ka’b “evet” dedi. Ka’b devamla:
“Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) bana oruç tutmayı veya sadaka vermeyi yahut kolay gelecek bir kurban kesmeyi
emretti.”[644]
Bu hadisi Müslim, Ebû Musa’dan, o da İbn Adiy’den, Buhari de Ahmed b. Yunus’tan, o da İbn Şihab’dan, her iki
taraf da İbn Avn’dan rivayet etmişler.[645]
3- Ebû Nasr Ahmed b. Abdillah el-Muhalledi, Ebu’l-Hasan es-Sirac’dan, o Muhammed b. Yahya b. Süleyman elMervezî’den, o Asım b. Ali’den, o Şu’be’den, o Abdurrahman b. İsfehâni’den, Abdullah b. Ma’kil’in şöyle dediğini
bize haber verdi.
“Şu mescid’de Ka’b b. Ücre’nin yanına oturdum da ona şu: “Fidye olarak oruç tutması veya sadaka vermesi ya da
kurban kesmesi gerekir.” âyetinden sual ettim. O da dedi ki:
“Ben bitler yüzümü sarmış olduğu halde Rasulullah (s.a.v.)’a getirildim.
“Seni bu denli mecalsiz, meşakkatli bir halde görmemiştim. Herhangi bir koyun bulabilir misin?” buyurdu.
“Hayır” dedim. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Rasulullah buyurdu ki:
“Üç gün oruç tut veya herbir fakir için yarım sa’ olmak üzere altı fakiri doyur.” Böylece bu âyet benim hakkımda
hususi, sizin için ise umûmî olarak inmiştir.”[646]
Bu hadisi Buhari Adem b. Ebî Iyaz ve Ebu’l-Velid’den, Müslim, Bündar’dan, o Ğunder’den, hepsi de Şu’be’den
rivayet etmiştir.[647]
4- Ebû İbrahim İsmail b. İbrahim es-Sûfî, Muhammed b. Ali el-Ğıfarî’den, o İshak b. Muhammed’den, o
dedesinden, o Muğire es-Sekalanî’den, o Ömer b. Bişr el-Mekkî’den, o Ata’dan, o da İbn Abbas’tan şöyle dediğini
bize haber verdi:
“Biz Hudeybiye’ye indiğimizde Ka’b b. Ücre başının kelleri alnına yayılmış bir vaziyette geldi ve;
“Ey Allah’ın Rasulü, şu bitler beni yedi bitirdi” dedi, Rasulullah (s.a.v.) da:
“Başını tıraş et ve fidye ver” buyurdu. Ka’b da bir sığır kesti. Allah Teala da bu yerde bu âyeti indirdi.”
İbn Abbas Rasulullah (s.a.v.)’ın “oruç üç gündür, kurban bir koyundur, sadaka da her yoksula iki müd (yaklaşık
l,5kg.) yiyecek olmak üzere altı yoksul arasında taksimdir” buyurduğunu da rivayet etmiştir.”[648]
5- Muhammed b. Muhammed el-Mansurî, Ali b. Ömer el-Hafiz’dan, o Abdullah b. el-Mühtedî’den, o Tahir b. İshak
et-Temimî’den, o Züheyr b. Abbad’dan, o Mus’ab b. Mâhan’dan, o Süfyan-i Sevrî’den, o İbn Ebî Necih’ten, o
Mücahid’den, o Abdurrahman b. Ebî Leyla’dan, o da Ka’b b. Ucre’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Rasulullah (s.a.v.) Hudeybiye’de kendisine mahsus bir tencerenin altını yakarken Ka’b’a uğradı da:
“Başının kehleleri sana eziyet veriyor mu?” buyurdu. Ka’b’ın da:
“Evet” demesi üzerine Rasulullah (s.a.v.):
“Başını tıraş et” buyurdu. Derken Allah Teala bu âyetini indirdi. Hz. Peygamber de:
“Oruç üç gündür, sadaka altı yoksul arasında taksimdir, kurban da bir koyundur” buyurdu.”[649]
6- Abdullah b, Abbas el-Herevî, Abbas b. el-Fadl b. Zekeriyya’dan, o Ahmed b. Necde’den, o Said b. Mansûr’dan, o
Ebû Avane’den, o Abdurrahman b. el-Îsfehanî’den, o da Abdullah b. Malik’ten şöyle dediğini bize haber verdi:
“Biz mescidde oturuyorduk. Ka’b b. Ucre gelip yanımıza oturdu ve:
“Bu âyet benim hakkımda nazil oldu” dedi. Abdullah b. Malik dedi ki:
“Ben de halin niceydi?” dedim. O da dedi ki:
“Biz ihramlı olarak Rasulullah (s.a.v.) ile beraber sefere çıktık. Başımda, sakalımda, bıyığımda, hatta kaşlarımda bit
oluştu. Bunu Rasulullah (s.a.v.)’a söyledim de buyurdu ki:
“Senin bu kadar meşakkat çektiğini görmemiştim. Berberi çağırın.” Bu emir üzere berber geldi ve başımı tıraş etti.
Rasulullah (s.a.v.);
“Kurbanlık bir hayvan bulabilir misin?” buyurdu.
“Hayır” dedim. Halbuki o kurbanlık hayvan bir koyundan ibaretti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki;
“O halde ya üç gün oruç tut veya altı yoksula üç sa’ (yaklaşık 9kg.) yiyecek yedir.” Ka’b dedi ki:
“Böylece bu âyet benim hakımda hâsseten, insanlar için umûmi olarak indirildi.”[650]
8- Kâ’b (r.a.) dedi ki:
“Hudeybiye antlaşmasında Rasûlullah (s.a.v.) ile beraberdik. İhramlı idik. Müşrikler bizi kuşattı. Benim çok malım
vardı, uyuz böcekleri yüzümden düşmeye başladı, Nebî Aleyhisselâm benim yanıma geldi ve:
“Başının uyuz böcekleri sana eziyet veriyor mu?” buyurdu ve bana tıraş olmamı emretti. Sonra bu âyet indi.” [651]
9- Ka’b ibn Ucre şöyle demiştir:
“…Artık içinizden kim de hasta olur, yahud başından bir eziyeti bulunursa ona oruçtan, ya sadakadan, yahut ta
kurbandan fidye vacip olur.” Âyeti benim hakkımda indi. (Hasta ve) başımdan bitler yüzüme dökülür halde Rasûl-i
Ekrem (s.a.v.)’in yanına getirildim.
“Görüyorum sıkıntın büyük, şiddetli, dayanmanın sınırına gelmişsin. (Bitlerini temizle ve) bir koyun kurban et.”
Buyurdu. Ben:
“Bir koyunu nereden bulayım ki!” dedim de üç gün oruç veya herbir miskine yarım sâ’ ile altı miskini yedirme
fidyesi benim hakkımda nazil oldu, ama O hepiniz hakkında geneldir.”[652]
Hadisi Buhari de tahric etmiştir.[653]
10- Ebu Davud’un Sünen’inde rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.), Ka’b b. Ucre’ye uğrayıp başında çokça
bit görünce, ona:
“Tıraş ol sonra kurban olarak bir koyun kes veya üç gün oruç tut veyahut da altı fakire üç sa [654] hurma ver”
[655] demiştir.
11- Saffan îbni Ümeyye (r.a.) dedi ki:
“Bir kişi Zâferan koklayarak üzerinde kaftan olduğu halde Nebî Aleyhisselâm’a geldi ve:
“Ey Allah’ın Rasülü, umremi nasıl yapacağım hakkında bana ne emredersiniz?” dedi. Allahü Teâlâ bu ayeti indirdi.
Aleyhisselâm:
“Umreden soran nerede?” buyurdu. Kendisine ‘burada’ denildi. Aleyhisselâm soruyu sorana:
“Üzerinden elbiseni çıkar, sonra yıkan, gücünün yettiği kadar istinşak et, sonra haccında yaptığını, umrende de
yap.” buyurdu.” [656]
11- Müfessirler bu ayetin hacc hakkında nazil olan ilk ayet olduğunu söylemişlerdir. Binaenaleyh bu ayeti, haccı
vâcib kılma manasında anlamak, hacca başlamış olmak şartı ile onu tamamlama manasına hamletmekten daha
evlâdır. [657]
197. Hacc bilinen aylardır. İşte kim onlarda haccı kendine farz ederse artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek,
kavga etmek yoktur. Siz ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Bir de azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı
takvadır. Ey akıl sahipleri benden takva üzere olun.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Rebi’ b. Enes, İbrahim enNehai, Süfyan es-Sevri ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerimenin nüzul sebebinin şu hadise olduğunu zikretmişlerdir:
“Bu hayet nazil olmadan önce bir kısım insanlar hac yoluna çıkarken azık almazlardı. Onlar
“Biz Allah’ın misafirleriyiz. O bizi yedirir içirir.” derlerdi. Diğer bir kısım insanlar da ihrama girmeden önce
yanlarında bulunan azıkları, ihrama girince atarlar ve kendilerine yeniden azık edinmeye çalışırlardı. İşte bu âyet-i
kerime nazil oldu ve hacıların yanlarına azık almalarını emretti.[658]
2- Mücahid diyor ki:
“Dışarıdan gelen hacılar azıksız gelir, insanlardan dilenirlerdi. Allah teala onlara azık almalarını emretti.” [659]
3- Hasan-ı Basri diyor ki:
“Yemen halkından bir kısım insanlar hacca giderken ve yolculuk yaparken azık almazlardı. Allah teala onlara,
Allah yolunda azık almalarını emretti ve onlara, azıkların en hayırlısının da takva olduğunu bildirdi.” [660]
4- Amr b. Amr el-Müzekkî, Muhammed b. Mekkî’den, o Muhammed b. Yusuf’tan, o Muhammed b. İsmail’den, o
Yahya b. Beşir’den, o Şebabe’den, o Verkâ’dan, o Amr b. Dinar’dan, o İkrime’den, o da İbn Abbas’tan şunu dediğini
bize haber verdi:
“Yemenliler hacceder ve hacca gelirken yanlarına azık almazdı. “Biz Allah’a tevekkül edenleriz” derler. Sonra da
Mekke’ye ayak basınca dilenirlerdi. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi.”[661]
5- Ata b. Ebî Rabah dedi ki:
“Kişi hacc için yola çıkar da bütün ihtiyaçlarını başkalarına yüklerdi. Allah Teala da bu âyeti indirdi.”[662]
.
[506] Seneddeki Kelbî zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 41; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi
Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/66-67; Fahri Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/25
[507] Alu İmrân: 3/77.
[508] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/53;.İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/66.
[509] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/89.
[510]
Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[511] İbnu Münzir; İbn Cerir: 2/56. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 42.
[512] Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 48.
[513] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/68.
[514] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/55.
[515] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/55-56; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 2/160.
[516] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/56.
[517] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/46.
[518] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/46.
[519] İbn Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan: 2/60.
[520] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/46.
[521] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/46.
[522] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/6I.
[523] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 2/60. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 42.
[524]
Suyutî, ed-Dürru’l-Mensur 1/173.
[525] Maide: 5/45; İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/6I.
[526] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/69-70.
[527] Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 48.
[528] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/6I.
[529] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/62.
[530] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/624.
[531] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/62-63.
[532] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân, 2/63-64.
[533] el-Kurtubî, el-Câmîu li-Ahkâmı’l-Kur’ân, 2/173.
[534]
Ebu’l-Berekât Abdullah ibn Ahmed en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t Te’vîl, Beyrut 1416/1996,1/150.
[535] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân.
[536] İbn Sa’d, Tabakât; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/70-71.
[537]
Bkz. Buhari, Tefsir el-Kur’an, sııro 2; Miislim, es-Siyam: 149, 150 (1145).
[538] İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân.
[539] Bakara: 2/187.
[540] el-Kurtubi el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/206.
[541] İbni Cerîr, İbni Ebî Hatim, İbni Merduyeh, Ebu Şeyh; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/72.
[542] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[543] Buhâri, Tevhid, 9; Müslim, Zikir, 44 (4/2076).
[544] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[545] Abdürrezzak; İbn Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyân;.İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/72; Fahreddin er-Râzî,
Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[546] İbni Asâkîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/72-73.
[547] İbnu Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/73.
[548] Gâfır: 40/60.
[549] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/93; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[550] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/93.
[551] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/93; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[552] Îbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/189; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94; Abdulfettâh el-Kâdı, Esbâbu’n-Nuzûl ani’s-Sahâbe ve’1-Mufessirîn, s. 26.
[553] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94.
[554]
Bakara: 2/115.
[555] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/93.
[556] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/94-95.
[557] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/65.
[558] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/96. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 42.
[559] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/96-98.
[560] İbnu Ebî Hatim, İbnu Cerîr, Ahmed; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/76-77.
[561] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/98.
[562] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân, 2/98.
[563] Bu Ebu Kays ibn Ebî Sırme câhiliye devrinde de putları terkedip bir ara hristiyan olmaya niyetlenmiş, sonra bundan vazgeçip İbrahim’in dini üzere olmayı
yeğlemiş. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye gelince de hemen müslüman olmuş. Câhiliye devrinde söylediği, Allah’ı ta’zim eden şiirleri de varmış. Adı
için: Ebu Kays ibn Mâlik, Mâlik ibnu’l-Hâris, Kays ibn Sırme de denilmiştir. Doğrusu Ebu Kays Sırme ibn Ebî Enes ibn Mâlik’tir. (Bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe.
6/256.)
[564] Buhari; es-Sıyam (Oruç): 1915, Ebu Davud; Siyam: 3314. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 42-43; İmam
Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/76.
[565] Buhari; es-Sıyam (Oruç): 1915, Ebu Davud; Siyam: 3314.
[566] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 43.
[567] Buharî, İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/76.
[568] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 43.
[569] Buhari; Savm: 1917, Tefsir: 4511, Müslim; Siyam: 35/1091.
[570] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 43-44; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih
Yayınevi: 1/77; İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân.
[571] Hâkim, Ebu Davud, Ahmet; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/75-76.
Bu hadisi şerif, ibnu Ebî Leyla’dan (r.a.) meşhurdur. Ancak Muaz’dan (r.a.) işitilmedi. Bunun şahitleri vardır.
[572] İbnu’l-Esîr, Usdu’1-Ğâbe: 3/59.
[573] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân; İbn Ebi Şeybe; İbn Münzir; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/77.
[574] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân.
[575] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[576]
Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 51.
[577] Buhâri, Tefsir. 2 (28 bab).
[578] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[579] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 44.
[580] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/77-78.
[581] el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl s. 39. Vahidî rivayetindeki eksikler Müslim’den ve İbnu’l-Esîr’in Usdu’l-Ğâbe’sinden tamamlanmıştır. Bak: Usdu’1-Ğâbe: 1/137.
[582] Benzeri bir hadis için bkz. Müslim, İmân, 218-224 (1/122-124).
[583] Aynı yer.
[584] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[585] Müslim, İman, 223-224.
[586] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân.
[587] Senedsizdir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 44.
[588] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 44; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[589] Sa’lebe ibn Aneme İbn Adiyy el-Hazrecî. İki Akabe biatında da bulunmuş, Bedr’e katılmış, Hendek muharebesinde şehid olmuştur. Hayber harbinde şehid
olduğu rivayeti de vardır. Bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe: 1/291-292.
[590] Kelbi zayıftır; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 44; Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebîr, 5/132.
[591] Ebu Naîm; İbnu Asâkîr-Tarih’i Dımaşk; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/80. Ebu’l-Ferec Cemaleddin
Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/195.
[592] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/80
[593] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/80
[594] Fahreddin Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb, 5/124.
[595]
Buhari, Hacc: 1803; Müslim, Tefsir: 23/3026.
[596] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 45. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih
Yayınevi: 1/80.
[597] Buhari, Tefsir el-Kur’an: 2/29; İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân.
[598] İbnu Ebî Hatim; Hakim; Müstedrek: 1/483. Hakim bu hadis için sahih dedi. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 45;
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/80-81.
[599] Dinde şedid olanlar, taviz vermeyenler.
[600] Buhari, Hacc: 1803; Müslim, Tefsir: 23/3026; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 45-46; Fahreddin Râzî,
Mefâtîhu’1-Ğayb.
[601] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/ 81.
[602] Abd İbni Humeyd; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/108; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/81.
[603] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/108.
[604] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/109.
[605] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/109.
[606] İbn Cerir et-Taberî, Câmiul-Beyân.
[607] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/69.
[608] el-Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 40-41.
[609] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb;.Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 55.
[610] Tevbe: 9/5.
[611] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/110.
[612] Hacc: 22/39.
[613]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/232.
[614] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[615] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[616] Suyuti, Lübab; s. 34, ed-Dürr: 1/206, İbn Cerir: 2/114. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 46.
[617] Abdulfettâh el-Kâdî, Esbâbu’n-Nuzûl, s. 29.
[618] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[619] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/116.
[620] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/116.
[621] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/116.
[622] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmı’l-Kur’ân, 2/236.
[623] Bakara: 2/217.
[624] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[625] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/117.
[626]
Tevbe: 9/29.
[627] Tevbe: 9/36; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/117.
[628] Senedi İbn Ebi Cübeyre b. Dahhak’tan, Şa’bi yoluyla gelecek. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 46-47.
[629] Mürsel hadistir. Buhari; Tefsir: 4516. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 47.
[630] Buhâri, Tefsir, 41; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/85.
[631] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[632] Taberani Mu’cemu’l-Kebir: 22/390 rakam. 970, İbn Hibban; Suyuti; Lübab: s. 75. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 47.
[633] Taberânî; Suyuti; Lübab: s. 35, el-Heysemî; Mecmeu’z-Zevaid: 6/317; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 47.
[634] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/84-85.
[635] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/72-73.
[636] Ebu Davud; Cihad: 2512, Tirmizi; Tefsir: 2972, Nesai; Tefsir: 48, Hakim; Müstedrek: 2/275. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 47; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/119; Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertîbi Müsnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, elMektebetu’l-İslâmiyye, (İkinci baskı) Beyrut 1400, 2/13.
[637] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[638] Ebu Davut, Tefsir, 19; İbnu Hıbbân, Hâkim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/85.
[639]
el-Kunubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’il-Kur’ân, 2/241.
[640] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[641] Bakara: 2/207.
[642] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[643] Buhari; Hacc: 1816, Tefsir: 4517, Müslim: Hacc: 85, 86 (1201) s. 862; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 48.
[644] Buhari, Hacc: 1814,1815,1817,1818, Meğazî: 4159, 4190, 4191, Tıbb: 5665.
[645] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 48.
[646] Suyuti; ed-Dürr; 1/214.
[647] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 48; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih
Yayınevi: 1/87.
[648] Senedinde rivayete alınmayan Ömer b. Kays el-Mekkî vardır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 49; İmam
Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/88.
[649] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 49.
[650] İbn Cerir 2/135. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 49.
[651] Ahmed; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/87-88.
[652] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertibi Musnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, el-Mektebetu’I-İsIâmiyye, (İkinci baskı) Beyrut 1400, 2/13.
[653]
Buhârî, Tefsru’l-Kur’ân, 2/32; Muhsar, 7.
[654] “3.333” kg.lık bir ölçü birimi.
[655] Ebu Davûd, Menâsik. 43 (2/172)
[656] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/87.
[657] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb.
[658] İbn Cerir et-Taberî, Camîu’l-Beyân.
[659] İbn Cerir et-Taberî, Camîu’l-Beyân.
[660] İbn Cerir et-Taberî, Camîu’l-Beyân.
[661] Buharî; Hacc: 6 (1723), Ebu Davud; Menasik: 1730, Nesai; Tefsir: 53; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 50; İbn
Cerir et-Taberî, Camîu’l-Beyân; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 188-89; Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn
Ali İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/212.
[662] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 50
Bakara, 2/185
يُر۪يدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَ
“Allah sizin için kolaylık ister, (size) zorluk istemez.” (Bakara sûresi, 2/185)
Dinde, esas itibarıyla zorlama yoktur. Zor görülen şeyler kolaylık vesilesidir. Seferde namazın kasrı, Ramazan’da iftara ruhsat verilmesi, teyemmümün teşrii gibi zarar ve sıkıntı olan hususlarda hep işin kolay tarafına gidilerek ruhsat yolu intihap edilmiştir. Hatta nisyanla yapılan yanlışlıklar affedilmiş, Ramazan’da unutularak yenen şeye orucu bozmamasının yanında ziyafetullah nazarıyla bakılmıştır. İster aslî bir husus, ister arizî bir sebepten ötürü bir kısım mükellefiyetler kaldırılmış ve hep kolaylık yolu takip edilmiştir. Bu itibarla denebilir ki asıl ve umumî teşri açısından nice zor görülen mükellefiyetler vardır ki, her biri ebedî saadetin birer temel taşı sayılırlar. Meselâ, içinde nefisle mücadele, kalbî ve ruhî hayata yükselme, sabra alışma, uhrevîleşme ve ahirete ehil hâle gelme gibi nice güzel ibadetler vardır ki, meşakkat ve sıkıntı bahis mevzuu olduğu her yerde, ya yerlerini küçük, kolay bir bedelle değiştirir geriye çekilirler veya bütün bütün silinir gider sevap definelerini niyetin enginliğine emanet ederler. Sonradan kazalar ve fidyeler birer küçük bedel, bütün bütün âcizin, takatsizin bazı sorumluluklarının düşmesi ise niyete sığınma demektir.
Dinî emirlere uymaktaki zorluk veya kolaylık şahısların ruh hâleti, eğitimi, alışkanlıkları vs. ile doğru orantılıdır. Zira din, ibtidâ ile intihâyı cem etmiş, bünyesinde toplamıştır. Yani, bu dine mensup olan profesör de, onun kapıcısı da, işçi de, onun patronu da, kadını da, erkeği de bu dinde doyum noktasına ulaşabilir. Emir ve yasaklara uyma neticesi hâsıl olan halâveti herkes içinde bulunduğu dereceye göre tadabilir. Fakat İslâm’ın emir ve nehiylerine zatî değerler açısından baktığımızda, onların kolaylık ve müsamaha ile dopdolu olduğu görülecektir.
Bakara, 2/186
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَإِنّ۪ي قَر۪يبٌ أُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
“Kullarım sana, Beni sorduğunda (bilmeliler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) Benim davetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabileler.” (Bakara sûresi, 2/186)
Allah, değişik münasebetlerle kullarına olan yakınlığını ifade ettiği gibi burada da: “Ben kullarıma çok yakınım.” buyuruyor. Evet, Allah kullarına çok yakındır ama, kul O’nu ancak, amellerinde hulûsu, duygularında inkişafı vs. ile ulaştığı mertebeye göre bilebilir. Takdir edersiniz ki, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ı tanıyıp vicdanında hissetmesiyle, ümmetinden herhangi birisinin -velev ki evliyâ bile olsa- Allah’ı tanıması bir değildir. Böyle bir konuda mühim olan, kişinin bir taraftan mârifetullah adına derecesini artırması için çabalayıp gayret göstermesi; öte taraftan da ulaşabildiği bu mertebelerin hakkını vermesi veya verebilmeye çalışmasıdır. Yani fert, o mertebede nasıl bir irtibat içinde bulunması, nasıl bir duygu ve düşünce atmosferi içinde yaşaması, nasıl bir ameller kuşağında imrar-ı hayat etmesi gerekiyorsa, onu mutlaka yapmalıdır. Aksi takdirde yüksek bir kulenin tepesinden düşüyor gibi derin bir çukura sukut edebilir.
Burada her şeyden önce Allah’ın yakınlığı, duaya süratle cevap verme bişaretiyle irtibatlandırılmış ve bu yakınlık kemmî, keyfî buudların dışına çekilerek o konudaki mülâhazaların menfezleri kapatılarak, inanarak yapılan dua ile, böyle bir duaya icabet mantûkundan hâsıl olan netice-i kurbet nazara verilmiştir.
Bundan başka, duanın esbap üstü tesirine dikkatler çekilerek, duanın bir yararı olmadığı kanaatini taşıyan bütün natüralist, materyalist hatta monistlerin ağzına birer ikaz şamarı vurarak, esbap ve tabiat kanunlarının Allah’ın mahlukları olduğu ve onların Zât-ı Ulûhiyet’in irade ve meşîetini bağlamadığını, bağlayamayacağını; tabiattaki ıttıradın yanında O istediğinde her şeyi değiştirebileceğini, mucizeler, kerametler gibi harikulâde hâdiseleri yaratmanın yanında, sırf dua ve yakarışlara da cevap vererek esbap üstü pek çok şey yaratacağını ihtar etmektedir. Bunu ihtar ettiği gibi, bî kem ü keyf yakınlığını da hatırlatarak, dua ederken bilmeyen, duymayan birine bir şeyler anlatıyor gibi bağırıp çağırarak değil; en pes sesleri, en gizli kalbî mülâhaza ve hatıraları da en gür sesler, soluklar gibi duyan وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ[1] Sultanı’na yalvarıp yakarma edebi içinde dua edilmesi gerektiği vurgulanıyor ki, bir de فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ“O hâlde (kullarım da) Benim davetime uysunlar ve Bana inansınlar ki doğru yolu bulabileler.” muktezasınca, O’nun emirlerine yürekten imtisal eder ve her işlerinde iman-ı kâmili hedeflerlerse, rüşdlerini ortaya koymuş ve maksatlarına ermiş olurlar; olurlar zira kul, kendi tutku, zaaf ve garazlarından tecerrüt ederek O’na sığındığı ölçüde Cenâb-ı Hakk’a tefvîz‑i umûr etmiş olur. O da, hususî teyidi, hususî muamelesiyle ekstradan lütufta bulunarak, binlerce sebebin, binlerce tabiî kanunun, binlerce izafî gücün milyonlarca senede ortaya koyamadıkları bir şeyin bin katını birden ihsan eder.
“Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.”
[1] “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf sûresi, 50/16)
Bakara, 2/193
وَقَاتِلُوهُمْ حَتّٰى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدّ۪ينُ لِلّٰهِ
“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar savaşın.” (Bakara sûresi, 2/193)
Bu âyetin yorumu adına söylenebilecek en güzel sözlerden biri İbn Ömer, Abdullah b. Zübeyr ile Haccac-ı Zalim arasında cereyan eden hâdiseler esnasında söylenmiştir. Şöyle ki, iki kişi İbn Ömer’e gelirler ve aralarında şöyle bir konuşma cereyan eder:
-İnsanlar zayi oluyor, herkes ölüyor. Sana gelince; evet Allah Resûlü’ne arkadaşlık etmiş olan sen, evinde oturuyor, bizimle beraber cihad etmiyorsun.
-Allah’ın kardeş kanı akıtmayı haram kılması, benim sizinle beraber olmama mânidir.
-Ama Allah “Fitne yok edilinceye kadar onlarla savaşın.” buyuruyor.
Ve işte İbn Ömer’in dünya çapındaki değerlendirmesi:
-Biz, fitne olmayıp, din Allah için oluncaya kadar hep o kavgayı verdik. Size gelince, din Allah’tan başkaları için olsun diye ve fitne çıkarmak için çarpışıyorsunuz…[1]
Mekke dönemi ki, peygamberlik süresinin yarısından fazlasını teşkil eder. Allah Resûlü mücadelesini hep “Allah’ın yeni bir emri gelinceye kadar bağışlayıcı olun ve hoşgörü ile davranın.” çizgisinde ve اُدْعُ إِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ أَحْسَنُ “İnsanları Rabbinin yolu (olan İslâm)’a hikmet ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla tartışmalarını en güzel bir üslûp içinde sürdür.”[2] esprisine göre devam ettirmiştir. 13-14 sene karşı tarafın kin, nefret, gayız; tecavüz, tehcir ve baskılarına karşı Müslümanlar af, hoşgörü ve sevgiyle mukabelede bulunmaktan asla geri kalmamışlardır. Bağışlamanın, iyi niyetin, şefkatle kucaklamanın dahi yumuşatamadığı bu haşin fıtratlara karşı, temel esprisi, dine tecavüz edilmemesi, insanların öldürülmemesi, nesillerin zebil olmaması esasına dayanan, caydırıcılık ve dinin anlatılmasına zemin hazırlama mülâhazasıyla kuvvet kullanma dönemine geçilmiştir.
Önceleri afv u safh, daha sonra tedafüî bir tavır, bilahare de hem evrenselliğin gereği, koskocaman bir âlemde, sadece kuvvete hak tanıyan, kuvvet kullanarak bâtılı hak gösteren ve çapulculuğa alışmış bulunan densizlere haddini bildirmek, hem de insan tabiatında bulunan ve önü alınamayan kavga duygusunu, tutkusunu zapturapt altına almak, disipline etmek, muhtemel taşkınlıkları önlemek için, işareti geçmiş kitaplarda Hz. Sahibu’s-seyf maddî cihada mezun ve memur kılınmıştır. Evet, önce sadece izin, sonra da harp ve sulh meselelerini belirleyen bir sürü emir.. elbette ki öyle olacaktı; zira şiddete, hiddete, katle, teşride açık olan insan tabiatı eğer böyle disipline edilmeseydi, kavga başlayınca, işin hakemliğini duyguları kan, düşünceleri kan, kan gölü içindeki harp kahramanları (!) yapacaktı ki, böyle hakemlerin verecekleri kararların nasıl olacağı bellidir. Onun içindir ki Kur’ân ve Sünnet, beşerî boşlukların sebebiyet vereceği noktaları tutmuş, nizam-intizam altına almış ve insan hislerinden kaynaklanacak bütün muhtemel suiistimallerin kapılarını kapamıştır; kapamış, önce tedafüî muharebe prensipleriyle, daha sonra da şartlar gerektirdiğinde taarruz emirleriyle meselenin farklı buudlarının da bulunduğunu ortaya koymuştur.
[1] Buhârî, tefsir (2) 30.
[2] Nahl sûresi, 16/125.

