Hakkında

Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.

Nuzül

Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.

Konusu

Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.

Fazileti

Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).

Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).

Meal

1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.

Kırık Meal
    • 1
    • الٓمٓۚ
    • Elif lam mim
    2
    • ذٰلِكَ
    • işte o
    • الْكِتَابُ
    • Kitap
    • لَا رَيْبَۚۛ
    • hiç şüphe yoktur
    • ف۪يهِۚۛ
    • kendisinde
    • هُدًى
    • yol göstericidir
    • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
    • müttakiler için
    3
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يُؤْمِنُونَ
    • inanıp
    • بِالْغَيْبِ
    • gaybde(gizlide)
    • وَيُق۪يمُونَ
    • kılarlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazlarını
    • وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
    • ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
    • يُنْفِقُونَۙ
    • (Allah rızası için) harcarlar
    4
    • وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
    • iman ederler
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْكَ
    • Sana
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene (inanırlar)
    • مِنْ قَبْلِكَۚ
    • senden önce
    • وَبِالْاٰخِرَةِ
    • ahirete de
    • هُمْ يُوقِنُونَۜ
    • kesinlikle
    5
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • عَلٰى
    • üzeredirler
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
    • ve işte onlardır
    • الْمُفْلِحُونَ
    • umduklarına erenler
    6
    • اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere gelince
    • سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
    • onlar için birdir
    • ءَاَنْذَرْتَهُمْ
    • onları uyarsan da
    • اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
    • uyarmasan da
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    7
    • خَتَمَ
    • mühürlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى قُلُوبِهِمْ
    • onların kalblerini
    • وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
    • ve kulaklarını
    • وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
    • gözlerine de
    • غِشَاوَةٌۘ
    • perde inmiştir
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • عَظ۪يمٌ۟
    • büyük
    8
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan öyleleri de
    • مَنْ يَقُولُ
    • derler
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَبِالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
    • inanmadıkları halde
    9
    • يُخَادِعُونَ
    • aldatmağa çalışırlar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
    • ve mü`minleri
    • وَمَا يَخْدَعُونَ
    • aldatamazlar
    • اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerinden başkasını
    • وَمَا يَشْعُرُونَۜ
    • farkında değiller
    10
    • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
    • onların kablerinde
    • مَرَضٌۙ
    • hastalık vardır
    • فَزَادَهُمُ
    • artırmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مَرَضاًۚ
    • hastalıklarını
    • وَلَهُمْ
    • onlara vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌۙ
    • acı
    • بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
    • yalan söylemelerinden ötürü
    11
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • denildiği zaman
    • لَهُمْ
    • onlara
    • لَا تُفْسِدُوا
    • bozgunculuk yapmayın
    • فِي الْاَرْضِۙ
    • yeryüzünde
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّمَا
    • sadece
    • نَحْنُ
    • biz
    • مُصْلِحُونَ
    • düzelticileriz
    12
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • muhakkak
    • هُمُ
    • onlar
    • الْمُفْسِدُونَ
    • bozgunculardır
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَشْعُرُونَ
    • anlamazlar
    13
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • iman edin
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اٰمَنَ
    • inandıkları
    • النَّاسُ
    • insanların
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اَنُؤْمِنُ
    • inanır mıyız?
    • اٰمَنَ
    • inandığı
    • السُّفَـهَٓاءُۜ
    • beyinsizlerin
    • اَلَٓا
    • iyi bilin ki
    • اِنَّهُمْ
    • doğrusu onlar
    • هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
    • asıl beyinsizler kendileridir
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    14
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inanmış olanlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • وَاِذَا
    • ve zaman
    • خَلَوْا
    • yalnız kaldıkları
    • اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
    • şeytanlarıyla
    • اِنَّا
    • biz
    • مَعَكُمْۙ
    • sizinle beraberiz
    • اِنَّمَا نَحْنُ
    • biz sadece
    • مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
    • (onlarla) alay ediyoruz
    15
    • اَللّٰهُ
    • Allah da
    • يَسْتَهْزِئُ
    • alay eder
    • بِهِمْ
    • kendileriyle
    • وَيَمُدُّهُمْ
    • ve onları bırakır
    • ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
    • taşkınları içinde
    • يَعْمَهُونَ
    • bocalayıp dururlar
    16
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın aldılar
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklığı
    • بِالْهُدٰىۖ
    • hidayet karşılığında
    • فَمَا رَبِحَتْ
    • kar etmedi
    • تِجَارَتُهُمْ
    • ticaretleri
    • وَمَا كَانُوا
    • olmadılar
    • مُهْتَد۪ينَ
    • doğru yolu bulanlardan
    17
    • مَثَلُهُمْ
    • Onların durumu
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • الَّذِي اسْتَوْقَدَ
    • yakan kişinin
    • نَاراًۚ
    • ateş
    • فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
    • aydınlatır aydınlatmaz
    • مَا حَوْلَهُ
    • çevresini
    • ذَهَبَ
    • giderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِنُورِهِمْ
    • onların nurunu
    • وَتَرَكَهُمْ
    • ve onları bıraktı
    • ف۪ي ظُلُمَاتٍ
    • karanlıklar içinde
    • لَا يُبْصِرُونَ
    • görmezler
    18
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onlar
    • لَا يَرْجِعُونَۙ
    • dönmezler
    19
    • اَوْ
    • ya da (onlar)
    • كَصَيِّبٍ
    • boşanan yağmur gibi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • ظُلُمَاتٌ
    • karanlıklar
    • وَرَعْدٌ
    • ve gök gürlemesi
    • وَبَرْقٌۚ
    • ve şimşek (ler)
    • يَجْعَلُونَ
    • tıkarlar
    • اَصَابِعَهُمْ
    • parmaklarını
    • ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
    • kulaklarına
    • مِنَ الصَّوَاعِقِ
    • yıldırım seslerinden
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۜ
    • ölüm
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُح۪يطٌ
    • tamamen kuşatmıştır
    • بِالْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıları
    20
    • يَكَادُ
    • neredeyse
    • الْبَرْقُ
    • şimşek
    • يَخْطَفُ
    • kapıverecek
    • اَبْصَارَهُمْۜ
    • gözlerini
    • كُلَّمَٓا
    • zaman
    • اَضَٓاءَ
    • aydınlattığı
    • لَهُمْ
    • onları
    • مَشَوْا
    • yürürler
    • ف۪يهِۙ
    • o(nun ışığı)nda
    • وَاِذَٓا اَظْلَمَ
    • karanlık çökünce
    • عَلَيْهِمْ
    • üzerlerine
    • قَامُواۜ
    • dikilip kalırlar
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَذَهَبَ
    • elbette götürürdü
    • بِسَمْعِهِمْ
    • işitmelerini
    • وَاَبْصَارِهِمْۜ
    • ve görmelerini
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ۟
    • gücü yeter
    21
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • ey insanlar
    • اعْبُدُوا
    • kulluk edin
    • رَبَّكُمُ
    • Rabbinize
    • الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
    • sizi yaratan
    • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • ve sizden öncekileri
    • لَعَلَّكُمْ
    • ki
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunasınız
    22
    • اَلَّذ۪ي
    • O (Rabb) ki
    • جَعَلَ
    • kıldı
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • فِرَاشاً
    • döşek
    • وَالسَّمَٓاءَ
    • ve göğü
    • بِنَٓاءًۖ
    • bina
    • وَاَنْزَلَ
    • ve indirdi
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مَٓاءً
    • su
    • فَاَخْرَجَ
    • çıkardı
    • بِه۪
    • onunla
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • çeşitli ürünler
    • رِزْقاً
    • rızık olarak
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • فَلَا تَجْعَلُوا
    • Öyleyse koşmayın
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَعْلَمُونَ
    • bile bile
    23
    • وَاِنْ
    • Eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • ف۪ي
    • içinde
    • رَيْبٍ
    • şüphe
    • مِمَّا نَزَّلْنَا
    • indirdiğimizden
    • عَلٰى عَبْدِنَا
    • kulumuz (Muhammed)e
    • فَأْتُوا
    • haydi getirin
    • بِسُورَةٍ
    • bir sure
    • مِنْ مِثْلِه۪ۖ
    • onun gibi
    • وَادْعُوا
    • çağırın
    • شُهَدَٓاءَكُمْ
    • şahitlerinizi
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • اِنْ
    • eğer
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    24
    • فَاِنْ
    • yok eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • yapmadınızsa
    • وَلَنْ تَفْعَلُوا
    • ki asla yapamayacaksınız
    • فَاتَّقُوا
    • o halde sakının
    • النَّارَ
    • ateşten
    • الَّت۪ي
    • ki
    • وَقُودُهَا
    • yakıtı
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • وَالْحِجَارَةُۚ
    • ve taşlardır
    • اُعِدَّتْ
    • hazırlanmış
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılar için
    25
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseleri
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • وَعَمِلُوا
    • ve işleyen
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih işler
    • اَنَّ
    • muhakkak
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • جَنَّاتٍ
    • cennetler
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altlarından
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • كُلَّمَا
    • her
    • رُزِقُوا
    • rızıklandırıldıklarında
    • مِنْهَا
    • onlardaki
    • مِنْ ثَمَرَةٍ
    • meyveden
    • رِزْقاًۙ
    • rızk olarak
    • قَالُوا
    • derler
    • هٰذَا
    • Bu
    • الَّذ۪ي رُزِقْنَا
    • rızıklandığımız şeydir
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • وَاُتُوا
    • verilmiştir
    • بِه۪
    • onlara
    • مُتَشَابِهاًۜ
    • ona benzer
    • وَلَهُمْ
    • Onlar için vardır
    • ف۪يهَٓا
    • orada
    • اَزْوَاجٌ
    • eşler
    • مُطَهَّرَةٌ
    • tertemiz
    • وَهُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    26
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
    • çekinmez
    • اَنْ يَضْرِبَ
    • vermekten
    • مَثَلاً
    • misal
    • مَا بَعُوضَةً
    • bir sivrisineği
    • فَمَا
    • hatta olanı
    • فَوْقَهَاۜ
    • onun da üstünde
    • فَاَمَّا
    • gerçekten
    • الَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • اٰمَنُوا
    • inanan
    • فَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • kesinlikle o
    • الْحَقُّ
    • haktır (gerçektir)
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • Rablerinden
    • وَاَمَّا
    • ise
    • الَّذ۪ينَ
    • edenler
    • كَفَرُوا
    • inkar
    • فَيَقُولُونَ
    • derler
    • مَاذَٓا
    • neyi
    • اَرَادَ
    • istedi (kasdetti)
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِهٰذَا
    • bu
    • مَثَلاًۢ
    • misalle
    • يُضِلُّ
    • saptırır
    • بِه۪
    • onunla
    • كَث۪يراً
    • bir çoğunu
    • وَيَهْد۪ي
    • ve yine yola getirir
    • كَث۪يراًۜ
    • bir çoğunu
    • وَمَا يُضِلُّ
    • saptırmaz
    • بِه۪ٓ
    • onunla
    • اِلَّا
    • başkasını
    • الْفَاسِق۪ينَۙ
    • fasıklardan
    27
    • اَلَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • يَنْقُضُونَ
    • bozarlar
    • عَهْدَ
    • verdikleri sözü
    • اللّٰهِ
    • Allah`a
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • م۪يثَاقِه۪ۖ
    • söz verip bağlandıktan
    • وَيَقْطَعُونَ
    • keserler
    • مَٓا
    • şeyi
    • اَمَرَ
    • emrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بِه۪ٓ
    • kendisiyle
    • اَنْ يُوصَلَ
    • birleştirmesini
    • وَيُفْسِدُونَ
    • ve bozgunculuk yaparlar
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yeryüzünde
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْخَاسِرُونَ
    • ziyana uğrayanlar
    28
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تَكْفُرُونَ
    • inkar edersiniz
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَكُنْتُمْ
    • siz idiniz
    • اَمْوَاتاً
    • ölüler
    • فَاَحْيَاكُمْۚ
    • O sizi diriltti
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُم۪يتُكُمْ
    • öldürecek
    • يُحْي۪يكُمْ
    • diriltecek
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    29
    • هُوَ
    • O
    • الَّذ۪ي
    • ki
    • خَلَقَ
    • yarattı
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مَا
    • ne
    • فِي
    • varsa
    • الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • جَم۪يعاً
    • hepsini
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اسْتَوٰٓى
    • yöneldi
    • اِلَى السَّمَٓاءِ
    • göğe
    • فَسَوّٰيهُنَّ
    • onları düzenledi
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَمٰوَاتٍۜ
    • gök (olarak)
    • وَهُوَ
    • ve O
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    30
    • وَاِذْ
    • bir zamanlar
    • قَالَ
    • dedi ki
    • رَبُّكَ
    • Rabbin
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلٌ
    • yaratacağım
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • خَل۪يفَةًۜ
    • bir halife
    • قَالُٓوا
    • dediler (melekler)
    • اَتَجْعَلُ
    • mi yaratacaksın?
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مَنْ
    • kimse
    • يُفْسِدُ
    • bozgunculuk yapan
    • وَيَسْفِكُ
    • döken
    • الدِّمَٓاءَۚ
    • kan
    • وَنَحْنُ
    • oysa biz
    • نُسَبِّحُ
    • tesbih ediyor
    • بِحَمْدِكَ
    • seni överek
    • وَنُقَدِّسُ
    • ve takdis ediyoruz
    • لَكَۜ
    • seni
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    31
    • وَعَلَّمَ
    • ve öğretti
    • اٰدَمَ
    • Adem`e
    • الْاَسْمَٓاءَ
    • isimleri
    • كُلَّهَا
    • bütün
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَرَضَهُمْ
    • onları sunup
    • عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
    • meleklere
    • فَقَالَ
    • dedi
    • اَنْبِؤُ۫ن۪ي
    • bana söyleyin
    • بِاَسْمَٓاءِ
    • isimlerini
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • onların
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru kimseler
    32
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • سُبْحَانَكَ
    • Seni tesbih ederiz
    • لَا
    • yoktur
    • عِلْمَ لَنَٓا
    • bilgimiz
    • اِلَّا
    • başka
    • مَا عَلَّمْتَنَاۜ
    • senin bize öğrettiğinden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • sen
    • الْعَل۪يمُ
    • bilen
    • الْحَك۪يمُ
    • hakim olansın
    33
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اَنْبِئْهُمْ
    • bunlara haber ver
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
    • onların isimlerini
    • فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
    • bunlara haber verince
    • بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
    • onların isimlerini
    • اَلَمْ اَقُلْ
    • dememiş miydim?
    • لَكُمْ
    • size
    • اِنّ۪ٓي
    • şüphesiz ben
    • اَعْلَمُ
    • bilirim
    • غَيْبَ
    • gayblarını
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاَعْلَمُ
    • ve bilirim
    • مَا
    • şeyleri
    • تُبْدُونَ
    • sizin açıkladıklarınız
    • وَمَا
    • ve şeyleri
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuz
    • تَكْتُمُونَ
    • gizlemekte
    34
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik
    • لِلْمَلٰٓئِكَةِ
    • Meleklere
    • اسْجُدُوا
    • secde edin
    • لِاٰدَمَ
    • Adem`e
    • فَسَجَدُٓوا
    • hemen secde ettiler
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اِبْل۪يسَۜ
    • İblis
    • اَبٰى
    • kaçındı
    • وَاسْتَكْبَرَ
    • kibirlendi
    • وَكَانَ
    • ve oldu
    • مِنَ الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcılardan
    35
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • يَٓا اٰدَمُ
    • ey Adem
    • اسْكُنْ
    • oturun
    • اَنْتَ
    • sen
    • وَزَوْجُكَ
    • ve eşin
    • الْجَنَّةَ
    • cennette
    • وَكُلَا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • ondan
    • رَغَداً
    • bol bol
    • حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
    • dilediğiniz yerde
    • وَلَا تَقْرَبَا
    • yaklaşmayın
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الشَّجَرَةَ
    • ağaca
    • فَتَكُونَا
    • olursunuz
    • مِنَ الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    36
    • فَاَزَلَّهُمَا
    • derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytan
    • عَنْهَا
    • oradan
    • فَاَخْرَجَهُمَا
    • çıkardı
    • مِمَّا كَانَا
    • bulundukları yerden
    • ف۪يهِۖ
    • içinde
    • وَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • بَعْضُكُمْ
    • kiminiz
    • لِبَعْضٍ
    • kiminize
    • عَدُوٌّۚ
    • düşman olarak
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُسْتَقَرٌّ
    • kalmak
    • وَمَتَاعٌ
    • ve nimet
    • اِلٰى ح۪ينٍ
    • bir süre
    37
    • فَتَلَقّٰٓى
    • derken aldı
    • اٰدَمُ
    • Adem
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • كَلِمَاتٍ
    • kelimeler
    • فَتَابَ عَلَيْهِۜ
    • bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
    • اِنَّهُ
    • Şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyendir
    38
    • قُلْنَا
    • dedik
    • اهْبِطُوا
    • inin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • جَم۪يعاًۚ
    • hepiniz
    • فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
    • yalnız size geldiği zaman
    • مِنّ۪ي
    • benden
    • هُدًى
    • bir hidayet
    • فَمَنْ
    • kimler
    • تَبِعَ
    • uyarsa
    • هُدَايَ
    • benim hidayetime
    • فَلَا خَوْفٌ
    • artık bir korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    39
    • وَالَّذ۪ينَ
    • kimseler
    • كَفَرُوا
    • inkar eden
    • وَكَذَّبُوا
    • ve yalanlayan
    • بِاٰيَاتِنَٓا
    • ayetlerimizi
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    40
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metleri
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَوْفُوا
    • tutun ki
    • بِعَهْد۪ٓي
    • bana verdiğiniz sözü
    • اُو۫فِ
    • ben de tutayım
    • بِعَهْدِكُمْ
    • size verdiğim sözü
    • وَاِيَّايَ
    • ve sadece benden
    • فَارْهَبُونِ
    • korkun
    41
    • وَاٰمِنُوا
    • ve inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلْتُ
    • indirdiğime
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا مَعَكُمْ
    • sizin yanınızda bulunanı
    • وَلَا تَكُونُٓوا
    • ve olmayın
    • اَوَّلَ
    • ilk
    • كَافِرٍ
    • inkar eden
    • بِه۪ۖ
    • onu
    • وَلَا تَشْتَرُوا
    • ve satmayın
    • بِاٰيَات۪ي
    • benim ayetlerimi
    • ثَمَناً
    • bedele
    • قَل۪يلاًۘ
    • az bir
    • وَاِيَّايَ
    • ve benden
    • فَاتَّقُونِ
    • sakının
    42
    • وَلَا تَلْبِسُوا
    • ve katıştırmayın
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • بِالْبَاطِلِ
    • batılla
    • وَتَكْتُمُوا
    • ve gizlemeyin
    • الْحَقَّ
    • hakkı
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bildiğiniz halde
    43
    • وَاَق۪يمُوا
    • ve kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • ve verin
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • وَارْكَعُوا
    • ve ruku edin
    • مَعَ
    • beraber
    • الرَّاكِع۪ينَ
    • rüku edenlerle
    44
    • اَتَأْمُرُونَ
    • emredip
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • بِالْبِرِّ
    • iyiliği
    • وَتَنْسَوْنَ
    • unutuyor musunuz?
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinizi
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • تَتْلُونَ
    • okuduğunuz halde
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
    45
    • وَاسْتَع۪ينُوا
    • yardım dileyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabırla
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • وَاِنَّهَا
    • şüphesiz bu
    • لَكَب۪يرَةٌ
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
    • saygı gösterenlerden
    46
    • اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarını
    • رَبِّهِمْ
    • Rablerine
    • وَاَنَّهُمْ
    • ve gerçekten onlar
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَ۟
    • döneceklerini
    47
    • يَا
    • ey
    • بَن۪ٓي
    • oğulları
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`metimi
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
    • size verdiğim
    • وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
    • ve sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    48
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • يَوْماً
    • günden
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmeyeceği
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • kabul edilmeyeceği
    • مِنْهَا
    • kimseden
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat da
    • وَلَا يُؤْخَذُ
    • alınmayacağı
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye de
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • hiçbir yardım yapılmayacağı
    49
    • وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmıştık
    • مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesinden
    • يَسُومُونَكُمْ
    • onlar size reva görüyor
    • سُٓوءَ
    • en kötüsünü
    • الْعَذَابِ
    • azabın
    • يُذَبِّحُونَ
    • boğazlayıp
    • اَبْنَٓاءَكُمْ
    • oğullarınızı
    • وَيَسْتَحْيُونَ
    • sağ bırakıyorlardı
    • نِسَٓاءَكُمْۜ
    • kadınlarınızı
    • وَف۪ي
    • ve vardı
    • ذٰلِكُمْ
    • bunda sizin için
    • بَلَٓاءٌ
    • imtihan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    50
    • وَاِذْ
    • hani
    • فَرَقْنَا
    • yarmıştık
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْبَحْرَ
    • denizi
    • فَاَنْجَيْنَاكُمْ
    • sizi kurtarmış
    • وَاَغْرَقْـنَٓا
    • ve boğmuştuk
    • اٰلَ فِرْعَوْنَ
    • Fir`avn ailesini
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • görüyordunuz
    51
    • وَاِذْ
    • hani
    • وٰعَدْنَا
    • sözleşmiştik
    • مُوسٰٓى
    • Musa ile
    • اَرْبَع۪ينَ
    • kırk
    • لَيْلَةً
    • gece için
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • siz (tanrı) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • onun ardından
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • ظَالِمُونَ
    • zalimlerdiniz
    52
    • ثُمَّ
    • sonra
    • عَفَوْنَا
    • affetmiştik
    • عَنْكُمْ
    • sizi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    53
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • اٰتَيْنَا
    • vermiştik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • وَالْفُرْقَانَ
    • ve furkan
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَهْتَدُونَ
    • hidayete erersiniz diye
    54
    • وَاِذْ
    • Hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmine
    • يَا قَوْمِ
    • ey kavmim
    • اِنَّكُمْ
    • şüphesiz sizler
    • ظَلَمْتُمْ
    • zulmettiniz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • kendinize
    • بِاتِّخَاذِكُمُ
    • (tanrı) edinmekle
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • فَتُوبُٓوا
    • gelin tevbe edin de
    • اِلٰى بَارِئِكُمْ
    • yaratıcınıza
    • فَاقْتُلُٓوا
    • ve öldürün
    • اَنْفُسَكُمْۜ
    • nefislerinizi
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • عِنْدَ
    • katında
    • بَارِئِكُمْۜ
    • yaratıcınız
    • فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
    • sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz
    • هُوَ
    • O
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edendir
    • الرَّح۪يمُ
    • merhametlidir
    55
    • وَاِذْ
    • ve hani
    • قُلْتُمْ
    • demiştiniz
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نُؤْمِنَ
    • inanmayız
    • لَكَ
    • sana
    • حَتّٰى
    • kadar
    • نَرَى
    • görünceye
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • جَهْرَةً
    • açıkça
    • فَاَخَذَتْكُمُ
    • derhal sizi yakalamıştı
    • الصَّاعِقَةُ
    • yıldırım gürültüsü
    • وَاَنْتُمْ
    • siz de
    • تَنْظُرُونَ
    • bunu görüyordunuz
    56
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثْنَاكُمْ
    • sizi tekrar diriltmiştik
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَوْتِكُمْ
    • ölümünüzün
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz diye
    57
    • وَظَلَّلْنَا
    • ve gölgelik çektik
    • عَلَيْكُمُ
    • üstünüze
    • الْغَمَامَ
    • bulutu
    • وَاَنْزَلْنَا
    • ve indirdik
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَنَّ
    • kudret helvası
    • وَالسَّلْوٰىۜ
    • ve bıldırcın
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • güzelliklerden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
    • rızık olarak verdiğimiz
    • وَمَا ظَلَمُونَا
    • onlar bize zulmetmiyorlardı
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • كَانُٓوا
    • idiler
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerine
    • يَظْلِمُونَ
    • zulmetmekte
    58
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْنَا
    • demiştik ki
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • هٰذِهِ
    • şu
    • الْقَرْيَةَ
    • kente
    • فَكُلُوا
    • yeyin
    • مِنْهَا
    • oradan
    • حَيْثُ
    • yerde
    • شِئْتُمْ
    • dilediğiniz
    • رَغَداً
    • bol bol
    • وَادْخُلُوا
    • girin
    • الْبَابَ
    • kapıdan
    • سُجَّداً
    • secde ederek
    • وَقُولُوا
    • ve deyin
    • حِطَّةٌ
    • hitta (ya Rabbi bizi affet)
    • نَغْفِرْ
    • biz de bağışlayalım
    • لَكُمْ
    • sizin
    • خَطَايَاكُمْۜ
    • hatalarınızı
    • وَسَنَز۪يدُ
    • ve daha fazlasını vereceğiz
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • güzel davrananlara
    59
    • فَبَدَّلَ
    • derken değiştirdiler
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimler
    • قَوْلاً
    • bir sözle
    • غَيْرَ
    • başka
    • الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
    • kendilerine söylenenden
    • فَاَنْزَلْنَا
    • biz de indirdik
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zulmedenlerin
    • رِجْزاً
    • bir azab
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
    • yaptıkları kötülüklerden dolayı
    60
    • وَاِذِ
    • hani
    • اسْتَسْقٰى
    • su istemişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪
    • kavmi için
    • فَقُلْنَا
    • demiştik
    • اضْرِبْ
    • vur
    • بِعَصَاكَ
    • asanla
    • الْحَجَرَۜ
    • taşa
    • فَانْفَجَرَتْ
    • fışkırmıştı
    • مِنْهُ
    • ondan
    • اثْنَتَا عَشْرَةَ
    • on iki
    • عَيْناًۜ
    • göze (pınar)
    • قَدْ عَلِمَ
    • bilmişti
    • كُلُّ
    • bütün
    • اُنَاسٍ
    • insanlar
    • مَشْرَبَهُمْۜ
    • kendi içecekleri yeri
    • كُلُوا
    • yeyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • مِنْ رِزْقِ
    • rızkından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَلَا تَعْثَوْا
    • ve (başkalarına) saldırmayın
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • مُفْسِد۪ينَ
    • bozgunculuk yaparak
    61
    • وَاِذْ
    • hani
    • قُلْتُمْ
    • siz demiştiniz ki
    • يَا مُوسٰى
    • ey Musa
    • لَنْ نَصْبِرَ
    • biz dayanamayız
    • عَلٰى طَعَامٍ
    • yemeğe
    • وَاحِدٍ
    • bir
    • فَادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُخْرِجْ
    • çıkarsın
    • لَنَا
    • bize
    • مِمَّا
    • şeylerden
    • تُنْبِتُ
    • bitirdiği
    • الْاَرْضُ
    • yerin
    • مِنْ بَقْلِهَا
    • sebzesinden
    • وَقِثَّٓائِهَا
    • acurundan
    • وَفُومِهَا
    • sarımsağından
    • وَعَدَسِهَا
    • mercimeğinden
    • وَبَصَلِهَاۜ
    • soğanından
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اَتَسْتَبْدِلُونَ
    • değiştirmek mi istiyorsunuz?
    • الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
    • daha aşağı olanı
    • بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
    • iyi olanla
    • اِهْبِطُوا
    • inin
    • مِصْراً
    • bir şehre
    • فَاِنَّ لَكُمْ
    • sizin için var
    • مَا سَاَلْتُمْۜ
    • istediğiniz şeyler
    • وَضُرِبَتْ
    • vuruldu
    • عَلَيْهِمُ
    • üzerlerine
    • الذِّلَّةُ
    • alçaklık
    • وَالْمَسْكَنَةُ
    • ve yoksulluk (damgası)
    • وَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • bir gazaba
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah`tan
    • ذٰلِكَ
    • işte bu
    • بِاَنَّهُمْ كَانُوا
    • şüphesiz öyle oldu
    • يَكْفُرُونَ
    • (çünkü) inkar ediyorlar
    • بِاٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَيَقْتُلُونَ
    • ve öldürüyorlardı
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
    • haksız yere
    • بِمَا
    • sebebiyledir
    • عَصَوْا
    • isyan etmeleri
    • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
    • sınırı aştıkları
    62
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
    • ve yahudiler
    • وَالنَّصَارٰى
    • ve hıristiyanlar
    • وَالصَّابِـ۪ٔينَ
    • ve sabiiler
    • مَنْ اٰمَنَ
    • kim inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَعَمِلَ
    • ve yaparsa
    • صَالِحاً
    • iyi işler
    • فَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • mükafatları
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۖ
    • rablerinin
    • وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
    • onlara korku yoktur
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    63
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almış
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • dağı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimizi
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • مَا ف۪يهِ
    • içinde olanı
    • لَعَلَّكُمْ
    • belki
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    64
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • dönmüştünüz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَۚ
    • bunun
    • فَلَوْلَا
    • eğer olmasaydı
    • فَضْلُ
    • iyiliği
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَرَحْمَتُهُ
    • ve merhameti
    • لَكُنْتُمْ
    • elbette olurdunuz
    • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
    • ziyana uğrayanlardan
    65
    • وَلَقَدْ
    • elbette
    • عَلِمْتُمُ
    • bilmişsinizdir
    • الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
    • haddi aşanları
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • فِي السَّبْتِ
    • cumartesi günü
    • فَقُلْنَا
    • işte dedik
    • لَهُمْ
    • onlara
    • كُونُوا
    • olun
    • قِرَدَةً
    • maymunlar
    • خَاسِـ۪ٔينَۚ
    • aşağılık
    66
    • فَجَعَلْنَاهَا
    • ve bunu yaptık
    • نَكَالاً
    • ibretlik bir ceza
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
    • önündekilere
    • وَمَا خَلْفَهَا
    • ve ardından geleceklere
    • وَمَوْعِظَةً
    • ve bir öğüt
    • لِلْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler için
    67
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • لِقَوْمِه۪ٓ
    • kavmine
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْمُرُكُمْ
    • size emrediyor
    • اَنْ تَذْبَحُوا
    • kesmenizi
    • بَقَرَةًۜ
    • bir inek
    • قَالُٓوا
    • dediler
    • اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
    • bizimle alay mı ediyorsun?
    • قَالَ
    • dedi
    • اَعُوذُ
    • sığınırım
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • اَنْ اَكُونَ
    • olmaktan
    • مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
    • cahillerden
    68
    • قَالُوا
    • dediler
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۜ
    • onun ne olduğunu
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا فَارِضٌ
    • yaşlı olmayan
    • وَلَا بِكْرٌۜ
    • ve körpe de olmayan
    • عَوَانٌ
    • orta yaşlı
    • بَيْنَ
    • arasında
    • ذٰلِكَۜ
    • bunun
    • فَافْعَلُوا
    • haydi yapın
    • مَا تُؤْمَرُونَ
    • size emredileni
    69
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا لَوْنُهَاۜ
    • onun rengi nedir
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • diyor ki
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
    • parlak sarı
    • لَوْنُهَا
    • renginde
    • تَسُرُّ
    • sevinç verir
    • النَّاظِر۪ينَ
    • bakanlara
    70
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • ادْعُ
    • du`a et
    • لَنَا
    • bizim için
    • رَبَّكَ
    • Rabbine
    • يُبَيِّنْ
    • açıklasın
    • لَنَا
    • bize
    • مَا هِيَۙ
    • onun nasıl bir şey olduğunu
    • اِنَّ
    • zira
    • الْبَقَرَ
    • o inek
    • تَشَابَهَ
    • benzer geldi
    • عَلَيْنَاۜ
    • bize
    • وَاِنَّٓا
    • ama mutlaka biz
    • اِنْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dilerse
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَمُهْتَدُونَ
    • hidayeti buluruz
    71
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّهُ
    • şüphesiz O
    • يَقُولُ
    • şöyle diyor
    • اِنَّهَا
    • gerçekten o
    • بَقَرَةٌ
    • bir inektir
    • لَا ذَلُولٌ
    • boyundurluk altına alınmamış
    • تُث۪يرُ
    • sürmek için
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • وَلَا تَسْقِي
    • ve sulamaz
    • الْحَرْثَۚ
    • ekin
    • مُسَلَّمَةٌ
    • kusursuz
    • لَا شِيَةَ
    • hiçbir alacası yok
    • ف۪يهَاۜ
    • onda
    • قَالُوا
    • dediler
    • الْـٰٔنَ
    • işte şimdi
    • جِئْتَ
    • getirdin
    • بِالْحَقِّۜ
    • doğruyu
    • فَذَبَحُوهَا
    • ve boğazladılar onu
    • وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
    • az daha yapmayacaklardı
    72
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَتَلْتُمْ
    • siz öldürmüştünüz
    • نَفْساً
    • bir adam
    • فَادّٰرَءْتُمْ
    • birbirinizle atışmıştınız
    • ف۪يهَاۜ
    • onun hakkında
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • مُخْرِجٌ
    • ortaya çıkarıcıdır
    • مَا كُنْتُمْ
    • olduğunuz şeyi
    • تَكْتُمُونَۚ
    • gizlemiş
    73
    • فَقُلْنَا
    • dedik ki
    • اضْرِبُوهُ
    • vurun ona (öldürülene)
    • بِبَعْضِهَاۜ
    • (ineğin) bir parçasıyla
    • كَذٰلِكَ
    • işte böylece
    • يُحْـيِ
    • diriltir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمَوْتٰى
    • ölüleri
    • وَيُر۪يكُمْ
    • ve size gösterir
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ
    • düşünürsünüz
    74
    • ثُمَّ
    • sonra yine
    • قَسَتْ
    • katılaştı
    • قُلُوبُكُمْ
    • kalbleriniz
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • ذٰلِكَ
    • bunun
    • فَهِيَ
    • şimdi onlar
    • كَالْحِجَارَةِ
    • taş gibi
    • اَوْ
    • hatta
    • اَشَدُّ
    • daha da
    • قَسْوَةًۜ
    • katıdır
    • وَاِنَّ
    • çünkü
    • مِنَ الْحِجَارَةِ
    • öyle taş var ki
    • لَمَا يَتَفَجَّرُ
    • fışkırır
    • مِنْهُ
    • içinden
    • الْاَنْهَارُۜ
    • ırmaklar
    • وَاِنَّ مِنْهَا
    • öylesi de var ki
    • لَمَا يَشَّقَّقُ
    • çatlayıverir de
    • فَيَخْرُجُ
    • çıkar
    • مِنْهُ
    • ondan
    • الْمَٓاءُۜ
    • su
    • لَمَا يَهْبِطُ
    • aşağı yuvarlanır
    • مِنْ خَشْيَةِ
    • korkusundan
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • وَمَا
    • ve değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    75
    • اَفَتَطْمَعُونَ
    • umuyor musunuz?
    • اَنْ يُؤْمِنُوا
    • inanacaklarını
    • لَكُمْ
    • size
    • وَقَدْ
    • oysa
    • كَانَ
    • vardı ki
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • bunlardan
    • يَسْمَعُونَ
    • işitirlerdi de
    • كَلَامَ
    • sözünü
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يُحَرِّفُونَهُ
    • onu değiştirirlerdi
    • مِنْ بَعْدِ
    • ardından
    • مَا عَقَلُوهُ
    • düşünüp akıl erdirdikten
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    76
    • وَاِذَا
    • zaman
    • لَقُوا
    • rastladıkları
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlara
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اٰمَنَّاۚ
    • inandık
    • خَلَا
    • yalnız kaldıkları
    • بَعْضُهُمْ
    • bazısı
    • اِلٰى بَعْضٍ
    • bazısıyla
    • اَتُحَدِّثُونَهُمْ
    • onlara haber mi veriyorsunuz
    • بِمَا فَتَحَ
    • açtığı şeyleri
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • لِيُحَٓاجُّوكُمْ
    • sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
    • بِه۪
    • onu
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّكُمْۜ
    • Rabbiniz
    • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    • Aklınızı kullanmıyor musunuz?
    77
    • اَوَلَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlar mı ki?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا يُسِرُّونَ
    • onların gizlediklerini
    • وَمَا يُعْلِنُونَ
    • ve açığa vurduklarını
    78
    • وَمِنْهُمْ
    • onların içinde vardır
    • اُمِّيُّونَ
    • ümmiler
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmezler
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَمَانِيَّ
    • kuruntuları
    • وَاِنْ هُمْ
    • onlar
    • اِلَّا
    • sadece
    • يَظُنُّونَ
    • zannediyorlar
    79
    • فَوَيْلٌ
    • vay haline
    • لِلَّذ۪ينَ
    • o kimselerin ki
    • يَكْتُبُونَ
    • yazıp
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِاَيْد۪يهِمْ
    • elleriyle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • يَقُولُونَ
    • derler
    • هٰذَا
    • bu
    • مِنْ عِنْدِ
    • katındandır
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لِيَشْتَرُوا
    • satmak için
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۜ
    • az bir
    • لَهُمْ
    • onların
    • مِمَّا
    • ötürü
    • كَتَبَتْ
    • yazdığından
    • اَيْد۪يهِمْ
    • ellerinin
    • وَوَيْلٌ
    • vay haline
    • يَكْسِبُونَ
    • kazandıklarından
    80
    • وَقَالُوا
    • Bir de dediler ki
    • لَنْ تَمَسَّنَا
    • bize dokunmayacaktır
    • النَّارُ
    • ateş
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَيَّاماً
    • gün
    • مَعْدُودَةًۜ
    • sayılı birkaç
    • قُلْ
    • De ki
    • اَتَّخَذْتُمْ
    • aldınız mı?
    • عِنْدَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • عَهْداً
    • bir söz (bu hususta)
    • فَلَنْ يُخْلِفَ
    • öyleyse dönmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • عَهْدَهُٓ
    • sözünden
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا
    • bir şey mi
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    81
    • بَلٰى
    • Evet
    • مَنْ
    • kim
    • كَسَبَ
    • kazanır
    • سَيِّئَةً
    • bir günah
    • وَاَحَاطَتْ
    • kuşatmış olursa
    • بِه۪
    • kendisini
    • خَط۪ٓيـَٔتُهُ
    • suçu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    82
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • İnanıp
    • وَعَمِلُوا
    • yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • yararlı işler
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar da
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • الْجَنَّةِۚ
    • cennet
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • sürekli kalacaklardır
    83
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • biz almıştık
    • م۪يثَاقَ
    • bir söz
    • بَن۪ٓي
    • oğullarından
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • لَا تَعْبُدُونَ
    • kulluk etmeyeceksiniz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَبِالْوَالِدَيْنِ
    • anaya-babaya
    • اِحْسَاناً
    • iyilik edeceksiniz
    • وَذِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullara
    • وَقُولُوا
    • söyleyin
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • حُسْناً
    • güzel söz
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تَوَلَّيْتُمْ
    • döndünüz
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azınız
    • مِنْكُمْ
    • siz
    • وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
    • hala yüz çevirip duruyorsunuz
    84
    • وَاِذْ
    • hani
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • sizden kesin söz
    • لَا تَسْفِكُونَ
    • dökmeyeceksiniz
    • دِمَٓاءَكُمْ
    • birbirinizin kanını
    • وَلَا تُخْرِجُونَ
    • çıkarmayacaksınız
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • مِنْ دِيَارِكُمْ
    • yurtlarınızdan
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَقْرَرْتُمْ
    • kabul etmiştiniz
    • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
    • buna siz şahidsiniz
    85
    • ثُمَّ
    • Ama
    • اَنْتُمْ
    • siz
    • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
    • bunlar
    • تَقْتُلُونَ
    • öldürüyorsunuz
    • اَنْفُسَكُمْ
    • birbirinizi
    • وَتُخْرِجُونَ
    • çıkarıyorsunuz
    • فَر۪يقاً
    • bir grubu
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مِنْ دِيَارِهِمْۘ
    • yurtlarından
    • تَظَاهَرُونَ
    • birleşiyorsunuz
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara karşı
    • بِالْاِثْمِ
    • günah
    • وَالْعُدْوَانِۜ
    • ve düşmanlıkla
    • وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
    • size geldiklerinde
    • اُسَارٰى
    • esir olarak
    • تُفَادُوهُمْ
    • fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
    • وَهُوَ مُحَرَّمٌ
    • yasaklanmış iken
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِخْرَاجُهُمْۜ
    • onları çıkarmak
    • اَفَتُؤْمِنُونَ
    • yoksa siz inanıyor da
    • بِبَعْضِ
    • bir kısmına
    • الْكِتَابِ
    • Kitabın
    • وَتَكْفُرُونَ
    • inkar mı ediyorsunuz
    • بِبَعْضٍۚ
    • bir kısmını
    • فَمَا
    • nedir?
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • مَنْ
    • kimsenin
    • يَفْعَلُ
    • yapan
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • اِلَّا
    • başka
    • خِزْيٌ
    • rezil olmaktan
    • فِي الْحَيٰوةِ
    • hayatında
    • الدُّنْيَاۚ
    • dünya
    • وَيَوْمَ
    • gününde de
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • يُرَدُّونَ
    • onlar itilirler
    • اِلٰٓى اَشَدِّ
    • en şiddetlisine
    • الْعَذَابِۜ
    • azabın
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • bilmez
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    86
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın alan kimselerdir
    • الْحَيٰوةَ
    • hayatını
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • بِالْاٰخِرَةِۘ
    • ahireti verip
    • فَلَا يُخَفَّفُ
    • hiç hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
    • ve onlara hiç yardım edilmez
    87
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • اٰتَيْنَا
    • verdik
    • مُوسَى
    • Musa`ya
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَقَفَّيْنَا
    • birbiri ardınca gönderdik
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • arkasından
    • بِالرُّسُلِ
    • peygamberler
    • وَاٰتَيْنَا
    • verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
    • اَفَكُلَّمَا
    • öyle mi?
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelse
    • رَسُولٌ
    • bir peygamber
    • بِمَا
    • şey ile
    • لَا تَهْوٰٓى
    • istemediği
    • اَنْفُسُكُمُ
    • canınızın
    • اسْتَكْبَرْتُمْۚ
    • büyüklük taslayarak
    • فَفَر۪يقاً
    • kimini
    • كَذَّبْتُمْۘ
    • yalanlayacak
    • وَفَر۪يقاً
    • kimini de
    • تَقْتُلُونَ
    • öldüreceksiniz
    88
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • قُلُوبُنَا
    • kalblerimiz
    • غُلْفٌۜ
    • perdelidir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَعَنَهُمُ
    • onları la`netlemiştir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُفْرِهِمْ
    • inkarlarından dolayı
    • فَقَل۪يلاً
    • artık çok az
    • مَا يُؤْمِنُونَ
    • inanırlar
    89
    • وَلَمَّا
    • Ne zaman ki
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldi
    • كِتَابٌ
    • bir Kitap (Kur`an)
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayıcı
    • لِمَا مَعَهُمْۙ
    • yanlarında bulunan (Tevrat)ı
    • وَكَانُوا
    • halde
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • يَسْتَفْتِحُونَ
    • yardım istedikleri
    • عَلَى
    • karşı
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
    • inkar edenlere
    • فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
    • kendilerine gelince
    • مَا عَرَفُوا
    • o bildikleri (Kur`an)
    • كَفَرُوا
    • inkar ettiler
    • بِه۪ۘ
    • onu
    • فَلَعْنَةُ
    • artık la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • عَلَى الْكَافِر۪ينَ
    • inkarcıların üzerine olsun!
    90
    • بِئْسَمَا
    • ne kötüdür
    • اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları şey
    • اَنْفُسَهُمْ
    • kendilerini
    • اَنْ يَكْفُرُوا
    • inkar etmek için
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeyi
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • بَغْياً
    • çekemeyerek
    • اَنْ يُنَزِّلَ
    • (vahiy) indirmesini
    • مِنْ فَضْلِه۪
    • lutfundan
    • عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • مِنْ عِبَادِه۪ۚ
    • kullarından
    • فَبَٓاؤُ۫
    • uğradılar
    • بِغَضَبٍ
    • gazab
    • عَلٰى
    • üstüne
    • غَضَبٍۜ
    • gazaba
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • İnkar edenler için
    • عَذَابٌ
    • bir azab vardır
    • مُه۪ينٌ
    • alçaltıcı
    91
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • denildiği
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اٰمِنُوا
    • inanın
    • بِمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiği şeye
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • نُؤْمِنُ
    • inanırız
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • عَلَيْنَا
    • bize
    • وَيَكْفُرُونَ
    • inkar ederler
    • بِمَا وَرَٓاءَهُ
    • ondan sonra geleni
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • الْحَقُّ
    • haktır
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْۜ
    • yanlarında bulunanı
    • قُلْ
    • de ki
    • فَلِمَ تَقْتُلُونَ
    • neden öldürüyordunuz?
    • اَنْبِيَٓاءَ
    • peygamberlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ قَبْلُ
    • daha önce
    • اِنْ
    • gerçekten
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    92
    • وَلَقَدْ
    • Andolsun
    • جَٓاءَكُمْ
    • size gelmişti
    • مُوسٰى
    • Musa
    • بِالْبَيِّنَاتِ
    • apaçık delillerle
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اتَّخَذْتُمُ
    • (ilah) edinmiştiniz
    • الْعِجْلَ
    • buzağıyı
    • مِنْ بَعْدِه۪
    • ardından
    • وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
    • zalimler olarak
    93
    • وَاِذْ
    • hani bir zaman
    • اَخَذْنَا
    • almıştık
    • م۪يثَاقَكُمْ
    • kesin sözünüzü
    • وَرَفَعْنَا
    • ve kaldırmıştık
    • فَوْقَكُمُ
    • üzerinize
    • الطُّورَۜ
    • Tur(dağın)ı
    • خُذُوا
    • tutun
    • مَٓا
    • şeyi
    • اٰتَيْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz
    • بِقُوَّةٍ
    • kuvvetle
    • وَاسْمَعُواۜ
    • dinleyin (demiştik)
    • قَالُوا
    • dediler
    • سَمِعْنَا
    • dinledik
    • وَعَصَيْنَا
    • ve isyan ettik
    • وَاُشْرِبُوا
    • içirildi
    • ف۪ي قُلُوبِهِمُ
    • kalblerine
    • الْعِجْلَ
    • buzağı (sevgisi)
    • بِكُفْرِهِمْۜ
    • inkarlarıyla
    • قُلْ
    • de ki
    • بِئْسَمَا
    • ne kötü şey
    • يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
    • size emrediyor
    • ا۪يمَانُكُمْ
    • imanınız
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanan kimseler
    94
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنْ
    • eğer
    • كَانَتْ لَكُمُ
    • yalnız size ait ise
    • الدَّارُ
    • yurdu
    • الْاٰخِرَةُ
    • ahiret
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • خَالِصَةً
    • gerçekten
    • مِنْ دُونِ النَّاسِ
    • kimsenin değil de
    • فَتَمَنَّوُا
    • haydi temenni edin
    • الْمَوْتَ
    • ölümü
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • sözünüzde doğru
    95
    • وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
    • fakat ölümü istemezler
    • اَبَداً
    • asla
    • بِمَا قَدَّمَتْ
    • yapıp sunduğu işlerden dolayı
    • اَيْد۪يهِمْۜ
    • ellerinin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    96
    • وَلَتَجِدَنَّهُمْ
    • onları bulursun
    • اَحْرَصَ
    • en düşkünü
    • النَّاسِ
    • insanların
    • عَلٰى حَيٰوةٍۚ
    • hayata
    • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
    • ortak koşanlardan bile
    • يَوَدُّ
    • ister
    • اَحَدُهُمْ
    • her biri
    • لَوْ يُعَمَّرُ
    • yaşatılmasını
    • اَلْفَ
    • bin
    • سَنَةٍۚ
    • yıl
    • وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
    • onu uzaklaştıracak değildir
    • مِنَ الْعَذَابِ
    • azabdan
    • اَنْ يُعَمَّرَۜ
    • oysa yaşamak
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بَص۪يرٌ
    • görüyor
    • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
    • yaptıklarını
    97
    • قُلْ
    • de ki
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise (bilsin ki)
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِجِبْر۪يلَ
    • Cebrail`e
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • نَزَّلَهُ
    • onu indirmiştir
    • عَلٰى قَلْبِكَ
    • kalbine
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقاً
    • doğrulayıcı olarak
    • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
    • kendinden öncekileri
    • وَهُدًى
    • ve hidayet
    • وَبُشْرٰى
    • ve müjdeci
    • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
    • inananlara
    98
    • مَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • ise
    • عَدُواًّ
    • düşman
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • ve meleklerine
    • وَرُسُلِه۪
    • ve resullerine
    • وَجِبْر۪يلَ
    • ve Cebrail`e
    • وَم۪يكَالَ
    • ve Mikail`e
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah da
    • عَدُوٌّ
    • düşmanıdır
    • لِلْكَافِر۪ينَ
    • inkar edenlerin
    99
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • اَنْزَلْـنَٓا
    • indirdik
    • اِلَيْكَ
    • sana
    • اٰيَاتٍ
    • ayetler
    • بَيِّنَاتٍۚ
    • apaçık
    • وَمَا يَكْفُرُ
    • inkar etmez
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَّا الْفَاسِقُونَ
    • fasıklardan başkası
    100
    • اَوَكُلَّمَا
    • ne zaman
    • عَاهَدُوا
    • anlaştılarsa
    • عَهْداً
    • ahitle
    • نَبَذَهُ
    • onu bozmadı mı?
    • فَر۪يقٌ
    • bir grup
    • مِنْهُمْۜ
    • onlardan
    • بَلْ
    • Zaten
    • اَكْثَرُهُمْ
    • çokları
    • لَا يُؤْمِنُونَ
    • inanmazlar
    101
    • وَلَمَّا
    • ne zaman
    • جَٓاءَهُمْ
    • onlara geldiyse
    • رَسُولٌ
    • bir elçi
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مُصَدِّقٌ
    • doğrulayan
    • لِمَا مَعَهُمْ
    • yanlarındakini
    • نَبَذَ
    • attılar
    • فَر۪يقٌ
    • bir gurup
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlerden
    • الْكِتَابَۗ
    • kitap
    • كِتَابَ
    • kitabı
    • وَرَٓاءَ
    • arkasına
    • ظُهُورِهِمْ
    • sırtlarının
    • كَاَنَّهُمْ
    • sanki gibi
    • لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmiyorlarmış
    102
    • وَاتَّـبَعُوا
    • uydular
    • مَا
    • şeye
    • تَتْلُوا
    • uydurduğu
    • الشَّيَاط۪ينُ
    • şeytanların
    • عَلٰى مُلْكِ
    • mülkü hakkında
    • سُلَيْمٰنَۚ
    • Süleyman`ın
    • وَمَا كَفَرَ
    • oysa küfre girmedi
    • سُلَيْمٰنُ
    • Süleyman
    • وَلٰكِنَّ
    • Fakat
    • الشَّيَاط۪ينَ
    • şeytanlar
    • كَفَرُوا
    • küfre girdiler
    • يُعَلِّمُونَ
    • öğreterek
    • النَّاسَ
    • insanlara
    • السِّحْرَۗ
    • sihri
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirileni
    • عَلَى الْمَلَكَيْنِ
    • iki meleğe
    • بِبَابِلَ
    • Babil`de
    • هَارُوتَ
    • Harut
    • وَمَارُوتَۜ
    • ve Marut (isimli)
    • وَمَا يُعَلِّمَانِ
    • onlar öğretmezlerdi
    • مِنْ اَحَدٍ
    • hiç kimseye
    • حَتّٰى يَقُولَٓا
    • demedikçe
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • نَحْنُ
    • biz
    • فِتْنَةٌ
    • fitneyiz
    • فَلَا تَكْفُرْۜ
    • sakın küfre girmeyin
    • فَيَتَعَلَّمُونَ
    • fakat öğreniyorlardı
    • مِنْهُمَا
    • bunlardan
    • مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
    • ayıran şeyi
    • بَيْنَ
    • arasını
    • الْمَرْءِ
    • eşi
    • وَزَوْجِه۪ۜ
    • ve karısının
    • وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
    • ama onlar zarar veremezler
    • بِه۪
    • onunla
    • اِلَّا
    • başka
    • بِاِذْنِ
    • izninden
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَيَتَعَلَّمُونَ
    • onlar öğreniyorlardı
    • مَا
    • şeyi
    • يَضُرُّهُمْ
    • zarar veren
    • وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
    • yarar vereni değil
    • وَلَقَدْ
    • andolsun
    • عَلِمُوا
    • gayet iyi biliyorlardı ki
    • لَمَنِ
    • kimsenin
    • اشْتَرٰيهُ
    • onu satın alan
    • مَا لَهُ
    • yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ۠
    • bir nasibi
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötüdür
    • مَا
    • şey
    • شَرَوْا بِه۪ٓ
    • sattıkları
    • اَنْفُسَهُمْۜ
    • kendilerini
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ
    • (bunu) bilselerdi!
    103
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَنَّهُمْ
    • şüphesiz onlar
    • اٰمَنُوا
    • iman etseler
    • وَاتَّقَوْا
    • ve sakınmış olsalardı
    • لَمَثُوبَةٌ
    • sevabı
    • مِنْ عِنْدِ
    • katından
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • خَيْرٌۜ
    • daha hayırlı olurdu
    • لَوْ
    • keşke
    • كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
    • bilselerdi
    104
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • لَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • رَاعِنَا
    • Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
    • وَقُولُوا
    • deyin
    • انْظُرْنَا
    • unzurna (bize bak)
    • وَاسْمَعُواۜ
    • ve dinleyin
    • وَلِلْكَافِر۪ينَ
    • Kafirler için vardır
    • عَذَابٌ
    • bir azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı
    105
    • مَا يَوَدُّ
    • arzu etmezler
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitab
    • وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
    • ve müşriklerden
    • اَنْ يُنَزَّلَ
    • indirilmesini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hiçbir hayır
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • rabbinizden
    • وَاللّٰهُ
    • oysa Allah
    • يَخْتَصُّ
    • tahsis eder
    • بِرَحْمَتِه۪
    • rahmetini
    • مَنْ
    • kimseye
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • الْفَضْلِ
    • lutuf
    • الْعَظ۪يمِ
    • büyük
    106
    • مَا نَنْسَخْ
    • biz nesheder
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • bir ayeti
    • اَوْ
    • veya
    • نُنْسِهَا
    • unutturursak
    • نَأْتِ
    • getiririz
    • بِخَيْرٍ
    • daha iyisini
    • مِنْهَٓا
    • ondan
    • اَوْ
    • ya da
    • مِثْلِهَاۜ
    • benzerini
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yeter
    107
    • اَلَمْ تَعْلَمْ
    • bilmez misin?
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَهُ مُلْكُ
    • sahibidir
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَمَا
    • ve yoktur
    • لَكُمْ
    • size
    • مِنْ دُونِ
    • başka
    • اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir koruyucu
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    108
    • اَمْ تُر۪يدُونَ
    • arzu mu ediyorsunuz?
    • اَنْ تَسْـَٔلُوا
    • istekte bulunmayı
    • رَسُولَكُمْ
    • rasulunüzden
    • كَمَا
    • gibi
    • سُئِلَ
    • istedikleri
    • مُوسٰى
    • Musa`dan
    • مِنْ قَبْلُۜ
    • daha önce
    • وَمَنْ
    • Kim
    • يَتَبَدَّلِ
    • değiştirirse
    • الْكُفْرَ
    • inkarı
    • بِالْا۪يمَانِ
    • imana
    • فَقَدْ
    • şüphesiz (o)
    • ضَلَّ
    • sapıtmıştır
    • سَوَٓاءَ
    • dümdüz
    • السَّب۪يلِ
    • yolu
    109
    • وَدَّ
    • isterler
    • كَث۪يرٌ
    • bir çoğu
    • مِنْ اَهْلِ
    • ehlinden
    • الْكِتَابِ
    • kitap
    • لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
    • sizi döndürmek
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • ا۪يمَانِكُمْ
    • imanınızdan
    • كُفَّاراًۚ
    • kafirler olarak
    • حَسَداً
    • hasetten dolayı
    • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
    • içlerindeki
    • مَا تَبَيَّنَ
    • apaçık belli olduktan
    • لَهُمُ
    • onlara
    • الْحَقُّۚ
    • gerçek
    • فَاعْفُوا
    • affedin
    • وَاصْفَحُوا
    • hoş görün
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَأْتِيَ
    • getirinceye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاَمْرِه۪ۜ
    • emrini
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • gücü yetendir
    110
    • وَاَق۪يمُوا
    • kılın
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتُوا
    • verin
    • الزَّكٰوةَۜ
    • zekatı
    • وَمَا تُقَدِّمُوا
    • ne gönderirseniz
    • لِاَنْفُسِكُمْ
    • kendiniz için
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • تَجِدُوهُ
    • bulursunuz
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    111
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • لَنْ يَدْخُلَ
    • asla giremez
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • اِلَّا
    • başkası
    • مَنْ
    • kimseden
    • كَانَ
    • olan
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veyahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • تِلْكَ
    • işte bu
    • اَمَانِيُّهُمْۜ
    • onların kuruntusudur
    • قُلْ
    • de ki
    • هَاتُوا
    • getirin
    • بُرْهَانَكُمْ
    • delilinizi
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • iseniz
    • صَادِق۪ينَ
    • doğru
    112
    • بَلٰى
    • hayır
    • مَنْ
    • kim
    • اَسْلَمَ
    • teslim ederse
    • وَجْهَهُ
    • yüzünü
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • وَهُوَ مُحْسِنٌ
    • işini güzel yaparak
    • فَلَهُٓ
    • onun
    • اَجْرُهُ
    • mükafatı
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّه۪ۖ
    • Rabbinin
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • خَوْفٌ
    • korku
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • هُمْ
    • onlara
    • يَحْزَنُونَ۟
    • üzülmek
    113
    • وَقَالَتِ
    • dediler
    • الْيَهُودُ
    • Yahudiler
    • لَيْسَتِ
    • değiller
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar
    • عَلٰى شَيْءٍۖ
    • bir temel üzerinde
    • وَقَالَتِ
    • ve dediler
    • النَّصَارٰى
    • Hıristiyanlar da
    • عَلٰى شَيْءٍۙ
    • bir temel üzerinde
    • وَهُمْ
    • oysa onlar
    • يَتْلُونَ
    • okuyorlar
    • الْكِتَابَۜ
    • Kitabı
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • قَالَ
    • söylediler
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler de
    • مِثْلَ
    • benzerini
    • قَوْلِهِمْۚ
    • onların sözlerinin
    • فَاللّٰهُ
    • artık Allah
    • يَحْكُمُ
    • hüküm verecektir
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarında
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • kıyamet
    • ف۪يمَا
    • şey hakkında
    • كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
    • ayrılığa düştükleri
    114
    • وَمَنْ
    • kim olabilir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ مَنَعَ
    • men edenden
    • مَسَاجِدَ
    • mescidlerinde
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • اَنْ يُذْكَرَ
    • anılmasına
    • ف۪يهَا
    • içinde
    • اسْمُهُ
    • isminin
    • وَسَعٰى
    • çalışandan
    • ف۪ي خَرَابِهَاۜ
    • onların harabolmasına
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • مَا كَانَ
    • yoktur
    • لَهُمْ
    • onlara
    • اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
    • girmeleri
    • اِلَّا
    • dışında
    • خَٓائِف۪ينَۜ
    • korka korka
    • لَهُمْ
    • onlar için vardır
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • خِزْيٌ
    • rezillik
    • وَلَهُمْ
    • ve vardır
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • عَذَابٌ
    • azap
    • عَظ۪يمٌ
    • büyük bir
    115
    • وَلِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُ
    • batı da
    • فَاَيْنَمَا
    • nereye
    • تُوَلُّوا
    • dönerseniz
    • فَثَمَّ
    • oradadır
    • وَجْهُ
    • yüzü (zatı)
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (rahmeti ve ni`meti) boldur
    • عَل۪يمٌ
    • (her şeyi) bilendir
    116
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • اتَّخَذَ
    • edindi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَلَداًۙ
    • çocuk
    • سُبْحَانَهُۜ
    • O yücedir
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَهُ
    • onundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerde
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • لَهُ
    • O`na
    • قَانِتُونَ
    • boyun eğmiştir
    117
    • بَد۪يعُ
    • (O) yaratıcısıdır
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِۜ
    • ve yerin
    • وَاِذَا
    • zaman
    • قَضٰٓى
    • hükmettiği
    • اَمْراً
    • bir işe (şeye)
    • فَاِنَّمَا
    • şüphesiz sadece
    • يَقُولُ
    • der
    • لَهُ
    • ona
    • كُنْ
    • ol
    • فَيَكُونُ
    • hemen oluverir
    118
    • وَقَالَ
    • dediler ki
    • الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
    • bilmeyenler
    • لَوْلَا
    • değil miydi?
    • يُكَلِّمُنَا
    • bizimle konuşmalı
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَوْ
    • ya da
    • تَأْت۪ينَٓا
    • bize gelmeli
    • اٰيَةٌۜ
    • bir ayet (mu`cize)
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • قَالَ
    • söylemişlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
    • onlardan öncekiler de
    • مِثْلَ
    • gibi
    • قَوْلِهِمْۜ
    • onların dedikleri
    • تَشَابَهَتْ
    • birbirine benzedi
    • قُلُوبُهُمْۜ
    • kalbleri
    • قَدْ بَيَّنَّا
    • iyice açıkladık
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لِقَوْمٍ
    • kavimler için
    • يُوقِنُونَ
    • bilmek isteyen
    119
    • اِنَّٓا
    • doğrusu biz
    • اَرْسَلْنَاكَ
    • seni gönderdik
    • بِالْحَقِّ
    • gerçekle
    • بَش۪يراً
    • müjdeleyici
    • وَنَذ۪يراًۙ
    • ve uyarıcı olarak
    • وَلَا تُسْـَٔلُ
    • sen sorumlu değilsin
    • عَنْ اَصْحَابِ
    • halkından
    • الْجَح۪يمِ
    • cehennem
    120
    • وَلَنْ تَرْضٰى
    • razı olmazlar
    • عَنْكَ
    • senden
    • الْيَهُودُ
    • ne yahudiler
    • وَلَا النَّصَارٰى
    • ne de hıristiyanlar
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَتَّبِعَ
    • sen uyuncaya
    • مِلَّتَهُمْۜ
    • onların milletine (dinine)
    • قُلْ
    • de ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • هُدَى
    • hidayeti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُوَ الْهُدٰىۜ
    • asıl doğru yoldur
    • وَلَئِنِ
    • eğer
    • اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların arzularına
    • بَعْدَ
    • sonra
    • الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • مَا
    • yoktur
    • لَكَ
    • sana
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • مِنْ وَلِيٍّ
    • ne bir dost
    • وَلَا نَص۪يرٍ
    • ne de bir yardımcı
    121
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • Kendilerine verdiğimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • يَتْلُونَهُ
    • okuyanlar
    • حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
    • doğru okuyuşla
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
    • ona inananlardır
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar ederse
    • بِه۪
    • onu
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الْخَاسِرُونَ۟
    • ziyana uğrayanlardır
    122
    • يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • Ey İsrail oğulları
    • اذْكُرُوا
    • hatırlayın
    • نِعْمَتِيَ
    • ni`meti
    • الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
    • verdiğim
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنّ۪ي
    • gerçekten
    • فَضَّلْتُكُمْ
    • sizi üstün kıldığımı
    • عَلَى الْعَالَم۪ينَ
    • alemlere
    123
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden ki
    • لَا تَجْز۪ي
    • cezasını çekmez
    • نَفْسٌ
    • kimse
    • عَنْ نَفْسٍ
    • kimsenin
    • شَيْـٔاً
    • bir şeyle
    • وَلَا يُقْبَلُ
    • ve kabul edilmez
    • مِنْهَا
    • ondan
    • عَدْلٌ
    • fidye
    • وَلَا تَنْفَعُهَا
    • ona fayda vermez
    • شَفَاعَةٌ
    • şefaat
    • وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
    • yardım da edilmez
    124
    • وَاِذِ
    • zaman
    • ابْتَلٰٓى
    • imtihan ettiği
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`i
    • رَبُّهُ
    • Rabbi
    • بِكَلِمَاتٍ
    • kelimelerle
    • فَاَتَمَّهُنَّۜ
    • o da onları tamamlamıştı
    • قَالَ
    • (Allah) dedi ki
    • اِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • جَاعِلُكَ
    • seni yapacağım
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِمَاماًۜ
    • önder
    • قَالَ
    • (İbrahim de) dedi
    • وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
    • soyumdan da
    • قَالَ
    • buyurdu
    • لَا يَنَالُ
    • ulaşmaz
    • عَهْدِي
    • ahdim
    • الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlere
    125
    • وَاِذْ
    • hani
    • جَعَلْنَا
    • biz kıldık
    • الْبَيْتَ
    • Beyt`i (Ka`be`yi)
    • مَثَابَةً
    • toplanma yeri
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَاَمْناًۜ
    • ve güven yeri
    • وَاتَّخِذُوا
    • siz de edinin
    • مِنْ مَقَامِ
    • makamından
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • مُصَلًّىۜ
    • bir namaz yeri
    • وَعَهِدْنَٓا
    • ve emretmiştik
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • اَنْ طَهِّرَا
    • temizlemesini
    • بَيْتِيَ
    • ev`imi
    • لِلطَّٓائِف۪ينَ
    • tavaf edenler için
    • وَالْعَاكِف۪ينَ
    • ibadete kapananlar
    • وَالرُّكَّعِ
    • ve rüku edenler
    • السُّجُودِ
    • secde edenler
    126
    • وَاِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti ki
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اجْعَلْ
    • kıl
    • هٰذَا
    • bu
    • بَلَداً
    • şehri
    • اٰمِناً
    • güvenli
    • وَارْزُقْ
    • rızıklandır
    • اَهْلَهُ
    • halkını
    • مِنَ الثَّمَرَاتِ
    • ürünlerle
    • مَنْ اٰمَنَ
    • inananları
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • قَالَ
    • (Rabbi) buyurdu ki
    • وَمَنْ كَفَرَ
    • inkar edeni dahi
    • فَاُمَتِّعُهُ
    • onu geçindiririm
    • قَل۪يلاً
    • az bir süre
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَضْطَرُّهُٓ
    • onu mahkum ederim
    • اِلٰى عَذَابِ
    • azabına
    • النَّارِۜ
    • cehennem
    • وَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş yeridir
    127
    • وَاِذْ
    • hani
    • يَرْفَعُ
    • yükseltiyordu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • الْقَوَاعِدَ
    • temellerini
    • مِنَ الْبَيْتِ
    • Ev`in
    • وَاِسْمٰع۪يلُۜ
    • İsma`il`le beraber
    • رَبَّنَا
    • Rabbi`imiz
    • تَقَبَّلْ
    • kabul buyur
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • اِنَّكَ
    • kuşkusuz sen
    • اَنْتَ
    • (yalnız) sen
    • السَّم۪يعُ
    • işitensin
    • الْعَل۪يمُ
    • bilensin
    128
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاجْعَلْنَا
    • bizi yap
    • مُسْلِمَيْنِ
    • teslim olanlardan
    • لَكَ
    • sana
    • وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
    • neslimizden de
    • اُمَّةً
    • bir ümmet çıkar
    • مُسْلِمَةً
    • teslim olan
    • لَكَۖ
    • sana
    • وَاَرِنَا
    • bize göster
    • مَنَاسِكَنَا
    • ibadet yollarımızı
    • وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
    • ve tevbemizi kabul et
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اَنْتَ
    • ancak sensin
    • التَّوَّابُ
    • tevbeleri kabul eden
    • الرَّح۪يمُ
    • çok merhametli olan
    129
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَابْعَثْ
    • gönder
    • ف۪يهِمْ
    • onlara
    • رَسُولاً
    • bir elçi
    • مِنْهُمْ
    • kendi içlerinden
    • يَتْلُوا
    • okuyacak
    • عَلَيْهِمْ
    • kendilerine
    • اٰيَاتِكَ
    • senin ayetlerini
    • وَيُعَلِّمُهُمُ
    • onlara öğretecek
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmeti
    • وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
    • ve onları temizleyecek
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sensin
    • اَنْتَ
    • yalnız sen
    • الْعَز۪يزُ
    • Aziz olan
    • الْحَك۪يمُ۟
    • Hakim olan
    130
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْغَبُ
    • yüz çevirir
    • عَنْ مِلَّةِ
    • milletinden (dininden)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • اِلَّا
    • başka
    • مَنْ سَفِهَ
    • sefih kılandan
    • نَفْسَهُۜ
    • nefsini
    • وَلَقَدِ
    • Andolsun ki
    • اصْطَفَيْنَاهُ
    • biz onu seçmiştik
    • فِي الدُّنْيَاۚ
    • dünyada
    • وَاِنَّهُ
    • ve şüphesiz o
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
    • salihlerdendir
    131
    • اِذْ
    • hani
    • قَالَ
    • demişti
    • لَهُ
    • ona
    • رَبُّهُٓ
    • Rabbi
    • اَسْلِمْۙ
    • İslam ol (teslim ol)
    • قَالَ
    • dedi
    • اَسْلَمْتُ
    • teslim oldum
    • لِرَبِّ
    • Rabbine
    • الْعَالَم۪ينَ
    • alemlerin
    132
    • وَوَصّٰى
    • vasiyyet etti
    • بِهَٓا
    • bunu
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • بَن۪يهِ
    • kendi oğullarına
    • وَيَعْقُوبُۜ
    • Ya`kub da
    • يَا بَنِيَّ
    • Oğullarım
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • اصْطَفٰى
    • seçti
    • لَكُمُ
    • sizin için
    • الدّ۪ينَ
    • bu dini
    • فَلَا تَمُوتُنَّ
    • öyleyse ölmeyin
    • اِلَّا
    • başka (bir şekilde)
    • وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
    • müslümanlar olmaktan
    133
    • اَمْ
    • yoksa
    • كُنْتُمْ
    • siz
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit miydiniz
    • اِذْ
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • يَعْقُوبَ
    • Ya`kub`a
    • الْمَوْتُۙ
    • ölüm hali
    • اِذْ
    • O zaman
    • قَالَ
    • (Ya`kub) dedi ki
    • لِبَن۪يهِ
    • oğullarına
    • مَا تَعْبُدُونَ
    • neye kulluk edeceksiniz
    • مِنْ بَعْد۪يۜ
    • benden sonra
    • قَالُوا
    • dediler
    • نَعْبُدُ
    • kulluk edeceğiz
    • اِلٰهَكَ
    • senin tanrın
    • وَاِلٰهَ
    • ve tanrısı
    • اٰبَٓائِكَ
    • ataların
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`ın
    • اِلٰهاً
    • Tanrı`ya
    • وَاحِداًۚ
    • tek
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    134
    • تِلْكَ
    • onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • kendilerine
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • size aittir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • siz sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    135
    • وَقَالُوا
    • dediler
    • كُونُوا
    • olun ki
    • هُوداً
    • Yahudi
    • اَوْ
    • veya
    • نَصَارٰى
    • hıristiyan
    • تَهْتَدُواۜ
    • doğru yolu bulasınız
    • قُلْ
    • De ki
    • بَلْ
    • bilakis (uyarız)
    • مِلَّةَ
    • milletine (dinine)
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`in
    • حَن۪يفاًۜ
    • hanif
    • وَمَا كَانَ
    • O değildi
    • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
    • ortak koşanlardan
    136
    • قُولُٓوا
    • deyin
    • اٰمَنَّا
    • inandık
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَٓا اُنْزِلَ
    • ve indirilene
    • اِلَيْنَا
    • bize
    • اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`e
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • ve İsma`il`e
    • وَاِسْحٰقَ
    • ve İshak`a
    • وَيَعْقُوبَ
    • ve Ya`kub`a
    • وَالْاَسْبَاطِ
    • ve torunlarına
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • verilene
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَع۪يسٰى
    • ve Îsa`ya
    • وَمَٓا اُو۫تِيَ
    • ve verilene
    • النَّبِيُّونَ
    • peygamberlere
    • مِنْ رَبِّهِمْۚ
    • rablerinden
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırım yapmayız
    • بَيْنَ
    • arasında
    • اَحَدٍ
    • hiçbiri
    • مِنْهُمْۘ
    • onların
    • وَنَحْنُ
    • ve biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُسْلِمُونَ
    • teslim olanlarız
    137
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اٰمَنُوا
    • iman ederlerse
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَٓا اٰمَنْتُمْ
    • sizin iman ettiğiniz
    • بِه۪
    • ona
    • فَقَدِ
    • elbette
    • اهْتَدَوْاۚ
    • doğru yolu bulmuş olurlar
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَوَلَّوْا
    • dönerlerse
    • فَاِنَّمَا
    • mutlaka
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪ي شِقَاقٍۚ
    • anlaşmazlık içine düşerler
    • فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
    • onlara karşı sana yeter
    • اللّٰهُۚ
    • Allah
    • وَهُوَ
    • O
    • السَّم۪يعُ
    • işitendir
    • الْعَل۪يمُۜ
    • bilendir
    138
    • صِبْغَةَ
    • boyası (ile boyan)
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَحْسَنُ
    • daha güzeli
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah`tan
    • صِبْغَةًۘ
    • boyası
    • وَنَحْنُ
    • Biz ancak
    • لَهُ
    • O`na
    • عَابِدُونَ
    • kulluk ederiz
    139
    • قُلْ
    • söyle (onlara)
    • اَتُحَٓاجُّونَنَا
    • bizimle tartışıyor musunuz?
    • فِي اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • وَهُوَ
    • O iken
    • رَبُّنَا
    • bizim de Rabbimiz
    • وَرَبُّكُمْۚ
    • sizin de Rabbiniz
    • وَلَـنَٓا
    • bizimdir
    • اَعْمَالُنَا
    • bizim yaptıklarımız
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • اَعْمَالُكُمْۚ
    • sizin yaptıklarınız
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • لَهُ
    • O`na
    • مُخْلِصُونَۙ
    • gönülden bağlananlarız
    140
    • اَمْ
    • yoksa
    • تَقُولُونَ
    • söylüyorsunuz
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim
    • وَاِسْمٰع۪يلَ
    • İsma`il
    • وَاِسْحٰقَ
    • İshak
    • وَيَعْقُوبَ
    • Ya`kub
    • وَالْاَسْبَاطَ
    • ve torunlarının
    • كَانُوا
    • olduklarını mı
    • هُوداً
    • yahudi
    • اَوْ
    • yahut
    • نَصَارٰىۜ
    • hıristiyan
    • قُلْ
    • De ki
    • ءَاَنْتُمْ
    • Siz mi
    • اَعْلَمُ
    • daha iyi bilirsiniz
    • اَمِ
    • yoksa
    • اللّٰهُۜ
    • Allah mı
    • وَمَنْ
    • kimdir
    • اَظْلَمُ
    • daha zalim
    • مِمَّنْ
    • kimseden
    • كَتَمَ
    • gizleyen
    • شَهَادَةً
    • şahitliği
    • عِنْدَهُ
    • yanında bulunan
    • مِنَ اللّٰهِۜ
    • Allah tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • gafil
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    141
    • تِلْكَ
    • İşte onlar
    • اُمَّةٌ
    • bir ümmetti
    • قَدْ خَلَتْۚ
    • gelip geçti
    • لَهَا
    • onlarındır
    • مَا كَسَبَتْ
    • onların kazandıkları
    • وَلَكُمْ
    • sizindir
    • مَا كَسَبْتُمْۚ
    • sizin kazandıklarınız
    • وَلَا تُسْـَٔلُونَ
    • sorulmazsınız
    • عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
    • onların yaptıklarından
    142
    • سَيَقُولُ
    • diyecekler
    • السُّفَـهَٓاءُ
    • bazı beyinsizler
    • مِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَا
    • nedir
    • وَلّٰيهُمْ
    • onları çeviren
    • عَنْ قِبْلَتِهِمُ
    • kıblelerinden
    • الَّت۪ي كَانُوا
    • bulundukları
    • عَلَيْهَاۜ
    • üzerinde
    • قُلْ
    • de ki
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • الْمَشْرِقُ
    • doğu da
    • وَالْمَغْرِبُۜ
    • batı da
    • يَهْد۪ي
    • O iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini (dileyeni)
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    143
    • وَكَذٰلِكَ
    • böylece
    • جَعَلْنَاكُمْ
    • sizi kıldık
    • اُمَّةً
    • bir ümmet
    • وَسَطاً
    • vasat
    • لِتَكُونُوا
    • olmanız için
    • شُهَدَٓاءَ
    • şahit
    • عَلَى النَّاسِ
    • insanlara
    • وَيَكُونَ
    • ve olması için
    • الرَّسُولُ
    • rasulün de
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • شَه۪يداًۜ
    • şahit
    • وَمَا جَعَلْنَا
    • ve yaptık
    • الْقِبْلَةَ
    • kıble
    • الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
    • üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
    • اِلَّا
    • sadece
    • لِنَعْلَمَ
    • bilmek için
    • مَنْ يَتَّبِـعُ
    • uyanı
    • الرَّسُولَ
    • Elçi`ye
    • مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
    • geriye dönenden
    • عَلٰى
    • üzerinde
    • عَقِبَيْهِۜ
    • ökçesi
    • وَاِنْ كَانَتْ
    • elbette
    • لَكَب۪يرَةً
    • ağır gelir
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
    • yol gösterdiğinden
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • وَمَا كَانَ
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لِيُض۪يعَ
    • zayi edecek
    • ا۪يمَانَكُمْۜ
    • sizin imanınızı
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِالنَّاسِ
    • insanlara
    • لَرَؤُ۫فٌ
    • şefkatlidir
    • رَح۪يمٌ
    • merhametlidir
    144
    • قَدْ
    • elbette
    • نَرٰى
    • görüyoruz
    • تَقَلُّبَ
    • çevrilip durduğunu
    • وَجْهِكَ
    • yüzünün
    • فِي السَّمَٓاءِۚ
    • göğe doğru
    • فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
    • elbette seni döndüreceğiz
    • قِبْلَةً
    • bir kıbleye
    • تَرْضٰيهَاۖ
    • hoşlanacağın
    • فَوَلِّ
    • (Bundan böyle) çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • شَطْرَهُۜ
    • o yöne
    • وَاِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenler
    • الْكِتَابَ
    • kitap
    • لَيَعْلَمُونَ
    • bilirler
    • اَنَّهُ
    • bunun
    • الْحَقُّ
    • bir gerçek olduğunu
    • مِنْ رَبِّهِمْۜ
    • Rableri tarafından
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا يَعْمَلُونَ
    • onların yaptıklarından
    145
    • وَلَئِنْ اَتَيْتَ
    • sen getirsen
    • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
    • verilenlere
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • بِكُلِّ
    • her türlü
    • اٰيَةٍ
    • ayeti
    • مَا تَبِعُوا
    • onlar uymazlar
    • قِبْلَتَكَۚ
    • senin kıblene
    • وَمَٓا
    • değilsin
    • اَنْتَ
    • sen de
    • بِتَابِـعٍ
    • uyacak
    • قِبْلَتَهُمْۚ
    • onların kıblesine
    • وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
    • onların bır kısmı uymazlar
    • قِبْلَةَ
    • kıblesine de
    • بَعْضٍۜ
    • birbirlerinin
    • وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
    • uyarsan
    • اَهْوَٓاءَهُمْ
    • onların keyiflerine
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَكَ
    • sana gelen
    • مِنَ الْعِلْمِۙ
    • ilimden
    • اِنَّكَ
    • şüphesiz sen
    • اِذاً
    • o takdirde
    • لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    • zalimlerden olursun
    146
    • الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
    • kendilerine verdiklerimiz
    • الْكِتَابَ
    • Kitap
    • يَعْرِفُونَهُ
    • onu tanırlar
    • كَمَا
    • gibi
    • يَعْرِفُونَ
    • tanıdıkları
    • اَبْنَٓاءَهُمْۜ
    • oğullarını
    • وَاِنَّ
    • ama yine de
    • فَر۪يقاً
    • bir grup
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • لَيَكْتُمُونَ
    • gizlerler
    • الْحَقَّ
    • gerçeği
    • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
    • bildikleri halde
    147
    • اَلْحَقُّ
    • Gerçek
    • مِنْ رَبِّكَ
    • Rabbindendir
    • فَلَا تَكُونَنَّ
    • artık olma
    • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
    • kuşkulananlardan
    148
    • وَلِكُلٍّ
    • her ümmetin vardır
    • وِجْهَةٌ
    • bir yönü
    • هُوَ مُوَلّ۪يهَا
    • yöneldiği
    • فَاسْتَبِقُوا
    • O halde koşun
    • الْخَيْرَاتِۜ
    • hayır işlerine
    • اَيْنَ
    • nerede
    • مَا تَكُونُوا
    • olsanız
    • يَأْتِ
    • getirir
    • بِكُمُ
    • sizi bir araya
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • جَم۪يعاًۜ
    • hepinizi
    • اِنَّ
    • kuşkusuz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • her şeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    149
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • tarafına
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram
    • وَاِنَّهُ
    • bu elbette
    • لَلْحَقُّ
    • bir gerçektir
    • مِنْ رَبِّكَۜ
    • Rabbinden
    • وَمَا
    • değildir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِغَافِلٍ
    • habersiz
    • عَمَّا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    150
    • وَمِنْ حَيْثُ
    • nereden (yola)
    • خَرَجْتَ
    • çıkarsan
    • فَوَلِّ
    • çevir
    • وَجْهَكَ
    • yüzünü
    • شَطْرَ
    • doğru
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`a
    • وَحَيْثُ
    • nerede
    • مَا كُنْتُمْ
    • olursanız
    • فَوَلُّوا
    • çevirin ki
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzünüzü
    • شَطْرَهُۙ
    • o yana
    • لِئَلَّا يَكُونَ
    • olmasın
    • لِلنَّاسِ
    • hiç kimsenin
    • عَلَيْكُمْ
    • aleyhinizde
    • حُجَّةٌۗ
    • bir delili
    • اِلَّا
    • başka
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
    • zalimlerden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • فَلَا تَخْشَوْهُمْ
    • Onlardan da çekinmeyin
    • وَاخْشَوْن۪ي
    • benden çekinin
    • وَلِاُتِمَّ
    • ve tamamlayayım
    • نِعْمَت۪ي
    • ni`metimi
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَهْتَدُونَۙ
    • hidayete erersiniz
    151
    • كَمَٓا
    • gibi
    • اَرْسَلْنَا
    • gönderdik
    • ف۪يكُمْ
    • kendi içinizden
    • رَسُولاً
    • bir Elçi
    • مِنْكُمْ
    • sizden olan
    • يَتْلُوا
    • okuyan
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِنَا
    • ayetlerimizi
    • وَيُزَكّ۪يكُمْ
    • sizi temizleyen
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğreten
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • وَالْحِكْمَةَ
    • hikmeti
    • وَيُعَلِّمُكُمْ
    • ve size öğreten
    • مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
    • bilmediklerinizi
    152
    • فَاذْكُرُون۪ٓي
    • Öyle ise beni anın ki
    • اَذْكُرْكُمْ
    • ben de sizi anayım
    • وَاشْكُرُوا ل۪ي
    • bana şükredin
    • وَلَا تَكْفُرُونِ۟
    • nankörlük etmeyin
    153
    • يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • Ey inananlar
    • اسْتَع۪ينُوا
    • (Allah`tan) yardım isteyin
    • بِالصَّبْرِ
    • sabır
    • وَالصَّلٰوةِۜ
    • ve namazla
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    154
    • وَلَا تَقُولُوا
    • demeyin
    • لِمَنْ
    • kimselere
    • يُقْتَلُ
    • öldürülen
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • اَمْوَاتٌۜ
    • ölüler
    • بَلْ
    • bilakis
    • اَحْيَٓاءٌ
    • onlar diridirler
    • وَلٰكِنْ
    • ama
    • لَا تَشْعُرُونَ
    • siz farkında olmazsınız
    155
    • وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
    • andolsun sizi imtihan edeceğiz
    • بِشَيْءٍ
    • şeylerle
    • مِنَ الْخَوْفِ
    • korku
    • وَالْجُوعِ
    • ve açlık (gibi)
    • وَنَقْصٍ
    • ve noksanlığıyla
    • مِنَ الْاَمْوَالِ
    • mallarınızın
    • وَالْاَنْفُسِ
    • ve canlarınızın
    • وَالثَّمَرَاتِۜ
    • ve ürünlerinizin
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الصَّابِر۪ينَۙ
    • sabredenleri
    156
    • الَّذ۪ينَ
    • onlar ki
    • اِذَٓا
    • zaman
    • اَصَابَتْهُمْ
    • onlara eriştiği
    • مُص۪يبَةٌۙ
    • bir bela
    • قَالُٓوا
    • derler
    • اِنَّا
    • şüphesiz biz
    • لِلّٰهِ
    • Allah içiniz
    • وَاِنَّٓا
    • ve şüphesiz biz
    • اِلَيْهِ
    • O`na
    • رَاجِعُونَۜ
    • döneceğiz
    157
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte
    • عَلَيْهِمْ
    • hep onlar içindir
    • صَلَوَاتٌ
    • bağışlamalar
    • مِنْ رَبِّهِمْ
    • Rablerinden
    • وَرَحْمَةٌ
    • ve rahmet
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulanlar
    158
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الصَّفَا
    • Safa
    • وَالْمَرْوَةَ
    • ve Merve
    • مِنْ شَعَٓائِرِ
    • nişanlarındandır
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`ın
    • فَمَنْ
    • Kim
    • حَجَّ
    • hacceder
    • الْبَيْتَ
    • Ev`i
    • اَوِ
    • ya da
    • اعْتَمَرَ
    • ömre yaparsa
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • hiçbir günah
    • عَلَيْهِ
    • kendisine
    • اَنْ يَطَّوَّفَ
    • tavaf etmesinde
    • بِهِمَاۜ
    • onları
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • تَطَوَّعَ
    • kendiliğinden yaparsa
    • خَيْراًۙ
    • bir iyilik
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • شَاكِرٌ
    • karşılığını verir
    • عَل۪يمٌ
    • (yaptığını) bilir
    159
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyenler
    • مَٓا اَنْزَلْنَا
    • indirdiğimiz
    • مِنَ الْبَيِّنَاتِ
    • açık delilleri
    • وَالْهُدٰى
    • ve hidayeti
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا بَيَّنَّاهُ
    • biz açıkça belirttikten
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • فِي الْكِتَابِۙ
    • Kitapta
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlara
    • يَلْعَنُهُمُ
    • la`net eder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَيَلْعَنُهُمُ
    • ve la`net eder
    • اللَّاعِنُونَۙ
    • bütün la`net edebilenler
    160
    • اِلَّا
    • ancak hariç
    • الَّذ۪ينَ تَابُوا
    • tevbe edip
    • وَاَصْلَحُوا
    • uslananlar
    • وَبَيَّنُوا
    • ve (gerçeği) açıklayanlar
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • اَتُوبُ
    • tevbelerini kabul ederim
    • عَلَيْهِمْۚ
    • onların
    • وَاَنَا
    • çünkü ben
    • التَّوَّابُ
    • tevbeyi çok kabul edenim
    • الرَّح۪يمُ
    • çok esirgeyenim
    161
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edip te
    • وَمَاتُوا
    • ölen kimseler
    • وَهُمْ كُفَّارٌ
    • kafir olarak
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • عَلَيْهِمْ
    • onların üstünedir
    • لَعْنَةُ
    • la`neti
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklerin
    • وَالنَّاسِ
    • ve insanların
    • اَجْمَع۪ينَۙ
    • tüm
    162
    • خَالِد۪ينَ
    • ebedi kalırlar
    • ف۪يهَاۚ
    • (la`net) içinde
    • لَا يُخَفَّفُ
    • hafifletilmez
    • عَنْهُمُ
    • onlardan
    • الْعَذَابُ
    • azab
    • وَلَا
    • ve yoktur
    • هُمْ
    • onlara
    • يُنْظَرُونَ
    • gözetme
    163
    • وَاِلٰهُكُمْ
    • Tanrınız
    • اِلٰهٌ
    • Tanrı`dır
    • وَاحِدٌۚ
    • bir tek
    • لَٓا
    • yoktur
    • اِلٰهَ
    • tanrı
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَ
    • O`ndan
    • الرَّحْمٰنُ
    • Rahman`dır
    • الرَّح۪يمُ۟
    • Rahim`dir
    164
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي خَلْقِ
    • yaratılışında
    • السَّمٰوَاتِ
    • göklerin
    • وَالْاَرْضِ
    • ve yerin
    • وَاخْتِلَافِ
    • değişmesinde
    • الَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüzün
    • وَالْفُلْكِ
    • gemilerde
    • الَّت۪ي تَجْر۪ي
    • taşıyıp giden
    • فِي الْبَحْرِ
    • denizde
    • بِمَا يَنْفَعُ
    • faydasına olan şeyleri
    • النَّاسَ
    • insanların
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirip
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ السَّمَٓاءِ
    • gökten
    • مِنْ مَٓاءٍ
    • su
    • فَاَحْيَا
    • dirilterek
    • بِهِ
    • onunla
    • الْاَرْضَ
    • yeri
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَا
    • öldükten
    • وَبَثَّ
    • yaymasında
    • ف۪يهَا
    • orada
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • دَٓابَّةٍۖ
    • canlıyı
    • وَتَصْر۪يفِ
    • evirip çevirmesinde
    • الرِّيَاحِ
    • rüzgarları
    • وَالسَّحَابِ
    • ve bulutları
    • الْمُسَخَّرِ
    • emre hazır bekleyen
    • بَيْنَ
    • arasında
    • السَّمَٓاءِ
    • yer
    • وَالْاَرْضِ
    • ile gök
    • لَاٰيَاتٍ
    • elbette deliller vardır
    • لِقَوْمٍ
    • bir topluluk için
    • يَعْقِلُونَ
    • düşünen
    165
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • İnsanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَتَّخِذُ
    • tutar
    • مِنْ دُونِ اللّٰهِ
    • Allah`tan başka
    • اَنْدَاداً
    • eşler
    • يُحِبُّونَهُمْ
    • onları severler
    • كَحُبِّ
    • sever gibi
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • İnananlar ise
    • اَشَدُّ
    • en çok
    • حُباًّ
    • severler
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ı
    • وَلَوْ
    • keşke
    • يَرَى
    • bilselerdi
    • الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
    • zulmedenler
    • اِذْ
    • zaman
    • يَرَوْنَ
    • gördükleri
    • الْعَذَابَۙ
    • azabı
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • الْقُوَّةَ
    • kuvvetin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a aittir
    • جَم۪يعاًۙ
    • bütünüyle
    • وَاَنَّ
    • ve gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعَذَابِ
    • azabı
    166
    • اِذْ
    • işte
    • تَبَرَّاَ
    • uzak durdular
    • الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
    • uyulanlar
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlardan
    • وَرَاَوُا
    • gördüler
    • الْعَذَابَ
    • azabı
    • وَتَقَطَّعَتْ
    • kesildi
    • بِهِمُ
    • onların
    • الْاَسْبَابُ
    • bağları
    167
    • وَقَالَ
    • şöyle dediler
    • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
    • uyanlar
    • لَوْ
    • keşke
    • اَنَّ لَنَا
    • bizim için mümkün olsaydı
    • كَرَّةً
    • bir dönüş (dünyaya)
    • فَنَتَبَرَّاَ
    • uzak dursaydık
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • كَمَا
    • gibi
    • تَبَرَّؤُ۫ا
    • uzak durdukları
    • مِنَّاۜ
    • bizden
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُر۪يهِمُ
    • onlara gösterir
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَعْمَالَهُمْ
    • işledikleri bütün fiillerini
    • حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
    • hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
    • وَمَا هُمْ
    • ve onlar
    • بِخَارِج۪ينَ
    • çıkamazlar
    • مِنَ النَّارِ۟
    • ateşten
    168
    • يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
    • Ey insanlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِمَّا
    • bulunan şeylerden
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • حَـلَالاً
    • helal
    • طَـيِّباًۘ
    • ve temiz
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • sizin
    • عَدُوٌّ
    • düşmanınızdır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    169
    • اِنَّمَا
    • O size daima
    • يَأْمُرُكُمْ
    • emreder
    • بِالسُّٓوءِ
    • kötülük
    • وَالْفَحْشَٓاءِ
    • ve hayasızlığı
    • وَاَنْ تَقُولُوا
    • ve söylemenizi
    • عَلَى اللّٰهِ
    • Allah hakkında
    • مَا لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz şeyleri
    170
    • وَاِذَا ق۪يلَ
    • dendiğinde
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اتَّبِعُوا
    • uyun
    • مَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiğine
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • قَالُوا
    • derler
    • بَلْ
    • hayır bilakis
    • نَـتَّبِـعُ
    • uyarız
    • مَٓا اَلْفَيْنَا
    • biz bulduğumuz(yol)a
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde
    • اٰبَٓاءَنَاۜ
    • atalarımızı
    • اَوَلَوْ كَانَ
    • olsalar da mı
    • اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
    • ataları
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmeyen
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَلَا يَهْتَدُونَ
    • doğru yolu bulamayan
    171
    • وَمَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
    • كَمَثَلِ
    • haline benzer
    • الَّذ۪ي يَنْعِقُ
    • haykıran kimsenin
    • بِمَا لَا يَسْمَعُ
    • bir şey işitmeyen
    • اِلَّا
    • başka
    • دُعَٓاءً
    • çağırmadan
    • وَنِدَٓاءًۜ
    • bağırıp
    • صُمٌّ
    • sağırdırlar
    • بُكْمٌ
    • dilsizdirler
    • عُمْيٌ
    • kördürler
    • فَهُمْ
    • onun için onlar
    • لَا يَعْقِلُونَ
    • düşünmezler
    172
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • inananlar
    • كُلُوا
    • yeyin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıkların
    • وَاشْكُرُوا
    • şükredin
    • لِلّٰهِ
    • Allah`a
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    • yalnızca ona tapıyorsanız
    173
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • حَرَّمَ
    • haram kıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْمَيْتَةَ
    • leş
    • وَالدَّمَ
    • ve kan
    • وَلَحْمَ
    • ve etini
    • الْخِنْز۪يرِ
    • domuz
    • وَمَٓا اُهِلَّ
    • ve kesileni
    • بِه۪
    • adına
    • لِغَيْرِ
    • başkası
    • اللّٰهِۚ
    • Allah`tan
    • فَمَنِ
    • ama kim
    • اضْطُرَّ
    • mecbur kalırsa
    • غَيْرَ بَاغٍ
    • saldırmadan
    • وَلَا عَادٍ
    • ve sınırı aşmadan
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • muhakkak ki
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • çok esirgeyendir
    174
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
    • gizleyip
    • مَٓا
    • bir şey
    • اَنْزَلَ
    • indirdiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitaptan
    • وَيَشْتَرُونَ
    • satanlar
    • بِه۪
    • onu
    • ثَمَناً
    • paraya
    • قَل۪يلاًۙ
    • birkaç
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • مَا يَأْكُلُونَ
    • yemezler
    • ف۪ي بُطُونِهِمْ
    • karınlarına
    • اِلَّا
    • başka
    • النَّارَ
    • ateşten
    • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
    • onlara konuşmayacak
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • يَوْمَ
    • günü
    • الْقِيٰمَةِ
    • Kıyamet
    • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
    • ve onları temizlemeyecektir
    • وَلَهُمْ
    • onlar için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    175
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
    • satın almışlardır
    • الضَّلَالَةَ
    • sapıklık
    • بِالْهُدٰى
    • hidayet karşılığında
    • وَالْعَذَابَ
    • azab
    • بِالْمَغْفِرَةِۚ
    • mağfiret karşılığında
    • فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
    • ne kadar da cesaretlidirler
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّارِ
    • ateşe
    176
    • ذٰلِكَ
    • işte böyle
    • بِاَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • نَزَّلَ
    • indirmiştir
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّ
    • elbette
    • الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düşenler
    • فِي الْكِتَابِ
    • Kitapta
    • لَف۪ي
    • içindedirler
    • شِقَاقٍ
    • anlaşmazlık
    • بَع۪يدٍ۟
    • derin bir
    177
    • لَيْسَ
    • değildir
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • اَنْ تُوَلُّوا
    • çevirmeniz
    • وُجُوهَكُمْ
    • yüzlerinizi
    • قِبَلَ
    • tarafına
    • الْمَشْرِقِ
    • doğu
    • وَالْمَغْرِبِ
    • ve batı
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • مَنْ
    • kişinin
    • اٰمَنَ
    • inanmasıdır
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِ
    • ahiret
    • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
    • ve meleklere
    • وَالْكِتَابِ
    • ve Kitaba
    • وَالنَّبِيّ۪نَۚ
    • ve peygamberlere
    • وَاٰتَى
    • ve vermesidir
    • الْمَالَ
    • malını
    • عَلٰى حُبِّه۪
    • sevdiği
    • ذَوِي الْقُرْبٰى
    • yakınlara
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve yetimlere
    • وَالْمَسَاك۪ينَ
    • ve yoksullara
    • وَابْنَ السَّب۪يلِ
    • ve yolda kalmışlara
    • وَالسَّٓائِل۪ينَ
    • ve dilencilere
    • وَفِي الرِّقَابِۚ
    • ve kölelere
    • وَاَقَامَ
    • ve kılmasıdır
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • الزَّكٰوةَۚ
    • zekatı
    • وَالْمُوفُونَ
    • yerine getirmeleridir
    • بِعَهْدِهِمْ
    • andlaşmalarını
    • اِذَا
    • zaman
    • عَاهَدُواۚ
    • andlaşma yaptıkları
    • وَالصَّابِر۪ينَ
    • sabrederler
    • فِي الْبَأْسَٓاءِ
    • sıkıntıda
    • وَالضَّرَّٓاءِ
    • ve hastalıkta
    • وَح۪ينَ
    • zamanında
    • الْبَأْسِۜ
    • savaş
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
    • doğru olanlardır
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve işte onlar
    • هُمُ
    • onlardır
    • الْمُتَّقُونَ
    • muttakiler
    178
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • farz kılındı
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِصَاصُ
    • kısas
    • فِي الْقَتْلٰىۜ
    • öldürmelerde
    • اَلْحُرُّ
    • hür
    • بِالْحُرِّ
    • hüre
    • وَالْعَبْدُ
    • köle
    • بِالْعَبْدِ
    • köleye
    • وَالْاُنْثٰى
    • kadın
    • بِالْاُنْثٰىۜ
    • kadına
    • فَمَنْ
    • kimse
    • عُفِيَ لَهُ
    • affedilen
    • مِنْ اَخ۪يهِ
    • kardeşi tarafından
    • شَيْءٌ
    • kısmen
    • فَاتِّبَاعٌ
    • artık uymalı
    • بِالْمَعْرُوفِ
    • örfe
    • وَاَدَٓاءٌ
    • ve (diyeti) ödemelidir
    • اِلَيْهِ
    • ona
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • تَخْف۪يفٌ
    • bir hafifletme
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbiniz tarafından
    • وَرَحْمَةٌۜ
    • ve rahmettir
    • فَمَنِ
    • artk kim
    • اعْتَدٰى
    • haddi aşarsa
    • بَعْدَ
    • sonra
    • ذٰلِكَ
    • bundan
    • فَلَهُ
    • onun için vardır
    • عَذَابٌ
    • azab
    • اَل۪يمٌ
    • acı bir
    179
    • وَلَكُمْ
    • sizin için vardır
    • فِي الْقِصَاصِ
    • kısasta
    • حَيٰوةٌ
    • hayat
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • böylece
    • تَتَّقُونَ
    • korunursunuz
    180
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِذَا
    • zaman
    • حَضَرَ
    • geldiği
    • اَحَدَكُمُ
    • birinize
    • الْمَوْتُ
    • ölüm
    • اِنْ
    • eğer
    • تَرَكَ
    • bırakacaksa
    • خَيْراًۚ
    • bir hayır (mal)
    • اَلْوَصِيَّةُ
    • vasiyyet etmek
    • لِلْوَالِدَيْنِ
    • anaya babaya
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlara
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • uygun bir biçimde
    • حَقاًّ
    • bir borçtur
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَۜ
    • muttakiler
    181
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • بَدَّلَهُ
    • (vasiyyeti) değiştirirse
    • بَعْدَ مَا
    • sonra
    • سَمِعَهُ
    • işittikten
    • فَاِنَّمَٓا
    • elbette
    • اِثْمُهُ
    • günahı
    • عَلَى
    • üzerinedir
    • الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
    • onu değiştirenlerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌۜ
    • bilendir
    182
    • فَمَنْ
    • her kim de
    • خَافَ
    • korkar da
    • مِنْ مُوصٍ
    • vasiyyet edenin
    • جَنَفاً
    • hata işleyeceğinden
    • اَوْ
    • veya
    • اِثْماً
    • günah işlemesinden
    • فَاَصْلَحَ
    • düzeltirse
    • بَيْنَهُمْ
    • aralarını
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۜ
    • ona
    • اِنَّ
    • elbette
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ۟
    • esirgeyendir
    183
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • كُتِبَ
    • yazıldı
    • عَلَيْكُمُ
    • sizin üzerinize de
    • الصِّيَامُ
    • oruç
    • كَمَا
    • gibi
    • كُتِبَ
    • yazıldığı
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
    • sizden öncekiler
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَتَّقُونَۙ
    • korunursunuz
    184
    • اَيَّاماً
    • günlerdir
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olursa
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • veya
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutar
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
    • ona (güç) dayananların
    • فِدْيَةٌ
    • fidye vermesi lazımdır
    • طَعَامُ
    • doyuracak
    • مِسْك۪ينٍۜ
    • bir yoksulu
    • فَمَنْ
    • artık kim
    • تَطَوَّعَ
    • gönülden
    • خَيْراً
    • bir iyilik yaparsa
    • فَهُوَ
    • o
    • خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَهُۜ
    • kendisi için
    • وَاَنْ تَصُومُوا
    • ve oruç tutmanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    185
    • شَهْرُ
    • ayı
    • رَمَضَانَ
    • ramazan
    • الَّذ۪ٓي
    • ki
    • اُنْزِلَ
    • indirilmiştir
    • ف۪يهِ
    • onda
    • الْقُرْاٰنُ
    • Kur`an
    • هُدًى
    • hidayet olarak
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • وَبَيِّنَاتٍ
    • ve açıklayıcı
    • مِنَ الْهُدٰى
    • hidayeti
    • وَالْفُرْقَانِۚ
    • doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَهِدَ
    • şahit olursa
    • مِنْكُمُ
    • içinizden
    • الشَّهْرَ
    • o aya
    • فَلْيَصُمْهُۜ
    • oruç tutsun
    • وَمَنْ
    • kim
    • كَانَ
    • olur
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • yahut
    • عَلٰى
    • üzere olursa
    • سَفَرٍ
    • sefer
    • فَعِدَّةٌ
    • sayısınca tutsun
    • مِنْ اَيَّامٍ
    • günlerde
    • اُخَرَۜ
    • başka
    • يُر۪يدُ
    • ister
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُمُ
    • sizin için
    • الْيُسْرَ
    • kolaylık
    • وَلَا يُر۪يدُ
    • istemez
    • الْعُسْرَۘ
    • güçlük
    • وَلِتُكْمِلُوا
    • ve tamamlamanızı (ister)
    • الْعِدَّةَ
    • sayıyı
    • وَلِتُكَبِّرُوا
    • ve yüceltmenizi (ister)
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
    • size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
    • وَلَعَلَّكُمْ
    • umulur ki siz
    • تَشْكُرُونَ
    • şükredersiniz
    186
    • وَاِذَا سَاَلَكَ
    • sana sorar(lar)sa
    • عِبَاد۪ي
    • kullarım
    • عَنّ۪ي
    • benden
    • فَاِنّ۪ي
    • şüphesiz ben
    • قَر۪يبٌۜ
    • (onlara) yakınım
    • اُج۪يبُ
    • karşılık veririm
    • دَعْوَةَ
    • onun du`asına
    • الدَّاعِ
    • du`a edenin
    • اِذَا
    • zaman
    • دَعَانِۙ
    • bana du`a ettiği
    • فَلْيَسْتَج۪يبُوا
    • O halde onlar da karşılık versinler
    • ل۪ي
    • bana
    • وَلْيُؤْمِنُوا
    • inansınlar ki
    • ب۪ي
    • bana
    • لَعَلَّهُمْ
    • böylece onlar
    • يَرْشُدُونَ
    • doğru yola erişirler
    187
    • اُحِلَّ
    • helal kılındı
    • لَكُمْ
    • size
    • لَيْلَةَ
    • gecesi
    • الصِّيَامِ
    • oruç
    • الرَّفَثُ
    • yaklaşmak
    • اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
    • kadınlarınıza
    • هُنَّ
    • onlar
    • لِبَاسٌ
    • elbisenizdir
    • لَكُمْ
    • sizin
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz de
    • لِبَاسٌ
    • elbisesisiniz
    • لَهُنَّۜ
    • onların
    • عَلِمَ
    • bildi de
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • gerçekten siz
    • كُنْتُمْ
    • olduğunuzu
    • تَخْتَانُونَ
    • yazık etmekte
    • اَنْفُسَكُمْ
    • sizin kendinize
    • فَتَابَ
    • tevbenizi kabul etti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizden
    • وَعَفَا
    • ve affetti
    • عَنْكُمْۚ
    • sizi
    • فَالْـٰٔنَ
    • artık şimdi
    • بَاشِرُوهُنَّ
    • onlara yaklaşın
    • وَابْتَغُوا
    • ve arayın
    • مَا كَتَبَ
    • yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • وَكُلُوا
    • yiyin
    • وَاشْرَبُوا
    • ve için
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَتَبَيَّنَ
    • ayırdelinceye
    • لَكُمُ
    • sizce
    • الْخَيْطُ
    • ipliği
    • الْاَبْيَضُ
    • beyaz
    • مِنَ الْخَيْطِ
    • iplikten
    • الْاَسْوَدِ
    • siyah
    • مِنَ الْفَجْرِۖ
    • şafağın
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الصِّيَامَ
    • orucu
    • اِلَى الَّيْلِۚ
    • gece oluncaya dek
    • وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
    • (kadınlara) yaklaşmayın
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • عَاكِفُونَۙ
    • ibadete çekilmiş iken
    • فِي الْمَسَاجِدِۜ
    • mescidlerde
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
    • bunlara yaklaşmayın
    • كَذٰلِكَ
    • işte böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklar ki
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَّقُونَ
    • korunup sakınırlar
    188
    • وَلَا تَأْكُلُٓوا
    • yemeyin
    • اَمْوَالَكُمْ
    • mallarınızı
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • بِالْبَاطِلِ
    • batıl (sebepler) ile
    • وَتُدْلُوا
    • atmayın
    • بِهَٓا
    • onları
    • اِلَى الْحُكَّامِ
    • hakimler(in önün)e
    • لِتَأْكُلُوا
    • yemeniz için
    • فَر۪يقاً
    • bir kısmını
    • مِنْ اَمْوَالِ
    • mallarından
    • النَّاسِ
    • insanların
    • بِالْاِثْمِ
    • günah bir biçimde
    • وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
    • bildiğiniz halde
    189
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
    • hilallerden
    • قُلْ
    • de ki
    • هِيَ
    • onlar
    • مَوَاق۪يتُ
    • vakit ölçüleridir
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • وَالْحَجِّۜ
    • ve hac
    • وَلَيْسَ
    • ve değildir
    • الْبِرُّ
    • iyilik
    • بِاَنْ تَأْتُوا
    • girmek
    • الْبُيُوتَ
    • evlere
    • مِنْ ظُهُورِهَا
    • arkalarından
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • الْبِرَّ
    • iyilik
    • مَنِ
    • kişinin
    • اتَّقٰىۚ
    • takvasıdır
    • وَأْتُوا
    • girin
    • مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
    • kapılarından
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تُفْلِحُونَ
    • kurtuluşa erersiniz
    190
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşanlarla
    • وَلَا تَعْتَدُواۜ
    • aşırı gitmeyin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْمُعْتَد۪ينَ
    • aşırı gidenleri
    191
    • وَاقْتُلُوهُمْ
    • onları öldürün
    • حَيْثُ
    • nerede
    • ثَقِفْتُمُوهُمْ
    • yakalarsanız
    • وَاَخْرِجُوهُمْ
    • onları çıkarın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yer(Mekke)den
    • اَخْرَجُوكُمْ
    • sizi çıkardıkları
    • وَالْفِتْنَةُ
    • fitne
    • اَشَدُّ
    • daha kötüdür
    • مِنَ الْقَتْلِۚ
    • adam öldürmekten
    • وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşmayın
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • Mescid-i Haram
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُقَاتِلُوكُمْ
    • sizinle savaşıncaya
    • ف۪يهِۚ
    • orada
    • فَاِنْ
    • fakat eğer
    • قَاتَلُوكُمْ
    • onlar sizinle savaşırlarsa
    • فَاقْتُلُوهُمْۜ
    • hemen onları öldürün
    • كَذٰلِكَ
    • böyledir
    • جَزَٓاءُ
    • cezası
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirlerin
    192
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَاِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • رَح۪يمٌ
    • esirgeyendir
    193
    • وَقَاتِلُوهُمْ
    • onlarla savaşın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • لَا تَكُونَ
    • kalmayıncaya
    • فِتْنَةٌ
    • fitne
    • وَيَكُونَ
    • oluncaya
    • الدّ۪ينُ
    • din
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنِ
    • eğer
    • انْتَهَوْا
    • (saldırılarına) son verirlerse
    • فَلَا عُدْوَانَ
    • artık düşmanlık olmaz
    • اِلَّا
    • başkasına
    • عَلَى الظَّالِم۪ينَ
    • zalimlerden
    194
    • اَلشَّهْرُ
    • ayı
    • الْحَرَامُ
    • haram
    • بِالشَّهْرِ
    • aya karşılıktır
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • وَالْحُرُمَاتُ
    • hürmetler
    • قِصَاصٌۜ
    • karşılıklıdır
    • فَمَنِ
    • kim
    • اعْتَدٰى
    • saldırırsa
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • فَاعْتَدُوا
    • siz de saldırın
    • عَلَيْهِ
    • ona
    • بِمِثْلِ
    • gibi
    • مَا اعْتَدٰى
    • saldırdığı
    • عَلَيْكُمْۖ
    • size
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • muttakilerle
    195
    • وَاَنْفِقُوا
    • infak edin
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَلَا تُلْقُوا
    • kendinizi atmayın
    • بِاَيْد۪يكُمْ
    • kendi ellerinizle
    • اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
    • tehlikeye
    • وَاَحْسِنُواۚۛ
    • iyilik edin
    • اِنَّ
    • doğrusu
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenleri
    196
    • وَاَتِمُّوا
    • tamamlayın
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • وَالْعُمْرَةَ
    • ve ömreyi
    • لِلّٰهِۜ
    • Allah için
    • فَاِنْ
    • Eğer
    • اُحْصِرْتُمْ
    • engellenmiş olursanız
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayınıza geleni (kesin)
    • مِنَ الْهَدْيِۚ
    • kurbandan
    • وَلَا تَحْلِقُوا
    • tıraş etmeyin
    • رُؤُ۫سَكُمْ
    • başlarınızı
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • varıncaya
    • الْهَدْيُ
    • kurban
    • مَحِلَّهُۜ
    • yerine
    • فَمَنْ
    • kim varsa
    • كَانَ
    • olan
    • مِنْكُمْ
    • İçinizden
    • مَر۪يضاً
    • hasta
    • اَوْ
    • ya da
    • بِه۪ٓ اَذًى
    • bir rahatsızlığı bulunan
    • مِنْ رَأْسِه۪
    • başından
    • فَفِدْيَةٌ
    • fidye (versin)
    • مِنْ صِيَامٍ
    • oruçtan
    • اَوْ
    • veya
    • صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • نُسُكٍۚ
    • kurbandan
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَمِنْتُمْ۠
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَمَنْ
    • kimse
    • تَمَتَّعَ
    • faydalanmak isteyen
    • بِالْعُمْرَةِ
    • ömre ile
    • اِلَى الْحَجِّ
    • hac (zamanın)a kadar
    • فَمَا اسْتَيْسَرَ
    • kolayına geleni (kessin)
    • لَمْ يَجِدْ
    • (kurban) bulamayan
    • فَصِيَامُ
    • oruç tutar
    • ثَلٰثَةِ
    • üç
    • اَيَّامٍ
    • gün
    • فِي الْحَجِّ
    • hacda
    • وَسَبْعَةٍ
    • yedi gün de
    • اِذَا
    • zaman
    • رَجَعْتُمْۜ
    • döndüğünüz
    • تِلْكَ
    • böylece
    • عَشَرَةٌ
    • on (gündür)
    • كَامِلَةٌۜ
    • tamamı
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • لِمَنْ
    • kimseler içindir
    • لَمْ يَكُنْ
    • olmayanlar
    • اَهْلُهُ
    • ailesi
    • حَاضِرِي
    • hazır
    • الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
    • Mescid-i Haram`da
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • şiddetlidir
    • الْعِقَابِ۟
    • cezası
    197
    • اَلْحَجُّ
    • Hac
    • اَشْهُرٌ
    • aylardadır
    • مَعْلُومَاتٌۚ
    • bilinen
    • فَمَنْ
    • kim
    • فَرَضَ
    • farz ederse (kendisine)
    • ف۪يهِنَّ
    • onda (o aylarda)
    • الْحَجَّ
    • haccı
    • فَلَا رَفَثَ
    • kadına yaklaşmak yoktur
    • وَلَا فُسُوقَ
    • günaha sapmak yoktur
    • وَلَا جِدَالَ
    • kavga etmek yoktur
    • فِي الْحَجِّۜ
    • hacda
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • iyilikten
    • يَعْلَمْهُ
    • onu bilir
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَتَزَوَّدُوا
    • yanınıza azık da alın
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • خَيْرَ
    • en hayırlısı
    • الزَّادِ
    • azığın
    • التَّقْوٰىۘ
    • takvadır
    • وَاتَّقُونِ
    • benden sakının
    • يَٓا
    • Ey
    • اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
    • akıl sahipleri
    198
    • لَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَنْ تَبْتَغُوا
    • aramanızda
    • فَضْلاً
    • lutfunu
    • مِنْ رَبِّكُمْۜ
    • Rabbinizin
    • فَاِذَٓا
    • zaman
    • اَفَضْتُمْ
    • ayrılıp akın ettiğiniz
    • مِنْ عَرَفَاتٍ
    • Arafattan
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عِنْدَ
    • yanında
    • الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
    • Meş`ar-i haram
    • وَاذْكُرُوهُ
    • O`nu anın
    • كَمَا
    • gibi
    • هَدٰيكُمْۚ
    • sizi hidayet ettiği
    • وَاِنْ كُنْتُمْ
    • idiniz
    • مِنْ قَبْلِه۪
    • O`ndan önce
    • لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
    • sapıklardan
    199
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَف۪يضُوا
    • siz de akın edin
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَفَاضَ
    • akın ettiği
    • النَّاسُ
    • insanların
    • وَاسْتَغْفِرُوا
    • ve mağfiret dileyin
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • Gafurdur
    • رَح۪يمٌ
    • Rahimdir
    200
    • فَاِذَا
    • zaman
    • قَضَيْتُمْ
    • bitirince
    • مَنَاسِكَكُمْ
    • ibadetlerinizi
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَذِكْرِكُمْ
    • andığınız gibi
    • اٰبَٓاءَكُمْ
    • atalarınızı
    • اَوْ
    • veya
    • اَشَدَّ
    • daha kuvvetli
    • ذِكْراًۜ
    • bir anışla
    • فَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada
    • وَمَا لَهُ
    • onun yoktur
    • فِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette
    • مِنْ خَلَاقٍ
    • hiçbir nasibi
    201
    • وَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • يَقُولُ
    • der
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اٰتِنَا
    • bize ver
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • حَسَنَةً
    • güzellik
    • وَفِي الْاٰخِرَةِ
    • ahirette de
    • وَقِنَا
    • bizi koru
    • عَذَابَ
    • azabından
    • النَّارِ
    • ateş
    202
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • لَهُمْ
    • onlara vardır
    • نَص۪يبٌ
    • bir pay
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَر۪يعُ
    • çabuk görendir
    • الْحِسَابِ
    • hesabı
    203
    • وَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • ف۪ٓي اَيَّامٍ
    • günlerde
    • مَعْدُودَاتٍۜ
    • sayılı
    • فَمَنْ
    • kim
    • تَعَجَّلَ
    • acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
    • ف۪ي يَوْمَيْنِ
    • iki gün içinde
    • فَلَٓا
    • yoktur
    • اِثْمَ
    • günah
    • عَلَيْهِۚ
    • ona
    • وَمَنْ
    • kim
    • تَاَخَّرَ
    • geri kalırsa
    • عَلَيْهِۙ
    • ona da
    • لِمَنِ
    • kimse için
    • اتَّقٰىۜ
    • sakınan
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • اِلَيْهِ
    • O`nun huzuruna
    • تُحْشَرُونَ
    • toplanacaksınız
    204
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • kiminin
    • يُعْجِبُكَ
    • senin hoşuna gider
    • قَوْلُهُ
    • sözü
    • فِي
    • dair
    • الْحَيٰوةِ
    • hayatına
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيُشْهِدُ
    • şahid tutar
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
    • kalbinde olana
    • وَهُوَ
    • oysa o
    • اَلَدُّ
    • en azılısıdır
    • الْخِصَامِ
    • hasımların
    205
    • وَاِذَا
    • zaman
    • تَوَلّٰى
    • döndüğü
    • سَعٰى
    • çalışır
    • فِي الْاَرْضِ
    • yeryüzünde
    • لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
    • bozgunculuğa
    • وَيُهْلِكَ
    • ve yok etmeğe
    • الْحَرْثَ
    • ekin
    • وَالنَّسْلَۜ
    • ve nesli
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • الْفَسَادَ
    • bozgunculuğu
    206
    • وَاِذَا
    • zaman
    • ق۪يلَ
    • dendiği
    • لَهُ
    • ona
    • اتَّقِ
    • kork
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • اَخَذَتْهُ
    • kendisini sürükler
    • الْعِزَّةُ
    • gururu
    • بِالْاِثْمِ
    • günaha
    • فَحَسْبُهُ
    • Artık ona yetişir
    • جَهَنَّمُۜ
    • cehennem
    • وَلَبِئْسَ
    • ne kötü
    • الْمِهَادُ
    • bir yataktır o
    207
    • وَمِنَ النَّاسِ
    • insanlardan
    • مَنْ
    • öylesi var ki
    • يَشْر۪ي
    • satar
    • نَفْسَهُ
    • kendisini
    • ابْتِغَٓاءَ
    • aramak için
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah da
    • رَؤُ۫فٌ
    • çok şefkatlidir
    • بِالْعِبَادِ
    • kullar(ın)a
    208
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • ادْخُلُوا
    • girin
    • فِي السِّلْمِ
    • islama (veya barışa)
    • كَٓافَّةًۖ
    • hepiniz birlikte
    • وَلَا تَتَّبِعُوا
    • izlemeyin
    • خُطُوَاتِ
    • adımlarını
    • الشَّيْطَانِۜ
    • şeytanın
    • اِنَّهُ
    • çünkü o
    • لَكُمْ
    • size
    • عَدُوٌّ
    • düşmandır
    • مُب۪ينٌ
    • apaçık
    209
    • فَاِنْ
    • eğer
    • زَلَلْتُمْ
    • kayarsanız
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْكُمُ
    • size geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • فَاعْلَمُٓوا
    • bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    210
    • هَلْ
    • mi
    • يَنْظُرُونَ
    • gözlüyorlar
    • اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
    • gelmesini
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ي ظُلَلٍ
    • gölgeler içinde
    • مِنَ الْغَمَامِ
    • buluttan
    • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
    • ve meleklerin
    • وَقُضِيَ
    • ve bitirilmesini
    • الْاَمْرُۜ
    • işin
    • وَاِلَى اللّٰهِ
    • halbuki Allah`a
    • تُرْجَعُ
    • döndürülür
    • الْاُمُورُ۟
    • bütün işler
    211
    • سَلْ
    • sor
    • بَن۪ٓي
    • oğullarına
    • اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail
    • كَمْ
    • nice
    • اٰتَيْنَاهُمْ
    • onlara verdik
    • مِنْ اٰيَةٍ
    • ayetlerden
    • بَيِّنَةٍۜ
    • açık
    • وَمَنْ
    • kim
    • يُبَدِّلْ
    • değiştirirse
    • نِعْمَةَ
    • ni`metini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُ
    • geldikten
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah`ın
    • شَد۪يدُ
    • çetindir
    • الْعِقَابِ
    • cezası
    212
    • زُيِّنَ
    • süslü gösterildi
    • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
    • inkar edenlere
    • الْحَيٰوةُ
    • hayatı
    • الدُّنْيَا
    • dünya
    • وَيَسْخَرُونَ
    • alay ederler
    • مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
    • inananlarla
    • وَالَّذ۪ينَ
    • oysa
    • اتَّقَوْا
    • takva sahipleri
    • فَوْقَهُمْ
    • onlardan üstündürler
    • يَوْمَ
    • gününde
    • الْقِيٰمَةِۜ
    • kıyamet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَرْزُقُ
    • rızık verir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğine
    • بِغَيْرِ حِسَابٍ
    • hesapsız
    213
    • كَانَ
    • idi
    • النَّاسُ
    • insanlar
    • اُمَّةً
    • ümmet
    • وَاحِدَةً
    • bir tek
    • فَبَعَثَ
    • sonra gönderdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • النَّبِيّ۪نَ
    • peygamberleri
    • مُبَشِّر۪ينَ
    • müjdeciler
    • وَمُنْذِر۪ينَۖ
    • ve uyarıcılar olarak
    • وَاَنْزَلَ
    • indirdi
    • مَعَهُمُ
    • onlarla beraber
    • الْكِتَابَ
    • Kitabı
    • بِالْحَقِّ
    • hak olarak
    • لِيَحْكُمَ
    • hükmetmek üzere
    • بَيْنَ
    • arasında
    • النَّاسِ
    • insanlar
    • ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
    • anlaşmazlığa düştükleri konularda
    • وَمَا اخْتَلَفَ
    • anlaşmazlığa düştü(ler)
    • ف۪يهِ
    • o(Kitap hakkı)nda
    • اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
    • kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • kendilerine geldikten
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • بَغْياً
    • sırf kıskançlıktan ötürü
    • بَيْنَهُمْۚ
    • aralarındaki
    • فَهَدَى
    • bunun üzerine iletti
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenleri
    • لِمَا اخْتَلَفُوا
    • ayrılığa düştükleri
    • ف۪يهِ
    • kendisinde
    • مِنَ الْحَقِّ
    • gerçeğe
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • kendi izniyle
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَهْد۪ي
    • iletir
    • مَنْ يَشَٓاءُ
    • dilediğini
    • اِلٰى صِرَاطٍ
    • yola
    • مُسْتَق۪يمٍ
    • doğru
    214
    • اَمْ
    • yoksa
    • حَسِبْتُمْ
    • sandınız
    • اَنْ تَدْخُلُوا
    • gireceğinizi mi
    • الْجَنَّةَ
    • cennete
    • وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
    • başınıza gelmeden
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ خَلَوْا
    • geçenlerin
    • مِنْ قَبْلِكُمْۜ
    • sizden önce
    • مَسَّتْهُمُ
    • Onlara dokunmuştu
    • الْبَأْسَٓاءُ
    • sıkıntı
    • وَالضَّرَّٓاءُ
    • ve yoksulluk
    • وَزُلْزِلُوا
    • ve sarsılmışlardı ki
    • حَتّٰى
    • nihayet
    • يَقُولَ
    • diyorlardı
    • الرَّسُولُ
    • peygamber
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve inananlar
    • مَعَهُ
    • onunla birlikte
    • مَتٰى
    • ne zaman
    • نَصْرُ
    • yardımı
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • اَلَٓا
    • İyi bilin ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • نَصْرَ
    • yardımı
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • قَر۪يبٌ
    • yakındır
    215
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • (Allah yolunda) harcayacaklarını
    • قُلْ
    • De ki
    • مَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • vereceğiniz şey
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَلِلْوَالِدَيْنِ
    • ana-baba içindir
    • وَالْاَقْرَب۪ينَ
    • ve yakınlar
    • وَالْيَتَامٰى
    • ve öksüzler
    • وَالْمَسَاك۪ينِ
    • yoksullar
    • وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
    • ve yolda kalmış(lar)
    • وَمَا تَفْعَلُوا
    • ve ne yaparsanız
    • فَاِنَّ
    • muhakkak
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onunla birlikte
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    216
    • كُتِبَ
    • yazıldı (farz kılındı)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • وَهُوَ
    • halbuki o
    • كُرْهٌ
    • hoşunuza gitmez
    • لَكُمْۚ
    • sizin
    • وَعَسٰٓى
    • olur ki bazen
    • اَنْ تَكْرَهُوا
    • hoşlanmadığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • وَهُوَ خَيْرٌ
    • hayırlıdır
    • لَكُمْۚ
    • sizin için
    • وَعَسٰٓى
    • ve olur ki
    • اَنْ تُحِبُّوا
    • hoşlandığınız
    • شَيْـٔاً
    • bir şey de
    • وَهُوَ شَرٌّ
    • kötüdür
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz ise
    • لَا تَعْلَمُونَ۟
    • bilmezsiniz
    217
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الشَّهْرِ
    • ayında
    • الْحَرَامِ
    • haram
    • قِتَالٍ ف۪يهِۜ
    • savaşmaktan
    • قُلْ
    • de ki
    • قِتَالٌ
    • savaş
    • ف۪يهِ
    • O (aylar)da
    • كَب۪يرٌۜ
    • büyük bir günahtır
    • وَصَدٌّ
    • ve alıkoymak
    • عَنْ سَب۪يلِ
    • yolundan
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَكُفْرٌ
    • ve inkar etmek
    • بِه۪
    • O`nu
    • وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
    • ve Mescid-i Haram`dan
    • وَاِخْرَاجُ
    • sürüp çıkarmak
    • اَهْلِه۪
    • halkını
    • مِنْهُ
    • ondan (Mekke`den)
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük bir günahtır
    • عِنْدَ
    • yanında
    • اللّٰهِۚ
    • Allah
    • وَالْفِتْنَةُ
    • ve fitne
    • اَكْبَرُ
    • daha büyük(bir günah)tır
    • مِنَ الْقَتْلِۜ
    • öldürmekten
    • وَلَا يَزَالُونَ
    • vazgeçmezler
    • يُقَاتِلُونَكُمْ
    • sizinle savaşmaktan
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَرُدُّوكُمْ
    • sizi döndürünceye
    • عَنْ د۪ينِكُمْ
    • dininizden
    • اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
    • eğer güçleri yetse
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَرْتَدِدْ
    • döner
    • مِنْكُمْ
    • sizden
    • عَنْ د۪ينِه۪
    • dininden
    • فَيَمُتْ
    • ve ölürse
    • وَهُوَ كَافِرٌ
    • kafir olarak
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • حَبِطَتْ
    • boşa çıkmıştır
    • اَعْمَالُهُمْ
    • onların bütün yaptıkları
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünyada da
    • وَالْاٰخِرَةِۚ
    • ahirette de
    • وَاُو۬لٰٓئِكَ
    • ve onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • ve onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَـالِدُونَ
    • sürekli kalacaklardır
    218
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
    • ve hicret edenler
    • وَجَاهَدُوا
    • ve cihat edenler
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۙ
    • Allah
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • işte onlar
    • يَرْجُونَ
    • umarlar
    • رَحْمَتَ
    • rahmetini
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • çok bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • çok merhamet edendir
    219
    • يَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْخَمْرِ
    • şaraptan
    • وَالْمَيْسِرِۜ
    • ve kumardan
    • قُلْ
    • de ki
    • ف۪يهِمَٓا
    • o ikisinde vardır
    • اِثْمٌ
    • günah
    • كَب۪يرٌ
    • büyük
    • وَمَنَافِـعُ
    • ve bazı yararlar
    • لِلنَّاسِۘ
    • insanlar için
    • وَاِثْمُهُمَٓا
    • fakat onların günahı
    • اَكْبَرُ
    • daha büyüktür
    • مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
    • yararından
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyorlar
    • مَاذَا
    • ne
    • يُنْفِقُونَۜ
    • infak edeceklerini
    • قُلِ
    • de ki
    • الْعَفْوَۜ
    • Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَتَفَكَّرُونَۙ
    • düşünürsünüz
    220
    • فِي الدُّنْيَا
    • dünya hakkında
    • وَالْاٰخِرَةِۜ
    • ve ahiret
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • ve sana soruyarlar
    • عَنِ الْيَتَامٰىۜ
    • öksüzlerden
    • قُلْ
    • de ki
    • اِصْلَاحٌ
    • ıslah etmek
    • لَهُمْ
    • onları(n durumlarını)
    • خَيْرٌۜ
    • hayırlıdır
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخَالِطُوهُمْ
    • onlara karışırsanız
    • فَاِخْوَانُكُمْۜ
    • sizin kardeşlerinizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • ayırır
    • الْمُفْسِدَ
    • bozanı
    • مِنَ الْمُصْلِحِۜ
    • ıslah edenden
    • وَلَوْ
    • ve eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَاَعْنَتَكُمْۜ
    • sizi zora sokardı
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    221
    • وَلَا تَنْكِحُوا
    • evlenmeyin
    • الْمُشْرِكَاتِ
    • müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يُؤْمِنَّۜ
    • inanıncaya
    • وَلَاَمَةٌ
    • bir cariye
    • مُؤْمِنَةٌ
    • inanan
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • مِنْ مُشْرِكَةٍ
    • ortak koşan (hür) kadından
    • وَلَوْ
    • eğer
    • اَعْجَبَتْكُمْۚ
    • hoşunuza gitse bile
    • وَلَا تُنْكِحُوا
    • evlendirmeyin
    • الْمُشْرِك۪ينَ
    • Ortak koşan erkeklerle
    • يُؤْمِنُواۜ
    • iman edinceye
    • وَلَعَبْدٌ
    • bir köle
    • مُؤْمِنٌ
    • inanan
    • مِنْ مُشْرِكٍ
    • müşrik erkekten
    • اَعْجَبَكُمْۜ
    • hoşunuza gitse bile
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • (Zira) onlar
    • يَدْعُونَ
    • çağırıyorlar
    • اِلَى النَّارِۚ
    • ateşe
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَدْعُٓوا
    • çağırıyor
    • اِلَى الْجَنَّةِ
    • cennete
    • وَالْمَغْفِرَةِ
    • ve mağfirete
    • بِاِذْنِه۪ۚ
    • izniyle
    • وَيُبَيِّنُ
    • açıklar
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لِلنَّاسِ
    • insanlara
    • لَعَلَّهُمْ
    • umulur ki
    • يَتَذَكَّرُونَ۟
    • düşünürler
    222
    • وَيَسْـَٔلُونَكَ
    • sana soruyorlar
    • عَنِ الْمَح۪يضِۜ
    • adet görmeden
    • قُلْ
    • de ki
    • هُوَ
    • o
    • اَذًىۙ
    • eziyettir
    • فَاعْتَزِلُوا
    • çekilin
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınlardan
    • فِي الْمَح۪يضِۙ
    • adet halinde
    • وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
    • onlara yaklaşmayın
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَطْهُرْنَۚ
    • temizleninceye
    • فَاِذَا
    • zaman
    • تَطَهَّرْنَ
    • temizlendikleri
    • فَأْتُوهُنَّ
    • onlara varın
    • مِنْ حَيْثُ
    • yerden
    • اَمَرَكُمُ
    • emrettiği
    • اللّٰهُۜ
    • Allah`ın
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يُحِبُّ
    • sever
    • التَّوَّاب۪ينَ
    • tevbe edenleri
    • وَيُحِبُّ
    • sever
    • الْمُتَطَهِّر۪ينَ
    • temizlenenleri
    223
    • نِسَٓاؤُ۬كُمْ
    • kadınlarınız
    • حَرْثٌ
    • bir tarladır
    • لَكُمْۖ
    • sizin için
    • فَأْتُوا
    • varın
    • حَرْثَكُمْ
    • tarlanıza
    • اَنّٰى شِئْتُمْۘ
    • dilediğiniz biçimde
    • وَقَدِّمُوا
    • hazırlık yapın
    • لِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz için
    • وَاتَّقُوا
    • ve sakının
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz siz
    • مُلَاقُوهُۜ
    • O`na kavuşacaksınız
    • وَبَشِّرِ
    • müjdele
    • الْمُؤْمِن۪ينَ
    • İnananları
    224
    • وَلَا تَجْعَلُوا
    • kılmayın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • عُرْضَةً
    • engel
    • لِاَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinize
    • اَنْ تَبَرُّوا
    • iyilik etmenize
    • وَتَتَّقُوا
    • ve sakınmanıza
    • وَتُصْلِحُوا
    • ve düzetmeye
    • بَيْنَ
    • arasını
    • النَّاسِۜ
    • insanların
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    225
    • لَا يُؤَاخِذُكُمُ
    • sizi sorumlu tutmaz
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بِاللَّغْوِ
    • kasıtsız
    • ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
    • yeminlerinizden dolayı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • يُؤَاخِذُكُمْ
    • sorumlu tutar
    • بِمَا كَسَبَتْ
    • kazandığından
    • قُلُوبُكُمْۜ
    • kalblerinizin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    226
    • لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
    • yaklaşmamağa yemin edenler için
    • مِنْ نِسَٓائِهِمْ
    • kadınlarına
    • تَرَبُّصُ
    • bekleme (hakkı) vardır
    • اَرْبَعَةِ
    • dört
    • اَشْهُرٍۚ
    • ay
    • فَاِنْ
    • eğer
    • فَٓاؤُ۫
    • (o süre içinde) dönerlerse
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَفُورٌ
    • bağışlayan
    • رَح۪يمٌ
    • merhamet edendir
    227
    • وَاِنْ
    • eğer
    • عَزَمُوا
    • kesin karar verirlerse
    • الطَّـلَاقَ
    • boşamaya
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    228
    • وَالْمُطَلَّقَاتُ
    • boşanmış kadınlar
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • ثَلٰثَةَ
    • üç
    • قُرُٓوءٍۜ
    • kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُنَّ
    • kendilerine
    • اَنْ يَكْتُمْنَ
    • gizlemeleri
    • مَا خَلَقَ
    • yarattığını
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
    • kendi rahimlerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنَّ
    • idiyseler
    • يُؤْمِنَّ
    • inanıyor
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ve ahiret
    • وَبُعُولَتُهُنَّ
    • kocaları
    • اَحَقُّ
    • hak sahibidirler
    • بِرَدِّهِنَّ
    • onları geri almağa
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bu arada
    • اَرَادُٓوا
    • isterlerse
    • اِصْلَاحاًۜ
    • barışmak
    • وَلَهُنَّ
    • (kadınların) vardır
    • مِثْلُ
    • gibi
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
    • (erkeklerin) kendileri üzerindeki
    • بِالْمَعْرُوفِۖ
    • (örfe uygun) hakları
    • وَلِلرِّجَالِ
    • erkeklerin (hakları)
    • عَلَيْهِنَّ
    • onlar (kadınlar) üzerinde
    • دَرَجَةٌۜ
    • bir derece fazladır
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • azizdir
    • حَك۪يمٌ۟
    • hakimdir
    229
    • اَلطَّـلَاقُ
    • boşama
    • مَرَّتَانِۖ
    • iki defadır
    • فَاِمْسَاكٌ
    • ya tutmak (lazım)dır
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • تَسْر۪يحٌ
    • salıvermek
    • بِاِحْسَانٍۜ
    • güzelce
    • وَلَا يَحِلُّ
    • helal değildir
    • لَكُمْ
    • size
    • اَنْ تَأْخُذُوا
    • geri almanız
    • مِمَّٓا
    • şeylerden
    • اٰتَيْتُمُوهُنَّ
    • onlara verdiğiniz
    • شَيْـٔاً
    • bir şey
    • اِلَّٓا
    • başka
    • اَنْ يَخَافَٓا
    • korkarlarsa
    • اَلَّا يُق۪يمَا
    • koruyamamaktan
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • korkarsanız
    • حُدُودَ
    • sınırlarında
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَا
    • ikisine de
    • ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
    • kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
    • تِلْكَ
    • işte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
    • sakın bunları aşmayın
    • وَمَنْ
    • Kim(ler)
    • يَتَعَدَّ
    • aşarsa
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • işte
    • هُمُ
    • onlar
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerdir
    230
    • فَاِنْ
    • eğer
    • طَلَّقَهَا
    • erkek yine boşarsa
    • فَلَا تَحِلُّ
    • helal olmaz
    • لَهُ
    • ona
    • مِنْ بَعْدُ
    • artık bundan sonra
    • حَتّٰى
    • kadar
    • تَنْكِحَ
    • (kadın) nikahlanıncaya
    • زَوْجاً
    • kocaya
    • غَيْرَهُۜ
    • başka bir
    • طَلَّقَهَا
    • O (vardığı adam) da boşarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْهِمَٓا
    • kendilerine
    • اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
    • tekrar birbirlerine dönmelerinde
    • اِنْ
    • eğer
    • ظَـنَّٓا
    • inanırlarsa
    • اَنْ يُق۪يمَا
    • koruyacaklarına
    • حُدُودَ
    • sınırlarını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَتِلْكَ
    • İşte bunlar
    • حُدُودُ
    • sınırlarıdır
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • يُبَيِّنُهَا
    • açıklamaktadır
    • لِقَوْمٍ
    • bir toplum için
    • يَعْلَمُونَ
    • bilen
    231
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَاَمْسِكُوهُنَّ
    • ya onları tutun
    • بِمَعْرُوفٍ
    • iyilikle
    • اَوْ
    • ya da
    • سَرِّحُوهُنَّ
    • bırakın
    • بِمَعْرُوفٍۖ
    • iyilikle
    • وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
    • onları (yanınızda) tutmayın
    • ضِرَاراً
    • zarar vermek için
    • لِتَعْتَدُواۚ
    • haklarına tecavüz edip
    • وَمَنْ
    • kim
    • يَفْعَلْ
    • yaparsa
    • ذٰلِكَ
    • bunu
    • فَقَدْ
    • muhakkak
    • ظَلَمَ
    • zulmetmiştir
    • نَفْسَهُۜ
    • kendine
    • وَلَا تَتَّخِذُٓوا
    • edinmeyin
    • اٰيَاتِ
    • ayetlerini
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • هُزُواًۘ
    • eğlence
    • وَاذْكُرُوا
    • düşünün
    • نِعْمَتَ
    • ni`metini
    • عَلَيْكُمْ
    • size olan
    • وَمَٓا اَنْزَلَ
    • indirdiklerini
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • مِنَ الْكِتَابِ
    • Kitap`tan
    • وَالْحِكْمَةِ
    • ve Hikmet`ten
    • يَعِظُـكُمْ
    • size öğüt vermek için
    • بِه۪ۜ
    • onunla
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِكُلِّ
    • her
    • شَيْءٍ
    • şeyi
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    232
    • وَاِذَا
    • zaman
    • طَلَّقْتُمُ
    • boşadığınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • فَبَلَغْنَ
    • ulaştıklarında
    • اَجَلَهُنَّ
    • (iddetlerinin) sonuna
    • فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
    • engel olmayın
    • اَنْ يَنْكِحْنَ
    • evlenmelerine
    • اَزْوَاجَهُنَّ
    • (eski) kocalarıyla
    • اِذَا تَرَاضَوْا
    • anlaştıkları takdirde
    • بَيْنَهُمْ
    • kendi aralarında
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • ذٰلِكَ
    • Bu
    • يُوعَظُ
    • verilen bir öğüttür
    • بِه۪
    • onunla
    • مَنْ كَانَ
    • kimseye
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • يُؤْمِنُ
    • inanan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • ذٰلِكُمْ
    • Bu
    • اَزْكٰى
    • daha iyi
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • وَاَطْهَرُۜ
    • ve daha temizdir
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • وَاَنْتُمْ
    • siz
    • لَا تَعْلَمُونَ
    • bilmezsiniz
    233
    • وَالْوَالِدَاتُ
    • anneler
    • يُرْضِعْنَ
    • emzirirler
    • اَوْلَادَهُنَّ
    • çocuklarını
    • حَوْلَيْنِ
    • iki yıl
    • كَامِلَيْنِ
    • tam
    • لِمَنْ
    • kimse için
    • اَرَادَ
    • isteyen
    • اَنْ يُـتِمَّ
    • tamamlamak
    • الرَّضَاعَةَۜ
    • emzirmeyi
    • وَعَلَى
    • üzerinedir
    • الْمَوْلُودِ لَهُ
    • çocuk kendisine ait olan (babanın)
    • رِزْقُهُنَّ
    • onların yiyecekleri
    • وَكِسْوَتُهُنَّ
    • ve giyecekleri
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun biçimde
    • لَا تُكَلَّفُ
    • yükümlü tutulmaz
    • نَفْسٌ
    • hiç kimse
    • اِلَّا
    • başka
    • وُسْعَهَاۚ
    • gücünün yettiğinden
    • لَا تُضَٓارَّ
    • zarara sokulmasın
    • وَالِدَةٌ
    • ne anne
    • بِوَلَدِهَا
    • çocuğu yüzünden
    • وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
    • ne de çocuğun aidolduğu baba
    • بِوَلَدِه۪
    • çocuğu yüzünden
    • وَعَلَى
    • üzerinde
    • الْوَارِثِ
    • mirasçının
    • مِثْلُ ذٰلِكَۚ
    • aynı (yükümlülük) vardır
    • فَاِنْ
    • eğer
    • اَرَادَا
    • isterlerse
    • فِصَالاً
    • sütten kesmek
    • عَنْ تَرَاضٍ
    • rızalarıyla
    • مِنْهُمَا
    • kendi aralarında
    • وَتَشَاوُرٍ
    • ve danışarak
    • فَلَا
    • yoktur
    • جُنَاحَ
    • günah
    • عَلَيْهِمَاۜ
    • kendilerine
    • وَاِنْ
    • eğer
    • اَرَدْتُمْ
    • isterseniz
    • اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
    • (sütannesi tutup) emzirtmek
    • اَوْلَادَكُمْ
    • çocuklarınızı
    • فَلَا
    • yine yoktur
    • جُنَاحَ
    • bir günah
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • اِذَا
    • sonra
    • سَلَّمْتُمْ
    • verdikten
    • مَٓا اٰتَيْتُمْ
    • verdiğiniz(ücret)i
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • güzelce
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptığınız her şeyi
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    234
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölenlerin
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bıraktıkları
    • اَزْوَاجاً
    • eşleri
    • يَتَرَبَّصْنَ
    • (bekleyip) gözetlerler
    • بِاَنْفُسِهِنَّ
    • kendilerini
    • اَرْبَعَةَ
    • dört
    • اَشْهُرٍ
    • ay
    • وَعَشْراًۚ
    • ve on gün
    • فَاِذَا بَلَغْنَ
    • bitirince
    • اَجَلَهُنَّ
    • sürelerini
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri için
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    235
    • وَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
    • üstü kapalı biçimde bildirmenizden
    • مِنْ خِطْبَةِ
    • evlenme isteğinizi
    • النِّسَٓاءِ
    • kadınlara
    • اَوْ
    • yahut
    • اَكْنَنْتُمْ
    • gizlemenizden
    • ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
    • içinizde
    • عَلِمَ
    • bilir ki
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • اَنَّكُمْ
    • şüphesiz sizin
    • سَتَذْكُرُونَهُنَّ
    • onları anacağınızı
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
    • sakın onlarla sözleşmeyin
    • سِراًّ
    • gizli(buluşma)ya
    • اِلَّٓا
    • dışında
    • اَنْ تَقُولُوا
    • söylemeniz
    • قَوْلاً
    • bir söz
    • مَعْرُوفاًۜ
    • iyi (meşru)
    • وَلَا تَعْزِمُوا
    • ve kalkışmayın
    • عُقْدَةَ
    • akdine (kıymaya)
    • النِّكَاحِ
    • nikah
    • حَتّٰى
    • kadar
    • يَبْلُغَ
    • ulaşıncaya
    • الْكِتَابُ
    • yazılanın (iddetinin)
    • اَجَلَهُۜ
    • sonuna
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içinizden geçeni
    • فَاحْذَرُوهُۚ
    • O`ndan sakının
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve yine bilin ki
    • غَفُورٌ
    • bağışlayandır
    • حَل۪يمٌ۟
    • halimdir
    236
    • لَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • size
    • اِنْ طَلَّقْتُمُ
    • boşarsınız
    • النِّسَٓاءَ
    • kadınları
    • مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • اَوْ
    • ya da
    • تَفْرِضُوا
    • tesbir etmeden
    • لَهُنَّ
    • onlara
    • فَر۪يضَةًۚ
    • mehir
    • وَمَتِّعُوهُنَّۚ
    • onları faydalandırsın
    • عَلَى الْمُوسِعِ
    • eli geniş olan
    • قَدَرُهُ
    • kendi gücü nisbetinde
    • وَعَلَى الْمُقْتِرِ
    • eli dar olan da
    • قَدَرُهُۚ
    • kendi gücü nisbetinde
    • مَتَـاعاً
    • bir geçimlikle
    • بِالْمَعْرُوفِۚ
    • güzel
    • حَقاًّ
    • bu bir borçtur
    • عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
    • iyilik edenlerin üzerine
    237
    • وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
    • onları boşarsanız
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
    • henüz dokunmadan
    • وَقَدْ فَرَضْتُمْ
    • bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
    • لَهُنَّ
    • onlar için
    • فَر۪يضَةً
    • vermeniz gerekir
    • فَنِصْفُ
    • yarısını
    • مَا فَرَضْتُمْ
    • tesbit ettiğinizin (mehrin)
    • اِلَّٓا
    • hariç
    • اَنْ يَعْفُونَ
    • (kadının) vazgeçmesi
    • اَوْ
    • veya
    • يَعْفُوَا
    • vazgeçmesi
    • الَّذ۪ي بِيَدِه۪
    • elinde olanın (erkeğin)
    • عُقْدَةُ
    • akdi
    • النِّكَاحِۜ
    • nikah
    • وَاَنْ تَعْفُٓوا
    • (Erkekler) Sizin affetmeniz
    • اَقْرَبُ
    • daha yakındır
    • لِلتَّقْوٰىۜ
    • takvaya
    • وَلَا تَنْسَوُا
    • unutmayın
    • الْفَضْلَ
    • iyilik etmeyi
    • بَيْنَكُمْۜ
    • birbirinize
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görür
    238
    • حَافِظُوا
    • koruyun
    • عَلَى الصَّلَوَاتِ
    • namazları
    • وَالصَّلٰوةِ
    • ve namazı
    • الْوُسْطٰى
    • orta
    • وَقُومُوا
    • durun
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ın huzuruna
    • قَانِت۪ينَ
    • gönülden bağlılık ve saygı ile
    239
    • فَاِنْ
    • eğer
    • خِفْتُمْ
    • (bir tehlikeden) korkarsanız
    • فَرِجَـالاً
    • yaya
    • اَوْ
    • yahut
    • رُكْبَـاناًۚ
    • binmiş olarak
    • فَاِذَٓا
    • zaman da
    • اَمِنْتُمْ
    • güvene kavuştuğunuz
    • فَاذْكُرُوا
    • anın
    • اللّٰهَ
    • Allah`ı
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَكُمْ
    • size öğrettiği
    • مَا
    • şeyleri
    • لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
    • bilmediğiniz
    240
    • وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
    • ölüp de
    • مِنْكُمْ
    • içinizden
    • وَيَذَرُونَ
    • geriye bırakan(erkek)ler
    • اَزْوَاجاًۚ
    • eşler
    • وَصِيَّةً
    • vasiyyet etsinler
    • لِاَزْوَاجِهِمْ
    • eşlerinin
    • مَتَاعاً
    • geçimlerinin sağlanmasını
    • اِلَى الْحَوْلِ
    • bir yıla kadar
    • غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
    • (evlerinden) çıkarılmadan
    • فَاِنْ
    • şayet
    • خَرَجْنَ
    • kendileri çıkarlarsa
    • فَلَا جُنَاحَ
    • bir günah yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin için
    • ف۪ي مَا فَعَلْنَ
    • yapmalarında
    • ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
    • kendileri hakkında
    • مِنْ مَعْرُوفٍۜ
    • uygun olanı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstündür
    • حَك۪يمٌ
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    241
    • وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
    • boşanmış kadınların
    • مَتَاعٌ
    • geçimlerini sağlamak
    • بِالْمَعْرُوفِۜ
    • uygun olan şekilde
    • حَقاًّ
    • bir haktır (borçtur)
    • عَلَى
    • üzerine
    • الْمُتَّق۪ينَ
    • müttakiler
    242
    • كَذٰلِكَ
    • böyle
    • يُبَيِّنُ
    • açıklamaktadır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمْ
    • size
    • اٰيَاتِه۪
    • ayetlerini
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulur ki
    • تَعْقِلُونَ۟
    • düşünürsünüz
    243
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
    • çıkanları
    • مِنْ دِيَارِهِمْ
    • yurtlarından
    • وَهُمْ اُلُوفٌ
    • binlerce kişi iken
    • حَذَرَ
    • korkusuyla
    • الْمَوْتِۖ
    • ölüm
    • فَقَالَ
    • demişti de
    • لَهُمُ
    • onlara
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • مُوتُوا
    • Ölün!
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اَحْيَاهُمْۜ
    • kendilerini diriltmişti
    • اِنَّ
    • Şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • لَذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • ikram
    • عَلَى
    • karşı
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلٰكِنَّ
    • Ama
    • اَكْثَرَ
    • çoğu
    • النَّاسِ
    • insanların
    • لَا يَشْكُرُونَ
    • şükretmezler
    244
    • وَقَاتِلُوا
    • savaşın
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاعْلَمُٓوا
    • ve bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    245
    • مَنْ
    • Kimdir
    • ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
    • borç olarak verecek
    • اللّٰهَ
    • Allah`a
    • قَرْضاً
    • bir borcu
    • حَسَناً
    • güzel
    • فَيُضَاعِفَهُ
    • arttırması karşılığnda
    • لَهُٓ
    • ona
    • اَضْعَافاً
    • fazlasıyla
    • كَـث۪يرَةًۜ
    • kat kat
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يَقْبِضُ
    • (rızkı) kısar da
    • وَيَبْصُۣطُۖ
    • açar da
    • وَاِلَيْهِ
    • Hep O`na
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceksiniz
    246
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الْمَلَأِ
    • ileri gelenlerini
    • مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
    • İsrail oğullarının
    • مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
    • Musa`dan sonra
    • اِذْ قَالُوا
    • hani demişlerdi
    • لِنَبِيٍّ
    • Peygamberlerine
    • لَهُمُ
    • onlar
    • ابْعَثْ
    • gönder
    • لَنَا
    • bize
    • مَلِكاً
    • bir hükümdar
    • نُقَاتِلْ
    • (onun önderliğinde) savaşalım
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِۜ
    • Allah
    • قَالَ
    • dedi
    • هَلْ عَسَيْتُمْ
    • Ya
    • اِنْ كُتِبَ
    • yazılınca (farz kılınınca)
    • عَلَيْكُمُ
    • size
    • الْقِتَالُ
    • savaş
    • اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
    • savaşmazsanız
    • قَالُوا
    • dediler ki
    • وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
    • bizler neden savaşmayalım
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَقَدْ
    • oysa
    • اُخْرِجْنَا
    • biz çıkarılıp sürüldük
    • مِنْ دِيَارِنَا
    • yurtlarımızdan
    • وَاَبْنَٓائِنَاۜ
    • ve oğullarımızın arasından
    • فَلَمَّا
    • fakat
    • كُتِبَ
    • yazılınca
    • عَلَيْهِمُ
    • kendilerine
    • تَوَلَّوْا
    • yüz çevirdiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    • بِالظَّالِم۪ينَ
    • zalimleri
    247
    • وَقَالَ
    • dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • gerçekten
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • قَدْ بَعَثَ
    • gönderdi
    • لَكُمْ
    • size
    • طَالُوتَ
    • Talut`u
    • مَلِكاًۜ
    • hükümdar
    • قَالُٓوا
    • dediler ki
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يَكُونُ
    • olabilir
    • لَهُ
    • onun
    • الْمُلْكُ
    • hükümdarlık (mülk)
    • عَلَيْنَا
    • bizim üzerimize
    • وَنَحْنُ
    • biz
    • اَحَقُّ
    • daha layıkız
    • بِالْمُلْكِ
    • hükümdarlığa
    • مِنْهُ
    • ondan
    • وَلَمْ يُؤْتَ
    • ve verilmemiştir
    • سَعَةً
    • genişlik
    • مِنَ الْمَالِۜ
    • maldan
    • قَالَ
    • dedi
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اصْطَفٰيهُ
    • onu (hükümdar) seçti
    • عَلَيْكُمْ
    • sizin üzerinize
    • وَزَادَهُ
    • ve onun artırdı
    • بَسْطَةً
    • gücünü
    • فِي الْعِلْمِ
    • bilgisinin
    • وَالْجِسْمِۜ
    • ve cisminin
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُؤْت۪ي
    • verir
    • مُلْكَهُ
    • mülkünü
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O herşeyi) bilendir
    248
    • وَقَالَ
    • ve dedi ki
    • لَهُمْ
    • onlara
    • نَبِيُّهُمْ
    • peygamberleri
    • اِنَّ
    • muhakkak
    • اٰيَةَ
    • alameti
    • مُلْكِه۪ٓ
    • onun hükümdarlığının
    • اَنْ يَأْتِيَكُمُ
    • size gelmesidir
    • التَّابُوتُ
    • (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
    • ف۪يهِ
    • onun içinde
    • سَك۪ينَةٌ
    • bir huzur bulunan
    • مِنْ رَبِّكُمْ
    • Rabbinizden
    • وَبَقِيَّةٌ
    • ve bir kalıntı
    • مِمَّا تَرَكَ
    • geriye bıraktığından
    • اٰلُ
    • ailesinin
    • مُوسٰى
    • Musa
    • وَاٰلُ
    • ve ailesinin
    • هٰرُونَ
    • Harun
    • تَحْمِلُهُ
    • taşıdığı
    • الْمَلٰٓئِكَةُۜ
    • meleklerin
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • ف۪ي ذٰلِكَ
    • bunda
    • لَاٰيَةً
    • kesin bir alamet vardır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
    • inanıyorsanız
    249
    • فَلَمَّا فَصَلَ
    • ayrıldığında
    • طَالُوتُ
    • Talut
    • بِالْجُنُودِۙ
    • ordularla
    • قَالَ
    • dedi ki
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • مُبْتَل۪يكُمْ
    • sizi deneyecektir
    • بِنَهَرٍۚ
    • bir ırmakla
    • فَمَنْ
    • kim
    • شَرِبَ
    • içerse
    • مِنْهُ
    • ondan
    • فَلَيْسَ
    • değildir
    • مِنّ۪يۚ
    • benden
    • وَمَنْ
    • ve kim
    • لَمْ يَطْعَمْهُ
    • ondan (kana kana) tadmazsa
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz o
    • مِنّ۪ٓي
    • bendendir
    • اِلَّا
    • dışında
    • مَنِ
    • kimsenin
    • اغْتَرَفَ
    • avuçlayan
    • غُرْفَةً
    • bir avuç
    • بِيَدِه۪ۚ
    • eliyle
    • فَشَرِبُوا
    • hepsi içtiler
    • اِلَّا
    • hariç
    • قَل۪يلاً
    • pek azı
    • مِنْهُمْۜ
    • içlerinden
    • فَلَمَّا
    • nihayet
    • جَاوَزَهُ
    • (ırmağı) geçince
    • هُوَ
    • o (Talut)
    • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • ve iman eden
    • مَعَهُۙ
    • beraberindekiler
    • قَالُوا
    • dediler
    • لَا طَاقَةَ لَنَا
    • bizim gücümüz yok
    • الْيَوْمَ
    • bugün
    • بِجَالُوتَ
    • Calut`a
    • وَجُنُودِه۪ۜ
    • ve askerlerine karşı
    • قَالَ
    • dedi
    • الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
    • kanaat getirenler
    • اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
    • kavuşacaklarına
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`a
    • كَمْ
    • nice
    • مِنْ فِئَةٍ
    • topluluk
    • قَل۪يلَةٍ
    • az olan
    • غَلَبَتْ
    • galib gelmiştir
    • فِئَةً
    • topluluğa
    • كَث۪يرَةً
    • çok olan
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • مَعَ
    • beraberdir
    • الصَّابِر۪ينَ
    • sabredenlerle
    250
    • وَلَمَّا بَرَزُوا
    • karşılaştıklarında
    • لِجَالُوتَ
    • Calut
    • وَجُنُودِه۪
    • ve askerleriyle
    • قَالُوا
    • şöyle dediler
    • رَبَّنَٓا
    • Rabbimiz
    • اَفْرِغْ
    • dök
    • عَلَيْنَا
    • üzerimize
    • صَبْراً
    • sabır
    • وَثَبِّتْ
    • sağlam tut
    • اَقْدَامَنَا
    • ayaklarımızı
    • وَانْصُرْنَا
    • ve bize yardım et
    • عَلَى الْقَوْمِ
    • topluluğuna karşı
    • الْكَافِر۪ينَۜ
    • kafirler
    251
    • فَهَزَمُوهُمْ
    • derken onları bozdular
    • بِاِذْنِ
    • izniyle
    • اللّٰهِۙ
    • Allah`ın
    • وَقَتَلَ
    • öldürdü
    • دَاوُ۫دُ
    • Davud
    • جَالُوتَ
    • Calut`u
    • وَاٰتٰيهُ
    • ve ona (Davud`a) verdi
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَ
    • hükümdarlık
    • وَالْحِكْمَةَ
    • ve hikmet
    • وَعَلَّمَهُ
    • ve ona öğretti
    • مِمَّا يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَلَوْلَا دَفْعُ
    • eğer savmasaydı
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • النَّاسَ
    • insanların
    • بَعْضَهُمْ
    • bir kısmını
    • بِبَعْضٍ
    • bir kısmıyle
    • لَفَسَدَتِ
    • bozulurdu
    • الْاَرْضُ
    • dünya
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • ذُو
    • sahibidir
    • فَضْلٍ
    • lutuf
    • عَلَى
    • karşı
    • الْعَالَم۪ينَ
    • bütün alemlere
    252
    • تِلْكَ
    • bunlar
    • اٰيَاتُ
    • ayetleridir
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • نَتْلُوهَا
    • okuyoruz (açıklıyoruz)
    • عَلَيْكَ
    • sana
    • بِالْحَقِّۜ
    • hak olarak
    • وَاِنَّكَ
    • elbette sen
    • لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
    • gönderilenlerdensin
    253
    • تِلْكَ
    • işte o
    • الرُّسُلُ
    • elçiler ki
    • فَضَّلْنَا
    • üstün kıldık
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini
    • عَلٰى بَعْضٍۢ
    • kiminden
    • مِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimine
    • كَلَّمَ
    • konuştu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • وَرَفَعَ
    • yükseltti
    • بَعْضَهُمْ
    • kimini de
    • دَرَجَاتٍۜ
    • derecelerle
    • وَاٰتَيْنَا
    • ve verdik
    • ع۪يسَى
    • Îsa`ya
    • ابْنَ
    • oğlu
    • مَرْيَمَ
    • Meryem
    • الْبَيِّنَاتِ
    • açık deliller
    • وَاَيَّدْنَاهُ
    • ve onu destekledik
    • بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
    • Ruh`ül-Kudüs ile
    • وَلَوْ
    • eğer
    • شَٓاءَ
    • dileseydi
    • مَا اقْتَتَلَ
    • öldürmezlerdi
    • الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
    • onların arkasından gelen(millet)ler
    • مِنْ بَعْدِ
    • sonra
    • مَا جَٓاءَتْهُمُ
    • gelmiş olduktan
    • الْبَيِّنَاتُ
    • açık deliller
    • وَلٰكِنِ
    • fakat
    • اخْتَلَفُوا
    • anlaşmazlığa düştüler
    • فَمِنْهُمْ
    • onlardan
    • مَنْ
    • kimi
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • وَمِنْهُمْ
    • ve onlardan
    • مَنْ
    • kimi de
    • كَفَرَۜ
    • inkar etti
    • مَا اقْتَتَلُوا
    • birbirlerini öldürmezlerdi
    • وَلٰكِنَّ
    • ama
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَفْعَلُ
    • yapar
    • مَا يُر۪يدُ۟
    • dilediğini
    254
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • inananlar
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
    • size verdiğimiz rızıktan
    • مِنْ قَبْلِ
    • önce
    • اَنْ يَأْتِيَ
    • gelmezden
    • يَوْمٌ
    • gün
    • لَا بَيْعٌ
    • alışverişin olmadığı
    • ف۪يهِ
    • içinde
    • وَلَا خُلَّةٌ
    • ve hiçbir dostluğun
    • وَلَا شَفَاعَةٌۜ
    • ve hiçbir şefaatin
    • وَالْكَافِرُونَ
    • Kafirler
    • هُمُ
    • ta kendileridir
    • الظَّالِمُونَ
    • zalimlerin
    255
    • اَللّٰهُ
    • Allah (ki)
    • لَٓا اِلٰهَ
    • tanrı yoktur
    • اِلَّا
    • başka
    • هُوَۚ
    • O`ndan
    • اَلْحَيُّ
    • daima diridir
    • الْقَيُّومُۚ
    • koruyup yöneticidir
    • لَا تَأْخُذُهُ
    • O`nu tutmaz
    • سِنَةٌ
    • ne bir uyuklama
    • وَلَا نَوْمٌۜ
    • ve ne de uyku
    • لَهُ
    • O`nundur
    • مَا
    • ne varsa
    • فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde
    • وَمَا
    • ve ne varsa
    • فِي الْاَرْضِۜ
    • yerde
    • مَنْ
    • kim
    • ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
    • şefaat edebilir
    • عِنْدَهُٓ
    • kendisinin katında
    • اِلَّا
    • dışında
    • بِاِذْنِه۪ۜ
    • O`nun izni
    • يَعْلَمُ
    • bilir
    • مَا
    • olanı
    • بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
    • onların önünde
    • وَمَا
    • ve olanı
    • خَلْفَهُمْۚ
    • arkalarında
    • وَلَا يُح۪يطُونَ
    • kavrayamazlar
    • بِشَيْءٍ
    • hiçbir şey
    • مِنْ عِلْمِه۪ٓ
    • O`nun ilminden
    • بِمَا شَٓاءَۚ
    • kendisinin dilediğinin
    • وَسِعَ
    • kaplamıştır
    • كُرْسِيُّهُ
    • O`nun Kürsüsü
    • السَّمٰوَاتِ
    • gökleri
    • وَالْاَرْضَۚ
    • ve yeri
    • وَلَا يَؤُ۫دُهُ
    • O`na ağır gelmez
    • حِفْظُهُمَاۚ
    • onları koru(yup gözet)mek
    • وَهُوَ
    • O
    • الْعَلِيُّ
    • yücedir
    • الْعَظ۪يمُ
    • büyüktür
    256
    • لَٓا اِكْرَاهَ
    • zorlama yoktur
    • فِي الدّ۪ينِ
    • Dinde
    • قَدْ تَبَيَّنَ
    • seçilip belli olmuştur
    • الرُّشْدُ
    • doğruluk
    • مِنَ الْغَيِّۚ
    • sapıklıktan
    • فَمَنْ
    • Kim
    • يَكْفُرْ
    • inkar edip
    • بِالطَّاغُوتِ
    • tağut (şeytan)ı
    • وَيُؤْمِنْ
    • inanırsa
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • فَقَدِ
    • muhakkak ki o
    • اسْتَمْسَكَ
    • yapışmıştır
    • بِالْعُرْوَةِ
    • bir kulpa
    • الْوُثْقٰىۗ
    • sağlam
    • لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
    • kopmayan
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • سَم۪يعٌ
    • işitendir
    • عَل۪يمٌ
    • bilendir
    257
    • اَللّٰهُ
    • Allah
    • وَلِيُّ
    • dostudur
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
    • inananların
    • يُخْرِجُهُمْ
    • onları çıkarır
    • مِنَ الظُّلُمَاتِ
    • karanlıklardan
    • اِلَى النُّورِۜ
    • aydınlığa
    • وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
    • kafirlerin
    • اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
    • dostları da
    • الطَّاغُوتُۙ
    • tağuttur
    • يُخْرِجُونَهُمْ
    • (O da) onları çıkarır
    • مِنَ النُّورِ
    • aydınlıktan
    • اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
    • karanlıklara
    • اُو۬لٰٓئِكَ
    • İşte onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ۟
    • ebedi kalacaklardır
    258
    • اَلَمْ تَرَ
    • görmedin mi?
    • اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
    • tartışanı
    • اِبْرٰه۪يمَ
    • İbrahim`le
    • ف۪ي رَبِّه۪ٓ
    • Rabbi hakkında
    • اَنْ اٰتٰيهُ
    • kendisine verdi diye
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْمُلْكَۢ
    • hükümdarlık
    • اِذْ قَالَ
    • dediği zaman
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّيَ
    • benim Rabbim
    • الَّذ۪ي يُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَيُم۪يتُۙ
    • ve öldürür
    • قَالَ
    • dedi
    • اَنَا۬
    • ben de
    • اُحْـي۪
    • yaşatır
    • وَاُم۪يتُۜ
    • ve öldürürüm
    • قَالَ
    • deyince
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَأْت۪ي
    • getirir
    • بِالشَّمْسِ
    • güneşi
    • مِنَ الْمَشْرِقِ
    • doğudan
    • فَأْتِ
    • sen de getir
    • بِهَا
    • onu
    • مِنَ الْمَغْرِبِ
    • batıdan
    • فَبُهِتَ
    • şaşırıp kaldı
    • الَّذ۪ي كَفَرَۜ
    • inkar eden (o adam)
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الظَّالِم۪ينَۚ
    • zalim
    259
    • اَوْ
    • yahut
    • كَالَّذ۪ي
    • şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
    • مَرَّ
    • uğramıştı
    • عَلٰى قَرْيَةٍ
    • bir kasabaya
    • وَهِيَ
    • o kimse
    • خَاوِيَةٌ
    • (duvarları) yığılmış
    • عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
    • çatıları üstüne
    • قَالَ
    • demişti
    • اَنّٰى
    • nasıl
    • يُحْـي۪
    • diriltecek
    • هٰذِهِ
    • bunu
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • بَعْدَ
    • sonra
    • مَوْتِهَاۚ
    • öldükten
    • فَاَمَاتَهُ
    • kendisini öldürüp
    • اللّٰهُ
    • Allah (da)
    • مِائَةَ
    • yüz
    • عَامٍ
    • sene
    • ثُمَّ
    • sonra
    • بَعَثَهُۜ
    • diriltti
    • قَالَ
    • dedi
    • كَمْ
    • ne kadar
    • لَبِثْتَۜ
    • kaldın
    • لَبِثْتُ
    • kaldım
    • يَوْماً
    • bir gün
    • اَوْ
    • ya da
    • بَعْضَ
    • birazı kadar
    • يَوْمٍۜ
    • bir günün
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • بَلْ
    • bilakis
    • لَبِثْتَ
    • kaldın
    • عَامٍ
    • yıl
    • فَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى طَعَامِكَ
    • yiyeceğine
    • وَشَرَابِكَ
    • ve içeceğine
    • لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
    • bozulmamış
    • وَانْظُرْ
    • bak
    • اِلٰى حِمَارِكَ
    • eşeğine
    • وَلِنَجْعَلَكَ
    • seni kılalım diye (böyle yaptık)
    • اٰيَةً
    • bir ibret
    • لِلنَّاسِ
    • insanlar için
    • اِلَى الْعِظَامِ
    • kemiklere
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • نُنْشِزُهَا
    • onları birbiri üstüne koyuyor
    • نَكْسُوهَا
    • onlara giydiriyoruz
    • لَحْماًۜ
    • et
    • فَلَمَّا
    • Bu işler
    • تَبَيَّنَ
    • açıkça belli olunca
    • لَهُۙ
    • ona
    • اَعْلَمُ
    • biliyorum
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    260
    • وَاِذْ
    • bir zaman
    • قَالَ
    • demişti
    • اِبْرٰه۪يمُ
    • İbrahim
    • رَبِّ
    • Rabbim
    • اَرِن۪ي
    • bana göster
    • كَيْفَ
    • nasıl
    • تُحْـيِ
    • dirilttiğini
    • الْمَوْتٰىۜ
    • ölüleri
    • قَالَ
    • (Allah) dedi
    • اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
    • yoksa inanmadın mı
    • قَالَ
    • (İbrahim) dedi ki
    • بَلٰى
    • Hayır (inandım)
    • وَلٰكِنْ
    • fakat
    • لِيَطْمَئِنَّ
    • tatmin olması için
    • قَلْب۪يۜ
    • kalbimin
    • قَالَ
    • dedi
    • فَخُذْ
    • o halde tut
    • اَرْبَعَةً
    • dördünü
    • مِنَ الطَّيْرِ
    • kuşlardan
    • فَصُرْهُنَّ
    • onları alıştır
    • اِلَيْكَ
    • kendine
    • ثُمَّ
    • sonra
    • اجْعَلْ
    • koy
    • عَلٰى
    • üzerine
    • كُلِّ
    • her
    • جَبَلٍ
    • dağın
    • مِنْهُنَّ
    • onlardan
    • جُزْءاً
    • bir parça
    • ادْعُهُنَّ
    • onları (kendine) çağır
    • يَأْت۪ينَكَ
    • sana gelecekler
    • سَعْياًۜ
    • koşarak
    • وَاعْلَمْ
    • bil ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • عَز۪يزٌ
    • daima üstün
    • حَك۪يمٌ۟
    • hüküm ve hikmet sahibidir
    261
    • مَثَلُ
    • durumu
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • كَمَثَلِ
    • durumu gibidir
    • حَبَّةٍ
    • bir tohumun
    • اَنْبَتَتْ
    • veren
    • سَبْعَ
    • yedi
    • سَنَابِلَ
    • başak
    • ف۪ي كُلِّ
    • her
    • سُنْبُلَةٍ
    • başağında
    • مِائَةُ
    • yüz
    • حَبَّةٍۜ
    • tohum
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • يُضَاعِفُ
    • kat kat verir
    • لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğine
    • وَاللّٰهُ
    • Allah(ın)
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌ
    • (O) bilendir
    262
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edip de
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • ثُمَّ
    • sonra
    • لَا يُتْبِعُونَ
    • ardından
    • مَٓا اَنْفَقُوا
    • verdiklerinin
    • مَناًّ
    • başa kakmayan
    • وَلَٓا اَذًۙى
    • ve eziyet etmeyenlerin
    • لَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • katında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    263
    • قَوْلٌ
    • bir söz (söylemek)
    • مَعْرُوفٌ
    • güzel
    • وَمَغْفِرَةٌ
    • ve affetmek
    • خَيْرٌ
    • iyidir
    • مِنْ صَدَقَةٍ
    • sadakadan
    • يَتْبَعُهَٓا
    • peşinden gelen
    • اَذًىۜ
    • eziyet
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَل۪يمٌ
    • halimdir
    264
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • لَا تُبْطِلُوا
    • boşa çıkarmayın
    • صَدَقَاتِكُمْ
    • sadakalarınızı
    • بِالْمَنِّ
    • başa kakmak
    • وَالْاَذٰىۙ
    • ve eziyet etmekle
    • كَالَّذ۪ي
    • gibi
    • يُنْفِقُ
    • infak eden
    • مَالَهُ
    • malını
    • رِئَٓاءَ
    • gösteriş için
    • النَّاسِ
    • insanlara
    • وَلَا يُؤْمِنُ
    • inanmayan
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَالْيَوْمِ
    • ve gününe
    • الْاٰخِرِۜ
    • ahiret
    • فَمَثَلُهُ
    • öylesinin durumu
    • كَمَثَلِ
    • benzer ki
    • صَفْوَانٍ
    • şu kayaya
    • عَلَيْهِ
    • üzerinde bulunan
    • تُرَابٌ
    • toprak
    • فَاَصَابَهُ
    • ona isabet etttiğinde
    • وَابِلٌ
    • bir sağnak (yağmur)
    • فَتَرَكَهُ
    • onu bırakır
    • صَلْداًۜ
    • sert bir taş halinde
    • لَا يَقْدِرُونَ
    • (Böyleleri) elde edemezler
    • عَلٰى شَيْءٍ
    • bir şey
    • مِمَّا كَسَبُواۜ
    • kazandıklarından
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يَهْدِي
    • doğru yola iletmez
    • الْقَوْمَ
    • toplumu
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafir
    265
    • وَمَثَلُ
    • durumu da
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمُ
    • mallarını
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak
    • مَرْضَاتِ
    • rızasını
    • اللّٰهِ
    • Allah`ın
    • وَتَثْب۪يتاً
    • ve kökleştirmek için
    • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
    • kendilerindekini (imanı)
    • كَمَثَلِ
    • benzer
    • جَنَّةٍ
    • bir bahçeye
    • بِرَبْوَةٍ
    • tepe üzerinde bulunan
    • اَصَابَهَا
    • değince
    • وَابِلٌ
    • bol yağmur
    • فَاٰتَتْ
    • veren
    • اُكُلَهَا
    • ürününü
    • ضِعْفَيْنِۚ
    • iki kat
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ يُصِبْهَا
    • değmese bile
    • وَابِلٌ
    • yağmur
    • فَطَلٌّۜ
    • çisinti olur
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • بَص۪يرٌ
    • görmektedir
    266
    • اَيَوَدُّ
    • ister mi ki
    • اَحَدُكُمْ
    • biriniz
    • اَنْ تَكُونَ
    • olmasını
    • لَهُ
    • kendisinin
    • جَنَّةٌ
    • bir bahçesi
    • مِنْ نَخ۪يلٍ
    • hurmalardan
    • وَاَعْنَابٍ
    • ve üzümlerden
    • تَجْر۪ي
    • akan
    • مِنْ تَحْتِهَا
    • altından
    • الْاَنْهَارُۙ
    • ırmaklar
    • لَهُ ف۪يهَا
    • içinde bulunan
    • مِنْ كُلِّ
    • her çeşit
    • الثَّمَرَاتِۙ
    • meyvası
    • وَاَصَابَهُ
    • kendisine geldiğinde
    • الْكِبَرُ
    • ihtiyarlık
    • وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
    • ve çocuklarının bulunduğu
    • ضُعَفَٓاءُۖ
    • aciz
    • فَاَصَابَهَٓا
    • isabet etsin
    • اِعْصَارٌ
    • birden bir kasırga
    • ف۪يهِ
    • onlara
    • نَارٌ
    • ateşli
    • فَاحْتَرَقَتْۜ
    • yakıp kül etsin
    • كَذٰلِكَ
    • böylece
    • يُبَيِّنُ
    • açıklıyor
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • لَكُمُ
    • size
    • الْاٰيَاتِ
    • ayetleri
    • لَعَلَّكُمْ
    • umulurki
    • تَتَفَكَّرُونَ۟
    • düşünürsünüz
    267
    • يَٓا اَيُّهَا
    • Ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اَنْفِقُوا
    • infak edin
    • مِنْ طَيِّبَاتِ
    • iyilerinden
    • مَا كَسَبْتُمْ
    • kazandıklarınızın
    • وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
    • ve çıkardığımız
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • مِنَ الْاَرْضِۖ
    • yerden
    • وَلَا تَيَمَّمُوا
    • kalkışmayın
    • الْخَب۪يثَ مِنْهُ
    • kötü şeyleri
    • تُنْفِقُونَ
    • sadaka vermeye
    • وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
    • kendiniz alamayacağınız
    • اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
    • göz yummadan
    • ف۪يهِۜ
    • ondan
    • وَاعْلَمُٓوا
    • Bilin ki
    • اَنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • غَنِيٌّ
    • zengindir
    • حَم۪يدٌ
    • övülmüştür
    268
    • اَلشَّيْطَانُ
    • Şeytan
    • يَعِدُكُمُ
    • size vaad eder
    • الْفَقْرَ
    • fakirliği
    • وَيَأْمُرُكُمْ
    • ve size emreder
    • بِالْفَحْشَٓاءِۚ
    • çirkin şeyleri yapmayı
    • وَاللّٰهُ
    • Allah ise
    • يَعِدُكُمْ
    • size va`adediyor
    • مَغْفِرَةً
    • bağışlama
    • مِنْهُ
    • kendi tarafından
    • وَفَضْلاًۜ
    • ve lutuf
    • وَاللّٰهُ
    • Şüphesiz Allah`ın
    • وَاسِعٌ
    • (lutfu) geniştir
    • عَل۪يمٌۚ
    • (O) bilendir
    269
    • يُؤْتِي
    • verir
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmeti
    • مَنْ يَشَٓاءُۚ
    • dilediğine
    • وَمَنْ
    • kimseye
    • يُؤْتَ
    • verilen
    • الْحِكْمَةَ
    • Hikmet
    • فَقَدْ اُو۫تِيَ
    • verilmiştir
    • خَيْراً
    • hayır
    • كَث۪يراًۜ
    • çok
    • وَمَا يَذَّكَّرُ
    • bunu anlamaz
    • اِلَّٓا
    • başkası
    • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
    • akıl sahiplerinden
    270
    • وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
    • ne infak ederseniz
    • مِنْ نَفَقَةٍ
    • nafaka olarak
    • اَوْ
    • veya
    • نَذَرْتُمْ
    • ne adarsanız
    • مِنْ نَذْرٍ
    • adak olarak
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • يَعْلَمُهُۜ
    • onu bilir
    • وَمَا
    • yoktur
    • لِلظَّالِم۪ينَ
    • zalimler için
    • مِنْ اَنْصَارٍ
    • hiçbir yardımcı
    271
    • اِنْ تُبْدُوا
    • açıktan verirseniz
    • الصَّدَقَاتِ
    • sadakaları
    • فَنِعِمَّا
    • ne güzeldir
    • هِيَۚ
    • bu
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُخْفُوهَا
    • onları gizler
    • وَتُؤْتُوهَا
    • ve verirseniz
    • الْفُقَـرَٓاءَ
    • fakirlere
    • فَهُوَ
    • bu
    • خَيْرٌ
    • daha iyidir
    • لَكُمْۜ
    • sizin için
    • وَيُكَفِّرُ
    • ve kapatır
    • عَنْكُمْ
    • sizin
    • مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
    • günahlarınızdan bir kısmını
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızdan
    • خَب۪يرٌ
    • haberdardır
    272
    • لَيْسَ
    • değildir
    • عَلَيْكَ
    • senin üzerine
    • هُدٰيهُمْ
    • onları hidayet etmek
    • وَلٰكِنَّ
    • fakat
    • اللّٰهَ
    • Allah`tır
    • يَهْد۪ي
    • doğru yola ileten
    • مَنْ يَشَٓاءُۜ
    • dilediğini
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • verdiğiniz
    • مِنْ خَيْرٍ
    • her hayır
    • فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
    • kendiniz içindir
    • وَمَا تُنْفِقُونَ
    • infak edersiniz
    • اِلَّا
    • ancak
    • ابْتِغَٓاءَ
    • kazanmak için
    • وَجْهِ
    • rızasını
    • اللّٰهِۜ
    • Allah`ın
    • يُوَفَّ
    • tastamam verilir
    • اِلَيْكُمْ
    • size
    • وَاَنْتُمْ
    • ve siz
    • لَا تُظْلَمُونَ
    • asla zulmedilmez
    273
    • لِلْفُقَـرَٓاءِ
    • (Sadakalar) fakirler içindir
    • الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
    • kapanıp kalan
    • ف۪ي سَب۪يلِ
    • yolunda
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • لَا يَسْتَط۪يعُونَ
    • güçleri yoktur
    • ضَـرْباً
    • gezmeye
    • فِي الْاَرْضِۘ
    • yeryüzünde
    • يَحْسَبُهُمُ
    • onları sanırlar
    • الْجَاهِلُ
    • bilmeyenler
    • اَغْنِيَٓاءَ
    • zengin
    • مِنَ التَّعَفُّفِۚ
    • utangaçlıklarından dolayı
    • تَعْرِفُهُمْ
    • onları tanırsın
    • بِس۪يمٰيهُمْۚ
    • simalarından
    • لَا يَسْـَٔلُونَ
    • istemezler
    • النَّاسَ
    • insanlardan
    • اِلْحَافاًۜ
    • ısrarla
    • وَمَا تُنْفِقُوا
    • yaptığınız ne varsa
    • مِنْ خَيْرٍ
    • hayırdan
    • فَاِنَّ
    • şüphesiz
    • اللّٰهَ
    • Allah
    • بِه۪
    • onu
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    274
    • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
    • infak edenlerin
    • اَمْوَالَهُمْ
    • mallarını
    • بِالَّيْلِ
    • gece
    • وَالنَّهَارِ
    • ve gündüz
    • سِراًّ
    • gizli
    • وَعَلَانِيَةً
    • ve açık
    • فَلَهُمْ
    • vardır
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülü
    • عِنْدَ
    • yanında
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    275
    • الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
    • yiyenler
    • الرِّبٰوا
    • Riba
    • لَا يَقُومُونَ
    • kalkamazlar
    • اِلَّا
    • ancak
    • كَمَا
    • gibi
    • يَقُومُ
    • kalkarlar
    • الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
    • çarptığı kimse
    • الشَّيْطَانُ
    • şeytanın
    • مِنَ الْمَسِّۜ
    • dokunup
    • ذٰلِكَ
    • bu
    • بِاَنَّهُمْ
    • onların
    • قَالُٓوا
    • demelerindendir
    • اِنَّمَا
    • şüphesiz
    • الْبَيْعُ
    • alışveriş de
    • مِثْلُ
    • gibidir
    • الرِّبٰواۢ
    • riba
    • وَاَحَلَّ
    • oysa helal kılmıştır
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الْبَيْعَ
    • alış-verişi
    • وَحَرَّمَ
    • haram kılmıştır
    • الرِّبٰواۜ
    • ribayı
    • فَمَنْ
    • kime
    • جَٓاءَهُ
    • gelir de
    • مَوْعِظَةٌ
    • bir öğüt
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbi`nden
    • فَانْتَهٰى
    • (ribadan) vazgeçerse
    • فَلَهُ
    • kendisinindir
    • مَا سَلَفَۜ
    • geçmişte olan
    • وَاَمْرُهُٓ
    • ve işi de
    • اِلَى اللّٰهِۜ
    • Allah`a kalmıştır
    • وَمَنْ
    • kim
    • عَادَ
    • tekrar (ribaya) dönerse
    • فَاُو۬لٰٓئِكَ
    • onlar
    • اَصْحَابُ
    • halkıdır
    • النَّارِۚ
    • ateş
    • هُمْ
    • onlar
    • ف۪يهَا
    • orada
    • خَالِدُونَ
    • ebedi kalacaklardır
    276
    • يَمْحَقُ
    • mahveder
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • الرِّبٰوا
    • ribayı
    • وَيُرْبِي
    • artırır
    • الصَّدَقَاتِۜ
    • sadakaları
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • لَا يُحِبُّ
    • sevmez
    • كُلَّ
    • hiçbir
    • كَفَّارٍ
    • inkarcıları
    • اَث۪يمٍ
    • günahkar
    277
    • اِنَّ
    • şüphesiz
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • وَعَمِلُوا
    • ve işler yapanlar
    • الصَّالِحَاتِ
    • salih (güzel)
    • وَاَقَامُوا
    • ve kılanlar
    • الصَّلٰوةَ
    • namazı
    • وَاٰتَوُا
    • ve verenler
    • الزَّكٰوةَ
    • zekatı
    • لَهُمْ
    • işte onların
    • اَجْرُهُمْ
    • ödülleri
    • عِنْدَ
    • yanındadır
    • رَبِّهِمْۚ
    • Rableri
    • وَلَا خَوْفٌ
    • korku yoktur
    • عَلَيْهِمْ
    • onlara
    • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
    • ve onlar üzülmeyeceklerdir
    278
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
    • iman edenler
    • اتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • وَذَرُوا
    • bırakın (almayın)
    • مَا بَـقِيَ
    • geri kalan kısmı
    • مِنَ الرِّبٰٓوا
    • ribadan
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ
    • idiyseniz
    • مُؤْمِن۪ينَ
    • inanıyor
    279
    • فَاِنْ
    • eğer
    • لَمْ تَفْعَلُوا
    • böyle yapmazsanız
    • فَأْذَنُوا
    • bilin
    • بِحَرْبٍ
    • savaşa açıldığını
    • مِنَ اللّٰهِ
    • Allah
    • وَرَسُولِه۪ۚ
    • ve Elçisi (tarafından)
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْتُمْ
    • tevbe ederseniz
    • فَلَكُمْ
    • sizindir
    • رُؤُ۫سُ
    • ana
    • اَمْوَالِكُمْۚ
    • malınız
    • لَا تَظْلِمُونَ
    • ne haksızlık edersiniz
    • وَلَا تُظْلَمُونَ
    • ne de haksızlığa uğratılırsınız
    280
    • وَاِنْ
    • eğer (borçlu)
    • كَانَ
    • ise
    • ذُوعُسْرَةٍ
    • darlık içinde
    • فَنَظِرَةٌ
    • beklemek (lazımdır)
    • اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
    • bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
    • وَاَنْ
    • eğer
    • تَصَدَّقُوا
    • sadaka olarak bağışlarsanız
    • خَيْرٌ
    • daha hayırlıdır
    • لَكُمْ
    • sizin için
    • اِنْ
    • eğer
    • كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
    • bilirseniz
    281
    • وَاتَّقُوا
    • sakının
    • يَوْماً
    • şu günden
    • تُرْجَعُونَ
    • döndürüleceğiniz
    • ف۪يهِ
    • onda
    • اِلَى اللّٰهِ
    • Allah`a
    • ثُمَّ
    • sonra
    • تُوَفّٰى
    • tastamam verilecek
    • كُلُّ نَفْسٍ
    • herkese
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَهُمْ
    • ve onlara
    • لَا يُظْلَمُونَ۟
    • haksızlık edilmeyecektir
    282
    • يَٓا اَيُّهَا
    • ey
    • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
    • iman edenler
    • اِذَا
    • zaman
    • تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
    • birbirinize borç verdiğiniz
    • اِلٰٓى اَجَلٍ
    • süreye kadar
    • مُسَمًّى
    • belirli bir
    • فَاكْتُبُوهُۜ
    • onu yazın
    • وَلْيَكْتُبْ
    • yazsın
    • بَيْنَكُمْ
    • aranızda
    • كَاتِبٌ
    • bir yazıcı
    • بِالْعَدْلِۖ
    • adaletle
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasın (yazsın)
    • كَاتِبٌ
    • yazıcı
    • اَنْ يَكْتُبَ
    • yazmaktan
    • كَمَا
    • şekilde
    • عَلَّمَهُ
    • kendisine öğrettiği
    • اللّٰهُ
    • Allah`ın
    • فَلْيَكْتُبْۚ
    • yazsın
    • وَلْيُمْلِلِ
    • ve yazdırsın
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • üzerinde hak olan (borçlu)
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُ
    • Rabbi olan
    • وَلَا يَبْخَسْ
    • eksik etmesin
    • مِنْهُ
    • ondan (borcundan)
    • شَيْـٔاًۜ
    • hiçbir şeyi
    • فَاِنْ
    • eğer
    • كَانَ
    • ise
    • الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
    • borçlu olan kimse
    • سَف۪يهاً
    • aklı ermez
    • اَوْ
    • yahut
    • ضَع۪يفاً
    • zayıf
    • اَوْ
    • ya da
    • لَا يَسْتَط۪يعُ
    • güç yetiremiyecek
    • اَنْ يُمِلَّ
    • kendisi yazdırmaya
    • هُوَ فَلْيُمْلِلْ
    • yazdırsın
    • وَلِيُّهُ
    • velisi
    • بِالْعَدْلِۜ
    • adaletle
    • وَاسْتَشْهِدُوا
    • şahid tutun
    • شَه۪يدَيْنِ
    • iki şahidi
    • مِنْ رِجَالِكُمْۚ
    • erkeklerinizden
    • لَمْ يَكُونَا
    • yoksa
    • رَجُلَيْنِ
    • iki erkek
    • فَرَجُلٌ
    • bir erkek
    • وَامْرَاَتَانِ
    • iki kadın
    • مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
    • razı olduğunuz
    • مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
    • şahidlerden
    • اَنْ تَضِلَّ
    • ta ki şaşırırsa
    • اِحْدٰيهُمَا
    • kadınlardan biri
    • فَتُذَكِّرَ
    • hatırlatması için
    • اِحْدٰيهُمَا
    • bir
    • الْاُخْرٰىۜ
    • diğeri
    • وَلَا يَأْبَ
    • kaçınmasınlar
    • الشُّهَدَٓاءُ
    • şahidler
    • مَا دُعُواۜ
    • çağrıldıkları
    • وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
    • üşenmeyin
    • اَنْ تَكْتُبُوهُ
    • yazmaktan
    • صَغ۪يراً
    • az olsun
    • اَوْ
    • veya
    • كَب۪يراً
    • çok olsun
    • اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
    • onu süresine kadar
    • ذٰلِكُمْ
    • bu
    • اَقْسَطُ
    • daha adaletli
    • عِنْدَ
    • katında
    • اللّٰهِ
    • Allah
    • وَاَقْوَمُ
    • daha sağlam
    • لِلشَّهَادَةِ
    • şahidlik için
    • وَاَدْنٰٓى
    • daha elverişlidir
    • اَلَّا تَرْتَابُٓوا
    • kuşkulanmamanız için
    • اِلَّٓا
    • yalnız
    • اَنْ تَكُونَ
    • olursa
    • تِجَارَةً
    • ticaret
    • حَاضِرَةً
    • peşin
    • تُد۪يرُونَهَا
    • hemen alıp vereceğiniz
    • فَلَيْسَ
    • yoktur
    • عَلَيْكُمْ
    • üzerinize
    • جُنَاحٌ
    • bir günah
    • اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
    • onu yazmamanızdan ötürü
    • وَاَشْهِدُٓوا
    • şahid tutun
    • اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
    • alışveriş yaptığınız zaman da
    • وَلَا يُضَٓارَّ
    • asla zarar verilmesin
    • كَاتِبٌ
    • yazana da
    • وَلَا شَه۪يدٌۜ
    • şahide de
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تَفْعَلُوا
    • (bir zarar) yaparsanız
    • فَاِنَّهُ
    • şüphesiz
    • فُسُوقٌ
    • kötülük olur
    • بِكُمْۜ
    • kendinize
    • وَاتَّقُوا
    • korkun
    • اللّٰهَۜ
    • Allah`tan
    • وَيُعَلِّمُكُمُ
    • size öğretiyor
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِكُلِّ شَيْءٍ
    • herşeyi
    • عَل۪يمٌ
    • bilir
    283
    • وَاِنْ
    • ve eğer
    • كُنْتُمْ
    • olur da
    • عَلٰى سَفَرٍ
    • seferde
    • وَلَمْ تَجِدُوا
    • bulamazsanız
    • كَاتِباً
    • yazacak birini
    • فَرِهَانٌ
    • rehinler (yeter)
    • مَقْبُوضَةٌۜ
    • alınan
    • فَاِنْ اَمِنَ
    • güvenirseniz
    • بَعْضُكُمْ بَعْضاً
    • birbirinize
    • فَلْيُؤَدِّ
    • ödesin
    • الَّذِي اؤْتُمِنَ
    • kendisine güvenilen kimse
    • اَمَانَتَهُ
    • emanetini
    • وَلْيَتَّقِ
    • korksun
    • اللّٰهَ
    • Allah`tan
    • رَبَّهُۜ
    • Rabbi olan
    • وَلَا تَكْتُمُوا
    • gizlemeyin
    • الشَّهَادَةَۜ
    • şahidliği
    • وَمَنْ
    • kimsenin
    • يَكْتُمْهَا
    • onu gizleyen
    • فَاِنَّهُٓ
    • şüphesiz
    • اٰثِمٌ
    • günahkardır
    • قَلْبُهُۜ
    • kalbi
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • بِمَا تَعْمَلُونَ
    • yaptıklarınızı
    • عَل۪يمٌ۟
    • bilir
    284
    • لِلّٰهِ
    • Allah`ındır
    • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
    • göklerde ne varsa
    • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
    • ve yerde ne varsa
    • وَاِنْ
    • eğer
    • تُبْدُوا
    • açıklasanız da
    • مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
    • içlerinizdekini
    • اَوْ
    • veya
    • تُخْفُوهُ
    • gizleseniz de
    • يُحَاسِبْكُمْ
    • sizi hesaba çeker
    • بِهِ
    • onunla
    • اللّٰهُۜ
    • Allah
    • فَيَغْفِرُ
    • bağışlar
    • لِمَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُ
    • dilediği
    • وَيُعَذِّبُ
    • azabeder
    • مَنْ
    • kimseyi
    • يَشَٓاءُۜ
    • dilediği
    • وَاللّٰهُ
    • Allah
    • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
    • herşeye
    • قَد۪يرٌ
    • kadirdir
    285
    • اٰمَنَ
    • inandı
    • الرَّسُولُ
    • Resul
    • بِمَٓا اُنْزِلَ
    • indirilene
    • اِلَيْهِ
    • kendisine
    • مِنْ رَبِّه۪
    • Rabbinden
    • وَالْمُؤْمِنُونَۜ
    • mü`minler de
    • كُلٌّ
    • hepsi
    • بِاللّٰهِ
    • Allah`a
    • وَمَلٰٓئِكَتِه۪
    • meleklerine
    • وَكُتُبِه۪
    • Kitaplarına
    • وَرُسُلِه۪ۜ
    • ve peygamberlerine
    • لَا نُفَرِّقُ
    • ayırdetmeyiz (dediler)
    • بَيْنَ
    • arasını
    • اَحَدٍ
    • hiçbirini
    • مِنْ رُسُلِه۪۠
    • O`nun elçilerinden
    • وَقَالُوا
    • ve dediler ki
    • سَمِعْنَا
    • İşittik
    • وَاَطَعْنَا
    • ve ita`at ettik
    • غُفْرَانَكَ
    • bağışlamanı dileriz
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • وَاِلَيْكَ
    • sanadır
    • الْمَص۪يرُ
    • dönüş(ümüz)
    286
    • لَا يُكَلِّفُ
    • teklif etmez
    • اللّٰهُ
    • Allah
    • نَفْساً
    • kimseye
    • اِلَّا
    • başkasını
    • وُسْعَهَاۜ
    • gücünün yettiğinden
    • لَهَا
    • (herkesin) kendine
    • مَا كَسَبَتْ
    • kazandığı
    • وَعَلَيْهَا
    • aleyhinedir
    • مَا اكْتَسَبَتْۜ
    • işlediği (kötülük) de
    • رَبَّنَا
    • Rabbimiz
    • لَا تُؤَاخِذْنَٓا
    • bizi sorumlu tutma
    • اِنْ نَس۪ينَٓا
    • unutur
    • اَوْ
    • ya da
    • اَخْطَأْنَاۚ
    • yanılırsak
    • وَلَا تَحْمِلْ
    • yükleme
    • عَلَيْنَٓا
    • bize
    • اِصْراً
    • ağırlık
    • كَمَا
    • gibi
    • حَمَلْتَهُ
    • yüklediğin
    • عَلَى
    • üzerine
    • الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
    • bizden öncekilerin
    • وَلَا تُحَمِّلْنَا
    • bize yükleme
    • مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
    • gücümüzün yetmediği şeyleri
    • وَاعْفُ
    • affet
    • عَنَّا۠
    • bizi
    • وَاغْفِرْ
    • bağışla
    • لَنَا۠
    • bizi
    • وَارْحَمْنَا۠
    • bize merhamet et
    • اَنْتَ
    • sen
    • مَوْلٰينَا
    • bizim sahibimizsin
    • فَانْصُرْنَا
    • bize yardım eyle
    • عَلَى
    • karşı
    • الْقَوْمِ
    • toplumuna
    • الْكَافِر۪ينَ
    • kafirler
Bakara Suresi 198-199. ayetler

(198) لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْؕ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِࣕ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِهٖ لَمِنَ الضَّٓالّٖينَ 

(199) ثُمَّ اَفٖيضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ 

﴾198﴿
 Rabbinizden bir lütuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur. Arafat’tan dalga dalga indiğinizde Meş‘ar-i Haram’da Allah’ı zikredin; O’nu, size gösterdiği şekilde zikredin; kuşkusuz siz bundan önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.
﴾199﴿
 Sonra insanların dalga dalga ilerlediği yerden siz de ilerleyin. Allah’tan bağışlanmanızı dileyin. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, çok merha­metlidir.

Câhiliye devrinde, barış dönemi sayıldığı için “haram aylar” diye anılan hac mevsimi (zilkade, zilhicce, muharrem ayları) aynı zamanda bir ticaret mevsimiydi; fakat müslümanlar günah olacağı kaygısıyla ihrama girdikten sonra alışverişle meşgul olmuyorlardı. İşte “Rabbinizden bir lutuf beklemenizde sizin için bir günah yoktur” buyurularak müslümanların böyle bir endişeye kapılmalarının gereksiz olduğu, meşruiyet çerçevesinde ihramlı iken de ticaret yapıp Allah’ın lutfundan yararlanabilecekleri bildirilmektedir.

Arafat Mekke’nin 21 km. doğusunda, yaklaşık 14 km2 genişliğinde düz bir alanın adıdır. Bu alana bitişik olan dağ da Arafat ismiyle anılır. Ancak halk arasında, bu dağın devamı gibi duran Cebelirahme adlı küçük tepeye Arafat dağı denilmektedir. Haccın rükünlerinden olan vakfe bayramdan önce (arefe günü, 9 Zilhicce) bu bölgede yapılır. Bir hadise göre Arafat’ın tamamı vakfe yeridir (Müslim, “Hac”, 149); fakat Hz. Peygamber Cebelirahme’nin eteğinde vakfe yaptığı için öteden beri hacılar burada vakfe yapmakta, bu yüzden vakfe Cebelirahme’nin çevresinde yoğunlaşmaktadır. Arafat’ta, güneşin tepe noktasında bulunmasından (bir görüşe göre tan yerinin ağarmasından) gün batımına kadar bir anlık duruş bile vakfe için yeterlidir. Hanefî mezhebine göre arefe günü güneşin tepe noktasına gelmesi anından batmasına kadar Arafat sınırları içinde kalmak vâciptir. Daha sonra Arafat’tan kitleler halinde inilerek Mekke yönündeki Müzdelife’ye doğru yola çıkılır.

Meş‘ar-i Harâm Müzdelife bölgesinde bulunan Kuzah dağındaki bir tepenin adıdır; bu tepe dolayısıyla Müzdelife’nin tamamına da Meş‘ar-i Harâm denir. Hacılar Arafat’tan sonra buraya gelir ve arefeyi bayrama bağlayan geceyi burada geçirir, ikinci bir vakfe daha yaparlar. 198. âyette bu hususa işaret edildikten sonra, 199. âyette –buyruk sözcüğü içermekle beraber– esasen müslümanların, bir mahşer topluluğu görünümünde, Allah’tan af ve mağfiretler dileyerek, kitleler halinde Mina’ya doğru yola çıkışlarının canlı bir tasvirine yer verilmektedir.

Bakara Suresi 200-201-202. ayetler

(200) فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًؕ فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ 

(201) وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 

(202) اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَصٖيبٌ مِمَّا كَسَبُواؕ وَاللّٰهُ سَرٖيعُ الْحِسَابِ

﴾200﴿
 Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah’ı anın. Ama insanlardan öyleleri vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver” diye dua ederler. Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur.
﴾201﴿
 İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru” derler.
﴾202﴿
 İşte kazandıklarından bir payı olanlar bunlardır. Allah, hesabı çok çabuk görür!

Müfessirlerin kaydettiği rivayetlere göre İslâm’dan önceki Araplar, haccı tamamladıktan sonra (bazı rivayetlerde Mina’da halkalar halinde oturup) atalarının büyüklüğü konusunda nutuklar çeker, onlarla övünme yarışına girerlerdi. Müslümanlar, dolaylı bir biçimde bu yanlış uygulamayı reddetmeye, bunun yerine müşriklerin atalarını anmalarından daha güçlü bir biçimde Allah’a hamd ve şükredip O’nu anmaya çağrılmaktadır (Taberî, II, 295-297).

İbn Abbas ve Atâ gibi âlimlere isnat edilen başka bir yoruma göre âyetin anlamı genel olup, “Küçük çocuklar babalarını nasıl sevgiyle anar, onlardan yardım, ilgi ve destek beklerse siz de Allah’ı o şekilde, hatta daha güçlü ve canlı olarak zikredin, O’na sığınıp yardımını dileyin” anlamına gelmektedir (Taberî, II, 297; İbn Atıyye, I, 276).

“Ama insanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ı anıp dua ederken, ‘Ey rabbimiz! Bize bu dünyada ver’ derler” meâlindeki ifadede, bu şekilde dua edenlerin, iyi-kötü ayırımı yapmadan sadece “Bize dünyada ver” dedikleri bildirilmiş, fakat ne istedikleri belirtilmemiştir. Çünkü sırf dünyayı isteyen kimse dünyanın kulu kölesi olmuş demektir; bu sebeple de o kişi için dünyaya ait her şey iyi demektir. Böyleleri yalnız dünyayı istedikleri için âhiretle ilgili amelleri ihmal ederler, bu yüzden de “Böyle bir kimsenin âhiretten hiç nasibi yoktur.” Fakat 201-202. âyetlere göre Allah’tan doğru dilekte bulunanlar ve dolayısıyla O’nun rızâsına liyakat kazananlar, hem bu dünyanın iyiliklerini hem de öteki dünyanın iyiliklerini isterler; inanan insan için en çok korkulan şeylerden biri olan cehennem azabından korkarlar. Dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılığını âhirette görecek olanlar bunlardır.

Zemahşerî 201. âyetin metnindeki hasene kelimesini, “iyi kulların Allah’tan diledikleri sağlık, geçim rahatlığı, iyi işlerde başarı gibi dünyevî yararlar ile âhiret sevabı” şeklinde özetlemiştir (I, 125). Bunlara erdemli eş, hayırlı evlât, güzel amel, ilim, ibadet gibi başka anlamlar da eklenmiştir (Reşîd Rızâ, I, 237). Buna göre insanın dünyası ve âhireti için yararlı olan her şey hasenedir (hasene ve seyyie terimlerinin anlamları hakkında genişbilgi için bk. En‘âm 6/160). Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber’in dua ederken en çok bu âyetin “Rabbenâ âtinâ…” bölümünü okuduğunu (Buhârî, “Daavât”, 55) ve okunmasını tavsiye ettiğini (Müslim, “Zikir”, 23) belirtir. Müslim’in el-Câmi‘u’s-sahîh’inin “Zikir ve Dua” bölümünde, bu âyeti okuyarak dua etmenin fazileti hakkında özel bir bab açılmıştır (9. bab). Fâtiha sûresinin yanında bu âyet de bütün müslümanların namazda ve namaz dışında, her vesileyle okudukları dualar içinde veya sonunda tekrar etmeyi âdet haline getirdikleri, bütün duaların ihmal edilemez bölümüdür.

Bakara Suresi 203. ayet

(203) وَاذْكُرُوا اللّٰهَ فٖٓي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍؕ فَمَنْ تَعَجَّلَ فٖي يَوْمَيْنِ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۚ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِۙ لِمَنِ اتَّقٰىؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Belirlenmiş günlerde Allah’ı zikredin. Allah’a saygılı olan için iki günde (dönmekte) acele edene günah yoktur; daha uzun kalana da günah yoktur. Allah’a saygılı olun. Bilin ki sizler O’nun huzurunda toplanacaksınız!

“Belirlenmiş günler”den maksat, “eyyâmü’t-teşrîk” denilen tekbir günleri; “Allah’ı zikretmek”ten maksat da bu günlerde, beş vakit namazın farzlarından sonra okunması vâcip olan tekbir sözleridir. Hanbelîler’e ve Hanefîler’in uygulamaya esas olan görüşlerine göre bu tekbirlerin ilki, kurban bayramının arefe günü sabah namazının farzından sonra, sonuncusu da bayramın 4. günü ikindi namazından sonra okunur. Diğer mezheplerdeki yaygın uygulamada teşrîk tekbirlerinin başlangıç vakti bayramın birinci günü öğle namazı, bitiş vakti de dördüncü günü sabah namazıdır.

Âyetteki “iki gün”den maksat, bayramın iki ve üçüncü günleridir. Müfessirlerin yorumuna göre âyette acelesi olan hacıların isterlerse kalan cemreleri bu iki güne sığdırarak üçüncü günün sonunda Mina’dan Mekke’ye dönmelerine izin verilmektedir. Kalanlar ise dördüncü günde de şeytan taşlarlar. Her durumda önemli olan, Allah’a saygı duyup O’nun hoşnutluğunu gözetmek ve en sonunda O’nun huzurunda toplanıp niyetlerimizin ve eylemlerimizin hesabını vereceğimizi unutmamaktır.

Bakara Suresi 204-205-206-207. ayetler

(204) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّٰهَ عَلٰى مَا فٖي قَلْبِهٖۙ وَهُوَ اَلَدُّ الْخِصَامِ 

(205) وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِي الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ فٖيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَؕ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ 

(206) وَاِذَا قٖيلَ لَهُ اتَّقِ اللّٰهَ اَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْاِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُؕ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ 

(207) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرٖي نَفْسَهُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ

﴾204﴿
 İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar.
﴾205﴿
 Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
﴾206﴿
 Ona, “Allah’tan kork!” dense gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter! Orası ne kötü bir yataktır!
﴾207﴿
 İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir.

Yukarıda biri yalnız dünyayı isteyen, diğeri de hem dünyanın hem de âhiretin iyiliklerini isteyen iki insan tipinden söz edilmişti. Bu âyetlerde yine iki tip insan başka açılardan tanıtılmaktadır. Bunlardan biri güzel sözlü fakat kötü niyetli, bozguncu ve yıkıcıdır; diğeri de “kendisini Allah’ın hoşnutluğuna adamış” olup –âyette zikredilmemekle birlikte– sözün gelişinden açıkça anlaşılmaktadır ki, ötekinin taşıdığı kötü niteliklerden arınmıştır.

Bazı münafıkların Hz. Peygamber’in yanında dost gibi gözüküp arkasından yıkıcı hareketlerde bulunmaları üzerine bu âyetlerin indiği yolunda rivayetler varsa da müfessirlerin çoğunun görüşü, âyetlerin anılan nitelikleri taşıyan herkesi kapsadığı yönündedir (Râzî, V, 187). Râzî’nin de belirttiği gibi Allah Teâlâ bir topluluğu, bazı kötü niteliklerini göstererek yerdiğinde, bundan o kişilerin zatını değil niteliklerini yerdiği anlamı çıkar. Şu halde kim bu kötü nitelikleri taşıyorsa yergiyi de hak ediyor demektir (V, 197-198). Böylece bu âyetler Hz. Peygamber dönemindeki belli bir veya birkaç münafık hakkında inmiş olsa bile münafıklık, riyakârlık, bozgunculuk, tahripçilik gibi kötü huy ve davranışlar konusunda bütün insanlar için bir uyarı ve caydırıcılık değeri taşımaktadır.

“Hâkimiyeti ele aldığında…” diye tercüme ettiğimiz 205. âyetteki ifade, “senin yanından ayrılıp gittiğinde…” şeklinde de anlaşılmıştır. Riyakâr veya münafık tabiatlı kişiler genellikle insanın yanında hoşa gidecek sözler söyler, sözlerinin doğruluğuna Allah’ı şahit bile koşarlar. Ayrılıp gittiklerinde veya herhangi bir yöneticilik elde ettiklerinde ise kötü ruhlu olmaları, düşmanlık duyguları taşımaları sebebiyle önceki konuşmalarının aksine, insanların geçimlerine ve nesillerine zarar vermek gibi yıkıcı ve düşmanca davranışlarda bulunurlar. Muhammed Abduh’un yorumuna göre buradaki “ürünleri ve nesilleri yok etme” ifadesi bir deyim olup bununla kötülerin, bencil isteklerini ve tutkularını tatmin etmek uğruna insanları her türlü ağır sıkıntılar içine sokmaları kastedilmiştir (Reşîd Rızâ, II, 248).

Aynı bölümü “hâkimiyeti ele alma” mânasında yorumladığımızda söz konusu âyetler ikiyüzlü ve aldatıcı siyasetçilere karşı uyarı anlamı da taşımaktadır. Gerçekten kendilerini barışçı, insancıl, haksever gibi yaldızlı niteliklerle takdim eden bazı münafıkların, işbaşına geldiklerinde ilk iş olarak insanların “ürünlerini” yani gelir kaynaklarını kurutmaya, “nesillerini” bozmaya kalkıştıkları sıkça görülmektedir.

Hucurât sûresinde de bildirildiği üzere (bk. 49/12) müslümanların genellikle insanlar hakkında hüsnüzan beslemeleri esas olmakla birlikte konumuz olan âyetler, hüsnüzannın olur olmaz insanların her söylediklerine aldanıp kapılma, her yüze gülene ahmakça inanma anlamına gelmediğini göstermekte ve böylece önemli bir uyarı değeri taşımaktadır.

“Allah’tan kork!” şeklinde çevirdiğimiz 206. âyette geçen ifadedeki takvâ kökünden gelen kelime aslında, “müminin Allah’a duyduğu derin saygıdan dolayı bu tür münafıkça tutum ve davranışlardan uzak durması” anlamına gelmektedir. Bu da gösteriyor ki insanı münafıklık, riyakârlık, fitne ve fesatçılık gibi ahlâksızca davranışlardan alıkoyacak en güvenilir erdem takvâdır. Zira Allah’a saygısı olan bu anlamda O’ndan korkan insanın doğru olan her kurala da saygılı olacağı açıktır. Aynı âyet insanların takvâ erdemine ulaşabilmeleri ve her durumda dürüstçe davranabilmeleri için gurur, kibir gibi egoist ve yıkıcı duyguları aşmaları gerektiğini göstermektedir. Zira bu tür duygular, yapılan uyarıların haklılığı üzerinde düşünüp taşınmayı engellemekte, hatta giderek daha kötü ve yanlış davranışlara sürüklemektedir. Bu yüzden âyette “Artık onun, cehennemi boylamaktan başka yolu kalmamıştır” anlamında, “Ona cehennem yeter” buyurulmuştur.

Buna göre insanın, “İyi ve doğru olan nedir?” gibi bir soruyu içtenlikle sorması, böyle bir arayışa yönelebilmesi, bu husustaki uyarıları sağlıklı değerlendirebilmesi için önce gurur, kibir vb. saptırıcı duyguların tutsaklığından kurtulup Allah’ın buyruğunu kendisine ölçü alması, rehber edinmesi gerekir. İşte 207. âyette “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir” buyurularak bu şekilde bir içtenliğe, temiz ve dürüst dindarlığa işaret edilmiştir. Şu halde insan kendini ya nefsânî tutkularını tatmine adar ya da Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adar. Bu da insanın bütün davranışları hususunda iki farklı ölçü verir: İlk ölçüyü esas alan insan kişisel çıkar sağlayan davranışlara, ikincisini esas alan ise Allah’ın hoşnut olacağı davranışlara yönelir. 200-201. âyetleri dikkate alarak bunlardan ilkinin yalnız dünyayı isteyen, ikincisinin ise hem dünyanın hem de âhiretin iyiliğini isteyen insan olduğunu düşünebiliriz. Allah daima mutlak olarak iyi ve doğru olan davranışlardan hoşnut olacağına göre, “kendini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adayan” insan inancında, amelinde ve ahlâkında en doğruyu bulmaya, kısaca bütün davranışlarında elinden geldiğince iyi olmaya çalışacaktır. Böylece konumuz olan âyetlerle 200 ve 201. âyetleri birlikte değerlendirerek, yöneticilik mevkiine seçilecek kişilerde –meslekî yetişmişlik yanında– kendisini dünya tutkularından, gurur, kibir gibi olumsuz duyguların etkisinden koruyan; bu suretle zulüm, baskı, riyakârlık, ikiyüzlülük, düşmanlık, bozgunculuk, yıkıcılık gibi toplumsal zararlara ve huzursuzluklara yol açan kötülüklerden alıkoyan; Allah’ın hoşnutluğuna uygun davranmak öyle gerektiriyorsa bütün şahsî menfaatlerini bile terkettiren bir ruhsal gelişmişliğin, bu anlamda bir dindarlık duyarlılığının bulunup bulunmadığına da bakmamız gerektiğini düşünebiliriz.

Yüce Allah’ın söz konusu âyetlerin sonunda, “Allah, kullarına çok şefkatlidir” buyurması son derece anlamlıdır. Zira O’nun bu çok yararlı bilgileri vermesi, gerçek insanlığın ölçüleri konusunda açıklamalar yapması, kullarına şefkatinin bir ifadesidir. Allah, tarih boyunca insanlara peygamberler gönderip kitaplar indirerek onları vahyin ışığı ile aydınlatmasaydı insanların hayvanlardan ne farkı olacaktı? Şu halde Allah’ın insanlara verdiği bütün bu bilgiler, koyduğu bütün kurallar yine insanların kendi iyilikleri için olup bundan dolayı O’nun kendisi için bir yarar gözetmesi düşünülemeyeceğine, buna asla ihtiyacı olmadığına göre bütün bu hükümleri yalnız kullarına olan sevgi ve şefkatinden dolayı koymuş ve bildirmiş olmalıdır, başka bir ihtimal mevcut değildir.

Bakara Suresi 208. ayet

(208) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَٓافَّةًࣕ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِؕ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ

Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır.

Metindeki silm kelimesi, “uzlaşma, barış, teslimiyet, itaat” demektir (Reşîd Rızâ, II, 256). Râgıb el-İsfahânî’nin tanımına göre silm, “bir insanın diğerinden zarar görmemesi, iki tarafın birbirine güvenmesi” anlamına gelir (el-Müfredât, “slm” md.). Silmin bu son anlamını en iyi ifade eden Türkçe karşılığı ise “barış” kelimesidir. Aynı kökten gelen İslâm kelimesinde hem “teslimiyet ve itaat” hem de “barışa katılma” anlamı olduğu için (bk. Râgıb el-İsfahânî, gös. yer.), tefsirlerde silm kelimesi “İslâm” diye de açıklanmıştır (İslâm kelimesinin anlamı konusunda bilgi için ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/19). Her ne kadar âyetin “ey iman edenler” diye başlamasına bakarak silmin İslâm anlamına geldiği şeklindeki açıklamanın isabetli olmayacağı düşünülebilirse de, mümin ve müslüman oldukları halde dinin buyruklarına tam olarak uymayan, hatta yaşayışlarına bakıldığında gayri müslimlerden farklı oldukları bile anlaşılamayan insanların her dönemde bulunabildiği dikkate alınarak âyeti, “Ey iman edenler! Hepiniz İslâm’a tam olarak girin; onun gereklerini eksiksiz yerine getirin ve bu suretle doğru dürüst müslüman olun. Müslümanlığın gereklerinden biri olmak üzere dostluk ve barışa yönelin, Allah’a itaat edin; apaçık düşmanınız olan şeytanın kışkırtmalarına uyarak yukarıda anılanlar gibi dışı başka içi başka olmayın. Sözünüzle yaşayışınız uyumlu olsun; ikiyüzlülük yapmayın, birbirinize karşı düşmanca duygular besleyip fitne ve fesat çıkarmayın” şeklinde anlamak uygun görünmektedir. Taberî ve diğer müfessirlerin kaydettiği bir yoruma göre âyetin muhatabı yahudilerdir. Buna göre âyette “Ey Tevrat’a inananlar! Hep birlikte barış ve teslimiyet dini olan İslâm’a girin…” buyurulmuştur.

Bakara Suresi 209. ayet

(209) فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ

Size açık seçik kanıtlar geldikten sonra yine de yalpalarsanız bilin ki Allah güç ve hikmet sahibidir.

Kuşkusuz buraya kadarki âyetlerde başlıca örneklerine işaret edilen konularda sırf bilgisizlik yüzünden yanlış yapanlar mâzur görülürse de, o konularda Allah’ın “açık seçik kanıtlar”ı, âyetleri indikten sonra hâlâ yalpalamaya, kötülükler yapmaya devam edenlerin artık mazeretleri yoktur. Güçlü ve hakîm olan Allah, onları cezalandırmaya muktedirdir ve –eğer bir sebeple affetmezse– cezalandıracaktır. Çünkü Allah hangi yolun silm yolu (İslâm, barış, güven, itaat ve teslimiyet), hangi yolun şeytanın ve şeytanca düşünceler taşıyanların yolu olduğunu bildirmiş; bu konularda kullarını aydınlatıp uyarmıştır; buna rağmen yoldan sapanları cezalandıracağını da açıklamıştır. Bu şekilde günah işlemekte ısrar edenlere âyette Allah’ın kudretinin hatırlatılması onları tehdit anlamı taşımaktadır. Ayrıca O’nun hakîm olarak anılması hem vereceği cezanın her bakımdan adaletli ve yerinde olacağına hem de kötülük edenleri cezalandırması yanında, iyilik yapanları da ödüllendireceğine işaret etmektedir (Râzî, V, 211).

Bakara Suresi 210. ayet

(210) هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ فٖي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُؕ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُࣖ

Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!

“Allah’ın gelmesi” anlamındaki ifade çeşitli kelâmî doktrinlere göre değişik şekillerde açıklanmıştır. Müşebbihe veya Mücessime diye anılanlar dışındaki bütün İslâm âlimleri, “gelme” fiilinin yaratılmışlara ait bir eylem olduğunu, Allah’ın bu tür eylemlerle nitelendirilemeyeceğini kabul etmişler; bunlardan Selefîler “müteşâbih” denilen bu tür âyetlerin gerçek anlamını Allah’tan başkasının bilemeyeceğini, dolayısıyla bunları te’vil ve tefsir etmenin câiz olmadığını, Kur’an’da geçtiği gibi kabul edip mânasını Allah’a havale etmek gerektiğini savunurken, kelâm bilginlerinin çoğunluğu bu tür ifadeleri Arap dilinin kurallarına ve İslâm dininin genel ilkelerine uygun biçimde yorumlama (te’vil) gereğini duymuşlar; bu cümleden olmak üzere konumuz olan âyetteki “Allah’ın gelmesi” ifadesini, “Allah’ın âyetlerinin, hükmünün, buyruğunun veya azabının gelmesi” gibi değişik şekillerde açıklamışlardır (bk. İbn Atıyye, I, 283; Râzî, V, 213-214). Râzî’nin yer verdiği bir yoruma göre âyetin amacı, bütün günahkârların yargılanmak üzere hükümdarların en güçlüsü olan yüce hâkimin huzuruna çıkarılacakları kıyamet gününün azametini, dehşet ve şiddetini tasvir etmektir.

Bulut genellikle rahmet kaynağı olarak kabul edilirken Allah’ın hükmünün veya azabının, “bulutların gölgeleri arasından” gelmesi, âhirette günahkârlar için beklenmedik bir durumu ifade eder. Buna göre onlar rahmetin gelmesini umdukları bulutlardan azabın gelmesi karşısında şaşkınlık ve dehşete kapılacaklardır. Başka bir yoruma göre âyetteki bulutlardan maksat, kul ile ilâhî hakikat arasındaki perdelerdir. Âhirette bu perdeler kalkacak, dolayısıyla Allah ve meleklerle ilgili metafizik gerçekler, “bulutların gölgeleri arasından” doğar gibi açığa çıkacak; böylece Allah ve melekler hakkındaki bilgisizlik silinip gidecek; Allah’ın varlığının hakikati inanan ve inanmayan herkes için âhirette apaçık ortaya çıkacaktır (Reşîd Rızâ, II, 266). İşte o zaman “iş bitirilmiş” olacak, yani artık tövbe edip hayırlı işler yapma ve bağışlanma imkânı kalmayacak, herkes hak ettiğinin karşılığını bulacaktır. Sonuç olarak “Bütün işler Allah’a döner” yani en sonunda her şey daima O’nun iradesi yönünde olup biter. O’nun sarsılmaz kanunları hükmünü daima sürdürür ve bu kanunlar uyarınca vahyin uyarılarından nasibini alıp gerçeğe ve iyiliğe yönelenler ebedî kurtuluşa erer; bu uyarılara rağmen yanlışlarda ve kötülüklerde ısrar edenler hak ettikleri cezayı çekerler. Allah’ın âyetleri her şeyi apaçık haber verdiği halde hâlâ kötülük işlemeye devam edenler, başlarına böyle bir geri dönülemez durumun gelmesini mi bekliyorlar? Böylece âyet inanmayan veya inandığı halde günah işlemekten çekinmeyen bütün insanlar için bir uyarı amacı taşımaktadır.

Âyet, “Resulüm! Yoksa o inkârcılar, ‘Allah ve melekler bulutların karanlığından çıkıp gelmedikçe, yani bizler Allah’ı ve melekleri apaçık görmedikçe sana inanmayacağız’ mı diyorlar?” şeklinde de açıklanmıştır. Nitekim yahudilerin Hz. Mûsâ’dan, putperest Araplar’ın da Hz. Muhammed’den bu tür isteklerde bulunduklarını bildiren âyetler vardır (Bakara 2/55; Nisâ 4/153). Bu yorum dikkate alındığında “Allah’ın gelmesi”ni yukarıda özetlendiği biçimiyle belli bir kelâmî doktrine göre te’vil etmeye gerek kalmaz.

Bakara Suresi 211. ayet

(211) سَلْ بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍؕ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ

İsrâiloğulları’na sor: Onlara nice apaçık âyet verdik! Kim Allah’ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse bilsin ki Allah cezalandırmada çok şiddetlidir.
İsrâiloğulları’ndan maksat Hz. Peygamber dönemindeki Medine yahudileri, sorunun konusu ise geçmişte yahudilerin yaptıklarıyla ilgilidir. Burada Hz. Peygamber’e hitaben, “İsrâiloğulları’na sor” buyurulmasından, yahudi din tarihinin müslümanlar için bir ibret ve ders kaynağı olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bir önceki âyette inanmayan veya inandıkları halde günah işlemekten çekinmeyenler ya da Allah’ı ve melekleri apaçık görmedikçe inanmayacaklarını söyleyenler hakkında uyarılar yer almıştı. 211. âyette ise geçmişte bu tür uyarılara birçok defa muhatap olmuş bulunan İsrâiloğulları’nın tutumları ve başlarına gelenler örnek ve ibret olarak gösterilmekte; Allah tarafından onlara aydınlatıcı ve uyarıcı mahiyette nice âyetlerin verildiği veya peygamberlerinin doğruluğunu kanıtlayan mûcizelerin, belgelerin sergilendiği belirtilmekte, buna rağmen Allah’ın nimetini değiştirdiklerine işaret edilmektedir. “Allah’ın nimetleri”nden maksat O’nun âyetleridir; çünkü o âyetler insanların hidayet bulmalarını sağlamak üzere gönderilmiştir. Bir kimse Allah’ın âyetlerini inkâr eder, onlardan yüz çevirir ve bu yüzden hidayetten mahrum kalırsa onların değerini ve önemini takdir etmemiş olur. Âyette bu tutum “nimeti değiştirmek” diye ifade edilmektedir (başka bir âyette de “Allah’ın lutfettiği nimete nankörlükle karşılık verme” ifadesi yer almaktadır; bk. İbrâhim 14/28). Çünkü nimetin asıl işlevi hidayet sağlamak iken, onu reddeden ya da önemini takdir edemeyip nankörlük gösteren kimse, bu tutumuyla imanı küfre, hidayeti dalâlete ve sonuçta mutluluğu azaba çevirmiş olur (İbn Âşûr, II, 291). Nitekim âyette bu şekilde davrananların Allah’ın şiddetli cezasına müstahak oldukları bildirilmektedir.
Bakara Suresi 212. ayet

(212) زُيِّنَ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَيَسْخَرُونَ مِنَ الَّذٖينَ اٰمَنُواۘ وَالَّذٖينَ اتَّقَوْا فَوْقَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِؕ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

İnananlarla alay ederek inkâra sapanlar dünya hayatının çekiciliğine kapıldılar. Ama Allah’tan korkanlar kıyamet gününde onlardan üstün olacaklardır. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.

Burada da iki insan tipi yer almaktadır: Biri dünya hayatının yani dünyanın geçici zevk ve menfaatlerinin, şan ve şöhretinin, makam ve mevkiinin çekiciliğine kapılıp kalıcı iyiliklerden uzaklaşan, geçici ve aldatıcı şeyleri değer ölçüsü sayarak, bunlara sahip olmayan veya kalıcı değerler olarak görüp önemsemeyen müminlerle alay etme ilkelliğini gösteren inkârcılar; diğeri de onların alay ettikleri, fakat herkesin gerçek değerinin ölçüldüğü kıyamet gününde onlardan üstün tutulacak ve sonuçta Allah’ın hesapsız lutuflarını kazanacak olan takvâ sahipleri yani dinî duyarlılığı ve sorumluluk bilinci yüksek müminlerdir.

Bakara Suresi 213. ayet

(213) كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيّٖنَ مُبَشِّرٖينَ وَمُنْذِرٖينَࣕ وَاَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فٖيمَا اخْتَلَفُوا فٖيهِؕ وَمَا اخْتَلَفَ فٖيهِ اِلَّا الَّذٖينَ اُو۫تُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْياً بَيْنَهُمْۚ فَهَدَى اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فٖيهِ مِنَ الْحَقِّ بِاِذْنِهٖؕ وَاللّٰهُ يَهْدٖي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ 

İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; onlar aracılığı ile anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm vermek için gerçeği içeren kitabı indirdi. Ancak kendilerine apaçık gerçekler geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden, o kitap hakkında anlaşmazlığa düşenler de onun kendilerine verildiği kimselerden başkası değildi. Sonra Allah onların, üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeği, kendi izniyle müminlerin bulmasını sağladı. Allah dilediğini doğru yola iletir.

Ümmet “bir din üzerinde birleşen topluluk” demektir (Taberî, II, 335; ayrıca bk. Bakara 2/134). Âyetteki ümmet kelimesinin aralarında ortak inanç ve değerlerin bulunduğu, birlik ve beraberlik içinde yaşayan bireylerden oluşan topluluğu ifade ettiği anlaşılmaktadır. Burada iki konu kapalı bulunmaktadır: a) Bu ilk ümmetle hangi dönemdeki hangi topluluk kastedilmiştir? b) Bu ilk topluluğun ortak inanç ve yaşayışları hak mı yoksa bâtıl mı idi? Bazı müfessirler âyetin lafzından yola çıkarak ilk insan topluluğunun hak üzerinde değil, bâtıl üzerinde olduğunu ileri sürmüşlerse de, tefsirlerde bu ilk topluluğun hak üzerinde olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu çerçevede yukarıdaki sorularla ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin başlıcaları şöyledir: 1. Bu ümmet Hz. Âdem’le Hz. Nûh arasında yaşamış olan on nesildir. Bunların inanç ve yaşayışları düzgündü; sonradan sapmalar ve farklı inançlar ortaya çıkınca Allah peygamberler gönderdi. 2. İnsanlardan maksat Hz. Âdem ve onun çocukları, ümmetten maksat da onların inandığı hak dindir. Âdem aleyhisselâm doğru din üzerindeydi. Sonradan nesillerinde çekişmeler, kıskançlık ve sapmalar baş gösterince Allah Teâlâ peygamberler gönderdi. 3. Âyette somut bir insan topluluğundan değil insanların fıtratlarında, yaratılışlarının özünde bulunan hak dine, doğru inanç ve yaşayışa yatkınlıktan bahsedilmektedir. Buna göre insanlar yaratılıştan iyidirler; bir tek ümmet oluşturacak fıtrat ve tabiata sahiptirler. Sapmalar ise dış sebeplerin etkisiyle sonradan ortaya çıkmakta olup bu sapmaları önlemek veya düzeltmek için peygamberler gönderilmiştir. Nitekim “Her doğan fıtrat üzere doğar; daha sonra ana babası onu yahudi, hıristiyan veya mecûsî yapar” (Buhârî, “Cenâiz”, 80, 93; Müslim, “Kader”, 22-25) anlamındaki hadiste de bu gerçek ifade edilmiştir (Taberî, II, 334-337; İbn Atıyye, I, 285-287). 4. Âyet genel insanlık tarihiyle değil, özel olarak Hz. Mûsâ’dan sonraki yahudilerle ilgilidir. Buna göre yahudiler başlangıçta bir tek ümmet olarak Mûsâ’ya inanıp onun izinden gidiyorlardı. Fakat sonradan kıskançlık ve isyankârlık duygularına kapılarak ihtilâfa düştüler; Allah da tekrar durumlarını düzeltmelerini sağlamak üzere peygamberler gönderdi. 5. Mu‘tezile’nin önde gelen âlimlerinden Kadı Abdülcebbâr ise âyeti şu şekilde anlamıştır: İnsanlar temelde tek bir ümmet olarak, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını kabul etmek, Allah’a kulluk ve şükretmek; zulüm, yalancılık, cahillik vb. kötülüklerden kaçınmak gibi aklî gerçekleri ve doğruları kavrayıp benimsiyorlardı. Konumuz olan âyetin üslûbundan da peygamberler gönderilmesinden önceki insanların “akıldan istifade ile düzenlenmiş bir şeriat içinde bulundukları” anlaşılmaktadır. Daha sonra ortaya çıkan çeşitli sebepler yüzünden insanlar arasında ihtilâflar doğmuş; bunun üzerine Allah Teâlâ onların bilgilerini ve inançlarını desteklemek üzere peygamberler göndermiştir (Râzî, VI, 13). 6. M. Reşîd Rızâ ise âyetteki ümmet kelimesini dinî bir terim olarak anlamama eğilimindedir. Ona göre Allah Teâlâ ilk insanları, biyolojik varlıklarını tek başlarına sürdüremeyecek derecede birbirine bağımlı olarak yarattı. Bu durumda onlar, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını ancak toplu olarak yaşayıp güçlerini birleştirerek karşılayabilirlerdi. Bu sebeple insanlar başlangıçta bir tek topluluk olarak yaşıyorlardı. Öte yandan insanların farklı görüşlere sahip olmaları ve farklı çıkarlar gözetmeleri, aralarında ihtilâflar doğmasına da yol açtı. Bu ihtilâfların ümmet arasındaki birliği bozmasını önlemek, ilişkileri hak ve adalet ölçülerine göre düzenlemek üzere peygamberler gönderildi. Peygamberler insanlara, belirlenmiş görevlere uymaları, haklarına razı olmaları halinde elde edecekleri dünya-âhiret hayır ve mutluluğunu müjdeliyor; âkıbetlerini göz önüne almadan kısa zevklerine aldanmaları halinde ümitlerinin boşa çıkacağını, işlerinin sonuçsuz kalacağını ve nihayet âhiret azabına çarptırılacaklarını bildirerek onları uyarıyorlardı (II, 282).

Sonuç olarak âyetten anlaşıldığına göre insanlar, temelde temiz bir yaratılışa (fıtrat), hakkı kabul edip uygulamaya yatkın bir tabiata sahip olarak yaratılmışlardır ve –belki– başlangıçta, basit de olsa uyumlu ve düzenli bir topluluk olarak da yaşamışlardı. Fakat iptidai hayat şartları karşısında dayanışma ve paylaşmanın hayatî önem taşıdığı ilk devirlerden sonra zamanla insanların zihinsel yetenekleri ve ihtiyaçları geliştikçe, belki sayıları çoğaldıkça, insanlar kavim ve kabilelere bölündükçe, tabiatın zorlukları karşısında başarılar kazandıkça aralarında çatışma eğilimleri de gelişmeye başladı; sürtüşmeler arttı. Kimi insanlar yanlış düşünmeye, kişisel çıkarlarını hak ve adalet ölçülerinin üstünde tutmaya başladılar; böylece doğru olmayan görüş, inanç ve davranışlara saptılar. Nihayet insanlar arasında geniş çaplı çözülmeler, toplumsal ihtilâflar ve çekişmeler ortaya çıktı. Bunun üzerine yüce Allah tarafından peygamberler gönderildi, kitaplar indirildi. Bu peygamberler iyi yolda olan insanlara dünya ve âhirette kazanacakları güzellikleri müjdelediler; kötü yoldan gidenleri uğrayacakları sıkıntılar ve cezalar konusunda uyardılar. Allah Teâlâ, bu peygamberler silsilesinin son halkası olmak üzere insanlığa Hz. Muhammed’i ve onunla birlikte son kutsal kitap olmak üzere Kur’an’ı gönderdi. Hz. Muhammed pek çok bakımdan ihtilâfa düşmüş ve çözülmüş olan insanlığı yeniden toparlamak, aslî fıtratına döndürmek, onları hidayete yöneltmek, doğru inanç ve davranış ilkelerinde birleşmiş “bir tek ümmet” haline getirmek için çalışmıştır. Az önce geçen “Ey iman edenler! Hep birden barışa (barış, itaat, teslimiyet ve kurtuluş dini olan İslâm’a) girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır” meâlindeki âyet de Kur’an’ın insan oğluna aslî fıtratını, özündeki iyiliği koruma, kötülüğe başkaldırma yolundaki çağrısıdır. Müslüman âlimlerin İslâm’ı insanlığın fıtrî dini ve dolayısıyla Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin özü ve esası olarak kabul etmeleri de aynı düşünceye dayanmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de buna işaret eden pek çok âyet vardır (meselâ bk. Bakara 2/131-132, 136; Nisâ 4/163; Mâide 5/69; Hac 22/78).

Allah Teâlâ geçmişte, insan oğlunun cehaleti yüzünden ortaya çıkan yanlış inanç ve yaşayış tarzlarını ortadan kaldırmak için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, bu suretle insanlar yeniden hidayete kavuşmuşlar; fakat zamanla kitap indirilen kavimler arasında da ihtilâflar çıkmıştır. Bu ihtilâflar iyi niyete dayalı mâkul ve meşrû anlayış farklarından kaynaklanacağı gibi kötü niyetle de çıkarılmış olabilir. Âyette “aralarındaki kıskançlık yüzünden” ifadesinden anlaşıldığı üzere, ikinci türden ihtilâfların kınandığı görülmektedir. Burada “kıskançlık” kelimesiyle açıklanan “bağy”, zulüm ve haksızlık gibi daha başka olumsuzlukları da içerir. Buna göre insanlar ilâhî kitabın anlamını daha iyi kavrayıp gereğini yerine getirmek için zihinsel çaba gösterirken farklı anlayışlar geliştirip bazı fikrî ve amelî konularda ihtilâfa düşebilirler ve buradan, mezhep denilen çeşitli anlayış farkları ortaya çıkabilir. Bu, geçmiş dönemlerde olmuştur, müslümanlar arasında da görülmüş ve görülmektedir. Fakat tartışmaların asıl sebebi gerçeği bulmak ve gereğince amel etmek gibi samimi bir arayış olmayıp da kıskançlık, haksızlık, düşmanlık, öfke ve kin gibi ahlâk dışı etkenler olursa, bunların ortaya çıkardığı ihtilâf dinin temel ilkelerini sarsacak, yozlaştıracak ve onu zararlı bir kurum haline getirecek boyutlara kadar varabilir. Bu da hem dinî hem de toplumsal bakımdan fitneler doğuracağı için –ki tarihte bunun örneklerine çokça rastlanmaktadır– âyette özellikle bu şekildeki ihtilâflara dikkat çekilmiş; ardından da müslümanlar kastedilerek, “Sonra Allah, izniyle, o geçmişteki kavimlerin hakkında ayrılığa düştükleri gerçeği müminlere gösterdi” buyurulmuştur. Şu halde insanlar kıskançlık, haksızlık, kin ve öfke gibi olumsuz duyguların esiri olarak ihtilâfa düşüp haktan sapmışlar; sonunda yüce Allah, onları yeniden hakka döndürmek üzere İslâm dinini göndermiş, Kur’an’ı indirmiş; izni ve iradesiyle bu dine inananları bütün dinlerin özü olan hakka ulaştırmış, sırât-ı müstakîme kavuşturmuştur.

Bakara Suresi 214. ayet

(214) اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذٖينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْؕ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِؕ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَرٖيبٌ

Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.

İslâm’ın başlangıç yıllarında inkârcıların baskılarından bunalan müminleri hem teselli etmek hem de uyarmak maksadıyla indiği rivayet edilen (iniş sebebine ilişkin rivayetler için bk. Taberî, II, 341; Râzî, VI, 19) bu âyette müminlere, nihaî başarının, iyilikler uğrunda gösterilecek özverilere bağlı olduğu şeklindeki ilâhî yasa hatırlatılmaktadır. Bir önceki âyette Allah Teâlâ’nın müminlere hakkı gösterdiği, bildirdiği, onları sırât-ı müstakîme yönelttiği belirtilmişti. Fakat bu, işin başlangıcıdır. Geçmişteki ümmetlerden bazıları, nefislerinin kıskançlık, kin vb. olumsuz duygularına kapılarak kutsal kitapları ve dolayısıyla dinleri konusunda derin ihtilâflara düşüp dalâlete saptıkları gibi bazıları da yoksulluk ve sıkıntılarla denenmişler, sonuna kadar imanlarında sebat edenler, Allah’ın yardımının geleceği konusunda ümitlerini yitirmeyenler, gösterdikleri sabır ve dayanıklılıkla hem O’nun yardım ve desteğini hem de cennetini kazanmışlardır. Bu Allah’ın bir kanunudur. Şu halde İslâm ümmeti de gerektiğinde bu tür sıkıntılardan geçeceklerdir. Nitekim eski peygamberler ve onların ümmetleri gibi Hz. Muhammed ve onun ashabı da imanlarını ve kutsal değerlerini rahatlarının üstünde görmüşler; bu değerleri koruma ve güçlendirme uğruna maddî ve bedensel yararlarını sonuna kadar feda etmeyi göze almışlar; büyük acı ve sıkıntılara katlanmışlardır. Allah’ın rahmetinden asla ümitlerini kesmemişler, aksine “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek!” diye sarsılmaz bir imanla onu bekleyerek, şartların gerekli kıldığı yöntemlerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bir yoruma göre onlar, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek!” diye yakarırken, Allah’ın kendilerini düşmanları karşısında yenilgiye uğratmayacağına inandıkları için, “Muhakkak ki Allah’ın yardımı yakındır” diyerek, sordukları soruyu yine kendileri cevaplandırmışlar; “Ya rabbi! Vaadine güvendik dayanıyoruz” demişlerdir (Râzî, VI, 21-22). Nihayet ormanlık arazinin yağmur bulutlarını çekmesi gibi onların bu büyük imanları, sabır, sebat ve fedakârlıkları da Allah’ın yardım ve desteğini üzerlerine çekmiştir. Böylece hem dünyada zafere ulaşıp müslümanlıklarını yaşatmışlar, İslâm’ı güçlendirmişler hem de cennete girmeye hak kazanmışlar; hatta içlerinden bazıları daha hayatta iken cennetle müjdelenmişlerdir.

Bakara Suresi 215. ayet

(215) يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَؕ قُلْ مَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَ وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينِ وَابْنِ السَّبٖيلِؕ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌ

Sana ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Harcayacağınız mal, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolcular için olmalıdır. Hayır olarak ne yaparsanız muhakkak ki Allah onu bilir.”

Sûrenin bu ve bundan sonraki âyetleri –geçmiş dönemlere ait ibret verici iki anekdot dışında (246-253, 258-260)– ibadet, ahlâk ve muâmelâta ilişkin düzenlemeler getirmekte, hükümler koymaktadır. İlk hüküm malî yardımlarda kimlere öncelik verileceğine ilişkindir.

Sözlükte “malı harcama, tüketme” anlamına gelen infak ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah rızâsı için çeşitli hayır yollarında harcamada bulunma, muhtaçların nafakasını sağlama” anlamını ifade eder ve bu anlamıyla zekât, fıtır sadakası gibi zorunlu malî ibadetler yanında sadaka türünden gönüllü hayırları da içine alır. Âyette infak kelimesi özellikle bu son anlamda kullanılmış; bağlayıcı olmamakla birlikte bu tür gönüllü harcamalar için –ihtiyaç sahibi olmaları şartıyla– en yakın akraba olan ana babadan başlamak üzere bir düzenleme getirilmiştir.

Sözlükte hayır kelimesi genellikle “iyi, iyilik” veya “en iyisi, daha iyisi” mânasında ve şerrin zıddı olarak kullanılır (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “hyr” md.) Eski sözlüklerde hayır, “akıl, adalet, fazilet, yararlı nesne gibi herkesin arzuladığı şey” diye tanımlanır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hyr” md; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, “hyr” md.).

Hayır kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de 176 defa tekrar edilmekte; bunlardan ism-i tafdîl olmayanlar, içinde geçtikleri âyetlerin konularına göre az çok farklı anlamlarda kullanılmakta olup bütün bu anlamları “iyi, güzel, değerli, faydalı ve arzulanır şeyler” şeklinde oldukça kapsamlı bir tanımda toplamak mümkündür. Bu kapsam genişliği hayrın birçok âyette çeşitli menfi içerikli kavramların zıddı olarak kullanılmasından da anlaşılmaktadır. Bu zıtların en yaygın kullanılanı şer kelimesidir (meselâ bk. Bakara 2/216; Âl-i İmrân 3/180; Yûnus 10/11). Ayrıca ednâ (en aşağı en değersiz; Bakara 2/61), sû’ (kötü, çirkin; Âl-i İmrân 3/30; A‘râf 7/188); seyyie (kötülük, günah; Kasas 28/84), ism (günah; Âl-i İmrân 3/178), durr (zarar; En‘âm 6/17; Yûnus 10/107), fitne (belâ, darlık; Hac 22/11) kelimeleri de hayırla birlikte ve onun zıddı olarak geçer.

Bütün bu kullanımları iki ana bölüme ayırmak mümkündür. Konumuz olan âyetin de içinde bulunduğu ilk bölüme giren âyetlerde hayır kavramı daha çok mal, servet, bolluk gibi maddî imkânlar veya daha genel olarak her türlü maddî ve mânevî nimetler için kullanılmıştır (meselâ bk. Bakara 2/180; Sâd 38/32; Âdiyât 100/8). Taberî son âyeti açıklarken “Araplar malı hayır diye isimlendirirlerdi” der (XXIII, 154-155). Hayır yine maddî anlamlarda fakat “refah, bolluk, zenginlik” gibi daha geniş kavramları ifade edecek şekilde de geçer (meselâ bk. En‘âm 6/17; Enbiyâ 21/35; Me‘âric 70/21; krş. Taberî, VII, 160-161; XI, 177; XVII, 24-25)

Kur’an’da nimet kabilinden olan daha soyut şeylerin de hayır kelimesiyle ifade edildiği görülür. Bu cümleden olmak üzere hayır, Allah’ın kullarına özel nimeti olan vahiy veya Kur’an yerine de kullanılmıştır (bk. Bakara 2/105; krş. Taberî, I, 474). “Takvâ sahiplerine, ‘Rabbiniz size ne indirdi?’ diye sorulur, onlar da ‘Hayır indirdi’ derler” meâlindeki âyette (Nahl 16/30) hayrın vahiy yerine kullanıldığı daha belirgin olarak görülmektedir.

İkinci bölüme giren âyetlerde hayır kelimesi “sâlih amel” gibi kavramlara yakın anlamlarda olmak üzere her türlü iyi tutum ve davranışların ahlâkî değerini belirtmek üzere kullanılır. Kur’an genellikle insanın aslında âhirette kendisi için faydalı olacak bütün iyilikleri hayır diye isimlendirir (meselâ bk. Bakara 2/110, 197).

Hayır ve şer kelimeleriyle aynı kökten diğer kelimeler Kur’an-ı Kerîm’deki anlamlarıyla pek çok hadiste de geçmektedir (bk. Wensinck, Mu‘cem, “hyr” md.).

İslâm düşüncesinde hayır ve bunun zıddı olan şer hem ontolojik hem de ahlâkî kavramlar olarak kullanılmış; her iki yönüyle de daha çok kelâmcılar ve filozoflar tarafından işlenmiştir. Ancak kelâmcılar konuyu genellikle hüsün ve kubuh terimleriyle ve ahlâkî boyutuna ağırlık vererek ele alırken filozoflar hayır-şer terimlerini tercih etmişler ve konunun metafizik yönüne ağırlık vermişlerdir. Yine İslâm düşüncesinde şerrin varlığının inkâr edilmediği; aksine, Ehl-i sünnet inancında olduğu gibi, hayırla birlikte şerrin de kader ve kazâ planı içinde değerlendirildiği görülür. Yaygın düşünceye göre de aslında hayır gibi şer de evrensel planda Allah’ın takdir ve kazâsına bağlıdır; ancak mutlak hayrın aksine mutlak şer mevcut değildir; yani şer bir tür eksikliktir. Varlıklarda şer diye bilinen durumlardan her biri, bir şeyin yokluğuna sebep olan şerden ibarettir.

İslâm düşüncesinde hayır ve şer problemi geniş ölçüde iyimser bir yaklaşımla ele alınmıştır. Konuya felsefî yöntemle ilk yaklaşan âlimlerden biri olan Câhiz, başlangıcından itibaren dünya düzenini hayırla şerrin, faydalıyla zararlının… iç içe bulunuşuna bağlar. Câhiz’e göre eğer dünyada yalnız şer bulunsaydı bütün varlıklar helâk olurdu. Aksine eğer sırf hayır bulunsaydı o zaman da bir yükümlülük (imtihan, külfet) düzeninden söz edilemezdi; ayrıca (şerden kurtulup hayrı gerçekleştirmek için) düşünmenin sebepleri de ortadan kalkardı; düşünmenin kalkmasıyla da hikmet yok olurdu (Kitâbü’l-Hayevân, I, 204-205).

İslâm filozoflarının hayır ve şer problemine hem ontolojik hem de ahlâkî yaklaşımları; daha sonra hemen bütün İslâm bilgin ve düşünürleri tarafından geniş bir kabul görmüştür. İslâm felsefesinin en sistemci temsilcisi olarak bilinen İbn Sînâ’ya göre “Allah, imkân âlemindeki en yüksek derecesiyle hayır düzenini düşünür ve bu sayede düşündüğü şey, düşündüğü en yetkin şekliyle bir nizam ve hayır olarak kendisinden taşar” ve “İşte buna inâyet denir” (eş-Şifâ – el-İlâhiyyât, s. 415; ayrıca bk. s. 363, 365; en-Necât, s. 669). Evrende hayır düzeninin hâkim olduğu şeklindeki iyimser felsefe, Gazzâlî’ye nisbet edilen (krş. el-İmlâ’ fî işkâlâti’l-İhyâ’, V, 35-36) ve zamanla bir vecize halini almış olan “Leyse fi’l-imkân ebdea mimmâ kân” (İmkân âleminde olandan daha güzeli yoktur) şeklinde özetlenmiştir. Benzer açıklamaların Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, İbnü’l-Arabî ve İbn Teymiyye’nin eserlerinde bile yer alması ilgi çekicidir (Ebü’l-Berekât, Kitâbü’l-Mu‘teber fi’l-hikme, II, 445-446; III, 9-11; İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, VI, 262-263; İbn Teymiyye, Mecmûu fetâvâ, XIV, 20, 48; XX, 117).

Hayır ve şer terimleri yukarıdaki ontolojik kullanımları yanında, yer yer insanın eylemlerinin değeri, çoğunlukla da insanın eylemleriyle ulaşmak istediği amaçların veya eylemlerinin kendini götürdüğü sonuçların değeri olarak da kullanılır. Nitekim Fârâbî mutluluğu “en yüksek hayır” diye nitelemiştir (el-Medinetü’l-fâzıla, s. 106-107). Gazzâlî ise aynı zamanda bir kelâmcı ve fakih olması sebebiyle, insan eylemlerinin ahlâkî değerleri anlamındaki hayır ve şer konusunu genellikle hasen ve kabîh (hüsün ve kubuh) terimleriyle ve ayrıntılı olarak incelerken, insan eylemlerinin ve genel olarak hayatın amacını niteleyen hayır ve şer konusunu da –esasta felsefî gelenekten ayrılmamakla birlikte– dinî ve tasavvufî bir üslûpla ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır (bk. Mustafa Çağrıcı, Gazzâlî’ye Göre İslâm Ahlâkı, s. 136-156).

Kur’an-ı Kerîm ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda hayır kelimesinin, başta malî fedakârlıklar olmak üzere her türlü yardım severliği ifade eden bir anlamda kullanılması ve müslümanların bu tür faaliyetlere ısrarla teşvik edilmesi neticesinde erken dönemlerden itibaren müslüman fertler arasında güçlü bir hayır severlik ve dayanışma ruhu geliştirdiği gibi sivil ve resmî kişi veya kuruluşlarca da, başta vakıf müessesesi olmak üzere dârüşşifâ, dârüleytam, dârülaceze, dârüşşafaka, imaret, sebil, köprü, cami, mektep ve medrese gibi kamuya hizmet veren birçok hayır kurumu ve eseri meydana getirilmiştir. İslâm dünyasının ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî krizlere mâruz bulunduğu XX. yüzyılın ilk yarısında bu tür hayır faaliyetlerinde bir gerileme süreci yaşanmışsa da söz konusu krizlerin giderek hafiflemesine paralel olarak günümüzde ferdî ve kurumsal hayır faaliyetlerinde de hızlı bir gelişme gözlenmektedir (bk. M. Berger, “Khayr”, EI2 [Fr.], IV, 1183-1185).

Konumuz olan âyette geçen iki hayır kelimesinden ilki “mal varlığı”, ikincisi de mutlak olarak Allah rızâsı için yapılan “iyilik” anlamını taşır. Burada ve diğer ilgili âyetlerde görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerîm maddî ve mânevî ilgide ana babayı en başta göstermiş; insanın görevlerini sıralarken Allah’a kulluk görevinin ardından ana babaya iyiliği zikretmiştir. Bundan anlaşıldığına göre bütün hayırların en faziletlisi ve Allah nezdinde en değerli olanı, ana baba için yapılan harcamalardır (genişbilgi için bk. İsrâ 17/23-24).

Bakara Suresi 216. ayet

(216) كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَࣖ 

Size zor geldiği halde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz bilmezsiniz.

İslâm’da savaşın hükmü, milletlerarası ilişkiler bakımından tabii halin savaş mı, barış mı olduğu, savaşın sebepleri; farklı çıkarlara, din ve kültürlere sahip insan topluluklarının dünyada barışık olarak yan yana veya iç içe yaşamalarının mümkün ve câiz olup olmadığı gibi konulara ilgili âyetlerin açıklamalarında yer verilmiştir (meselâ bk. Bakara 2/256; Âl-i İmrân 3/28; Nisâ 4/75-76). Bu âyet İslâm’da savaşa izin verildiği ve gerektiğinde farz kılındığı hükmünü getirmekten ziyade, daha önce gelmiş bulunan bu hükmün gerekçesini vermeyi ve savaşla ilgili bazı meselelere açıklık getirmeyi hedeflemektedir.

Savaş insanlara zor ve ağır gelir; çünkü savaşan insanlar hayatlarını tehlikeye atmakta, yurt ve yuvalarından uzak düşmekte, birtakım eziyetlere katlanmakta, dünyanın zevklerinden mahrum kalmaktadır. Savaşan toplumlarda istikrar bozulmakta, ekonomiden eğitime kadar birçok kurum krize girmekte, tabiat tahrip edilmekte, çevre kirlenmekte, Allah Teâlâ’nın yaratıp insanların istifadesine sunduğu nimetler boş yere –hatta insanlara zarar vererek– israf edilmektedir. Bütün bunların savaşı istenmeyen, korkulan, nefse ağır gelen, nefret edilen bir ilişki biçimine sokması tabiidir. Ancak savaşıldığı takdirde kaybedilecekler ve kazanılacaklarla savaşılmadığında ortaya çıkacak kazanç ve kayıplar mukayese edildiğinde birincisi ağır basınca, hatta zorunlu hale gelince savaş da kaçınılmaz olmaktadır. Şu halde İslâmî hükümler insanların arzularına, tabii meyillerine değil yükümlülükten hâsıl olacak sonucun iyi veya kötü, hayırlı veya hayırsız, faydalı veya zararlı olmasına dayanmaktadır. Tecrübelerden anlaşılmıştır ki insan var oluş amacı itibariyle faydalı olan bazı şeyleri arzulayabilmekte, bunlara karşı direnebilmekte, zararlı olanları da –bazan şiddetle, ısrarla ve iptilâ halinde– isteyebilmekte, engellenmeye karşı direnebilmektedir. Hikmetten yeterince nasip almamış ve olgunlaşmamış nefis, bu durumda iken kendine ağır gelen yükümlülüklerle eğitilmeli, aklın, hikmetin ve ahlâkın eksenine çekilmelidir.

Bakara Suresi 217. ayet

(217) يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فٖيهِؕ قُلْ قِتَالٌ فٖيهِ كَبٖيرٌؕ وَصَدٌّ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهٖ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهٖ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِۚ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِؕ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دٖينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُواؕ وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ دٖينِهٖ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَـالِدُونَ

Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: Onda savaşmak büyük günahtır. Allah’ın yolundan menetmek ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’dan (insanları) engellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de öldürmekten daha ağırdır. Güçleri yeterse sizi dininizden çevirinceye kadar durmadan sizinle savaşırlar. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, dünyada ve âhirette amelleri boşa gidenler işte bunlardır. Cehennemin dostları da bunlardır ve orada onlar devamlı kalıcıdırlar.

Araplar gelenek icabı haram aylarda (receb, zilkade, zilhicce ve muharrem) ateşkes ilân edip fiilî savaşa son verirlerdi. Hz. Peygamber hicretin 2. yılının Cemâziyelâhir ayının son günlerinde, Abdullah b. Cahş kumandasında sekiz kişilik bir askerî birliği, Mekkeli müşriklere ait bir kervan üzerine sevketmişti. Kervanın başında Amr b. Hadramî bulunuyordu, birlik kervana hücum edip kervan başını öldürdü, iki kişiyi esir aldı ve ganimetlerle beraber Medine’ye döndü. Birliğin hareketi haram aylardan olan recebin birinci gününe tesadüf ettiği halde onlar henüz, önceki ayın son gününde olduklarını zannediyorlardı. Durum Kureyş’e intikal edince, “Haram aylarında savaş olur mu?” diyerek Hz. Peygamber ve müslümanlar aleyhinde propaganda yapmaya başladılar. Bazı tefsirciler âyetin geliş sebebi olarak bu vak‘ayı göstermişlerdir. Bu yorumun kabul edilmesi halinde âyetin, bir önceki âyetten çok önce gelmiş, fakat sıralamada sona konmuş olduğunu da kabul etmek gerekecektir. Daha mâkul bir yorum ve nüzûl gerekçesi Hudeybiye hareketi ve onu takip eden yılda Mekke’nin fethidir. Bu iki olay da haram aylarda vuku bulmuş ve zihinlere takılıp dile getirilen “Haram aylarda savaş olur mu?” sorusuna cevap verilmiştir. Çünkü âyetin ifadesiyle “Allah’ın yolundan menetmek ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Harâm’dan engellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek Allah katında daha büyük günahtır.”

Önce müslüman olup sonra İslâm’ı inkâr ederek başka bir dine geçen veya dinsizliği seçen kimselere mürted denilmektedir. Hak dine aykırı olan inancının belirgin özelliği şirk; yani “Allah’a ortak koşmak, O’na mahsus olan sıfat ve fiillere başkalarını da ortak etmek” olan kimselere müşrik denir. İçi kâfir dışı müslüman olanlar münafıklardır. Kâfir terimi ise bu üç terimden daha geniş bir anlam ihtiva etmekte olup hak dine aykırı olan ve kişiyi hak dinin dışına çıkaran bütün inançların sahiplerini ifade etmektedir.

Birçok âyete göre kâfirlerin (müşrik, münafık, mürted) bu inançları, dünyada yaptıkları iyi işlerin dinî sonuçlarını iptal etmekte, onlardan –sevap, ecir, âhiret azığı ve sermayesi olarak– fayda görmelerini engellemektedir (Mâide 5/5; En‘âm 6/88; Tevbe 9/17, 69). Kâfirler dünya hayatında “kardeşlik, velâyet (birbirinin velileri olmak), vârislik, ganimet payı, evlenmenin câiz olması” gibi müslümanlara mahsus bulunan haklardan ve ilişkilerden mahrum kaldıkları gibi âhirette de cehenneme girmekte ve orada devamlı kalmaktadırlar.

Hak dinden dönen kimse yeniden İslâm’a gelirse, ilk İslâmî hayatında yaptığı sevaplarla ibadetler defterine yazılır, yeniden değer kazanır mı, yoksa araya giren inkâr sebebiyle defterden silinmiş olduğu için boşa mı gitmiş olur? Tefsir ettiğimiz âyete göre mürted bu hali üzere ölürse ameli boşa gitmektedir, inkârından cayar ve yeniden İslâm’a dönerse amelleri boşa gitmeyecektir. Konuyla ilgili başka âyetlerde ise “hak dinden dönmenin amelleri boşa gidermesi”, bu hal üzere ölme şartına bağlanmamıştır (Mâide 5/5; En‘âm 6/88; Zümer 39/65). Bu âyetleri bir arada değerlendiren ve farklı yorumlayan müctehid ve tefsirciler farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik’e göre hak dinden dönen kimsenin amelleri boşa gider, daha önceden adak adamış ise yerine getirmesi gerekmez, haccetmiş ise yeniden hacca gitmesi gerekir… Bu âyetteki şartı ve kaydı dikkate alarak diğer âyetleri de buna göre anlayan İmam Şâfiî’ye göre mürted hak dine yeniden dönünce amelleri de onunla beraber döner ve boşa gitmez.

“İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse…” cümlesinde geçen ve iki şeyin birbiri peşine, biri diğerinden hemen sonra olduğunu bildiren “fâ” harfinden yola çıkan bazı müfessir ve fakihler, mürtedin ceza olarak öldürüleceğine bu âyeti delil göstermiş; âyeti “Bir kimse dininden döner dönmez ölmez, kendi haline bırakılsa yıllarca yaşayabilir; ‘döner de arkasından ölürse’ demek ‘ceza olarak öldürülürse’ demektir” şeklinde anlamışlardır (İbn Âşûr, I, 335). Halbuki ileride açıklayacağımız “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 2/256) meâlindeki âyet, insanların dine girmek için de girdiği dinde kalmak için de zorlanamayacaklarını açık ve kesin olarak ifade etmektedir. Mürtedi ceza olarak öldürmek onu dinde kalmaya zorlamaktır. Zorla da müslüman olunamayacağına göre onun, münafık olarak yaşamasını teşvik etmektir. Hem münafıklığı yeren hem de dinde zorlamanın câiz olmadığını bildiren âyetler bu anlayışa manidir. Âyette geçen ve birbiri peşine oluş bildiren “fâ” harfini, “dinden dönme ile eceli gelip ölme arasına tövbenin, yeniden İslâm’a dönmenin girmemesi” şeklinde anlamak mümkündür. Çünkü fâ harfi kesin olarak “hemen peşinden oluşa” değil, “bir şeyin diğerinden sonra oluşuna”; terim olarak söylemek gerekirse “tertip ve takib”e delâlet eder.

Dininden dönenin ceza olarak öldürüleceği hükmü Kur’an-ı Kerîm’de yoktur. İslâm hukuk âlimleri bu hükmü, “Dinini değiştireni öldürün” meâlindeki hadisle Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin bazı uygulamalarına dayandırmışlardır. Hadisin farklı sözler ihtiva eden başka rivayetleri de vardır. Bunlardan birinde “dinini terkeden ve cemaatten ayrılan”, bir başkasında “Allah’a ve Resulü’ne karşı savaşmak üzere (dinden veya itaatten) çıkandır” buyurulmuştur (Ebû Dâvûd, “Hudûd”, 1). Ebû Hanîfe, İbn Şübrüme, Sevrî, Atâ, Hasan-ı Basrî gibi büyük fıkıhçılar, kadınların öldürülmesini yasaklayan hadislere dayanarak mürted kadının (bir kısmına göre çocuğun) öldürülemeyeceği, başka yollardan İslâm’a kazandırılmaya çalışılacağı hükmünü benimsemişlerdir. Bu ictihadın bir dayanağı da “kadınların tabii olarak savaşçı olmamaları, bu sebeple dininden dönen kadının İslâm toplumundan ayrılıp karşı tarafa geçerek müslümanlara karşı savaşma ihtimalinin zayıf bulunduğu”dur. Bundan da çıkan sonuç, mürtedin öldürülmesinin “dinden dönme suçuna” değil, “müslümanlara karşı savaşma” suçuna bağlı ve böyle bir tesbite dayalı bulunduğudur.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’nin uygulamaları, yalnızca dinden dönme suçuna değil müslümanlara karşı savaş açma, devletin kanun ve kararlarına karşı toplu isyan gibi suçlara yöneliktir. M. Reşîd Rızâ Nisâ 4/90’in tefsirinde (V, 325-328) ve Fetâvâ’sında (IV, 1539-1544), mürtedin sırf dininden döndü diye öldürülemeyeceği tezini güçlü delillere dayanarak savunmuştur.

Bakara Suresi 218. ayet

(218) اِنَّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَالَّذٖينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar; şüphesiz işte bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok yarlığayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir.

Kâfir olarak ölenlerin cehennemlik olacakları ve burada devamlı kalacakları bildirildikten sonra iman, hicret ve cihad edenlerin Allah’ın rahmetini umabilecekleri açıklanmakla bir gerçeğe yeniden dikkat çekilmektedir: Allah Teâlâ’nın madde âlemi için koyduğu kanunları yanında insanın dünya ve âhiret hayatını düzenleyen kanun ve kuralları da vardır. Bunlardan birine göre âhiret saadetini, cenneti, ebedî hayatta ilâhî rahmeti umabilmek için kulun üzerine düşen “iman etmek, gerektiğinde davası uğrunda yurdunu yuvasını terkedip diyâr-ı gurbete göçmek, müslümanca yaşayabilmek için elinden gelen çabayı sarfetmek” gibi vazifeler vardır. Bunları yerine getirmeden “Allah’ın rahmeti sonsuzdur, bizi yakıp da ne yapacak, kimse cehenneme gitmez veya orada kalmaz” demek, böyle düşünmek ve inanmak temelsiz kuruntulardan öteye geçemez ve Allah’ın koyduğu kurallara aykırıdır.

Bakara Suresi 219. ayet

(219) يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِؕ قُلْ فٖيهِمَٓا اِثْمٌ كَبٖيرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِؗ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاؕ وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَؕ قُلِ الْعَفْوَؕ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ

Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah sizin için âyetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz.

Sarhoşluk veren içkiler hakkında dört âyet gelmiştir. Bunlardan ikisinde içkinin yanında kumar da zikredilmiştir. Mekke döneminde gelen ilk âyette, içkinin dinî hükmüne temas edilmeksizin insanların hurma ile üzüm suyundan hem içki hem de tatlı yiyecek olarak yararlandıklarına dikkat çekilmiş, bu iki meyveyi yaratıp veren Allah’a karşı minnettar olmaları telkin edilmiştir (Nahl 16/67). Medine’ye hicret edildikten dört yıl sonra sarhoşluk veren içkilerin bu maksatla kullanılması yasaklanmıştır. Bu yasaklama da birden olmamış, önce “sarhoş iken namaz kılmak” menedilmiş (Nisâ 4/43), sonra “içki ve kumarın bazı faydaları bulunmakla beraber zararının daha büyük olduğu” bildirilmiş ve böylece insanlar kesin yasaklamaya hazırlanmış; nihayet “İçki, kumar… şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz” (Mâide 5/90) buyurularak içki ve kumar müslümanlara kesin olarak haram kılınmıştır. Başta Hz. Ömer olmak üzere birçok sahâbînin çeşitli sebeplerle içki ve kumarın hükmünün açıklanmasını istemeleri, ilgili açıklamalar peşi peşine geldikçe daha fazla açıklama talep etmeleri içki ve kumarı yasaklayan, yasaklama gerekçelerini sıralayan âyetlerin iniş sebepleri arasında zikredilir (Buhârî, “Eşribe”, 2-21; Müslim, “Eşribe”, 3-12).

İnsanların içki ve kumar alışkanlıkları çok eski tarihlere kadar gitmektedir. Eldeki Tevrat’a ve İncil’e bakıldığında içkinin bu kitaplarda yasaklandığını söylemek mümkün değildir.

Câhiliye Arapları içki ve kumara son derecede düşkündüler. Bunlar hayatlarının birer parçası, oyun ve eğlencelerinin vazgeçilmez unsurları haline gelmişti. Araplar içkinin sarhoşluk ve keyif veren tarafına, kumarın da eğlence, heyecan, eşe dosta ikram ve yoksullara yardım yönlerine öncelik ve ağırlık vererek bunları faydalı buluyor, zararlarını göz ardı ediyorlardı. Kur’an-ı Kerîm bu âyette içki ve kumarın bazı faydaları bulunsa da zararının daha fazla olduğuna dikkat çekti, bu yüzden –nihaî yasaklama gelmeden– içkiyi bırakanlar oldu. Kesin yasaklamada ise “şeytanın, insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak, onları Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak için içki ve kumarı araç olarak kullandığı” gerçeğine dikkat çekildi (Mâide 5/91). Allah Teâlâ kullarına, gerekçe göstermeden de bazı şeyleri farz ve bazı şeyleri de haram kılabilir. O, yaptıklarından hesap verme ve sorgulanma durumunda değildir, sorumlu olanlar kullardır. Buna rağmen O’nun, emir ve yasaklarının hikmet ve gerekçesini açıklaması, kulların neyi niçin yaptıklarının şuurunda olmalarını ve açık hükmün bulunmadığı yerlerde Allah’ın iradesini hayata yansıtırken yanılmamalarını sağlamak için olsa gerektir.

İçkinin tarihten günümüze bilinen ve zaman içinde keşfedilen başlıca zararları şöyle sıralanabilir: Giderek alışkanlık yapması, akıl ve iradenin doğru kullanılmasını engellemesi, düşmanlık ve kinin oluşmasına sebep olan tartışmalara ve kavgalara, sarhoşun alay konusu olmasına sebebiyet vermesi; insanların Allah’ı düşünmesini, O’nun şuurunda olmanın verdiği huzur ve edebi yaşamasını, zamanını kendisi ve diğerleri için en faydalı bir şekilde değerlendirmesini önlemesi, kullanımı ve ikramı için sarfedilen malın ve paranın boşa gitmesi (israf), insan sağlığına ve sağlıklı nesillerin oluşmasına zarar vermesi…

İçkinin fayda hânesine de şunları yazmak mümkündür: Ticarî ve ekonomik getirilerinin bulunması ve kullanana geçici zevk vermesi.

İslâm içkinin az faydasına karşı çok zararını ve onun vereceği faydanın başka şeylerle de elde edilebileceğini göz önüne alarak sarhoşluk veren içkileri ve aynı etkiyi fazlasıyla hâsıl eden uyuşturucu vb. nesneleri kullanmayı haram kılmış, yasaklamıştır.

İçki yasağı geldiğinde Medine’de kullanılan içki daha çok hurma suyundan yapılırdı. Üzüm suyundan yapılan şarap ise Yemen, Tâif ve Suriye’den getirtilirdi. Medineliler bu iki içki dışında kuru hurma ve kuru üzümün üzerine sıcak su döküp bekleterek elde ettikleri şerbetle bal, mısır ve arpadan elde ettikleri içkileri de kullanırlardı. Bütün bu içkilerin sarhoşluk veren çeşitleri Arapça’da hamr kelimesiyle ifade edilmekte, ayrıca her birine mahsus isimler bulunmaktadır. Bazı lugatçılara göre ise “hamr” özellikle pişmemiş üzüm suyundan yapılan şarabın adıdır. “Hamr”ın lugat mânasındaki bu görüş farkı fıkha da yansımış; bazı fıkıhçılar dar mânada “Hamrın yani ateşte kaynatılmamış üzümden yapılan şarabın, azı da çoğu da haramdır; diğer sarhoşluk veren içkilerin ise ancak sarhoş eden miktarları haramdır” demişlerdir. Ancak bu konunun ilim çevrelerinde dikkatli bir değerlendirmeye alınmasıyla bu ictihad ihtilâfı zaman içinde ortadan kalkmış, muteber İslâm fıkıh mezheplerinin tamamı “Sarhoşluk veren nesnelerin azı da çoğu da haramdır, içilemez, vücuda alınamaz” hükmünde birleşmişlerdir. Nitekim şu hadisler de aynı hükmü desteklemektedir:

“Çoğu sarhoş eden nesnenin azı da haramdır” (Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 5; Tirmizî, “Eşribe”, 3). “Hamr üzüm suyundan, kuru üzüm, kuru hurma, buğday, arpa ve mısırdan olur; hamr, aklı örten, sarhoş eden nesnedir…” (Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 1). “Sarhoş eden her şey hamrdır ve sarhoş eden her şey haramdır” (Müslim, “Eşribe”, 73-75; Tirmizî, “Eşribe”, 1-2).

“Meysir” kelimesiyle ifade edilen şans oyunu, Arabistan’da öteden beri bilinen ve oynanan bir kumar şekli idi. Hem eğlence olduğu hem de içki yanında meze olarak kullanılacak et teminine araç kılındığı için Kur’an’da içki ile birlikte zikredilmiştir. Meysir şöyle oynanırdı: Veresiye bir deve satın alınır, yirmi sekiz parçaya bölünürdü. On adet küçük okun yedisine hisseler yazılır, üçü de boş bırakılarak ağzı dar bir torbanın içine yerleştirilirdi. Oyuna katılanlar okları birer birer çekerler, dolu çıkanlar hisselerini alırlar, boş çıkanlar ise devenin parasını öderlerdi. Deve kesimine ve kumar oyununa hizmet edenlerle ziyafetten yararlanmak üzere kumar meclisine gelenler de devenin etinden istifade ederlerdi.

Kumar da eğlenme, yeme ve içme gibi bazı maddî faydalar sağlamakla beraber bunlarla ölçülemeyecek büyüklükte zarar ve günah getirmektedir: Kumar insanları tembelliğe, çalışmadan kazanıp yeme alışkanlığına sevketmek, kaybedenlerin kazananlara karşı düşmanlık ve kin duymalarına sebep olmak, içki gibi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak, vaktin faydasız, hatta zarar getirecek şekilde zayi edilmesi, kazanma hırsı ve ümidiyle servetlerin kaybedilmesi, ev ve ocakların dağılması, hayatın istikrarının bozulması gibi zararlar ihtiva etmektedir.

Fıkıhçılar ve tefsirciler şekil bakımından farklı da olsa aynı sonucu doğuran ve aynı zararları hâsıl eden oyunların tamamını kumar saymış ve haram olduğunu ifade etmişlerdir.

İçki ve kumarın zararından bahsedilip yasaklamaya doğru ilk adımlar atılınca bunları aynı zamanda yoksullara yardım (infak) için vasıta kılan kimseler neyi infak edeceklerini sordular. Allah Teâlâ “Affı infak edin”, yani “İhtiyaçtan artan miktarı veya bu miktardan uygun bir kısmı yoksullara, muhtaçlara verin” buyurdu. İnsanların kendilerinin veya yakınlarının muhtaç olduğu mallarını başkalarına vermeleri zor olduğu için bu teklif edilmedi. Aksine insanların yakınlarına infakta öncelik tanıması birçok âyet ve hadiste emredildi, imkânı olanların bir kısım yakınlarına nafaka sağlaması da ona hukukî ve ahlâkî olarak borç kılındı. Bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra mal artarsa sahipleri bunu ne yapacaklar? İşte âyetin ifadesi, amacı ve bu konudaki diğer deliller dikkate alınarak bu sorunun da cevabı iki şekilde verilmiştir: Sahâbeden Ebû Zer el-Gıfârî’ye göre ihtiyaçtan artan malın saklanması, işletilip üzerinden kazanç sağlanması câiz değildir; muhtaçlar bulunduğu müddetçe ihtiyaç fazlası mal onlara verilecektir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise farz olan servet aktarımı nafaka ve zekâtla sınırlıdır. Bunun dışında kalan infaklar nâfile ibadet hükmündedir; yapana ecir kazandırır, yapmayanı günaha sokmaz. İlgili âyet ve hadislerden, İslâm’ın getirdiği kardeşlik ve yardımlaşma kavramlarından bizde hâsıl olan kanaat ve anlayışa göre toplum içinde temel ihtiyaçlarını temin edememiş insanlar bulunduğu müddetçe bu ihtiyaçları gidermeyen kimseler ihtiyaç fazlası malları sebebiyle sorumlu olacaklardır (ayrıca bk. Zâriyât 51/19).

Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yardımın yalnızca kumara ve şans oyunlarına veya zenginlerin zekâtına bırakılmayıp daha geniş bir tabana yayılması, şahsî ve ailevî ihtiyaçlarından artan malı, yiyecek ve giyeceği olan kimselerin bunları yoksullara vermelerinin teşvik edilmesi sosyal adaletin sağlanması bakımından çok önemli ve ileri bir adımdır. Bu geniş infak kaynağı kullanıldığı takdirde toplumda temel ihtiyaçlarını sağlayamamış kimselerin kalması oldukça güçleşecek ve nâdirleşecektir.

Bakara Suresi 220. ayet

(220) فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِؕ وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْيَتَامٰىؕ قُلْ اِصْلَاحٌ لَهُمْ خَيْرٌؕ وَاِنْ تُخَالِطُوهُمْ فَاِخْوَانُكُمْؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ الْمُفْسِدَ مِنَ الْمُصْلِحِؕ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَعْنَتَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ

Dünya ve âhiret hakkında (düşünesiniz diye Allah size âyetlerini böyle açıklıyor). Sana yetimleri de soruyorlar. De ki: Onların durumlarını iyileştirmek hayırlı bir iştir. Onlarla içli dışlı olursanız zaten onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah düzelten ile bozanı bilir. Allah dileseydi sizi güçlüğe düşürürdü. Hiç şüphe yok ki Allah izzet ve hikmet sahibidir.

Câhiliye döneminde yetimlerin, hem kendileri hem de malları yeterince korunmadığı, ellerine düştükleri kimseler tarafından insafsızca kullanıldıkları ve sömürüldükleri için İslâm onlara iyi davranılmasını istemiş, âyetlerde ve hadislerde bu konuyla ilgili olarak canlı ve güçlü teşviklerde bulunulmuş, yetimlere haksızlık etmenin ve onların mallarını yemenin ne kadar ağır bir günah olduğu açıklanmıştı. Bazı sahâbîler bu teşviklerin ve uyarıların etkisine fazlaca kapıldıkları için yetimlerin mallarını ayırıp bunlara el sürmemek gibi yetimlerin aleyhlerine olacak bir tutuma yönelmişlerdi. Âyet, “yetim malına yaklaşmama, el sürmeme” tâlimatını getiren nasların “kötü niyetlileri; işleri, düzeltmek değil, bozmak olanları” hedef aldığını, iyi niyetli olanların bundan çekinmeleri için bir sebep bulunmadığını bildirmiş; kendilerine yetim emanet edilen kişilerin, onların hem kendilerini hem de mallarını iyileştirmek, geliştirmek için gayret sarfetmeleri gerektiğini hatırlatarak “çekinmede aşırılığı” tasvip etmemiş, ilâhî maksadın iyi niyetli ve düzeltici insanlara güçlük çıkarmak değil, kötü niyetli ve bozucu insanları engellemek olduğuna dikkat çekmiştir.

Bakara Suresi 221. ayet

(221) وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتّٰى يُؤْمِنَّؕ وَلَاَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ اَعْجَبَتْكُمْۚ وَلَا تُنْكِحُوا الْمُشْرِكٖينَ حَتّٰى يُؤْمِنُواؕ وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ اَعْجَبَكُمْؕ اُو۬لٰٓئِكَ يَدْعُونَ اِلَى النَّارِۚ وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِاِذْنِهٖۚ وَيُبَيِّنُ اٰيَاتِهٖ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَࣖ

İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle de kadınlarınızı evlendirmeyin. Şundan da emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir hür kişiden daha iyidir. Onlar insanları ateşe çağırırlar, Allah ise izni ile cennete ve bağışlanmaya çağırır, gerektikçe hatırlasınlar diye insanlara âyetlerini açıklar.

Bu âyetin geliş sebebi, hicretten sonra gizli bir görevle Mekke’ye gönderilen Ebû Mersed’in başından geçen bir olaydır. Ebû Mersed müslüman olmadan önce Mekke’de yaşarken Anâk isimli bir kadını dost edinmişti. Görevli olarak Mekke’ye geldiğinde kadın onu gördü ve beraber olmaya çağırdı. Ebû Mersed, “İslâm bana bunu yasakladı” deyince kadın, “Beni eş olarak al” dedi. Ebû Mersed, “Resûlullah’tan izin almadan bunu da yapamam” cevabını verdi. Medine’ye dönünce sordu, bunun üzerine âyet geldi ve kadın putperest olduğu için kendisine evlenme izni verilmedi (Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, s. 49-50).

Ehl-i kitap denilen hıristiyanlar ve yahudiler gibi gayri müslimler, bir Allah’a, aslı bozulmuş da olsa semavî bir kitaba ve peygamberlerine inandıkları müddetçe müşrik (Allah’a başka tanrıları ortak koşan kâfir) sayılmazlar. Kur’an dilinde müşrik kelimesi başta Arabistan putperestleri olmak üzere, aslı ilâhî olan bir kitaba inanmayan ve inançları içinde şirk bulunan kâfirler için kullanılmaktadır.

Bu âyet müşrik kadınlarla ve erkeklerle müslümanların evlenmelerinin câiz olmadığını açık ve kesin olarak ifade etmektedir. Müslüman erkeklerin Ehl-i kitap (kitâbî) kadınlarla ve müslüman kadınların da Ehl-i kitap erkeklerle evlenmelerinin câiz olup olmadığı bu âyetten açık olarak anlaşılamıyor. Çünkü Ehl-i kitap grupları, Allah inançlarında şirke sapmış olsalar bile tamamını müşrikler kategorisine sokmak mümkün değildir. Bu âyetin sükûtla geçtiği konulardan “müslüman erkeğin kitâbî kadınla evlenmesinin câiz olduğu” hükmü daha sonra gelen, “… sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar –mehirlerini verdiğiniz takdirde– size helâldir” (Mâide 5/5) meâlindeki âyetle açıklanmıştır. Delillerin farklı değerlendirilmesi ve yorumlanması sebebiyle bazı müctehidler aksini söylemiş olsalar da dört mezhebin imamları ile Evzâî ve Sevrî gibi yine mezhep sahibi imamlar, Mâide âyetinin açık hükmünü benimsemişlerdir. Geriye bir konu kalmaktadır: Ehl-i kitap’tan olan gayri müslim erkekle müslüman kadının evlenmesi. Bu evlenmenin câiz olmadığı hükmünde bütün İslâm âlimlerinin (müctehid ve müfessirler) ittifakı yani icmâ-ı ümmet vardır. Bu icmâın naklî (vahye dayanan) delili âyetler ve uygulamadır: a) Ehl-i kitap’tan olan gayri müslimlerin de büyük bir kısmında şirk vardır, âyet bu bakımdan onları da içine almış, Mâide âyeti, kadınlarıyla müslüman erkeklerin evlenmelerini câiz kılmış (bu âyetin hükmünden onları istisna etmiş), fakat müslüman kadınların kitâbî erkeklerle evlenebileceklerini söylememiştir; şu halde yasağın bu parçası devam etmektedir. b) Mümtehine sûresinin 10. âyetinde Medine’ye göçüp gelen ve sığınan kadınlardan mümin olanların kâfirlere geri verilmesi yasaklanmış ve “Ne bunlar onlara ne de onlar bunlara helâldir” buyurulmuştur. Gerçi burada kâfirlerden büyük ihtimalle Mekke müşrikleri kastedilmektedir; ancak kullanılan ifade, mânası daha kapsamlı olan “kâfir”dir ve bu ifadeye göre kâfir erkek ile müslüman kadın evlenemez. c) Teğabün sûresinin 2. âyetinde iman bakımından insanlar “mümin” ve “kâfir” olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Buna göre Ehl-i kitap olan hıristiyanlar ve yahudiler de kâfirdirler. “Mümin kadınları kâfirlere geri vermeyin, bunlar onlara helâl değildir…” (Mümtehine 60/10) âyetine göre hiçbir kâfire müslüman kadın verilemez. d) İlgili naslar (meselâ Nisâ 4/141) kâfirlerin müslümanlar üzerinde hâkim (üst, reis, hükmedici) olmalarına engeldir; İslâm aile hukukuna göre ailenin velisi ve reisi erkektir, erkeğin kâfir olması halinde mümin kadın onun emri ve yönetimi altına girecektir. e) Örnek devirlerden günümüze kadar uygulama da böyle olmuştur; gayri müslim kadınlarla müslüman erkekler evlenmişler, ancak kitâbî de olsalar gayri müslim erkeklerle müslüman kadınlar evlenmemişlerdir.

Aile reisinin erkek olması ve tarih boyunca fiilen de ailede erkeklerin egemen bulunması hem kadının hem de çocukların dinî hayatlarını etkilemiş ve etkilemektedir. Kitâbî olan bir kadının müslüman bir erkekle evlenmesi halinde kadın müslüman olmazsa kocası onu İslâm’a zorlayamaz; çünkü dini bunu engellemektedir, ancak çocukları müslüman olurlar. Bu husus hem erkeğin ailede ve bu gibi konulardaki tercihlerde önceliği ve hâkimiyetinin tabii sonucudur, hem de hukukun belirlediği bir haktır. “Çocuğun dini babasına tâbidir.” Aile reisinin gayri müslim olması halinde hem kadının dinî hayatı tehlikeye düşecek hem de büyük bir ihtimalle doğacak çocuklar gayri müslim olacaklardır. Hak dini inkâr edenlerin insanları ateşe çağırdıklarının burada hatırlatılması da konuyla yakından ilgilidir. Bir dine inanan, başkalarını da o dine girmeye çağırır, bâtıl bir dine çağırmak demek ateşe çağırmak demektir. Dine davette, dinle ilgili tebliğ ve eğitimde güçlü olan etkili olur. Ailede erkek daha güçlü ve hâkim olduğu için eşini ve çocuklarını da kendi dinine girmeleri konusunda etkileyebilecektir, bu ise onları ateşe çağırmak demektir.

Âyet İslâmî toplum hayatında değerler tablosunu oluşturan kaidelere de temel teşkil etmektedir. Bu tabloya göre üstünlüğün belirleyici şartı iman ve takvâdır. İmanı olmayan imanı olandan üstün, iyi ve hayırlı olamaz. İmanlılar arasında da takvâsı olanlar olmayanlardan üstün, değerli ve hayırlıdırlar. Bu değer sıralamasını “renk, dil, tahsil, mevki, soy sop, rütbe, diploma, servet, etnik aidiyet, dünya hayatını kolaylaştıran hizmetler ve icatların sahipliği” gibi unsurlar değiştiremez.

Bakara Suresi 222. ayet

(222) وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَحٖيضِؕ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَحٖيضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُؕ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابٖينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖينَ

Sana kadınların âdet dönemi hakkında soru soruyorlar. De ki: O sıkıntılı bir haldir. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.

Medine’de yaşayan müslümanların yahudilerle yakın ilişkileri vardı ve bazı örf ve âdetlerinde Medineliler’in tamamı veya bazı kabileler onlardan etkilenmiş bulunuyorlardı. Bunlardan biri de aybaşı hallerinde kadınlarla ilişki meselesi idi. Yahudiler Tevrat hükümlerine uyarak ay halindeki kadınları pis sayarlar, onlardan her mânada uzak dururlardı. Âdet geçiren kadına dokunan hatta onun yatağında yatan, minderinde oturan kimseleri bile pis sayarlar, yıkanmaları gerektiğine inanırlardı (Levililer, 15). Yahudilerin tesirinde kalan bazı kabileler de âdet halindeki kadınlara buna yakın bir şekilde davranıyorlardı. Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince bu durum kendisine vâkıa ve soru şekillerinde intikal ettirildi, gelen âyetler meseleyi çözüme kavuşturdu.

Açıklayıcı hadislerden (meselâ bk. Müslim, “Hayz”, 16) ve uygulamadan anlaşıldığına göre bu âyetlerde geçen “uzak durma ve yaklaşmama” emirleri, bedenlerin birbirinden uzak ve ayrı olmasına değil cinsel ilişkiye yöneliktir. Cinsel ilişkide bulunmamak şartıyla aybaşı halindeki kadın ile kocası arasında başkaca bir sınırlama yoktur.

Âyette geçen ve “rahatsızlık” diye çevirdiğimiz ezâ kelimesi, “aşırı olmayan zarar” mânasında kullanılmaktadır. Allah Teâlâ kadın kullarına mahsus kıldığı aybaşı halini onlar için az da olsa “zarar ve zararlı” olsun diye takdir buyurmamıştır. Aybaşı hali birleşme kabiliyetini yitiren yumurtaların atılmasını, erkeğin spermi ile birleşecek yeni bir yumurtanın gelmesini beklemek ve aşılanma sonrası beslenmesine zemin olmak üzere kadın rahminin hazırlanmasını sağlayan tabii ve gerekli bir oluşumdur. Bu durumda vücudun dengelerinde bazı değişiklikler yaşanmakta, bu da kadının fizyolojisi yanında psikolojisini de etkilemektedir. Eski yumurtanın atılması ve rahimin temizlenmesi kan vasıtasıyla olmakta, aybaşı devam ettiği müddetçe rahimden üreme organı yoluyla dışarıya kan atılmaktadır. Bu durumda kadınla cinsel ilişkide bulunulması halinde bundan hem erkeğin hem de kadının çeşitli rahatsızlıklar kapması ve genel olarak rahatsız olmaları, tiksinti duymaları ihtimali galiptir. Hem böyle bir zarara (ezâ) meydan verilmemesi hem de Allah’ın buyruğuna uyarak şehvete karşı direnme imtihanı verilmesi ve irade egzersizi yapılması için “âdet gören kadınla cinsel ilişki” haram kılınmış, bunun dışında kalan ilişkiler serbest bırakılmıştır.

“Temizlenmedikçe” ve “iyice temizlendikten sonra” kayıtları, okuma farkları da göz önüne alınarak yorumlanmış ve hangi temizlenmeden sonra cinsel ilişki yasağının ortadan kalkacağı konusunda farklı hükümler ortaya çıkmıştır. Kanama sona erinceye kadar temasın yasak olduğunda ittifak vardır. Âlimlerin büyük çoğunluğuna göre kanama bitince birleşmenin câiz olması için gusül abdesti gerekir (konuya ilişkin başka ayrıntılar için bk. Yunus Vehbi Yavuz, “Hayız”, DİA, XVII, 51-53).

Bakara Suresi 223. ayet

(223) نِسَٓاؤُ۬كُمْ حَرْثٌ لَكُمْࣕ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ اَنّٰى شِئْتُمْؗ وَقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْؕ وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ مُلَاقُوهُؕ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ

Kadınlar sizin ekeneğinizdir; ekeneğinize nasıl isterseniz öyle yaklaşın. Kendiniz için de önceden hazırlık yapın. Allah’tan sakının ve bilin ki O’na kavuşacaksınız. Müminleri müjdele.

“Kadınlarınız sizin ekeneğinizdir” cümlesi hem cinsel ilişkinin şekilleri konusundaki hükmün gerekçesidir hem de üreme hadisesinde kadının rolüyle ilgili bir benzetmedir. Doğum yoluyla üreme, insanlığın devamı için Allah Teâlâ’nın koyduğu bir kanundur. İslâm’a göre bunun meşruiyeti (helâl, hukuk ve ahlâka göre geçerli, makbul olması), anne-babanın evlilik içinde birleşmesine bağlanmıştır. Bilindiği üzere rahimdeki çocuğun (cenin) ilk aşaması, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının birleşmesidir. Bu birleşmede sperm tohuma, kadının yumurtası ve rahimi de ekeneğe ve tarlaya benzetilmiştir.

Cinsî birleşmenin yolu ve şekli konusunda insanlık âleminin farklı anlayış, tutum ve uygulamaları vardır. İslâm’a göre meşrû cinsel ilişki, birbiriyle evli bulunan bir kadınla bir erkek arasında olacak (kadın kadına ve erkek erkeğe olamaz); birleşme kadının üreme organından yapılacaktır. Sapık cinsel ilişki (arkadan, anal seks) câiz değildir. İlk dönemde bazı fıkıhçıların yanlış anlamaları tashih edilmiş ve bu konuda da ittifak hâsıl olmuştur (ilgili hadisleri tenkit ve tahlilleriyle görmek için bk. İbn Kesîr, I, 380-389). Hayız ve lohusalık durumlarında olmayan zevce ile bu sınırlar içinde yapılan cinsel ilişki câizdir, şekil (pozisyon) konusunda bir sınırlama yoktur. “… Hangi taraftan isterseniz oradan varın” cümlesi, cinsî temasın yoluyla değil (çünkü bu tektir ve bellidir) şekliyle (pozisyonlar) ilgilidir. Yahudiler “Kadının üreme organına arka taraftan yaklaşılırsa doğacak çocuk şaşı olur” gibi bâtıl inançlara sahip idiler; âyet bu gibi hurafeleri reddetmektedir (Buhârî, “Tefsîr”, 2/39). “Tohum” ve “tarla” benzetmesi de cinsel ilişkinin nereden yapılacağına ışık tutmaktadır. Çünkü birleşmenin ürünü olan çocuğu alabilmek için tohum, ürün mahalli olan tarlaya atılır.

Her iki âyetteki “hangi şekilde”, “hangi taraftan” kayıtları hadislerde “Kadının üreme organından olmak şartıyla hangi şekilde olursa olsun” diye açıklanmıştır (Müsned, I, 268; Dârimî, “Vudû’”, 113-114; İbn Mâce, “Nikâh”, 29).

Ca‘ferî-Şiîler’in kadınla, anal seks yapmayı câiz gördükleri söylentisi yaygınsa da muteber kitaplarına bakıldığında bunu câiz görmedikleri ve en azından tahrîmen mekruh saydıkları anlaşılmaktadır (Tabâtabâî, I, 228).

“Kendiniz için önceden hazırlık yapın” cümlesi “Ölmeden önce âhiret hayatı için iyi amellerinizden oluşan yatırım yapın”, “Sizden sonra ailenizi ve davanızı devam ettirecek nesiller yetiştirmeye niyet ve gayret edin” vb. şekillerde yorumlanmıştır. Bunlara, “Eşinizle cinsel ilişki öncesinde ona uygun sözler söyleyin, okşayın, onu ve kendinizi güzel bir temas için hazırlayın, işi aceleye getirmeyin” şeklinde bir yorum ekleyen yazarlar da vardır.

Ayetlerin Nuzul Sebebi (198-223.ayetler)

198. (Hacc mevsiminde ticaret yaparak) Rabbınızdan rızık istemenizde bir günah yoktur. Arafat’tan boşanıp
aktığınız zaman Meş’ar-i Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. O size nasıl hidayet ettiyse siz de O’nu öylece anın.
Siz bundan evvel ne yapacağını bilmeyenlerdendiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mânsur b. Abdu’l-Vehhab el-Bezzar, Ebû Amr b. Muhammed b. Ahmed b. el-Hıyerî’den, o Şuayb b. Ali ezZerra’dan, o İsa b. Musavir’den, o Mervan b. Muaviye el-Fezarî’den, o Ala b. el-Müseyyeb’den, o da Ebû Umame
et-Teymî’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“İbn Ömer’e sual edip dedim ki:
“Biz şu şekilde mal kiralayan bir topluluğuz. Halbuki diğer bir kavim bizim hiç makbul haccımız olmadığını iddia
ediyorlar” İbn Ömer de dedi ki:
“Siz telbiyede bulunmuyor musunuz? (Lebbeyk Allahümme Lebbeyk…” demiyor musunuz?), siz, tavaf etmiyor
musunuz? Siz, Safa ve Merve arasında sa’y etmiyor musunuz? Şunu yapmıyor musunuz, bunu yapmıyor musunuz?
” Ben de:
“Evet yapıyoruz” dedim. O da dedi ki:
“Şu senin sorduğun şeyi adamın biri de Peygamber (s.a.v.)’e sormuştu da Peygamber (s.a.v.) ona verecek cevap
bulamamıştı. Nihayet bu âyet nazil oldu. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) o adamı çağırıp indiği esnada bu âyeti kendisine okudu ve: “Sizler hacceden kimselersiniz” buyurdu.”[663]
Taberî’deki rivayette Ebu Ümâme et-Teymî[664]’dir ki İbn Kesîr’deki rivayetler de bunu desteklemektedir.[665]
Bir rivayette hayvanlarını kiraya veren ve ticaret yapanlar hakkında onların hacı olmadıklarını söyleyenlerin
kafiyeli bir sözle “Onlar hâc değil dâc!” diyerek alay ettikleri de kaydedilmektedir ki “Onlar hacı değil, öyle
debelenip yürüyorlar işte” demektir.[666]
2- İbn Abbas şöyle demiştir:
“Bazı Araplar, hacc günlerinde ticâret yapmaktan kaçınıyorlardı. Zilhiccenin ilk on günü girdi mi, alış verişi
tamamen bırakıyor ve haccda ticaret yapanları “dâc” diye adlandırıyor ve “Bunlar hacc değil, dâcdırlar” diyorlardı.
“Dâc”ın mânası, “Rastladığı herşeyi kaparak mal edinen” kimsedir. Bu kelime, (Tavuk) lâfzından türemiştir.
Yine bu insanlar, hacca dair olanların dışında her türlü işten kaçınıyor, hatta işi, çaresiz ve güçsüzlere yardım
etmekten, açları ve yoksulları doyurmaktan imtina etmeye kadar vardırıyorlardı. İşte böylece Allah’u Teâlâ bu
yanlış inancı kaldırmış ve ticâret yapmada hiçbir günah olmadığını açıklamıştır. Sonra bu ayetten önceki ayetler
haccın ahkâmı; bu ayetten sonraki ayet de hacc hakkında olunca, bu durum bu hükmün hacc zamanında meydana
geldiğine delâlet eder. İşte bu sebepten dolayı, “haccda” kelimesi zikredilmemiştir.[667]
3- Ebû Bekr-i Temimî, Abdullah b. Muhammed b. Hoşnam’dan, o Ebû Yahya er-Razî’den, o Sehl b. Osman’dan, o
Yahya b. Ebî Zaide’den, o İbn Cüreyc’den, o Amr b. Dinar’dan, o da İbn Abbas’tan şöyle dediğini bize rivayet etti:
“Zü’1-Mecaz, Mecenne ve Ukaz Pazarı mensupları cahiliyye devrinde insanlara mal satar, ticaret ederlerdi. İslam
geldiğinde onlar bu işi kerih görür gibi oldular. Rasûlullah’a bundan sordular. Nihayet “Rabbiniz’den refah (ticaret)
istemenizde bir günah yoktur.” âyeti indirildi.”[668]
4- İbn Abbas’tan rivâyeten Mücahid dedi ki:
“İnsanlar: “Aziz ve Celil olan Allah’ın anıldığı günlerdir” diyerek Hacc mevsiminde alış-verişlerden, ticaretten
kaçınırlardı. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi de insanlar ticarete başladılar.”[669]
5- Mücahid dedi ki:
“Araplar câhiliye devrinde hacc mevsiminde Arafat ve Mina’da alış-veriş ve ticaret yapmazlardı, âyet bunun
üzerine nazil oldu.”[670]
199. Sonra siz de insanların (vakfeden) döndüğü (sel gibi aktığı) yerden dönün. Allah’tan mağfiret isteyin. Hiç
kuşkusuz Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Temimi daha önce zikrettiğimiz senedle Yahya b. Hişam b. Urve’den, o babasından, o da Aişe’den şöyle dediğini
bize rivayet etti:
“Arab topluluğu Arafat’tan inerken Kureyş ve onların dindaşları da topyekün Meş’ari’l-Haram’dan inerlerdi. İşte bu
yüzden Allah Teala bu âyeti indirdi.”[671]
2- Ebu Davud et-Tayâlisî’nin kendi senediyle Hz. Aişe’den rivayetinde o şöyle anlatıyor.
“Kureyşli hacılar “Biz Beytullah’ın sakinleriyiz. (Haremde ikamet edenleriz). Dolayısıyla biz diğer insanların
yaptığı gibi Arafat’tan değil Mina’da (vakfe yaparak oradan) döneriz.” derlerdi. Bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti
indirdi.”[672]
3- İbn Abbâs (r.a.)’tan şöyle dediği rivayet olunmuştur:
“Araplar Arafat’a çıkar, orada vakfelerini yaparlardı. Kureyş ise Arafat’a çıkmaz Müzdelife’de vakfe yapardı. Allah
bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu.”[673]
4- Ebu Bekir’in kızı Esma (r.a.) dedi ki:
“Kureyşliler, Müzdelife’de, insanlar ise Şeybe îbni Rabîa hariç Arafat’ta vakfe yaparlardı. Allahü Teâlâ, bu âyeti
indirdi.” [674]
5- Muhammed b. Ahmed b. Cafer el-Müzekkî, Muhammed Abdullah b. Zekeriyya’dan, o Muhammed b.
Abdirrahman es-Sarahsî’den, o Ebû Bekr b. Ebî Hayseme’den, o Hamid b. Yahya’dan, o Süfyan b. Uyeyne’den, o
Amr b. Dinar’dan, o Muhammed b. Cübeyr b. Mut’im’den, o da babasından şu sözü bize rivayet etti:
“Ben Arefe Günü bir devemi kaybetmiş, Arafat’ta onu aramağa çıkmıştım. Rasulullah (s.a.v.)’ı insanlarla Arafat’ta
vakfe yaparken gördüm. Bu O’nun burada îfa ettiği dini şiddettir, tavizsizliktir” dedim. Süfyan da “Ahmes, dini
üzere sıkı olan, taviz vermeyen şiddet gösteren kimsedir” dedi. Kureyş Humsî (dinde taviz vermeyen) ismiyle
çağırılırdı. Şeytan onlara gelip onları şişirdi ve kendilerine dedi ki:
“Şayet siz harem mıntıkanıza ta’zim ederseniz, insanlar sizin harem mıntıkanızı hafif görür.” Böylece onlar
Harem’den çıkmaz oldular ve Müzdelife’de vakfe yaparlardı. Vakta ki İslâm geldi. Allah Teala Arafat Dağı’nı
kasdederek bu âyetini indirdi.”[675]
Bu hadisi Müslim Amr en-Nakıd, Süfyan b. Uyeyne yoluyla rivayet etmiştir.[676]
6- Müslim’in Hişâm’dan onun da babasından rivayetle tahric ettiği bir haber hums (ahmesler) hakkında başka
bilgiler de veriyor ki bu da Kureyş’in diğer kabilelerden kendilerini üstün ve ayrıcalıklı gördüklerini gösteriyor. Bu
rivayete göre Hums dışında araplar Beytullah’ı çıplak olarak tavaf ederlerdi. Hums, Kureyş ve onlardan doğanlara
denirdi. Araplardan, Kureyş’in elbise verdikleri dışında kalanlar çıplak tavaf ederlerdi. Kureyş kadınları kadınlara,
kureyş erkekleri erkeklere elbise verirlerdi. Hacılar vakfe için hep Arafat’a çıkarken Hums Müzdelife’den daha
yukarı çıkmaz (orada vakfe yaparlardı). İşte haklarında Allah Tealâ’nın: “Sonra siz de insanların (vakfeden)
döndüğü (sel gibi aktığı) yerden dönün.” Âyetini indirdiği hums bunlardır. İnsanlar, Arafat’ta vakfe yaptıktan sonra
oradan ifâza ederdi. Hums’un ifâzası ise Müzdelife’den idi ve
“Biz ancak Haremden (Haram sınırları dışına çıkmadan vakfe yaparak oradan) ifaza ederiz.” diyorlardı. “Siz de
insanların (vakfe yapıp) dödükleri yerden dönün.” Âyeti nazil olunca Arafat’a döndüler ve orada vakfe yapıp diğer
hacılarla birlikte oradan ifâza ettiler.[677]
7- İbn İshâk da Ahmes (çoğulunda Hums) geleneğinin çok eskilere dayanmadığını, belki de fîl hadisesinden bile
sonra ortaya çıktığını belirtirken bunun şeytanın vesvesesi ile olduğuna temas etmez; Kureyşlilerin, kendilerini
diğer insanlardan üstün görmesinden ibaret olarak gösterir.[678]
8- Kureyş, Kinâne, Huza’a, Sakif, Heysem, Benû Amir ve Benu Nasr kabileleri, sadece Müzdelife’de vakfe
yapıyorlardı. İşte bunun üzerine, Hak Teâlâ, onlara Arafât’da vakfe yapmalarını ve diğer insanlar gibi oradan sel
gibi akıp gelmelerini emretmek için bu ayeti indirmiştir.[679]
9- Hz. İbrahim, İsmail ve bunlara tabî olanlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de getirdiği gibi, güneş doğmadan önce
Müzdelife’den hızla (Mina’ya doğru) giderlerdi. Müzdelife’de vakfe yapan Araplar ise, güneş doğduktan sonra
Müzdelife’den hızla hareket ederlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Allah müslümanlara, Hz. İbrahim ve İsmail (a.s.)’in
hızla hareket ettiği vakitte, Müzdelife’den sel gibi akmalarını emretmiştir. [680]
10- Müfessirler bu âyette zikredilen “Akın edip dönme” emrinin kimlere verildiği ve bu emre muhatap olanların,
kendilerine uymaları istenen insanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Urve b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Ata, Mücahid, Katade, Süddi, Rebi’ b. Enes, Hz. Aişe ve İbn-i Ebi Neciyh’e
göre burada, diğer insanlar gibi akıp gitmeleri emredilenler Kureyşlilerdir. Diğer insanlar ise Kureyşlilerin dışındaki
insanlardır. Zira Kureyşliler Mekke’de yaşamaları hasebiyle kendilerinin Beytullah’ın sakinleri olduklarını, bu
nedenle diğer insanlardan daha üstün olduklarını sanıyorlar ve bu üstünlüklerini belirtmek için de hac yaparken
Harem bölgesinin dışına çıkmıyorlardi. Bu yüzden Arafat’a varıp orada vakfeye durmuyorlardı. Allah teala onları
uyardı. Kendilerinin de diğer insanlar gibi Haccın menasikini yapmalarını emretti. Bu hususta Hz. Aişe (r.anh)
diyor ki:
“Kureyşliler ve onların dinine tabi olanlar Hac sırasında Arafat’a çıkmayıp Müzdelife’de kalıyorlar ve kendilerine
“Muhafazakârlar” mânâsına gelen “Ahmes” ismini veriyorlardı. Halbuki diğer Araplar Arafat’a gidip orada vakfe
yapıyorlardı. İslam dini gelince Allah teala, Peygamberine, Arafat’a gitmesini, orada vakfe yapmasını sonra da
oradan akıp gelmesini emretti. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret ediyor.” [681]
b- Dahhak’tan nakledilen bir rivayete göre ise burada kendilerine akıp dönmeleri emredilenlerden maksat,
Müslümanlardır. Kendilerine uymaları emredilen insanlardan maksat ise, Hz. İbrahim’dir. Buna göre âyetin mânâsı
şöyledir: “Ey Müslümanlar, siz de İbrahim gibi akın edip.dönün….”
Taberi, müfessirterin ittifak ettikleri bir görüş olarak birinci görüşü tercih etmiş ve âyeti ona göre izah etmiştir.
Eğer böyle bir ittifak olmasaydı Dahhak’tan nakledilen rivayetin daha evla olduğunu söylemiş olacağını
zikretmiştir.[682]
200. (Hacc) menâsikinizi bitirince atalarınızı andığınız gibi, hattâ daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mücahid dedi ki:
“Cahiliyye devri halkı belli mevsimde, Ka’be’nin yanında bir araya geldikleri zaman cahiliyye devrindeki
babalarının fiiliyatlarını, devirlerini ve soylarını anıp, bununla karşılıklı olarak övünürlerdi. Bu yüzden Allah Teala
bu âyeti indirdi.”[683]
Saîd ibn Cübeyr’den gelen rivayette ise bu övünmelerinin Arafat’taki vakfe sırasında olduğu söylenmektedir.[684]
2- Mücâhid (r.a.) dedi ki:
“Cahiliyye insanları, hac menâsiklerini yaptıktan sonra, Akabe Cemrelerinin yanında durur, cahiliyye dönemindeki
günlerini ve babalarının yaptıklarını anlatırlardı. Allahü Teâlâ bu âyeti indirdi.”[685]
3- İbnu Abbas (r.a.) dedi ki:
“Câhiliyye ehli hac mevsiminde vakfe yaparken: “Benim babam insanları yedirir, içirir, ihtiyaç sahiplerinin
diyetlerini öder.” derdi. Babalarının yaptıklarından başka anlatacakları bir şey yoktu. Allahü Teâlâ bu ayeti indirdi.”
[686]
Bu konuda Atâ’dan rivayet vardır.
4- İbnu Abbas (r.a.) dedi ki:
“Araplardan bir kavim vardı. Onlar vakfeye gelir ve:
“Allah’ım onu yağmur senesi, bolluk senesi, vela ve güzellik senesi kıl” derler, ahiret işleri için bir şey
söylemezlerdi. Allahü Teâlâ “Menasiklerinizi bitirdiğinizde Allah’ı anın” âyetini onlar hakkında indirdi. Onlardan
sonra müminlerden başkaları gelir: “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş
azabından koru” derlerdi.”[687]
5- İbn Abbas (r.a.), şunu rivayet etmiştir:
“Araplar hacclarını tamamlayınca teşrik günlerinden sonra Minâ Mescidi’yle dağı arasında dururlar ve onlardan her
biri atalarının cömertlik, kahramanlık ve sıla-i rahim gibi faziletlerini sayıp dökerler, bu hususta şiirler okurlar ve
nesirler söylerlerdi. Böyle yapmakla onlardan herbiri seleflerinin yaptıklarıyla şöhret ve üstünlük elde etmek
isterlerdi. Cenâb-ı Allah onlara İslâm dinini lütfedince, onlara daha önce nasıl atalarını anıyorlar idiyse, aynı
şekilde Rablarını anmalarını emretti.” [688]
6- Hasan dedi ki:
“Araplar rivayette bulundukları veya konuştukları zaman: “Babanın başına yemin olsun ki onlar şöyle şöyle
[689]
yaptılar” derlerdi. Bu yüzden Allah Teala bu âyeti indirdi.”
7- Suddî dedi ki:
“Hacılar hac menâsikini bitirdikleri zaman Mina’da birisi kalkar ve:
“Allah şahid ki babam cömertti, çok malı vardı, bana şunları şunları verdi.” der, Allah’ı zikretmez, sadece babasını
anar, Allah’tan kendisine dünyalık vermesini isterdi. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.”[690]
8- Süddî’den rivayet edildiğine göre, “Araplar Minâ’da iken haccı bitirdiklerinde, onlardan birisi,
“Allah’ım, muhakkak ki benim babamın kazanı çok büyük, tenceresi geniş ve malı çok idi. Ona verdiğin gibi, bana
da ver” diye duâ ediyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu ayeti indirmiştir.” [691]
9- Kaffâl, tefsirinde İbn Ömer (r.a.)’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.), Fetih Günü, Kusvâ isimli devesi üzerinde Kabe’yi tavaf etti, elindeki değneği ile Hacer-i
Esved’i selâmladı, sonra Cenâb-ı Allah’a hamdü sena edip,
“İmdi… Ey insanlar, Allah’u Teâlâ sizden câhiliyye taassubunu, tefrika ve zaafını gidermiştir. Ey insanlar! İnsanlar
ancak iki kısımdır: İyi, muttaki ve Allah katında değerli olanlar; bir de günahkâr, şakî ve Allah katında değersiz
olanlar” dedi ve sonra, “Ey insanlar biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık” [692] âyetini okuyarak,
“İşte sözümü söylüyor; hem kendim hem de sizler için Allah’tan bağışlanma diliyorum” [693] buyurdu.” [694]
10- Enes b. Mâlik, Mücahid, Ebu Vâil, Ebubekir b. Ayyaş, Katade, Said b. Cübeyr ve İkrime’ye göre âyetin
“Atalarınızı andığınız gibi veya daha fazlasıyla Allah’ı zikredin.” bu ifadesinden maksat şudur: Bir kısım insanlar
cahiliye döneminde hac ibadetini bitirdikten sonra bir araya toplanır, atalarının yaptıklarını sayarak övünürlerdi.
Mesela: “Benim babam yemek yedirendi.” veya “Benim babam falan kimselerin kâküllerini kesmiştir. (Yani onları
mağlup etmiştir)” gibi sözler söyleyip övünürlerdi. İslam gelince Allah teala bu gibi insanlara emretti ki, İslamdan
önce atalarınızı andığınız kadar veya daha fazlasıyla artık bu günden sonra Allah’ı zikredin, Onu ululayın
başkalarıyla iftihar etmeyi bırakın.” [695]
201. Artık o insanlardan kimi: “Ey Rabbımız, bize düyada ver.” der ki onun âhiretten nasibi yoktur.
202. İşte onların kazandıklarından nasîbleri vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbnu Abbas (r.a.) dedi ki:
“Araplardan bir topluluk Arafat’ta vakfeye gelir ve: “Ey Allah’ım bu senemizi bolluk, bereket ve hayır senesi kıl.”
derler, ahiret işleri için bir şey söylemezlerdi. Allahü Teâlâ “Menasiklerinizi bitirdiğinizde Allah’ı anın” âyetini
onlar hakkında indirdi. Onlardan sonra müminlerden başkaları gelir: “Ey Rabbımız, bize dünyada da iyi hal ver,
âhirette de iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru.” diye dua ederlerdi. O mü’minler hakkında da “İşte onların
kazandıklarından nasîbleri vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.” âyetini indirdi.”[696]
2- İbn Abbas (r.a.)’tan şöyle dediği rivayet olunmuştur:
“Bedevilerden bir topluluk, durdukları bir yere gelip:
“Allah’ım onu yağmur yılı, bolluk yılı, hayır ve iyilik yılı kıl” der, Ahiret’ten ise hiçbir şekilde söz etmezlerdi. Bu
yüzden, “İnsanlar arasında “Rabbimiz, bize bu dünyada ver.” diyenler vardır, böylelerinin ise ahirette nasibi
yoktur.” âyet-i kerimesi onlar hakkında nazil olmuştur. Hemen onların arkasından, müminlerin zikri gelir ki onlar
şöyle derler:
“Rabbimiz, bize dünyada iyilik, ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru.” Allah “İşte, o kazandıklarından
nasibi olanlar bunlardır. Allah hesabı çabuk görendir.” âyet-i kerimesini de onlar hakkında inzal buyurmuştur.”
[697]
3- Ebu Bekr ibn Ayyâş’tan rivayet ediliyor:
“Câhiliye devrinde hacc menâsikini bitirdikten sonra “Ey Allahımız, bize develer ver, bize koyunlar ver.” Diye dua
ederlermiş. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirmiş.”[698]
4- İbn Abbâs dedi ki:
“Birisi gelip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Ey Allah’ın elçisi, babam haccedemeden vefat etti. Onun yerine haccedeyim mi?” diye sordu da Efendimiz:
“Babanın bir borcu olsa da ödesen o borcu baban ödemiş olmaz mı?” şeklinde bir soruyla cevap verdi. Adamın:
“Elbette öyledir.” Demesi üzerine de:
“O halde Allah’ın alacağı ödenmeye daha lâyıktır.” Buyurdu. Adam:
“Peki bana bundan bir ecir var mı?” diye sorunca Allah Tealâ bu âyeti indirdi ki hem haccedenin, hem de yerine
haccedilenin bu hacdan ecri vardır, ikisi bu haccın ecrinde ortaktırlar demektir.”[699]
203. Bir de sayılı günlerde Allah’ı zikredin. Kim iki günde acele ederse ona günah yoktur. Kim de geri kalırsa ona
da günah yoktur. (Fakat bu günah olmama) Takva sahibi içindir…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Câhiliye halkı Minâ’dan dönme hususunda iki bölüktü: Bir kısmı acele ederek ilk nefir günü hemen oradan
Mekke’ye dönenleri kmar ve günahkâr sayar; ikinci bir kısmı da ikinci nefir günü (yani bayramın üçüncü günü)
dönmek üzere dönmeyi geciktirenleri günahkâr görürlerdi. Allah Tealâ câhiliye devrindeki her iki telâkkiyi de
redddetmek üzere bu âyeti indirdi.[700]
2- Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu hacılardan acele edenler de bulunuyordu, acele etmeyip gecikenler de…
Sonra da bu iki gruptan bir kısmı, diğerinin yaptığını kınıyordu. Gecikenler, acele edenlerin hareketinin haccın
örfüne uymadığını; acele edenler de gecikenlerin hareketlerinin haccın örfüne ters düştüğünü zannediyorlardı. İşte
bunun üzerine Allah’u Teâlâ bu iki kısmın hiçbirinde herhangi bir kusur bulunmadığını açıkladı. Buna göre isteyen
acele eder, isteyense etmez… [701]
204. İnsanlardan öyle kimse vardır ki onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o, kalbinde olana Allah’ı
şahid getirir. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205. O, yeryüzünde iş başına geçti mi orada fesat çıkarmaya, ekini ve zürriyyeti kökünden kurutmaya koşar. Allah
fesadı sevmez.
206. Ona: ‘Allah’tan kork (sakın)’ denildiği zaman izzeti onu alır günah işlemeye götürür. İşte öylesine cehennem
yeter. Gerçek şu ki o ne kötü yataktır.
Müfessirlerin bir kısmına göre bu ayet muayyen bir topluluğa hastır; bazılarına göre de, bu ayette zikredilen sıfat ile
vasf edilen herkes hakkında âmmdır.[702]
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Süddi’ye göre bu ayet Ahnes b. Şurayk es-Sakafi hakkında nazil olmuştur.
a- Süddî dedi ki:
“Bu ayet Ahnes b. Şurayk es-Sakafi hakkında nazil oldu. Bu zat Zühre Oğulları ile yeminli dost idi. Medine’ye
Peygamber (s.a.v.)’e gelip kendisine müslüman olduğunu açıklamıştı. Peygamber (s.a.v.) de onun bu işini çok
beğenmişti. Bu zat:
“Ben ancak müslüman olmayı istemeye geldim. Allah bilir ki ben gerçekten doğru söylüyorum” dedi. “Hem de
kalbinde olana Allah’ı şahid getirir.” âyeti onun bu halini açıklamaktadır.” Sonra Rasulullah’m yanından çıkıp
müslümanlardan bir grubun ekinine ve merkeplerine uğradı. Ekinleri yakıp eşekleri kesti. İşte bu sebeple Allah
Teala “Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır.” âyetini indirdi.
Süddi’ye göre Hümeze suresi ve Kalem suresinin baş tarafı da bu kişi hakkında inmiştir.[703]
b- Ahnes, Bedr gazvesine çıkılacağı gün halîfi olduğu Zühre oğullarına savaşa çıkmayın diye işaret etti:
“Muhammed sizin kız kardeşinizin oğludur. Eğer yalancı ise insanların ona karşı gelmeleri size yeter. Eğer
dâvasında sâdık ise zaten size ihtiyacı yoktur (Rabbı onu muzaffer kılacaktır ve siz onun zaferi ile) insanların en
mutluları olacaksınız.” dedi. Zühre oğulları da,
“Evet, doğrusu hayır senin söylediğindedir.” dediler. Bedr’e çıkılacağı nida olununca bu münafık Zuhre oğulları
içinde kaldı ve 300 kişi oldukları halde geri döndüler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Zühre oğulları ve Ahnes’in
döndükleri haber verilince özellikle Ahnes’in durumuna şaştı ve asıl adı Ubeyy ibn Şureyk iken onu “dönücü,
dönen, caydıran, geri bıraktıran” anlamına Ahnes diye isimlendirdi.[704]
Fahreddin er-Razi der ki: Bu haber zayıftır, çünkü bu hareket tarzı kınanmayı ve zemmedilmeyi gerektirmez.
Halbuki Allah’u Teâla’nın, “İnsanlardan öylesi vardır ki onun dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve
o, kalbindekine Allah’ı şahid tutar” sözü zem makamında getirilmiş bir ifâdedir. Binaenaleyh, sözü yukarıdaki
mânaya hamletmek mümkün değildir. Hatta birinci görüş daha doğrudur. [705]
2- İbn Abbas’a göre bu ayet Recî’ seriyyesinde şehid olanlar hakkında konuşan bir takım münafıklar hakkında nazil
olmuştur.
a- İkrime veya Saîd yoluyla İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildi:
“İçlerinde Asım b. Sabit ve Mersed’in de olduğu bir askeri seriyye baskına uğrayıp, seriyyedekiler katledilince
münafıklardan iki kişi:
“Yazık oldu bu zavallılara helak olup gittiler! Ne ailelerinin yanında oturabildiler ne de arkadaşlarının (Hz.
Peygamber’i kastediyorlar) verdiği görevi yerine getirebildiler!.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerimeleri bu
münafıklar hakkında inzal buyurdu.”[706]
b- İbn Abbas ve Dahhak’tan rivayet edildiğine göre “Kureyş kâfirleri, Hz. Peygamber’e,
“Biz müslüman olduk! Bunun için bize ashabından bir grup alim gönder!” diye haber yolladılar. Bunun üzerine Hz.
Peygamber onlara bir topluluk yolladı. Onlar Batn-ı Recî’de konaklayınca, bu haber kâfirlere ulaştı. Bunun üzerine
onlardan yetmiş kişi at bindiler ve bu müslüman topluluğunu kuşatarak, onları öldürüp astılar. İşte bunun üzerine
de, onlar hakkında bu ayet nazil oldu.
İşte bu ayetin peşine, burada şehid edilen kimselerin durumuna dikkat çekmek için, Cenâb-ı Hak, “İnsanlardan
öyleleri vardır ki, Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için, kendi canını satar” [707] ayetini getirmiştir.” [708]
c- İkrime, Abdullah b. Abbas’ın bu hususta şunları söylediğini rivayet ediyor:
“Rasulullah’ın, Hubeyb ve arkadaşlarından oluşan müfrezesi Mekke ile Medine arasında “Usfan” denen yerde
müşrikler tarafından mağlup edilince münafıklardan bir kısım insanlar şunları söylemişlerdir:
“Vay haline bu öldürülen zavallıların. Bunlar ne evlerinde oturup sağ kaldılar ne de arkadaşlarının dâvasını tebliğ
edebildiler.” İşte bu âyet, bu münafıklar hakkında, bundan sonra gelen âyet de müfrezede bulunan müminler
hakkında nazil olmuştur.”[709]
d- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre ise Racî’ seriyyesinde şehid olanlar hakkında konuşan bir takım münafıklar
hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki:
“Kureyş kâfirleri (ya da Adal ve Kâra kabileleri),[710] Medine’ye Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bir hey’et gönderip,
“Biz müslüman olduk. Bize arkadaşlarından bir kaçını göndersen de bize dinimizi öğretseler.” demişlerdi. Hz.
Peygamber (s.a.v.) de onlara Hubeyb ibn Adiyy, Mersed ibn Ebî Mersed el-Ganevî, Hâlid ibmı’l-Bukeyr, Abdullah
ibn Târik, Zeyd ibnu’d-Desine’yi gönderdi. Asım ibn Sâbit’i de başlarına emîr tayin etti. Bunlar Mekke’ye doğru
yola çıktılar. Mekke-Medine arasında bir yerde (Mekke ile Usfân arasında bir yerde) konakladıklarında yanlarında
bulunan hurmalardan yeyip çekirdeklerini yere attılar. Onlar ayrıldıktan sonra oradan geçen bir kadın hurma
çekirdeklerinden onların Medine’den geldiklerini anlayıp hemen kabilesine koştu ve:
“Koşun, Yesribliler şu yoldan gitmişler.” dedi. Hemen 70 kişi silâhlanıp müslümanların peşine düştüler (Bir
rivayette bunlar Huzeyl kabilesinin Lihyan oğulları kolundandır) ve onlara yetişip onları kuşattılar. Aralarında
çıkan çatışmada Mersed, Hâlid, İbn Târik öldürüldü. Asım, sadağını çıkarıp baktı ki yedi ok var. Her biriyle
kâfirlerin ileri gelenlerinden biri olmak üzere yedi kâfiri öldürdü, sonra:
“Ey Allahım, günün başında dinini korumaya çalıştım, sen de günün sonunda benim etimi şu kâfirlerden koru.”
diye dua etti. Çevresini kuşattılar ve onu da öldürdüler. Sülâfe bint Sa’d adındaki müşrik kadına satmak üzere
kafasını kesmek istediler. Asım, o kadının ailesinden bazılarını öldürmüş de kadın:
“Eğer Asım’ın başını ele geçirebilirsem kafatasından içki içeceğim.” diye adakta bulunmuş imiş. Asım’ın başını
kesmeye yeltendiklerinde Allah Tealâ bir eşek arısı sürüsü gönderip onun başını korumuş. Akşam olunca nasıl olsa
arılar gider, o zaman gelir keseriz demişler ama peşinden öyle bir yağmur gelmiş ki vadiyi sel götürmüş, sel
Asım’ın bedenini de sürükleyip götürmüş, böylece başını kesememişler.
Hubeyb ve Zeyd’i esir edip Mekke’ye götürmüşler. Hubeyb’i öldürmek üzere el-Hâris ibn Amir oğulları satın
almışlar. Onu öldürmek üzere açıklık bir yere çıkardıklarında “Müsaade edin iki rek’at namaz kılayım.” demiş,
bırakmışlar iki rek’at namaz kılmış “Hubeyb ölümden korktu da namazı uzattı.” demiyeceklerini bilsem daha çok
kılardım, demiş, almış, diri diri çarmıha germişler ve çevresinde bekleşerek öylece ölmesini beklemişler, çarmıhta
gerili haldeyken:
“Ey Allah’ım, biliyorsun benim bu halimi senin Rasûlü’ne haber verecek kimsem yok, selâmımı Rasûlü’ne ulaştır.”
demiş, o haldeyken Ukbe İbnu’l-Hâris gelip mızrağıyla onu öldürmüş.[711]
Zeyd’i de babasının öldürülmesi karşılığı olarak öldürmek üzere Safvân ibn Ümeyye satın almış. Safvân onu
öldürmek üzere dışarı çıkardığında Ebu Süfyân ibn Harb gelmiş ve:
“Ey Zeyd, Muhammed burada senin yerinde, sen de ailenin yanında olmak istemez misin?” demiş. Zeyd:
“Allah’a yemin olsun ki ben ailemin yanında otururken Muhammed’in ayağına bir diken batıp da ona eziyet
vermesini dahi istemem.” demiş, onu da vurup öldürmüşler.
Bu hadiseyle ilgili haber Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştırılınca Efendimiz (s.a.v.):
“Hanginiz Hubeyb’i gerili olduğu ağaçtan kurtarıp getirir, ona cennet var.” buyurdu da Zübeyr:
“Ben ve arkadaşım Mikdad” demiş, yürüyerek yola çıkmışlar, gece yürüyüp gündüzleri dinlenerek Mekke’ye
Hubeyb’in çarmıha gerili olduğu yere ulaşmışlar. Çarmıhın çevresinde 40 kadar müşrik yatmış uyuyorlarmış.
Bakmışlar, 40 gün geçmesine rağmen Hubeyb adeta ikiye katlanmış gibi bir halde teni taze duruyor; hiçbir çürüme,
kokma yok. Zubeyr onu çarmıhtan indirip atına yüklemiş ve yola çıkmışlar. Mekke müşrikleri durumun farkına
varır varmaz hemen yetmiş kişi peşlerine düşmüş ve onlara yetişmişler, ama Zubeyr ve Mikdad olduklarını görünce
onlarla vuruşmaya cesaret edemeyip geri dönmüşler. Medine’de Efendimiz’in huzuruna girdiklerinde bir de
bakmışlar ki Cibrîl onlardan önce Efendimiz’e gelmiş ve
“Ey Muhammed, melekler senin bı iki arkadaşınla övünüyorlar.” demiş.
İşte bütün bunlardan sonra bazı münafıklar Hubeyb ve arkadaşları hakkında:
“Şu öldürülenlere yazık! Ne evlerinde oturabildiler ne de arkadaşlarına (Hz. Peygamber’i kastediyorlar) verdiği
görevi yerine getirebildiler!.” dediler de Allah Tealâ Zübeyr, Mikdad, Hubeyb ve arkadaşları ve böyle konuşan o
münafıklar hakkında “İnsanlardan öyle kimse vardır ki onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider…” âyeti ile
onu takip eden üç âyeti indirmiştir.”[712]
3- Muhammed b. Kâ’b el-Kurazi, Katade, Mücahid, Rebi’ b. Enes ve Ata’ya göre bu âyet-i kerime, bütün
münafıklar hakkında nâzil olmuştur.
a- Bir gün, Said el-Makberi, Muhammed b. Kâ’b el-Kurazi ile konuşurken Said ona, kendi ifadesiyle şu hadisi
okumuştur.
“Ahir zamanda, âhirete çalışır gibi görünerek dünya malını kazanmak isteyen bir kısım insanlar ortaya çıkacaktır.
Bunlar insanlara karşı yumuşaklık bakımından koyun postuna bürünürler. Dilleri şekerden daha tatlı, kalbleri ise
canavar kalbidir. Aziz ve Celil olan Allah, bir hadis-i kudside:
“Bana güvenerek mi kendilerini aldatıyorlar? Yoksa bana karşı kendilerini cesur mu hissediyorlar? Ben kendime
yemin ederim ki onların üzerine, kendi aralarından öyle bir fitne gönderirim ki içlerinden halim selim olanları bile
şaşkına çevirir.” buyurdu.[713]
Muhammed b. Kâ’b da:
“Senin o okuduğun ifadeler Allah’ın kitabında mevcuttur.” dedi. Said de:
“O, Allah’ın kitabının neresinde?” diye sordu. Muhammed b. Kâ’b da:
“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı hakkında sözü senin hoşuna gider. Ve Allah’ı kalbinde olana şahit tutar.
Halbuki o, en azılı bir düşmandır. O, iş başına geçtiği zaman yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve neslini helak
etmek için çalışır. Allah, bozgunculuğu sevmez.” âyetlerini okudu. Said de Muhammed’e,
“Ben bu âyetin, kimin hakkında nazil olduğunu iyi biliyorum.” dedi. Muhammed de ona:
“Bir âyet belli bir kişi hakkında inmiş olabilir. Fakat onun hükmü herkes için geçerlidir.” dedi.[714]
b- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bu âyetin herkes hakkında geçerli olduğunu söyleyenlere gelince, bu muhakkik görüşlerden pek çoğunun tercih
ettiği görüştür. Çünkü ayet, zikredilen bu sıfatlarla muttasıf olan herkes hakkında umumidir.
Muhammed İbn Ka’b el-Kurazî’den nakledildiğine göre, bu ayet hakkında kendisiyle başkaları arasında bir
konuşma geçmiş; buna göre o,
“Bu ayet, zikredilen kimseler hakkında nazil olmuşsa da, onun bir adam hakkında inmesi, daha sonra da bu sıfatları
taşıyan herkes hakkında umumî olması imkânsız değildir” demiştir.
Bu meselenin hakikati şudur: Allah’u Teâla’nın “İnsanlardan öyle kimse vardır ki” sözü insanların bir kısmına
işarettir. Buna göre bu lâfız tek kimseye de muhtemeldir, çok kimseye de. Cenâb-ı Hakk’ın, “İnsanlardan” ifâdesi
de, bundan muradın, cemi olan mânaya değil de lâfza râcî olmasının caiz olması sebebiyle, tek bir insan olduğuna
delâlet etmez.
Ayet-i kerimenin, naklettiğimiz olay üzerine nazil olmasına gelince, bu hükmün umûmî olmasını imkânsız kılmaz.
Hatta biz, ayet-i kerimede umumî manaya delâlet eden bir durum bulunduğunu da söyleyebiliriz. Bu birkaç
yöndendir:
a) Hükmün, münasib vasfa terettüb etmesi, sebebin ne olduğunu hissettirir. Cenâb-ı Hak, bir kavmi kınayıp, onları
da kınanmayı hak ettirecek sıfatlarla vasf edince, biz bu zemmi gerektiren şeyin, bu sıfatlar olduğunu anlarız. Bu
sebeple, bu niteliklerle vasf edilen herkesin, kınanmayı hak etmiş olması gerekir.
b) Lâfzı umûmî manaya hamletmek, daha çok fayda temin etmektedir. Bu böyledir, çünkü bu bütün mükellefleri
bu kınanmış yoldan vaz geçirir.
c) Bu, ihtiyatlı olmaya daha yakındır. Çünkü biz ayeti umûmî manaya hamledersek, bu şahıs da bu hükmün içine
girmiş olur. Ama, lâfzı bu şahsa tahsis edersek, hüküm ondan başkası hakkında sabit olmaz. Böylece, anlattıklarımıza göre, ayeti umûmî manaya hamletmenin daha evlâ olduğu ortaya çıkmış oldu.” [715]
207. İnsanlardan öyle kimse de vardır ki Allah’ın rızasını isteyerek nefsini satın alır. Ve Allah kullarına Rauf’tur.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Katade’ye göre bu âyette zikredilen insanlardan maksat, Allah yolunda cihad eden muhacirler ve ensardır.
2- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre Abdullah ibn Ced’ân’ın kölesi Suheyb ibn Sinan er-Rûmî, Ammâr ibn
Yâsir, Annesi Sümeyye ve Babası Yâsir, Ebu Bekr’in kölesi Bilâl, Ebu Zerr el-Ğıfarî, Habbâb ibnu’1-Eret ve
Huvaytıb’ın kölesi Abis hakkında nazil olmuştur. Nahl: 16/41 ve Nahl: 16/106 âyetleri de bunlar hakkında inmiştir.
Bunlardan Suheyb Mekke’deki mal ve mülkünden vazgeçerek bunun mukabilinde serbest kalmış; Ebu Zerr ve
Habbâb kaçmaya muvaffak olmuş ve böylece Medine-i Münevvere’ye gelebilmişlerdir.[716]
3- İkrime’ye göre bu âyette zikredilen insanlardan maksat, muhacirlerden belli kişilerdir. Bunlar da Suhayb ibn
Sinan er-Rûmî, Ebu Zer el-Ğıfârî, Cündüp İbni Seken ve Ebu Zer’in ehlinden biridir.
a- İkrime dedi ki:
“Bu âyet, Suhayb ibn Sinan er-Rûmî, Ebu Zer el-Ğıfârî, Cündüp İbni Seken ve Ebu Zer’in ehlinden biri hakkında
indi.” [717]
Ebu Zerr el-Gıfârî müslüman olduğu için ailesi tarafından yakalanıp hapsedilmişti. Ellerinden kurtulup kaçmış ve
Medine-i Münevvere’ye kendisi gelmişti.[718]
b- Süheyb b. Sinan, Mekke’den Medine’ye hicret etmek istediği zaman kavmi ona engel oldu ve onu hapsettiler.
Bunun üzerine Süheyb kavmine şöyle dedi:
“Evimi ve malımı ve elimde bulunan her şeyimi size vereyim yeter ki beni serbest bırakın, gidip Hz. Muhammed’e
kavuşayım.” Bu teklifi kabul ettiler. Süheyb de evini ve malını onlara bırakarak Allah ve Rasulüne hicret etti. İşte
bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Süheyb Medine’ye yaklaştığında, sâhabe-i kiramdan bazıları kendisini karşıladı.
Hz. Ömer de onların içerisinde idi. Hz. Ömer, Süheyb’e dedi ki:
“Ticaretin kazanç sağladı.” Süheyb:
“Nedir o?” dedi. Hz. Ömer de bu âyetin nazil olduğunu ona haber verdi.
Ebu Zer de, kavminden kaçıp Mekke’de bulunan Rasulullah’ın yanına gitmiştir. Mekke’den Medine’ye hicret
ederken de kavmi, “Merr-i Zahran” denen yerde karşısına çıkmış fakat Ebu Zer kaçıp kurtulmuş ve Rasulullah’ın
yanına varmayı başarmıştır.[719]
c- Said İbnu’l-Müseyyeb dedi ki:
“Suhayb-i Rûmî hicret ederek Rasulullah (s.a.v.)’a geldi. Kureyş müşriklerinden bir grup da ardına düşmüştü.
Suhayb hayvanından indi ve ok kabında bulunan okları ortaya döküp yayını eline aldı ve şöyle söyledi;
“Ey Kureyş topluluğu çok iyi bilirsiniz ki ben sizin en iyi ok atan kişinizim. Allah’a yemin olsun ki okluğumdaki
bütün okları atıp tüketmedikçe, sonra da elimde en ufak bir parçası kaldığı müddet kılıcımla döğüşmedikçe siz bana
ulaşamayacaksınız. Sonra da istediğinizi yapın.” Onlar da:
“Mekke’deki evini ve malını bize bildir, biz de seni yoluna bırakalım git” dediler ve böylece onların istediği şeyi
onlara bildirmesi şartıyla kendisiyle anlaştılar. O da bunu yaptı. Nihayet Rusulullah (s.a.v.)’a gelince kendisine
buyurdu ki:
“Ey Yahya’nın babası bu kârlı bir alış-veriş.”Allah Teala bu âyeti kendisine indirdi.”[720]
d- Müfessirler dedi ki:
“Müşrikler Suhayb’i yakalayıp ona işkence yaptılar. Suhayb da onlara dedi ki:
“Sizden olayım veya başkalarından olayım, ben size zararı dokunmayan ihtiyar bir kişiyim, Malımı alarak beni
dinimle serbest bırakmanıza ne dersiniz.” Onlar da böyle yaptılar. Kendilerine bir deve ve nafakalık vermesi
şartıyla onlarla anlaştı ve Medine’ye doğru yola çıktı. Ebû Bekr ve Ömer bir grup kişiyle kendisini karşıladı. Ebû
Bekr kendisine:
“Ey Yahya’nın babası alış verişin kârlı oldu” dedi. Suhayb da;
“Senin alış-verişin de öyle” dedi. Ebû Bekr
“Allah Teala senin hakkında da böyle bir müjde indirdi” dedi ve bu âyeti kendisine okudu”[721]
e- Suheyb müşriklerin elinden kurtulup Medine-i Münevvere’ye gelişini kendisi şöyle anlatıyor:
Mekke’den Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hicret etmek istediğimde onlara:
“Ben bir ihtiyar adamım. Sizden olmam size bir fayda sağlamıyacağı gibi düşmanlarınızın yanında olmam da size
bir zarar vermez. Ben İslâm için bir söz verdim, o sözden dönmeyi kerih görürüm, bırakın Medine’ye gideyim.”
dedim. Kureyş:
“Ey Suheyb, sen bize geldiğinde hiçbir şeyin yoktu. Mal olarak ne kazandınsa burada kazandın. Şimdi bunları alıp
gitmene asla izin vermeyiz.” dediler. Ben:
“Peki, malımı sizlere verirsem, nefsimi malımla sizden satın alırsam beni gitmekte serbest bırakır mısınız?” dedim,
“Olur.” dediler de malımı onlara verdim, beni hicret etmemde serbest bıraktılar. Mekke’den çıkıp Medine’ye
geldim. Benim böyle yaptığım Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştırılınca:
“Suheyb kâr etti, Suheyb kâr etti.” buyurmuş.
f- Hadise Hammâd ibn Seleme kanalıyla Saîd ibnu’l-Müseyyeb’den biraz daha farklı rivayet ediliyor:
“Suheyb Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hicret etmek üzere Mekke’den çıktığında Kureyş’ten bir grup onu yakalayıp
Mekke’ye geri götürmek üzere peşine düşmüştü. Suheyb takip edildiğini farkedince binitinden inip mevzilendi,
sadağından bir ok çıkarıp yayına yerleştirdi ve bekledi. Kureyşliler bir ok atımı mesafeye gelince onlara seslendi:
“Ey Kureyş topluluğu, biliyorsunuz sizin en iyi ok atıcınız benim. Siz bana ulaşmadan sadağımdaki bütün okları
üzerinize yağdırırım, sonra kılıcıma el atar ve elimde en küçük parçası kalıncaya kadar sizinle vuruşurum, ancak
ondan sonra bana istediğinizi yapabilirsiniz. Ama bunun yerine isterseniz size Mekke’de bıraktığım malların
yerlerini söyleyeyim, onları alın ve karşılığında yolumu açın, bırakın gideyim.” dedi. Onlar da:
“Olur.” deyip bu teklifi kabul ettiler… [722]
g- Süheyb Medine’ye girince, Hz. Ebu Bekir onu karşılayarak ona:
“Alışverişin kârlı olsun!” dedi. Bunun üzerine Süheyb ona,
“Senin alışverişin de… Sen de zarar etme ama, ne oldu ki?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir
“Allah senin hakkında, şunu indirdi” dedi ve bu ayeti ona okudu.
Habbâb İbn el-Eret ve Ebu Zer’e gelince bunlar kaçarak Medine’ye geldiler. Sümeyye ise, iki devenin arasına
bağlanıp, parçalandı. Sonra da, kargıyla öldürüldü. Yâsir de öldürüldü. Diğerleri de, kendilerine yapılan işkence
sebebiyle, müşriklerin istedikleri şeylerin bir kısmını vererek, canlarını kurtardılar. Bunlar hakkında, Mekkelilerin
işkencesiyle,
“Azâb edildikten sonra hicret edenler yok mu? Biz onları dünyada muzafferiyyet ve ganimetler nasib etmek
suretiyle, güzellikle sınayacağız. Ahiret ecri ise daha büyüktür.” [723] ayeti nazil olmuştur.
Yine bunlar hakkında,
“Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde, zorlanan kimse hariç” [724] âyeti nazil olmuştur.[725]
h- Rebî’den rivayet ediliyor:
“Mekkelilerden birisi müslüman olmuş ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmek, Medine-i Münevvere’ye hicret etmek
istemişti. Müşrikler onu bundan menedip hapsettiler. Müşriklere:
“Bırakın beni gideyim, karşılığında evimi ve malımı size vereyim.” dedi. Önce kabul etmedilerse de sonra bu
akıllarına yattı ve evini, malını almaları karşılığında onu serbest bıraktılar, O da Medine’ye doğru yola çıktı. Allah
Tealâ da Medine’de Rasûlü’ne “İnsanlardan öyle kimse de vardır ki Allah’ın rızasını isteyerek nefsini satın alır…”
âyetini indirdi. Medine-i Münevvere’ye yaklaşınca kendisini Ömer karşıladı ve:
“Satışın kâr etti” dedi. O da Ömer’e:
“Senin alış-verişin de zarar etmesin.” deyip Ömer’e bu sözüyle ne kastettiğini sordu da Hz. Ömer,
“Senin hakkında şöyle şöyle âyet nazil oldu.” dedi. [726]
4- Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre ve Hasan-ı Basri’den nakledilen diğer bir görüşe göre bu
âyet-i kerime, canını Allah yoluna adayarak cihad eden ve iyiliği emredip kötülükten sakındıran herkesi ifade
etmektedir.
a- Hasan dedi ki:
“Biliyor musunuz bu âyet kimin hakkında nazil oldu? Şöyle diyen müslüman hakkında nazil oldu,” “Lailahe
illallah” de. Zira bunu dediğin zaman malını ve canını korumuş olursun.” O kâfir de bunu söylemekten kaçındı da
müslüman dedi ki:
“Vallahi ben canımı Allah için satıyorum.” Bunun ardından ileri çıktı da öldürülünceye kadar savaştı.”[727]
b- Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Abbas (r.a)’a göre bu âyet iyiliği emredip, kötüden uzaklaştıran kimse hakkında nazil
olmuştur.[728]
c- Ebû Halil dedi ki:
“Ömer Îbnu’l-Hattab bu âyeti okuyan bir insanın işitip âyetin methettiği kimseyi kasdederek: “İnna lillah: Biz
Allah’ın kullarıyız, yine O’na döneceğiz.” Adamın biri ma’rufu emredip münkerden nehyetmeğe kalkışmış da bu
yüzden öldürülmüş” demiş.”[729]
d- Muğire diyor ki:
“Ömer b. el-Hattab, bir ordu gönderip bir kaleyi kuşattı. Becile kabilesinden bir adam, ordunun önüne geçip
düşmanla savaştı ve öldürüldü. İnsanlar onun hakkında çokça konuştular ve
“Kendisini eliyle tehlikeye attı.” dediler. Bu konuşmalar Ömer b. el-Hattab’a ulaştı. O da:
“Yalan söylüyorlar. Aziz ve Celil olan Allah: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah’ın rızasını kazanmak için
canını verir. Allah kullarına karşı çok merhametlidir.” buyurmadı mı?” dedi. [730]
e- Ebu Hureyre de, Hişam b. Âmir’in, düşmanın saflarına hücum ederek onların saflarını yardığı zaman onun
[731]
hakkında “Kendisini eliyle tehlikeye attı.” diyen kimselere karşı bu âyet-i kerimeyi okumuştur.
f- Hasan-ı Basri bu âyeti okuduktan sonra şunları söylemiştir:
“Bu âyetin kimin hakkında indiğini biliyor musunuz? Bu âyet şöyle bir müslüman hakkında inmiştir. O, bir kâfirle
karşılaşır ve ona
“Lailahe İllallah” de. Bunu söylediğin takdirde, canını da malını da korumuş olursan. Ancak canın ve malın
hakkında cezayı hak etme durumun hariçtir…” der. Kâfir ise bu sözü söylememekte diretir. Müslüman da
“Vallahi ben kendimi Allah’a satıyorum.” der. İlerler ve onunla öldürülünceye kadar savaşır. İşte bu âyet bu gibi
müslümanlar hakkında nazil olmuştur.[732]
5- Bazı alimlere göre Zübeyr ibnu’l-Avvâm ve arkadaşı Mikdad ibnu’l-Esved hakkında nazil olmuştur.
a- Kevâşî tefsirinde bu âyetin Zubeyr ibnu’l-Avvâm ve arkadaşı Mikdad ibnu’l-Esved hakkında nazil olduğu
zikrediliyor. Hz. Peygamber müşrikler tarafından öldürülerek çarmıha gerilen Hubeyb’in cesedinin Medine’ye
getirilmesi sadedinde:
“Kim Hubeyb’i çarmıha gerili olduğu ağaçtan indirirse ona cennet var.” buyurmuş da Zubeyr:
“Ben ve arkadaşım Mikdad bunu yaparız.” demiş[733] Nitekim yukarda İbn Abbâs’tan gelen rivayet içinde de
geçmişti.
6- Bazı alimlere göre bu ayet Hz. Ali hakkında nazil olmuştur.
a- Zayıf olmakla birlikte İmâmiyye tarafından âyetin Hz. Ali hakkında nazil olduğu da ileri sürülmüştür. Hz.
Peygamber (s.a.v.), Medine’ye hicret etmek üzere Sevr mağarasına doğru yola çıkarken yatağına Hz. Ali’yi
bırakması üzerine bu âyet nazil olmuş.[734]
b- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bu ayet, Hz. Peygamber’in mağaraya gittiği gece, O’nun yatağına yatıp geceleyen Ali İbn Ebî Talib hakkında nazil
olmuştur. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali, Hz. Peygamber’in yatağında uyurken Cebrail başucunda, Mikaîl ise
ayakları tarafında durdu. Cebrail:
“Ey Ebu Tâlib’in oğlu Ali, senin gibilere helâl olsun!.. Allah’u Teâlâ, seninle meleklerine karşı övünür” diye
seslenir. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur.”[735]
7- Genel değerlendirme:
a- Taberi de âyetin genel ifadesini gözönünde bulundurarak dördüncü izah şeklini tercih etmiş ve âyetin her iyiliği
emredip kötülüğe mani olanları ifade ettiğini, bu itibarla Süheyb’in ve Ebu Zer’in de burada zikredilen insanlara
dahil olduklarını söylemiştir.
Fakat âlimlerin çoğunluğu bu âyetin, Allah yolunda cihad eden her mücahidi içine aldığını söylemişlerdir. Nitekim
bu hususta diğer bir âyette de şöyle buyuruluyor:
“Elbette rabbin, bunlardan her birine, yaptıklarının karşılığını verecektir. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından
haberdardır.” [736]
b- Ayet, Taberî’nin de belirttiği gibi her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından belli kimselerin Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in yanına hicret etmek üzere mallarından feragat etmeleri üzerine nazil olmuşsa da Allah
yolunda hicret ve cihad etmek üzere malından mülkünden vazgeçen herkes hakkında geneldir.[737]
208. Ey iman edenler hep birden sulh ve selâma girin, şeytanın adımları ardına düşmeyin. Çünkü o, sizin için
apaçık bir düşmandır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İkrime’ye göre burada, İslam’a ginneleri istenen insanlardan maksat, Hz. Muhammed’e iman eden müminlerdir.
Müminlerin İslama girmelerini istemekten maksat ise, onların İslamın bütün emirlerini yaşamalarını istemektir.
Yani, “Ey müminler, İslamın bütününü yaşayın.” demektir. Bu izaha göre “Hep birlikte” sıfatı “İslam” diye tercüme
edilen “Silm” kelimesine aittir.
a- İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre yahudilerden Sa’Iebe, Abdullah ibn Selâm, İbn Yâmîn, Ka’b’ın
oğulları Esed ve Useyd, Şu’be ibn Amr, Kays ibn Zeyd haklarında nazil olmuştur. Bunlar Hz. Peygamber (s.a.v.)’e
gelip:
“Ey Allah’ın elçisi, bizler yahudi iken sebt gününe ta’zimde bulunurduk, bizi bırak (bize müsaade et) sebt gününe
ta’zimde devam edelim. Tevrat Allah’ın kitabıdır, bize müsaade buyurun geceleri Tevrat’la ihya edelim.” dediler de
Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[738]
b- Ebû Naim İsfehanî, Süleyman b. Ahmed’den, o Bekr b. Sehl’den, o Abdu’l-Gani b. Said’den, o Musa b.
Abdirrahman es-San’anî’den, o ibn Cüreyc’den, o Ata’dan, o da İbn Abbas’tan şöyle dediğini bana haber verdi:
“Bu âyet Abdullah b. Selam ve ashabı hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (s.a.v.)’e iman ettikleri zaman O’nun
şeriatiyle Musa’nın şeriatini beraber yürütmeye başladılar. Böylece müslüman olduktan sonra Cumartesi’ne tazim
gösterdiler ve devenin etleriyle sütlerini kerih gördüler. Müslümanlar ise onların bu tutumunu yadırgadılar da onlar:
“Bizim Muhammed (s.a.v.)’in de Musa (a.s.)’nın da şeriatine gücümüz yeter” dediler ve Peygamber (s.a.v.)’e dediler
ki:
“Muhakkak ki Tevrat Allah’ın Kitabı’dır. O halde bizi bırak da onunla da amel edelim.” Bunun üzerine Allah Teala
bu âyeti indirdi.”[739]
c- İmam El-Bağavî ve diğer müfessirler bu âyetle ilgili olarak şunları söylerler:
“Allah bu Âyet-i kerimeyi inzal buyurarak, onlara barışa, yani İslâm dinine onun bütün hükümlerini kabul ederek
girmelerini, nesh olduğu için Tevrat’a bağlanmamalarını emretti.”[740]
d- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bu ayet, Ehl-i Kitab’dan Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü
onlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e iman ederken, bir taraftan da Hz. Musa (a.s.)’nın şeriatına ta’zim etmeye devam
ediyorlardı. Bundan dolayı da “cumartesi” gününün kutsiyetine saygı gösteriyor, deve etini ve sütünü mekruh kabul
ediyorlardı ve şöyle söylüyorlardı:
“Bu şeyleri bırakmak İslâm’da da mübah, Tevratta ise vacibtir. Binaenaleyh biz bunu ihtiyaten terk ediyoruz.” İşte
böylece Cenâb-ı Hak, onların bu tutumumu kerih görerek, onların İslam’a bütünüyle girmelerini, yani İslâm şeriatının hepsine girmelerini ve gerek itikad, gerek amel bakımından Tevrat’ın hükümlerinden herhangi birine
sarılmamalarını emretmiştir. Çünkü Tevrat, artık mensûhtur. Buna göre, “Şeytanın adımlarına uymayınız” ayetini,
“Tevrat’ın mensuh olduğunu bildikten sonra, onun hükümlerine tutunarak şeytana uymayınız” şeklinde
açıklamışlardır. Bu görüşte olanlar, ayetteki, “kâffeten” kelimesini, İslâm’ın sıfatı kabul etmişlerdir. Buna göre
sanki, “Gerek itikadi, gerek amelî olsun, İslam’ın kanunlarının hepsine giriniz” denilmiştir.”[741]
2- Abdullah b. Abbas ve Dahhak’a göre ise, bu âyette İslama girmeleri emredilen müminlerden maksat, daha
önceki Peygamberlere iman eden ehl-i kitaptır. [742]
3- Genel değerlendirme:
Taberi âyet-i kerimenin bütün iman edenlerin İslam şeriatına tüm olarak girmelerini emrettiğini, bu itibarla
Rasulullah’a iman eden müminlerin de, ondan önceki peygamberlere iman edenlerin de âyetin kapsamına girdiğini
söylemiştir. [743]
209. Size bunca açık deliller geldikten sonra yine kayarsanız, bilin ki Allah azîz ve hakîmdir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas (r.a.)’ın, ayeti şu şekilde tefsir ettiği rivayet edilmiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) ve şeriatı size geldikten sonra, cumartesi çalışmayı ve deve eti yemeyi haram sayarsanız,
biliniz ki Allah Teâlâ ceza vermede aziz ve fiillerinde hakimdir.” Bu ayet karşısında ehl-i kitaptan müslüman
olanlar,
“Ya Rasûlallah, istersen senin kitabından başka her kitabı bırakırız” dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Hak,
“Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamber’ine imân (etmeye devam) ediniz” [744] ayetini indirdi.” [745]
212. Küfredenlere dünya hayatı pek süslendi. İman edenlerden kimiyle eğleniyorlar. Halbuki takvaya erenler
kıyamet gününde onların üstündedirler. Allah kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre âyet Abdullah İbn Mes’ûd, Ammâr, Habbâb ibnu’1-Eret, Ebû Huzeyfe’nin
kölesi Salim, Amir İbn Füheyre ve Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh gibi mü’minlerin fakirlerini alaya alan ve:
“Muhammed gerçekten peygamber olsaydı bizden eşraf ve ileri gelenler ona tâbi olurdu.” diyen ve Allah’ın
kendilerine zenginlik verdiği Ebu Cehl ve benzeri Kureyş büyükleri hakkında nazil olmuştur. [746]
2- Ayetin, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir müslüman muhacirlerle alay eden Kurayza, Nadîr ve
Kaynukâ’ oğulları yahudilerinin büyükleri hakkında nazil olduğu söylenmiştir. [747]
3- Mukâtil şöyle demiştir:
“Bu âyet-i kerime, Abdullah İbn Ubeyy ve avenesi gibi münafıklar hakkında nazil olmuştur. Bunlar, zayıf
[748]
müslümanlar ve fakir muhacirler ile alay ediyorlardı.”
4- Atâ da “Bütün bu zikredilenler ve aynı davranışı sergileyenler hakkında nazil olmuş olmasına bir engel yok.”
diyor. Fahreddin er-Razi de bu görüştedir. [749]
213. İnsanlar tek bir ümmetti. Allah onlara, müjdeleyen ve uyaran Peygamberler gönderdi. İnsanların ihtilafa
düştükleri hususlarda aralarında hüküm vermeleri için, o peygamberlerle beraber hak kitap indirdi. Bu kitap
hakkında apaçık deliller geldikten sonra aralarında kıskançlık yüzünden ancak kendilerine kitap verilenler ihtilaf
etmişlerdir. Allah, onların ihtilafa düştükleri gerçekler hakkında îman edenlere, izniyle doğru olanı gösterdi. Allah,
dilediğini doğru yola iletir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn-i Zeyd diyor ki:
“Ehl-i Kitap, kıble hakkında ihtilaf ettiler. Bazıları doğuya doğru bazıları da Kudüs’e doğru namaz kılarlar. Bize
ise Allah kıbleyi gösterdi. Onlar, oruç hakkında da ihtilafa düştüler. Bazıları günün sadece bir kısmında oruç
tutarlar, bazıları da gecenin bir bölümünde oruç tutarlardı. Allah bize, orucun ne olduğunu gösterdi. Onlar, haftanın
tatil günü olan cuma gününde de ihtilafa düştüler. Yahudiler, cumartesi gününü, Hıristiyanlar da pazar gününü tatil
edindiler. Allah bize de o tatil gününün cuma günü olduğunu gösterdi. Ehl-i Kitap, Hz. İbrahim hakkında da ihtilâf
ettiler. Yahudiler; “O Yahudidir.” dediler. Hristiyanlar da “O Hristiyandır” dediler. Allah onu bu iftiralardan
arındırdı. Onun, hakka yönelen bir Müslüman olduğunu ve iddia ettikleri gibi müşriklerden olmadığını bildirdi.
Ehl-i kitap, Hz. İsa hakkında da ihtilafa düştüler. Yahudiler onun Allah’ın bir sözü değil bir iftira olduğunu söylediler. Hıristiyanlar ise onun rab olduğunu iddia ettiler. Allah bize, onun hakkında doğruyu bildirdi. İşte ehl-i
kitabın, haklarında ihtilaf ettikleri ve Allah’ın da, biz iman edenlere bildirdiği şeyler bunlardır.”[750]
214. Yoksa siz, sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi
sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntılar gelip çattı ve sarsıldılar ki, peygamber, beraberindeki mü’minlerle
birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Gözünüzü açın, Hiç kuşkusuz Allah’ın yardımı çok yakındır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Katade ve Süddî dediler ki:
“Bu âyet müslümanlara meşakkat, zorluk, sıcak, korku, soğuk, geçim darlığı ve çeşitli eziyetler isabet ettiğinde ve
Allah Teala’nın “Korkudan yürekleriniz ağzınıza geldiğinde”[751] buyurduğu gibi Hendek Savaşı hakkında nazil
olmuştur.”[752]
2- Ata dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) ve Ashab’ı Medine’ye girdikleri zaman sıkıntıları çok şiddetlenmişti. Çünkü malsız olarak yola
çıkmışlardı ve yurtlarını, mallarını müşriklerin ellerinde bırakmışlardı. Böylece Allah’ın ve Rasulü’nün rızasını
tercih etmişlerdir.
Yahudiler Rasulullah (s.a.v.)’a düşmanlıklarını açığa vurdular, Zenginlerden bir grup da nafakaları gizlemişlerdi.
Bunun üzerine Allah Teala onların (mü’minlerin) kalplerini hoş tutmak için bu âyeti indirdi.”[753]
3- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, gerek kendisi, gerekse O’nunla birlikte olan muhacirler çok zarara
girmişlerdi. Çünkü onlar Mekke’den malsız mülksüz çıkmışlar, evlerini barklarını müşriklerin ellerinde bırakmışlar,
bu arada yahûdiler de, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e olan düşmanlıklarını açıkça ortaya koymuşlardı. İşte bunun üzerine
Allah Teâlâ gerek Peygamberimizin, gerekse onunla birlikte olan müslümanların kalblerini serinletmek için bu âyeti
indirmiştir.”[754]
4- Katâde’den (r.a.) Ma’mer haber verdi:
“Bu âyet Ahzab günü indi. Nebî Aleyhisselâm ve ashabına o gün belâ ve darlık isabet etti.” [755]
5- Mukatil’e göre ise Abdullah ibn Ubeyy ve diğer münafıklar:
“Eğer Muhammed gerçekten peygamber olsaydı bu esaret, katil ve öldürülme başınıza gelmezdi. Ne zamana kadar
bâtıl umutların peşinden koşmaya ve kendinizi öldürtmeye devam edeceksiniz?” demişlerdi. Müslümanlar onlara
cevaben:
“Ama bizim ölülerimiz cennetteler.” deyince münafıklar bu kez de:
“Amma bâtıl şeyler temenni ediyorsunuz.” dediler de bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Buna göre âyet-i kerime
[756]
Uhud’da nazil olmuş olmalıdır.
6- Kays İbn Ebî Hazım, Habbâb İbn Eret’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Müşriklerden görmüş olduğumuz eziyyet ve sıkıntıları Allah’ın Rasulüne şikâyet etmiştik. Bunun üzerine O şöyle
buyurdu:
“Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azâb olunmuşlardı. Ama bu, onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki
adamın başının ortasına testere konulur, böylece iki parçaya ayrılır: yine adamın etleri ve sinirleri demir
taraklarla kemiklerinden taranır; ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a yemin ederim ki bu iş, mutlaka kemâle
erecektir. Öyle ki, kervancı, Sâna ile Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı
kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler, acele ediyorsunuz.” [757]
7- İbn Cerir et-Taberi der ki:
“Bu âyet-i kerime, Hendek savaşında müminlerin, çetin bir mücadele verdikleri sırada, karşılaştıkları bitkinlikle
beraber şiddetli soğuk karşısında ve yiyecek darlığı çektikleri bir sırada nazil oldu. Nitekim onların bu hali diğer bir
âyet-i kerimede de şöyle anlatılmaktadır:
“İşte orada müminler imtihan edilmişler ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.” [758]
215. Onlar, neyi infak edecekleri (nafaka olarak verecekleri)ni sana sorarlar. De ki: Maldan vereceğiniz şey
öncelikle ananın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolda kalmışlarındır. Her ne hayır işlerseniz hiç
şüphesiz Allah ona Alîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Salih’in rivayetinde İbn Abbas dedi ki:
“Bu âyet Amir İbn Cemûh el-Ensarî[759] hakkında indi. Bu zat ihtiyar, çağı geçkin, çok malı olan birisiydi.
“Ey Allah’ın Rasulü, neyi, kime sadaka olarak infak edeyim” demesi üzerine bu âyet nazil oldu.”[760]
2- Ebu Hayyan’dan rivayet edildi:
“Amr îbni Cemûh[761] Nebî Aleyhisselâm’a:
“Mallarımızdan neleri infak edelim ve nerelere sarfedelim?” diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil
oldu.”[762]
3- İbn Abbas, Ata’nın rivayetinde dedi ki:
“Bu âyet şu kimse hakkında nazil oldu ki, bu zat Peygamber (s.a.v.)’e gelip:
“Benim bir dinarım var” dedi. Peygamber (s.a.v.) de:
“Kendine harca” buyurdu. Adam bu sefer:
“İki dinarım var” dedi. Peygamber (s.a.v.) de;
“Onları ailene harca” buyurdu. Bu sefer adam:
“Üç dinarım var” dedi. Peygamber (s.a.v.) de:
“Hizmetçine harca” buyurdu. Adam:
“Dört dinarım var” dedi, Peygamber (s.a.v.) de:
“Anne ve babana harca” buyurdu. Adam:
“Beş dinarım var” dedi. Peygamber (s.a.v.) de:
“Akrabalarına harca” dedi. Adam:
“Altı dinarım var” dedi. Peygamber bu sefer:
“Allah yolunda harca, Harcamanın en güzel yolu budur” buyurdu.”[763]
4- İbn Cüreyc (r.a.) dedi ki:
“Müslümanlar, Rasûlullah’a mallarına ne yapmalarını sordular. Bunun üzerine bu ayet indi.” [764]
5- Süddi bu âyet-i kerimenin, Allah tealanın, zekâtı farz kılmasından önce indiğini, kişinin aile efradına
harcayacağı nafakaları ve vereceği sadakaları ihtiva ettiğini, zekâtı farz kılan emir gelince de bu âyetin
neshedildiğini söylemiştir.[765]
6- İbn-i Cüreyc ise, müminlerin, Rasulullah’tan mallarını nerelere harcamaları gerektiğini sormaları üzerine bu
âyetin indiğini ve malların nerelere verilmesinin daha faziletli olduğunu belirttiğini bu itibarla bu âyetin, zekatın
haricinde teberru şeklinde infakta bulunmayı beyan ettiğini söylemiştir. [766]
7- Taberi diyor ki:
“Süddi’nin “Bu âyet zekat âyetiyle neshedilmiştir” sözü isabetli de olabilir isabetsiz de. Âyet-i kerimede,
söylediğinin doğru olduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Zira, bu âyet-i kerimenin, teberru şeklindeki infakların
yapılacağı yerlerin daha faziletli olanlarını bildirmiş olması mümkündür. Nitekim bu hususta başka bir âyette şöyle
buyurulmuştur:
“…İyilik sevdiği mallardan akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolda kalana, dilencilere ve köle azad etmeye
verenin, namazı kılanın, zekatı verenin… yaptığıdır.” [767]
217. Sana haram olan o ayı, ondaki savaşı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyüktür. Ama Allah yolundan
men’etmek, onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a gitmelerine engel olmak, onun halkını oradan çıkarmak ise Allah
katında en büyüktür. Fitne katilden daha beterdir. Kâfirler, güçleri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle
savaşmalarında devam edeceklerdir…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Bütün müfessirler bu âyet-i kerimenin, nüzul sebebinin, Rasulullah’ın gönderdiği bir müfrezenin, Recep ayının
birinci gününde, müşriklerden biri olan Amr b. el-Hadremi’yi öldürmesi ve iki müşriki de esir etmesi hadisesi
olduğunu söylemişlerdir. Bu olay, Taberi’nin rivayetine göre, Urve b. Zübeyr, Süddi, Cündeb b. Abdullah,
Mücahid, Miksem, Abdullah b. Abbas, Ebu Mâlik el-Ğifari, Katade, İkrime, Mücahid, Dahhak ve Şa’bi tarafından
kısmen de olsa farklı şekillerde nakledilmiştir.[768]
1- Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah eş-Şirazî, Ebu’1-Fadl Muhammed b. Abdillah b. Himeyruveyh elHerevî’den, o Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Huzaî’den, o Ebu’l-Yeman Hakem b. Nafı’den, o Şuayb b. Ebî
Hamza’dan, o da Zührî’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Zübeyr’in oğlu Urve bana haber verdi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) müslümanlardan bir seriyye yola çıkardı ve Abdullah b. Cahş el-Esedî’yi[769] üzerlerine
komutan tayin etti. Ordu yollanıp gitti. Nihayet bir hurmalığa indiler de orada Haram Ayı’nın son gününde Kureyş’e
ait bir ticaret kafilesi içinde Amr b. el-Hadremî’yi buldular, müslümanlar anlaşmazlığa düştüler. İçlerinden bir
sözcü dedi ki:
“Biz şu günü ancak Haram Ayı’nın günü olarak görüyoruz. Meylettiğiniz bir harislik yüzünden bu Haram Ayı’nı
helal saymanızı doğru bulmuyoruz.” Fakat dünya hayatının varlığını arzu edenlerin görüşü ağır bastı da İbnu’lHadremî’ye hücum ettiler ve onu öldürüp kervanını ganimet aldılar. Bu haber Kureyş Kâfirlerine ulaştı. İbnu’lHadremî, müslümanlarla, müşrikler arasında öldürülen ilk maktul idi. Kureyş kâfirlerinden bir elçi heyeti atlanıp
yola çıktılar. Nihayet Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna gelip:
“Sen Haram Ayı’nda savaşmayı helal mi sayıyorsun?” dediler. Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi.”[770]
2- Ebû Bekr Ahmed b. Muhammed el-Harisî, Abdullah b. Muhammed b. Cafer’den, o Abdurrahman b. Muhammed
er-Razi’den, o Sehl b. Osman’dan, o Yahya b. Ebî Zaide’den, o Muhammed b. İshak’tan, o da Zührî’den şu sözü bize
rivayet etti:
“Rasulullah (s.a.v.) Abdullah b. Cahş’ı, Muhacirlerden bir grup neferle gönderdi. Abdulah b. Vakit el-Leysî, Amir
b. el-Hadremî’yi (Haram ayı olan) Receb’in son gününde öldürdü ve iki adamı esir alıp kervanı sürdüler. Bu
durumdan haberdar olan Peygamber (s.a.v.);
“Ben size Haram Ay’da savaşmayı emretmemiştim” buyurdu. Kureyş’in:
“Muhammed Haram Ayı’nın hürmetini ihlal etti” demesi üzerine bu âyet ndi.”[771]
3- Zührî dedi ki:
“Bu âyet indiği zaman Rasulullah (s.a.v.) kafileye el koydu ve iki esire bedel de fidye aldı. Vakta ki Allah Teala şu
seriyye hakkında içinde bulundukları hüznü giderdi. Allah’ın katında bulunan sevabını arzu ettiler ve dediler ki:
“Ey Allah’ın Nebisi, bir gazve olsun da o gazve uğrunda bize, Allah yolunda cihad edenlerin ecri verilmesin, Bunu
arzu eder miyiz.” Bunun üzerine Allah Teala “İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah’ın
rahmetini umarlar.” âyetini indirdi.[772]
4- Cündeb b. Abdullah (r.a.)’dan rivayet olunmuştur:
“Resûlullah (s.a.v) bir seriyye göndermiş, Abdullah b. Cahş’ı da başlarına kumandan tayin etmişti. Yolda Amr b. elHadramî ile karşılaşarak onu öldürmüşlerdi. Ancak, İbn el-Hadrami’yi öldürdükleri günün, Cemâziye’l Âhir ayının
son günü mü yoksa Receb ayının ilk günü mü olduğu hususunda şüpheye düştüler. Müşriklerin, müslümanlara:
“Haram ayda öldürdünüz.” demeleri üzerine, Yüce Allah Bakara: 2/217 âyeti inzal buyurdu. Bazıları ise:
“Seriyye’de bulunanlar herhangi bir meşakkate maruz kalmamışlarsa onlar için herhangi bir ecir söz konusu
değildir.” demişlerdi. Bunun üzerine Bakara: 2/218 âyeti nazil oldu.”
Bunu, İbn Mendeh, Sahabe isimli kitabında, Osman İbni Atâ tarikından, o babasından, o İbn Abbas’tan (r.a.) anlattı.
[773]
5- Müfessirler dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) Bedir Savaşı’ndan iki ay evvel Cemaziye’1-Ahir Ayı’nda, Medine’ye gelişinin on yedinci ayı
başlarında, amcazadesi olan Abdullah b. Cahş’ı, Muhacirler’den, sekiz kişilik bir grupla, Sa’d b. Vakkas ez-Zührî,
Ukkaşe b. Muhsan el-Esedî, Utbe b. Ğazvan es-Sülemî, Ebû Huzeyfe b. Utbe b. Rabia, Süheyl b. Beyda, Amir b.
Rabia, Vakit b. Abdillah ve Halid b. Bükeyr’le beraber gazaya gönderdi ve komutanları Abdullah b. Cahş için bir
yazı yazdı, eline verdi ve buyurdu ki:
“Allah’ın ismi üzere yürü, iki günlük yürüyene kadar mektuba bakma, iki konaklık mesafe katettiğin zaman yazıyı aç
ve onu arkadaşlarına oku. Sonra sana emrettiğim şey için yürü git. Maiyyetinde bulunan bu yolculuk üzere
ashabından hiç kimseyi sakın zorlama.”
Abdullah iki gün yürüdükten sonra konakladı ve mektubu açtı. Bir de baktı ki içinde şunlar yazılı:
“Bismillahirrahmanirrahim. Şimdi beni iyi dinle. Ashabından sana tabi olanlarla beraber Allah’ın bereketi üzerine
yürü. Nihayet Batn-ı Nahle’ye inesin ve Kureyş kervanını gözetleyesin. Belki bize o kervandan bir haber getirirsin.”
Abdullah mektuba bakınca:
“İşittim itaat ettim” dedi ve sonra arkadaşlarına bunu söyleyip dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.) içinizden herhangi bir kişiyi zorlamamdan beni men etti.” Nihayet Madin mevkiine gelince
okları yaylara yerleştirdi. Sa’d İbn Ebi Vakkas ve Utbe b. Ğazvan ardına düştükleri bir develerini kaybetmişlerdi.
Bunlar develerini aramak için ordudan ayrılıp geriye kalmaları hususunda izin istediler. Abdullah da onlara izin
verdi. Bunlar deveyi aramak için geride kalırlarken Abdullah diğer arkadaşlarıyla geçip gitti. Nihayet Mekke ile
Taif arasında bulunan Batn-ı Nahle’ye ulaştılar.
Onlar bu haldeyken Taif ticaretinden dönen kuru üzüm, azık ve sermaye yüklü Kureyş kervanı kendilerine uğradı.
Bu kervanda Amr b. Hadremî, Hakem b. Keysan, Osman b. Abdillah b. Muğire el-Mahzumî ile Nevfel b. Abdillah
el-Mahzumî de bulunmaktaydılar. Bu zatlar Rasulullah (s.a.v.)’ın Ashabını görünce heybetlerinden ürktüler,
Abdullah b. Cahş dedi ki:
“Kavim gerçekten sizden korktular. Şimdi içinizden birisinin başını tıraş edin de onların önüne çıkın. Onu tıraşlı
görünce emin olurlar ve: “Bunlar, Umre yapmış bir kavim” derler. Böylece Ukkaşe’nin başını tıraş ettiler. Sonra
yaklaşıp onlara gözüktü. Onlar da:
“Haydi geçmiş olsun. Bunlar Umre’den donen bir kavimmiş” dediler. Böylece onları emin
kıldılar.
Bu olay Cumade’1-Ahir Ayı’nın son gününde olmuştu. Bu ayın Cumada veya Recep olduğu görüşündeydiler.
Kavim bu kişiler hakkında meşveret ettiler ve dediler ki:
“Eğer onları bu gece bırakırsanız elbette Harem’e dahil olacaklar ve mutlaka sizden imtina’ edeceklerdir.” Nihayet
bu topluluğun başına üşüşme hususunda görüş birliğine vardılar. Temim Kabilesi’nden olan Vakit b. Abdillah, Amr
b. Hadremi’yi bir okla vurup öldürdü. Böylece bu kişi müşriklerden öldürülen ilk kişi oldu. Hakem ve Osman da
esir alındılar. Bunlar da İslam’da alınan ilk esirlerdir. Nevfel ise âni bir hareketle ellerinden kurtuldu, müslümanlar
onu yakalamaktan aciz kaldılar; Mü’minler kervanı ve iki esiri sürüp Medine’ye gelerek Rasulullah’ın huzuruna
geldiler. Bunun üzerine Kureyş dedi ki:
“Muhammed korkan kişinin kendisinde emin olduğu ve insanların maişetleri için çabaladıkları bir ayı, Haram
Ayı’nı helal saydı da o ayda ashabına kan döktürdü. Kendisiyle geçinilen dünyalık malları insanların ellerinden
aldı. Mekkeliler bu propaganda ile Mekke’de bulunan müslümanları ayıpladılar ve dediler ki:
“Ey atalarının dininden dönen insanlar topluluğu, siz Haram Ayı helal saydınız da o ayda savaş yaptınız.”
Yahudiler de bu olayla fal tuttular. Dediler ki:
“Vâkıd: “harb tutuşup kızıştı” demek, Amr: “harb ma’mur oldu” demek, Hadremî de: “harb hazır oldu” demektir.”
Bu haber Rasulullah (s.a.v.)’a ulaştı. Abdullah b. Cahş ve arkadaşlarına:
“Ben size Haram Ay’da savaşmayı emretmedim” buyurdu ve kervanla iki esiri yanında alıkoydu, fakat bu
ganimetten birşey almaktan kaçındı. Bu durum seriyyeye iştirak edenlere pek büyük geldi ve günah işlediklerine
kanaat getirerek helak olduklarını zannettiler. Böylece bu işi yaptıklarına çok pişman oldular. Dediler ki:
“Biz İbn Hadremî’yi öldürdükten sonra akşamladığımızda Receb Ayı’nın hilaline baktık. Fakat bilemiyoruz ki onu
Receb’de mi yoksa Cumadâ mı öldürdük.” Bu hususta insanlar çok fazla öteberi konuşmağa başladı. Nihayet Allah
Teala bu âyeti indirdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) kervana elkoydu ve bu ganimetten Humus miktarını ayırdı.
İslam’da ilk humus da budur. Geriye kalan ganimeti de seriyye ashabına taksim etti. İslam’da ilk ganimet te budur.
Mekkeliler iki esirlerinin fidyesini verip serbest bırakmaları hususunda elçi yolladılar. Rasulullah (s.a.v.) da:
“Hayır, Sa’d ve Utbe gelinceye kadar onları tutukluyoruz. Eğer onlar gelmezlerse bunları bedel olarak
öldüreceğiz” buyurdu. Nihayet develerini aramaktan geri kalan Sa’d ve Utbe geri gelince bu iki esiri fidye karşlığı
salıverdi. Hakem b. Keysan’a gelince, o müslüman olup Rasulullah (s.a.v.) ile beraber Medine’de kaldı. Nihayet Biri Maune Vakıası günü şehid edildi.
Osman b. Abdillah’a gelince o da Mekke’ye dönmüş ve orada kâfir olarak ölmüştür.
Nevfel’e gelince Ahzab Günü Hendek Savaşı’nda Hendeği geçip müslümanlara hücum etmek için atının karnına
üzengi ile vurmuş ve atıyla beraber hendeğe düşüp, beraberce helâk olmuştur. Böylece Allah Teala onu öldürdü.
Müşrikler para karşılığı onun leşini istediler. Rasulullah (s.a.v.) da: “Alın onu. O leşlerin en pisi diyeti de diyetlerin
en pisidir” buyurdu. İşte bu âyetin iniş sebebi bu vakıadır.”[774]
6- İbn İshak’ın tahricinde Urve ibnu’z-Zubeyr anlatıyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.), birinci Bedr gazvesinden dönüşünde Receb ayında halasının oğlu Abdullah ibn Cahş ibn
Riâb’ı bir seriyye’nin başında gönderdi. Seriyyede hepsi de muhacirlerden olmak üzere sekiz kişi daha vardı.
İçlerinde ensardan kimse yoktu. Efendimiz Abdullah ibn Cahş’a bir de mektup verdi ve: “İki gün yürümeden
mektuba bakmamasını, iki gün yürüdükten sonra mektubu okumasını, onda yazılanları yerine getirmesini ve
arkadaşlarından kimseyi bunları yapmaya zorlamamasını” emretti.
Abdullah ibn Cahş’ın seriyyedeki arkadaşları:
1. Abdi şems oğullarından Ebu Huzeyfe ibn Utbe ibn Rabîa,
2. Esed ibn Huzeyme oğullarından Ukkâşe ibn Mihsan ibn Hursân,
3. Nevfel ibn Abdimenâf oğullarından Utbe ibn Gazvân ibn Câbir,
4. Zuhre ibn Kilâb oğullarından Sa’d ibn Ebî Vakkâs,
5. Adiyy ibn Ka’b oğullarından Amir ibn Rabîa,
6. Vâkıd ibn Abdillâh ibn Abdi Menâf ibn Amr îbn Sa’lebe,
7. Sa’d ibn Leys oğullarından Hâlid ibnu’l-Bukeyr,
8. Hâris ibn Fihr oğullarından Süheyl ibn Beyzâ idiler.
Abdullah ibn Cahş iki gün yol aldıktan sonra mektubu açtı, okudu, şunlar yazılıydı:
“Bu mektubumu okuyunca Mekke ile Taif arasındaki Nahle’ye kadar yürümeye devam et. Orada mekkelileri gözetle
ve haberlerini öğren.” Abdullah mektubu okuyup bitirince “sem’an ve tââten=işittim, itaat ettim, başüstüne” deyip
arkadaşlarına:
“Allah’ın Rasûlü Nahle’ye kadar gitmemi, oradan Kureyş’i gözetlememi, haberlerini öğrenip kendisine götürmemi
ve arkadaşlarımdan kimseyi bu işe zorlamamamı emretmiş. Şimdi sizden kim şehidlik mertebesine ulaşmak isterse
benimle gelsin, kim de bundan hoşlanmazsa geri dönsün. Bana gelince; ben Rasûlullah’ın emrini yerine getirmeye
gideceğim.” Dedi, yürüdü, arkadaşlarından hiçbiri geri kalmadı, hep birden hicaz yoluna girdiler. Fur’un üstünde
(Buhran denilen) madene vardıklarında Sa’d ibn Ebî Vakkâs ve Utbe ibn Gazvân nöbetleşe bindikleri develerini
kaybettiler ve onu aramak üzere geri kaldılar. Abdullah ibn Cahş ve kalan arkadaşları ilerliyerek Batn-ı Nahle’ye
ulaştılar ve orada konakladılar. Kureyş’in bir kervanı Batn-ı Nahle’ye uğradı. Şıra, deri ve Kureyş’in ticaret
mallarını taşıyordu. Kervanda Amr ibnu’l-Hadramî, Osman ibn Abdillâh ibnu’l-Muğîra ve kardeşi Nevfel ibn
Abdillâh ibnu’l-Muğîra, Hişâm ibnu’l-Muğîra’nın kölesi el-Hakem ibnu’l-Keysân vardılar. Kervandakiler,
yakınlarında konakladıkları müslüman seriyyedekileri görünce önce korktularsa da Ukkâşe ibn Muhsin başı tıraşlı
halde onlara göründü. Onu görünce emin oldular.
“Bunlar umreciler, onlardan bize bir zarar gelmez.” deyip rahatladılar. Beri tarafta Abdullah ve arkadaşları durumu
istişare ettiler, Cumâde’l-âhire’nin de son günü idi. Dediler ki:
“Eğer biz bunları bu gece bırakırsak Mekke’ye girecekler ve bu kervanın taşıdıklarıyla bize karşı daha bir
güçlenecekler. Bırakmaz öldürürseniz haram ayda onları öldürmüş olacaksınız.” Tereddüt ettiler, saldırmaya
çekindiler ama sonunda birbirlerini teşvik ederek güçlerinin yettiğini öldürmeye ve mallarını almaya karar verdiler.
Vâkıd ibn Abdullah et-Temîmî bir ok atıp Amr ibnu’l-Hadramî’yi öldürdü, Osman ibn Abdullah ve el-Hakem ibn
Keysân’ı esir aldı, Nevfel ibn Abdullah ise ellerinden kurtulup kaçtı, peşinden gittilerse de yakalıyamadılar.
Abdullah ibn Cahş ve arkadaşları kervanı ve iki esiri Medine’ye Hz. Peygamber (s.a.v.)’e getirdiler. Abdullah’ın
ailesinden bazılarının söylediğine göre o sırada henüz ganimetlerin beşte birinin Rasûlullah’a ait olduğu hükmü
gelmemişken Abdullah arkadaşlarına:
“Aldığınız ganimetin beşte biri Allah’ın Rasûlü’nündür.” demiş, ganimetin beşte birini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
payı olarak ayırdıktan sonda kalanı arkadaşları arasında paylaştırmış. Rasûlullah’ın huzuruna gelince Efendimiz:
“Ben size haram ayda savaşmanızı emretmedim.” buyurmuş da kervan ve iki esiri orada tutup, onlardan hiçbir şey
almamış. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in böyle yapması üzerine Abdullah ve arkadaşları:
“Ey Allah’ın elçisi, Hadramî’yi öldürdüğümüz akşam Receb hilâline baktık Hadramî’yi Receb’de mi yoksa
Cumâdâ’da mı öldürüp bu ganimetleri aldık bilemedik.” deyip elleri yanlarına düşmüş ve helak olduklarını
sanmışlar. Müslümanlar da bu yaptıklarından dolayı onları kınamış ve
“Emrolunmadığmız bir şey yaptınız, savaşmakla emrolunmadığmız halde haram ayda savaştınız.” demişlerdi.
Kureyşliler:
“Muhammed haram ayı helâl saydı, haram ayda kan döktüler, ganimet ve esir aldılar.” dediler. Mekke’de bulunan
müslümanlar bunlara cevap verip:
“Hayır Muhammed haram ayı helâl saymadı. Onlar yaptıklarını Cumâde’l-âhire’de yaptılar, aldıklarını bu ayda
aldılar.” dediler. Yahudiler de:
“Arapçadaki Amr, Hadramî ve Vâkıd kelimelerinin anlamları ile mütenâsib olarak fal açtılar; “Amr harbi imar etti,
Hadramî savaş hazır oldu ve Vâkıd savaş ateşini ateşledi.” demektir dediler. İnsanların sözleri çoğaldı da çoğaldı ve
sonunda Allah Tealâ Rasûlü’ne bu âyeti indirdi.”[775]
7- Abdullah b. Zübeyr diyor ki:
“Rasulullah Bedir’den döndükten sonra (hicretin ikinci yılında) Recep ayında Abdullah b. Cahş’ın komutasında,
muhacirlerden oluşan dokuz kişilik bir müfrezeyi bir göreve gönderdi. Abdullah b. Cahş’a bir de mektup verdi ve
ona:
“İki gün gitmeden mektubu açmamasını ancak ondan sonra açmasını, mektubu açmasından sonra da emredilen şeyi
yapmaya devam etmesini, fakat arkadaşlarından herhangi birini bu işe zorlamamasını” emretmişti. Abdullah’ın
arkadaşları şunlardı:
Ebu Huzeyfe b. Rabia. Ukkaşe b. Mihsan, Utbe b. Gazvan, Sa’d b. Ebi Vakkas, Amr b. Rabia, Vakıd b. Abdullah,
Halid b. el-Bekir ve Süheyl b. Beyda (Süddi’nin rivayetinde Âmir b. Rabia yerine, Âmir b. Füheyre, Ukkaşe b.
Mihsan yerine, Ammar b. Yâsir zikredilmiş ve Halid b. el-Bekir de zikredilmemiştir.) Abdullah b. Çahş iki gün
yürüdükten sonra mektubu açtı ve okudu. Bir de ne görsün onda:
“Sen benim bu mektubumu açıp okuduktan sonra Mekke ile Taif arasındaki “Nahle” denen yere varıncaya kadar
git, orada dur. Oradan Kureyş’i gözetle ve onlardan bize haber topla” diye yazılı. Abdullah mektubu okuyunca
“Başüstüne, dinledim ve itaat ettim.” dedi. Sonra arkadaşlarına
“Rasulullah (s.a.v.) bana, Nahle’ye gitmemi, haber almak için oradan Kureyş’i gözetlememi emretti ve sizden
herhangi birinizi de buna zorlamamı bana yasakladı. Sizden kim şehitliği istiyor ve onu arzuluyorsa benimle gelsin.
Kim de bunu istemiyorsa geri dönsün. Ben, Rasulullah’ın emri doğrultusunda devam edeceğim.” dedi. Abdullah ve
arkadaşları yola devam ettiler. Onlardan hiçbiri geri kalmadı. Hicaz bölgesinde yol almaya devam ettiler. “Necran”
denen yere varınca, Sa’d b. Ebi Vakkas ile Utbe b. Gazvan ortaklaşa bindikleri develerini kaybettiler. Bunun
üzerine Abdullah’tan, geri kalıp develerini aramaya koydular. Abdullah ile diğer arkadaşları ise yollarına devam
edip “Nahle”ye vardılar ve orada konakladılar. O sırada yanlarından Kureyş’in kuru üzüm ve diğer yiyecek
maddeleri taşıyan bir ticaret kervanı geçti. (Mücahid’in rivayetine göre ise bu kervan Taif’ten Mekke’ye içki
taşıyordu.) Ve Rasulullah ile Kureyş arasında da bir saldırmazlık antlaşması vardı. Bu kervanda Amr b. elHadremi, Osman b. Abdullah, kardeşi Nevfel b. Abdullah, Hakem b. Keysan bulunuyordu. Kervanda olanlar
Müslümanları görünce onlardan korktular. Zira kervan müslümanların yakınında konaklamıştı. Müslümanlardan
Ukkaşe b. Mihsan, yukarıdan onlara baktı. O, başını tıraş etmişti. Müşrikler onu görünce kendilerini emniyette
hissettiler ve dediler ki:
“Bunlar Umre yapan insanlar, bunlardan bize bir zarar gelmez.” Müslümanlar bu müşrikler hakkında istişare ettiler.
Çünkü o gün, Cemaziyel Âhir ayının son günüydü. Dediler ki:
“Vallahi eğer bu gece bu insanlara dokunmayacak olursanız onlar, yarın Haram ayına girecekler ve artık kendilerini
bizden korumuş olacaklar. Onları öldürmüş olursanız Haram ayında öldürmüş olacaksınız. Böylece bir tereddüt
içinde kaldılar. Onlara hücum etmekten çekindiler. Daha sonra kendilerinde bir cesaret buldular ve onlardan
güçlerinin yettiğini öldürmek ve ellerinde bulunanları almak hususunda ittifak ettiler. Bunun üzerine Vâkıd b.
Abdullah bir ok atarak Amr b. el-Hadremi’yi öldürdü. Osman b. Abdullah ile Hakem b. Keysan’ı da esir aldılar.
Osman’ın kardeşi Nevfel b. Abdullah ise kaçıp ellerinden kurtuldu. Onu yakalayamadılar. Abdullah b. Cahş ve
arkadaşları kervanı ve iki esiri alıp Medine’de Rasulullah’a geldiler. Oraya gelince Rasulullah buyurdu ki:
“Ben size, haram ayında savaşmanızı emretmemiştim.” Rasulullah, kervanı ve iki esiri bekletti. Herhangi bir
muamele yapmadı. Rasulullah, savaşmalarını emretmediğini buyurunca müfrezede olan müslümanlar çok
üzüldüler, helak olduklarını zannettiler. Diğer müslümanlar da bu yaptıklarından dolayı onları kınadılar ve onlara
dediler ki:
“Sizler emredilmeyen şeyi yaptınız, savaşmanız emredilmediği halde savaştınız.” Kureyşliler de Müslümanlar
aleyhinde propaganda yaparak
“Muhammed ve arkadaşları haram ay’ı ihlal ettiler. O ayda kan akıtıp mallara el koydular ve insanları esir ettiler.”
dediler. Mekke’de bulunan müslümanlar ise onlara cevaben
“Müslümanlar bunu Cemaziyel Ahir ayında yaptılar.” dediler. Yahudiler de bu olaydan dolayı Rasulullah’ın
aleyhine bir gelişme beklentisine girerek şu sözleri söylediler:
“Amr b. el-Hadremi’yi Vâkıd b. Abdullah öldürdü. Amr savaşa ömür verdi. (Onun ölümüyle savaş fikri tekrar
canlandı) Hadremi savaşı hazırladı. Vâkıd savaşı tutuşturdu. Allah onları birbirlerine düşürdü.”
Urve diyor ki:
“İnsanlar da bu hususta açıkça konuşunca, Aziz ve Celil olan Allah, Peygamberine bu âyet-i kerimeyi indirdi. Bu
âyet inince ve Allah teala müslümanlardan sıkıntıyı kaldırınca Rasulullah kervanı ve iki esiri aldı.[776]
8- Suddî’den gelen rivayette Abdullah ibn Cahş seriyyesinde olanlar: Ammâr ibn Yâsir, Ebu Huzeyfe ibn Utbe ibn
Rabîa, Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Utbe ibn Gazvân es-Sulemî, Süheyl ibn Beyzâ, Amir ibn Fuheyre ve Vâkıd ibn
Abdullah el-Yerbûî olmak üzere yedi kişi olarak sayılmakta, aldıkları ganimetin İslâm’da ilk ganimet olduğu,
Mekkelilerin iki esiri fidye vererek kurtardıkları arkasından da “Muhammed haram ayı helâl saydı arkadaşımızı
öldürdü.” dediklerini; müslümanlarınsa “Hayır biz haram ayı helâl saymadık, biz onu Cumâde’l-âhire’de öldürdük
(veya Cumâde’l-âhirenin son gecesi ve Receb’in ilk gecesi de denilmiş)” dedikleri ve müslümanların. Receb ayı
girince kılıçlarını kınına koydukları kaydedilmektedir.[777]
9- Rivayet olunduğuna göre bu ayet nazil olunca, bu seriyyenin komutanı Abdullah b. Cahş, Mekke’deki
Mü’minlere şunu yazmıştır:
“Müşrikler sizi haram aylarda savaşmakla ayıpladıkları zaman, siz de onları inkâr etmeleri, Allah’ın Rasulünü
Mekke’den çıkarmaları ve mü’minleri Beytullah’tan alıkoymaları ile ayıplayınız.” [778]
10- İbn İshak’tan gelen rivayetlerden birinde de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Kureyş’in, iki esiri fidye vererek
kurtarma taleplerine o sırada Sa’d ibn Ebî Vakkâs ve Utbe ibn Gazvân henüz dönmedikleri için hemen olumlu
cevap vermediği “Ne malûm iki arkadaşımızı sizin öldürmediğiniz. Eğer onları öldürmüşseniz onlara karşılık biz de
bu ikisini öldürürüz.” Buyurduğu, daha sonra bu iki sahabî’nin dönmesi üzerine fidye ile iki esiri bıraktığı fazlalığı
vardır.[779]
11- Fahreddin er-Razi der ki:
“Allah Teâlâ, o insanlar nazarında haram ayların ve Mescid-i Haram’ın savaştan alıkoyma hususunda son derece
saygınlığı olduğu halde onlara savaşı emredince, onlarca savaş hakkındaki bu emrin haram ayların ve Mescid-i
Haram’ın dışında olması gerektiğinin zannedilmesi uzak bir ihtimal değildi. Bundan dolayı bu durum onları, Hz.
Peygamber (s.a.v.)’den bunu sormaya ve şöyle demeye sevketmiştir:
“Bu aylarda ve Mescidi Haram’da onlarla savaşmamız helâl midir?” İşte bunun üzerine, bu âyet nazil olmuştur. Bu
izaha göre bu sorunun müslümanlar tarafından sorulmuş olacağı açıktır.”[780]
218. Hiç kuşkusuz, iman edenler, bir de Allah yolunda hicret edip de savaşanlar; işte onlar Allah’ın rahmetini
umarlar ve Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Cündeb ibn Abdullah’tan rivayet ediliyor:
“Abdullah ibn Cahş ve arkadaşlarının İbnu’l-Hadramî’yi öldürmeleri ile gelişen olaylar üzerine bazı müslümanlar:
“Bu seferlerinden bir ecir kazanmadılarsa da bir günaha da girmediler.” demişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerime
nazil oldu.”[781]
2- İbn İshak ise Abdullah ibn Cahş ve arkadaşlarının, Amr ibnu’l-Hadramî’yi öldürüp ganimet almaları hususunda
suçsuz olduklarına dair âyet inmesi üzerine bu sefer umuda kapılıp “Ey Allah’ın Rasûlü, bunun, bizim için bize
Allah yolunda cihad edenlerin ecrinin verileceği bir gazve olmasını umabilir miyiz?” demişler de onların bu
umutlarını tasdik etmek üzere bu âyet nazil olmuş.”[782]
3- Cündeb b. Abdullah (r.a.)’dan rivayet olunmuştur:
“Resûlullah (s.a.v) bir seriyye göndermiş, Abdullah b. Cahş’ı da başlarına kumandan tayin etmişti. Yolda Amr b. elHadramî ile karşılaşarak onu öldürmüşlerdi. Ancak, İbn el-Hadrami’yi öldürdükleri günün, Cemâziye’l Âhir ayının
son günü mü yoksa Receb ayının ilk günü mü olduğu hususunda şüpheye düştüler. Müşriklerin, müslümanlara:
“Haram ayda öldürdünüz.” demeleri üzerine, Yüce Allah “Sana haram ayda savaşılmasını soruyorlar?” âyetini
inzal buyurdu. Bazıları ise:
“Seriyye’de bulunanlar herhangi bir meşakkate maruz kalmamışlarsa onlar için herhangi bir ecir söz konusu
değildir.” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.”[783]
219. Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem büyük günah, hem de insanlara faydalar var. Günahları,
faydalarından daha büyüktür.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet, Rasulullah (s.a.v.)’a gelerek:
“Bize içki ve kumar hakkında fetva ver. Zira bunlar aklın zayıf olması ve malın soyulup elden çıkması demektir”
diyen Ömer İbnu’l-Hattab, Muaz b. Cebel ve bir grup Ensar cemaati hakkında nazil olmuştur. Bu zatların
temennisine binaen Allah Teala bu âyeti indirdi.”[784]
2- Abdullah ibn Ömer’den rivayetinde o şöyle anlatıyor:
“İçki hakkında Allah Tealâ üç âyet indirdi. Bunların ilki olan “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda hem
büyük günah, hem de insanlara faydalar var. Günahları, faydalarından daha büyüktür.” âyeti inince bazıları:
“İçki haram kılındı.” dediler. Efendimiz (s.a.v.)’e:
“Ey Allah’ın Rasûlü, bırak ondan faydalanalım.” denildi de o sustu, cevap vermedi.
Bir süre sonra “Sizler sarhoşlar iken namaza yaklaşmayın.” [785] âyeti nazil olunca bazıları yine
“İçki haram kılındı.” dediler. Bazıları da:
“Ey Allah’ın elçisi, namaz yaklaşınca içmeyiveririz.” dediler, Efendimiz yine sustu, cevap vermedi. Nihayet “Ey
iman edenler, içki, kumar, fal okları şeytanın işinden bir pisliktir.”[786] âyeti gelince Allah’ın Rasûlü (s.a.v.):
“İçki haram kılındı.” buyurdu. O sırada tüccar’dan birinin Şam’dan bir içki kervanı gelmişti. Efendimiz yanında Ebu
Bekr, Ömer -râvi der ki: öyle sanıyorum Hz. Osman da yanında idi- olduğu halde o tüccara geldiler ve:
“Çekil yolumuzdan, içki kaplarını yaracağız.” Buyurdular. Adam:
“Ey Allah’ın Rasûlü, satmıyalım mı?” diye sorunca Efendimiz:
“Allah bu içkiye, onun ağacını (meyvesinden içki yapmak üzere) dikene, içene, şırasını sıkana, alım satımında vekil
olanına, idare edenine, sâkîsine (içki sunan hizmetçi veya garsona), satıp parasını yiyene ve satanına lanet
etmiştir.” buyurdu.[787]
3- İkrime veya Saîd yoluyla İbni Abbas (r.a.) dedi ki:
“Sahabe’den bir grup Allah yolunda infak ile emir olunduğu zaman, Nebî Aleyhisselâm’a geldiler ve:
“Ey Allah’ın elçisi, bu bize emrolunan mallarımızdan Allah yolunda infak da ne demek? Mallarımızdan neyi infak
edeceğiz?” dediler. Allahü Teâlâ bu âyeti indirdi.”[788]
4- Yahya dedi ki.
“Bana ulaştı ki, Muaz İbni Cebel ve Salebe, Rasûlullah’a geldiler ve:
“Ey Allah’ın elçisi bizim (kalabalık) bir ailemiz ve kölelerimiz var. Biz malımızdan neyi infak edelim?” diye sordular da bunun üzerine Allahü Teâlâ, bu âyeti indirdi.” [789]
5- Bakara: 2/215 âyeti gibi bu âyetin de yine Amr ibnu’l-Camûh hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Sanki
önce nereye infak edeceğini, sonra da infakın keyfıyyetini yani nasıl infakta bulunacağını sormuş da bu iki sorunun
cevabı olarak iki âyet-i kerime nazil olmuş gibidir.[790]
6- Taberi bu âyetin, içki ve kumarın kesin olarak haram kılınmasından önce indiğini zikreden haberlerin tevatür
derecesine ulaştığını söylemiş ve özetle şunları rivayet etmiştir:
a- Said b. Cübeyr diyor ki:
“Bu âyet-i kerime inince, bir kısım insanlar burada zikredilen: “Onlarda büyük günahlar vardır.” ifadesini
gözönünde bulundurarak içki içmeyi hoş görmemişlerdir. Diğer bir kısım insanlar ise:
“Faydaları da vardır.” ifadesini gözönünde bulundurarak içki içmeye devam etmişlerdir. Nihayet: “Ey iman
edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüp iken de gusül edinceye kadar
namaz kılmayın. Yolcu olanlar müstesnadır. Eğer hasta iseniz veya yolculukta iseniz yahut biriniz tuvaletten
gelmişse veya cinsi münasebette bulunmuşsanız ve bu durumda da su bulamamışsanız, tertemiz bir toprak ile
teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.” [791] âyeti
nazil oldu. Bu defa namaz kılma zamanlarında içkiyi bırakıyor onun dışındaki zamanlarda içiyorlardı. Nihayet: “Ey
iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları, sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki
kurtuluşa eresiniz.”[792] âyeti indi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:
“Bu gün senin vay haline içki kumarla birlikte anıldın.”
b- Abdullah b. Ömer diyor ki:
“Aziz ve Celil olan Allah, içki hakkında üç defa âyet indirmiştir. İlk indirdiği âyet:
“Ey Muhammed, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: Onlarda büyük günahlar vardır. İnsanlar için bazı
dünyevi faydalar da vardır…” âyetidir. Bu âyet indikten sonra insanlar:
“Ey Allah’ın Rasulü, biz içki içelim ve Allah’ın, kitabında zikrettiği gibi ondan faydalanalım mı?” dediler. Bunun
üzerine:
“Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” [793] âyeti nazil oldu. Bu defa
insanlar:
“Ey Allah’ın Rasulü, biz içkiyi namaza yakın bir vakitte içmeyiz.” dediler. Bunun üzerine:
“Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki
kurtuluşa eresiniz.”[794] âyeti indi. Rasulullah da buyurdu ki:
“Artık içki haram kılındı.”
c- İkrime ve Hasan-ı Basri demişlerdir ki:
“Ey Muhammcd, sana içki ve kumardan soruyorlar” âyetiyle “Ey iman edenler, sarhoşken namaza yaklaşmayın.”
âyeti, Mâide suresinin: “Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler.
Bu pislikten kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” âyetiyle neshedilmiştir.
d- Süddi diyor ki:
“Ey Muhammed, sana içki ve kumardan soruyorlar…” âyet-i kerimesi nazil olduktan sonra da insanlar içki içmeye
devam ettiler. Bir gün Abdurrahman b. Avf bir yemek hazırlayıp içlerinde Ali b. Ebi Talib’in de bulunduğu
sahabileri davet etti. Ali b. Ebi Talib, Kâfirun sûresini okudu. Fakat okuduğunun ne olduğunu anlayacak durumda
değildi. Bunun üzerine Allah teala içki hakkında daha sert davranarak Nisa suresinin kırk üçüncü âyetini indirdi.
İçki içmek yasak değildi. Onlar onu, sabah namazından sonra günün ortalarına kadar içiyorlardı. Öğlende ayılıp
öğle namazını kılıyor yatsıya kadar içmiyorlardı. Yatsıdan sonra gecenin yarısına kadar içiyor ve yatıyorlardı.
Sabahleyin ayılıp namaz kılıyorlardı. Böylece içkiye devam ediyorlardı. Nihayet Sa’d b. Ebi Vakkas bir gün bir
yemek hazırladı. İçlerinde Ensar’dan bir kimsenin de bulunduğu sahabileri davet etti. Sa’d devenin kellesini kebap
yaptı ve onları bu kebabı yemeye davet etti. Onlar yediler ve içki içerek sarhoş oldular ve sohbete daldılar. Bu
sırada Sa’d, Ensardan olan kişiyi kızdıracak bir söz söyledi. Bunun üzerine Ensardan olan o kişi, devenin çene
kemiğini alarak Sa’d’ın burnuna vurup kırdı. İşte bu olay üzerine de Allah teala, içki içmeyi tamamen yasaklayan
şu âyeti kerimeyi indirdi:
“Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki
kurtuluşa eresiniz.” [795]
e- İçkinin aşamalı bir şekilde yasaklandığına dair Taberi, Zeyd b. Ali’den, Şa’bi’den, Katade’den, Mücahid’den,
Rebi’ b. Enes’ten ve İbn-i Zeyd’den de rivayetler nakletmiştir. Ayrıca bu hususta Ebu Meysere’den de şunlar
nakledilmiştir. Ebu Meysere diyor ki:
“Hz. Ömer, içkinin haram olduğunu beyan eden âyetin inmesinden az bir müddet önce şöyle demiş:
“Ey Allah’ım sen, içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder.” bunun üzerine:
“Ey Muhammed, sana içki ve kumardan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük günah vardır. İnsanlar için bazı
dünyevi faydaları da vardır. Ancak günahları faydalarından çok büyüktür…” âyeti inmiştir. Ömer çağırılmış ve
kendisine bu âyet okunmuştur.
Yine Ömer:
“Ey Allah’ım sen, içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder.” demiş bunun üzerine de:
“Ey iman edenler, sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”[796] âyeti inmiştir. Bu âyetin
inmesinden sonra namaza başlarken Rasulullah’ın bir davetçisi (Bu iş için gönderdiği birisi)
“Dikkat edin, sarhoş olan sakın namaza yaklaşmasın” diye bağırıyordu. Ömer bu sefer de çağırıldı ve bu âyet ona
okundu.
Ömer yine,
“Ey Allah’ım, sen içki hakkında bize şifa veren bir açıklama gönder.” demiş. Bunun üzerine de:
“Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları, sadece şeytanın işinden birer pisliktirler. Bu pislikten kaçının ki
kurtuluşa eresiniz.” “Şüphesiz ki şeytan, kumar ve içki ile aranıza düşmanlık ve kin sokmayı, sizi Allah’ın zikrinden
ve namazdan men etmeyi ister. Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?” [797] âyetleri inmiştir. Âyetin sonunda
bulunan: “Artık bunlardan vaz geçmez misiniz?” ifadesini işiten Ömer:
“Artık vaz geçtik.” demiştir.” [798]
7- Fahreddin er-Razi der ki:
“Âlimler, içki hakkında dört âyetin nazil olduğunu söylemişlerdir. Mekke’de, “Hurma ağaçlarının meyvesinden ve
üzümlerden içki ve güzel bir rızık edinirsiniz” [799] âyeti nazil oldu. Müslümanlar o sırada içki içiyorlardı ve içki
de onlara helâl idi. Sonra Hz. Ömer, Muâz ve bir grup sahabe, Hz. Peygamber’e,
“Ya Rasûlallah, bize içkinin hükmünü söyle. Çünkü içki, bizim aklımızı gideriyor, malımızı, tüketiyor” dediler.
Bunun üzerine, “De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için bazı faydalar vardır” [800] âyeti nazil oldu.
Bu âyet nazil olunca, bazı müslümanlar içki içmeye devam etti, bir kısmı ise içkiyi bıraktı. Sonra Abdurrahman İbn
Avf, bir grup müslümanı yemeğe davet etti.. Yemek sırasında onlar içki içip sarhoş oldular. Bir kısmı namaza kalktı
ve namazda, Kâfirûn sûresini, “De ki: “Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza taparım” şeklinde okudu. Bu hâdise
üzerine, “Ey iman edenler, sarhoş olduğunuz durumda namaza yaklaşmayın” [801] âyeti nazil oldu. Bu ayet nazil
olunca, içki içenlerin sayısı azaldı. Sonra, içlerinde Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın bulunduğu bir grup ensar, yemek yemek
için biraraya geldiler.. İçki içip sarhoş olunca, karşılıklı olarak övünmeye ve şiirler okumaya başladılar. Bu sırada
Sa’d İbn Ebî Vakkas, içinde, ensarın hicvedildiği bir şiir okudu. Bunun üzerine ensârdan birisi devenin çene
kemiğiyle ona vurdu ve başında büyük bir yara açtı.. Bunun üzerine Sa’d da onu Hz. Peygamber’e şikâyet etti.
Hâdiseden dolayı Hz. Ömer,
“Allah’ım, bize içki hakkında, sıkıntımızı giderecek bir açıklama gönder” dedi. Bunun üzerine,
“İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytanın ameli olan birer pisliktirler. Bundan kaçınınız ki, felaha
eresiniz. Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık, vazgeçersiniz değil mi?”
[802] âyeti nazil oldu. Bu ayet inince Hz. Ömer,
“Vazgeçtik ya Rabbi!” demiştir.
Kaffâl (r.h.) şöyle demiştir:
“İçkinin böyle bir tertip üzere haram kılınmasının hikmeti şudur: Allah’u Teâlâ, insanların içkiye alışmış olduklarını
ve bundan istifâdelerinin de çok olduğunu; binaenaleyh, içkiyi onlara bir seferde haram ederse, bunun onlara zor
geleceğini biliyordu.. İşte bundan dolayı, içkinin haram kılınmasında Cenâb-ı Hak bu tedriciliği ve yumuşaklığı
gözetmiştir.”
Bazı âlimler, Allah’u Teâlâ’nın içki ve kumarı bu ayetle haram kıldığını, “Sarhoş olduğunuz durumda namaza yaklaşmayınız” [803] ayetinin ise daha sonra nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu sonraki âyet [804] içki içmenin namaz
vaktinde haram olmasını iktizâ eder. Çünkü içki içen kimsenin, sarhoş olmaksızın namaz kılması mümkün değildir.
Binaenaleyh sarhoşken namaz kılmaktan men etmek, zımnen içki içmekten men etmektir. Daha sonra ise, içkinin
haramhğını ifâde etme hususunda en katî hükmü ihtiva eden Maide: 5/90 ayeti nazil olmuştur. Rebi’ İbn Enes’den,
bu ayetin, içkinin haram kılınmasından sonra nazil olduğu rivayet edilmiştir.” [805]
219. Sana yine neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: Fazlasını (ihtiyacınızdan fazla olanı) verin. Allah size
böylece âyetlerini açıklar ki dünya ve âhiret işinde de iyice düşünürsünüz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Ey Muhammed, sana, (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazla olanı.” âyet-i
kerimesi nazil olmuş, bu âyet harcanacak şeyler bakımından farz olan belli bir miktar tayin etmemiştir. Sonra: “Ey
Muhammed, sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” [806] âyeti nazil olmuştur. Daha sonra ise
gelen âyetlerle miktarlar belirtilerek farz olan miktarlar beyan edilmiştir.”[807]
220. Olur ki dünya hususunda da âhiret işinde de iyice düşünürsünüz. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: “Onları
yarar ve iyi bir hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle birlikte yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah
onların yararına çalışanlarla fesat yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi muhakkak sıkıntıya sokardı. Hiç
kuşkusuz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Ebi Leyla, Katade ve Rebi’ b. Enes’e göre bu âyetin nüzul
sebebi, bundan önce inen Nisa suresinin onuncu âyetinin, yetimlerin mallarına yaklaşılmasını yasaklaması üzerine,
müminlerin sıkıntıya düşmeleri ve Rasulullah’tan çare istemeleridir.
Ancak, Katade, Rebi’ b. Enes ve Said b. Cübeyr’e göre, bundan önce inen ve inmesiyle müminlerin sıkıntıya
düştükleri âyet: “Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar yaklaşmayın. Sadece en güzel bir şekilde yaklaşın.”[808]
âyetidir.[809]
a- Ebû Mansur Abdu’l-Kahir b. Tahir, Ebu’l-Hasan Muhammed b. Hasan es-Serrac’dan, o Hasan b. Müsenna b.
Muaz’dan, o Ebû Huzeyfe Musa b. Mes’ud’dan, o Süfyan es-Sevrî’den, o Salim el-Evtas’tan, o da Said b.
Cübeyr’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Gerçekten yetimlerin mallarını zulmen, haksız yere yiyenler yok mu” âyeti nazil olunca, mü’minler kendi mallarını
yetimlerin mallarından ayırdılar. Bu sebeple de bu âyet nazil oldu. Böylece mü’minler de onların mallarını kendi
mallarına kattılar.”[810]
b- Said b. Muhammed b. Ahmed ez-Zahid, Ebû Ali el-Fakih’ten, o Abdullah b. Muhammed el-Beğavî’den, o
Osman b. Ebî Şeybe’den, o Cerir’den, o Ata b. es-Said’den, o Said b. Cübeyr’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Allah Teala: “Yetimin malına, erginlik çağına erinceye kadar o en güzel olanından başka bir şekilde
[811] [812]
yaklaşmayın…” ve “Yetimlerin mallarını haksız yollarla (zulmen) yiyenler yok mu?…” âyetlerini
indirince, yanında yetim malı bulunan kimseler, kendi yiyecek ve içeceklerini, yetimlerinkinden ayırdılar, kendi
yiyeceklerinden artırıp onların hesabına kattılar. Öyle ki, onlar bunları yese de, bu yiyecekler zayi olsa da bunlara
dokunmadılar. Bu durum kendilerine pek zor geldi de gidip bu durumu Rasulullah (s.a.v.)’a açıkladılar. Bunun
üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi. Yani yiyeceklerinizi onların yiyeceklerine, içeceklerinizi de onların
içeceklerine katıp karıştırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bunda beis yoktur.”[813]
Bu hadisin bir benzeri İbn Abbas’tan (r.a.) da rivayet edilmiştir.[814]
c- İbn Abbâs’tan rivayet ediliyor:
“Hiç kuşkusuz yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar Saîr’e
(çılgın alevli cehenneme) gireceklerdir.”[815] âyeti nazil olunca yanında yetim olanlar evlerine gidip yetimlerin
yemeğini kendi yemeğinden, yetimin içeceğini kendi içeceğinden ayırdı. Yetimin yemeğinden bir şey artarsa onu
yemeyip yetimin yemesi için bir yerde sakladılar. Bazan oldu ki yetim yemedi de o yemekler bozulup atıldı. Bu,
ashaba ağır gelmeye başladı da gidip Haz. Peygamber (s.a.v.)’e durumu söylediler ve Allah Tealâ bu âyeti indirdi
ve onlar yetimin yemeğini yemekleriyle içeceğini içecekleriyle karıştırdılar. [816]
2- Abdullah b. Abbas, Süddi ve Dahhak’tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetin nüzul sebebi, daha önce inen
bir âyet değil, Arapların, yetimlerin malına yaklaşmaktan uzak durma örfleri ve bu örflerinden dolayı sıkıntıya düşmemeleri için istekte bulunmalarıdır. [817]
a- Suddî’den gelen bir rivayete göre de araplar yetim konusunda çok titiz davranır, onunla birlikte bir kaptan
yemek yemez, onun bir devesine binmez, onun bir hizmetçisini kullanmazlarmış. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelmişler
ve bu durumu sormuşlar da Allah Tealâ bu âyeti indirmiş. [818]
b- Dahhâk’ten gelen rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yetimle ilgili soru sormaya gelmelerinin sebebi biraz daha
açıktır:
“İslâm geldikten sonra bir ara iktisadî yönden bazı yetim velilerinin durumu bozuldu da yetimin malına muhtaç
oldular ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yetimin durumu ve onun malının kendi mallarına
karıştırılmasının hükmünü sordular. Bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[819]
3- Rivayet edildiğine göre yukarıda geçen yetimlerle ilgili âyetler nazil olunca, müslümanlar yetimlerin mallarından
uzak durmuş ve her bakımdan onlara karışmaktan çekinmişlerdir. Hatta şu hale gelmiş: Yetim için bir yemek
yapılır. Eğer ondan bir kısmı artarsa onu alıp yemezler ve böylece o yemek bozulurdu. Yetimlere bakacak kimseler,
yetim için müstakil ayrı bir yer, ayrı bir yiyecek-içecek hazırlıyorlardı. Bu da fakir müslümanlara zor geliyordu.
Bundan dolayı Abdullah b. Revâha (r.a.):
“Ya Rasulallah hepimizin yetimleri oturtacak evlerimiz ve yetimlere ayrıca verecek yiyecek içeceklerimiz yok”
dedi. Bunun üzerine, bu âyet nazil oldu. [820]
4- Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yetimlerin bu durumunu kimin sorduğu konusunda da iki rivayet var:
a- Mukâtil’in söylediğine göre soran sahabî Sabit ibn Rifâa;
b- Ebu Süleyman ed-Dimaşkî’nin söylediğine göre de Abdullah ibn Revâha’dır.[821]
221. Allah’a şirk koşan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. Mü’min bir cariye, müşrik (ve hür) bir
kadından, o müşrik kadın hoşunuza gitse de, elbette daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de onlar iman edinceye kadar
mü’min kadınları nikahlamayın. Mü’min bir köle, (hür) bir müşrikten, o sizin hoşunuza gitse bile, daha hayırlıdır.
Onlar sizi cehenneme çağırırlar…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Osman b. Ebû Amr el-Hafiz, dedesinden, o Amr Ahmed b, Muhammed el-Cüreşî’den, o İsmail b.
Kuteybe’den, o Ebû Halid’den, o Bükeyr b. Ma’ruf’tan, o da Mukatil b. Hayyan’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bu âyet Mersed el-Ganevî hakkında indi. Bu zat Anak adındaki bir kadınla evlenmek için Hz. Peygamber’den izin
istedi. Anak, Kureyş Kabilesi’nden güzellikte hatırı sayılan fakat müşrike olan miskin bir kadındı. Ebû Mersed ise
müslümandı. Dedi ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, o kadın gerçekten çok hoşuma gidiyor.” Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti indirdi ve bu
evliliğe müsaade etmedi.”[822]
2- Kelbî, Ebû Salih’ten, o da İbn Abbas’tan şu rivayette bulundu:
“Rasulullah (s.a.v.), Haşim Oğulları’nın yeminli dostu olan, kendisine Mersed b. Ebî Mersed denilen bir kişiyi,
oradaki esir müslümanlardan bir grubu çıkarması için Mekke’ye gönderdi. Mekke’ye ayak bastığında Anak
ismindeki bir kadın onun geldiğini işitti. Bu kadın, cahliyye devrinde onun dostu idi. Mersed müslüman olunca bu
kadından vaz geçmişti. Kadın ona gelip:
“Zavallı Mersed, seninle başbaşa kalalım mı?” dedi. Mersed de ona dedi ki:
“İslâm seninle benim arama set çekti ve o beraberliğimizi bize haram kıldı. Lakin eğer istersen seninle evlenirim.
Rasulullah (s.a.v.)’a döndüğümde bu hususta O’ndan izin isterim. Sonra da seni eş edinirim.” Kadın da ona dedi ki:
“Benimle talih oyunu mu oynuyorsun?” Sonra Mersed’e karşı kavminden meded istedi. Bunun üzerine Mersed’i
fena halde dövdüler, sonra da onu serbest bıraktılar. Mersed, Mekke’de işini bitirince Rasulullah (s.a.v.)’a döndü ve
kendisiyle Anak’ın halini ve onun yüzünden karşılaştığı şeyi kendisine haber verdi ve:
“Ey Allah’ın Rasulü, onu nikahlamam bana helal midir?” dedi. Bu sebeple Allah Teala bu âyeti kerimeyi, onu bu
işten nehyetmek üzere indirdi.”[823]
3- İbn Abbâs’tan rivayet ediliyor:
“Mekke-i Mükerremede’deki bazı müslüman esirleri kurtarıp Medine-i Münevvere’ye getirmesi için Hz. Peygamber
(s.a.v.) Mersed ibn Ebî Mersed Kennâz el-Ganevî’yi Mekke’ye göndermişti. Mersed’in Mekke’ye geldiğini Anâk
adında câhiliye devrinde onun dostu olan bir kadın da işitmiş. Mersed müslüman olunca Anâk’ı bırakmış imiş. Anâk
bu sefer Mersed’e gelerek onunla tekrar beraber olmak istemiş. Mersed:
“İslâm benimle senin aranda bir engeldir. Ama eğer istiyorsan seninle evlenirim; Medine’ye varınca Allah’ın
Rasûlü’ne sorar, seninle evlenmek için ondan izin isterim.” demiş. Kadın:
“Ne o yoksa benden usandın mı?” diyerek yüksek sesle bağırıp çağırarak Mersed’e karşı (Güya ona tecavüz etmek
istemiş gibi göstererek) imdat istemiş de Mersed çevreden yetişenlerden güzel bir dayak yemiş. Mekke’deki işini
bitirip dönünce de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek Anâk’tan çok hoşlandığını ve onunla evlenip evlenemiyeceğini
sormuş. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş.”[824]
4- İbn Abbâs’tan gelen bu rivayet Ebu Davud, Neseî ve Tirmizî’de başka bir âyetin (Nûr: 24/3) nüzul sebebi olarak
verilmiştir ki yerinde zikredilecektir. O rivayete göre Mersed’in Anâk ile evliliğine engel onun müşrik olması değil
fahişe olmasıdır.
5- İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), müslümanları oradan gizlice çıkarsın diye,
Haşimoğullarının müttefiği olan Mersed İbn Ebî Mersed’i Mekke’ye yollamıştı. Bu zât Mekke’ye geldiğinde
câhiliyyede sevgilisi olan, müslüman olunca kendisinden yüz çeviren, böylece inzivaya çekilen, Anâk adındaki
kadın yanına geldi. Mersed, ona, İslâm’ın buna müsaade etmeyeceğini, ama Allah’ın Rasulünden müsaade
isteyeceğini ve onunla evleneceğini ona vaad etti. Mersed, Hz. Peygamber’in yanına varınca, Anâk ile ilgili
meseleyi O’na anlattı ve O’na, “Anâk’la evlenmesinin caiz olup olmadığını” sordu. Bunun üzerine de Allah bu ayeti
indirdi. [825]
6- Ebû Osman, dedesinden, o Ebû Amr’dan, o Muhammed b. Yahya’dan, o Amr b. Hammad’dan, o Esbat’tan, o
Süddî’den, o Ebû Malik’ten, o da İbn Abbas’tan bu âyet hakkında şöyle dediğini bize haber verdi:
“Bu âyet, Abdullah İbn Revaha hakkında nazil oldu. Onun siyah bir cariyesi vardı. Abdullah ona kızıp onu
tokatladı. Sonra da bu yaptığından çok korktu ve Hz. Peygamber’e gelip cariyeye yaptığını haber verdi. Peygamber
(s.a.v.) de ona:
“O nasıl bir cariyedir, ey Abdullah?” buyurdu. Abdullah da dedi ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, o oruç tutar, namaz kılar, güzel abdest alır, Allah’tan başka ilah olmadığına senin de O’nun
elçisi olduğuna şahidlik eder.” Peygamber (s.a.v.) de:
“Ey Abdullah, o mü’min bir kadındır” buyurdu. Abdullah da:
“Seni hak ile Peygamber gönderene yemin ederim ki onu mutlaka azâd edip, onunla evleneceğim” dedi ve öyle de
yaptı. Bunun üzerine müslümanlardan bir grup onu kınadılar ve:
“Bir cariyeyi nikahladı ha” dediler. Zira müslümanlar soylarına soplarına heves ederek, hem kendilerinden onlara,
hem de onlardan kendilerine olmak üzere müşriklerle evlilik tesis etmek istiyorlardı. Bunun üzerine Allah Teala bu
âyeti kerimesini indirdi.”[826]
Bu âyetin sebebi nüzulünü İbnu Cerîr, munkatı olarak Süddî’den anlattı. [827]
7- Süddi diyor ki:
“Abdullah’ın, siyah bir cariyesi bulunuyordu. Bir gün, Abdullah ona kızarak yüzüne bir tokat vardu. Sonra da koşup
Rasulullah’a söyledi. Rasulullah ona:
“Ey Abdullah o nasıl bir cariye?” diye sordu. Abdullah da:
“Ey Allah’ın Rasulü, o orucunu tutuyor, namazını kılıyor, abdestini alıyor ve Allah’tan başka hiçbir ilah
bulunmadığına, senin de Allah’ın Peygamberi olduğuna dair şehadet getiriyor.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah,
“Bu mümin bir kadındır.” dedi. Abdullah,
“Seni hak Peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, ben onu mutlaka azad edecek ve mutlaka onunla
evleneceğim.” dedi ve bu dediğini de yaptı. Bunun üzerine bazı müslümanlar onu ayıplayarak dediler ki:
“Bu adam bir cariye ile evlendi.” O zamanda müminler müşriklerin soylarına rağbet ederek kendi kadınlarını
müşriklerle evlendirmeyi, kendileri de müşrik kadınlarla evlenmeyi istiyorlardı. İşte bunun üzerine Allah teala
“Mümin bir cariye hür olan müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Hür olan müşrik kadın, hoşunuza gitse bile.
Müşrik erkekleri de iman etmedikçe mümin kadınlarla evlendirmeyin. Mümin bir köle, hür olan müşrik bir erkekten
daha hayırlıdır. Müşrik olan erkek, hoşunuza gitsc bile.” âyetini indirdi. Ve mümin kadınların, müşrik erkeklerle,
(ehl-i kitap olsun veya olmasın) evlenemeyeceklerini kesin olarak bildirdi.” [828]
8- Bu âyetin Abdullah ibn Revâha’nınkine benzer şekilde, Hansa adlı zenci cariyesini azat ederek onunla evlenen
Huzeyfe ibnu’l-Yemân hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Huzeyfe:
“Ey Hansa, kısa boylu, siyah bir câriye olmana rağmen Mele-i a’lâ’da adın geçiyor. Allah Tealâ senin zikrini
kitabında inzal buyurdu.” deyip onu azat etmiş ve onunla evlenmiş.[829]
9- Bazı müfessirler de Mersed hadisesi ile Abdullah ibn Revaha hadisesinin arasını bulmak üzere âyetin “Allah’a
şirk koşan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin.” kısmının Mersed’in Anâk’la evlenme isteği
üzerine; “Mü’min bir cariye, müşrik (ve hür) bir kadından, o müşrik kadın hoşunuza gitse de, elbette daha
hayırlıdır.” kısmının da Abdullah ibn Revâha’nın, câriyesiyle evlenmesi üzerine nazil olduğunu söyleyerek iki
hâdisenin arasını cem’etmişlerdir.[830]
222. Sana kadınların hayız halini sorarlar. De ki: O bir ezadır. Onun için hayız halinde kadınlardan ayrılın, iyice
temizleninceye kadar da kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin. Hiç kuşkusuz Allah o çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Abdirrahman Muhammed b. Ahmed b. Cafer, Muhammed b. Abdillah b. Muhammed b. Zekeriya’dan, o
Muhammed b. Abdirrahman ed-Değulî’den, o Muhammed b. Miskân’dan, o Hayyan’dan, o Hammad’dan, o
Sabit’ten, o da Enes’ ten bize şu rivayette bulundu:
‘Yahudiler, onlardan bir kadın hayızlı olduğu zaman onu evden çıkarırlar, onunla beraber yemez, içmez ve evlerde
bir araya gelmezlerdi. Bu husus Rasulullah (s.a.v.)’a soruldu da bu sebeple Allah Teala bu âyeti sonuna kadar
indirdi.”[831]
2- Ebu Davud et-Tayâlisî’nin kendi isnadıyla Enes ibn Mâlik’ten rivayetinde o şöyle anlatıyor:
“Yahudiler, kadınları hayız olunca onlarla birlikte yemez, içmez, onlarla birlikte oturup kalkmazlar, evlerde onlarla
bir arada bulunmazlardı. Allah Tealâ bu âyeti indirdi de Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) hayız halindeki kadınlarla yeyip
içmelerini, evlerde bir arada bulunmalarını, cinsel ilişki dışında onlarla yapılabilecek herşeyi yapmalarını emretti.
Yahudiler:
“Bu adam, bize muhalefet etmedik hiç bir şey bırakmıyacak.” dediler de sahabeden Üseyd ibn Hudayr ve Abbâd
ibn Bişr, Efendimiz (s.a.v.)’e gelerek:
“Ey Allah’ın elçisi, (sırf yahudilere muhalefet olsun diye) hayız halindeyken kadınlarla cinsel ilişkide de bulunalım
mı?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v.)’in yüzü kıpkırmızı oldu. Biz zannettik ki o ikisine de çok kızdılar. İki sahabî
Efendimiz’in huzurundan çıktılar. O sırada Hz. Peygamber’e hediye olarak bir miktar süt geldi de Efendimiz bu sütü
o iki sahabiye gönderdi. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in o iki sahabiye kızmadığını anladık.” [832]
3- Müfesirler dediler ki:
“Cahiliyye devrinde kadın hayız olduğunda Araplar, Mecusîler’in yaptığı gibi, o kadınla birlikte yemez içmezlerdi
ve onunla bir evde oturmazlardı. Bunun üzerine Ebu’d-Dahdah bu hususu Rasulullah (s.a.v.)’a sordu da dedi ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, hayız oldukları zaman kadınlara ne muamelede bulunalım?” Buna sebep Allah Teala bu âyeti
indirdi.”[833]
4- Mucâhid (r.a.) dedi ki:
“Araplar, kadınlar hayızlı olduğu zamanlarda onlarla mutad yoldan cinsel ilişkide bulunmaz, arka yoldan cinsel
ilişkide bulunurlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bunu sordular da Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[834]
5- Ebû Bekr Muhammed b. Ömer el-Haşşab, Ebû Amr b. Hamdan’dan, o Ebû İmran Musa b. Abbas elCüveynî’den, o Muhammed b. Ubeydullah b. Yezid el-Karduvanî el-Harranî’den, o babasından, o Sabık b. Abdillah
er-Rakkî’den, o Husayf’tan, o Muhammed b. el-Munkadir’den, o Cabir b. Abdillah’tan, o da Rasulullah (s.a.v.)’tan:
“Sana, kadınların aybaşı hali hakkında da sorarlar, de ki: “O bir ezadır”…” âyeti hakkında şöyle buyurduğunu bize
haber verdi:
“Yahudiler dediler ki:
“Her kim karısına arka tarafından gelirse, çocuğu şaşı olur.” Bunun üzerine Ensar kadınları kocalarını bu şekilde
kendilerine yaklaşmağa bırakmaz oldular da kocaları Rasulullah (s.a.v.)’a gelip, kişinin hayızlı olduğu halde
hanımına yaklaşmasından ve Yahudiler’in iddia ettikleri şeyden kendisine sualde bulundular. Bunun üzerine şanı
yüce olan Allah bu ve sonraki âyeti kerimeleri indirdi.”[835]
6- Taberi der ki:
“Âyeti kerimede: “Ey Muhammed, sana kadınların hayız halinden soruyorlar” buyurulmaktadır. Sahabilerin bu
hususu Rasulullah’tan sormalarının sebebi hakkında iki görüş zikredilmiştir.
a- Katade ve Rebi’ b. Enes’e göre sahabilerin bunu Rasulullah’tan sormalarının sebebi, bu âyet inmeden önce
insanların, âdet gören hanımlarıyla âdet halindeyken aynı evde kalmamaları ve onlarla birlikte yeyip içmemeleridir.
Onların bu sorusu üzerine Allah teala bildirmiş oldu ki, adetli olan kadınların adetli hallerinde onlarla sadece cima
etmek yasaktır. Onlarla birlikte oturup kalkmakta ve yeyip içmekte herhangi bir sakınca yoktur.
b- Mücahid’den nakledilen diğer bir görüşe göre, sahabilerin, âdet halinde bulunan kadınlardan sormalarının sebebi
şu idi. İnsanlar, kadınlar adetli iken onlara âdetli olan ön taraflarını bırakıp arkadan yaklaşıyorlardı. İşte bunun üzerine Allah teala, insanlara, hayızlı iken kadınlarına yaklaşmamalarını, onlara ancak hayızdan temizlendikten sonra
ve ön taraflarından yaklaşabileceklerini beyan etti ve arkadan yaklaşmalarını haranı kıldı. Süddi, bu âyette soru
sorduğu zikredilen kimsenin, Sabit b. Dahhak el-Ensari olduğunu rivayet etmiştir.”[836]
223. Kadınlarınız sizin için tarladır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin.
Bir de Allah’tan takva üzere olun ve bilin ki siz, O’na kavuşacaksınız. İman edenleri müjdele.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Bekr Ahmed b. el-Hasan el-Kâdî, Hacib b. Ahmed’den, o Abdurrahim b. Münib’den, o Süfyan b.
Uyeyne’den, o İbnu’l-Munkadir’den, Cabir b. Abdillah’ı, şunu söylerken işittiğini bize haber verdi:
‘Yahudiler, karısının önüne, arkasından yaklaşan kimse hakkında: “çocuk şaşı olur” dediler de bu sebeple bu âyet
nazil oldu.”[837]
2- Muhammed b. İbrahim b. Muhammed b. Yahya, Ebû Said İsmail b. Ahmed el-Halâlî’den, o Abdullah b. Zeyd elBecelî’den, o Ebû Küreyb’den, o el-Muharibî’den, o Muhammed b. İshak’tan, o Ebân b. Müslim’den, o da
Mücahid’den şöyle dediğini bize haber verdi:
“Ben Mushafı, Fatiha-i Şerife’den sonuna kadar üç kez İbn Abbas’a arzettim. Onu, Mushaf-ı Şerifin her âyetinde
durdurup o âyeti kendisine soruyordum. Nihayet bu âyete gelince İbn Abbas dedi ki:
“Bu kabile Kureyş’ten idi. Bunlar Mekke’de kadınlar hakkında geniş davranırlar, önden ve arka taraftan onlarla
lezzetlenirlerdi. Bunlar, Medine’ye gelince, Ensar’dan olan kadınlarla evlendiler ve bunlara da Mekke’de iken
yaptıkları gibi muamele etme yoluna gittiler. Ensar kadınları ise bu işi hoş karşılamadılar ve:
“Bu daha önce bize yapılmayan bir muameledir” dediler. Böylece dedikodu yayıldı da nihayet Allah Rasulü’nün
kulağına vardı. Bunun üzerine Allah Teala bu hususta “Kadınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi
varın…” âyetini indirdi. Yani ister önden, ister arkadan (öne doğru), istersen çökerek yaklaş. Böyle buyurarak
“tarla” ile; çocuğun doğduğu yer kasdolunmaktadır. Böylece: “tarlaya dilediğin gibi gel” buyurmaktadır.”[838]
Hakim Ebû Abdillah Sahihi’nde bu hadisi, Ebû Zekeriyya el-Anberî, Muhammed b. Abdusselam, İshak b. İbrahim,
Muharibi yoluyla rivayet etmiştir.[839]
Yalnız buradaki “önden ve arkadan yaklaşma”yı bir önceki âyette verilen “İyice temizlendiler mi o zaman Allah’ın
size emrettiği yerden onlara varın.” ölçüsüyle birlikte mütalâa etmek gerekir ki “Allah’ın emrettiği yer; kazayı
şehvet yeri değil kazayı şehvetle birlikte çocuk ve neslin devamı île ilgili olan yerdir” ki kadının fercidir. İlişkinin
fercden olması şartıyla kadının şu veya bu pozisyonda olmasının önemli olmadığı bildirilmiş; câhiliye devrinin o
çirkin ve insanın temiz yaratılışına uymayan arka yoldan cinsel ilişki şekli tamamen yasaklanmıştır.
3- Said b. Muhammed el-Hayyanî, Ebû Ali b. Ebî Bekr el-Fakih’ten, o Ebu’l-Kasım el-Bağavî’den, o Ali b.
Ca’d’den, o da Şu’be’den, o Muhammed b. el-Munkadir’den, o da Cabir’in şöyle dediğini işittiğini bize haber verdi:
‘Yahudiler dediler ki:
“Kişi karısına, karısı diz çöktüğü halde gelirse, çocuk şaşı olur.” Bunun üzerine Allah Teala bu âyeti inzal
buyurdu.”[840]
4- Said b. Muhammed el-Hayyanî, Muhammed b. Abdillah b. Hamdûn’dan, o Ahmed b. el-Hasan b. eş-Şarakî’den,
o Ebu’l-Ezher’den, o Vehb b. Cerir’den, o Ebû Küreyb’den, o Numan b. Raşid’den, o Zührî’den, o Muhammed elMünkadir’den, o da Cabir b. Abdillah’tan şöyle dediğini bize haber verdi;
“Yahudiler dediler ki:
“Kişi hanımına, hanımı rukûa gider gibi belini eğdirdiği halde ona arkasından önüne doğru münasebette bulunursa,
o kadının çocuğu şaşı olarak dünyaya gelir.” Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Yani ister hanımına iki büklüm
olduğu halde isterse başka şekilde yaklaşabilir. Şu var ki fercinden olması şartıyla.”[841]
Bu hadisi Müslim, Harun b. Ma’ruf, Vehb b. Cerir yoluyla rivayet etmiştir.[842]
Şeyh Ebû Hamid b. Şarakî dedi ki:
“Şu kadri yüce hadis, yüz hadis değerindedir. Zira, bu hadisi ez-Zührî’den, Numan b. Raşid’den başkaları rivayet
edememiştir.”[843]
5- Rivayet edildiğine göre yahudiler şöyle diyorlardı:
“Kim, hanımına arka taraftan olmak üzere, fercine yaklaşırsa onun çocuğunun gözleri şaşı ve sakat olur.” Ayrıca
onlar bunun, Tevrat’ta bulunan bir hüküm olduğunu söylüyorlardı. Bu husus Hz, Peygamber’e anlatılınca O,
“Yahudiler yalan söylüyor” dedi ve sonra bu ayet-i kerime nazil oldu.”[844]
6- Muhammed b. Abdirrahman el-Mutavıî, Ebû Amr Hamdan’dan, o Ebû Ali’den, o Züheyr’den, o Yunus b.
Muhammed’den, o Yakub el-Kummî’den, o Cafer’den, o Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan şunu dediğini bize
rivayet etti:
“Ömer b. Hattab, Rasulullah (s.a.v.)’a gelip:
“Helak oldum” dedi. Peygamber (s.a.v.) de:
“Seni helak eden nedir ki?” buyurdu. O da
“Bu gece yolumu değiştirdim, binitimi tersinden yükledim, hanımıma önüne arka taraftan yaklaştım” dedi.
Rasulullah (s.a.v.) ona herhangi bir cevap vermedi. Bunun üzerine bu âyet Rasulullah (s.a.v.)’a vahyolundu.
Bu âyetin manası şudur: İster önden ister arkadan gel. Yeter ki dübürden ve hayız halinden sakın.”[845]
7- Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed İsfehanî, Abdullah b. Muhammed el-Hafiz’dan, o Ebû Yahya er-Razi’den,
o Sehl b. Osman’dan, o Muharibî’den, o Leys’ten, o Ebû Salih’ten, o Said b. el-Müseyyeb’den, müşarun ileyh
hazretlerine bu âyetten sual olunup, onun da: “Bu âyet, azil (meniyi rahimden sakınıp dışarıya dökme) hususunda
nazil oldu” dediğini bize haber verdi.”[846]
8- İbn Abbas, Kelbî’den gelen rivayette şunu dedi:
“Bu âyet, Muhacirler hakkında nazil oldu. Onlar Medine’ye geldiklerinde, kadının cinsel organından olması
şartıyla, kadınlara önlerinden ve arkalarından münasebette bulunma meselesini kendileriyle birlikte Ensar ve
Yahudiler arasında zikretmişlerdi de, Yahudiler yalnız önlerinden yaklaşmayı tercih edip başka şekli ayıplamışlar
ve:
“Biz elbette Allah’ın Kitabı Tevrat’ta şu hakikati görüyoruz ki, kadınlarla yüzyüze olmayan cinsî yaklaşma Allah
katında bir kirdir. Doğan çocukta hasıl olacak şaşılık ve delilik de bundandır” demişlerdi. Bunun üzerine
müslümanlar bu meseleyi Rasulullah (s.a.v.)’a arzettiler ve dediler ki:
“Biz cahiliyye devrinde de, müslüman olmamızdan sonra da kadınlara dilediğimiz gibi yaklaşıyorduk. Halbuki
Yahudiler bunu bize ayıp gördüler ve şöyle şöyle olacağını bize iddia ettiler.” İşte bu sebeple Allah Teala
Yahudiler’i yalancı çıkarıp, müslümanlara ruhsat vermek üzere “Kadınlarınız sizin tarlanızdır” âyetini indirdi.
Allah Teala bu âyet-i kerimede cinsiyet mahallinin çocuk için bir ekenek olduğunu, “Tarlanıza dilediğiniz yerden
gelin” kısmında da, cinsel organa önlerinden, arkalarından istediğiniz şekilde yaklaşın manasını beyan buyurmaktadır.”[847]
9- Ensâr, kocanın hanımıyla, arka taraftan olmak üzere, fercinden cinsî münasebette bulunmayı hoş görmüyorlardı.
Bu düşünceyi de, yahudilerden almışlardı. Muhacirler ise, bunu yapıyorlardı. İşte bunun üzerine ensâr bunu onlara
çok gördü. Bu sebebten dolayı da, bu ayet-i kerime nazil oldu. [848]
10- Ata îbni Yesâr, Zeyd İbni Eslem yoluyla Ebu Saîd El-Hudrî’den rivayet edildi:
“Bir kişi hanımına arka tarafından gelmişti, insanlar ona bu hareketi kötü gördüler, bunun üzerine bu âyet
indi.”[849]
11- İbn Ömer (r.a.) dedi ki:
“Bu âyet, hanımlarına arka taraflarından önlerine yaklaşanlar hakkında indi.”[850]
12- İbn Ömer (r.a.) dedi ki:
“Bu âyet, kadınlarının önüne arka taraflarından gelmesine ruhsat olmak için, Rasûl hakkında indi.” [851]
13- İbn Ömer (r.a.) dedi ki:
“Rasûlullah zamanında bir adam, hanımının önüne arka tarafından ulaşmıştı. Bu hareket ona kötü görüldü, Allahü
teala bu âyeti indirdi.” [852]
14- Abdullah İbn Ali’den rivayet ediliyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından bir grup bir yerde oturmuşlar kendi aralarında konuşuyorlar, yakınlarında da
bir yahudi var (onların konuştuklarına kulak kabartıyor). Birisi:
“Ben karımla o uzanmış yatarken yatacağım (cinsel ilişkide bulunacağım).” , başka birisi:
“Ben karıma o ayakta iken varacağım.”, bir diğeri:
“Ben karıma o diz çökmüş haldeyken yan tarafından varacağım.” dedi de yahudi dayanamayıp:
“Sizler de insan mısınız, hayvanlar gibisiniz. Ama biz yahudiler, kadına sadece bir hey’et üzere, bir surette varır ve
onunla bir şekilde cinsel temasta bulunuruz.” dedi ve bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirdi.”[853]
15- Said b. Cübeyr diyor ki:
“Ben ve Mücahid, Abdullah b. Abbasın yanında oturuyorduk. O anda ona bir adam geldi yanına dikildi ve dedi ki:
“Ey Ebul Fadl, sen benim, hayız âyeti hakkındaki derdime şifa olmaz mısın?” Abdullah b. Abbas da
“Evet olurum.” dedi. Adam:
“Ey Muhammed, sana kadınların âdet (hayız) halinden soruyorlar.” âyetini sonuna kadar okudu. “Allah’ın size
emrettiği yerden yaklaşın.” kısmına gelince Abdullah b. Abbas:
“Burası kanın geldiği yerdir. Sen hanımına (âdetinden temizlendikten sonra) buradan yaklaşmakla emrolundun.”
dedi. Bunun üzerine adam:
“Ey Ebul Fadl, bundan sonra gelen: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın.”
âyeti nasıl olacaktır’?” dedi. Abdullah b. Abbas da
“Vay haline, hiç makatta (anüste) ekilecek bir tarla var mı? Şayet senin söylediğin doğru olmuş olsaydı, adetli iken
kadınlara yaklaşmayı yasaklayan âyet neshedilnıiş olurdu. Zira kadının şurası meşgul olsa siz ona diğer tarafından
yaklaşırdınız. Fakat buradaki “İstediğiniz şekilde” ifadesinden maksat, “Dilediğiniz zaman yaklaşın” demektir.”
şeklinde olurdu.” demiştir.”[854]
16- Abdulaziz ibn Yahya kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayete göre o şöyle demiştir:
“Ensar’dan (İslâm gelmezden önce) puta tapmakta olan şu kabile, ehl-i kitabdan şu yahudi kabilesiyle bir arada
yaşıyorlardı. Ensardan olan kabile yahudileri ilimde kendilerinden daha üstün görüyor ve birçok işlerinde onlara
uyuyorlardı. Ehl-i kitab, kadınlarla temasta bulunmada sadece bir şekilde onlarla temasta bulunuyordu ki o şekil de
kadınlar için en örtülü olan şekildi. İşte Ensar’dan olan o kabile bu kadınlara yaklaşma ve temas şeklini
yahudilerden almış, uygulamaktaydı. Kureyş’ten şu kabile de kadınlarla temasta onları tamamen, hattâ çirkin bir şekilde soyar, önden, arkadan, uzanmış halde kadınlarla temasta bulunur, bundan lezzet alırlardı. Muhacirler
Medine’ye gelip içlerinden birisi ensar’dan bir kadınla evlenip daha önceki âdetleri üzere hanımıyla temasta
bulunmaya kalkışınca hanımı itirazla:
“Bize sadece bir şekilde yaklaşılır ve münasebette bulunulur. Ya öyle yap, ya da benden uzaklaş.” dedi, iş büyüdü
ve nihayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ulaştı da Allah Tealâ: “Kadınlarınız sizin için tarladır. Tarlanıza dilediğiniz
şekilde varin…” âyetini indirdi.” [855]
17- Abdurrahman b. Sabit diyor ki:
“Ben, Abdurrahman’ın kızı Hafsa’nın yanına vardım ve dedim ki:
“Ben senden bir şey soracağım amma onu sormaktan utanıyorum.” Hafsa dedi ki:
“Ey kardeşimin oğlu utanma.” Ben de:
“Sorum, kadınlara tabii yoldan olmak üzere arkadan yaklaşmaktır.” dedim. Hafsa dedi ki:
“Ümmü Seleme bana anlattı ki Ensar, kadınları yüzükoyun yatırarak onlara yaklaşmazlardı. Zira Yahudiler:
“Kim karısını yüzükoyun yatırarak ona yaklaşırsa çocuğu şaşı olur.” diyorlardı. Muhacirler Medine’ye gelince
Ensardan kadınlarla evlendiler. Onlar, hanımlarını yüzükoyun yatırarak yaklaşmak istediler. Bir kadın bu hususta
kocasının isteğini reddetti ve ona dedi ki:
“Ben, Resulullah’a varıp bunu sormadıkça bunu yapamazsın,” Kadın, Ümmü Seleme’nin yanına varıp meseleyi ona
anlattı. Ümmü Seleme ona:
“Rasulullah gelinceye kadar otur bekle.” dedi. Rasulullah gelince de o kadın sorusunu sormaktan utandı ve dışarı
çıktı. Meseleyi Rasulullah’a Ümmü Seleme anlattı. Rasulullah
“Ensarlı kadını çağır.” dedi. Ümmü Seleme kadını içeri çağırdı. Resulullah da ona:
“Kadınlar sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza istediğiniz şekilde yaklaşın.” âyetini okudu ve “Tek yoldan.”
dedi.”[856]
18- Buharî’nin şerhinde Hafız İbni Hacer dedi ki;
“İbni Ömer’in anlattığı sebep, âyetin nüzulünde meşhurdur. Sanki Ebu Saîd’in hadisi, İbnu Abbas’a ulaşmadı, İbni
Ömer’in hadisi ulaştı da, o bunu anladı.” [857]
19- İbn Ömer (Şiilerin de te’viline delil olmak üzere) bu âyetin “Kadınlarla arkalarından cinsel temasta bulunma
ruhsatı” olarak nazil olduğunu söylemişse de[858] burada itimad edilen Cabir rivayeti olduğu âlimlerin cumhuru
tarafından ifade edilmiştir.[859]
20- Bu âyet-i kerime cinsi münasebetin fercden olması şartıyla, kadınla istenildiği şekilde birleşmenin mubah
olduğuna delalet etmektedir. Buna göre, cimanın tarla yerinde yani ferc’de olması şartıyla, kocanın eşiyle, önden,
arkadan, ya da sırtüstü yatar bir şekilde cimada bulunması mubahtır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in de şöyle dediği
rivayet olunmuştur:
“Kadına ister önden, isterse arkadan yanaş; ancak, onunla hayızlı iken münasebetten ve dübüründen sakın.” [860]


.
[663] Ebu Davud; Hacc: 1733, Hakim; Müstedrek: 1/449, İbn Cerir: 2/164; Ahmed; İbnu Ebî Hatim; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul,
İhtar Yayıncılık: 50; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/90.
[664] İbn Cerir et-Taberî, Camîu’l-Beyân, 2/164.
[665] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1984, 1/349-350; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’i-Kur’ân, 2/274-275.
[666] Ebu’l-Berekât en-Nesefi, Medâriku’t-Tenzîl, 1/162; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’1-Ğayb, 5/l71.
[667] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/171.
[668] Buhari; Hacc: 150 (1770), Büyü’: 36 (2050), 2098, Tefsir: 4519, İbn Cerir: Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/116; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı
Nüzul, İhtar Yayıncılık: 50; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/90; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/171.
[669] Ebû Dâvud, Menasik, 4; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 50-51.
[670] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/171.
[671] Buhari; Tefsir: 4520, Müslim; Hacc; 151/1219 s. 893; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 51.
[672]
Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertibi Müsnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, 2/13.
[673] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiul- Beyân, 2/292; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/91.
[674] İbni Münzir; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/91.
[675] Buhari; Hacc: 1664, Müslim; Hacc: 153/1220 s. 894.
[676] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 51.
[677] Müslim, Hacc, 152.
[678] İbn Hişâm, es-Siretu’n-Nebeviyye, 1/199.
[679] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[680] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[681]
Buharı, Tefsir el-Kur’an: 2/35.
[682] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmiul- Beyân.
[683] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 2/172, Suyuti; Lübab: s, 38. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 51.
[684] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/173.
[685] İbnu Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/92.
[686] Beyhâki; İbn Ebi Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/92.
[687] İbn Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/92-93.
[688] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[689] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 51.
[690] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/215.
[691] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[692] Hucurat: 49/13.
[693] Benzeri bir hadis için bkz. Tirmizi, Tefsir, 50 (5/389).
[694] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[695] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[696] İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/92-93.
[697] İbn Ebi Hatim.
[698] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/174.
[699]
el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/288.
[700]
Ebu’l-Berekât en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl, 1/165.
[701] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[702] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb.
[703] İbn Cerir Taberî, Câmiu’l-Beyân: 2/181-182; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 52; Fahreddin Razi, Mefatihu’lĞayb, 5/215; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/94.
[704] Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 5/215.
[705] Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 5/215.
[706] İbnu Ebî Hatim; İbn İshâk; İbn Münzîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/94.
[707] Bakara: 2/207.
[708] Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 5/215.
[709] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/182.
[710] bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, Kahire tarihsiz, Dâru’ş-Şa’b neşri, 2/287.
[711]
Olayın buraya kadarki kısmı Buhârî’de de yer almaktadır. Bak: Buhârî, Meğâzî, 28.
[712] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/182; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr, Beyrut 1384/1964, 1/219-220. Hubeyb ibn Adiy hakkında bilgi için bak:
İbnu’l-Esîr, Usdu’1-Ğâbe, 2/120-122; Zeyd ibnu’d-Desine hakkında bilgi için bak İbnu’1-Esîr, Usdu’1-Ğâbe, 2/286-287.
[713]
Tirmizi, ez-Zühd: 59 (2404)
[714] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/183.
[715] Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 5/215-216.
[716]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 5/204.
[717] İbnu Cerîr; 2/187; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/96.
[718] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr 1/223. Suheyb’in hal tercümesi için bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’1-Ğâbe, 3/36-38; Ebu Zerr’in hal tercümesi için bak: İbnu’l-
Esîr, Usdu’1-Ğâbe, 6/99-101.
[719] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/187.
[720] Haris İbni Ebî Üsame, Müsned; İbnu Ebî Hatim. Bu hadisi İbn Kesir, bu ayetin tefsirinde zikretmiştir. Hakim, Müstedrek: 3/400; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin
Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 52; Fahri Râzî, 5/215; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/95.
Hâkim Müstedrek’inde bunun benzerini İbnu Müseyyib yoluyla Suhayb’e ulaşmış olarak anlattı.
Hakim bunun benzerini İkrime’nin mürselinden anlattı.
Hâkim Hammad İbni Mesleme’den, Sabit’ten, Enes’ten anlattı. “Bunda âyetin inmesinin açıklanması vardır, Müslim’in şartı üzerine sahihtir.” dedi.
[721] Hakim; Müstedrek: 3/398. Beyhâki; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 52-53.
[722] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr, 1/223; İbn Kesîr, Tefsîru’1-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1984 (Kahraman Yayınları), 1/260-261.
[723] Nahl: 16/41.
[724] Nahl: 16/106
[725] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[726] İbnu Cerîr; 2/187; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/95-96.
[727] Mürsel hadistir. İbn Cerir; 2/187. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 53.
[728] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 53.
[729] İbn Cerir: 2/187. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 53.
[730] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/187.
[731] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/187.
[732] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/187.
[733] Alûsî, Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/97.
[734] Alûsî, Rûhu’İ-Maâni, 2/97.
[735] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[736] Hud: 11/111; İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/188.
[737] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/83.
[738] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/189.
[739] Bu hadisin senedinde tedlisçi İbn Cüreyh vardır. İbn Cerir: 2/189. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 53.
[740] Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 63.
[741] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[742] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/189.
[743] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/189.
[744] Nisa: 4/136.
[745] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[746]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Alûsî, Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/100.
[747]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Alûsî, Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/100.
[748]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Alûsî, Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/100.
[749]
Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Alûsî, Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/100.
[750] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/197.
[751] Ahzâb: 33/10.
[752] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/198-199; Suyuti; Lübab: s. 39, ed-Dürr: 1/243. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 53-54; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 6/19.
[753] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 54.
[754] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 6/19.
[755] Abdürrezzak; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/97.
[756] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/231-232; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 6/19.
[757] Buhari, İkrah, 1.
[758] Ahzab: 33/11; İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/197.
[759] Amr İbnu’i-Cemûh Uhud’da şehid olmuştur. Hal tercümesi için bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’1-Ğâbe, 4/206-208.
[760] İsnadı zayıftır. Ebu Salih, İbn Abbas’tan işitmemiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 54; Fahreddin er-Râzî,
Mefâtîhu’l-Gayb
[761] Çok yaşlı biri olan bu sahabe son derece zengin idi.
[762] İbni Münzir; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/98.
[763] İsnadı yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 54; Alûsî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut, tarihsiz, 2/105; Fahreddin erRâzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[764] İbnu Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/98.
[765] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân. 2/200.
[766] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân. 2/200.
[767] Bakara: 2/177; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân. 2/200.
[768] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân. 2/201.
[769] Hal tercümesi için bak: İbnu’l-Esîr, Usdu’l-Ğâbe, 3/194-196.
[770] Mürsel hadistir. Taberanî; 2/162, rakam. 1670, Ebu Yala: 3/102; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 54-55.
[771] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 55.
[772] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 55.
[773] İbni Cerîr; İbni Ebî Hatim; Tabarânî, Kebîr; Beyhakî, Sünen; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/99-100.
[774] Geçen hadisle ittifak halindedir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 55-57.
[775] Ebu Muhammed Abdulmelik İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, tahkik: Mustafa es-Saka, İbrahim el-İbyârî, Abdulhafîz Şelebî, Kahire 1375/1955, 1/601-604;
İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/202-203.
[776] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/202-203.
[777] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/203.
[778] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[779] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/371.
[780] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[781] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/207.
[782] İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, 1/605; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/207; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’1-Azîm, 1/371.
[783] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/207.
[784] Tirmizi; Tefsir: 3049-3049 mükerrer, Ebu Davud; Eşribe: 3670; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 57; Alusî,
Rûhu’l-Maânî, Beyrut tarihsiz, 2/111.
[785] Nisa: 4/43.
[786] Maide: 5/90.
[787]
Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertibi Musnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, 2/14.
[788] İbn İshak; İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/101.
[789] İbn Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/101.
[790]
Alûsî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut tarihsiz, 2/115.
[791]
Nisa: 4/43
[792] Maide: 5/90
[793]
Nisa: 4/43
[794] Maide: 5/90
[795] Maide: 5/90
[796] Nisa: 4/43.
[797]
Maide: 5/90-91.
[798] Ebu Davud, el-Eşribe: 1 (3670); Tirmizi, Tefsir el-Kur’an: 2/7; Neseî, el-Eşribe: 1; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/209-211.
[799] Nahl: 16/67.
[800] Bakara: 2/219.
[801] Nisa: 4/43.
[802] Maide: 5/90-91.
[803] Nisa: 4/43.
[804] Nisa: 4/43.
[805] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[806]
A’raf: 7/199.
[807] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/212.
[808] İsra suresi, 17/34
[809] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/215.
[810] Hadis mürseldir. Ancak bir sonraki haberde mevsul olarak gelecektir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 58.
[811] En’âm: 6/152; İsrâ: 17/34.
[812] Nisa: 4/10.
[813] Ebu Davud; Vesaya: 7 (3871), Nesai; Vesaya: 11 (3667-3668).4/256, Hakim; Müstedrek: 2/278; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul,
İhtar Yayıncılık: 58.
[814] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/101-102.
[815] Nisa: 4/10.
[816] Ebu Davud; Vesaya: 7 (3871), Nesai; Vesaya: 11 (3699).4/256, İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/216.
[817] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/217.
[818] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/217.
[819] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/218.
[820] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[821] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesir fi İlmi’t-Tefsîr, Beyrut 1384/1964,1/244.
[822] Mürsel hadistir. Suyuti; Lübab: s. 41, ed-Dürr: 1/256; İbnu Münzir, İbnu Ebî Hatim; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 58-59.
[823] Kelbî’den dolayı isnadı zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 59.
[824] İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/245.
[825] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[826] İsnadı hasendir. İbn Cerir: 2/223. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 59.
[827] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/103-104.
[828] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/540-544.
[829]
Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Beyrut 1408/1988, 3/47.
[830] Îbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, 1/246..
[831] Müslim, Hayz: 16/302 s. 246, Ebu Davud, Taharet: 258, Nikâh: 2165; Tirmîzi, Tefsir, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/132; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed
el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 60; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/224.
[832]
Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fi Tertibi Musnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, 11,14; Ebu Davud, Nikâh, 45-46, hadis no: 2165.
[833] Müslim; Hayz: 16/302 s. 246, Ebu Davud; Taharet: 258, Nikâh: 2165..İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 60.
[834] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/224; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, s. 1/56.
[835] Buhari; Tefsir: 4528, Muslim; Nikâh: 117/1435 s. 1058, Tirmizi; Tefsir: 2978; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık:
60.
[836] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/224.
[837]
Ebu Bekr Abdullah ibn ez-Zubeyr el-Humeydî, el-Müsned, tah: Habîbu’r-Rahman el-A’zamî, Beyrut tarihsiz, 2/532, hadis no: 1263.; Buhari; Tefsir: 4528,
Müslim; Nikâh: 117/1435 s. 1058, Talâk, 117, 118; Tibb, 50; Ebu Dâvud, Nikâh, 45; Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/25; İbn Mâce, Tahâre, 122; Nikâh, 29; Dârimî,
Vudû’ 114; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 2/182, 210, 272, 344, 408, 444, 476, 479; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık:
61; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/107; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/233.
[838] Senedi sahihtir. Ebu Davud; Nikâh: 2164, Hakim; Müstedrek: 2/279; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 61; İbn
Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/233.
[839] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 61.
[840] Müslim; Nikâh: 119/1435 s. 1059; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 61.
[841] Müslim; Nikâh: 119/1435 s. 1; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 61-62.
[842] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 62.
[843] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 62.
[844] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[845] Tirmizi; Tefsir: 2980, Nesai; İşretu’n-Nisa: 94, Tefsir: 60; Ahmed, Müsned; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 62;
İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/107; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/233.
[846] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 2/234, Hakim; Müstedrek: 2/279; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 62.
[847] Bir önceki hadis-i şerife bakınız. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 62.
[848] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
[849] İbn Cerîr, Ebu Yâlâ, İbn Merduyeh; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/107.
[850] Buhari; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/107.
[851] Taberânî, Evsat; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/107-108.
[852] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/108.
[853] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/232.
[854] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/234.
[855]
Ebu Davud, Nikâh, 44-45, hadis no: 2164; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/57-58.
[856] Ahmed b Hanbel, Müsned, 5/305; Tirmizi, Tefsiri el-Kur’an: 2/25 (2979); İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/232.
[857] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/108.
[858] Suyûtî, Lübabun-Nukûl, 1/56.
[859]
Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, 1/56-57.
[860]
Abdulfettah el-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 68.

Kur'ân'dan İdrake Yansıyanlar

Bakara, 2/213

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللّٰهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ

“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi.” (Bakara sûresi, 2/213)

Bazı yorumcular, “İnsanlar bir tek ümmet idi…” âyetinin tefsirinde, Âdemoğullarının hepsi kâfir idi, Allah bunlara; “Hz. Nuh’u ve peşi sıra da diğer peygamberleri gönderdi.” derler. Bu görüş kat’iyen doğru değildir. Yeryüzünde Hz. Âdem’den bu yana her zaman insanlar bir nebinin vesayetinde bulunma, gelişme, yetişme imkânını bulmuş; ama ya değerlendirmiş ya da değerlendirememiş, olduğu gibi kalmıştır. Ne var ki baştan beri o, hiçbir zaman başıboş bırakılmamıştır. Gerçi bazıları peygamberlerin yeni mesajı yüzünden ihtilafa düşmüşlerdir ama, bi’set-i enbiyânın getirdiği kat kat fazladır. Bediüzzaman yaklaşımıyla 100 çekirdeğin 80 tanesi çürüse, 20 tanesi ağaç olsa, nasıl o çekirdek sahibi zarar etti denilmez; öyle de 100 insan içinde 20 tanesi inanıyor ve gaye‑i hilkati istikametinde bir hayat yaşıyorsa, o yeter ve umum mevcut abesiyetten kurtulmuş sayılır.[1]

Evet, ilk insanlar, ilk peygamberler sayesinde bir ümmet idi.. bir asıldan ve tek bir kökten gelmiş olmanın onların vicdanlarında bıraktığı tesirle bir bütün ve bir cemaatti. Onlar dinsiz, imansız, vahşi ve mütecaviz değillerdi. Sonradan bir kısım arizî sebeplerle ihtilafa düştü ve birliklerini bozdular. İlk insan, ilk peygamber birleştirici bir unsur olarak uzun zaman devam etti. Sonra insanların tabiatlarına, bazı maslahatlar için aynı zamanda birer imtihan vesilesi olsun diye dercedilen bazı duygular hükümlerini icra etmeye başladı; aklın, mantığın yerini hisler, hevesler aldı.. hidayetin yerine gelip heva oturdu.. ve derken ittifak ve vahdet ihtilafa yenik düştü.. ve Allah (celle celâluhu) temelde, safvet ve istikamete programlanmış insan fıtratını bir kere daha özüne uyarmak ve onun kalbiyle hakikatler arasındaki engelleri bertaraf etmek için, yeni yeni peygamberler göndererek insanoğlunu hayrın neticesiyle ümitlendirip şerrin akıbetini göstermekle de temkin ve teyakkuza çağırdı. Ne var ki, bazıları heva ve heveslerine esaretten kurtulamadıkları, bazıları da kendilerini kibir, zulüm ve taşkınlık akıntılarına saldıklarından, her yeni dönemde ihtilaflarını az değiştirerek, ama mutlaka katmerleştirerek ayrı ayrı yollarda devam ettirdiler.

Aslında, bu insanların ilk ihtilafları, önceki gerçeklerin onların nazarında matlaşmasından, silinip gitmesinden ve yerlerini başka şeylerin işgal etmesindendi. İkinci ihtilafları ise, her şeyi yeniden netleştiren, kapalı noktaları aydınlatan delil ve hüccetlere rağmen ya kıskançlık ve taşkınlıktan farklı yorumlara girmelerinden veya onca ilâhî burhan ve hüccete rağmen indî içtihatlara girmelerinden kaynaklanıyordu.

Oysaki Allah (celle celâluhu) içtihada ihtiyaç hissettikleri boşlukları âyât‑ı beyyinâtıyla doldurmuş, his ve heves kaynaklı yorumlara giden yolları kapamıştı. Siz isterseniz bunu fukahâ ağzıyla: “Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.”[2] şeklinde de ifade edebilirsiniz. Evet onlar, ittifak vesilesi âyetleri kabul etmeyip, ihtilaf sebebi hevâî içtihatlara saptıklarından ihtilaf ve sapıklık gayyalarına yuvarlandılar.

[1] Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat, s. 55-56.
[2] Mecelle, Mukaddime (Kavaid-i Külliye), 17. Madde.