Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.
Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.
Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).
Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).
1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.
- 1
- الٓمٓۚ
- Elif lam mim
- ذٰلِكَ
- işte o
- الْكِتَابُ
- Kitap
- لَا رَيْبَۚۛ
- hiç şüphe yoktur
- ف۪يهِۚۛ
- kendisinde
- هُدًى
- yol göstericidir
- لِلْمُتَّق۪ينَۙ
- müttakiler için
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يُؤْمِنُونَ
- inanıp
- بِالْغَيْبِ
- gaybde(gizlide)
- وَيُق۪يمُونَ
- kılarlar
- الصَّلٰوةَ
- namazlarını
- وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
- ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
- يُنْفِقُونَۙ
- (Allah rızası için) harcarlar
- وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
- iman ederler
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْكَ
- Sana
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene (inanırlar)
- مِنْ قَبْلِكَۚ
- senden önce
- وَبِالْاٰخِرَةِ
- ahirete de
- هُمْ يُوقِنُونَۜ
- kesinlikle
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- عَلٰى
- üzeredirler
- هُدًى
- bir hidayet
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
- ve işte onlardır
- الْمُفْلِحُونَ
- umduklarına erenler
- اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere gelince
- سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
- onlar için birdir
- ءَاَنْذَرْتَهُمْ
- onları uyarsan da
- اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
- uyarmasan da
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- خَتَمَ
- mühürlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى قُلُوبِهِمْ
- onların kalblerini
- وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
- ve kulaklarını
- وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
- gözlerine de
- غِشَاوَةٌۘ
- perde inmiştir
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- عَظ۪يمٌ۟
- büyük
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan öyleleri de
- مَنْ يَقُولُ
- derler
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَبِالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
- inanmadıkları halde
- يُخَادِعُونَ
- aldatmağa çalışırlar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
- ve mü`minleri
- وَمَا يَخْدَعُونَ
- aldatamazlar
- اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
- kendilerinden başkasını
- وَمَا يَشْعُرُونَۜ
- farkında değiller
- ف۪ي قُلُوبِهِمْ
- onların kablerinde
- مَرَضٌۙ
- hastalık vardır
- فَزَادَهُمُ
- artırmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- مَرَضاًۚ
- hastalıklarını
- وَلَهُمْ
- onlara vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌۙ
- acı
- بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
- yalan söylemelerinden ötürü
- وَاِذَا ق۪يلَ
- denildiği zaman
- لَهُمْ
- onlara
- لَا تُفْسِدُوا
- bozgunculuk yapmayın
- فِي الْاَرْضِۙ
- yeryüzünde
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّمَا
- sadece
- نَحْنُ
- biz
- مُصْلِحُونَ
- düzelticileriz
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- muhakkak
- هُمُ
- onlar
- الْمُفْسِدُونَ
- bozgunculardır
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَشْعُرُونَ
- anlamazlar
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- iman edin
- كَمَٓا
- gibi
- اٰمَنَ
- inandıkları
- النَّاسُ
- insanların
- قَالُٓوا
- derler
- اَنُؤْمِنُ
- inanır mıyız?
- اٰمَنَ
- inandığı
- السُّفَـهَٓاءُۜ
- beyinsizlerin
- اَلَٓا
- iyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- doğrusu onlar
- هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
- asıl beyinsizler kendileridir
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inanmış olanlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- وَاِذَا
- ve zaman
- خَلَوْا
- yalnız kaldıkları
- اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
- şeytanlarıyla
- اِنَّا
- biz
- مَعَكُمْۙ
- sizinle beraberiz
- اِنَّمَا نَحْنُ
- biz sadece
- مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
- (onlarla) alay ediyoruz
- اَللّٰهُ
- Allah da
- يَسْتَهْزِئُ
- alay eder
- بِهِمْ
- kendileriyle
- وَيَمُدُّهُمْ
- ve onları bırakır
- ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
- taşkınları içinde
- يَعْمَهُونَ
- bocalayıp dururlar
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın aldılar
- الضَّلَالَةَ
- sapıklığı
- بِالْهُدٰىۖ
- hidayet karşılığında
- فَمَا رَبِحَتْ
- kar etmedi
- تِجَارَتُهُمْ
- ticaretleri
- وَمَا كَانُوا
- olmadılar
- مُهْتَد۪ينَ
- doğru yolu bulanlardan
- مَثَلُهُمْ
- Onların durumu
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- الَّذِي اسْتَوْقَدَ
- yakan kişinin
- نَاراًۚ
- ateş
- فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
- aydınlatır aydınlatmaz
- مَا حَوْلَهُ
- çevresini
- ذَهَبَ
- giderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- بِنُورِهِمْ
- onların nurunu
- وَتَرَكَهُمْ
- ve onları bıraktı
- ف۪ي ظُلُمَاتٍ
- karanlıklar içinde
- لَا يُبْصِرُونَ
- görmezler
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onlar
- لَا يَرْجِعُونَۙ
- dönmezler
- اَوْ
- ya da (onlar)
- كَصَيِّبٍ
- boşanan yağmur gibi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- ف۪يهِ
- içinde
- ظُلُمَاتٌ
- karanlıklar
- وَرَعْدٌ
- ve gök gürlemesi
- وَبَرْقٌۚ
- ve şimşek (ler)
- يَجْعَلُونَ
- tıkarlar
- اَصَابِعَهُمْ
- parmaklarını
- ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
- kulaklarına
- مِنَ الصَّوَاعِقِ
- yıldırım seslerinden
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۜ
- ölüm
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُح۪يطٌ
- tamamen kuşatmıştır
- بِالْكَافِر۪ينَ
- inkarcıları
- يَكَادُ
- neredeyse
- الْبَرْقُ
- şimşek
- يَخْطَفُ
- kapıverecek
- اَبْصَارَهُمْۜ
- gözlerini
- كُلَّمَٓا
- zaman
- اَضَٓاءَ
- aydınlattığı
- لَهُمْ
- onları
- مَشَوْا
- yürürler
- ف۪يهِۙ
- o(nun ışığı)nda
- وَاِذَٓا اَظْلَمَ
- karanlık çökünce
- عَلَيْهِمْ
- üzerlerine
- قَامُواۜ
- dikilip kalırlar
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَذَهَبَ
- elbette götürürdü
- بِسَمْعِهِمْ
- işitmelerini
- وَاَبْصَارِهِمْۜ
- ve görmelerini
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ۟
- gücü yeter
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- ey insanlar
- اعْبُدُوا
- kulluk edin
- رَبَّكُمُ
- Rabbinize
- الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
- sizi yaratan
- وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- ve sizden öncekileri
- لَعَلَّكُمْ
- ki
- تَتَّقُونَۙ
- korunasınız
- اَلَّذ۪ي
- O (Rabb) ki
- جَعَلَ
- kıldı
- لَكُمُ
- sizin için
- الْاَرْضَ
- yeri
- فِرَاشاً
- döşek
- وَالسَّمَٓاءَ
- ve göğü
- بِنَٓاءًۖ
- bina
- وَاَنْزَلَ
- ve indirdi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مَٓاءً
- su
- فَاَخْرَجَ
- çıkardı
- بِه۪
- onunla
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- çeşitli ürünler
- رِزْقاً
- rızık olarak
- لَكُمْۚ
- sizin için
- فَلَا تَجْعَلُوا
- Öyleyse koşmayın
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اَنْدَاداً
- eşler
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَعْلَمُونَ
- bile bile
- وَاِنْ
- Eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- ف۪ي
- içinde
- رَيْبٍ
- şüphe
- مِمَّا نَزَّلْنَا
- indirdiğimizden
- عَلٰى عَبْدِنَا
- kulumuz (Muhammed)e
- فَأْتُوا
- haydi getirin
- بِسُورَةٍ
- bir sure
- مِنْ مِثْلِه۪ۖ
- onun gibi
- وَادْعُوا
- çağırın
- شُهَدَٓاءَكُمْ
- şahitlerinizi
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- اِنْ
- eğer
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- فَاِنْ
- yok eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- yapmadınızsa
- وَلَنْ تَفْعَلُوا
- ki asla yapamayacaksınız
- فَاتَّقُوا
- o halde sakının
- النَّارَ
- ateşten
- الَّت۪ي
- ki
- وَقُودُهَا
- yakıtı
- النَّاسُ
- insanlar
- وَالْحِجَارَةُۚ
- ve taşlardır
- اُعِدَّتْ
- hazırlanmış
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkarcılar için
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الَّذ۪ينَ
- kimseleri
- اٰمَنُوا
- inanan
- وَعَمِلُوا
- ve işleyen
- الصَّالِحَاتِ
- salih işler
- اَنَّ
- muhakkak
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- جَنَّاتٍ
- cennetler
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altlarından
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- كُلَّمَا
- her
- رُزِقُوا
- rızıklandırıldıklarında
- مِنْهَا
- onlardaki
- مِنْ ثَمَرَةٍ
- meyveden
- رِزْقاًۙ
- rızk olarak
- قَالُوا
- derler
- هٰذَا
- Bu
- الَّذ۪ي رُزِقْنَا
- rızıklandığımız şeydir
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- وَاُتُوا
- verilmiştir
- بِه۪
- onlara
- مُتَشَابِهاًۜ
- ona benzer
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- ف۪يهَٓا
- orada
- اَزْوَاجٌ
- eşler
- مُطَهَّرَةٌ
- tertemiz
- وَهُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
- çekinmez
- اَنْ يَضْرِبَ
- vermekten
- مَثَلاً
- misal
- مَا بَعُوضَةً
- bir sivrisineği
- فَمَا
- hatta olanı
- فَوْقَهَاۜ
- onun da üstünde
- فَاَمَّا
- gerçekten
- الَّذ۪ينَ
- kimseler
- اٰمَنُوا
- inanan
- فَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- kesinlikle o
- الْحَقُّ
- haktır (gerçektir)
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- Rablerinden
- وَاَمَّا
- ise
- الَّذ۪ينَ
- edenler
- كَفَرُوا
- inkar
- فَيَقُولُونَ
- derler
- مَاذَٓا
- neyi
- اَرَادَ
- istedi (kasdetti)
- اللّٰهُ
- Allah
- بِهٰذَا
- bu
- مَثَلاًۢ
- misalle
- يُضِلُّ
- saptırır
- بِه۪
- onunla
- كَث۪يراً
- bir çoğunu
- وَيَهْد۪ي
- ve yine yola getirir
- كَث۪يراًۜ
- bir çoğunu
- وَمَا يُضِلُّ
- saptırmaz
- بِه۪ٓ
- onunla
- اِلَّا
- başkasını
- الْفَاسِق۪ينَۙ
- fasıklardan
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يَنْقُضُونَ
- bozarlar
- عَهْدَ
- verdikleri sözü
- اللّٰهِ
- Allah`a
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- م۪يثَاقِه۪ۖ
- söz verip bağlandıktan
- وَيَقْطَعُونَ
- keserler
- مَٓا
- şeyi
- اَمَرَ
- emrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بِه۪ٓ
- kendisiyle
- اَنْ يُوصَلَ
- birleştirmesini
- وَيُفْسِدُونَ
- ve bozgunculuk yaparlar
- فِي الْاَرْضِۜ
- yeryüzünde
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlardır
- الْخَاسِرُونَ
- ziyana uğrayanlar
- كَيْفَ
- nasıl
- تَكْفُرُونَ
- inkar edersiniz
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَكُنْتُمْ
- siz idiniz
- اَمْوَاتاً
- ölüler
- فَاَحْيَاكُمْۚ
- O sizi diriltti
- ثُمَّ
- sonra
- يُم۪يتُكُمْ
- öldürecek
- يُحْي۪يكُمْ
- diriltecek
- اِلَيْهِ
- O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- هُوَ
- O
- الَّذ۪ي
- ki
- خَلَقَ
- yarattı
- لَكُمْ
- sizin için
- مَا
- ne
- فِي
- varsa
- الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- جَم۪يعاً
- hepsini
- ثُمَّ
- sonra
- اسْتَوٰٓى
- yöneldi
- اِلَى السَّمَٓاءِ
- göğe
- فَسَوّٰيهُنَّ
- onları düzenledi
- سَبْعَ
- yedi
- سَمٰوَاتٍۜ
- gök (olarak)
- وَهُوَ
- ve O
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذْ
- bir zamanlar
- قَالَ
- dedi ki
- رَبُّكَ
- Rabbin
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلٌ
- yaratacağım
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- خَل۪يفَةًۜ
- bir halife
- قَالُٓوا
- dediler (melekler)
- اَتَجْعَلُ
- mi yaratacaksın?
- ف۪يهَا
- orada
- مَنْ
- kimse
- يُفْسِدُ
- bozgunculuk yapan
- وَيَسْفِكُ
- döken
- الدِّمَٓاءَۚ
- kan
- وَنَحْنُ
- oysa biz
- نُسَبِّحُ
- tesbih ediyor
- بِحَمْدِكَ
- seni överek
- وَنُقَدِّسُ
- ve takdis ediyoruz
- لَكَۜ
- seni
- قَالَ
- dedi
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- مَا
- şeyleri
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَعَلَّمَ
- ve öğretti
- اٰدَمَ
- Adem`e
- الْاَسْمَٓاءَ
- isimleri
- كُلَّهَا
- bütün
- ثُمَّ
- sonra
- عَرَضَهُمْ
- onları sunup
- عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- فَقَالَ
- dedi
- اَنْبِؤُ۫ن۪ي
- bana söyleyin
- بِاَسْمَٓاءِ
- isimlerini
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- onların
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru kimseler
- قَالُوا
- dediler ki
- سُبْحَانَكَ
- Seni tesbih ederiz
- لَا
- yoktur
- عِلْمَ لَنَٓا
- bilgimiz
- اِلَّا
- başka
- مَا عَلَّمْتَنَاۜ
- senin bize öğrettiğinden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- sen
- الْعَل۪يمُ
- bilen
- الْحَك۪يمُ
- hakim olansın
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اَنْبِئْهُمْ
- bunlara haber ver
- بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
- onların isimlerini
- فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
- bunlara haber verince
- بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
- onların isimlerini
- اَلَمْ اَقُلْ
- dememiş miydim?
- لَكُمْ
- size
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- غَيْبَ
- gayblarını
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاَعْلَمُ
- ve bilirim
- مَا
- şeyleri
- تُبْدُونَ
- sizin açıkladıklarınız
- وَمَا
- ve şeyleri
- كُنْتُمْ
- olduğunuz
- تَكْتُمُونَ
- gizlemekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- Meleklere
- اسْجُدُوا
- secde edin
- لِاٰدَمَ
- Adem`e
- فَسَجَدُٓوا
- hemen secde ettiler
- اِلَّٓا
- hariç
- اِبْل۪يسَۜ
- İblis
- اَبٰى
- kaçındı
- وَاسْتَكْبَرَ
- kibirlendi
- وَكَانَ
- ve oldu
- مِنَ الْكَافِر۪ينَ
- inkarcılardan
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اسْكُنْ
- oturun
- اَنْتَ
- sen
- وَزَوْجُكَ
- ve eşin
- الْجَنَّةَ
- cennette
- وَكُلَا
- yeyin
- مِنْهَا
- ondan
- رَغَداً
- bol bol
- حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
- dilediğiniz yerde
- وَلَا تَقْرَبَا
- yaklaşmayın
- هٰذِهِ
- şu
- الشَّجَرَةَ
- ağaca
- فَتَكُونَا
- olursunuz
- مِنَ الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- فَاَزَلَّهُمَا
- derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
- الشَّيْطَانُ
- şeytan
- عَنْهَا
- oradan
- فَاَخْرَجَهُمَا
- çıkardı
- مِمَّا كَانَا
- bulundukları yerden
- ف۪يهِۖ
- içinde
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- اهْبِطُوا
- inin
- بَعْضُكُمْ
- kiminiz
- لِبَعْضٍ
- kiminize
- عَدُوٌّۚ
- düşman olarak
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُسْتَقَرٌّ
- kalmak
- وَمَتَاعٌ
- ve nimet
- اِلٰى ح۪ينٍ
- bir süre
- فَتَلَقّٰٓى
- derken aldı
- اٰدَمُ
- Adem
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- كَلِمَاتٍ
- kelimeler
- فَتَابَ عَلَيْهِۜ
- bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
- اِنَّهُ
- Şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyendir
- قُلْنَا
- dedik
- اهْبِطُوا
- inin
- مِنْهَا
- oradan
- جَم۪يعاًۚ
- hepiniz
- فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
- yalnız size geldiği zaman
- مِنّ۪ي
- benden
- هُدًى
- bir hidayet
- فَمَنْ
- kimler
- تَبِعَ
- uyarsa
- هُدَايَ
- benim hidayetime
- فَلَا خَوْفٌ
- artık bir korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَالَّذ۪ينَ
- kimseler
- كَفَرُوا
- inkar eden
- وَكَذَّبُوا
- ve yalanlayan
- بِاٰيَاتِنَٓا
- ayetlerimizi
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metleri
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَوْفُوا
- tutun ki
- بِعَهْد۪ٓي
- bana verdiğiniz sözü
- اُو۫فِ
- ben de tutayım
- بِعَهْدِكُمْ
- size verdiğim sözü
- وَاِيَّايَ
- ve sadece benden
- فَارْهَبُونِ
- korkun
- وَاٰمِنُوا
- ve inanın
- بِمَٓا اَنْزَلْتُ
- indirdiğime
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا مَعَكُمْ
- sizin yanınızda bulunanı
- وَلَا تَكُونُٓوا
- ve olmayın
- اَوَّلَ
- ilk
- كَافِرٍ
- inkar eden
- بِه۪ۖ
- onu
- وَلَا تَشْتَرُوا
- ve satmayın
- بِاٰيَات۪ي
- benim ayetlerimi
- ثَمَناً
- bedele
- قَل۪يلاًۘ
- az bir
- وَاِيَّايَ
- ve benden
- فَاتَّقُونِ
- sakının
- وَلَا تَلْبِسُوا
- ve katıştırmayın
- الْحَقَّ
- gerçeği
- بِالْبَاطِلِ
- batılla
- وَتَكْتُمُوا
- ve gizlemeyin
- الْحَقَّ
- hakkı
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bildiğiniz halde
- وَاَق۪يمُوا
- ve kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- ve verin
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- وَارْكَعُوا
- ve ruku edin
- مَعَ
- beraber
- الرَّاكِع۪ينَ
- rüku edenlerle
- اَتَأْمُرُونَ
- emredip
- النَّاسَ
- insanlara
- بِالْبِرِّ
- iyiliği
- وَتَنْسَوْنَ
- unutuyor musunuz?
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinizi
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- تَتْلُونَ
- okuduğunuz halde
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
- وَاسْتَع۪ينُوا
- yardım dileyin
- بِالصَّبْرِ
- sabırla
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- وَاِنَّهَا
- şüphesiz bu
- لَكَب۪يرَةٌ
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
- saygı gösterenlerden
- اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- bilirler
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- مُلَاقُوا
- kavuşacaklarını
- رَبِّهِمْ
- Rablerine
- وَاَنَّهُمْ
- ve gerçekten onlar
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَ۟
- döneceklerini
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metimi
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
- ve sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- يَوْماً
- günden
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmeyeceği
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يُقْبَلُ
- kabul edilmeyeceği
- مِنْهَا
- kimseden
- شَفَاعَةٌ
- şefaat da
- وَلَا يُؤْخَذُ
- alınmayacağı
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye de
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- hiçbir yardım yapılmayacağı
- وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmıştık
- مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesinden
- يَسُومُونَكُمْ
- onlar size reva görüyor
- سُٓوءَ
- en kötüsünü
- الْعَذَابِ
- azabın
- يُذَبِّحُونَ
- boğazlayıp
- اَبْنَٓاءَكُمْ
- oğullarınızı
- وَيَسْتَحْيُونَ
- sağ bırakıyorlardı
- نِسَٓاءَكُمْۜ
- kadınlarınızı
- وَف۪ي
- ve vardı
- ذٰلِكُمْ
- bunda sizin için
- بَلَٓاءٌ
- imtihan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَاِذْ
- hani
- فَرَقْنَا
- yarmıştık
- بِكُمُ
- sizin için
- الْبَحْرَ
- denizi
- فَاَنْجَيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmış
- وَاَغْرَقْـنَٓا
- ve boğmuştuk
- اٰلَ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesini
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- görüyordunuz
- وَاِذْ
- hani
- وٰعَدْنَا
- sözleşmiştik
- مُوسٰٓى
- Musa ile
- اَرْبَع۪ينَ
- kırk
- لَيْلَةً
- gece için
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- siz (tanrı) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- onun ardından
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- ظَالِمُونَ
- zalimlerdiniz
- ثُمَّ
- sonra
- عَفَوْنَا
- affetmiştik
- عَنْكُمْ
- sizi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَاِذْ
- ve hani
- اٰتَيْنَا
- vermiştik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitap
- وَالْفُرْقَانَ
- ve furkan
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَهْتَدُونَ
- hidayete erersiniz diye
- وَاِذْ
- Hani
- قَالَ
- demişti ki
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmine
- يَا قَوْمِ
- ey kavmim
- اِنَّكُمْ
- şüphesiz sizler
- ظَلَمْتُمْ
- zulmettiniz
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinize
- بِاتِّخَاذِكُمُ
- (tanrı) edinmekle
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- فَتُوبُٓوا
- gelin tevbe edin de
- اِلٰى بَارِئِكُمْ
- yaratıcınıza
- فَاقْتُلُٓوا
- ve öldürün
- اَنْفُسَكُمْۜ
- nefislerinizi
- ذٰلِكُمْ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْ
- sizin için
- عِنْدَ
- katında
- بَارِئِكُمْۜ
- yaratıcınız
- فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
- sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
- اِنَّهُ
- şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- merhametlidir
- وَاِذْ
- ve hani
- قُلْتُمْ
- demiştiniz
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نُؤْمِنَ
- inanmayız
- لَكَ
- sana
- حَتّٰى
- kadar
- نَرَى
- görünceye
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- جَهْرَةً
- açıkça
- فَاَخَذَتْكُمُ
- derhal sizi yakalamıştı
- الصَّاعِقَةُ
- yıldırım gürültüsü
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- bunu görüyordunuz
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثْنَاكُمْ
- sizi tekrar diriltmiştik
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَوْتِكُمْ
- ölümünüzün
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَظَلَّلْنَا
- ve gölgelik çektik
- عَلَيْكُمُ
- üstünüze
- الْغَمَامَ
- bulutu
- وَاَنْزَلْنَا
- ve indirdik
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَنَّ
- kudret helvası
- وَالسَّلْوٰىۜ
- ve bıldırcın
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- güzelliklerden
- مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
- rızık olarak verdiğimiz
- وَمَا ظَلَمُونَا
- onlar bize zulmetmiyorlardı
- وَلٰكِنْ
- ama
- كَانُٓوا
- idiler
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerine
- يَظْلِمُونَ
- zulmetmekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik ki
- ادْخُلُوا
- girin
- هٰذِهِ
- şu
- الْقَرْيَةَ
- kente
- فَكُلُوا
- yeyin
- مِنْهَا
- oradan
- حَيْثُ
- yerde
- شِئْتُمْ
- dilediğiniz
- رَغَداً
- bol bol
- وَادْخُلُوا
- girin
- الْبَابَ
- kapıdan
- سُجَّداً
- secde ederek
- وَقُولُوا
- ve deyin
- حِطَّةٌ
- hitta (ya Rabbi bizi affet)
- نَغْفِرْ
- biz de bağışlayalım
- لَكُمْ
- sizin
- خَطَايَاكُمْۜ
- hatalarınızı
- وَسَنَز۪يدُ
- ve daha fazlasını vereceğiz
- الْمُحْسِن۪ينَ
- güzel davrananlara
- فَبَدَّلَ
- derken değiştirdiler
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimler
- قَوْلاً
- bir sözle
- غَيْرَ
- başka
- الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
- kendilerine söylenenden
- فَاَنْزَلْنَا
- biz de indirdik
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zulmedenlerin
- رِجْزاً
- bir azab
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
- yaptıkları kötülüklerden dolayı
- وَاِذِ
- hani
- اسْتَسْقٰى
- su istemişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmi için
- فَقُلْنَا
- demiştik
- اضْرِبْ
- vur
- بِعَصَاكَ
- asanla
- الْحَجَرَۜ
- taşa
- فَانْفَجَرَتْ
- fışkırmıştı
- مِنْهُ
- ondan
- اثْنَتَا عَشْرَةَ
- on iki
- عَيْناًۜ
- göze (pınar)
- قَدْ عَلِمَ
- bilmişti
- كُلُّ
- bütün
- اُنَاسٍ
- insanlar
- مَشْرَبَهُمْۜ
- kendi içecekleri yeri
- كُلُوا
- yeyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- مِنْ رِزْقِ
- rızkından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَلَا تَعْثَوْا
- ve (başkalarına) saldırmayın
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُفْسِد۪ينَ
- bozgunculuk yaparak
- وَاِذْ
- hani
- قُلْتُمْ
- siz demiştiniz ki
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نَصْبِرَ
- biz dayanamayız
- عَلٰى طَعَامٍ
- yemeğe
- وَاحِدٍ
- bir
- فَادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُخْرِجْ
- çıkarsın
- لَنَا
- bize
- مِمَّا
- şeylerden
- تُنْبِتُ
- bitirdiği
- الْاَرْضُ
- yerin
- مِنْ بَقْلِهَا
- sebzesinden
- وَقِثَّٓائِهَا
- acurundan
- وَفُومِهَا
- sarımsağından
- وَعَدَسِهَا
- mercimeğinden
- وَبَصَلِهَاۜ
- soğanından
- قَالَ
- dedi ki
- اَتَسْتَبْدِلُونَ
- değiştirmek mi istiyorsunuz?
- الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
- daha aşağı olanı
- بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
- iyi olanla
- اِهْبِطُوا
- inin
- مِصْراً
- bir şehre
- فَاِنَّ لَكُمْ
- sizin için var
- مَا سَاَلْتُمْۜ
- istediğiniz şeyler
- وَضُرِبَتْ
- vuruldu
- عَلَيْهِمُ
- üzerlerine
- الذِّلَّةُ
- alçaklık
- وَالْمَسْكَنَةُ
- ve yoksulluk (damgası)
- وَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- bir gazaba
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah`tan
- ذٰلِكَ
- işte bu
- بِاَنَّهُمْ كَانُوا
- şüphesiz öyle oldu
- يَكْفُرُونَ
- (çünkü) inkar ediyorlar
- بِاٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَيَقْتُلُونَ
- ve öldürüyorlardı
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
- haksız yere
- بِمَا
- sebebiyledir
- عَصَوْا
- isyan etmeleri
- وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
- sınırı aştıkları
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
- ve yahudiler
- وَالنَّصَارٰى
- ve hıristiyanlar
- وَالصَّابِـ۪ٔينَ
- ve sabiiler
- مَنْ اٰمَنَ
- kim inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَعَمِلَ
- ve yaparsa
- صَالِحاً
- iyi işler
- فَلَهُمْ
- onlar için vardır
- اَجْرُهُمْ
- mükafatları
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۖ
- rablerinin
- وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
- onlara korku yoktur
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almış
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- dağı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimizi
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاذْكُرُوا
- hatırlayın
- مَا ف۪يهِ
- içinde olanı
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- dönmüştünüz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَۚ
- bunun
- فَلَوْلَا
- eğer olmasaydı
- فَضْلُ
- iyiliği
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَرَحْمَتُهُ
- ve merhameti
- لَكُنْتُمْ
- elbette olurdunuz
- مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
- ziyana uğrayanlardan
- وَلَقَدْ
- elbette
- عَلِمْتُمُ
- bilmişsinizdir
- الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
- haddi aşanları
- مِنْكُمْ
- içinizden
- فِي السَّبْتِ
- cumartesi günü
- فَقُلْنَا
- işte dedik
- لَهُمْ
- onlara
- كُونُوا
- olun
- قِرَدَةً
- maymunlar
- خَاسِـ۪ٔينَۚ
- aşağılık
- فَجَعَلْنَاهَا
- ve bunu yaptık
- نَكَالاً
- ibretlik bir ceza
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
- önündekilere
- وَمَا خَلْفَهَا
- ve ardından geleceklere
- وَمَوْعِظَةً
- ve bir öğüt
- لِلْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler için
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪ٓ
- kavmine
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْمُرُكُمْ
- size emrediyor
- اَنْ تَذْبَحُوا
- kesmenizi
- بَقَرَةًۜ
- bir inek
- قَالُٓوا
- dediler
- اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
- bizimle alay mı ediyorsun?
- قَالَ
- dedi
- اَعُوذُ
- sığınırım
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- اَنْ اَكُونَ
- olmaktan
- مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
- cahillerden
- قَالُوا
- dediler
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۜ
- onun ne olduğunu
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا فَارِضٌ
- yaşlı olmayan
- وَلَا بِكْرٌۜ
- ve körpe de olmayan
- عَوَانٌ
- orta yaşlı
- بَيْنَ
- arasında
- ذٰلِكَۜ
- bunun
- فَافْعَلُوا
- haydi yapın
- مَا تُؤْمَرُونَ
- size emredileni
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا لَوْنُهَاۜ
- onun rengi nedir
- قَالَ
- dedi
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
- parlak sarı
- لَوْنُهَا
- renginde
- تَسُرُّ
- sevinç verir
- النَّاظِر۪ينَ
- bakanlara
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۙ
- onun nasıl bir şey olduğunu
- اِنَّ
- zira
- الْبَقَرَ
- o inek
- تَشَابَهَ
- benzer geldi
- عَلَيْنَاۜ
- bize
- وَاِنَّٓا
- ama mutlaka biz
- اِنْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dilerse
- اللّٰهُ
- Allah
- لَمُهْتَدُونَ
- hidayeti buluruz
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- şöyle diyor
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا ذَلُولٌ
- boyundurluk altına alınmamış
- تُث۪يرُ
- sürmek için
- الْاَرْضَ
- yeri
- وَلَا تَسْقِي
- ve sulamaz
- الْحَرْثَۚ
- ekin
- مُسَلَّمَةٌ
- kusursuz
- لَا شِيَةَ
- hiçbir alacası yok
- ف۪يهَاۜ
- onda
- قَالُوا
- dediler
- الْـٰٔنَ
- işte şimdi
- جِئْتَ
- getirdin
- بِالْحَقِّۜ
- doğruyu
- فَذَبَحُوهَا
- ve boğazladılar onu
- وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
- az daha yapmayacaklardı
- وَاِذْ
- hani
- قَتَلْتُمْ
- siz öldürmüştünüz
- نَفْساً
- bir adam
- فَادّٰرَءْتُمْ
- birbirinizle atışmıştınız
- ف۪يهَاۜ
- onun hakkında
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُخْرِجٌ
- ortaya çıkarıcıdır
- مَا كُنْتُمْ
- olduğunuz şeyi
- تَكْتُمُونَۚ
- gizlemiş
- فَقُلْنَا
- dedik ki
- اضْرِبُوهُ
- vurun ona (öldürülene)
- بِبَعْضِهَاۜ
- (ineğin) bir parçasıyla
- كَذٰلِكَ
- işte böylece
- يُحْـيِ
- diriltir
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمَوْتٰى
- ölüleri
- وَيُر۪يكُمْ
- ve size gösterir
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ
- düşünürsünüz
- ثُمَّ
- sonra yine
- قَسَتْ
- katılaştı
- قُلُوبُكُمْ
- kalbleriniz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- فَهِيَ
- şimdi onlar
- كَالْحِجَارَةِ
- taş gibi
- اَوْ
- hatta
- اَشَدُّ
- daha da
- قَسْوَةًۜ
- katıdır
- وَاِنَّ
- çünkü
- مِنَ الْحِجَارَةِ
- öyle taş var ki
- لَمَا يَتَفَجَّرُ
- fışkırır
- مِنْهُ
- içinden
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- وَاِنَّ مِنْهَا
- öylesi de var ki
- لَمَا يَشَّقَّقُ
- çatlayıverir de
- فَيَخْرُجُ
- çıkar
- مِنْهُ
- ondan
- الْمَٓاءُۜ
- su
- لَمَا يَهْبِطُ
- aşağı yuvarlanır
- مِنْ خَشْيَةِ
- korkusundan
- اللّٰهِۜ
- Allah
- وَمَا
- ve değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- اَفَتَطْمَعُونَ
- umuyor musunuz?
- اَنْ يُؤْمِنُوا
- inanacaklarını
- لَكُمْ
- size
- وَقَدْ
- oysa
- كَانَ
- vardı ki
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْ
- bunlardan
- يَسْمَعُونَ
- işitirlerdi de
- كَلَامَ
- sözünü
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- ثُمَّ
- sonra
- يُحَرِّفُونَهُ
- onu değiştirirlerdi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَا عَقَلُوهُ
- düşünüp akıl erdirdikten
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- خَلَا
- yalnız kaldıkları
- بَعْضُهُمْ
- bazısı
- اِلٰى بَعْضٍ
- bazısıyla
- اَتُحَدِّثُونَهُمْ
- onlara haber mi veriyorsunuz
- بِمَا فَتَحَ
- açtığı şeyleri
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- لِيُحَٓاجُّوكُمْ
- sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
- بِه۪
- onu
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّكُمْۜ
- Rabbiniz
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- Aklınızı kullanmıyor musunuz?
- اَوَلَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlar mı ki?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا يُسِرُّونَ
- onların gizlediklerini
- وَمَا يُعْلِنُونَ
- ve açığa vurduklarını
- وَمِنْهُمْ
- onların içinde vardır
- اُمِّيُّونَ
- ümmiler
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- اِلَّٓا
- dışında
- اَمَانِيَّ
- kuruntuları
- وَاِنْ هُمْ
- onlar
- اِلَّا
- sadece
- يَظُنُّونَ
- zannediyorlar
- فَوَيْلٌ
- vay haline
- لِلَّذ۪ينَ
- o kimselerin ki
- يَكْتُبُونَ
- yazıp
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِاَيْد۪يهِمْ
- elleriyle
- ثُمَّ
- sonra
- يَقُولُونَ
- derler
- هٰذَا
- bu
- مِنْ عِنْدِ
- katındandır
- اللّٰهِ
- Allah
- لِيَشْتَرُوا
- satmak için
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۜ
- az bir
- لَهُمْ
- onların
- مِمَّا
- ötürü
- كَتَبَتْ
- yazdığından
- اَيْد۪يهِمْ
- ellerinin
- وَوَيْلٌ
- vay haline
- يَكْسِبُونَ
- kazandıklarından
- وَقَالُوا
- Bir de dediler ki
- لَنْ تَمَسَّنَا
- bize dokunmayacaktır
- النَّارُ
- ateş
- اِلَّٓا
- dışında
- اَيَّاماً
- gün
- مَعْدُودَةًۜ
- sayılı birkaç
- قُلْ
- De ki
- اَتَّخَذْتُمْ
- aldınız mı?
- عِنْدَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- عَهْداً
- bir söz (bu hususta)
- فَلَنْ يُخْلِفَ
- öyleyse dönmez
- اللّٰهُ
- Allah
- عَهْدَهُٓ
- sözünden
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا
- bir şey mi
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- بَلٰى
- Evet
- مَنْ
- kim
- كَسَبَ
- kazanır
- سَيِّئَةً
- bir günah
- وَاَحَاطَتْ
- kuşatmış olursa
- بِه۪
- kendisini
- خَط۪ٓيـَٔتُهُ
- suçu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- İnanıp
- وَعَمِلُوا
- yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- yararlı işler
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar da
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- الْجَنَّةِۚ
- cennet
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- sürekli kalacaklardır
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- biz almıştık
- م۪يثَاقَ
- bir söz
- بَن۪ٓي
- oğullarından
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- لَا تَعْبُدُونَ
- kulluk etmeyeceksiniz
- اِلَّا
- başkasına
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَبِالْوَالِدَيْنِ
- anaya-babaya
- اِحْسَاناً
- iyilik edeceksiniz
- وَذِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullara
- وَقُولُوا
- söyleyin
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- حُسْناً
- güzel söz
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- döndünüz
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azınız
- مِنْكُمْ
- siz
- وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
- hala yüz çevirip duruyorsunuz
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizden kesin söz
- لَا تَسْفِكُونَ
- dökmeyeceksiniz
- دِمَٓاءَكُمْ
- birbirinizin kanını
- وَلَا تُخْرِجُونَ
- çıkarmayacaksınız
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- مِنْ دِيَارِكُمْ
- yurtlarınızdan
- ثُمَّ
- sonra
- اَقْرَرْتُمْ
- kabul etmiştiniz
- وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
- buna siz şahidsiniz
- ثُمَّ
- Ama
- اَنْتُمْ
- siz
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- bunlar
- تَقْتُلُونَ
- öldürüyorsunuz
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- وَتُخْرِجُونَ
- çıkarıyorsunuz
- فَر۪يقاً
- bir grubu
- مِنْكُمْ
- sizden
- مِنْ دِيَارِهِمْۘ
- yurtlarından
- تَظَاهَرُونَ
- birleşiyorsunuz
- عَلَيْهِمْ
- onlara karşı
- بِالْاِثْمِ
- günah
- وَالْعُدْوَانِۜ
- ve düşmanlıkla
- وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
- size geldiklerinde
- اُسَارٰى
- esir olarak
- تُفَادُوهُمْ
- fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
- وَهُوَ مُحَرَّمٌ
- yasaklanmış iken
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِخْرَاجُهُمْۜ
- onları çıkarmak
- اَفَتُؤْمِنُونَ
- yoksa siz inanıyor da
- بِبَعْضِ
- bir kısmına
- الْكِتَابِ
- Kitabın
- وَتَكْفُرُونَ
- inkar mı ediyorsunuz
- بِبَعْضٍۚ
- bir kısmını
- فَمَا
- nedir?
- جَزَٓاءُ
- cezası
- مَنْ
- kimsenin
- يَفْعَلُ
- yapan
- ذٰلِكَ
- bunu
- اِلَّا
- başka
- خِزْيٌ
- rezil olmaktan
- فِي الْحَيٰوةِ
- hayatında
- الدُّنْيَاۚ
- dünya
- وَيَوْمَ
- gününde de
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- يُرَدُّونَ
- onlar itilirler
- اِلٰٓى اَشَدِّ
- en şiddetlisine
- الْعَذَابِۜ
- azabın
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- bilmez
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın alan kimselerdir
- الْحَيٰوةَ
- hayatını
- الدُّنْيَا
- dünya
- بِالْاٰخِرَةِۘ
- ahireti verip
- فَلَا يُخَفَّفُ
- hiç hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
- ve onlara hiç yardım edilmez
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- اٰتَيْنَا
- verdik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَقَفَّيْنَا
- birbiri ardınca gönderdik
- مِنْ بَعْدِه۪
- arkasından
- بِالرُّسُلِ
- peygamberler
- وَاٰتَيْنَا
- verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
- اَفَكُلَّمَا
- öyle mi?
- جَٓاءَكُمْ
- size gelse
- رَسُولٌ
- bir peygamber
- بِمَا
- şey ile
- لَا تَهْوٰٓى
- istemediği
- اَنْفُسُكُمُ
- canınızın
- اسْتَكْبَرْتُمْۚ
- büyüklük taslayarak
- فَفَر۪يقاً
- kimini
- كَذَّبْتُمْۘ
- yalanlayacak
- وَفَر۪يقاً
- kimini de
- تَقْتُلُونَ
- öldüreceksiniz
- وَقَالُوا
- dediler
- قُلُوبُنَا
- kalblerimiz
- غُلْفٌۜ
- perdelidir
- بَلْ
- bilakis
- لَعَنَهُمُ
- onları la`netlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُفْرِهِمْ
- inkarlarından dolayı
- فَقَل۪يلاً
- artık çok az
- مَا يُؤْمِنُونَ
- inanırlar
- وَلَمَّا
- Ne zaman ki
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldi
- كِتَابٌ
- bir Kitap (Kur`an)
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayıcı
- لِمَا مَعَهُمْۙ
- yanlarında bulunan (Tevrat)ı
- وَكَانُوا
- halde
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- يَسْتَفْتِحُونَ
- yardım istedikleri
- عَلَى
- karşı
- الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
- inkar edenlere
- فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
- kendilerine gelince
- مَا عَرَفُوا
- o bildikleri (Kur`an)
- كَفَرُوا
- inkar ettiler
- بِه۪ۘ
- onu
- فَلَعْنَةُ
- artık la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَى الْكَافِر۪ينَ
- inkarcıların üzerine olsun!
- بِئْسَمَا
- ne kötüdür
- اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları şey
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerini
- اَنْ يَكْفُرُوا
- inkar etmek için
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeyi
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بَغْياً
- çekemeyerek
- اَنْ يُنَزِّلَ
- (vahiy) indirmesini
- مِنْ فَضْلِه۪
- lutfundan
- عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- مِنْ عِبَادِه۪ۚ
- kullarından
- فَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- gazab
- عَلٰى
- üstüne
- غَضَبٍۜ
- gazaba
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- İnkar edenler için
- عَذَابٌ
- bir azab vardır
- مُه۪ينٌ
- alçaltıcı
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- inanın
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeye
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- نُؤْمِنُ
- inanırız
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- عَلَيْنَا
- bize
- وَيَكْفُرُونَ
- inkar ederler
- بِمَا وَرَٓاءَهُ
- ondan sonra geleni
- وَهُوَ
- halbuki o
- الْحَقُّ
- haktır
- مُصَدِّقاً
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْۜ
- yanlarında bulunanı
- قُلْ
- de ki
- فَلِمَ تَقْتُلُونَ
- neden öldürüyordunuz?
- اَنْبِيَٓاءَ
- peygamberlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- اِنْ
- gerçekten
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- جَٓاءَكُمْ
- size gelmişti
- مُوسٰى
- Musa
- بِالْبَيِّنَاتِ
- apaçık delillerle
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- (ilah) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- ardından
- وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
- zalimler olarak
- وَاِذْ
- hani bir zaman
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- kesin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- ve kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- Tur(dağın)ı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا
- şeyi
- اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimiz
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاسْمَعُواۜ
- dinleyin (demiştik)
- قَالُوا
- dediler
- سَمِعْنَا
- dinledik
- وَعَصَيْنَا
- ve isyan ettik
- وَاُشْرِبُوا
- içirildi
- ف۪ي قُلُوبِهِمُ
- kalblerine
- الْعِجْلَ
- buzağı (sevgisi)
- بِكُفْرِهِمْۜ
- inkarlarıyla
- قُلْ
- de ki
- بِئْسَمَا
- ne kötü şey
- يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
- size emrediyor
- ا۪يمَانُكُمْ
- imanınız
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanan kimseler
- قُلْ
- de ki
- اِنْ
- eğer
- كَانَتْ لَكُمُ
- yalnız size ait ise
- الدَّارُ
- yurdu
- الْاٰخِرَةُ
- ahiret
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- خَالِصَةً
- gerçekten
- مِنْ دُونِ النَّاسِ
- kimsenin değil de
- فَتَمَنَّوُا
- haydi temenni edin
- الْمَوْتَ
- ölümü
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- sözünüzde doğru
- وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
- fakat ölümü istemezler
- اَبَداً
- asla
- بِمَا قَدَّمَتْ
- yapıp sunduğu işlerden dolayı
- اَيْد۪يهِمْۜ
- ellerinin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَلَتَجِدَنَّهُمْ
- onları bulursun
- اَحْرَصَ
- en düşkünü
- النَّاسِ
- insanların
- عَلٰى حَيٰوةٍۚ
- hayata
- وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
- ortak koşanlardan bile
- يَوَدُّ
- ister
- اَحَدُهُمْ
- her biri
- لَوْ يُعَمَّرُ
- yaşatılmasını
- اَلْفَ
- bin
- سَنَةٍۚ
- yıl
- وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
- onu uzaklaştıracak değildir
- مِنَ الْعَذَابِ
- azabdan
- اَنْ يُعَمَّرَۜ
- oysa yaşamak
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بَص۪يرٌ
- görüyor
- بِمَا يَعْمَلُونَ۟
- yaptıklarını
- قُلْ
- de ki
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise (bilsin ki)
- عَدُواًّ
- düşman
- لِجِبْر۪يلَ
- Cebrail`e
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- نَزَّلَهُ
- onu indirmiştir
- عَلٰى قَلْبِكَ
- kalbine
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
- kendinden öncekileri
- وَهُدًى
- ve hidayet
- وَبُشْرٰى
- ve müjdeci
- لِلْمُؤْمِن۪ينَ
- inananlara
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise
- عَدُواًّ
- düşman
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- ve meleklerine
- وَرُسُلِه۪
- ve resullerine
- وَجِبْر۪يلَ
- ve Cebrail`e
- وَم۪يكَالَ
- ve Mikail`e
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah da
- عَدُوٌّ
- düşmanıdır
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkar edenlerin
- وَلَقَدْ
- andolsun
- اَنْزَلْـنَٓا
- indirdik
- اِلَيْكَ
- sana
- اٰيَاتٍ
- ayetler
- بَيِّنَاتٍۚ
- apaçık
- وَمَا يَكْفُرُ
- inkar etmez
- بِهَٓا
- onları
- اِلَّا الْفَاسِقُونَ
- fasıklardan başkası
- اَوَكُلَّمَا
- ne zaman
- عَاهَدُوا
- anlaştılarsa
- عَهْداً
- ahitle
- نَبَذَهُ
- onu bozmadı mı?
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْۜ
- onlardan
- بَلْ
- Zaten
- اَكْثَرُهُمْ
- çokları
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- وَلَمَّا
- ne zaman
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldiyse
- رَسُولٌ
- bir elçi
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْ
- yanlarındakini
- نَبَذَ
- attılar
- فَر۪يقٌ
- bir gurup
- مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlerden
- الْكِتَابَۗ
- kitap
- كِتَابَ
- kitabı
- وَرَٓاءَ
- arkasına
- ظُهُورِهِمْ
- sırtlarının
- كَاَنَّهُمْ
- sanki gibi
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlarmış
- وَاتَّـبَعُوا
- uydular
- مَا
- şeye
- تَتْلُوا
- uydurduğu
- الشَّيَاط۪ينُ
- şeytanların
- عَلٰى مُلْكِ
- mülkü hakkında
- سُلَيْمٰنَۚ
- Süleyman`ın
- وَمَا كَفَرَ
- oysa küfre girmedi
- سُلَيْمٰنُ
- Süleyman
- وَلٰكِنَّ
- Fakat
- الشَّيَاط۪ينَ
- şeytanlar
- كَفَرُوا
- küfre girdiler
- يُعَلِّمُونَ
- öğreterek
- النَّاسَ
- insanlara
- السِّحْرَۗ
- sihri
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirileni
- عَلَى الْمَلَكَيْنِ
- iki meleğe
- بِبَابِلَ
- Babil`de
- هَارُوتَ
- Harut
- وَمَارُوتَۜ
- ve Marut (isimli)
- وَمَا يُعَلِّمَانِ
- onlar öğretmezlerdi
- مِنْ اَحَدٍ
- hiç kimseye
- حَتّٰى يَقُولَٓا
- demedikçe
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- نَحْنُ
- biz
- فِتْنَةٌ
- fitneyiz
- فَلَا تَكْفُرْۜ
- sakın küfre girmeyin
- فَيَتَعَلَّمُونَ
- fakat öğreniyorlardı
- مِنْهُمَا
- bunlardan
- مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
- ayıran şeyi
- بَيْنَ
- arasını
- الْمَرْءِ
- eşi
- وَزَوْجِه۪ۜ
- ve karısının
- وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
- ama onlar zarar veremezler
- بِه۪
- onunla
- اِلَّا
- başka
- بِاِذْنِ
- izninden
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَيَتَعَلَّمُونَ
- onlar öğreniyorlardı
- مَا
- şeyi
- يَضُرُّهُمْ
- zarar veren
- وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
- yarar vereni değil
- وَلَقَدْ
- andolsun
- عَلِمُوا
- gayet iyi biliyorlardı ki
- لَمَنِ
- kimsenin
- اشْتَرٰيهُ
- onu satın alan
- مَا لَهُ
- yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ۠
- bir nasibi
- وَلَبِئْسَ
- ne kötüdür
- مَا
- şey
- شَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları
- اَنْفُسَهُمْۜ
- kendilerini
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ
- (bunu) bilselerdi!
- وَلَوْ
- eğer
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- اٰمَنُوا
- iman etseler
- وَاتَّقَوْا
- ve sakınmış olsalardı
- لَمَثُوبَةٌ
- sevabı
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- خَيْرٌۜ
- daha hayırlı olurdu
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
- bilselerdi
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- لَا تَقُولُوا
- demeyin
- رَاعِنَا
- Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
- وَقُولُوا
- deyin
- انْظُرْنَا
- unzurna (bize bak)
- وَاسْمَعُواۜ
- ve dinleyin
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- Kafirler için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌ
- acı
- مَا يَوَدُّ
- arzu etmezler
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitab
- وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
- ve müşriklerden
- اَنْ يُنَزَّلَ
- indirilmesini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنْ خَيْرٍ
- hiçbir hayır
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- rabbinizden
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- يَخْتَصُّ
- tahsis eder
- بِرَحْمَتِه۪
- rahmetini
- مَنْ
- kimseye
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- الْفَضْلِ
- lutuf
- الْعَظ۪يمِ
- büyük
- مَا نَنْسَخْ
- biz nesheder
- مِنْ اٰيَةٍ
- bir ayeti
- اَوْ
- veya
- نُنْسِهَا
- unutturursak
- نَأْتِ
- getiririz
- بِخَيْرٍ
- daha iyisini
- مِنْهَٓا
- ondan
- اَوْ
- ya da
- مِثْلِهَاۜ
- benzerini
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yeter
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَهُ مُلْكُ
- sahibidir
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَمَا
- ve yoktur
- لَكُمْ
- size
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir koruyucu
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- اَمْ تُر۪يدُونَ
- arzu mu ediyorsunuz?
- اَنْ تَسْـَٔلُوا
- istekte bulunmayı
- رَسُولَكُمْ
- rasulunüzden
- كَمَا
- gibi
- سُئِلَ
- istedikleri
- مُوسٰى
- Musa`dan
- مِنْ قَبْلُۜ
- daha önce
- وَمَنْ
- Kim
- يَتَبَدَّلِ
- değiştirirse
- الْكُفْرَ
- inkarı
- بِالْا۪يمَانِ
- imana
- فَقَدْ
- şüphesiz (o)
- ضَلَّ
- sapıtmıştır
- سَوَٓاءَ
- dümdüz
- السَّب۪يلِ
- yolu
- وَدَّ
- isterler
- كَث۪يرٌ
- bir çoğu
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitap
- لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
- sizi döndürmek
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- ا۪يمَانِكُمْ
- imanınızdan
- كُفَّاراًۚ
- kafirler olarak
- حَسَداً
- hasetten dolayı
- مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
- içlerindeki
- مَا تَبَيَّنَ
- apaçık belli olduktan
- لَهُمُ
- onlara
- الْحَقُّۚ
- gerçek
- فَاعْفُوا
- affedin
- وَاصْفَحُوا
- hoş görün
- حَتّٰى
- kadar
- يَأْتِيَ
- getirinceye
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاَمْرِه۪ۜ
- emrini
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yetendir
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- وَمَا تُقَدِّمُوا
- ne gönderirseniz
- لِاَنْفُسِكُمْ
- kendiniz için
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- تَجِدُوهُ
- bulursunuz
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- وَقَالُوا
- dediler
- لَنْ يَدْخُلَ
- asla giremez
- الْجَنَّةَ
- cennete
- اِلَّا
- başkası
- مَنْ
- kimseden
- كَانَ
- olan
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veyahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- تِلْكَ
- işte bu
- اَمَانِيُّهُمْۜ
- onların kuruntusudur
- قُلْ
- de ki
- هَاتُوا
- getirin
- بُرْهَانَكُمْ
- delilinizi
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- بَلٰى
- hayır
- مَنْ
- kim
- اَسْلَمَ
- teslim ederse
- وَجْهَهُ
- yüzünü
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَهُوَ مُحْسِنٌ
- işini güzel yaparak
- فَلَهُٓ
- onun
- اَجْرُهُ
- mükafatı
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّه۪ۖ
- Rabbinin
- وَلَا
- ve yoktur
- خَوْفٌ
- korku
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- هُمْ
- onlara
- يَحْزَنُونَ۟
- üzülmek
- وَقَالَتِ
- dediler
- الْيَهُودُ
- Yahudiler
- لَيْسَتِ
- değiller
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar
- عَلٰى شَيْءٍۖ
- bir temel üzerinde
- وَقَالَتِ
- ve dediler
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar da
- عَلٰى شَيْءٍۙ
- bir temel üzerinde
- وَهُمْ
- oysa onlar
- يَتْلُونَ
- okuyorlar
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- كَذٰلِكَ
- böylece
- قَالَ
- söylediler
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler de
- مِثْلَ
- benzerini
- قَوْلِهِمْۚ
- onların sözlerinin
- فَاللّٰهُ
- artık Allah
- يَحْكُمُ
- hüküm verecektir
- بَيْنَهُمْ
- aralarında
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- ف۪يمَا
- şey hakkında
- كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
- ayrılığa düştükleri
- وَمَنْ
- kim olabilir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ مَنَعَ
- men edenden
- مَسَاجِدَ
- mescidlerinde
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- اَنْ يُذْكَرَ
- anılmasına
- ف۪يهَا
- içinde
- اسْمُهُ
- isminin
- وَسَعٰى
- çalışandan
- ف۪ي خَرَابِهَاۜ
- onların harabolmasına
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- مَا كَانَ
- yoktur
- لَهُمْ
- onlara
- اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
- girmeleri
- اِلَّا
- dışında
- خَٓائِف۪ينَۜ
- korka korka
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- خِزْيٌ
- rezillik
- وَلَهُمْ
- ve vardır
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- عَذَابٌ
- azap
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَلِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُ
- batı da
- فَاَيْنَمَا
- nereye
- تُوَلُّوا
- dönerseniz
- فَثَمَّ
- oradadır
- وَجْهُ
- yüzü (zatı)
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`(ın)
- وَاسِعٌ
- (rahmeti ve ni`meti) boldur
- عَل۪يمٌ
- (her şeyi) bilendir
- وَقَالُوا
- dediler
- اتَّخَذَ
- edindi
- اللّٰهُ
- Allah
- وَلَداًۙ
- çocuk
- سُبْحَانَهُۜ
- O yücedir
- بَلْ
- bilakis
- لَهُ
- onundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerde
- كُلٌّ
- hepsi
- لَهُ
- O`na
- قَانِتُونَ
- boyun eğmiştir
- بَد۪يعُ
- (O) yaratıcısıdır
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَاِذَا
- zaman
- قَضٰٓى
- hükmettiği
- اَمْراً
- bir işe (şeye)
- فَاِنَّمَا
- şüphesiz sadece
- يَقُولُ
- der
- لَهُ
- ona
- كُنْ
- ol
- فَيَكُونُ
- hemen oluverir
- وَقَالَ
- dediler ki
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler
- لَوْلَا
- değil miydi?
- يُكَلِّمُنَا
- bizimle konuşmalı
- اللّٰهُ
- Allah
- اَوْ
- ya da
- تَأْت۪ينَٓا
- bize gelmeli
- اٰيَةٌۜ
- bir ayet (mu`cize)
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- قَالَ
- söylemişlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
- onlardan öncekiler de
- مِثْلَ
- gibi
- قَوْلِهِمْۜ
- onların dedikleri
- تَشَابَهَتْ
- birbirine benzedi
- قُلُوبُهُمْۜ
- kalbleri
- قَدْ بَيَّنَّا
- iyice açıkladık
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لِقَوْمٍ
- kavimler için
- يُوقِنُونَ
- bilmek isteyen
- اِنَّٓا
- doğrusu biz
- اَرْسَلْنَاكَ
- seni gönderdik
- بِالْحَقِّ
- gerçekle
- بَش۪يراً
- müjdeleyici
- وَنَذ۪يراًۙ
- ve uyarıcı olarak
- وَلَا تُسْـَٔلُ
- sen sorumlu değilsin
- عَنْ اَصْحَابِ
- halkından
- الْجَح۪يمِ
- cehennem
- وَلَنْ تَرْضٰى
- razı olmazlar
- عَنْكَ
- senden
- الْيَهُودُ
- ne yahudiler
- وَلَا النَّصَارٰى
- ne de hıristiyanlar
- حَتّٰى
- kadar
- تَتَّبِعَ
- sen uyuncaya
- مِلَّتَهُمْۜ
- onların milletine (dinine)
- قُلْ
- de ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- هُدَى
- hidayeti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُوَ الْهُدٰىۜ
- asıl doğru yoldur
- وَلَئِنِ
- eğer
- اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların arzularına
- بَعْدَ
- sonra
- الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- مَا
- yoktur
- لَكَ
- sana
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir dost
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- Kendilerine verdiğimiz
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- يَتْلُونَهُ
- okuyanlar
- حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
- doğru okuyuşla
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
- ona inananlardır
- وَمَنْ
- kim
- يَكْفُرْ
- inkar ederse
- بِه۪
- onu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الْخَاسِرُونَ۟
- ziyana uğrayanlardır
- يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- Ey İsrail oğulları
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`meti
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
- verdiğim
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَاَنّ۪ي
- gerçekten
- فَضَّلْتُكُمْ
- sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden ki
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmez
- نَفْسٌ
- kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şeyle
- وَلَا يُقْبَلُ
- ve kabul edilmez
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye
- وَلَا تَنْفَعُهَا
- ona fayda vermez
- شَفَاعَةٌ
- şefaat
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- yardım da edilmez
- وَاِذِ
- zaman
- ابْتَلٰٓى
- imtihan ettiği
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`i
- رَبُّهُ
- Rabbi
- بِكَلِمَاتٍ
- kelimelerle
- فَاَتَمَّهُنَّۜ
- o da onları tamamlamıştı
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلُكَ
- seni yapacağım
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِمَاماًۜ
- önder
- قَالَ
- (İbrahim de) dedi
- وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
- soyumdan da
- قَالَ
- buyurdu
- لَا يَنَالُ
- ulaşmaz
- عَهْدِي
- ahdim
- الظَّالِم۪ينَ
- zalimlere
- وَاِذْ
- hani
- جَعَلْنَا
- biz kıldık
- الْبَيْتَ
- Beyt`i (Ka`be`yi)
- مَثَابَةً
- toplanma yeri
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَاَمْناًۜ
- ve güven yeri
- وَاتَّخِذُوا
- siz de edinin
- مِنْ مَقَامِ
- makamından
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- مُصَلًّىۜ
- bir namaz yeri
- وَعَهِدْنَٓا
- ve emretmiştik
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- اَنْ طَهِّرَا
- temizlemesini
- بَيْتِيَ
- ev`imi
- لِلطَّٓائِف۪ينَ
- tavaf edenler için
- وَالْعَاكِف۪ينَ
- ibadete kapananlar
- وَالرُّكَّعِ
- ve rüku edenler
- السُّجُودِ
- secde edenler
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti ki
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اجْعَلْ
- kıl
- هٰذَا
- bu
- بَلَداً
- şehri
- اٰمِناً
- güvenli
- وَارْزُقْ
- rızıklandır
- اَهْلَهُ
- halkını
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- ürünlerle
- مَنْ اٰمَنَ
- inananları
- مِنْهُمْ
- onlardan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- قَالَ
- (Rabbi) buyurdu ki
- وَمَنْ كَفَرَ
- inkar edeni dahi
- فَاُمَتِّعُهُ
- onu geçindiririm
- قَل۪يلاً
- az bir süre
- ثُمَّ
- sonra
- اَضْطَرُّهُٓ
- onu mahkum ederim
- اِلٰى عَذَابِ
- azabına
- النَّارِۜ
- cehennem
- وَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمَص۪يرُ
- dönüş yeridir
- وَاِذْ
- hani
- يَرْفَعُ
- yükseltiyordu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- الْقَوَاعِدَ
- temellerini
- مِنَ الْبَيْتِ
- Ev`in
- وَاِسْمٰع۪يلُۜ
- İsma`il`le beraber
- رَبَّنَا
- Rabbi`imiz
- تَقَبَّلْ
- kabul buyur
- مِنَّاۜ
- bizden
- اِنَّكَ
- kuşkusuz sen
- اَنْتَ
- (yalnız) sen
- السَّم۪يعُ
- işitensin
- الْعَل۪يمُ
- bilensin
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاجْعَلْنَا
- bizi yap
- مُسْلِمَيْنِ
- teslim olanlardan
- لَكَ
- sana
- وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
- neslimizden de
- اُمَّةً
- bir ümmet çıkar
- مُسْلِمَةً
- teslim olan
- لَكَۖ
- sana
- وَاَرِنَا
- bize göster
- مَنَاسِكَنَا
- ibadet yollarımızı
- وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
- ve tevbemizi kabul et
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- ancak sensin
- التَّوَّابُ
- tevbeleri kabul eden
- الرَّح۪يمُ
- çok merhametli olan
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَابْعَثْ
- gönder
- ف۪يهِمْ
- onlara
- رَسُولاً
- bir elçi
- مِنْهُمْ
- kendi içlerinden
- يَتْلُوا
- okuyacak
- عَلَيْهِمْ
- kendilerine
- اٰيَاتِكَ
- senin ayetlerini
- وَيُعَلِّمُهُمُ
- onlara öğretecek
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmeti
- وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
- ve onları temizleyecek
- اِنَّكَ
- şüphesiz sensin
- اَنْتَ
- yalnız sen
- الْعَز۪يزُ
- Aziz olan
- الْحَك۪يمُ۟
- Hakim olan
- وَمَنْ
- kim
- يَرْغَبُ
- yüz çevirir
- عَنْ مِلَّةِ
- milletinden (dininden)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- اِلَّا
- başka
- مَنْ سَفِهَ
- sefih kılandan
- نَفْسَهُۜ
- nefsini
- وَلَقَدِ
- Andolsun ki
- اصْطَفَيْنَاهُ
- biz onu seçmiştik
- فِي الدُّنْيَاۚ
- dünyada
- وَاِنَّهُ
- ve şüphesiz o
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
- salihlerdendir
- اِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- لَهُ
- ona
- رَبُّهُٓ
- Rabbi
- اَسْلِمْۙ
- İslam ol (teslim ol)
- قَالَ
- dedi
- اَسْلَمْتُ
- teslim oldum
- لِرَبِّ
- Rabbine
- الْعَالَم۪ينَ
- alemlerin
- وَوَصّٰى
- vasiyyet etti
- بِهَٓا
- bunu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- بَن۪يهِ
- kendi oğullarına
- وَيَعْقُوبُۜ
- Ya`kub da
- يَا بَنِيَّ
- Oğullarım
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- اصْطَفٰى
- seçti
- لَكُمُ
- sizin için
- الدّ۪ينَ
- bu dini
- فَلَا تَمُوتُنَّ
- öyleyse ölmeyin
- اِلَّا
- başka (bir şekilde)
- وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
- müslümanlar olmaktan
- اَمْ
- yoksa
- كُنْتُمْ
- siz
- شُهَدَٓاءَ
- şahit miydiniz
- اِذْ
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- يَعْقُوبَ
- Ya`kub`a
- الْمَوْتُۙ
- ölüm hali
- اِذْ
- O zaman
- قَالَ
- (Ya`kub) dedi ki
- لِبَن۪يهِ
- oğullarına
- مَا تَعْبُدُونَ
- neye kulluk edeceksiniz
- مِنْ بَعْد۪يۜ
- benden sonra
- قَالُوا
- dediler
- نَعْبُدُ
- kulluk edeceğiz
- اِلٰهَكَ
- senin tanrın
- وَاِلٰهَ
- ve tanrısı
- اٰبَٓائِكَ
- ataların
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`ın
- اِلٰهاً
- Tanrı`ya
- وَاحِداًۚ
- tek
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- تِلْكَ
- onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- kendilerine
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- size aittir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- siz sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَقَالُوا
- dediler
- كُونُوا
- olun ki
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veya
- نَصَارٰى
- hıristiyan
- تَهْتَدُواۜ
- doğru yolu bulasınız
- قُلْ
- De ki
- بَلْ
- bilakis (uyarız)
- مِلَّةَ
- milletine (dinine)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- حَن۪يفاًۜ
- hanif
- وَمَا كَانَ
- O değildi
- مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
- ortak koşanlardan
- قُولُٓوا
- deyin
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene
- اِلَيْنَا
- bize
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`a
- وَيَعْقُوبَ
- ve Ya`kub`a
- وَالْاَسْبَاطِ
- ve torunlarına
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- verilene
- مُوسٰى
- Musa
- وَع۪يسٰى
- ve Îsa`ya
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- ve verilene
- النَّبِيُّونَ
- peygamberlere
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- rablerinden
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırım yapmayız
- بَيْنَ
- arasında
- اَحَدٍ
- hiçbiri
- مِنْهُمْۘ
- onların
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- فَاِنْ
- eğer
- اٰمَنُوا
- iman ederlerse
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَٓا اٰمَنْتُمْ
- sizin iman ettiğiniz
- بِه۪
- ona
- فَقَدِ
- elbette
- اهْتَدَوْاۚ
- doğru yolu bulmuş olurlar
- وَاِنْ
- eğer
- تَوَلَّوْا
- dönerlerse
- فَاِنَّمَا
- mutlaka
- هُمْ
- onlar
- ف۪ي شِقَاقٍۚ
- anlaşmazlık içine düşerler
- فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
- onlara karşı sana yeter
- اللّٰهُۚ
- Allah
- وَهُوَ
- O
- السَّم۪يعُ
- işitendir
- الْعَل۪يمُۜ
- bilendir
- صِبْغَةَ
- boyası (ile boyan)
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- وَمَنْ
- kimdir
- اَحْسَنُ
- daha güzeli
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- صِبْغَةًۘ
- boyası
- وَنَحْنُ
- Biz ancak
- لَهُ
- O`na
- عَابِدُونَ
- kulluk ederiz
- قُلْ
- söyle (onlara)
- اَتُحَٓاجُّونَنَا
- bizimle tartışıyor musunuz?
- فِي اللّٰهِ
- Allah hakkında
- وَهُوَ
- O iken
- رَبُّنَا
- bizim de Rabbimiz
- وَرَبُّكُمْۚ
- sizin de Rabbiniz
- وَلَـنَٓا
- bizimdir
- اَعْمَالُنَا
- bizim yaptıklarımız
- وَلَكُمْ
- sizindir
- اَعْمَالُكُمْۚ
- sizin yaptıklarınız
- وَنَحْنُ
- biz
- لَهُ
- O`na
- مُخْلِصُونَۙ
- gönülden bağlananlarız
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- اِنَّ
- şüphesiz
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- İshak
- وَيَعْقُوبَ
- Ya`kub
- وَالْاَسْبَاطَ
- ve torunlarının
- كَانُوا
- olduklarını mı
- هُوداً
- yahudi
- اَوْ
- yahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- قُلْ
- De ki
- ءَاَنْتُمْ
- Siz mi
- اَعْلَمُ
- daha iyi bilirsiniz
- اَمِ
- yoksa
- اللّٰهُۜ
- Allah mı
- وَمَنْ
- kimdir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ
- kimseden
- كَتَمَ
- gizleyen
- شَهَادَةً
- şahitliği
- عِنْدَهُ
- yanında bulunan
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- تِلْكَ
- İşte onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- onlarındır
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- sizindir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
- onların yaptıklarından
- سَيَقُولُ
- diyecekler
- السُّفَـهَٓاءُ
- bazı beyinsizler
- مِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَا
- nedir
- وَلّٰيهُمْ
- onları çeviren
- عَنْ قِبْلَتِهِمُ
- kıblelerinden
- الَّت۪ي كَانُوا
- bulundukları
- عَلَيْهَاۜ
- üzerinde
- قُلْ
- de ki
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُۜ
- batı da
- يَهْد۪ي
- O iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini (dileyeni)
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- وَكَذٰلِكَ
- böylece
- جَعَلْنَاكُمْ
- sizi kıldık
- اُمَّةً
- bir ümmet
- وَسَطاً
- vasat
- لِتَكُونُوا
- olmanız için
- شُهَدَٓاءَ
- şahit
- عَلَى النَّاسِ
- insanlara
- وَيَكُونَ
- ve olması için
- الرَّسُولُ
- rasulün de
- عَلَيْكُمْ
- size
- شَه۪يداًۜ
- şahit
- وَمَا جَعَلْنَا
- ve yaptık
- الْقِبْلَةَ
- kıble
- الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
- üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
- اِلَّا
- sadece
- لِنَعْلَمَ
- bilmek için
- مَنْ يَتَّبِـعُ
- uyanı
- الرَّسُولَ
- Elçi`ye
- مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
- geriye dönenden
- عَلٰى
- üzerinde
- عَقِبَيْهِۜ
- ökçesi
- وَاِنْ كَانَتْ
- elbette
- لَكَب۪يرَةً
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
- yol gösterdiğinden
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- وَمَا كَانَ
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- لِيُض۪يعَ
- zayi edecek
- ا۪يمَانَكُمْۜ
- sizin imanınızı
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِالنَّاسِ
- insanlara
- لَرَؤُ۫فٌ
- şefkatlidir
- رَح۪يمٌ
- merhametlidir
- قَدْ
- elbette
- نَرٰى
- görüyoruz
- تَقَلُّبَ
- çevrilip durduğunu
- وَجْهِكَ
- yüzünün
- فِي السَّمَٓاءِۚ
- göğe doğru
- فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
- elbette seni döndüreceğiz
- قِبْلَةً
- bir kıbleye
- تَرْضٰيهَاۖ
- hoşlanacağın
- فَوَلِّ
- (Bundan böyle) çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- شَطْرَهُۜ
- o yöne
- وَاِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenler
- الْكِتَابَ
- kitap
- لَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- bunun
- الْحَقُّ
- bir gerçek olduğunu
- مِنْ رَبِّهِمْۜ
- Rableri tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَلَئِنْ اَتَيْتَ
- sen getirsen
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlere
- الْكِتَابَ
- Kitap
- بِكُلِّ
- her türlü
- اٰيَةٍ
- ayeti
- مَا تَبِعُوا
- onlar uymazlar
- قِبْلَتَكَۚ
- senin kıblene
- وَمَٓا
- değilsin
- اَنْتَ
- sen de
- بِتَابِـعٍ
- uyacak
- قِبْلَتَهُمْۚ
- onların kıblesine
- وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
- onların bır kısmı uymazlar
- قِبْلَةَ
- kıblesine de
- بَعْضٍۜ
- birbirlerinin
- وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların keyiflerine
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اِذاً
- o takdirde
- لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
- zalimlerden olursun
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- kendilerine verdiklerimiz
- الْكِتَابَ
- Kitap
- يَعْرِفُونَهُ
- onu tanırlar
- كَمَا
- gibi
- يَعْرِفُونَ
- tanıdıkları
- اَبْنَٓاءَهُمْۜ
- oğullarını
- وَاِنَّ
- ama yine de
- فَر۪يقاً
- bir grup
- مِنْهُمْ
- onlardan
- لَيَكْتُمُونَ
- gizlerler
- الْحَقَّ
- gerçeği
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- اَلْحَقُّ
- Gerçek
- مِنْ رَبِّكَ
- Rabbindendir
- فَلَا تَكُونَنَّ
- artık olma
- مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
- kuşkulananlardan
- وَلِكُلٍّ
- her ümmetin vardır
- وِجْهَةٌ
- bir yönü
- هُوَ مُوَلّ۪يهَا
- yöneldiği
- فَاسْتَبِقُوا
- O halde koşun
- الْخَيْرَاتِۜ
- hayır işlerine
- اَيْنَ
- nerede
- مَا تَكُونُوا
- olsanız
- يَأْتِ
- getirir
- بِكُمُ
- sizi bir araya
- اللّٰهُ
- Allah
- جَم۪يعاًۜ
- hepinizi
- اِنَّ
- kuşkusuz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَاِنَّهُ
- bu elbette
- لَلْحَقُّ
- bir gerçektir
- مِنْ رَبِّكَۜ
- Rabbinden
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- doğru
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`a
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin ki
- وُجُوهَكُمْ
- yüzünüzü
- شَطْرَهُۙ
- o yana
- لِئَلَّا يَكُونَ
- olmasın
- لِلنَّاسِ
- hiç kimsenin
- عَلَيْكُمْ
- aleyhinizde
- حُجَّةٌۗ
- bir delili
- اِلَّا
- başka
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimlerden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- فَلَا تَخْشَوْهُمْ
- Onlardan da çekinmeyin
- وَاخْشَوْن۪ي
- benden çekinin
- وَلِاُتِمَّ
- ve tamamlayayım
- نِعْمَت۪ي
- ni`metimi
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَهْتَدُونَۙ
- hidayete erersiniz
- كَمَٓا
- gibi
- اَرْسَلْنَا
- gönderdik
- ف۪يكُمْ
- kendi içinizden
- رَسُولاً
- bir Elçi
- مِنْكُمْ
- sizden olan
- يَتْلُوا
- okuyan
- عَلَيْكُمْ
- size
- اٰيَاتِنَا
- ayetlerimizi
- وَيُزَكّ۪يكُمْ
- sizi temizleyen
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğreten
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- hikmeti
- وَيُعَلِّمُكُمْ
- ve size öğreten
- مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
- bilmediklerinizi
- فَاذْكُرُون۪ٓي
- Öyle ise beni anın ki
- اَذْكُرْكُمْ
- ben de sizi anayım
- وَاشْكُرُوا ل۪ي
- bana şükredin
- وَلَا تَكْفُرُونِ۟
- nankörlük etmeyin
- يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- Ey inananlar
- اسْتَع۪ينُوا
- (Allah`tan) yardım isteyin
- بِالصَّبْرِ
- sabır
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَا تَقُولُوا
- demeyin
- لِمَنْ
- kimselere
- يُقْتَلُ
- öldürülen
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- اَمْوَاتٌۜ
- ölüler
- بَلْ
- bilakis
- اَحْيَٓاءٌ
- onlar diridirler
- وَلٰكِنْ
- ama
- لَا تَشْعُرُونَ
- siz farkında olmazsınız
- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
- andolsun sizi imtihan edeceğiz
- بِشَيْءٍ
- şeylerle
- مِنَ الْخَوْفِ
- korku
- وَالْجُوعِ
- ve açlık (gibi)
- وَنَقْصٍ
- ve noksanlığıyla
- مِنَ الْاَمْوَالِ
- mallarınızın
- وَالْاَنْفُسِ
- ve canlarınızın
- وَالثَّمَرَاتِۜ
- ve ürünlerinizin
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الصَّابِر۪ينَۙ
- sabredenleri
- الَّذ۪ينَ
- onlar ki
- اِذَٓا
- zaman
- اَصَابَتْهُمْ
- onlara eriştiği
- مُص۪يبَةٌۙ
- bir bela
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّا
- şüphesiz biz
- لِلّٰهِ
- Allah içiniz
- وَاِنَّٓا
- ve şüphesiz biz
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَۜ
- döneceğiz
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte
- عَلَيْهِمْ
- hep onlar içindir
- صَلَوَاتٌ
- bağışlamalar
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَرَحْمَةٌ
- ve rahmet
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte
- هُمُ
- onlardır
- الْمُهْتَدُونَ
- doğru yolu bulanlar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الصَّفَا
- Safa
- وَالْمَرْوَةَ
- ve Merve
- مِنْ شَعَٓائِرِ
- nişanlarındandır
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- فَمَنْ
- Kim
- حَجَّ
- hacceder
- الْبَيْتَ
- Ev`i
- اَوِ
- ya da
- اعْتَمَرَ
- ömre yaparsa
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- hiçbir günah
- عَلَيْهِ
- kendisine
- اَنْ يَطَّوَّفَ
- tavaf etmesinde
- بِهِمَاۜ
- onları
- وَمَنْ
- ve kim
- تَطَوَّعَ
- kendiliğinden yaparsa
- خَيْراًۙ
- bir iyilik
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- شَاكِرٌ
- karşılığını verir
- عَل۪يمٌ
- (yaptığını) bilir
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyenler
- مَٓا اَنْزَلْنَا
- indirdiğimiz
- مِنَ الْبَيِّنَاتِ
- açık delilleri
- وَالْهُدٰى
- ve hidayeti
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا بَيَّنَّاهُ
- biz açıkça belirttikten
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- فِي الْكِتَابِۙ
- Kitapta
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlara
- يَلْعَنُهُمُ
- la`net eder
- اللّٰهُ
- Allah
- وَيَلْعَنُهُمُ
- ve la`net eder
- اللَّاعِنُونَۙ
- bütün la`net edebilenler
- اِلَّا
- ancak hariç
- الَّذ۪ينَ تَابُوا
- tevbe edip
- وَاَصْلَحُوا
- uslananlar
- وَبَيَّنُوا
- ve (gerçeği) açıklayanlar
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَتُوبُ
- tevbelerini kabul ederim
- عَلَيْهِمْۚ
- onların
- وَاَنَا
- çünkü ben
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edenim
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyenim
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edip te
- وَمَاتُوا
- ölen kimseler
- وَهُمْ كُفَّارٌ
- kafir olarak
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- عَلَيْهِمْ
- onların üstünedir
- لَعْنَةُ
- la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklerin
- وَالنَّاسِ
- ve insanların
- اَجْمَع۪ينَۙ
- tüm
- خَالِد۪ينَ
- ebedi kalırlar
- ف۪يهَاۚ
- (la`net) içinde
- لَا يُخَفَّفُ
- hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا
- ve yoktur
- هُمْ
- onlara
- يُنْظَرُونَ
- gözetme
- وَاِلٰهُكُمْ
- Tanrınız
- اِلٰهٌ
- Tanrı`dır
- وَاحِدٌۚ
- bir tek
- لَٓا
- yoktur
- اِلٰهَ
- tanrı
- اِلَّا
- başka
- هُوَ
- O`ndan
- الرَّحْمٰنُ
- Rahman`dır
- الرَّح۪يمُ۟
- Rahim`dir
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي خَلْقِ
- yaratılışında
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاخْتِلَافِ
- değişmesinde
- الَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüzün
- وَالْفُلْكِ
- gemilerde
- الَّت۪ي تَجْر۪ي
- taşıyıp giden
- فِي الْبَحْرِ
- denizde
- بِمَا يَنْفَعُ
- faydasına olan şeyleri
- النَّاسَ
- insanların
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirip
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مِنْ مَٓاءٍ
- su
- فَاَحْيَا
- dirilterek
- بِهِ
- onunla
- الْاَرْضَ
- yeri
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَا
- öldükten
- وَبَثَّ
- yaymasında
- ف۪يهَا
- orada
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- دَٓابَّةٍۖ
- canlıyı
- وَتَصْر۪يفِ
- evirip çevirmesinde
- الرِّيَاحِ
- rüzgarları
- وَالسَّحَابِ
- ve bulutları
- الْمُسَخَّرِ
- emre hazır bekleyen
- بَيْنَ
- arasında
- السَّمَٓاءِ
- yer
- وَالْاَرْضِ
- ile gök
- لَاٰيَاتٍ
- elbette deliller vardır
- لِقَوْمٍ
- bir topluluk için
- يَعْقِلُونَ
- düşünen
- وَمِنَ النَّاسِ
- İnsanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَتَّخِذُ
- tutar
- مِنْ دُونِ اللّٰهِ
- Allah`tan başka
- اَنْدَاداً
- eşler
- يُحِبُّونَهُمْ
- onları severler
- كَحُبِّ
- sever gibi
- اللّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- İnananlar ise
- اَشَدُّ
- en çok
- حُباًّ
- severler
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَلَوْ
- keşke
- يَرَى
- bilselerdi
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
- zulmedenler
- اِذْ
- zaman
- يَرَوْنَ
- gördükleri
- الْعَذَابَۙ
- azabı
- اَنَّ
- gerçekten
- الْقُوَّةَ
- kuvvetin
- لِلّٰهِ
- Allah`a aittir
- جَم۪يعاًۙ
- bütünüyle
- وَاَنَّ
- ve gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعَذَابِ
- azabı
- اِذْ
- işte
- تَبَرَّاَ
- uzak durdular
- الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
- uyulanlar
- مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlardan
- وَرَاَوُا
- gördüler
- الْعَذَابَ
- azabı
- وَتَقَطَّعَتْ
- kesildi
- بِهِمُ
- onların
- الْاَسْبَابُ
- bağları
- وَقَالَ
- şöyle dediler
- الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlar
- لَوْ
- keşke
- اَنَّ لَنَا
- bizim için mümkün olsaydı
- كَرَّةً
- bir dönüş (dünyaya)
- فَنَتَبَرَّاَ
- uzak dursaydık
- مِنْهُمْ
- onlardan
- كَمَا
- gibi
- تَبَرَّؤُ۫ا
- uzak durdukları
- مِنَّاۜ
- bizden
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُر۪يهِمُ
- onlara gösterir
- اللّٰهُ
- Allah
- اَعْمَالَهُمْ
- işledikleri bütün fiillerini
- حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
- hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
- وَمَا هُمْ
- ve onlar
- بِخَارِج۪ينَ
- çıkamazlar
- مِنَ النَّارِ۟
- ateşten
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- Ey insanlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِمَّا
- bulunan şeylerden
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- حَـلَالاً
- helal
- طَـيِّباًۘ
- ve temiz
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- sizin
- عَدُوٌّ
- düşmanınızdır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- اِنَّمَا
- O size daima
- يَأْمُرُكُمْ
- emreder
- بِالسُّٓوءِ
- kötülük
- وَالْفَحْشَٓاءِ
- ve hayasızlığı
- وَاَنْ تَقُولُوا
- ve söylemenizi
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz şeyleri
- وَاِذَا ق۪يلَ
- dendiğinde
- لَهُمُ
- onlara
- اتَّبِعُوا
- uyun
- مَٓا اَنْزَلَ
- indirdiğine
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- بَلْ
- hayır bilakis
- نَـتَّبِـعُ
- uyarız
- مَٓا اَلْفَيْنَا
- biz bulduğumuz(yol)a
- عَلَيْهِ
- üzerinde
- اٰبَٓاءَنَاۜ
- atalarımızı
- اَوَلَوْ كَانَ
- olsalar da mı
- اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
- ataları
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmeyen
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يَهْتَدُونَ
- doğru yolu bulamayan
- وَمَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
- كَمَثَلِ
- haline benzer
- الَّذ۪ي يَنْعِقُ
- haykıran kimsenin
- بِمَا لَا يَسْمَعُ
- bir şey işitmeyen
- اِلَّا
- başka
- دُعَٓاءً
- çağırmadan
- وَنِدَٓاءًۜ
- bağırıp
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onun için onlar
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmezler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıkların
- وَاشْكُرُوا
- şükredin
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
- yalnızca ona tapıyorsanız
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- حَرَّمَ
- haram kıldı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَيْتَةَ
- leş
- وَالدَّمَ
- ve kan
- وَلَحْمَ
- ve etini
- الْخِنْز۪يرِ
- domuz
- وَمَٓا اُهِلَّ
- ve kesileni
- بِه۪
- adına
- لِغَيْرِ
- başkası
- اللّٰهِۚ
- Allah`tan
- فَمَنِ
- ama kim
- اضْطُرَّ
- mecbur kalırsa
- غَيْرَ بَاغٍ
- saldırmadan
- وَلَا عَادٍ
- ve sınırı aşmadan
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- çok esirgeyendir
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyip
- مَٓا
- bir şey
- اَنْزَلَ
- indirdiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitaptan
- وَيَشْتَرُونَ
- satanlar
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۙ
- birkaç
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- مَا يَأْكُلُونَ
- yemezler
- ف۪ي بُطُونِهِمْ
- karınlarına
- اِلَّا
- başka
- النَّارَ
- ateşten
- وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
- onlara konuşmayacak
- اللّٰهُ
- Allah
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- Kıyamet
- وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
- ve onları temizlemeyecektir
- وَلَهُمْ
- onlar için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- اُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın almışlardır
- الضَّلَالَةَ
- sapıklık
- بِالْهُدٰى
- hidayet karşılığında
- وَالْعَذَابَ
- azab
- بِالْمَغْفِرَةِۚ
- mağfiret karşılığında
- فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
- ne kadar da cesaretlidirler
- عَلَى
- karşı
- النَّارِ
- ateşe
- ذٰلِكَ
- işte böyle
- بِاَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- نَزَّلَ
- indirmiştir
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّ
- elbette
- الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düşenler
- فِي الْكِتَابِ
- Kitapta
- لَف۪ي
- içindedirler
- شِقَاقٍ
- anlaşmazlık
- بَع۪يدٍ۟
- derin bir
- لَيْسَ
- değildir
- الْبِرَّ
- iyilik
- اَنْ تُوَلُّوا
- çevirmeniz
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- قِبَلَ
- tarafına
- الْمَشْرِقِ
- doğu
- وَالْمَغْرِبِ
- ve batı
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- مَنْ
- kişinin
- اٰمَنَ
- inanmasıdır
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklere
- وَالْكِتَابِ
- ve Kitaba
- وَالنَّبِيّ۪نَۚ
- ve peygamberlere
- وَاٰتَى
- ve vermesidir
- الْمَالَ
- malını
- عَلٰى حُبِّه۪
- sevdiği
- ذَوِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- ve yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينَ
- ve yoksullara
- وَابْنَ السَّب۪يلِ
- ve yolda kalmışlara
- وَالسَّٓائِل۪ينَ
- ve dilencilere
- وَفِي الرِّقَابِۚ
- ve kölelere
- وَاَقَامَ
- ve kılmasıdır
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- الزَّكٰوةَۚ
- zekatı
- وَالْمُوفُونَ
- yerine getirmeleridir
- بِعَهْدِهِمْ
- andlaşmalarını
- اِذَا
- zaman
- عَاهَدُواۚ
- andlaşma yaptıkları
- وَالصَّابِر۪ينَ
- sabrederler
- فِي الْبَأْسَٓاءِ
- sıkıntıda
- وَالضَّرَّٓاءِ
- ve hastalıkta
- وَح۪ينَ
- zamanında
- الْبَأْسِۜ
- savaş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
- doğru olanlardır
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte onlar
- هُمُ
- onlardır
- الْمُتَّقُونَ
- muttakiler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- farz kılındı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِصَاصُ
- kısas
- فِي الْقَتْلٰىۜ
- öldürmelerde
- اَلْحُرُّ
- hür
- بِالْحُرِّ
- hüre
- وَالْعَبْدُ
- köle
- بِالْعَبْدِ
- köleye
- وَالْاُنْثٰى
- kadın
- بِالْاُنْثٰىۜ
- kadına
- فَمَنْ
- kimse
- عُفِيَ لَهُ
- affedilen
- مِنْ اَخ۪يهِ
- kardeşi tarafından
- شَيْءٌ
- kısmen
- فَاتِّبَاعٌ
- artık uymalı
- بِالْمَعْرُوفِ
- örfe
- وَاَدَٓاءٌ
- ve (diyeti) ödemelidir
- اِلَيْهِ
- ona
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- bu
- تَخْف۪يفٌ
- bir hafifletme
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbiniz tarafından
- وَرَحْمَةٌۜ
- ve rahmettir
- فَمَنِ
- artk kim
- اعْتَدٰى
- haddi aşarsa
- بَعْدَ
- sonra
- ذٰلِكَ
- bundan
- فَلَهُ
- onun için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْقِصَاصِ
- kısasta
- حَيٰوةٌ
- hayat
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَعَلَّكُمْ
- böylece
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِذَا
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- اَحَدَكُمُ
- birinize
- الْمَوْتُ
- ölüm
- اِنْ
- eğer
- تَرَكَ
- bırakacaksa
- خَيْراًۚ
- bir hayır (mal)
- اَلْوَصِيَّةُ
- vasiyyet etmek
- لِلْوَالِدَيْنِ
- anaya babaya
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlara
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- uygun bir biçimde
- حَقاًّ
- bir borçtur
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَۜ
- muttakiler
- فَمَنْ
- artık kim
- بَدَّلَهُ
- (vasiyyeti) değiştirirse
- بَعْدَ مَا
- sonra
- سَمِعَهُ
- işittikten
- فَاِنَّمَٓا
- elbette
- اِثْمُهُ
- günahı
- عَلَى
- üzerinedir
- الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
- onu değiştirenlerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌۜ
- bilendir
- فَمَنْ
- her kim de
- خَافَ
- korkar da
- مِنْ مُوصٍ
- vasiyyet edenin
- جَنَفاً
- hata işleyeceğinden
- اَوْ
- veya
- اِثْماً
- günah işlemesinden
- فَاَصْلَحَ
- düzeltirse
- بَيْنَهُمْ
- aralarını
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- elbette
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ۟
- esirgeyendir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- yazıldı
- عَلَيْكُمُ
- sizin üzerinize de
- الصِّيَامُ
- oruç
- كَمَا
- gibi
- كُتِبَ
- yazıldığı
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- sizden öncekiler
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَتَّقُونَۙ
- korunursunuz
- اَيَّاماً
- günlerdir
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olursa
- مِنْكُمْ
- sizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- veya
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutar
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
- ona (güç) dayananların
- فِدْيَةٌ
- fidye vermesi lazımdır
- طَعَامُ
- doyuracak
- مِسْك۪ينٍۜ
- bir yoksulu
- فَمَنْ
- artık kim
- تَطَوَّعَ
- gönülden
- خَيْراً
- bir iyilik yaparsa
- فَهُوَ
- o
- خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَهُۜ
- kendisi için
- وَاَنْ تَصُومُوا
- ve oruç tutmanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- شَهْرُ
- ayı
- رَمَضَانَ
- ramazan
- الَّذ۪ٓي
- ki
- اُنْزِلَ
- indirilmiştir
- ف۪يهِ
- onda
- الْقُرْاٰنُ
- Kur`an
- هُدًى
- hidayet olarak
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَبَيِّنَاتٍ
- ve açıklayıcı
- مِنَ الْهُدٰى
- hidayeti
- وَالْفُرْقَانِۚ
- doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
- فَمَنْ
- kim
- شَهِدَ
- şahit olursa
- مِنْكُمُ
- içinizden
- الشَّهْرَ
- o aya
- فَلْيَصُمْهُۜ
- oruç tutsun
- وَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olur
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- yahut
- عَلٰى
- üzere olursa
- سَفَرٍ
- sefer
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutsun
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- يُر۪يدُ
- ister
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُمُ
- sizin için
- الْيُسْرَ
- kolaylık
- وَلَا يُر۪يدُ
- istemez
- الْعُسْرَۘ
- güçlük
- وَلِتُكْمِلُوا
- ve tamamlamanızı (ister)
- الْعِدَّةَ
- sayıyı
- وَلِتُكَبِّرُوا
- ve yüceltmenizi (ister)
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
- size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz
- وَاِذَا سَاَلَكَ
- sana sorar(lar)sa
- عِبَاد۪ي
- kullarım
- عَنّ۪ي
- benden
- فَاِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- قَر۪يبٌۜ
- (onlara) yakınım
- اُج۪يبُ
- karşılık veririm
- دَعْوَةَ
- onun du`asına
- الدَّاعِ
- du`a edenin
- اِذَا
- zaman
- دَعَانِۙ
- bana du`a ettiği
- فَلْيَسْتَج۪يبُوا
- O halde onlar da karşılık versinler
- ل۪ي
- bana
- وَلْيُؤْمِنُوا
- inansınlar ki
- ب۪ي
- bana
- لَعَلَّهُمْ
- böylece onlar
- يَرْشُدُونَ
- doğru yola erişirler
- اُحِلَّ
- helal kılındı
- لَكُمْ
- size
- لَيْلَةَ
- gecesi
- الصِّيَامِ
- oruç
- الرَّفَثُ
- yaklaşmak
- اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
- kadınlarınıza
- هُنَّ
- onlar
- لِبَاسٌ
- elbisenizdir
- لَكُمْ
- sizin
- وَاَنْتُمْ
- ve siz de
- لِبَاسٌ
- elbisesisiniz
- لَهُنَّۜ
- onların
- عَلِمَ
- bildi de
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- gerçekten siz
- كُنْتُمْ
- olduğunuzu
- تَخْتَانُونَ
- yazık etmekte
- اَنْفُسَكُمْ
- sizin kendinize
- فَتَابَ
- tevbenizi kabul etti
- عَلَيْكُمْ
- sizden
- وَعَفَا
- ve affetti
- عَنْكُمْۚ
- sizi
- فَالْـٰٔنَ
- artık şimdi
- بَاشِرُوهُنَّ
- onlara yaklaşın
- وَابْتَغُوا
- ve arayın
- مَا كَتَبَ
- yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- لَكُمْۖ
- sizin için
- وَكُلُوا
- yiyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- حَتّٰى
- kadar
- يَتَبَيَّنَ
- ayırdelinceye
- لَكُمُ
- sizce
- الْخَيْطُ
- ipliği
- الْاَبْيَضُ
- beyaz
- مِنَ الْخَيْطِ
- iplikten
- الْاَسْوَدِ
- siyah
- مِنَ الْفَجْرِۖ
- şafağın
- ثُمَّ
- sonra
- اَتِمُّوا
- tamamlayın
- الصِّيَامَ
- orucu
- اِلَى الَّيْلِۚ
- gece oluncaya dek
- وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
- (kadınlara) yaklaşmayın
- وَاَنْتُمْ
- siz
- عَاكِفُونَۙ
- ibadete çekilmiş iken
- فِي الْمَسَاجِدِۜ
- mescidlerde
- تِلْكَ
- bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
- bunlara yaklaşmayın
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklar ki
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَّقُونَ
- korunup sakınırlar
- وَلَا تَأْكُلُٓوا
- yemeyin
- اَمْوَالَكُمْ
- mallarınızı
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- بِالْبَاطِلِ
- batıl (sebepler) ile
- وَتُدْلُوا
- atmayın
- بِهَٓا
- onları
- اِلَى الْحُكَّامِ
- hakimler(in önün)e
- لِتَأْكُلُوا
- yemeniz için
- فَر۪يقاً
- bir kısmını
- مِنْ اَمْوَالِ
- mallarından
- النَّاسِ
- insanların
- بِالْاِثْمِ
- günah bir biçimde
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
- bildiğiniz halde
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
- hilallerden
- قُلْ
- de ki
- هِيَ
- onlar
- مَوَاق۪يتُ
- vakit ölçüleridir
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- وَالْحَجِّۜ
- ve hac
- وَلَيْسَ
- ve değildir
- الْبِرُّ
- iyilik
- بِاَنْ تَأْتُوا
- girmek
- الْبُيُوتَ
- evlere
- مِنْ ظُهُورِهَا
- arkalarından
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- الْبِرَّ
- iyilik
- مَنِ
- kişinin
- اتَّقٰىۚ
- takvasıdır
- وَأْتُوا
- girin
- مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
- kapılarından
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تُفْلِحُونَ
- kurtuluşa erersiniz
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşanlarla
- وَلَا تَعْتَدُواۜ
- aşırı gitmeyin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْمُعْتَد۪ينَ
- aşırı gidenleri
- وَاقْتُلُوهُمْ
- onları öldürün
- حَيْثُ
- nerede
- ثَقِفْتُمُوهُمْ
- yakalarsanız
- وَاَخْرِجُوهُمْ
- onları çıkarın
- مِنْ حَيْثُ
- yer(Mekke)den
- اَخْرَجُوكُمْ
- sizi çıkardıkları
- وَالْفِتْنَةُ
- fitne
- اَشَدُّ
- daha kötüdür
- مِنَ الْقَتْلِۚ
- adam öldürmekten
- وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşmayın
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- Mescid-i Haram
- حَتّٰى
- kadar
- يُقَاتِلُوكُمْ
- sizinle savaşıncaya
- ف۪يهِۚ
- orada
- فَاِنْ
- fakat eğer
- قَاتَلُوكُمْ
- onlar sizinle savaşırlarsa
- فَاقْتُلُوهُمْۜ
- hemen onları öldürün
- كَذٰلِكَ
- böyledir
- جَزَٓاءُ
- cezası
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirlerin
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَاِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- esirgeyendir
- وَقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşın
- حَتّٰى
- kadar
- لَا تَكُونَ
- kalmayıncaya
- فِتْنَةٌ
- fitne
- وَيَكُونَ
- oluncaya
- الدّ۪ينُ
- din
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَلَا عُدْوَانَ
- artık düşmanlık olmaz
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- اَلشَّهْرُ
- ayı
- الْحَرَامُ
- haram
- بِالشَّهْرِ
- aya karşılıktır
- الْحَرَامِ
- haram
- وَالْحُرُمَاتُ
- hürmetler
- قِصَاصٌۜ
- karşılıklıdır
- فَمَنِ
- kim
- اعْتَدٰى
- saldırırsa
- عَلَيْكُمْ
- size
- فَاعْتَدُوا
- siz de saldırın
- عَلَيْهِ
- ona
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَا اعْتَدٰى
- saldırdığı
- عَلَيْكُمْۖ
- size
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الْمُتَّق۪ينَ
- muttakilerle
- وَاَنْفِقُوا
- infak edin
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَلَا تُلْقُوا
- kendinizi atmayın
- بِاَيْد۪يكُمْ
- kendi ellerinizle
- اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
- tehlikeye
- وَاَحْسِنُواۚۛ
- iyilik edin
- اِنَّ
- doğrusu
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenleri
- وَاَتِمُّوا
- tamamlayın
- الْحَجَّ
- haccı
- وَالْعُمْرَةَ
- ve ömreyi
- لِلّٰهِۜ
- Allah için
- فَاِنْ
- Eğer
- اُحْصِرْتُمْ
- engellenmiş olursanız
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayınıza geleni (kesin)
- مِنَ الْهَدْيِۚ
- kurbandan
- وَلَا تَحْلِقُوا
- tıraş etmeyin
- رُؤُ۫سَكُمْ
- başlarınızı
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- varıncaya
- الْهَدْيُ
- kurban
- مَحِلَّهُۜ
- yerine
- فَمَنْ
- kim varsa
- كَانَ
- olan
- مِنْكُمْ
- İçinizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- ya da
- بِه۪ٓ اَذًى
- bir rahatsızlığı bulunan
- مِنْ رَأْسِه۪
- başından
- فَفِدْيَةٌ
- fidye (versin)
- مِنْ صِيَامٍ
- oruçtan
- اَوْ
- veya
- صَدَقَةٍ
- sadakadan
- نُسُكٍۚ
- kurbandan
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَمِنْتُمْ۠
- güvene kavuştuğunuz
- فَمَنْ
- kimse
- تَمَتَّعَ
- faydalanmak isteyen
- بِالْعُمْرَةِ
- ömre ile
- اِلَى الْحَجِّ
- hac (zamanın)a kadar
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayına geleni (kessin)
- لَمْ يَجِدْ
- (kurban) bulamayan
- فَصِيَامُ
- oruç tutar
- ثَلٰثَةِ
- üç
- اَيَّامٍ
- gün
- فِي الْحَجِّ
- hacda
- وَسَبْعَةٍ
- yedi gün de
- اِذَا
- zaman
- رَجَعْتُمْۜ
- döndüğünüz
- تِلْكَ
- böylece
- عَشَرَةٌ
- on (gündür)
- كَامِلَةٌۜ
- tamamı
- ذٰلِكَ
- Bu
- لِمَنْ
- kimseler içindir
- لَمْ يَكُنْ
- olmayanlar
- اَهْلُهُ
- ailesi
- حَاضِرِي
- hazır
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`da
- وَاتَّقُوا
- sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعِقَابِ۟
- cezası
- اَلْحَجُّ
- Hac
- اَشْهُرٌ
- aylardadır
- مَعْلُومَاتٌۚ
- bilinen
- فَمَنْ
- kim
- فَرَضَ
- farz ederse (kendisine)
- ف۪يهِنَّ
- onda (o aylarda)
- الْحَجَّ
- haccı
- فَلَا رَفَثَ
- kadına yaklaşmak yoktur
- وَلَا فُسُوقَ
- günaha sapmak yoktur
- وَلَا جِدَالَ
- kavga etmek yoktur
- فِي الْحَجِّۜ
- hacda
- وَمَا تَفْعَلُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- iyilikten
- يَعْلَمْهُ
- onu bilir
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَتَزَوَّدُوا
- yanınıza azık da alın
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- خَيْرَ
- en hayırlısı
- الزَّادِ
- azığın
- التَّقْوٰىۘ
- takvadır
- وَاتَّقُونِ
- benden sakının
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَنْ تَبْتَغُوا
- aramanızda
- فَضْلاً
- lutfunu
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- Rabbinizin
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَفَضْتُمْ
- ayrılıp akın ettiğiniz
- مِنْ عَرَفَاتٍ
- Arafattan
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
- Meş`ar-i haram
- وَاذْكُرُوهُ
- O`nu anın
- كَمَا
- gibi
- هَدٰيكُمْۚ
- sizi hidayet ettiği
- وَاِنْ كُنْتُمْ
- idiniz
- مِنْ قَبْلِه۪
- O`ndan önce
- لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
- sapıklardan
- ثُمَّ
- sonra
- اَف۪يضُوا
- siz de akın edin
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَفَاضَ
- akın ettiği
- النَّاسُ
- insanların
- وَاسْتَغْفِرُوا
- ve mağfiret dileyin
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- Gafurdur
- رَح۪يمٌ
- Rahimdir
- فَاِذَا
- zaman
- قَضَيْتُمْ
- bitirince
- مَنَاسِكَكُمْ
- ibadetlerinizi
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَذِكْرِكُمْ
- andığınız gibi
- اٰبَٓاءَكُمْ
- atalarınızı
- اَوْ
- veya
- اَشَدَّ
- daha kuvvetli
- ذِكْراًۜ
- bir anışla
- فَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- وَمَا لَهُ
- onun yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ
- hiçbir nasibi
- وَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi de
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- حَسَنَةً
- güzellik
- وَفِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- وَقِنَا
- bizi koru
- عَذَابَ
- azabından
- النَّارِ
- ateş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- لَهُمْ
- onlara vardır
- نَص۪يبٌ
- bir pay
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَر۪يعُ
- çabuk görendir
- الْحِسَابِ
- hesabı
- وَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- ف۪ٓي اَيَّامٍ
- günlerde
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- تَعَجَّلَ
- acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
- ف۪ي يَوْمَيْنِ
- iki gün içinde
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۚ
- ona
- وَمَنْ
- kim
- تَاَخَّرَ
- geri kalırsa
- عَلَيْهِۙ
- ona da
- لِمَنِ
- kimse için
- اتَّقٰىۜ
- sakınan
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- اِلَيْهِ
- O`nun huzuruna
- تُحْشَرُونَ
- toplanacaksınız
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kiminin
- يُعْجِبُكَ
- senin hoşuna gider
- قَوْلُهُ
- sözü
- فِي
- dair
- الْحَيٰوةِ
- hayatına
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيُشْهِدُ
- şahid tutar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
- kalbinde olana
- وَهُوَ
- oysa o
- اَلَدُّ
- en azılısıdır
- الْخِصَامِ
- hasımların
- وَاِذَا
- zaman
- تَوَلّٰى
- döndüğü
- سَعٰى
- çalışır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
- bozgunculuğa
- وَيُهْلِكَ
- ve yok etmeğe
- الْحَرْثَ
- ekin
- وَالنَّسْلَۜ
- ve nesli
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْفَسَادَ
- bozgunculuğu
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- dendiği
- لَهُ
- ona
- اتَّقِ
- kork
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- اَخَذَتْهُ
- kendisini sürükler
- الْعِزَّةُ
- gururu
- بِالْاِثْمِ
- günaha
- فَحَسْبُهُ
- Artık ona yetişir
- جَهَنَّمُۜ
- cehennem
- وَلَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمِهَادُ
- bir yataktır o
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- öylesi var ki
- يَشْر۪ي
- satar
- نَفْسَهُ
- kendisini
- ابْتِغَٓاءَ
- aramak için
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah da
- رَؤُ۫فٌ
- çok şefkatlidir
- بِالْعِبَادِ
- kullar(ın)a
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- ادْخُلُوا
- girin
- فِي السِّلْمِ
- islama (veya barışa)
- كَٓافَّةًۖ
- hepiniz birlikte
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- size
- عَدُوٌّ
- düşmandır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- فَاِنْ
- eğer
- زَلَلْتُمْ
- kayarsanız
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْكُمُ
- size geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- فَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- هَلْ
- mi
- يَنْظُرُونَ
- gözlüyorlar
- اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
- gelmesini
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ي ظُلَلٍ
- gölgeler içinde
- مِنَ الْغَمَامِ
- buluttan
- وَالْمَلٰٓئِكَةُ
- ve meleklerin
- وَقُضِيَ
- ve bitirilmesini
- الْاَمْرُۜ
- işin
- وَاِلَى اللّٰهِ
- halbuki Allah`a
- تُرْجَعُ
- döndürülür
- الْاُمُورُ۟
- bütün işler
- سَلْ
- sor
- بَن۪ٓي
- oğullarına
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- كَمْ
- nice
- اٰتَيْنَاهُمْ
- onlara verdik
- مِنْ اٰيَةٍ
- ayetlerden
- بَيِّنَةٍۜ
- açık
- وَمَنْ
- kim
- يُبَدِّلْ
- değiştirirse
- نِعْمَةَ
- ni`metini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُ
- geldikten
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- çetindir
- الْعِقَابِ
- cezası
- زُيِّنَ
- süslü gösterildi
- لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere
- الْحَيٰوةُ
- hayatı
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيَسْخَرُونَ
- alay ederler
- مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
- inananlarla
- وَالَّذ۪ينَ
- oysa
- اتَّقَوْا
- takva sahipleri
- فَوْقَهُمْ
- onlardan üstündürler
- يَوْمَ
- gününde
- الْقِيٰمَةِۜ
- kıyamet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَرْزُقُ
- rızık verir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- بِغَيْرِ حِسَابٍ
- hesapsız
- كَانَ
- idi
- النَّاسُ
- insanlar
- اُمَّةً
- ümmet
- وَاحِدَةً
- bir tek
- فَبَعَثَ
- sonra gönderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- مُبَشِّر۪ينَ
- müjdeciler
- وَمُنْذِر۪ينَۖ
- ve uyarıcılar olarak
- وَاَنْزَلَ
- indirdi
- مَعَهُمُ
- onlarla beraber
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّ
- hak olarak
- لِيَحْكُمَ
- hükmetmek üzere
- بَيْنَ
- arasında
- النَّاسِ
- insanlar
- ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
- anlaşmazlığa düştükleri konularda
- وَمَا اخْتَلَفَ
- anlaşmazlığa düştü(ler)
- ف۪يهِ
- o(Kitap hakkı)nda
- اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
- kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- kendilerine geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- بَغْياً
- sırf kıskançlıktan ötürü
- بَيْنَهُمْۚ
- aralarındaki
- فَهَدَى
- bunun üzerine iletti
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenleri
- لِمَا اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düştükleri
- ف۪يهِ
- kendisinde
- مِنَ الْحَقِّ
- gerçeğe
- بِاِذْنِه۪ۜ
- kendi izniyle
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَهْد۪ي
- iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- اَمْ
- yoksa
- حَسِبْتُمْ
- sandınız
- اَنْ تَدْخُلُوا
- gireceğinizi mi
- الْجَنَّةَ
- cennete
- وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
- başınıza gelmeden
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ خَلَوْا
- geçenlerin
- مِنْ قَبْلِكُمْۜ
- sizden önce
- مَسَّتْهُمُ
- Onlara dokunmuştu
- الْبَأْسَٓاءُ
- sıkıntı
- وَالضَّرَّٓاءُ
- ve yoksulluk
- وَزُلْزِلُوا
- ve sarsılmışlardı ki
- حَتّٰى
- nihayet
- يَقُولَ
- diyorlardı
- الرَّسُولُ
- peygamber
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve inananlar
- مَعَهُ
- onunla birlikte
- مَتٰى
- ne zaman
- نَصْرُ
- yardımı
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- نَصْرَ
- yardımı
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- قَر۪يبٌ
- yakındır
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- (Allah yolunda) harcayacaklarını
- قُلْ
- De ki
- مَٓا اَنْفَقْتُمْ
- vereceğiniz şey
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَلِلْوَالِدَيْنِ
- ana-baba içindir
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlar
- وَالْيَتَامٰى
- ve öksüzler
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullar
- وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
- ve yolda kalmış(lar)
- وَمَا تَفْعَلُوا
- ve ne yaparsanız
- فَاِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onunla birlikte
- عَل۪يمٌ
- bilir
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- وَهُوَ
- halbuki o
- كُرْهٌ
- hoşunuza gitmez
- لَكُمْۚ
- sizin
- وَعَسٰٓى
- olur ki bazen
- اَنْ تَكْرَهُوا
- hoşlanmadığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَهُوَ خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَكُمْۚ
- sizin için
- وَعَسٰٓى
- ve olur ki
- اَنْ تُحِبُّوا
- hoşlandığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey de
- وَهُوَ شَرٌّ
- kötüdür
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz ise
- لَا تَعْلَمُونَ۟
- bilmezsiniz
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الشَّهْرِ
- ayında
- الْحَرَامِ
- haram
- قِتَالٍ ف۪يهِۜ
- savaşmaktan
- قُلْ
- de ki
- قِتَالٌ
- savaş
- ف۪يهِ
- O (aylar)da
- كَب۪يرٌۜ
- büyük bir günahtır
- وَصَدٌّ
- ve alıkoymak
- عَنْ سَب۪يلِ
- yolundan
- اللّٰهِ
- Allah
- وَكُفْرٌ
- ve inkar etmek
- بِه۪
- O`nu
- وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- ve Mescid-i Haram`dan
- وَاِخْرَاجُ
- sürüp çıkarmak
- اَهْلِه۪
- halkını
- مِنْهُ
- ondan (Mekke`den)
- اَكْبَرُ
- daha büyük bir günahtır
- عِنْدَ
- yanında
- اللّٰهِۚ
- Allah
- وَالْفِتْنَةُ
- ve fitne
- اَكْبَرُ
- daha büyük(bir günah)tır
- مِنَ الْقَتْلِۜ
- öldürmekten
- وَلَا يَزَالُونَ
- vazgeçmezler
- يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşmaktan
- حَتّٰى
- kadar
- يَرُدُّوكُمْ
- sizi döndürünceye
- عَنْ د۪ينِكُمْ
- dininizden
- اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
- eğer güçleri yetse
- وَمَنْ
- kim
- يَرْتَدِدْ
- döner
- مِنْكُمْ
- sizden
- عَنْ د۪ينِه۪
- dininden
- فَيَمُتْ
- ve ölürse
- وَهُوَ كَافِرٌ
- kafir olarak
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- حَبِطَتْ
- boşa çıkmıştır
- اَعْمَالُهُمْ
- onların bütün yaptıkları
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- وَالْاٰخِرَةِۚ
- ahirette de
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَـالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
- ve hicret edenler
- وَجَاهَدُوا
- ve cihat edenler
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۙ
- Allah
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يَرْجُونَ
- umarlar
- رَحْمَتَ
- rahmetini
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- çok merhamet edendir
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْخَمْرِ
- şaraptan
- وَالْمَيْسِرِۜ
- ve kumardan
- قُلْ
- de ki
- ف۪يهِمَٓا
- o ikisinde vardır
- اِثْمٌ
- günah
- كَب۪يرٌ
- büyük
- وَمَنَافِـعُ
- ve bazı yararlar
- لِلنَّاسِۘ
- insanlar için
- وَاِثْمُهُمَٓا
- fakat onların günahı
- اَكْبَرُ
- daha büyüktür
- مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
- yararından
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- infak edeceklerini
- قُلِ
- de ki
- الْعَفْوَۜ
- Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَتَفَكَّرُونَۙ
- düşünürsünüz
- فِي الدُّنْيَا
- dünya hakkında
- وَالْاٰخِرَةِۜ
- ve ahiret
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyarlar
- عَنِ الْيَتَامٰىۜ
- öksüzlerden
- قُلْ
- de ki
- اِصْلَاحٌ
- ıslah etmek
- لَهُمْ
- onları(n durumlarını)
- خَيْرٌۜ
- hayırlıdır
- وَاِنْ
- eğer
- تُخَالِطُوهُمْ
- onlara karışırsanız
- فَاِخْوَانُكُمْۜ
- sizin kardeşlerinizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- ayırır
- الْمُفْسِدَ
- bozanı
- مِنَ الْمُصْلِحِۜ
- ıslah edenden
- وَلَوْ
- ve eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَاَعْنَتَكُمْۜ
- sizi zora sokardı
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلَا تَنْكِحُوا
- evlenmeyin
- الْمُشْرِكَاتِ
- müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
- حَتّٰى
- kadar
- يُؤْمِنَّۜ
- inanıncaya
- وَلَاَمَةٌ
- bir cariye
- مُؤْمِنَةٌ
- inanan
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- مِنْ مُشْرِكَةٍ
- ortak koşan (hür) kadından
- وَلَوْ
- eğer
- اَعْجَبَتْكُمْۚ
- hoşunuza gitse bile
- وَلَا تُنْكِحُوا
- evlendirmeyin
- الْمُشْرِك۪ينَ
- Ortak koşan erkeklerle
- يُؤْمِنُواۜ
- iman edinceye
- وَلَعَبْدٌ
- bir köle
- مُؤْمِنٌ
- inanan
- مِنْ مُشْرِكٍ
- müşrik erkekten
- اَعْجَبَكُمْۜ
- hoşunuza gitse bile
- اُو۬لٰٓئِكَ
- (Zira) onlar
- يَدْعُونَ
- çağırıyorlar
- اِلَى النَّارِۚ
- ateşe
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَدْعُٓوا
- çağırıyor
- اِلَى الْجَنَّةِ
- cennete
- وَالْمَغْفِرَةِ
- ve mağfirete
- بِاِذْنِه۪ۚ
- izniyle
- وَيُبَيِّنُ
- açıklar
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَذَكَّرُونَ۟
- düşünürler
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْمَح۪يضِۜ
- adet görmeden
- قُلْ
- de ki
- هُوَ
- o
- اَذًىۙ
- eziyettir
- فَاعْتَزِلُوا
- çekilin
- النِّسَٓاءَ
- kadınlardan
- فِي الْمَح۪يضِۙ
- adet halinde
- وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
- onlara yaklaşmayın
- حَتّٰى
- kadar
- يَطْهُرْنَۚ
- temizleninceye
- فَاِذَا
- zaman
- تَطَهَّرْنَ
- temizlendikleri
- فَأْتُوهُنَّ
- onlara varın
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَمَرَكُمُ
- emrettiği
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- التَّوَّاب۪ينَ
- tevbe edenleri
- وَيُحِبُّ
- sever
- الْمُتَطَهِّر۪ينَ
- temizlenenleri
- نِسَٓاؤُ۬كُمْ
- kadınlarınız
- حَرْثٌ
- bir tarladır
- لَكُمْۖ
- sizin için
- فَأْتُوا
- varın
- حَرْثَكُمْ
- tarlanıza
- اَنّٰى شِئْتُمْۘ
- dilediğiniz biçimde
- وَقَدِّمُوا
- hazırlık yapın
- لِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz için
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- مُلَاقُوهُۜ
- O`na kavuşacaksınız
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الْمُؤْمِن۪ينَ
- İnananları
- وَلَا تَجْعَلُوا
- kılmayın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عُرْضَةً
- engel
- لِاَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinize
- اَنْ تَبَرُّوا
- iyilik etmenize
- وَتَتَّقُوا
- ve sakınmanıza
- وَتُصْلِحُوا
- ve düzetmeye
- بَيْنَ
- arasını
- النَّاسِۜ
- insanların
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- لَا يُؤَاخِذُكُمُ
- sizi sorumlu tutmaz
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاللَّغْوِ
- kasıtsız
- ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinizden dolayı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- يُؤَاخِذُكُمْ
- sorumlu tutar
- بِمَا كَسَبَتْ
- kazandığından
- قُلُوبُكُمْۜ
- kalblerinizin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
- yaklaşmamağa yemin edenler için
- مِنْ نِسَٓائِهِمْ
- kadınlarına
- تَرَبُّصُ
- bekleme (hakkı) vardır
- اَرْبَعَةِ
- dört
- اَشْهُرٍۚ
- ay
- فَاِنْ
- eğer
- فَٓاؤُ۫
- (o süre içinde) dönerlerse
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- merhamet edendir
- وَاِنْ
- eğer
- عَزَمُوا
- kesin karar verirlerse
- الطَّـلَاقَ
- boşamaya
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- وَالْمُطَلَّقَاتُ
- boşanmış kadınlar
- يَتَرَبَّصْنَ
- gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- ثَلٰثَةَ
- üç
- قُرُٓوءٍۜ
- kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
- وَلَا يَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُنَّ
- kendilerine
- اَنْ يَكْتُمْنَ
- gizlemeleri
- مَا خَلَقَ
- yarattığını
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
- kendi rahimlerinde
- اِنْ
- eğer
- كُنَّ
- idiyseler
- يُؤْمِنَّ
- inanıyor
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ve ahiret
- وَبُعُولَتُهُنَّ
- kocaları
- اَحَقُّ
- hak sahibidirler
- بِرَدِّهِنَّ
- onları geri almağa
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bu arada
- اَرَادُٓوا
- isterlerse
- اِصْلَاحاًۜ
- barışmak
- وَلَهُنَّ
- (kadınların) vardır
- مِثْلُ
- gibi
- الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
- (erkeklerin) kendileri üzerindeki
- بِالْمَعْرُوفِۖ
- (örfe uygun) hakları
- وَلِلرِّجَالِ
- erkeklerin (hakları)
- عَلَيْهِنَّ
- onlar (kadınlar) üzerinde
- دَرَجَةٌۜ
- bir derece fazladır
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- azizdir
- حَك۪يمٌ۟
- hakimdir
- اَلطَّـلَاقُ
- boşama
- مَرَّتَانِۖ
- iki defadır
- فَاِمْسَاكٌ
- ya tutmak (lazım)dır
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- تَسْر۪يحٌ
- salıvermek
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- وَلَا يَحِلُّ
- helal değildir
- لَكُمْ
- size
- اَنْ تَأْخُذُوا
- geri almanız
- مِمَّٓا
- şeylerden
- اٰتَيْتُمُوهُنَّ
- onlara verdiğiniz
- شَيْـٔاً
- bir şey
- اِلَّٓا
- başka
- اَنْ يَخَافَٓا
- korkarlarsa
- اَلَّا يُق۪يمَا
- koruyamamaktan
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- korkarsanız
- حُدُودَ
- sınırlarında
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَا
- ikisine de
- ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
- kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
- تِلْكَ
- işte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
- sakın bunları aşmayın
- وَمَنْ
- Kim(ler)
- يَتَعَدَّ
- aşarsa
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerdir
- فَاِنْ
- eğer
- طَلَّقَهَا
- erkek yine boşarsa
- فَلَا تَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُ
- ona
- مِنْ بَعْدُ
- artık bundan sonra
- حَتّٰى
- kadar
- تَنْكِحَ
- (kadın) nikahlanıncaya
- زَوْجاً
- kocaya
- غَيْرَهُۜ
- başka bir
- طَلَّقَهَا
- O (vardığı adam) da boşarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَٓا
- kendilerine
- اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
- tekrar birbirlerine dönmelerinde
- اِنْ
- eğer
- ظَـنَّٓا
- inanırlarsa
- اَنْ يُق۪يمَا
- koruyacaklarına
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَتِلْكَ
- İşte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- يُبَيِّنُهَا
- açıklamaktadır
- لِقَوْمٍ
- bir toplum için
- يَعْلَمُونَ
- bilen
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَاَمْسِكُوهُنَّ
- ya onları tutun
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- سَرِّحُوهُنَّ
- bırakın
- بِمَعْرُوفٍۖ
- iyilikle
- وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
- onları (yanınızda) tutmayın
- ضِرَاراً
- zarar vermek için
- لِتَعْتَدُواۚ
- haklarına tecavüz edip
- وَمَنْ
- kim
- يَفْعَلْ
- yaparsa
- ذٰلِكَ
- bunu
- فَقَدْ
- muhakkak
- ظَلَمَ
- zulmetmiştir
- نَفْسَهُۜ
- kendine
- وَلَا تَتَّخِذُٓوا
- edinmeyin
- اٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُزُواًۘ
- eğlence
- وَاذْكُرُوا
- düşünün
- نِعْمَتَ
- ni`metini
- عَلَيْكُمْ
- size olan
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiklerini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitap`tan
- وَالْحِكْمَةِ
- ve Hikmet`ten
- يَعِظُـكُمْ
- size öğüt vermek için
- بِه۪ۜ
- onunla
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
- engel olmayın
- اَنْ يَنْكِحْنَ
- evlenmelerine
- اَزْوَاجَهُنَّ
- (eski) kocalarıyla
- اِذَا تَرَاضَوْا
- anlaştıkları takdirde
- بَيْنَهُمْ
- kendi aralarında
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- Bu
- يُوعَظُ
- verilen bir öğüttür
- بِه۪
- onunla
- مَنْ كَانَ
- kimseye
- مِنْكُمْ
- içinizden
- يُؤْمِنُ
- inanan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- ذٰلِكُمْ
- Bu
- اَزْكٰى
- daha iyi
- لَكُمْ
- sizin için
- وَاَطْهَرُۜ
- ve daha temizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmezsiniz
- وَالْوَالِدَاتُ
- anneler
- يُرْضِعْنَ
- emzirirler
- اَوْلَادَهُنَّ
- çocuklarını
- حَوْلَيْنِ
- iki yıl
- كَامِلَيْنِ
- tam
- لِمَنْ
- kimse için
- اَرَادَ
- isteyen
- اَنْ يُـتِمَّ
- tamamlamak
- الرَّضَاعَةَۜ
- emzirmeyi
- وَعَلَى
- üzerinedir
- الْمَوْلُودِ لَهُ
- çocuk kendisine ait olan (babanın)
- رِزْقُهُنَّ
- onların yiyecekleri
- وَكِسْوَتُهُنَّ
- ve giyecekleri
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun biçimde
- لَا تُكَلَّفُ
- yükümlü tutulmaz
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- اِلَّا
- başka
- وُسْعَهَاۚ
- gücünün yettiğinden
- لَا تُضَٓارَّ
- zarara sokulmasın
- وَالِدَةٌ
- ne anne
- بِوَلَدِهَا
- çocuğu yüzünden
- وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
- ne de çocuğun aidolduğu baba
- بِوَلَدِه۪
- çocuğu yüzünden
- وَعَلَى
- üzerinde
- الْوَارِثِ
- mirasçının
- مِثْلُ ذٰلِكَۚ
- aynı (yükümlülük) vardır
- فَاِنْ
- eğer
- اَرَادَا
- isterlerse
- فِصَالاً
- sütten kesmek
- عَنْ تَرَاضٍ
- rızalarıyla
- مِنْهُمَا
- kendi aralarında
- وَتَشَاوُرٍ
- ve danışarak
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- günah
- عَلَيْهِمَاۜ
- kendilerine
- وَاِنْ
- eğer
- اَرَدْتُمْ
- isterseniz
- اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
- (sütannesi tutup) emzirtmek
- اَوْلَادَكُمْ
- çocuklarınızı
- فَلَا
- yine yoktur
- جُنَاحَ
- bir günah
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- اِذَا
- sonra
- سَلَّمْتُمْ
- verdikten
- مَٓا اٰتَيْتُمْ
- verdiğiniz(ücret)i
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptığınız her şeyi
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölenlerin
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bıraktıkları
- اَزْوَاجاً
- eşleri
- يَتَرَبَّصْنَ
- (bekleyip) gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- اَرْبَعَةَ
- dört
- اَشْهُرٍ
- ay
- وَعَشْراًۚ
- ve on gün
- فَاِذَا بَلَغْنَ
- bitirince
- اَجَلَهُنَّ
- sürelerini
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri için
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- وَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
- üstü kapalı biçimde bildirmenizden
- مِنْ خِطْبَةِ
- evlenme isteğinizi
- النِّسَٓاءِ
- kadınlara
- اَوْ
- yahut
- اَكْنَنْتُمْ
- gizlemenizden
- ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
- içinizde
- عَلِمَ
- bilir ki
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz sizin
- سَتَذْكُرُونَهُنَّ
- onları anacağınızı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
- sakın onlarla sözleşmeyin
- سِراًّ
- gizli(buluşma)ya
- اِلَّٓا
- dışında
- اَنْ تَقُولُوا
- söylemeniz
- قَوْلاً
- bir söz
- مَعْرُوفاًۜ
- iyi (meşru)
- وَلَا تَعْزِمُوا
- ve kalkışmayın
- عُقْدَةَ
- akdine (kıymaya)
- النِّكَاحِ
- nikah
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- ulaşıncaya
- الْكِتَابُ
- yazılanın (iddetinin)
- اَجَلَهُۜ
- sonuna
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içinizden geçeni
- فَاحْذَرُوهُۚ
- O`ndan sakının
- وَاعْلَمُٓوا
- ve yine bilin ki
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ۟
- halimdir
- لَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِنْ طَلَّقْتُمُ
- boşarsınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- اَوْ
- ya da
- تَفْرِضُوا
- tesbir etmeden
- لَهُنَّ
- onlara
- فَر۪يضَةًۚ
- mehir
- وَمَتِّعُوهُنَّۚ
- onları faydalandırsın
- عَلَى الْمُوسِعِ
- eli geniş olan
- قَدَرُهُ
- kendi gücü nisbetinde
- وَعَلَى الْمُقْتِرِ
- eli dar olan da
- قَدَرُهُۚ
- kendi gücü nisbetinde
- مَتَـاعاً
- bir geçimlikle
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- güzel
- حَقاًّ
- bu bir borçtur
- عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenlerin üzerine
- وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
- onları boşarsanız
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- وَقَدْ فَرَضْتُمْ
- bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
- لَهُنَّ
- onlar için
- فَر۪يضَةً
- vermeniz gerekir
- فَنِصْفُ
- yarısını
- مَا فَرَضْتُمْ
- tesbit ettiğinizin (mehrin)
- اِلَّٓا
- hariç
- اَنْ يَعْفُونَ
- (kadının) vazgeçmesi
- اَوْ
- veya
- يَعْفُوَا
- vazgeçmesi
- الَّذ۪ي بِيَدِه۪
- elinde olanın (erkeğin)
- عُقْدَةُ
- akdi
- النِّكَاحِۜ
- nikah
- وَاَنْ تَعْفُٓوا
- (Erkekler) Sizin affetmeniz
- اَقْرَبُ
- daha yakındır
- لِلتَّقْوٰىۜ
- takvaya
- وَلَا تَنْسَوُا
- unutmayın
- الْفَضْلَ
- iyilik etmeyi
- بَيْنَكُمْۜ
- birbirinize
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- حَافِظُوا
- koruyun
- عَلَى الصَّلَوَاتِ
- namazları
- وَالصَّلٰوةِ
- ve namazı
- الْوُسْطٰى
- orta
- وَقُومُوا
- durun
- لِلّٰهِ
- Allah`ın huzuruna
- قَانِت۪ينَ
- gönülden bağlılık ve saygı ile
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- (bir tehlikeden) korkarsanız
- فَرِجَـالاً
- yaya
- اَوْ
- yahut
- رُكْبَـاناًۚ
- binmiş olarak
- فَاِذَٓا
- zaman da
- اَمِنْتُمْ
- güvene kavuştuğunuz
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَكُمْ
- size öğrettiği
- مَا
- şeyleri
- لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölüp de
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bırakan(erkek)ler
- اَزْوَاجاًۚ
- eşler
- وَصِيَّةً
- vasiyyet etsinler
- لِاَزْوَاجِهِمْ
- eşlerinin
- مَتَاعاً
- geçimlerinin sağlanmasını
- اِلَى الْحَوْلِ
- bir yıla kadar
- غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
- (evlerinden) çıkarılmadan
- فَاِنْ
- şayet
- خَرَجْنَ
- kendileri çıkarlarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- ف۪ي مَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri hakkında
- مِنْ مَعْرُوفٍۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
- boşanmış kadınların
- مَتَاعٌ
- geçimlerini sağlamak
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olan şekilde
- حَقاًّ
- bir haktır (borçtur)
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklamaktadır
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمْ
- size
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ۟
- düşünürsünüz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
- çıkanları
- مِنْ دِيَارِهِمْ
- yurtlarından
- وَهُمْ اُلُوفٌ
- binlerce kişi iken
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۖ
- ölüm
- فَقَالَ
- demişti de
- لَهُمُ
- onlara
- اللّٰهُ
- Allah
- مُوتُوا
- Ölün!
- ثُمَّ
- sonra
- اَحْيَاهُمْۜ
- kendilerini diriltmişti
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- ikram
- عَلَى
- karşı
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلٰكِنَّ
- Ama
- اَكْثَرَ
- çoğu
- النَّاسِ
- insanların
- لَا يَشْكُرُونَ
- şükretmezler
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- مَنْ
- Kimdir
- ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
- borç olarak verecek
- اللّٰهَ
- Allah`a
- قَرْضاً
- bir borcu
- حَسَناً
- güzel
- فَيُضَاعِفَهُ
- arttırması karşılığnda
- لَهُٓ
- ona
- اَضْعَافاً
- fazlasıyla
- كَـث۪يرَةًۜ
- kat kat
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَقْبِضُ
- (rızkı) kısar da
- وَيَبْصُۣطُۖ
- açar da
- وَاِلَيْهِ
- Hep O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الْمَلَأِ
- ileri gelenlerini
- مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail oğullarının
- مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
- Musa`dan sonra
- اِذْ قَالُوا
- hani demişlerdi
- لِنَبِيٍّ
- Peygamberlerine
- لَهُمُ
- onlar
- ابْعَثْ
- gönder
- لَنَا
- bize
- مَلِكاً
- bir hükümdar
- نُقَاتِلْ
- (onun önderliğinde) savaşalım
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۜ
- Allah
- قَالَ
- dedi
- هَلْ عَسَيْتُمْ
- Ya
- اِنْ كُتِبَ
- yazılınca (farz kılınınca)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
- savaşmazsanız
- قَالُوا
- dediler ki
- وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
- bizler neden savaşmayalım
- اللّٰهِ
- Allah
- وَقَدْ
- oysa
- اُخْرِجْنَا
- biz çıkarılıp sürüldük
- مِنْ دِيَارِنَا
- yurtlarımızdan
- وَاَبْنَٓائِنَاۜ
- ve oğullarımızın arasından
- فَلَمَّا
- fakat
- كُتِبَ
- yazılınca
- عَلَيْهِمُ
- kendilerine
- تَوَلَّوْا
- yüz çevirdiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَقَالَ
- dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- قَدْ بَعَثَ
- gönderdi
- لَكُمْ
- size
- طَالُوتَ
- Talut`u
- مَلِكاًۜ
- hükümdar
- قَالُٓوا
- dediler ki
- اَنّٰى
- nasıl
- يَكُونُ
- olabilir
- لَهُ
- onun
- الْمُلْكُ
- hükümdarlık (mülk)
- عَلَيْنَا
- bizim üzerimize
- وَنَحْنُ
- biz
- اَحَقُّ
- daha layıkız
- بِالْمُلْكِ
- hükümdarlığa
- مِنْهُ
- ondan
- وَلَمْ يُؤْتَ
- ve verilmemiştir
- سَعَةً
- genişlik
- مِنَ الْمَالِۜ
- maldan
- قَالَ
- dedi
- اِنَّ
- şüphesiz
- اصْطَفٰيهُ
- onu (hükümdar) seçti
- عَلَيْكُمْ
- sizin üzerinize
- وَزَادَهُ
- ve onun artırdı
- بَسْطَةً
- gücünü
- فِي الْعِلْمِ
- bilgisinin
- وَالْجِسْمِۜ
- ve cisminin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُؤْت۪ي
- verir
- مُلْكَهُ
- mülkünü
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O herşeyi) bilendir
- وَقَالَ
- ve dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- muhakkak
- اٰيَةَ
- alameti
- مُلْكِه۪ٓ
- onun hükümdarlığının
- اَنْ يَأْتِيَكُمُ
- size gelmesidir
- التَّابُوتُ
- (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
- ف۪يهِ
- onun içinde
- سَك۪ينَةٌ
- bir huzur bulunan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- وَبَقِيَّةٌ
- ve bir kalıntı
- مِمَّا تَرَكَ
- geriye bıraktığından
- اٰلُ
- ailesinin
- مُوسٰى
- Musa
- وَاٰلُ
- ve ailesinin
- هٰرُونَ
- Harun
- تَحْمِلُهُ
- taşıdığı
- الْمَلٰٓئِكَةُۜ
- meleklerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bunda
- لَاٰيَةً
- kesin bir alamet vardır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
- inanıyorsanız
- فَلَمَّا فَصَلَ
- ayrıldığında
- طَالُوتُ
- Talut
- بِالْجُنُودِۙ
- ordularla
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- مُبْتَل۪يكُمْ
- sizi deneyecektir
- بِنَهَرٍۚ
- bir ırmakla
- فَمَنْ
- kim
- شَرِبَ
- içerse
- مِنْهُ
- ondan
- فَلَيْسَ
- değildir
- مِنّ۪يۚ
- benden
- وَمَنْ
- ve kim
- لَمْ يَطْعَمْهُ
- ondan (kana kana) tadmazsa
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- مِنّ۪ٓي
- bendendir
- اِلَّا
- dışında
- مَنِ
- kimsenin
- اغْتَرَفَ
- avuçlayan
- غُرْفَةً
- bir avuç
- بِيَدِه۪ۚ
- eliyle
- فَشَرِبُوا
- hepsi içtiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- فَلَمَّا
- nihayet
- جَاوَزَهُ
- (ırmağı) geçince
- هُوَ
- o (Talut)
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve iman eden
- مَعَهُۙ
- beraberindekiler
- قَالُوا
- dediler
- لَا طَاقَةَ لَنَا
- bizim gücümüz yok
- الْيَوْمَ
- bugün
- بِجَالُوتَ
- Calut`a
- وَجُنُودِه۪ۜ
- ve askerlerine karşı
- قَالَ
- dedi
- الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- kanaat getirenler
- اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
- kavuşacaklarına
- اللّٰهِۙ
- Allah`a
- كَمْ
- nice
- مِنْ فِئَةٍ
- topluluk
- قَل۪يلَةٍ
- az olan
- غَلَبَتْ
- galib gelmiştir
- فِئَةً
- topluluğa
- كَث۪يرَةً
- çok olan
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَمَّا بَرَزُوا
- karşılaştıklarında
- لِجَالُوتَ
- Calut
- وَجُنُودِه۪
- ve askerleriyle
- قَالُوا
- şöyle dediler
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اَفْرِغْ
- dök
- عَلَيْنَا
- üzerimize
- صَبْراً
- sabır
- وَثَبِّتْ
- sağlam tut
- اَقْدَامَنَا
- ayaklarımızı
- وَانْصُرْنَا
- ve bize yardım et
- عَلَى الْقَوْمِ
- topluluğuna karşı
- الْكَافِر۪ينَۜ
- kafirler
- فَهَزَمُوهُمْ
- derken onları bozdular
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- وَقَتَلَ
- öldürdü
- دَاوُ۫دُ
- Davud
- جَالُوتَ
- Calut`u
- وَاٰتٰيهُ
- ve ona (Davud`a) verdi
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَ
- hükümdarlık
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmet
- وَعَلَّمَهُ
- ve ona öğretti
- مِمَّا يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَلَوْلَا دَفْعُ
- eğer savmasaydı
- اللّٰهِ
- Allah
- النَّاسَ
- insanların
- بَعْضَهُمْ
- bir kısmını
- بِبَعْضٍ
- bir kısmıyle
- لَفَسَدَتِ
- bozulurdu
- الْاَرْضُ
- dünya
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- lutuf
- عَلَى
- karşı
- الْعَالَم۪ينَ
- bütün alemlere
- تِلْكَ
- bunlar
- اٰيَاتُ
- ayetleridir
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- نَتْلُوهَا
- okuyoruz (açıklıyoruz)
- عَلَيْكَ
- sana
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّكَ
- elbette sen
- لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
- gönderilenlerdensin
- تِلْكَ
- işte o
- الرُّسُلُ
- elçiler ki
- فَضَّلْنَا
- üstün kıldık
- بَعْضَهُمْ
- kimini
- عَلٰى بَعْضٍۢ
- kiminden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimine
- كَلَّمَ
- konuştu
- اللّٰهُ
- Allah
- وَرَفَعَ
- yükseltti
- بَعْضَهُمْ
- kimini de
- دَرَجَاتٍۜ
- derecelerle
- وَاٰتَيْنَا
- ve verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs ile
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- مَا اقْتَتَلَ
- öldürmezlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
- onların arkasından gelen(millet)ler
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- gelmiş olduktan
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- وَلٰكِنِ
- fakat
- اخْتَلَفُوا
- anlaşmazlığa düştüler
- فَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi
- اٰمَنَ
- inandı
- وَمِنْهُمْ
- ve onlardan
- مَنْ
- kimi de
- كَفَرَۜ
- inkar etti
- مَا اقْتَتَلُوا
- birbirlerini öldürmezlerdi
- وَلٰكِنَّ
- ama
- اللّٰهَ
- Allah
- يَفْعَلُ
- yapar
- مَا يُر۪يدُ۟
- dilediğini
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- inananlar
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıktan
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ يَأْتِيَ
- gelmezden
- يَوْمٌ
- gün
- لَا بَيْعٌ
- alışverişin olmadığı
- ف۪يهِ
- içinde
- وَلَا خُلَّةٌ
- ve hiçbir dostluğun
- وَلَا شَفَاعَةٌۜ
- ve hiçbir şefaatin
- وَالْكَافِرُونَ
- Kafirler
- هُمُ
- ta kendileridir
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerin
- اَللّٰهُ
- Allah (ki)
- لَٓا اِلٰهَ
- tanrı yoktur
- اِلَّا
- başka
- هُوَۚ
- O`ndan
- اَلْحَيُّ
- daima diridir
- الْقَيُّومُۚ
- koruyup yöneticidir
- لَا تَأْخُذُهُ
- O`nu tutmaz
- سِنَةٌ
- ne bir uyuklama
- وَلَا نَوْمٌۜ
- ve ne de uyku
- لَهُ
- O`nundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَمَا
- ve ne varsa
- فِي الْاَرْضِۜ
- yerde
- مَنْ
- kim
- ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
- şefaat edebilir
- عِنْدَهُٓ
- kendisinin katında
- اِلَّا
- dışında
- بِاِذْنِه۪ۜ
- O`nun izni
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا
- olanı
- بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
- onların önünde
- وَمَا
- ve olanı
- خَلْفَهُمْۚ
- arkalarında
- وَلَا يُح۪يطُونَ
- kavrayamazlar
- بِشَيْءٍ
- hiçbir şey
- مِنْ عِلْمِه۪ٓ
- O`nun ilminden
- بِمَا شَٓاءَۚ
- kendisinin dilediğinin
- وَسِعَ
- kaplamıştır
- كُرْسِيُّهُ
- O`nun Kürsüsü
- السَّمٰوَاتِ
- gökleri
- وَالْاَرْضَۚ
- ve yeri
- وَلَا يَؤُ۫دُهُ
- O`na ağır gelmez
- حِفْظُهُمَاۚ
- onları koru(yup gözet)mek
- وَهُوَ
- O
- الْعَلِيُّ
- yücedir
- الْعَظ۪يمُ
- büyüktür
- لَٓا اِكْرَاهَ
- zorlama yoktur
- فِي الدّ۪ينِ
- Dinde
- قَدْ تَبَيَّنَ
- seçilip belli olmuştur
- الرُّشْدُ
- doğruluk
- مِنَ الْغَيِّۚ
- sapıklıktan
- فَمَنْ
- Kim
- يَكْفُرْ
- inkar edip
- بِالطَّاغُوتِ
- tağut (şeytan)ı
- وَيُؤْمِنْ
- inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- فَقَدِ
- muhakkak ki o
- اسْتَمْسَكَ
- yapışmıştır
- بِالْعُرْوَةِ
- bir kulpa
- الْوُثْقٰىۗ
- sağlam
- لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
- kopmayan
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- اَللّٰهُ
- Allah
- وَلِيُّ
- dostudur
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
- inananların
- يُخْرِجُهُمْ
- onları çıkarır
- مِنَ الظُّلُمَاتِ
- karanlıklardan
- اِلَى النُّورِۜ
- aydınlığa
- وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
- kafirlerin
- اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
- dostları da
- الطَّاغُوتُۙ
- tağuttur
- يُخْرِجُونَهُمْ
- (O da) onları çıkarır
- مِنَ النُّورِ
- aydınlıktan
- اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
- karanlıklara
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
- tartışanı
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`le
- ف۪ي رَبِّه۪ٓ
- Rabbi hakkında
- اَنْ اٰتٰيهُ
- kendisine verdi diye
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَۢ
- hükümdarlık
- اِذْ قَالَ
- dediği zaman
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّيَ
- benim Rabbim
- الَّذ۪ي يُحْـي۪
- yaşatır
- وَيُم۪يتُۙ
- ve öldürür
- قَالَ
- dedi
- اَنَا۬
- ben de
- اُحْـي۪
- yaşatır
- وَاُم۪يتُۜ
- ve öldürürüm
- قَالَ
- deyince
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْت۪ي
- getirir
- بِالشَّمْسِ
- güneşi
- مِنَ الْمَشْرِقِ
- doğudan
- فَأْتِ
- sen de getir
- بِهَا
- onu
- مِنَ الْمَغْرِبِ
- batıdan
- فَبُهِتَ
- şaşırıp kaldı
- الَّذ۪ي كَفَرَۜ
- inkar eden (o adam)
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الظَّالِم۪ينَۚ
- zalim
- اَوْ
- yahut
- كَالَّذ۪ي
- şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
- مَرَّ
- uğramıştı
- عَلٰى قَرْيَةٍ
- bir kasabaya
- وَهِيَ
- o kimse
- خَاوِيَةٌ
- (duvarları) yığılmış
- عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
- çatıları üstüne
- قَالَ
- demişti
- اَنّٰى
- nasıl
- يُحْـي۪
- diriltecek
- هٰذِهِ
- bunu
- اللّٰهُ
- Allah
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَاۚ
- öldükten
- فَاَمَاتَهُ
- kendisini öldürüp
- اللّٰهُ
- Allah (da)
- مِائَةَ
- yüz
- عَامٍ
- sene
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثَهُۜ
- diriltti
- قَالَ
- dedi
- كَمْ
- ne kadar
- لَبِثْتَۜ
- kaldın
- لَبِثْتُ
- kaldım
- يَوْماً
- bir gün
- اَوْ
- ya da
- بَعْضَ
- birazı kadar
- يَوْمٍۜ
- bir günün
- قَالَ
- (Allah) dedi
- بَلْ
- bilakis
- لَبِثْتَ
- kaldın
- عَامٍ
- yıl
- فَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى طَعَامِكَ
- yiyeceğine
- وَشَرَابِكَ
- ve içeceğine
- لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
- bozulmamış
- وَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى حِمَارِكَ
- eşeğine
- وَلِنَجْعَلَكَ
- seni kılalım diye (böyle yaptık)
- اٰيَةً
- bir ibret
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِلَى الْعِظَامِ
- kemiklere
- كَيْفَ
- nasıl
- نُنْشِزُهَا
- onları birbiri üstüne koyuyor
- نَكْسُوهَا
- onlara giydiriyoruz
- لَحْماًۜ
- et
- فَلَمَّا
- Bu işler
- تَبَيَّنَ
- açıkça belli olunca
- لَهُۙ
- ona
- اَعْلَمُ
- biliyorum
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَاِذْ
- bir zaman
- قَالَ
- demişti
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اَرِن۪ي
- bana göster
- كَيْفَ
- nasıl
- تُحْـيِ
- dirilttiğini
- الْمَوْتٰىۜ
- ölüleri
- قَالَ
- (Allah) dedi
- اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
- yoksa inanmadın mı
- قَالَ
- (İbrahim) dedi ki
- بَلٰى
- Hayır (inandım)
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لِيَطْمَئِنَّ
- tatmin olması için
- قَلْب۪يۜ
- kalbimin
- قَالَ
- dedi
- فَخُذْ
- o halde tut
- اَرْبَعَةً
- dördünü
- مِنَ الطَّيْرِ
- kuşlardan
- فَصُرْهُنَّ
- onları alıştır
- اِلَيْكَ
- kendine
- ثُمَّ
- sonra
- اجْعَلْ
- koy
- عَلٰى
- üzerine
- كُلِّ
- her
- جَبَلٍ
- dağın
- مِنْهُنَّ
- onlardan
- جُزْءاً
- bir parça
- ادْعُهُنَّ
- onları (kendine) çağır
- يَأْت۪ينَكَ
- sana gelecekler
- سَعْياًۜ
- koşarak
- وَاعْلَمْ
- bil ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstün
- حَك۪يمٌ۟
- hüküm ve hikmet sahibidir
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- حَبَّةٍ
- bir tohumun
- اَنْبَتَتْ
- veren
- سَبْعَ
- yedi
- سَنَابِلَ
- başak
- ف۪ي كُلِّ
- her
- سُنْبُلَةٍ
- başağında
- مِائَةُ
- yüz
- حَبَّةٍۜ
- tohum
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُضَاعِفُ
- kat kat verir
- لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O) bilendir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edip de
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- ثُمَّ
- sonra
- لَا يُتْبِعُونَ
- ardından
- مَٓا اَنْفَقُوا
- verdiklerinin
- مَناًّ
- başa kakmayan
- وَلَٓا اَذًۙى
- ve eziyet etmeyenlerin
- لَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- قَوْلٌ
- bir söz (söylemek)
- مَعْرُوفٌ
- güzel
- وَمَغْفِرَةٌ
- ve affetmek
- خَيْرٌ
- iyidir
- مِنْ صَدَقَةٍ
- sadakadan
- يَتْبَعُهَٓا
- peşinden gelen
- اَذًىۜ
- eziyet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- لَا تُبْطِلُوا
- boşa çıkarmayın
- صَدَقَاتِكُمْ
- sadakalarınızı
- بِالْمَنِّ
- başa kakmak
- وَالْاَذٰىۙ
- ve eziyet etmekle
- كَالَّذ۪ي
- gibi
- يُنْفِقُ
- infak eden
- مَالَهُ
- malını
- رِئَٓاءَ
- gösteriş için
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلَا يُؤْمِنُ
- inanmayan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- فَمَثَلُهُ
- öylesinin durumu
- كَمَثَلِ
- benzer ki
- صَفْوَانٍ
- şu kayaya
- عَلَيْهِ
- üzerinde bulunan
- تُرَابٌ
- toprak
- فَاَصَابَهُ
- ona isabet etttiğinde
- وَابِلٌ
- bir sağnak (yağmur)
- فَتَرَكَهُ
- onu bırakır
- صَلْداًۜ
- sert bir taş halinde
- لَا يَقْدِرُونَ
- (Böyleleri) elde edemezler
- عَلٰى شَيْءٍ
- bir şey
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الْكَافِر۪ينَ
- kafir
- وَمَثَلُ
- durumu da
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمُ
- mallarını
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَتَثْب۪يتاً
- ve kökleştirmek için
- مِنْ اَنْفُسِهِمْ
- kendilerindekini (imanı)
- كَمَثَلِ
- benzer
- جَنَّةٍ
- bir bahçeye
- بِرَبْوَةٍ
- tepe üzerinde bulunan
- اَصَابَهَا
- değince
- وَابِلٌ
- bol yağmur
- فَاٰتَتْ
- veren
- اُكُلَهَا
- ürününü
- ضِعْفَيْنِۚ
- iki kat
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ يُصِبْهَا
- değmese bile
- وَابِلٌ
- yağmur
- فَطَلٌّۜ
- çisinti olur
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- اَيَوَدُّ
- ister mi ki
- اَحَدُكُمْ
- biriniz
- اَنْ تَكُونَ
- olmasını
- لَهُ
- kendisinin
- جَنَّةٌ
- bir bahçesi
- مِنْ نَخ۪يلٍ
- hurmalardan
- وَاَعْنَابٍ
- ve üzümlerden
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altından
- الْاَنْهَارُۙ
- ırmaklar
- لَهُ ف۪يهَا
- içinde bulunan
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- الثَّمَرَاتِۙ
- meyvası
- وَاَصَابَهُ
- kendisine geldiğinde
- الْكِبَرُ
- ihtiyarlık
- وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
- ve çocuklarının bulunduğu
- ضُعَفَٓاءُۖ
- aciz
- فَاَصَابَهَٓا
- isabet etsin
- اِعْصَارٌ
- birden bir kasırga
- ف۪يهِ
- onlara
- نَارٌ
- ateşli
- فَاحْتَرَقَتْۜ
- yakıp kül etsin
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulurki
- تَتَفَكَّرُونَ۟
- düşünürsünüz
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا كَسَبْتُمْ
- kazandıklarınızın
- وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
- ve çıkardığımız
- لَكُمْ
- sizin için
- مِنَ الْاَرْضِۖ
- yerden
- وَلَا تَيَمَّمُوا
- kalkışmayın
- الْخَب۪يثَ مِنْهُ
- kötü şeyleri
- تُنْفِقُونَ
- sadaka vermeye
- وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
- kendiniz alamayacağınız
- اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
- göz yummadan
- ف۪يهِۜ
- ondan
- وَاعْلَمُٓوا
- Bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَم۪يدٌ
- övülmüştür
- اَلشَّيْطَانُ
- Şeytan
- يَعِدُكُمُ
- size vaad eder
- الْفَقْرَ
- fakirliği
- وَيَأْمُرُكُمْ
- ve size emreder
- بِالْفَحْشَٓاءِۚ
- çirkin şeyleri yapmayı
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَعِدُكُمْ
- size va`adediyor
- مَغْفِرَةً
- bağışlama
- مِنْهُ
- kendi tarafından
- وَفَضْلاًۜ
- ve lutuf
- وَاللّٰهُ
- Şüphesiz Allah`ın
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌۚ
- (O) bilendir
- يُؤْتِي
- verir
- الْحِكْمَةَ
- Hikmeti
- مَنْ يَشَٓاءُۚ
- dilediğine
- وَمَنْ
- kimseye
- يُؤْتَ
- verilen
- الْحِكْمَةَ
- Hikmet
- فَقَدْ اُو۫تِيَ
- verilmiştir
- خَيْراً
- hayır
- كَث۪يراًۜ
- çok
- وَمَا يَذَّكَّرُ
- bunu anlamaz
- اِلَّٓا
- başkası
- اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
- akıl sahiplerinden
- وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
- ne infak ederseniz
- مِنْ نَفَقَةٍ
- nafaka olarak
- اَوْ
- veya
- نَذَرْتُمْ
- ne adarsanız
- مِنْ نَذْرٍ
- adak olarak
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُهُۜ
- onu bilir
- وَمَا
- yoktur
- لِلظَّالِم۪ينَ
- zalimler için
- مِنْ اَنْصَارٍ
- hiçbir yardımcı
- اِنْ تُبْدُوا
- açıktan verirseniz
- الصَّدَقَاتِ
- sadakaları
- فَنِعِمَّا
- ne güzeldir
- هِيَۚ
- bu
- وَاِنْ
- eğer
- تُخْفُوهَا
- onları gizler
- وَتُؤْتُوهَا
- ve verirseniz
- الْفُقَـرَٓاءَ
- fakirlere
- فَهُوَ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَيُكَفِّرُ
- ve kapatır
- عَنْكُمْ
- sizin
- مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
- günahlarınızdan bir kısmını
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- لَيْسَ
- değildir
- عَلَيْكَ
- senin üzerine
- هُدٰيهُمْ
- onları hidayet etmek
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah`tır
- يَهْد۪ي
- doğru yola ileten
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَمَا تُنْفِقُوا
- verdiğiniz
- مِنْ خَيْرٍ
- her hayır
- فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz içindir
- وَمَا تُنْفِقُونَ
- infak edersiniz
- اِلَّا
- ancak
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak için
- وَجْهِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- يُوَفَّ
- tastamam verilir
- اِلَيْكُمْ
- size
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- لَا تُظْلَمُونَ
- asla zulmedilmez
- لِلْفُقَـرَٓاءِ
- (Sadakalar) fakirler içindir
- الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
- kapanıp kalan
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- لَا يَسْتَط۪يعُونَ
- güçleri yoktur
- ضَـرْباً
- gezmeye
- فِي الْاَرْضِۘ
- yeryüzünde
- يَحْسَبُهُمُ
- onları sanırlar
- الْجَاهِلُ
- bilmeyenler
- اَغْنِيَٓاءَ
- zengin
- مِنَ التَّعَفُّفِۚ
- utangaçlıklarından dolayı
- تَعْرِفُهُمْ
- onları tanırsın
- بِس۪يمٰيهُمْۚ
- simalarından
- لَا يَسْـَٔلُونَ
- istemezler
- النَّاسَ
- insanlardan
- اِلْحَافاًۜ
- ısrarla
- وَمَا تُنْفِقُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onu
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- بِالَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüz
- سِراًّ
- gizli
- وَعَلَانِيَةً
- ve açık
- فَلَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülü
- عِنْدَ
- yanında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
- yiyenler
- الرِّبٰوا
- Riba
- لَا يَقُومُونَ
- kalkamazlar
- اِلَّا
- ancak
- كَمَا
- gibi
- يَقُومُ
- kalkarlar
- الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
- çarptığı kimse
- الشَّيْطَانُ
- şeytanın
- مِنَ الْمَسِّۜ
- dokunup
- ذٰلِكَ
- bu
- بِاَنَّهُمْ
- onların
- قَالُٓوا
- demelerindendir
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- الْبَيْعُ
- alışveriş de
- مِثْلُ
- gibidir
- الرِّبٰواۢ
- riba
- وَاَحَلَّ
- oysa helal kılmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- الْبَيْعَ
- alış-verişi
- وَحَرَّمَ
- haram kılmıştır
- الرِّبٰواۜ
- ribayı
- فَمَنْ
- kime
- جَٓاءَهُ
- gelir de
- مَوْعِظَةٌ
- bir öğüt
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbi`nden
- فَانْتَهٰى
- (ribadan) vazgeçerse
- فَلَهُ
- kendisinindir
- مَا سَلَفَۜ
- geçmişte olan
- وَاَمْرُهُٓ
- ve işi de
- اِلَى اللّٰهِۜ
- Allah`a kalmıştır
- وَمَنْ
- kim
- عَادَ
- tekrar (ribaya) dönerse
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- يَمْحَقُ
- mahveder
- اللّٰهُ
- Allah
- الرِّبٰوا
- ribayı
- وَيُرْبِي
- artırır
- الصَّدَقَاتِۜ
- sadakaları
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- كُلَّ
- hiçbir
- كَفَّارٍ
- inkarcıları
- اَث۪يمٍ
- günahkar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَعَمِلُوا
- ve işler yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- salih (güzel)
- وَاَقَامُوا
- ve kılanlar
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتَوُا
- ve verenler
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- لَهُمْ
- işte onların
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- اتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَذَرُوا
- bırakın (almayın)
- مَا بَـقِيَ
- geri kalan kısmı
- مِنَ الرِّبٰٓوا
- ribadan
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- böyle yapmazsanız
- فَأْذَنُوا
- bilin
- بِحَرْبٍ
- savaşa açıldığını
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah
- وَرَسُولِه۪ۚ
- ve Elçisi (tarafından)
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْتُمْ
- tevbe ederseniz
- فَلَكُمْ
- sizindir
- رُؤُ۫سُ
- ana
- اَمْوَالِكُمْۚ
- malınız
- لَا تَظْلِمُونَ
- ne haksızlık edersiniz
- وَلَا تُظْلَمُونَ
- ne de haksızlığa uğratılırsınız
- وَاِنْ
- eğer (borçlu)
- كَانَ
- ise
- ذُوعُسْرَةٍ
- darlık içinde
- فَنَظِرَةٌ
- beklemek (lazımdır)
- اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
- bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
- وَاَنْ
- eğer
- تَصَدَّقُوا
- sadaka olarak bağışlarsanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceğiniz
- ف۪يهِ
- onda
- اِلَى اللّٰهِ
- Allah`a
- ثُمَّ
- sonra
- تُوَفّٰى
- tastamam verilecek
- كُلُّ نَفْسٍ
- herkese
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَهُمْ
- ve onlara
- لَا يُظْلَمُونَ۟
- haksızlık edilmeyecektir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اِذَا
- zaman
- تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
- birbirinize borç verdiğiniz
- اِلٰٓى اَجَلٍ
- süreye kadar
- مُسَمًّى
- belirli bir
- فَاكْتُبُوهُۜ
- onu yazın
- وَلْيَكْتُبْ
- yazsın
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- كَاتِبٌ
- bir yazıcı
- بِالْعَدْلِۖ
- adaletle
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasın (yazsın)
- كَاتِبٌ
- yazıcı
- اَنْ يَكْتُبَ
- yazmaktan
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَهُ
- kendisine öğrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- فَلْيَكْتُبْۚ
- yazsın
- وَلْيُمْلِلِ
- ve yazdırsın
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- üzerinde hak olan (borçlu)
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُ
- Rabbi olan
- وَلَا يَبْخَسْ
- eksik etmesin
- مِنْهُ
- ondan (borcundan)
- شَيْـٔاًۜ
- hiçbir şeyi
- فَاِنْ
- eğer
- كَانَ
- ise
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- borçlu olan kimse
- سَف۪يهاً
- aklı ermez
- اَوْ
- yahut
- ضَع۪يفاً
- zayıf
- اَوْ
- ya da
- لَا يَسْتَط۪يعُ
- güç yetiremiyecek
- اَنْ يُمِلَّ
- kendisi yazdırmaya
- هُوَ فَلْيُمْلِلْ
- yazdırsın
- وَلِيُّهُ
- velisi
- بِالْعَدْلِۜ
- adaletle
- وَاسْتَشْهِدُوا
- şahid tutun
- شَه۪يدَيْنِ
- iki şahidi
- مِنْ رِجَالِكُمْۚ
- erkeklerinizden
- لَمْ يَكُونَا
- yoksa
- رَجُلَيْنِ
- iki erkek
- فَرَجُلٌ
- bir erkek
- وَامْرَاَتَانِ
- iki kadın
- مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
- razı olduğunuz
- مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
- şahidlerden
- اَنْ تَضِلَّ
- ta ki şaşırırsa
- اِحْدٰيهُمَا
- kadınlardan biri
- فَتُذَكِّرَ
- hatırlatması için
- اِحْدٰيهُمَا
- bir
- الْاُخْرٰىۜ
- diğeri
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasınlar
- الشُّهَدَٓاءُ
- şahidler
- مَا دُعُواۜ
- çağrıldıkları
- وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
- üşenmeyin
- اَنْ تَكْتُبُوهُ
- yazmaktan
- صَغ۪يراً
- az olsun
- اَوْ
- veya
- كَب۪يراً
- çok olsun
- اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
- onu süresine kadar
- ذٰلِكُمْ
- bu
- اَقْسَطُ
- daha adaletli
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاَقْوَمُ
- daha sağlam
- لِلشَّهَادَةِ
- şahidlik için
- وَاَدْنٰٓى
- daha elverişlidir
- اَلَّا تَرْتَابُٓوا
- kuşkulanmamanız için
- اِلَّٓا
- yalnız
- اَنْ تَكُونَ
- olursa
- تِجَارَةً
- ticaret
- حَاضِرَةً
- peşin
- تُد۪يرُونَهَا
- hemen alıp vereceğiniz
- فَلَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
- onu yazmamanızdan ötürü
- وَاَشْهِدُٓوا
- şahid tutun
- اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
- alışveriş yaptığınız zaman da
- وَلَا يُضَٓارَّ
- asla zarar verilmesin
- كَاتِبٌ
- yazana da
- وَلَا شَه۪يدٌۜ
- şahide de
- وَاِنْ
- eğer
- تَفْعَلُوا
- (bir zarar) yaparsanız
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz
- فُسُوقٌ
- kötülük olur
- بِكُمْۜ
- kendinize
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğretiyor
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِكُلِّ شَيْءٍ
- herşeyi
- عَل۪يمٌ
- bilir
- وَاِنْ
- ve eğer
- كُنْتُمْ
- olur da
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- وَلَمْ تَجِدُوا
- bulamazsanız
- كَاتِباً
- yazacak birini
- فَرِهَانٌ
- rehinler (yeter)
- مَقْبُوضَةٌۜ
- alınan
- فَاِنْ اَمِنَ
- güvenirseniz
- بَعْضُكُمْ بَعْضاً
- birbirinize
- فَلْيُؤَدِّ
- ödesin
- الَّذِي اؤْتُمِنَ
- kendisine güvenilen kimse
- اَمَانَتَهُ
- emanetini
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُۜ
- Rabbi olan
- وَلَا تَكْتُمُوا
- gizlemeyin
- الشَّهَادَةَۜ
- şahidliği
- وَمَنْ
- kimsenin
- يَكْتُمْهَا
- onu gizleyen
- فَاِنَّهُٓ
- şüphesiz
- اٰثِمٌ
- günahkardır
- قَلْبُهُۜ
- kalbi
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- مَا فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde ne varsa
- وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
- ve yerde ne varsa
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْدُوا
- açıklasanız da
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içlerinizdekini
- اَوْ
- veya
- تُخْفُوهُ
- gizleseniz de
- يُحَاسِبْكُمْ
- sizi hesaba çeker
- بِهِ
- onunla
- اللّٰهُۜ
- Allah
- فَيَغْفِرُ
- bağışlar
- لِمَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُ
- dilediği
- وَيُعَذِّبُ
- azabeder
- مَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- اٰمَنَ
- inandı
- الرَّسُولُ
- Resul
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْهِ
- kendisine
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- وَالْمُؤْمِنُونَۜ
- mü`minler de
- كُلٌّ
- hepsi
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- meleklerine
- وَكُتُبِه۪
- Kitaplarına
- وَرُسُلِه۪ۜ
- ve peygamberlerine
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırdetmeyiz (dediler)
- بَيْنَ
- arasını
- اَحَدٍ
- hiçbirini
- مِنْ رُسُلِه۪۠
- O`nun elçilerinden
- وَقَالُوا
- ve dediler ki
- سَمِعْنَا
- İşittik
- وَاَطَعْنَا
- ve ita`at ettik
- غُفْرَانَكَ
- bağışlamanı dileriz
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاِلَيْكَ
- sanadır
- الْمَص۪يرُ
- dönüş(ümüz)
- لَا يُكَلِّفُ
- teklif etmez
- اللّٰهُ
- Allah
- نَفْساً
- kimseye
- اِلَّا
- başkasını
- وُسْعَهَاۜ
- gücünün yettiğinden
- لَهَا
- (herkesin) kendine
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَعَلَيْهَا
- aleyhinedir
- مَا اكْتَسَبَتْۜ
- işlediği (kötülük) de
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- لَا تُؤَاخِذْنَٓا
- bizi sorumlu tutma
- اِنْ نَس۪ينَٓا
- unutur
- اَوْ
- ya da
- اَخْطَأْنَاۚ
- yanılırsak
- وَلَا تَحْمِلْ
- yükleme
- عَلَيْنَٓا
- bize
- اِصْراً
- ağırlık
- كَمَا
- gibi
- حَمَلْتَهُ
- yüklediğin
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
- bizden öncekilerin
- وَلَا تُحَمِّلْنَا
- bize yükleme
- مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
- gücümüzün yetmediği şeyleri
- وَاعْفُ
- affet
- عَنَّا۠
- bizi
- وَاغْفِرْ
- bağışla
- لَنَا۠
- bizi
- وَارْحَمْنَا۠
- bize merhamet et
- اَنْتَ
- sen
- مَوْلٰينَا
- bizim sahibimizsin
- فَانْصُرْنَا
- bize yardım eyle
- عَلَى
- karşı
- الْقَوْمِ
- toplumuna
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirler
(145) وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذٖينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍؕ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِمٖينَۘ
Ehl-i kitaba her türlü mûcizeyi getirsen onlar yine de senin kıblene asla dönmezler. Sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirinin kıblesine de uymazlar. Eğer sana gelen kesin bilgiden sonra onların arzusuna uyarsan, işte o vakit sen kesinlikle hakkı çiğneyenlerden olursun.
Kıblenin değiştirilmesiyle ilgili kesin hükmün Allah’tan gelmiş olmasına rağmen Ehl-i kitap bu değişikliği kabul etmemekte direndiler. Bir önceki âyetten de anlaşılacağı üzere, onların bu direnişlerinin sebebi, değişiklik hükmünün yüce Allah’tan geldiğini bilmemeleri değil bencillik, ırkçılık, taassup, ayrılıkçılık gibi olumsuz düşüncelerinin ve duygularının esiri olmalarıdır. Ancak değişiklik hükmü Allah’tan gelmiştir; bu sebeple Hz. Peygamber ve ümmeti bu hükme uyacak ve artık asla yahudilerin kıblesine yönelmeyeceklerdir. Esasen Ehl-i kitabın iki kesimi olan yahudilerle hıristiyanların bu konudaki uygulamaları da farklıydı; yahudiler Kudüs tarafına, hıristiyanlar ise doğuya yönelerek âyin yapıyorlardı. Hz. Muhammed daha önce Kudüs’e yönelmişti; ancak değişiklik hükmünün gelmesinden sonra sırf yahudilerin hatırı için bu hükmü ihmal etmesi de mümkün değildi (Râzî, IV, 128-130).
(146) اَلَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْؕ وَاِنَّ فَرٖيقاً مِنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
(147) اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرٖينَࣖ
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyorlar.
Gerçek, rabbinden gelendir; o halde sakın şüpheye düşenlerden olma!
“Tanıma, bilme” ifadesinden anlaşıldığına göre kitap verilenlerden maksat, özellikle yahudi ve hıristiyan din bilginleridir. Onların tanıdıklarının ne veya kim olduğu hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar vardır. Taberî’nin naklettiği rivayetlerin tamamına göre tanıyıp bildikleri şey, Mescid-i Harâm’ın kıble olduğu gerçeğidir (II, 25-26). Ancak Râzî bu yorumu zayıf görmekte ve burada Hz. Muhammed’in peygamberliğinin kastedildiği yönündeki görüşü benimsemektedir. Çünkü: a) Bu ifadenin hemen öncesinde Hz. Peygamber’e bilgi geldiğinden söz edilmektedir ki, bu bilgi en genel ifadesiyle nübüvvettir. b) Kur’an-ı Kerîm yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarında Hz. Peygamber’in geleceğine ilişkin bilgi bulunduğunu haber vermekte, fakat Kâbe’nin kıble olacağına ilişkin böyle bir bilginin geçtiğinden söz etmemektedir. Şu halde kitap ehlinin bilgi sahibi olduğu husus Hz. Muhammed’in peygamberliğidir. c) Ehl-i kitabın bir konuda vaktinden önce bilgi sahibi kılınmaları olayı bir mûcizedir; bu husustaki mûcize ise Hz. Muhammed’in gerçekten peygamber olduğuna dair kendi kutsal kitaplarında yer alan bilgidir. Kıble değişikliği ise vahiy yoluyla bildirilmiştir; vahye inanmak için öncelikle Peygamber’i kabul etmek gerekir. Âyette Ehl-i kitabın o Peygamber’i kendi kitaplarında verilen bilgilerle pekâlâ tanıdıkları, bundan dolayı da peygamberliğini kabul etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.
Sonuç olarak yüce Allah, Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed’in geleceği ile ilgili bilgi vermişti (İslâmî literatürde eski kutsal kitaplarda yer alan bu bilgiye “beşâret” [müjde] denir; genişbilgi için bk. A‘râf 7/157; Saf 61/6); yahudiler de bir peygamber bekliyor, ancak ırkçı ve bağnaz bir zihniyete sahip oldukları için, onun kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu sebeple Araplar arasından mütevazi bir aileden yetim bir çocuğun büyüyüp Allah tarafından peygamber seçilmiş olmasını hazmedemediler; onun peygamberliğini, diğer tebliğlerini, bu arada kıble ile ilgili yeni hükmü reddettiler; böylece aslında kendi kutsal kitapları vasıtasıyla bilgi sahibi oldukları bir gerçeği de gizlemiş oldular. 147. âyette Ehl-i kitap ne derse desin asıl gerçeğin, Allah katından ortaya konan bilgi ve hükümler olduğu belirtilerek Hz. Peygamber’in şahsında müslümanlar, gerek kıble değişikliği gerekse diğer dinî ve sosyal konularda yahudilerle hıristiyanların yanlış telkinlerine kapılarak kuşkuya düşmemeleri yönünde uyarılmaktadırlar. Böyle bir uyarı 145. âyetin sonunda da yapılmıştı. Diğer birçok âyette de benzer uyarılar yer almakta olup bütün bunlar, müslümanların yabancı kültürlerin etkisine kapılmadan öz değerlerini ve inançlarını korumaları gerektiği, ancak bu sayede ayakta kalabilecekleri gerçeğini kafalara ve kalplere işlemeyi amaçlamaktadır. Özellikle müslüman aydınların son yüzyıl boyunca yahudi-hıristiyan fikir dünyasının etki alanına girerek, dinî ve kültürel alanlarda kuşkucu, taklitçi ve giderek inkârcı anlayışlara kapılmaları ve bu yozlaşmanın doğurduğu kimlik bunalımları, bu bunalımların zamanla ahlâkî, sosyal, siyasî ve ekonomik çalkantılara ve krizlere dönüşmesi, Kur’an’ın bu uyarısının İslâm toplumları için ne kadar hayatî bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.
(148) وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلّٖيهَا فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِؕ اَيْنَ مَا تَكُونُوا يَأْتِ بِكُمُ اللّٰهُ جَمٖيعاًؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ
Herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır. Öyleyse hayırlarda yarışın. Nerede olursanız olun, Allah sizin hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
Her toplum, ibadet ve âyinlerinde farklı yönlere dönmeyi âdet edinmiştir. Geçmişteki peygamberler de farklı yönleri kıble edinmişlerdi. Şu halde daha önce yahudiler Beytülmakdis’e yöneliyorlardı diye mutlaka o tarafın kıble olarak devam ettirilmesi gerekmez. Allah insanlara kıbleyi bildirmiştir; artık bunda tartışmaya gerek yoktur. Bundan sonra asıl yapılacak şey iyilikte yarışmaktır. Allah, âhirette insanları bir araya toplayacak ve yapıp ettiklerinden sorguya çekecektir.
(149) وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَاِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(150) وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۙ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌࣗ اِلَّا الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنٖي وَلِاُتِمَّ نِعْمَتٖي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ
Her nereden (yola) çıkarsan yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Bu, elbette rabbinden gelen bir gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Nerede bulunursanız yüzünüzü yine o tarafa döndürün ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun. Ve bir de size nimetimi tamamlayayım, siz de hidayete eresiniz.
Mekke dışında bulunanların kıbleye yönelmelerinin gerekmeyeceği gibi bir kanaati önlemek üzere yolculuk sırasında kılınacak namazlarda da Mescid-i Harâm’a dönülmesi emredilmiş, bu emrin Allah tarafından gelen bir gerçek olduğu ifade edilmiş; ayrıca bunun sadece Hz. Peygamber için değil diğer müslümanlar için de geçerli olduğuna işaret buyurulmuştur.
İnsanların kıble ile ilgili olarak müslümanlar aleyhinde nasıl bir delil ileri sürecekleri hususunda tefsirlerde farklı açıklamalar yer alırsa da kanaatimize göre, 144-150. âyetler arasında hem Hz. Peygamber’e hem de müslüman topluma hitaben Mescid-i Harâm’a dönmeleri hususundaki emrin birkaç defa tekrar edilmesinden şöyle bir anlam çıkmaktadır: Eğer bütün bu buyruklara rağmen yine de Mescid-i Harâm’a dönmez de eskisi gibi Kudüs tarafına yönelirseniz, o zaman insanlar (yani müşrikler, Ehl-i kitap ve hatta münafıklar), “Muhammed gerçekten peygamber, ümmeti de vasat ümmet olsaydı hem kıblenin değiştirildiğini ilân edip hem de hâlâ eskisi gibi Kudüs’e yönelmezlerdi” diyerek bu tutarsızlığınızı aleyhinize delil olarak kullanırlar. Fakat kıble emrini titizlikle uygularsanız artık söyleyecekleri söz kalmaz. Yalnız, siz ne kadar dikkatli ve ihtiyatlı olursanız olun, mutlaka hakkınızda ileri geri konuşmaya devam eden “zalimler” (haksızlığa saplanmış olanlar) bulunacaktır. Ama artık bunlara da aldırmamak gerekir. Müslümanlar yalnız Allah’ı düşünüp O’na saygı göstermeli, O’ndan korkmalıdırlar. Bu şekilde müslümanlar Allah’a ve O’nun buyruğuna saygı duyarak ibadetlerinde daima Mescid-i Harâm’a dönerlerse Allah onlara nimetini de tamamlayacak ve onları hidayete erdirecektir; onları “ehl-i kıble” diye de anılan bir büyük İslâm milleti haline getirecektir. Nitekim öyle de olmuş; müslümanlar şunun bunun dedikodusuna bakmadan, zalimlerden korkup çekinmeden, yalnız Allah’ı düşünüp O’nun hükmünü önemsedikleri sürece Allah onlara her türlü maddî ve mânevî nimetlerini bol bol ihsan etmiştir. Yüzyıllar boyunca Arabistan çölüne sıkışıp kalmış, durmadan birbirleriyle savaşan, birbirini yiyip tüketen Câhiliye dönemi kabileleri, Allah’ın birliği, Hz. Muhammed’in peygamberliği, müslümanların kardeşliği, Kâbe’nin kıble oluşu gibi birleştirici ilkeler etrafında toplanmışlar, bunun ardından diğer bazı milletlerin de İslâmiyet’e girmesiyle çok kısa zamanda müslümanlar üç kıtaya hâkim olan bir dünya toplumu haline gelmişler; dünyanın en büyük devletlerini geride bırakan bir sosyal, siyasî, askerî, idarî, bilimsel ve kültürel yapı oluşturmuşlardır.
(151) كَمَٓا اَرْسَلْنَا فٖيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّٖيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَؕ
Nitekim aranızdan size bir peygamber gönderdik: O size âyetlerimizi okuyor, sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor; yine size daha önce bilmediklerinizi öğretiyor.
Bu âyet, yukarıda özetle belirtilen gelişmenin temelinde bilgi ve ahlâkî arınmanın bulunduğuna işaret etmesi bakımından oldukça önemlidir. Kuşkusuz Hz. Muhammed’i peygamber olarak göndermesi, Allah’ın insanlara verdiği nimetlerin başta gelenlerindendir. Bu âyette, Allah’ın rahmet ve inâyetini hak etmenin yolları da gösterilmiş bulunmaktadır. Buna göre Hz. Peygamber’in risâletini tanıdıktan sonra, onun tebliğ ettiği âyetlerden ilham alarak ruhumuzu arındırıp ahlâkımızı güzelleştirirsek, Hz. Peygamber’in öğrettiği şekilde kitabı yani Kur’an’ı ve hikmeti özümseyip kavrar, bilmeyip de öğrenmemiz gereken daha başka şeyleri de öğrenerek ilim ve irfanda gelişirsek Allah’ın nimetlerine liyakat kazanmış oluruz. İslâm’dan önceki döneme Câhiliye denmesinin sebebi, bu dönem insanlarının hem zihnen hem de ahlâkî bakımdan geri olmalarıydı. Onları bu gerilikten kurtaran da Hz. Peygamber olmuştur. Zira o, insanlara bir yandan kitabı, bir yandan da “hikmet”i yani dini ve dinî konularla ilgili en doğru bilgileri ve genellikle sünnet diye ifade edilen en güzel davranış biçimlerini öğrettiği gibi, bilmedikleri daha başka konularda da insanları aydınlattı ya da aydınlanmanın yollarını açtı. Böylece müslümanlar, bilgi ve erdemlerle donanmış olarak başarıdan başarıya koştular. Hz. Peygamber’in açtığı bu aydınlık yolda ilerleyerek sonraki yüzyıllarda dinî ve dünyevî ilimlerde ve bunların uygulamaya geçirilmesinde insanlığa örnek ve önder olacak bir konuma yükseldiler. Müslümanların gerileyişi de “kitap ve hikmet”i ihmal etmeleriyle başladı (hikmet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269).
(152) فَاذْكُرُونٖٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لٖي وَلَا تَكْفُرُونِࣖ
Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!
Allah’ı anmak (zikir) hem kalple hem dille hem de eylemle olur. Kalple zikir, insanın her türlü tutum ve davranışında Allah’ı hatırlamasıyla; dille zikir, Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını, tesbih ve dua cümlelerini dilde tekrar etmekle; eylemle zikir ise Allah’ın iradesine uygun yaşamakla olur. Özellikle tasavvufta zikrin her üç çeşidine de önem verilmiş, bilhassa dille zikir için çeşitli usuller geliştirilmiştir. Ancak insanın işini gücünü yaparken, normal hayatını yaşarken kalple zikir halinde olması yani Allah’ı düşünüp O’nun hoşnutluğunu gözetmesi, kezâ amelleriyle zikir halinde olması yani Allah’ın buyruk ve yasaklarına titizlikle uyması en önemli, değerli ve yararlı zikirdir.
“Müslümanın, verdiği her türlü nimetlerden ve imkânlardan dolayı Allah’a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi” anlamına gelen şükür de genel olarak İslâm ahlâkında, özellikle de tasavvufta kulun Allah’a karşı edep ve saygısını dile getiren önemli kavramlardandır. Zikir gibi şükür görevi de hem dille hem de eylemlerle yerine getirilir. Yaygın tanıma göre her nimetin şükrü, o nimetten insanlara ihsan ve ikramda bulunmak, daha genel olarak o nimeti Allah’ın uygun bulup hoşnut olduğu şekilde kazanıp harcamak ve kullanmakla eda edilmiş olur.
Bunca nimetleri veren Allah olduğuna göre, insanın görevi de daima diliyle, gönül ve eylemleriyle O’nu anıp nimetlerine şükretmek, nankörlükten sakınmaktır. İnsan, her türlü eyleminde Allah’ı hatırlar, işlerini O’nun koyduğu hükümlere ve genel olarak O’nun rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği ölçüsüne göre yaparsa Allah da insanı anacak, yani dünyada hak ettiği şekilde ona yardım edecek, âhirette de derecesini yükseltecektir.
(153) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اسْتَعٖينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِؕ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرٖينَ
Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır.
Sabır teriminin anlamı ve önemiyle sabır ve namazın insanı dirençli kılmadaki etkileri üzerinde daha önce durulmuştu (bk. Bakara 2/45). Orada bu buyruğun muhatabı İsrâiloğulları idi; bu yüzden de “Şüphesiz bunlar (sabır ve namaz), Allah’a huşû ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir” buyuruluyordu. Halbuki burada muhatap müslümanlar olduğu için böyle bir ağırlıktan söz edilmediği gibi âyetin sonunda müslümanların sabırlı ve metanetli olduğuna işaret edilmektedir.
Âyette hangi konuda sabırlı olmak gerektiği belirtilmemiştir. Bu sebeple ibadetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, her türlü düşmanca hareketlere karşı direnmek, musibet ve acılara katlanmak gibi dayanıklılığı gerektiren her durumda sabretmek bu buyruğun kapsamına girer. Bunun yanında, kıble değişikliğinden sonra vuku bulan olaylar dikkate alındığında, burada özellikle İslâm’ın varlığına son verme kararında olan düşmanlara karşı verilecek mücadelelerde sabır ve metanet göstermenin kastedildiği de anlaşılmaktadır. Nitekim kıble değişikliğinden yaklaşık iki ay sonra Bedir Gazvesi vuku bulmuş, sonraki dönemlerde de müşriklere ve diğer gayri müslim unsurlara karşı silâhlı mücadeleler devam etmiştir. 153 ve devamındaki âyetler bir bakıma, müslümanları böyle bir sıkıntılı döneme hazırlıyor; bu dönemlerde sabır ve sebat göstererek, Allah’ın divanına durup namaz kılarak O’ndan yardım dilemelerini istiyor; Allah’ın sabredenlerin yanında olduğu müjdesini veriyor. Sabır, insanın bir amaç için ortaya koyduğu özverinin, kararlılığın, güçlü azim ve iradenin ürünüdür; dolayısıyla sabır, insanın kendi benliğiyle ilgili tavrıdır. Namaz ise onun bedeni, dili ve kalbiyle kısaca bütün varlığıyla Allah’a yönelmesi halidir; şu halde namaz da müminin Allah ile ilgili tutumudur. Böylece sabırla benliğini güçlendiren, namazla da Allah ile birliktelik kuran insan, başarının psikolojik şartlarını tamamlamış olur.
(154) وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌؕ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.
Allah yolunda ölmek yani şehid olmak sıradan bir ölüm gibi değildir. Bu sebeple şehidlere “ölüler” demek, yani onların ölüp yok olduklarını düşünmek yanlıştır; aksine onlar diridirler; fakat insanlar bunu fark edemez, onların canlı olduğunu hissedemezler. Taberî âyeti şöyle yorumluyor: “Çünkü ölü, hayatı bitmiş, duyuları yok olmuş insandır; bu sebeple de hiçbir şekilde hiçbir şeyden lezzet alamaz, hiçbir nimeti algılayamaz. Halbuki sizden veya diğer kullarımdan biri benim yolumda katledilmişse böyleleri benim nezdimde diridirler; onlar, bol nimetler, geniş rızıklar içinde mutlu bir hayat yaşamaktadırlar…” (II, 38). Fahreddin er-Râzî’nin tefsiri de şöyledir: “Sabır gösterip namaz kılarak dinimi yaşatma konusunda benden yardım isteyin. Bu hususta düşmanlarıma karşı mallarınızla, bedenlerinizle savaşmanız gerekir de bunu yaparken canlarınız telef olursa zannetmeyin ki kendinizi zayi ettiniz! Aksine iyi bilin ki ölenleriniz benim nezdimde diridirler” (IV, 145).
Bazı Mu‘tezile bilginleri buradaki ölüm kelimesini “yoldan sapma”, diriliği de “doğru yolda olma” anlamında yorumlayarak âyeti, “Allah yolunda can verenlerin yoldan sapmış, yanlış yolda ölmüş kimseler olduğunu düşünmeyin; onlar doğru yolda ölmüşlerdir” şeklinde açıklamışlardır. Aynı şekilde âyetin şehidler hakkında “ölüler” diyerek uluorta konuşmanın doğru olmadığını, onlardan saygıyla söz edilmesi gerektiğini belirten mecazi bir anlam taşıdığı da ileri sürülmüştür. Fakat gerek Râzî gerekse –onun da işaret ettiği gibi– müfessirlerin çoğu bu âyeti, ruhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklamışlardır. Buna göre esasen ölüm olayı, ruhun bedenden ayrılmasından ibaret olup ölen ruh değil bedendir. Ölümle ruh bedeni terkeder, beden canlılık fonksiyonunu tamamen kaybeder ve zamanla çürür gider (her canlının ölümü tadacağı ve bunun ne anlama geldiği hususunda bk. Âl-i İmrân 3/185); ruh ise varlığını sürdürür. Ölümden sonra iyilerin ruhları âhiretteki güzel makamlarını görerek onunla mutlu olurlar; kötülerin ruhları da cehennemdeki yerlerini görerek bundan elem duyarlar. Şehidler ise, yalnız yüksek makamlarını görmekle kalmayıp cennet nimetlerinden de faydalandırılırlar (Taberî, II, 39-40; İbn Atıyye, I, 227; Râzî, IV, 145-146; genişbilgi için bk. Ateş, I, 264-269).
(155) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِؕ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖينَۙ
(156) اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ
(157) اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!
Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz” derler.
İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.
Müslümanlar Mekke’den Medine’ye göç ederek müşriklerin saldırılarından kısmen kurtulmuşlardı. Bununla birlikte hicretin ilk yıllarında hâlâ kaygı ve korkuları vardı; yeni vatanları olan Medine de putperestlerin tehdidi altındaydı. Nitekim kısa zaman sonra çatışmalar başladı. Bu arada müslümanlar ağır maddî sıkıntı çekiyorlardı; hicret edenler mallarını geride bırakmışlardı; çatışmalarda da mal ve can kaybına uğruyorlardı. İmkânlarını kardeşçe paylaşmalarına rağmen –Peygamber ailesi de dahil olmak üzere– çok zaman günlerce karınlarını doyuramıyorlardı. Âyette özellikle Medine döneminin ilk yıllarındaki bu sıkıntılara işaret edilmekle beraber, genel anlamda Allah’ın insanları bu tür sıkıntılarla imtihan etmesi her zaman mümkün olduğundan, âyetin anlamı ve amacı da mutlak ve geneldir. Buna göre Allah müslümanları o zaman denemiştir, dilediği her zaman da dener. Allah’a dayanıp sıkıntıları altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevî bakımdan hep kazanmışlardır; bu Allah’ın yasasıdır. Onun için 155. âyetin sonunda “Sabredenleri müjdele” buyurularak yeniden sabra vurgu yapılmış; 156. âyette bu sabrın imanla ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğu özellikle belirtilmiştir. Bu âyetler bir yandan Hz. Peygamber’le ona inanan ilk müslümanların sahip oldukları kesin imanla yüksek ahlâkı ve üstün moral gücünü yansıtmakta; bir yandan da örnek müslümanın karakteristik yapısını tanımlamaktadır. Bu yapının temel taşı Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyettir; sadece Allah’a ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir ürünü olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmak, düşmanlar karşısında da onurlu ve kişilikli olmaktır.
Meâlinde “lutuflar” şeklinde çevirdiğimiz 157. âyetteki salavât kelimesi salâtın çoğuludur. Tefsirlerde salât çoğunlukla “mağfiret” (bağış) kelimesiyle açıklanmıştır. Fahreddin er-Râzî ise bu âyetteki salât ve rahmet kelimelerini şöyle açıklar: “Salât Allah’tan olunca senâ, medih (övgü) ve yüceltme anlamına gelir; rahmet ise Allah’ın verdiği ve vereceği nimetlerdir” (IV, 155). Buna göre âyet, Hz. Peygamber ve müslümanların yaptığı gibi hayatın türlü zorluklarına karşı koyan; özellikle inançlarını, vatanlarını ve diğer yüksek değerlerini koruma uğruna karşılaştıkları sıkıntılara sabır ve metanetle direnen; Allah’a olan inançlarını, güven ve teslimiyetlerini, iyimserliklerini, sabır ve metanetlerini her zaman koruyan yüksek karakterli müminler için, daha yücesi düşünülemeyecek güzellikte bir iltifattır. Çünkü burada müminlere övgülerde bulunup onların hidayette olduklarını bildiren bizzat Allah’tır. Bir mümin için bundan daha büyük bir lutuf ve şeref düşünülemez.
(158) اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاؕ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَلٖيمٌ
Safâ ile Merve Allah’ın nişânelerindendir; dolayısıyla hac veya umre yaparak Beytullah’ı ziyaret eden bir kimsenin bu yerleri tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. Kim gönüllü bir iyilik yaparsa bilsin ki Allah iyiliği mükâfatıyla karşılayan ve çok iyi bilendir.
Safâ ve Merve Kâbe yakınındaki iki küçük tepenin adıdır. Hz. İbrâhim, eşi Sâre’nin kıskançlığı sebebiyle diğer eşi Hâcer’le henüz bebek yaştaki oğlu İsmâil’i ıssız bir araziden ibaret olan Mekke’ye bırakıp Ken‘an diyarına dönmek zorunda kalmıştı. Bu arada Hâcer su bulmak ümidiyle iki tepe arasında koşup duruyor, kendisini ve çocuğunu susuzluktan ve ölmekten kurtarması için Allah’a yakarıyordu. Nihayet Allah, sonraları Zemzem Kuyusu diye anılan yerden su çıkararak annenin dileğini kabul buyurdu. İşte görünürde hiçbir ümit ışığının bulunmamasına rağmen, büyük bir sabır ve metanetle Allah’a güvenini devam ettirip bir sabır ve tevekkül sınavını başarıyla veren Hâcer’in anısını yaşatmak üzere bu iki tepe arasında yedi defa gidip gelmek haccın uygulamaları arasında yer aldı ve bu uygulamaya “sa‘y” denildi (bk. Bakara 2/196-197 vd.). Esasen hac ve umre ile ilgili bir konuyu içeren ve yıllar sonra inmiş olan bu âyetin, sabrın öneminden, sabır ve sebatla Allah’a sığınıp güvenenleri öven âyetlerin devamında yer alması son derece anlamlıdır. Burada bir bakıma şöyle denmek istenmiştir: Hâcer, su bulmanın imkânsız gibi göründüğü bu ıssız çöl ortamında bile Allah’tan ümidini kesmemiş; yerinde oturup kendisinin ve çocuğunun ölümünü beklemeye razı olmamış; aksine inanıp güvendiği Allah için hiçbir şeyin imkânsız olmadığını düşünerek sabırla su aramaya devam etmiş, sonunda da aradığını Allah ona lutfetmiştir. Allah insanları her zaman bu şekilde sınamalardan geçirebilir; Hâcer’in gösterdiği inanç, ümit, sabır, tevekkül ve kararlılığı gösterenler de bir şekilde Allah’ın keremine nâil olurlar. Nitekim biraz önce geçen 143. âyette de “Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” buyurulmuştu.
Câhiliye döneminde Safâ tepesinde İsâf, Merve tepesinde Nâile isimli iki put bulunuyordu. Putperest Araplar da bu iki tepe arasında gidip gelirler (sa‘y) ve adı geçen putların yanında kurban keserlerdi. İşte bu putperest geleneğinden dolayı müslümanlar bu iki tepe arasında sa‘y etmekten çekinince, bunda bir günah ve sakınca bulunmadığını bildiren âyet nâzil oldu. Âyetteki tavaf kelimesi, bu “iki tepe arasında gidip gelme” anlamında olup hac ve umre ibadetiyle ilgili terminolojide bu fiilden, sözlükte “koşma” anlamına gelen sa‘y diye söz edilir.
(159) اِنَّ الَّذٖينَ يَكْتُمُونَ مَٓا اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِۙ اُو۬لٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَۙ
İndirdiğimiz açık delillerle hidayet bilgisini -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah lânet eder hem de lânet okuyanlar lânet eder.
Dinî terminolojide lânet “Allah’ın, bir kimseyi, işlediği kötülüğün büyüklüğü sebebiyle rahmetinden uzaklaştırması” anlamına gelir. Bu uzaklaştırmanın sonucu, âhirette cennetten mahrum kalmak ve cehennem azabına çarptırılmaktır. Bir insanın başka birine lânet okuması ise, kötülük ve zararları sebebiyle o kişi hakkında beddua etmesi demektir (İbn Âşûr, II, 68).
Müfessirlerin çoğu burada eleştirilenlerin, Tevrat’ın hükümlerini insanlardan saklayan veya Tevrat üzerine sahte te’vil ve yorumlarıyla gerçekleri örtbas eden, bilhassa Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen Tevrat haberlerini saklayan veya haksız te’villerle çarpıtan yahudi bilginleri olduğunu belirtmişlerdir. Fahreddin er-Râzî, âyetin ifadesinin genel olduğunu belirterek bu görüşe katılmamışsa da, Muhammed Abduh’un da belirttiği gibi (Reşîd Rızâ, I, 48 vd.), bazan araya başka konular da girmekle birlikte, sûrenin 40. âyetinden itibaren devam eden asıl konu Ehl-i kitap ve özellikle yahudiler olup, konumuz olan âyette tekrar onlarla ilgili açıklamalara ve eleştirilere dönülmüştür. Nitekim Tevrat’ta da yer yer inatçılık ve isyankârlıkları nedeniyle “sert enseli kavim” diye anılan (Çıkış, 33/3, 5) İsrâiloğulları’nın basit arzuları veya çıkarları yüzünden ahdi bozmaları, yoldan çıkmaları, başka tanrı veya tanrılar edinmeleri, şeriatın hükümlerini ihlâl etmeleri halinde başlarına büyük belaların geleceği ve lânete uğrayacakları yönünde ciddi uyarılar yapılmış; ileride insanlar tarafından nefret edilip öfke duyulan bir kavim haline gelecekleri çok açık ve ağır eleştirilerle bildirilmiştir (meselâ: “… şehirde lânetli olacaksın, kırda lânetli olacaksın… dünyanın bütün ülkelerinde serseri olacaksın… seni kurtaran olmayacak… daima sıkıştırılacaksın ve ezileceksin… ve o milletler arasında rahat bulamayacaksın…” bk. Tesniye, 28, 29, 30. bablar; özellikle Tesniye, 28/15 vd., 31/20-21).
Kuşkusuz Kur’an-ı Kerîm bir ümmeti, bir kavmi yanlış inanç veya tutumları sebebiyle eleştirirken o milletin kendisini değil, kötülük ve sapkınlıklarını hedef almakta, ayrıca bu hususta müslümanlara da mutlaka bir mesaj vermektedir. Bu mesaj “Aynı yanlışları yapanların aynı âkıbete uğramaları kaçınılmazdır; bu ilâhî bir yasadır” şeklinde özetlenebilir. Nitekim bu âyetin, yahudiler hakkında inmiş olmasına rağmen hükmünün genel olduğu hemen bütün müfessirlerce vurgulanmıştır. Buna göre yahudiler menfaatleri ve nefsânî arzuları sebebiyle bazı ilâhî gerçekleri örtbas ettikleri veya uygunsuz te’vil ve yorumlarla saptırdıkları için belirtilen sıkıntılara düşmüşlerdir. Eğer aynı yanlışı müslümanlar yaparlarsa onlar da aynı kötü durumlara düşerler. Nitekim Abdullah b. Abbas’a atfedilen bir rivayette, Allah’ın Kur’an’da Ehl-i kitaba yönelttiği her tenkidin, müslümanlar için de bir uyarı olduğu belirtilmiştir. Hemen bütün tefsirlerde verilen bir bilgiye göre, çok fazla hadis rivayet ettiği için eleştirilen Ebû Hüreyre, “Eğer Allah’ın bu husustaki âyeti olmasaydı artık bu eleştiriden sonra hiçbir hadisten söz etmezdim” demiş ve konumuz olan âyeti okumuştur. İslâm âlimleri hiçbir yararlı bilgiyi insanlardan saklamanın câiz olmadığını ifade ederken ileri sürdükleri delillerden biri de bu âyet olmuştur.
(160) اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ اَتُوبُ عَلَيْهِمْۚ وَاَنَا التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
(161) اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعٖينَۙ
(162) خَالِدٖينَ فٖيهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
(163) وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُࣖ
Mabudunuz tek ilâh olan Allah’tır; O’ndan başka ilâh yoktur; O rahmândır, rahîmdir.
Âyette geçen ilâh kelimesi Türkçe’deki Tanrı kelimesinin karşılığı olup Arapça’da “kulluk etmek” anlamındaki elehe-ye’lehü veya “hayret ve şaşkınlık içinde kalmak, gönülden bağlanıp sığınmak” anlamındaki “elihe-ye’lehü” ya da “velihe-yevlehü” kökünden masdar-isimdir ve “tapınılan, yüceliğinin karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan” mânalarını ifade eder. Vâhid kelimesi ise “eşi, dengi ve benzeri olmayan, her yönden bir ve eşsiz olan” anlamına gelir. Âyette müşrik Araplar ve türlü şekillerde tevhid inancını zedelemiş olan Ehl-i kitap da dahil olmak üzere bütün insanlık, Allah’tan başka varlıkları tanrı tanımaktan, uydurma tanrılar edinerek onlara tapmaktan vazgeçip bir tek Tanrı’ya inanmaya, tevhid inancına çağırılmakta, bütün insanların tanrısının ve mâbudunun eşsiz, benzersiz tek Tanrı olduğu, O’ndan başka bir tanrı bulunmadığı vurgulanmaktadır. Şu halde yalnız O’nu Tanrı tanıyıp O’na kulluk etmek gerekir. O, sadece bir toplumun tanrısı değil bütün insanlığın tanrısıdır; çünkü “O’ndan başka tanrı yoktur.”
Âyetteki “lâ ilâhe illâ hû” cümlesi, kelime-i tevhidle aynı anlama gelir. Rahmân ve rahîm ise esmâ-i hüsnâ (Allah’ın güzel isimleri) arasında gösterilmiş olup bunlar, Allah’ın yarattıklarına karşı merhamet ve şefkatinin genişliğini, nimetlerinin bolluğunu dile getiren isimlerdir (bu isimlerin anlamları için bk. Fâtiha 1/1).
(164) اِنَّ فٖي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖي تَجْرٖي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍࣕ وَتَصْرٖيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.
Allah’ın birliğini, eşsiz, benzersiz ve bir tek Tanrı olduğunu, O’ndan başka bir tanrı bulunmadığını, O’nun rahmân ve rahîm olduğunu bildiren âyetin ardından bütün bu bildirilenlerin kanıtları olmak üzere 164. âyette sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmaktadır: 1. Göklerin yaratılışı. 2. Yerin yaratılışı. 3. Gece ve gündüzün değişmesi. 4. Gemilerin denizlerde seyretmesi. 5. Yağmurun yağması ve onunla ölü haldeki toprağın canlanıp yeşermesi. 6. Yeryüzünde her çeşit canlının gelişip yayılması. 7. Rüzgârların çeşitli yönlere doğru hareket etmesi. 8. Bulutların yer değiştirmesi.
Bütün bu kanıtların insanı kuşatan, onun her gün görüp durduğu, içinde yaşadığı alelâde tabiat olaylarından seçilmiş olması ilgi çekicidir. Buna göre insanoğlu her an Allah’ın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini yansıtan kanıtların ortasında yaşamaktadır. Tabiat bizâtihî mûcizedir; fakat insan tabiat olaylarını her gün görüp durduğu için bu olaylardaki tecellilerin farkında değildir. Meselâ gökler yani gök cisimleri ve bunların sistemi başka türlü kurulsaydı, yer başka türlü yaratılsaydı orada, bildiğimiz hayat düzeni ve canlılar olmazdı. Gece ve gündüzün aynı düzen içinde durmadan değişmesi, yalnız insanlar için değil bütün canlılar ve özellikle bitkiler için pek çok yarar sağlamaktadır. Gemilerin denizlerde seyretmesi esasen nakil araçlarının ve bu araçları kullanıp yararlanmamızı sağlayan ilâhî yasaların varlığımızı devam ettirip hayatımızı rahatlatmadaki önemine örnek teşkil eder. Yağmur, dünyayı yaşanır kılan en önemli tabiat olaylarındandır. Rüzgârın çeşitli yönlere doğru esmesi, kezâ bulutların çeşitli yönlere hareket etmesi de meteorolojik olayların düzeninden bitkilerdeki döllenmeye ve yağışların dağılımına kadar sayılamayacak derecede geniş yarar sağlamaktadır. Allah var olduğu içindir ki tabiat vardır ve tabiattaki düzen sürmektedir. Tabiatın düzenli işleyişi Allah’ın sadece varlığını değil, onun birliğini, ortaksızlığını; bilgisinin, iradesinin ve kudretinin mükemmelliğini, sürekliliğini, eşya üzerindeki tasarruf ve tesirini de kanıtlamaktadır. Çünkü O’nun evrene yönelik ilgisi bir an duracak, kesilecek olsa evren o anda yok olur veya ortada sadece bir kaos kalırdı.
Bu kısa açıklamalar da gösteriyor ki, vahiy kitabının yanında kâinat kitabı da bize Allah’ı kanıtlayan âyetlerle doludur; fakat bu âyetleri ancak aklını kullananlar görüp anlarlar. Bu sebeple âyetin sonunda bütün bu sıralanan varlık ve olaylarda “aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır” buyurulmuştur. Zira akıl Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olup insanın, başka konularda olduğu gibi yüce yaratıcının varlığını, birliğini ve kudretini kanıtlayan olayları sağlıklı olarak inceleyip doğru sonuçlara ulaşabilmesi için de akıl yeteneğini doğru işletmesi gerekir. Fahreddin er-Râzî’ye göre bu âyet, yaratıcının varlığını kanıtlama hususunda sadece geleneksel bilgilerle yetinmeyip aklî delillerden de yararlanmanın gerekliliğini göstermektedir (IV, 179). Tabiattaki varlıkların ve olayların doğru incelenmesi, gözlenmesi, bu alanda bilimsel hakikatlere ulaşılması ve bu suretle tabiattaki ilâhî düzen ve kanunların keşfedilmesi, nihayet tabiatta bizi Allah’a götüren “âyetler”in görülebilmesi için de inceleme, görme ve keşfetme yöntemleri demek olan tabiat bilimlerini öğrenmek gerekir. Tabiatı inceleyecek ilmî yetişmişliğe sahip olmayan bir kimsenin oradaki kanunları ve âyetleri görmesi, yakalaması da mümkün değildir. Bu da gösteriyor ki Kur’an bizi bilgi ve bilim dünyasından geçirerek imana ve hidayete götürmektedir.
(165) وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِؕ وَالَّذٖينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِؕ وَلَوْ يَرَى الَّذٖينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَمٖيعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعَذَابِ
(166) اِذْ تَبَرَّاَ الَّذٖينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذٖينَ اتَّبَعُوا وَرَاَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ
(167 وَقَالَ الَّذٖينَ اتَّبَعُوا لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاؕ كَذٰلِكَ يُرٖيهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْؕ وَمَا هُمْ بِخَارِجٖينَ مِنَ النَّارِࣖ
İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başka bazı varlıkları Allah’a denk tanrılar sayar da bunları Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. Keşke zalimler -azapla yüz yüze geldiklerinde anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!
İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur.
İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir.
Yukarıdaki iki âyette Allah’ın birliği, kesin bir dille vurgulanıp bunun ilk bakışta göze çarpan bazı kanıtları sıralandıktan sonra, 165. âyette hâlâ Allah’a ortak koşmakta ısrar edenler kınanmakta, bunlar “zalimler” diye nitelenmektedir. Çünkü zulmün asıl anlamı “yanlış fikre ve inanca saplanmak, yapılmaması gereken şeyler yapmak”tır. Bu sebeple Kur’an Allah’a ortak koşmayı “çok büyük bir zulüm” sayar (Lokmân 31/13). Kur’an-ı Kerîm’in insanlığı ulaştırmak istediği birinci hedef, Allah’ın birliği inancını ve Allah’ı her şeyden daha çok sevmeyi bütün ödevlerin en başında görmektir. Âyette “İman edenler ise en çok Allah’ı severler” buyurularak bu hususa işaret edilmiştir. Görüldüğü gibi âyetin bu bölümünde, inananların yalnız Allah’ı sevdikleri değil en çok Allah’ı sevdikleri ifade edilmektedir. Şu halde insan elbette sevilmesi meşrû, mâkul ve yerinde olan Allah’tan başka varlıkları da sevecektir. Bu, Allah’ın insan fıtratına verdiği doğal ve aynı zamanda gerekli bir durumdur. Yeter ki başka sevgiler Allah sevgisini unutturmasın ya da onun önüne geçmesin. Çünkü o zaman insan –düşünce, duygu ve inançlarını, hayatını ve davranışlarını, Allah’ın iradesine göre düzenlemek yerine– Allah’ın dışında sevip bağlandığı, Allah’ı sever gibi sevdiği şeyleri ölçü alacaktır. Kur’an Allah’ın iradesine göre yaşamaya hidayet, o iradeyi dikkate almadan yaşamaya da dalâlet adını verir. Allah’ın iradesini dikkate almayan insan, mutlaka bunun yerine başka bir iradenin buyruğuna girer. Bu ya tanrı gibi bağlanıp boyun eğdiği nefsinin, tutkularının buyruğudur veya aynı ölçüde mahkûmu olduğu başka bir varlığın ya da varlıkların buyruğudur. Allah sevgisini başka hiçbir sevgiye karıştırmayan ve hiçbir şeyle değişmeyen insan, diğer varlıklara sevgisinin Allah sevgisiyle çatışması durumunda bütün ilişkilerini Allah sevgisine ve dolayısıyla Allah’ın iradesine göre düzenleyeceğinden, onun bütün ilişkileri bilinçli ve iradeli olacaktır. Bu sebeple güçlü bir iman gerçek bir özgürlüktür. Çünkü hakiki mümin ve müslüman, Allah’ın onaylamayacağı bir buyruğa uymamaya özen gösterir. Allah yalnız iyi ve doğru olan şeyleri onayladığına göre hakiki müslüman her zaman doğruluğun ve doğruların yanındadır. Gerçek özgürlük de budur. Asıl kölelik ise, gerçek ve iyi olanı görüp seçemeyecek kadar kalbi ve iradesi körelmiş olan insanların köleliğidir. Bu açıdan küfür ve şirk, yani kalbinde Allah sevgisi taşımamak ya da başka şeylerin sevgisini Allah sevgisine üstün tutmak, bütün kötülüklerin başıdır. Bu sebeple âyette başka varlıkları Allah’a eş ve ortak tutanlar “zalimler” diye anılmıştır. Aslında onlar, bu tutumlarıyla önce kendilerine zulmetmişlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm birçok yerde inkârcıları “kendilerine zulmedenler” diye tanıtır (meselâ bk. Bakara 2/54, 57; A‘râf 7/177; Hûd 11/101; Fâtır 35/32). Buna göre Allah’ı tanıyıp Allah sevgisini başka her şeyin üstünde tutanlar ve böylece hidayet yolunu seçenler de önce kendilerine karşı âdil davranmış, kendilerine iyilik etmiş olurlar (meselâ bk. Yûnus 10/108; Neml 27/40, 92; Rûm 30/44; Fâtır 35/18).
Allah’ı sevmenin birinci şartı O’nu tanımak ve bilmektir. İnsan bilmediği şeyi sevemez. Bu sebeple önce 163-164. âyetlerde Allah’ın yüce zâtı tanıtılıp kanıtlar sergilenmiş, ardından Allah’ı her şeyden çok sevmenin gerekliliğinden söz edilmiştir. İnsan Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri hakkında bilgi sahibi oldukça; O’nun ilim, irade ve gücünün eserleri olan harikaları daha yakından ve derinden kavradıkça kuşkusuz Allah’a olan sevgi, saygı ve bağlılığı da güçlenecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de insanlar ısrarla, karıncasından gök cisimlerine kadar, bütün evren hakkında bilgi edinip bunlar üzerinde düşünmeye, böylece yüce Allah’ın “âyetler”ini daha iyi kavramaya çağırılmaktadır. İnsanın bu zihinsel çabası sadece onun inancını ve Allah’a olan sevgisini güçlendirmekle kalmayacak, amellerini yani dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren her türlü tutum ve davranışlarını da güzelleştirecek, zenginleştirecektir.
Bazı müfessirler, 165. âyette kimi insanların Allah’a denk yani ortak tuttuğu bildirilen varlıklardan putların; bazıları da önder ve liderlerin kastedildiğini belirtmişlerdir. 166. âyet bu son anlamı desteklemektedir. Fahreddin er-Râzî’nin de belirttiği gibi (IV, 204) sûfîlerin görüşüne göre insanın kalbini, zihnini Allah’ı unutturacak derecede meşgul eden her şey âyette belirtilen varlıklar kapsamına girer. Şu halde Allah’tan başka bir şeye, –bu şey ister put, ister lider veya önder, isterse para pul, mal mülk, makam mevki olsun– taparcasına bağlananlar, böyle bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler ve bu suretle, Kur’an’ın bütün uyarılarına rağmen şirke sapanlar için artık kurtuluş ümidi yoktur. Onlar, sonunda âhirette inkâr ve isyanları yüzünden hak ettikleri azabı gördüklerinde bütün güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, dünyada iken bu güce inanmamakla kendilerine ne büyük bir kötülük ettiklerini, Allah’ın azabının ne kadar şiddetli olduğunu anlayacaklardır. Fakat bunu dünyadayken anlamaları ve ona göre inanıp yaşamaları gerekirdi. Bu sebeple iş işten geçmiş olacak, büyük ve önder bilip tanrılık mertebesinde yücelttikleri, peşlerinden gittikleri, güvendikleri kişilerin de kendi dertlerine düşüp onların yüzlerine bile bakmadıklarını, bütün kurtuluş imkânlarının yok olduğunu, ümitlerin kesildiğini görünce pişmanlık ve kederleri bir kat daha artacaktır. Sonuçta dünyada yaşadıkları sürece yaptıkları bütün işler âhirette kendilerine sadece pişmanlıklar, acı ve üzüntüler getirecek, bir daha kurtulamayacakları bir azaba atılacaklardır (ayrıca bk. Bakara 2/28).
(168) يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًؗ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِؕ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ
(169) اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّٓوءِ وَالْفَحْشَٓاءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır.
O size ancak kötülüğü, çirkinliği, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi buyurur.
Dinî bir terim olarak helâl şer‘an izin verilmiş olan, hakkında yasaklama veya kısıtlama bulunmayan davranışı ve onun dinî-hukukî hükmünü ifade eder. Mubah ve câiz gibi terimlerle de ifade edilir; mükellefin yapıp yapmamakta muhayyer bırakıldığı davranışları belirtmek üzere kullanılır. Tayyib ise aklıselim sahibi, dengeli, erdemli, temiz tabiatlı her insanın beğendiği, hoşlandığı, temiz, güzel, iyi ve yararlı bulduğu şeyler için kullanılır.
Genel bir kural olarak eşyada aslolan mubahlık ve helâlliktir. Bu sebeple bir davranışın helâl olduğunu anlamak için bu yönde bir açıklamanın bulunması gerekli değildir; yasaklayıcı veya kısıtlayıcı bir hükmün bulunmaması yeterlidir. Kur’an-ı Kerîm Allah’ın kulları için serbest bıraktığı, helâl kıldığı nimetlerin, güzelliklerin din adına, herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadan haram sayılmasını yasaklamış (bk. A‘râf 7/32); ayrıca bizzat Hz. Peygamber’e hitap ederek, Allah’ın helâl kıldığı şeyleri kendisine haram kılmamasını istemiştir (Tahrîm 66/1).
Âhirette bütün inançlarının, eylemlerinin, ümitlerinin yıkılıp gittiğini gören inkârcı müşriklerin pişmanlıklarını, çaresizliklerini, kaygı ve korkularını kısa fakat son derece çarpıcı ve ibret verici bir üslûpla yansıtan; böylece Allah’ın yardım ve desteğini kaybedenlerin âhiretteki yalnızlığını ve yıkılışını gönlü hakikate açık insanlara etkili bir biçimde hissettirmek suretiyle Kur’an’ı doğru okuyabilenlere son derece değerli bir ders veren âyetlerin ardından burada da insanlar, bu dersten yararlanarak helâl ve temiz olan şeylerden yiyip içmeye, şeytanın izinden gidip haramlara bulaşmamaya çağırılmaktadır. Çünkü şeytan insanların düşmanı olup onlar için daima ve yalnızca kötü şeyler ister; onları haramlara, edep dışı davranışlara, Allah hakkında O’nun her bakımdan yetkinliği ve yüceliği ile bağdaşmayan sözler söylemeye kışkırtır. Kuşkusuz bu uyarılar öncelikle Kur’an’ın ilk muhatabı olan müşriklere yöneliktir. Bununla birlikte söz konusu uyarılar, bütün insanlar için hayatî değer taşıyıp müminlerin de helâle harama riayet etmeleri, şeytanın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı davranmaları gerektiğini ima etmektedir.
“Şeytanın izinden gitmek” onun kışkırtmalarına, dürtülerine açık ve zayıf bir ruha sahip olmak demektir. Bundan kurtulmak ise en başta güçlü bir imana; her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler yanında, kısaca takvâ kavramıyla ifade edilen yüksek bir dinî ve ahlâkî duyarlılık geliştirmeye bağlıdır. Bu şekilde ruhsal donanıma sahip olan insanlar, kendilerini şeytanın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Nitekim başka âyetlerde bildirildiğine göre şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına and içmiş; sadece Allah’ın “ihlâslı kullarını” yani Allah’a yürekten bağlı olup bütün içtenliğiyle ve tam bir kararlılıkla O’nun yolundan giden, Allah rızâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını ifade etmiştir (Hicr 15/40; Sâd 38/83). Kuşkusuz şeytanın musallat olmadığı, yoldan çıkarıcı duygu, düşünce ve davranış telkin etmediği hiçbir insan yoktur. Bu suretle şeytan insanın içine bir kötülük işleme arzusu da sokabilir. Fakat Hz. Peygamber’in bir ifadesine göre “Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar” (Buhârî, “Rikāk”, 31; Müslim, “Îmân”, 206, 207, 259; Dârimî, “Rikāk”, 70). İşte bu iyilik, ihlâslı, temiz yürekli, takvâ sahibi müminin, şeytanın isteğine karşı koymasının bir ödülüdür.
(170) وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَـتَّبِـعُ مَٓا اَلْفَيْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاؕ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْـٔاً وَلَا يَهْتَدُونَ
Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!
İnkârcılara iman etmeleri için, bir kısmına yukarıda işaret edilen pek çok bilgi verilip uyarılar yapılarak sonuçta, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde –sanki kendilerine bu bilgiler hiç verilmemiş, bu uyarılar hiç yapılmamış gibi– hâlâ “Biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız, onların yolundan gideriz” dediler. Kur’an, tam bir taklitçilik, bilinçsizlik ve körlük örneği olan bu cevap karşısında, “Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş (lâ ya‘kılûne şey’en), doğru yolu bulamamışlarsa! (lâ yehtedûn)” buyurarak bilgide ve yaşayışta doğruya ulaşmanın iki temel aracını göstermektedir. Bunlardan biri akıl diğeri de hidayettir. Aklı kullanmak kuldan, hidayet vermek Allah’tandır. Bu sebeple kul, aklını kullanıp her konuda doğruya ulaşabilmek için kendisi bakımından mümkün olan bütün sebeplere başvurmanın yanında, Allah’ın “müsebbibü’l-esbâb” (sebeplerin yaratıcısı) olduğunu da asla unutmamalı ve başarıyı daima O’ndan beklemelidir. Kötü niyetli insan ne aklını doğru kullanıp aklın buyruğuna uyabilir ne de hidayete lâyık olabilir. Esasen âyette anılan inkârcıların taklitçiliğe saplanarak akıl ve hidayet yolundan mahrum kalmalarının temel sebebi de Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in uyarılarından rahatsız olmaları ve bu kurtarıcı çağrıya kötü niyetle yaklaşmalarıdır. Bu tutum sadece o dönem taklitçilerine özgü de değildir. Basiretsizlik, bilinçsizlik, kötü niyet, çıkarcılık gibi çeşitli psikolojik zaaflar, kompleksler yüzünden ruhları kötürümleşmiş, şeytanın kışkırtmalarına açık ve dirençsiz hale gelmiş insanlar her devirde “atalarımızın yolu” dedikleri yanlışlara taassupla bağlanarak akıllarını sağlıklı ve gerektiği gibi kullanma, hidayetten nasiplenme imkânlarını kendi elleriyle ortadan kaldırmakta; Allah’ın, kitabı ve peygamberi aracılığıyla bildirdiği hakikatlere karşı direnmek suretiyle dalâlette kalmayı sürdürmektedirler.
(171) وَمَثَلُ الَّذٖينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًؕ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
İnkârcılara seslenenin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler.
Taberî (II, 79 vd.) ve İbn Atıyye (I, 238-239) gibi önde gelen müfessirler bu âyetle ilgili başlıca iki yorum aktarmışlardır: a) Hayvanın, kendisine seslenen çobanın sesini duyduğu halde ne söylendiğini anlamadığı gibi, kâfir de kendisine açıklanan âyetleri, tebliğ ve davetleri duyar da bunların içerdiği hakikatleri bir türlü anlamaz, bu sebeple de inkârından vazgeçmez. b) Kâfirlerin söylenenden hiçbir şey anlamayan putlarına yakarışları, çobanın ne söylediğini anlamayan koyunlarına seslenip durmasına benzer.
Birinci yoruma göre âyet, kâfirlerin İslâmî tebliğ ve davet karşısındaki anlayış kıtlığını ve duyarsızlıklarını dile getirmekte; ikinci yoruma göre ise kâfirlerin, yakarışlarını duymaktan bile âciz olan putlara değer verip tapmalarını kınamaktadır. Taberî, âyetin yahudilerle ilgili olduğunu ileri sürerek birinci yorumu tercih eder. İkinci yorum ise âyetin müşriklerle ilgili olduğu ihtimaline dayanmaktadır. Ancak bu ihtimale birinci yorum da uygun düşmektedir. Kâfirlerin atalarının yolunu körü körüne taklit ettiklerini anlatan bir önceki âyetle 171. âyetin, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” meâlindeki son cümlesi dikkate alındığında ilk yorum daha isabetli görünmektedir.
Son iki âyette genel olarak insanların körü körüne eskiye bağlı kalmalarının doğru olmadığı, yeni fikirlere kulak verip insaflı ve ön yargısız bir şekilde bunları akıl ve vahiy ölçülerine vurarak değerlendirmek gerektiği bildirilmektedir. Bu, Kur’an’ın her vesileyle üzerinde durup önemini vurguladığı objektiflik ilkesidir.
(172) يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin; eğer O’na kulluk ediyorsanız.
168. âyette, başta müşrikler olmak üzere bütün insanlara yalnızca temiz ve helâl rızıklardan yemeleri emredilmişti. Burada ise aynı buyruk müslümanlara yöneltilerek onların da Allah’ın kendileri için yarattığı rızıklardan meşruiyet çerçevesi içinde yararlanmaları, Allah helâl kıldığı halde bir zorunluluk olmadıkça nimetlerden kendilerini mahrum bırakmamaları istenmiştir. Kuşkusuz rızkın sahibi Allah olduğu ve bunlardan yararlanmaya da izin verdiği için O’na minnet duyup şükretmek de kulun görevidir. Allah’a kul olduğunu söyleyen insanın, temel kulluk görevlerinden olan bu şükür borcunu da asla unutmaması gerekir. Âyette “… eğer kendisine kulluk ediyorsanız…” kaydıyla şükrü terkeden insanın kulluk bilincinden de uzaklaşmış olacağı, O’nu unutmuş sayılacağı anlatılmaktadır.
(173) اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزٖيرِ وَمَٓا اُهِلَّ بِهٖ لِغَيْرِ اللّٰهِۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَٓا اِثْمَ عَلَيْهِؕ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
Allah size yalnızca murdar eti, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkasının adına kesilmiş olanı haram kıldı. Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur. Biliniz ki Allah bağışlayan ve esirgeyendir.
Câhiliye Arapları bazı hayvanları ve ziraî ürünleri üç kısma ayırırlardı: Bunlardan tanrıları için adadıklarından sahipleri yiyemez; ancak put bakıcıları, kutsal mekânların hizmetçileri veya buraları ziyarete gelenler gibi mal sahiplerinin uygun gördüğü kimseler yiyebilirdi. Bahîre, sâibe, vesîle ve hâm isimleriyle andıkları bir kısım hayvanlara binmeyi yasaklar (bk. Mâide 5/103), bir kısmını keserken de Allah’ın adını özellikle anmazlar, bir rivayete göre bunları putlarının adını anarak keserlerdi (Râzî, XIII, 207). Ayrıca bahîre ve sâibe diye adlandırdıkları adak hayvanlarının sağ olarak doğan yavrularını sadece erkekler yiyebilir, ölü doğan veya doğum esnasında ölen yavruyu ise hem erkekler hem de kadınlar yiyebilirdi.
En‘âm sûresinin 138. âyetinde, dolaylı olarak bu tür uygulamalar şirk dininin kalıntıları sayılmaktadır. Burada ise temiz rızıklardan yararlanmaya izin veren 172. âyetin ardından, Araplar’ın eski helâl-haram telakkileri zımnen ilga edilmekte; yiyecek olarak başlıca nelerin yasaklandığı bildirilmektedir. 168. âyette temiz rızıklardan yenilmesi istenmişti. Temiz rızık içine giren maddelerin sayısı çok fazla olduğundan, âyette bunları sayıp dökmek yerine sınırlı sayıdaki haramları sıralama yolu tercih edilmiştir. Buna göre:
1. Kendiliğinden ölmüş ya da usulüne uygun kesilmeden öldürülmüş hayvanın eti haramdır. Hayvanın etinin yenilebilmesi için kesim esnasında canlı olması, bu kesim sonucunda ölmüş olması gerekir. Fakihlerin çoğunluğu bu canlılığın, kesim sırasında hayvanın hareket etmesi ve/veya kanının akmasıyla belli olacağını belirtirler. Bayılmış veya bayıltılmış hayvan ölü olmadığından, onun kesilmesi de şer‘î kesilme sayılır; bu durumda hayvan, kesme sonucu ölmüş olur. Ayrıca hayvanı kesen kimsenin, Allah adına kestiğini bilecek düzeyde aklî melekeye sahip, müslüman veya Ehl-i kitap’tan olması (Mâide 5/5) gerekir. Anılan şartları taşıyan kadın veya çocuğun kestiği de bu kapsamdadır.
2. Eti yenen hayvan bile olsa, canlı veya ölü hayvanın vücudundan akıp ayrılmış olan kan haramdır. En‘âm sûresinin 145. âyetindeki “akıtılmışkan” ifadesinden anlaşıldığına göre kan mutlak olarak haram olmayıp, sadece hayvanın bedeninden akıp ayrılan haramdır. Bedende et içinde kalan kan ise et hükmündedir.
3. Domuz eti haramdır. Bir rivayete göre İslâm’dan önce Araplar evcil domuzu yemezler, fakat yaban domuzunu yerlerdi. Yahudilik’te domuz eti haram, Hıristiyanlık’ta ise helâldir. İslâm’da ise domuzun eti kesin olarak haram kılınmıştır. Domuzun iç yağının haram olmadığını ileri süren bir görüş varsa da itibar görmemiştir. Domuzun tabaklanmış derisini kullanmanın ve kılından yararlanmanın haram olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır (genişbilgi için bk. Asaf Ataseven-Mehmet Şener, “Domuz”, DİA, IX, 507-509).
İbn Âşûr haklı olarak konumuz olan âyetten hareketle su domuzunun haram sayılamayacağını, zira aslında yunusgillerden bir balık olan bu hayvana Arapça’da su domuzu denilmesinin sadece bir isim meselesi olduğunu ifade eder ve fıkıhçılarla müfessirlerin bu hayvanı domuz türü olarak düşünmelerini yadırgar (II, 119).
4. Allah’tan başkasının adına kesilmiş hayvanın eti haramdır. Âyetin bu kısmıyla her şeyden önce, putlar adına kesilen, onlara kurban edilen hayvanlar kastedilmekte; dolaylı olarak Allah’tan başka varlıklara ve güçlere kutsallık tanınması reddedilmektedir. Bu sebeple –her ne kadar İmam Mâlik ister kasten olsun ister unutkanlık veya bilgisizlik neticesinde olsun, Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanın etini yemek haramdır, demişse de– Hanefîler’e göre sadece kasıtlı olarak Allah’ı anmadan kesilen hayvanın eti haramdır. İmam Şâfiî ise âyetin asıl maksadının Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etini haram kılmak olduğunu düşünerek, böyle bir niyet bulunmadığı sürece, bilerek de olsa bilmeden de olsa müslümanın Allah’ın ismini zikretmeden kestiği hayvanın etinin yenilebileceğine hükmetmiştir.
Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar konusunda ve genel olarak yiyeceklerle ilgili helâller ve haramlar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için fıkıh ve ilmihal kitaplarıyla İslâmî konularda hazırlanmış ansiklopedik eserlerin ilgili maddelerinde ayrıntılı bilgiler bulmak mümkündür. Nelerin haram olduğu hususunda kaynaklarda yer alan görüş ve tercihlerde, Kur’an-ı Kerîm ve hadislerde ortaya konan ilkelerin ve amaçların yanında, fakihlerin kendi bilgi ve deneyimlerinin, ayrıca her bölgenin yiyeceklerle ilgili örf ve âdetlerinin, telakkilerinin, beğenilerinin de etkisi olmuştur. Bu sebeple fakihler arasında yiyeceklerin hükmüyle ilgili görüş farkları bulunduğu görülmektedir.
İslâm dininde bazı yiyeceklerin haram kılınması çeşitli hikmet ve amaçlarla açıklanabilir. Ancak bu açıklamaların her zaman kesinlik ifade ettiği söylenemez. Gerçek hikmet ve sebepleri bilen Allah olup, helâl veya haramın temel gerekçesi O’nun izin vermiş veya yasaklamış olması, amacı da insanın Allah’ın iradesine boyun eğme sınavından geçirilmesidir. Bununla birlikte haramların bazı amaçları ve hikmetleri bulunduğunu düşünerek bunları araştırmakta hiçbir sakınca bulunmadığı gibi, bunları mâkul bir zeminde kavrama imkânı verdiği için yararlı da olabilmektedir. İslâmî kaynaklarda diğer dinî hükümler gibi haramların hikmetleri ve amaçları da çoğunlukla “makasıdü’ş-şerîa” ve “hikmetü’t-teşrî‘” başlığı altında önemli bir konu olarak incelenmiştir (genişbilgi için bk. Mehmet Şener, “Hayvan [Fıkıh]”, DİA, XVII, 92-98; İbrahim Kâfi Dönmez, “Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar”, İFAV Ans., I, 502-509).
145. Yemin olsun ki, sen kendilerine kitab verilenlere her ayeti (mucizeyi) getirsen bile, senin kıblene uymazlar.
Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. (Hatta) onlar birbirinin kıblesine bile uymazlar. Celâlim hakkı için, sana
gelen bunca ilimden sonra, onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan, elbette o zaman zâlimlerden olursun.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Alimler, Allah’ın “kendilerine kitab verilenler” ifâdesi hususunda ihtilâf etmişlerdir.
1- Esamm şöyle demiştir:
“Bundan maksad, Allah Teâlâ’nın, “Kendilerine kitab verilenler, bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu
[433]
bilirler” ayetiyle haber verdiği Ehl-i Kitab alimleridir.”
2- Diğer alimler şöyle demiştir:
“Bu ayette kastedilen, yahudî ve hristiyanlardan meydana gelen bütün Ehl-i Kitap’tır.” Bu alimler, bu görüşlerine
“kendilerine kitab verilenler” ifâdesinin umûm ifâde eden bir sîga olduğunu, bu sebeple hepsini içine aldığını,
söyleyerek delil getirmişlerdir.” [434]
3- Rivayet edildiğine göre Medine yahudileri ile Necrân hristiyanları Hz. Peygamber (s.a.v.)’e,
“Senden önceki Peygamberlerin getirdiği gibi, sen de bize bir mucize getir!” demişler; bunun üzerine Cenâb-ı Hak
bu ayeti indirmiştir. [435]
4- Süddi diyor ki:
“Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye çevirilmesi üzerine Yahudiler:
“Muhammed babasının memleketini ve doğduğu yeri özledi. Şayet bizim kıblemize yönelmeye devam edecek olsaydı biz onun, gelmesini beklediğimiz adamımız olduğunu ümit ederdik.” demişlerdi. İşte bunun üzerine Allah
teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.” [436]
5- Genel değerlendirme:
a- Fahreddin er-Razi der ki:
“Doğruya en yakın olan, bu ayetin yeni başlayan bir hâdise hakkında nazil olmadığı, tam aksine bunun kıblenin
değiştirilmesiyle ilgili olan hükümlerin geriye kalanlarından olmasıdır.” [437]
146. “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu kendi oğullarını tanır gibi tanırlar.”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet Abdullah b. Selam ve arkadaşları gibi Ehl-i Kitab’ın inananları hakkında nazil oldu. Bu zatlar Rasulullah
(s.a.v.)’ı kitaplarında zikrolunan sıfatı, meziyeti ve peygamberliği ile tanırlardı. Tıpkı birgün onlardan biri
çocuklarla beraber gördüğünde, kendi çocuğunu tanıdığı gibi.
Abdullah b. Selam demiştir ki:
“Elbette ben bir gün Rasulullah’ı kendi oğlumdan daha kuvvetli ve daha iyi tanımıştım.” Bu söz üzerine Ömer b.
Hattab ona:
“Bu nasıl olur, ey İbn Selam” dedi. O da:
“Vallahi ben Muhammed’in gerçekten, yakîn bir bilgi olarak Allah’ın elçisi olduğuna muhakkak şahidlik ederim.
Halbuki kendi oğlum hakkında bu şahidlikte bulunamam. Zira ben kadınların ne getireceklerini bilemem” dedi.
Ömer de:
“Allah seni başarılı kılsın ey İbn Selam” dedi.”[438]
2- Hz. Ömer (r.a.)’den rivayet edildiğine göre O, Abdullah İbn Selâm (r.a.)’den Hz. Peygamber (s.a.v.)’i sordu.
Abdullah İbni Selâm cevaben şöyle dedi:
“Ben onu, oğlumdan daha iyi tanırım.” Hz. Ömer:
“Niçin?” deyince, O,
“Çünkü ben Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Peygamber olduğundan şüphe etmem. Fakat çocuğumdan şüphe edebilirim;
çünkü annesi hainlik etmiş olabilir.” Bunun üzerine Hz. Ömer onun başını öptü. [439]
3- Katade, Rebi’ b. Enes, Abdullah b. Abbas, Süddi, İbn-i Zeyd ve İbn-i Cüreyc’e güre ehl-i kitabın, oğullarını
tanıdıkları gibi tanıdıkları şeyden maksat, Beytullahi’l-Haram’ın, Hz. İbrahim’in ve Rasulullah’tan önce gelen diğer
Peygamberlerin kıble olduğunu bilmeleridir. Yahudi ve Hıristiyanlar, Mescid-i Haram’ın kıble olduğunu,
kendilerine inen kitaplardan bilmelerine rağmen onu gizlemişler, Yahudiler Kudüs’e doğru Hıristiyanlar da doğuya
doğru yönelmişlerdir. Allah teala bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v.)’i aydınlatıyor ve Yahudilerin, bile bile hakkı
gizlediklerini beyan ediyor. [440]
150. Hangi yerden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız yüzlerinizi o yana döndürün.
Tâ ki aleyhinizde insanların, içlerindeki zalim olanlarından başkasının bir hücceti kalmasın. Artık onlardan
korkmayın, benden korkun. Tâ ki size olan nimetimi tamamlıyayım ve umulur ki siz de hidayete erersiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Süddî dedi ki:
“Beyti Makdis’e doğru namaz kılmasından sonra Nebî Aleyhisselâm, Ka’be tarafına döndürülünce, Mekke ehlinden
olan Müşrikler:
“Muhammed dini şaşırdı ve Muhammed, kıblesini size çevirdi, sizin yol bakımından ondan daha hidâyette
olduğunuzu bildi, korkulur ki sizin dininize de girer,” dediler. Allahü Teâlâ, bu âyeti indirdi.”[441]
2- Katâde’den rivayet ediliyor ki o şöyle demiş:
“Mekke müşriklerinin “Muhammed nasıl kıblemize dönmüşse yakında dinimize de dönecektir.” demeleri üzerine
bu ve devamındaki âyetler nazil oldu.[442]
3- Katâde’den müşriklerin bu sözleri üzerine “Ey o iman etmiş olanlar, sabır ve namazla Allah’tan istiânede
bulunun…”[443] âyetinin nazil olduğu da rivayet edilmektedir.[444]
4- Âyette zikredilen insanlardan maksat, ehl-i kitaptır. Taberi diyor ki:
“Eğer denilecek olursa ki: “Ehl-i Kitabın, Rasulullah’a ve sahabilerine karşı ileri sürebilecekleri ne gibi bir delilleri
bulunabilir ki Allah teala: “İnsanların, aleyhinize bir delili olmasın.” buyuruyor?” Bu soruya cevaben denilir ki:
“Rasulullah Kudüs’e doğru namaz kıldığında, ehl-i kitap onun hakkında şöyle diyorlardı:
“Muhammed ve arkadaşları, kıblelerinin neresi olacağını bilemediler. Onlara, kıblelerini biz gösterdik.”
“Muhammed dinimize karşı çıkıyor fakat kıblemize uyuyor.” İşte bu sözlerini delil olarak ileri sürüyorlardı. Allah
teala, Rasulullah’ın, Kâbe’ye doğru yönelmesini emredince artık ehl-i kitabın ileri sürecekleri delilleri kalmadı.”
[445]
5- Âyet-i kerimede: “Onlardan zalim olanlar müstesnadır.” buyurulmaktadır. Buradaki “Zalim olanlar”dan maksat,
Mücahid, Süddi, Rebi’ b. Enes, Katade ve Ata’ya göre, Arap müşrikleridir. Âyette, Arap müşriklerinin,
Rasulullah’ın, Kâbe’ye yönelmesini emreden âyete rağmen yine de Rasulullah’a karşı bir kısım bâtıl iddialar ileri
sürebilecekleri, ancak bunların bâtıl iddialarından korkulmaması gerektiği, bilakis Allah tealadan korkulması
gerektiği zikredilmektedir. [446]
154. Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ölüler demeyin. Tam tersine onlar dirilerdir fakat siz şuurunda
değilsiniz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet, Bedir şehidleri olan müslümanlar hakkında nazil oldu. Bunlar on dört kadar kişi idi. Sekizi Ensar’dan,
altısı da Muhacirler’den idi. (Muhacirlerden: Ubeyde ibnu’l-Hâris, Sa’d ibn Ebî Vakkâs’ın kardeşi Umeyr ibn Ebî
Vakkâs, Zu’ş-Şimâleyn diye meşhur olmuş olan Umeyr ibn Abdi Amr ibni’l-As, Sa’d ibn Leys oğullarından Akıl
ibn Bukeyr Hz. Ömer’in kölesi Mihca, Haris ibn Fihr oğullarından Safvân ibn Beyzâ; Ensar’dan: Sa’d ibn Hayseme,
Mubeşşir ibn Abd ibni’l-Munzir, Yezîd ibnu’l-Hâris ibn Kays, Umeyr ibnu’l-Humâm, Râfi’ ibnu’l-Muallâ, Harise
ibn Surâka, Haris ibn Rifâa’nın iki oğlu Avf ve Muavviz (ki anneleri Afrâ’ya nisbetle Afrâ’nın iki oğlu da
denilir).[447] İnsanlar Allah yolunda öldürülen kişi için “Falan kimse öldü de dünyanın nimet ve lezzetleri elinden
çıkıp gitti” derlerdi, Bunun için Allah Teala bu âyeti indirdi.”[448]
2- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Bu ayet Bedir şehidleri hakkında nazil olmuştur. O gün müslümanlardan on dört kişi şehid edilmişti. Bunlardan
altısı muhacirlerden, sekizi ise ensardandı. Muhacirlerden olan; Ubâde b. el-Haris b. Abdul-Muttalib, Ömer b. Ebî
Vakkas, Zü’ş-Şimâleyn, Amr b. Nufeyle, Âmir b. Bekr ve Mihca b. Abdullah idi. Ensar’dan olanlar; Sa’id b.
Hayseme, Kays b. Abdu’l-Münzir, Zeyd b. el-Haris, Temim b. el-Hümâm, Râfi b. el-Muallâ, Hârise b. Surâka,
Muavviz b. Afra ve Avf b. Afra… Sahabe-i Kiram, “Falanca öldü, falanca öldü” diyorlardı. Cenâb-ı Allah, o
şehidler hakkında, “öldüler” denilmesini nehyetti.”
Diğer müfessirlerden ise şu görüş rivayet edilmişir:
“Kâfirler ile münafıklar,
“İnsanlar, hiçbir fâidesi olmaksızın sırf Muhammed’in rızasını kazanmak için kendilerini öldürüyorlar” demişlerdi
de bu ayet bunun üzerine nazil olmuştur.” [449]
2- Süddî’yi Sağir yoluyla Kelbî’den, Ebu Salih’ten, İbnu Abbas’tan (r.a.) dedi ki:
“Temim İbni Humar Bedir’de öldürüldü, o ve başkaları hakkında bu âyet nazil oldu.” [450]
3- Ebu Nuaym dedi ki:
“Bu âyetin Umeyr İbni Humam hakkında nazil olduğunda âlimler ittifak etiler. Süddî onu yazarken hata etti.[451]
158. Hiç şüphesiz Safa ve Merve Allah’ın şeâirindendir. İşte her kim o Beyt’i hacc veya umre kastı ile ziyaret
ederse bunları tavafla sa’y etmesinde üzerine bir beis yoktur. Kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse mükâfatını
görür. Hiç kuşkusuz Allah Şâkir’dir, Alîm’dir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Said b. Muhammed b. Ahmed ez-Zahid, Ebû Ali b. Ebû Bekr el-Fakih’ten, o Abdullah b. Muhammed b.
Abdulaziz’den, o Mus’ab b. Abdillah ez-Zübeyr’den, o Malik’ten, o Hişam’dan, o babasından, o da Aişe’den şöyle
dediğini bize haber verdi:
“Bu âyet, Ensar hakkında indi. Onlar Menat Putu’nu ziyaret ederlerdi. Menat Kudeyd’in hizasına düşerdi. Safa ile
Merve arasını tavaftan kaçınır. Bunu meşakkatli bulurlardı. Nihayet İslam geldiğinde bunu Rasulullah (s.a.v.)’a
sordular da Allah Teala bu âyeti indirdi.”[452]
Bu hadisi Buharî Abdullah b. Yusuf tan, o da Malik’ten rivayet etmiştir.[453]
2- Ebû Bekr et-Temimî, Ebu’ş-Şeyh el-Hafız’dan, o Ebû Yahya er-Raîd’den, o Sehl Askerî’den, Yahya ve
Abdurrahman’dan, onlar Hişam’dan, o babasından, o da Aişe’den bize haber verdiğine göre şöyle dedi:
“Bu âyet cahiliyye devrinde Menat Putu’na karşı ellerini kaldırıp yüksek sesle tekbir getirmekte olan Ensar’dan bir
grup insan hakkında nazil olmuştur. Safa ile Merve arasını tavaf etmeleri henüz onlara helal değildi. Rasulullah
(s.a.v.) ile beraber geldikleri zaman, hacc mevsiminde bu meseleyi kendisine söylediler. Bunun üzerine Allah Teala
bu âyeti indirdi.”[454]
Bu hadisi Müslim, Ebû Bekr b. Ebi Şeybe’den, o Ebû Usame’den, o Hişam’dan, o babasından, o da Aişe’den rivayet
etmiştir. [455]
3- Enes b. Malik dedi ki:
“Biz cahiliyye devrinde Kureyş’in ibadet nişanelerinden Safa ile Merve arasında sa’y etmeyi hoş karşılamazdık.
Böylece bu tavafı İslam’da da terkettik. İşte bu yüzden Allah Teala bu âyeti indirdi.”[456]
4- Ahmed ibn Muhammed kanalıyla Asım’dan rivayete göre o şöyle diyor: Enes ibn Mâlik’e sordum:
“Safa ile Merve arasında sa’yden hoşlanmaz mıydınız?”,
“Evet, Allah Tealâ: “Safa ve Merve Allah’ın şeâirindendir. Her kim hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında
tavaf (sa’y) etmesinde bir günah yoktur.” âyetini indirinceye kadar o ikisi câhiliye şeâirindendi.” dedi.[457]
5- Amr b. Hubşî (veya Hüseyin) dedi ki:
“İbn Ömer’e bu âyetin muhtevasından sordum.” O da:
“İbn Abbas’a git de ona sor, Zira Muhammed’e indirileni hayatta kalanlardan en iyi bilen odur.” Ben de ona gidip
sordum. O da dedi ki:
“Safa üzerinde İsaf isminde erkek suretinde bir put vardı. Merve üzerinde de Naile diye çağrılan kadın suretinde bir
put vardı. Ehl-i Kitab’ın bâtıl inancına göre bu iki kişi Ka’be’nin içinde zina etmişler. Allah Teala da onları taşa
çevirmiş ve kendilerinden ibret alınsın diye Safa ve Merve üzerine bırakılmışlar. Aradan uzun müddet geçince
Allah Teala’dan başka bu iki taşa ibadet olundu. Cahiliyye devri halkı Safa ve Merve arasında tavaf ederken, bu iki
putu elleriyle sıvazlardılar. İslam gelip putlar kırılınca müslümanlar bu iki puttan ötürü bu iki tepe arasını tavaf
etmeyi kerih gördüler. İşte bu yüzden Allah Teala bu âyeti inzal etti.”[458]
6- Süddî dedi ki:
“Cahiliyye devrinde şeytanlar geceleyin Safa ile Merve arasında bağırır, çağırır eğlenirlerdi. Bu iki tepe arasında
onların ilahları zannettikleri putlar vardı. İslam ortaya çıkınca müslümanlar dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü biz Safa ile Merve arasını tavaf etmiyoruz. Zira bu tavaf bizim cahiliyye devrinde işlediğimiz
bir şirktir.” Bu sebebe binaen Allah Teala bu âyeti indirdi.”[459]
7- Mansur b. Abdu’l-Vehhab el-Bezzaz, Muhammed b. Ahmed b. Sinan’dan, o Hamid b. Muhammed b. Şuayb’dan,
o Muhammed b. Bekkâr’dan, o İsmail b. Zekeriyya’dan, o Asım’dan, o da Enes b. Malik’ten şöyle dediğini bize
haber verdi:
“Safa ve Merve arasında tavaf etmekten kendilerini men ediyorlardı. Zira bu iki tepe cahiliyye devrinin ibadet
sembollerindendi. Biz de bu iki tepeyi ziyaret etmekten sakınıyorduk. Nihayet Allah Teala bu âyeti indirdi.”[460]
Bu hadisi Buhari Ahmed b. Muhammed’den, o da Asım’dan rivayet etmiştir.[461]
8- Urve b. Zubeyr (r.a.)’den rivayet olunmuştur. O der ki:
“Nebî Aleyhisselâm’ın zevcesi, mü’minlerin annesi Âişe’ye:
“Allahü Teâlâ’nın Bakara: 2/158 kavli hakkında düşüncen nedir, orayı tavaf etmekte kimse üzerine bir şey terettüp
ettiği görülmüyor?” diye sordum. Âişe (r.a.) dedi ki:
“Ey kız kardeşimin oğlu, ne kötü söyledin. Eğer senin te’vil ettiğin şey üzerine olsaydı: ‘Safa ve Merve’yi tavaf
etmemekte onlar üzerine zorluk yoktur’ şeklinde olurdu. Ancak Ensar, Müslüman olmadan önce, tagıyenin
Menat’ına (puta) kurban keserlerdi. Kim ona kurban keserse, Safa ve Merve’yi tavaf için çıkardı, bu âyetler onun
için indirildi.” [462]
9- Yahya ibn Yahya kanalıyla Urve’den onun da Hz. Aişe’den rivayetinde şöyle diyor:
“Aişe’ye dedim ki:
“Ben öyle sanıyorum ki bir kişi Safa ile Merve arasında sa’y yapmazsa bu ona (onun haccına) zarar vermez.” Aişe:
“Niçin?” diye sordu, ben:
“Çünkü Allah Tealâ: “Safa ve Merve Allah’ın Şeâirindendir. Her kim hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında
tavaf (sa’y) etmesinde bir günah yoktur.” buyurmuştur.” Dedim. Aişe:
“Allah, Safa ile Merve arasında sa’y yapmayanın haccını tamamlanmış saymaz. Eğer senin dediğin gibi olsaydı “o
ikisi arasında sa’y etmesinde bir günah yoktur.” Değil “o ikisi arasında haccetmemesinde bir günah yoktur.”
Buyururdu. Biliyor musun bu neden oldu? Bu âyet geldi çünkü ensar câhiliye devrinde deniz kenarındaki İsaf ve
Naile denilen iki put adına ihrama girerler, sonra gelir Safa ile Merve arasını tavaf eder, sonra da saçlarını traş
ederek ihramdan çıkarlardı. İslâm gelince câhiliye devrinde Safa ile Merve arasında tavafları sebebiyle islâmlarında
Safa-Merve arasındaki tavafı kerih gördüler de Allah Tealâ “Safa ve Merve Allah’ın Şeâirindendir. Her kim
hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında tavaf (sa’y) etmesinde bir günah yoktur!’ âyetini indirdi. Aişe der ki:
“Bu âyetin inmesi üzerine Safa ile Merve arasında sa’y yaptılar.”[463]
10- Urve’den gelen ikinci rivayette, yukardaki “Ensar’ın, deniz kıyısındaki İsaf ve Naile putları adına ihrama
girmeleri” yerine onların Menât adına ihrama girdikleri ve Hz. Aişe’nin: “Allah’a yemin olsun ki Allah Safâ-Merve
arasında sa’y yapmıyanın haccını tamam kılmaz.” dediği belirtilmektedir.[464]
11- Urve ibnu’z-Zubeyr’den Müslim’in tahric ettiği üçüncü rivayette Zuhrî’nin ilâvesine de yer veriliyor ki şöyledir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eşi Aişe’ye:
“Safa-Merve arasında sa’y yapmayana bir şey gerekmediğini sanıyorum. İkisi arasında sa’y yapmamama aldırmam”
dedim.
“Ne kötü söyledin kız kardeşim oğlu! Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) o ikisi arasında sa’y yaptı, müslümanlar da yaptılar ve
bu sünnet oldu. Müşellel’deki o azgın Menât adına ihrama girenler Safa-Merve arasında sa’y etmezlerdi. İslâm
gelince Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bunu sorduk da Allah Tealâ “Safa ve Merve Allah’ın şeâirindendir. Her kim
hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında tavaf (sa’y) etmesinde bir günah yoktur.” âyetini indirdi. Eğer senin
dediğin gibi olsaydı “O ikisi arasında sa’y yapmamasında bir günah yoktur.” şeklinde olurdu” dedi.
Zuhrî der ki: Ebu Bekr ibn Abdurrahman ibn Haris ibn Hişâm’a bunu zikrettim de çok beğendi ve:
“İşte ilim budur.” diye Hz. Aişe’nin sözünü güzel ve yerinde bulduğunu belirtip şöyle devam etti: “İlim ehlinden
bazılarından işittim: Safa-Merve arasında sa’y yapmıyan araplar:
“Bu iki taş arasında sa’y yapmamız câhiliye işindendir.” diyor, ensar’dan olan diğer bazıları da:
“Biz Beytullah’ı tavafla emrolunduk, Safa-Merve arasını tavafla emrolunmadık.” diyorlardı, bunun üzerine Allah
Tealâ: “Safa ve Merve Allah’ın Şeâirindendir…” âyetini indirdi. Öyle sanıyorum Allah Tealâ hem onlar, hem bunlar
hakkında bu âyeti indirdi.[465]
12- Urve’den gelen dördüncü rivayette ise yukardakilerden farklı olarak Hz. Aişe’nin: “Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) SafâMerve arasında sa’yi meşru kıldı. Hiç kimsenin bu ikisi arasında sa’yi terketme hakkı yoktur.” Dediği
kaydedilmektedir.[466]
13- Humeydî’nin… Urve’den rivayetine göre o şöyle anlatıyor:
“Aişe’nin yanında “Safa ve Merve Allah’ın Şeâirindendir. Her kim hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında
tavaf (sa’y) etmesinde bir günah yoktur.” âyetini okudum ve: “O ikisi arasında sa’y etmezsem aldırmam.” dedim.
Aişe:
“Ne kötü söyledin.” dedi ve şöyle devam etti: “Ey kız kardeşimin oğlu, Müşellel[467]deki azgın Menât’a
tapınanların âdetinden biri de Safa ile Merve arasında sa’y yapmamaktı. Bunun üzerine Allah Tealâ: “Safa ve
Merve Allah’ın şeâirindendir. Binaenaleyh her kim hacceder veya umre yaparsa o ikisi arasında sa’yetmesinde bir
günah yoktur.” âyetini indirdi de Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) o ikisi arasında sa’y yaptı, müslümanlar da sa’y yaptılar.
Süfyân’ın belirttiğine göre Mücâhid: “(O ikisi arasında sa’y yapmak sünnet idi (veya sünnet oldu).” demiştir.
Zührî der ki: “Bunu Abdurrahman’ın oğlu Ebu Bekr’e naklettim, şöyle dedi:
“İşte ilim budur: İlim ehlinden bazı kimselerdem işittim, şöyle dediler: Araplardan Safa ile Merve arasında sa’y
yapmıyanlar: “Bu iki taş arasında sa’y yapmamız câhiliye işindendir.” diyorlardı. Ensar’dan olan diğerleri ise: “Biz
ancak Beytullah’ı tavaf etmekle emrolunduk; Safa ile Merve arasında sa’y ile emrolunmadık.” Demişlerdi. Bunun
üzerine Allah Tealâ: “Safa ve Merve Allah’ın şeâirindendir…” âyetini indirdi. Abdurrahman’ın oğlu Ebu Bekr der
ki: “Herhalde bu âyet hem bunlar, hem onlar (yukarda zikrolunan iki grup) hakkında nazil oldu.”[468]
14- Urve’den bir başka rivayet şöyledir:
“Bu âyet, ensar hakkında nazil olmuştur. Müslüman olmadan önce, Menât-ı Tâğıye adlı puta tapınmak üzere
ihrama giriyorlardı. İşte, câhiliye devrinde bu put için ihrama giren kimse Safa ile Merve’yi tavaf etmeyi günah
addediyordu. Durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sorarak:
“Ey Allah’ın Elçisi! Câhiliyye devrinde, Safa ile Merve’yi tavaf etmek bize zor geliyordu.” dediler. Bunun üzerine
Allah bu âyeti inzal buyurdu.
Hz. Aişe (r.a.) devam ederek.
“Böylece Rasulullah Safa ile Merve’yi tavaf etmeyi (bu âyete dayanarak) sünnet kılmıştır. Bu sebeple bunları tavaf
etmeyi terketmeğe hiç kimsenin hakkı yoktur.”[469]
15- Rasûlullah’ a soruldu:
“Ey Allah’ın Rasülü, biz cahiliyet döneminde Safa ve Merve’yi tavaf için çıkardık.” Bunun üzerine Allahü Teâlâ bu
âyeti indirdi.” [470]
16- Asım İbni Süleyman dedi ki:
“Ben Enes’e, Safa ve Merve’den sordum. Enes (r.a.) dedi ki:
“Biz onun cahiliyyet işi olduğunu görüyoruz, İslam gelince biz onlardan kendimizi tuttuk.” Allahü Teâlâ bu ayeti
indirdi.” [471]
17- İbnu Abbas (r.a.) dedi ki:
“Cahiliyet döneminde şeytanlar geceleri Safa ve Merve arasında toplanır, oyun oynarlar, putları da aralarında
olurdu. İslam gelince Müslümanlar:
“Ey Allah’ın Rasülü, biz Safa ve Merve arasını tavaf etmiyoruz, halbuki o bizim cahiliyet döneminde yaptığımız
şeydi.” dediler. Allaü Teâlâ, bu âyeti indirdi.”[472]
18- İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir:
“Safa ve Merve tepelerinin üzerinde birer put vardı. Cahiliyye Arapları onların etrafında tavaf ediyor, onlara ellerini
yüzlerini sürüyorlardı. İslâm gelince, müslüman olanlar, bu iki put yüzünden onlar arasında tavaf etmekten
hoşlanmadılar. Cenâb-ı Allah bunun üzerine bu ayeti indirdi.”[473]
19- Hz. Aişe (r.a.)’dan rivayet olunmuştur. O der ki:
“Allah, Safa ile Merve arasında sa’y etmeyen kimsenin ne haccını ne de umresini tam saymaz; çünkü Yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Safa ve Merve Allah’ın nişanelerindendir.”[474]
20- İbn Abbas (r.a.)’dan Hz Peygamber (s.a.v.) ‘in şöyle dediği rivayet olunmuştur.
“Allah size say’ı farz kılmıştır. O halde say’edin”[475]
21- Şa’bi ise bu konuda şunları der:
“Câhiliyye devrinde Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde ise Naile adlı birer put vardı. Müşrikler bu iki put arasında
dolaşırken onlara ellerini sürerlerdi. Bu sebeble müslümanlar onlar arasında sa’y etmekten imtina etmişlerdi. Bunun
üzerine bu âyeti kerime nazil oldu.”[476]
22- Ayetin nüzulü hakkında rivayet edilen bu sebepler farklı gibi görünseler de aslında meali birdir ve
müslümanların, cahiliye devrinde, İslâm’ın değerlerine aykırı bazı uygulamaları çağrıştırdığı için Safa ile Merve
arasında sa’ye sıcak bakmadıklarını, ancak Allah Tealâ’nın, artık iman kalblere yerleştiği için geçmiş hatıraların
inananlara zarar vermiyeceğini, Safa ile Merve’nin bu olumsuz hatıralar yanında güzel hatıralar da sakladığı -bazı
haberlerde geldiği üzere meselâ Hz. İsmail’in annesi Hâcer’in su bulma umuduyla bu iki tepe arasında gidip gelmesi
gibi-, İslâm’ın da şeâirinden olduğu için sa’y edilmesi gerektiğini bildirdiğini ve müslümanların da bu ilâhî emre
imtisaldeki titizliklerini anlatmaktadır.[477]
23- Taberi der ki:
“Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikredilmiştir: Onlardan birisi şöyledir:
a- Cahiliye döneminde Safa ve Merve’de birer put bulunuyormuş. Safa’dakinin ismi “İs’af” Merve’dekinin ismi de
“Naile” imiş. Müşrikler bu putları ziyaret ederlermiş. İslamiyet hakim olunca bu putlar kırılmış ve o mübarek yerler
bunlardan temizlenmiştir. Fakat daha önce burada putların bulunmasından dolayı bazı Müslümanlar, burada sa’y
yapmanın mahzurlu olup olmayacağı hususunda tereddüt geçirmişler ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuş ve bu
iki tepe arasında sa’y yapmanın mahzurlu olmayacağını beyan etmiştir.
Bu görüş, Şa’bî, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Abbas, Süddî, Mücahid ve İbn-i Zeyd’den rivayet edilmiştir.
b- Diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur:
“Cahiliye döneminde bir kısım insanlar. Safa ile Merve arasında sa’y yapmıyorlardı. Bunlar, İslam geldikten sonra
da Safa ile Merve arasında sa’y yapmaktan çekiniyorlardı. Bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Safa ile Merve’nin, Allah’ın nişanelerinden olduğunu, onlar arasında sa’y yapmanın herhangi bir mahzuru
bulunmadığını, bilakis onlar arasında sa’y yapmanın gerekliliğini beyan etti. Bu görüş ise Katade, Urve b. Zübeyr
ve Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir. Bu hususta Urve b. Zübeyr diyor ki:
“Ben bu âyeti okudum ve Aişe’ye dedim ki:
“Vallahi Safa ile Merve arasında sa’y yapmayan için de bir mahzur yoktur.” Bunun üzerine Aişe şöyle dedi:
“Bacımın oğlu ne kötü bir söz söyledin. Eğer bu âyet, senin yorumladığın gibi olsaydı: “Safa ile Merve’yi tavaf
etmemekte bir mahzur yoktur.” şeklinde olması icabederdi. Halbuki âyet, “Safa ile Merve’yi tavaf etmekte bir
mahzur yoktur.” şeklindedir.”
Bu âyet, Müslüman olmadan önce Müşellel’de bulunan “Menat” putunu Hac yapmaya girişen Ensar hakkında nazil
olmuştur. Zira, Menat putunu Haccetmeye giriştikten sonra Safa ile Merve arasında sa’y yapmayı mahzurlu görmüyorlardı. Ensar Müslüman olduktan sonra Rasulullah’tan bunu sordular ve dediler ki:
“Ey Allah’ın Rasulü, biz Safa ile Merve arasında sa’y yapmayı sakıncalı görüyorduk. Bu hususta ne dersin?” İşte
bunun üzerine Allah teala: “Şüphesiz ki Safa ile Merve, Allah’ın alâmetlerindendir…” “Kim Hac için Kâbeyi ziyaret
eder veya Umre yaparsa Safa ile Merve’yi tavaf etmesinde bir mahzur yoktur…” âyetini indirdi. Aişe devamla dedi
ki:
“Sonra Rasulullah bu ikisinin arasında bizzat tavaf yaptı. Artık o ikisinin arasında tavafı terketmeye kimsenin hakkı
yoktur.” [478]
Taberi diyor ki:
“Âyet-i kerimenin nüzul sebebi, bu görüşlerden herhangi biri olabilir. Hangi görüş alınırsa alınsın Safa ile Merve
arasında sa’y yapmak gereklidir.”[479]
159. Hakikat, indirdiğimiz o apaçık âyetlerimizi ve hidayeti, Biz, insanlara kitapta onu pek aşikâr bir surette
bildirdikten sonra, gizleyenler, işte onların hali: Onlara hem Allah lanet eder ve hem lanet etmek şanından olanlar
lanet ederler.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet, Ehl-i Kitab’ın alimleri ile onların, Tevrat’taki recm âyetini ve Muhammed’in şanını gizlemeleri hakında
nazil oldu.[480]
2- Bu gerçeği gizleyenler’den maksat, Yahudi ve Hıristiyan âlimleridir. Çünkü bu kişiler, Allah tealamn, Tevrat ve
İncil’de açıkladığı, Hz. Muhammed’in geleceği, Peygamberliğini ve diğer sıfatlarını gizlemişler ve ona iman etmemişlerdi. Bu yüzden Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmışlar ve lanete uğratılmışlardır.[481]
3- İkrime veya Saîd yoluyla İbn Abbas’tan (r.a.) rivayet edildi:
“Seleme oğulları kardeşi Muâz ibn Cebel, Abdu’l-Eşhel oğulları kardeşi Sa’d ibn Muâz ve el-Hâris ibnu’l-Hazrec
oğulları kardeşi Hârice İbni Zeyd, (r.a.) Yahudi âlimlerinden bir gruba Tevrat’ta olan bazı şeylerden sordular.
Alimler, Tevrat’ta olanı onlardan gizlediler ve onlara Tevrat’ta olanlardan haber vermekten kaçındılar. Allahu Teâlâ
onlar hakkında bu âyeti indirdi.” [482]
4- İbn Abbas şöyle demiştir: Ensar’dan bir grup, yahudilerden bir topluluğa Tevrat’ta Hz. Peygamber’in sıfatları ve
bazı hükümler hususunda sorduğu zaman, onlar bunu söylemeyip gizlemişler, bunun üzerine de bu ayet-i kerime
nazil olmuştur.
5- Taberi der ki:
“Âyet, her ne kadar bu özel kişilere işaret etmekte ise de hükmü, Allah’ın insanlara açıklanmasını farz kıldığı
bilgileri saklayan herkesi içine almaktadır.” [483]
6- Fahreddin er-Razi der ki:
“Alimlerden bir kısmı, bu ayetin yahudiler hakkında nazil olduğunu öne sürmüşlerdir.
İbnu Abbas, Mücahid, Hasan el- Basri, Katâde, Rebî, Süddi ve Esamm’dan bunun, bütün ehl-i kitap, yani yahudî ve
hristiyanlar hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.
Birinci görüş, aşağıdaki sebeplerden dolayı doğruya daha yakındır:
a) Lâfız umumîdir. Ayetin muayyen bir sebebe göre inmesi demek olan mevcut bir hadise, usûl-î fıkıhta yer alan,
“itibâr lâfzın umumîliğinedir, sebebin hususîliğine değil” şeklindeki kaideye göre, hususîliği gerektirmez.
b) Yine usûl-i fıkıhta bulunan kaideye göre, hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu
gösterir; bilhassa vasıf, hükme muvafık düşerse!.. Şüphe yok ki dini gizlemeye uygun düşen ceza, Allah tarafından
lanetlenmedir, buna müstehak olmadır. Bu vasıf bu hükmün illeti olunca, vasıf umûm ifâde ettiği için, şu hükmün
de umûmî olması gerekir.
c) Sahabeden bir grup insan, bu lâfzı umûma hamletmişlerdir.
Hz. Aişe (r.anha)’nin ise şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Kim Hz. Muhammed’in vahye dair herhangi birşeyi gizlediğini iddia ederse, muhakkak ki o Allah’a en büyük
iftirayı atmış olur. Halbuki Allah Teâlâ, “Muhakkak ki bizim indirmiş olduğumuz apaçık delilleri ve hidâyeti
gizleyenler yok mu?…” [484] buyurmuştur. Böylece ayet-i kerime, umûma hamledilir.”
Ebu Hureyre (r.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Kendisi hakkında insanlar,
“Ebû Hureyre ne çok hadis rivayet ediyor” dedikten sonra, Ebu Hureyre,
“Allah’ın kitabındaki iki ayet olmasaydı, hiçbir söz söylemezdim” diyerek, “Muhakkak ki bizim indirmiş olduğumuz
apaçık delilleri ve hidâyeti gizleyenler yok mu?…” [485] ayetini okur.
Âyetin hükmünü ehl-i kitaba tahsis edenler şöyle demişlerdir:
“Gizlemek, onlar hakkında ancak Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin meşruluğu hususunda olur. Kur’an’a
gelince, Kur’an mütevâtirdir. Binaenaleyh, O’nu gizlemek mümkün olamaz.”
Fahreddin er-Razi der ki: “Bizim delilimiz de şudur: Kur’an’ın mütevâtir olmadan önce gizlenmesi mümkündür.
Kur’an’daki mücmel ayetlerin izahı tek bir kimsenin bilgisinde olunca, onun onu gizlemesi mümkündür, Mükellefin
muhtaç olduğu aklî deliller hususundaki söz de bunun gibidir.”
160. Ancak tevbe edip kendilerini düzelten ve (Allah’ın indirdiğini) açıklayanlar müstesna. İşte onların tevbelerini
kabul ederim. Ben, tevbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edenim.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ayet-i kerime, Abdullah b. Selam vb. Yahudilerden iman eden kişilere işaret etmektedir.[486]
163. İlâhınız bir tek ilâhtır. Yegâne ilâh O’dur, O Rahman ve Rahim.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbâs anlatıyor:
“Kureyş kâfirleri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e:
“Ey Muhammed, bize Rabbını vasfet ve onun nesebini haber ver.” dediler de Allah Tealâ İhlâs Sûresini ve bu âyeti
indirdi.”[487]
164. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardıca gelişinde, insanlara yarar şeyleri
denizde akıtan (taşıyan) o gemilerde, Allah’ın yukarıdan indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda,
deprenen her canlıyı orada üretip yaymasında, gökle yer arasında müsahhar rüzgârları ve bulutları evirip
çevirmesinde akleden bir kavim için nice âyetler vardır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Abdu’1-Aziz b. Tahir et-Temimî, Ebû Amr b. Matar’dan, o Ebû Abdillah ez-Ziyadî’den, o Musa b. Mesud enNehdî’den, o Şibl’den, o İbn Ebî Necih’ten, o da Ata’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Rasulullah (s.a.v.)’a Medine’de iken “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Rahman ve
Rahimdir.” âyeti indirildi. Bunun üzerine Mekke’de Kureyş kâfirleri:
“İnsanlara birtek ilah nasıl yetişir?” dediler, Allah Teala da bu âyeti indirdi.”[488]
2- Ebû Bekr-i İsfehanî, Abdullah b. Muhammed el-Hafız’dan, o Ebû Yahya er-Razî’den, o Sehl b. Osman elAskerî’den, o Ebu’l-Ahvas’tan, o Said b. Mesruk’tan, o da Ubeyy ed-Duha’dan şunu dediğini bize haber verdi:
“Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Rahman ve Rahimdir.” âyeti nazil olduğunda,
müşriklerin garibine gitti ve:
“Tek bir ilah ha! Eğer O Muhammed doğru söylüyorsa bize bir âyet getirsin” dediler. Bu yüzden Allah Teala bu
âyeti sonuna kadar indirdi.”[489]
3- Süfyân kanalıyla Ebu Duha dedi ki:
“Ne zaman “Sizin ilahınız bir tek ilahtır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Rahman ve Rahimdir.” âyeti indi,
müşrikler hayret ettiler ve:
“Bir ilah, eğer doğru ise bize bir âyet getirsin.” dediler. Allahü Teâlâ bu âyeti indirdi.[490]
4- İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Kureyş, Nebî Aleyhisselam’a:
“Allah’a, Safa’yı altın yapması için dua et de onunla düşmanlarımızdan korunalım.” dediler Allahü Teâlâ onlara
“Ben onlara veririm, ancak bundan sonra onlar küfrederlerse âleminden hiç kimseyi azaplandırmadığım bir azap
ile onlara azap ederim” buyurdu, Aleyhisselâm:
“Rabbim beni ve kavmimi bırak yevmen biyevmin (her gün) onları davet ederim.” buyurdu. Allahü Teâlâ, bu âyeti
indirdi.” Yani senden nasıl Safa’yı isterler, onlar bundan daha büyük âyetleri görüyorlar.”[491]
5- İbn Abbâs (r.a.)’tan rivayet olunmuştur. O der ki:
“Kureyş, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna gelerek:
“Ey Muhammed! Bize Safa tepesini altın yapması için Rabbine dua etmeni istiyoruz. Böylece o altınlarla at ve
silah satın alır, sana iman eder, seninle birlikte savaşırız.” dediler, Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara:
“Peki, eğer Rabbime dua edersem, O da (duamı, kabul edip de) Safa tepesini sizin için altın yaparsa, bana iman
edeceğinize dair söz verir misiniz?” dedi. Onlar da söz verdiler. Bunun üzerine Rabbine dua etti. Cebrail (a.s.)
onun yanına gelerek:
“Rabbin Safa tepesini altın yapıp onlara verecek, ama yine sana iman etmezlerse, onları alemlerde hiç kimseyi
azablandırmayacağı şekilde azaplandıracak.” dedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.):
“Ey Rabbim, öyleyse hayır, (en iyisi) Sen beni kavmimle başbaşa bırak da ben onları gün be gün davet edeyim.”
dedi. Buun üzerine Allah bu âyeti inzal buyurdu.”[492]
6- Taberî’nin Saîd’den rivayetinde ise o şöyle anlatıyor:
“Kureyş, yahudilere:
“Bize Musa’nın getirdiği mucizeleri anlatsanız.” dediler. Yahudiler de onun yed-i beyzâ ve asâ mucizelerini
anlattılar. Hristiyanlara:
“Bize İsa’nın getirdiği mucizeleri anlatsanız.” dediler, hristiyanlar da Hz. İsa’nın anadan doğma körü ve alatenliyi
iyileştirdiğini, ölüleri Allah’ın izniyle dirilttiğini haber verdiler. Müşrikler bu sefer Hz. Peygamber (s.a.v.)’e
dönerek:
“Allah’a dua et de Safa tepesini altına çevirsin ki yakînimiz artsın ve onunla silâhlar ve atlar satın alalım da
düşmanlarımıza karşı daha bir güçlenelim ve onlara karşı seninle birlikte savaşalım.” dediler. Hz. Peygamber
(s.a.v.) de Rabbından bunu istedi de ona şöyle vahyolundu:
“Onlara istediklerini vereceğim ve Safa’yı altına çevireceğim. Fakat bundan sonra da yalanlamaya devam
ederlerse onlara öyle bir azâb edeceğim ki âlemlerde hiç kimseye öyle azâb etmemişimdir.” Hz. Peygamber de:
“Ey Rabbım, kavmimi benimle bırak, onları gün be gün hakka çağırmaya devam edeyim.” dedi de Allah Tealâ bu
âyeti indirdi.”[493]
7- Fahreddin er-Razi der ki:
“Allah Teâlâ bu ayeti, “Eğer onlar yakinî inançları artsın diye Safa tepesini onlar için altın kılmamı istiyorlarsa,
bilsinler ki gökleri, yeri ve ayette geçen diğer varlıkları yaratmak yakinî imanı artırma bakımından daha büyüktür”
diye açıklamak için indirmiştir.” [494]
8- Taberi diyor ki: “Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikredilmektedir.
a- Ata b. Ebu Rebah’a göre ayet-i kerimenin nüzul sebebi şudur:
“Rasulullah, müşriklere, Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını ve Allah’ın tek bir ilah olduğunu bildirince onlar:
“Allah’ın bir olduğuna dair delil nedir? Biz bunu inkâr ediyoruz. Biz, bir’den çok ilahımız olduğunu söylüyoruz.”
dediler. Bunun üzerine Allah teala bu âyeti, putlara tapan müşriklere karşı Rasulullah’a bir delil olması için indirdi.
Zira âyet, Allah’tan başka tapılan putların hiçbir şey yapamadıklarını, Allah tealanın ise âyette zikredilen her şeyi
yaptığnı beyan ediyor ve böylece müşrikleri susturuyor.
b- Ebu’d-Derda ve Said b. Cübeyr’e göre ise âyet-i kerimenin nüzul sebebi, müşriklerin, Rasulullah’tan bir mucize
istemeleridir. Allah teala onlara, gelip geçici olan bir mucizeyi gönderme yerine devamlı kalan ve akl-ı selimlere
hitabedip ikna eden bu âyet-i kerimeyi göndermiştir ki düşünsünler ve şirklerinden vaz geçsinler. Bu hususta Said
b. Cübeyr diyor ki:
“Kureyş müşrikleri, Yahudilere
“Bize Musa’nın getirdiği mucizeleri anlatır mısınız?” dediler. Yahudiler de onlara Hz. Musa’nın asasını ve beyaz el
mucizesini anlattılar. Kureyş müşrikleri, Hıristiyanlara da, Hz. İsa’nın getirdiği mucizeleri sorduhır. Hıristiyanlar da
onlara, Hz. İsa’nın, körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirdiğini, Allah’ın izniyle ölüleri dirilttiğini
anlattılar. Kureyş müşrikleri bu defa da Rasulullah’a:
“Allah’a dua et de Safa tepesini bizim için altın yapsın ve düşmanlara karşı güçlenmiş olalım.” dediler.Bunun
üzerine Rasulullah da rabbinden bunu istedi. Allah teala da ona:
“Ben onlara istediklerini verir Safa tepesini altın yaparım fakat artık ondan sonra da yalanlamalarına devam
edecek olurlarsa ben onları, âlemlerden kimseyi uğratmadığını bir azaba uğratırım” buyurdu. Rasulullah da:
“Kavmimi bana bağışla da ben onları gün be gün davet edeyim.” dedi. İşte bunun üzerine Allah teala bu hayet-i
kerimeyi indirdi. Bu âyette zikredilen hususlar, Rasulullah’a güveni sağlama bakımından Safa tepesinin altına
dönüşmesinden daha büyük ve daha etkilidir.
Taberi diyor ki:
“Doğru olan görüş şudur ki: “Allah teala bu âyet-i kerimeyle kullarını, birliğine ve ilahlıkta tek oluşuna dair
uyarmıştır. Âyetin asıl nüzul sebebi budur. Atâ’mn da dediği gibi bu âyet, Rasulullah’a müşriklere karşı bir delil de
olabilir. Said b. Cübeyr ve Ebu’d-Derda’nın dediği gibi, müşriklerin Rasulullah’tan istedikleri bir mucizenin yerine
inmiş te olabilir.”[495]
168. Ey insanlar, yeryüzündeki şeylerden helâl ve tayyib olmak şartıyla yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın.
Çünkü o, gerçekten size apaçık bir düşmandır.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu âyet Sakîf, Huzâa ve Müdlic oğulları’nın bazı hayvanları kendilerine haram kılmaları üzerine nazil olmuştur.
Ancak âyetin gerek lâfzı ve gerekse hükmü geneldir.[496]
2- Kelbî Ebû Salih’ten rivâyeten dedi ki:
“Bu âyet, Sakîf, Huzaa ve Amir b. Sa’saa kabileleri’nin ekin ve davarları kendilerine haram kılmaları ve
Bahîra[497] Saibe[498] Vasile[499] Hâm[500] kendilerine haram kılmaları sebebiyle nazil olmuştur.”[501]
3- İbn Abbâs’tan gelen rivayette de Sakîf, Amir ibn Sa’saa oğulları, Müdlic oğulları ve Huzâa’dan bazılarının
Bahîra, Sâibe ve Vasîle’yi kendilerine haram kılmaları üzerine onlar hakkında indiği kaydedilmektedir.[502]
170. Onlara: Allah’ın indirdiğine tabî olun, denildiği zaman onlar: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye
tabî oluruz, derler. Ya ataları birşey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler!.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İkrime veya Saîd yoluyla İbn Abbâs’tan rivayete göre Peygamber Efendimiz ehl-i kitabdan yahudileri İslâm’a
çağırmış, onları Hak yola teşvik ve müslüman olmadıkları takdirde başlarına gelecek Allah’ın azabı ve
cezalandırmasından sakındırmıştı. İçlerinden Rafı’ ibn Hârice (Hureymele) ile Mâlik ibn Avf:
“Senin davet ettiğinin aksine biz ancak babalarımızı üzerinde bulduğumuz dine tâbi oluruz. Onlar senden ve bizden
daha bilgili ve daha hayırlı idiler.” dediler. İşte onların bu sözleri üzerine Allah bu âyeti indirdi.”[503]
2- Bundan başka âyetin Arap müşrikleri ve Kureyş kâfirleri hakkında veya kendilerine “Yeryüzündekilerden helâl,
temiz ve hoş olanı yeyin.”[504] denilenler hakkında nazil olduğu görüşleri de vardır.”[505]
174. Allah’ın indirdiği kitabdan bir şeyi gizleyip de onunla az bir bahayı satın alanlar yok mu? Onlar, karınlarına
ateşten başka bir şey yemiş olmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz, onları temize de çıkarmaz. Onlaradır
azâb-ı elim.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebû Salih’in İbn Abbas’tan rivayetinde Kelbî dedi ki:
“Bu âyet Ka’b ibnu’l-Eşref, Ka’b ibn Esed, Malik ibnu’s-Sayf, Huyey ibn Ahtab, Ebu Yâsir ibn Ahtab gibi Yahudi
reisleri ve alimleri hakkında nazil oldu. Onlar içlerindeki zavallılardan hediyeler elde ediyorlar ve gönderilecek
peygamberin kendilerinden olmasını umuyorlardı. Peygamber (s.a.v.) onların dışından gönderilince,
sömürmelerinin ve saltanatlarının elden çıkmasından korktular ve bu yüzden Muhammed (s.a.v.) ve şeriatıyla ilgili
emirleri gizlediler, Muhammed (a.s.)’in vasıflarını insanlara çıkarıp gösterdiler ve:
“Ahir zamanda ortaya çıkacak olan peygamberin şu vasfı, Mekke’deki bu Peygamber’in vasfina benzemiyor”
dediler. Artık alçak kimseler değiştirilen bu vasfa baktıklarında onu Muhammed (s.a.v.)’in sıfatına aykırı buluyorlar
ve dolayısıyla kendisine tâbi olmuyorlardı.”[506]
2- İkrime’den rivayet edildi:
“Allahü Teâlâ’mn Bakara: 2/174 âyeti ve “Hakikat, Allah’a olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahayı satın
alanlar yok mu? İşte onlara; onlara âhirette hiçbir nasib yoktur…”[507] âyeti hepsi Yahudiler hakkında nazil
oldu.[508]
3- Süddi’den bu âyetin yahudiler hakkında nazil olduğu rivayet olunmuştur. Yahudiler Resûlullah (s.a.v.)’in
ellerindeki Tevrat’ta açıklanmış olan ismine, sıfatına, nübüvvetinin hak olduğuna dair âyetleri gizlemişlerdi. Bunu
yapmak için de çok az bir rüşvet almışlardı.[509]
4- Fahreddin er-Razi der ki:
“Sebeb-i nüzulün hususî oluşuna değil, lâfzın umûmî manasına itibar edilir. Binaenaleyh ayet, her ne kadar
yahudiler hakkında nazil olmuşsa da, din konusunda açıklanması icâb eden herhangi bir şeyi gizleyen herkes
hakkında umûmî bir mâna ifâde eder.” [510]
.
[433] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[434] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[435] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[436] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[437] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[438] Senedsizdir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 38.
[439] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[440] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 1/367-368.
[441] İbnu Cerîr; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/57-58.
[442] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân. 2/20.
[443] Bakara: 2/152.
[444] Ebu’I-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî. Zadu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr, 1/161.
[445] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[446] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[447] Bak: Hâzin, Lubâbu’t-Te’vîl, 1/97.
[448] Musannif bunu da senedsiz zikretmiştir. Halbuki Suyuti her iki hadis için sened zikretmiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 38.
[449] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[450] İbni Mendeh, Mârifetü’l-Ashab; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/58-59.
[451] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/59.
[452] Buharî; Hacc: 1790, Tefsir: 4495, Ebu Davud; Hacc: 1901, Nesai; Tefsir: 29, Malik; Muvatta: s. 373, İbn Cerir: 2/31.
[453] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 38.
[454] Müslim; Hacc: 260/1277 s. 928, İbn Mace: 2986.
[455] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 39.
[456] Sahih hadistir. Buhari; Hacc: 1648, Tefsir: 2/21 (4496), Müslim; Hacc: 264/1278 s. 930, Tirmizi; Tefsir: 2966; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi,
Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 39; Suyutî ed- Dürrü’l-Mensûr 1/159.
[457] Buhârî, Hacc, 8.
[458] İbn Cerir 2/28; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 39.
[459] Musannif bu hadisi senedsiz zikretmiş. Hakim: 2/271, İbn Cerir: 2/28; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 39.
[460] Sahih hadistir. Buhari; Hacc: 1648, Tefsir: 4496, Müslim; Hacc: 264/1278 s. 930, Tirmizi; Tefsir: 2966.
[461] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 39-40.
[462] Buhari, Müslim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/60.
[463] Müslim, Hacc, 259.
[464] Müslim, Hacc, 260.
[465]
Müslim, Hacc, 261; Buharı, Hacc, 79.
[466] Müslim, Hacc, 262.
[467] Müşellel Medine’ye yedi mil mesafede, deniz yönünden Kadîd’e inilen bir dağdır. Buradaki Menât’ı oraya ilk diken Huzâa kabilesinden Amr ibn Luhayy imiş.
Ezd ve Gassân bu putu ziyarete gelip haccederlermiş.
[468] Ebu Bekr Abdullah ibn ez-Zubeyr el-Humeydî, el-Musned, tah: Habîbu’r-Rahmân el-A’zamî, Beyrut tarihsiz, 1,107; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân,
2/120; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[469] Buhâri, Hacc, 79; Neseî, Menâsik, 168; İbn Mâce, Menâsik, 43.
[470] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/60.
[471] Buhârî; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/61.
[472] Hakim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/61.
[473] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[474] Buhâri, Umre, 10; İbn Mâce, Menâsik, 43.
[475] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/38.
[476] Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 43..
[477] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/58.
[478]
Bkz. Ebu Davud, el-Menasik: 56 (1901)
[479] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[480] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 2/32.
[481] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 2/32.
[482] İbnu Ebî Hatim; İbnu Cerîr Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/32; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/ 61-62.
[483] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 2/32.
[484] Bakara: 2/159.
[485] Bakara: 2/159.
[486] İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[487] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fi İlmi’t-Tefsîr, 1/167; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 2/128.
[488] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 2/37; İbnu Ebî Hatim; Ebu Şeyh, Azamet; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 40;
Kurtubî 2/191; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/63-64; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[489] Mürsel hadistir. İbn Cerir: 2/37; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 40-41.
[490] Beyhakî, İmânın Şubeleri; Firyabî, Tefsir; Saîd İbni Mansur, Sünen; el-Vâhidî, Esbâbun-Nuzûl, s. 36; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 2/129; İmam
Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/63. Suyuti diyor ki: Bu hadis muattaldır, ancak bunun için şahit vardır.
[491] İbni Merduyeh; İbnu Ebî Hatim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/64.
[492] İbn Merduyeh.
[493] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/37-38; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[494] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[495] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[496] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/139-140.
[497] Beş batın doğurup son doğurduğu erkek olana binilmesi, sağılması ve kullanılması yasaklanıp, salıverilmek üzere kulağı yarılan dişi deve.
[498] Bir adamın başına herhangi bir musibet gelmesinden ötürü halâs olmak için muradı hasıl olunca, salıverip kendisinden faydalanmayı haram saydığı deve.
[499] Koyun, dişi doğurursa bizim, erkek doğurursa, putlarımızın olsun diye söz vermelerinden sonra koyun hem dişi hem erkek doğurunca, dişi erkeğe kavuştu deyip,
bu dişiden dolayı erkeğini de kurban etmedikleri hayvan.
[500] Dölünden on bâtın doğan ve bu sebeple sırtını yükten ve binmekten haram kıldıkları hiçbir su ve meradan men etmedikleri erkek deve.
[501] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 41.
[502] Fahreddin er-Râzî, Mefatîhu’l-Ğayb, Tahran tarihsiz, 5/2.
[503] İbnu Ebî Hatim; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/47; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/64-65; el-Kurtubî, el-Câmiu
li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/141; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[504] Bakara: 2/168.
[505] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/183.
[506] Seneddeki Kelbî zayıftır. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 41; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi
Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/66-67; Fahri Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 5/25
[507] Alu İmrân: 3/77.
[508] İbn Cerir et-Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/53;.İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/66.
[509] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/89.
[510]
Bakara, 2/150
وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلاَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلاَ تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْن۪ي وَلِأُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
“Nereden (sefere) çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid‑i Haram’a doğru çevir. (Mü’minler, siz de) nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o yöne çevirin ki, aralarında haksızlık edenler müstesna, insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri) bir delili bulunmasın. Sakın onlardan korkmayın. Yalnız Benden korkun. Bu, size olan nimetimi tamamlamam içindir. (Bu suretle) umulur ki doğru yolu bulursunuz.” (Bakara sûresi, 2/150)
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye teşrif ettikten sonra 16 veya 17 ay boyunca, namazlarını Mescid-i Aksâ’ya yönelerek kılmışlardı. Tabiî o günlerde, Kâbe’nin içi putlarla doluydu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise putlara en küçük bir teveccühte dahi bulunmama mesajıyla gönderilmişti. Dolayısıyla belli bir süre kat’î tavrını ortaya koyma adına O’nun Kâbe’ye yönelmesi, namazlarını o tarafa doğru kılması men edilmişti.
Aslında hakikat-i Ahmediye ile hakikat-i Kâbe arasında çok ciddî bir alâka vardır. Ezelî takdir gereği fıtratında bunu hisseden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), daima Kâbe’ye doğru yönelmek istemiştir ki, O’nun bu kalbden yönelişini Kur’ân bize şöyle anlatır: قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ ف۪ي السَّمَاءِ“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz.”[1] Efendimiz’in yüzünü göğe çevirmesindeki kastı ise, kıblenin tahvili konusunda, Cenâb-ı Hakk’ın yeni bir hüküm vaz’etmesi arzusu idi. Evet O, âdeta ötelerden bir haber bekliyordu. Nitekim âyetin devamı bu müjdeyi veriyor ve فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا“Şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz.” diyor ki, bu hakikati anlayabilmek biraz zor olsa gerek. Hakkıyla bunu anlamak, ancak Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kâbe ile tev’em bir döl yatağında yaratılmış olduğunu kavramaya vâbestedir.
İşte bu çerçeve içinde Efendimiz’in müşriklere müdârât ve mümâşât sayılabilecek mevzularda kesin tavrını koyması gerekliydi. Evet, hakikat-i Kâbe’nin kendisiyle ciddî bir alâkası vardı; vardı ama, O’nun bi’setinin sebebi olan tevhid meselesi, Kâbe kudsiyetinin de, Kâbe’nin kıble olmasının da çok çok önündeydi. Onun için Efendimiz Mekke’de yönelmeye başladığı Mescid-i Aksâ mihrabına belli bir süre Medine’de de devam buyurdu.
Medine’deki Yahudiler ise, kıblenin Mescid-i Aksâ olmasından hareketle, biz asıl, siz ise bize tâbisiniz demeye başlayarak bunu dinleri adına bir hüccet olarak kullanmak istediler.[2] Aslında Efendimiz arzu etseydi Medine’ye varır varmaz, Kâbe’yi kıble edinebilirdi; ama O, kendi başına hareket etmiyordu ki!.. Evet O her davranışında Allah’a bağlı ve kendine rağmen yaşayan bir Ufuk İnsan’dı.
Ayrıca, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescid‑i Aksâ’yı kıble olarak kabul etmesi, Yahudiler içinde Abdullah b. Selâm gibi nicelerinin gönlünde hidayet meşalesinin daha bir iştialini sağlamıştı. İhtimal, kitaplarında, gelecek peygamberin bu hususiyeti de zikrediliyordu. Her ne ise… Yahudilerden bazıları İslâm’a dehalet ediyorlardı ki, 16-17 ay süren bu uygulamadan maksat hâsıl olmuş ve o insanların, Müslümanlar aleyhine kullanabilecekleri delilleri kalmamıştı. Yani, müşrikler, siz içi putlarla dolu Kâbe’ye yöneliyorsunuz, Yahudiler de, “Siz bizim kıblemize dönüyorsunuz; demek ki asıl din, bizim dinimiz.” diyemeyeceklerdi. İşte tam bu ortamda Allah (celle celâluhu), Resûlü’nü, hakikat-i Kâbe ile buluşturdu ve oraya yönelme emrini verdi. Zaten, Ahd-i Kadim’de Eş’iyâ’ya (aleyhisselâm) ait bölümde de bu hâdisenin böyle cereyan edeceğine dair bir kısım işaretler var ki, Yahudilerden bazıları da buna binaen, Efendimiz’in Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılışını yadırgayarak “Gelecek peygamberin kıblesi Mekke olacaktı; bu ise hâlâ Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılıyor.” diyorlardı ki, bu da değişik bir zaviyeden vak’aya ışık tutmaktadır.[3]
وَلِأُتِمَّ نِعْمَت۪ي عَلَيْكُمْ“Size nimetimi tamamlayayım.” Yani, sizin namaz kılarken Mescid-i Aksâ’ya yönelmeniz bir nimettir. Ama asıl nimet, sevgililerin buluşması ki, bu, Hz. Muhammed’in ve O’nun şahsında ümmet-i Muhammed’in Kâbe ile buluşmasıdır. Dahası oradan da bir yol bulup Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkması ve ilâhî teveccühle yüz yüze gelmesidir. Bu ise ancak Kâbe’ye yönelmekle olur. İşte bu mânâda Cenâb-ı Hak, nimetini tamamlamış oluyordu ki, bu da bu ümmet-i merhumeye has bir mazhariyettir.
[1] Bakara sûresi, 2/144.
[2] Bkz.: Taberî, Câmiu’l-beyan 2/20, 31.
[3] İbn Âşûr, Tefsiru’t-tahrir ve’t-tenvir, 2/34.
Bakara, 2/153
يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
“Ey iman edenler (ufuk insan hâline gelebilmek için), sabır ve namaz ile Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara sûresi, 2/153)
Sabır, musibetin, gelip çattığı, mâsiyet adına kötü duygu ve hislerin teşvikçi rolünü oynadığı ve itaate ait emirlerin işitildiği, tebliğ edildiği ilk anda şekil, hâl ve düşüncede sarsılmama, şoke olmama ve yer değiştirmeme demektir ki,إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ اْلأُولٰى “Sabır, hâdisenin ilk gelip çattığı andadır.”[1] hadisi bu mânâyı resmeder. Yoksa, alışıp şoku üzerinden attıktan ve muafiyet zırhına büründükten sonra gösterilecek sabra kâmil mânâda sabır denmez.
Bu arada bir hususa işaret etmekte yarar var; en büyük sabır, Allah’a itaat, emirlerine riayet, yasaklarından içtinap adına gösterilecek olan sabırdır. Zira insan, tevhid burcuna ve ubûdiyet ufkuna ancak itaat ile ulaşır. Bu mertebeden sonradır ki, Allah’tan gelen her şeye râm olma ve boyun eğme keyfiyetine bürünme gelir.
Burada, nâmütenâhîye doğru seyahate azmetmiş ilk azmin azimlilerine; eğer siz, her yanıyla ebedîlik gamzeden bir gayeye yürüyecekseniz, böyle bir hedefe ancak uzun ve meşakkatli bir yolla varılır. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَال۪ي fehvâsınca, zirvelerin yolu dağdan-tepeden, uçurumdan-dereden geçer. Dolayısıyla da, bu yolda pek çok imtihan ve sıkıntılara maruz kalınır. Hususiyle de, içte nefis ve şeytanın olumsuz telkin, vesvese ve iğfalleri, dışta da münkir, mülhit ve insafsız mütecavizlerin baskı, saldırı, zulüm, gadir ve şaşırtmaları her zaman söz konusu olabilir. Ve siz maddî-mânevî bir gerilim için dişinizi sıkıp dayanmaya, her yandan gelen değişik şeylere cevap yetiştirme mecburiyetinde bırakılabilirsiniz. Ruhî, bedenî yüksek bir donanım içinde olmaz ve ciddî bir temrin ve riyazetle gerekli ölçüde metafizik gerilime ulaşmazsanız takılıp yollarda kalabilir veya temel duygularınıza, düşüncelerinize zıt bir mânevî uçuruma yuvarlanabilirsiniz.
Böylesi muhtemel tehlikelere karşı, sabretmeye şartlanmak bir ilk sığınak, ayakların kaymasına karşı güven vaad eden bir zemindir. Muvaffakiyetlerin kaderi sabır taşı altında plânlanır.. iyi yolun kötü yoldan ayrılma noktası sabır levhasıyla belirlenir.. Hakk’a kulluğun ağır eforları sabır dopingiyle gerçekleştirilebilir.. iman, İslâm, ihsan hakikatine sabır helezonuyla yükselinir.. ve insanın, ömür boyu, imandan mârifete, mârifetten muhabbete, mehâfete, ruhanî zevklere, hakikî vuslata ermek gibi bir gayesi ve derdi varsa; sabır onun zâdı, zahîresi, güç kaynağı gibi hep mevcudiyetini hissettirir şekilde onun yanında olmalıdır.
Sabır kendi içindeki çeşitleriyle düşünüldüğünde, insanoğlunun terakkisi adına sunulan reçetenin bu birinci maddesinin önemi kendi kendine ortaya çıkar.
İçinde sabır temrini de ihtiva eden namaz, imanın istikrarı, ruhun tasaffisi, ruhî, bedenî sıhhatin en önemli esas ve vesilesi, içtimaî anlaşma, uzlaşma ve kaynaşmanın en sıcak, en müessir zemini ve ümmet olmanın en açık tezahürüdür. Namaz bütün ibadetlerin pîri ve din gemisinin rotası ve kalbde miraca ulaşmanın da ışıktan merdivenidir. Namazla, imanını tabiatının bir yanı hâline getiren, onunla ruhunu saflaştırabilen, yine onunla kalbî hayatın enginliklerine açılabilen ve onun o yumuşaklardan yumuşak sıcak ikliminde bünyan-ı mersus gibi bir ümmet olduğunu duyan herkes, kulluk yolunun sıkıntılarını rahatlıkla aşabilir ve hedefine ulaşabilir.
[1] Buhârî, cenâiz 32, 43; ahkâm 11; Müslim, cenâiz 14, 15; Ebû Dâvûd, cenâiz 23; Tirmizî, cenâiz 13; Nesâî, cenâiz 23.
Bakara, 2/158
وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً فَإِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ
“Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah şâkirdir (şükre karşılık verir) ve (her şeyi) hakkıyla bilir.” (Bakara sûresi, 2/158)
مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ إِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْـتُمْ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisâ sûresi, 4/147)
Bu iki âyet-i kerimede görüldüğü gibi, aslında Allah “Meşkûr” (kendisine şükredilen) olmasına rağmen kendini “Şâkir” (şükre karşılık veren) olarak zikrediyor. Kanaat‑i âcizanemce burada anlatılmak istenen, mukabele esasıdır. Yani Cenâb-ı Hak kullarına, onların kendisine yaptıkları şeyler cinsinden mukabelede bulunur ki, bu bir ilâhî ahlâk gereğidir. Sadece şükür mevzuunda değil, sair hususlarda da aynı mukabeleye, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde çokça rastlarız.Meselâ; فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ وَأَصْلَحَ فَإِنَّ اللّٰهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ“Kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder.”[1] veya “Kim Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir kulaç; bir kulaç yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim…”[2] hadis-i kudsîsinde olduğu gibi… Evet, bütün bunlarla anlatılmak veya vurgulanmak istenen husus, nimet kimden gelirse gelsin ona mutlaka mukabelede bulunulması gerektiğidir. Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Söz’de ifade ettiği gerçeği hatırlayacak olursak, çarşı-pazardaki manava, aldığımız şeyler karşılığında bir fiyat veriyoruz; pekâlâ bunların asıl sahibi, var edeni, yaratıcısı Allah’a karşı ne yapıyoruz veya O bizden ne istiyor?[3] Elbette ki, Allah’ın verdiği nimetlere mukabele, O’nun istediği ve belirttiği tarz üzere olacaktır.
Meseleyi azap açısından ele aldığımızda da durum değişmez. Meselâ, şu âyet-i kerimelere bakın:
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ “Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmaya kalkıyorlar, hâlbuki Allah onların aldatmalarını boşa çıkarıyor (ve oyunlarını başlarına çeviriyor).”4 وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ“(Düşmanlar) tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu (tuzaklarını başlarına doladı). Allah, hileleri boşa çıkarmakta pek güçlüdür.”[5]
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın bu âyetlerdeki mukabelesini, وَلاَ يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلاَّ بِأَهْلِهِ“Hâlbuki kötü tuzak, sahibinin başına dolanır.”[6] çerçevesinde anlamalı. Çünkü kötü fiillerin Allah’a isnadı münasip düşmez.
Evet, Allah (celle celâluhu), ne alan ve şükreden, ne veren ve O’nun rızasını düşünenleri, ne de aldıklarına karşı nankörce davranan, vereceği yerde de ya cimri kesilen veya verdiklerini çıkar mülâhazasıyla ve başa kakmakla öldürenleri mukabelesiz bırakır. Ruhlarında mazhariyetlerini şükürle seslendirenler, Allah’ın onlara bahşettiği şeyleri, ilâhî ahlâkın gereği deyip başkalarına verenler bu tavırlarıyla yeni vâridâta davetiyeler çıkarmış olur ve kurbete sıçramak için yeni bir rampaya binmiş sayılırlar. Böyle bir “salih daire” (doğurgan döngü) de hayırlar, hep hayırlar doğurur.. ve nihayet gider maiyyet ufkuna ulaşırlar ki; وَمَا يَزَالُ عَبْد۪ي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتّٰى أُحِبَّهُ فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذ۪ي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذ۪ي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّت۪ي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّت۪ي يَمْش۪ي بِهَا hadisinin medlulünce[7], ömrünü farz-nafile arası bir terakki kuşağında geçirenlerin Cenâb-ı Hak, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü ve idrak ettiği kalbi olur; olur da, iyi şeyler işitir, iyi değerlendirmelerde bulunur.. hep iyi şeyleri görür ve zaviye inhirafına girmeden her gördüğünde ayrı bir mârifet dersi alır ve bütün bildiklerini kalbinde bir mârifet balı hâline getirebilir.
[1] Mâide sûresi, 5/39.
[2] Buhârî, tevhid 5; tevbe 1; Müslim, zikr 2, 3, 20-22.
[3] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s. 45.
[4] Nisâ sûresi, 4/142.
[5] Âl-i İmrân sûresi, 3/54.
[6] Fâtır sûresi, 35/43.
[7] “Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli ve yürümesine vasıta olan ayağı olurum (Hâsılı; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar).” (Buhârî, rikâk 38)
Bakara, 2/165
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ أَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا أَشَدُّ حُبّاً ِللّٰهِ
“İnsanlardan bazıları da Allah’tan başkasını eş, ortak edinir ve Allah’ı seviyor gibi onları severler. İman edenlerin Allah’a muhabbeti ise daha sağlam (ve daha fazladır).” (Bakara sûresi, 2/165)
Zannediyorum bu âyet-i kerime de şu küllî hakikati anlatıyor: Bir mü’min için iradî sevmelerde, Allah sevgisinin üstünde hiçbir şey olmamalıdır. Sevginin, tabiat hâline gelip bütünüyle insan benliğini sarıp onu deliye çevirmesi, zamanla hâsıl olur ve insanın mârifeti ölçüsündedir. İradî sevgi bir alâka ve tercihtir ki;
لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتّٰى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَع۪ينَ
“Sizden biri, beni evlâdı, ana-babası ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman etmiş (imanın kemal mertebesine ulaşmış) olamaz.”[1] hadisi bu kademeye işaret etmektedir. Aslında gerçek sevgi ve aşk da böyle bir ilk adımla başlar. İnsan fıtrat ve tabiatı icabı sevmelere gelince, yani insanın ana-babasını, çocuğunu, hanımını, malını vs. sevmesi, evet bunlara karşı sevgi de, muhakkak Allah’ın emrettiği çerçeve içinde olması lâzımdır. Aksi hâlde, Allah kulunu ya dünyada çeşitli vesilelerle imtihana tâbi tutar ve muaheze eder ya da ahirette. Hâsılı, mü’min denge insanıdır. O bu dengeyi, hayatının her lahzasında, hem de bir sürü başka arzu ve isteklerine rağmen korumak zorundadır.
Evet, insanların bir kısmı, gözünde büyüttüğü kimseleri açıktan açığa ilâh kabul eder; “Rabbimiz, mâbudumuz, tanrımız!” der, onun yaratmasından, sevk ve idaresinden dem vurur ve onu Hz. Mâbud-u Mutlak’ın yerine koymak isterler.. kimileri de böyle bir duygu ve düşünceyi tasrih etmese de genel alâka, münasebet, teveccüh ve bekleyişleriyle aynı şirki irtikâp ederler. Birincilerin anlayış ve tavırlarına sarih şirk denecekse, ikincilerinki zımnî ve dolaylı yoldan şirk kabul edilebilir ki, âyet bunlardan birinci kategoriye dahil olanları şiddetle zecretmekte, diğerlerine de tenbihte bulunmaktadır.
Ayrıca, bu âyet, ulûhiyetle muhabbet arasında bir köprü kurarak, insanların, tapageldikleri şeylere karşı sevgi ve alâka duyacaklarına dikkati çekiyor ki, eğer mâbud zannedilen şeyler seviliyor, onlara itaatte bulunulup önlerinde serfürû ediliyorsa, mü’min gönüller, sinelerinin vüsatini aşkın bir enginlik içinde, delice O’nu sevmeli, O’na tahsis-i nazar etmeli, ömrünün gerçek değerini O’nun emirlerini dinlemede aramalı ve O’nun hoşnutluğuna kilitlenerek O’nu memnun etmeyi hayatının gayesi bilmelidir.
O’nu sevmeyenler, meçhul akıbetlerinin endişesi ve kendi kendilerine kalmış olmanın ürperticiliğiyle titreyedursunlar, hakikî mü’minler, vesile-i iman, vesile-i mârifet ve bir mânâda vesile-i necatları olan evliyâ, asfiyâ ve enbiyâyı sevmede bile fevkalâde temkinli, ölçülü ve tevhit eksenlidirler. Allah’ı evvelen ve bizzat, âşık-mâşuk münasebetini aşkın bir muhabbetle sever, O’ndan ötürü de her şeye karşı nisbî bir alâka duyar ve bağırlarına basarlar. Onları, Allah’ı seviyor gibi sevmez; kıymetlerinin izafîliğine göre Allah için severler. Böyle bir muhabbet pâyidârdır, sarsılmaz; aklî, mantıkî ve kalbî alâkadan kaynaklanmaktadır, şaşırtmaz…
[1] Buhârî, iman 8; eymân 3; Müslim, iman 69, 70; Nesâî, iman 19; İbn Mâce, mukaddime 9.

