Medine döneminde inmiştir. Kur’an-ı Kerim’in en uzun sûresi olup 286 âyettir. Adını, 67-73. âyetlerde yer alan “bakara (sığır)” kelimesinden alır. Sûre, İslâm hukukunun ana konularıyla ilgili pek çok hüküm içermektedir.
Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır. O âyetler açıklanırken nüzûl sebepleri hakkında da bilgi verilecektir.
Kur’an-ı Kerîm’in kendine mahsus tertip ve üslûbu içinde şu ana konuları ihtiva etmektedir: İslâm’ın getirdiği inanç, ibadet ve hayat düzeniyle ilgili temel bilgiler; münafıklar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, insanın yaratılışı, kabiliyetleri, imtihanı; İsrâiloğulları tarihinin önemli kesitleri, kâmil bir din olan İslâm’ın, daha önceki dinlerin evrensel kısmını ihtiva ettiği, buna karşılık onların –değişmesi, ıslah edilmesi, düzeltilmesi gereken– hükümlerini de ıslah ettiği; Hz. İbrâhim kıssası, Kâbe’nin yapılışı ve kıble oluşu; yiyecekler, kısas, vasiyet, oruç, savaş, hac, nikâh, boşama, dulluk, yetimlik, şarap, kumar, faiz, akidlerin yazılması, din ve vicdan hürriyeti, Allah-kul ilişkisi, örnek dualar vb. hususlarla ilgili hükümler ve irşadlar. Bakara sûresi daha ziyade Fâtiha’nın, “doğru yolu bulanlarla ondan sapanlar”a işaret eden kısmının, örnekler ve tarihî vâkıalarla açıklanması gibidir.
Bakara sûresinin değerini ve özelliklerini anlatan sahih hadisler vardır: “Evlerinizi (içinde Kur’an okumayarak) kabirlere çevirmeyiniz. Şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden ürker ve uzaklaşır” (Müslim, “Müsâfirîn”, 212). “Kur’an’ı okuyunuz; çünkü o, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaat edecektir. İki nur yumağını, yani Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz; çünkü onlar, kıyamet gününde iki büyük bulut veya gölgelik ya da kuş sürüsü gibi gelerek kendilerini okuyanları savunacak ve koruyacaklardır. Bakara sûresini okuyunuz; çünkü ona sahip olmak bereket, terketmek ise hasret ve pişmanlık sebebidir; ona sihirbazların güçleri yetmez” (Müslim, “Müsâfirîn”, 252). “Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti her kim gece vakti okursa bu iki âyet –o gece– ona yeter” (Buhârî, “Fezâil”, 10).
Sahâbeden Üseyd b. Hudayr bir gece hurma yığınının yanında Kur’an (Bakara sûresi) okurken atı birkaç kere ürküp heyecanlanmıştı. Üseyd atın, çocuğu Yahyâ b. Üseyd’i çiğnemesinden kaygılanarak kalktığında başının hizasında (gökte), ışıklarla donatılmış bir tavan gördü. Tavan gözünün alabildiğine, semanın derinliklerine doğru uzayıp gidiyordu. Üseyd, Resûlullah’a gelerek durumu anlattı. Resûlullah ondan Bakara sûresini okumaya devam etmesini istedi. Fakat çocuğuna bir şey olmasın diye okumaya ara verdi. Sabahleyin durumu Hz. Peygamber’e söyleyince şöyle buyurdular: “Onlar seni dinlemeye gelmiş meleklerdi. Eğer okumaya devam etseydin sabah olunca onları herkes görecekti, kendilerini halktan gizlemeyeceklerdi” (Müslim, “Müsâfirîn”, 242).
1 ElifLâmMîm.
2 İşte (eşsiz, mucize) Kitap: Onun (Allah tarafından indirildiği ve baştan sona hakikatler mecmuası olduğu) hakkında hiçbir şüphe yoktur; o, müttakîler (Allah’a gönülden saygı besleyip isyandan kaçınan, Din ve hayat kanunları olarak koyduğu bütün emir ve yasaklara hakkıyla riayet edenler) için baştan sona bir hidayet kaynağıdır.
3 O (müttakîler), sürekli yenilenir ve kuvvet kazanır bir imanla gaybe inanırlar; namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar ve kendilerine rızık olarak (mal, güç, zekâ, bilgi…) ne lütfetmişsek, onun bir miktarını (Allah rızası için ve kimseyi minnet altında koymadan ihtiyaç sahiplerine geçimlik olarak) verirler.
4 Yine onlar, sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen (Kitaplara ve Sahifelere) de inanırlar. Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler onlar.
5 İşte o (kutlu) zatlar, (Kur’ân şeklinde tecelli eden hidayet kaynağına dayalı imanlarının neticesi olarak) Rabbilerinden gelen tam bir hidayet üzerinde (âdeta yükselebilecekleri son noktaya doğru seyahat ediyor gibi)dirler; ve onlardır gerçek mazhariyet sahipleri, gerçekten kurtuluşa ermiş olanlar.
6 (İman etmeleri için kendini helâk edecek derecede gösterdiğin hırs ve iştiyaka rağmen) şu küfürde diretenlere gelince: (âkıbetleri hususunda uyarmak vazifen olup, sen de bu vazifeni elbette yerine getirmektesin. Ne var ki,) onları ister uyarmışsın, ister uyarmamışsın, onlar için fark etmez, çünkü iman edecek değillerdir.
7 Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş olup, gözleri üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.
8 İnsanlar içinde öyleleri de var ki, hiç de inanmış olmadıkları halde, (insaniyete yakışmayan bir tavır olarak dilleriyle) “Allah’a da, Âhiret Günü’ne de inandık!” deyip durmaktadırlar.
9 Kendilerince Allah’a ve iman etmiş olanlara hile edip güya onları kandırmakla meşguller. Halbuki sadece kendilerini kandırıp durmalarına rağmen (neyin faydalarına, neyin zararlarına olduğunu anlayacak derecede bir hisse bile sahip bulunmadıklarından), ne yaptıklarının farkında değillerdir.
10 Kalblerinin tam merkezinde (manevî hayat kaynaklarını kurutan, idraklerini körelten, karakterlerini bozan) gizli bir hastalık vardır; (gayz ve hasetlerine bir şifa olsun diye kurmaya çalıştıkları düzenler sebebiyle de) Allah, hastalıklarını arttırmaktadır. Sürekli yalan söyleyip durdukları için sadece çok acı bir azaptır onların hakkı.
11 (Hasta kalbleri ve ardı arkası kesilmez yalanlarıyla çıkarmaya çalıştıkları fitneler dolayısıyla) ne zaman kendilerine (mü’minlere düşen bir vazife olarak) “Memlekette bozgunculuk çıkarıp (bütün bir topluma zarar vermeyin!”) dense, “Ne münasebet! Biz, sadece ıslah edici, sulh ü salâhı temin edici insanlarız.” mukabelesinde bulunurlar.
12 Asla! Hiç kuşkusuz onlar bozguncuların ta kendileridir ama, (gerçek idrakten yoksun bulundukları için, neyin ıslah neyin bozgunculuk olduğunun) farkında değillerdir.
13 Yine onlara ne zaman “Şu halkın, insan olan insanların imana ettiği gibi siz de iman edin!” dense, (gurur ve enaniyetleri kabarır da, halk çoğunluğunu küçümser ve nasihate ihtiyaçları olmadığını gösterir bir edâ ile,) “Yani şu beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?” derler. Oysa asıl beyinsizler kendileridir, fakat (hakkı bâtıldan, imanı nifaktan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgileri olmadığından) bunu da bilmezler.
14 İman etmiş bulunanlarla karşılaştıkla rında (riyakârane ve onlardan görünmek için) “İnandık!” derler. Fakat (nifakın kalblerinde hasıl ettiği korku ve kimsesizsizlik hissiyle, desteksiz kalmamak için hemen kendilerine koşup küfürlerini ve onlarla olan ahdlerini tazeleme ihtiyacı duydukları sureta insan) şeytanlarıyla gizli mahfillerde halvet olduklarında ise, “Emin olun, sizinle beraberiz, sizin maiyetinizdeyiz; diğerlerine yaptığımız sadece alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir.” diye teminat verirler.
15 (Bu davranışları, sadece kendileriyle âdeta alay edilmesini ve dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için) Allah da alaylarının karşılığını vermekte ve bir süre daha gayesiz, başıboş sürüklenip dursunlar diye azgınlıkları içinde onlara mühlet tanımaktadır.
16 Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir ki, ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, (içinde yüzdükleri sapkınlıktan) kurtulmaya yol bulmaları da mümkün değildir.
17 Onların hali, şu kimsenin haline benzer: (Çölde giderken konakladığı yerde hem yalnızlığını gidermek hem eşyalarını korumak hem de zararlı hayvanlardan korunmak için gecenin karanlığında) bir ateş yakar; ateş etrafı aydınlatıp da (yanındakilerle birlikte tam rahatladık dedikleri anda, kıymetini bilmedikleri ve koruma altına almadıkları için, yaktıkları o ateş sönüp gider; böylece) Allah ışıklarını alıverir de, onları karanlıklar içinde bırakır ve artık hiçbir şey görmez olurlar.
18 (Gecenin karanlığı içinde ne bir ses, ne bir sada duyulmadığı ve esasen kulakları da her türlü yardım ve hayır sesine kapalı olduğu için) sağırdırlar; (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler, konuşamazlar; (doğruyu, aydınlığı görmelerine mani olacak şekilde gözlerine perde indiği ve karanlıklara gömülü bulundukları için) kördürler; artık bu halden kurtulup, geriye (ışığa) dönmeleri de mümkün değildir.
19 Veya (onların hali), her tarafı kaplamış karanlıklarla birlikte gök gürültüleri ve şimşekler eşliğinde yağan fırtınalı bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer. Yıldırımların verdiği dehşet içinde, (sanki seslerini duymamakla onlardan veya onların çarpmasıyla gelebilecek ölümden kurtulmak mümkünmüş gibi) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine kadar sokarlar. Allah, (kudretiyle) kâfirleri işte böyle kuşatmıştır.
20 Şimşek, neredeyse gözlerini kör ediverecek: ne zaman çevrelerini aydınlatsa, (bir ümitle) onun ışığında birkaç adım atarlar; üzerlerine karanlık çöküverince de, donmuş gibi kalakalırlar. (Aleyhlerine ittifak etmiş gibi görünen hava unsurlarının dehşeti içinde ölmeleri veya kulaklarının ve gözlerinin olmaması bu ızdıraptan kurtulmaları için temenni edilse bile, Allah bunu dilemiyor;) eğer Allah dilemiş olsaydı, onların işitmesini de, görmelerini de alırdı. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
21 (İşte mü’min, kâfir ve münafıkların halleri budur. Öyleyse) ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan (ve insanî mahiyet ve hüviyet içinde terbiye edip büyüten) Rabbinize, (hem yaratılışınızdan gelen bir ihtiyacın ve isti’dadın gereği, hem de sizi insanî kemalâta taşıyacak bir vazife olarak) ibadet edin ki, takvaya ulaşıp (Allah’a tam bir saygı ve O’ndan korku içinde, küfür, nifak ve bunların sebep olacağı dünyevîuhrevî musibet ve azaptan) korunma ümidi taşıyabilesiniz.
22 O (Rabbiniz) ki, yeri sizin için döşek (rahatlığında dayalıdöşeli) bir taban kılıp, göğü de (üstünüzde bir tavan, bir kubbe gibi) bina etti. Ve gökten su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler bitirdi. Şu halde, (Allah’tan başka ma’bud, rab, yaratıcı, rızıklandıran, nimet veren olmadığını, olamayacağını) bile bile, (Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde) Allah’a denkler tutup (başka ma’bud, başka yaratıcı, başka rabler edinmeyiniz.)
23 Eğer kulumuz (Muhammed)’e indirdiğimiz Kur’ân’ın Allah katından olduğu hususunda şüphe (ve dolayısıyla onun kulumuzun eseri olduğu iddiası) içindeyseniz (size yol açık, haydi durmayın), o (Kur’ân’ın) benzeri tek bir sûre meydana getirin; eğer iddianızda samimi iseniz, (vicdanınız da gerçekten böyle diyor ve kendi kendinizi kandırmıyorsanız), Allah’ı bırakıp da işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz bütün yardımcılarınızı, güvenip bağlandığınız kimseleri (şairlerinizi, putlarınızı da) yardım için çağırın.
24 Buna muvaffak olamazsanız −ki, asla olamayacaksınız− öyleyse, yakıtı insanlar ve (put mahiyetinde yontup taptığınız) taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Ateş’ten sakının, kendinizi ondan korumaya bakın.
25 İman edip, imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik (Salih) işlerde bulunanları ise müjdele: Onlar için (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Ne zaman orada kendilerine rızık olarak (koku, tat, renk, şekil ve lezzetçe birbirinden farklı ve her defasında tazelenip yenilenen) meyvelerden ikram edilse, “Bu, bize daha önce de ikram edilmişti!” derler. Çünkü meyveler onlara, (ne olduğunu bilmedikleri bir yiyecekle iştahları gitmesin, lezzetleri azalmasın diye) şekilce dünyadakilere ve bir önceki sefer ikram edilenlere benzer olarak sunulur. (O cennetlerde tek başlarına, yalnız ve dostsuz olacak da değillerdir.) Onlar için, (dünyadaki bütün ezacefa sebebi hallerden arındırılmış ve) ebediyen tertemiz hale getirilmiş eşler de vardır. (Bütün bu nimetler dünyadaki gibi bir sonla, ölümle kesilir mi gibi endişeleri de olmayacak) ve onlar, o cennetlerde sonsuzca kalacaklardır.
26 Allah, (Ateş’ten korunup va’dedilen cennetlere girmesinde insan için bir vesile olan iman hakikatlerini zihinlere ve kalblere yerleştirme adına) bir sivrisineği, hattâ (gerek misal teşkil etmede, gerekse yapı ve sanat olarak) ondan daha büyüğünü veya daha küçüğünü misal getirmekten çekinmez. Zaten iman etmiş bulunanlar, (hem imanlarının gereği, hem de bu tür misaller imanlarını arttırıp güçlendirdiğinden ve onlardaki maksat ve hikmeti çok iyi anladıklarından,) onun gerçekten Rabbilerinden gelen hak bir misal olduğunu bilirler. Küfür kalblerinde yerleşmiş bulunanlar ise, (küfürlerinden kaynaklanan bir cehalet ve inatla), “Allah böyle bir misal getirmekle ne demek ve ne yapmak istiyor ki!?” derler. Allah, onunla çoklarını dalâlete atmakta ve çoklarını da hidayete erdirmektedir. Ama Allah, onunla (başkalarını değil,) sadece fasıkları dalâlete atmaktadır.
27 O (fasık)lar, söz verip bağlandıktan sonra sözlerinden dönüp, Allah’ın ahdini bozar (onunla vicdanî irtibatlarını çözüp dağıtırlar). Bununla kalmaz, Allah’ın (insanlar arasında) kurulmasını ve korunmasını emrettiği bağları da kesip koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Böyleleri, (dünyada da, Âhiret’te de) her bakımdan kaybetmiş olanların ta kendileridir.
28 Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz ki, siz hepiniz ölüler idiniz (içinizde kimin cesedini oluşturacağı çok önceden belirlenmiş bulunan her birinize ait zerreler hava, su ve toprakta cansız ve dağınık bir halde bulunuyordu.) Derken O, size hayat verdi. (Her biriniz için takdir buyurduğu belli bir süre hayatta kaldıktan) sonra, bu defa size ölü mü verir. (Dünya ile Âhiret arasında bir ara âlem olan Berzah’ta O’nun dilediği kadar kalırsınız ve çok büyük inkılâpların ardından) O, tekrar sizi diriltir. Sonra, (yine çok büyük inkılâplar sürecinden ve âlemler içinden geçip) O’na döndürülürsünüz.
29 O (Allah) ki, (size hayat vermeden önce yeryüzünü bu hayatınız için hazırladı ve) yerde ne varsa hepsini (neticede sizi, yani insan cinsini meydana getirmek ve) sizin (istifadeniz) için yarattı. Bu arada (ilim, irade, kudret ve inayetini) gök tarafına yöneltti de, (orada bulunan gaz bulutu halindeki unsurları) yedi gök halinde nizama koydu. O, her şeyi tastamam ve hakkıyla bilendir.
30 Düşün ki Rabbin, meleklere “Ben, yeryüzünde bir halife var kılacağım.” buyurdu. Melekler, “Orada bozgunculuk çıkaracak ve haksız yere cana kıyıp kan dökecek birini mi var kılacaksın? Oysa biz, Sen’i hamdinle tesbih ediyor (Sen’i bütün kemal sıfatlarınla anıp övüyor, bütün hamdin Sana mahsus olduğunu ve her türlü kusurdan ve Sana yaraşmayan her sıfattan ve fiilden münezzeh bulunduğunu daima ikrar ve ilan ediyor), ayrıca, mutlak kudsiyetini izharla, kalblerimizi Sen’den başka her şeyden çeviriyoruz.” dediler. (Allah), “(Eşya ve ahkâm sizin malûmatınızla sınırlı değildir.) Sizin bilmediğiniz o kadar çok şey vardır ki, Ben onların hepsini bilirim. (Yeryüzünde bir halife var kılma irademle ilgili elbette pek çok hikmetler söz konusudur ve dolayısıyla yeryüzünde bir halife var olacaktır).” buyurdu.
31 (Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dahil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, (isimleri Âdem’e öğretilen) bütün nesneleri, (insanın genel manâda meleklere üstünlüğünü ve yaratılıp yeryüzüne halife kılınışındaki hikmeti bildirmek için) isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, “Haydi, (Bana Ulûhiyet, Rubûbiyet ve Ma’bûdiyetime tam yakışır ibadet, tesbih, takdis sözünüz ve yeryüzünde hilâfetin manâsını idrakiniz) tam yerinde ve gerektiği gibi ise, Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!” diye emretti.
32 (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) “Sen’i bütün noksanlıklardan, manâsız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm (her şeyi hakkıyla ve tam olarak bilen), Hakîm (her hüküm ve icraatında mutlak hikmetler bulunan) Sen’sin Sen!” dediler.
33 (İnsanın genel manâda meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) “Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!” diye emretti. (Âdem) onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) “Ben size, gökler ve yer, (yaratılışları, yaratılışlarındaki hikmet, dünleri, bugünleri ve yarınları adına) ne saklıyor, (onlarda size ve başkalarına) gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?” buyurdu.
34 Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manâsında) “Âdem’e secde edin!” buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu.
35 “Ey Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleş. (Baştan sona nimetler ve istifade yurdu olan) oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin, istifade edin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın, aksi halde zalimlerden olursunuz!” buyurduk.
36 (Kibir ve gururuna yenik düşerek Allah’ın emrine isyanla küfrünü ortaya koyan ve hem İlâhî huzur ve rahmetten, hem de cennetten kovulup insana da düşman kesilen) şeytan, (daha önce kendisine karşı uyarmamıza rağmen Âdem’e ve eşine yasaklanmış ağaçtan tattırarak) ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden ve yerden çıkardı. Biz de, “İnin, artık kiminiz kiminize düşmansınız (ve böyle bir hayat süreceksiniz. Zaten içindeki her şey sizin için yaratılmış bulunan ve orada hilâfetiniz takdirim olan) yeryüzünde belli bir süreye kadar mesken tutup kalacak ve oradan tam yararlanacaksınız.” dedik.
37 (Sürçmesinin farkına varan) Âdem, (hatasına mazeret aramaya kalkmadı; birden kendine gelip toparlanarak,) Rabbisinden (vicdan azabı ve pişmanlığı sebebiyle) kendisine telkin buyrulduğunu idrak ettiği bazı kelimeler aldı ve onlarla tevbeistiğfarda bulundu. Rabbisi de ona rahmetiyle muamele edip tevbesini kabul buyurdu. Şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine sadece mağrifetle değil, fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (bilhassa Kendisine tevbe ile yönelen mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
38 “Hepiniz oradan inin!” buyurduk (ve bu hükmümüzü infaz eyledik.) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
39 Fakat küfredenlere ve (kendilerine gönderilecek Kitap’taki) âyetlerimizi, (kâinattaki ve öz varlıklarındaki) hidayet delillerimizi yalanlayanlara gelince, onlar, (yakıtı insanlar ve taştan yontup taptıkları putlar olan) Ateş’in yârân ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
40 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki, Ben de size olan va’dimi yerine getireyim. Ve (kul olduğunuzun ve Benim kudretimin şuuru içinde) yalnızca Ben’den korkun.
41 Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın. Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin).
42 (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitapta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin.
43 Şartlarına tam riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan namazı kılın ve zekâtı tastamam verin. (Müslümanlardan kopuk, ayrı bir grup oluşturmayın ve böyle ayrı bir grup olarak değil,) rükû edenlerle (namazlarını tastamam yerine getiren Müslümanlar cemaatiyle birlikte) rükû edin.
44 Siz, (elinizdeki) Kitabı okur, (oradaki hükümleri, irşad ve ikazları görüp dururken), insanlara gerçek fazilet ve iyiliği emreder, fakat kendinizi unutur musunuz? Siz hiç düşünüp akletmeyecek, aklınızı başınıza almayacak mısınız?
45 (Kitabın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma, kötü hallerinizi ıslah etme, ihtiyaç ve darlığa düştüğünüzde katlanma, ihtiyaçlarınızı gidermede Allah’ın âyetlerini bir meta olarak kullanmama ve bütün bu hususlarda gerekli ruh ve irade gücüne ulaşma konusunda) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz; (sabrı ve namazı İlâhî Dergâh’a bir yardım dilekçesi gibi arz ediniz). Gerçi bu, ağır gelmesine ağır gelir ama, kalbleri Allah’a karşı saygı ve ürperti ile dolu olanlara değil:
46 Onlar, kendilerini her an Rabbilerinin huzurunda ve O’na kavuşmuş gibi hissederler; zaten, Rabbilerine kavuşma ve O’na dönüş yolunda olduklarına dair bilgileri ve inançları tamdır.
47 Ey İsrail Oğulları! Size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün topluluklar üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
48 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma kabul edilmez; kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey alınmaz ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
49 Hem hatırlayın ki, sizi Firavun oligarşisinden kurtarmıştık; sizi (en ağır inşaat, taşımacılık ve tarla işlerinde çalıştırmak suretiyle) pek kötü işkencelere uğratıyor, erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı (kendi maksatları istikametinde kullanmak ve yerli Kıptilerle evlenme mecburiyetinde bırakarak nüfusunuzu azaltmak için) sağ bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden (bir yanda Din’de ve Şeriatı fıtriyede gösterdiğiniz ihmalle birlikte günah ve hatalarınızın neticesi olarak ceza, öte yanda, sonuçta önemli bir hayra kapı aralayabilecek) çok büyük bir belâ (imtihan ve tecrübe) vardı.
50 (Mısır’da yıllarca süren mücadelelerin ardından emrimiz ve yol göstermemizle oradan çıkma teşebbüsünde bulunduğunuz anda denizin kenarına gelmiş ve Firavun, ordusuyla tam arkanızdan yetişmişken) denizi sizin için yarıp sizi kurtarmış ve Firavun oligarşisini boğmuştuk; (Allah’ın, hiçbir katkınız bulunmayan tam bir inayeti olarak onlar boğulurken) siz sadece seyrediyordunuz.
51 (Ve bir dönem geldi. Hani o zaman) Musa ile (toplam) kırk gece için sözleşmiştik. (O, bu sürenin ilk otuz gecesinde Turi Sina’da kalırken, içinde nur, hidayet, rahmet ve bütün meselelerin çözümü bulunan Tevrat’ı levhalar halinde kendisine vermiştik.) Bu arada siz, onun ardından o buzağı heykelini ilâh edinmiştiniz; (bu şekilde şirke düşmekle) kendi kendinize zulmediyordunuz.
52 Bu yaptığınızdan sonra bile, artık (bunca inayet ve nimetimizi idrakle) şükreder, (Tevhid’e bağlanarak bir daha şirke girmez ve Tevhid’in gereklerini yerine getirir)siniz diye, (şirk koşma en büyük günahlardan biri olmasına rağmen tevbe ve kefaretlerinizi kabul ederek) sizi bir defa daha affettik.
53 Yine hatırlayın ki, artık tam olarak yolunuzu bulur ve istikametinizi korursunuz diye Musa’ya, (buzağıyı ilâh edinmeniz üzerine elinden bıraktığı) Kitabı ve onu uygulama ilim, firaset, dirayet ve ölçülerini (Furkan) verdik.
54 Hani bir zaman da Musa halkına demişti: “Ey halkım! Buzağıyı (ilâh) edinmekle kendi kendinize zulmettiniz. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız’a hemen tevbe edin ve Allah yolunda kendinizi öldürerek bu büyük zulüm ve günahtan arının. Ortaklar edinmekten mutlak manâda uzak Yaratıcınız katında sizin için hayırlı olan budur.” (Öyle yaptınız,) O da tevbelerinizi kabul buyurdu. Hiç şüphesiz O, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)dir; Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına hususî rahmet ve merhameti pek bol olan)dır.
55 Buna rağmen (ve bunca yıldır bizzat müşahede ve tecrübe ettiğiniz Rab’bin apaçık âyetlerine, alâmetlerine rağmen) yine bir zaman, “Ey Musa! (Bize getirdiğin hükümlerin doğru ve Allah’tan olup olmadığı konusunda) Allah’ı gözlerimizle açıktan açığa görmedikçe sana asla inanmayacağız!” dediniz. Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmış gibi bir sarsıntı, bir şok tutmuştu da, yere yığılmış, öylece bakıp duruyordunuz.
56 Bu ölümden hiç farksız haliniz ve kalbî, manevî ölümünüzün ardından (Allah) sizi ikinci bir defa hayata mazhar kıldı ki, artık şükredesiniz (iman, ibadet ve hayat adına O’nun bütün hükümlerini tutup hayatınıza hayat kılasınız).
57 (Çölde, güneş altında evsizbarksız, hattâ çadırsız yaşamanız mümkün değilken) üzerinizde bulutu gölge yaptık ve (yiyecek hiçbir şeyiniz yokken) lütf u nimet olarak size kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. “Size rızık olarak ne lûtfetmişsek onların pak, hoş ve sağlığa zararsız olanlarından yiyin.” Buna rağmen (yine haddi aşıyor, zahmetsiz ayaklarına gelen bu yiyecekler konusunda bile hükümleri dinlemiyor ve böyle yapmakla da) Bize zulmetmiyor, kendi kendilerine zulmediyorlardı.
58 Hatırlayın, hani (çölde dolaşıp duruyordunuz da, nihayet sizi bir beldeye yönlendirmiş ve) şöyle buyurmuştuk: “Bu beldeye girin ve oradan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin. Kapısından âdeta secde halinde, mütevazı ve emirlerimize boyun eğmiş olarak girin ve dua edin, mağfiret dilenin, sadakat gösterin (katiyen aşırılık, taşkınlık ve bozgunculuğa düşmeyin ve şımarmayın), Biz de, hatalarınızı, sürçmelerinizi bağışlayalım.” İyiliğe kilitlenmiş ve Bizi görmeseler de Bizim kendilerini gördüğümüzün şuuru içinde davrananlar için başka mükâfatlarımız da olacaktır.
59 Buna rağmen, emirlerimize itaatsizlikte ısrar ederek kendilerine zulmedenler, onlara söylenen (dua, tevazu, itaat ve sadakat) sözünü değiştirip bir başka şekle koydular (ve denilenin tersini yaptılar). Biz de o zulmedenlerin üzerine, çekinmeden ve ikazlara aldırmadan açıktan açığa yapıp durdukları bu taşkınlık ve haddi aşmalarından ötürü gökten murdar bir azap indirdik.
60 Hatırlayın, bir defasında da (çölde susuz kalmıştınız ve) Musa kavmi için su dileğinde bulunmuştu. Biz de, “Asânla o taşa vur!” diye emretmiştik. (O da vurmuştu ve) taştan on iki pınar fışkırıvermişti. On iki kabileden her biri, kendi pınarını bilmişti. Allah’ın rızkından yiyin için, fakat dolaştığınız, vardığınız, konup yerleştiğiniz yerlerde bozguncular halinde taşkınlık yapmayın, saldırgan olmayın.
61 Ve bir vakit de siz, “Ya Musa! Tek bir tür yemeğe mümkün değil katlanamayacağız. Rabbine dua et de, bize yerin bitirdiklerinden, bakliyatından, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın!” dediniz. (Musa da), “Daha üstün olanı ondan daha aşağısıyla değiştirmek mi istiyorsunuz? İnin mısıra, istedikleriniz orada var!” mukabelesinde bulunmuştu. Neticede üzerlerine zillet, miskinlik, hareketsizlik damgası basıldı ve Allah tarafından bir gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. Bu, onların (Kitap’taki) âyetlerimizi (ve hem kâinatta, hem de kendi hayatlarında müşahede edip durdukları delillerimizi) sürekli inkâr edip durmalarından ve hiçbir hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi; bu, sürekli isyan etmelerinden ve haddi aşıp durmalarından dolayı idi.
62 İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
63 Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”
64 Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese idi), bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.
65 İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik.
66 Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir dersi ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.
67 Bir vakit de Musa kavmine, “Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi.
68 Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.
69 (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.
70 (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.
71 Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.
72 Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.
73 Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız).
74 Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
75 (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı.
76 Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler.
77 Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?
78 İçlerinde bir de okumasıyazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.
79 Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı!
80 Bir de, “Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”
81 Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
82 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır. Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.
83 Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve annebabaya saygı, güzel muamele ve iyilikte kusur etmeyeceksiniz; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz.
84 Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.
85 Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
86 Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.
87 (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l Kudüs’le destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?
88 (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır
89 Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi toplu luk) lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!
90 Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.
91 Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”
92 (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz) tuttunuz o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.
93 Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?”
94 De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sıratı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen temennî edin.”
95 Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.
96 Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak da değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.
97 (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.”
98 (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve hevaheveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).
99 (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla) Sıratı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler (fasıklar) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.
100 (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.
101 Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).
102 Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’ nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça, kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
103 Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı!
104 Ey iman edenler! (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.
105 Ehli Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarsa karşılasın) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.
106 (Bu bakımdan, onlar füruatla alâkalı hükümlerde yaptığımız değişikliklere itiraz da etseler) Biz, (Din’i kemale erdirmek ve üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak istikametinde şartlar açısından) daha uygununu ya da benzerini getirmeden, (daha önce indirdiğimiz) bir âyetin hükmünü ya da kendisini kaldırmayız veya unutturmayız. Elbette bilirsin ki Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
107 Elbette bilirsin ki Allah, göklerin, yerin (ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların) mutlak mülkiyet ve hakimiyeti O’na aittir. (O, Kendi mülkünde dilediğini dilediği şekilde yapar. Siz, O’nun O’na inanmış ve teslim olmuş kullarısınız.) Sizin için Allah’tan başka ne yakın bir dost, işlerinizi kendisine havale edeceğiniz bir emir ve hüküm sahibi, ne de (dertlerinize çare olacak) içten bir yardımcı vardır.
108 Yoksa (Ehli Kitap’tan bilhassa kâfir olanların iğvalarının tesirinde kalarak, Allah’ın bazı âyet ve hükümlerde yaptığı değişiklikleri anlayamayıp,) daha önce Musa’nın manâsız ve kasıtlı sorularla sorguya çekildiği, kendisinden (açıktan Allah’ı görme türünden) bazı isteklerde bulunulduğu gibi, siz de size gönderilen Rasûl’ü aynı şekilde sorguya çekip, O’ndan benzer isteklerde bulunmak mı istiyorsunuz? İman ettikten sonra kim imanı küfürle değiştirir, imana tam ters işler yaparsa, (bilsin ki) düz yolun ortasında sapıp gitmiştir.
109 Ehli Kitap’tan pek çoğu arzu eder ki, ah keşke imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yapabilseler! Bu, kendilerine (Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Muhammed’in Âhir Zaman’da gelmesi beklenen) hak (rasûl) olduğu apaçık belli olduktan sonra, sırf nefsaniyetten kaynaklanan haset sebebiyledir. Ne var ki, Allah onlar hakkındaki hükmünü verip icraya koyuncaya kadar affediverin onları, dediklerine bakmayın; heyecana kapılıp da onlarla çekişmeye girmeyin. Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir (ve elbette onlar hakkındaki hükmünü uygulamaya da kadirdir).
110 Siz, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaya ve zekâtı da tastamam vermeye bakın. Bizzat kendiniz için (bugünden yarına ve Âhiret’e) her ne hayır gönderirseniz, Allah katında onu eksiksiz bulursunuz. (Hayır, şer) her ne yapıyorsanız, her ne ile meşgulseniz, Allah mutlaka hepsini en iyi şekilde görmektedir.
111 (Durmuşlar, bir de) Yahudiler “Yahudi olanlardan”, Hıristiyanlar ise “Hıristiyan olanlardan başka kimse Cennet’e girmeyecek.” diyorlar. Bu, onların sadece kuruntularıdır. (Onlara) de ki: “Eğer bu iddianızda samimi iseniz ve iddianızın doğruluğuna inancınız tamsa, delilinizi getirin.
112 Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
113 Yahudiler, “Hıristiyanların dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; Hıristiyanlar da, “Yahudilerin dayandığı hiçbir temel, ellerinde hiçbir İlâhî dayanak yoktur.” dediler; halbuki hepsi de Kitabı okuyup duruyorlar. (Allah’tan) hiçbir ilim sahibi olmayan (müşrikler de), aynı şekilde onların konuştukları gibi konuşmaktadırlar. (Gerçeği tam olarak bilen) Allah, ihtilâf edip durdukları bütün bu hususlarda Kıyamet Günü aralarındaki hükmünü verecektir.
114 Allah’ın mescitlerini ibadete kapatan, içlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların (cemaatsiz kalarak veya yıkılıp giderek) harap olması için uğraşandan daha zalim kim vardır? O zalimlerin, (Din’e yabancılıkları sebebiyle ve harabına çalıştıkları için) mescitlere endişe içinde girmekten başka hakları yoktur (ve bir zaman gelecek, ancak korka korka girebileceklerdir). Onların hakkı, dünyada rüsvaylık olup, Âhiret’te de onlar için çok büyük ve dehşetli bir azap vardır.
115 (Müslümanların mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını önlemek gayesiyle kıble gibi bazı meseleleri bahane ederler. Oysa mekân olarak) doğu da batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır. (Nerede bulunursanız bulunun, namaz için O’na yönelebilirsiniz) ve her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’a yönelmiş olur, O’nu karşınızda bulursunuz. Allah, bütün yönlerin sahibi, (rahmeti ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan ve merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (neyi niçin yaptığınızı da) çok iyi bilendir.
116 (Gerçek bu iken ve Allah her türlü kayıttan uzak, dolayısıyla sonsuz ve sonsuz olduğu için de eşinin, benzerinin bulunması ve sınırlı varlıklara benzemesi asla mümkün değilken, O’na evlât isnat ederek,) “Allah bir çocuk edindi!” dediler. Haşa, Allah (herhangi bir şeye ihtiyaç hissetme, sonradan olma, üreme ve fanilik gibi) yaratılmışlara ait bütün hususiyetlerden münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, (O’nun yaratmasıdır ve O’nun idaresindedir.) İstisnasız her şey, (O’nun yaratığı olarak temel hususiyeti gereği) O’nun emri altındadır ve O’na boyun eğmiş durumdadır.
117 O, göklerin ve yerin yoktan, önünde hiçbir örnek olmadan ve benzersiz yaratıcısıdır. (Zaman, mekân kaydından ve başkalarına benzeme gibi özelliklerden berî olduğu gibi, kudreti sonsuz, icraatı da eşsiz ve benzersizdir.) Bir işin olmasına hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir).
118 (Allah’ı tanımayan ve O’nun gönderdiği) ilimden nasibi olmayıp cahilce düşünen ve cahilce bir ömür sürenler, “Ne olur, Allah bizimle konuşsa veya (O’ndan) bize apaçık bir işaret, bir mucize gelse!” diyorlar. Onlardan öncekiler de aynen onların konuştuğu gibi konuşuyorlardı. Kalbleri ne kadar da birbirine benziyor. Oysa Biz, (kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri perdeli olmayan, dolayısıyla sürekli düşünüp araştırarak ve gereğince aklederek) gerçeği tam manâsıyla kavrayıp, ona şüphe duymadan inanacak bir topluluk için (Allah’ı tanıtan, Kur’ân’ın ve Rasûlüllah’ın hak olduğunu ortaya koyan) işaret ve delilleri, Kitabın âyetlerini apaçık ortaya koymuş bulunuyoruz.
119 (Ey Rasûlüm! Onların söyledikleri kalbini sıkıp seni üzmesin.) Şüphesiz Biz seni hak ve hakikat üzerinde ve hak (bir kitap) la, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı bir rasûl olarak gönderdik. Sen (vazifeni hakkıyla yapıyorsun, dolayısıyla) o Kızgın, Alevli Ateş’in yârân ve yoldaşlarından mesul tutulacak değilsin.
120 Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, sen onların milletine tâbî olmadıkça (onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamadıkça) senden asla razı ve hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın (Kur’ân’la temsil edilen) doğru yolu, işte takip edilecek yol ancak odur.” Eğer (farzı muhal), sana ilim geldikten sonra onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o takdirde seni Allah’a karşı sahiplenip koruyacak ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
121 Kendilerine Kitap verdiklerimiz (içinde öyleleri de var ki onlar), Kitabı nasıl okumak, anlamak ve uygulamak gerekiyorsa öyle okuyor, anlıyor ve uyguluyorlar. O zatlar, ona gerçekten ve sürekli tazelenip derinleşen bir imanla inanmaktadırlar. O Kitabı kim de inkâr eder ve içindeki gerçekleri bile bile gizler, tahrif ederse, böyleleri (mutlak manâda) kaybetmiş olanlardır.
122 Şimdi ey İsrail Oğulları! (İçinizden peygamberler ve melikler çıkarmak, Kitap vermek, Hak Din’e hidayet edip çok geniş topraklar üzerinde büyük bir devlet ve hakimiyet nasip etmek şeklinde) size lütuf buyurduğum nimetimi ve bir zaman size bütün toplulukların üzerinde bir mevki verdiğimi hatırlayın.
123 Ve takva dairesine girerek öyle bir günden korunmaya çalışın ki, o gün hiç kimse bir başkası adına ödemede bulunamaz, (herkes kendi başının derdine düşüp, kimse başkasının suçunugünahını yüklenemez); kimseden (fidye türünde, azaptan kurtulma karşılığı) herhangi bir şey kabûl edilmez; kimseye (öyle dünyada yaptığınız türde) bir şefaat, aracılık, iltimas ve kayırma fayda vermez ve o gün kimseye herhangi bir yerden yardım da gelmez.
124 (Şimdi, Peygamberlik sizde kalmadı, son Peygamber içinizden çıkmadı diye Muhammed’e inanıp tabi olmak istemiyorsunuz. Ama şüphesiz İbrahim’i kabul edersiniz. O halde) hatırlayın ki, İbrahim’i Rabbisi (ateşe atılma, yakını Lût’un kavminin helâki, oğlu İsmail’i kurban etme emri gibi) birtakım ağır yükümlülükler altında çetin imtihanlardan geçirmiş ve İbrahim bunların hepsinde tam manâsıyla muvaffak olmuştu. Rabbisi, “Artık seni bütün insanlara imam yapacağım!” dedi. (İbrahim), “Soyumdan da!” diye dua ve münacatta bulundu. (Rabbisi,) “(Soyun içinde zalim olmayan ve liyakat ortaya koyanları yaparım.) Fakat va’dettiğim böyle bir nimetime zalimler nail olamaz.” buyurdu.
125 Hani o Evi, (Beytullah diye anılan Kâbe’yi,) insanlar için doğruyu bulma, doğru yöne yönelme, sevaplı bir ziyaret ve bir emniyet sebep ve vasıtası kılmıştık. (Vaktiyle olduğu gibi,) şimdi siz de (ey iman edenler, orada bulunan) İbrahim Makamı’nda namaz kılın, dua edin. İbrahim ve İsmail’den de, “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, devamlı rükû ve secdede bulunarak (namaz kılanlar) için Evimi tertemiz tutun!” diye söz almıştık.
126 Bir vakit de İbrahim, “Rabbim, burayı (bu ekin bitmez vadiyi) emniyet merkezi bir belde kıl ve ahalisini, içlerinden Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman edenleri (ticaret gibi yollardan) yerin bitirdikleriyle rızıklandır!” diye dua etmişti. (Rabbisi,) şöyle karşılık verdi: “(Rızkı sadece iman edene değil, herkese veririm. Bununla birlikte) kim de (bahşedeceğim emniyet ve rızık karşılığında) nankörlükte bulunur ve gerektiği gibi iman etmezse, onu (dünya hayatında) kısa bir süre geçindirir, fakat sonra Ateş azabını ona mecburî istikamet yaparım. (Dünyadaki bu kısa süreli geçimliğin ardından) ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son durak!
127 Yine, hani İbrahim, İsmail’le birlikte Ev’i inşaya koyulup temellerini yükseltirken şöyle dua etmişlerdi: “Rabbimiz, bizden bu yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz Sen, Semî’ (her şey gibi, duaları da tam olarak işiten), Alîm (her şey gibi, bizim ne yaptığımızı da tam olarak bilen)sin Sen.
128 “Rabbimiz, bizi Sana tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan da Sana tam teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet var et. Sana nasıl kullukta bulunmamız gerekiyorsa onun yol ve yöntemini, bilhassa Hac’cın nasıl yapılacağını bize göster ve (Sana kullukta yapacağımız hata ve noksanlar karşılığında) tevbelerimizi kabûl, hatalarımızı tashih, noksanlarımızı tekmil buyur. Şüphesiz Sen, Tevvâb (kullarının tevbesine mağfiret ve fazladan mükâfatla karşılık veren)sin, Rahîm (inanmış ve Kendisi’ne yönelmiş kullarına) hususî rahmet ve merhameti pek bol olansın Sen.
129 “Rabbimiz, o ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların dilini konuşup, hallerini anlayan) bir rasûl çıkar ki, onlara Sen’in (kendisine vahyedeceğin âyetlerini ve kâinatta Sen’i gösteren apaçık delilleri) okusun ve açıklasın; onlara (Sen’in kendisine göndereceğin) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretsin ve (zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, kalblerini günahtan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırsın. Şüphesiz Sen, Azîz (mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)sın Sen.”
130 Şimdi, İbrahim’in milletinden (inanç, yol ve yaşayış tarzından) kendini beyinsizliğe, cehalet ve boş bir hayatın içine salmış olandan başka kim yüz çevirip de başka yollar aramaya kalkar? Andolsun, dünyada (insanlar içinde) Biz İbrahim’i seçtik ve O’nu tertemiz kıldık. Şüphesiz O, Âhiret’te de elbette (her söz ve işinde kusursuz, bozgunculuktan uzak ve tam istikamet sahibi) salihlerden (olarak muamele görecektir.)
131 Rabbisi ona, “Bütün varlığınla teslim ol!” buyurduğu zaman O, “Âlemlerin Rabbi’ne bütün varlığımla teslim oldum.” demiş (ve gerçekten tam teslim olmuştu.)
132 (Âlemlerin Rabbi’ne tam manâsıyla teslimiyeti) İbrahim, oğulları (İsmail ve İshak’la birlikte) Yakub’a da vasiyet buyurdu ve şöyle dedi: “Oğullarım, şüphesiz Allah, (farklı farklı yollar, inanç ve yaşayış sistemleri içinde) sizin için, (razı olduğu ve her türlü şirkten uzak olarak O’na tam teslimi yet esasına dayanan İslâm) Dini’ni seçti. Siz de, (başka hiçbir din aramadan) ancak Müslümanlar olarak can vermeye bakın.”
133 (Oysa siz, ey İsrail Oğulları topluluğu, Yakub’un, hem de O’na bağlılık iddiası taşıyan nesli olarak, İslâm’a girmeyi kabul etmiyorsunuz.) Yoksa Yakub’a ölüm hali geldiği vakit oradaydınız da, (O’nun İbrahim’in vasiyetinden başka bir vasiyette bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Oysa O,) oğullarına şöyle demişti: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Oğulları şu cevabı verdiler: “Senin İlâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlâhı’na, o tek İlâh’a ibadet ederiz. Biz, O’na tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman)larız.”
134 Onlar, bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
135 Bir de, Yahudiler “Yahudi olun”, Hıristiyanlar “Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız!” diyorlar. “Hayır, ancak küfür ve şirkten uzak, dupduru bir Tevhid inancı üzerinde İbrahim Milleti’ne tabi olmakla hidayeti bulabilirsiniz.” de. İbrahim, asla müşriklerden değildi.
136 (Ey iman edenler, siz de) deyin: “Biz, (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil)e ve bütün nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş, ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş (Müslüman) larız.”
137 (Hidayet iddiasında bulunan o Yahudiler ve Hıristiyanlar) eğer sizin iman ettiğiniz (bu esaslara) aynen sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, o zaman hiç şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yok, yüz çeviriyorlarsa, bu takdirde, kuşkusuz (Din’in bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama gibi) hem bir ayırıp parçalama, hem de nifak ve tefrika çıkarma içindedirler. Onların (bu her türlü tefrika çıkarma, inkâr ve desiselerine) karşı Allah sana yeter. O, Semî’ (her şeyi hakkıyla şiten) ve Alîm (her şeyi hakkıyla bilen)’dir.
138 (Yine deyin ki: “Biz, din adına sonradan çalınmış boyalar gibi birtakım sunî boyalarla değil,) Allah’ın (bütün varlığa vurduğu fıtrî ve silinmez İslâm) boyası(yla boyanmışız ve ona tâlibiz.) Allah’ın boyasından daha güzel boya, Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır? Biz, yalnızca O’na ibadet edenleriz.”
139 De ki: “(Sanki O, ancak Hıristiyan veya Yahudi olmakla hidayete ulaşılabilir ve Cennet’e girilebilir demiş gibi) Allah hakkında bizimle münazara ve mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki O, hem bizim Rabbimiz, hem de sizin Rabbinizdir; (bize Din adına hangi esasları indiriyorsa, size de aynı o esasları indirdi. Bununla beraber, eğer siz kendi iddianızda ısrarlı iseniz, bu takdirde) bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız ise size. Biz, bütün inanç ve davranışlarımızda O’nun buyruklarını gözeten ve O’nun rızası peşinde olan (muhlis)leriz.
140 Yoksa siz, (iddialarınıza dayanak olarak) İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve O’ nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberler Yahudi idi veya Hıristiyan’dı mı diyorsunuz? (Onlara) de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı?” (Onlar da, bunun böyle olmadığını biliyor, fakat kasten gizliyorlar.) Yanında Allah’tan gelmiş bir gerçek var iken, bu gerçeğe apaçık şahitlik yapmayı bırakıp da onu gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, işleyip durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
141 Onlar bir ümmetti, geldi geçti. Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız. Onların işlediklerinden dolayı siz sorguya çekilecek değilsiniz
142 Halkın içindeki o aklı ermez, bilgisiz münafık) güruhu, “Şunları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden (Kudüs’teki Beyti Makdis’ten) döndüren nedir?” diye söylenecekler. (Ey Rasûlüm,) de ki: “Doğu da, batı da (ve doğusuyla, batısıyla bütün yeryüzü) Allah’ındır (ne tarafa dönmemizi isterse, biz tarafa döneriz.) O, kimi dilerse onu doğru bir yola iletir, yönelmesi gereken yere yönlendirir.
143 (Ey Muhammed Ümmeti!) İşte, (herkes farklı farklı yönlere yönelir, Sıratı Müstakîm’den sapıp değişik yollara girer, ifrat ve tefrit arasında bocalarken) sizi ortada, tam bir denge üzerinde mutedil bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar için hem hakkı gösteren, hem de onların yaptıkları konusunda şahitler olasınız ve o (şanı çok yüce, risaletin zirve temsilcisi) Rasûl de sizin üzerinizde aynı şekilde şahit olsun. Daha önce size (Beyti Makdis’i) kıble yapıp (şimdi de değiştirdik ki), kim gerçekten ve samimi olarak o Rasûl’e tâbidir, kim (işine gelmediği zaman) topukları üzerinde gerisin geriye dönüp gitmektedir ortaya çıkaralım (ve böylece gerçek mü’minlerle, zamanı ve hadiseleri kollayanlar, heva ve heveslerine hizmet edenler ayrışsın). Gerçi bu hâl, böyle bir imtihan ağır ve katlanılması zor bir şeydir, fakat (niyetinde samimi olup da) Allah’ın hidayete ulaştırarak imanda sebat nasip ettiklerine değil. Allah, imanınızı (baştan beri imanda gösterdiğiniz sebatınızı ve bu imanınızın en büyük alâmeti olarak, önceki kıblenize doğru da olsa kıldığınız namazlarınızın hiçbirini) mükâfatsız bırakacak değildir. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok şefkat sahibidir; (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî rahmet ve merhameti pek boldur.
144 (Ey Rasûlüm!) Andolsun, (bir vahiy beklentisi içinde) yüzünü semaya doğru çevirip durduğunu görüyoruz. (Üzülme,) seni razı olacağın kıbleye muhakkak yönelteceğiz. (Artık vakti geldiğine göre,) şimdi Mescid i Haram tarafına yönel! (Ey iman edenler, siz de) nerede bulunursanız bulunun, (ibadetinizde) o tarafa yönelin. (Her ne kadar içlerindeki bilgisiz, aklı ermez münafık güruhu başka türlü söylense de,) önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar mutlaka bilirler ki, (hükümlerimizde cereyan eden bu türden nesihler ve bu arada, Hz. İbrahim’ le birlikte sonraki pek çok peygamberin ve Âhir Zaman Peygamberi’nin Mescidi Haram tarafını kıble edinmesi kendilerinin verdiği bir karar olmayıp,) gerçekten (o Ehli Kitabın) Rabbilerinden gelmiş bir emirdir. Allah, onların işleyip durduklarından asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
145 Buna rağmen ve (ey Rasûlüm, karşındaki o inatçı ve gerçeğe kayıtsız) Kitap verilenlere her türden âyet, her türden başka delil de getirsen, onlar yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Elbette sen de onların kıblesine tâbi olacak değilsin. Onlar, (kendi içlerinde de müttefik olmadıklarından) birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. (Onların bu tavırları ilimden değil, tamamen heva ve heveslerinden kaynaklanan bir tavırdır. Dolayısıyla) artık bu konuda sana gelmiş bulunan kesin bilgiye rağmen onların hevalarına uyarsan, bu takdirde şüphesiz yanlış yapıp kendilerine zulmedenlerden olursun.
146 Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
147 (Ey Rasûlüm, kıble emri) Rabbinden gelen hak bir emirdir ve hak, ancak Rabbinden gelendir. Şu halde, (senden) şüpheye düşenlerden olman asla beklenmez.
148 Her topluluğun yöneldiği bir kıblesi, tuttuğu bir yol, takip ettiği bir hedef vardır. Siz, (kıbleniz, hedefiniz, yolunuz belli ve tam birlik halinde bir ümmet olarak) hayırlarda yarışın ve öne geçmeğe çalışın. Her nerede bulunursanız bulunun Allah, hepinizi (aynı yolda, aynı kıblede birleştirdiği gibi, bir gün) bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
149 Yine, her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. Böyle yapman (kıblenin Mescidi Haram tarafı olması), Rabbinden gelen bir gerçek, bir hükümdür. (Ey iman edenler, siz de böyle yapın!) Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.
150 Her nereden sefere çıkarsan çık, (ibadet ederken) Mescidi Haram tarafına yönel. (Ey iman edenler,) siz de her nerede olursanız olunuz aynı tarafa yönelin ki, insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delil bulunmasın; –Gerçi, içlerinde hakkı gizleyip, yanlışta ısrar ederek kendilerine zulmedenler, ne yaparsanız yapınız aleyhinizde bulunmaya devam edeceklerdir. Fakat siz, katiyen onlardan korkup endişe etmeyin, ancak Ben’den korkun ve Benim karşımda saygıyla ürperin.– ayrıca, üzerinizdeki (iman ve İslâm) nimetimi tamamlayayım ve böylece tam manâsıyla hidayete ermiş olasınız.
151 Nitekim (bu maksatla ve bir zaman İbrahim ve İsmail’in de dua ettikleri üzere,) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatınızı her türlü kirden temizleyerek) sizi arındırıyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmeyip de (öğrenmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor.
152 Öyleyse siz de Beni hiç hatırınızdan çıkarmayın ve lâyık olduğum şekilde anın ki, Ben de sizi unutmayayım ve hep anayım; ayrıca Bana şükredin ve katiyen nankörlükte bulunmayın.
153 Ey iman edenler! (Her türlü musibet ve zorluklara karşı) sabırla, (bu arada, çok yönlü sabır gerektiren oruçla) ve namazla yardım isteyiniz. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
154 Allah yolunda öldürülenler için de “ölüler” demeyin. Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz.
155 Hiç şüphesiz sizi korku, açlık ve maldan, candan, hasılattan eksilme gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz. Müjdele o sabırlıları:
156 Ki onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, “Biz Allah’ınız (O’nun mahlûku, O’ nun kulları, O’nun mülküyüz; O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder) ve zaten O’na dönmekteyiz.” der (ve bu inançla, bu şuurla davranırlar).
157 Onlar öyle kimselerdir ki, Rabbileri dualarını kabûl buyurur, ihtiyaçlarını giderir, günahlarını bağışlar ve (dünyada da Âhiret’te de) kendilerine rahmetle muamelede bulunur. Ve onlar, kâmil manâda hidayete erdirilmiş olanlardır.
158 Safa ve Merve, Allah’ın şiarlarından (İslâm’ı ve İslâm toplumunu tanımaya alâmet ve Kendisine ibadete vesile kıldığı eserlerden) dir. Her kim Allah’ın Evi (olan (Kâ’ be’ye) haccetse veya umre yapsa, (farz olan) tavaftan başka (bu iki tepe arasında da) sa’y etmesi gerekir. Kim de, gönlünden koparak (farz olandan başka tavaf, vacip olandan başka sa’y gibi ve daha başka hangi türden olursa olsun) bir hayır işlese, şüphesiz Allah her hayra mutlaka bol bol karşılık verendir, (her yapılanı) hakkıyla bilendir.
159 (Allah Rasûlü’nün peygamberliği ve sıfatları gibi, Din’in hakikatleri adına da) indirmiş olduğumuz apaçık gerçekleri ve safi hidayet kaynağı âyet ve delilleri Biz insanlar için Kitap’ta ortaya koyduktan sonra gizleyenler var ya, muhakkak ki Allah onları lânetler (rahmetinden uzaklaştırır) ve onları lânetleyiciler de lânetler (onların rahmetimizden uzak olmaları için dua etme makamında olanlar da, onlar rahmetimizden uzak kalsınlar diye dua ederler).
160 Ancak, yaptıklarından pişman olup tevbe edenler, tevbelerinde sebat ile hallerini düzeltenler ve bu gerçekleri, âyetleri ve delilleri açıklayanlar hariç: “Onların tevbelerini kabul buyurur ve kendilerini af ve rahmetime dahil ederim. Ben, Tevvâb (tevbeleri mağfiret ve fazladan mükâfatla kabul buyuran) ve Rahîm (bilhassa Bana içten inanıp yönelen kullarıma merhameti pek bol) olanım.”
161 Gerçekleri gizlemekte ısrar ederek küfürlerini ortaya koyan ve neticede kâfir olarak ölenlere gelince: işte onlardır Allah’ın lânetlediği (rahmetinden uzaklaştırıp Cehennem’e müstahak kıldığı) ve rahmetimizden uzak olmaları için meleklerin ve bütün insanların aleyhlerinde dua ettiği kimseler.
162 Orada (Cehennem’de) sonsuzca kalacaklardır onlar ve çektikleri azap asla hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine göz açtırılmayacak, asla yüzlerine bakılmayacaktır.
163 (Ey insanlar! O halde küfürden, gerçekleri gizlemekten vazgeçin ve kendinize boşuna bir ma’bud, bir sığınak, bir yardım kaynağı aramayın. Çünkü,) hepinizin ilâhı tek bir İlâh’tır. O’ndan başka ilâh yoktur; Rahmân’dır, Rahîm’dir.
164 Göklerle yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün uzayıp kısalarak birbiri peşisıra gelmesinde, denizde insanların faydasına ve onlara yarayacak yüklerle akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de onunla ölümünden sonra yeri dirilttiği ve içinde her türden canlıyı geliştirip yaydığı suda, rüzgârları (tür, esiş yönü, esiş şekli gibi pek çok açıdan) değiştirip durmasında, evirip çevirmesinde ve gökle yer arasında emrine hazır duran bulutlarda akledip anlayan bir topluluk için elbette (O’nun tek bir ilâh, yegâne ma’bud ve sığınak, yegâne yardımcı olduğuna dair) çeşit çeşit deliller, alâmetler vardır.
165 Buna rağmen, insanlar içinde öylesi vardır ki, (yegâne ilâh ve ma’bud olan) Allah’tan başkasını Allah’a denkler tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. İman edenlere gelince: onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir. (Allah’a şirk koşma gibi en büyük) zulmü işleyenler, azabı gördükleri zaman (bilecekleri gerçeği) bir görseler ki, bütün kuvvet Allah’ındır ve Allah, azabı çok çetin olandır.
166 İşte o zaman, (şirkin, küfrün dünyada iken Allah sever gibi sevilen ve) peşlerinden gidilen (önder)leri, peşlerinden gelenlerden (“Bunlarla alâkamız yoktu!” diyerek) uzaklaşmış, hepsi de azabı görmüş ve aralarındaki her türlü bağlar kesilmiştir.
167 Bu halde iken, (inkârcı liderlerin) peşlerinden gidenler, “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da şunların şimdi bizden uzaklaştığı gibi biz de onlardan uzak dursak!” derler. İşte, dünyada iken yaptıklarını Allah kendilerine gösterir de, böyle pişmanlık üstüne pişmanlık duyarlar. Onlar, Ateş’ ten asla çıkacak değillerdir.
168 Şu halde ey insanlar! (Allah ne emrediyorsa ona uyun. O, sizi yeryüzüne yerleştirdi. Madem öyle,) yerdeki yiyeceklerden helâl ve tabiaten pak ve sağlığa zararsız olmak şartıyla yiyin. (O liderleri de, onlara uyanları da iğfal eden) şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Şüphesiz ki o, sizin için apaçık bir düşmandır.
169 O, ısrarla size hep kötülüğü, çirkin işleri ve yüz kızartıcı fiilleri, bir de Allah hakkında bilmediğiniz hususları konuşup yaymanızı emreder.
170 (Şeytan’ın izinde giden) kimselere, “Allah’ın indirdiği (Kur’ân’a) tâbi olun!” dendiği zaman, “Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (âdet, görenek ve inançlarımıza) tâbi oluruz.” derler. Ataları, hiçbir şeye aklı ermiyor ve hiçbir şekilde doğru yol üzerinde değildiyseler de mi?!
171 (Allah’ın daveti karşısındaki tavırları itibariyle) küfredenlerin misali, kendilerini çağıran (çoban)la, kendilerine söyleneni bağırıp çağırma gibi duyup, ondan hiçbir şey anlamayan sürünün misali gibidir: Sağırdırlar, (hiçbir şey duymadıkları için) dilsizdirler– konuşamazlar, kördürler. Bu bakımdan, hiçbir şeye akılları ermez.
172 Ey iman edenler! (O küfredenlerin yiyecek ve içecekler konusunda uydurdukları kaidelere, kendiliklerinden koydukları yasaklara aldırmayın;) size rızık olarak her ne vermişsek onların temiz, hoş, sağlığa zararsız ve helâlmeşrû olanlarından yiyin ve karşılığında, eğer yalnızca O’na ibadet ediyor ve (O’ndan başka ma’bud tanımıyorsanız,) Allah’a şükredin.
173 Allah size ancak, (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla bunlardan da yemesinde günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
174 Allah’ın indirdiği Kitap’taki gerçekleri ve hükümleri açıklamayıp gizleyenler ve onları (para, mal, şöhret, mevki gibi, Âhiret kazancına nazaran) pek az bir fiyata değişenler, hiç şüphesiz böyleleri, karınlarında ateşten başka bir şey yememektedirler. (Af ve merhamet dilenmek için Allah ile konuşmaya en çok muhtaç olacakları) Kıyamet Günü’nde Allah onlarla konuşmayacak, (günahlarını affetmeyerek) onları temizlemeyecek, temize çıkarmayacaktır ve çok acıklı bir azap vardır onlar için.
175 Öyleleri, hidayete bedel dalâleti, bağışlanmaya bedel azabı satın alanlardır. Ateşe karşı ne de sabırlılar!
176 Şundan ki, hiç şüphesiz Allah Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, inişi esnasında kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda ve hak bir gaye için indirdi. Böyle iken o Kitap hakkında (onun bir kısmına inanıp bir kısmına inanmama, İlâhî kitaplardan kimisini kabul edip kimisini kabul etmeme gibi yollarla) ihtilâfa düşenler, elbette haktan, hakikatten, sevaptan çok uzakta ve dolayısıyla parça parçadırlar.
177 Kâmil iyilik ve gerçek fazilet, yüzlerinizi (şu veya bu tarafa,) doğuya veya batıya çevirmeniz değildir. Kâmil iyilik ve gerçek fazilet: Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden, (helâlinden kazandığı) malı ona olan sevgisine rağmen (Allah rızası için) yakınlara, yetimlere, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere, yolda kalmışa, mecbur kalıp (borç veya sadaka olarak) isteyenlere ve esirlerle kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması için veren, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam ödeyen kimsenin; bir de (bilhassa toplum halinde) bağlandıkları ahidlerini yerine getiren ve zorluk, darlık, sıkıntı, hastalık ve savaş ânında sabredenler( in, bu şekilde âdeta mücessem iman, infak, namaz kılma, zekât ödeme, ahde vefa ve sabır timsali olanların yaptıklarıdır, halleri) dir. İşte (kâmil iyilik, gerçek fazilet sahibi) bu kimselerdir ki, doğrudan şaşmazlar ve (sözlerinde, imanlarında ve Müslümanlıklarında) tam sadıktırlar. Ve onlardır Allah’a karşı tam bir saygı ile günahlardan kaçıp, her türlü vazifelerini hakkıyla yerine getirenler.
178 Ey iman edenler! Haksız yere öldürmelerde üzerinize kısas farz kılındı – (can karşılığı can:) hür karşılığı hür, köle karşılığı köle, kadın karşılığı kadın. Ama her kim mü’min kardeşinden (öldürdüğü kimsenin vârislerinden biri, birkaçı ve hepsinden) bir affa nail olursa, artık affeden taraf (diyet veya karşılıksız aftan) hangisi üzerinde anlaşılmışsa ona güzellikle uysun, diğer taraf da ödemesi gereken ne ise onu karşı tarafın gönlünü tam yapacak şekilde ödesin. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve hususî bir rahmettir. Bundan sonra kim bu hükümlere riayet etmeyerek aşırı giderse, onun için pek acıklı bir azap vardır.
179 Sizin için kısasta hayat vardır, (anlarsanız) ey gerçek akıl ve idrak sahipleri! (Bunu idrak ve bu konuda Allah’ın emrini uygulamakla) ümit edilir ki takva dairesine ve dolayısıyla fertler ve toplum olarak Allah’ın koruması altına girebilirsiniz.
180 İçinizden birine artık ölümün gelmekte olduğu anlaşılır da, o kişi arkada (çok sayılabilecek) bir mal bırakıyorsa, ebeveyni ve en yakın akrabası için uygun ve meşrû tarzda vasiyette bulunması üzerinize farz kılındı. Bu vasiyeti yapmak ve arkada kalanların onu yerine getirmesi, takva en önemli hususiyeti olan gerçek mü’minler için bir vazifedir.
181 Kim bu vasiyeti işittikten sonra değiştirir (de vasiyet gerektiği şekilde uygulanmazsa), bunun getireceği büyük günah onu değiştirenleredir. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
182 Kim de vasiyette bulunanın, (kanunî mirasçıya veya akrabasını hiç düşünmeden yabancıya vasiyette bulunmak, vârislere kalması gereken miktara dokunacak derecede vasiyet yapmak gibi) herhangi bir şekilde bilerek veya bilmeyerek hak ve adaletten sapmasından (veya sapmış olmasından) haklı bir endişe duyar da, hak ve adalet üzere tarafların arasını ıslah için vasiyette değişikliğe giderse, bu takdirde onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
183 Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.
184 Oruç, sayılı ve belli günlerdedir. İçinizden her kim bu günler içinde (onu tutamayacak derecede) hasta olur veya sefere çıkmış bulunursa, tutamadığı oruçlarını başka günlerde tutar. Şu kadar ki, bir daha hiç tutamayacak derecede hasta, yaşlı veya takatsiz olanların (veya öyle intiba verenlerin), oruç başına fidye olarak muhtaç bir fakiri bir gün (iki öğün) doyurmaları (veya karşılığında para vermeleri) gerekir. Kim de hayrına olarak bu miktarı artırır veya bilahare oruca gücü yetecek olur da ayrıca orucu tutarsa, bu onun için daha hayırlıdır. Katlanabileceğiniz hallerde zor da olsa oruç tutmanız hakkınızda daha hayırlıdır, eğer (orucun kadrini) biliyorsanız.
185 Ramazan ayı ki, insanlar için dupduru bir hidayet kaynağı, ayrıca apaçık hidayet delilleri ve hakkı bâtıldan ayıran ölçüler olarak Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim bu aya çıkarsa onu oruçla geçirsin. Şu kadar ki, her kim oruç tutamayacak derecede hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Allah, sizin için kolaylık diler; O, sizin için zorluk dilemez. Artık tutamadığınız günleri tutarak sayıyı tamamlar ve sizi hidayet buyurmasına mukabil Allah’ı yegâne büyük olarak tanıyıp bu tanımanın gereğini yerine getirir (Ramazanınızı oruçla ve Kur’ân’la geçirir) ve böylece umulur ki şükredersiniz.
186 (Ey Rasûlüm,) kullarım sana Ben’den sorduklarında, (bilsinler ki) Ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına cevap veririm. Onlar da Benim çağrıma müsbet cevap versin ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, zihnen ve ruhen kemâle ulaşma yoluna girmiş olsunlar.
187 Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için (sizi bürüyen, günahlardan alıkoyan, dinlendiren ve güzelleştiren) bir elbise (mesabesinde) dir; siz de onlar için aynı şekilde bir elbise (mesabesinde)siniz. Allah, nefsinize emniyet edemeyeceğinizi, (vicdanınızda yasak saydığınız bir davranıştan ötürü) kendi kendinize ihanet etmekte olduğunuzu bildiğinden size merhametle yöneldi ve (oruç geceleri için) yasak koymayarak, sizi muhtemel günahlardan korudu. O gecelerde artık onlarla beşerî münasebette bulunabilir ve Allah’ın sizin için takdir buyurduğu (nesli) arzu ve talep edebilirsiniz; ayrıca, yiyin için, fakat şafağın beyaz ipliğini (gecenin) siyah ipliğinden seçinceye (tan yerinin beyaz bir iplik gibi ağardığını görünceye) kadar. Sonra da, (gelen günde) güneş batıp gece girinceye değin orucu tam tutun. Şu kadar ki, mescitlerde itikafta iken kadınlarla beşerî münasebette bulunmayın. Bunlar, Allah’ın (çizmiş olduğu) sınırlardır, onlara sakın yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlar için böyle apaçık beyan ediyor ki, takva dairesine girip günahtan ve neticesi olan azaptan korunsunlar.
188 (Oruç gibi, nefsinize hakim olmanızı sağlayacak ibadetleri yerine getirmekle birlikte, meşrû dairede yiyin için, fakat) mallarınızı aranızda (hırsızlık, gasp, yolsuzluk, hıyanet, faiz, kumar benzeri) bâtıl yollarla yemeyin; bir de onları, size ait olmayan bir şeyi üzerinize geçirmek veya halkın mallarından bir kısmını bile bile günah yollarla yemek için, (rüşvetle) mevki ve makam sahiplerine aktarmayın.
189 (Ey Rasûlüm,) sana (Ramazan ayı münasebetiyle) hilâllerden soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlara vakitleri, bir de Hac zamanlarını bildirir.” (Kâinat hadiselerini birtakım bâtıl inanışlara göre değerlendirmeyin; ayrıca onların sizi ilgilendiren yanlarına bakın. Kur’ân’ı bir yıldızname, Rasûlüllah’ı bir müneccim gibi düşünüp, sorular sormayın.) Çünkü gerçek fazilet, evlere arkalarından girmeniz değildir; gerçek fazilet, (hakkıyla inanıp, imanın gereklerini yerine getirerek, bütün gücüyle) takvalı olmaya çalışan(ın hali)dir. O halde, evlere kapılarından girin, (her konuyu kaynağından araştırın ve kime ne sorulacağını, kiminle nasıl münasebette bulunulacağını bilerek davranın). Emir ve yasaklarına tam ittiba ile Allah’ın korumasına girin ki, gerçek mazhariyete, muradınıza ve gerçek kurtuluşa erebilesiniz.
190 Sizinle fiilen savaşanlarla Allah yolunda (O’nun adını yüceltmek için) savaşın, fakat (Allah’ın koyduğu kuralları çiğneyerek) haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez.
191 O (sizinle savaşa)nları (savaş halinde iken) bulduğunuz yerde öldürün ve onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın (ülkenizi onlardan kurtarın). (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, kaos ve baskı ortamı) savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur. Mescidi Haram çevresinde sizinle savaşmadıkları sürece siz de orada onlarla savaşmayın; eğer onlar orada size karşı savaşırlarsa bu takdirde öldürün onları. Böyledir (kural ve anlaşma tanımaz) kâfirlerin cezası.
192 Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah günahları çok bağışlayandır; (tevbe ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
193 Fitne ortadan kalkıp da Hak Din, mevkiini alıncaya ve din Allah’a hasredilinceye kadar onlarla savaşın. Eğer (fitneden ve düşmanlıklarından) vazgeçerlerse, zaten zalimlerden başkasına karşı (savaş için) düşmanlık beslenmez.
194 (Kendinde savaşılması yasak olan) Haram (Hürmetli) Ay, Haram Ay’a bedeldir ve bütün kıymet ve değerler karşılıklıdır. Şu halde, her kim size saldırır (ve değerlerinizi ihlâl ederse), siz de ona (aşırı gitmeden) aynen size saldırdığı şekilde mukabelede bulunun. Her durumda Allah’tan, O’nun emirlerine karşı gelmekten, çizdiği sınırlara riayet etmemekten sakının ve bilin ki Allah, müttakîlerle beraberdir.
195 (Varlığınızı devam ettirmek için gerekli mukabeleler, harp ve savunma, masrafsız olmaz. Öyleyse her neye sahipseniz ondan) Allah yolunda infakta bulunun ve (bu gereken infakı yapmayarak) kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Her ne yaparsanız, Allah’ı görürcesine, en azından, Allah’ın neyi nasıl yaptığınızı gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapın. Şüphesiz Allah, her yaptıklarını Allah’ın gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en güzel şekilde yapanları sever.
196 Hac’cı ve Umre’yi Allah için tamamlayın. Fakat ihrama girdikten sonra mecburî herhangi bir sebeple tamamlayamamışsanız, bu takdirde (en azı bir koyun veya keçi olmak üzere) kolayınıza gelen kurbanlığı (Haremi Şerif’e) gönderin. Kurban, yerine varıp da kesilmeden önce (ihramdan çıkmak için) başlarınızı tıraş etmeyiniz. Bununla birlikte, kim (tıraşa muhtaç olacak derecede) hastalanır veya başında eziyet veren bir hâl bulunur da (vaktinden önce başını tıraş ederse), fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin veya kurban kessin. (Hac’cı ve Umre’yi tamamlamaya manî sebep ortadan kalkar veya böyle bir sebep hiç bulunmaz da) emniyet ve genişlik içinde olursanız, bu takdirde kim Umre ile Hac’cı birlikte yaparsa, kurbanlıklardan kolayına geleni kessin. Kim de kesecek kurbanlık bulamazsa, onun üç gün Hac’da, yedi gün de Hac’dan döndüğünüzde oruç tutması gerekir ki, tamamı on gün oruçtur. Bu hüküm, Mescidi Haram çevresinde oturmayıp (dışarıdan gelen ve Mekke’ye ihramsız girmeleri caiz olmayanlar) içindir. (Bilhassa Hac’cın hükümlerini yerine getirmede) Allah’tan, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayetsizlikten sakının ve bilin ki Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
197 Hac, (öteden beri halka) malûm olan aylarda yapılır. Kim o aylarda hacca niyet ve teşebbüs ederse, artık Hac boyunca ne eşler arasında münasebete izin vardır, ne şer’î hudutlardan çıkmaya ve ne de tartışma ve sürtüşmeye. (Bunlara riayetten başka,) gücünüzün yettiği her ne türden bir hayır işler, (Hac’da başkalarına yardımda bulunursanız,) Allah onu mutlaka bilir. (Başkalarına yük olmamak için Hac süresince gerekli) bütün azığınızı tedarik edin; bu arada (bilin ki) azığın en hayırlısı takvadır. Öyleyse, (Âhiret azığınız olarak) Ben’den sakınıp takva dairesi içine girin (ve Hac gibi, bütün ibadetlerinizi tam bir dikkatle yerine getirin), ey gerçek akıl ve idrak sahipleri!
198 (Başka zamanlarda olduğu gibi, Hac sırasında da) Rabbinizin fazl u kereminden (kazanç) talep etmenizde bir beis yoktur. (Fakat kazanç talebine dalıp da Hac menasikini ihmal etmeyin.) (Vakfeden sonra) Arafat’tan sel gibi boşanıp aktığınızda Meş’ar i Haram civarında (Müzdelife’de) Allah’ı zikredin. O, nasıl sizi hidayete erdirmişse, (bunun idrak ve şuuru içinde) O’nu öyle zikredin. (Düşünün ki,) O sizi hidayet etmeden önce imandan, ibadetten habersiz, yanlış yollarda, ne yaptığını bilmez şaşkınlar güruhu idiniz.
199 (Başkalarından üstünlük iddiası içinde kendinizi insanlardan ayırıp da, Arafat’a çıkmadan Müzdelife’de beklemeye durmayın.) Herkesin sel gibi boşanıp aktığı yerden siz de boşanıp akın ve (şimdiye kadar gösterdiğiniz muhalefetten ve yaptığınız hatalardan dolayı) Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah, günahları çok bağışlayan, (bilhassa mü’minlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
200 Artık, Hac’cın yerine getirilmesi gereken hükümlerini bu şekilde yerine getirdikten sonra (Mina’da, onlarda gördüğünüz ve sizce övülmeye değer hasletleriyle İslâm’ dan önce) atalarınızı andığınız gibi, hattâ çok daha fazla ve daha içten, daha kuvvetle Allah’ı anın. Ne var ki, insanların içinde (yalnızca dünya hayatını düşünen ve) “Rabbimiz, bize vereceğini dünyada ver!” diyen, dolayısıyla Âhiret’te hiçbir nasibi olmayanlar vardır.
201 Buna karşılık, onların içinde “Rabbimiz, bize dünyada da (Sen’in yanında) iyi ve güzel her ne ise onu, Âhiret’te de (yine Sen’in yanında) iyi ve güzel olan ne ise onu ver ve bizi Ateş’in azabından koru!” diye dua edenler de vardır.
202 Bu her iki kısım insanlar, neyi talep etmişler ve o istikamette ne yapmışlarsa, her birinin nasibi kendi kazandığındandır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.
203 (Arafe ve Kurban bayramı günleri dahil, takip eden) sayılı (teşrik tekbiri) günlerinde Allah’ı zikredin (tekbir getirin). Kim acelesi olur ve iki gün içinde (cemreleri –şeytan taşlamayı– yerine getirip dönerse) üzerine bir günah yoktur; kim de, (taşlamayı bitirmeyi üçüncü güne) tehir ederse, yine üzerine günah yoktur – ancak, İlâhî ahkâmı yerine getirmede titiz davranan ve takva üzere hareket eden için. Siz, Allah’a itaatta hep titiz davranın, takva dairesi içinde kalın ve bilin ki, şüphesiz O’na dönüp, huzurunda toplanacaksınız.
204 İnsanlar içinde bazıları vardır ki, dünya işleriyle ilgili sözleri hoşuna gider (– dünya işlerini bilir izlenimi verir, fakat kalkar) kalbindeki (yalanlarına) Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205 Arkasını dönüp gittiğinde (veya) bir işin başına geçtiğinde yerin içini dışını fesada vermek ve (insan hayatının dayandığı) kaynakları ve nesilleri mahvetmek için yeryüzünde koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.
206 Ona “Allah’tan kork ve koyduğu yoldan yürü!” dendiği zaman bu, damarına dokunur da onu daha büyük günaha sokar. Böylesine Cehennem yeter; gerçekten ne fena yataktır o!
207 Ama insanlar arasında öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah, kullar(ın)a çok acıyandır (ve bu sebeple onları daima hayra ve takvaya çağırır).
208 Ey iman edenler! Aranızda herhangi bir ayrılığa düşmeden, Allah’a tam bir teslimiyet içinde hep birlikte sulh ü selâmete girin ve şeytanın adımları ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin için, (hem Allah ile hem de birbirinizle aranızı açmaya çalışan ve bu maksatla gerçek dışı fakat parlak va’dlerde bulunan) apaçık bir düşmandır.
209 Size gerçeği gösteren apaçık deliller geldikten sonra (Allah’a teslimiyetle aranızda sulh ü selâmeti gerçekleştirmede kusur edip) ayaklarınız kayarsa, bilin ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
210 (Allah’a tam teslimiyetle sulh ü selâmete girmede geri duranlar,) Allah’ın (helâk emrinin) buluttan gölgelikler içinde melekler vasıtasıyla kendilerine ulaşıp işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Bütün işler neticede varıp Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
211 Sor İsrail Oğulları’na: Onlara apaçık ve gerçeği gün gibi gösteren ne kadar çok delil takdim ettik (de, bunları dikkate aldıklarında ne oldu, onlara aykırı gittikleri ne zaman ne oldu)? Kim Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirir, (hidayeti dalâlete çevirerek iç dünyasında değişirse,) şüphesiz Allah, cezalandırması pek çetin olandır.
212 Küfredenlere dünya hayatı süslü ve cazip gösterildi; onlar, iman edip (bu hayata rağbet göstermeyenlerle) alay ederler. Oysa imanlarını takva ile süsleyen mü’minler, Kıyamet Günü onların üstünde (cennetlerde, onlar ise altta Cehennem’dedirler). Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.
213 İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasıznizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâfatımızla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda, (şu zamanda Rasulûmüze ve Kur’ân’a) iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
214 (Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gerçek dururken,) sizden önce geçenlerin başlarına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntı ve mihnetler, öyle çetin zaruretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, başlarında bulunan rasûl ve beraberindeki iman edenler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek hale geldiler. Bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.
215 Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Her ne tür maldan (farz veya nafile olarak) ne infak ederseniz, önce annebaba, sonra en yakın akraba ve daha sonra da muhtaç yetimler, yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır adına her ne işlerseniz, muhakkak ki Allah onu hakkıyla bilendir.
216 Hoşunuza gitmese de, savaş size farz kılındı. Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217 Sana Haram Ay’dan ve onda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük günahtır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak, bile bile O’nu, O’nunla ilgili hakikatleri inkâr etmek, (mü’minleri) Mescidi Haram’dan uzak tutmak ve onun ehlini ve ahalisini oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. (Her zaman için) fitne, savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir. O (müşrik kâfirler), güçleri yeterse sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri durmayacaklardır. İçinizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerinin bütün amelleri dünyada da Âhiret’te de heder olup gitmiştir. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
218 Buna karşılık, iman edenler ve (gerektiğinde) Allah yolunda hicret ve cihad edenler, onlar ise, Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah, (kullarının günahlarını) pek çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
219 Sana (sarhoşluk veren) içkilerle, (her türlü) kumar (veya şans oyunların)dan soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve zarar, bununla birlikte insanlar için birtakım menfaatler de vardır; fakat onlardaki günah ve zarar, menfaatlerinden daha büyüktür. Sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: (Bakmaya mükellef bulunduğunuz kişilerin nafakasından) arta kalanı. Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki, sistemli ve etraflıca düşünesiniz,
220 Dünya ve Âhiret (hayatı ve gerçekleri) hakkında. Sana yetimler konusunda (nasıl davranacaklarını) da soruyorlar. De ki: “(Mallarını kullanmada haksızlık yaparım endişesiyle onları sahiplenmeyi bırakmaktansa,) onların iyiliği neyi gerektiriyorsa onu yapmak daha hayırlıdır. Eğer onları içinize alır ve onlarla birlikte olursanız, onlar zaten dinde kardeşlerinizdir; (kardeşliğin gereği de, kardeşlerin ıslah ve faydası için çalışmaktır). Allah, kimin bozguncu ve karıştırıcı, kimin de ıslah edici olduğunu bilir. Eğer Allah dilemiş olsaydı işinizi sarpa sardırır, onu altından kalkamayacağınız yükümlülüklerle zorlaştırırdı. Şüphesiz Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
221 İman etmedikçe müşrik kadınları nikâhınıza almayın. İman etmiş bir cariye, bir hizmetçi kadın, (güzelliği, malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse müşrik bir kadından daha hayırlıdır. (Kadınlarınızı da,) iman etmedikçe müşrik erkeklerle nikâhlamayın. (Yine malı, mevkii ve soyu itibariyle) hoşunuza da gitse, müşrik (hür) bir erkekten mü’min bir köle, bir hizmetçi daha hayırlıdır. O (müşrik erkek ve kadınlar) Ateş’e çağırırlar; Allah ise, sizi izniyle Cennet’e ve günahlarınızın bağışlanmasına çağırır. O, âyetlerini insanlar için açıklıyor ki, düşünsünler, müzakere etsinler ve gerekli öğüdü alsınlar.
222 Sana hayız halinden de soruyorlar. De ki: “O, başkasında tiksinti uyarabilecek bileşimi değişmiş bir kan salgısıdır. Bu sebeple, hayız döneminde (hayız mahallerine mahsus olmak üzere) kadınlardan çekilin ve o hal bitinceye kadar onlara yaklaşmayın. O hal bitip de temizlendikleri zaman, Allah’ın (aranızdaki münasebet için) koyduğu kanunlar çerçevesinde ve belirlediği yoldan onlara varabilirsiniz. Şüphesiz ki Allah, (günahlardan kaçınmakla beraber, beşerî bir sürçme ile günaha düşmelerinin ardından) tam bir pişmanlıkla tevbe edip, tevbelerinde sebat gösterenlerle, (her türlü günah kirinden) temizlenip paklananları sever.
223 Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
224 (Allah adına yemin edip durmayın ve) yemin ettiğinizde de Allah’ı yeminlerinize siper edip, onlarda duracaksınız diye iyi ve faziletli işlerden, takva dairesinde davranmaya çalışmaktan ve insanların arasını ıslah etmekten geri kalmayın. Allah, (her ne söylerseniz) hakkıyla işitendir; (her yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) hakkıyla bilendir.
225 Allah, kasdî olmayan, yalan yere yapılmayan ve çok farkında olmadan dilinizden dökülüveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz; fakat kalblerinizin (yalan, kasıt ve niyet sebebiyle) kazandıklarından dolayı sorumlu tutar. Allah, (kullarını) çok bağışlayandır, (kullarının hataları karşısında) çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
226 Kadınlarına yaklaşmama yemini (i’lâ) edenler için dört ay mühlet vardır. Eğer bu süre içinde (kefaretle) i’lâdan vazgeçip yaklaşırlarsa, şüphesiz ki Allah (kullarını) çok bağışlayandır, (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
227 Eğer (süre dolar da) boşanmaya karar verirlerse, Allah (her ne söylerseniz) çok iyi işitendir; (ne söyleyip ne yaptığınızı ve niçin yaptığınızı) çok iyi bilendir; (dolayısıyla bunun şuurunda olarak davranın.)
228 Boşanmış kadınlar, kendilerini tutup üç âdet (süresi) beklerler. Eğer Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanıyorlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını (hayz halini veya hamileliği) gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Bu süre içinde kocaları şayet barışmak isterlerse, onları tekrar almaya başkalarından daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde Allah’ın koyduğu fıtrat kanunları ve toplum tarafından Din’e zıt olmamak üzere kabul edilmiş örf çerçevesinde yerine getirilmesi gereken hakları vardır. Bununla birlikte erkekler, (vazife ve sorumluluklarına mukabil) kadınlar üzerinde fazladan bir derece sahibidirler. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
229 Boşama iki defadır. Her birinin sonunda, ya erkek hanımını (Din’in, örfün emrettiği) güzellikle tutar veya daha öte bir güzellikle ve gönlünü alarak salar. Boşanma durumunda, (nikâh sırasında mehir ve daha sonra mal olarak) kadınlara verdiğinizden herhangi bir şeyi geri almanız helâl değildir –meğerki eşler, evliliğin devamıyla Allah’ın çizdiği sınırlara riayet etmekten endişeye düşüp (başka şartlarda ayrılmak için aralarında anlaşmış bulunsunlar). Eğer eşlerin, (geçimsizlik veya birbirlerini sevememeleri sebebiyle) Allah’ın koyduğu sınırlara riayet edemeyip (gayrı meşrû yollara sapmalarından) endişe duyarsanız, bu durumda kadının ayrılmak için kocasına (mehri iade etmesi veya daha başka) mal vermesinde, (kocasının da onu almasında) üzerlerine günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır, sakın onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, böyleleri düpedüz zalimlerdir.
230 Eğer erkek, (iki defa boşayıp döndükten sonra hanımını üçüncü defa) boşarsa, o kadın (gönlüyle) bir başka erkeği nikah edip (başka kocaya varıp, ondan da boşanmadan) artık bir daha kendisine helâl olmaz. Eğer (sonradan vardığı koca) onu boşayacak olursa bu takdirde, (kadın ile ilk kocası anlaşıp geçinebileceklerine ve bir arada bulundukları sürece) Allah’ın koyduğu sınırlara riayetle (gayrı meşrû yollara teşebbüs etmeyeceklerine) kanaat getirirlerse, birbirlerine dönmelerinde üzerlerine bir günah yoktur. Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ki, (Allah) onları (sebep, hikmet ve faydalarıyla anlamaya çalışan ve) bilen bir topluluk için açıklıyor.
231 Eğer kadınları boşar ve onlar da bunun neticesinde beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, ya onları güzellikle ve iyi muameleyle tutun veya yine güzellik ve iyi muameleyle salıverin. Onları şu veya bu şekilde haklarına tecavüz etmek maksadıyla zararlarına olarak tutmayın. Kim böyle yaparsa, (kazandığı günah ve üzerine aldığı haktan dolayı) bizzat kendine zulmetmiş olur. Allah’ın âyetlerini, koyduğu hükümleri hafife almayın, onlarla oynamayın; bilakis, Allah’ın üzerinizdeki (bilhassa iman, islâm ve hidayet) nimetini, Kitap’tan ve hikmetten üzerinize indirip bununla size yaptığı nasihat ve irşadı hatırdan çıkarmayın. Allah’a isyandan sakınıp takva dairesine girmeye çalışın ve bilin ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
232 Kadınları boşar ve onlar da beklemeleri gereken süreyi doldururlarsa, (ey hakimler ve iki tarafın velîleri,) bu boşanmış kadınların meşrû ve uygun şartlarda aralarında anlaştıkları takdirde önceki eşleriyle, (ve siz ey onların önceki eşleri, öyle tercih etmeleri durumunda) bir başkasıyla nikâhlanmalarını engellemek için onlara baskı yapmayın. İçinizden Allah’a ve Âhiret Günü’ne gerçekten inanmış olanlara verilen bir öğüt, onların uymaları gereken bir kaidedir bu. Böyle davranmanız, sizin için çok daha nezihtir; her türlü leke ve ayıptan uzak, daha temiz ve daha paktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
233 (Boşanmış olsun, nikâh altında bulunsun,) bütün anneler, babanın sürenin tamamlanmasını istemesi durumunda (Allah’ın hükmü gereği) çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu süre içinde geçim standardına, temel meşrû ihtiyaçlara ve toplumda Din’e ters olmayan genel kabullere göre annelerin yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak babanın görevidir. Hiç kimse takatının üstünde bir görevle yükümlü tutulamaz. Ne anne çocuğundan dolayı, ne de baba çocuğundan dolayı zarar görmelidir. (Emzirme süresi içinde baba ölürse, annenin bakımı, babanın) vârisi (olarak çocuğa ve diğer vârislerine) kalan maldan sağlanır. Anne ve baba, aralarında görüşüp anlaşarak çocuğu iki yıl tamamlanmadan sütten kesmek isterlerse üzerlerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, (ey babalar,) vereceğiniz ücreti toplumda geçerli ölçülere göre ve karşı tarafı incitmeden ödemek şartı ile, bunda da üzerinize bir vebal yoktur. (Her meselede olduğu gibi, bu meselede de) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde hareket etmeye çalışın ve bilin ki Allah, yaptığınız her şeyi çok iyi görmektedir.
234 İçinizden vefat eden erkeklerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, kendilerini evlilik için takdim edici davranışlarda bulunmazlar). Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı sizin için bir vebal söz konusu değildir. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
235 Bu hanımlarla evlenmeyi düşünüyorsanız, (bekleme süreleri içinde de olsa) bunu onlara çıtlatmanızda veya gönlünüzde tutmanızda bir beis yoktur. Allah biliyor ki, siz onları hatırınızdan geçireceksiniz; fakat günah olmayacak bir sözle bunu hissettirmeniz dışında, (süre bitmeden) onlarla gizlice sözleşmeyin ve sürenin bitimine kadar onlarla nikâh akdi yapmayın. Bilin ki Allah, gönlünüzden geçeni de bilmektedir; öyleyse yasakladığı bir işe girişmekten sakının. Yine bilin ki Allah, şüphesiz çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
236 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız,) fakat daha henüz kendilerine el sürmediğiniz veya borç olarak bir mehir belirlemediğiniz kadınları boşamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat onlara (manevî tazminat olarak) bir geçimlik (para, elbise vb.) verin. Halivakti yerinde olan kendi kudretince, darlık içinde bulunan da gücü yettiğince toplumda genel kabul ve ölçülere uygun bir geçimlik versin. Bu, Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendisini görüp gözettiğinin şuuru içinde davranıp, iyiliği şiar edinenler üzerine bir borçtur; (size düşen de böyle olmak, böyle davranmaktır).
237 (Kendileriyle nikâh akdi yaptığınız) kadınları, daha henüz onlara el sürmeden, fakat borç olan mehri belirledikten sonra boşarsanız, bu takdirde mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak o kadınlar gözütok davranırlar da istemezlerse vermeyebilir veya nikâh akdi elinde bulunan koca cömertçe davranırsa, (o mehrin yarısını değil de) tamamını verebilir. (Ey erkekler,) sizin cimrilik yapmayıp mihrin tamamını vermeniz takvaya daha yakındır. Aranızda mürüvveti ve lütufkâr davranmayı unutmayın. Şüphesiz ki Allah, yaptınız her şeyi çok iyi görmektedir.
238 Namazları ve bu arada bilhassa Orta Namaz’ı vaktinde, eksiksiz olarak ve dikkatlice kılın. Allah için kalkın ve (O’nun huzurunda) boyun büküp divan durun.
239 Sizi korkuya sevkeden bir durum başgösterir de (namazı bütün rükünleriyle bir yerde sabit halde eda edemeyecek olursanız), bu takdirde yaya veya binek üzerinde, her ne durumda iseniz öyle kılın. Fakat emniyet ve selâmete çıktığınızda, siz hiçbir şey bilmez bir halde iken Allah size (bilhassa namazın nasıl kılınacağı konusunda) bilmediklerinizi nasıl öğretmişse, Allah’ı bunu nazara alarak zikredin; (namazlarınızı bütün farzları, vacipleri, sünnetleri, hattâ müstehaplarıyla tam olarak kılın.)
240 İçinizden kendilerine ölüm gelip de geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat o eşler (bekleme süreleri olan dört ay on gün geçtikten sonra) kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, mutlak izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
241 Boşanmış kadınlar için de münasip miktar ve tarzda verilmesi gereken bir geçimlik vardır ki, (boşandıktan sonra bekleme süresini içine alan bu geçimliği) vermek müttakîler üzerine bir borçtur; (takva hedefiniz olarak, bunu vermeniz gerekir.)
242 Allah, âyetlerini sizin için böyle açıklıyor ki, akledip onlardaki hikmetleri anlayasınız ve gereğince davranasınız.
243 Bakmaz mısın, binlerce oldukları halde, (sanki ölümden kaçmak mümkünmüş ve gittikleri yerde ölüm yokmuş gibi) ölüm korkusuyla öz diyarlarını terk edip gidenlere! Allah, onlara “Ölün!” dedi; sonra da onlara hayat verdi. Doğrusu Allah, insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat insanların çoğu şükretmez.
244 (Ölüm korkusuyla hareket etmeyin ve) Allah yolunda savaşın; bilin ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
245 Hani kim var, Allah’a (O’nun rızası uğruna ve O’nun yolunda cihad için sarfedilmek üzere veya muhtaçlara infakta bulunarak) güzel bir borç versin de, Allah onu kat kat arttırsın! Allah, (geçimliğinizi ve iç dünyanızı, bazen olur) sıkar daraltır, (bazen olur) açar genişletir; ve sonuçta O’na döndürülürsünüz.
246 Bakmaz mısın, Musa’dan sonra İsrail Oğulları ileri gelenlerinin haline! Kendileri için seçilip gönderilmiş olan bir peygambere, “Başımıza bir hükümdar tayin et de, Allah yolunda savaşalım!” diye müracaatta bulundular. (O Peygamber,) şöyle cevap verdi: “Ya savaş üzerinize farz kılınır da, savaşmazsanız?” Onlar, “Allah yolunda neden savaşmayacakmışız ki, memleketimizden sürülüp çıkarıldık ve çolukçocuğumuzdan edildik!” dediler. Ne vakit ki savaşmak kendilerine farz kılındı, o zaman içlerinden pek azı müstesna, hemen dönüverdiler. Allah, o zalimleri çok iyi bilmektedir.
247 Peygamberleri, onlara dedi: “Allah, size hükümdar olarak Talût’u tayin buyurdu.” Hemen (itiraz edip), “(Bizden olmayan ve bir melik ailesinden gelmeyen) o kişi bize nasıl hükümdarlık yapabilir ki, (içimizden melikler çıkarmış olan) biz (İsrail Oğulları kabilesi) hükümdarlığa ondan daha çok lâyıkız; kaldı ki, kendisine verilmiş öyle fazla bir serveti de yok.” dediler. Peygamber, şöyle cevap verdi: “Allah, onu seçip size tercih buyurdu ve ona (hükümdarlık için gerekli) geniş ilimle birlikte (iktidarını yürütebileceği) sağlam bir yapı bahşetti. Allah, hükümdarlığı kime dilerse ona verir. Allah, (meşiet ve kudretiyle her şeyi) kuşatandır; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
248 Peygamberleri, devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekine (iç huzur ve güven kaynağı) ile birlikte Musa ve Harun’un manevî mirasından bir bakıyenin bulunduğu ve meleklerce taşınan sandığın gelmesidir. Eğer gerçekten mü’min iseniz, bunda sizin için şüphesiz bir delil, bir işaret vardır.
249 Nihayet Talût ordusuyla birlikte hareket etti ve (askerine hitaben şöyle) dedi: “Allah, sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir; kim de ondan hiç tatmazsa, işte o bendendir; şu kadar ki, eliyle bir avuç dolusu alan da (kınanmayacaktır).” İçlerinden pek azı hariç, hepsi o nehirden içti. Derken Talût, evet O ve beraberinde bulunup (sudan hiç içmeyen ve pek az içen) mü’minler nehri geçince, (nehirden az da olsa tatmış bulunanlar), “Bugün Calut ve ordusuna karşı savaşacak takatımız yok!” dediler. Buna karşılık, kendilerini her an Allah’ın huzurundaymış gibi hisseden ve O’na kavuşacaklarına kesin inancı olanlar ise, “Nice küçük topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok büyük topluluklara galip gelmiştir!” diyerek, (inanç ve düşüncelerini dile getirdiler). Allah, sabredenlerle beraberdir.
250 Derken Calut ve ordusu karşısında harp meydanında mevzilenip, (tam bir iman ve teslimiyetle Allah’a yalvararak, şöyle) dediler: “Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır; ayaklarımızı kaydırmayıp sabit tut ve kâfirler güruhuna karşı bize nusret ve zafer bahşet!”
251 Çok geçmedi, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah, O’na hükümdarlık ve hikmet verdi; ayrıca O’na dilediği pek çok şey öğretti. Eğer Allah’ın (bu şekilde) insanların bazısını bazısıyla def etmesi olmasaydı, hiç şüphesiz yer fesada uğrar ve yaşanılmaz hale gelirdi. Lâkin Allah, bütün varlıklara çok büyük bir lütuf ve inayet sahibidir.
252 Bütün bunlar, Allah’ın (vahyettiği) âyetleri, (isim ve sıfatlarıyla O’nu gösteren) delil ve işaretler olup, onları haklarında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan birer gerçek olarak sana okuyoruz. Çünkü sen şüphesiz, hiç şüphesiz (vahye mazhar ve Kitap’la) gönderilenlerdensin.
253 O (gönderilen) rasûller ki, (bazı yönlerden) kimisini kimisine üstün kıldık. İçlerinde kendisiyle Allah’ın (bir perde gerisinden) konuştuğu vardır; kimisini de Allah, derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise (rasûl olduğunu gösteren ve mesajını ispat eden) apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’lKudüs’le destekleyip güçlendirdik. Eğer Allah dilemiş (ve insanlara irade vermeyip, onları mecbur bırakmış olsaydı), o rasûllerin arkasından gelenler, kendilerine apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler gelmesine rağmen birbirleriyle savaşmazlardı. Ne var ki, aralarında anlaşmazlığa düştüler; içlerinde iman eden de vardır, küfür içinde olan da. Eğer Allah dilemiş (ve onlara irade vermeyip kendilerini belli bir davranış şekline mecbur bırakmış olsaydı), aralarında savaşmazlardı. Fakat Allah, ne dilerse onu yapar.
254 Ey iman edenler! Ne herhangi türde bir alışverişin, ne kendisinden yardım umulan bir dostluğun ve ne de şu veya bu şekilde bir kayırma ve aracılığın söz konusu olacağı bir gün gelmeden önce, size rızık olarak (mal, güç, bilgi, zekâ…) her ne vermişsek ondan infak edin. Kâfirler, (gerçeği göremeyen, bakış açıları ve ölçüleri yanlış, yaptıklarıyla içlerini de etraflarını da karartan ve dolayısıyla öncelikle kendilerine zulmeden) zalimlerin ta kendileridir.
255 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh. Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir, Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır. Ne gaflet ve uyuklama basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kim vardır ki, O’nun huzurunda O’nun izni olmadan bir başkası için şefaatte bulunabilsin? Yarattıklarının önündekini arkasındakini, geçmişlerini geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir; onlar ise, O’nun İlmi’nden dilediğinin ötesinde hiçbir şeyi kavrayamazlar. (Mutlak hüküm ve hakimiyetinin tecelligâhı olan) Kürsüsü, gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır; gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na asla ağır gelmez. Ve Aliyy (mutlak yüce olan)dır O ve (Azîm (mutlak azamet sahibi).
256 Dinde zorlama olmaz: doğru eğriden, hak bâtıldan seçilip ayrılmıştır. Artık kim tağutu (sahte ilâhları ve Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçleri) ret ve inkâr edip, (yegâne İlâh, Rab ve Ma’bud olarak) Allah’a iman ederse, hiç şüphesiz en sağlam, kopması mümkün olmayan kulpa yapışmıştır. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir; (niyetleriniz dahil, her şeyi) hakkıyla bilendir.
257 Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). Küfredenlere gelince, onlara velîlik yapanlar tağuttur, onları nurdan her türlü karanlığa çıkarırlar. Onlar, Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar, orada sonsuzca kalacaklardır.
258 Bakmaz mısın, Allah’ın kendisine verdiği mülk ve hükümdarlıkla (şımarıp), İbrahim’le Rabbisi hakkında tartışmaya girişene! İbrahim, “Rabbim O’dur ki, hayat verir ve hayatı alır.” dedi; diğeri, “Ben de hayat verir ve alırım!” karşılığını verdi. Bunun üzerine İbrahim, “Muhakkak ki Allah, güneşi doğudan getirir, haydi sen onu batıdan getir!” deyince, o kâfir ne diyeceğini bilemez bir halde donup kaldı. Allah, (böylesi) zalimler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
259 Veya, (Allah’ın hayat verme, onu alma ve ölüleri diriltmesine bir başka harikulade delil olarak) o kimsenin hali gibi ki, altı üstüne gelmiş ıpıssız bir beldeye uğramıştı da, (Allah’ın kudret tecellilerinin büyüklüğü karşısında duyduğu hayret ve hayranlığını ifade sadedinde,) “Allah, böylesine bir yok oluştan sonra bu beldeyi ve ahalisini acaba nasıl diriltir!” demişti. Bunun üzerine Allah, (gündüzün ilk vakitlerinde onun canını aldı da,) kendisini tam yüz yıl ölü halde tuttu ve sonra da (gündüzün bitiş saatlerine doğru) dirilterek, “(Burada) ne kadar süre kaldın?” diye sordu. O kişi, “Bir gün veya daha az.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Hayır, tam yüz yıl kaldın. Böyle iken bak yiyeceğine ve içeceğine, hiç bozulmamışlar. Ama bir de merkebine bak. Bütün bunlar, seni insanlara bir âyet (onları nasıl yarattığımıza ve tekrar nasıl dirilteceğimize bir delil) kılalım diyedir. (Merkebinin) kemikler(in)e bak, onları nasıl da birleştirip yerli yerine koyuyor, sonra da üzerlerine et giydiriyoruz.” O kişi, gerçek bu şekilde kendisine apaçık belli olunca, “Biliyorum ki” dedi, “şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
260 Bir vakit İbrahim de, “Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” demişti. Allah, “Yoksa inanmıyor muydun?” diye sordu. İbrahim, “Evet, inanıyorum, fakat (meselenin keyfiyetini tafsilatıyla göreyim de,) kalbim tam tatmin olsun istedim.” cevabını verdi. Allah buyurdu: “Öyleyse, (farklı türde) dört kuş tut, onları kendine iyice alıştır ve bütün hususiyetleriyle tanı. Sonra onları kes ve birbirine kat karıştır da, her dağın başına her birinden bir parça koy. Ardından çağır onları, bak nasıl da süratle sana geliyorlar. Bil ki Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunandır.
261 Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.
262 Mallarını Allah yolunda infak edip de, infaklarının ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu: Onların, Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
263 Tatlı ve güzel bir söz, bir ayıp örtme ve kusur bağışlama, peşinden gönül incitici hareket gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının sadakasından) müstağnîdir; kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
264 Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve gönül incitici hareketlerle heder edip de, ne Allah’a ne de Âhiret Günü’ne inanan ve malını sırf insanlara gösteriş yapmak için infak eden kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaygan bir kayaya benzer ki, üzerine şiddetli bir sağanak iniverince toprağı kayar gider de, aslında kaskatı bir taş olduğu ortaya çıkıverir. Bu şekilde onlar, yaptıkları infaktan (Âhiret’e ait sevap ve mükâfat olarak) hiçbir şey elde edemez; işledikleri amelin neticesini alamazlar. Allah, öylesi kâfirler güruhuna hidayet vermez, onları emellerine ulaştırmaz.
265 Mallarını, Allah’ın rızasının nerede yattığını, O’nun nelerden razı olduğunu kollayarak ve içlerindeki imanı takviye edip kökleştirmek için infak edenlerin durumu ise, yüksek bir yerde bulunan güzel bir bahçeye benzer. Bir bahçe ki, üzerine bol yağmur yağar ve ürününü iki kat verir. O kadar ki, bol yağmur düşmese bile bir çisinti yetişir. Allah, her ne yapıyorsanız onu çok iyi görmektedir.
266 Hiçbiriniz arzu eder mi ki, hurmalık ve üzüm bağlarından bir bahçesi olsun; (bir bahçe ki,) içinde çaylar akıyor ve sahibi için her türlü mahsul yetişiyor; ama sahibinin üstüne ihtiyarlık çökmüş, üstelik bir de küçük, zayıf, bakıma muhtaç çocukları ve torunları var: tam bu durumda yakıcı bir bora çıksın da, bahçeyi kasıp kavursun? Allah, âyetleri (gerçeği gösteren delil ve işaretleri) işte böyle açıklar ki, üzerlerinde iyice düşünüp (gereğince davranasınız).
267 Ey iman edenler! Ürettiğiniz malların, kazancınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın iyi, temiz ve helâl olanından infak ediniz; göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı ve kötü mallardan vermeye yeltenmeyiniz. Bilin ki Allah, mutlak servet sahibi, (dolayısıyla kullarının infakından) mutlak müstağnîdir; (bütün ihtiyaçlarınızı gideren ve rızkınızı veren Rabbiniz olarak) hakkıyla hamde ve övgüye lâyıktır.
268 Şeytan sizi (hayırda ve gerekli yerlere harcamakla) fakir olacaksınız diye korkutur ve sizi cimriliğe, (malınızı harcama yeri olarak) çirkin işlere ve ahlâksızlığa teşvik eder. Allah ise size Kendi katından, (sizin tahmin edemeyeceğiniz) bir bağışlanma ve hiç karşılıksız bol bol lütuf va’dediyor. Allah, (rahmet ve lütfuyla) her varlığı kucaklayan, (merhametiyle) kullarına genişlik gösterendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
269 O, hikmeti dilediğine verir. Her kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok büyük bir hayır, (her maldan daha çok ve daha kıymetli bir servet) verilmiştir. Fakat (bütün bu hakikatları) ancak gerçek akıl ve idrak sahipleri anlar, üzerinde düşünür ve gerekli dersi alırlar.
270 (Az çok, iyi kötü, Allah yolunda veya şeytan yolunda) nafaka olarak ne harcar, başkasına ne verirseniz ve (Allah’a itaat veya isyan ifade edecek) adak olarak ne adarsanız, Allah hepsini mutlaka bilir. (Bir an için kendilerini emniyetteymiş gibi görseler de, nihaî akıbetleri itibariyle) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.
271 Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Ama onları gizler ve fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, verdiğiniz sadakaları birtakım kötülük ve günahlarınıza kefaret yapar, bunlarla onları örter. Allah, her ne yapıyorsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır.
272 (Ey Rasûlüm! Bütün bu hükümleri insanlara tebliğ etmek vazifen olmakla birlikte,) onları bilfiil hidayete erdirmek, her işte onlara doğruyu yaptırmak, senin üzerine borç değildir; ancak Allah’tır ki, dilediğine hidayet verir. (O bakımdan, işlediğiniz hayırları, gerek Allah’a, gerekse kendilerine hayır ve iyilikte bulunduğunuz kişilere karşı minnet sebebi yapmayın. Çünkü) hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir ve menfaati sizedir; zaten (mü’ minler olarak) siz, Allah’ın ebedî razılığını dileyip araştırmaktan başka bir maksatla infakta bulunmazsınız. Hayır olarak her ne infak ederseniz, mükâfatı hiç eksiksiz size verilir ve hiçbir şekilde haksızlığa maruz bırakılmazsınız.
273 (Verdiğiniz sadaka, yaptığınız infaklar, öncelikle,) kendilerini Allah yoluna vakfetmiş fakirler içindir; onlar, (fakirliklerinden dolayı, Allah yolunda hizmet vermek ve nafakalarını kazanmak için) yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar; iffet ve hayaları sebebiyle halktan bir talepte bulunmadıkları için de cahiller onları zengin zanneder; fakat sen onları (edep ve nezahetlerinin yansıdığı) sîmalarından tanırsın; insanlardan hele yüzsüzlük ve ısrarla hiçbir şey istemezler. Siz hayır olarak her ne infak ederseniz, hiç şüphesiz Allah hepsini hakkıyla bilir.
274 Mallarını Allah yolunda gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler var ya, onların Rabbileri katında mükâfatları vardır; onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
275 Öte yandan, faiz yiyenler ise, (kendilerini bir süre kârda gibi görseler de,) birden şeytan çarpmışa döner ve (Haşir esnasında kabirden kalkarken de) şeytan çarpmış birinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların “Alışveriş, faiz gibidir.” demelerindendir. Halbuki Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Her kime Rabbisinden bir talimat, bir ihtar gelir de (faizden) vazgeçerse, geçmişte aldığı faizler artık kendisinindir (geri alınmaz), hakkındaki hüküm ise Allah’a âittir; (Allah, onu pişmanlık, tevbe ve sadakatinin derecesine göre dilerse bağışlar.) Her kim de, (bu talimat ve ihtara rağmen) yeniden faizi helâl sayar ve tekrar faiz almaya dönerse, işte onlar Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; orada sonsuzca kalacaklardır.
276 Allah, (malı artırır zannedilen) faize bereket vermez ve onu eksilte eksilte nihayet mahveder; buna karşılık, (malı eksilttiği sanılan) sadakaları ise nemalandırır. Allah, (haramı helâl tanımakta ısrar eden) pek kâfir ve çok günahkâr hiç kimseyi sevmez.
277 İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılan ve zekâtı tastamam verenler, işte onların Rabbileri katında mükâfatları vardır. Onlar için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.
278 Ey iman edenler! Allah’a isyandan sakınıp, O’na tam bir saygı içinde (takva dairesine girmeye çalışın) ve eğer gerçekten mü’minlerseniz, artık faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın.
279 Eğer böyle yapmaz da (faizi helâl saymaya veya haram kabul etmekle birlikte almaya devam ederseniz,) Allah ve Rasûlü’nden size karşı savaş açıldığı malûmunuz olsun. Eğer tevbe eder (ve artık faizden tam olarak vazgeçerseniz), anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme maruz kalmış olursunuz.
280 Borçlanmış olan borcunu ödeyemeyecek bir darlık içinde ise, kolaylığa çıkıncaya kadar ona mühlet verin. (Darda bulunan bir borçluya) alacağınızdan bağışlayıvermeniz ise, sizin için daha da hayırlıdır, eğer (bunun hem toplum hayatı, hem de şahsınız adına ne güzel bir davranış olduğunu) biliyorsanız.
281 (Şimdiden) öyle bir günden korkun ve ona karşı korununuz ki, o gün Allah’a döndürülüp, O’nun huzuruna çıkarılacak (ve dünyada işlediğiniz bütün amelleriniz O’nun hükmüne havale olunacak)tır. Ardından, herkese (dünyada kazandığının) karşılığı tamamen ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.
282 Ey iman edenler! Belli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğuyla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, (Kur’ân ve Rasûlüllah yoluyla) Allah kendisine nasıl öğretmişse, o şekilde yazmaktan kaçınmasın ve yazsın. Üzerinde borç bulunan kişi de yazdırsın, (kendisini yaratan, merhametle, lütuf ve şefkatle besleyip büyüten) Rabbi olan Allah’a gönülden saygı içinde davransın, O’na karşı gelmekten sakınsın ve borcundan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Üzerinde borç bulunan kişi aklı ermez, küçük ve yazdırmaktan âciz ise, bu takdirde velîsi, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile, biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın. Şahitler çağrıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz kâtipler de, borç az olsun çok olsun, onu vadesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle davranmak, Allah katında (kılı kırk yararcasına) doğruluğa daha uygun, şahitlik için daha sağlam ve şüpheye mahal vermemek için daha elverişli bir yoldur. Ancak, aranızda hemen o anda hazır mallar üzerinde yapacağınız peşin bir alışveriş olursa, bu takdirde yazmamanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat her halükârda alışverişlerinizi şahit huzurunda yapmanız daha iyidir; ayrıca, kâtip de şahit de, yazmada ve şahitlikte iki tarafa zarar verecek şekilde davranmasınlar; (önemli işlerinden alıkonulmak, kendilerine yapmaları gerekenin üstünde teklifte bulunmak ve kâtibe ücretini vermemek gibi yollarla) zarara da uğratılmasınlar. Eğer bu türden zararlara yol açacak şekilde davranırsanız, şüphesiz Allah’a itaattan çıkmış olursunuz. Her durumda Allah’a isyandan sakının ve takva dairesine girmeye çalışın. Allah size, (muhtaç bulunduğunuz bütün hükümleri ve her işte takip etmeniz gereken yolu) öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
283 Eğer, sefer gibi (yazdırma imkânının bulunmadığı bir durumda) olur da bir kâtip bulamazsanız, bu takdirde (borçludan) alınan rehin kâfidir. Ama birbirinize güven ve itimat eder (ve rehin almaya gerek görmezseniz), kendisine inanılıp itimat edilen (borçlu), üzerindeki emaneti (vaktinde) iade etsin ve (borcunu ödememek veya eksik ödemek, vaktini aksatmak gibi yollarla, kendisini yaratan, rahmet ve şefkatle büyüyüp yetiştiren) Rabbisi Allah’a karşı gelmekten sakınsın. Bir de, (hiçbiriniz) şahitliği gizlemeyin; kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun (mahalli iman olan) kalbi günaha batmış demektir. Allah, her ne yapıyorsanız onu hakkıyla bilendir.
284 Allah’ındır hep göklerde ve yerde ne varsa; içinizde (tuttuğunuz niyetlerinizi, bizzat ve bilerek kurduğunuz kötülükleri, yaptığınız planları) ister açığa vurun, isterse gizleyin, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çeker. Sonra, (sorumluluğu olanlardan) dilediğini (ister tevbe neticesi olarak, isterse sadece fazlından) bağışlar, dilediğine de (adaleti gereği) azap eder. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
285 (Risalet misyonunun zirvesi) o Rasûl, (vahiy yoluyla Kur’ân ve Sünnet olarak) kendisine Rabbisinden her ne indirildiyse ona iman etti; (beraberindeki) mü’minler de (iman ettiler). Her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine iman etti de, “(İnanma hususunda) O’nun rasûllerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız;” dediler ve şöyle seslendirdiler (imanlarını): “(Rabbimize iman davetini) işittik ve (bu davete uyarak, Musa’nın kavmi gibi ‘isyan ettik’ demeyip,) itaat ettik; ey Rabbimiz, (yine de, hata ve günahlarımızdan dolayı) o çok bol olan bağışlamanı dileriz, ancak Sanadır nihaî varış.”
286 (Onların bu dualarına karşılık Allah şöyle buyurdu: “Ey mü’minler! Allah’ın, içinizde kurduğunuz niyet ve planlardan dolayı bile sizi sorguya çekeceğinden çok endişe duyuyorsanız, şunu da bilin ki:) Allah, kimseye kapasitesinin üstünde bir sorumluluk yüklemez; herkesin kazandığı (hayır) kendi lehine, işlediği (fenalık da) aleyhinedir. (Siz, şöyle dua edin:) ‘Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’”.
- 1
- الٓمٓۚ
- Elif lam mim
- ذٰلِكَ
- işte o
- الْكِتَابُ
- Kitap
- لَا رَيْبَۚۛ
- hiç şüphe yoktur
- ف۪يهِۚۛ
- kendisinde
- هُدًى
- yol göstericidir
- لِلْمُتَّق۪ينَۙ
- müttakiler için
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يُؤْمِنُونَ
- inanıp
- بِالْغَيْبِ
- gaybde(gizlide)
- وَيُق۪يمُونَ
- kılarlar
- الصَّلٰوةَ
- namazlarını
- وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
- ve kendilerine verdiğimiz rızıktan
- يُنْفِقُونَۙ
- (Allah rızası için) harcarlar
- وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ
- iman ederler
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْكَ
- Sana
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene (inanırlar)
- مِنْ قَبْلِكَۚ
- senden önce
- وَبِالْاٰخِرَةِ
- ahirete de
- هُمْ يُوقِنُونَۜ
- kesinlikle
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- عَلٰى
- üzeredirler
- هُدًى
- bir hidayet
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ
- ve işte onlardır
- الْمُفْلِحُونَ
- umduklarına erenler
- اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere gelince
- سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ
- onlar için birdir
- ءَاَنْذَرْتَهُمْ
- onları uyarsan da
- اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ
- uyarmasan da
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- خَتَمَ
- mühürlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى قُلُوبِهِمْ
- onların kalblerini
- وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ
- ve kulaklarını
- وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ
- gözlerine de
- غِشَاوَةٌۘ
- perde inmiştir
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- عَظ۪يمٌ۟
- büyük
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan öyleleri de
- مَنْ يَقُولُ
- derler
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَبِالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
- inanmadıkları halde
- يُخَادِعُونَ
- aldatmağa çalışırlar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ
- ve mü`minleri
- وَمَا يَخْدَعُونَ
- aldatamazlar
- اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ
- kendilerinden başkasını
- وَمَا يَشْعُرُونَۜ
- farkında değiller
- ف۪ي قُلُوبِهِمْ
- onların kablerinde
- مَرَضٌۙ
- hastalık vardır
- فَزَادَهُمُ
- artırmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- مَرَضاًۚ
- hastalıklarını
- وَلَهُمْ
- onlara vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌۙ
- acı
- بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
- yalan söylemelerinden ötürü
- وَاِذَا ق۪يلَ
- denildiği zaman
- لَهُمْ
- onlara
- لَا تُفْسِدُوا
- bozgunculuk yapmayın
- فِي الْاَرْضِۙ
- yeryüzünde
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّمَا
- sadece
- نَحْنُ
- biz
- مُصْلِحُونَ
- düzelticileriz
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- muhakkak
- هُمُ
- onlar
- الْمُفْسِدُونَ
- bozgunculardır
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَشْعُرُونَ
- anlamazlar
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- iman edin
- كَمَٓا
- gibi
- اٰمَنَ
- inandıkları
- النَّاسُ
- insanların
- قَالُٓوا
- derler
- اَنُؤْمِنُ
- inanır mıyız?
- اٰمَنَ
- inandığı
- السُّفَـهَٓاءُۜ
- beyinsizlerin
- اَلَٓا
- iyi bilin ki
- اِنَّهُمْ
- doğrusu onlar
- هُمُ السُّفَـهَٓاءُ
- asıl beyinsizler kendileridir
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inanmış olanlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- وَاِذَا
- ve zaman
- خَلَوْا
- yalnız kaldıkları
- اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ
- şeytanlarıyla
- اِنَّا
- biz
- مَعَكُمْۙ
- sizinle beraberiz
- اِنَّمَا نَحْنُ
- biz sadece
- مُسْتَهْزِؤُ۫نَ
- (onlarla) alay ediyoruz
- اَللّٰهُ
- Allah da
- يَسْتَهْزِئُ
- alay eder
- بِهِمْ
- kendileriyle
- وَيَمُدُّهُمْ
- ve onları bırakır
- ف۪ي طُغْيَانِهِمْ
- taşkınları içinde
- يَعْمَهُونَ
- bocalayıp dururlar
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın aldılar
- الضَّلَالَةَ
- sapıklığı
- بِالْهُدٰىۖ
- hidayet karşılığında
- فَمَا رَبِحَتْ
- kar etmedi
- تِجَارَتُهُمْ
- ticaretleri
- وَمَا كَانُوا
- olmadılar
- مُهْتَد۪ينَ
- doğru yolu bulanlardan
- مَثَلُهُمْ
- Onların durumu
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- الَّذِي اسْتَوْقَدَ
- yakan kişinin
- نَاراًۚ
- ateş
- فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ
- aydınlatır aydınlatmaz
- مَا حَوْلَهُ
- çevresini
- ذَهَبَ
- giderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- بِنُورِهِمْ
- onların nurunu
- وَتَرَكَهُمْ
- ve onları bıraktı
- ف۪ي ظُلُمَاتٍ
- karanlıklar içinde
- لَا يُبْصِرُونَ
- görmezler
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onlar
- لَا يَرْجِعُونَۙ
- dönmezler
- اَوْ
- ya da (onlar)
- كَصَيِّبٍ
- boşanan yağmur gibi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- ف۪يهِ
- içinde
- ظُلُمَاتٌ
- karanlıklar
- وَرَعْدٌ
- ve gök gürlemesi
- وَبَرْقٌۚ
- ve şimşek (ler)
- يَجْعَلُونَ
- tıkarlar
- اَصَابِعَهُمْ
- parmaklarını
- ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ
- kulaklarına
- مِنَ الصَّوَاعِقِ
- yıldırım seslerinden
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۜ
- ölüm
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُح۪يطٌ
- tamamen kuşatmıştır
- بِالْكَافِر۪ينَ
- inkarcıları
- يَكَادُ
- neredeyse
- الْبَرْقُ
- şimşek
- يَخْطَفُ
- kapıverecek
- اَبْصَارَهُمْۜ
- gözlerini
- كُلَّمَٓا
- zaman
- اَضَٓاءَ
- aydınlattığı
- لَهُمْ
- onları
- مَشَوْا
- yürürler
- ف۪يهِۙ
- o(nun ışığı)nda
- وَاِذَٓا اَظْلَمَ
- karanlık çökünce
- عَلَيْهِمْ
- üzerlerine
- قَامُواۜ
- dikilip kalırlar
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَذَهَبَ
- elbette götürürdü
- بِسَمْعِهِمْ
- işitmelerini
- وَاَبْصَارِهِمْۜ
- ve görmelerini
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ۟
- gücü yeter
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- ey insanlar
- اعْبُدُوا
- kulluk edin
- رَبَّكُمُ
- Rabbinize
- الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ
- sizi yaratan
- وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- ve sizden öncekileri
- لَعَلَّكُمْ
- ki
- تَتَّقُونَۙ
- korunasınız
- اَلَّذ۪ي
- O (Rabb) ki
- جَعَلَ
- kıldı
- لَكُمُ
- sizin için
- الْاَرْضَ
- yeri
- فِرَاشاً
- döşek
- وَالسَّمَٓاءَ
- ve göğü
- بِنَٓاءًۖ
- bina
- وَاَنْزَلَ
- ve indirdi
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مَٓاءً
- su
- فَاَخْرَجَ
- çıkardı
- بِه۪
- onunla
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- çeşitli ürünler
- رِزْقاً
- rızık olarak
- لَكُمْۚ
- sizin için
- فَلَا تَجْعَلُوا
- Öyleyse koşmayın
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اَنْدَاداً
- eşler
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَعْلَمُونَ
- bile bile
- وَاِنْ
- Eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- ف۪ي
- içinde
- رَيْبٍ
- şüphe
- مِمَّا نَزَّلْنَا
- indirdiğimizden
- عَلٰى عَبْدِنَا
- kulumuz (Muhammed)e
- فَأْتُوا
- haydi getirin
- بِسُورَةٍ
- bir sure
- مِنْ مِثْلِه۪ۖ
- onun gibi
- وَادْعُوا
- çağırın
- شُهَدَٓاءَكُمْ
- şahitlerinizi
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- اِنْ
- eğer
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- فَاِنْ
- yok eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- yapmadınızsa
- وَلَنْ تَفْعَلُوا
- ki asla yapamayacaksınız
- فَاتَّقُوا
- o halde sakının
- النَّارَ
- ateşten
- الَّت۪ي
- ki
- وَقُودُهَا
- yakıtı
- النَّاسُ
- insanlar
- وَالْحِجَارَةُۚ
- ve taşlardır
- اُعِدَّتْ
- hazırlanmış
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkarcılar için
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الَّذ۪ينَ
- kimseleri
- اٰمَنُوا
- inanan
- وَعَمِلُوا
- ve işleyen
- الصَّالِحَاتِ
- salih işler
- اَنَّ
- muhakkak
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- جَنَّاتٍ
- cennetler
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altlarından
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- كُلَّمَا
- her
- رُزِقُوا
- rızıklandırıldıklarında
- مِنْهَا
- onlardaki
- مِنْ ثَمَرَةٍ
- meyveden
- رِزْقاًۙ
- rızk olarak
- قَالُوا
- derler
- هٰذَا
- Bu
- الَّذ۪ي رُزِقْنَا
- rızıklandığımız şeydir
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- وَاُتُوا
- verilmiştir
- بِه۪
- onlara
- مُتَشَابِهاًۜ
- ona benzer
- وَلَهُمْ
- Onlar için vardır
- ف۪يهَٓا
- orada
- اَزْوَاجٌ
- eşler
- مُطَهَّرَةٌ
- tertemiz
- وَهُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يَسْتَحْـي۪ٓ
- çekinmez
- اَنْ يَضْرِبَ
- vermekten
- مَثَلاً
- misal
- مَا بَعُوضَةً
- bir sivrisineği
- فَمَا
- hatta olanı
- فَوْقَهَاۜ
- onun da üstünde
- فَاَمَّا
- gerçekten
- الَّذ۪ينَ
- kimseler
- اٰمَنُوا
- inanan
- فَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- kesinlikle o
- الْحَقُّ
- haktır (gerçektir)
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- Rablerinden
- وَاَمَّا
- ise
- الَّذ۪ينَ
- edenler
- كَفَرُوا
- inkar
- فَيَقُولُونَ
- derler
- مَاذَٓا
- neyi
- اَرَادَ
- istedi (kasdetti)
- اللّٰهُ
- Allah
- بِهٰذَا
- bu
- مَثَلاًۢ
- misalle
- يُضِلُّ
- saptırır
- بِه۪
- onunla
- كَث۪يراً
- bir çoğunu
- وَيَهْد۪ي
- ve yine yola getirir
- كَث۪يراًۜ
- bir çoğunu
- وَمَا يُضِلُّ
- saptırmaz
- بِه۪ٓ
- onunla
- اِلَّا
- başkasını
- الْفَاسِق۪ينَۙ
- fasıklardan
- اَلَّذ۪ينَ
- onlar ki
- يَنْقُضُونَ
- bozarlar
- عَهْدَ
- verdikleri sözü
- اللّٰهِ
- Allah`a
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- م۪يثَاقِه۪ۖ
- söz verip bağlandıktan
- وَيَقْطَعُونَ
- keserler
- مَٓا
- şeyi
- اَمَرَ
- emrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بِه۪ٓ
- kendisiyle
- اَنْ يُوصَلَ
- birleştirmesini
- وَيُفْسِدُونَ
- ve bozgunculuk yaparlar
- فِي الْاَرْضِۜ
- yeryüzünde
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlardır
- الْخَاسِرُونَ
- ziyana uğrayanlar
- كَيْفَ
- nasıl
- تَكْفُرُونَ
- inkar edersiniz
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَكُنْتُمْ
- siz idiniz
- اَمْوَاتاً
- ölüler
- فَاَحْيَاكُمْۚ
- O sizi diriltti
- ثُمَّ
- sonra
- يُم۪يتُكُمْ
- öldürecek
- يُحْي۪يكُمْ
- diriltecek
- اِلَيْهِ
- O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- هُوَ
- O
- الَّذ۪ي
- ki
- خَلَقَ
- yarattı
- لَكُمْ
- sizin için
- مَا
- ne
- فِي
- varsa
- الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- جَم۪يعاً
- hepsini
- ثُمَّ
- sonra
- اسْتَوٰٓى
- yöneldi
- اِلَى السَّمَٓاءِ
- göğe
- فَسَوّٰيهُنَّ
- onları düzenledi
- سَبْعَ
- yedi
- سَمٰوَاتٍۜ
- gök (olarak)
- وَهُوَ
- ve O
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذْ
- bir zamanlar
- قَالَ
- dedi ki
- رَبُّكَ
- Rabbin
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلٌ
- yaratacağım
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- خَل۪يفَةًۜ
- bir halife
- قَالُٓوا
- dediler (melekler)
- اَتَجْعَلُ
- mi yaratacaksın?
- ف۪يهَا
- orada
- مَنْ
- kimse
- يُفْسِدُ
- bozgunculuk yapan
- وَيَسْفِكُ
- döken
- الدِّمَٓاءَۚ
- kan
- وَنَحْنُ
- oysa biz
- نُسَبِّحُ
- tesbih ediyor
- بِحَمْدِكَ
- seni överek
- وَنُقَدِّسُ
- ve takdis ediyoruz
- لَكَۜ
- seni
- قَالَ
- dedi
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- مَا
- şeyleri
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَعَلَّمَ
- ve öğretti
- اٰدَمَ
- Adem`e
- الْاَسْمَٓاءَ
- isimleri
- كُلَّهَا
- bütün
- ثُمَّ
- sonra
- عَرَضَهُمْ
- onları sunup
- عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
- meleklere
- فَقَالَ
- dedi
- اَنْبِؤُ۫ن۪ي
- bana söyleyin
- بِاَسْمَٓاءِ
- isimlerini
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- onların
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru kimseler
- قَالُوا
- dediler ki
- سُبْحَانَكَ
- Seni tesbih ederiz
- لَا
- yoktur
- عِلْمَ لَنَٓا
- bilgimiz
- اِلَّا
- başka
- مَا عَلَّمْتَنَاۜ
- senin bize öğrettiğinden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- sen
- الْعَل۪يمُ
- bilen
- الْحَك۪يمُ
- hakim olansın
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اَنْبِئْهُمْ
- bunlara haber ver
- بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
- onların isimlerini
- فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ
- bunlara haber verince
- بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
- onların isimlerini
- اَلَمْ اَقُلْ
- dememiş miydim?
- لَكُمْ
- size
- اِنّ۪ٓي
- şüphesiz ben
- اَعْلَمُ
- bilirim
- غَيْبَ
- gayblarını
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاَعْلَمُ
- ve bilirim
- مَا
- şeyleri
- تُبْدُونَ
- sizin açıkladıklarınız
- وَمَا
- ve şeyleri
- كُنْتُمْ
- olduğunuz
- تَكْتُمُونَ
- gizlemekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik
- لِلْمَلٰٓئِكَةِ
- Meleklere
- اسْجُدُوا
- secde edin
- لِاٰدَمَ
- Adem`e
- فَسَجَدُٓوا
- hemen secde ettiler
- اِلَّٓا
- hariç
- اِبْل۪يسَۜ
- İblis
- اَبٰى
- kaçındı
- وَاسْتَكْبَرَ
- kibirlendi
- وَكَانَ
- ve oldu
- مِنَ الْكَافِر۪ينَ
- inkarcılardan
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- يَٓا اٰدَمُ
- ey Adem
- اسْكُنْ
- oturun
- اَنْتَ
- sen
- وَزَوْجُكَ
- ve eşin
- الْجَنَّةَ
- cennette
- وَكُلَا
- yeyin
- مِنْهَا
- ondan
- رَغَداً
- bol bol
- حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
- dilediğiniz yerde
- وَلَا تَقْرَبَا
- yaklaşmayın
- هٰذِهِ
- şu
- الشَّجَرَةَ
- ağaca
- فَتَكُونَا
- olursunuz
- مِنَ الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- فَاَزَلَّهُمَا
- derken onlar(ın ayağın)ı kaydırdı
- الشَّيْطَانُ
- şeytan
- عَنْهَا
- oradan
- فَاَخْرَجَهُمَا
- çıkardı
- مِمَّا كَانَا
- bulundukları yerden
- ف۪يهِۖ
- içinde
- وَقُلْنَا
- dedik ki
- اهْبِطُوا
- inin
- بَعْضُكُمْ
- kiminiz
- لِبَعْضٍ
- kiminize
- عَدُوٌّۚ
- düşman olarak
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُسْتَقَرٌّ
- kalmak
- وَمَتَاعٌ
- ve nimet
- اِلٰى ح۪ينٍ
- bir süre
- فَتَلَقّٰٓى
- derken aldı
- اٰدَمُ
- Adem
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- كَلِمَاتٍ
- kelimeler
- فَتَابَ عَلَيْهِۜ
- bunun üzerine onun tevbesini kabul etti
- اِنَّهُ
- Şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyendir
- قُلْنَا
- dedik
- اهْبِطُوا
- inin
- مِنْهَا
- oradan
- جَم۪يعاًۚ
- hepiniz
- فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ
- yalnız size geldiği zaman
- مِنّ۪ي
- benden
- هُدًى
- bir hidayet
- فَمَنْ
- kimler
- تَبِعَ
- uyarsa
- هُدَايَ
- benim hidayetime
- فَلَا خَوْفٌ
- artık bir korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَالَّذ۪ينَ
- kimseler
- كَفَرُوا
- inkar eden
- وَكَذَّبُوا
- ve yalanlayan
- بِاٰيَاتِنَٓا
- ayetlerimizi
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metleri
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَوْفُوا
- tutun ki
- بِعَهْد۪ٓي
- bana verdiğiniz sözü
- اُو۫فِ
- ben de tutayım
- بِعَهْدِكُمْ
- size verdiğim sözü
- وَاِيَّايَ
- ve sadece benden
- فَارْهَبُونِ
- korkun
- وَاٰمِنُوا
- ve inanın
- بِمَٓا اَنْزَلْتُ
- indirdiğime
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا مَعَكُمْ
- sizin yanınızda bulunanı
- وَلَا تَكُونُٓوا
- ve olmayın
- اَوَّلَ
- ilk
- كَافِرٍ
- inkar eden
- بِه۪ۖ
- onu
- وَلَا تَشْتَرُوا
- ve satmayın
- بِاٰيَات۪ي
- benim ayetlerimi
- ثَمَناً
- bedele
- قَل۪يلاًۘ
- az bir
- وَاِيَّايَ
- ve benden
- فَاتَّقُونِ
- sakının
- وَلَا تَلْبِسُوا
- ve katıştırmayın
- الْحَقَّ
- gerçeği
- بِالْبَاطِلِ
- batılla
- وَتَكْتُمُوا
- ve gizlemeyin
- الْحَقَّ
- hakkı
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bildiğiniz halde
- وَاَق۪يمُوا
- ve kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- ve verin
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- وَارْكَعُوا
- ve ruku edin
- مَعَ
- beraber
- الرَّاكِع۪ينَ
- rüku edenlerle
- اَتَأْمُرُونَ
- emredip
- النَّاسَ
- insanlara
- بِالْبِرِّ
- iyiliği
- وَتَنْسَوْنَ
- unutuyor musunuz?
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinizi
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- تَتْلُونَ
- okuduğunuz halde
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- hala aklınızı kullanmıyor musunuz?
- وَاسْتَع۪ينُوا
- yardım dileyin
- بِالصَّبْرِ
- sabırla
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- وَاِنَّهَا
- şüphesiz bu
- لَكَب۪يرَةٌ
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ
- saygı gösterenlerden
- اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- bilirler
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- مُلَاقُوا
- kavuşacaklarını
- رَبِّهِمْ
- Rablerine
- وَاَنَّهُمْ
- ve gerçekten onlar
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَ۟
- döneceklerini
- يَا
- ey
- بَن۪ٓي
- oğulları
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`metimi
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
- size verdiğim
- وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ
- ve sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- يَوْماً
- günden
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmeyeceği
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يُقْبَلُ
- kabul edilmeyeceği
- مِنْهَا
- kimseden
- شَفَاعَةٌ
- şefaat da
- وَلَا يُؤْخَذُ
- alınmayacağı
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye de
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- hiçbir yardım yapılmayacağı
- وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmıştık
- مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesinden
- يَسُومُونَكُمْ
- onlar size reva görüyor
- سُٓوءَ
- en kötüsünü
- الْعَذَابِ
- azabın
- يُذَبِّحُونَ
- boğazlayıp
- اَبْنَٓاءَكُمْ
- oğullarınızı
- وَيَسْتَحْيُونَ
- sağ bırakıyorlardı
- نِسَٓاءَكُمْۜ
- kadınlarınızı
- وَف۪ي
- ve vardı
- ذٰلِكُمْ
- bunda sizin için
- بَلَٓاءٌ
- imtihan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَاِذْ
- hani
- فَرَقْنَا
- yarmıştık
- بِكُمُ
- sizin için
- الْبَحْرَ
- denizi
- فَاَنْجَيْنَاكُمْ
- sizi kurtarmış
- وَاَغْرَقْـنَٓا
- ve boğmuştuk
- اٰلَ فِرْعَوْنَ
- Fir`avn ailesini
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- görüyordunuz
- وَاِذْ
- hani
- وٰعَدْنَا
- sözleşmiştik
- مُوسٰٓى
- Musa ile
- اَرْبَع۪ينَ
- kırk
- لَيْلَةً
- gece için
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- siz (tanrı) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- onun ardından
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- ظَالِمُونَ
- zalimlerdiniz
- ثُمَّ
- sonra
- عَفَوْنَا
- affetmiştik
- عَنْكُمْ
- sizi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَاِذْ
- ve hani
- اٰتَيْنَا
- vermiştik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitap
- وَالْفُرْقَانَ
- ve furkan
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَهْتَدُونَ
- hidayete erersiniz diye
- وَاِذْ
- Hani
- قَالَ
- demişti ki
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmine
- يَا قَوْمِ
- ey kavmim
- اِنَّكُمْ
- şüphesiz sizler
- ظَلَمْتُمْ
- zulmettiniz
- اَنْفُسَكُمْ
- kendinize
- بِاتِّخَاذِكُمُ
- (tanrı) edinmekle
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- فَتُوبُٓوا
- gelin tevbe edin de
- اِلٰى بَارِئِكُمْ
- yaratıcınıza
- فَاقْتُلُٓوا
- ve öldürün
- اَنْفُسَكُمْۜ
- nefislerinizi
- ذٰلِكُمْ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْ
- sizin için
- عِنْدَ
- katında
- بَارِئِكُمْۜ
- yaratıcınız
- فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
- sizin tevbenizi kabul buyurmuş olur
- اِنَّهُ
- şüphesiz
- هُوَ
- O
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edendir
- الرَّح۪يمُ
- merhametlidir
- وَاِذْ
- ve hani
- قُلْتُمْ
- demiştiniz
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نُؤْمِنَ
- inanmayız
- لَكَ
- sana
- حَتّٰى
- kadar
- نَرَى
- görünceye
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- جَهْرَةً
- açıkça
- فَاَخَذَتْكُمُ
- derhal sizi yakalamıştı
- الصَّاعِقَةُ
- yıldırım gürültüsü
- وَاَنْتُمْ
- siz de
- تَنْظُرُونَ
- bunu görüyordunuz
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثْنَاكُمْ
- sizi tekrar diriltmiştik
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَوْتِكُمْ
- ölümünüzün
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz diye
- وَظَلَّلْنَا
- ve gölgelik çektik
- عَلَيْكُمُ
- üstünüze
- الْغَمَامَ
- bulutu
- وَاَنْزَلْنَا
- ve indirdik
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَنَّ
- kudret helvası
- وَالسَّلْوٰىۜ
- ve bıldırcın
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- güzelliklerden
- مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
- rızık olarak verdiğimiz
- وَمَا ظَلَمُونَا
- onlar bize zulmetmiyorlardı
- وَلٰكِنْ
- ama
- كَانُٓوا
- idiler
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerine
- يَظْلِمُونَ
- zulmetmekte
- وَاِذْ
- hani
- قُلْنَا
- demiştik ki
- ادْخُلُوا
- girin
- هٰذِهِ
- şu
- الْقَرْيَةَ
- kente
- فَكُلُوا
- yeyin
- مِنْهَا
- oradan
- حَيْثُ
- yerde
- شِئْتُمْ
- dilediğiniz
- رَغَداً
- bol bol
- وَادْخُلُوا
- girin
- الْبَابَ
- kapıdan
- سُجَّداً
- secde ederek
- وَقُولُوا
- ve deyin
- حِطَّةٌ
- hitta (ya Rabbi bizi affet)
- نَغْفِرْ
- biz de bağışlayalım
- لَكُمْ
- sizin
- خَطَايَاكُمْۜ
- hatalarınızı
- وَسَنَز۪يدُ
- ve daha fazlasını vereceğiz
- الْمُحْسِن۪ينَ
- güzel davrananlara
- فَبَدَّلَ
- derken değiştirdiler
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimler
- قَوْلاً
- bir sözle
- غَيْرَ
- başka
- الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ
- kendilerine söylenenden
- فَاَنْزَلْنَا
- biz de indirdik
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zulmedenlerin
- رِجْزاً
- bir azab
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟
- yaptıkları kötülüklerden dolayı
- وَاِذِ
- hani
- اسْتَسْقٰى
- su istemişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪
- kavmi için
- فَقُلْنَا
- demiştik
- اضْرِبْ
- vur
- بِعَصَاكَ
- asanla
- الْحَجَرَۜ
- taşa
- فَانْفَجَرَتْ
- fışkırmıştı
- مِنْهُ
- ondan
- اثْنَتَا عَشْرَةَ
- on iki
- عَيْناًۜ
- göze (pınar)
- قَدْ عَلِمَ
- bilmişti
- كُلُّ
- bütün
- اُنَاسٍ
- insanlar
- مَشْرَبَهُمْۜ
- kendi içecekleri yeri
- كُلُوا
- yeyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- مِنْ رِزْقِ
- rızkından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَلَا تَعْثَوْا
- ve (başkalarına) saldırmayın
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- مُفْسِد۪ينَ
- bozgunculuk yaparak
- وَاِذْ
- hani
- قُلْتُمْ
- siz demiştiniz ki
- يَا مُوسٰى
- ey Musa
- لَنْ نَصْبِرَ
- biz dayanamayız
- عَلٰى طَعَامٍ
- yemeğe
- وَاحِدٍ
- bir
- فَادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُخْرِجْ
- çıkarsın
- لَنَا
- bize
- مِمَّا
- şeylerden
- تُنْبِتُ
- bitirdiği
- الْاَرْضُ
- yerin
- مِنْ بَقْلِهَا
- sebzesinden
- وَقِثَّٓائِهَا
- acurundan
- وَفُومِهَا
- sarımsağından
- وَعَدَسِهَا
- mercimeğinden
- وَبَصَلِهَاۜ
- soğanından
- قَالَ
- dedi ki
- اَتَسْتَبْدِلُونَ
- değiştirmek mi istiyorsunuz?
- الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى
- daha aşağı olanı
- بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ
- iyi olanla
- اِهْبِطُوا
- inin
- مِصْراً
- bir şehre
- فَاِنَّ لَكُمْ
- sizin için var
- مَا سَاَلْتُمْۜ
- istediğiniz şeyler
- وَضُرِبَتْ
- vuruldu
- عَلَيْهِمُ
- üzerlerine
- الذِّلَّةُ
- alçaklık
- وَالْمَسْكَنَةُ
- ve yoksulluk (damgası)
- وَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- bir gazaba
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah`tan
- ذٰلِكَ
- işte bu
- بِاَنَّهُمْ كَانُوا
- şüphesiz öyle oldu
- يَكْفُرُونَ
- (çünkü) inkar ediyorlar
- بِاٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَيَقْتُلُونَ
- ve öldürüyorlardı
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- بِغَيْرِ الْحَقِّۜ
- haksız yere
- بِمَا
- sebebiyledir
- عَصَوْا
- isyan etmeleri
- وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟
- sınırı aştıkları
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- وَالَّذ۪ينَ هَادُوا
- ve yahudiler
- وَالنَّصَارٰى
- ve hıristiyanlar
- وَالصَّابِـ۪ٔينَ
- ve sabiiler
- مَنْ اٰمَنَ
- kim inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَعَمِلَ
- ve yaparsa
- صَالِحاً
- iyi işler
- فَلَهُمْ
- onlar için vardır
- اَجْرُهُمْ
- mükafatları
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۖ
- rablerinin
- وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ
- onlara korku yoktur
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almış
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- dağı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimizi
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاذْكُرُوا
- hatırlayın
- مَا ف۪يهِ
- içinde olanı
- لَعَلَّكُمْ
- belki
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- dönmüştünüz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَۚ
- bunun
- فَلَوْلَا
- eğer olmasaydı
- فَضْلُ
- iyiliği
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَرَحْمَتُهُ
- ve merhameti
- لَكُنْتُمْ
- elbette olurdunuz
- مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
- ziyana uğrayanlardan
- وَلَقَدْ
- elbette
- عَلِمْتُمُ
- bilmişsinizdir
- الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا
- haddi aşanları
- مِنْكُمْ
- içinizden
- فِي السَّبْتِ
- cumartesi günü
- فَقُلْنَا
- işte dedik
- لَهُمْ
- onlara
- كُونُوا
- olun
- قِرَدَةً
- maymunlar
- خَاسِـ۪ٔينَۚ
- aşağılık
- فَجَعَلْنَاهَا
- ve bunu yaptık
- نَكَالاً
- ibretlik bir ceza
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا
- önündekilere
- وَمَا خَلْفَهَا
- ve ardından geleceklere
- وَمَوْعِظَةً
- ve bir öğüt
- لِلْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler için
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- مُوسٰى
- Musa
- لِقَوْمِه۪ٓ
- kavmine
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْمُرُكُمْ
- size emrediyor
- اَنْ تَذْبَحُوا
- kesmenizi
- بَقَرَةًۜ
- bir inek
- قَالُٓوا
- dediler
- اَتَتَّخِذُنَا هُزُواًۜ
- bizimle alay mı ediyorsun?
- قَالَ
- dedi
- اَعُوذُ
- sığınırım
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- اَنْ اَكُونَ
- olmaktan
- مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
- cahillerden
- قَالُوا
- dediler
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۜ
- onun ne olduğunu
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا فَارِضٌ
- yaşlı olmayan
- وَلَا بِكْرٌۜ
- ve körpe de olmayan
- عَوَانٌ
- orta yaşlı
- بَيْنَ
- arasında
- ذٰلِكَۜ
- bunun
- فَافْعَلُوا
- haydi yapın
- مَا تُؤْمَرُونَ
- size emredileni
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا لَوْنُهَاۜ
- onun rengi nedir
- قَالَ
- dedi
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- diyor ki
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ
- parlak sarı
- لَوْنُهَا
- renginde
- تَسُرُّ
- sevinç verir
- النَّاظِر۪ينَ
- bakanlara
- قَالُوا
- dediler ki
- ادْعُ
- du`a et
- لَنَا
- bizim için
- رَبَّكَ
- Rabbine
- يُبَيِّنْ
- açıklasın
- لَنَا
- bize
- مَا هِيَۙ
- onun nasıl bir şey olduğunu
- اِنَّ
- zira
- الْبَقَرَ
- o inek
- تَشَابَهَ
- benzer geldi
- عَلَيْنَاۜ
- bize
- وَاِنَّٓا
- ama mutlaka biz
- اِنْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dilerse
- اللّٰهُ
- Allah
- لَمُهْتَدُونَ
- hidayeti buluruz
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّهُ
- şüphesiz O
- يَقُولُ
- şöyle diyor
- اِنَّهَا
- gerçekten o
- بَقَرَةٌ
- bir inektir
- لَا ذَلُولٌ
- boyundurluk altına alınmamış
- تُث۪يرُ
- sürmek için
- الْاَرْضَ
- yeri
- وَلَا تَسْقِي
- ve sulamaz
- الْحَرْثَۚ
- ekin
- مُسَلَّمَةٌ
- kusursuz
- لَا شِيَةَ
- hiçbir alacası yok
- ف۪يهَاۜ
- onda
- قَالُوا
- dediler
- الْـٰٔنَ
- işte şimdi
- جِئْتَ
- getirdin
- بِالْحَقِّۜ
- doğruyu
- فَذَبَحُوهَا
- ve boğazladılar onu
- وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟
- az daha yapmayacaklardı
- وَاِذْ
- hani
- قَتَلْتُمْ
- siz öldürmüştünüz
- نَفْساً
- bir adam
- فَادّٰرَءْتُمْ
- birbirinizle atışmıştınız
- ف۪يهَاۜ
- onun hakkında
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- مُخْرِجٌ
- ortaya çıkarıcıdır
- مَا كُنْتُمْ
- olduğunuz şeyi
- تَكْتُمُونَۚ
- gizlemiş
- فَقُلْنَا
- dedik ki
- اضْرِبُوهُ
- vurun ona (öldürülene)
- بِبَعْضِهَاۜ
- (ineğin) bir parçasıyla
- كَذٰلِكَ
- işte böylece
- يُحْـيِ
- diriltir
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمَوْتٰى
- ölüleri
- وَيُر۪يكُمْ
- ve size gösterir
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ
- düşünürsünüz
- ثُمَّ
- sonra yine
- قَسَتْ
- katılaştı
- قُلُوبُكُمْ
- kalbleriniz
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- ذٰلِكَ
- bunun
- فَهِيَ
- şimdi onlar
- كَالْحِجَارَةِ
- taş gibi
- اَوْ
- hatta
- اَشَدُّ
- daha da
- قَسْوَةًۜ
- katıdır
- وَاِنَّ
- çünkü
- مِنَ الْحِجَارَةِ
- öyle taş var ki
- لَمَا يَتَفَجَّرُ
- fışkırır
- مِنْهُ
- içinden
- الْاَنْهَارُۜ
- ırmaklar
- وَاِنَّ مِنْهَا
- öylesi de var ki
- لَمَا يَشَّقَّقُ
- çatlayıverir de
- فَيَخْرُجُ
- çıkar
- مِنْهُ
- ondan
- الْمَٓاءُۜ
- su
- لَمَا يَهْبِطُ
- aşağı yuvarlanır
- مِنْ خَشْيَةِ
- korkusundan
- اللّٰهِۜ
- Allah
- وَمَا
- ve değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- اَفَتَطْمَعُونَ
- umuyor musunuz?
- اَنْ يُؤْمِنُوا
- inanacaklarını
- لَكُمْ
- size
- وَقَدْ
- oysa
- كَانَ
- vardı ki
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْ
- bunlardan
- يَسْمَعُونَ
- işitirlerdi de
- كَلَامَ
- sözünü
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- ثُمَّ
- sonra
- يُحَرِّفُونَهُ
- onu değiştirirlerdi
- مِنْ بَعْدِ
- ardından
- مَا عَقَلُوهُ
- düşünüp akıl erdirdikten
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- وَاِذَا
- zaman
- لَقُوا
- rastladıkları
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlara
- قَالُٓوا
- derler
- اٰمَنَّاۚ
- inandık
- خَلَا
- yalnız kaldıkları
- بَعْضُهُمْ
- bazısı
- اِلٰى بَعْضٍ
- bazısıyla
- اَتُحَدِّثُونَهُمْ
- onlara haber mi veriyorsunuz
- بِمَا فَتَحَ
- açtığı şeyleri
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- عَلَيْكُمْ
- size
- لِيُحَٓاجُّوكُمْ
- sizin aleyhinizde delil olarak kullansınlar
- بِه۪
- onu
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّكُمْۜ
- Rabbiniz
- اَفَلَا تَعْقِلُونَ
- Aklınızı kullanmıyor musunuz?
- اَوَلَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlar mı ki?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا يُسِرُّونَ
- onların gizlediklerini
- وَمَا يُعْلِنُونَ
- ve açığa vurduklarını
- وَمِنْهُمْ
- onların içinde vardır
- اُمِّيُّونَ
- ümmiler
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmezler
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- اِلَّٓا
- dışında
- اَمَانِيَّ
- kuruntuları
- وَاِنْ هُمْ
- onlar
- اِلَّا
- sadece
- يَظُنُّونَ
- zannediyorlar
- فَوَيْلٌ
- vay haline
- لِلَّذ۪ينَ
- o kimselerin ki
- يَكْتُبُونَ
- yazıp
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِاَيْد۪يهِمْ
- elleriyle
- ثُمَّ
- sonra
- يَقُولُونَ
- derler
- هٰذَا
- bu
- مِنْ عِنْدِ
- katındandır
- اللّٰهِ
- Allah
- لِيَشْتَرُوا
- satmak için
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۜ
- az bir
- لَهُمْ
- onların
- مِمَّا
- ötürü
- كَتَبَتْ
- yazdığından
- اَيْد۪يهِمْ
- ellerinin
- وَوَيْلٌ
- vay haline
- يَكْسِبُونَ
- kazandıklarından
- وَقَالُوا
- Bir de dediler ki
- لَنْ تَمَسَّنَا
- bize dokunmayacaktır
- النَّارُ
- ateş
- اِلَّٓا
- dışında
- اَيَّاماً
- gün
- مَعْدُودَةًۜ
- sayılı birkaç
- قُلْ
- De ki
- اَتَّخَذْتُمْ
- aldınız mı?
- عِنْدَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- عَهْداً
- bir söz (bu hususta)
- فَلَنْ يُخْلِفَ
- öyleyse dönmez
- اللّٰهُ
- Allah
- عَهْدَهُٓ
- sözünden
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا
- bir şey mi
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- بَلٰى
- Evet
- مَنْ
- kim
- كَسَبَ
- kazanır
- سَيِّئَةً
- bir günah
- وَاَحَاطَتْ
- kuşatmış olursa
- بِه۪
- kendisini
- خَط۪ٓيـَٔتُهُ
- suçu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- İnanıp
- وَعَمِلُوا
- yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- yararlı işler
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar da
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- الْجَنَّةِۚ
- cennet
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- sürekli kalacaklardır
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- biz almıştık
- م۪يثَاقَ
- bir söz
- بَن۪ٓي
- oğullarından
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- لَا تَعْبُدُونَ
- kulluk etmeyeceksiniz
- اِلَّا
- başkasına
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَبِالْوَالِدَيْنِ
- anaya-babaya
- اِحْسَاناً
- iyilik edeceksiniz
- وَذِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullara
- وَقُولُوا
- söyleyin
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- حُسْناً
- güzel söz
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- ثُمَّ
- sonra
- تَوَلَّيْتُمْ
- döndünüz
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azınız
- مِنْكُمْ
- siz
- وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ
- hala yüz çevirip duruyorsunuz
- وَاِذْ
- hani
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- sizden kesin söz
- لَا تَسْفِكُونَ
- dökmeyeceksiniz
- دِمَٓاءَكُمْ
- birbirinizin kanını
- وَلَا تُخْرِجُونَ
- çıkarmayacaksınız
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- مِنْ دِيَارِكُمْ
- yurtlarınızdan
- ثُمَّ
- sonra
- اَقْرَرْتُمْ
- kabul etmiştiniz
- وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
- buna siz şahidsiniz
- ثُمَّ
- Ama
- اَنْتُمْ
- siz
- هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
- bunlar
- تَقْتُلُونَ
- öldürüyorsunuz
- اَنْفُسَكُمْ
- birbirinizi
- وَتُخْرِجُونَ
- çıkarıyorsunuz
- فَر۪يقاً
- bir grubu
- مِنْكُمْ
- sizden
- مِنْ دِيَارِهِمْۘ
- yurtlarından
- تَظَاهَرُونَ
- birleşiyorsunuz
- عَلَيْهِمْ
- onlara karşı
- بِالْاِثْمِ
- günah
- وَالْعُدْوَانِۜ
- ve düşmanlıkla
- وَاِنْ يَأْتُوكُمْ
- size geldiklerinde
- اُسَارٰى
- esir olarak
- تُفَادُوهُمْ
- fidyelerini veriyor (kurtarıyor)sunuz
- وَهُوَ مُحَرَّمٌ
- yasaklanmış iken
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِخْرَاجُهُمْۜ
- onları çıkarmak
- اَفَتُؤْمِنُونَ
- yoksa siz inanıyor da
- بِبَعْضِ
- bir kısmına
- الْكِتَابِ
- Kitabın
- وَتَكْفُرُونَ
- inkar mı ediyorsunuz
- بِبَعْضٍۚ
- bir kısmını
- فَمَا
- nedir?
- جَزَٓاءُ
- cezası
- مَنْ
- kimsenin
- يَفْعَلُ
- yapan
- ذٰلِكَ
- bunu
- اِلَّا
- başka
- خِزْيٌ
- rezil olmaktan
- فِي الْحَيٰوةِ
- hayatında
- الدُّنْيَاۚ
- dünya
- وَيَوْمَ
- gününde de
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- يُرَدُّونَ
- onlar itilirler
- اِلٰٓى اَشَدِّ
- en şiddetlisine
- الْعَذَابِۜ
- azabın
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- bilmez
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın alan kimselerdir
- الْحَيٰوةَ
- hayatını
- الدُّنْيَا
- dünya
- بِالْاٰخِرَةِۘ
- ahireti verip
- فَلَا يُخَفَّفُ
- hiç hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟
- ve onlara hiç yardım edilmez
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- اٰتَيْنَا
- verdik
- مُوسَى
- Musa`ya
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَقَفَّيْنَا
- birbiri ardınca gönderdik
- مِنْ بَعْدِه۪
- arkasından
- بِالرُّسُلِ
- peygamberler
- وَاٰتَيْنَا
- verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs (Cebrail) ile
- اَفَكُلَّمَا
- öyle mi?
- جَٓاءَكُمْ
- size gelse
- رَسُولٌ
- bir peygamber
- بِمَا
- şey ile
- لَا تَهْوٰٓى
- istemediği
- اَنْفُسُكُمُ
- canınızın
- اسْتَكْبَرْتُمْۚ
- büyüklük taslayarak
- فَفَر۪يقاً
- kimini
- كَذَّبْتُمْۘ
- yalanlayacak
- وَفَر۪يقاً
- kimini de
- تَقْتُلُونَ
- öldüreceksiniz
- وَقَالُوا
- dediler
- قُلُوبُنَا
- kalblerimiz
- غُلْفٌۜ
- perdelidir
- بَلْ
- bilakis
- لَعَنَهُمُ
- onları la`netlemiştir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُفْرِهِمْ
- inkarlarından dolayı
- فَقَل۪يلاً
- artık çok az
- مَا يُؤْمِنُونَ
- inanırlar
- وَلَمَّا
- Ne zaman ki
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldi
- كِتَابٌ
- bir Kitap (Kur`an)
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayıcı
- لِمَا مَعَهُمْۙ
- yanlarında bulunan (Tevrat)ı
- وَكَانُوا
- halde
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- يَسْتَفْتِحُونَ
- yardım istedikleri
- عَلَى
- karşı
- الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ
- inkar edenlere
- فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ
- kendilerine gelince
- مَا عَرَفُوا
- o bildikleri (Kur`an)
- كَفَرُوا
- inkar ettiler
- بِه۪ۘ
- onu
- فَلَعْنَةُ
- artık la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- عَلَى الْكَافِر۪ينَ
- inkarcıların üzerine olsun!
- بِئْسَمَا
- ne kötüdür
- اشْتَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları şey
- اَنْفُسَهُمْ
- kendilerini
- اَنْ يَكْفُرُوا
- inkar etmek için
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeyi
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- بَغْياً
- çekemeyerek
- اَنْ يُنَزِّلَ
- (vahiy) indirmesini
- مِنْ فَضْلِه۪
- lutfundan
- عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- مِنْ عِبَادِه۪ۚ
- kullarından
- فَبَٓاؤُ۫
- uğradılar
- بِغَضَبٍ
- gazab
- عَلٰى
- üstüne
- غَضَبٍۜ
- gazaba
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- İnkar edenler için
- عَذَابٌ
- bir azab vardır
- مُه۪ينٌ
- alçaltıcı
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- denildiği
- لَهُمْ
- onlara
- اٰمِنُوا
- inanın
- بِمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiği şeye
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- نُؤْمِنُ
- inanırız
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- عَلَيْنَا
- bize
- وَيَكْفُرُونَ
- inkar ederler
- بِمَا وَرَٓاءَهُ
- ondan sonra geleni
- وَهُوَ
- halbuki o
- الْحَقُّ
- haktır
- مُصَدِّقاً
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْۜ
- yanlarında bulunanı
- قُلْ
- de ki
- فَلِمَ تَقْتُلُونَ
- neden öldürüyordunuz?
- اَنْبِيَٓاءَ
- peygamberlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ قَبْلُ
- daha önce
- اِنْ
- gerçekten
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- وَلَقَدْ
- Andolsun
- جَٓاءَكُمْ
- size gelmişti
- مُوسٰى
- Musa
- بِالْبَيِّنَاتِ
- apaçık delillerle
- ثُمَّ
- sonra
- اتَّخَذْتُمُ
- (ilah) edinmiştiniz
- الْعِجْلَ
- buzağıyı
- مِنْ بَعْدِه۪
- ardından
- وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
- zalimler olarak
- وَاِذْ
- hani bir zaman
- اَخَذْنَا
- almıştık
- م۪يثَاقَكُمْ
- kesin sözünüzü
- وَرَفَعْنَا
- ve kaldırmıştık
- فَوْقَكُمُ
- üzerinize
- الطُّورَۜ
- Tur(dağın)ı
- خُذُوا
- tutun
- مَٓا
- şeyi
- اٰتَيْنَاكُمْ
- size verdiğimiz
- بِقُوَّةٍ
- kuvvetle
- وَاسْمَعُواۜ
- dinleyin (demiştik)
- قَالُوا
- dediler
- سَمِعْنَا
- dinledik
- وَعَصَيْنَا
- ve isyan ettik
- وَاُشْرِبُوا
- içirildi
- ف۪ي قُلُوبِهِمُ
- kalblerine
- الْعِجْلَ
- buzağı (sevgisi)
- بِكُفْرِهِمْۜ
- inkarlarıyla
- قُلْ
- de ki
- بِئْسَمَا
- ne kötü şey
- يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ
- size emrediyor
- ا۪يمَانُكُمْ
- imanınız
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanan kimseler
- قُلْ
- de ki
- اِنْ
- eğer
- كَانَتْ لَكُمُ
- yalnız size ait ise
- الدَّارُ
- yurdu
- الْاٰخِرَةُ
- ahiret
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- خَالِصَةً
- gerçekten
- مِنْ دُونِ النَّاسِ
- kimsenin değil de
- فَتَمَنَّوُا
- haydi temenni edin
- الْمَوْتَ
- ölümü
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- sözünüzde doğru
- وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ
- fakat ölümü istemezler
- اَبَداً
- asla
- بِمَا قَدَّمَتْ
- yapıp sunduğu işlerden dolayı
- اَيْد۪يهِمْۜ
- ellerinin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَلَتَجِدَنَّهُمْ
- onları bulursun
- اَحْرَصَ
- en düşkünü
- النَّاسِ
- insanların
- عَلٰى حَيٰوةٍۚ
- hayata
- وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا
- ortak koşanlardan bile
- يَوَدُّ
- ister
- اَحَدُهُمْ
- her biri
- لَوْ يُعَمَّرُ
- yaşatılmasını
- اَلْفَ
- bin
- سَنَةٍۚ
- yıl
- وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪
- onu uzaklaştıracak değildir
- مِنَ الْعَذَابِ
- azabdan
- اَنْ يُعَمَّرَۜ
- oysa yaşamak
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بَص۪يرٌ
- görüyor
- بِمَا يَعْمَلُونَ۟
- yaptıklarını
- قُلْ
- de ki
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise (bilsin ki)
- عَدُواًّ
- düşman
- لِجِبْر۪يلَ
- Cebrail`e
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- نَزَّلَهُ
- onu indirmiştir
- عَلٰى قَلْبِكَ
- kalbine
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقاً
- doğrulayıcı olarak
- لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
- kendinden öncekileri
- وَهُدًى
- ve hidayet
- وَبُشْرٰى
- ve müjdeci
- لِلْمُؤْمِن۪ينَ
- inananlara
- مَنْ
- kim
- كَانَ
- ise
- عَدُواًّ
- düşman
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- ve meleklerine
- وَرُسُلِه۪
- ve resullerine
- وَجِبْر۪يلَ
- ve Cebrail`e
- وَم۪يكَالَ
- ve Mikail`e
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah da
- عَدُوٌّ
- düşmanıdır
- لِلْكَافِر۪ينَ
- inkar edenlerin
- وَلَقَدْ
- andolsun
- اَنْزَلْـنَٓا
- indirdik
- اِلَيْكَ
- sana
- اٰيَاتٍ
- ayetler
- بَيِّنَاتٍۚ
- apaçık
- وَمَا يَكْفُرُ
- inkar etmez
- بِهَٓا
- onları
- اِلَّا الْفَاسِقُونَ
- fasıklardan başkası
- اَوَكُلَّمَا
- ne zaman
- عَاهَدُوا
- anlaştılarsa
- عَهْداً
- ahitle
- نَبَذَهُ
- onu bozmadı mı?
- فَر۪يقٌ
- bir grup
- مِنْهُمْۜ
- onlardan
- بَلْ
- Zaten
- اَكْثَرُهُمْ
- çokları
- لَا يُؤْمِنُونَ
- inanmazlar
- وَلَمَّا
- ne zaman
- جَٓاءَهُمْ
- onlara geldiyse
- رَسُولٌ
- bir elçi
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مُصَدِّقٌ
- doğrulayan
- لِمَا مَعَهُمْ
- yanlarındakini
- نَبَذَ
- attılar
- فَر۪يقٌ
- bir gurup
- مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlerden
- الْكِتَابَۗ
- kitap
- كِتَابَ
- kitabı
- وَرَٓاءَ
- arkasına
- ظُهُورِهِمْ
- sırtlarının
- كَاَنَّهُمْ
- sanki gibi
- لَا يَعْلَمُونَ
- bilmiyorlarmış
- وَاتَّـبَعُوا
- uydular
- مَا
- şeye
- تَتْلُوا
- uydurduğu
- الشَّيَاط۪ينُ
- şeytanların
- عَلٰى مُلْكِ
- mülkü hakkında
- سُلَيْمٰنَۚ
- Süleyman`ın
- وَمَا كَفَرَ
- oysa küfre girmedi
- سُلَيْمٰنُ
- Süleyman
- وَلٰكِنَّ
- Fakat
- الشَّيَاط۪ينَ
- şeytanlar
- كَفَرُوا
- küfre girdiler
- يُعَلِّمُونَ
- öğreterek
- النَّاسَ
- insanlara
- السِّحْرَۗ
- sihri
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirileni
- عَلَى الْمَلَكَيْنِ
- iki meleğe
- بِبَابِلَ
- Babil`de
- هَارُوتَ
- Harut
- وَمَارُوتَۜ
- ve Marut (isimli)
- وَمَا يُعَلِّمَانِ
- onlar öğretmezlerdi
- مِنْ اَحَدٍ
- hiç kimseye
- حَتّٰى يَقُولَٓا
- demedikçe
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- نَحْنُ
- biz
- فِتْنَةٌ
- fitneyiz
- فَلَا تَكْفُرْۜ
- sakın küfre girmeyin
- فَيَتَعَلَّمُونَ
- fakat öğreniyorlardı
- مِنْهُمَا
- bunlardan
- مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪
- ayıran şeyi
- بَيْنَ
- arasını
- الْمَرْءِ
- eşi
- وَزَوْجِه۪ۜ
- ve karısının
- وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ
- ama onlar zarar veremezler
- بِه۪
- onunla
- اِلَّا
- başka
- بِاِذْنِ
- izninden
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَيَتَعَلَّمُونَ
- onlar öğreniyorlardı
- مَا
- şeyi
- يَضُرُّهُمْ
- zarar veren
- وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ
- yarar vereni değil
- وَلَقَدْ
- andolsun
- عَلِمُوا
- gayet iyi biliyorlardı ki
- لَمَنِ
- kimsenin
- اشْتَرٰيهُ
- onu satın alan
- مَا لَهُ
- yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ۠
- bir nasibi
- وَلَبِئْسَ
- ne kötüdür
- مَا
- şey
- شَرَوْا بِه۪ٓ
- sattıkları
- اَنْفُسَهُمْۜ
- kendilerini
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ
- (bunu) bilselerdi!
- وَلَوْ
- eğer
- اَنَّهُمْ
- şüphesiz onlar
- اٰمَنُوا
- iman etseler
- وَاتَّقَوْا
- ve sakınmış olsalardı
- لَمَثُوبَةٌ
- sevabı
- مِنْ عِنْدِ
- katından
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- خَيْرٌۜ
- daha hayırlı olurdu
- لَوْ
- keşke
- كَانُوا يَعْلَمُونَ۟
- bilselerdi
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- لَا تَقُولُوا
- demeyin
- رَاعِنَا
- Ra`ina (bizi gözet yahut: kaba söz)
- وَقُولُوا
- deyin
- انْظُرْنَا
- unzurna (bize bak)
- وَاسْمَعُواۜ
- ve dinleyin
- وَلِلْكَافِر۪ينَ
- Kafirler için vardır
- عَذَابٌ
- bir azab
- اَل۪يمٌ
- acı
- مَا يَوَدُّ
- arzu etmezler
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitab
- وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ
- ve müşriklerden
- اَنْ يُنَزَّلَ
- indirilmesini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنْ خَيْرٍ
- hiçbir hayır
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- rabbinizden
- وَاللّٰهُ
- oysa Allah
- يَخْتَصُّ
- tahsis eder
- بِرَحْمَتِه۪
- rahmetini
- مَنْ
- kimseye
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- الْفَضْلِ
- lutuf
- الْعَظ۪يمِ
- büyük
- مَا نَنْسَخْ
- biz nesheder
- مِنْ اٰيَةٍ
- bir ayeti
- اَوْ
- veya
- نُنْسِهَا
- unutturursak
- نَأْتِ
- getiririz
- بِخَيْرٍ
- daha iyisini
- مِنْهَٓا
- ondan
- اَوْ
- ya da
- مِثْلِهَاۜ
- benzerini
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yeter
- اَلَمْ تَعْلَمْ
- bilmez misin?
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَهُ مُلْكُ
- sahibidir
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَمَا
- ve yoktur
- لَكُمْ
- size
- مِنْ دُونِ
- başka
- اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir koruyucu
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- اَمْ تُر۪يدُونَ
- arzu mu ediyorsunuz?
- اَنْ تَسْـَٔلُوا
- istekte bulunmayı
- رَسُولَكُمْ
- rasulunüzden
- كَمَا
- gibi
- سُئِلَ
- istedikleri
- مُوسٰى
- Musa`dan
- مِنْ قَبْلُۜ
- daha önce
- وَمَنْ
- Kim
- يَتَبَدَّلِ
- değiştirirse
- الْكُفْرَ
- inkarı
- بِالْا۪يمَانِ
- imana
- فَقَدْ
- şüphesiz (o)
- ضَلَّ
- sapıtmıştır
- سَوَٓاءَ
- dümdüz
- السَّب۪يلِ
- yolu
- وَدَّ
- isterler
- كَث۪يرٌ
- bir çoğu
- مِنْ اَهْلِ
- ehlinden
- الْكِتَابِ
- kitap
- لَوْ يَرُدُّونَكُمْ
- sizi döndürmek
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- ا۪يمَانِكُمْ
- imanınızdan
- كُفَّاراًۚ
- kafirler olarak
- حَسَداً
- hasetten dolayı
- مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ
- içlerindeki
- مَا تَبَيَّنَ
- apaçık belli olduktan
- لَهُمُ
- onlara
- الْحَقُّۚ
- gerçek
- فَاعْفُوا
- affedin
- وَاصْفَحُوا
- hoş görün
- حَتّٰى
- kadar
- يَأْتِيَ
- getirinceye
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاَمْرِه۪ۜ
- emrini
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- gücü yetendir
- وَاَق۪يمُوا
- kılın
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتُوا
- verin
- الزَّكٰوةَۜ
- zekatı
- وَمَا تُقَدِّمُوا
- ne gönderirseniz
- لِاَنْفُسِكُمْ
- kendiniz için
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- تَجِدُوهُ
- bulursunuz
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- وَقَالُوا
- dediler
- لَنْ يَدْخُلَ
- asla giremez
- الْجَنَّةَ
- cennete
- اِلَّا
- başkası
- مَنْ
- kimseden
- كَانَ
- olan
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veyahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- تِلْكَ
- işte bu
- اَمَانِيُّهُمْۜ
- onların kuruntusudur
- قُلْ
- de ki
- هَاتُوا
- getirin
- بُرْهَانَكُمْ
- delilinizi
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- iseniz
- صَادِق۪ينَ
- doğru
- بَلٰى
- hayır
- مَنْ
- kim
- اَسْلَمَ
- teslim ederse
- وَجْهَهُ
- yüzünü
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- وَهُوَ مُحْسِنٌ
- işini güzel yaparak
- فَلَهُٓ
- onun
- اَجْرُهُ
- mükafatı
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّه۪ۖ
- Rabbinin
- وَلَا
- ve yoktur
- خَوْفٌ
- korku
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- هُمْ
- onlara
- يَحْزَنُونَ۟
- üzülmek
- وَقَالَتِ
- dediler
- الْيَهُودُ
- Yahudiler
- لَيْسَتِ
- değiller
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar
- عَلٰى شَيْءٍۖ
- bir temel üzerinde
- وَقَالَتِ
- ve dediler
- النَّصَارٰى
- Hıristiyanlar da
- عَلٰى شَيْءٍۙ
- bir temel üzerinde
- وَهُمْ
- oysa onlar
- يَتْلُونَ
- okuyorlar
- الْكِتَابَۜ
- Kitabı
- كَذٰلِكَ
- böylece
- قَالَ
- söylediler
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler de
- مِثْلَ
- benzerini
- قَوْلِهِمْۚ
- onların sözlerinin
- فَاللّٰهُ
- artık Allah
- يَحْكُمُ
- hüküm verecektir
- بَيْنَهُمْ
- aralarında
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- kıyamet
- ف۪يمَا
- şey hakkında
- كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
- ayrılığa düştükleri
- وَمَنْ
- kim olabilir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ مَنَعَ
- men edenden
- مَسَاجِدَ
- mescidlerinde
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- اَنْ يُذْكَرَ
- anılmasına
- ف۪يهَا
- içinde
- اسْمُهُ
- isminin
- وَسَعٰى
- çalışandan
- ف۪ي خَرَابِهَاۜ
- onların harabolmasına
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- مَا كَانَ
- yoktur
- لَهُمْ
- onlara
- اَنْ يَدْخُلُوهَٓا
- girmeleri
- اِلَّا
- dışında
- خَٓائِف۪ينَۜ
- korka korka
- لَهُمْ
- onlar için vardır
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- خِزْيٌ
- rezillik
- وَلَهُمْ
- ve vardır
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- عَذَابٌ
- azap
- عَظ۪يمٌ
- büyük bir
- وَلِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُ
- batı da
- فَاَيْنَمَا
- nereye
- تُوَلُّوا
- dönerseniz
- فَثَمَّ
- oradadır
- وَجْهُ
- yüzü (zatı)
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`(ın)
- وَاسِعٌ
- (rahmeti ve ni`meti) boldur
- عَل۪يمٌ
- (her şeyi) bilendir
- وَقَالُوا
- dediler
- اتَّخَذَ
- edindi
- اللّٰهُ
- Allah
- وَلَداًۙ
- çocuk
- سُبْحَانَهُۜ
- O yücedir
- بَلْ
- bilakis
- لَهُ
- onundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerde
- كُلٌّ
- hepsi
- لَهُ
- O`na
- قَانِتُونَ
- boyun eğmiştir
- بَد۪يعُ
- (O) yaratıcısıdır
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِۜ
- ve yerin
- وَاِذَا
- zaman
- قَضٰٓى
- hükmettiği
- اَمْراً
- bir işe (şeye)
- فَاِنَّمَا
- şüphesiz sadece
- يَقُولُ
- der
- لَهُ
- ona
- كُنْ
- ol
- فَيَكُونُ
- hemen oluverir
- وَقَالَ
- dediler ki
- الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
- bilmeyenler
- لَوْلَا
- değil miydi?
- يُكَلِّمُنَا
- bizimle konuşmalı
- اللّٰهُ
- Allah
- اَوْ
- ya da
- تَأْت۪ينَٓا
- bize gelmeli
- اٰيَةٌۜ
- bir ayet (mu`cize)
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- قَالَ
- söylemişlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ
- onlardan öncekiler de
- مِثْلَ
- gibi
- قَوْلِهِمْۜ
- onların dedikleri
- تَشَابَهَتْ
- birbirine benzedi
- قُلُوبُهُمْۜ
- kalbleri
- قَدْ بَيَّنَّا
- iyice açıkladık
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لِقَوْمٍ
- kavimler için
- يُوقِنُونَ
- bilmek isteyen
- اِنَّٓا
- doğrusu biz
- اَرْسَلْنَاكَ
- seni gönderdik
- بِالْحَقِّ
- gerçekle
- بَش۪يراً
- müjdeleyici
- وَنَذ۪يراًۙ
- ve uyarıcı olarak
- وَلَا تُسْـَٔلُ
- sen sorumlu değilsin
- عَنْ اَصْحَابِ
- halkından
- الْجَح۪يمِ
- cehennem
- وَلَنْ تَرْضٰى
- razı olmazlar
- عَنْكَ
- senden
- الْيَهُودُ
- ne yahudiler
- وَلَا النَّصَارٰى
- ne de hıristiyanlar
- حَتّٰى
- kadar
- تَتَّبِعَ
- sen uyuncaya
- مِلَّتَهُمْۜ
- onların milletine (dinine)
- قُلْ
- de ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- هُدَى
- hidayeti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُوَ الْهُدٰىۜ
- asıl doğru yoldur
- وَلَئِنِ
- eğer
- اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların arzularına
- بَعْدَ
- sonra
- الَّذ۪ي جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- مَا
- yoktur
- لَكَ
- sana
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- مِنْ وَلِيٍّ
- ne bir dost
- وَلَا نَص۪يرٍ
- ne de bir yardımcı
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- Kendilerine verdiğimiz
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- يَتْلُونَهُ
- okuyanlar
- حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ
- doğru okuyuşla
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ
- ona inananlardır
- وَمَنْ
- kim
- يَكْفُرْ
- inkar ederse
- بِه۪
- onu
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الْخَاسِرُونَ۟
- ziyana uğrayanlardır
- يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- Ey İsrail oğulları
- اذْكُرُوا
- hatırlayın
- نِعْمَتِيَ
- ni`meti
- الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ
- verdiğim
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَاَنّ۪ي
- gerçekten
- فَضَّلْتُكُمْ
- sizi üstün kıldığımı
- عَلَى الْعَالَم۪ينَ
- alemlere
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden ki
- لَا تَجْز۪ي
- cezasını çekmez
- نَفْسٌ
- kimse
- عَنْ نَفْسٍ
- kimsenin
- شَيْـٔاً
- bir şeyle
- وَلَا يُقْبَلُ
- ve kabul edilmez
- مِنْهَا
- ondan
- عَدْلٌ
- fidye
- وَلَا تَنْفَعُهَا
- ona fayda vermez
- شَفَاعَةٌ
- şefaat
- وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
- yardım da edilmez
- وَاِذِ
- zaman
- ابْتَلٰٓى
- imtihan ettiği
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`i
- رَبُّهُ
- Rabbi
- بِكَلِمَاتٍ
- kelimelerle
- فَاَتَمَّهُنَّۜ
- o da onları tamamlamıştı
- قَالَ
- (Allah) dedi ki
- اِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- جَاعِلُكَ
- seni yapacağım
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِمَاماًۜ
- önder
- قَالَ
- (İbrahim de) dedi
- وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ
- soyumdan da
- قَالَ
- buyurdu
- لَا يَنَالُ
- ulaşmaz
- عَهْدِي
- ahdim
- الظَّالِم۪ينَ
- zalimlere
- وَاِذْ
- hani
- جَعَلْنَا
- biz kıldık
- الْبَيْتَ
- Beyt`i (Ka`be`yi)
- مَثَابَةً
- toplanma yeri
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَاَمْناًۜ
- ve güven yeri
- وَاتَّخِذُوا
- siz de edinin
- مِنْ مَقَامِ
- makamından
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- مُصَلًّىۜ
- bir namaz yeri
- وَعَهِدْنَٓا
- ve emretmiştik
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- اَنْ طَهِّرَا
- temizlemesini
- بَيْتِيَ
- ev`imi
- لِلطَّٓائِف۪ينَ
- tavaf edenler için
- وَالْعَاكِف۪ينَ
- ibadete kapananlar
- وَالرُّكَّعِ
- ve rüku edenler
- السُّجُودِ
- secde edenler
- وَاِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti ki
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اجْعَلْ
- kıl
- هٰذَا
- bu
- بَلَداً
- şehri
- اٰمِناً
- güvenli
- وَارْزُقْ
- rızıklandır
- اَهْلَهُ
- halkını
- مِنَ الثَّمَرَاتِ
- ürünlerle
- مَنْ اٰمَنَ
- inananları
- مِنْهُمْ
- onlardan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- قَالَ
- (Rabbi) buyurdu ki
- وَمَنْ كَفَرَ
- inkar edeni dahi
- فَاُمَتِّعُهُ
- onu geçindiririm
- قَل۪يلاً
- az bir süre
- ثُمَّ
- sonra
- اَضْطَرُّهُٓ
- onu mahkum ederim
- اِلٰى عَذَابِ
- azabına
- النَّارِۜ
- cehennem
- وَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمَص۪يرُ
- dönüş yeridir
- وَاِذْ
- hani
- يَرْفَعُ
- yükseltiyordu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- الْقَوَاعِدَ
- temellerini
- مِنَ الْبَيْتِ
- Ev`in
- وَاِسْمٰع۪يلُۜ
- İsma`il`le beraber
- رَبَّنَا
- Rabbi`imiz
- تَقَبَّلْ
- kabul buyur
- مِنَّاۜ
- bizden
- اِنَّكَ
- kuşkusuz sen
- اَنْتَ
- (yalnız) sen
- السَّم۪يعُ
- işitensin
- الْعَل۪يمُ
- bilensin
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاجْعَلْنَا
- bizi yap
- مُسْلِمَيْنِ
- teslim olanlardan
- لَكَ
- sana
- وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا
- neslimizden de
- اُمَّةً
- bir ümmet çıkar
- مُسْلِمَةً
- teslim olan
- لَكَۖ
- sana
- وَاَرِنَا
- bize göster
- مَنَاسِكَنَا
- ibadet yollarımızı
- وَتُبْ عَلَيْنَاۚ
- ve tevbemizi kabul et
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اَنْتَ
- ancak sensin
- التَّوَّابُ
- tevbeleri kabul eden
- الرَّح۪يمُ
- çok merhametli olan
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَابْعَثْ
- gönder
- ف۪يهِمْ
- onlara
- رَسُولاً
- bir elçi
- مِنْهُمْ
- kendi içlerinden
- يَتْلُوا
- okuyacak
- عَلَيْهِمْ
- kendilerine
- اٰيَاتِكَ
- senin ayetlerini
- وَيُعَلِّمُهُمُ
- onlara öğretecek
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmeti
- وَيُزَكّ۪يهِمْۜ
- ve onları temizleyecek
- اِنَّكَ
- şüphesiz sensin
- اَنْتَ
- yalnız sen
- الْعَز۪يزُ
- Aziz olan
- الْحَك۪يمُ۟
- Hakim olan
- وَمَنْ
- kim
- يَرْغَبُ
- yüz çevirir
- عَنْ مِلَّةِ
- milletinden (dininden)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- اِلَّا
- başka
- مَنْ سَفِهَ
- sefih kılandan
- نَفْسَهُۜ
- nefsini
- وَلَقَدِ
- Andolsun ki
- اصْطَفَيْنَاهُ
- biz onu seçmiştik
- فِي الدُّنْيَاۚ
- dünyada
- وَاِنَّهُ
- ve şüphesiz o
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
- salihlerdendir
- اِذْ
- hani
- قَالَ
- demişti
- لَهُ
- ona
- رَبُّهُٓ
- Rabbi
- اَسْلِمْۙ
- İslam ol (teslim ol)
- قَالَ
- dedi
- اَسْلَمْتُ
- teslim oldum
- لِرَبِّ
- Rabbine
- الْعَالَم۪ينَ
- alemlerin
- وَوَصّٰى
- vasiyyet etti
- بِهَٓا
- bunu
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- بَن۪يهِ
- kendi oğullarına
- وَيَعْقُوبُۜ
- Ya`kub da
- يَا بَنِيَّ
- Oğullarım
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- اصْطَفٰى
- seçti
- لَكُمُ
- sizin için
- الدّ۪ينَ
- bu dini
- فَلَا تَمُوتُنَّ
- öyleyse ölmeyin
- اِلَّا
- başka (bir şekilde)
- وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ
- müslümanlar olmaktan
- اَمْ
- yoksa
- كُنْتُمْ
- siz
- شُهَدَٓاءَ
- şahit miydiniz
- اِذْ
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- يَعْقُوبَ
- Ya`kub`a
- الْمَوْتُۙ
- ölüm hali
- اِذْ
- O zaman
- قَالَ
- (Ya`kub) dedi ki
- لِبَن۪يهِ
- oğullarına
- مَا تَعْبُدُونَ
- neye kulluk edeceksiniz
- مِنْ بَعْد۪يۜ
- benden sonra
- قَالُوا
- dediler
- نَعْبُدُ
- kulluk edeceğiz
- اِلٰهَكَ
- senin tanrın
- وَاِلٰهَ
- ve tanrısı
- اٰبَٓائِكَ
- ataların
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`ın
- اِلٰهاً
- Tanrı`ya
- وَاحِداًۚ
- tek
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- تِلْكَ
- onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- kendilerine
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- size aittir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- siz sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَقَالُوا
- dediler
- كُونُوا
- olun ki
- هُوداً
- Yahudi
- اَوْ
- veya
- نَصَارٰى
- hıristiyan
- تَهْتَدُواۜ
- doğru yolu bulasınız
- قُلْ
- De ki
- بَلْ
- bilakis (uyarız)
- مِلَّةَ
- milletine (dinine)
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`in
- حَن۪يفاًۜ
- hanif
- وَمَا كَانَ
- O değildi
- مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
- ortak koşanlardan
- قُولُٓوا
- deyin
- اٰمَنَّا
- inandık
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَٓا اُنْزِلَ
- ve indirilene
- اِلَيْنَا
- bize
- اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`e
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- ve İsma`il`e
- وَاِسْحٰقَ
- ve İshak`a
- وَيَعْقُوبَ
- ve Ya`kub`a
- وَالْاَسْبَاطِ
- ve torunlarına
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- verilene
- مُوسٰى
- Musa
- وَع۪يسٰى
- ve Îsa`ya
- وَمَٓا اُو۫تِيَ
- ve verilene
- النَّبِيُّونَ
- peygamberlere
- مِنْ رَبِّهِمْۚ
- rablerinden
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırım yapmayız
- بَيْنَ
- arasında
- اَحَدٍ
- hiçbiri
- مِنْهُمْۘ
- onların
- وَنَحْنُ
- ve biz
- لَهُ
- O`na
- مُسْلِمُونَ
- teslim olanlarız
- فَاِنْ
- eğer
- اٰمَنُوا
- iman ederlerse
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَٓا اٰمَنْتُمْ
- sizin iman ettiğiniz
- بِه۪
- ona
- فَقَدِ
- elbette
- اهْتَدَوْاۚ
- doğru yolu bulmuş olurlar
- وَاِنْ
- eğer
- تَوَلَّوْا
- dönerlerse
- فَاِنَّمَا
- mutlaka
- هُمْ
- onlar
- ف۪ي شِقَاقٍۚ
- anlaşmazlık içine düşerler
- فَسَيَكْف۪يكَهُمُ
- onlara karşı sana yeter
- اللّٰهُۚ
- Allah
- وَهُوَ
- O
- السَّم۪يعُ
- işitendir
- الْعَل۪يمُۜ
- bilendir
- صِبْغَةَ
- boyası (ile boyan)
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- وَمَنْ
- kimdir
- اَحْسَنُ
- daha güzeli
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah`tan
- صِبْغَةًۘ
- boyası
- وَنَحْنُ
- Biz ancak
- لَهُ
- O`na
- عَابِدُونَ
- kulluk ederiz
- قُلْ
- söyle (onlara)
- اَتُحَٓاجُّونَنَا
- bizimle tartışıyor musunuz?
- فِي اللّٰهِ
- Allah hakkında
- وَهُوَ
- O iken
- رَبُّنَا
- bizim de Rabbimiz
- وَرَبُّكُمْۚ
- sizin de Rabbiniz
- وَلَـنَٓا
- bizimdir
- اَعْمَالُنَا
- bizim yaptıklarımız
- وَلَكُمْ
- sizindir
- اَعْمَالُكُمْۚ
- sizin yaptıklarınız
- وَنَحْنُ
- biz
- لَهُ
- O`na
- مُخْلِصُونَۙ
- gönülden bağlananlarız
- اَمْ
- yoksa
- تَقُولُونَ
- söylüyorsunuz
- اِنَّ
- şüphesiz
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim
- وَاِسْمٰع۪يلَ
- İsma`il
- وَاِسْحٰقَ
- İshak
- وَيَعْقُوبَ
- Ya`kub
- وَالْاَسْبَاطَ
- ve torunlarının
- كَانُوا
- olduklarını mı
- هُوداً
- yahudi
- اَوْ
- yahut
- نَصَارٰىۜ
- hıristiyan
- قُلْ
- De ki
- ءَاَنْتُمْ
- Siz mi
- اَعْلَمُ
- daha iyi bilirsiniz
- اَمِ
- yoksa
- اللّٰهُۜ
- Allah mı
- وَمَنْ
- kimdir
- اَظْلَمُ
- daha zalim
- مِمَّنْ
- kimseden
- كَتَمَ
- gizleyen
- شَهَادَةً
- şahitliği
- عِنْدَهُ
- yanında bulunan
- مِنَ اللّٰهِۜ
- Allah tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- gafil
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- تِلْكَ
- İşte onlar
- اُمَّةٌ
- bir ümmetti
- قَدْ خَلَتْۚ
- gelip geçti
- لَهَا
- onlarındır
- مَا كَسَبَتْ
- onların kazandıkları
- وَلَكُمْ
- sizindir
- مَا كَسَبْتُمْۚ
- sizin kazandıklarınız
- وَلَا تُسْـَٔلُونَ
- sorulmazsınız
- عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ۟
- onların yaptıklarından
- سَيَقُولُ
- diyecekler
- السُّفَـهَٓاءُ
- bazı beyinsizler
- مِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَا
- nedir
- وَلّٰيهُمْ
- onları çeviren
- عَنْ قِبْلَتِهِمُ
- kıblelerinden
- الَّت۪ي كَانُوا
- bulundukları
- عَلَيْهَاۜ
- üzerinde
- قُلْ
- de ki
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- الْمَشْرِقُ
- doğu da
- وَالْمَغْرِبُۜ
- batı da
- يَهْد۪ي
- O iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini (dileyeni)
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- وَكَذٰلِكَ
- böylece
- جَعَلْنَاكُمْ
- sizi kıldık
- اُمَّةً
- bir ümmet
- وَسَطاً
- vasat
- لِتَكُونُوا
- olmanız için
- شُهَدَٓاءَ
- şahit
- عَلَى النَّاسِ
- insanlara
- وَيَكُونَ
- ve olması için
- الرَّسُولُ
- rasulün de
- عَلَيْكُمْ
- size
- شَه۪يداًۜ
- şahit
- وَمَا جَعَلْنَا
- ve yaptık
- الْقِبْلَةَ
- kıble
- الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا
- üzerinde bulunduğunu (eskiden yöneldiğin Kabeyi)
- اِلَّا
- sadece
- لِنَعْلَمَ
- bilmek için
- مَنْ يَتَّبِـعُ
- uyanı
- الرَّسُولَ
- Elçi`ye
- مِمَّنْ يَنْقَلِبُ
- geriye dönenden
- عَلٰى
- üzerinde
- عَقِبَيْهِۜ
- ökçesi
- وَاِنْ كَانَتْ
- elbette
- لَكَب۪يرَةً
- ağır gelir
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى
- yol gösterdiğinden
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- وَمَا كَانَ
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- لِيُض۪يعَ
- zayi edecek
- ا۪يمَانَكُمْۜ
- sizin imanınızı
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِالنَّاسِ
- insanlara
- لَرَؤُ۫فٌ
- şefkatlidir
- رَح۪يمٌ
- merhametlidir
- قَدْ
- elbette
- نَرٰى
- görüyoruz
- تَقَلُّبَ
- çevrilip durduğunu
- وَجْهِكَ
- yüzünün
- فِي السَّمَٓاءِۚ
- göğe doğru
- فَلَنُوَلِّيَنَّكَ
- elbette seni döndüreceğiz
- قِبْلَةً
- bir kıbleye
- تَرْضٰيهَاۖ
- hoşlanacağın
- فَوَلِّ
- (Bundan böyle) çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- شَطْرَهُۜ
- o yöne
- وَاِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenler
- الْكِتَابَ
- kitap
- لَيَعْلَمُونَ
- bilirler
- اَنَّهُ
- bunun
- الْحَقُّ
- bir gerçek olduğunu
- مِنْ رَبِّهِمْۜ
- Rableri tarafından
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا يَعْمَلُونَ
- onların yaptıklarından
- وَلَئِنْ اَتَيْتَ
- sen getirsen
- الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
- verilenlere
- الْكِتَابَ
- Kitap
- بِكُلِّ
- her türlü
- اٰيَةٍ
- ayeti
- مَا تَبِعُوا
- onlar uymazlar
- قِبْلَتَكَۚ
- senin kıblene
- وَمَٓا
- değilsin
- اَنْتَ
- sen de
- بِتَابِـعٍ
- uyacak
- قِبْلَتَهُمْۚ
- onların kıblesine
- وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ
- onların bır kısmı uymazlar
- قِبْلَةَ
- kıblesine de
- بَعْضٍۜ
- birbirlerinin
- وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
- uyarsan
- اَهْوَٓاءَهُمْ
- onların keyiflerine
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَكَ
- sana gelen
- مِنَ الْعِلْمِۙ
- ilimden
- اِنَّكَ
- şüphesiz sen
- اِذاً
- o takdirde
- لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
- zalimlerden olursun
- الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ
- kendilerine verdiklerimiz
- الْكِتَابَ
- Kitap
- يَعْرِفُونَهُ
- onu tanırlar
- كَمَا
- gibi
- يَعْرِفُونَ
- tanıdıkları
- اَبْنَٓاءَهُمْۜ
- oğullarını
- وَاِنَّ
- ama yine de
- فَر۪يقاً
- bir grup
- مِنْهُمْ
- onlardan
- لَيَكْتُمُونَ
- gizlerler
- الْحَقَّ
- gerçeği
- وَهُمْ يَعْلَمُونَ
- bildikleri halde
- اَلْحَقُّ
- Gerçek
- مِنْ رَبِّكَ
- Rabbindendir
- فَلَا تَكُونَنَّ
- artık olma
- مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ۟
- kuşkulananlardan
- وَلِكُلٍّ
- her ümmetin vardır
- وِجْهَةٌ
- bir yönü
- هُوَ مُوَلّ۪يهَا
- yöneldiği
- فَاسْتَبِقُوا
- O halde koşun
- الْخَيْرَاتِۜ
- hayır işlerine
- اَيْنَ
- nerede
- مَا تَكُونُوا
- olsanız
- يَأْتِ
- getirir
- بِكُمُ
- sizi bir araya
- اللّٰهُ
- Allah
- جَم۪يعاًۜ
- hepinizi
- اِنَّ
- kuşkusuz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- her şeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- tarafına
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram
- وَاِنَّهُ
- bu elbette
- لَلْحَقُّ
- bir gerçektir
- مِنْ رَبِّكَۜ
- Rabbinden
- وَمَا
- değildir
- اللّٰهُ
- Allah
- بِغَافِلٍ
- habersiz
- عَمَّا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- وَمِنْ حَيْثُ
- nereden (yola)
- خَرَجْتَ
- çıkarsan
- فَوَلِّ
- çevir
- وَجْهَكَ
- yüzünü
- شَطْرَ
- doğru
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`a
- وَحَيْثُ
- nerede
- مَا كُنْتُمْ
- olursanız
- فَوَلُّوا
- çevirin ki
- وُجُوهَكُمْ
- yüzünüzü
- شَطْرَهُۙ
- o yana
- لِئَلَّا يَكُونَ
- olmasın
- لِلنَّاسِ
- hiç kimsenin
- عَلَيْكُمْ
- aleyhinizde
- حُجَّةٌۗ
- bir delili
- اِلَّا
- başka
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا
- zalimlerden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- فَلَا تَخْشَوْهُمْ
- Onlardan da çekinmeyin
- وَاخْشَوْن۪ي
- benden çekinin
- وَلِاُتِمَّ
- ve tamamlayayım
- نِعْمَت۪ي
- ni`metimi
- عَلَيْكُمْ
- size
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَهْتَدُونَۙ
- hidayete erersiniz
- كَمَٓا
- gibi
- اَرْسَلْنَا
- gönderdik
- ف۪يكُمْ
- kendi içinizden
- رَسُولاً
- bir Elçi
- مِنْكُمْ
- sizden olan
- يَتْلُوا
- okuyan
- عَلَيْكُمْ
- size
- اٰيَاتِنَا
- ayetlerimizi
- وَيُزَكّ۪يكُمْ
- sizi temizleyen
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğreten
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- وَالْحِكْمَةَ
- hikmeti
- وَيُعَلِّمُكُمْ
- ve size öğreten
- مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَۜ
- bilmediklerinizi
- فَاذْكُرُون۪ٓي
- Öyle ise beni anın ki
- اَذْكُرْكُمْ
- ben de sizi anayım
- وَاشْكُرُوا ل۪ي
- bana şükredin
- وَلَا تَكْفُرُونِ۟
- nankörlük etmeyin
- يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- Ey inananlar
- اسْتَع۪ينُوا
- (Allah`tan) yardım isteyin
- بِالصَّبْرِ
- sabır
- وَالصَّلٰوةِۜ
- ve namazla
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَا تَقُولُوا
- demeyin
- لِمَنْ
- kimselere
- يُقْتَلُ
- öldürülen
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- اَمْوَاتٌۜ
- ölüler
- بَلْ
- bilakis
- اَحْيَٓاءٌ
- onlar diridirler
- وَلٰكِنْ
- ama
- لَا تَشْعُرُونَ
- siz farkında olmazsınız
- وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
- andolsun sizi imtihan edeceğiz
- بِشَيْءٍ
- şeylerle
- مِنَ الْخَوْفِ
- korku
- وَالْجُوعِ
- ve açlık (gibi)
- وَنَقْصٍ
- ve noksanlığıyla
- مِنَ الْاَمْوَالِ
- mallarınızın
- وَالْاَنْفُسِ
- ve canlarınızın
- وَالثَّمَرَاتِۜ
- ve ürünlerinizin
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الصَّابِر۪ينَۙ
- sabredenleri
- الَّذ۪ينَ
- onlar ki
- اِذَٓا
- zaman
- اَصَابَتْهُمْ
- onlara eriştiği
- مُص۪يبَةٌۙ
- bir bela
- قَالُٓوا
- derler
- اِنَّا
- şüphesiz biz
- لِلّٰهِ
- Allah içiniz
- وَاِنَّٓا
- ve şüphesiz biz
- اِلَيْهِ
- O`na
- رَاجِعُونَۜ
- döneceğiz
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte
- عَلَيْهِمْ
- hep onlar içindir
- صَلَوَاتٌ
- bağışlamalar
- مِنْ رَبِّهِمْ
- Rablerinden
- وَرَحْمَةٌ
- ve rahmet
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte
- هُمُ
- onlardır
- الْمُهْتَدُونَ
- doğru yolu bulanlar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الصَّفَا
- Safa
- وَالْمَرْوَةَ
- ve Merve
- مِنْ شَعَٓائِرِ
- nişanlarındandır
- اللّٰهِۚ
- Allah`ın
- فَمَنْ
- Kim
- حَجَّ
- hacceder
- الْبَيْتَ
- Ev`i
- اَوِ
- ya da
- اعْتَمَرَ
- ömre yaparsa
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- hiçbir günah
- عَلَيْهِ
- kendisine
- اَنْ يَطَّوَّفَ
- tavaf etmesinde
- بِهِمَاۜ
- onları
- وَمَنْ
- ve kim
- تَطَوَّعَ
- kendiliğinden yaparsa
- خَيْراًۙ
- bir iyilik
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- شَاكِرٌ
- karşılığını verir
- عَل۪يمٌ
- (yaptığını) bilir
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyenler
- مَٓا اَنْزَلْنَا
- indirdiğimiz
- مِنَ الْبَيِّنَاتِ
- açık delilleri
- وَالْهُدٰى
- ve hidayeti
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا بَيَّنَّاهُ
- biz açıkça belirttikten
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- فِي الْكِتَابِۙ
- Kitapta
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlara
- يَلْعَنُهُمُ
- la`net eder
- اللّٰهُ
- Allah
- وَيَلْعَنُهُمُ
- ve la`net eder
- اللَّاعِنُونَۙ
- bütün la`net edebilenler
- اِلَّا
- ancak hariç
- الَّذ۪ينَ تَابُوا
- tevbe edip
- وَاَصْلَحُوا
- uslananlar
- وَبَيَّنُوا
- ve (gerçeği) açıklayanlar
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- اَتُوبُ
- tevbelerini kabul ederim
- عَلَيْهِمْۚ
- onların
- وَاَنَا
- çünkü ben
- التَّوَّابُ
- tevbeyi çok kabul edenim
- الرَّح۪يمُ
- çok esirgeyenim
- اِنَّ
- doğrusu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edip te
- وَمَاتُوا
- ölen kimseler
- وَهُمْ كُفَّارٌ
- kafir olarak
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- عَلَيْهِمْ
- onların üstünedir
- لَعْنَةُ
- la`neti
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklerin
- وَالنَّاسِ
- ve insanların
- اَجْمَع۪ينَۙ
- tüm
- خَالِد۪ينَ
- ebedi kalırlar
- ف۪يهَاۚ
- (la`net) içinde
- لَا يُخَفَّفُ
- hafifletilmez
- عَنْهُمُ
- onlardan
- الْعَذَابُ
- azab
- وَلَا
- ve yoktur
- هُمْ
- onlara
- يُنْظَرُونَ
- gözetme
- وَاِلٰهُكُمْ
- Tanrınız
- اِلٰهٌ
- Tanrı`dır
- وَاحِدٌۚ
- bir tek
- لَٓا
- yoktur
- اِلٰهَ
- tanrı
- اِلَّا
- başka
- هُوَ
- O`ndan
- الرَّحْمٰنُ
- Rahman`dır
- الرَّح۪يمُ۟
- Rahim`dir
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي خَلْقِ
- yaratılışında
- السَّمٰوَاتِ
- göklerin
- وَالْاَرْضِ
- ve yerin
- وَاخْتِلَافِ
- değişmesinde
- الَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüzün
- وَالْفُلْكِ
- gemilerde
- الَّت۪ي تَجْر۪ي
- taşıyıp giden
- فِي الْبَحْرِ
- denizde
- بِمَا يَنْفَعُ
- faydasına olan şeyleri
- النَّاسَ
- insanların
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirip
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ السَّمَٓاءِ
- gökten
- مِنْ مَٓاءٍ
- su
- فَاَحْيَا
- dirilterek
- بِهِ
- onunla
- الْاَرْضَ
- yeri
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَا
- öldükten
- وَبَثَّ
- yaymasında
- ف۪يهَا
- orada
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- دَٓابَّةٍۖ
- canlıyı
- وَتَصْر۪يفِ
- evirip çevirmesinde
- الرِّيَاحِ
- rüzgarları
- وَالسَّحَابِ
- ve bulutları
- الْمُسَخَّرِ
- emre hazır bekleyen
- بَيْنَ
- arasında
- السَّمَٓاءِ
- yer
- وَالْاَرْضِ
- ile gök
- لَاٰيَاتٍ
- elbette deliller vardır
- لِقَوْمٍ
- bir topluluk için
- يَعْقِلُونَ
- düşünen
- وَمِنَ النَّاسِ
- İnsanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَتَّخِذُ
- tutar
- مِنْ دُونِ اللّٰهِ
- Allah`tan başka
- اَنْدَاداً
- eşler
- يُحِبُّونَهُمْ
- onları severler
- كَحُبِّ
- sever gibi
- اللّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- İnananlar ise
- اَشَدُّ
- en çok
- حُباًّ
- severler
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ı
- وَلَوْ
- keşke
- يَرَى
- bilselerdi
- الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا
- zulmedenler
- اِذْ
- zaman
- يَرَوْنَ
- gördükleri
- الْعَذَابَۙ
- azabı
- اَنَّ
- gerçekten
- الْقُوَّةَ
- kuvvetin
- لِلّٰهِ
- Allah`a aittir
- جَم۪يعاًۙ
- bütünüyle
- وَاَنَّ
- ve gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعَذَابِ
- azabı
- اِذْ
- işte
- تَبَرَّاَ
- uzak durdular
- الَّذ۪ينَ اتُّبِعُوا
- uyulanlar
- مِنَ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlardan
- وَرَاَوُا
- gördüler
- الْعَذَابَ
- azabı
- وَتَقَطَّعَتْ
- kesildi
- بِهِمُ
- onların
- الْاَسْبَابُ
- bağları
- وَقَالَ
- şöyle dediler
- الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوا
- uyanlar
- لَوْ
- keşke
- اَنَّ لَنَا
- bizim için mümkün olsaydı
- كَرَّةً
- bir dönüş (dünyaya)
- فَنَتَبَرَّاَ
- uzak dursaydık
- مِنْهُمْ
- onlardan
- كَمَا
- gibi
- تَبَرَّؤُ۫ا
- uzak durdukları
- مِنَّاۜ
- bizden
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُر۪يهِمُ
- onlara gösterir
- اللّٰهُ
- Allah
- اَعْمَالَهُمْ
- işledikleri bütün fiillerini
- حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ
- hasretler (pişmanlık kaynağı olarak)
- وَمَا هُمْ
- ve onlar
- بِخَارِج۪ينَ
- çıkamazlar
- مِنَ النَّارِ۟
- ateşten
- يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ
- Ey insanlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِمَّا
- bulunan şeylerden
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- حَـلَالاً
- helal
- طَـيِّباًۘ
- ve temiz
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- sizin
- عَدُوٌّ
- düşmanınızdır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- اِنَّمَا
- O size daima
- يَأْمُرُكُمْ
- emreder
- بِالسُّٓوءِ
- kötülük
- وَالْفَحْشَٓاءِ
- ve hayasızlığı
- وَاَنْ تَقُولُوا
- ve söylemenizi
- عَلَى اللّٰهِ
- Allah hakkında
- مَا لَا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz şeyleri
- وَاِذَا ق۪يلَ
- dendiğinde
- لَهُمُ
- onlara
- اتَّبِعُوا
- uyun
- مَٓا اَنْزَلَ
- indirdiğine
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- قَالُوا
- derler
- بَلْ
- hayır bilakis
- نَـتَّبِـعُ
- uyarız
- مَٓا اَلْفَيْنَا
- biz bulduğumuz(yol)a
- عَلَيْهِ
- üzerinde
- اٰبَٓاءَنَاۜ
- atalarımızı
- اَوَلَوْ كَانَ
- olsalar da mı
- اٰبَٓاؤُ۬هُمْ
- ataları
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmeyen
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَلَا يَهْتَدُونَ
- doğru yolu bulamayan
- وَمَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenler(i Hakk`a çağıran)ın
- كَمَثَلِ
- haline benzer
- الَّذ۪ي يَنْعِقُ
- haykıran kimsenin
- بِمَا لَا يَسْمَعُ
- bir şey işitmeyen
- اِلَّا
- başka
- دُعَٓاءً
- çağırmadan
- وَنِدَٓاءًۜ
- bağırıp
- صُمٌّ
- sağırdırlar
- بُكْمٌ
- dilsizdirler
- عُمْيٌ
- kördürler
- فَهُمْ
- onun için onlar
- لَا يَعْقِلُونَ
- düşünmezler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- inananlar
- كُلُوا
- yeyin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıkların
- وَاشْكُرُوا
- şükredin
- لِلّٰهِ
- Allah`a
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
- yalnızca ona tapıyorsanız
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- حَرَّمَ
- haram kıldı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْمَيْتَةَ
- leş
- وَالدَّمَ
- ve kan
- وَلَحْمَ
- ve etini
- الْخِنْز۪يرِ
- domuz
- وَمَٓا اُهِلَّ
- ve kesileni
- بِه۪
- adına
- لِغَيْرِ
- başkası
- اللّٰهِۚ
- Allah`tan
- فَمَنِ
- ama kim
- اضْطُرَّ
- mecbur kalırsa
- غَيْرَ بَاغٍ
- saldırmadan
- وَلَا عَادٍ
- ve sınırı aşmadan
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- muhakkak ki
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- çok esirgeyendir
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ يَكْتُمُونَ
- gizleyip
- مَٓا
- bir şey
- اَنْزَلَ
- indirdiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitaptan
- وَيَشْتَرُونَ
- satanlar
- بِه۪
- onu
- ثَمَناً
- paraya
- قَل۪يلاًۙ
- birkaç
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- مَا يَأْكُلُونَ
- yemezler
- ف۪ي بُطُونِهِمْ
- karınlarına
- اِلَّا
- başka
- النَّارَ
- ateşten
- وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
- onlara konuşmayacak
- اللّٰهُ
- Allah
- يَوْمَ
- günü
- الْقِيٰمَةِ
- Kıyamet
- وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۚ
- ve onları temizlemeyecektir
- وَلَهُمْ
- onlar için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- اُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
- satın almışlardır
- الضَّلَالَةَ
- sapıklık
- بِالْهُدٰى
- hidayet karşılığında
- وَالْعَذَابَ
- azab
- بِالْمَغْفِرَةِۚ
- mağfiret karşılığında
- فَمَٓا اَصْبَرَهُمْ
- ne kadar da cesaretlidirler
- عَلَى
- karşı
- النَّارِ
- ateşe
- ذٰلِكَ
- işte böyle
- بِاَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- نَزَّلَ
- indirmiştir
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّ
- elbette
- الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düşenler
- فِي الْكِتَابِ
- Kitapta
- لَف۪ي
- içindedirler
- شِقَاقٍ
- anlaşmazlık
- بَع۪يدٍ۟
- derin bir
- لَيْسَ
- değildir
- الْبِرَّ
- iyilik
- اَنْ تُوَلُّوا
- çevirmeniz
- وُجُوهَكُمْ
- yüzlerinizi
- قِبَلَ
- tarafına
- الْمَشْرِقِ
- doğu
- وَالْمَغْرِبِ
- ve batı
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- مَنْ
- kişinin
- اٰمَنَ
- inanmasıdır
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِ
- ahiret
- وَالْمَلٰٓئِكَةِ
- ve meleklere
- وَالْكِتَابِ
- ve Kitaba
- وَالنَّبِيّ۪نَۚ
- ve peygamberlere
- وَاٰتَى
- ve vermesidir
- الْمَالَ
- malını
- عَلٰى حُبِّه۪
- sevdiği
- ذَوِي الْقُرْبٰى
- yakınlara
- وَالْيَتَامٰى
- ve yetimlere
- وَالْمَسَاك۪ينَ
- ve yoksullara
- وَابْنَ السَّب۪يلِ
- ve yolda kalmışlara
- وَالسَّٓائِل۪ينَ
- ve dilencilere
- وَفِي الرِّقَابِۚ
- ve kölelere
- وَاَقَامَ
- ve kılmasıdır
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- الزَّكٰوةَۚ
- zekatı
- وَالْمُوفُونَ
- yerine getirmeleridir
- بِعَهْدِهِمْ
- andlaşmalarını
- اِذَا
- zaman
- عَاهَدُواۚ
- andlaşma yaptıkları
- وَالصَّابِر۪ينَ
- sabrederler
- فِي الْبَأْسَٓاءِ
- sıkıntıda
- وَالضَّرَّٓاءِ
- ve hastalıkta
- وَح۪ينَ
- zamanında
- الْبَأْسِۜ
- savaş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ
- doğru olanlardır
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve işte onlar
- هُمُ
- onlardır
- الْمُتَّقُونَ
- muttakiler
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- farz kılındı
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِصَاصُ
- kısas
- فِي الْقَتْلٰىۜ
- öldürmelerde
- اَلْحُرُّ
- hür
- بِالْحُرِّ
- hüre
- وَالْعَبْدُ
- köle
- بِالْعَبْدِ
- köleye
- وَالْاُنْثٰى
- kadın
- بِالْاُنْثٰىۜ
- kadına
- فَمَنْ
- kimse
- عُفِيَ لَهُ
- affedilen
- مِنْ اَخ۪يهِ
- kardeşi tarafından
- شَيْءٌ
- kısmen
- فَاتِّبَاعٌ
- artık uymalı
- بِالْمَعْرُوفِ
- örfe
- وَاَدَٓاءٌ
- ve (diyeti) ödemelidir
- اِلَيْهِ
- ona
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- bu
- تَخْف۪يفٌ
- bir hafifletme
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbiniz tarafından
- وَرَحْمَةٌۜ
- ve rahmettir
- فَمَنِ
- artk kim
- اعْتَدٰى
- haddi aşarsa
- بَعْدَ
- sonra
- ذٰلِكَ
- bundan
- فَلَهُ
- onun için vardır
- عَذَابٌ
- azab
- اَل۪يمٌ
- acı bir
- وَلَكُمْ
- sizin için vardır
- فِي الْقِصَاصِ
- kısasta
- حَيٰوةٌ
- hayat
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَعَلَّكُمْ
- böylece
- تَتَّقُونَ
- korunursunuz
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِذَا
- zaman
- حَضَرَ
- geldiği
- اَحَدَكُمُ
- birinize
- الْمَوْتُ
- ölüm
- اِنْ
- eğer
- تَرَكَ
- bırakacaksa
- خَيْراًۚ
- bir hayır (mal)
- اَلْوَصِيَّةُ
- vasiyyet etmek
- لِلْوَالِدَيْنِ
- anaya babaya
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlara
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- uygun bir biçimde
- حَقاًّ
- bir borçtur
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَۜ
- muttakiler
- فَمَنْ
- artık kim
- بَدَّلَهُ
- (vasiyyeti) değiştirirse
- بَعْدَ مَا
- sonra
- سَمِعَهُ
- işittikten
- فَاِنَّمَٓا
- elbette
- اِثْمُهُ
- günahı
- عَلَى
- üzerinedir
- الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ
- onu değiştirenlerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌۜ
- bilendir
- فَمَنْ
- her kim de
- خَافَ
- korkar da
- مِنْ مُوصٍ
- vasiyyet edenin
- جَنَفاً
- hata işleyeceğinden
- اَوْ
- veya
- اِثْماً
- günah işlemesinden
- فَاَصْلَحَ
- düzeltirse
- بَيْنَهُمْ
- aralarını
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۜ
- ona
- اِنَّ
- elbette
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ۟
- esirgeyendir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- كُتِبَ
- yazıldı
- عَلَيْكُمُ
- sizin üzerinize de
- الصِّيَامُ
- oruç
- كَمَا
- gibi
- كُتِبَ
- yazıldığı
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
- sizden öncekiler
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَتَّقُونَۙ
- korunursunuz
- اَيَّاماً
- günlerdir
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olursa
- مِنْكُمْ
- sizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- veya
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutar
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- وَعَلَى الَّذ۪ينَ يُط۪يقُونَهُ
- ona (güç) dayananların
- فِدْيَةٌ
- fidye vermesi lazımdır
- طَعَامُ
- doyuracak
- مِسْك۪ينٍۜ
- bir yoksulu
- فَمَنْ
- artık kim
- تَطَوَّعَ
- gönülden
- خَيْراً
- bir iyilik yaparsa
- فَهُوَ
- o
- خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَهُۜ
- kendisi için
- وَاَنْ تَصُومُوا
- ve oruç tutmanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- شَهْرُ
- ayı
- رَمَضَانَ
- ramazan
- الَّذ۪ٓي
- ki
- اُنْزِلَ
- indirilmiştir
- ف۪يهِ
- onda
- الْقُرْاٰنُ
- Kur`an
- هُدًى
- hidayet olarak
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- وَبَيِّنَاتٍ
- ve açıklayıcı
- مِنَ الْهُدٰى
- hidayeti
- وَالْفُرْقَانِۚ
- doğruyu ve yanlışı ayırdetmeyi
- فَمَنْ
- kim
- شَهِدَ
- şahit olursa
- مِنْكُمُ
- içinizden
- الشَّهْرَ
- o aya
- فَلْيَصُمْهُۜ
- oruç tutsun
- وَمَنْ
- kim
- كَانَ
- olur
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- yahut
- عَلٰى
- üzere olursa
- سَفَرٍ
- sefer
- فَعِدَّةٌ
- sayısınca tutsun
- مِنْ اَيَّامٍ
- günlerde
- اُخَرَۜ
- başka
- يُر۪يدُ
- ister
- اللّٰهُ
- Allah
- بِكُمُ
- sizin için
- الْيُسْرَ
- kolaylık
- وَلَا يُر۪يدُ
- istemez
- الْعُسْرَۘ
- güçlük
- وَلِتُكْمِلُوا
- ve tamamlamanızı (ister)
- الْعِدَّةَ
- sayıyı
- وَلِتُكَبِّرُوا
- ve yüceltmenizi (ister)
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ
- size doğru yolu gösterdiğinden dolayı
- وَلَعَلَّكُمْ
- umulur ki siz
- تَشْكُرُونَ
- şükredersiniz
- وَاِذَا سَاَلَكَ
- sana sorar(lar)sa
- عِبَاد۪ي
- kullarım
- عَنّ۪ي
- benden
- فَاِنّ۪ي
- şüphesiz ben
- قَر۪يبٌۜ
- (onlara) yakınım
- اُج۪يبُ
- karşılık veririm
- دَعْوَةَ
- onun du`asına
- الدَّاعِ
- du`a edenin
- اِذَا
- zaman
- دَعَانِۙ
- bana du`a ettiği
- فَلْيَسْتَج۪يبُوا
- O halde onlar da karşılık versinler
- ل۪ي
- bana
- وَلْيُؤْمِنُوا
- inansınlar ki
- ب۪ي
- bana
- لَعَلَّهُمْ
- böylece onlar
- يَرْشُدُونَ
- doğru yola erişirler
- اُحِلَّ
- helal kılındı
- لَكُمْ
- size
- لَيْلَةَ
- gecesi
- الصِّيَامِ
- oruç
- الرَّفَثُ
- yaklaşmak
- اِلٰى نِسَٓائِكُمْۜ
- kadınlarınıza
- هُنَّ
- onlar
- لِبَاسٌ
- elbisenizdir
- لَكُمْ
- sizin
- وَاَنْتُمْ
- ve siz de
- لِبَاسٌ
- elbisesisiniz
- لَهُنَّۜ
- onların
- عَلِمَ
- bildi de
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- gerçekten siz
- كُنْتُمْ
- olduğunuzu
- تَخْتَانُونَ
- yazık etmekte
- اَنْفُسَكُمْ
- sizin kendinize
- فَتَابَ
- tevbenizi kabul etti
- عَلَيْكُمْ
- sizden
- وَعَفَا
- ve affetti
- عَنْكُمْۚ
- sizi
- فَالْـٰٔنَ
- artık şimdi
- بَاشِرُوهُنَّ
- onlara yaklaşın
- وَابْتَغُوا
- ve arayın
- مَا كَتَبَ
- yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- لَكُمْۖ
- sizin için
- وَكُلُوا
- yiyin
- وَاشْرَبُوا
- ve için
- حَتّٰى
- kadar
- يَتَبَيَّنَ
- ayırdelinceye
- لَكُمُ
- sizce
- الْخَيْطُ
- ipliği
- الْاَبْيَضُ
- beyaz
- مِنَ الْخَيْطِ
- iplikten
- الْاَسْوَدِ
- siyah
- مِنَ الْفَجْرِۖ
- şafağın
- ثُمَّ
- sonra
- اَتِمُّوا
- tamamlayın
- الصِّيَامَ
- orucu
- اِلَى الَّيْلِۚ
- gece oluncaya dek
- وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ
- (kadınlara) yaklaşmayın
- وَاَنْتُمْ
- siz
- عَاكِفُونَۙ
- ibadete çekilmiş iken
- فِي الْمَسَاجِدِۜ
- mescidlerde
- تِلْكَ
- bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَقْرَبُوهَاۜ
- bunlara yaklaşmayın
- كَذٰلِكَ
- işte böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklar ki
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَّقُونَ
- korunup sakınırlar
- وَلَا تَأْكُلُٓوا
- yemeyin
- اَمْوَالَكُمْ
- mallarınızı
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- بِالْبَاطِلِ
- batıl (sebepler) ile
- وَتُدْلُوا
- atmayın
- بِهَٓا
- onları
- اِلَى الْحُكَّامِ
- hakimler(in önün)e
- لِتَأْكُلُوا
- yemeniz için
- فَر۪يقاً
- bir kısmını
- مِنْ اَمْوَالِ
- mallarından
- النَّاسِ
- insanların
- بِالْاِثْمِ
- günah bir biçimde
- وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟
- bildiğiniz halde
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْاَهِلَّةِۜ
- hilallerden
- قُلْ
- de ki
- هِيَ
- onlar
- مَوَاق۪يتُ
- vakit ölçüleridir
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- وَالْحَجِّۜ
- ve hac
- وَلَيْسَ
- ve değildir
- الْبِرُّ
- iyilik
- بِاَنْ تَأْتُوا
- girmek
- الْبُيُوتَ
- evlere
- مِنْ ظُهُورِهَا
- arkalarından
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- الْبِرَّ
- iyilik
- مَنِ
- kişinin
- اتَّقٰىۚ
- takvasıdır
- وَأْتُوا
- girin
- مِنْ اَبْوَابِهَاۖ
- kapılarından
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تُفْلِحُونَ
- kurtuluşa erersiniz
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşanlarla
- وَلَا تَعْتَدُواۜ
- aşırı gitmeyin
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْمُعْتَد۪ينَ
- aşırı gidenleri
- وَاقْتُلُوهُمْ
- onları öldürün
- حَيْثُ
- nerede
- ثَقِفْتُمُوهُمْ
- yakalarsanız
- وَاَخْرِجُوهُمْ
- onları çıkarın
- مِنْ حَيْثُ
- yer(Mekke)den
- اَخْرَجُوكُمْ
- sizi çıkardıkları
- وَالْفِتْنَةُ
- fitne
- اَشَدُّ
- daha kötüdür
- مِنَ الْقَتْلِۚ
- adam öldürmekten
- وَلَا تُقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşmayın
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- Mescid-i Haram
- حَتّٰى
- kadar
- يُقَاتِلُوكُمْ
- sizinle savaşıncaya
- ف۪يهِۚ
- orada
- فَاِنْ
- fakat eğer
- قَاتَلُوكُمْ
- onlar sizinle savaşırlarsa
- فَاقْتُلُوهُمْۜ
- hemen onları öldürün
- كَذٰلِكَ
- böyledir
- جَزَٓاءُ
- cezası
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirlerin
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَاِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- رَح۪يمٌ
- esirgeyendir
- وَقَاتِلُوهُمْ
- onlarla savaşın
- حَتّٰى
- kadar
- لَا تَكُونَ
- kalmayıncaya
- فِتْنَةٌ
- fitne
- وَيَكُونَ
- oluncaya
- الدّ۪ينُ
- din
- لِلّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنِ
- eğer
- انْتَهَوْا
- (saldırılarına) son verirlerse
- فَلَا عُدْوَانَ
- artık düşmanlık olmaz
- اِلَّا
- başkasına
- عَلَى الظَّالِم۪ينَ
- zalimlerden
- اَلشَّهْرُ
- ayı
- الْحَرَامُ
- haram
- بِالشَّهْرِ
- aya karşılıktır
- الْحَرَامِ
- haram
- وَالْحُرُمَاتُ
- hürmetler
- قِصَاصٌۜ
- karşılıklıdır
- فَمَنِ
- kim
- اعْتَدٰى
- saldırırsa
- عَلَيْكُمْ
- size
- فَاعْتَدُوا
- siz de saldırın
- عَلَيْهِ
- ona
- بِمِثْلِ
- gibi
- مَا اعْتَدٰى
- saldırdığı
- عَلَيْكُمْۖ
- size
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الْمُتَّق۪ينَ
- muttakilerle
- وَاَنْفِقُوا
- infak edin
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَلَا تُلْقُوا
- kendinizi atmayın
- بِاَيْد۪يكُمْ
- kendi ellerinizle
- اِلَى التَّهْلُكَةِۚۛ
- tehlikeye
- وَاَحْسِنُواۚۛ
- iyilik edin
- اِنَّ
- doğrusu
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenleri
- وَاَتِمُّوا
- tamamlayın
- الْحَجَّ
- haccı
- وَالْعُمْرَةَ
- ve ömreyi
- لِلّٰهِۜ
- Allah için
- فَاِنْ
- Eğer
- اُحْصِرْتُمْ
- engellenmiş olursanız
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayınıza geleni (kesin)
- مِنَ الْهَدْيِۚ
- kurbandan
- وَلَا تَحْلِقُوا
- tıraş etmeyin
- رُؤُ۫سَكُمْ
- başlarınızı
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- varıncaya
- الْهَدْيُ
- kurban
- مَحِلَّهُۜ
- yerine
- فَمَنْ
- kim varsa
- كَانَ
- olan
- مِنْكُمْ
- İçinizden
- مَر۪يضاً
- hasta
- اَوْ
- ya da
- بِه۪ٓ اَذًى
- bir rahatsızlığı bulunan
- مِنْ رَأْسِه۪
- başından
- فَفِدْيَةٌ
- fidye (versin)
- مِنْ صِيَامٍ
- oruçtan
- اَوْ
- veya
- صَدَقَةٍ
- sadakadan
- نُسُكٍۚ
- kurbandan
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَمِنْتُمْ۠
- güvene kavuştuğunuz
- فَمَنْ
- kimse
- تَمَتَّعَ
- faydalanmak isteyen
- بِالْعُمْرَةِ
- ömre ile
- اِلَى الْحَجِّ
- hac (zamanın)a kadar
- فَمَا اسْتَيْسَرَ
- kolayına geleni (kessin)
- لَمْ يَجِدْ
- (kurban) bulamayan
- فَصِيَامُ
- oruç tutar
- ثَلٰثَةِ
- üç
- اَيَّامٍ
- gün
- فِي الْحَجِّ
- hacda
- وَسَبْعَةٍ
- yedi gün de
- اِذَا
- zaman
- رَجَعْتُمْۜ
- döndüğünüz
- تِلْكَ
- böylece
- عَشَرَةٌ
- on (gündür)
- كَامِلَةٌۜ
- tamamı
- ذٰلِكَ
- Bu
- لِمَنْ
- kimseler içindir
- لَمْ يَكُنْ
- olmayanlar
- اَهْلُهُ
- ailesi
- حَاضِرِي
- hazır
- الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ
- Mescid-i Haram`da
- وَاتَّقُوا
- sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- şiddetlidir
- الْعِقَابِ۟
- cezası
- اَلْحَجُّ
- Hac
- اَشْهُرٌ
- aylardadır
- مَعْلُومَاتٌۚ
- bilinen
- فَمَنْ
- kim
- فَرَضَ
- farz ederse (kendisine)
- ف۪يهِنَّ
- onda (o aylarda)
- الْحَجَّ
- haccı
- فَلَا رَفَثَ
- kadına yaklaşmak yoktur
- وَلَا فُسُوقَ
- günaha sapmak yoktur
- وَلَا جِدَالَ
- kavga etmek yoktur
- فِي الْحَجِّۜ
- hacda
- وَمَا تَفْعَلُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- iyilikten
- يَعْلَمْهُ
- onu bilir
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَتَزَوَّدُوا
- yanınıza azık da alın
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- خَيْرَ
- en hayırlısı
- الزَّادِ
- azığın
- التَّقْوٰىۘ
- takvadır
- وَاتَّقُونِ
- benden sakının
- يَٓا
- Ey
- اُو۬لِي الْاَلْبَابِ
- akıl sahipleri
- لَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَنْ تَبْتَغُوا
- aramanızda
- فَضْلاً
- lutfunu
- مِنْ رَبِّكُمْۜ
- Rabbinizin
- فَاِذَٓا
- zaman
- اَفَضْتُمْ
- ayrılıp akın ettiğiniz
- مِنْ عَرَفَاتٍ
- Arafattan
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عِنْدَ
- yanında
- الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ
- Meş`ar-i haram
- وَاذْكُرُوهُ
- O`nu anın
- كَمَا
- gibi
- هَدٰيكُمْۚ
- sizi hidayet ettiği
- وَاِنْ كُنْتُمْ
- idiniz
- مِنْ قَبْلِه۪
- O`ndan önce
- لَمِنَ الضَّٓالّ۪ينَ
- sapıklardan
- ثُمَّ
- sonra
- اَف۪يضُوا
- siz de akın edin
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَفَاضَ
- akın ettiği
- النَّاسُ
- insanların
- وَاسْتَغْفِرُوا
- ve mağfiret dileyin
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- Gafurdur
- رَح۪يمٌ
- Rahimdir
- فَاِذَا
- zaman
- قَضَيْتُمْ
- bitirince
- مَنَاسِكَكُمْ
- ibadetlerinizi
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَذِكْرِكُمْ
- andığınız gibi
- اٰبَٓاءَكُمْ
- atalarınızı
- اَوْ
- veya
- اَشَدَّ
- daha kuvvetli
- ذِكْراًۜ
- bir anışla
- فَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kimi
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada
- وَمَا لَهُ
- onun yoktur
- فِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette
- مِنْ خَلَاقٍ
- hiçbir nasibi
- وَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi de
- يَقُولُ
- der
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اٰتِنَا
- bize ver
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- حَسَنَةً
- güzellik
- وَفِي الْاٰخِرَةِ
- ahirette de
- وَقِنَا
- bizi koru
- عَذَابَ
- azabından
- النَّارِ
- ateş
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- لَهُمْ
- onlara vardır
- نَص۪يبٌ
- bir pay
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَر۪يعُ
- çabuk görendir
- الْحِسَابِ
- hesabı
- وَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- ف۪ٓي اَيَّامٍ
- günlerde
- مَعْدُودَاتٍۜ
- sayılı
- فَمَنْ
- kim
- تَعَجَّلَ
- acele ederse (Mekke`ye dönmek için)
- ف۪ي يَوْمَيْنِ
- iki gün içinde
- فَلَٓا
- yoktur
- اِثْمَ
- günah
- عَلَيْهِۚ
- ona
- وَمَنْ
- kim
- تَاَخَّرَ
- geri kalırsa
- عَلَيْهِۙ
- ona da
- لِمَنِ
- kimse için
- اتَّقٰىۜ
- sakınan
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- اِلَيْهِ
- O`nun huzuruna
- تُحْشَرُونَ
- toplanacaksınız
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- kiminin
- يُعْجِبُكَ
- senin hoşuna gider
- قَوْلُهُ
- sözü
- فِي
- dair
- الْحَيٰوةِ
- hayatına
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيُشْهِدُ
- şahid tutar
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عَلٰى مَا ف۪ي قَلْبِه۪ۙ
- kalbinde olana
- وَهُوَ
- oysa o
- اَلَدُّ
- en azılısıdır
- الْخِصَامِ
- hasımların
- وَاِذَا
- zaman
- تَوَلّٰى
- döndüğü
- سَعٰى
- çalışır
- فِي الْاَرْضِ
- yeryüzünde
- لِيُفْسِدَ ف۪يهَا
- bozgunculuğa
- وَيُهْلِكَ
- ve yok etmeğe
- الْحَرْثَ
- ekin
- وَالنَّسْلَۜ
- ve nesli
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- الْفَسَادَ
- bozgunculuğu
- وَاِذَا
- zaman
- ق۪يلَ
- dendiği
- لَهُ
- ona
- اتَّقِ
- kork
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- اَخَذَتْهُ
- kendisini sürükler
- الْعِزَّةُ
- gururu
- بِالْاِثْمِ
- günaha
- فَحَسْبُهُ
- Artık ona yetişir
- جَهَنَّمُۜ
- cehennem
- وَلَبِئْسَ
- ne kötü
- الْمِهَادُ
- bir yataktır o
- وَمِنَ النَّاسِ
- insanlardan
- مَنْ
- öylesi var ki
- يَشْر۪ي
- satar
- نَفْسَهُ
- kendisini
- ابْتِغَٓاءَ
- aramak için
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah da
- رَؤُ۫فٌ
- çok şefkatlidir
- بِالْعِبَادِ
- kullar(ın)a
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- ادْخُلُوا
- girin
- فِي السِّلْمِ
- islama (veya barışa)
- كَٓافَّةًۖ
- hepiniz birlikte
- وَلَا تَتَّبِعُوا
- izlemeyin
- خُطُوَاتِ
- adımlarını
- الشَّيْطَانِۜ
- şeytanın
- اِنَّهُ
- çünkü o
- لَكُمْ
- size
- عَدُوٌّ
- düşmandır
- مُب۪ينٌ
- apaçık
- فَاِنْ
- eğer
- زَلَلْتُمْ
- kayarsanız
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْكُمُ
- size geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- فَاعْلَمُٓوا
- bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- هَلْ
- mi
- يَنْظُرُونَ
- gözlüyorlar
- اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ
- gelmesini
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ي ظُلَلٍ
- gölgeler içinde
- مِنَ الْغَمَامِ
- buluttan
- وَالْمَلٰٓئِكَةُ
- ve meleklerin
- وَقُضِيَ
- ve bitirilmesini
- الْاَمْرُۜ
- işin
- وَاِلَى اللّٰهِ
- halbuki Allah`a
- تُرْجَعُ
- döndürülür
- الْاُمُورُ۟
- bütün işler
- سَلْ
- sor
- بَن۪ٓي
- oğullarına
- اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail
- كَمْ
- nice
- اٰتَيْنَاهُمْ
- onlara verdik
- مِنْ اٰيَةٍ
- ayetlerden
- بَيِّنَةٍۜ
- açık
- وَمَنْ
- kim
- يُبَدِّلْ
- değiştirirse
- نِعْمَةَ
- ni`metini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُ
- geldikten
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah`ın
- شَد۪يدُ
- çetindir
- الْعِقَابِ
- cezası
- زُيِّنَ
- süslü gösterildi
- لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
- inkar edenlere
- الْحَيٰوةُ
- hayatı
- الدُّنْيَا
- dünya
- وَيَسْخَرُونَ
- alay ederler
- مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۢ
- inananlarla
- وَالَّذ۪ينَ
- oysa
- اتَّقَوْا
- takva sahipleri
- فَوْقَهُمْ
- onlardan üstündürler
- يَوْمَ
- gününde
- الْقِيٰمَةِۜ
- kıyamet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَرْزُقُ
- rızık verir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğine
- بِغَيْرِ حِسَابٍ
- hesapsız
- كَانَ
- idi
- النَّاسُ
- insanlar
- اُمَّةً
- ümmet
- وَاحِدَةً
- bir tek
- فَبَعَثَ
- sonra gönderdi
- اللّٰهُ
- Allah
- النَّبِيّ۪نَ
- peygamberleri
- مُبَشِّر۪ينَ
- müjdeciler
- وَمُنْذِر۪ينَۖ
- ve uyarıcılar olarak
- وَاَنْزَلَ
- indirdi
- مَعَهُمُ
- onlarla beraber
- الْكِتَابَ
- Kitabı
- بِالْحَقِّ
- hak olarak
- لِيَحْكُمَ
- hükmetmek üzere
- بَيْنَ
- arasında
- النَّاسِ
- insanlar
- ف۪يمَا اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ
- anlaşmazlığa düştükleri konularda
- وَمَا اخْتَلَفَ
- anlaşmazlığa düştü(ler)
- ف۪يهِ
- o(Kitap hakkı)nda
- اِلَّا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوهُ
- kendilerine (Kitap) verilmiş olanlar
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- kendilerine geldikten
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- بَغْياً
- sırf kıskançlıktan ötürü
- بَيْنَهُمْۚ
- aralarındaki
- فَهَدَى
- bunun üzerine iletti
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenleri
- لِمَا اخْتَلَفُوا
- ayrılığa düştükleri
- ف۪يهِ
- kendisinde
- مِنَ الْحَقِّ
- gerçeğe
- بِاِذْنِه۪ۜ
- kendi izniyle
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَهْد۪ي
- iletir
- مَنْ يَشَٓاءُ
- dilediğini
- اِلٰى صِرَاطٍ
- yola
- مُسْتَق۪يمٍ
- doğru
- اَمْ
- yoksa
- حَسِبْتُمْ
- sandınız
- اَنْ تَدْخُلُوا
- gireceğinizi mi
- الْجَنَّةَ
- cennete
- وَلَمَّا يَأْتِكُمْ
- başınıza gelmeden
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ خَلَوْا
- geçenlerin
- مِنْ قَبْلِكُمْۜ
- sizden önce
- مَسَّتْهُمُ
- Onlara dokunmuştu
- الْبَأْسَٓاءُ
- sıkıntı
- وَالضَّرَّٓاءُ
- ve yoksulluk
- وَزُلْزِلُوا
- ve sarsılmışlardı ki
- حَتّٰى
- nihayet
- يَقُولَ
- diyorlardı
- الرَّسُولُ
- peygamber
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve inananlar
- مَعَهُ
- onunla birlikte
- مَتٰى
- ne zaman
- نَصْرُ
- yardımı
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- اَلَٓا
- İyi bilin ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- نَصْرَ
- yardımı
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- قَر۪يبٌ
- yakındır
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- (Allah yolunda) harcayacaklarını
- قُلْ
- De ki
- مَٓا اَنْفَقْتُمْ
- vereceğiniz şey
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَلِلْوَالِدَيْنِ
- ana-baba içindir
- وَالْاَقْرَب۪ينَ
- ve yakınlar
- وَالْيَتَامٰى
- ve öksüzler
- وَالْمَسَاك۪ينِ
- yoksullar
- وَابْنِ السَّب۪يلِۜ
- ve yolda kalmış(lar)
- وَمَا تَفْعَلُوا
- ve ne yaparsanız
- فَاِنَّ
- muhakkak
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onunla birlikte
- عَل۪يمٌ
- bilir
- كُتِبَ
- yazıldı (farz kılındı)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- وَهُوَ
- halbuki o
- كُرْهٌ
- hoşunuza gitmez
- لَكُمْۚ
- sizin
- وَعَسٰٓى
- olur ki bazen
- اَنْ تَكْرَهُوا
- hoşlanmadığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey
- وَهُوَ خَيْرٌ
- hayırlıdır
- لَكُمْۚ
- sizin için
- وَعَسٰٓى
- ve olur ki
- اَنْ تُحِبُّوا
- hoşlandığınız
- شَيْـٔاً
- bir şey de
- وَهُوَ شَرٌّ
- kötüdür
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz ise
- لَا تَعْلَمُونَ۟
- bilmezsiniz
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الشَّهْرِ
- ayında
- الْحَرَامِ
- haram
- قِتَالٍ ف۪يهِۜ
- savaşmaktan
- قُلْ
- de ki
- قِتَالٌ
- savaş
- ف۪يهِ
- O (aylar)da
- كَب۪يرٌۜ
- büyük bir günahtır
- وَصَدٌّ
- ve alıkoymak
- عَنْ سَب۪يلِ
- yolundan
- اللّٰهِ
- Allah
- وَكُفْرٌ
- ve inkar etmek
- بِه۪
- O`nu
- وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
- ve Mescid-i Haram`dan
- وَاِخْرَاجُ
- sürüp çıkarmak
- اَهْلِه۪
- halkını
- مِنْهُ
- ondan (Mekke`den)
- اَكْبَرُ
- daha büyük bir günahtır
- عِنْدَ
- yanında
- اللّٰهِۚ
- Allah
- وَالْفِتْنَةُ
- ve fitne
- اَكْبَرُ
- daha büyük(bir günah)tır
- مِنَ الْقَتْلِۜ
- öldürmekten
- وَلَا يَزَالُونَ
- vazgeçmezler
- يُقَاتِلُونَكُمْ
- sizinle savaşmaktan
- حَتّٰى
- kadar
- يَرُدُّوكُمْ
- sizi döndürünceye
- عَنْ د۪ينِكُمْ
- dininizden
- اِنِ اسْتَطَاعُواۜ
- eğer güçleri yetse
- وَمَنْ
- kim
- يَرْتَدِدْ
- döner
- مِنْكُمْ
- sizden
- عَنْ د۪ينِه۪
- dininden
- فَيَمُتْ
- ve ölürse
- وَهُوَ كَافِرٌ
- kafir olarak
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- حَبِطَتْ
- boşa çıkmıştır
- اَعْمَالُهُمْ
- onların bütün yaptıkları
- فِي الدُّنْيَا
- dünyada da
- وَالْاٰخِرَةِۚ
- ahirette de
- وَاُو۬لٰٓئِكَ
- ve onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- ve onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَـالِدُونَ
- sürekli kalacaklardır
- اِنَّ
- muhakkak
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
- ve hicret edenler
- وَجَاهَدُوا
- ve cihat edenler
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۙ
- Allah
- اُو۬لٰٓئِكَ
- işte onlar
- يَرْجُونَ
- umarlar
- رَحْمَتَ
- rahmetini
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- çok bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- çok merhamet edendir
- يَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْخَمْرِ
- şaraptan
- وَالْمَيْسِرِۜ
- ve kumardan
- قُلْ
- de ki
- ف۪يهِمَٓا
- o ikisinde vardır
- اِثْمٌ
- günah
- كَب۪يرٌ
- büyük
- وَمَنَافِـعُ
- ve bazı yararlar
- لِلنَّاسِۘ
- insanlar için
- وَاِثْمُهُمَٓا
- fakat onların günahı
- اَكْبَرُ
- daha büyüktür
- مِنْ نَفْعِهِمَاۜ
- yararından
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyorlar
- مَاذَا
- ne
- يُنْفِقُونَۜ
- infak edeceklerini
- قُلِ
- de ki
- الْعَفْوَۜ
- Af (ihtiyaçlarınızdan fazlasını)
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَتَفَكَّرُونَۙ
- düşünürsünüz
- فِي الدُّنْيَا
- dünya hakkında
- وَالْاٰخِرَةِۜ
- ve ahiret
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- ve sana soruyarlar
- عَنِ الْيَتَامٰىۜ
- öksüzlerden
- قُلْ
- de ki
- اِصْلَاحٌ
- ıslah etmek
- لَهُمْ
- onları(n durumlarını)
- خَيْرٌۜ
- hayırlıdır
- وَاِنْ
- eğer
- تُخَالِطُوهُمْ
- onlara karışırsanız
- فَاِخْوَانُكُمْۜ
- sizin kardeşlerinizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- ayırır
- الْمُفْسِدَ
- bozanı
- مِنَ الْمُصْلِحِۜ
- ıslah edenden
- وَلَوْ
- ve eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- اللّٰهُ
- Allah
- لَاَعْنَتَكُمْۜ
- sizi zora sokardı
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلَا تَنْكِحُوا
- evlenmeyin
- الْمُشْرِكَاتِ
- müşrik (Allah`a ortak koşan) kadınlarla
- حَتّٰى
- kadar
- يُؤْمِنَّۜ
- inanıncaya
- وَلَاَمَةٌ
- bir cariye
- مُؤْمِنَةٌ
- inanan
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- مِنْ مُشْرِكَةٍ
- ortak koşan (hür) kadından
- وَلَوْ
- eğer
- اَعْجَبَتْكُمْۚ
- hoşunuza gitse bile
- وَلَا تُنْكِحُوا
- evlendirmeyin
- الْمُشْرِك۪ينَ
- Ortak koşan erkeklerle
- يُؤْمِنُواۜ
- iman edinceye
- وَلَعَبْدٌ
- bir köle
- مُؤْمِنٌ
- inanan
- مِنْ مُشْرِكٍ
- müşrik erkekten
- اَعْجَبَكُمْۜ
- hoşunuza gitse bile
- اُو۬لٰٓئِكَ
- (Zira) onlar
- يَدْعُونَ
- çağırıyorlar
- اِلَى النَّارِۚ
- ateşe
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَدْعُٓوا
- çağırıyor
- اِلَى الْجَنَّةِ
- cennete
- وَالْمَغْفِرَةِ
- ve mağfirete
- بِاِذْنِه۪ۚ
- izniyle
- وَيُبَيِّنُ
- açıklar
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لِلنَّاسِ
- insanlara
- لَعَلَّهُمْ
- umulur ki
- يَتَذَكَّرُونَ۟
- düşünürler
- وَيَسْـَٔلُونَكَ
- sana soruyorlar
- عَنِ الْمَح۪يضِۜ
- adet görmeden
- قُلْ
- de ki
- هُوَ
- o
- اَذًىۙ
- eziyettir
- فَاعْتَزِلُوا
- çekilin
- النِّسَٓاءَ
- kadınlardan
- فِي الْمَح۪يضِۙ
- adet halinde
- وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ
- onlara yaklaşmayın
- حَتّٰى
- kadar
- يَطْهُرْنَۚ
- temizleninceye
- فَاِذَا
- zaman
- تَطَهَّرْنَ
- temizlendikleri
- فَأْتُوهُنَّ
- onlara varın
- مِنْ حَيْثُ
- yerden
- اَمَرَكُمُ
- emrettiği
- اللّٰهُۜ
- Allah`ın
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يُحِبُّ
- sever
- التَّوَّاب۪ينَ
- tevbe edenleri
- وَيُحِبُّ
- sever
- الْمُتَطَهِّر۪ينَ
- temizlenenleri
- نِسَٓاؤُ۬كُمْ
- kadınlarınız
- حَرْثٌ
- bir tarladır
- لَكُمْۖ
- sizin için
- فَأْتُوا
- varın
- حَرْثَكُمْ
- tarlanıza
- اَنّٰى شِئْتُمْۘ
- dilediğiniz biçimde
- وَقَدِّمُوا
- hazırlık yapın
- لِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz için
- وَاتَّقُوا
- ve sakının
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz siz
- مُلَاقُوهُۜ
- O`na kavuşacaksınız
- وَبَشِّرِ
- müjdele
- الْمُؤْمِن۪ينَ
- İnananları
- وَلَا تَجْعَلُوا
- kılmayın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- عُرْضَةً
- engel
- لِاَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinize
- اَنْ تَبَرُّوا
- iyilik etmenize
- وَتَتَّقُوا
- ve sakınmanıza
- وَتُصْلِحُوا
- ve düzetmeye
- بَيْنَ
- arasını
- النَّاسِۜ
- insanların
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- لَا يُؤَاخِذُكُمُ
- sizi sorumlu tutmaz
- اللّٰهُ
- Allah
- بِاللَّغْوِ
- kasıtsız
- ف۪ٓي اَيْمَانِكُمْ
- yeminlerinizden dolayı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- يُؤَاخِذُكُمْ
- sorumlu tutar
- بِمَا كَسَبَتْ
- kazandığından
- قُلُوبُكُمْۜ
- kalblerinizin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- لِلَّذ۪ينَ يُؤْلُونَ
- yaklaşmamağa yemin edenler için
- مِنْ نِسَٓائِهِمْ
- kadınlarına
- تَرَبُّصُ
- bekleme (hakkı) vardır
- اَرْبَعَةِ
- dört
- اَشْهُرٍۚ
- ay
- فَاِنْ
- eğer
- فَٓاؤُ۫
- (o süre içinde) dönerlerse
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَفُورٌ
- bağışlayan
- رَح۪يمٌ
- merhamet edendir
- وَاِنْ
- eğer
- عَزَمُوا
- kesin karar verirlerse
- الطَّـلَاقَ
- boşamaya
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- وَالْمُطَلَّقَاتُ
- boşanmış kadınlar
- يَتَرَبَّصْنَ
- gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- ثَلٰثَةَ
- üç
- قُرُٓوءٍۜ
- kur` (üç adet veya üç temizlik süresi)
- وَلَا يَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُنَّ
- kendilerine
- اَنْ يَكْتُمْنَ
- gizlemeleri
- مَا خَلَقَ
- yarattığını
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- ف۪ٓي اَرْحَامِهِنَّ
- kendi rahimlerinde
- اِنْ
- eğer
- كُنَّ
- idiyseler
- يُؤْمِنَّ
- inanıyor
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ve ahiret
- وَبُعُولَتُهُنَّ
- kocaları
- اَحَقُّ
- hak sahibidirler
- بِرَدِّهِنَّ
- onları geri almağa
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bu arada
- اَرَادُٓوا
- isterlerse
- اِصْلَاحاًۜ
- barışmak
- وَلَهُنَّ
- (kadınların) vardır
- مِثْلُ
- gibi
- الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ
- (erkeklerin) kendileri üzerindeki
- بِالْمَعْرُوفِۖ
- (örfe uygun) hakları
- وَلِلرِّجَالِ
- erkeklerin (hakları)
- عَلَيْهِنَّ
- onlar (kadınlar) üzerinde
- دَرَجَةٌۜ
- bir derece fazladır
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- azizdir
- حَك۪يمٌ۟
- hakimdir
- اَلطَّـلَاقُ
- boşama
- مَرَّتَانِۖ
- iki defadır
- فَاِمْسَاكٌ
- ya tutmak (lazım)dır
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- تَسْر۪يحٌ
- salıvermek
- بِاِحْسَانٍۜ
- güzelce
- وَلَا يَحِلُّ
- helal değildir
- لَكُمْ
- size
- اَنْ تَأْخُذُوا
- geri almanız
- مِمَّٓا
- şeylerden
- اٰتَيْتُمُوهُنَّ
- onlara verdiğiniz
- شَيْـٔاً
- bir şey
- اِلَّٓا
- başka
- اَنْ يَخَافَٓا
- korkarlarsa
- اَلَّا يُق۪يمَا
- koruyamamaktan
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- korkarsanız
- حُدُودَ
- sınırlarında
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَا
- ikisine de
- ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ
- kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede
- تِلْكَ
- işte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ
- sakın bunları aşmayın
- وَمَنْ
- Kim(ler)
- يَتَعَدَّ
- aşarsa
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- işte
- هُمُ
- onlar
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerdir
- فَاِنْ
- eğer
- طَلَّقَهَا
- erkek yine boşarsa
- فَلَا تَحِلُّ
- helal olmaz
- لَهُ
- ona
- مِنْ بَعْدُ
- artık bundan sonra
- حَتّٰى
- kadar
- تَنْكِحَ
- (kadın) nikahlanıncaya
- زَوْجاً
- kocaya
- غَيْرَهُۜ
- başka bir
- طَلَّقَهَا
- O (vardığı adam) da boşarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْهِمَٓا
- kendilerine
- اَنْ يَتَرَاجَعَٓا
- tekrar birbirlerine dönmelerinde
- اِنْ
- eğer
- ظَـنَّٓا
- inanırlarsa
- اَنْ يُق۪يمَا
- koruyacaklarına
- حُدُودَ
- sınırlarını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَتِلْكَ
- İşte bunlar
- حُدُودُ
- sınırlarıdır
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- يُبَيِّنُهَا
- açıklamaktadır
- لِقَوْمٍ
- bir toplum için
- يَعْلَمُونَ
- bilen
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَاَمْسِكُوهُنَّ
- ya onları tutun
- بِمَعْرُوفٍ
- iyilikle
- اَوْ
- ya da
- سَرِّحُوهُنَّ
- bırakın
- بِمَعْرُوفٍۖ
- iyilikle
- وَلَا تُمْسِكُوهُنَّ
- onları (yanınızda) tutmayın
- ضِرَاراً
- zarar vermek için
- لِتَعْتَدُواۚ
- haklarına tecavüz edip
- وَمَنْ
- kim
- يَفْعَلْ
- yaparsa
- ذٰلِكَ
- bunu
- فَقَدْ
- muhakkak
- ظَلَمَ
- zulmetmiştir
- نَفْسَهُۜ
- kendine
- وَلَا تَتَّخِذُٓوا
- edinmeyin
- اٰيَاتِ
- ayetlerini
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- هُزُواًۘ
- eğlence
- وَاذْكُرُوا
- düşünün
- نِعْمَتَ
- ni`metini
- عَلَيْكُمْ
- size olan
- وَمَٓا اَنْزَلَ
- indirdiklerini
- عَلَيْكُمْ
- size
- مِنَ الْكِتَابِ
- Kitap`tan
- وَالْحِكْمَةِ
- ve Hikmet`ten
- يَعِظُـكُمْ
- size öğüt vermek için
- بِه۪ۜ
- onunla
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِكُلِّ
- her
- شَيْءٍ
- şeyi
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- وَاِذَا
- zaman
- طَلَّقْتُمُ
- boşadığınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- فَبَلَغْنَ
- ulaştıklarında
- اَجَلَهُنَّ
- (iddetlerinin) sonuna
- فَلَا تَعْضُلُوهُنَّ
- engel olmayın
- اَنْ يَنْكِحْنَ
- evlenmelerine
- اَزْوَاجَهُنَّ
- (eski) kocalarıyla
- اِذَا تَرَاضَوْا
- anlaştıkları takdirde
- بَيْنَهُمْ
- kendi aralarında
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- ذٰلِكَ
- Bu
- يُوعَظُ
- verilen bir öğüttür
- بِه۪
- onunla
- مَنْ كَانَ
- kimseye
- مِنْكُمْ
- içinizden
- يُؤْمِنُ
- inanan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- ذٰلِكُمْ
- Bu
- اَزْكٰى
- daha iyi
- لَكُمْ
- sizin için
- وَاَطْهَرُۜ
- ve daha temizdir
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- وَاَنْتُمْ
- siz
- لَا تَعْلَمُونَ
- bilmezsiniz
- وَالْوَالِدَاتُ
- anneler
- يُرْضِعْنَ
- emzirirler
- اَوْلَادَهُنَّ
- çocuklarını
- حَوْلَيْنِ
- iki yıl
- كَامِلَيْنِ
- tam
- لِمَنْ
- kimse için
- اَرَادَ
- isteyen
- اَنْ يُـتِمَّ
- tamamlamak
- الرَّضَاعَةَۜ
- emzirmeyi
- وَعَلَى
- üzerinedir
- الْمَوْلُودِ لَهُ
- çocuk kendisine ait olan (babanın)
- رِزْقُهُنَّ
- onların yiyecekleri
- وَكِسْوَتُهُنَّ
- ve giyecekleri
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun biçimde
- لَا تُكَلَّفُ
- yükümlü tutulmaz
- نَفْسٌ
- hiç kimse
- اِلَّا
- başka
- وُسْعَهَاۚ
- gücünün yettiğinden
- لَا تُضَٓارَّ
- zarara sokulmasın
- وَالِدَةٌ
- ne anne
- بِوَلَدِهَا
- çocuğu yüzünden
- وَلَا مَوْلُودٌ لَهُ
- ne de çocuğun aidolduğu baba
- بِوَلَدِه۪
- çocuğu yüzünden
- وَعَلَى
- üzerinde
- الْوَارِثِ
- mirasçının
- مِثْلُ ذٰلِكَۚ
- aynı (yükümlülük) vardır
- فَاِنْ
- eğer
- اَرَادَا
- isterlerse
- فِصَالاً
- sütten kesmek
- عَنْ تَرَاضٍ
- rızalarıyla
- مِنْهُمَا
- kendi aralarında
- وَتَشَاوُرٍ
- ve danışarak
- فَلَا
- yoktur
- جُنَاحَ
- günah
- عَلَيْهِمَاۜ
- kendilerine
- وَاِنْ
- eğer
- اَرَدْتُمْ
- isterseniz
- اَنْ تَسْتَرْضِعُٓوا
- (sütannesi tutup) emzirtmek
- اَوْلَادَكُمْ
- çocuklarınızı
- فَلَا
- yine yoktur
- جُنَاحَ
- bir günah
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- اِذَا
- sonra
- سَلَّمْتُمْ
- verdikten
- مَٓا اٰتَيْتُمْ
- verdiğiniz(ücret)i
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- güzelce
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptığınız her şeyi
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölenlerin
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bıraktıkları
- اَزْوَاجاً
- eşleri
- يَتَرَبَّصْنَ
- (bekleyip) gözetlerler
- بِاَنْفُسِهِنَّ
- kendilerini
- اَرْبَعَةَ
- dört
- اَشْهُرٍ
- ay
- وَعَشْراًۚ
- ve on gün
- فَاِذَا بَلَغْنَ
- bitirince
- اَجَلَهُنَّ
- sürelerini
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri için
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- وَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- ف۪يمَا عَرَّضْتُمْ بِه۪
- üstü kapalı biçimde bildirmenizden
- مِنْ خِطْبَةِ
- evlenme isteğinizi
- النِّسَٓاءِ
- kadınlara
- اَوْ
- yahut
- اَكْنَنْتُمْ
- gizlemenizden
- ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ
- içinizde
- عَلِمَ
- bilir ki
- اللّٰهُ
- Allah
- اَنَّكُمْ
- şüphesiz sizin
- سَتَذْكُرُونَهُنَّ
- onları anacağınızı
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لَا تُوَاعِدُوهُنَّ
- sakın onlarla sözleşmeyin
- سِراًّ
- gizli(buluşma)ya
- اِلَّٓا
- dışında
- اَنْ تَقُولُوا
- söylemeniz
- قَوْلاً
- bir söz
- مَعْرُوفاًۜ
- iyi (meşru)
- وَلَا تَعْزِمُوا
- ve kalkışmayın
- عُقْدَةَ
- akdine (kıymaya)
- النِّكَاحِ
- nikah
- حَتّٰى
- kadar
- يَبْلُغَ
- ulaşıncaya
- الْكِتَابُ
- yazılanın (iddetinin)
- اَجَلَهُۜ
- sonuna
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içinizden geçeni
- فَاحْذَرُوهُۚ
- O`ndan sakının
- وَاعْلَمُٓوا
- ve yine bilin ki
- غَفُورٌ
- bağışlayandır
- حَل۪يمٌ۟
- halimdir
- لَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- size
- اِنْ طَلَّقْتُمُ
- boşarsınız
- النِّسَٓاءَ
- kadınları
- مَا لَمْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- اَوْ
- ya da
- تَفْرِضُوا
- tesbir etmeden
- لَهُنَّ
- onlara
- فَر۪يضَةًۚ
- mehir
- وَمَتِّعُوهُنَّۚ
- onları faydalandırsın
- عَلَى الْمُوسِعِ
- eli geniş olan
- قَدَرُهُ
- kendi gücü nisbetinde
- وَعَلَى الْمُقْتِرِ
- eli dar olan da
- قَدَرُهُۚ
- kendi gücü nisbetinde
- مَتَـاعاً
- bir geçimlikle
- بِالْمَعْرُوفِۚ
- güzel
- حَقاًّ
- bu bir borçtur
- عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ
- iyilik edenlerin üzerine
- وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ
- onları boşarsanız
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ تَمَسُّوهُنَّ
- henüz dokunmadan
- وَقَدْ فَرَضْتُمْ
- bir mehir tesbit ettiğiniz takdirde
- لَهُنَّ
- onlar için
- فَر۪يضَةً
- vermeniz gerekir
- فَنِصْفُ
- yarısını
- مَا فَرَضْتُمْ
- tesbit ettiğinizin (mehrin)
- اِلَّٓا
- hariç
- اَنْ يَعْفُونَ
- (kadının) vazgeçmesi
- اَوْ
- veya
- يَعْفُوَا
- vazgeçmesi
- الَّذ۪ي بِيَدِه۪
- elinde olanın (erkeğin)
- عُقْدَةُ
- akdi
- النِّكَاحِۜ
- nikah
- وَاَنْ تَعْفُٓوا
- (Erkekler) Sizin affetmeniz
- اَقْرَبُ
- daha yakındır
- لِلتَّقْوٰىۜ
- takvaya
- وَلَا تَنْسَوُا
- unutmayın
- الْفَضْلَ
- iyilik etmeyi
- بَيْنَكُمْۜ
- birbirinize
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görür
- حَافِظُوا
- koruyun
- عَلَى الصَّلَوَاتِ
- namazları
- وَالصَّلٰوةِ
- ve namazı
- الْوُسْطٰى
- orta
- وَقُومُوا
- durun
- لِلّٰهِ
- Allah`ın huzuruna
- قَانِت۪ينَ
- gönülden bağlılık ve saygı ile
- فَاِنْ
- eğer
- خِفْتُمْ
- (bir tehlikeden) korkarsanız
- فَرِجَـالاً
- yaya
- اَوْ
- yahut
- رُكْبَـاناًۚ
- binmiş olarak
- فَاِذَٓا
- zaman da
- اَمِنْتُمْ
- güvene kavuştuğunuz
- فَاذْكُرُوا
- anın
- اللّٰهَ
- Allah`ı
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَكُمْ
- size öğrettiği
- مَا
- şeyleri
- لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ
- bilmediğiniz
- وَالَّذ۪ينَ يُتَوَفَّوْنَ
- ölüp de
- مِنْكُمْ
- içinizden
- وَيَذَرُونَ
- geriye bırakan(erkek)ler
- اَزْوَاجاًۚ
- eşler
- وَصِيَّةً
- vasiyyet etsinler
- لِاَزْوَاجِهِمْ
- eşlerinin
- مَتَاعاً
- geçimlerinin sağlanmasını
- اِلَى الْحَوْلِ
- bir yıla kadar
- غَيْرَ اِخْرَاجٍۚ
- (evlerinden) çıkarılmadan
- فَاِنْ
- şayet
- خَرَجْنَ
- kendileri çıkarlarsa
- فَلَا جُنَاحَ
- bir günah yoktur
- عَلَيْكُمْ
- sizin için
- ف۪ي مَا فَعَلْنَ
- yapmalarında
- ف۪ٓي اَنْفُسِهِنَّ
- kendileri hakkında
- مِنْ مَعْرُوفٍۜ
- uygun olanı
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstündür
- حَك۪يمٌ
- hüküm ve hikmet sahibidir
- وَلِلْمُطَلَّقَاتِ
- boşanmış kadınların
- مَتَاعٌ
- geçimlerini sağlamak
- بِالْمَعْرُوفِۜ
- uygun olan şekilde
- حَقاًّ
- bir haktır (borçtur)
- عَلَى
- üzerine
- الْمُتَّق۪ينَ
- müttakiler
- كَذٰلِكَ
- böyle
- يُبَيِّنُ
- açıklamaktadır
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمْ
- size
- اٰيَاتِه۪
- ayetlerini
- لَعَلَّكُمْ
- umulur ki
- تَعْقِلُونَ۟
- düşünürsünüz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ينَ خَرَجُوا
- çıkanları
- مِنْ دِيَارِهِمْ
- yurtlarından
- وَهُمْ اُلُوفٌ
- binlerce kişi iken
- حَذَرَ
- korkusuyla
- الْمَوْتِۖ
- ölüm
- فَقَالَ
- demişti de
- لَهُمُ
- onlara
- اللّٰهُ
- Allah
- مُوتُوا
- Ölün!
- ثُمَّ
- sonra
- اَحْيَاهُمْۜ
- kendilerini diriltmişti
- اِنَّ
- Şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- لَذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- ikram
- عَلَى
- karşı
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلٰكِنَّ
- Ama
- اَكْثَرَ
- çoğu
- النَّاسِ
- insanların
- لَا يَشْكُرُونَ
- şükretmezler
- وَقَاتِلُوا
- savaşın
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاعْلَمُٓوا
- ve bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- مَنْ
- Kimdir
- ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ
- borç olarak verecek
- اللّٰهَ
- Allah`a
- قَرْضاً
- bir borcu
- حَسَناً
- güzel
- فَيُضَاعِفَهُ
- arttırması karşılığnda
- لَهُٓ
- ona
- اَضْعَافاً
- fazlasıyla
- كَـث۪يرَةًۜ
- kat kat
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يَقْبِضُ
- (rızkı) kısar da
- وَيَبْصُۣطُۖ
- açar da
- وَاِلَيْهِ
- Hep O`na
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceksiniz
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الْمَلَأِ
- ileri gelenlerini
- مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ
- İsrail oğullarının
- مِنْ بَعْدِ مُوسٰىۢ
- Musa`dan sonra
- اِذْ قَالُوا
- hani demişlerdi
- لِنَبِيٍّ
- Peygamberlerine
- لَهُمُ
- onlar
- ابْعَثْ
- gönder
- لَنَا
- bize
- مَلِكاً
- bir hükümdar
- نُقَاتِلْ
- (onun önderliğinde) savaşalım
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِۜ
- Allah
- قَالَ
- dedi
- هَلْ عَسَيْتُمْ
- Ya
- اِنْ كُتِبَ
- yazılınca (farz kılınınca)
- عَلَيْكُمُ
- size
- الْقِتَالُ
- savaş
- اَلَّا تُقَاتِلُواۜ
- savaşmazsanız
- قَالُوا
- dediler ki
- وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نُقَاتِلَ
- bizler neden savaşmayalım
- اللّٰهِ
- Allah
- وَقَدْ
- oysa
- اُخْرِجْنَا
- biz çıkarılıp sürüldük
- مِنْ دِيَارِنَا
- yurtlarımızdan
- وَاَبْنَٓائِنَاۜ
- ve oğullarımızın arasından
- فَلَمَّا
- fakat
- كُتِبَ
- yazılınca
- عَلَيْهِمُ
- kendilerine
- تَوَلَّوْا
- yüz çevirdiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَل۪يمٌ
- bilir
- بِالظَّالِم۪ينَ
- zalimleri
- وَقَالَ
- dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- gerçekten
- اللّٰهَ
- Allah
- قَدْ بَعَثَ
- gönderdi
- لَكُمْ
- size
- طَالُوتَ
- Talut`u
- مَلِكاًۜ
- hükümdar
- قَالُٓوا
- dediler ki
- اَنّٰى
- nasıl
- يَكُونُ
- olabilir
- لَهُ
- onun
- الْمُلْكُ
- hükümdarlık (mülk)
- عَلَيْنَا
- bizim üzerimize
- وَنَحْنُ
- biz
- اَحَقُّ
- daha layıkız
- بِالْمُلْكِ
- hükümdarlığa
- مِنْهُ
- ondan
- وَلَمْ يُؤْتَ
- ve verilmemiştir
- سَعَةً
- genişlik
- مِنَ الْمَالِۜ
- maldan
- قَالَ
- dedi
- اِنَّ
- şüphesiz
- اصْطَفٰيهُ
- onu (hükümdar) seçti
- عَلَيْكُمْ
- sizin üzerinize
- وَزَادَهُ
- ve onun artırdı
- بَسْطَةً
- gücünü
- فِي الْعِلْمِ
- bilgisinin
- وَالْجِسْمِۜ
- ve cisminin
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُؤْت۪ي
- verir
- مُلْكَهُ
- mülkünü
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O herşeyi) bilendir
- وَقَالَ
- ve dedi ki
- لَهُمْ
- onlara
- نَبِيُّهُمْ
- peygamberleri
- اِنَّ
- muhakkak
- اٰيَةَ
- alameti
- مُلْكِه۪ٓ
- onun hükümdarlığının
- اَنْ يَأْتِيَكُمُ
- size gelmesidir
- التَّابُوتُ
- (Allah`ın Ahid sandığı) Tabut`un
- ف۪يهِ
- onun içinde
- سَك۪ينَةٌ
- bir huzur bulunan
- مِنْ رَبِّكُمْ
- Rabbinizden
- وَبَقِيَّةٌ
- ve bir kalıntı
- مِمَّا تَرَكَ
- geriye bıraktığından
- اٰلُ
- ailesinin
- مُوسٰى
- Musa
- وَاٰلُ
- ve ailesinin
- هٰرُونَ
- Harun
- تَحْمِلُهُ
- taşıdığı
- الْمَلٰٓئِكَةُۜ
- meleklerin
- اِنَّ
- şüphesiz
- ف۪ي ذٰلِكَ
- bunda
- لَاٰيَةً
- kesin bir alamet vardır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ۟
- inanıyorsanız
- فَلَمَّا فَصَلَ
- ayrıldığında
- طَالُوتُ
- Talut
- بِالْجُنُودِۙ
- ordularla
- قَالَ
- dedi ki
- اِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- مُبْتَل۪يكُمْ
- sizi deneyecektir
- بِنَهَرٍۚ
- bir ırmakla
- فَمَنْ
- kim
- شَرِبَ
- içerse
- مِنْهُ
- ondan
- فَلَيْسَ
- değildir
- مِنّ۪يۚ
- benden
- وَمَنْ
- ve kim
- لَمْ يَطْعَمْهُ
- ondan (kana kana) tadmazsa
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz o
- مِنّ۪ٓي
- bendendir
- اِلَّا
- dışında
- مَنِ
- kimsenin
- اغْتَرَفَ
- avuçlayan
- غُرْفَةً
- bir avuç
- بِيَدِه۪ۚ
- eliyle
- فَشَرِبُوا
- hepsi içtiler
- اِلَّا
- hariç
- قَل۪يلاً
- pek azı
- مِنْهُمْۜ
- içlerinden
- فَلَمَّا
- nihayet
- جَاوَزَهُ
- (ırmağı) geçince
- هُوَ
- o (Talut)
- وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- ve iman eden
- مَعَهُۙ
- beraberindekiler
- قَالُوا
- dediler
- لَا طَاقَةَ لَنَا
- bizim gücümüz yok
- الْيَوْمَ
- bugün
- بِجَالُوتَ
- Calut`a
- وَجُنُودِه۪ۜ
- ve askerlerine karşı
- قَالَ
- dedi
- الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ
- kanaat getirenler
- اَنَّهُمْ مُلَاقُوا
- kavuşacaklarına
- اللّٰهِۙ
- Allah`a
- كَمْ
- nice
- مِنْ فِئَةٍ
- topluluk
- قَل۪يلَةٍ
- az olan
- غَلَبَتْ
- galib gelmiştir
- فِئَةً
- topluluğa
- كَث۪يرَةً
- çok olan
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- وَاللّٰهُ
- Allah
- مَعَ
- beraberdir
- الصَّابِر۪ينَ
- sabredenlerle
- وَلَمَّا بَرَزُوا
- karşılaştıklarında
- لِجَالُوتَ
- Calut
- وَجُنُودِه۪
- ve askerleriyle
- قَالُوا
- şöyle dediler
- رَبَّنَٓا
- Rabbimiz
- اَفْرِغْ
- dök
- عَلَيْنَا
- üzerimize
- صَبْراً
- sabır
- وَثَبِّتْ
- sağlam tut
- اَقْدَامَنَا
- ayaklarımızı
- وَانْصُرْنَا
- ve bize yardım et
- عَلَى الْقَوْمِ
- topluluğuna karşı
- الْكَافِر۪ينَۜ
- kafirler
- فَهَزَمُوهُمْ
- derken onları bozdular
- بِاِذْنِ
- izniyle
- اللّٰهِۙ
- Allah`ın
- وَقَتَلَ
- öldürdü
- دَاوُ۫دُ
- Davud
- جَالُوتَ
- Calut`u
- وَاٰتٰيهُ
- ve ona (Davud`a) verdi
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَ
- hükümdarlık
- وَالْحِكْمَةَ
- ve hikmet
- وَعَلَّمَهُ
- ve ona öğretti
- مِمَّا يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَلَوْلَا دَفْعُ
- eğer savmasaydı
- اللّٰهِ
- Allah
- النَّاسَ
- insanların
- بَعْضَهُمْ
- bir kısmını
- بِبَعْضٍ
- bir kısmıyle
- لَفَسَدَتِ
- bozulurdu
- الْاَرْضُ
- dünya
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah
- ذُو
- sahibidir
- فَضْلٍ
- lutuf
- عَلَى
- karşı
- الْعَالَم۪ينَ
- bütün alemlere
- تِلْكَ
- bunlar
- اٰيَاتُ
- ayetleridir
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- نَتْلُوهَا
- okuyoruz (açıklıyoruz)
- عَلَيْكَ
- sana
- بِالْحَقِّۜ
- hak olarak
- وَاِنَّكَ
- elbette sen
- لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
- gönderilenlerdensin
- تِلْكَ
- işte o
- الرُّسُلُ
- elçiler ki
- فَضَّلْنَا
- üstün kıldık
- بَعْضَهُمْ
- kimini
- عَلٰى بَعْضٍۢ
- kiminden
- مِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimine
- كَلَّمَ
- konuştu
- اللّٰهُ
- Allah
- وَرَفَعَ
- yükseltti
- بَعْضَهُمْ
- kimini de
- دَرَجَاتٍۜ
- derecelerle
- وَاٰتَيْنَا
- ve verdik
- ع۪يسَى
- Îsa`ya
- ابْنَ
- oğlu
- مَرْيَمَ
- Meryem
- الْبَيِّنَاتِ
- açık deliller
- وَاَيَّدْنَاهُ
- ve onu destekledik
- بِرُوحِ الْقُدُسِۜ
- Ruh`ül-Kudüs ile
- وَلَوْ
- eğer
- شَٓاءَ
- dileseydi
- مَا اقْتَتَلَ
- öldürmezlerdi
- الَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ
- onların arkasından gelen(millet)ler
- مِنْ بَعْدِ
- sonra
- مَا جَٓاءَتْهُمُ
- gelmiş olduktan
- الْبَيِّنَاتُ
- açık deliller
- وَلٰكِنِ
- fakat
- اخْتَلَفُوا
- anlaşmazlığa düştüler
- فَمِنْهُمْ
- onlardan
- مَنْ
- kimi
- اٰمَنَ
- inandı
- وَمِنْهُمْ
- ve onlardan
- مَنْ
- kimi de
- كَفَرَۜ
- inkar etti
- مَا اقْتَتَلُوا
- birbirlerini öldürmezlerdi
- وَلٰكِنَّ
- ama
- اللّٰهَ
- Allah
- يَفْعَلُ
- yapar
- مَا يُر۪يدُ۟
- dilediğini
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- inananlar
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ
- size verdiğimiz rızıktan
- مِنْ قَبْلِ
- önce
- اَنْ يَأْتِيَ
- gelmezden
- يَوْمٌ
- gün
- لَا بَيْعٌ
- alışverişin olmadığı
- ف۪يهِ
- içinde
- وَلَا خُلَّةٌ
- ve hiçbir dostluğun
- وَلَا شَفَاعَةٌۜ
- ve hiçbir şefaatin
- وَالْكَافِرُونَ
- Kafirler
- هُمُ
- ta kendileridir
- الظَّالِمُونَ
- zalimlerin
- اَللّٰهُ
- Allah (ki)
- لَٓا اِلٰهَ
- tanrı yoktur
- اِلَّا
- başka
- هُوَۚ
- O`ndan
- اَلْحَيُّ
- daima diridir
- الْقَيُّومُۚ
- koruyup yöneticidir
- لَا تَأْخُذُهُ
- O`nu tutmaz
- سِنَةٌ
- ne bir uyuklama
- وَلَا نَوْمٌۜ
- ve ne de uyku
- لَهُ
- O`nundur
- مَا
- ne varsa
- فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde
- وَمَا
- ve ne varsa
- فِي الْاَرْضِۜ
- yerde
- مَنْ
- kim
- ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ
- şefaat edebilir
- عِنْدَهُٓ
- kendisinin katında
- اِلَّا
- dışında
- بِاِذْنِه۪ۜ
- O`nun izni
- يَعْلَمُ
- bilir
- مَا
- olanı
- بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
- onların önünde
- وَمَا
- ve olanı
- خَلْفَهُمْۚ
- arkalarında
- وَلَا يُح۪يطُونَ
- kavrayamazlar
- بِشَيْءٍ
- hiçbir şey
- مِنْ عِلْمِه۪ٓ
- O`nun ilminden
- بِمَا شَٓاءَۚ
- kendisinin dilediğinin
- وَسِعَ
- kaplamıştır
- كُرْسِيُّهُ
- O`nun Kürsüsü
- السَّمٰوَاتِ
- gökleri
- وَالْاَرْضَۚ
- ve yeri
- وَلَا يَؤُ۫دُهُ
- O`na ağır gelmez
- حِفْظُهُمَاۚ
- onları koru(yup gözet)mek
- وَهُوَ
- O
- الْعَلِيُّ
- yücedir
- الْعَظ۪يمُ
- büyüktür
- لَٓا اِكْرَاهَ
- zorlama yoktur
- فِي الدّ۪ينِ
- Dinde
- قَدْ تَبَيَّنَ
- seçilip belli olmuştur
- الرُّشْدُ
- doğruluk
- مِنَ الْغَيِّۚ
- sapıklıktan
- فَمَنْ
- Kim
- يَكْفُرْ
- inkar edip
- بِالطَّاغُوتِ
- tağut (şeytan)ı
- وَيُؤْمِنْ
- inanırsa
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- فَقَدِ
- muhakkak ki o
- اسْتَمْسَكَ
- yapışmıştır
- بِالْعُرْوَةِ
- bir kulpa
- الْوُثْقٰىۗ
- sağlam
- لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ
- kopmayan
- وَاللّٰهُ
- Allah
- سَم۪يعٌ
- işitendir
- عَل۪يمٌ
- bilendir
- اَللّٰهُ
- Allah
- وَلِيُّ
- dostudur
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ
- inananların
- يُخْرِجُهُمْ
- onları çıkarır
- مِنَ الظُّلُمَاتِ
- karanlıklardan
- اِلَى النُّورِۜ
- aydınlığa
- وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
- kafirlerin
- اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ
- dostları da
- الطَّاغُوتُۙ
- tağuttur
- يُخْرِجُونَهُمْ
- (O da) onları çıkarır
- مِنَ النُّورِ
- aydınlıktan
- اِلَى الظُّلُمَاتِۜ
- karanlıklara
- اُو۬لٰٓئِكَ
- İşte onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ۟
- ebedi kalacaklardır
- اَلَمْ تَرَ
- görmedin mi?
- اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ
- tartışanı
- اِبْرٰه۪يمَ
- İbrahim`le
- ف۪ي رَبِّه۪ٓ
- Rabbi hakkında
- اَنْ اٰتٰيهُ
- kendisine verdi diye
- اللّٰهُ
- Allah
- الْمُلْكَۢ
- hükümdarlık
- اِذْ قَالَ
- dediği zaman
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّيَ
- benim Rabbim
- الَّذ۪ي يُحْـي۪
- yaşatır
- وَيُم۪يتُۙ
- ve öldürür
- قَالَ
- dedi
- اَنَا۬
- ben de
- اُحْـي۪
- yaşatır
- وَاُم۪يتُۜ
- ve öldürürüm
- قَالَ
- deyince
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَأْت۪ي
- getirir
- بِالشَّمْسِ
- güneşi
- مِنَ الْمَشْرِقِ
- doğudan
- فَأْتِ
- sen de getir
- بِهَا
- onu
- مِنَ الْمَغْرِبِ
- batıdan
- فَبُهِتَ
- şaşırıp kaldı
- الَّذ۪ي كَفَرَۜ
- inkar eden (o adam)
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الظَّالِم۪ينَۚ
- zalim
- اَوْ
- yahut
- كَالَّذ۪ي
- şu kimse gibisini (görmedin mi) ki
- مَرَّ
- uğramıştı
- عَلٰى قَرْيَةٍ
- bir kasabaya
- وَهِيَ
- o kimse
- خَاوِيَةٌ
- (duvarları) yığılmış
- عَلٰى عُرُوشِهَاۚ
- çatıları üstüne
- قَالَ
- demişti
- اَنّٰى
- nasıl
- يُحْـي۪
- diriltecek
- هٰذِهِ
- bunu
- اللّٰهُ
- Allah
- بَعْدَ
- sonra
- مَوْتِهَاۚ
- öldükten
- فَاَمَاتَهُ
- kendisini öldürüp
- اللّٰهُ
- Allah (da)
- مِائَةَ
- yüz
- عَامٍ
- sene
- ثُمَّ
- sonra
- بَعَثَهُۜ
- diriltti
- قَالَ
- dedi
- كَمْ
- ne kadar
- لَبِثْتَۜ
- kaldın
- لَبِثْتُ
- kaldım
- يَوْماً
- bir gün
- اَوْ
- ya da
- بَعْضَ
- birazı kadar
- يَوْمٍۜ
- bir günün
- قَالَ
- (Allah) dedi
- بَلْ
- bilakis
- لَبِثْتَ
- kaldın
- عَامٍ
- yıl
- فَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى طَعَامِكَ
- yiyeceğine
- وَشَرَابِكَ
- ve içeceğine
- لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
- bozulmamış
- وَانْظُرْ
- bak
- اِلٰى حِمَارِكَ
- eşeğine
- وَلِنَجْعَلَكَ
- seni kılalım diye (böyle yaptık)
- اٰيَةً
- bir ibret
- لِلنَّاسِ
- insanlar için
- اِلَى الْعِظَامِ
- kemiklere
- كَيْفَ
- nasıl
- نُنْشِزُهَا
- onları birbiri üstüne koyuyor
- نَكْسُوهَا
- onlara giydiriyoruz
- لَحْماًۜ
- et
- فَلَمَّا
- Bu işler
- تَبَيَّنَ
- açıkça belli olunca
- لَهُۙ
- ona
- اَعْلَمُ
- biliyorum
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- وَاِذْ
- bir zaman
- قَالَ
- demişti
- اِبْرٰه۪يمُ
- İbrahim
- رَبِّ
- Rabbim
- اَرِن۪ي
- bana göster
- كَيْفَ
- nasıl
- تُحْـيِ
- dirilttiğini
- الْمَوْتٰىۜ
- ölüleri
- قَالَ
- (Allah) dedi
- اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ
- yoksa inanmadın mı
- قَالَ
- (İbrahim) dedi ki
- بَلٰى
- Hayır (inandım)
- وَلٰكِنْ
- fakat
- لِيَطْمَئِنَّ
- tatmin olması için
- قَلْب۪يۜ
- kalbimin
- قَالَ
- dedi
- فَخُذْ
- o halde tut
- اَرْبَعَةً
- dördünü
- مِنَ الطَّيْرِ
- kuşlardan
- فَصُرْهُنَّ
- onları alıştır
- اِلَيْكَ
- kendine
- ثُمَّ
- sonra
- اجْعَلْ
- koy
- عَلٰى
- üzerine
- كُلِّ
- her
- جَبَلٍ
- dağın
- مِنْهُنَّ
- onlardan
- جُزْءاً
- bir parça
- ادْعُهُنَّ
- onları (kendine) çağır
- يَأْت۪ينَكَ
- sana gelecekler
- سَعْياًۜ
- koşarak
- وَاعْلَمْ
- bil ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- عَز۪يزٌ
- daima üstün
- حَك۪يمٌ۟
- hüküm ve hikmet sahibidir
- مَثَلُ
- durumu
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- كَمَثَلِ
- durumu gibidir
- حَبَّةٍ
- bir tohumun
- اَنْبَتَتْ
- veren
- سَبْعَ
- yedi
- سَنَابِلَ
- başak
- ف۪ي كُلِّ
- her
- سُنْبُلَةٍ
- başağında
- مِائَةُ
- yüz
- حَبَّةٍۜ
- tohum
- وَاللّٰهُ
- Allah
- يُضَاعِفُ
- kat kat verir
- لِمَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğine
- وَاللّٰهُ
- Allah(ın)
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌ
- (O) bilendir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edip de
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- ثُمَّ
- sonra
- لَا يُتْبِعُونَ
- ardından
- مَٓا اَنْفَقُوا
- verdiklerinin
- مَناًّ
- başa kakmayan
- وَلَٓا اَذًۙى
- ve eziyet etmeyenlerin
- لَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- katında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- قَوْلٌ
- bir söz (söylemek)
- مَعْرُوفٌ
- güzel
- وَمَغْفِرَةٌ
- ve affetmek
- خَيْرٌ
- iyidir
- مِنْ صَدَقَةٍ
- sadakadan
- يَتْبَعُهَٓا
- peşinden gelen
- اَذًىۜ
- eziyet
- وَاللّٰهُ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَل۪يمٌ
- halimdir
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- لَا تُبْطِلُوا
- boşa çıkarmayın
- صَدَقَاتِكُمْ
- sadakalarınızı
- بِالْمَنِّ
- başa kakmak
- وَالْاَذٰىۙ
- ve eziyet etmekle
- كَالَّذ۪ي
- gibi
- يُنْفِقُ
- infak eden
- مَالَهُ
- malını
- رِئَٓاءَ
- gösteriş için
- النَّاسِ
- insanlara
- وَلَا يُؤْمِنُ
- inanmayan
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَالْيَوْمِ
- ve gününe
- الْاٰخِرِۜ
- ahiret
- فَمَثَلُهُ
- öylesinin durumu
- كَمَثَلِ
- benzer ki
- صَفْوَانٍ
- şu kayaya
- عَلَيْهِ
- üzerinde bulunan
- تُرَابٌ
- toprak
- فَاَصَابَهُ
- ona isabet etttiğinde
- وَابِلٌ
- bir sağnak (yağmur)
- فَتَرَكَهُ
- onu bırakır
- صَلْداًۜ
- sert bir taş halinde
- لَا يَقْدِرُونَ
- (Böyleleri) elde edemezler
- عَلٰى شَيْءٍ
- bir şey
- مِمَّا كَسَبُواۜ
- kazandıklarından
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يَهْدِي
- doğru yola iletmez
- الْقَوْمَ
- toplumu
- الْكَافِر۪ينَ
- kafir
- وَمَثَلُ
- durumu da
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمُ
- mallarını
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak
- مَرْضَاتِ
- rızasını
- اللّٰهِ
- Allah`ın
- وَتَثْب۪يتاً
- ve kökleştirmek için
- مِنْ اَنْفُسِهِمْ
- kendilerindekini (imanı)
- كَمَثَلِ
- benzer
- جَنَّةٍ
- bir bahçeye
- بِرَبْوَةٍ
- tepe üzerinde bulunan
- اَصَابَهَا
- değince
- وَابِلٌ
- bol yağmur
- فَاٰتَتْ
- veren
- اُكُلَهَا
- ürününü
- ضِعْفَيْنِۚ
- iki kat
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ يُصِبْهَا
- değmese bile
- وَابِلٌ
- yağmur
- فَطَلٌّۜ
- çisinti olur
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- بَص۪يرٌ
- görmektedir
- اَيَوَدُّ
- ister mi ki
- اَحَدُكُمْ
- biriniz
- اَنْ تَكُونَ
- olmasını
- لَهُ
- kendisinin
- جَنَّةٌ
- bir bahçesi
- مِنْ نَخ۪يلٍ
- hurmalardan
- وَاَعْنَابٍ
- ve üzümlerden
- تَجْر۪ي
- akan
- مِنْ تَحْتِهَا
- altından
- الْاَنْهَارُۙ
- ırmaklar
- لَهُ ف۪يهَا
- içinde bulunan
- مِنْ كُلِّ
- her çeşit
- الثَّمَرَاتِۙ
- meyvası
- وَاَصَابَهُ
- kendisine geldiğinde
- الْكِبَرُ
- ihtiyarlık
- وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ
- ve çocuklarının bulunduğu
- ضُعَفَٓاءُۖ
- aciz
- فَاَصَابَهَٓا
- isabet etsin
- اِعْصَارٌ
- birden bir kasırga
- ف۪يهِ
- onlara
- نَارٌ
- ateşli
- فَاحْتَرَقَتْۜ
- yakıp kül etsin
- كَذٰلِكَ
- böylece
- يُبَيِّنُ
- açıklıyor
- اللّٰهُ
- Allah
- لَكُمُ
- size
- الْاٰيَاتِ
- ayetleri
- لَعَلَّكُمْ
- umulurki
- تَتَفَكَّرُونَ۟
- düşünürsünüz
- يَٓا اَيُّهَا
- Ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اَنْفِقُوا
- infak edin
- مِنْ طَيِّبَاتِ
- iyilerinden
- مَا كَسَبْتُمْ
- kazandıklarınızın
- وَمِمَّٓا اَخْرَجْنَا
- ve çıkardığımız
- لَكُمْ
- sizin için
- مِنَ الْاَرْضِۖ
- yerden
- وَلَا تَيَمَّمُوا
- kalkışmayın
- الْخَب۪يثَ مِنْهُ
- kötü şeyleri
- تُنْفِقُونَ
- sadaka vermeye
- وَلَسْتُمْ بِاٰخِذ۪يهِ
- kendiniz alamayacağınız
- اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا
- göz yummadan
- ف۪يهِۜ
- ondan
- وَاعْلَمُٓوا
- Bilin ki
- اَنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- غَنِيٌّ
- zengindir
- حَم۪يدٌ
- övülmüştür
- اَلشَّيْطَانُ
- Şeytan
- يَعِدُكُمُ
- size vaad eder
- الْفَقْرَ
- fakirliği
- وَيَأْمُرُكُمْ
- ve size emreder
- بِالْفَحْشَٓاءِۚ
- çirkin şeyleri yapmayı
- وَاللّٰهُ
- Allah ise
- يَعِدُكُمْ
- size va`adediyor
- مَغْفِرَةً
- bağışlama
- مِنْهُ
- kendi tarafından
- وَفَضْلاًۜ
- ve lutuf
- وَاللّٰهُ
- Şüphesiz Allah`ın
- وَاسِعٌ
- (lutfu) geniştir
- عَل۪يمٌۚ
- (O) bilendir
- يُؤْتِي
- verir
- الْحِكْمَةَ
- Hikmeti
- مَنْ يَشَٓاءُۚ
- dilediğine
- وَمَنْ
- kimseye
- يُؤْتَ
- verilen
- الْحِكْمَةَ
- Hikmet
- فَقَدْ اُو۫تِيَ
- verilmiştir
- خَيْراً
- hayır
- كَث۪يراًۜ
- çok
- وَمَا يَذَّكَّرُ
- bunu anlamaz
- اِلَّٓا
- başkası
- اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
- akıl sahiplerinden
- وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ
- ne infak ederseniz
- مِنْ نَفَقَةٍ
- nafaka olarak
- اَوْ
- veya
- نَذَرْتُمْ
- ne adarsanız
- مِنْ نَذْرٍ
- adak olarak
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- يَعْلَمُهُۜ
- onu bilir
- وَمَا
- yoktur
- لِلظَّالِم۪ينَ
- zalimler için
- مِنْ اَنْصَارٍ
- hiçbir yardımcı
- اِنْ تُبْدُوا
- açıktan verirseniz
- الصَّدَقَاتِ
- sadakaları
- فَنِعِمَّا
- ne güzeldir
- هِيَۚ
- bu
- وَاِنْ
- eğer
- تُخْفُوهَا
- onları gizler
- وَتُؤْتُوهَا
- ve verirseniz
- الْفُقَـرَٓاءَ
- fakirlere
- فَهُوَ
- bu
- خَيْرٌ
- daha iyidir
- لَكُمْۜ
- sizin için
- وَيُكَفِّرُ
- ve kapatır
- عَنْكُمْ
- sizin
- مِنْ سَيِّـَٔاتِكُمْۜ
- günahlarınızdan bir kısmını
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızdan
- خَب۪يرٌ
- haberdardır
- لَيْسَ
- değildir
- عَلَيْكَ
- senin üzerine
- هُدٰيهُمْ
- onları hidayet etmek
- وَلٰكِنَّ
- fakat
- اللّٰهَ
- Allah`tır
- يَهْد۪ي
- doğru yola ileten
- مَنْ يَشَٓاءُۜ
- dilediğini
- وَمَا تُنْفِقُوا
- verdiğiniz
- مِنْ خَيْرٍ
- her hayır
- فَلِاَنْفُسِكُمْۜ
- kendiniz içindir
- وَمَا تُنْفِقُونَ
- infak edersiniz
- اِلَّا
- ancak
- ابْتِغَٓاءَ
- kazanmak için
- وَجْهِ
- rızasını
- اللّٰهِۜ
- Allah`ın
- يُوَفَّ
- tastamam verilir
- اِلَيْكُمْ
- size
- وَاَنْتُمْ
- ve siz
- لَا تُظْلَمُونَ
- asla zulmedilmez
- لِلْفُقَـرَٓاءِ
- (Sadakalar) fakirler içindir
- الَّذ۪ينَ اُحْصِرُوا
- kapanıp kalan
- ف۪ي سَب۪يلِ
- yolunda
- اللّٰهِ
- Allah
- لَا يَسْتَط۪يعُونَ
- güçleri yoktur
- ضَـرْباً
- gezmeye
- فِي الْاَرْضِۘ
- yeryüzünde
- يَحْسَبُهُمُ
- onları sanırlar
- الْجَاهِلُ
- bilmeyenler
- اَغْنِيَٓاءَ
- zengin
- مِنَ التَّعَفُّفِۚ
- utangaçlıklarından dolayı
- تَعْرِفُهُمْ
- onları tanırsın
- بِس۪يمٰيهُمْۚ
- simalarından
- لَا يَسْـَٔلُونَ
- istemezler
- النَّاسَ
- insanlardan
- اِلْحَافاًۜ
- ısrarla
- وَمَا تُنْفِقُوا
- yaptığınız ne varsa
- مِنْ خَيْرٍ
- hayırdan
- فَاِنَّ
- şüphesiz
- اللّٰهَ
- Allah
- بِه۪
- onu
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
- infak edenlerin
- اَمْوَالَهُمْ
- mallarını
- بِالَّيْلِ
- gece
- وَالنَّهَارِ
- ve gündüz
- سِراًّ
- gizli
- وَعَلَانِيَةً
- ve açık
- فَلَهُمْ
- vardır
- اَجْرُهُمْ
- ödülü
- عِنْدَ
- yanında
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- الَّذ۪ينَ يَأْكُلُونَ
- yiyenler
- الرِّبٰوا
- Riba
- لَا يَقُومُونَ
- kalkamazlar
- اِلَّا
- ancak
- كَمَا
- gibi
- يَقُومُ
- kalkarlar
- الَّذ۪ي يَتَخَبَّطُهُ
- çarptığı kimse
- الشَّيْطَانُ
- şeytanın
- مِنَ الْمَسِّۜ
- dokunup
- ذٰلِكَ
- bu
- بِاَنَّهُمْ
- onların
- قَالُٓوا
- demelerindendir
- اِنَّمَا
- şüphesiz
- الْبَيْعُ
- alışveriş de
- مِثْلُ
- gibidir
- الرِّبٰواۢ
- riba
- وَاَحَلَّ
- oysa helal kılmıştır
- اللّٰهُ
- Allah
- الْبَيْعَ
- alış-verişi
- وَحَرَّمَ
- haram kılmıştır
- الرِّبٰواۜ
- ribayı
- فَمَنْ
- kime
- جَٓاءَهُ
- gelir de
- مَوْعِظَةٌ
- bir öğüt
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbi`nden
- فَانْتَهٰى
- (ribadan) vazgeçerse
- فَلَهُ
- kendisinindir
- مَا سَلَفَۜ
- geçmişte olan
- وَاَمْرُهُٓ
- ve işi de
- اِلَى اللّٰهِۜ
- Allah`a kalmıştır
- وَمَنْ
- kim
- عَادَ
- tekrar (ribaya) dönerse
- فَاُو۬لٰٓئِكَ
- onlar
- اَصْحَابُ
- halkıdır
- النَّارِۚ
- ateş
- هُمْ
- onlar
- ف۪يهَا
- orada
- خَالِدُونَ
- ebedi kalacaklardır
- يَمْحَقُ
- mahveder
- اللّٰهُ
- Allah
- الرِّبٰوا
- ribayı
- وَيُرْبِي
- artırır
- الصَّدَقَاتِۜ
- sadakaları
- وَاللّٰهُ
- Allah
- لَا يُحِبُّ
- sevmez
- كُلَّ
- hiçbir
- كَفَّارٍ
- inkarcıları
- اَث۪يمٍ
- günahkar
- اِنَّ
- şüphesiz
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- وَعَمِلُوا
- ve işler yapanlar
- الصَّالِحَاتِ
- salih (güzel)
- وَاَقَامُوا
- ve kılanlar
- الصَّلٰوةَ
- namazı
- وَاٰتَوُا
- ve verenler
- الزَّكٰوةَ
- zekatı
- لَهُمْ
- işte onların
- اَجْرُهُمْ
- ödülleri
- عِنْدَ
- yanındadır
- رَبِّهِمْۚ
- Rableri
- وَلَا خَوْفٌ
- korku yoktur
- عَلَيْهِمْ
- onlara
- وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
- ve onlar üzülmeyeceklerdir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
- iman edenler
- اتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- وَذَرُوا
- bırakın (almayın)
- مَا بَـقِيَ
- geri kalan kısmı
- مِنَ الرِّبٰٓوا
- ribadan
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ
- idiyseniz
- مُؤْمِن۪ينَ
- inanıyor
- فَاِنْ
- eğer
- لَمْ تَفْعَلُوا
- böyle yapmazsanız
- فَأْذَنُوا
- bilin
- بِحَرْبٍ
- savaşa açıldığını
- مِنَ اللّٰهِ
- Allah
- وَرَسُولِه۪ۚ
- ve Elçisi (tarafından)
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْتُمْ
- tevbe ederseniz
- فَلَكُمْ
- sizindir
- رُؤُ۫سُ
- ana
- اَمْوَالِكُمْۚ
- malınız
- لَا تَظْلِمُونَ
- ne haksızlık edersiniz
- وَلَا تُظْلَمُونَ
- ne de haksızlığa uğratılırsınız
- وَاِنْ
- eğer (borçlu)
- كَانَ
- ise
- ذُوعُسْرَةٍ
- darlık içinde
- فَنَظِرَةٌ
- beklemek (lazımdır)
- اِلٰى مَيْسَرَةٍۜ
- bir kolaylığa (çıkıncaya) kadar
- وَاَنْ
- eğer
- تَصَدَّقُوا
- sadaka olarak bağışlarsanız
- خَيْرٌ
- daha hayırlıdır
- لَكُمْ
- sizin için
- اِنْ
- eğer
- كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
- bilirseniz
- وَاتَّقُوا
- sakının
- يَوْماً
- şu günden
- تُرْجَعُونَ
- döndürüleceğiniz
- ف۪يهِ
- onda
- اِلَى اللّٰهِ
- Allah`a
- ثُمَّ
- sonra
- تُوَفّٰى
- tastamam verilecek
- كُلُّ نَفْسٍ
- herkese
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَهُمْ
- ve onlara
- لَا يُظْلَمُونَ۟
- haksızlık edilmeyecektir
- يَٓا اَيُّهَا
- ey
- الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
- iman edenler
- اِذَا
- zaman
- تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ
- birbirinize borç verdiğiniz
- اِلٰٓى اَجَلٍ
- süreye kadar
- مُسَمًّى
- belirli bir
- فَاكْتُبُوهُۜ
- onu yazın
- وَلْيَكْتُبْ
- yazsın
- بَيْنَكُمْ
- aranızda
- كَاتِبٌ
- bir yazıcı
- بِالْعَدْلِۖ
- adaletle
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasın (yazsın)
- كَاتِبٌ
- yazıcı
- اَنْ يَكْتُبَ
- yazmaktan
- كَمَا
- şekilde
- عَلَّمَهُ
- kendisine öğrettiği
- اللّٰهُ
- Allah`ın
- فَلْيَكْتُبْۚ
- yazsın
- وَلْيُمْلِلِ
- ve yazdırsın
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- üzerinde hak olan (borçlu)
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُ
- Rabbi olan
- وَلَا يَبْخَسْ
- eksik etmesin
- مِنْهُ
- ondan (borcundan)
- شَيْـٔاًۜ
- hiçbir şeyi
- فَاِنْ
- eğer
- كَانَ
- ise
- الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ
- borçlu olan kimse
- سَف۪يهاً
- aklı ermez
- اَوْ
- yahut
- ضَع۪يفاً
- zayıf
- اَوْ
- ya da
- لَا يَسْتَط۪يعُ
- güç yetiremiyecek
- اَنْ يُمِلَّ
- kendisi yazdırmaya
- هُوَ فَلْيُمْلِلْ
- yazdırsın
- وَلِيُّهُ
- velisi
- بِالْعَدْلِۜ
- adaletle
- وَاسْتَشْهِدُوا
- şahid tutun
- شَه۪يدَيْنِ
- iki şahidi
- مِنْ رِجَالِكُمْۚ
- erkeklerinizden
- لَمْ يَكُونَا
- yoksa
- رَجُلَيْنِ
- iki erkek
- فَرَجُلٌ
- bir erkek
- وَامْرَاَتَانِ
- iki kadın
- مِمَّنْ تَرْضَوْنَ
- razı olduğunuz
- مِنَ الشُّهَدَٓاءِ
- şahidlerden
- اَنْ تَضِلَّ
- ta ki şaşırırsa
- اِحْدٰيهُمَا
- kadınlardan biri
- فَتُذَكِّرَ
- hatırlatması için
- اِحْدٰيهُمَا
- bir
- الْاُخْرٰىۜ
- diğeri
- وَلَا يَأْبَ
- kaçınmasınlar
- الشُّهَدَٓاءُ
- şahidler
- مَا دُعُواۜ
- çağrıldıkları
- وَلَا تَسْـَٔمُٓوا
- üşenmeyin
- اَنْ تَكْتُبُوهُ
- yazmaktan
- صَغ۪يراً
- az olsun
- اَوْ
- veya
- كَب۪يراً
- çok olsun
- اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ
- onu süresine kadar
- ذٰلِكُمْ
- bu
- اَقْسَطُ
- daha adaletli
- عِنْدَ
- katında
- اللّٰهِ
- Allah
- وَاَقْوَمُ
- daha sağlam
- لِلشَّهَادَةِ
- şahidlik için
- وَاَدْنٰٓى
- daha elverişlidir
- اَلَّا تَرْتَابُٓوا
- kuşkulanmamanız için
- اِلَّٓا
- yalnız
- اَنْ تَكُونَ
- olursa
- تِجَارَةً
- ticaret
- حَاضِرَةً
- peşin
- تُد۪يرُونَهَا
- hemen alıp vereceğiniz
- فَلَيْسَ
- yoktur
- عَلَيْكُمْ
- üzerinize
- جُنَاحٌ
- bir günah
- اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ
- onu yazmamanızdan ötürü
- وَاَشْهِدُٓوا
- şahid tutun
- اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ
- alışveriş yaptığınız zaman da
- وَلَا يُضَٓارَّ
- asla zarar verilmesin
- كَاتِبٌ
- yazana da
- وَلَا شَه۪يدٌۜ
- şahide de
- وَاِنْ
- eğer
- تَفْعَلُوا
- (bir zarar) yaparsanız
- فَاِنَّهُ
- şüphesiz
- فُسُوقٌ
- kötülük olur
- بِكُمْۜ
- kendinize
- وَاتَّقُوا
- korkun
- اللّٰهَۜ
- Allah`tan
- وَيُعَلِّمُكُمُ
- size öğretiyor
- اللّٰهُۜ
- Allah
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِكُلِّ شَيْءٍ
- herşeyi
- عَل۪يمٌ
- bilir
- وَاِنْ
- ve eğer
- كُنْتُمْ
- olur da
- عَلٰى سَفَرٍ
- seferde
- وَلَمْ تَجِدُوا
- bulamazsanız
- كَاتِباً
- yazacak birini
- فَرِهَانٌ
- rehinler (yeter)
- مَقْبُوضَةٌۜ
- alınan
- فَاِنْ اَمِنَ
- güvenirseniz
- بَعْضُكُمْ بَعْضاً
- birbirinize
- فَلْيُؤَدِّ
- ödesin
- الَّذِي اؤْتُمِنَ
- kendisine güvenilen kimse
- اَمَانَتَهُ
- emanetini
- وَلْيَتَّقِ
- korksun
- اللّٰهَ
- Allah`tan
- رَبَّهُۜ
- Rabbi olan
- وَلَا تَكْتُمُوا
- gizlemeyin
- الشَّهَادَةَۜ
- şahidliği
- وَمَنْ
- kimsenin
- يَكْتُمْهَا
- onu gizleyen
- فَاِنَّهُٓ
- şüphesiz
- اٰثِمٌ
- günahkardır
- قَلْبُهُۜ
- kalbi
- وَاللّٰهُ
- Allah
- بِمَا تَعْمَلُونَ
- yaptıklarınızı
- عَل۪يمٌ۟
- bilir
- لِلّٰهِ
- Allah`ındır
- مَا فِي السَّمٰوَاتِ
- göklerde ne varsa
- وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
- ve yerde ne varsa
- وَاِنْ
- eğer
- تُبْدُوا
- açıklasanız da
- مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ
- içlerinizdekini
- اَوْ
- veya
- تُخْفُوهُ
- gizleseniz de
- يُحَاسِبْكُمْ
- sizi hesaba çeker
- بِهِ
- onunla
- اللّٰهُۜ
- Allah
- فَيَغْفِرُ
- bağışlar
- لِمَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُ
- dilediği
- وَيُعَذِّبُ
- azabeder
- مَنْ
- kimseyi
- يَشَٓاءُۜ
- dilediği
- وَاللّٰهُ
- Allah
- عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
- herşeye
- قَد۪يرٌ
- kadirdir
- اٰمَنَ
- inandı
- الرَّسُولُ
- Resul
- بِمَٓا اُنْزِلَ
- indirilene
- اِلَيْهِ
- kendisine
- مِنْ رَبِّه۪
- Rabbinden
- وَالْمُؤْمِنُونَۜ
- mü`minler de
- كُلٌّ
- hepsi
- بِاللّٰهِ
- Allah`a
- وَمَلٰٓئِكَتِه۪
- meleklerine
- وَكُتُبِه۪
- Kitaplarına
- وَرُسُلِه۪ۜ
- ve peygamberlerine
- لَا نُفَرِّقُ
- ayırdetmeyiz (dediler)
- بَيْنَ
- arasını
- اَحَدٍ
- hiçbirini
- مِنْ رُسُلِه۪۠
- O`nun elçilerinden
- وَقَالُوا
- ve dediler ki
- سَمِعْنَا
- İşittik
- وَاَطَعْنَا
- ve ita`at ettik
- غُفْرَانَكَ
- bağışlamanı dileriz
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- وَاِلَيْكَ
- sanadır
- الْمَص۪يرُ
- dönüş(ümüz)
- لَا يُكَلِّفُ
- teklif etmez
- اللّٰهُ
- Allah
- نَفْساً
- kimseye
- اِلَّا
- başkasını
- وُسْعَهَاۜ
- gücünün yettiğinden
- لَهَا
- (herkesin) kendine
- مَا كَسَبَتْ
- kazandığı
- وَعَلَيْهَا
- aleyhinedir
- مَا اكْتَسَبَتْۜ
- işlediği (kötülük) de
- رَبَّنَا
- Rabbimiz
- لَا تُؤَاخِذْنَٓا
- bizi sorumlu tutma
- اِنْ نَس۪ينَٓا
- unutur
- اَوْ
- ya da
- اَخْطَأْنَاۚ
- yanılırsak
- وَلَا تَحْمِلْ
- yükleme
- عَلَيْنَٓا
- bize
- اِصْراً
- ağırlık
- كَمَا
- gibi
- حَمَلْتَهُ
- yüklediğin
- عَلَى
- üzerine
- الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ
- bizden öncekilerin
- وَلَا تُحَمِّلْنَا
- bize yükleme
- مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ
- gücümüzün yetmediği şeyleri
- وَاعْفُ
- affet
- عَنَّا۠
- bizi
- وَاغْفِرْ
- bağışla
- لَنَا۠
- bizi
- وَارْحَمْنَا۠
- bize merhamet et
- اَنْتَ
- sen
- مَوْلٰينَا
- bizim sahibimizsin
- فَانْصُرْنَا
- bize yardım eyle
- عَلَى
- karşı
- الْقَوْمِ
- toplumuna
- الْكَافِر۪ينَ
- kafirler
(120) وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْؕ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىؕ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذٖي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصٖيرٍ
Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.
“Din” diye çevrilen millet kelimesi, “Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah’a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli” anlamına gelir. Başka bir tanıma göre millet, Allah’ın koyduğu kuralları ve ilkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder. Buna karşılık dinin aslî biçimine olduğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim âyette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık için kullanılmış olduğunu görüyoruz. Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambere veya bir topluluğa nisbet edilebilir olmasıdır. Meselâ “İbrâhim’in milleti, hıristiyan milleti, İslâm milleti” denilebildiği halde “Ahmed’in milleti, Ali’nin milleti” denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah’ın dini (dînullah) denilir, fakat Allah’ın milleti (milletullah) denilemez (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mll” md.).
Bir önceki âyette buyurulduğu gibi Hz. Muhammed, gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine’deki yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber’e ve İslâm’a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah’ın yoludur; O’nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık yahudilerin veya hıristiyanların arzularına uymak, İslâm’la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah’ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur. Âyette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber’e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap müslüman bireyler ve topluluklardır.
Yahudilerle hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur’an-ı Kerîm’in bu tesbiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta her zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, müslüman İspanya’nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde yahudi ve hıristiyan yönetimler müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi hıristiyanlaşmış Türkler’i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler’i hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat’tan bu yana Türkler’in göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türkler’in aleyhine işlemiştir. Hıristiyan dünyanın diğer müslüman milletler, hatta hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar’ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, müslümanları da hıristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm’a ve müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmaktadır.
Bütün bu tesbitler yahudilere ve hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur’an-ı Kerîm’in öğretisine aykırıdır. Zira Kur’an müslümanlara bir taraftan “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur” (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, “Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır” der. Şu halde müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm’ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bir kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır (“doğru yol” diye çevirdiğimiz “hüdâ” kelimesinin anlamı için bk. Bakara 2/2).
(121) اَلَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهٖؕ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهٖؕ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهٖ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَࣖ
Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır; ama her kim onu inkâr ederse işte asıl kaybedenler onlardır.
“Yetlûne” fiilinin masdarı olan tilâvet kelimesi sözlükte “birine, bir şeye uymak, onu yakından takip etmek”; terim olarak ise “hem okumak hem de emir ve yasaklarını, teşvik ve uyarılarını hayata geçirmek suretiyle Allah’ın kitabına uymak” anlamına gelir ve bu anlamıyla “kıraat” kelimesinden daha özel bir mâna ifade eder. Buna göre her tilâvet bir kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir. Bu sebeple tilâvet genellikle yalnızca ilâhî kitabın okunması için kullanılır; çünkü ilâhî kitaplar sadece okunmak için değil, aynı zamanda hükümlerinin uygulanması için gönderilmiş olup ancak bu uygulamanın yerine getirilmesi şartıyla tilâvet gerçekleştirilmiş olur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “telâ” md.). Bu sebeple âyetin “yetlûnehû hakka tilâvetih” kısmı meâlinde “onu hakkını vererek okuyanlar” şeklinde tercüme edilmiştir.
“Kendilerine kitap verilenler”le kimlerin, kitapla da hangi kitabın kastedildiği hakkında tefsirlerde iki farklı görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre buradaki kitaptan maksat Kur’an-ı Kerîm, kitap verilenler de Hz. Muhammed’e uyan müslümanlardır. Ancak daha güçlü olan bir başka yoruma göre kitapla Tevrat, kendilerine kitap verilenlerle de Tevrat’ı hakkıyla okuyarak onunla amel eden, özellikle Hz. Muhammed’in geleceğine dair Tevrat’ta geçen bilgileri dikkate alarak onun peygamberliğini tasdik eden yahudiler kastedilmiştir (Taberî, I, 520-522; Râzî, IV, 32).
120. âyette Ehl-i kitabın müslümanlar karşısındaki genel tavrının olumsuz olduğu bildirilmişti. Bu âyette ise yahudiler arasında hâlâ kendi kitaplarını hakkıyla okuyan, geleneksel yahudi taassubundan ve ön yargıdan uzak kalabilen bazı kimselerin bulunduğu, bunların Hz. Peygamber ve müslümanlar hakkında insaflı ve adaletli hükümler verebildikleri belirtilmektedir. İşte kitaba (Tevrat) asıl inananlar ve hükümlerine uygun yaşayışlarıyla onu tasdik edenler bunlardır. Tevrat’ın tahrif edilmesi ve zamanla Yahudilik adına uydurulan birçok yanlış inancın yahudi kültürüne yerleşmesi yüzünden yoldan çıkmış ve bu suretle bir bakıma gerçek Tevrat’ı inkâr etme konumuna düşmüş olanlara gelince, asıl hüsrana uğrayanlar, âhiret saadetinden mahrum kalanlar onlardır.
(122) يَا بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتٖٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّٖي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمٖينَ
(123) وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْزٖي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Ey İsrâiloğulları! Geçmişte size verdiğim nimetimi ve sizi diğer topluluklara üstün kıldığımı hatırlayın.
Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz.
Bu âyetlerden ilki, aynı sûrenin 47. âyetinin, ikincisi ise birkaç kelime farkıyla 48. âyetinin –farklı münasebet ve sebeplerle– tekrarı olup gerekli açıklamalar, özellikle şefaat kavramıyla ilgili ayrıntılı bilgi orada verilmiştir. Söz konusu nimetlerle âhirete dair uyarıların bu bağlamda yahudilere bir defa daha hatırlatılmasının sebebi, onların –bundan sonraki bölümde kendisinden söz edilecek olan– Hz. İbrâhim’in soyundan gelmeleriyle övünmeleri ve bu özellikleri sayesinde âhirette kurtuluşa erecekleri ümidine kapılmalarıdır. Bu iki âyette onlara bir bakıma şöyle denilmektedir: Allah sizlere, peygamberler atası olan İbrâhim’in soyundan gelmeniz dahil olmak üzere, zaman zaman dünyanın en üstün milleti olmanızı sağlayan pek çok lutuflarda bulunmuştur. Fakat imtihan için ve şartlı olarak mazhar olduğunuz bu lutuflar, size boş bir şefaat ümidi verip gevşekliğe kapılmanıza yol açmamalı, aksine sizin için bir sorumluluk sebebi olmalıdır. Zira âhiret gününde hiç kimseye soyuna göre muamele edilip iltimas geçilmeyecek, şefaat edilmeyecektir.
(124) وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّؕ قَالَ اِنّٖي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَاماًؕ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتٖيؕ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمٖينَ
Vaktiyle rabbi İbrâhim’i bazı sözlerle sınayıp da İbrâhim onları eksiksiz yerine getirince, “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuştu. İbrâhim, “soyumdan da” deyince rabbi, “Vaadim zalimleri kapsamaz” buyurdu.
İbrâhim aleyhisselâm Kur’an-ı Kerîm’de hayatı ve tebliğ faaliyetleri hakkında bilgi verilen büyük peygamberlerden biridir. Onun hakkındaki en eski bilgiler Tevrat’ın Tekvîn kitabına dayanmaktadır. Burada verilen bilgilere göre onun ismi önceleri “yüce baba” anlamında Abram idi. Fakat daha sonra bunun yerine Tanrı ona “milletlerin babası” anlamına gelen Abraham (İbrâhim) ismini vermiştir (Tekvîn, 17/5). Soy kütüğü, babadan oğula doğru Nûh, Sâm, Arpagşad, Şelah, Eber, Peleg, Reu, Seruc, Nahor, Terah, Abram (İbrâhim) şeklinde gösterilir (Tekvîn, 11/10-26).
Tevrat’a göre Hz. İbrâhim Mezopotamya’da, Keldânîler’in Ur şehrinde doğmuş; eşi Saray (Sâre), babası Terah ve diğer akrabalarıyla birlikte buradan Harran’a gitmiş; babası burada ölmüş, kendisi de Tanrı’dan aldığı buyruk üzerine eşi Sâre ve kardeşinin oğlu Lût ile birlikte Filistin’deki Ken’an diyarına (Filistin) göç etmiştir. Tanrı’dan, bu ülkenin kendi soyuna verileceği müjdesini alan İbrâhim, ülkede başgösteren kıtlık yüzünden eşiyle birlikte Mısır’a gitmiş, orada Hâcer kendisine câriye olarak verilmiş, daha sonra tekrar Ken’an diyarına dönmüştür. Yine Tevrat’ın verdiği bilgilere göre İbrâhim’in Sâre’den çocuğu olmayınca onun isteğiyle Hâcer’le evlenir ve seksen altı yaşındayken ondan oğlu İsmâil (Tekvîn, 16/16), 100 yaşına geldiğinde de Sâre’den İshak dünyaya gelir (Tekvîn, 21/6). Sâre’nin kıskançlığı yüzünden Hâcer oğlu İsmâil’i alarak Paran çölüne gidip orada yaşamak zorunda kalır (Tekvîn, 21/8-21; İsmâil, İbrânîce’de “Allah işitir” anlamına gelen Yişmael isminin Arapça’da telaffuz edilen şeklidir). Öte yandan İbrâhim, ilâhî iradeye boyun eğerek İsmail’i kurban etmek istemesiyle Tanrı’nın takdirini kazanır (Tekvîn, 22/1-13) ve kendisine soyunun göklerdeki yıldızlar, denizdeki kumlar kadar çoğalacağı vaad edilir. Daha sonra evlendiği Ketura isimli eşinden de çocukları olur. 175 yaşında ölen İbrâhim, eşi Sâre’nin yanına defnedilir (Tekvîn, 25/1-10). Tevrat’a göre rab, İbrâhim’e görünmüş, ona zürriyetini çoğaltıp bereketlendireceğini bildirmiş ve kendisiyle nesiller boyu devam edecek bir ahid yapmıştır.
Kur’an-ı Kerîm’de on dördüncü sûreye İbrâhim ismi verilmiştir. Hz. İbrâhim Kur’an’da altmış sekiz defa anılmakta; çeşitli âyetler yanında özellikle Bakara sûresinin konumuz olan bu âyetleriyle (124-135), 258, 260. âyetlerinde ve Âl-i İmrân (3/67-68, 95-97), En‘âm (6/74-86), Hûd (11/69-76), İbrâhim (14/35-39), Meryem (19/41-50), Enbiyâ (21/51-73), Sâffât (37/83-113) sûrelerinde bu büyük peygamber hakkında geniş açıklamalar yer almaktadır.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in babası Âzer ismiyle anılır (genişbilgi için bk. En‘âm 6/74). Daha ergenlik çağına gelmeden kendisine fikrî olgunluk (rüşd) verilmiş olan (Enbiyâ 21/51) Hz. İbrâhim ayrıca vahye mazhar olmuş (Nisâ 4/163) ve kendine “suhuf” indirilmiştir (A‘lâ 87/19). Ne yahudi ne de hıristiyandır; tek Tanrı inancını esas alan Hanîf dininin temsilcisidir. Bu yüzden, kendinden sonra tevhid inancını sürdüren hak dinin bütün dönemlerdeki müntesiplerine “İbrâhim milleti” denir (Bakara 2/135; Nisâ 4/125; Nahl 16/123). Kur’an-ı Kerîm, Hz. Muhammed’le birlikte Hz. İbrâhim’i de “üsve-i hasene” (güzel örnek) olarak gösterir (Mümtehine 60/4). Bütün bu özellikleriyle o, hem fikrî hem de fiilî olarak putperestlikle ve –başta babası olmak üzere– putperestlerle mücadele etmiş (bu mücadeleleri için bk. En‘âm 6/74-81; Meryem 19/42-46; Enbiyâ 21/51-71); bu sebeple inkârcılar tarafından ateşe atılmış fakat Allah’ın, “Ey ateş! İbrâhim için serinlik ve esenlik ol!” buyruğu üzerine ateş onu yakmamıştır (Enbiyâ 21/69). Bu olaydan sonra Hz. İbrâhim, “âlemlere bereketli kılınan bir yer”e (Filistin) getirilmiştir (Enbiyâ 21/71). Kendisine İsmâil ve İshak isimli iki oğul verildiğini Kur’an-ı Kerîm de bildirir (bu oğullarından hangisini kurban etmek istediği konusunda bk. Sâffât 37/101-103).
Sâre, Hz. İbrahim’in diğer eşi Hâcer’i ve oğlu İsmâil’i istemediğinden, Hz. İbrâhim Allah’ın emrine uyarak Hâcer’le İsmâil’i Mekke’nin bulunduğu bölgeye getirir. Kur’an’da bu husus Hz. İbrâhim’in ağzından, “Rabbimiz, neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının yanında, ekinsiz (kuru) bir vadiye yerleştirdim” (İbrâhim 14/37) şeklinde ifade edilir. Daha sonra Hz. İbrâhim, 127. âyette bildirildiği üzere oğlu İsmâil’le birlikte Kâbe’yi inşa eder.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in vefatıyla ilgili bilgi yoktur. Kısas-ı enbiyâ kitaplarında onun 195 veya 200 yaşında öldüğü, eşi Sâre’nin yanına defnedildiği ifade edilir (bk. Sa‘lebî, s. 75).
Yüce Allah bu sûrenin başında mümin ve kâfirlerin, ardından da münafıkların temel niteliklerinden söz etmiş; daha sonra 40. âyetten itibaren uzun bir şekilde yahudilerin ve hıristiyanların yanlış inançlarını, tutum ve davranışlarını anlatıp tenkit etmiştir. Burada ise söz, Hanîflik diye ifade edilen tek Tanrı inancının en önde gelen temsilcilerinden olan ve bütün bu belirtilen inanç gruplarının kendine büyük bir saygı duyduğu Hz. İbrâhim’e getirilerek, eğer gerçekten ona saygı duyuyorlarsa onu iyi tanımaları gerektiği hatırlatılırcasına, onun Allah tarafından kendine yöneltilen buyrukları nasıl eksiksiz yerine getirdiği ve böylece büyük sınavı nasıl kazandığı anlatılmakta; Allah yolundaki faaliyetleri hakkında bilgi verilmektedir.
Allah’ın İbrâhim’i sınamak, imtihan etmek maksadıyla kendisine yönelttiği bildirilen “sözler”le (kelimât) ne kastedildiği hususunda tefsirlerde, sünnet olma konusu da dahil olmak üzere, çeşitli görüşler yer almaktadır. Bunlarla ilgili rivayetleri aktaran Taberî görüşlerini şöyle özetler: “Allah Teâlâ’nın İbrâhim’i denemesinin anlamı, bir imtihan olmak üzere ona, kendine farz kıldığı görevleri ve buyruklarını bildirmesidir. Allah’ın İbrâhim’e vahyettiği bir imtihan ve deneme olarak kendini, gereğini yerine getirmekle yükümlü kıldığı kelimeler bu görevler ve buyruklardır.” Dolayısıyla âyeti bu görev ve buyrukların sadece biri veya bir kısmıyla ilgili saymak isabetli olmaz. Çünkü ne burada ne de başka bir âyet veya hadiste buna imkân veren bir açıklama yer almaktadır (I, 523-528).
Hz. İbrâhim bu kelimeleri yani kendisine yöneltilen buyrukları eksiksiz yerine getirince Allah ona, “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurdu; İbrâhim’in kendi soyundan gelenler içinden de önderler yetişmesi yönünde dilekte bulunması üzerine ise “Vaadim zalimleri kapsamaz” buyurarak, üstünlüğün biyolojik sebeplere, kan bağına değil, dinî ve ahlâkî liyakate bağlı olduğunu bildirdi. Bu açıklama diğer yahudiler gibi Hz. Peygamber dönemindeki yahudilerin de kendilerini “Allah’ın seçilmiş halkı” saymalarına bir cevap teşkil etmektedir. Buna göre zalimler İbrâhim’in soyundan da olsalar, Allah’ın vaad ettiği önderlik, liderlik, üstünlük gibi ayrıcalıklara, –lâyık olmadıkları sürece– sahip de olamazlar; Allah’ın bu husustaki şarta bağlı vaadi onları kapsamaz. Böylece âyet öncelikle Medine yahudilerine Hz. Peygamber ve müslümanlar karşısında üstünlük, seçkinlik taslamalarının boş bir kuruntudan ibaret olduğunu; zalimlerin, yani dinî ve ahlâkî konularda Allah’ın belirlemiş olduğu sınırları aşan; özellikle şirk veya inkâra sapan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine aykırı davranan; kör bir inatçılıkla gerçeğe karşı direnip savaşan kişi veya toplumların önder olmaya hakları bulunmadığını hatırlatmakta (zulüm kelimesinin Kur’anî anlamı için bk. Bakara 2/54); fakat ilke olarak bütün insanlara, yalnız inanç ve yaşayış olarak değerli ve üstün olmaya lâyık olanların bunu hak edeceklerini bildirmektedir.
(125) وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًؕ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ اِبْرٰهٖيمَ مُصَلًّىؕ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِفٖينَ وَالْعَاكِفٖينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
O zaman biz o evi insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin. İbrâhim ve İsmâil’e de, “Tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun” diye talimat verdik.
“Beyt”ten maksat Kâbe’dir. Kur’an’ın başka yerlerinde de bu mukaddes mekândan yine “beyt” kelimesi (Bakara 2/127, 158; Âl-i İmrân 3/96,97; Enfâl 8/35; Hac 22/26; Kureyş106/3) ve Kâbe ismiyle birlikte (Mâide 5/95, 97) “Beytülharâm” (el-beytü’l-harâm: Kutsal, dokunulmazlığı olan mâbed; Mâide 5/97), “Beytülatîk” (el-beytü’l-atîk: Eski mâbed; el-Hac 22/29,33), “Beytülma‘mûr” (el-beytü’l-ma‘mûr: Bakımlı mâbed; Tûr 52/4) şeklinde de söz edilmiştir (Kâbe hakkında ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/96-97).
Âyette Kâbe’nin, dünyanın muhtelif yerlerinden insanların bıkmadan, tekrar tekrar gelip ziyaret edecekleri, ibadet sevabı kazanacakları bir hac mahalli olarak yapıldığı, bu sebeple oranın güvenli bir yer kılındığı, başlangıçtan itibaren yüce Allah’ın muradının bu olduğu bildirilmekte, bunun Araplar için şükredilmesi gereken bir nimet ve bir onur vesilesi olduğuna işaret edilmektedir. Nitekim Kâbe Hz. İbrâhim’den itibaren bilinen bütün tarihi boyunca bir hac ve ziyaret mahalli olarak işlev görmüş, bu durum başta Mekkeliler olmak üzere Araplar için maddî ve mânevî faydalar sağlamış; bu yüzden orada bulunan insanların, hatta bütün canlıların güvenliğine de özel bir önem verilmiş; bu iki hususa, yani Kâbe’nin hem bir hac mahalli olarak ziyaret edilmesine hem de güvenliğinin korunmasına putperest Araplar’ca bile önemle riayet edilmiştir.
“Siz de İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin” şeklindeki bölümün muhatabının kimler olduğu hususunda iki farklı görüş vardır. Bir görüşe göre bu buyruğun muhatabı Hz. Muhammed’in ümmeti, daha güçlü olan diğer görüşe göre ise Hz. İbrâhim’in kavmidir. Bu son görüş tercih edildiğinde âyeti, “Biz onlara, siz de İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin, diye emrettik” şeklinde anlamak gerekir. Bununla birlikte, muhatap belirtilmeksizin sadece buyruk cümlesiyle yetinilmiş olması dikkate alınırsa, Muhammed ümmetinin de bu kapsamda düşünülmesine engel yoktur (Reşîd Rızâ, I, 461).
İbrâhim’in makamı (makam-ı İbrâhim), Hz. İbrâhim’in Kâbe’yi inşa ederken üstüne bastığına, üzerine ayak izlerinin çıktığına inanılan taş veya bu taşın bulunduğu yerdir (Râzî, IV, 48). Bugün bu taş Kâbe’nin kuzeydoğu kenarının karşısında, Kâbe’ye yaklaşık 15 m. mesafededir. Konumuz olan âyetteki “İbrâhim’in makamından kendinize namaz kılacağınız bir yer edinin” buyruğu uyarınca müslümanların namazgâh saydıkları, tavaf namazının kılındığı bu makamın korunması için halifeler ve diğer hükümdarlar özel tedbirler almışlar, taşın çevresine kıymetli madenlerden çemberler geçirmişlerdir. Sonraki dönemlerde makam-ı İbrâhim için özel bir oda inşa edildi. Hicrî 900 yılında bu yapı yenilendi. Osmanlı Sultanı Abdülaziz aynı yapının kubbesini bir metre kadar yükselttirdi. Ancak Suudi Prensi Suûd b. Abdülazîz bu kubbeyi kaldırtarak taşı ve üzerindeki ayak izini rahatlıkla görülebilecek bir hale getirdi. Zamanla hacıların sayısı artınca Kâbe’nin çevresindeki “metâf” denilen alandaki küçük yapıların tavafı güçleştirmesi üzerine Kral Faysal’ın emriyle bu yapılarla birlikte makam-ı İbrâhim için yapılan oda da yıkıldı; asıl makam-ı İbrâhim sayılan taş ise camlı bir kafes içine alındı.
Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil mâbedi inşa ettikten sonra Allah Teâlâ onlara, “Tavaf edecekler için, ibadete kapanacaklar, rükû ve secde edecekler için evimi temiz tutun” diye emretmiştir. Yüce Allah’ın “beytiye” (evim) diye andığı yer de Kâbe’dir. Bu ifadeden dolayı bütün müslümanlar Kâbe’yi Beytullah diye de adlandırırlar. Tavaf edenlerden (tâifîn) maksat, hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyarete gelip Beytullah’ın çevresini usulüne göre dolaşanlar; “ibadete kapananlar” şeklinde çevirdiğimiz “âkifîn”den maksat, ibadet etmek gayesiyle Harem-i şerif’te bulunanlar, “rükû ve secde edenler”den (er-rukkei’s-sücûd) maksat da orada özellikle namaz kılanlardır (Râzî, IV, 52). Yüce Allah, Hz. İbrâhim ve İsmâil’e, belirtilen maksatlarla Beytullah’ı ziyarete gelenler için orayı temiz tutmalarını emretmiştir. Hz. İbrâhim ve İsmâil’in şahsında Beytullah’ın bakım ve gözetiminden sorumlu bulunan daha sonraki bütün müminlere hitap eden bu buyruktaki “temizlik”le hem maddî hem de mânevî temizlik kastedilmiştir. Buna göre Harem-i şerif bir namazgâh olduğu için bu kutsal mekânın namazın sıhhatine engel olan maddî pisliklerden; insanın imanını, ihlâsını ve kulluğunu Allah’a arzettiği yer olduğu için putperestliği çağrıştıran her türlü tutum ve davranışlardan; bütün milletlerden müslümanların bir araya gelerek tanışıp kaynaşmaları, sevgi ve şefkatin en güzel örneklerini vermeleri gereken yer olduğu için de insanları incitici söz ve hareketlerden, hatta hayvanlarla bitkilere zarar veren, mekânın kutsiyetiyle bağdaşmayan her türlü ahlâk dışı tutum ve davranışlardan arındırılması istenmektedir (Taberî, I, 538-539; Zemahşerî, I, 93; Râzî, IV, 51-52). Nitekim hac ibadetinin esas ve âdâbına dair İslâmî kaynaklarda da bütün bu konularla ilgili olarak ayrıntılı hükümler tesbit edilmiş ve düzenlemeler yapılmış olup bunlar titizlikle uygulanmaktadır.
(126) وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَداً اٰمِناً وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِؕ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَلٖيلاً ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِؕ وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ
İbrâhim, “Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah’a ve âhiret gününe inananları da çeşitli ürünlerle rızıklandır” diye dua etmişti. Allah buyurdu ki: “İnkâr edene de az bir süre dünya nimetleri veririm, ama sonunda onu cehennemin azabına sürerim. O ne kötü bir sondur!”
Hz. İbrâhim Kâbe’nin inşasına başlarken burada bir şehir oluşacağını düşünerek Allah’tan bu şehri, zorbaların saldırılarına karşı güvenlikli bir şehir kılmasını, orada ikamet edecek müminleri de her türlü düşman saldırısı veya doğal âfetlere karşı korumasını niyaz etti. Buna karşılık Allah Teâlâ sadece müminlere değil, inkârcılara da dünya hayatında bir geçimlik vereceğini, ama sonunda inkârcıları cehennemin azabına süreceğini bildirdi. Âyette Allah’ın inkârcıları cehenneme sürme işi “edtarru” fiiliyle ifade edilmektedir. Bu fiilin masdarı olan ıdtırâr (ıztırar), zorunluluk anlamı ifade etmekte olup “ihtiyar”ın, yani özgür olarak seçmenin zıddıdır. Buna göre insanların imanı veya inkârı seçip ona göre bir hayat yaşamaları onların kendi iradelerine bağlı olmakla birlikte, bu seçimlerinin sonucunda hak ettikleri âkıbeti kabul edip etmemek hususunda özgür olmayıp zorunluluğa tâbidirler. Şu halde her kim Allah’ı ve âhiret gününü inkâr ederse, inkârcılığının kaçınılmaz sonucu olarak Allah onu cehenneme sürecektir. Bu, Allah için değil (çünkü O’nun fiilleri hakkında zorunluluktan söz edilemez), fakat kul için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bir insan, “Ben imanı veya inkârı tercih ediyorum” diyebilir; fakat kâfir olmayı seçmiş biri artık, “Ben cehenneme gitmeyi tercih etmiyorum” diyemez. İşte bu husus âyette “ıztırar” kelimesiyle ifade edilmiştir. Burada görüldüğü gibi, tarihî bir olayı anlatırken bile araya muhatabını uyarıcı bir mesaj koymak ve böylece olayın asıl dikkat edilmesi gereken yönüne işaret etmek, Kur’an-ı Kerîm’in yeri geldikçe uyguladığı etkili bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir.
(127) وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰهٖيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰعٖيلُؕ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاؕ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُ
(128) رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَࣕ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحٖيمُ
(129) رَبَّنَا وَابْعَثْ فٖيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّٖيهِمْؕ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُࣖ
İbrâhim İsmâil’le birlikte o evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyordu: “Ey rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Ey rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz tövbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin.
Soyumuzdan, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir elçi çıkar rabbimiz! Çünkü yalnız sensin kudret ve hikmet sahibi.”
Müfessirler genellikle 127. âyetteki “… temellerini yükseltiyordu” ifadesine dayanarak, Kâbe’nin yerinde daha önce bir yapı bulunduğunu, bunun zamanla (Nûh tûfanında) harap olup üstünü kum örtüsünün kapattığını, Hz. İbrâhim’in bu eski temelleri açığa çıkararak bunların üzerine Kâbe’nin binasını yükselttiğini belirtirler. Ayrıca Kâbe’nin ilk defa melekler veya Hz. Âdem tarafından yapıldığına dair bazı rivayetleri aktarırlar (bk. Taberî, I, 546-549). Ancak Taberî bu hususta kesin bir bilgimizin bulunmadığını belirtirken çağdaş müfessirlerden M. Reşîd Rızâ, söz konusu rivayetleri kıssacıların uydurması saymakta, özellikle bir kısım yahudilerin yaydıkları İsrâiliyat türünden rivayetler olarak nitelemekte ve Kâbe’nin ilk defa Hz. İbrâhim tarafından inşa edildiğini ifade etmektedir (I, 466-468).
Genel anlamıyla ümmet (çoğulu ümem), çoğu aynı kökten gelen, önceki kuşaklardan devralınan özelliklerin veya ortak menfaat ve ideallerin ya da din, zaman, vatan gibi faktörlerin bir araya getirdiği insan topluluğunu ifade eder. Dinî anlamda bir peygambere inanıp onun yolundan giden cemaate, ilâhî dinlere mensup kavimler topluluğuna ümmet denir (Muhammed ümmeti, İslâm ümmeti, hıristiyan ümmeti gibi. Kur’an bütünlüğü içinde ümmet kavramı hakkında daha genişbilgi için bk. T. Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 71-75).
Aynı âyette geçen müslim kelimesinin masdarı olan İslâm kelimesi “li” edatıyla kullanıldığında “teslim olma” anlamına gelir. Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği son dine İslâm isminin verilmesinin bir sebebi de İslâm kelimesinin “teslim olma”, yani “Allah’ın varlığını ve birliğini tanıyarak O’nun peygamberi vasıtasıyla insanlığa bildirdiği itikadî ve amelî hükümleri benimseyip uygulama” anlamına gelmesidir. Esasen bütün ilâhî dinler insanlardan böyle bir teslimiyet istediği için, bu dinlerin hepsi geniş anlamda İslâm sayılmış, bu cümleden olmak üzere tefsirlerde Hz. İbrâhim’in söz konusu duasında geçen “müslimeyni” ve “müslimeten” kelimeleri İslâm ismiyle bağlantılı olarak açıklanmıştır. Buna göre Hz. İbrâhim, Kâbe’yi inşa etmekle işlemiş oldukları hayrın kabul edilmesini niyaz ettikten sonra, kendisi ve oğlu İsmâil’le soylarından gelecek ümmetin Allah’a teslim olup itaat eden hâlis kullar olmaları, yüce Allah’ın takdirini bu yönde tecelli ettirmesi dileğinde bulunmuştur. Çünkü Allah isteyip takdir etmedikçe insanın O’na teslim olup itaat eden gerçek bir mümin ve müslim olması mümkün değildir. Bir kimsenin, “Mümin olmak da kâfir olmak da sadece benim elimdedir” diyerek ilâhî iradeyi dışlaması, her şeyin yapıp yaratıcısı olan Allah’a karşı bir edepsizlik ve saygısızlıktır. Ayrıca insan yalnız itaatkâr bir kul olmasında değil, Allah’a ne suretle itaat ve ibadet edeceği, yani ibadetlerin şekillerini ve esaslarını bilme hususunda da O’na muhtaç olduğu için Hz. İbrâhim duasının devamında, “Bize ibadet usullerimizi göster” diye yakarmış; bu arada kendisinin ve oğlunun, peygamber de olsalar yanılgıları bulunabileceği düşüncesiyle Allah’tan tövbelerini kabul etmesini dilemiştir.
Menâsik (tekili mensek) kelimesinin kökü olan nüsük “ibadet” anlamına gelir. Buradan türetilen mensek ise “ibadet yeri” veya “ibadetin uygulanış biçimi, usulü” demek olup (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nsk” md.) âyetin bağlamından, bu kelimenin özellikle haccın erkân ve âdâbıyla bunların uygulandığı mahallere işaret ettiği anlaşılmaktadır.
Hz. İbrâhim’in son duası, yüce Allah’ın kendi soyundan bir elçi göndermesini dilemesi olmuş ve bütün müfessirlerin görüşüne göre bununla da özellikle Hz. Muhammed’in risâleti kastedilmiştir. Nitekim daha sonra İsmâil aleyhisselâm Mekke’ye yerleşerek Yemen’den gelen ve Arab-ı âribe’den olan Cürhümlüler arasında yaşamış, onlardan Arapça öğrenmiş, iki defa evlenerek on iki çocuk babası olmuş; Mekke’de ikamet eden çocuklarından her biri bir kabilenin reisi olmuştu. Böylece Hz. İsmâil’in soyu Cürhümlüler’le karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı müsta‘ribe denilmiştir. Hz. Peygamber’in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan da Hz. İsmâil’in soyundan ve dolayısıyla Arab-ı müsta‘ribe’dendir (bk. Hakkı Dursun Yıldız, “Arap”, DİA, III, 273). Bu suretle Hz. İbrâhim’in duası kabul edilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed onun soyundan gelmiştir. Nitekim hemen bütün müfessirlerin kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamber, “Ben atam İbrâhim’in duası, Îsâ’nın müjdesiyim” buyurmuşlardır (Müsned, IV, 127, 128, V, 262; Hâkim, el-Müstedrek, II, 656). İbrâhim’in duasından maksat konumuz olan 129. âyet, Îsâ’nın müjdesinden maksat da Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’na hitaben, “Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim” meâlindeki ifadesini nakleden Saf sûresinin 6. âyetidir. Bu sebeple müslümanlar, “Allâhümme salli” ve “Allâhümme bârik” dualarında, Hz. Peygamber’le birlikte Hz. İbrâhim’i de saygıyla anmayı dinî bir gelenek haline getirmişler, hadislerde ve diğer İslâmî kaynaklarda İbrâhim aleyhisselâm Halîlullah (Allah’ın dostu) olarak isimlendirilmiştir (daha genişbilgi için bk. Râzî, IV, 65-66; İslâm âlimlerinin, Yuhanna İncili’nde Hz. Îsâ’dan sonra geleceği bildirilen Paraklêtos’la Hz. Muhammed’in kastedildiğine dair görüşleri ve genel olarak eski kitaplarda İslâm peygamberini müjdeleyen haberler konusunda bk. A‘râf 7/157; Saf 61/6).
Hz. İbrâhim duasında, kendi soyundan seçilip gönderilmesini dilediği elçinin ifa edeceği başlıca işlevleri şöyle sıralamıştır: Halkına Allah’ın âyetlerini okuyup bildirmesi, onlara kitabı, hikmeti öğretmesi ve onları temizlemesi. Kuşkusuz bir peygamberin daha birçok görevi varsa da burada anılanlar, elçilik ve rehberlikle ilgili temel işlevler olması bakımından özellikle kayda değer görülmüştür. Müfessirler buradaki “âyetler”i kısaca “vahiy, Allah’ın varlığını, birliğini ve peygamberlerin doğruluğunu kanıtlayan deliller”; “kitab”ı “Kur’an-ı Kerîm”, “hikmet”i “Peygamber’in sünneti, din ve dinî hükümlerle ilgili bilgiler, söz ve yaşayışta doğruluk”; “tezkiye”yi de “temizleme yani inkâr ve şirkle kötü huylardan ve günah kirlerinden arındırma” şeklinde açıklamışlardır (Taberî, I, 556-558; Zemahşerî, I, 94; Râzî, IV, 66).
(130) وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰهٖيمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُؕ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحٖينَ
(131) اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمٖينَ
(132) وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰهٖيمُ بَنٖيهِ وَيَعْقُوبُؕ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّٖينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَؕ
Kendine cahilce kötülük edenden başka kim İbrâhim’in getirdiği dini reddeder? Oysa biz, gerçekten onu dünyada seçkin kıldık; şüphesiz ki o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır.
Çünkü rabbi ona, “Bana teslim ol” buyurmuş; o da, “Âlemlerin rabbine teslim oldum” demişti.
İbrâhim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Ya‘kūb da. “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O’na teslim olmuş müminler olarak can verin!” (dediler).
İlk âyette yahudiler, hıristiyanlar ve putperest Araplar’a yönelik bir eleştiri bulunmaktadır. Zira 124. ve onu takip eden âyetlerden anlaşılacağı üzere, “İbrâhim’in inanç sistemi” (millet-i İbrâhim) kısaca, Allah’ın birliğini tanımak, kalben O’na teslim olmak, yalnız O’na kulluk etmek, Beytullah’ı kutsiyetine yakışmayan her türlü maddî ve mânevî kirden temiz tutmak ve orada gerekli ibadet kurallarını uygulamak gibi hükümleri içermektedir. Hz. İbrâhim’in dünyada seçkin kılınması, âhirette iyiler arasında yer alması da böyle bir dinin kendi dönemindeki en büyük temsilcisi olmasından dolayıdır. 132. âyette ifade buyurulduğu üzere o, söz konusu dini kendi çocuklarına ve dolayısıyla sonraki nesillere de vasiyet etmiştir. 132-133. âyetlerde onun torunu ve Hanîf dininin diğer bir temsilcisi olan Hz. Ya‘kub’un da kendi oğullarına aynı vasiyeti tekrar ettiği, tevhid inancından sapmamalarını emrettiği; onların da tevhid geleneğini yaşatacaklarına dair söz verdikleri bildirilmektedir. Bu durum karşısında Hz. Peygamber döneminden itibaren gerek yahudiler ve hıristiyanlar gerekse müşrik Araplar, kendilerini İbrâhim’in soyuyla bağlantılı görmelerine rağmen, İslâm dinini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemekle, temelde İbrâhimî geleneği, diğer bir deyişle Hanîf dinini de reddetmiş oluyorlardı. Çünkü hem konumuz olan âyetlerde hem de Kur’an-ı Kerîm’in başka birçok yerinde Hz. Muhammed’in getirdiği dinle İbrâhim ve diğer hak peygamberlerin getirdikleri dinlerin aynı ilâhî hakikatleri içerdiği bildirilmekte, hatta bu sûrenin 135. âyetinde müslümanlara, “Biz, Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız” demeleri emredilmektedir. Öte yandan 132. âyetin son cümlesinden de anlaşılacağı üzere İbrâhim’le Ya‘kub’un, oğullarına vasiyet ettikleri din de genel anlamda İslâm’dan başkası değildi.
Kur’an-ı Kerîm’de de Hz. Ya‘kub’un, İshak’ın oğlu olduğuna işaret edilir (Hûd 11/71); ayrıca Yûsuf sûresinde (12/4) Yûsuf’un babası olduğu belirtilerek oğlunun kuyuya atılmasından duyduğu derin üzüntüden ve bu olay üzerine gözlerini kaybetmesinden, engin sabrından, kıtlık üzerine oğullarını Mısır’a göndermesinden, Yûsuf’a kavuştuktan sonra gözlerinin açılmasından bahsedilir. Kur’an’da ayrıca onun sâlih kullardan olduğu (Enbiyâ 21/72), Allah’ın kendisine vahiy indirdiği (Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84), Allah’ın güçlü ve basiretli kulları arasında yer aldığı (Sâd 38/45) bildirilir.
Tevrat’ta, Ya‘kub peygamberin, Tanrı ile güreşip O’nu yendiği için Tanrı’nın ona İsrâil adını verdiği bildirilir (Tekvîn, 32/24-28). İslâmî kaynaklarda da İsrâil kelimesinin Hz. Ya‘kub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm’ın ulûhiyyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için müslüman bilginler bu hususta farklı açıklamalar getirmişlerdir (genişbilgi için bk. Bakara 2/40).
(133) اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَنٖيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدٖيؕ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
Yoksa Ya‘kūb son nefesini verirken siz orada mıydınız? O sırada Ya‘kūb oğullarına, “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” demiş; onlar da “Senin, ataların İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın ilâhı olan tek Tanrı’ya kulluk edeceğiz; biz sadece O’na teslim olduk” demişlerdi.
Müfessirlerin çoğu bu âyetin başındaki “em” kelimesinin soru edatı olduğunu ve red anlamı taşıdığını ifade ederler. Buna göre âyeti şöyle yorumlamak gerekir: Ey yahudiler! Ya‘kub ölüm döşeğinde iken siz orada değildiniz; o halde onun benimsediği ve oğullarına vasiyet ettiği ve onlardan, uyacaklarına dair söz aldığı dinin, şimdi sizin benimsediğiniz din olduğunu nasıl söylersiniz? Oysa o, ölüm döşeğinde soyuna, atası İbrâhim’in vasiyetini tekrar etmiş; onlardan tevhid dinine bağlı kalacakları sözünü almıştı. Fahreddin er-Râzî, “em” edatının bağlaç olarak da alınabileceğini belirtir ve buna göre âyeti şöyle yorumlar: “Yani sizin Benî İsrâil’den olan atalarınız, Ya‘kub’un, oğullarını İslâm dinine ve tevhide davet ettiğine şahit olmuşlardı; siz de bunu biliyorsunuz. O halde nasıl olur da peygamberler hakkında onlara yakışmayan şeyler ileri sürersiniz!” (IV, 74-75).
(134) تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Yahudiler, kendi milletlerinin İbrâhim, İshak, Ya‘kub gibi peygamberlerin soyundan geldiğini, bu sebeple kendilerinin seçilmiş ve imtiyazlı bir ümmet olduklarını, bundan dolayı Allah karşısında da özel bir muameleye tâbi tutulup mükâfat göreceklerini savunuyorlardı. Âyette söz konusu peygamberlerle onların neslinin artık gelip geçtiği, onların amellerinin ve bunlardan doğan sonuçların sadece kendilerini ilgilendirdiği, herkesin yalnızca kendi yapıp ettiklerinden sorumlu olacağı; bu sebeple atalarıyla övünen yahudilerin, boş bir kuruntu içinde oldukları, bu kuruntuları bırakarak kurtuluşun yolunu kendi amelleriyle aramaları gerektiği ifade buyurulmakta; bu suretle sorumluluğun şahsîliği ilkesi de ortaya konmuş bulunmaktadır. “Üstün ırk”, “imtiyazlı ümmet” gibi görüşlerin ve iddiaların reddedildiği bu âyette, dolaylı olarak Hz. Âdem ve eşinin işlediği hata yüzünden bütün insanların günahkâr olduğu ve bu “aslî günah”ın sorumluluğunu bütün insanlığın paylaştığı yönündeki Hıristiyanlık doktrini de çürütülmüştür.
(135) وَقَالُوا كُونُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواؕ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفاًؕ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ
Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. Sen de şöyle de: “Hayır! Biz, Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.”
Yahudiler müslümanlara, “Yahudi olun ki kurtuluşa eresiniz”; hıristiyanlar da “Hıristiyan olun ki kurtuluşa eresiniz” diyorlardı. Yüce Allah, resulüne bu teklif ve telkinlere karşı şu cevabı vermelerini emretti: “Ne Yahudiliğe ne Hıristiyanlığa uyarız; ne de başka bir dini kabul ederiz. Biz, yalnızca Hanîf olan İbrâhim’in dinine, onun dininden olanlara uymuşuzdur” (Taberî, I, 564). Müşrik Araplar, kendilerinin Hz. İbrâhim’in yolundan gittiklerini, kendi bâtıl itikadlarının da İbrâhim’in dininin bir devamı olduğunu ileri sürdükleri için âyetin bu kısmını istismar ederek, “Muhammed İbrâhim’in dinine uyduklarını söylüyor, biz de onun yolundan gittiğimize göre aramızda fark kalmadı” şeklinde düşünebilirlerdi. İşte âyette yukarıdaki ifadenin hemen ardından, “O müşriklerden değildi” buyurulmak ve zımnen “Halbuki siz müşriksiniz” hatırlatması yapılmak suretiyle özellikle müşrik Araplar’ın ileri süreceği böyle bir iddianın önü kesilmiş bulunmaktadır (İbn Âşûr, I, 737).
Hanîf kelimesinin anlamı ve menşei konusunda gerek eski müslüman âlimler gerekse yerli ve yabancı çağdaş yazarlarca birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür (bk. Şaban Kuzgun, “Hanîf”, DİA, XVI, 33 vd.). Müslüman âlimlerin çoğu kelimenin, “meyletmek, yönelmek” anlamına gelen Arapça “hnf” kökünden türetildiğini savunarak, “sapkınlıktan doğru yola, başka bir dinden İslâm’a yönelen” anlamına geldiğini belirtirler (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hnf” md.). Taberî hanîf kelimesini çok genel bir ifadeyle, “her şeyin doğru olanı” şeklinde açıkladıktan sonra terimin çeşitli âlimlerce yapılmış değişik tanımlarını sıralar ve sonunda, “İbrâhim’in dinine uyarak doğru yoldan giden, din konusunda onu kendine rehber edinen” anlamına geldiğini ifade eder (I, 564-566). Câhiliye devrinde sünnet olduktan sonra Kâbe’yi tavaf edene hanîf denmekteydi. Çünkü onlar, Hz. İbrâhim’in dininden sadece sünnet olmayı ve Kâbe’yi tavaf etmeyi yaşatıyorlardı.
Kur’an-ı Kerîm’de hanîf kelimesi on yerde tekil, iki yerde de çoğul (hunefâ) şekliyle geçmekte; bunların dokuzunda Hanîfliğin müşrikliğin karşıtı olduğu belirtilmekte; bu arada sekiz yerde Hz. İbrâhim’in imanını tanımlamakta; bunların beşinde “din” anlamına gelen “millet” kelimesiyle kullanılmaktadır. Konumuz olan âyette de hanîf kelimesi açık bir şekilde “müşrik” kelimesinin karşıtı olarak müslüman anlamında kullanılmıştır. Şu halde bu kelime Kur’an dilinde, her şeyden önce tevhid anlamını içerir ve “Şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapık görüşten uzaklaşarak, Allah’ın birliği inancına yönelen ve ihlâslı bir şekilde yalnız O’na kulluk eden” anlamına gelir. Âyete göre Hanîflik, putperestlik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Nitekim Rûm sûresinin 30. âyeti de bu anlamı desteklemektedir. Böylece Hz. İbrâhim’den önceki peygamberlerin dinleri de Hanîflik kapsamına girmekle birlikte, özellikle Hz. İbrâhim’in dininin bu isimle anılmasının sebebi, Hz. Muhammed’den önceki bütün peygamberler içinde sadece bu yüce peygamberin, kendisinden sonra gelip geçecek bütün insanlara önder kılınmış olmasıdır (Taberî, I, 566).
(136) قُولُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ اِلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَعٖيسٰى وَمَٓا اُو۫تِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۚ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْؗ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
“Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlere ve bütün peygamberlere rableri tarafından gönderilenlere inandık. Onlar arasında ayırım yapmayız; biz O’na teslim olmuşuzdur” deyin.
Sözlükte “torun” anlamına gelen sıbt (çoğulu esbât), âyette özellikle Hz. Ya‘kub’un on iki oğlundan torunları olan peygamberleri ifade eder.
Müslümanları kendi dinlerine davet eden yahudilerle hıristiyanlara cevap veren önceki âyetin, “Hayır! Biz, hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız” meâlindeki cümlesinin açıklaması mahiyetinde olan bu âyette, öncelikle Allah’a iman emri yer almıştır. Çünkü bu, bütün hak dinlerin ortak inanç ilkesidir. Âyette daha sonra müslümanlara indirilen Kur’an-ı Kerîm ile Hz. İbrâhim ve onun soyundan gelen peygamberlere, hâsılı genel olarak bütün peygamberlere bildirilen ilâhî hakikatlere, bir kısmına doğrudan doğruya vahyedilmiş, bir kısmına da önceki peygamberden intikal etmiş olan kutsal kitaplara inanılması emredilmektedir.
(137) فَاِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَٓا اٰمَنْتُمْ بِهٖ فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا هُمْ فٖي شِقَاقٍۚ فَسَيَكْفٖيكَهُمُ اللّٰهُۚ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْعَلٖيمُؕ
Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa kesinlikle doğru yolu bulmuş olurlar; fakat eğer yüz çevirirlerse bilesin ki bir ayrılıkçılığın içindedirler. O takdirde artık onlara karşı Allah sana yeter; O, işitendir, bilendir.
“Ayrılıkçılık” şeklinde çevrilen “şikak” kelimesi için tefsirlerde “düşmanlık duygularıyla ayrılıkçılık yapmak, doğru yolda olanlarla ihtilâfa düşmek, inatlaşmak, tartışma ve çekişmeye girişmek, haktan sapmak” gibi anlamlar verilmiştir (bk. Râzî, IV, 84-85). Bir önceki âyette müslümanlara, Allah’a inandıklarını; Kur’an’a, diğer peygamberlere ve onlara indirilenlere ayırım gözetmeksizin iman ettiklerini dile getirmeleri emredilmişti. Bu âyette ise yahudilerle hıristiyanlardan da aynı şekilde davranmaları, bu cümleden olmak üzere, İslâm’ın peygamberine ve kutsal kitabına da iman etmeleri istenmekte; böyle yaptıkları takdirde doğru yolu bulmuş sayılacakları, aksi halde hak yoldan uzaklaşarak sapıklığa düşmüş, ayrılıkçılığa ve düşmanlık duygularına kapılmış olacakları bildirilmektedir. Âyette daha sonra, yahudilerle hıristiyanların olumsuz düşünce ve davranışları karşısında Hz. Peygamber’in kaygılanmasına gerek olmadığı, zira yüce Allah’ın yardım ve desteğinin onun için yeterli olduğu ifade buyurularak Hz. Peygamber teselli edilmektedir.
(138) صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًؗ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ
“Allah’ın boyasıyla boyandık. Boyaca O’ndan daha güzel olan kim vardır? Biz yalnız O’na kulluk ederiz” (deyin).
“Allah’ın boyası” (sıbgatullah) deyimine tefsirlerde “İslâm, İslâm boyası, Hanîflik, Allah’ın ezelî-ebedî değişmez dini (ed-dînü’l-kayyim), Hz. Nûh ve ondan sonraki bütün peygamberlerin bildirdikleri din, Allah’ın insan tabiatına lutfetmiş olduğu temiz fıtrat, Allah’ın kanunu (sünnetullah), hücceti, Allah’ın arındırıp temizlemesi, sünnet olma” gibi anlamlar verilmiştir (bk. Taberî, I, 570-572; Zemahşerî, I, 97; Râzî, IV, 86-87).
Bir önceki âyette anılan peygamberlere indirildiği veya verildiği bildirilen ilâhî gerçeklerin aslı ve özü hak dindir; yani Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak, O’nu rab tanıyıp –biçimi devirden devire değişse de– O’na kulluk etmek, adalet, doğruluk vb. evrensel ahlâk ilkelerine riayet etmek, âhiret gününe, o günde herkesin inançlarından ve yaptıklarından hesaba çekileceğine inanmak gibi öğretileriyle, ilk peygamberden sonuncusuna kadar değişmeyen dindir. “Allah’ın boyası” da bu hak dinden veya bu dine uyma ve onu yaşama sayesinde kazanılan ruhî-ahlâkî kemalden ibarettir.
Müfessirlere göre âyette dolaylı olarak hıristiyanların vaftiz uygulamalarının yanlışlığına da işaret edilmiştir. Zira onlar, yeni doğan çocukları sarımtırak boyalı bir suya batırarak gerçek Hıristiyanlığa soktuklarına, onunla boyadıklarına inanırlar. Kur’an’a göre ise böyle sunî yollarla, sembolik uygulamalarla gerçek dindarlığa ulaşılamaz; gerçek iman öyle boyalı suya girip çıkmakla kazanılamaz. Gerçek iman, Allah’ın boyasıyla boyanarak, Allah’ın, yaratılışta insanın temiz fıtratına aşıladığı hak dinle bezenerek kazanılır. Allah’ın insanlığa verdiği böyle bir din ile boyanıp bezenmekten, böyle bir fıtratla donanmış olmaktan daha güzel bir şey de yoktur; hele vaftiz gibi sunî bir uygulama böyle bir dinin ve inancın yerini asla tutamaz. Âyetin ifadesine göre müslümana yakışan da kendisine ve genel olarak insanlığa bu güzellikleri bahşetmiş olan Allah’a, lâyık olduğu şekilde kulluk etmektir; bu kulluğunu bir şükran ifadesi olarak dile getirmektir. Bu şekilde inanıp kulluk eden insan Allah’ın hak dini ile veya tevhid inancına yatkın olan fıtrat boyasıyla boyanmış olup bundan güzel bir arınma ve bezenme de yoktur.
(139) قُلْ اَتُحَٓاجُّونَنَا فِي اللّٰهِ وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْۚ وَلَـنَٓا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْۚ وَنَحْنُ لَهُ مُخْلِصُونَۙ
De ki: “Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbiniz olduğu halde O’nun hakkında bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmışızdır.
Ehl-i kitap, Allah Teâlâ’nın, İsrâiloğulları dışındaki bir milletten peygamber göndermesinin mümkün olmadığını ileri sürerek Hz. Muhammed’in peygamberliğini reddediyor; kendilerinin “Allah’ın çocukları ve sevgilileri” olduklarını (Mâide 5/18), şu halde yeni bir peygamber gelecekse, bunun Araplar’dan değil, eskiden olduğu gibi yine kendi kavimleri arasından çıkması gerektiğini savunuyor; yalnız yahudilerin veya yalnız hıristiyanların cennete gireceklerini iddia ediyor ve müslümanlara, doğru yolu bulabilmeleri için yahudi ya da hıristiyan olmaları gerektiğini söylüyorlardı (bk. Râzî, IV, 87). Halbuki Allah, ne yalnız müslümanların ne de yalnız Ehl-i kitabın rabbidir; O, bütün insanlığın, bütün yaratılmışların rabbidir. Böyle olduğu halde Ehl-i kitabın, yukarıdaki gibi haksız ve mesnetsiz birtakım iddialar ileri sürerek, temel inançları az önce özetlenen müslümanlarla hâlâ Allah konusunda tartışmaya girişmeleri son derece anlamsızdır. İsrâiloğulları Allah’ın, iyi yolda oldukları sürece kendilerine verdiği üstünlüğü mutlak ve şartsız bir üstünlük saymışlardır. Oysa onların, doğru yoldan sapsalar bile yine de Allah nezdinde üstün bir millet olmaya devam edecekleri şeklindeki inançları, Allah’a karşı bir haksızlık isnadı ve iftira anlamına gelir (bk. Bakara 2/47, 122; A‘râf 7/140). Buna karşılık müslümanlar herhangi bir ayrılıkçılığa sapmadan ihtilâf ve düşmanlık duygularına kapılmadan Hz. Muhammed ve ona indirilenle birlikte İbrâhim, Mûsâ, Îsâ gibi geçmiş peygamberleri ve onların kutsal kitaplarını da tanımış; bütün bu kitapların ortak öğretisi olan hak dini benimsemiş; Allah’ın varlığına ve birliğine her türlü ortaklık şâibesinden arınmış bir şekilde şeksiz şüphesiz iman etmişler, böylece “Allah’ın boyası”yla boyanmışlardır. İşte âyet, bu içeriği ile Ehl-i kitaba, belirtilen ilkeler doğrultusunda Allah’ı hep birlikte rab olarak tanıma yolunda bir çağrı anlamı taşımakta; hâlâ yanlış anlayış ve tutumlarında ısrar etmelerine karşılık da, herkesin tutum ve davranışlarından doğacak sorumluluğun kendine ait olacağı uyarısında bulunmakta ve müslümanlara Allah’a olan içten bağlılıklarını sürdürdüklerini açıkça ifade etmeleri tâlimatını vermektedir. Sonuç olarak şu veya bu kavimden, ırktan gelmenin insanlık değeri bakımından önemi yoktur. Allah bir zamanlar İsrâil kavmini üstün kılmışsa bu onların doğru inançta ve iyi yolda olmalarındandı. Her bireyin ve her toplumun değeri ameline, benimsediği inancın doğruluğuna ve bu inancının ürünü olan iyi hal ve hareketlerine göredir.
(140) اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىؕ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُؕ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Yoksa siz İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunların yahudi yahut hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?” De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah katından gelmiş olup kendinde bulunan bilgiyi gizleyenden daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Ehl-i kitap, kendilerinin müslümanlardan daha üstün ve seçkin oldukları şeklindeki kuruntularını kanıtlamak veya güçlendirmek için İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kub ile onun soyundan (esbât) gelenlerin de kendileri gibi yahudi ya da hıristiyan olduklarını söylüyorlardı. Oysa Âl-i İmrân sûresinin 65. âyetinde de ifade edildiği üzere, Tevrat ve İncil Hz. İbrâhim’den sonra indirilmiş; bu dinlerle ilgili Yahudilik ve Hıristiyanlık isimleri de yine bu peygamberden asırlarca sonra ortaya çıkmıştır. Nitekim yahudi kelimesi, Hz. Ya‘kub’un on iki oğlundan dördüncüsü olan Yahuda’nın ismine nisbetle türetilmişti ve başlangıçta bir dinin adı olmayıp Yahuda sıbtına mensup olanları ifade eden bir kabile veya boy ismi idi. Ancak Hz. Mûsâ’dan en az yedi yüzyıl sonradır ki, İsrâil soyuna aynı zamanda yahudi, bunların dini inançlarına da Yahudilik denilmiştir. Bu sebeple âyette anılan peygamberlere ne dinî ne de ırkî anlamda yahudi demek mümkündür. Aynı şekilde bu peygamberler hıristiyan da sayılamazlardı, çünkü bunların hepsi de Hz. Îsâ’dan asırlarca önce yaşamışlardır. Hatta Îsâ’nın dini için bile başlangıçta Hıristiyanlık kelimesi kullanılmıyor, o dönemde Hz. Îsâ’ya tâbi olan topluluğa “Nâsıralılar” deniliyordu; “hıristiyan” kelimesi ise ilk defa Hz. Îsâ’dan sonra ona inanan Antakya halkı için, sadece onlarla sınırlı olarak kullanılmıştır. Şu halde “yahudilik” ve “hıristiyanlık” kelimeleri Hz. İbrâhim ve âyette anılan diğer peygamberlerin dinlerini ifade etmek şöyle dursun, Mûsâ ve Îsâ’nın dinlerini bile tam olarak ifade etmez. Çünkü bu isimler, söz konusu peygamberler tarafından tebliğ edilen dinlerin tahrife uğradığı ve dolayısıyla özünde bulunmayan inanç ve ibadet unsurlarının katılmasıyla bu dinlerin yapı değişikliği sürecine girdiği dönemlerde ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak Âl-i İmrân sûresinin 67. âyetinde de ifade edildiği gibi İbrâhim ne yahudi ne de hıristiyandı, bilâkis o, Hanîf bir müslüman idi.” Her türlü şirk ve benzeri kusurlardan da arınmıştı; soyundan gelen diğer peygamberler de onun yolunu izlemişlerdi. Hz. İbrâhim’inki gibi onların dinleri de Hanîflik idi. Hanîflik ise putperestlik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah’ın, başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir. Bu sebeple onların yahudi ya da hıristiyan olduklarını iddia etmek büsbütün gerçeğe aykırıdır. Gerçekleri yahudiler ve hıristiyanlar mı daha iyi biliyor yoksa Allah mı? Bu konularda az çok bilgisi olan yahudi ve hıristiyan din bilginleri de bunları kendi toplumlarından gizliyorlardı. Halbuki ilâhî hakikatlere ilişkin bu tür bilgileri ve kanıtları saklamak en büyük haksızlıktı. Bu sebeple âyette onlar, “Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir” şeklinde ikaz edilerek işledikleri suçun ağırlığına dikkat çekilmiştir.
(116) تِلْكَ اُمَّةٌ قَدْ خَلَتْۚ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَلَكُمْ مَا كَسَبْتُمْۚ وَلَا تُسْـَٔلُونَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَࣖ
Onlar bir ümmetti gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilecek değilsiniz.
Ehl-i kitabın, Hz. İbrâhim ve onun soyundan gelen diğer peygamberlerin de yahudi veya hıristiyan olduğunu, dolayısıyla onlarla aynı dini paylaştıklarını ısrarla savunmalarına ve bununla övünmelerine karşılık, onlara 134. âyetteki aynı ifade ile cevap verilmiş, böylece asıl sorumlulukları bir defa daha hatırlatılmıştır (bk. Bakara 2/134).
(142) سَيَقُولُ السُّفَـهَٓاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتٖي كَانُوا عَلَيْهَاؕ قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُؕ يَهْدٖي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ
İnsanlardan bir kısım sefihler, “Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir?” diyeceklerdir. De ki: “Doğu da batı da Allah’ındır. O, dilediğini dosdoğru yola iletir.”
Sözlükte sefîh (çoğulu süfehâ’), halîmin zıddı olup “hem cahil ve ahmak hem de kaba ve saldırgan” anlamına gelir; Türkçe’ye, yerine göre, “aklı ve bilgisi kıt, beyinsiz, dar kafalı, barbar” diye çevrilmektedir. Âyetteki süfehâ’ kelimesi tefsirlerde “cahiller, ahmaklar, kıt akıllılar” şeklinde açıklanmış ve bununla da yahudilerin, putperest Araplar’ın veya münafıkların ya da her üç zümrenin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür (Taberî, II, 1; İbn Atıyye, I, 218; Râzî, IV, 92-93). Râzî’nin açıklamalarına göre Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra bir süre Kudüs’teki Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılmıştı; yahudiler de bundan memnundu. Fakat Kâbe’nin kıble olması üzerine bu değişiklik onları rahatsız etti. Müşrik Araplar ise Resûlullah’ın Kudüs’e yönelmesinden hoşnutsuzluk duyuyorlardı. Bu yüzden Kâbe’nin kıble yapıldığı haberinin Mekke’ye ulaşması üzerine bundan memnun oldular; fakat bu gelişmeyi, Resulullah’ın eski tutumunu değiştirerek kendileriyle uzlaşmak istediği şeklinde yorumladılar. Münafıklar da yönlerin birbirinden farkı bulunmadığını, dolayısıyla kıble değiştirmenin mâkul bir gerekçesi olamayacağını, Hz. Peygamber’in, böyle bir değişiklik yapmakla keyfî davrandığını ileri sürerek bunu bir eleştiri ve alay konusu yaptılar. Âyette, cahillik ve kıskançlıktan kaynaklanan bu tür görüş ve iddiaların sahipleri “sefihler” diye nitelenmiştir. Bazı müfessirler bu sûrenin 13. âyetinde “süfehâ’” kelimesinin özellikle münafıklar için kullanıldığını dikkate alarak, büyük bir ihtimalle burada da aynı kelimeyle onların kastedildiğini düşünmüşlerdir (bk. Râzî, IV, 93; Elmalılı, I, 522). Ancak tarihî bağlama göre yahudilerin kastedilmesi ihtimali daha büyüktür.
Âyette, bu dar görüşlü insanların, “Onları şimdiye kadar yöneldikleri kıbleden vazgeçiren sebep nedir” şeklindeki sorularına karşı, “Doğu da batı da Allah’ındır” buyurularak, hiçbir mekânın kendiliğinden kıble olamayacağına, bunu oranın gerçek sahibi ve mâliki olan Allah’ın tayin edeceğine ve işte Kudüs’teki Beytülmakdis yerine Mekke’deki Mescid-i Harâm’ın kıble olmasını murat edenin de O olduğuna işaret edilmiştir. İnsanlardan dilediğini dosdoğru yola, kendi yoluna iletmek gibi, dilediği yönü kıble tayin etmek de mutlak güç ve irade sahibi olan Allah’ın yetkisindedir ve aklıselim sahipleri için bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Sırât-ı müstakîm “her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi” demektir. Âyette, kıble değişikliğinin “dosdoğru yol” ile ve dolayısıyla İslâm’la irtibatlandırılması, kıblenin İslâmî bir şiâr olduğuna, bu sebeple söz konusu değişikliğin, “beyinsizler”in anlayamayacağı kadar ince bir anlam taşıdığına işaret etmektedir.
Sözlükte “yön” anlamına gelen kıble İslâmî bir terim olarak “namaz sırasında kendisine doğru dönülen özel mekân”ı, yani Kâbe’yi ifade eder. Namazda Kâbe’ye dönmeye “istikbâl-i kıble” denilir. İstikbâl-i kıble namazın sahih olmasının şartlarındandır. İslâm bilginlerine göre, Kâbe’yi görebilen birinin tam olarak Kâbe’ye dönmesi gerekir. Uzakta bulunanların ise fakihlerin çoğunluğuna göre Kâbe tarafına yönelmeleri yeterlidir. Nitekim Hz. Peygamber, “Doğu ile batı arası kıbledir” buyurmuşlardır (Tirmizî, “Salât”, 256; Nesâî, “Sıyâm”, 43; İbn Mâce, “İkame”, 56). Buna göre kıbleden sağa ve sola doğru 45’er derecelik sapmalar istikbâl-i kıbleye aykırı değildir yani bu şekilde kılınan namaz geçerlidir. Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda tereddüt eden biri, bilgi alacağı bir kimse veya kıbleyi gösteren bir işaret bulamazsa güneş, ay veya yıldızların konumuna yahut rüzgârın yönüne bakarak kıbleyi belirlemeye çalışır ve kıble olduğuna kanaat getirdiği tarafa yönelir. Namazın tamamlanmasından sonra yanlış tarafa döndüğü anlaşılsa bile kılınan namaz geçerlidir. Ancak namaz içindeyken durumun farkedilmesi halinde, namazı bozmadan, kalan bölümünü kıbleye dönerek tamamlamak gerekir. Araştırmasına rağmen kıblenin yönü konusunda hiçbir kanaate varamayan; aynı şekilde hastalık, sakatlık, düşman korkusu gibi zaruretler dolayısıyla kıbleye dönmesi imkânsız veya tehlikeli olan kimse ise kolayına gelen bir tarafa yönelerek namazını kılar. Hayvan üzerinde veya ulaşım araçlarında yolculuk edenler, –her vakitte araçtan inmelerine engel varsa ve namazları cem ederek kılmak da mümkün değilse– namaza başlarken imkân ölçüsünde kıbleye dönerek araç üzerinde farz ve vâcip namazlarını kılarlar.
(143) وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهٖيداًؕ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِـعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِؕ وَاِنْ كَانَتْ لَكَبٖيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُؕ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْؕ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ
İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık. Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resule uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelecektir. Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
Dilediğini dosdoğru yola ileten Allah, bu cümleden olmak üzere müslümanları da “vasat bir ümmet” yapmıştır. “Sırât-ı müstakîm”in, “her türlü eğrilik, aşırılık ve sapıklıktan uzak, dosdoğru, adaletli, ölçülü, ılımlı ve dengeli bir yol, bir inanç ve yaşama biçimi” anlamına geldiği ifade edilmişti. Vasat ümmet de aynı şekilde “ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir. Buradaki “vasat” kelimesi, “hem maddî ve bedensel tutkulara kapılmaktan, zevk ve sefahate dalmaktan hem de bedensel ve dünyevî ihtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kendini kaptırmaktan korunan” şeklinde de açıklanmıştır. İslâm’dan önceki dönemlerde genellikle yahudiler ve müşrik Araplar gibi bazı toplumlar mâneviyattan büsbütün uzaklaşarak dünyevîleşmişler, materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hıristiyanlar, Mecûsîler ve çeşitli Hint tarikatlarına mensup olanlar gibi bazı topluluklar da dünyevî ve bedensel lezzetlere büsbütün sırt çevirerek kendilerini koyu bir ruhaniyete kaptırmışlardı. İşte İslâm dini bütün bu aşırılıkları reddederek ılımlı ve dengeli bir din ve dünya anlayışı getirdi; bu anlayışa uygun bir toplum yapısı gerçekleştirdi (Reşîd Rızâ, II, 4-5). Böyle bir topluma “vasat ümmet”, onun izlediği yola da “sırât-ı müstakîm” dedi. İbn Atıyye’nin naklettiğine göre bazı eski âlimler de, Muhammed ümmetinin –İsrâiloğulları’nın aksine– din konusunda itidalden sapıp aşırılığa kapılmamaları sebebiyle vasat ümmet diye nitelendirildiğini belirtmişlerdir (I, 219).
Âyete göre yüce Allah müslümanlara, bu seçkin nitelikleri dolayısıyla bütün insanlara şahit olma yetkisi veya özelliği vermiştir. Tefsirlerde bu “şahitlik”le ilgili farklı açıklamalar yapılmakta olup en yaygın yoruma göre âhirette bazı ümmetler, peygamberlerinin kendilerine ilâhî hakikatleri bildirdiğini inkâr edecekler. Muhammed ümmeti ise, Hz. Peygamber’in geçmiş peygamberler hakkında kendilerine verdiği bilgilere dayanarak bu iddiayı yalanlayacak ve böylece o ümmetlere karşı peygamberler lehinde şahitlik yaparak hakikati ortaya koyacaklardır (Taberî, II, 8; İbn Atıyye I, 219; Râzî, IV, 100-101). Ancak âyetin üslûbundan, bu şahitlik konusunun “vasat ümmet” nitelemesiyle ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. İslâmî literatürde şâhid kelimesinin “örnek” ve “delil” anlamında da kullanıldığını dikkate alarak bu kelimeyi “örnek ümmet” veya gerçek insanlığın nasıl olması gerektiğine dair bir “delil değeri taşıyan toplum” şeklinde anlamak ve böylece âyetin söz konusu bölümünü şöyle yorumlamak daha uygun gözükmektedir: Allah Muhammed ümmetini, din ve dünya konusunda her türlü aşırılıklardan uzak, akıllı, itidalli, adaletli ve dengeli bir ümmet kılmış; bu ölçülere göre oluşmuş görüş ve inançlarıyla, fıtratı bozulmamış her insanın kolaylıkla takip edebileceği sadelikteki güzel ahlâk ve yaşayışlarıyla onları bütün insanlara örnek bir nesil, bütün bu güzel nitelikleri sebebiyle üstün insanlığın ne olduğunu gösteren, kanıtlayan bir delil kılmıştır. Bu özellikleriyle onlar iyi toplumlar için lehte, kötüler için aleyhte bir delil ve şahit olacaklardır. Böylece âyet dolaylı olarak müslümanlara, din ve dünya işleri konusunda başkalarını örnek alıp taklit etmek yerine, başkalarına örnek olmaları; dünya milletleri karşısında pasif ve alıcı değil, aktif ve verici olan bir konuma yükselmeleri; maddî ve mânevî alandaki bu konumlarıyla özenilen ve izlenen bir toplum düzeyine ulaşmaları sorumluluğunu da getirmektedir. Kuşkusuz idealde bütün insanlar ve realitede bütün müslümanlar için –din ve dünya işleri hususunda doğru, adaletli ve en üstün örnek, ölçü ve önder Hz. Muhammed olduğu için– âyetin devamında Peygamber’in de müslümanlar hakkında bir şahit, yani en iyinin ölçüsü, örneği ve kanıtı olduğu ifade buyurulmuştur.
Hz. Peygamber, kıble değişikliği ile ilgili bu âyetler gelinceye kadar (ağırlıklı görüşe göre on altı veya on yedi ay, bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 3) Kudüs’teki Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılmışsa da, Kâbe’nin kıble olması hususunda derin bir istek duyuyordu. Hz. Peygamber’in bu arzusu yönünde kıblenin değiştirilmesiyle kimlerin gerçekten Allah’ın resulüne gönülden bağlı samimi müminler olduğu, kimlerin müslüman görünmelerine rağmen münafık oldukları da ortaya çıkacaktı. Nitekim âyetin üslûbundan anlaşıldığına ve tefsirlerde yer alan bazı rivayetlere göre, hicretin 2. yılında Receb veya Şâban ayında gerçekleşen kıble değişikliği, neredeyse bir fitne sebebi olmuş; Hz. Peygamber ve müslümanlar bu değişikliği memnunlukla karşılarken yahudilerle birlikte münafıklar da bunu bir dedikodu vesilesi yapıp Hz. Peygamber’e dil uzatmaya kalkışmışlardır (ayrıntılı bilgi için bk. Taberî, II, 11-12). Kıblenin değiştirilmesi, “Allah’ın hidayet verdiği kimseler”in dışında kalanlara yani yahudiler ve münafıklarla henüz İslâm’ı içlerine sindirememiş kesimlere ağır gelmiş; önemli bir mesele olarak tartışma konusu yapılmış; hatta –yahudilerin de telkiniyle– müslümanlar arasında daha önce Kudüs’e yönelerek kılınan namazların boşa gitmiş olacağı kaygısına kapılanlar bile olmuştur (İbn Atıyye, I, 220-221). İşte âyette “Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir” buyurularak O’nun, kendisine iman ve itaatin gereği olarak yapılan amelleri kabul edeceğine, dolayısıyla bu hususta bir kaygıya kapılmanın yersiz olduğuna dikkat çekilmiştir.
(144) قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاࣕ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِؕ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُؕ وَاِنَّ الَّذٖينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْؕ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ
Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin. Kuşku yok ki kendilerine kitap verilenler bunun rablerinden gelmiş bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.
Kâbe üç büyük dinin temsilcisi olan peygamberlerin atası ve tevhid inancının öncüsü durumundaki Hz. İbrâhim tarafından bir mâbed olarak inşa edilmişti; dolayısıyla kıble olmaya en lâyık mekân da burasıydı. Kâbe kıble olarak benimsenmekle, bütün müslümanların bir olan Allah’a karşı ifa ettikleri en yüce ibadet sayılan namazda yönelecekleri bir tevhid odağı haline gelecekti. Bundan sonra sıra, –o dönemde henüz müşriklerin put evi olarak kullandıkları– bu kutsal mekânın putlardan arındırılmasına, böylece –ilk kuruluşunda olduğu gibi– her yönüyle tevhidin merkezi ve sembolü hüviyetine yeniden kavuşmasına gelecekti. Ayrıca müslümanların Kudüs’e doğru namaz kılmaları muhtemelen yahudileri de şımartıyordu (bk. Râzî, IV, 109). Halbuki İslâm, eski kitâbî dinlerdeki evrensel doğruları devam ettirmekle birlikte, hiçbir eski geleneğin taklidi olmayan, yepyeni ve insanlık onuruna en uygun değerler getiren bir sistemdi. Yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan yahudileri taklit ediyor gibi görünmek her halde Hz. Peygamber’i rahatsız ediyordu. Kısaca Kâbe’nin kıble yapılması hem dinî hem de siyasî bakımdan büyük önem taşıyordu. Bütün bu sebeplerden dolayı Resûlullah Allah’a yalvarıyor, içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terketmek durumunda bırakıldığı kutsal Mekke’deki Kâbe’nin kıble olmasını diliyordu. Nihayet yüce Allah, “İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin” buyruğu ile resulünün bu özlemini gerçekleştirdi ve artık bu âyetin indiği andan itibaren müslümanların, Kâbe’nin de içinde bulunduğu Mescid-i Harâm’a yönelerek namaz kılmaları farz oldu.
Ağırlıklı görüşe göre Ehl-i kitabın, bazı müfessirlere göre onların din adamları ve âlimlerinin de bildiği ifade edilen “gerçek”ten maksat, kıblenin değiştirilmesiyle ilgili hükümdür. Onların Kâbe’nin kıble yapılmasının isabetli olduğunu nereden bildikleri hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür (bk. Râzî, IV, 123). İbn Atıyye bu hususta şöyle demektedir: “Yahudiler ve hıristiyanlar Kâbe’nin, ümmetlerin imamı İbrâhim’in kıblesi olduğunu, dolayısıyla –kendi kitaplarından da hakkında bilgi edindikleri– Hz. Muhammed’e uyarak Kâbe’ye yönelmenin herkes için görev olduğunu biliyorlardı” (I, 222). Buna rağmen kıble değişikliğini tepkiyle karşılayarak yanlışbir iş yapmışlardır. Âyetin sonundaki “Allah onların yaptıklarından habersiz değildir” cümlesi, Ehl-i kitabın bu yanlış tutumlarıyla ilgili bir uyarı ve tehdit anlamı taşımaktadır.
120. Ne yahudiler, ne hristiyanlar sen onların dinine uyuncaya kadar asla senden hoşnut olacak değillerdir. De ki:
Allah’ın hidayeti, doğru yolun tâ kendisi odur. Eğer sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyacak olursan
andolsun ki senin için Allah’tan ne gerçek bir dost, ne de gerçek bir yardımcı yoktur.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Müfessirler dediler ki:
“Yahudiler ve Hıristiyanlar, Nebî (s.a.v.)’den sulh-u sükûn istemişler, şayet onlarla sulh edip kendilerine mühlet
[347]
verirse kendisine tâbi olacaklarını ve uyuşacaklarını arzu etmişlerdi de Allah Teala bu âyeti indirdi.”
2- Yahudiler ve hristiyanlar barış istiyorlar ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, müslüman olacakları va’dinde
bulunuyorlardı. Allah Tealâ bu âyet-i kerime ile onların, kendi dinlerine tabî olunmadıkça asla hoşnut
olmıyacaklarını bildirip onlarla cihadı emretti.[348]
3- Mukatil yahudi ve hristiyanların, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i kendi dinlerine tâbi olmaya çağırmaları üzerine
nazil olduğunu söylemiştir.[349]
4- Salebî’den İbn Abbas (r.a.) dedi ki:
“Bu âyet, kıble hakkında nazil oldu. Medine Yahudileri ile Necran Hıristiyanları Peygamber’in kendi kıblelerine
(Beyt-i Makdis’e) doğru namaz kılmasını umuyorlardı. Allah Teala kıbleyi Ka’be’ye çevirince bu onların çok
ağırına gitti ve Peygamber’in dinleri üzerine kendilerine uyum sağlamasından ümit kestiler. Nihayet Allah Teala da
bu âyeti indirdi.”[350]
5- el-Kurtubi ise şöyle der:
“Bu âyetin nüzul sebebi; onların (o yahudi ve hristiyanların) barış isteyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e İslâm dinine
gireceklerini vaadetmeleri, Allah’ın ise ona, dinlerine tabi olmadığı müddetçe, kendisinden asla hoşnut
kalmayacaklarını bildirmesi ve ona onlara karşı cihad etmesini emretmesidir.”[351]
121. Kendilerine kitab verdiklerimiz onu bihakkın okurlar. İşte ona iman edenler bunlardır. Kim ona küfrederse
onlar da en büyük zarara uğrıyanların tâ kendileridir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ata ve Kelbî’nin rivayetinde İbn Abbas dedi ki:
“Bu âyet Cafer b. Ebî Talib’le beraber, Habeşistan seferinden dönen Ashab-ı Sefine hakkında nazil oldu. Bu kişiler,
otuz ikisi Habeşîler’den ve sekizi Şamlılar’dan olmak üzere toplam kırk kişi idiler.”[352]
2- İbn Abbâs’tan gelen ikinci bir rivayete göre ise yahudilerden müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur.[353]
3- Dahhak dedi ki:
“Bu âyet Yahudiler’den iman eden kimseler hakkında nazil oldu.”[354]
4- Katade ve İkrime dedi ki:
“Bu âyet Muhammed (s.a.v.) ashabı hakkında indi.”[355]
5- Ayet-i kerimede zikredilen ve kendilerine kitap verildiği beyan edilen insanlardan maksat:
a- Katade’ye göre, Rasulullah’ın sahabileri ve müminlerdir. Bu görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir:
“Kendilerine kitap olarak Kur’an’ı verdiğimiz müminler o Kur’an’a hakkıyla uyarlar ve onu hakkıyla okurlar. İşte o
Kur’an’a hakkıyla iman edenler de onlardır. Kim de onu inkâr edecek olursa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta
kendileridir.”
b- İbn-i Zeyd’e göre ise kendilerine kitap verilenlerden maksat, hem Yahudiliğe hakkıyla iman eden hem de İslam
geldikten sonra Müslüman olan İsrailoğullarının âlimleridir. Bu izaha göre ise âyetin mânâsı şöyledir:
“Kendilerine verdiğimiz Tevrat’a hakkıyla uyan ve onu hakkıyla okuyan Yahudiler, işte onlar, Tevrat’a hakkıyla
iman etmiş olanlardır.”
Taberi, İbn-i Zeyd’den nakledilen bu son görüşün daha isabetli olduğunu, zira bu âyetten önce ve sonra gelen
âyetlerin ehl-i kitaptan bahsettiklerini, Rasulullah’ın sahabilerinin ismi geçmediğini bu itibarla âyet-i kerimede
zikredilen “kendilerine kitap verilenler” den maksadın Yahudiler olduğunu söylemenin daha doğru olacağını
zikretmiştir.[356]
125. Hani beyti insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir yer yapmıştık. “Siz de İbrahim’in makamından bir
namazgah edinin.” İbrahim ve İsmail’e: “Evimi, tavaf edenler, kalanlar, rükû ve secde edenler için titizlikle
temizleyin.” diye kuvvetli emir vermiştik.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbrahim’in makamı’nın neresi olduğu konusunda farklı rivayetler olmakla birlikte Ka’be’nin yanında Hıcr’deki
makam olduğu konusundaki rivayetlerde adeta ittifak var gibidir. Sadece Taberî’de “Bugün size dininizi
tamamladım.”[357] âyetinin nüzulü ile ilgili rivayette (rivayet Şa’bî’dendir) bu âyet Arafe’de İbrahim’in makamı’nda
[358]
nazil oldu.” denmektedir ki Şa’bî bu rivayette tek kalmıştır.
2- Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivayet olunduğuna göre Efendimiz Hz. Ömer (r.a.)’in elini tutmuş ve:
“Bu (burası) İbrahim’in makamıdır.” buyurmuştu. Ömer (r.a):
“Burayı namazgah edinmeyelim mi?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.):
“Bununla emrolunmadım” buyurdu. Daha güneş batmadan “Biz beyt’i insanlar için bir toplanma yeri ve güvenli bir
yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri (namazgah) edinin…” âyeti nazil oldu.”[359]
3- Hz. Ömer’den rivayetle haberi Tirmizî şöyle tahric etmiştir:
“Ömer der ki:
“Ey Allah’ın elçisi, İbrahim’in makamı arkasında namaz kılsak.” dedim, hemen “Siz de İbrahim’in makamından bir
namaz yeri (namazgah) edinin…” âyeti nazil oldu.”[360]
4- Câbir (r.a.) dedi ki:
“Nebî Aleyhisselâm, tavaf ettiği zaman Ömer, Aleyhisselâm’a:
“Burası babamız İbrahim’in makamı mıdır?” diye sordu. Aleyhisselâm:
“Evet” buyurdu. Ömer (r a.):
“Burayı namaz kılınacak yer seçmeyelim mi?” dedi. Allahü Teâlâ, “Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir
namazgah edinin” ayetini indirdi.”[361]
5- Amr İbni Meymun yoluyla Ömer İbni Hattab’tan rivayet edildi:
“Aleyhisselâm, Makamı İbrahim’den geçmişti, Ömer, Aleyhisselâm’a:
“Ey Allah’ın Rasülü, Rabbimizin dostunun makamında namaz kılmayalım mı?” dedi. Aleyhisselâm:
“Kılalım” buyurdu. Ömer (r.a.):
“Burayı namaz kılınan yer yapmayalım mı?” dedi. Çok durmadı: “Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir
namazgah edinin” âyeti nazil oldu.
Bu rivayetlerin zahiri, âyetin veda haccında indiğidir. [362]
6- Ebu Davud et-Tayâlisî’nin Müsned’inde bu rivayet biraz daha genişçe yer almış olup şöyledir:
“Ömer der ki:
“Dört şeyde Rabbıma muvafakat ettim (ya da Rabbım benim arzuma muvafakat buyurdu):
“Ey Allah’ın elçisi, (İbrahim’in) makamı arkasında namaz kılsan.” dedim; “Siz de İbrahim’in makamından bir
namaz yeri (namazgah) edinin…” âyeti nazil oldu.
“Ey Allah’ın elçisi, kadınlarına örtünmelerini emretsen. Çünkü yanlarına iyi insanlar da giriyor, günahkârlar da.”
dedim; “Onlardan bir meta istediğinizde bir örtü arkasından isteyin.” [363] âyeti nazil oldu.
“Hiç kuşkusuz Biz Azîmüşşân insanı süzülmüş bir hülâsadan, çamurdan yaratmışızdir.”[364] Ayeti nazil olduğunda
“Yaratanların en güzeli Allah’ın şanı ne yücedir!” dedim, “Yaratanların en güzeli Allah’ın şânı ne yücedir!”[365]
âyeti nazil oldu.
Rasûl-i Ekrem’in temiz eşlerinin yanına girdim ve:
“Ya Rasûlullâh’tan (o dünya hayatı ile ilgili) isteklerinize bir son verirsiniz ya da Allah sizleri, sizden daha hayırlı
eşlerle değiştirir.” dedim, “Eğer o sizi boşarsa yerinize Rabbının ona sizden daha hayırlı eşler vermesi
umulur.”[366] âyeti nazil oldu.[367]
130. Kendini bilmeyenden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyada beğenip
seçmişiz. O şüphe yok ki ahirette de sâlihlerdendir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbnu Uyeyne rivayet etti:
“Abdullah İbni Selâm, kardeşinin çocukları Seleme ve Muhacir’i müslüman olmaya çağırdı, onlara:
“Siz biliyorsunuz, Allahü Teâlâ, Tevrat’ta “Ben İsmail evladından ismi Ahmet olan bir nebiyi göndereceğim. Kim
ona inanırsa, hidâyet bulur ve rüşde ulaşır. Kim ona inanmaz ise, o lanet olunmuştur” buyurdu, dedi. Seleme ve
Ebu Muhacir müslüman oldular. Bunun hakkında âyet nazil oldu.”[368]
2- Burada “Hanif dininden yüzçevirenler”den maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Çünkü onlar, Yahudiliği ve
Hıristiyanlığı İslama tercih etmişlerdir. Nitekim, Katade ve Rebi’ b. Enes, âyetin, Yahudi ve Hıristiyanları
kastettiğini söylemişlerdir.[369]
133. “Yoksa ölüm Yakub ‘un önüne geldiği vakit siz de orada hazır mıydınız…”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Mukâtil’den rivayet edildiğine göre bu âyet-i kerîme yahudilerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’e: “Biliyor musunuz,
Yakub (a.s.), öldüğü gün oğullarına yahudiliği vasıyyet etmişti.” demeleri üzerine nazil olmuştur.[370]
135. Dediler ki: Yahudi veya hristiyan olun ki hidayete eresiniz. De ki: “Hayır, muvahhid olarak İbrahim’in
dinindeyiz. O, Allah’a şirk koşanlardan değildi.”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas dedi ki:
“Bu âyet, Medine’li Yahudi reisleri, Ka’b b. Eşref, Malik b. Sayf, Vehb İbn Yehuza, Ebû Yasir b. Âhtab gibi
şahıslarla, Necran ahalisinin Hristiyanları hakkında inmiştir. Onlar din hususunda müslümanlarla mücadele
etmişlerdi. Herbir grup, Allah’ın dinine, diğerlerinden daha çok layık olduklarını iddia etmekteydi. Yahudiler:
“Peygamberimiz Musa, Peygamberlerin en üstünüdür, Kitabımız Tevrat kitapların, dinimiz de dinlerin en
üstünüdür” demiş ve İsa’ya, İncil’e, Muhammed ve Kur’an’a küfretmişlerdi. Hristiyanlar:
“Peygamberimiz İsa (a.s.) peygamberlerin en üstünü, kitabımız İncil kitapların en faziletlisi, dinimiz dinlerin en
üstünüdür.” dediler; Muhammed (s.a.v.)’ı ve Kur’ân’ı inkâr ettiler. İki gruptan her biri mü’minlere:
“Bırakın dininizi de bizim dinimiz üzere olun, çünkü yegâne hak din bu.” dediler de bunun üzerine bu âyet
indi.[371]
2- İkrime veya Saîd yoluyla rivayet edildiğine göre İbnu Abbas (r.a.) dedi ki:
“İbnu Sûriyâ Nebî Aleyhisselâm’a:
“Hidâyet, ancak bizim olduğumuz şeydedir. Bize tabî ol, sen de doğru yolu bul.” dedi. Hıristiyanlar da buna benzer
söylediler. Allahü Teâlâ onlar hakkında bu âyeti indirdi.”[372]
3- Bu rivayette adı geçen İbn Sûriyâ’nın, diğerlerinin de bulunduğu ve hem birbirleriyle ve hem de Hz.
Peygamber’le tartıştıkları mecliste bu sözleri söylemiş olması ve birinci rivayette adı geçen yahudi âlimlerinin
yanında İbn Sûriyâ’nın da bulunuyor olması ihtimal dahilindedir. Yani rivayetin birinde hey’etin bazı fertleri,
diğerinde de kalanları zikredilmiştir. Şahıslar farklı olmakla birlikte meclis birdir.
Aslında bugün de değişen bir şey yoktur ve herhangi din üzere olursa olsun, insanlar ancak kendi dinlerinin hak,
onun dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğuna inandıkları için kendi dinleri üzerinde kalmakta ısrar eder ve
çoğunlukla bâtıl olan dinde kalarak hakka direnirler. O halde âyet, asr-ı saadetteki o tartışma meclisindeki yahudi
ve hristiyan âlimlerle onlar gibi kendi dininde taassub sahibi her inkarcı hakkında geneldir. En doğrusunu Allah
bilir.[373]
136. Deyin ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, ve torunlarına indirilenlere,
Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve peygamberlere Rableri katından verilenlere iman ettik…
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:
“Ehl-i Kitap, Tervat’ı İbraniceden okuyor ve Müslümanlara Arapça izah ediyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah
(s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Siz, ehl-i kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Siz: “Biz, Allah’a ve bize indirilene iman edenleriz.” deyin.”[374]
2- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“İçlerinde Ebu Yâsir b. Ahtab, Râfi’ b. Ebi Râfi’, Âzur, Halid, Zeyd, İzar b. Ebi İzar ve Eşya’ın bulunduğu bir
Yahudi topluluğu Rasulullah’a geldi ve ona:
“Peygamberlerden kimlere iman ettiğini” sordular. Rasulullah da onlara:
“Ben, Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlara indirilenlere, Musa’ya ve İsa’ya
verilene ve bütün Peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettim. Biz, onlardan herhangi birisinin
arasında ayırım gözetmeyiz. Biz, Allah’a boyun eğenleriz.” dedi. Rasulullah İsa’yı zikredince Yahudi topluluğu
onun Peygamberliğini inkâr ettiler ve:
“Biz, İsa’ya da iman etmeyiz ona iman edene de iman etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine Allah teala: “Ey
Muhammed, de ki: “Ey kitap ehli, sadece Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve
sizin de çoğunuzun fâsıklar olduğunuzdan dolayı mı bize kızıyorsunuz?” [375] âyetini indirdi.[376]
3- İbn Abbâs der ki:
“Bir grup yahudi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelip hangi peygamberlere inandığını sormuşlardı. Bunun üzerine bu âyet
nazil oldu. Efendimiz (âyeti okurken) Hz. İsa’ya gelince: “Biz, İsa’ya da ona inanana da iman etmeyiz.” deyip geri
döndüler, gittiler.”[377]
137. Eğer sizin iman ettiğiniz gibi onlar da iman ederlerse şüphesiz ki hidayete ermiş olurlar. Şayet yüzçevirirlerse,
bilin ki onlar ancak bir ayrılık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yetecektir. O, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi
bilendir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Allah teala bu âyet-i kerimede vaadettiklerini yerine getirdi. Peygamberini onların şerrinden kurtardı. Peygamber
onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını sürgün etti, bir kısmını ise zımmi yapıp cizye ile vergiye bağlayarak zillete
düşürdü.
Nitekim Rasulullah (s.a.v.) Hendek savaşında, müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihanet ettikleri için Kureyza
Yahudilerinin savaşçılarını öldürttü, kadın ve çocuklarını esir aldı. Nadr oğullarını ise Şam’a sürgün etti. Hayber
Yahudilerini de cizyeye bağlayarak zımmi yaptı. [378]
138. Allah’ın boyasıyla (boyanmışızdır). Allah’dan daha güzel boyası olan kim? Biz O’na kulluk edenleriz.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas dedi ki:
“Hıristiyanlar’dan birisinin bir çocuğu doğup yedi günlük olunca onu temizlemek için -Ma’mudî- denilen
kendilerine mahsus bir su ile boyatır, vaftiz ederlerdi ve “bu sünnet olma yerine geçen bir temizliktir” derlerdi. İşte
bunu yaptıkları zaman: “Bu çocuk şimdi gerçek bir Hıristiyan oldu” derlerdi. Bu sebeple Allah Teala bu âyeti
indirdi.”[379]
139- Onlara de ki: “Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o, bizim de rabbimiz sizin de
rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Biz, Allah’a karşı samimi olanlarız.”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Bu ayet-i kerime, din hususunda müminlerle mücadele eden Yahudileri kınamaktadır. [380]
140. Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların, Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz.
Onlara de ki: “Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah’ın indirdiği o yanındaki gerçeği gizleyenden
daha zalim kim vardır? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Ayet-i kerimede “Yanımda bulunan gerçeği gizleyenden daha zalim kimse olmadığı” ifade edilmektedir.
Allah’ın gönderdiği gerçeği gizleyenlerden maksat,
a- Mücahid, Hasan-ı Basri ve Rebi’ b. Enes’e göre, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Zira bunların elinde Tevrat ve İncil
bulunmaktadır. Bu iki kitap ta Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunların Yahudi ve Hıristiyan olmadıklarını,
Müslüman olduklarını zikretmektedir. Fakat Yahudi ve Hıristiyanlar, Allah katından kendilerine gönderilen
kitaplardaki bu gerçeği gizleyerek adı geçen Peygamberlerin Yahudi veya Hıristiyan olduklarını iddia etmişlerdir.
b- Katade ve İbn-i Zeyd’e göre ise, yanlarında Allah tarafından bir gerçek bulunan ve bu gerçeği saklayanlar,
Yahudilerdir. Allah katından kendilerine bildirilen gerçek Hz. Muhammed’in hak Peygamber oluşudur. Yahudiler
bunu bile bile gizlemişlerdir. Ve Allah teala tarafından “Zalimler” olarak vasıflandırılmışlardır. [381]
142. İnsanlardan bir takım beyinsizler: “Üzerinde durdukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyeceklerdir. De ki:
“Doğu da Allah’ın batı da. O, kimi dilerse hidayete erdirir.”
143. Böylece sizi vasat bir ümmet yapmışızdır ki insanlara karşı şâhidler olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize
tam bir şâhid olsun. Senin, üzerinde durageldiğin (Ka’be’yi) kıble yapmamız; o peygambere uyanları, ayağının iki
ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırdetmemiz içindir. Gerçi bu, (kıblenin tahvili) elbette büyüktür ama Allah’ın
doğru yola ilettiği kimseler hakkında değil. Allah imanınızı boşa giderecek değildir. Hiç şüphesiz Allah insanlara
Rauf’tur; Rahim’dir.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Bu âyet kıblenin döndürülmesi hakkında nazil oldu.
1- Muhammed b. Ahmed b. Cafer, Zahir b. Ahmed’den, o Hasan b. Muhammed b. Mus’ab’dan, o Yahya b.
Hakim’den, o Abdullah b. Reca’dan, o İsrail’den, o Ebû İshak’tan, o da Bera’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Rasulullah (s.a.v.), Medine’ye ayak basıp on altı yahut on yedi ay Beytu’l-Makdis’e taraf namaz kıldığında -ki
Rasulullah (s.a.v.) Ka’be’ye dönüp kılmayı severdi- Allah Teala da “Habibîm yüzünün semaya döndüğünü gerçekten
görüyoruz.” âyetini sonuna kadar indirip insanlardan bir takım beyinsizler de: “Onları üzerinde bulundukları
kıbleden çeviren sebep nedir?” deyince Allah Teala buyurdu ki: “De ki: Doğu da Allah’ındır, Batı da.”[382]
2- İbn Cerîr’in Ebu Küreyb kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayetinde o şöyle anlatıyor:
“Kıble Şam’dan (o zamanlarda Şam denilince bütün bir Suriye ve Filistin’i içine alan bölge kastedilmekteydi)
Ka’be’ye çevrilince ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine-i Münevvere’ye gelişinin 17. ayının başı olan Receb
ayında olmuştu, Rifâa ibn Kays, Kürdüm ibn Amr, Ka’b ibnu’l-Eşref, Nâfi’ ibn Ebî Nâfi’; başka bir rivayette Rafı’
ibn Rafı’, Ka’b ibnu’l-Eşref’in antlaşmalısı (dostu) Haccâc ibn Amr, Rebî’ ibn Rebi’ ibnu’l-Hukayk ve Kinâne ibn
Ebi’l-Hukayk, Rasûlullah (s.a.v.)’a geldiler ve onu dininde fitneye düşürmek gayesiyle:
“Ey Muhammed, sen İbrahim’in milleti ve dini üzere olduğunu zannederken seni üzerinde bulunduğun kıblenden
çeviren nedir? Daha önceden üzerinde bulunduğun kıbleye dönersen sana tâbi olur ve seni tasdik ederiz.” dediler
de Allah Tealâ “Senin, üzerinde durageldiğin (Ka’be’yi) kıble yapmamız; o peygambere uyanları, ayağının iki
ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırdetmemiz içindir…”e kadar olmak üzere “İnsanlardan bir takım beyinsizler:
“Üzerinde durdukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyeceklerdir…” âyetlerini indirdi.”[383]
3- Abdullah b. Abbas diyor ki:
“Kıble Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilince Yahudiler dediler ki:
“Ey Muhammed, daha önce yöneldiğin kıbleye dön sana uyalım ve seni tasdik edelim.” Bu sözleriyle Rasulullah’ı
dininde bocalatmaya çalışıyorlardı. İşte bunun üzerine “İnsanlar içinden beyinsiz olanlar diyeceklerdir ki” âyet-i
kerimesi nazil oldu.” [384]
4- Abdullah b. Abbas ve İbn-i Cüreyc’e göre Allah teala, Rasulullah’a, önce Kudüs’e doğru namaz kılmasını
emretmişti. Rasulullah ve sahabileri Allah tealanın emri gereği Kudüs’e doğru namaz kılıyorlardı. Fakat Rasulullah
Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye doğru namaz kılmak istiyor, yüzünü göğe doğru çevirip Allah’a niyazda
bulunuyordu. Bunun üzerine Allah teala Rasulullah’ın, Kâbe’ye doğru yönelmesini emreden âyetleri indirdi. [385]
5- Yahudi veya münafıkların, Rasulullah’a ve müminlere “Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?”
demelerinin sebebi, Abdullah b. Abbas tarafından şöyle izah edilmektedir:
“Kıble Kudüs’ten Kâbe’ye çevirilince Rasulullah’a, Yahudilerden bir topluluk geldi ve ona:
“Ey Muhammed, sen, İbrahim’in dini üzere olduğunu iddia ettiğin halde bulunduğun kıbleden seni çeviren nedir?
Tekrar eski kıblene dön ki sana tabi olalım ve seni tasdik edelim.” dediler. Yahudiler bu sözleriyle Rasulullah’ı
dininde bocalatmak istiyorlardı. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.” [386]
6- Abdullah b. Abbas’tan nakledilen başka bir görüşe göre, Allah tealanın Rasulullah’a, Kâbe’ye doğru yönelmesini
emretmesi üzerine Rasulullah Kâbe’ye doğru namaz kılmaya başladı. Bunun üzerine bir kısım insanlar:
“Bunları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Şüphesiz ki bu adam, doğduğu yeri özledi.” dediler. Bunun
üzerine Allah teala bu âyeti indirdi.” [387]
7- Süddi de bu âyetin münafıkların dedi koduları üzerine nazil olduğunu söylemiştir. [388]
8- Katade diyor ki:
“Kıble olayı bir imtihan ve safları netleştirme oldu. Ensar, Rasulullah’ın hicretinden önce iki yıl Kudüs’e doğru
namaz kılmıştı. Rasulullah’ın Medine’ye gelişinden sonra da on yedi ay yine Kudüs’e doğru namaz kıldılar. Daha
sonra Allah teala kıbleyi Beytullahi’l-Haram olan Kabe tarafına çevirdi. Bunun üzerine bir kısım insanlar:
“Bunları daha önce bulundukları kıbleden çeviren nedir?” “Bu adam mutlaka doğduğu yeri özledi.” dediler. Bunun
üzerine Allah teala: “Ey Muhammed, de ki: “Doğu da Allah’ındır batı da. Allah, dilediğini hidayete erdirir.” âyetini
indirdi.” [389]
9- İnsanlardan sefihler: “Onları üzerinde oldukları kıbleden hangi sebep çevirdi?” dediler. Allahü Teâlâ, bu âyeti
indirdi. [390]
10- Genel değerlendirme:
a- Taberi der ki:
“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettikten sonra Kudüs’e doğru yönelerek namaz kılmış fakat bir
zaman sonra Allah teala, namaz kılarken Kabe’ye yönelmesini emretmiştir. Bu emir üzerine Rasulullah (s.a.v.)
Kâbe’ye doğru yönelmiş, fakat ehl-i kitap ve münafıkların eleştirilerine maruz kalmıştır.
Bera b. Âzib diyor ki:
“Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye ilk geldiğinde Ensar’dan anne tarafından olan ecdadına veya dayılarına misafir oldu.
Medine’de on altı veya on yedi ay Kudüs’e doğru yönelerek namaz kıldı. Kudüs’e doğru namaz kılıyor fakat gönlünden kıblesinin Kabe olmasını arzu ediyordu.
Rasulullah’ın Medinede’yken, Kâbe’ye doğru kıldığı ilk namaz bir ikindi namazıydı. Kendisiyle beraber başka
insanlar da namaz kılmışlardı. Bu namazı kılanlardan bir tanesi, diğer bir mescide gitti. Orada namaz kılmakta olan
cemaat rüku halindeydi. Oraya giden kişi:
“Allah şahidim olsun ki ben, Rasulullah ile birlikte Mekke’ye (Kâbe’ye) yönelerek namaz kıldım.” dedi. Bunun
üzerine cemaat, durumlarını değiştirmeden aynı vaziyette Kâbe’ye doğru döndü.
Rasulullah’ın, Kudüs’e doğru namaz kılması Yahudiler ve diğer ehl-i kitabın hoşuna gidiyordu. Rasulullah,
Kâbe’ye doğru yönelince bunu hoş karşılamadılar.
Ayrıca, Kıble Kâbe’ye doğru çevirilmeden önce Kudüs’e doğru namaz kılan fakat o günden evvel ölmüş olan
sahabiler vardı. Bunlar hakkında ne diyeceğimizi bilemez olduk. Bunun üzerine Allah teala: “… Allah sizin
imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir…” [391] âyetini indirdi. [392] Yani bu âyet gelmeden önce Kudüs’e
doğru namaz kılan ve bu âyet gelmeden evvel vefat eden Müslümanların namazları da sahihtir. Allah onların
namazlarını kabul etmiştir. Kıblenin sonradan değişmesi onların namazlarını iptal etmez.”[393]
b- Taberi diyor ki:
“Âyet-i kerimede zikredilen “Beyinsiz insanlar”dan maksat,
a- Mücahid, Bera b. Azib ve Abdullah b. Abbas’a göre Yahudiler,
b- Süddi’ye göre ise münafıklardır. [394]
c- Fahreddin er-Razi der ki:
“Bu ismi, yahudilere, müşriklere, münafıklara ayrı ayrı ve hepsine birden vermek mümkündür. Müfessirlerden bir
grub, bu görüşleri ayrı ayrı söylemişlerdir:
1) İbn Abbas (r.a.) ve Mücâhid’e göre, bunlar yahudilerdir. Çünkü onlar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendi kıblelerine
yöneldiğine seviniyorlar ve O’nun kendileriyle aynı kıbleye yönelmesinin, belki de bütün hususlarda kendilerine
muvafakat etmeye yönelteceğini zannediyorlardı. Ne zaman ki kıble değiştirildi, onlar bunu yadırgadılar ve
kederlenerek: “Muhammed (putperest) atalarının yoluna döndü, o onların dinine meyletti. Şayet o, bizim kıblemize
yönelmeye devam etseydi, onun beklenen ve Tevrat’ta müjdelenen Peygamber olduğunu anlardık” dediler. Bunun
üzerine, Allah Teâlâ’nın bu tefsir ettiğimiz ayette söyleyeceklerini bildirdiği sözü söylediler.
2) İbn Abbas (r.a.) Berâ b. Azib (r.a.) ve Hasan el-Basrî ile Esamm’ın söylediğine göre, bunlar müşrik Araplardır.
Bu böyledir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekke’de iken Beytu’l-Makdis’e yönelmiştir. Müşrikler bu sebeple
bundan sıkıntı duyuyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye gelip Kabe’ye yönelmeye başladığı zaman onlar,
“Bize muvafakat etmeye mecbur kaldı. Eğer bu hal (kıble) üzere sebat ederse, onun için daha iyi olur” dediler.
3) Süddî’ye göre bu ayette kastedilenler münafıklardır. Münafıklar bu sözü yönlerden birinin, Kıble’nin Kudüs’e
çevrilmesini gerektirecek makul bir sebeble diğer yönlerden ayrılamayacağını ileri sürürek, alay etme gayesiyle
söylemişlerdir. Buna göre kıblenin değiştirilmesi, sırf abesle iştigal ve şahsî görüş ve arzu ile hareket etmektir.
Biz “Süfeha” kelimesini münafıklara hamlettik. Çünkü bu isim münafıklara has bir kelimedir. Nitekim Cenâb-ı Hak
şöyle buyurmuştur:
“İyi bilin ki onlar (münafıklar)dır, sefihlerin tâ kendileri. Fakat bunu bilmezler…”[395]
4) “Süfeha” kelimesine, bu sayılanların hepsi dahildir. Çünkü ayetteki bu lâfız, başında umûm ifâde eden eliflâm
bulunan âmm bir lâfızdır. Biz, bu kelimenin bütün kâfirler için kullanılabileceğini aklî delil ile açıklamıştık. Ayet
de buna delâlet eder. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın, “Kendini bilmez (sefih)den başka kim İbrahim milletinden (dininden)
yüz çevirir?” [396] sözüdür. Buna göre, bu kelimenin bütün bu kimselere şâmil olması gerekir.
Kâdî ise şöyle demiştir:
“Ayetten maksad, bu sözün onların hepsinden çıktığını açıklamaktır. Durum böyle olunca, (süfehâ) lâfzının umûmî
olduğunu söylemek uzak bir ihtimal sayılmaz.”
Fahreddin er-Razi der ki: “Bu kadar bir şey, lâfzın ne umumî olmasına manidir, ne de hususî olmasını gerektirir.
Daha doğrusu akla en yakın olan, bu gruplardan hepsinin bu sözü söylemiş olduğudur. Çünkü İslam düşmanları,
dini yaralamak ve tenkid etmek karakterindedirler. Onlar fırsat buldukça, söyleyeceklerini mutlaka söylerler.”[397]
5- Fahreddin er-Razi der ki: “
Müfessirlerın üzerinde ittifak ettikleri meşhur görüşe göre Kıble, Beytü’l-Makdis’den Ka’be yönüne çevrilince,
kafirler müslümanları kınayarak şöyle dediler:
“Onları üzerinde oldukları kıblelerinden dönderen sebep nedir?” Buna göre ayetteki, “kıbletehu: kıblelerinden”
ifâdesindeki, “hu” zamiri Peygamber (s.a.v.) ve mü’minlerin yerini tutmaktadır.
Müslümanların daha önce yöneldikleri kıble Beytü’l-Makdis idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Medine’ye gittikten
sonra kıbleyi ne zaman değiştirdiği hususundaki rivayetler çok çeşitlidir.
Enes b. Malık (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, hicretten dokuz veya on ay sonra; Muaz (r.a.)’dan rivayet edildiğine
göre, onüç ay ay sonra; Katâde’den rivayet edildiğine göre onaltı ay sonra ve İbn Abbas (r.a.) ile Bera b. Âzib
(r.a.)’den rivayet edildiğine göre onyedi ay sonradır. Bu son görüş bizce, diğerlerinden daha sağlam ve mazbuttur.
Bazı kimselerden ise kıblenin, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine’ye hicretinden on-sekiz ay sonra tahvil edildiği,
rivayet edilmiştir. Vâkıdî, kıblenin onyedinci ayın başlagıcında, Receb ayının ortasında Pazartesi günü tahvil
edildiğini söylemiştir. Diğer bazıları ise, hicretten iki sene sonra kıblenin değiştirildiğini söylemişlerdir.
Ebu Müslim’e göre, Hak Teâlâ’nın kıbleyi, Beytü’l-Makdis’den Kâ’be’ye çevirdiğine dâir haber sahih olunca,
kıblenin değiştirildiğine hükmetmek gerekir. Şayet bu olmasaydı, ayetteki, “üzerinde oldukları” ifâdesi ile, “yani
sefihlerin üzerinde oldukları” manası murad edilmiş olabilirdi. Çünkü onlar ancak yahudilerin ve hristiyanların
kıblesini biliyorlardı. Yahudilerin kıblesi batıya, hristiyanlarınki ise doğuya doğru idi.
Herhangi bir yöne yönelmedikçe, kendi namazlarını kılmak adetleri değil idi. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in
Kâ’be’ye doğru yüzünü çevirdiğini görünce, bu yadırgamakta oldukları birşey olduğu için şöyle dediler:
“Bir kimse bizce kıble olarak bilinen şu iki yönden başka bir yöne nasıl yönelebilir?” Bunun üzerine, Allah Teâlâ
onlara cevaben “De ki: doğu da Allah’ındır, batı da..” [398] buyurdu.
Fahreddin er-Razi der ki: “Ebu Müslim, gerçekten doğru söylemiştir. Çünkü bu zahir rivayetler olmasaydı, bu ifâde
başka manalara da gelebilirdi.” [399]
143. Böylece biz sizin, insanlara karşı şahit olmanız, Peygamberin de size karşı şahit olması için sizi, orta yolu
tutan bir ümmet kıldık. Önceden üzerinde bulunmuş olduğun kıbleyi, sadece peygambere uyan kimseyi gerisingeri
dönenden ayırdetmik için çevirdik. Bu, Allah’ın hidayet ettiklerinin dışındakilere ağır gelir. Allah sizin imanınızı
zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- İbn Abbas, Kelbî’nin rivayetinde dedi ki:
“Rasulullah (s.a.v.)’ın Ashabı’ndan bazı kimseler ilk kıble üzere oldukları halde (Medine’de kıble’nin Beytu’lMakdis olduğu zamanlarda) vefat etmişlerdi. Esad İbn Zürare, Neccar Oğulları’ndan biri olan Ebû Umame, Seleme
Oğulları’ndan biri olan Bera İbn Ma’rur ve diğer bir grup insanlar bu kimselerdendir. Hz. Peygamber (s.a.v.)
namazlarda (Beytu’l-Makdis’ten) Ka’be’ye yönelince bunların kabileleri gelip:
“Ey Allah’ın Rasulü, kardeşlerimiz ilk kıbleye doğru namaz kılıyorken vefat ettiler. Halbuki Allah Teala seni
İbrahim’in kıblesine çevirdi. Peki şimdi bizim kardeşlerimizin hali ne olacak?” demeleri üzerine Allah Teala:
“Allah imanınızı zayi edecek değildir.” şeklindeki bu âyeti indirdi.”[400]
2- Müslümanlardan biri:
“Biz, kıble Ka’be’ye döndürülmeden önce ölenlerin ve Beyti Makdis tarafına kıldığımız namazların durumunu
öğrenmek istiyoruz.” dedi. Allahü Teâlâ, “Allah imanınızı zayi edecek değildir” âyetini indirdi. [401]
3- Berâe’den rivayet edildiğine göre: “Kıble, Kabe yönüne döndürülmeden önce, bir çok insan öldü ve öldürüldü.
Onlar hakkında ne diyeceğimizi bilemedik. Allahü Teâlâ, “Allah, imanınızı zayi edecek değildir” âyetini
indirdi.”[402]
4- Katade diyor ki:
“Bir kısım insanlar, “Bizim, önceki kıbleye yönelerek yaptığımız ibadetler ne olacak?” dediler. Allah teala da:
“Allah sizin imanınızı (ibadetlerinizi) zayi edecek değildir.” âyetini indirdi.” [403]
5- Süddi diyor ki:
“Rasulullah daha önce Kudüs’e doğru yönelerek namaz kılıyordu. Kâbe’ye yönelmeyi emreden âyet Kıulüs’ün
kıble olmasını neshetti. Rasulullah Mescid-i Haram’a yönelince insanlar ihtilaf ettiler. Ve bu hususta gruplara
ayrıldılar. Münafıklar şöyle demeye başladılar:
“Bunlara ne oluyor? Bir zaman bir kıbleye doğru yöneliyorlardı şimdi orayı bırakıp başka yere yönelmeye
başladılar?” Müslümanlar da şöyle dediler:
“Hayattayken Kudüs’e doğru namaz kıldıkları süre içinde ölen kardeşlerimizin halini bir bilsek. Allah, bizim ve
onların namazlarını kabul etti mi, etmedi mi?” Yahudiler ise şöyle dediler:
“Muhammed, babasının vatanını ve doğduğu yeri özledi. Şayet bizim kıblemize yönelmeye devam etseydi onun,
bizim, gelmesini beklediğimiz adamımız olacağını ümit ederdik.” Mekkeli müşrikler ise şöyle dediler:
“Muhammed, dini hususunda şaşırdı. Ey insanlar, o şimdi size yöneldi ve sizin bulunduğunuz yeri kıble edindi. O
sizin daha doğru yolda olduğunuzu anladı. Yakında sizin dininize girmesi beklenir.” İşte Allah teala bunun üzerine,
münafıklar hakkında bu âyeti indirdi. Ve diğer insanlar hakkında da diğer âyetleri indirdi.” [404]
6- Taberi der ki:
“Münafıklar, Yahudiler ve kâfirler, Allah tealanın herhangi bir şeyi henüz meydana gelmeden önce bilebileceğini
inkâr edyorlardi. Onlar: “Bunun böyle olacağını kim nasıl bilecektir? Böyle bir şey olmaz.” demişlerdir. Allah teala
kıbleyi Kudüs’ten Kâbe’ye çevirince ve bir kısım insanlar da dinden dönünce Allah teala onlara dedi ki:
“Biz kıbleyi böyle çevirdik ki, bizim, kimin Peygambere tabi olacağını kimin de dinden döneceğini bildiğimizi size
bildirmiş olalım.” [405]
144. Biz azîmüşşan çoğu kere yüzünü göğe doğru evirip çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde
hoşnut olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede
bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine kitab verilenler bunun, Rablerinden
gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapacaklarından gafil değildir.
Ayetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
Bu ayetin nerede ve ne zaman indiği, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine-i Münevvere’de ne kadar süreyle Beytu’lMakdis’e doğru namaz kıldığı, kıblenin Beytu’l-Makdis’ten Ka’be’ye tahviline insanların tepkilerinin nasıl olduğu
konusunda farklı rivayetler vardır.
1- Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün Cibril’e:
“Allah’ın beni Ka’be’ye döndürmesini çok isterdim. Çünkü orası babam (dedem) İbrahim’in kıblesiydi.” Demişti.
Cibrîl:
“Ben, senin gibi bir kulum. Sen, Allah katında en şereflisin, Allah katında yerin herkesten yüksek. Bunu Rabbından
sen istesen ya.” Dedi, sonra da göğe urûc edip gitti. Hz. Peygamber:
“Belki Cibril gelir ve çok istediği kıblenin Ka’be’ye çevrilişi haberini getirir” umuduyla gözünü hep gökyüzünde
dolaştırırdı. İşte bunun üzerine Allah Tealâ b u âyeti indirdi.”[406]
2- İbn Abbas’dan Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Ey Cebrail Allah’ın beni Yahudilerin kıblesinden başka bir kıbleye döndürmesini arzuluyorum. Çünkü oraya
yönelmekten artık hoşlanmıyorum.” Bunun üzerine Cebraîl O’na,
“Ben de senin gibi bir kulum; bunu Rabbinden iste!” dedi. Artık bundan sonra Hz. Peygamber Cebrail’in, istediği
şeyi getireceğini umarak, devamlı göklere doğru bakıyordu. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak bu ayeti indirdi.”[407]
3- İbnu İshak, İsmail İbni Halid İbni Ebî İshak kanalıyla Berâ’dan rivayet etti:
“Rasûlullah Beyti Makdis tarafına namaz kılar ve çok defa gözlerini semaya kaldırır Allah’ın emrini beklerdi.
Allahü Teâlâ Bakara: 2/144 ayetini indirdi. “[408]
4- Suddî, insanların bu kıble tahviline nasıl tepki verdiklerini şöyle özetliyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kılarken bu Ka’be ile nesholundu. O, namazda Mescid-i
Haram’a dönünce insanlar ihtilâfa düştüler. Münafıklar:
“Bu adamlara ne oluyor. Bir zaman bir kıbleye doğru namaz kılıyorlar, sonra onu terkediyor ve bir başkasına
yöneliyorlar.” dediler. Müslümanlar:
“Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kılarken (kıble Ka’be’ye çevrilmeden önce) vefat eden kardeşlerimizin hali nasıl
olacak? Allah bizden ve onlardan o namazları kabul edecek mi?” dediler. Yahudiler:
“Muhammed vatanını özledi. Eğer bizim kıblemizde kalsaydı, bizim beklemekte olduğumuz peygamber olmasını
umardık.” dediler. Mekke’deki müşrikler de:
“Muhammed dini konusunda şaşkınlık içinde ki kıblesinde size doğru döndü ve sizin ondan daha doğru yolda
olduğunuzu bildi. Hiç merak etmeyin sizin dininize dönmesi de yakındır.” Dediler de Allah Tealâ münafıklar
hakkında “Gerçi bu, (kıblenin tahvili) elbette büyüktür…”e kadar olmak üzere “İnsanlardan bir takım beyinsizler:
“Üzerinde durdukları kıblelerinden çeviren nedir?” diyeceklerdir…” âyetlerini, diğerleri hakkında da bunları takip
eden âyetleri indirdi.
Kıblenin, Hz. Peygamber (s.a.v.), Seleme oğulları mescidinde namaz kılarken -bu sebeple bu mescide mescidu’lkıbleteyn denilmiştir-, öğle namazında, ikindi namazında, öğle namazından önce, öğle namazını kılıp bitirmişken,
namaz dışında -ki bu sonuncu görüş daha çok tercih edilmektedir- nazil olduğu rivayet edilmektedir. Ayetin nüzul
zamanı olarak hicretin ikinci senesinde ittifak olmakla birlikte Receb veya Şaban ayında olduğu ihtilâfı vardır.
Muvatta’da Bedr gazvesinden iki ay kadar önce kaydı vardır. Ebu Hatim el-Büstî de oldukça kesin bilgiler
vermektedir ki buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.), 17 ay 3 gün Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kılmış, âyetin inişi
Şaban ayının yarısında bir salı günü olmuştur.[409]
5- Katâde’den gelen bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine-i Münevvere’ye gelişinden itibaren 16 veya 17
ay Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kılmasının yahudilerce yanlış tefsir edildiği, yahudilerin “Muhammed namazında
ne tarafa döneceğini bilemedi de bizim kıblemize döndü, -bazı rivayetlerde: Yakında bizim dinimize de döner.-“
dedikleri ve bundan rahatsız olan Peygamber Efendimizin de devamlı başını göğe çevirip kıble konusunda
kendisine yahudilerin bu tür ta’rizlerinden onu kurtaracak bir çıkış yolu bahşetmesi için Rabbına yakardığı ve işte
“Biz azîmüşşan çoğu kere yüzünü göğe çevirdiğini muhakkak görüyoruz…” âyetinin bunun üzerine nazil olduğu
zikredilmektedir[410] ki doğrusu yahudilerden beklenen bir davranıştır.
6- Katâde’den gelen başka bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye gelmeden önce iki sene
kadar ensar’ın da Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldıkları kaydı vardır.[411]
7- Mücâhid’den gelen bir rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rahatsız olduğu belirtilen yahudilerin konuşmaları
ve ta’rizleri farklı olarak veriliyor. Buna göre yahudîler: “Muhammed bizim kıblemize döndüğü halde bize
muhalefet ediyor. (Bize muhalefet ediyor ama bizim kıblemize dönüyor)” Demişlerdi.[412]
8- Fahreddin er-Razi der ki:
“Alimler Hz. Peygamber’in Beyt-i Makdis’e doğru kıldığı namaz hususunda ihtilâf etmişlerdir.
Bir grup şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’de Kabe’ye doğru namaz kılardı. Medine’ye gelince on yedi ay Beyt-i Makdis’e
yönelerek namaz kılması emrolundu.” Başka bir grup,
“Daha doğrusu O, Mekke’de Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılıyordu, fakat Kabe’yi kendisiyle Beyt-i Makdis
arasına alıyordu” demiştir. Bir üçüncü grup ise,
“Aksine O, Mekke’de sadece Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılıyordu.. Medine’de ise başlangıçta on yedi ay Beyt-i
Makdis’e doğru namaz kıldı.. Sonra Cenâb-ı Allah, birçok faydası olduğu için, Kabe’ye yönelerek namaz kılmasını
emretti” demiştir.” [413]
9- Fahreddin er-Razi der ki:
“Alimler Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Beyt-i Makdis’e yönelmesinin, başkası caiz olmayan bir farz mı, yoksa, Hz.
Peygamber’in onunla beraber başka bir kıbleye yönelmekte muhayyer bırakıldığı bir kıble mi olduğu hususunda
ihtilâf etmişlerdir.
er-Rebî İbn Enes: “Peygamber (s.a.v.), bu hususta muhayyer idi” der.
İbn Abbas (r.a.) ise: “Ona yönelmek kendisinde muhayyerlik bulunmayan kesin bir farz idi” der.
Bu iki ihtimalden hangisi olursa olsun, birinci kıble mensûhtur. Birinci görüşü benimseyenler, Kur’an ve hadisten
delil getirmişlerdir. Kur’an’dan getirdikleri delil, “Doğu da Allah’ındır, batıda.. Ne tarafa yönelirseniz, Allah’ın
vechi oradadır” [414] ayetidir. Bu ayet, Hz. Peygamber’in dilediği yöne teveccüh etmekte muhayyer olmasını
gerektirir. Bu görüşte olanların hadisten getirdikleri delil ise, Ebu Bekr er-Razî’nin “Ahkâmu’l-Kur’an” isimli
kitabında rivayet ettiği şu haberdir:
“Medine’den bir grup insan, hicretten önce bîat etmek üzere Mekke’ye. Hz. Peygamber’in yanına gitmek üzere yola
çıktılar. Bunların içinde Berâ İbn Ma’rûr da vardı. Yolda, namazını kılarken bu zât Kabe’ye doğru yöneldi. Diğerleri
ise, bundan kaçınarak,
“Hz. Peygamber Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılıyor” dediler. Mekke’ye geldiklerinde, bunu Hz. Peygamber’e
sordular. Hz. Peygamber de:
“Ben (daha önce) bir kıble, yani Beyt-i Makdis üzerinde idim.. Eğer sen ona yönelerek namaz kilmiş olsaydın, o
sana yeterdi” buyurmuş, fakat ona namazını yeniden kılmasını emretmemiştir.
Bu hadis o müslümanların kıble hususunda muhayyer olduklarını gösterir. İkinci görüşü benimseyenler, Cenâb-ı
Allah’ın Bakara: 2/144. ayetini delil getirmişlerdir. Bu ayet, Hz. Peygamber’in ilk kıbleden hoşnud olmadığına
delildir. Eğer Beyt-i Makdis ile Kabe arasında muhayyer olsaydı, Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılardı. Ondan
hoşnud olmadığı halde ona yönelerek namaz kıldığına göre, O’nun Beyt-i Makdis ile Kabe arasında muhayyer
olmadığını anlıyoruz.”[415]
10- Yahudiler şöyle diyorlardı:
“O, bize muhalefet ediyor, sonra da kalkıp kıblemize dönüyor. Biz olmasaydık, nereye döneceğini bilemeyecekti.”
İşte bundan ötürü, Hz. Peygamber onların kıblelerine yönelmeyi istemedi. [416]
11- İmam Mâlik’in Abdullah ibn Ömer’den rivayetle tahric ettiği bir haberde o şöyle demiştir:
“İnsanlar Küba mescidinde sabah namazında iken birisi gelip: “Rasûlullâh’a bu gece Kur’ân nazil oldu ve o,
namazda Ka’be’ye yönelmekle emrolundu.” dedi, onlar da Ka’be’ye döndüler. Bu haber gelmezden önce yüzleri
Şam’a doğru idi, Ka’be’ye çevirdiler.”[417]
12- Müslim’de Enes’den gelen ikinci bir rivayette haberi getirenin Seleme oğullarından birisi olduğu, sabah
namazının birinci rek’atını kılmış ve rükûda oldukları ve ikinci rek’atte kıblenin Ka’be’ye çevrildiği, saflarını ve
namazı bozmadan namaz içinde oldukları gibi Ka’be tarafına döndükleri fazlalığı vardır.[418]
13- Hasan el-Basrî şöyle demiştir:
“Cebraîl (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, Allahu Teâlâ’nın kıbleyi Beyt-i Makdis’den başka bir cihete tahvil
edeceğini bildirmek üzere gelmiş, fakat O’na, kıbleyi tahvil edeceği yeri bildirmemişti. Hz. Peygamber’e ise, hiçbir
kıble Kabe’den daha sevgili değildi, bu nedenle, vahyin gelişini bekleyerek yüzünü göklere doğru çevirmeye
başladı. Çünkü O biliyordu ki Allah onu namazsız bırakmayacaktı. Derken Cebraîl gelerek O’na Kabe’ye doğru
namaz kılmasını emretti.”[419]
14- Mâlik’in Saîd ibnu’l-Museyyeb’den rivayetle tahric ettiği bir haberde o şöyle demiştir:
“Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) Medine’ye geldikten sonra 16 ay Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldı, sonra kıble Bedr
gazvesinden iki ay önce (Ka’be’ye) çevrildi.[420]
15- Saîd ibnu’l-Museyyeb’den mürsel olarak rivayet edilen bu haber iki kanaldan Berâ ibn Azib’den de rivayet
edilmiştir.
16- Ebu Bekr ibnu Ebî Şeybe kanalıyla gelen haberde Berâ ibn Azib şöyle anlatıyor:
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’le birlikte 16 ay Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldım. Nihayet Bakara’daki “Nerede
bulunursanız (namazda) yüzünüzü onun (Mescid-i Haram’ın) tarafına çevirin…” âyeti nazil oldu. Ayet nazil
olduğunda Hz. Peygamber namazı bitirmişti. İçimizden birisi gitti ve henüz namazda olan ensardan bir gruba
rastladı da onlara bu âyetin nazil olduğunu nakletti. Onlar da yüzlerini Beytullah’a çevirdiler.[421]
17- Berâ’dan Muhammed ibnu’l-Musennâ kanalıyla gelen ikinci haberde ise râvinin 16 ay veya 17 ay şeklinde bir
tereddüdü vardır.[422] Aynı tereddüt Buhârî’deki rivayette vardır ve şöyledir:
Abdullah ibn Raca kanalıyla… Berâ ibn Azib’den rivayet olunuyor ki o şöyle anlatıyor:
“Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) 16 veya 17 ay Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kıldı fakat o, Ka’be’ye yöneltilmesini
istiyordu. Allah Tealâ: “Biz azîmüşşan çoğu kere yüzünü göğe çevirdiğini muhakkak görüyoruz.” Âyetini indirdi de
Ka’be tarafına döndü. İnsanlardan bir takım beyinsizler -ki yahudilerdir- “müslümanları, üzerinde durdukları
(Beytu’l-Makdis’e doğru olan) kıblesinden çeviren nedir?” dediler de “De ki Doğu da Allah’ındır, batı da. O, kimi
dilerse onu dosdoğru yola iletir.” nazil oldu. Hz. Peygamber ile (yeni kıbleye doğru) namaz kılmış olan birisi
namazın bitiminde çıktı ve ensardan bir grup ikindi namazını Beytu’l-Makdis’e doğru kılarlarken onlara uğradı.
Berâ anlatmaya şöyle devam eder: Allah’ı şahid tutarak Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ile birlikte Ka’be’ye doğru namaz
kıldığını söyledi de onlar da Ka’be tarafına yönelinceye kadar döndüler.”[423]
18- Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mansûrî, Ali b. Ömer el-Hafız’dan, o Abdu’l-Vehhab b. İsa’dan, o
Ebû Hişam er-Rufaî’den, o Ebû Bekr b. Ayyaş’tan, o Ebû İshak’tan, o da Bera’dan şöyle dediğini bize haber verdi:
“Biz, Rasulullah (s.a.v.) ile beraber Medine’ye gelişinden sonra on altı ay Beytu’l-Makdis cihetine namaz kıldık.
Sonra şanı yüce olan Allah Peygamberinin arzusunu bildi de: “Biz senin yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz.
Şimdi seni herhalde hoşnut kalacağın bir kıbleye döndürüyoruz” âyetini indirdi.”[424]
Bu hadisi Müslim Ebû Bekr b. Ebî Şeybe’den, o da Ebu’l-Ahvas’tan, Buhari de Ebû Nuaym’dan, o Züheyr’den, her
ikisi de Ebû İshak’tan rivayet etmişlerdir.[425]
19- İbn Abbâs (r.a.)’tan rivayet olunmuştur. O der ki:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman, yüce Allah, ona namaz kılarken Beyt-i Makdis’e
yönelmesini emretmişti. Yahudiler buna çok sevinmişlerdi. Böylece, Hz. Peygamber, on altı ya da onyedi ay kadar
namaz kılarken Beyt-i Makdis’e yönelmişti. Ancak o, Hz. İbrahim’in kıblesine yönelmeyi arzu ediyordu. Bu
yüzden, gözlerini semaya dikip Allah’a dua ediyordu. Bunun üzerine Yüce Allah “Şüphesiz senin yüzünü göğe
çevirip durduğunu görüyoruz.” âyetini inzal buyurdu. Yahudiler bu konuda şüpheye düşerek: “Yönelmekte
oldukları kıble’den onlan çeviren nedir?” dediler. O zaman yüce Allah Bakara: 142-144 âyetlerini indirdi.”[426]
20- Ebu Davud et-Tayâlisî’nin Müsned’inde Muâz ibn Cebel’den gelen rivayette de Beytu’l-Makdis’e doğru namaz
kılma süresi 17 ay olarak verilmiştir.[427]
21- Rivayetlerin çoğu Hz. Peygamber’in, Medine’ye geldikten sonra Beytu’l-Makdis’e doğru namaz kılma süresini
16-17 ay olarak vermekle birlikte Taberî’nin kaydettiğine göre bu süreyi 9 veya 10 ay (Enes ibn Mâlik rivayeti), 13
ay (Muâz ibn Cebel rivayeti) olarak verenler de vardır.[428]
22- Hz. Peygamber ve müslümanların namaz Mekke-i Mükerreme’de farz kılındığında Ka’be’ye doğru namaz
kıldıklarında ise bir ihtilâf yoktur. Çünkü Ka’be, dedesi İbrahim’in kıblesiydi. Medine-i Münevvere’ye gelişi üzerine
kıblenin Beytu’l-Makdis’e çevrilişinin Allah’ın emri ile mi, yoksa Hz. Peygamber’in içtihadı ile mi olduğunda ihtilâf
vardır ki doğrusu ibadet konularında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendi arzusuyla hareket etmesi beklenmediğinden
bunda da ilâhî bir işaret olması muhakkaktır. Belki bunun hikmetini, yahudi ve hristiyanları İslâm’a ısındırmak,
veya İslâm toplumu ve devletinin kuruluş merhalesinde onların tepkilerini en azından yumuşatmak olarak tahmin
edebiliriz. Ama şurası kesindir ki Allah Tealâ’dan bir işaret olmaksızın Hz. Peygamber namazda yönünü Ka’be’den
Beytu’l-Makdis’e çevirmiş olamaz.[429]
18- Hz. Peygamber ve müslümanlar Mekke’de namaz farz kılındığında namazlarında Kâbe’ye yöneliyorlardı. Ancak
Medine’ye hicret ettikleri zaman Yüce Allah Peygamberine namazlarını Beyt-i Makdis’e yönelerek kılmalarını
emretmişti. İmam Beğavî’nin dediğine göre, bu yahudilerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini daha kolay tasdik
etmelerini sağlamak içindi; çünkü, yahudiler, onun sıfatını Tevrat’ta bulmakla kalmıyor, aynı zamanda onu kendi
kıblelerine namaz kılarken görüyorlardı. Böylece Hz. Peygamber, Hicretten sonra, Beyt-i Makdis’e doğru onaltı ya
da onyedi ay kadar namaz kıldırmıştı. Ne var ki, o, Kâbe’ye yönelmeyi arzuluyordu; çünkü o, ceddi İbrahim’in
kıblesi idi ve yahudiler de “Muhammed kıblemize tabî olduğu halde, dinimizde bize muhalefet ediyor!” diyorlardı.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) Cibril (a.s)’e:
“Allah’ın beni Kabe’ye yöneltmesini arzu ediyorum; çünkü o, ceddim İbrahim’in kıblesidir.” dedi. Cibril O’na:
“Şüphesiz ben de senin gibi bir kulum. Ama senin Allah katında daha çok değerin var. Rabbin’den sen iste, çünkü
onun yanında senin yerin başka!” dedikten sonra semaya yükseldi. Hz. Peygamber de Cibril (a.s.)’in kıbleye dair
arzu ettiği âyeti kendisine indireceği ümidiyle gözlerini devamlı bir şekilde semaya dikmeye başladı. Bunun
üzerine Allah, Bakara: 2/143 âyet-i kerimesini inzal buyurdu. Ayetin manası şöyledir: “Senin yüzünü göğe çevirip
durduğunu görüyoruz. Elbette ki, seni Beyt-i Makdis’ten arzu ettiğin, istek duyduğun ve sevdiğin bir kıbleye
döndüreceğiz. Daha sonra Yüce Allah Bakara: 2/144 âyetini inzal buyurarak, ona namazında Kabe’ye yönelmesini
emretti.
İmâm el-Bağâvi, “Meâlimu’t-Tenzîl” adlı tefsirinde Bakara: 2/144 âyeti ile ilgili olarak şunları söyler:
“Bu âyet, her ne kadar tilâvet bakımından sonra gelirse de, mana bakımından öncedir; çünkü kıblenin tahvili
(değiştirilmesi) ile ilgili kıssanın başını oluşturmaktadır. Kıblenin değiştirilmesi nesholunan şer’i hükümlerin
ilkidir.”[430]
19- Taberi der ki:
“Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye hicret etmeden önce, namaz kılarken, Kâbe’yi önüne alarak, muhtemelen Rükn-i
Şâmî ile Rükn-i Yemanî arasında duruyor böylece hem Kâbe’ye hem de Kudüs’te bulunan Hacer-i Muallak’a
doğru yönelmiş oluyordu. Medine’ye hicret edince, bu şekilde iki kıbleyi birden önüne alma imkanı kalmadı. Bu
sefer sadece Kudüs’e doğru yöneldi. Fakat içinde, Kâbe’ye yönelmenin hasreti vardı. Bu durum on küsur ay devam
ettikten sonra bu âyet nazil oldu ve namazdayken Kâbe’ye dönülmesi emredildi.” [431]
20- İbn-i Zeyd diyor ki:
“Allah teala “Nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü (rızası) oradadır.” âyetini indirdi. Bu sebeple Rasulullah:
“Bunlar, Allah’ın evlerinden biri olan Kudüs’e doğru yönelen bir kavimdir. Biz de oraya yönelsek nasıl olur?”
demiş ve on altı veya on yedi ay oraya doğru yönelerek namaz kılmıştı. Yahudiler ise:
“Vallahi Muhammed ve arkadaşları kıblelerinin neresi olduğunu bilemediler. Onlara kıblelerini biz gösterdik.”
demeye başlamışlardı. İşte bunun üzerine Rasulullah Kudüs’e doğru yönelmeyi hoş görmüyor, yüzünü göğe doğru
çevirip kıblenin Kabe tarafına çevirilmesini istiyordu. İşte bunun üzerine Allah teala da bu âyeti indirdi.”[432]
.
[347] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35.
[348] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 1/481.
[349] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsir, 1/138.
[350] Suyuti; Lübab: 24; ed-Dürr: 1/111. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35.
[351] Abdulfettah El-Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 39.
[352] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35.
[353] Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibnu’l-Cevzî. Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/139.
[354] Senedsiz ve mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35.
[355] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35.
[356] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[357] Mâide: 5/3.
[358] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/422.
[359] Abdullah ibn Ahmed en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, 1/124; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[360] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/6-7, hadis no: 2959, 2960.
[361] İbnu Merduyeh; İbnu Ebî Hâtim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/53.
[362] İbnu Merduyeh; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/52-53.
[363] Ahzâb: 33/53.
[364] Mü’minûn: 23/12.
[365] Mü’minûn: 23/14.
[366] Tahrîm: 66/5.
[367] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’1-Kur’ân, 2/77. Ayrıca bak; Buhârî, Salât, 32. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi:
1/52.
[368] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/53-54.
[369] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[370] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 35-36. Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali İbnu’l-Cevzî, Zâdu’lMesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1/149.
[371] Senedi yoktur. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 36.
[372] İbnu Ebî Hatim; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/440; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/54-55.
[373] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/48-49.
[374] Buhari, Tefsir el-Kur’an, 2/11; İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[375]
Maide: 5/59
[376] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
[377] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/96.
[378] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[379] Suyuti; ed-Dürr: 1/I4l. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 36; Ebu’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali İbnu’lCevzî, Zâdu’l-Mesîr fî İlmi’t-Tefsîr, 1,151; Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[380] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[381] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[382] Senedi sahihtir. Buhari; Salat: 399, Ahbaru’1-Ahad: 7252. Buhari bunu Abdullah b. Reca’dan rivayet etmiştir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi,
Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 36-37.
[383]
İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[384] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[385] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[386] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[387] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[388] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[389] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[390] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/57.
[391]
Bakara: 2/143
[392] Buharı, el-İman: 30, Tefsir el-Kur’an: 12, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/283.
[393] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[394] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[395] Bakara: 2/13.
[396] Bakara: 2/130.
[397] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[398] Bakara: 2/142.
[399] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[400] Musannif bunu senedsiz zikretti. Tirmizi; Tefsir: 2964, Ebu Davud; es-Sünne: 4680. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 37. Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertibi Musnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, el-Mektebetu’l-İsİâmiyye, (İkinci baskı) Beyrut 1400,
2/12.
[401] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/57.
[402] Buhari, Müslim; İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/57.
[403] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[404] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[405] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[406] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 37. Alâuddîn Ali ibn Muhammed el-Bağdâdî el-Hâzin, Lubâbu’t-Te’vîl fî
Maâni’t-Tenzîl, Beyrut tarihsiz, 1/93. Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, Abdulfettâh el-Kâdi.
[407] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[408] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/56-57.
[409] el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/100-101.
[410] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/400.
[411] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/4.
[412] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/13.
[413] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[414] Bakara: 2/115
[415] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[416] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[417]
Muvatta, el-Kıble, 4, hadis no: 6. Ayrıca bak: Buhârî, Salât, 32; Müslim, Mesâcid, 13.
[418]
Müslim, Mesâcid, 15.
[419] Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb.
[420] Muvatta, el-Kıble, 4, hadis no: 7.
[421] Müslim, Mesâcid, 11.
[422] Müslim, Mesâcid, 12.
[423] Buhârî, Salât, 31.
[424] İbn Mace; Salat: 1010, İbn Cerir: 2/3.
[425] İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 37.
[426]
İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/20.
[427] Ahmed Abdurrahman el-Bennâ, Minhatu’l-Ma’bûd fî Tertibi Müsnedi’t-Tayâlisî Ebî Dâvûd, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, (ikinci baskı) Beyrut 1400, 2/12.
[428] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 2/4.
[429] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/54.
[430] Abdulfettah El- Kâdi, Esbab-ı Nüzul, Fecr Yayınevi: 41-42.
[431] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân.
[432] İbn Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân
Bakara, 2/124
وَإِذِ ابْتَلٰى إِبْرَاه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَاماً
“Ve şunu da hatırla ki, bir zamanlar Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle imtihana tâbi tutup da, o da onları tam olarak yerine getirince, Allah ona: ‘Ben seni insanlara mukteda bih bir imam yapacağım.’ buyurdu.” (Bakara sûresi, 2/124)
Bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı rivayetlere dayanarak, Hz. İbrahim yeryüzünde ilk defa sünnet olan, ilk defa misafir ağırlayan, ilk defa tırnaklarını kesen, bıyıklarını kısaltan, ilk defa… vs. diyorlar.[1] Bu hususlar, Allah Resûlü’nün beyanı çerçevesinde, fıtratla alâkalı şeylerse -ki öyle olduğunda şüphe yok- daha önce de var oldukları söylenebilir. Öyle ise buradaki evveliyete izafî bir evveliyet nazarıyla bakmak uygun olacaktır. İhtimal bu sözün mânâsı, sizin mensup olduğunuz halka itibarıyladır. Yoksa Hz. Âdem’den bu yana gelen insanların ilk sünnet olanı, ilk tırnak keseni vs. değil. Nitekim, Hz. Musa da, bir yerde وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِن۪ينَ “İman edenlerin ilkiyim.”[2] diyor ki, onun da ilk mü’min olmadığı açıktır; öyle ise o da izafîdir. Bu açıdan, İbrahim’in (aleyhisselâm) imtihanı meselesinde söylenebilecek en sahih söz, ona imtihan adına ne verildiyse, onu en ekmel ve en etemm bir şekilde yapmış olmasıdır ve şirke ait her şeyi mübtedilerin dahi anlayabileceği şekilde reddetmesidir.
Zaten, “belâ” kelimesiyle aynı kökten gelen “ibtilâ” tecrübe ve imtihan mânâlarına gelir. Türkçe’de sınama ve deneme sözcükleriyle de karşılayabileceğimiz bu kelime ya test ederek bazı muzmeratı, iç muhtevayı ve bâtınî müktesebatı ortaya koyma; ya da bir şeyin güzel-çirkin, iyi-kötü, seviyeli-seviyesiz evsafını meydana çıkarma şeklinde anlaşılmıştır ki, insanın kalbî ve ruhî hayatının yanında, bedenî ve cismanî bir mahiyeti de haiz olması, birinci derinliği itibarıyla ötelere ve Hakk’a açık olması, ikinci yanı cihetiyle de, yine onun insanî kemalâtının hedeflendiği ilâhî teklifler karşısında insanoğlu hep bir ikilem içinde olacak, hep bir takdir ve tercih durumunda bulunacak, bazen seçeneklerini isabetli kullanacak, bazen de sevap olanı bulamayacaktır ki, işte bu da hem kazananı hem de kaybedeni olan apaçık bir ibtilâ ve imtihandır.
[1] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 5/211.
[2] A’raf sûresi, 7/143.
Bakara, 2/144
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا
“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Artık seni, râzı olacağın bir kıbleye döndüreceğiz…” (Bakara sûresi, 2/144)
Âyette ilk göze çarpan husus, kıblenin Kâbe’ye tahvilinin rıza ile beraber zikredilmiş olmasıdır. Bazılarının aklına gelebilir ki, tahvil-i kıble ile rıza arasında acaba ne gibi bir münasebet var da böyle bir üslûp seçiliyor. Bakara sûresi 150. âyetin nüktelerini izah ederken de kısacık değineceğimiz gibi; tasavvufî bir yaklaşımla ifade edecek olursak, hakikat-i Ahmediye ile hakikat-i Kâbe arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bunun en kestirmeden izahı ise, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Kâbe hakikatinin, âdeta ikiz olarak imkânın döl yatağında beraber yaratılmış olma esprisinde yatmaktadır.. ve tabiî acıdır; şimdilerde bu ikizler birbirlerinden ayrı düşmüşlerdir.
Belli bir dönemde, Kâbe’nin etrafında veya Medine’de bile olunsa, kıble, pek çok hikmetlerden ötürü Mescid-i Aksâ idi. Bu sebeple Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âşık-mâşuk ilişkisinin çok çok ötesinde, onunla buluşacağı ânı dört gözle bekliyor ve zımnî bir vuslat iştiyakıyla içini Allah’a açıyordu. Aslında O, sair peygamberler gibi -teşbihte hata olmasın- herhangi bir çekime kapılmayan hatta öteler ötesi âlemde dahi bir şeylere takılıp kalmayan uhrevî bir üveyik gibiydi. Meselâ, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) amûdî bir urûcla, yani dikey bir yükselişle yerçekiminden kurtulmuş, halilullah makamına ulaşmış ve bir daha geriye dönmemişti. İhtimal bu kabîl sebeplerle o, ahirette herkesin kendisinden şefaat dilediği ve dilendiği çetin bir anda, kendi nefsinden endişe ederek, kapısına gelenleri bir başkasına gönderecekti.[1] Efendimiz’e gelince, O, amûdî urûcuyla yükselecek, yükselip Sidretü’l-Müntehâ’ya, Kâb-ı Kavseyn’e ulaşacak ama, hiçbir çekime takılmadan hep öteler ötesi âlemlerde seyahat edecek; edecek ve başı dönmeden, bakışı bulanmadan, büyüklüğünün ayrı bir derinliği sayılan bir ulu nüzulle bu gök yolculuğunu tamamlayacaktı.
Evet, böylesi yüceler âleminde dolaşan, meleklerin kanatlarını ayaklarının altında kaldırım taşıymışçasına kullanan bu Serdar-ı Âzam, Melikü’l-İns ve’l-Cân, hakikat-i Kâbe ile buluşmak için, peygamberane nezahet ve nezaketle başını göklere çeviriyor ve içini çekerek “Ne zaman Allah’ım?” diyordu. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu çerçevede O’nu Kâbe ile buluşturması neticesi elbette Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olacaktı. Onun için, “Seni razı ve memnun olacağın kıbleye çevireceğiz.” buyuruyordu ki, bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın da O’ndan ve O’nun kıblesinden hoşnutluğu demekti.
Bu yeni mihrapla, kudsiyeti mahfuz iki adım geriye çekilecek, insanlığın yepyeni duygu, düşünce, inanç ve telakkilerle yeniliklere açılmaya hazırlandığı bir dönemde, bu eskilerden eski, fakat eskimeyip taptaze kalmış, Hakk’ın matmah-ı nazarı kadim ev, bağrında sakladığı nuru, sırrı ve gizli vâridâtıyla ikizine ve O’nun arkasındakilere açılacak, onları, hiç kimseyi kucaklamadığı bir sıcaklıkla kucaklayacak, ilk ve son olarak, mebde ve müntehâyı birden yaşayacaktır.
قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ
“(Ey Muhammed) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü, Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar) Siz de nerede olursanız olun (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin.”[2]
Bu âyetin bütünü itibarıyla farklı bir tevcih daha söz konusudur: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) başlangıçta kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya dönmesi Medine Yahudileri için, O’nun peygamberliğini kabule bir ihzariye tesiri icra etmişti. Yani onlarda, “Bu, peygamber olabilir.” düşüncesini uyarmıştı. Daha sonra da mihrabın Kâbe’ye çevrilmesi, Mekke’de Hz. İbrahim’in dinine bağlı gibi görünen ve karşı millet olarak alâka duyan müşriklerin kalblerini yumuşatmış ve Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini müzakere edilir bir konu hâline getirmişti. Yani, hem Yahudilerin, hem de müşriklerin kudsiyet izafe ettikleri mekânlar, İslâm dinince kabullenilmiş oluyor ve bu durum onların İslâm’a bakış açılarını etkiliyordu. Zaten, bu âyette olduğu gibi, Kur’ân âyetlerinin, insanın ruh hâletini, onun psikolojik cephesini nazara veren iç içe ayrı bir derinliği vardır ki, tefsir tarihi boyunca belki de en az üzerinde durulan bir konu olmuştur.
Şatr شَطْرٌ bir şeyin yarısı, bir parçası veya tarafı mânâlarına gelir ki, bu da mehmâ emken (mümkün olduğunca) Harem-i Şerif içindeki Kâbetullah’a yönelmenin farz ve zarurî olduğunu gösterir. Pek çok sahabi ve tâbiîn imamları da âyetteki “her nerede” mânâsına gelen حَيْثُمَا yı gayet isabetli olarak, yeryüzünde, insanların bulundukları daireler itibarıyla mümkünün araştırılması şeklinde anlamışlardır. Şöyle ki, Harem-i Şerif’in içinde bulunanlar, mevcut ihtilaf çerçevesinde Kâbe’nin yarısına veya az dahi olsa küçük bir parçasına tam olarak; uzakta bulunanlar da o tarafa yönelmekle bu teveccüh emrine riayet etmiş sayılabilirler. Zaten, “Her nerede bulunursanız yüzlerinizi o yöne çeviriniz.” fermanı da bu tevcihi desteklemektedir.
Ayrıca, “Her nerede bulunursanız” sözünden, namazda, muayyen bir kıbleye teveccüh şart olsa da, onun için herhangi bir hususî mekâna gerek olmadığı anlaşılır ki,وَجُعِلَتْ لِيَ اْلأَرْضُ مَسْجِدًا 3 beyan-ı Nebevîleri de bunu tefsir ve tafsil sadedinde şerefsudur olmuştur.
[1] Bkz.: Buhârî, ehâdîsü’l-enbiyâ 9; tefsir (17) 5.
[2] Bakara sûresi, 2/144.
[3] “Arz benim için mescit kılındı.” (Buhârî, teyemmüm 1; salât 56; Müslim, mesâcid 3, 4, 5)

