Medine döneminde inmiştir. 200 âyettir. Sûre, adını 33. âyette geçen “Âl-i İmrân” tamlamasından almıştır. Âl-i İmrân, İmran ailesi demektir.

Mushaftaki sıralamada 3, iniş sırasına göre 89. sûredir. Enfâl sûresinden sonra, Ahzâb sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre, sûrenin önemli bir bölümünün geliş sebebi, Necran hıristiyanları adına Medine’ye gelen heyetle Hz. Peygamber arasında geçen Allah inancı konusundaki tartışmalardır. Bu vesileyle nâzil olan âyetlerin sayısı ve sûrenin iniş zamanı hakkında farklı görüşler vardır. Necran heyetiyle ilgili rivayetten sonra bunlara yer verilecektir.

Coğrafî kaynaklar Yemen’de, Kûfe civarında ve Havran’da Necran adını taşıyan birden fazla yerleşim biriminin bulunduğunu kaydeder. Burada söz konusu olan kişiler, Yemen Necranı’ndan heyet halinde gelen hıristiyanlardır. Hıristiyanlık aslî şekliyle Arap yarımadasının önce bu kasabasında yayılmış ve başlangıçta Yemen hükümdarlarının sert tepkileriyle karşılaşmıştır. Daha sonra burası Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Nitekim tarih kaynakları burada inşa edilen ve Kâbe-i Muazzama’ya karşılık olmak üzere “Kâbe-i Necrân” adıyla anılan görkemli kilisede çok sayıda piskoposun görev yaptığını belirtmektedirler.

Aralarında bu kiliseye mensup din adamlarının da bulunduğu altmış kişilik bir Necran heyeti (aşağıda açıklanacağı üzere hicretin 9. yılında veya daha önceki bir tarihte) Medine’ye bir ziyarette bulunmuştu. Bu heyet içinde on dört kişi temsilci konumundaydı. Bunlardan üçü heyetin en yetkilileri idi: Başkan Abdülmesîh (el-Âkıb), başkan yardımcısı Eyhem (es-Seyyid) ve piskopos Ebû Hârise b. Alkame.

Bir gün ikindi namazını müteakip süslü ve ihtişamlı elbiseler içinde mescide gelip Hz. Peygamber’in huzuruna çıkan bu heyet mensupları, kendi ibadet vakitleri geldiğinde doğuya doğru dönüp hıristiyan usulüne göre âyin yapmak istediler. Resûlullah onlara müsaade etti. Heyet birkaç gün Medine’de kaldı ve müslümanlar tarafından ağırlandı. Bu süre içinde heyetin ileri gelenleriyle Hz. Peygamber arasında Allah inancı ve Hz. Îsâ’nın durumuna dair önemli tartışmalar cereyan etti. Heyet mensupları arasında tam bir inanç birliği olmadığı gibi, sorulan sorulara verdikleri cevaplar da tutarlı değildi. Hz. Îsâ için bazan “Allah” bazan “Allah’ın oğlu” bazan da “üçün üçüncüsü” diyorlardı.

Hz. Peygamber onların iddialarını çürüttükten sonra, kendilerini bağlayacak sorular yöneltti. Sonunda sükût etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine Resûlullah onları İslâm’a davet etti. Bu teklife karşı direnme yollarını denediler:

– “Ey Muhammed! Sen Îsâ’nın, Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu söylemiyor musun?” dediler. Resûlullah:

– “Evet” deyince:

– “İşte bu bize yeter” dediler. Allah Teâlâ resulüne onları “mübâhele”ye (açık biçimde lânetleşme) davet etmesini vahyetti (bu konuda ayrıntılı açıklamaya 61. âyetin tefsirinde yer verilecektir). Resûl-i Ekrem bu çağrıyı yapınca bir gün süre istediler.

Bu konuda ne yönde bir karar alabileceklerini kendi aralarında müzakere ederlerken içlerinden biri şöyle dedi: “Îsâ efendimizle ilgili çekişmeyi çözüme bağlayışından anlaşılmış oldu ki Muhammed gerçekten Allah’ın gönderdiği bir peygamberdir. Bilirsiniz ki bir toplum peygamberle lânetleşmeye kalkışırsa Allah, büyüğüyle küçüğüyle onları mahveder. Dinimizde kalmaya kararlıysanız, bu zatla lânetleşmeye girmeyiniz ve iyilikle ayrılınız.”

Sonunda Hz. Peygamber’e gelip şöyle dediler: “Ey Ebü’l-Kasım! Seninle lânetleşmeye girmemeye, seni dininle baş başa bırakıp kendi dinimiz üzere kalmaya karar verdik. Fakat biz senden hoşnuduz ve sana güveniyoruz. Ashabından uygun birini aramızdaki malî ihtilâfları çözmek üzere bize gönder.”

Resûlullah bu talep üzerine Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı bu iş için görevlendirdi. Rivayete göre Hz. Ömer, hiçbir zaman yöneticilikten hoşlanmadığı halde, Hz. Peygamber’in söz konusu görev için karar verdiği gün, hayatında ilk defa içinde bu arzuyu duyduğunu ve kendisinin tayin edileceğini umduğunu ifade etmiştir (bk. İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, II, 222 vd.; İbn Atıyye, I, 396-397; Râzî, VII, 154-155; Elmalılı, II, 1011-1015; Necran’la ilgili bilgi için bk. A. Moberg, “Necrân”, İA, IX, 165-167).

Necran heyetiyle yapılan tartışmalar vesilesiyle nâzil olan bölümün 1-61, 1-82 ve 1-84. âyetler olduğu yönünde görüşler vardır (bk. Şevkânî, I, 345; İbn Âşûr, III, 143-144; Elmalılı, II, 1011). Necran heyetinin Medine’ye hicretin 9. yılında gelmiş olduğu yönündeki yaygın bilgiye mukabil, İbn Hişâm’ın bu heyet hakkındaki bilgileri tarih vermeksizin aktarması, Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliğinin bulunması ve sûrenin içerik ve üslûbu bazı müellifleri bu sûresinin ne zaman nâzil olduğu konusunda farklı değerlendirmeler yapmaya sevketmiştir.

İbn Âşûr’un bu konudaki açıklamalarını şöyle özetlemek mümkündür (III, 143-144, 146): Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu ve bazı âyetlerinde Uhud Savaşı’ndan söz edildiği hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Enfâl sûresinden önce veya sonra indiği konusu ise ihtilâflıdır. Fakat Âl-i İmrân sûresinin, Bedir Savaşı sırasında indiği ittifakla kabul edilen Enfâl sûresinden de önce nâzil olduğuna dair rivayetin kabulü halinde, bu sûrede Uhud Savaşı’ndan söz edildiğini ve Bedir’de müslümanların kazandığı zaferin hatırlatıldığını söylemek mümkün olmayacaktır. Daha önce açıklandığı üzere aynı süre içinde birden fazla sûrenin inmesi mümkündür ve tefsir kitaplarında yer alan “Bu sûre filân sûreden sonra inmiştir” şeklindeki ifadeler, “Bu iki sûreden ilki tamamlanıp sonra diğeri inmeye başladı” anlamında değil, “Birincinin nüzûlü diğerinin nüzûlünden önce başlamıştır” anlamındadır (bu konuda bilgi için ayrıca bk. “Tefsire Giriş” bölümünün “I. Kur’an-ı Kerîm, D) Şekli ve Üslûbu” başlığı). Necran heyetiyle ilgili bölümün iniş zamanının da bu ölçüye göre değerlendirilmesi uygun olur. Şu var ki, bu bölümün hicretin 9. yılında inmiş olduğuna dair ifadelerin, bu yılın “senetü’l-vüfûd” (elçiler yılı) olarak tanınmasından kaynaklandığı ve Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu dikkate alınınca, Necran heyetinin sözü edilen elçiler yılından önce (muhtemelen hicretin 3. yılında) gelmiş olduğu söylenebilir.

Derveze, Necran heyetinin, müslümanların Bedir Savaşı’nda Kureyş müşriklerine karşı zafer kazandıkları haberini yerinde tahkik etmek için –Uhud Savaşı öncesinde– Medine’ye gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. Aynı müfessir, Ebû Süfyân’ın –Mekke’nin fethinden sonraki bir zamanda– Hz. Peygamber’in Necran hıristiyanları için yazılı bir belge düzenlediğine tanıklığı ile ilgili haberin doğru olması halinde ise hicretin 9. yılında başka bir Necran heyetinin daha gelmiş olmasını muhtemel görür (VIII, 70-71). Abdülhamîd Mahmûd Tahmâz ise bunu zorlanmış bir yaklaşım olarak değerlendirir ve bir sûrenin âyetlerindeki sıralamanın daima nüzûl sebebi ve sırasına göre olmadığı noktasından hareketle burada Necran heyeti hakkında hicretin 9. yılında inen baş kısmın Uhud Savaşı hakkındaki orta kısımdan sonra inmiş olduğunu düşünmeye bir engelin bulunmadığını savunur (et-Tevrât ve’l-İncîl ve’l-Kur’ân fî sûreti Âli İmrân, s. 9-10).

Âl-i İmrân sûresinin baştan 120. âyetine kadar olan bölümün hicretin ilk yıllarında nâzil olduğunu gösteren bir içeriğe sahip bulunduğuna işaretle, sûrenin ilk seksen küsur âyetinin Bedir Savaşı’ndan bile önce nâzil olduğu, muhtemelen Hz. Peygamber’in daha önce inen Âl-i İmrân âyetlerini Necran heyetine okuduğu için bunu duyan bazı kişilerin bu âyetlerin o zaman (hicretin 9. yılı) indiğini zannettikleri de ileri sürülmüştür. Fakat bu görüşün sahibi olan Süleyman Ateş’in konuya ilişkin açıklamaları kendi içinde tutarlı görünmemektedir. Zira Ateş “hicrî 5. yıldan sonra Medine’de yahudi kalmadığı” noktasından hareketle “bu sûrede yahudilerin yerinin bulunmadığı” tarzında ve kendisinin başka ifadeleriyle bağdaşmayan kesin bir kanaat de ortaya koymaktadır (krş. II, 6, 33, 60, 61, 65, 69, 70, 71, 84, 85; II, 48, 61, 62; II, 29-30; II, 63).

Öte yandan bazı âyetlerin içeriği ile tarihî bilgiler arasında uyum arama çabasıyla, meselâ 64. âyetin bir Hudeybiye Antlaşması’ndan önce, bir de Mekke fethinden sonra olmak üzere iki defa inmiş olmasına ihtimal veren müfessirler de vardır (bk. İbn Kesîr, II, 46).

Kanaatimize göre Âl-i İmrân sûresinde “Ehl-i kitap” olumlu ve olumsuz yönleriyle geniş bir biçimde ele alınmış, inanç esasları bakımından hıristiyanlara ağırlık verilmekle beraber birçok yerde yahudilere de atıfta bulunulmuştur. Özellikle Hz. İbrâhim hakkındaki tartışmaya gönderme yapan âyetler (65-68) bunun açık bir kanıtıdır. Hatta 64. âyetin tefsirinde açıklanacağı üzere Ehl-i kitaba yapılan diyalog çağrısını, aslî şekliyle tevhid inancına dayalı din mensuplarına yapılmış genel bir davet biçiminde anlamak mümkündür. Şevkânî’nin de belirttiği üzere, bu sûrede geçen Ehl-i kitap ifadelerinin sadece hıristiyanlar hakkında olduğuna dair bazı ilk dönem bilginlerinden nakledilen rivayeti mutlak biçimde doğru saymak mümkün değildir (I, 391); bu rivayeti, Bakara sûresiyle karşılaştırıldığında burada hıristiyanlara ağırlık verilmiştir şeklinde anlamak daha uygun olur. Âyetlerin sıralaması konusunda yukarıda işaret edilen bilgiler dikkate alındığında, daima nüzûl sırasına ilişkin rivayetlerden hareketle zaman tesbiti yapmanın isabetli olmayacağı açıktır. Âyetlerin anlaşılmasında tarihî bilgiler ve nüzûl bilgileri önemli bir yardımcı role sahip olmakla beraber, yorumu bu bilgiler içine hapsetmeksizin ve öncelikle Kur’an’ın içerdiği mesajlar üzerinde dikkatle durulduğu takdirde yorumun ufkunu genişletme ve sağlıklı sonuçlara ulaşma ihtimali artar. Tabii ki, bu yorumların da kesinlik taşıyan verilerle çatışmamasına özen gösterilmesi gerekir. Buna göre, sûrede geçen ifadelerin de kimlere uygun düştüğü noktasının esas alınması, kesinlik kazanmamış rivayet veya ihtimaller dolayısıyla yoruma kesin bir üslûp katılmaması uygun olur.

Sonuç olarak sûrenin nüzûlü hakkında şu söylenebilir: Bakara ve Enfâl sûrelerinin ardından hicretin 3. yılında Uhud Savaşı’ndan sonra nâzil olmaya başlayan sûrenin tamamlanması muhtemelen hicretin 9. yılına kadar sürmüştür (Emin Işık, “Âl-i İmrân Sûresi”, DİA, II, 307).

Başlangıcında yüce Allah’ın “hay” ve “kayyûm” olduğu hatırlatılan ve Kur’an-ı Kerîm’in önceki ilâhî kitapları onaylama özelliğinden söz edilen bu sûrede, vahye dayalı dinler arasındaki tekâmül ilişkisine işaret edilmekte, Allah katında yegâne geçerli dinin İslâm olduğu vurgulanmakta, İslâm’ın inanç esasları (özellikle ulûhiyyet ve nübüvvet) ile (birr ve takvâ gibi) bazı temel ahlâk kavramları üzerinde durulmakta, Mekke’deki kutsal evden (Kâbe) söz edilmekte, hac vecîbesine ve başka bazı amelî görevlere değinilmektedir. Sûrede özellikle, hıristiyanların Hz. Îsâ’yı tanrılaştırmaları, yahudilerin de ona iftira ve karalamalarda bulunmaları, bu suretle her iki din mensuplarının da onun hakkında aşırılıklara sapmaları karşısında İslâm ümmetinin gerçekten ayrılmayan ve orta yolu gösteren bir hakem görevi üstlenmiş olacağı ima edilmekte; Bakara sûresinde Ehl-i kitap’tan yahudilere ağırlık verildiği gibi burada da hıristiyanlara ağırlık verilmekte, bu din mensupları ortak bir ilkeyi (Allah’tan başkasına kulluk etmeme ve hiçbir şeyi O’na ortak görmeme ilkesini) kabulden hareketle yürütülebilecek bir diyaloga davet edilmektedir. Diğer taraftan müslümanlara da yüce Allah’ın lutfettiği nimetler hatırlatılıp, düşmanların tuzaklarına düşmemeleri ve üstlendikleri misyonun bilincinde olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu temalar işlenirken Hz. Meryem, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Hz. İbrâhim’in hayatlarından ve İslâm tebliği açısından önemli bir dönüm noktası olan Uhud Savaşı’ndan kesitler verilmektedir. Bu arada Uhud Savaşı sırasında ve sonrasında müslümanların, münafıkların ve müşriklerin davranışları tahlil edilip değerlendirilmektedir.

Bu sûre ile önceki sûre (Bakara sûresi) arasındaki bağlantı konusu üzerinde duran müfessirler özellikle şu noktalara değinmişlerdir: a) Her ikisinin başlangıcında “kitab”ın anılıp insanların “iman edenler ve etmeyenler” şeklindeki tasnifine yer verilmiş olması (birincisinde iman edenlere öncelik verildiği halde, ikincisinde –artık İslâm’a çağrının yayılmış olması sebebiyle– kalplerinde eğrilik bulunanlar önce zikredilmiştir), b) Her ikisinin Ehl-i kitabın bazı inanç ve tutumlarını tartışmaya ağırlık vermesi (birincisinde yahudilere geniş yer verilip hıristiyanlara kısaca değinildiği halde, ikincisinde –hıristiyanlar gerek tarih sahnesindeki varlıkları gerekse İslâm mesajına muhatap olmaları itibariyle yahudilerden sonra geldiklerinden– hıristiyanlara geniş yer ayrılmıştır),

c) Her ikisinin, önceki bir yaratma kanununa göre olmaksızın gerçekleşen iki olaya (Hz. Âdem ve Îsâ’nın yaratılışına) –sırasına uygun olarak– yer verip, bu açıdan ikincinin birinciye benzerliğini hatırlatması,

d) Her ikisinin –dikkatli bir karşılaştırma yapan kişinin öncelik-sonralık uygunluğunu farkedebileceği şekilde– aynı türden (meselâ savaş ahkâmı gibi) hükümlere yer vermiş olması, e) Birincinin başlarken müttakilerin kurtuluşa ermiş olduklarını haber vermesine uygun olarak, ikincinin takvâyı öğütleyerek son bulması (Reşîd Rızâ, III, 153).

Bu sûrenin ve bazı âyetlerinin faziletleri hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerinin önemine değinen hadisler sebebiyle İslâm bilginleri bu iki sûrenin tefsirine ayrı bir ilgi göstermişler ve bunları konu edinen özel tefsirler kaleme almışlardır. Bir hadîs-i şerifte Resûlullah, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini iyi bilip gereğince davrananlara bu sûrelerin kıyamet gününde şefaatçi olacağını haber vermiş (Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 42; Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 4), bir başka hadiste de yüce Allah’ın “ism-i a‘zam”ının Bakara sûresinin 163. âyeti ile Âl-i İmrân’ın başında bulunduğunu belirtmiştir (Tirmizî, “Daavât”, 64; Ebû Dâvûd, “Salât”, 352).

1 ElifLâmMîm.
2 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh; Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir; Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır.
3 O, sana Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda, hak bir gaye için ve kendinden önce indirilen bütün kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici olarak fasıl fasıl indirmektedir; nitekim Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti,
4 Daha önce insanlar için dupduru hidayet kaynağı olarak; ve (en son ve bağlayıcı mahiyette hakla bâtılı, doğru ile eğriyi ayıran ölçüler bütünü) Furkan’ı indirdi. Allah’ın (hak ve hidayet kaynağı) âyetlerini bile bile örtüp gizleyen ve kabul etmeyenler yok mu: onlar için pek çetin bir azap vardır. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; (bağışlanmaz türde ve bilhassa küfür gibi, şirk gibi en büyük zulme karşı) aman vermez mukabelesi olandır.
5 O Allah ki, O’na yerde de gökte de hiçbir şey gizli kalmaz.
6 O’dur rahimlerde size dilediği şekli veren. Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
7 O’dur Sana (bu mucize) Kitabı indiren: onda muhkem âyetler vardır ki, onlar Kitab’ın anasıdır; diğer âyetleri ise müteşabihtir. Fakat kalblerinde eğrilik olanlar, nasıl fitne çıkarıp insanları saptırırız, nasıl onun (gaye ve arzumuza göre) bir te’vilini bulabiliriz diye müteşabih olanların peşine düşerler. Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşip derinleşenler de, “Biz, o Kitabın tamamına inandık, (muhkemiyle, müteşabihiyle) hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. İşte, ancak gerçek akıl ve idrak sahipleridir ki, düşünür ve gerekli dersi alırlar.
8 (Ve o gerçek akıl ve idrak sahipleri, şöyle yalvarırlar): “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme ve (Rabbimiz, Sen’in rahmetin olmadan ayakta kalmamız mümkün değildir; o halde) bize Kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Vehhâb (bağışı pek bol olan)’sın Sen.
9 “Rabbimiz, Sen, insanları geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde mutlaka bir araya toplayacaksın. Hiç kuşkusuz Allah, verdiği sözden dönmez.”
10 O küfredenlerin malları da çocukları da Allah karşısında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlardır Ateş’in yakıtı olanlar.
11 Tıpkı Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: âyetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, günahları sebebiyle kendilerini kıskıvrak yakalayıvermişti. Allah, cezalandırması çok çetin olandır.
12 (Din’i tahrif etmek ve insanları saptırmak için Kitap’taki müteşabih âyetlerin peşine düşen ve onları keyiflerince yorumlamaya kalkan Kaynuka Oğulları Yahudilerinden) o küfredenlere de ki: “Yakında mağlûp edilecek ve topluca Cehennem’e sürüleceksiniz; ne fena yataktır o!”
13 (Bedir’de) karşı karşıya gelen o iki toplulukta sizin için hiç şüphesiz bir ibret vardı: bir topluluk Allah yolunda savaşırken, diğeri kâfirdi ve (savaş esnasında karşılarındaki mü’minleri) baş gözleriyle olduklarının iki katı görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler ve güçlendirir. Elbette bunda görecek gözleri olanlar için kesin bir ibret vardır.
14 İnsanlar, mahiyetleri itibariyle, (bilhassa erkekler için olmak üzere) kadınlardan, evlâttan, kantar kantar altın ve gümüşten (yığın yığın paradan), salma güzel atlardan, (davarlar ve sığır gibi) ehlî hayvanlardan, ekinler ve kazançtan yana şiddetli tutku ve beklentiler içindedirler. Oysa bunlar, dünya hayatının geçimliğinden ibaret olup, takip edilmesi gereken gerçek hedef ve gayenin güzel olanı Allah katındadır.
15 De ki: “Size (büyük bir ihtirasla bağlandığınız) bu şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesine girenler için Rabbileri katında (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.
16 Ki, (o kulların içinde takva dairesine girmiş olanlar), hep şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz, biz iman ettik; ne olur günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!”
17 (Başlarına gelen musibetler karşısında, ibadete devamda ve günahlardan sakınmada) sabırlıdırlar; (sözlerinde ve davranışlarında, iman ve ahdlerinde) sadıktırlar; (Allah’ın huzurunda) boyun eğip divan duranlardır; (Allah’ın kendilerine verdiği bütün nimetlerden O’nun yolunda) infakta bulunanlardır; seherlerde istiğfar edenlerdir.
18 Allah şahittir ki, başka ilâh yok, ancak O vardır; bütün melekler ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da, tam bir doğruluk, adalet ve hakkaniyet içinde (aynı gerçeğe şahittirler). Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
19 Allah katında (hak ve makbul) din ancak İslâm’dır. Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (başka bir zaman değil,) ancak kendilerine hem de (doğru ile yanlışı, ne yaparlarsa ne ile karşılacaklarını bildiren vahyî) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset ve rekabetten kaynaklanan karşılıklı tecavüz) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini bile bile örtüp gizliyor ve inkâra yelteniyorsa, bilsin ki Allah, hesabı pek çabuk görendir.
20 (Bu gerçeğe rağmen) halâ inat edip seninle münakaşaya tutuşuyorlarsa, (onlara) de: “Ben, bütün varlığımla Allah’a teslim oldum; bana uyanlar da (aynı şekilde teslim oldular.)” Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlarla, Kitap’tan habersiz, ilimden yoksun olup da yanlış yollarda gidenlere, “Siz de aynı şekilde teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olmuşlarsa, şüphesiz hidayete ermişler, doğru yolu bulmuşlar demektir. Eğer yüz çeviriyorlarsa, sana düşen sadece tebliğ etmek (sözünle ve yaşayışınla Hak Din’i eksiksiz, kusursuz göstermektir). Zaten (ne söylüyorlar, ne yapıyorlarsa) Allah, kulları(nı) hakkıyla görmektedir.
21 Allah’ın âyetlerini bile bile gizleyip sonra da inkâra yeltenenler ve (kendilerine gönderilen) peygamberleri hakhukuk gözetmeksizin öldürüp duranlar, bununla da kalmayarak, insanlar içinde tam doğruluk ve adaleti yayıp yerleştirmeye çalışanları da öldürenler var ya: işte onları pek acı bir azapla müjdele!
22 Onlar öyle kimselerdir ki, bütün yaptıkları dünyada da Âhiret’te de boşa gitmiştir ve (yaptıklarından kendilerine fayda temin edecek ve onları azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.
23 Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere! Aralarında (baş gösteren meselelerde) hükmetmek üzere Allah’ın Kitabı’na davet edildikleri (ve onun hükümlerine göre muhakeme olundukları halde), sonra içlerinden bir grup yüz çevirerek dönüp gitmektedir.
24 Şundan dolayı ki, onlar “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacak!” diye iddia etmekte (ve Kitabın hükmünden yüz çevirmekle azaba uğramayacaklarını zannetmektedirler). Uydurageldikleri bu türlü yalanlar, Allah’a attıkları bu türlü iftiralar, onları dinleri mevzuunda işte böyle aldatmaktadır.
25 Onları, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan, herkes dünyada ne kazanmışsa kendisine tastamam geri ödeneceği ve kimseye en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı (dehşetli) bir günde toplayıp bir araya getirdiğimizde halleri ne olacak (bir bilseler)!
26 De ki: “Allah’ım, ey mülk ve hakimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.
27 “Geceyi gündüze katarsın ve gündüzü de geceye katarsın; ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve kimi dilersen ona hesapsız rızık verirsin.”
28 Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. (Başkasına değil,) ancak Allah’adır nihaî varış.
29 (Mü’minlere) de ki: “Sinelerinizdekini gizleseniz de, açığa da vursanız da Allah onu bilmektedir; O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
30 Gün gelir, her şahıs (dünyada iken) hayır adına ne işlemişse önünde hazır bulur; kötülük adına ne işlemişse de. İster ki, o kötülükle kendisi arasında upuzun bir mesafe olsun! Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırıyor. Allah, kullar(ın)a pek çok acıyandır.
31 (Ey Rasûlüm, onlara) de: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
32 Yine, de: “Allah’a itaat edin ve (bu itaatın gereği olarak) Rasûl’e de.” (Senin bu çağrına rağmen) yüz çevirip giderlerse (bil ki, bu çağrıdan ancak kâfirler yüz çevirir ve onlar da bilsinler ki) Allah, kâfirleri sevmez.
33 (Eğer, sana ve peygamberlerden bazılarına inanmıyorlarsa, şu bir gerçek ki Allah, risaleti dilediğine verir ve) şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni ve İmran Ailesini (insanlık içinde) bizzat süzüp tertemiz bir hülâsa kılmış ve bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih etmiştir
34 Birbirlerinden gelen (aynı inanç üzerinde) tek bir nesil olarak. (Bu bakımdan, peygamberlere inanmada onları birbirinden ayırmayın ve haklarında, ayrıca Allah’ın tercihi konusunda yanlış söz söylemeyin ve yanlış düşüncelere girmeyin). Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
35 Hani bir zaman İmran’ın hanımı şöyle dua ve münacatta bulunmuştu: “Rabbim! Şu karnımdaki yavruyu her türlü bağdan, dünya iş ve meşgalesinden azade ve her şeyiyle Sana teslim bir kul olarak, (bilhassa Ma’bed’e hizmet etsin diye) Sana adadım; ne olur bu adağımı kabul buyur; şüphesiz ki Sen’sin Semîʽ (her şeyi hakkıyla işiten); Alîm (niyetlere ve kalbden geçenlere varıncaya kadar her şeyi hakkıyla bilen).”
36 Derken, vakti gelip de onu dünyaya getirince, (adağından dolayı erkek beklerken kız gelmesi karşısında,) “Rabbim, ben bir kız dünyaya getirdim!” deyiverdi. –Allah, dünyaya ne getirdiğini elbette daha iyi biliyordu! (Bu sebeple üzülmesine gerek yoktu, çünkü O’nun beklediği) erkek çocuğu, (O’na bahşettiğimiz ve nasıl bir nimete mazhar kılınacağını bilmediği) bu kız gibi olamazdı.– “Ben, O’nun adını Meryem koydum; O’nu ve O’ndan gelecek nesli, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum.”
37 Rabbisi onu, (annesinin adamasındaki samimi niyet ve güzel duygulara karşılık) iyilik ve güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir fidan gibi büyütüp yetiştirdi. O’nu Zekeriya’nın bakım, görüm ve himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman Ma’bed’e girip O’nun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. “Allah katından!” dedi Meryem. Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.
38 İşte o noktada Zekeriya, dua ile hemen Rabbisine yöneldi ve şöyle dedi: “Rabbim, bana katından tertemiz, hayırlı bir nesil lütfet. Şüphesiz Sen, duaları hakkıyla işitensin.”
39 Derken, (bir gün) mihrapta namaza durmuştu ki, melekler kendisine seslendiler: “Allah, sana Yahya’yı müjdeliyor: Allah’tan bir Kelime’yi tasdik edecek, hem salihlerden bir efendi, hem gayet zahit ve bir nebî olacaktır.”
40 Zekeriya, (hayret içinde) “Rabbim, ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl, hangi yolla çocuğum olacak?!” diye sordu. (Allah, melek vasıtasıyla), “Olacak, Allah ne dilerse yapar!” buyurdu.
41 “Ya Rab,” dedi (Zekeriya), “Bana bir emare, bir alâmet lûtfet!” “Sana emare” buyurdu (Allah): “işaretleşme dışında, insanlarla üç gün süreyle konuşamamandır. Bu arada, Rabbini çok zikret ve ikindiakşam saatleriyle şafakişrak saatlerinde tesbihte bulun.”
42 Bir zaman da geldi, melekler, (Ma’bed’ de hizmete devam etmekte olan Meryem’e) seslendiler: “Meryem! Hiç şüphesiz Allah seni süzüp seçti; seni tertemiz ve her türlü günahtan, lekeden uzak kıldı ve sana bütün dünya kadınlarının üzerinde bir mevki verdi.
43 “Meryem! Rabbinin huzurunda O’nun için elpençe divan dur, secdeye kapan ve O’nun önünde baş eğip rükûa varanlarla birlikte rükûa var!”
44 (Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, (senin ve hiçbirinizin şahit olmadığı) gayb haberlerindendir ki, onları sana vahiyle bildiriyoruz. Yoksa Meryem’in bakım ve himayesini hangisi üzerine alacak diye kalemleriyle kura çekerlerken elbette yanlarında değildin; bu konuda çekişirlerken de onlarla birlikte değildin.
45 Yine bir defasında melekler, “Ya Meryem!” dediler: “Allah sana Kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor: ismi Mesih, Meryem oğlu İsa’dır; dünyada da Âhiret’te de itibarlı, şerefli ve Allah’a en yakın kullardan olacaktır.”
46 “Ayrıca, beşikte iken de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşur ve salihlerdendir.”
47 “Ya Rab!” dedi (Meryem), bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” (Allah adına konuşan Ruh), cevap verdi: “Allah’tır O, ne dilerse yaratır. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da oluverir.”
48 “(Allah, o doğacak çocuğa) “Kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek;
49 “Ve onu İsrail Oğulları’na bir rasûl olarak gönderecektir.” (O da, kendisini onlara misyonunda tecelli eden ana hususiyetleriyle şöyle takdim eder:) “Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbinizden bir âyetle, apaçık bir delille geldim: Sizin için çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerim de, Allah’ın izniyle bir kuş oluverir. Yine, Allah’ın izniyle, (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer şimdiye kadarki iman iddianızda samimi, gerçekten mü’minlerseniz, bütün bunlarda sizin için (benim peygamberliğimi ortaya koyan) apaçık bir delil vardır.
50 “(Ayrıca,) benden önce indirilen Tevrat’ı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için (gönderildim); ve gerçekten ben, size Rabbinizden (peygamberliğime) apaçık bir delille geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının, takva dairesine girin ve bana itaat edin.
51 “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O’na ibadet edin. Bu, (üzerinde yürünmesi gereken) doğru bir yoldur.”
52 İsa, (bu minval üzere tebliğine devam etti) ve onların gerçeği bile bile inkârlarını, (hattâ kendisine karşı düşmanlıklarını) kesinkes sezince, “Allah’a (giden bu yolda) bana kim yardım eder?” diyerek (umumî bir çağrıda bulundu). Havariler, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” diyerek (ortaya atıldılar ve) “Allah’a iman ettik” dediler: “Sen de şahit ol: biz, Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız."
53 “Rabbimiz! İndirdiğin (Kitab’a) iman ettik ve (gönderdiğin) Rasûl’e tâbi olduk; bizi (indirdiğin gerçeğe, gönderdiğin Rasûl’e ve o Rasûl’ün vazifesini yaptığına) şahit olanlardan yaz.”
54 Öbürleri ise tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hakim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir.
55 O zaman Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim; ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım.” Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.
56 “Küfredenlere gelince, onlara dünyada ve Âhiret’te çok şiddetle azap edeceğim ve (bu azabım karşısında) onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
57 “Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah, (apaçık âyetlerini inkârla O’nu tanımayan veya O’na şirk koşan ve böylece en büyük haksızlığı yapan) zalimleri, haksızlıkta bulunanları asla sevmez (ve Kendisi de, asla haksızlık yapmaz).”
58 İşte (ey Rasûlüm,) bütün bu gerçekleri sana birer âyet ve o hikmet yüklü, doğruluğu açık ve kesin Zikr’e (Kur’ân’a) dahil olarak okuyoruz.
59 Allah katında (dünyaya gelmesi açısından) İsa’nın durumu aynen Âdem’in durumu gibidir. (İsa’yı babasız olarak Meryem’ in rahminde gıda halinde O’nun vücuduna giren unsurlardan şekillendirip yaratan) Allah, Âdem’i (yine babasız, hattâ annesiz de olarak) topraktan (toprakhavasu unsurlarından) meydana getirdi, sonra da ona “Ol!” dedi (ruh üfledi), o da oluverir.
60 Gerçek (nasıl her zaman) Rabbinin buyurduğu (ise, bu da Rabbinden öyle bir gerçektir). Bu konudaki şüpheden uzak kesin inancında sabit olmaya devam et.
61 Artık sana bu sağlam ve doğru bilgi geldikten sonra, kim halâ seninle (İsa hakkında) tartışmaya girerse onlara de: “Gelin öyleyse: oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, hem bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra gönülden Allah’a dua ile, Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine inmesini dileyelim.”
62 Meselenin aslı ve özü, sözün doğrusu budur. (Ne İsa, ne başkası,) ilâh olarak sadece Allah vardır; ve şüphesiz Allah, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)dır.
63 Her şeye rağmen halâ yüz çeviriyorlarsa, muhakkak ki Allah, o bozguncuları hakkıyla bilmektedir.
64 De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle aramızda aynı olan bir kelimeye, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler edinmesin.” Senin bu çağrından sonra yine de yüz çevirirlerse, (ey Müslümanlar,) siz şunu ilân edin: “Şahit olun, şüphesiz ki biz, (Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş) Müslümanlarız.”
65 Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında (o Yahudi idi, yok Hıristiyan’dı diye) niye tartışıp iddialaşıyorsunuz?! (Siz de biliyorsunuz ki,) Tevrat da, İncil de O’ndan sonra indirildi. Bu kadarcık olsun akletmeyecek misiniz?
66 İşte siz böylesiniz: hakkında kesin bilgi sahibi olduğunuz bir konuda bile (hiç akletmez, doğruyu kabullenmez ve) böyle tartışıp iddialaşırken, hakkında sağlam hiçbir bilgiye sahip olmadığınız konularda ne diye tartışıp iddialaşırsınız? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.
67 İbrahim, Yahudi de değildi, Hıristiyan da değildi; selim bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancıyla Hak’ka yönelmiş bir Müslüman’dı O. Asla müşriklerden olmadı.
68 Dolayısıyla, insanlar içinde İbrahim’e en lâyık ve en yakın olanlar, (misyonunun devamı sürecince) O’na tâbi olanlarla, şu (şanı çok yüce) Peygamber ve (beraberinde bulunan) iman edenlerdir. Allah, bütün mü’minlerin velîsi, (koruyucusu, yâr ve yardımcısı)dır.
69 Kitap Ehli’nden bir grup arzu eder ki, keşke sizi saptırabilseler! (Tabiî ki, kursaklarında kalacak bir arzudur bu! Çünkü) onlar sadece kendilerini saptırmaktadırlar ama, farkında değillerdir.
70 Ey Kitap Ehli! (Yanınızdaki kitaplarda) doğruluğuna şahit olup dururken bile bile ne diye Allah’ın âyetlerini gizliyor ve inkâr cihetine gidiyorsunuz?
71 Ey Kitap Ehli! Bile bile niçin hakkı bâtılla karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?
72 Kitap Ehli’nden bir grup da (birbirlerine) şöyle demektedir: “Şu iman edenlere indirilene günün ilk bölümünde inanmış görünüverin; günün sonunda ise onu inkâr edin: belki böylece dinlerinden şüpheye düşüp, önceki hallerine ve inançlarına geri dönerler.
73 “Fakat siz siz olun, kendi dininize tâbi olandan başkasına inanmayın;” –(Ey Rasûlüm,) de ki: “Takip edilmesi gereken gerçek ve doğru yol, Allah’ın koyduğu yoldur.”– “(inanmayın ki,) size verilenin bir benzeri başkasına da verilmiş olmasın veya Rabbinizin katında aleyhinizde delil getirip sizi mağlûp etmesinler.” (Rasûlüm,) de ki: “Doğrusu, bütün lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir.” Allah, rahmet ve lütfuyla her varlığı kucaklayan, merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
74 Rahmetini, (bu arada, vahiy ve peygamberliği kullarından) kimi dilerse ona has kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).
75 Kitap Ehli içinde öylesi vardır ki, kendisine yük yük emanet bıraksan onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona tek bir dinar para emanet etsen, üzerine varıp da başında dikilip durmadıkça onu sana iade edecek değildir. (Bu ikincilerin tavrı şundandır): Onlar, “Dinimizden olmayan, hele bizim gibi bir kitaba sahip bulunmayanlar hakkında ne yapsak mübahtır; bundan dolayı sorumlu olmayız.” iddiasındadırlar. Halbuki, (bu iddialarının hiçbir temele dayanmadığını) bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
76 Oysa (Allah’ın koyduğu hakikat şudur): Kim, (kime karşı olursa olsun) sözünde durur, ahdine sadık kalır ve (her hususta olduğu gibi, bu hususta da) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde hareket ederse, bilin ki Allah, müttakîleri sever.
77 Allah’ın bir ahd olarak kendilerine lütuf buyurduğu Din’i ve ona uyma hususunda Allah’a verdikleri sözü, bir de yeminlerini önemsiz bir fiyat karşılığı satanlara gelince, onların Âhiret’te hiçbir nasipleri yoktur: Kıyamet Günü (en çok ihtiyaç duydukları anda) Allah onlarla konuşmayacak, yüzlerine bakmayacak ve onları günahlarından temizleyip paka çıkarmayacaktır. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.
78 (Kitap Ehli’nin) içinde bir grup da vardır ki, Kitabı okurken aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye başka manâya gelecek şekilde kelimelerin telaffuzunu, vurguları ve okunuşu değiştirirler. Sonra da bu yaptıklarını, asla Allah katından olmadığı halde, “Bunlar, Allah katındandır.” diye takdim ederler. Hayır, onlar, Allah hakkında bile bile yalan uydurmaktadırlar.
79 Allah, bir kişiye Kitap, hüküm (manevî ve misyonu çerçevesinde maddî sahada hakimiyet, doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti ile Allah’ın hükümlerini uygulama yetkisi) ve peygamberlik versin, sonra da bu kişi kalkıp insanlara, “Allah’ı bırakın ve bana kul olun!” desin, bu asla mümkün değildir ve olmamıştır. Oysa her peygambere şunu demek yaraşır ve nitekim her peygamber bunu demiştir: “Kitabı okuyor, öğretiyor ve üzerinde çalışıyorsunuz, o halde Hak’ kın öğrenip öğrettiğinizi uygulayan sadık ve ihlâslı kulları olun!”
80 O, size “Melekleri ve peygamberleri Rabler edinin!” diye de emretmez. Siz Allah’a boyun eğen Müslümanlar olduktan sonra kalkıp, size hiç küfrü emreder mi?
81 Hem Allah, vaktiyle bütün peygamberlerden: “Ne zaman size (rasûl olanlarınıza doğrudan, nebî olanlarınıza bir Rasûl’ün mirasçısı olarak) Kitap ve hikmet versem ve ardından, size verilmiş bulunan (Kitabı) tasdik edici bir Rasûl gelse, ona mutlak surette inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz.” diye söz almıştır. Allah, “Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?” diye sormuş, onlar da, “Kabul ettik!” diye ikrar vermiş, bunun üzerine Allah, “Öyleyse şahit olun, (ümmetleriniz de şahit olsun); Ben de sizin gibi şahit oluyorum!” buyurmuştur.
82 Artık kim bundan sonra yüz çevirip başka türlü davranırsa, onlar (Din’den çıkmış) fasıklardır.
83 Yoksa onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, (tamamı tekvinî, pek çoğu da hem tekvinî hem teşriî açıdan,) isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuş durumdadır ve hepsi O’na döndürülüp, götürülmektedir.
84 De ki: “Biz (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil’e) ve (bütün) nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş ve ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş Müslümanlarız.”
85 Kim, İslâm’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu, ondan asla kabûl edilmeyecektir; o, Âhiret’te de kaybedenlerden olacaktır.
86 İman ettikten, O (şanı yüce) Rasûl’ün hak olduğuna (O’nda gördükleri risaletine delil sıfatlar sebebiyle) bizzat şahadet ettikten ve kendilerine (hem O’nun risaletini hem de getirdiği Kitabın Allah Kelâmı olduğunu ispat eden) o apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir topluluğu Allah hiç hidayet eder mi? Allah, (gerçeği gizleyerek, bile bile inkâr ederek bütün kâinata ve hakikatlara haksızlık yapan) zalimler güruhuna asla hidayet vermez.
87 Böylelerinin görecekleri karşılık, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğramaktır.
88 Hem de bu lânetin içinde sonsuzca kalmak üzere. Görecekleri azap hafifletilmeyecek, yüzlerine de bakılmayacaktır.
89 Ancak bilahare tevbe eden ve (içlerini küfürden temizleyerek, iman ve salih amelle) ıslahı halde bulunanlar müstesna. Şüphesiz Allah, günahları çok affedendir; (tevbe ve ıslahı hâl ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır.
90 Buna karşılık, iman ikrarından sonra küfre sapanlar ve sonra (davranışları, çıkardıkları fitneler ve kurdukları komplolarla) küfürde daha da ileri gidenler ise, (artık iman kabiliyetini yitirdikleri için öylelerinin bir daha geri dönüşleri olmaz; onlar, ölümü görmedikçe tevbeye de yanaşmazlar, ölüm ânında küfürden) yapacakları tevbe de artık kabul görmez. Onlardır tam manâsıyla sapmış, dalâlete yuvarlanıp gitmiş olanlar.
91 Küfredip de neticede kâfir olarak ölüp gidenler, içlerinden her biri kendini kurtarmak için yer dolusu altın verecek bile olsa bu, onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı çok acı bir azaptır ve (bu azap karşısında) hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
92 Bizzat sevdiğiniz (mal, bilgi, eşya…)dan infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz, (ebrardan olamazsınız.) Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir.
93 Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakub’un) kendi nefsine haram kıldığı müstesna, (Kur’ân’da helâl kılınmış bulunan) bütün yiyecekler İsrail Oğulları için de helâl idi. (Ey Rasûlüm, onlara), “Eğer (Tevrat’ta nesih bulunmadığı iddiasında) samimi iseniz, getirin Tevrat’ı ve okuyun!” de.
94 Artık kim bundan sonra Allah’a yalan isnadıyla iftirada bulunursa, böyleleri zalimlerin ta kendileridir.
95 (Ey Rasûlüm,) sen, “Sadekallah: (Allah, sözün doğrusunu söyledi.)” de. O halde haydi, safî bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancı içinde İbrahim’in milletine tâbi olun. O, asla müşriklerden olmamıştı.
96 İnsanlar için (ibadet maksadıyla yeryüzünde) ilk kondurulan ev, Mekke’deki (Kâbe) olup, feyiz ve bereket kaynağı, bütün insanlık için bir hidayet rehberi ve bir yönelme merkezidir.
97 Orada (Allah’ın dini ve O’na ibadet adına, ayrıca o Ev’in ibadet için merkez ve kıble olduğunu gösteren) apaçık alâmetler, deliller, İbrahim’in Makamı vardır. Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur. Ona yol bulup varmaya gücü yeten herkesin o Ev’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim Hac’cı inkâr eder veya nankörlükte bulunup Allah’ın bu hakkını yerine getirmezse, (bilin ki) Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir, kimseden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
98 De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah’ın (apaçık) âyetlerini ne diye gizleyip inkâr cihetine gidiyorsunuz? Halbuki Allah, yapıp durduğunuz her şeye bihakkın şahit bulunuyor.
99 De ki: “Ey Kitap Ehli! Doğruluğunun bizzat şahitleri olduğunuz halde, niçin Allah’ın yolunun eğri tanınmasını ve keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzu ederek iman edenleri ondan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Oysa Allah, yapıp durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.”
100 Ey iman edenler! Şu kendilerine Kitap verilenlerden bazılarına itaat edecek, onların dediklerini dinleyecek olursanız, iyi bilin ki, imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yaparlar.
101 Ne diye küfre sapacaksınız ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunup duruyor ve aranızda da O’nun Rasûlü var. Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa, hiç şüphesiz doğru bir yola iletilmiş demektir.
102 Ey iman edenler! O’na karşı gelmekten ne ölçüde sakınmak gerekiyorsa o ölçüde Allah’a karşı gelmekten sakının ve ancak (O’na gönülden teslim olmuş) Müslümanlar olarak can vermeye bakın.
103 Hep birlikte Allah’ın İpi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz bölük pörçük birbirinize düşman idiniz; derken Allah kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki, (her hususta) doğruya ulaşıp onda sabitkadem olasınız.
104 İçinizde (insanları devamlı) hayra çağıran ve usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ise önünü almaya çalışan bir topluluk bulunsun. Onlardır gerçek mazhariyet sahipleri ve gerçekten kurtuluşa erenler.
105 Kendilerine apaçık hidayet delilleri geldikten sonra grup grup olanlar ve farklı farklı yollar tutanlar gibi olmayın. Onların payına düşen, pek büyük bir azaptır.
106 Gün gelecek, bazı yüzler ağaracak, bazı yüzler ise kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “İmanınızdan sonra küfre sapmıştınız değil mi? Küfür üzerinde yürüyüp durmanız sebebiyle tadın bakalım şimdi (bu çok büyük) azabı!”
107 Yüzleri ak olanlara gelince: onlar, Allah’ın rahmetine garkolmuşlardır; hem de orada sonsuzca kalacaklardır.
108 Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana her türlü şüpheden uzak olarak ve bütün doğruluğuyla okuyoruz. Allah, herhangi bir varlık, herhangi bir kimse hakkında zulüm diliyor değildir.
109 Kaldı ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; (dolayısıyla O, sahip olduğu her şeyde dilediği gibi tasarruf eder ve esasen zulmetmiş olması asla mümkün değildir.) Bütün işler, neticede varır Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
110 (Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır, fakat onların çoğu (Din’den çıkmış) fasıklardır.
111 Ama onlar, size hiçbir şekilde asla zarar veremezler; ancak dilleriyle incitebilirler. Sizinle savaşacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra hiçbir yardım da görmezler.
112 Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah’tan gelen bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (desteğe ve koruma altına almaya) tutunmaları hali müstesna; ayrıca Allah’tan (müthiş) bir gazaba (cezaya) uğradılar ve meskenet altında ezilmeye mahkûm oldular. Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr edip duruyor ve hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürüyorlardı. Çünkü artık asi olmuşlardı ve haddi aşıp duruyorlardı.
113 Bununla birlikte, Kitap Ehli’nin hepsi aynı değildir. İçlerinde (sizin gibi iman etmiş olup) doğruluktan şaşmayan istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini hakkıyla okuyarak secdelere kapanırlar.
114 (Gerektiği şekilde) Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır, usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışır ve yarışırcasına hayırlı işlere koşarlar. Onlar, inanç, düşünce ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam ve bozgunculuktan uzak bulunanlardandır.
115 Hayır adına her ne işlerlerse, elbette onun mükâfatından mahrum bırakılacak değillerdir. Allah, içleri Kendine karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten kaçınanları çok iyi bilmektedir.
116 O küfredenlere gelince: sahip oldukları mallar da, evlâtları da Allah karşısında onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdır onlar, hem de orada sonsuzca kalacaklardır.
117 Onların (insanî veya dinî gayeli gibi görünse de, menfaatlerini tatmin veya yanlış inançları yolunda ya da sırf gösteriş için) bu dünya hayatında harcama yapmaları şuna benzer: Dondurucu bir rüzgâr çıkar ve bizzat kendi öz canlarına zulmeden bir topluluğun ürününe isabet edip onu yok ediverir. Allah onlara zulmetmedi, haksızlık yapmadı; fakat onlar, hep kendi kendilerine zulmetmektedirler.
118 Ey iman edenler! Kendinizden (her bakımdan sizin gibi olanlardan) başkasını sırdaş edinmeyin; çünkü (bilhassa o gayrı Müslimler içinde size gayz ve düşmanlık besleyenler), başınıza dert açmada ellerinden geleni arkalarına koymazlar; ayrıca üzerinizden dert ve sıkıntı hiç gitmesin isterler. Baksanıza, size olan buğzları ağızlarından taşıyor; içlerinde gizledikleri ise daha da öte. Eğer aklınızı kullanır ve gereğince davranırsanız, size apaçık gerçekleri açıklıyoruz.
119 Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık!” deyip geçerler; fakat birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (Onlara), “Gayzınızda boğulun!” de! Şüphesiz ki Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.
120 Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa, bu onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır. Her ne yapıp ediyorlarsa, Allah (ilmi ve kudretiyle) hepsini kuşatmış durumdadır.
121 Hani (ey Rasûlüm,) bir sabah ailenden erkenden ayrılmıştın ve mü’minleri savaş için konuşlandırıyordun. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir; (nitekim o gün de olup biteni bihakkın işitiyor ve biliyordu).
122 İşte o anda içinizden iki grup gevşeklik gösterip geri dönmeye yeltenmişlerdi; oysa Allah, onların yardımcısı, koruyucusu ve destekçisiydi. Daima ve sadece Allah’a dayanıp güvenmelidir mü’minler.
123 Nasıl ki O, (hem sayı hem de kuvvet yönünden) çok az ve çok zayıf olduğunuz bir zamanda size Bedir’de yardım etmiş ve sizi muzaffer kılmıştı. Öyleyse, Allah’a karşı gelmekten sakınarak takva dairesinde hareket edin ki, böylece şükretmiş olasınız.
124 O (Bedir) günü mü’minlere, “İndirdiği üç bin melekle Rabbinizin size imdat göndermesi yetmez mi?” diyordun.
125 Evet, (niye yetmesin!) Hattâ, eğer sabreder, (cephede direnir) ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde kalarak O’nun koruması altına girerseniz, düşmanlarınız hemen şu dakikada üzerinize geliverecek olsalar, Rabbiniz beş bin formalı, nişanlı melekle size imdat edecektir.
126 Allah, (o zaman yaptığı bu yardımı) ancak sizin için bir muştu olsun ve onunla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. (Yoksa Allah dilemedikçe, yardımını size yar etmedikçe, meleklerin de kendiliklerinden yapabilecekleri bir şey yoktur.) Yardım ve zafer, ancak Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler) bulunan Allah’ın katındandır.
127 Allah, (o yardımı ayrıca kimisinin katledilmesi, kimisinin esir alınmasıyla) küfredenlerin bir tarafını koparmak (sayılarını azaltıp, güçlerini kırmak) için, diğerleri de ümitsiz ve perişan bir halde dönüp gitsinler diye yaptı.
128 (Ey Rasûlüm, bütün bunları yapan Allah’tır;) gerçek tedbir ve idare ile işlerin sonuca ulaştırılmasında sana düşen bir şey yoktur; (bu sebeple, muvaffakiyetlerinizden kendinize övünme vesilesi olacak bir pay çıkarmayın. Ayrıca, sen vazifeli bir kulsun; kullarına karşı Allah’ın nasıl davranacağı) konusunda da sana düşen bir şey yoktur. Allah, ister onlara tevbe (ve iman) nasip edip günahlarını bağışlar, isterse (küfür, şirk ve kötülüklerde ısrar eden) zalimler olmaları hasebiyle onları azapla cezalandırır.
129 Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ama Allah, (her şeyden önce, kullarını) çok fazla bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelenlere karşı hususî) rahmeti pek çok olandır.
130 Ey iman edenler! (Hele bir de) öyle kat kat artırarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, (dünyada da Âhiret’te de) felâh bulasınız.
131 (Dininizi koruma adına muamelelerinize dikkat edin ve) kâfirler için hazırlanmış olan Ateş’ten sakının.
132 Allah’a ve Rasûl’e itaat edin ki, rahmete, (dünyada helâl dairesinde güzel bir hayata, Âhiret’te de af ve Cennet’e) nail olasınız.
133 Rabbiniz’den (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!
134 O müttakîler ki, (Allah’ın kendilerine verdiği her türlü nimetten, bilhassa servetten Allah için) bollukta da darlıkta da harcamada bulunur; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği halde) öfkelerini (zor da olsa) yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, (işte böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmış olanları) sever.
135 Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya (günahla) kendi öz canlarına zulmettiklerinde peşinden hemen Allah’ı hatırlar, O’nu anar ve günahlarının affedilmesini dilerler –zaten, günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki! Ayrıca, işledikleri (günah ve hatalarda) bile bile ısrar da etmezler.
136 (Parmakla gösterilmeye değer bu takva ve ihsan sahiplerinin) mükâfatları, Rabbilerinden (sürprizlerle yüklü) bir mağfiret ve içlerinde sonsuzca kalmak üzere girecekleri (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Bildikleriyle gerektiği şekilde amel eden ve güzel işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!
137 Sizden önce, (toplumların hayatını ve tarihî süreci tanıma adına Allah’ın koymuş bulunduğu kanunları ve icraatını gösteren) nice yol olmuş vakalar geldi geçti. İsterseniz yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşın da, (Allah’ın âyetlerini ve peygamberleri) yalanlayanların sonları ne oldu, görüp inceleyin!
138 (Sebep ve sonuçlarıyla) bütün bu olup bitenler, herkes için (görülmesi gereken) gerçeği gösteren bir izah, müttakîler için ise imanda ve Allah’a bağlılıkta pekişme ve ikaz, irşad adına bizatihî bir öğüttür.
139 Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın; eğer gerçekten mü’minler iseniz, her zaman için üstün olan sizsiniz.
140 (Uhud’da) size bir yara dokundu ise, biliyorsunuz, karşınızdaki o düşman topluluğuna da benzer bir yara (Bedir’de) dokunmuştu. Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz. Şurası bir gerçek ki, Allah zalimleri sevmez, (zulmü, yanlış davranışları tasvip etmez, cezalandırır ve neticede hakkı hakim kılar).
141 (O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.
142 Yoksa siz, Allah içinizdeki cihad edenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan, bir de sabredenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan hepiniz hemen Cennet’e girivereceğinizi mi sanıyordunuz?
143 Hani, onunla yüz yüze gelmeden ölümü temenni ediyordunuz! İşte o şimdi karşınızda, ama (seyirci gibi) bakıp duruyorsunuz!
144 (Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Muhammed ile kaim veya Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibariyle) Muhammed ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye dönümüvereceksiniz? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.
145 Kimsenin Allah’ın izni olmadan, ezelde takdir edilmiş bulunan eceli gelmeden ölmesi söz konusu değildir. O bakımdan, kim yaptığının karşılığını dünyada bekliyorsa ona bir miktar dünyalık veririz; kim de mükâfatını Âhiret’te almak diliyorsa, ona da Âhiret mükâfatından veririz. Şükredenleri yakın bir gelecekte elbette mükâfatlandıracağız.
146 Nice peygamberler gelip geçti ki, beraberlerinde kendilerini Allah’a adamış çok sayıda hak eri olduğu halde (Allah yolunda) harbettiler. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı asla yılgınlığa düşmedikleri gibi, ne zaaf sergilediler, ne de düşmana boyun eğdiler. Allah, (böylesi) sabredenleri sever.
147 (Düşmanla karşılaştıklarında) ağızlarından dökülen söz, sadece şundan ibaretti: “Rabbimiz! Günahlarımızı ve vazifemizde, işlerimizde gösterdiğimiz taşkınlıkları bağışla; ayaklarımızı sabit kıl ve şu kâfirler topluluğuna karşı bize yardım ve zafer ihsan eyle!”
148 Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de en güzel Âhiret mükâfatını verdi. Elbette Allah, (böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmışları) sever.
149 Ey iman edenler! Eğer o küfür içindeki (münafıkların Uhud savaşı münasebetiyle söylediklerine kulak verir de onlara) uyacak olursanız, sizi ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye (dininizden) döndürürler de, neticede (hem dünyada hem de Âhiret’te) kaybedenlerden olursunuz.
150 Bilakis sizin yâriniz, yardımcınız, gerçek koruyucunuz Allah’tır. O, en hayırlı bir yardımcı ve zafere ulaştırıcıdır.
151 Allah’ın, (iddia ettikleri üzere güya ilâh ve ma’bud kabûl edilebileceklerine dair) haklarında hiçbir delil indirmediği birtakım nesneleri O’na ortak koşmalarından dolayı küfredenlerin kalblerine korku salacağız. Onların nihaî barınakları Ateş’tir. Zalimlerin varıp kalacakları o yer ne fena bir yerdir!
152 Esasen Allah, size verdiği sözde durdu: O’nun izni ile düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz. Fakat arzuladığınız galibiyeti bu şekilde size göstermesinin ardından (ganimet sevdasıyla) gevşeyiverdiniz ve (mevziinizden ayrılmamanız için) size verilmiş bulunan emir konusunda çekiştiniz, neticede de (Allah Rasûlü’nün bu emrine) isyan ettiniz. İçinizde dünyayı dileyen vardı, Âhiret’i dileyen vardı. Bunun üzerine Allah sizi denemek için, (üzerlerine yüklenmiş bulunduğunuz o kâfirler) karşısında sizi yüz geri etti. Bununla beraber, yine de sizi affetti. Allah, mü’minlere karşı daima lütf u inayet sahibidir.
153 Savaş meydanından uzaklaştıkça uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. O esnada Rasûl de arkanızdan seslenip sizi geri çağırıyordu. İşte bu (en tehlikeli) hengâmede Allah size (biri öncekini unutturacak) gam üstüne gam verdi ki, (dünya adına) artık elinizden çıkıp gidene de, başınıza gelenlere de üzülmeyesiniz. Allah, her ne yapıyorsanız hepsinden hakkıyla haberdardır.
154 Sonra (pişmanlıkla geri dönüp geldiniz, dağda Allah Rasûlü’nün etrafında toplandınız ve) Allah, sizi giriftar ettiği bunca gamın ardından üzerinize bir güven duygusu indirdi: tatlı bir uyku hali ki, içinizden (en samimi olan) bir kısmını bürüyordu; bir grup da canlarının derdine düşmüştü ve Allah hakkında cahiliyeye ait gerçek dışı zanlar besliyorlardı. “Bu idare ve emirkomuta işinde bizim bir yetkimiz var mı?” diye soruyorlar, –De ki: “Bütün iş, bütün yetki Allah’a aittir.”– içlerinde sana karşı açığa vuramadıkları bir şey gizliyorlardı. Şöyle söyleniyorlardı: “Bu idare ve emirkomuta işinde bize de bir pay düşmüş olsaydı, burada böyle öldürülmezdik.” De ki: “Evlerinizde bile bulunmuş olsaydınız, haklarında öldürülme takdir edilmiş bulunanlar mutlaka çıkacak ve düşüp ölecekleri yere geleceklerdi.” Allah, sinelerinizdeki (düşünce, duygu, niyet ve yönelişleri) sınamak ve kalblerinizdeki (imanı) her türlü şüphe ve vesveseden arındırıp dupduru yapmak diliyor. Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.
155 İki ordunun karşı karşıya geldiği o gün içinizden arkasını dönüp kaçanlar var ya, işlemiş oldukları birtakım günahlar sebebiyle şeytan onların ayaklarını kaydırmaya yeltenmişti. Fakat Allah, onları affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
156 Ey iman edenler! Bizzat küfre batmış ve (onlarla aynı halka mensup olmaları ve aynı coğrafyayı paylaşmaları sebebiyle) kardeşleri (konumunda bulunan insanlar) seferde veya herhangi bir gazada öldürüldükleri takdirde onlar hakkında, “Bizim yanımızda bulunsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdi.” diyenler gibi olmayın. Allah, onların kalbinde bir hicran, bir yürek yarası bırakıyor. Oysa hayatı veren de, hayatı alan da Allah’tır. Allah, ne yapıp ediyorsanız hepsini hakkıyla görendir.
157 Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah katından (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfiret ve bir rahmet, onların (hayatta kalıp da) toplayıp biriktirecekleri mallardan çok daha hayırlıdır.
158 Ölseniz de, öldürülseniz de, her halükârda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.
159 (Ey Rasûlüm, o bozgun ânında) Allah’ tan gelen bir rahmet eseri olarak çevrendeki ashabına yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olmuş olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi. Sen onların kusurlarına bakma, bağışla onları ve idarî meselelerde onlarla istişare et. (İstişare sonucu) karar verip de artık bu kararı uygulamaya koyuldun mu, o zaman da Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül sahiplerini sever.
160 Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse çıkmaz. Şayet O sizi yardımsız ve yüzüstü bırakırsa, artık size kim yardım edebilir ki? O halde sadece Allah’a dayanıp güvensin mü’minler.
161 Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim emanete hıyanetle (ganimetten ya da kamuya ait hasılattan veya maldan bir şey çalar, bir de bunu gizlerse), Kıyamet Günü, yaptığı bu hıyanetin vebaliyle gelir. Sonra, herkese (dünyada iken) işleyip kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir ve hiç kimseye zulmedilmez, haksızlık yapılmaz.
162 Allah’ın rızasını gözetip ona göre davranan kimse, hiç üzerine Allah’ın cezasını çekip de nihaî barınağı Cehennem olan kişi gibi midir? Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son duraktır o Cehennem!
163 Bunların her birinin Allah katındaki dereceleri farklıdır; ve Allah, ne yapıp ediyorlar, hepsini çok iyi görmektedir.
164 Gerçekten Allah, içlerinden bir Rasûl seçip kendilerine göndermekle mü’minlere büyük bir lütufta bulundu. O Rasûl, onlara Allah’ın (Kur’ân cümleleri olarak gelen ve bir de kâinatta tecelli eden) âyetlerini okuyup açıklıyor, (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor. Bundan önce onlar, hiç şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler.
165 Hâl böyle iken, düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir musibet başınıza gelince, “Bu musibet de nereden?” mi diyorsunuz? (Ey Rasûlüm,) de ki: “Elbette kendi yüzünüzden!” Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
166 İki ordunun karşılaştığı o gün başınıza gelen musibet, (kendi yüzünüzden, fakat şüphesiz) Allah’ın izniyle ve (Allah, gerçek) mü’minleri belli etsin diye idi.
167 Ayrıca, münafıklık yapanları da belli etsin diye idi. O (münafıklara), “Haydi gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada kalın da (düşmanın şehre ve ailelerinize zarar vermesine engel olun)!” dendiği zaman, “Ah, bir vuruşma olacağını bilsek, mutlaka size katılırız, (ama bir savaş çıkacağını sanmıyoruz)!” diye cevap verdiler. O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler; ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Elbette Allah, neyi gizleyip durduklarını çok iyi bilmektedir.
168 Savaşa çıkmayıp, savunmaya da girişmeyerek evde oturup kalmaları yetmiyormuş gibi, bir de kalkmış, (aynı halka mensup bulunmaları ve aynı coğrafyayı paylaşmaları sebebiyle) kardeşleri (konumunda) bulunan (şehitler) hakkında, “Bizi dinleselerdi, öldürülmezlerdi!” şeklinde konuşuyorlar. (Onlara) de ki: “Eğer şu söylediklerinizde tutarlı iseniz, elinizden de geliyorsa, haydi ölümü kendinizden savın da görelim!”
169 Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler olarak düşünmeyesin! Hayır, onlar diridirler ve Rabbileri katında rızıklanmaktadırlar.
170 Allah’ın lütf u kereminden kendilerine ihsan buyurduğu nimetlerle kesintisiz ferahlanmakta ve henüz kendilerine katılmayan (dindaşlarının da Allah’a kavuştuklarında) onlar için korkulacak hiçbir şey olmayacağı ve hiçbir üzüntü, hiçbir keder hissetmeyecekleri müjdesiyle sevinmektedirler.
171 Sevinmektedirler Allah katından (gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve kimsenin aklından geçmemiş) nimetler ve fazladan bol bol ihsanla; ayrıca, mü’minlerin mükâfatını Allah’ın asla zayi etmeyeceği müjdesiyle.
172 Kendilerine o yara dokunduktan sonra Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyup (düşmanı takibe çıkanlara), özellikle Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davranan ve takvaya dayalı olarak hareket eden o (mü’minlere) pek büyük bir mükâfat vardır.
173 O kimseler ki, bir kısım halk kendilerine, “Düşmanlarınız olan insanlar üzerinize gelmek için ordu topladılar; onlardan korkun ve geri durun!” dediklerinde, bu ancak onların imanını arttırdı da, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” mukabelesinde bulundular.
174 Sonra da, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan (önemli sonuçlara açık) bir nimet ve fazladan lütuflarla döndüler; Allah’ın rızası istikametinde hareket etti onlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).
175 Size, (“Düşmanlarınız olan insanlar üzerinize gelmek için ordu topladılar; onlardan korkun ve geri durun!”) diyenler ancak şeytandır ki, sizi dostlarıyla korkutmak istiyor. Fakat siz, gerçekten mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, sadece Ben’den korkun.
176 Birbirleriyle yarışırcasına küfürde koşuşturanlar seni mahzun etmesin. Onlar Allah’a, (O’nun davasına ve Rasûlü’ne) hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah diliyor ki, Âhiret’te onların hiçbir nasibi olmasın. Onların hakkı, ancak pek büyük bir azaptır.
177 İmana karşılık küfrü satın alan (akıldan yoksun zavallı)lar, Allah’a, (O’nun davasına ve Rasûlü’ne) hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Onlar için pek büyük bir azap vardır.
178 O küfredenler, kendilerine mühlet vermemizi haklarında hayırlı zannetmesinler. Biz, onlara sadece günahları daha daha artsın (da, haklarında Allah’ın hükmü tamamlansın) diye mühlet veriyoruz. Onların hakkı, alçaltıcı bir azaptır.
179 Zaten Allah mü’minleri, murdarı temizden ayırıncaya kadar içinde bulunduğunuz (ve mü’minle münafığın birbirine karıştığı) mevcut durumda bırakacak değildi ve bırakmayacaktır da. Allah, sizin hepinizi gaybe vakıf kılacak (size geleceğinizi gösterecek, kimin mü’min kimin münafık olduğunu hepiniz bilesiniz diye sizi kalblere muttalî edecek) de değildi ve etmeyecektir. Ancak O, dilediği rasûllerini seçer (ve onları dilediği ölçülerde gaybe vâkıf, kalblere muttalî kılar ve sizi tâbi tuttuğu imtihanı onlarla tamamlar). Şu halde siz, Allah’a ve O’nun rasûllerine iman edin. Eğer gerçekten iman eder ve takva dairesi içinde yaşarsanız, sizin için (keyfiyetini burada idrakiniz mümkün bulunmayan) çok büyük bir mükâfat vardır.
180 Allah’ın tamamen karşılıksız olarak kendilerine bol bol lütfettiği (servet, ilim, güçkuvvet gibi nimetlerde) cimrilik yapanlar sakın zannetmesinler ki, böyle davranmaları haklarında hayırlıdır. Hayır bu, onların hakkında sadece şerdir. Cimrilik edip yanlarında tuttukları o nimetler, Kıyamet Günü boyunlarına dolanacaktır. (Neden böyle davranırlar ki,) gökler ve yer mutlak manâda Allah’ın mülküdür ve (her canlı ölüp gitmekte, dolayısıyla) hep O’na ait kalmaya devam etmektedir. Sonra Allah, her ne yapıyorsanız hepsinden hakkıyla haberdardır.
181 (Kendilerine “Allah’a güzel bir borç verin!” dendiğinde,) “Demek Allah fakir, biz ise zenginiz!” şeklinde konuşanların sözlerini Allah elbette işitmiştir. Onların bu konuşmaları gibi, bile bile ve hakhukuk tanımadan o bir kısım peygamberleri öldürmelerini, (atalarının bu cinayetlerini tasvip etmelerini) de yazacak ve “Tadın bakalım o yakıcı cezayı!” diyeceğiz.
182 “Düçar olduğunuz bu hâl, bizzat kendi ellerinizle Âhiret’e gönderdiğiniz suç ve günahlarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullarına karşı asla zulmedici değildir.”
183 Tutmuşlar bir de, “(Kabul edildiğinin alâmeti olarak gökten inecek bir) ateşin yakıp kor haline getirdiği bir kurban mucizesi göstermedikçe hiçbir rasûle inanmayacağımıza dair Allah bizden söz aldı.” diyorlar. (Onlara) de ki: “Benden önce size, (Allah’ın rasûlü olduklarını apaçık gösteren) deliller ve mucizelerle, hem o söylediğiniz kurban mucizesiyle de pek çok rasûller geldi. Eğer bu iddianızda doğru ve samimî iseniz, o zaman o rasûlleri neden hep öldürdünüz?”
184 (Ey Rasûlüm!) Şimdi seni yalanlıyor (Allah’ın rasûlü olduğunu kabûl etmiyor) larsa, (hiç üzülüp tasalanma!) Senden önce de, (rasûl olduklarını gösteren) apaçık deliller, hikmet ve öğüt dolu Sahifeler ve (insanların kalblerini, zihinlerini ve yollarını) aydınlatan (Tevrat ve İncil gibi) kitap(lar)la pek çok rasûller geldi ve onlar da, aynı şekilde ret ve yalanlanmaya maruz kaldılar.
185 (Kimse, yaptıklarıyla hayatta devamlı kalacak değildir. Çünkü) her nefis ölümlüdür (ve dolayısıyla bir gün) ölümü mutlaka tadacaktır. O bakımdan (ey insanlar, dünyada ne yapmışsanız), karşılığı Kıyamet Günü size mutlaka tastamam ödenecektir. Artık kim Ateş’ten uzaklaştırılıp Cennet’e konursa, hiç şüphesiz o kazanmış ve muradına ermiştir. (Bilin ki) dünya hayatı, insanı aldatan bir geçimlikten başka bir şey değildir.
186 (Öyleyse ey mü’minler, dünya hayatındaki gaye ve hikmetin gereği olarak fakirlik, hastalık ve daha başka musibetlere maruz kalma gibi sabır gerektiren ve zenginlik, sıhhat gibi şükür gerektiren hallerle) mallarınız ve canlarınız hususunda hiç şüphesiz imtihana tâbi tutulacak ve gerek sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan, gerekse Allah’a şirk koşanlardan kırıcı, incitici pek çok sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve (hem Allah’a iman ve itaat, hem de karşınızdakilere davranış noktasında) yanlışa düşmeden takva dairesi içinde kalabilirseniz, bilin ki bu azim, sebat, metanet gerektiren çok değerli bir iştir.
187 Vaktiyle Allah, kendilerine Kitap verilmiş olanlardan: Kitap’taki gerçekleri mutlaka açıklayacak, (bu arada, geleceği müjdelenen Âhir Zaman Peygamberi’ni) insanlara duyuracak ve bu gerçekleri gizlemeyeceksiniz diye teminat almıştı. Ama onlar, bunu hiç önemsemeyerek hemen kulak ardı ettiler; onu (mal, makam, şöhret gibi) çok küçük bir fiyata sattılar. Hakikaten ne kötü, ne zararlı bir alışveriş içindeler!
188 Sakın zannetme ki, yaptıklarıyla ve ellerine geçen (o pek önemsiz dünyalıkla) sevinen, ayrıca (“samimi dindar, Allah’ın Kanunu’nun koruyucuları, Allah’ın gerçek dostları” olarak anılmak gibi) asla muvaffak olamadıkları payeler ve yapmadıkları hizmetlerle anılıp övülmeyi arzulayan bu kimseler, evet sakın zannetme ki onlar, azaptan yakayı kurtarabileceklerdir. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.
189 Çünkü Allah’ındır göklerin ve yerin mülkü ve hakimiyeti; ve Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
190 Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün sürelerinin de değişerek birbiri peşi sıra gelişinde, elbette (Allah’ın kudret ve hakimiyetini gösteren) pek çok işaretler, deliller vardır gerçek akıl ve idrak sahipleri için.
191 Ki onlar, (gerek namazda, gerek namaz dışında) ayakta, oturarak ve yanları üzerinde (dilleri ve kalbleriyle) Allah’ı zikreder dururlar ve göklerle yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler: (onlardaki hikmeti ve esrarlı manâları sezmişlik içinde,) “Rabbimiz” derler, “Sen, (iki ayrı bölgeli bir memleket gibi duran ve her şeyiyle birliğe işaret eden) bu kâinatı boş yere, sebepsiz, gayesiz yaratmadın. Hayır, hayır, Sen asla boş ve gayesiz iş yapmazsın. (Sen’i, icraatını ve yaratmandaki maksatları idrakte ve bu maksatlar istikametinde davranmakta kusur edip de, neticede) Ateş’in azabına düçar olmaktan bizi koru!
192 “Rabbimiz, Sen kimi Ateş’e koyarsan, hiç şüphesiz onu rüsvay etmişsindir. (Göklerdeki ve yerdeki âyetleri görmeyerek veya onları bile bile görmezden gelerek itikadda şirke, düşüncede dalâlete ve davranışta yanlışlara dalan) zalimler için, (onları Ateş’e girmekten koruyacak) hiçbir yardımcı yoktur.
193 “Rabbimiz, hiç şüphesiz biz, ‘Rabbinize iman edin!’ diyerek, (durup dinlenmek bilmeden) gür bir davetle imana çağıran (çok şerefli) bir davetçiyi duyduk da, (davetine uyarak) hemen iman ettik. Rabbimiz, ne olur, artık Sen günahlarımızı bağışlayıver, kusurlarımızı örtüver ve vefatımızla bizi kâmil iyilik ve fazilet sahibi mü’minlere (ebrar) dahil ediver!
194 “Rabbimiz! Ve rasûllerin vasıtasıyla bize va’dettiğin (mükâfatı, Cennet ve Cemalini) bize lütuf buyur ve bizi Kıyamet Günü’nde rüsvay etme. Şüphesiz ki Sen, asla sözünden dönmezsin.”
195 Onların, “Rabbimiz!” diyerek Kendisine el açıp dua ettikleri sonsuz lütuf, kerem ve merhamet sahibi) Rabbi, yaptıkları bu duayı şöyle kabul buyurdu: “Hiç şüphesiz Ben, erkek olsun kadın olsun, içinizde hep böyle hayırlı işlerle meşgul bulunan kimsenin yaptığını katiyen zayi etmem. (Erkeğinizle, kadınınızla) siz birbirinizdensiniz, (aynı yolun yolcusu ve yaptıklarının mükâfatını eksiksiz alacak kardeşlersiniz.) Öyle de, (Benim uğrumda) hicret eden, yurtlarından sürülen, yolumda her türlü eziyete katlanan, savaşan ve öldürülen her kim olursa olsun mutlaka kusurlarını örtecek ve hiç şüphesiz onları, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım; (başkasından değil, size söz veren ve her şeye gücü yeten rahmeti sonsuz) Allah katından, (dolayısıyla şu anda hayal bile edemeyeceğiniz) bir karşılık olarak yapacağım bunu.” Elbette Allah katındadır mükâfatların en güzeli!
196 Sakın ola ki, o küfredenlerin (öyle küstahça, refah içinde ve) üstünmüşçesine memleket memleket dolaşıp durmaları seni aldatmasın.
197 Üzerinde durmaya bile değmez az bir geçimliktir o; hemen arkasından da, başlarını sokacakları yer olarak Cehennem gelir: ne de fena bir yatak!
198 Buna karşılık, (kendilerini yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden ve hayatlarını tanzim adına en güzel kanunları Din olarak gönderen) Rabbilerine karşı gelmekten sakınıp takvaya riayet edenler için ise, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır, hem de içlerinde sonsuzca kalmak üzere ve Allah katından bir ağırlama, ikram ve ziyafet olarak. Allah katında olan her şey, o kâmil iyilik ve fazilet sahibi mü’minler için elbette daha hayırlıdır.
199 Kitap Ehli içinde de hiç kuşkusuz öyleleri var ki, Allah’a, size indirilen (Kur’ân)’a ve kendilerine indirilen (Tevrat’a, İncil’e) iman ederler, tam bir teslimiyet ve gönül ürpertisi içinde Allah’a boyun eğmişlerdir; ve Allah’ın âyetlerini az bir paha karşılığı satmazlar. Onlar da, mükâfatları Rabbileri katında olanlardır. Hiç şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.
200 (Şimdi,) ey (bütün) iman edenler! (Allah yolunda başınıza gelenlere, ayrıca O’ nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınma hususunda) sabredin; birbirinize sabır tavsiyesinde bulunun ve sabırda yardımlaşın; Allah’a ibadet ve O’nun yolunda cihad mevzuunda sürekli uyanık, daima hazırlıklı ve tam bir dayanışma içinde bulunun; ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde kalın. Umulur ki, böylece (dünyada da Âhiret’te de) kurtuluşa ve gerçek mazhariyetlere erersiniz.

      • الٓمٓۚ
      • Elif lam mim
      2
      • اَللّٰهُ
      • Allah ki
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَۙ
      • O`ndan
      • الْحَيُّ
      • daima diri
      • الْقَيُّومُۜ
      • (yaratıklarını) koruyup yöneticidir
      3
      • نَزَّلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • بِالْحَقِّ
      • hak ile
      • مُصَدِّقاً
      • doğrulayıcı olarak
      • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
      • kendinden öncekini
      • وَاَنْزَلَ
      • indirmişti
      • التَّوْرٰيةَ
      • Tevrat
      • وَالْاِنْج۪يلَۙ
      • ve İncil`i de
      4
      • مِنْ قَبْلُ
      • daha önce
      • هُدًى
      • yol gösterici olarak
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَاَنْزَلَ
      • indirdi
      • الْفُرْقَانَۜ
      • Furkan`ı da
      • اِنَّ
      • muhakkak ki
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لَهُمْ
      • onlara vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • شَد۪يدٌۜ
      • çetin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَز۪يزٌ
      • daima üstündür
      • ذُوانْتِقَامٍ
      • öc alandır
      5
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • لَا يَخْفٰى
      • gizli kalmaz
      • عَلَيْهِ شَيْءٌ
      • hiçbir şey
      • فِي الْاَرْضِ
      • yerde
      • وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ
      • ve gökte
      6
      • هُوَ الَّذ۪ي
      • O`dur
      • يُصَوِّرُكُمْ
      • sizi şekillendiren
      • فِي الْاَرْحَامِ
      • rahimlerde
      • كَيْفَ
      • gibi
      • يَشَٓاءُۜ
      • dilediği
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَ
      • O`ndan
      • الْعَز۪يزُ
      • azizdir
      • الْحَك۪يمُ
      • hüküm ve hikmet sahibidir
      7
      • هُوَ الَّـذ۪ٓي
      • O
      • اَنْزَلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • مِنْهُ
      • Onun
      • اٰيَاتٌ
      • bazı ayetleri
      • مُحْكَمَاتٌ
      • muhkemdir (ki)
      • هُنَّ
      • onlar
      • اُمُّ
      • anasıdır
      • الْكِتَابِ
      • Kitabın
      • وَاُخَرُ
      • diğerleri de
      • مُتَشَابِهَاتٌۜ
      • müteşabihdir
      • فَاَمَّا الَّذ۪ينَ
      • olanlar
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
      • kalblerinde
      • زَيْغٌ
      • eğrilik
      • فَيَتَّبِعُونَ
      • ardına düşerler
      • مَا تَشَابَهَ
      • müteşabihlerinin
      • ابْتِغَٓاءَ
      • çıkarmak
      • الْفِتْنَةِ
      • fitne
      • وَابْتِغَٓاءَ
      • bulmak için
      • تَأْو۪يلِه۪ۚ
      • onun te`vilini
      • وَمَا
      • oysa
      • يَعْلَمُ
      • bilmez
      • تَأْو۪يلَهُٓ
      • onun te`vilini
      • اِلَّا
      • başka kimse
      • اللّٰهُۢ
      • Allah`tan
      • وَالرَّاسِخُونَ
      • ileri gidenler
      • فِي الْعِلْمِ
      • ilimde
      • يَقُولُونَ
      • derler
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِه۪ۙ
      • Ona
      • كُلٌّ
      • hepsi
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • رَبِّنَاۚ
      • Rabbimiz
      • وَمَا يَذَّكَّرُ
      • düşünüp öğüt almaz
      • اِلَّٓا
      • başkası
      • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
      • sağduyu sahiplerinden
      8
      • رَبَّنَا
      • (Onlar derler ki) Rabbimiz
      • لَا تُزِغْ
      • eğriltme
      • قُلُوبَنَا
      • kalblerimizi
      • بَعْدَ
      • sonra
      • اِذْ هَدَيْتَنَا
      • bizi doğru yola ilettikten
      • وَهَبْ لَنَا
      • bize ver
      • مِنْ لَدُنْكَ
      • katından
      • رَحْمَةًۚ
      • bir rahmet
      • اِنَّكَ
      • kuşkusuz sen
      • اَنْتَ
      • yalnız sen
      • الْوَهَّابُ
      • çok bağış yapansın
      9
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّكَ
      • sen mutlaka
      • جَامِعُ
      • toplayacaksın
      • النَّاسِ
      • insanları
      • لِيَوْمٍ
      • bir günde
      • لَا رَيْبَ
      • asla şüphe olmayan
      • ف۪يهِۜ
      • kendisinde
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَا يُخْلِفُ
      • dönmez
      • الْم۪يعَادَ۟
      • sözünden
      10
      • اِنَّ
      • şüphesiz var ya
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler
      • لَنْ تُغْنِيَ
      • yarar sağlamaz
      • عَنْهُمْ
      • onlara
      • اَمْوَالُهُمْ
      • ne malları
      • وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ
      • ne de çocukları
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمْ
      • onlar
      • وَقُودُ
      • yakıtıdırlar
      • النَّارِۙ
      • ateşin
      11
      • كَدَأْبِ
      • durumu gibi
      • اٰلِ
      • ailesinin
      • فِرْعَوْنَۙ
      • Fir`avn
      • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
      • ve onlardan öncekilerin
      • كَذَّبُوا
      • onlar da yalanladılar
      • بِاٰيَاتِنَاۚ
      • ayetlerimizi
      • فَاَخَذَهُمُ
      • onları yakaladı
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • بِذُنُوبِهِمْۜ
      • günahlarıyla
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • شَد۪يدُ
      • çetindir
      • الْعِقَابِ
      • cezası
      12
      • قُلْ
      • söyle
      • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • سَتُغْلَبُونَ
      • yenileceksiniz
      • وَتُحْشَرُونَ
      • ve sürüleceksiniz
      • اِلٰى جَهَنَّمَۜ
      • cehenneme
      • وَبِئْسَ
      • (orası) ne kötü
      • الْمِهَادُ
      • bir döşektir
      13
      • قَدْ
      • muhakak
      • كَانَ لَكُمْ
      • sizin için vardır
      • اٰيَةٌ
      • bir ibret
      • ف۪ي فِئَتَيْنِ
      • şu iki toplulukta
      • الْتَقَتَاۜ
      • karşılaşan
      • فِئَةٌ
      • bir topluluk
      • تُقَاتِلُ
      • çarpışıyordu
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَاُخْرٰى
      • öteki de
      • كَافِرَةٌ
      • nankördü
      • يَرَوْنَهُمْ
      • onları görüyorlardı
      • مِثْلَيْهِمْ
      • kendilerinin iki katı
      • رَأْيَ الْعَيْنِۜ
      • gözleriyle
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يُؤَيِّدُ
      • destekler
      • بِنَصْرِه۪
      • yardımıyle
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي ذٰلِكَ
      • bunda
      • لَعِبْرَةً
      • bir ibret vardır
      • لِاُو۬لِي
      • olanlar için
      • الْاَبْصَارِ
      • gözleri
      14
      • زُيِّنَ
      • süslü (cazip) gösterildi
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • حُبُّ
      • aşırı düşkünlük
      • الشَّهَوَاتِ
      • zevklere
      • مِنَ النِّسَٓاءِ
      • kadınlardan
      • وَالْبَن۪ينَ
      • oğullardan
      • وَالْقَنَاط۪يرِ
      • kantarlarca
      • الْمُقَنْطَرَةِ
      • yığılmış
      • مِنَ الذَّهَبِ
      • altından
      • وَالْفِضَّةِ
      • ve gümüşten
      • وَالْخَيْلِ
      • atlardan
      • الْمُسَوَّمَةِ
      • salma
      • وَالْاَنْعَامِ
      • davarlardan
      • وَالْحَرْثِۜ
      • ve ekinlerden (gelen)
      • ذٰلِكَ
      • bunlar (sadece)
      • مَتَاعُ
      • geçimidir
      • الْحَيٰوةِ
      • hayatının
      • الدُّنْيَاۚ
      • dünya
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • عِنْدَهُ
      • yanındadır
      • حُسْنُ
      • güzel
      • الْمَاٰبِ
      • varılacak yer
      15
      • قُلْ
      • de ki
      • اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ
      • size söyleyeyim mi?
      • بِخَيْرٍ
      • daha iyisini
      • مِنْ ذٰلِكُمْۜ
      • bunlardan
      • لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا
      • korunanlar için vardır
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْ
      • Rableri
      • جَنَّاتٌ
      • cennetler
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • sürekli kalacakları
      • ف۪يهَا
      • içinde
      • وَاَزْوَاجٌ
      • ve eşler
      • مُطَهَّرَةٌ
      • tertemiz
      • وَرِضْوَانٌ
      • ve rızası
      • مِنَ اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görür
      • بِالْعِبَادِۚ
      • kullarını
      16
      • الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ
      • (onlar ki) derler
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّـنَٓا
      • gerçekten biz
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • فَاغْفِرْ لَنَا
      • bağışla
      • ذُنُوبَنَا
      • bizim günahlarımızı
      • وَقِنَا
      • bizi koru
      • عَذَابَ
      • azabından
      • النَّارِۚ
      • ateş
      17
      • اَلصَّابِر۪ينَ
      • sabredenlerdir
      • وَالصَّادِق۪ينَ
      • sadık olanlardır
      • وَالْقَانِت۪ينَ
      • gönülden itaat edenlerdir
      • وَالْمُنْفِق۪ينَ
      • infak edenlerdir
      • وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ
      • istiğfar edenlerdir
      • بِالْاَسْحَارِ
      • ve seherlerde
      18
      • شَهِدَ
      • şahiddir (ki)
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اَنَّهُ
      • şüphesiz
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَۙ
      • O`ndan
      • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
      • ve melekler
      • وَاُو۬لُوا
      • ve sahipleri
      • الْعِلْمِ
      • ilim
      • قَٓائِماً
      • gözeten
      • بِالْقِسْطِۜ
      • adaletle
      • هُوَ
      • O`ndan
      • الْعَز۪يزُ
      • azizdir
      • الْحَك۪يمُۜ
      • hakimdir
      19
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الدّ۪ينَ
      • din
      • عِنْدَ
      • katında
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • الْاِسْلَامُ۠
      • İslamdır
      • وَمَا اخْتَلَفَ
      • ayrılığa düştüler
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilmiş olanlar
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • اِلَّا
      • (kendilerine) sadece
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَهُمُ
      • geldikten
      • الْعِلْمُ
      • ilim
      • بَغْياً
      • aşırılık yüzünden
      • بَيْنَهُمْۜ
      • aralarındaki
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَكْفُرْ
      • inkar ederse
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • فَاِنَّ
      • (bilsin ki) şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • سَر۪يعُ
      • çabuk görendir
      • الْحِسَابِ
      • hesabı
      20
      • فَاِنْ
      • eğer
      • حَٓاجُّوكَ
      • seninle tartışmaya girişirlerse
      • فَقُلْ
      • de ki
      • اَسْلَمْتُ
      • ben teslim ettim
      • وَجْهِيَ
      • özümü
      • لِلّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ
      • bana uyanlar da
      • وَقُلْ
      • ve de ki
      • لِلَّذ۪ينَ
      • kendilerine
      • اُو۫تُوا
      • verilenlere
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْاُمِّيّ۪نَ
      • ve ümmilere
      • ءَاَسْلَمْتُمْۜ
      • Siz de İslam (teslim) oldunuz mu?
      • اَسْلَمُوا
      • İslam olurlarsa
      • فَقَدِ
      • muhakkak
      • اهْتَدَوْاۚ
      • doğru yolu bulmuşlardır
      • وَاِنْ
      • yok eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّمَا
      • artık
      • عَلَيْكَ
      • sana düşen
      • الْبَلَاغُۜ
      • sadece duyurmaktır
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      • بِالْعِبَادِ۟
      • kulları(nın yaptıklarını)
      21
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ
      • inkar edenler
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürenler
      • النَّبِيّ۪نَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۙ
      • haksız yere
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürenler (var ya)
      • الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ
      • emredenleri
      • بِالْقِسْطِ
      • adaleti
      • مِنَ النَّاسِۙ
      • insanlar arasında
      • فَبَشِّرْهُمْ
      • onlara müjdele
      • بِعَذَابٍ
      • bir azabı
      • اَل۪يمٍ
      • acı
      22
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • böylece
      • الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ
      • boşa çıkmıştır
      • اَعْمَالُهُمْ
      • onların yaptıkları
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِۘ
      • ahirette de
      • وَمَا
      • ve yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ
      • hiçbir yardımcıları
      23
      • اَلَمْ تَرَ
      • görmedin mi?
      • اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilmiş olanları
      • نَص۪يباً
      • bir (nasip) pay
      • مِنَ الْكِتَابِ
      • Kitaptan
      • يُدْعَوْنَ
      • çağırılıyorlar da
      • اِلٰى كِتَابِ
      • Kitabına
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لِيَحْكُمَ
      • hüküm versin diye
      • بَيْنَهُمْ
      • aralarında
      • ثُمَّ
      • sonra
      • يَتَوَلّٰى
      • dönüyorlar
      • فَر۪يقٌ
      • bir topluluk
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • وَهُمْ مُعْرِضُونَ
      • yüz çevirerek
      24
      • ذٰلِكَ
      • bu (hareketleri)
      • بِاَنَّهُمْ
      • onların
      • قَالُوا
      • demelerindendir
      • لَنْ تَمَسَّنَا
      • bize dokunmayacak
      • النَّارُ
      • ateş
      • اِلَّٓا
      • başka
      • اَيَّاماً
      • birkaç günden
      • مَعْدُودَاتٍۖ
      • sayılı
      • وَغَرَّهُمْ
      • onları yanıltmıştır
      • ف۪ي د۪ينِهِمْ
      • dinlerinde
      • مَا كَانُوا
      • şeyler
      • يَفْتَرُونَ
      • uydurdukları
      25
      • فَكَيْفَ
      • peki nasıl (olacak)?
      • اِذَا
      • zaman
      • جَمَعْنَاهُمْ
      • topladığımız
      • لِيَوْمٍ
      • bir gün için
      • لَا رَيْبَ
      • hiç şüphe olmayan
      • ف۪يهِ
      • onda
      • وَوُفِّيَتْ
      • ve tastamam verilip
      • كُلُّ نَفْسٍ
      • herkesin
      • مَا كَسَبَتْ
      • kazandığı
      • وَهُمْ
      • ve onların
      • لَا يُظْلَمُونَ
      • zulme uğratılmadığı
      26
      • قُلِ
      • de ki
      • اللّٰهُمَّ
      • Allah`ım
      • مَالِكَ
      • sahibi
      • الْمُلْكِ
      • mülkün
      • تُؤْتِي
      • sen verirsin
      • الْمُلْكَ
      • mülkü
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğine
      • وَتَنْزِعُ
      • alırsın
      • مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ
      • dilediğinden
      • وَتُعِزُّ
      • yükseltirsin
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • وَتُذِلُّ
      • alçaltırsın
      • مَنْ تَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • بِيَدِكَ
      • senin elindedir
      • الْخَيْرُۜ
      • Hayır (mal)
      • اِنَّكَ
      • şüphesiz sen
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • her şeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirsin
      27
      • تُولِجُ
      • sokarsın
      • الَّيْلَ
      • geceyi
      • فِي النَّهَارِ
      • gündüze
      • وَتُولِجُ
      • sokarsın
      • النَّهَارَ
      • gündüzü
      • فِي الَّيْلِۘ
      • geceye
      • وَتُخْرِجُ
      • çıkarırsın
      • الْحَيَّ
      • diri
      • مِنَ الْمَيِّتِ
      • ölüden
      • الْمَيِّتَ
      • ölü
      • مِنَ الْحَيِّۘ
      • diriden
      • وَتَرْزُقُ
      • rızıklandırırsın
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • بِغَيْرِ حِسَابٍ
      • hesapsız
      28
      • لَا يَتَّخِذِ
      • edinmesin
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • Mü`minler
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri
      • اَوْلِيَٓاءَ
      • dost
      • مِنْ دُونِ
      • bırakıp
      • الْمُؤْمِن۪ينَۚ
      • inananları
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَفْعَلْ
      • yaparsa
      • ذٰلِكَ
      • böyle
      • فَلَيْسَ
      • kalmaz (değildir)
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah ile
      • ف۪ي شَيْءٍ
      • bir dostluğu (şey)
      • اِلَّٓا
      • ancak başka
      • اَنْ تَتَّقُوا
      • korunmanız
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • تُقٰيةًۜ
      • (gelebilecek) tehlikeden
      • وَيُحَذِّرُكُمُ
      • sizi sakındırır
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • نَفْسَهُۜ
      • kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
      • وَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`adır
      • الْمَص۪يرُ
      • dönüş
      29
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنْ تُخْفُوا
      • gizleseniz de
      • مَا
      • olanı
      • ف۪ي صُدُورِكُمْ
      • göğüslerinizde
      • اَوْ
      • veya
      • تُبْدُوهُ
      • açığa vursanız da
      • يَعْلَمْهُ
      • onu bilir
      • اللّٰهُۜ
      • Allah
      • وَيَعْلَمُ
      • bilir
      • فِي السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا
      • olanı
      • فِي الْاَرْضِۜ
      • ve yerde
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • her şeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirdir
      30
      • يَوْمَ
      • O gün
      • تَجِدُ
      • bulacaktır
      • كُلُّ
      • her
      • نَفْسٍ
      • nefis
      • مَا عَمِلَتْ
      • yaptığı
      • مِنْ خَيْرٍ
      • her hayrı
      • مُحْضَراًۚۛ
      • hazır
      • وَمَا عَمِلَتْ
      • işlediği
      • مِنْ سُٓوءٍۚۛ
      • her kötülüğü de
      • تَوَدُّ
      • ister
      • لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا
      • O kötülükle
      • وَبَيْنَهُٓ
      • kendisi arasında
      • اَمَداً
      • bir mesafe
      • بَع۪يداًۜ
      • uzak
      • وَيُحَذِّرُكُمُ
      • sakındırıyor
      • اللّٰهُ
      • Allah sizi
      • نَفْسَهُۜ
      • kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • رَؤُ۫فٌ
      • şefkatlidir
      • بِالْعِبَادِ۟
      • kulllarına
      31
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • siz
      • تُحِبُّونَ
      • seviyorsanız
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • فَاتَّبِعُون۪ي
      • bana uyun ki
      • يُحْبِبْكُمُ
      • sizi sevsin
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • وَيَغْفِرْ
      • ve bağışlasın
      • لَكُمْ
      • sizin
      • ذُنُوبَكُمْۜ
      • günahlarınızı
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • bağışlayandır
      • رَح۪يمٌ
      • esirgeyendir
      32
      • قُلْ
      • de ki
      • اَط۪يعُوا
      • ita`at edin
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • وَالرَّسُولَۚ
      • ve Elçiye
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّ
      • muhakkak ki
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri
      33
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • اصْطَفٰٓى
      • seçip üstün kıldı
      • اٰدَمَ
      • Adem`i
      • وَنُوحاً
      • Nuh`u
      • وَاٰلَ
      • ailesini
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • وَاٰلَ
      • ve ailesini
      • عِمْرٰنَ
      • İmran
      • عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
      • alemlere
      34
      • ذُرِّيَّةً
      • (Bunlar) türeyen nesil(ler)dir
      • بَعْضُهَا
      • bazısı (birbirinden)
      • مِنْ بَعْضٍۜ
      • bazısından
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • سَم۪يعٌ
      • işitendir
      • عَل۪يمٌۚ
      • bilendir
      35
      • اِذْ قَالَتِ
      • demişti ki
      • امْرَاَتُ
      • karısı
      • عِمْرٰنَ
      • İmran`ın
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اِنّ۪ي
      • şüphesiz ben
      • نَذَرْتُ
      • adadım
      • لَكَ
      • sana
      • مَا
      • olanı
      • ف۪ي بَطْن۪ي
      • karnımda
      • مُحَرَّراً
      • tam hür olarak
      • فَتَقَبَّلْ
      • kabul buyur
      • مِنّ۪يۚ
      • benden
      • اِنَّكَ
      • şüphesiz
      • اَنْتَ
      • sen
      • السَّم۪يعُ
      • işitensin
      • الْعَل۪يمُ
      • bilensin
      36
      • فَلَمَّا وَضَعَتْهَا
      • onu doğurunca
      • قَالَتْ
      • şöyle söyledi
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اِنّ۪ي
      • şüphesiz ben
      • وَضَعْتُهَٓا
      • onu doğurdum
      • اُنْثٰىۜ
      • kız
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • اَعْلَمُ
      • bilirken
      • بِمَا وَضَعَتْۜ
      • onun ne doğurduğunu
      • وَلَيْسَ
      • değildir
      • الذَّكَرُ
      • erkek
      • كَالْاُنْثٰىۚ
      • kız gibi
      • وَاِنّ۪ي
      • doğrusu ben
      • سَمَّيْتُهَا
      • ona adını verdim
      • مَرْيَمَ
      • Meryem
      • وَاِنّ۪ٓي
      • şüphesiz ben
      • اُع۪يذُهَا
      • onu ısmarlıyorum
      • بِكَ
      • sana
      • وَذُرِّيَّتَهَا
      • ve soyunu
      • مِنَ الشَّيْطَانِ
      • şeytanın şerrinden
      • الرَّج۪يمِ
      • kovulmuş
      37
      • فَتَقَبَّلَهَا
      • kabul buyurdu onu
      • رَبُّهَا
      • Rabbi
      • بِقَبُولٍ
      • kabulle (şekilde)
      • حَسَنٍ
      • güzel bir
      • وَاَنْبَتَهَا
      • ve onu yetiştirdi
      • نَبَاتاً
      • bir bitki gibi
      • حَسَناًۙ
      • güzel
      • وَكَفَّلَهَا
      • ve onun bakımını üstlendi
      • زَكَرِيَّاۜ
      • Zekeriyya da
      • كُلَّمَا
      • her
      • دَخَلَ
      • girdiğinde
      • عَلَيْهَا
      • onun yanına
      • زَكَرِيَّا
      • Zekeriyya
      • الْمِحْرَابَۙ
      • mihraba
      • وَجَدَ
      • bulurdu
      • عِنْدَهَا
      • yanında
      • رِزْقاًۚ
      • bir rızık
      • قَالَ
      • derdi
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اَنّٰى
      • nereden?
      • لَكِ
      • sana
      • هٰذَاۜ
      • bu
      • قَالَتْ
      • (O da) derdi
      • هُوَ
      • Bu
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يَرْزُقُ
      • rızık verir
      • مَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğine
      • بِغَيْرِ حِسَابٍ
      • hesapsız
      38
      • هُنَالِكَ
      • orada
      • دَعَا
      • du`a etmiş
      • زَكَرِيَّا
      • Zekeriyya
      • رَبَّهُۚ
      • Rabbine
      • قَالَ
      • demişti
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • هَبْ
      • ver
      • ل۪ي
      • bana
      • مِنْ لَدُنْكَ
      • katından
      • ذُرِّيَّةً
      • bir nesil
      • طَيِّبَةًۚ
      • temiz
      • اِنَّكَ
      • Sen
      • سَم۪يعُ
      • işitensin
      • الدُّعَٓاءِ
      • du`ayı
      39
      • فَنَادَتْهُ
      • ona diye ünlediler
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • melekler
      • وَهُوَ
      • O (Zekeriyya)
      • قَٓائِمٌ
      • durmuş
      • يُصَلّ۪ي
      • namaz kılarken
      • فِي الْمِحْرَابِۙ
      • mabedde
      • اَنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُبَشِّرُكَ
      • sana müjdeler
      • بِيَحْيٰى
      • Yahya`yı
      • مُصَدِّقاً
      • doğrulayıcı
      • بِكَلِمَةٍ
      • bir kelimeyi
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`tan
      • وَسَيِّداً
      • efendi
      • وَحَصُوراً
      • nefsine hakim
      • وَنَبِياًّ
      • bir peygamber olacak
      • مِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • ve iyilerden
      40
      • قَالَ
      • dedi ki
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اَنّٰى يَكُونُ
      • nasıl olur?
      • ل۪ي
      • benim
      • غُلَامٌ
      • oğlum
      • وَقَدْ بَلَغَنِيَ
      • bana gelip çatmış
      • الْكِبَرُ
      • ihtiyarlık
      • وَامْرَاَت۪ي
      • karım da
      • عَاقِرٌۜ
      • kısırken
      • قَالَ
      • (Allah) dedi
      • كَذٰلِكَ
      • öyle (ama)
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَفْعَلُ
      • yapar
      • مَا يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      41
      • قَالَ
      • dedi
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اجْعَلْ
      • o halde (oğlum olacağına dair) ver
      • ل۪ٓي
      • bana
      • اٰيَةًۜ
      • bir alamet
      • قَالَ
      • (Allah) buyurdu ki
      • اٰيَتُكَ
      • senin alametin
      • اَلَّا تُكَلِّمَ
      • konuşamamandır
      • النَّاسَ
      • insanlarla
      • ثَلٰثَةَ
      • üç
      • اَيَّامٍ
      • gün
      • اِلَّا
      • başka
      • رَمْزاًۜ
      • işaretten
      • وَاذْكُرْ
      • an
      • رَبَّكَ
      • Rabbini
      • كَث۪يراً
      • çok
      • وَسَبِّـحْ
      • (O`nu) tesbih et
      • بِالْعَشِيِّ
      • akşam
      • وَالْاِبْكَارِ۟
      • sabah
      42
      • وَاِذْ قَالَتِ
      • demişti ki
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • Melekler
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • اصْطَفٰيكِ
      • seni seçti
      • وَطَهَّرَكِ
      • temizledi
      • وَاصْطَفٰيكِ
      • ve seni üstün kıldı
      • عَلٰى نِسَٓاءِ
      • kadınlarına
      • الْعَالَم۪ينَ
      • dünyaların
      43
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اقْنُت۪ي
      • divan dur
      • لِرَبِّكِ
      • Rabbine
      • وَاسْجُد۪ي
      • secde et
      • وَارْكَع۪ي
      • ve (O`nun huzurunda) eğil
      • مَعَ
      • beraber
      • الرَّاكِع۪ينَ
      • eğilenlerle
      44
      • ذٰلِكَ
      • (Ey Muhammed) Bunlar
      • مِنْ اَنْـبَٓاءِ
      • haberlerindendir
      • الْغَيْبِ
      • görünmez alemin
      • نُوح۪يهِ
      • vahyettiğimiz
      • اِلَيْكَۜ
      • sana
      • وَمَا كُنْتَ
      • sen değildin
      • لَدَيْهِمْ
      • onların yanında
      • اِذْ يُلْقُونَ
      • atarlarken
      • اَقْلَامَهُمْ
      • (kur`a) oklarını
      • اَيُّهُمْ
      • hangisi
      • يَكْفُلُ
      • kefil olacak diye
      • مَرْيَمَۖ
      • Meryem`e
      • لَدَيْهِمْ
      • yanlarında
      • اِذْ يَخْتَصِمُونَ
      • birbirleriyle çekiştikleri zaman da
      45
      • اِذْ
      • hani
      • قَالَتِ
      • demişti
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • Melekler
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُبَشِّرُكِ
      • seni müjdeliyor
      • بِكَلِمَةٍ
      • bir kelime ile
      • مِنْهُۗ
      • kendisinden
      • اِسْمُهُ
      • onun adı
      • الْمَس۪يحُ
      • Mesih`dir
      • ع۪يسَى
      • Îsa
      • ابْنُ
      • oğlu
      • مَرْيَمَ
      • Meryem
      • وَج۪يهاً
      • yüzde (şerefli)
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِ
      • ahirette de
      • وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ
      • ve (Allah`a) yakın olanlardandır
      46
      • وَيُكَلِّمُ
      • konuşacak
      • النَّاسَ
      • insanlara
      • فِي الْمَهْدِ
      • beşikte
      • وَكَهْلاً
      • ve yetişkinlikte
      • وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • ve iyilerden olacaktır
      47
      • قَالَتْ
      • dedi ki
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اَنّٰى
      • nasıl
      • يَكُونُ
      • olur
      • ل۪ي
      • benim
      • وَلَدٌ
      • çocuğum
      • وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي
      • bana dokunmamışken
      • بَشَرٌۜ
      • bir beşer
      • قَالَ
      • dedi
      • كَذٰلِكِ
      • böylece
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَخْلُقُ
      • yaratır
      • مَا يَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • اِذَا
      • zaman
      • قَضٰٓى
      • istediği
      • اَمْراً
      • bir şey(in olmasını)
      • فَاِنَّمَا
      • sadece
      • يَقُولُ
      • der
      • لَهُ
      • ona
      • كُنْ
      • `ol`
      • فَيَكُونُ
      • o da oluverir
      48
      • وَيُعَلِّمُهُ
      • ona öğretecek
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • وَالْحِكْمَةَ
      • Hikmeti
      • وَالتَّوْرٰيةَ
      • Tevrat`ı
      • وَالْاِنْج۪يلَۚ
      • ve İncil`i
      49
      • وَرَسُولاً
      • Onu (şöyle diyen) bir elçi yapacak
      • اِلٰى بَن۪ٓي
      • oğullarına
      • اِسْرَٓائ۪لَ
      • İsrail
      • اَنّ۪ي
      • ben
      • قَدْ
      • doğrusu
      • جِئْتُكُمْ
      • size getirdim
      • بِاٰيَةٍ
      • bir mu`cize
      • مِنْ رَبِّكُمْۙ
      • Rabbinizden
      • اَنّ۪ٓي
      • ben
      • اَخْلُقُ
      • yaratırım
      • لَكُمْ
      • sizin için
      • مِنَ الطّ۪ينِ
      • çamurdan
      • كَهَيْـَٔةِ
      • şeklinde bir şey
      • الطَّيْرِ
      • kuş
      • فَاَنْفُخُ
      • üflerim
      • ف۪يهِ
      • ona
      • فَيَكُونُ
      • hemen oluverir
      • طَيْراً
      • bir kuş
      • بِاِذْنِ
      • izniyle
      • اللّٰهِۚ
      • Allah`ın
      • وَاُبْرِئُ
      • iyileştiririm
      • الْاَكْمَهَ
      • körü
      • وَالْاَبْرَصَ
      • ve alacalıyı
      • وَاُحْـيِ
      • diriltirim
      • الْمَوْتٰى
      • ölüleri
      • وَاُنَبِّئُكُمْ
      • size haber veririm
      • بِمَا تَأْكُلُونَ
      • ne yeyip
      • وَمَا تَدَّخِرُونَۙ
      • ne biriktirdiğinizi
      • ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ
      • evlerinizde
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي ذٰلِكَ
      • bunda
      • لَاٰيَةً
      • bir ibret vardır
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • مُؤْمِن۪ينَۚ
      • inanıyor
      50
      • وَمُصَدِّقاً
      • (Ben) doğrulayıcı olarak
      • لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ
      • benden önce gelen
      • مِنَ التَّوْرٰيةِ
      • Tevrat`ı
      • وَلِاُحِلَّ
      • ve helal yapayım (diye gönderildim)
      • لَكُمْ
      • size
      • بَعْضَ
      • bazı şeyleri
      • الَّذ۪ي حُرِّمَ
      • haram kılınan
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • وَجِئْتُكُمْ
      • size getirdim
      • بِاٰيَةٍ
      • bir mu`cize
      • مِنْ رَبِّكُمْ
      • Rabbinizden
      • فَاتَّقُوا
      • korkun
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • وَاَط۪يعُونِ
      • bana ita`at edin
      51
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • رَبّ۪ي
      • benim de Rabbim
      • وَرَبُّكُمْ
      • sizin de Rabbinizdir
      • فَاعْبُدُوهُۜ
      • O`na kulluk edin
      • هٰذَا
      • budur
      • صِرَاطٌ
      • yol
      • مُسْتَق۪يمٌ
      • doğru
      52
      • فَلَمَّٓا اَحَسَّ
      • sezince
      • ع۪يسٰى
      • Îsa
      • مِنْهُمُ
      • onlardan
      • الْكُفْرَ
      • inkarı
      • قَالَ
      • dedi
      • مَنْ
      • kimler
      • اَنْصَار۪ٓي
      • bana yardımcı olacak
      • اِلَى
      • yolunda
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • قَالَ
      • dediler
      • الْحَوَارِيُّونَ
      • Havariler
      • نَحْنُ
      • Biz
      • اَنْصَارُ
      • yardımcılarıyız
      • اللّٰهِۚ
      • Allah(yolun)un
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِاللّٰهِۚ
      • Allah`a
      • وَاشْهَدْ
      • şahid ol
      • بِاَنَّا
      • biz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlarız
      53
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِمَٓا اَنْزَلْتَ
      • senin indirdiğine
      • وَاتَّبَعْنَا
      • uyduk
      • الرَّسُولَ
      • elçiye
      • فَاكْتُبْنَا
      • bizi yaz
      • مَعَ
      • beraber
      • الشَّاهِد۪ينَ
      • şahidlerle
      54
      • وَمَكَرُوا
      • tuzak kurdular
      • وَمَكَرَ
      • onların tuzaklarına karşılık verdi
      • اللّٰهُۜ
      • Allah da
      • وَاللّٰهُ
      • çünkü Allah
      • خَيْرُ
      • en iyi
      • الْمَاكِر۪ينَ۟
      • tuzak kurandır
      55
      • اِذْ
      • hani
      • قَالَ
      • demişti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَا
      • Ey
      • ع۪يسٰٓى
      • Îsa
      • اِنّ۪ي
      • ben
      • مُتَوَفّ۪يكَ
      • senin canını alacağım
      • وَرَافِعُكَ
      • seni yükselteceğim
      • اِلَيَّ
      • bana
      • وَمُطَهِّرُكَ
      • seni temizleyeceğim
      • مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerden
      • وَجَاعِلُ
      • ve tutacağım
      • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ
      • sana uyanları
      • فَوْقَ
      • üstünde
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenlerin
      • اِلٰى
      • kadar
      • يَوْمِ
      • gününe
      • الْقِيٰمَةِۚ
      • kıyamet
      • ثُمَّ
      • sonra
      • اِلَيَّ
      • bana olacaktır
      • مَرْجِعُكُمْ
      • dönüşünüz
      • فَاَحْكُمُ
      • ben hükmedeceğim
      • بَيْنَكُمْ
      • aranızda
      • ف۪يمَا
      • şeyler hakkında
      • كُنْتُمْ
      • sizin
      • ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
      • ayrılığa düştüğünüz
      56
      • فَاَمَّا
      • gelince
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • فَاُعَذِّبُهُمْ
      • onlara azabedeceğim
      • عَذَاباً
      • azapla
      • شَد۪يداً
      • şiddetli
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِۘ
      • ahirette de
      • وَمَا
      • olmayacaktır
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ
      • yardımcıları da
      57
      • وَاَمَّا
      • gelince
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • İnanıp
      • وَعَمِلُوا
      • yapanlara da
      • الصَّالِحَاتِ
      • iyi şeyler
      • فَيُوَفّ۪يهِمْ
      • (Allah) tam olarak verecektir
      • اُجُورَهُمْۜ
      • mükafatlarını
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalimleri
      58
      • ذٰلِكَ
      • işte bu
      • نَتْلُوهُ
      • okuduğumuz
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • مِنَ الْاٰيَاتِ
      • o ayetlerden
      • وَالذِّكْرِ
      • ve Zikir(Kitap)dandır
      • الْحَك۪يمِ
      • o hikmetli
      59
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • مَثَلَ
      • durumu
      • ع۪يسٰى
      • Îsa`nın
      • عِنْدَ
      • göre
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • كَمَثَلِ
      • durumu gibidir
      • اٰدَمَۜ
      • Adem`in
      • خَلَقَهُ
      • Onu yarattı
      • مِنْ تُرَابٍ
      • topraktan
      • ثُمَّ
      • sonra
      • قَالَ
      • dedi
      • لَهُ
      • ona
      • كُنْ
      • Ol!
      • فَيَكُونُ
      • artık olur
      60
      • اَلْحَقُّ
      • (Bu,) gerçektir
      • مِنْ رَبِّكَ
      • Rabbinden gelen
      • فَلَا تَكُنْ
      • öyle ise olma
      • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ
      • kuşkulananlardan
      61
      • فَمَنْ
      • kim
      • حَٓاجَّكَ
      • seninle tartışmaya kalkarsa
      • ف۪يهِ
      • oun hakkında
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَكَ
      • sana gelen
      • مِنَ الْعِلْمِ
      • ilimden
      • فَقُلْ
      • de ki
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • نَدْعُ
      • çağıralım
      • اَبْنَٓاءَنَا
      • oğullarımızı
      • وَاَبْنَٓاءَكُمْ
      • ve oğullarınızı
      • وَنِسَٓاءَنَا
      • kadınlarımızı
      • وَنِسَٓاءَكُمْ
      • ve kadınlarınızı
      • وَاَنْفُسَنَا
      • kendimizi
      • وَاَنْفُسَكُمْ
      • ve kendinizi
      • ثُمَّ
      • sonra
      • نَبْتَهِلْ
      • gönülden la`netle du`a edelim de
      • فَنَجْعَلْ
      • atalım (kılalım)
      • لَعْنَتَ
      • la`netini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • عَلَى
      • üstüne
      • الْكَاذِب۪ينَ
      • yalancıların
      62
      • اِنَّ
      • işte
      • هٰذَا
      • budur
      • لَهُوَ
      • (Îsa hakkındaki) o
      • الْقَصَصُ
      • kıssa (öykü)
      • الْحَقُّۚ
      • gerçek
      • وَمَا
      • yoktur
      • مِنْ اِلٰهٍ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • اللّٰهُۜ
      • Allah`tan
      • وَاِنَّ
      • elbette
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَهُوَ الْعَز۪يزُ
      • aziz (kesin galib)
      • الْحَك۪يمُ
      • hüküm ve hikmet sahibidir
      63
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّ
      • muhakkak ki
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِالْمُفْسِد۪ينَ۟
      • bozguncuları
      64
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • اِلٰى كَلِمَةٍ
      • bir kelimeye
      • سَوَٓاءٍ
      • eşit olan
      • بَيْنَنَا
      • bizim aramızda
      • وَبَيْنَكُمْ
      • ve sizin aranızda
      • اَلَّا نَعْبُدَ
      • ibadet etmeyelim
      • اِلَّا
      • başkasına
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • وَلَا نُشْرِكَ
      • ortak koşmayalım
      • بِه۪
      • O`na
      • شَيْـٔاً
      • hiçbirşeyi
      • وَلَا يَتَّخِذَ
      • edinmeyelim
      • بَعْضُنَا
      • bazımız
      • بَعْضاً
      • bazımızı
      • اَرْبَاباً
      • tanrılar
      • مِنْ دُونِ
      • başka
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`tan
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • yüz çevirirlerse
      • فَقُولُوا
      • deyin
      • اشْهَدُوا
      • şahid olun
      • بِاَنَّا
      • şüphesiz biz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlarız
      65
      • يَٓا
      • ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ
      • neden
      • تُحَٓاجُّونَ
      • tartışıyorsunuz
      • ف۪ٓي
      • hakkında
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • وَمَٓا اُنْزِلَتِ
      • oysa indirilmiştir
      • التَّوْرٰيةُ
      • Tevrat da
      • وَالْاِنْج۪يلُ
      • İncil de
      • اِلَّا
      • ancak
      • مِنْ بَعْدِه۪ۜ
      • ondan sonra
      • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
      • Düşünmüyor musunuz?
      66
      • هَٓا اَنْتُمْ
      • haydi siz
      • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
      • böylesiniz
      • حَاجَجْتُمْ
      • tartıştınız
      • ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪
      • olan şey hakkında
      • عِلْمٌ
      • biraz bilginiz
      • فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ
      • ama neden tartışıyorsunuz?
      • ف۪يمَا
      • hakkında
      • لَيْسَ
      • olmayan
      • لَكُمْ بِه۪
      • hiçbir
      • عِلْمٌۜ
      • bilginiz
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يَعْلَمُ
      • bilir
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • لَا تَعْلَمُونَ
      • bilmezsiniz
      67
      • مَا كَانَ
      • değildi
      • اِبْرٰه۪يمُ
      • İbrahim
      • يَهُودِياًّ
      • ne yahudi
      • وَلَا نَصْرَانِياًّ
      • ne de hıristiyan
      • وَلٰكِنْ
      • fakat
      • كَانَ
      • idi
      • حَن۪يفاً
      • dosdoğru
      • مُسْلِماًۜ
      • bir müslüman
      • وَمَا كَانَ
      • değildi
      • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
      • müşriklerden de
      68
      • اِنَّ
      • doğrusu
      • اَوْلَى
      • en yakın olanı
      • النَّاسِ
      • insanların
      • بِاِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim`e
      • لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ
      • ona uyanlar
      • وَهٰذَا
      • bu
      • النَّبِيُّ
      • peygamber
      • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
      • ve mü`minlerdir
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • وَلِيُّ
      • dostudur
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlerin
      69
      • وَدَّتْ
      • istedi ki
      • طَٓائِفَةٌ
      • bir grup
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ
      • sizi saptırsınlar
      • وَمَا
      • oysa
      • يُضِلُّونَ
      • saptırıyorlar
      • اِلَّٓا
      • sadece
      • اَنْفُسَهُمْ
      • kendilerini
      • وَمَا يَشْعُرُونَ
      • fakat farkında değiller
      70
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَكْفُرُونَ
      • niçin inkar ediyorsunuz?
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
      • (gerçeği) gördüğünüz halde
      71
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ
      • niçin
      • تَلْبِسُونَ
      • karıştırıyorsunuz
      • الْحَقَّ
      • hakkı
      • بِالْبَاطِلِ
      • batıla
      • وَتَكْتُمُونَ
      • ve gizliyorsunuz
      • الْحَقَّ
      • gerçeği
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • تَعْلَمُونَ۟
      • bildiğiniz halde
      72
      • وَقَالَتْ
      • dedi ki
      • طَٓائِفَةٌ
      • bir grup
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • اٰمِنُوا
      • inanın
      • بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ
      • indirilmiş olana
      • عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlara
      • وَجْهَ
      • önünde
      • النَّهَارِ
      • günün
      • وَاكْفُرُٓوا
      • inkar edin
      • اٰخِرَهُ
      • sonunda da
      • لَعَلَّهُمْ
      • belki onlar
      • يَرْجِعُونَۚ
      • dönerler
      73
      • وَلَا تُؤْمِنُٓوا
      • güvenmeyin (dediler)
      • اِلَّا
      • başkasına
      • لِمَنْ تَبِـعَ
      • uyandan
      • د۪ينَكُمْۜ
      • sizin dininize
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الْهُدٰى
      • Hidayet
      • هُدَى
      • hidayetidir
      • اللّٰهِۙ
      • Allah`ın
      • اَنْ يُؤْتٰٓى
      • verilmesinden (ötürü mü böyle söylüyorsunuz)
      • اَحَدٌ
      • birine
      • مِثْلَ
      • benzerinin
      • مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ
      • size verilenin
      • اَوْ
      • veya
      • يُحَٓاجُّوكُمْ
      • (aleyhinize) deliller getireceklerinden
      • عِنْدَ
      • huzurunda
      • رَبِّكُمْۜ
      • Rabbinizin
      • الْفَضْلَ
      • Lutuf
      • بِيَدِ
      • elindedir
      • اللّٰهِۚ
      • Allah`ın
      • يُؤْت۪يهِ
      • onu verir
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • وَاسِعٌ
      • (lutfu) geniştir
      • عَل۪يمٌۚ
      • (O her şeyi) bilendir
      74
      • يَخْتَصُّ
      • has kılar
      • بِرَحْمَتِه۪
      • Rahmetini
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُو
      • sahibidir
      • الْفَضْلِ
      • lutuf ve ikram
      • الْعَظ۪يمِ
      • büyük
      75
      • وَمِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • مَنْ
      • öylesi vardır ki
      • اِنْ
      • eğer
      • تَأْمَنْهُ
      • ona emanet bıraksan
      • بِقِنْطَارٍ
      • yüklerle mal
      • يُؤَدِّه۪ٓ
      • onu öder
      • اِلَيْكَۚ
      • sana
      • وَمِنْهُمْ
      • onlardan
      • مَنْ
      • öylesi de vardır ki
      • تَأْمَنْهُ
      • ona versen
      • بِد۪ينَارٍ
      • bir dinar
      • لَا يُؤَدِّه۪ٓ
      • onu ödemez
      • اِلَيْكَ
      • sana
      • اِلَّا مَا دُمْتَ
      • devamlı olarak
      • عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
      • başına dikilmeden
      • ذٰلِكَ
      • bu
      • بِاَنَّهُمْ
      • onların
      • قَالُوا
      • dedikleri içindir
      • لَيْسَ
      • yoktur
      • عَلَيْنَا
      • bize
      • فِي الْاُمِّيّ۪نَ
      • ümmilere karşı
      • سَب۪يلٌۚ
      • bir yol (sorumluluk)
      • وَيَقُولُونَ
      • ve söylüyorlar
      • عَلَى
      • karşı
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      76
      • بَلٰى
      • Hayır
      • مَنْ
      • kim
      • اَوْفٰى
      • yerine getirir
      • بِعَهْدِه۪
      • sözünü
      • وَاتَّقٰى
      • ve (günahtan) korunursa
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah da
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُتَّق۪ينَ
      • korunanları
      77
      • اِنَّ
      • Fakat
      • الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ
      • satanlar var ya
      • بِعَهْدِ
      • verdikleri sözü
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَاَيْمَانِهِمْ
      • ve yeminlerini
      • ثَمَناً
      • paraya
      • قَل۪يلاً
      • az bir
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • لَا خَلَاقَ
      • bir payı yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • فِي الْاٰخِرَةِ
      • ahirette
      • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
      • onlara konuşmayacak
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَلَا يَنْظُرُ
      • bakmayacak
      • اِلَيْهِمْ
      • onlara
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِ
      • kıyamet
      • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ
      • ve onları yüceltmeyecektir
      • وَلَهُمْ
      • Onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      78
      • وَاِنَّ
      • ve şüphesiz
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • لَفَر۪يقاً
      • bir grup var ki
      • يَلْوُ۫نَ
      • eğip bükerler
      • اَلْسِنَتَهُمْ
      • dillerini
      • بِالْكِتَابِ
      • Kitapla
      • لِتَحْسَبُوهُ
      • siz sanasınız diye
      • مِنَ الْكِتَابِ
      • Kitaptan
      • وَمَا هُوَ
      • olmayan bir şeyi
      • مِنَ الْكِتَابِۚ
      • Kitapta
      • وَيَقُولُونَ
      • ve derler
      • هُوَ
      • o
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَمَا هُوَ
      • Oysa o değildir
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۚ
      • Allah
      • وَيَقُولُونَ
      • söylerler
      • عَلَى
      • karşı
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      79
      • مَا كَانَ
      • yakışmaz ki
      • لِبَشَرٍ
      • hiçbir insana
      • اَنْ يُؤْتِيَهُ
      • ona versin de
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْحُكْمَ
      • hüküm (hikmet)
      • وَالنُّبُوَّةَ
      • ve peygamberlik
      • ثُمَّ
      • sonra (o kalksın)
      • يَقُولَ
      • desin
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • كُونُوا
      • olun
      • عِبَاداً
      • kullar
      • ل۪ي
      • bana
      • مِنْ دُونِ
      • bırakıp
      • اللّٰهِ
      • Allah`ı
      • وَلٰكِنْ
      • fakat (der ki)
      • رَبَّانِيّ۪نَ
      • Rabba halis kullar
      • بِمَا
      • şeyler gereğince
      • كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ
      • okuduğunuz
      • وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ
      • öğrettiğiniz
      80
      • وَلَا يَأْمُرَكُمْ
      • Ve size emretmez
      • اَنْ تَتَّخِذُوا
      • edinin diye
      • الْمَلٰٓئِكَةَ
      • Melekleri
      • وَالنَّبِيّ۪نَ
      • ve peygamberleri
      • اَرْبَاباًۜ
      • tanrılar
      • اَيَأْمُرُكُمْ
      • size emreder mi?
      • بِالْكُفْرِ
      • inkarı
      • بَعْدَ
      • sonra
      • اِذْ
      • olduktan
      • اَنْتُمْ
      • siz
      • مُسْلِمُونَ۟
      • müslüman
      81
      • وَاِذْ
      • hani
      • اَخَذَ
      • almıştı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • م۪يثَاقَ
      • şöyle söz
      • النَّبِيّ۪نَ
      • peygamberlerden
      • لَـمَٓا
      • bakın
      • اٰتَيْتُكُمْ
      • size verdim
      • مِنْ كِتَابٍ
      • Kitap
      • وَحِكْمَةٍ
      • ve hikmet
      • ثُمَّ
      • imdi
      • جَٓاءَكُمْ
      • geldiğinde
      • رَسُولٌ
      • bir peygamber
      • مُصَدِّقٌ
      • doğrulayıcı
      • لِمَا مَعَكُمْ
      • yanınızda bulunan(Kitap)ı
      • لَتُؤْمِنُنَّ
      • mutlaka inanacak
      • بِه۪
      • ona
      • وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ
      • ve ona mutlaka yardım edeceksiniz
      • قَالَ
      • demişti
      • ءَاَقْرَرْتُمْ
      • bunu kabul ettiniz mi?
      • وَاَخَذْتُمْ
      • ve aldınız mı?
      • عَلٰى
      • üzerinize
      • ذٰلِكُمْ
      • bu hususta
      • اِصْر۪يۜ
      • ağır ahdimi
      • قَالُٓوا
      • dediler
      • اَقْرَرْنَاۜ
      • kabul ettik
      • قَالَ
      • dedi
      • فَاشْهَدُوا
      • o halde tanık olun
      • وَاَنَا۬
      • ben de
      • مَعَكُمْ
      • sizinle beraber
      • مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
      • tanık olanlardanım
      82
      • فَمَنْ
      • artık kim
      • تَوَلّٰى
      • dönerse
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ذٰلِكَ
      • bundan
      • فَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الْفَاسِقُونَ
      • fasıklardır
      83
      • اَفَغَيْرَ
      • başkasını mı
      • د۪ينِ
      • dininden
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • يَبْغُونَ
      • arıyorlar
      • وَلَهُٓ
      • oysa O`na
      • اَسْلَمَ
      • teslim olmuştur
      • مَنْ فِي
      • olanların hepsi
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَالْاَرْضِ
      • ve yerde
      • طَوْعاً
      • ister
      • وَكَرْهاً
      • istemez
      • وَاِلَيْهِ
      • ve O`na
      • يُرْجَعُونَ
      • döndürüleceklerdir
      84
      • قُلْ
      • de ki
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • indirilene
      • عَلَيْنَا
      • bize
      • وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى
      • ve indirilene
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim`e
      • وَاِسْمٰع۪يلَ
      • İsma`il`e
      • وَاِسْحٰقَ
      • İshak`a
      • وَيَعْقُوبَ
      • Ya`kub`a
      • وَالْاَسْبَاطِ
      • ve sıbtlara
      • وَمَٓا اُو۫تِيَ
      • verilene
      • مُوسٰى
      • Musa`ya
      • وَع۪يسٰى
      • Îsa`ya
      • وَالنَّبِيُّونَ
      • ve peygamberlere
      • مِنْ رَبِّهِمْۖ
      • Rableri tarafından
      • لَا نُفَرِّقُ
      • ayırım yapmayız
      • بَيْنَ
      • arasında
      • اَحَدٍ
      • hiçbirinin
      • مِنْهُمْۘ
      • onlar
      • وَنَحْنُ
      • biz
      • لَهُ
      • O`na
      • مُسْلِمُونَ
      • teslim olanlarız
      85
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَبْتَغِ
      • ararsa
      • غَيْرَ
      • başka
      • الْاِسْلَامِ
      • İslam`dan
      • د۪يناً
      • bir din
      • فَلَنْ
      • bilsin ki
      • يُقْبَلَ
      • (o din) kabul edilmeyecek
      • مِنْهُۚ
      • ondan
      • وَهُوَ
      • ve o
      • فِي الْاٰخِرَةِ
      • ahirette
      • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
      • kaybedenlerden olacaktır
      86
      • كَيْفَ
      • nasıl
      • يَهْدِي
      • yol gösterir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • قَوْماً
      • bir topluma
      • كَفَرُوا
      • inkar eden
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِهِمْ
      • İman ettikten
      • وَشَهِدُٓوا
      • ve gördükten
      • اَنَّ
      • gerçekten
      • الرَّسُولَ
      • Resul`ün
      • حَقٌّ
      • hak olduğunu
      • وَجَٓاءَهُمُ
      • ve kendilerine geldikten
      • الْبَيِّنَاتُۜ
      • açık deliller
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يَهْدِي
      • doğru yola iletmez
      • الْقَوْمَ
      • toplumu
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalim
      87
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • جَزَٓاؤُ۬هُمْ
      • onların cezası
      • اَنَّ
      • gerçekten
      • عَلَيْهِمْ
      • onların üzerine olmasıdır
      • لَعْنَةَ
      • la`neti
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
      • meleklerin
      • وَالنَّاسِ
      • ve insanların
      • اَجْمَع۪ينَۙ
      • bütün
      88
      • خَالِد۪ينَ
      • ebedi kalacaklardır
      • ف۪يهَاۚ
      • O(la`net)in içinde
      • لَا يُخَفَّفُ
      • hafifletilmeyecek
      • عَنْهُمُ
      • onlardan
      • الْعَذَابُ
      • azab
      • وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
      • ve onlara asla fırsat verilmeyecektir
      89
      • اِلَّا
      • ancak başka
      • الَّذ۪ينَ تَابُوا
      • tevbe edip
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • ذٰلِكَ
      • ondan
      • وَاَصْلَحُوا
      • uslananlar
      • فَاِنَّ
      • çünkü
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayan
      • رَح۪يمٌ
      • çok esirgeyendir
      90
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • onlar ki inkar ettiler
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِهِمْ
      • inandıktan
      • ثُمَّ
      • sonra
      • ازْدَادُوا
      • arttı
      • كُفْراً
      • inkarları
      • لَنْ تُقْبَلَ
      • kabul edilmeyecektir
      • تَوْبَتُهُمْۚ
      • onların tevbeleri
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الضَّٓالُّونَ
      • sapıkların ta kendileridir
      91
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edip
      • وَمَاتُوا
      • ölenler
      • وَهُمْ كُفَّارٌ
      • kafir olarak
      • فَلَنْ يُقْبَلَ
      • kabul edilmeyecektir
      • مِنْ اَحَدِهِمْ
      • hiçbirinden
      • مِلْءُ
      • dolusu
      • الْاَرْضِ
      • dünya
      • ذَهَباً
      • altın
      • وَلَوِ
      • olsa dahi
      • افْتَدٰى بِه۪ۜ
      • fidye vermiş
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • لَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      • وَمَا
      • ve yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ۟
      • hiçbir yardımcıları
      92
      • لَنْ تَنَالُوا
      • asla eremezsiniz
      • الْبِرَّ
      • iyiliğe
      • حَتّٰى
      • kadar
      • تُنْفِقُوا
      • (Allah için) harcayıncaya
      • مِمَّا
      • şeylerden
      • تُحِبُّونَۜ
      • sevdiğiniz
      • وَمَا تُنْفِقُوا
      • ne harcarsanız
      • مِنْ شَيْءٍ
      • herhangi bir şeyden
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • بِه۪
      • onu
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      93
      • كُلُّ
      • bütün
      • الطَّعَامِ
      • yiyecekler
      • كَانَ
      • idi
      • حِلاًّ
      • helal
      • لِبَن۪ٓي
      • oğullarına
      • اِسْرَٓائ۪لَ
      • İsrail
      • اِلَّا
      • dışında
      • مَا
      • şeyler
      • حَرَّمَ
      • haram kıldığı
      • اِسْرَٓائ۪لُ
      • İsrail`in
      • عَلٰى نَفْسِه۪
      • kendisine
      • مِنْ قَبْلِ
      • önce
      • اَنْ تُنَزَّلَ
      • indirilmeden
      • التَّوْرٰيةُۜ
      • Tevrat
      • قُلْ
      • de ki
      • فَأْتُوا
      • getirip
      • بِالتَّوْرٰيةِ
      • Tevrat`ı
      • فَاتْلُوهَٓا
      • okuyun
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      94
      • فَمَنِ
      • artık kim
      • افْتَرٰى
      • uydurursa
      • عَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra da
      • ذٰلِكَ
      • bundan
      • فَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الظَّالِمُونَ
      • zalimlerdir
      95
      • قُلْ
      • de ki
      • صَدَقَ
      • doğru söyledi
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • فَاتَّبِعُوا
      • öyle ise uyun
      • مِلَّةَ
      • dinine
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • حَن۪يفاًۜ
      • hanif (Allah`ı birleyici) olarak
      • وَمَا كَانَ
      • O değildi
      • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
      • ortak koşanlardan
      96
      • اِنَّ
      • doğrusu
      • اَوَّلَ
      • ilk
      • بَيْتٍ
      • ev
      • وُضِعَ
      • (ma`bed olarak) kurulan
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ
      • Mekke`de olandır
      • مُبَارَكاً
      • uğur, bereket
      • وَهُدًى
      • ve hidayet kaynağıdır
      • لِلْعَالَم۪ينَۚ
      • alemlere
      97
      • ف۪يهِ
      • onda vardır
      • اٰيَاتٌ
      • deliller
      • بَيِّنَاتٌ
      • açık açık
      • مَقَامُ
      • Makamı
      • اِبْرٰه۪يمَۚ
      • İbrahim`in
      • وَمَنْ
      • kimse
      • دَخَلَهُ
      • ona giren
      • كَانَ اٰمِناًۜ
      • güvene erer
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ın bir hakkıdır
      • عَلَى
      • üzerinde
      • النَّاسِ
      • insanlar
      • حِجُّ
      • (gidip) haccetmesi
      • الْبَيْتِ
      • Ev`e
      • مَنِ
      • herkesin
      • اسْتَطَاعَ
      • gücü yeten
      • اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ
      • yoluna
      • وَمَنْ
      • kim
      • كَفَرَ
      • nankörlük ederse
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَنِيٌّ
      • zengindir
      • عَنِ الْعَالَم۪ينَ
      • bütün alemlerden
      98
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَكْفُرُونَ
      • neden inkar ediyorsunuz?
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِۗ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • شَه۪يدٌ
      • tanık iken
      • عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınıza
      99
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَصُدُّونَ
      • niçin çevirmeğe çalışıyorsunuz?
      • عَنْ سَب۪يلِ
      • yolundan
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • مَنْ
      • kimseleri
      • اٰمَنَ
      • inanan
      • تَبْغُونَهَا
      • göstermeğe yeltenerek
      • عِوَجاً
      • eğri
      • وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ
      • gerçeğe tanık olduğunuz halde
      • وَمَا
      • değildir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • بِغَافِلٍ
      • habersiz
      • عَمَّا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızdan
      100
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
      • inananlar
      • اِنْ تُط۪يعُوا
      • uyarsanız
      • فَر۪يقاً
      • gruba
      • مِنَ
      • herhangi bir
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • يَرُدُّوكُمْ
      • sizi döndürüp
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِكُمْ
      • imanınızdan
      • كَافِر۪ينَ
      • kafir yaparlar
      101
      • وَكَيْفَ
      • nasıl
      • تَكْفُرُونَ
      • inkar edersiniz
      • وَاَنْتُمْ
      • ve üstelik size
      • تُتْلٰى
      • okunmakta
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • اٰيَاتُ
      • ayetleri
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَف۪يكُمْ
      • ve aranızda iken
      • رَسُولُهُۜ
      • O`nun Elçisi de
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَعْتَصِمْ
      • sarılırsa
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَقَدْ
      • muhakkak ki o
      • هُدِيَ
      • iletilmiştir
      • اِلٰى صِرَاطٍ
      • yola
      • مُسْتَق۪يمٍ۟
      • doğru
      102
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • اتَّقُوا
      • korkun
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • حَقَّ
      • hakkıyla
      • تُقَاتِه۪
      • O`na yaraşır biçimde
      • وَلَا تَمُوتُنَّ
      • ölmeyin
      • اِلَّا
      • dışında
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlar olmak
      103
      • وَاعْتَصِمُوا
      • ve yapışın
      • بِحَبْلِ
      • ipine
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • جَم۪يعاً
      • topluca
      • وَلَا تَفَرَّقُواۖ
      • ayrılmayın
      • وَاذْكُرُوا
      • hatırlayın
      • نِعْمَتَ
      • ni`metini
      • عَلَيْكُمْ
      • size olan
      • اِذْ
      • hani
      • كُنْتُمْ
      • siz idiniz
      • اَعْدَٓاءً
      • birbirinize düşman
      • فَاَلَّفَ
      • (Allah) uzlaştırdı
      • بَيْنَ
      • arasını
      • قُلُوبِكُمْ
      • kalblerinizin
      • فَاَصْبَحْتُمْ
      • haline geldiniz
      • بِنِعْمَتِه۪ٓ
      • O`un ni`metiyle
      • اِخْوَاناًۚ
      • kardeşler
      • وَكُنْتُمْ
      • siz bulunuyordunuz
      • عَلٰى شَفَا
      • kenarında
      • حُفْرَةٍ
      • bir çukurun
      • مِنَ النَّارِ
      • ateşten
      • فَاَنْقَذَكُمْ
      • (Allah) sizi kurtardı
      • مِنْهَاۜ
      • ondan
      • كَذٰلِكَ
      • böyle
      • يُبَيِّنُ
      • açıklıyor
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • لَكُمْ
      • size
      • اٰيَاتِه۪
      • ayetlerini
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تَهْتَدُونَ
      • yola gelirsiniz
      104
      • وَلْتَكُنْ
      • olsun
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • اُمَّةٌ
      • bir topluluk
      • يَدْعُونَ
      • çağıran
      • اِلَى الْخَيْرِ
      • hayra
      • وَيَأْمُرُونَ
      • emredip
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَيَنْهَوْنَ
      • men`eden
      • عَنِ الْمُنْكَرِۜ
      • kötülükten
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الْمُفْلِحُونَ
      • kurtuluşa erenlerdir
      105
      • وَلَا تَكُونُوا
      • olmayın
      • كَالَّذ۪ينَ
      • gibi
      • تَفَرَّقُوا
      • bölünüp
      • وَاخْتَلَفُوا
      • ihtilaf edenler
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَهُمُ
      • kendilerine geldikten
      • الْبَيِّنَاتُۜ
      • açık deliller
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • İşte onlar
      • لَهُمْ
      • (evet) onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • عَظ۪يمٌۙ
      • büyük
      106
      • يَوْمَ
      • O gün
      • تَبْيَضُّ
      • ağarır
      • وُجُوهٌ
      • bazı yüzler
      • وَتَسْوَدُّ
      • kararır
      • وُجُوهٌۚ
      • bazı yüzler
      • فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ
      • kararanlara
      • وُجُوهُهُمْ۠
      • yüzleri
      • اَكَفَرْتُمْ
      • inkar ettiniz ha? (denilir)
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِكُمْ
      • inanmanızdan
      • فَذُوقُوا
      • öyle ise tadın
      • الْعَذَابَ
      • azabı
      • بِمَا كُنْتُمْ
      • etmenize karşılık
      • تَكْفُرُونَ
      • inkar
      107
      • وَاَمَّا
      • ise
      • الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ
      • ağaranlar
      • وُجُوهُهُمْ
      • yüzleri
      • فَف۪ي
      • içindedirler
      • رَحْمَةِ
      • rahmeti
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • هُمْ
      • onlar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • خَالِدُونَ
      • sürekli kalacaklardır
      108
      • تِلْكَ
      • İşte onlar
      • اٰيَاتُ
      • ayetleridir
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • نَتْلُوهَا
      • onları okuyoruz
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • بِالْحَقِّۜ
      • gerçek ile
      • وَمَا اللّٰهُ
      • Allah
      • يُر۪يدُ
      • istemez
      • ظُلْماً
      • zulmetmek
      • لِلْعَالَم۪ينَ
      • alemlere
      109
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
      • ve yerde olanlar
      • وَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • تُرْجَعُ
      • döndürülür
      • الْاُمُورُ۟
      • bütün işler
      110
      • كُنْتُمْ
      • siz oldunuz
      • خَيْرَ
      • en hayırlı
      • اُمَّةٍ
      • bir ümmet
      • اُخْرِجَتْ
      • çıkarılmış
      • لِلنَّاسِ
      • insanlar için
      • تَأْمُرُونَ
      • emreder
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَتَنْهَوْنَ
      • men`edersiniz
      • عَنِ الْمُنْكَرِ
      • kötülükten
      • وَتُؤْمِنُونَ
      • ve inanırsınız
      • بِاللّٰهِۜ
      • Allah`a
      • وَلَوْ
      • eğer
      • اٰمَنَ
      • inanmış olsaydı
      • اَهْلُ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَكَانَ
      • elbette olurdu
      • خَيْراً
      • hayırlı
      • لَهُمْۜ
      • kendileri için
      • مِنْهُمُ
      • onlardan
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • inananlar da var
      • وَاَكْثَرُهُمُ
      • ama çokları
      • الْفَاسِقُونَ
      • yoldan çıkmışlardır
      111
      • لَنْ يَضُرُّوكُمْ
      • size zarar veremezler
      • اِلَّٓا
      • başka bir
      • اَذًىۜ
      • eziyetten
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • يُقَاتِلُوكُمْ
      • sizinle savaşsalar bile
      • يُوَلُّوكُمُ
      • size dönüp kaçarlar
      • الْاَدْبَارَ۠
      • arkalarını
      • ثُمَّ
      • sonra
      • لَا يُنْصَرُونَ
      • onlara yardım da edilmez
      112
      • ضُرِبَتْ
      • vurulmuştur
      • عَلَيْهِمُ
      • onlara
      • الذِّلَّةُ
      • alçaklık (damgası)
      • اَيْنَ
      • nerede
      • مَا ثُقِفُٓوا
      • olsalar
      • اِلَّا
      • meğer ki (sığınmış olsunlar)
      • بِحَبْلٍ
      • ahdine (ipine)
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَحَبْلٍ
      • ve ahdine (ipine)
      • مِنَ النَّاسِ
      • (inanan) insanların
      • وَبَٓاؤُ۫
      • uğradılar
      • بِغَضَبٍ
      • gazabına
      • وَضُرِبَتْ
      • ve vuruldu
      • عَلَيْهِمُ
      • üzerlerine
      • الْمَسْكَنَةُۜ
      • miskinlik damgası
      • ذٰلِكَ
      • böyle oldu
      • بِاَنَّهُمْ
      • çünkü onlar
      • كَانُوا
      • idiler
      • يَكْفُرُونَ
      • inkar ediyorlar
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürüyorlardı
      • الْاَنْبِيَٓاءَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۜ
      • haksız yere
      • ذٰلِكَ
      • ve çünkü
      • بِمَا عَصَوْا
      • isyan etmişlerdi
      • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠
      • haddi aşıyorlardı
      113
      • لَيْسُوا
      • ama hepsi değildir
      • سَوَٓاءًۜ
      • aynı
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • اُمَّةٌ
      • bir topluluk da vardır
      • قَٓائِمَةٌ
      • ayakta durup
      • يَتْلُونَ
      • okuyarak
      • اٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • اٰنَٓاءَ
      • saatlerinde
      • الَّيْلِ
      • gece
      • وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠
      • secdeye kapanan
      114
      • يُؤْمِنُونَ
      • onlar inanırlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَالْيَوْمِ
      • ve gününe
      • الْاٰخِرِ
      • ahiret
      • وَيَأْمُرُونَ
      • emreder
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَيَنْهَوْنَ
      • men`ederler
      • عَنِ الْمُنْكَرِ
      • kötülükten
      • وَيُسَارِعُونَ
      • koşarlar
      • فِي الْخَيْرَاتِۜ
      • hayır işlerine
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte onlar
      • مِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • iyilerdendir
      115
      • وَمَا يَفْعَلُوا
      • yapacakları
      • مِنْ خَيْرٍ
      • hiçbir iyilik
      • فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ
      • inkar edilmeyecektir
      • وَاللّٰهُ
      • Şüphesiz Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilmektedir
      • بِالْمُتَّق۪ينَ
      • (günahlardan) korunanları
      116
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler
      • لَنْ تُغْنِيَ
      • yarar sağlamayacaktır
      • عَنْهُمْ
      • onlara
      • اَمْوَالُهُمْ
      • ne malları
      • وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ
      • ne de evladları
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir şey
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • onlar
      • اَصْحَابُ
      • halkıdır
      • النَّارِۚ
      • ateş
      • هُمْ
      • onlar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • خَالِدُونَ
      • sürekli kalacaklardır
      117
      • مَثَلُ
      • durumu
      • مَا يُنْفِقُونَ
      • harcadıkları malların
      • ف۪ي هٰذِهِ
      • bu
      • الْحَيٰوةِ
      • dünya
      • الدُّنْيَا
      • hayatında
      • كَمَثَلِ
      • benzer
      • ر۪يحٍ
      • bir rüzgara
      • ف۪يهَا
      • kendisine
      • صِرٌّ
      • dondurucu
      • اَصَابَتْ
      • vurup
      • حَرْثَ
      • ekinine
      • قَوْمٍ
      • bir topluluğun
      • ظَلَمُٓوا
      • zulmeden
      • اَنْفُسَهُمْ
      • nefislerine
      • فَاَهْلَكَتْهُۜ
      • onu mahveden
      • وَمَا ظَلَمَهُمُ
      • onlara zulmetmedi
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَلٰكِنْ
      • fakat
      • اَنْفُسَهُمْ
      • onlar kendi kendilerine
      • يَظْلِمُونَ
      • zulmediyorlardı
      118
      • يَٓا اَيُّهَا
      • ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَتَّخِذُوا
      • edinmeyin
      • بِطَانَةً
      • kendinize dost
      • مِنْ دُونِكُمْ
      • kendinizden başkasını
      • لَا يَأْلُونَكُمْ
      • onlar sizi geri durmazlar
      • خَبَالاًۜ
      • bozmaktan
      • وَدُّوا
      • isterler
      • مَا
      • şeyleri
      • عَنِتُّمْۚ
      • size sıkıntı verecek
      • قَدْ
      • doğrusu
      • بَدَتِ
      • taşmaktadır
      • الْبَغْضَٓاءُ
      • öfke
      • مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ
      • onların ağızlarından
      • وَمَا تُخْف۪ي
      • gizledikleri (kin) ise
      • صُدُورُهُمْ
      • göğüslerinde
      • اَكْـبَرُۜ
      • daha büyüktür
      • قَدْ
      • elbette
      • بَيَّنَّا
      • açıkladık
      • لَكُمُ
      • size
      • الْاٰيَاتِ
      • ayetleri
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
      • düşünürseniz
      119
      • هَٓا اَنْتُمْ
      • İşte siz
      • اُو۬لَٓاءِ
      • öyle kimselersiniz ki
      • تُحِبُّونَهُمْ
      • onları seversiniz
      • وَلَا يُحِبُّونَكُمْ
      • halbuki onlar sizi sevmezler
      • وَتُؤْمِنُونَ
      • inanırsınız
      • بِالْكِتَابِ
      • Kitabın
      • كُلِّه۪ۚ
      • hepsine
      • وَاِذَا
      • zaman
      • لَقُوكُمْ
      • sizinle karşılaştıkları
      • قَالُٓوا
      • derler
      • اٰمَنَّاۗ
      • inandık
      • خَلَوْا
      • yalnız kaldıkları
      • عَضُّوا
      • ısırırlar
      • عَلَيْكُمُ
      • size karşı
      • الْاَنَامِلَ
      • parmak uçlarını
      • مِنَ الْغَيْظِۜ
      • öfkeden
      • قُلْ
      • de ki
      • مُوتُوا
      • ölün
      • بِغَيْظِكُمْۜ
      • öfkenizden
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِذَاتِ
      • özünü
      • الصُّدُورِ
      • göğüslerin
      120
      • اِنْ
      • eğer
      • تَمْسَسْكُمْ
      • size dokunsa
      • حَسَنَةٌ
      • bir iyilik
      • تَسُؤْهُمْۘ
      • onları tasalandırır
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • تُصِبْكُمْ
      • size dokunsa
      • سَيِّئَةٌ
      • bir kötülük
      • يَفْرَحُوا
      • sevinirler
      • بِهَاۜ
      • ona
      • وَاِنْ
      • eğer
      • تَصْبِرُوا
      • sabreder
      • وَتَتَّقُوا
      • korunursanız
      • لَا يَضُرُّكُمْ
      • size zarar vermez
      • كَيْدُهُمْ
      • onların tuzağı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir şekilde
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • بِمَا يَعْمَلُونَ
      • onların yaptıklarını
      • مُح۪يطٌ۟
      • kuşatmıştır
      121
      • وَاِذْ
      • hani
      • غَدَوْتَ
      • sen erkenden
      • مِنْ اَهْلِكَ
      • ailenden
      • تُبَوِّئُ
      • ayrılmıştın
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minleri
      • مَقَاعِدَ
      • yerleştiriyordun (üslerine)
      • لِلْقِتَالِۜ
      • savaş için
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • سَم۪يعٌ
      • işitendi
      • عَل۪يمٌۙ
      • bilendi
      122
      • اِذْ هَمَّتْ
      • o vakit yüz tutmuştu
      • طَٓائِفَتَانِ
      • iki takım
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • اَنْ تَفْشَلَاۙ
      • korkup bozulmaya
      • وَاللّٰهُ
      • halbuki Allah
      • وَلِيُّهُمَاۜ
      • kendilerinin dostu idi
      • وَعَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَلْيَتَوَكَّلِ
      • dayansınlar
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • inananlar
      123
      • وَلَقَدْ
      • nitekim
      • نَصَرَكُمُ
      • size yardım etmişti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • بِبَدْرٍ
      • Bedir`de de
      • وَاَنْتُمْ
      • sizler
      • اَذِلَّةٌۚ
      • zayıf durumdayken
      • فَاتَّقُوا
      • O halde korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تَشْكُرُونَ
      • şükredersiniz
      124
      • اِذْ
      • O zaman
      • تَقُولُ
      • sen diyordun
      • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      • اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ
      • size yetmez mi?
      • اَنْ يُمِدَّكُمْ
      • size yardım etmesi
      • رَبُّكُمْ
      • Rabbinizin
      • بِثَلٰثَةِ
      • üç
      • اٰلَافٍ
      • bin
      • مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ
      • melek ile
      • مُنْزَل۪ينَۜ
      • indirilmiş
      125
      • بَلٰٓىۙ
      • Evet
      • اِنْ تَصْبِرُوا
      • sabrederseniz
      • وَتَتَّقُوا
      • ve korunursanız
      • وَيَأْتُوكُمْ
      • üzerinize gelseler
      • مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا
      • onlar hemen şu dakikada
      • يُمْدِدْكُمْ
      • size yardım eder
      • رَبُّكُمْ
      • Rabbiniz
      • بِخَمْسَةِ
      • beş
      • اٰلَافٍ
      • bin
      • مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ
      • melekle
      • مُسَوِّم۪ينَ
      • nişanlı
      126
      • وَمَا جَعَلَهُ
      • bunu yaptı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اِلَّا
      • sırf
      • بُشْرٰى
      • müjde olsun
      • لَكُمْ
      • size
      • وَلِتَطْمَئِنَّ
      • ve güven bulsun diye
      • قُلُوبُكُمْ
      • kalbleriniz
      • بِه۪ۜ
      • bununla
      • وَمَا
      • doğrusu
      • النَّصْرُ
      • yardım
      • اِلَّا
      • yalnız
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • الْعَز۪يزِ
      • daima galib
      • الْحَك۪يمِۙ
      • hüküm ve hikmet sahibi
      127
      • لِيَقْطَعَ
      • kessin
      • طَرَفاً
      • bir kısmını
      • مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenlerden
      • اَوْ يَكْبِتَهُمْ
      • ve perişan etsin de
      • فَيَنْقَلِبُوا
      • dönüp gitsinler diye
      • خَٓائِب۪ينَ
      • umutsuz olarak
      128
      • لَيْسَ
      • yoktur
      • لَكَ
      • senin
      • مِنَ الْاَمْرِ
      • o konuda
      • شَيْءٌ
      • yapacağın bir şey
      • اَوْ
      • ya
      • يَتُوبَ
      • (Allah) tevbelerini kabul eder
      • عَلَيْهِمْ
      • onların
      • اَوْ
      • ya da
      • يُعَذِّبَهُمْ
      • onlara azab eder
      • فَاِنَّهُمْ
      • olduklarından dolayı
      • ظَالِمُونَ
      • zalim
      129
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مَا فِي
      • olanlar
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا فِي
      • ve olanlar
      • الْاَرْضِۜ
      • yerde
      • يَغْفِرُ
      • (O) bağışlar
      • لِمَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • وَيُعَذِّبُ
      • azabeder
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayan
      • رَح۪يمٌ۟
      • çok esirgeyendir
      130
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَأْكُلُوا
      • yemeyin
      • الرِّبٰٓوا
      • riba
      • اَضْعَافاً
      • kat kat
      • مُضَاعَفَةًۖ
      • arttırarak
      • وَاتَّقُوا
      • korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تُفْلِحُونَۚ
      • kurtuluşa erersiniz
      131
      • وَاتَّقُوا
      • sakının
      • النَّارَ
      • ateşten
      • الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ
      • hazırlanmış
      • لِلْكَافِر۪ينَۚ
      • kafirler için
      132
      • وَاَط۪يعُوا
      • ita`at edin ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • وَالرَّسُولَ
      • ve Elçiye
      • لَعَلَّكُمْ
      • size edilsin
      • تُرْحَمُونَۚ
      • merhamet
      133
      • وَسَارِعُٓوا
      • koşun
      • اِلٰى مَغْفِرَةٍ
      • bir bağışlanmaya
      • مِنْ رَبِّكُمْ
      • Rabbinizden
      • وَجَنَّةٍ
      • cennete
      • عَرْضُهَا
      • genişliği
      • السَّمٰوَاتُ
      • göklerle
      • وَالْاَرْضُۙ
      • ve yer kadar olan
      • اُعِدَّتْ
      • hazırlanmış
      • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
      • korunanlar için
      134
      • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
      • Onlar infak ederler
      • فِي السَّرَّٓاءِ
      • bollukta
      • وَالضَّرَّٓاءِ
      • ve darlıkta
      • وَالْكَاظِم۪ينَ
      • yutkunurlar
      • الْغَيْظَ
      • öfke(lerin)i
      • وَالْعَاف۪ينَ
      • affederler
      • عَنِ النَّاسِۜ
      • insanları
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُحْسِن۪ينَۚ
      • güzel davrananları
      135
      • وَالَّذ۪ينَ
      • Ve onlar
      • اِذَا
      • zaman
      • فَعَلُوا
      • yaptıkları
      • فَاحِشَةً
      • bir kötülük
      • اَوْ
      • ya da
      • ظَلَمُٓوا
      • zulmettikleri
      • اَنْفُسَهُمْ
      • nefislerine
      • ذَكَرُوا
      • hatırlayarak
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • فَاسْتَغْفَرُوا
      • hemen bağışlanmasını dilerler
      • لِذُنُوبِهِمْۖ
      • günahlarının
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَغْفِرُ
      • bağışlayabilir
      • الذُّنُوبَ
      • günahları da
      • اِلَّا
      • başka
      • اللّٰهُۖ
      • Allah`tan
      • وَلَمْ يُصِرُّوا
      • ve onlar ısrar etmezler
      • عَلٰى مَا فَعَلُوا
      • yaptıkları hatalarında
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      136
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • جَزَٓاؤُ۬هُمْ
      • onların mükafatı
      • مَغْفِرَةٌ
      • bağışlanma
      • مِنْ رَبِّهِمْ
      • Rableri tarafından
      • وَجَنَّاتٌ
      • cennetlerdir
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • sürekli kalacakları
      • ف۪يهَاۜ
      • içinde
      • وَنِعْمَ
      • ne güzeldir
      • اَجْرُ
      • ücreti
      • الْعَامِل۪ينَۜ
      • çalışanların
      137
      • قَدْ
      • şüphesiz
      • خَلَتْ
      • uygulanmıştır
      • مِنْ قَبْلِكُمْ
      • sizden önce de
      • سُنَنٌۙ
      • yasalar
      • فَس۪يرُوا
      • dolaşın da
      • فِي الْاَرْضِ
      • yeryüzünde
      • فَانْظُرُوا
      • görün
      • كَيْفَ
      • nasıl
      • كَانَ
      • olduğunu
      • عَاقِبَةُ
      • sonunun
      • الْمُكَذِّب۪ينَ
      • yalanlayıcıların
      138
      • هٰذَا
      • Bu
      • بَيَانٌ
      • bir açıklama
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَهُدًى
      • yol gösterme
      • وَمَوْعِظَةٌ
      • ve öğüttür
      • لِلْمُتَّق۪ينَ
      • korunanlara
      139
      • وَلَا تَهِنُوا
      • gevşemeyin
      • وَلَا تَحْزَنُوا
      • üzülmeyin
      • وَاَنْتُمُ
      • mutlaka siz
      • الْاَعْلَوْنَ
      • üstün geleceksiniz
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
      • inanıyorsanız
      140
      • اِنْ
      • Eğer
      • يَمْسَسْكُمْ
      • size dokunduysa
      • قَرْحٌ
      • bir yara
      • فَقَدْ
      • muhakkak
      • مَسَّ
      • dokunmuştu
      • الْقَوْمَ
      • o topluluğa da
      • مِثْلُهُۜ
      • benzeri
      • وَتِلْكَ
      • işte o
      • الْاَيَّامُ
      • günler
      • نُدَاوِلُهَا
      • biz onları çevirip dururuz
      • بَيْنَ
      • arasında
      • النَّاسِۚ
      • insanlar
      • وَلِيَعْلَمَ
      • (bu) ortaya çıkarması
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananları
      • وَيَتَّخِذَ
      • ve edinmesi içindir
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • شُهَدَٓاءَۜ
      • şehidler (şahidler)
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الظَّالِم۪ينَۙ
      • zalimleri
      141
      • وَلِيُمَحِّصَ
      • ve iyice özleştirmesi
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananları
      • وَيَمْحَقَ
      • mahvetmesi içindir
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri de
      142
      • اَمْ حَسِبْتُمْ
      • yoksa siz sandınız
      • اَنْ تَدْخُلُوا
      • gireceğinizi
      • الْجَنَّةَ
      • cennete
      • وَلَمَّا يَعْلَمِ
      • bilmeden
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا
      • cihad edenleri
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • وَيَعْلَمَ
      • (sınayıp) bilmeden
      • الصَّابِر۪ينَ
      • sabredenleri
      143
      • وَلَقَدْ
      • andolsun ki
      • كُنْتُمْ
      • siz
      • تَمَنَّوْنَ
      • arzuluyordunuz
      • الْمَوْتَ
      • ölümü
      • مِنْ قَبْلِ
      • önce
      • اَنْ تَلْقَوْهُۖ
      • onunla karşılaşmadan
      • فَقَدْ
      • işte
      • رَاَيْتُمُوهُ
      • onu gördünüz
      • وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟
      • ama bakıp duruyorsunuz
      144
      • وَمَا مُحَمَّدٌ
      • Muhammed
      • اِلَّا
      • sadece
      • رَسُولٌۚ
      • bir elçidir
      • قَدْ خَلَتْ
      • gelip geçmiştir
      • مِنْ قَبْلِهِ
      • ondan önce de
      • الرُّسُلُۜ
      • elçiler
      • اَفَا۬ئِنْ
      • şimdi
      • مَاتَ
      • o ölür
      • اَوْ
      • veya
      • قُتِلَ
      • öldürülürse
      • انْقَلَبْتُمْ
      • geriye mi döneceksiniz?
      • عَلٰٓى
      • üzerinde
      • اَعْقَابِكُمْۜ
      • ökçelerinizin
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَنْقَلِبْ
      • geriye dönerse
      • عَلٰى
      • üzerinde
      • عَقِبَيْهِ
      • ökçesi
      • فَلَنْ يَضُرَّ
      • ziyan veremez
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • وَسَيَجْزِي
      • mükafatlandıracaktır
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الشَّاكِر۪ينَ
      • şükredenleri
      145
      • وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ
      • hiçbir kişi için yoktur
      • اَنْ تَمُوتَ
      • ölmek
      • اِلَّا
      • olmadan
      • بِاِذْنِ
      • izni
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • كِتَاباً
      • yazılmıştır
      • مُؤَجَّلاًۜ
      • belirli bir süreye göre
      • وَمَنْ
      • kim
      • يُرِدْ
      • isterse
      • ثَوَابَ
      • sevabını (menfaatini)
      • الدُّنْيَا
      • dünya
      • نُؤْتِه۪
      • kendisine veririz
      • مِنْهَاۚ
      • ondan
      • ثَوَابَ
      • sevabını
      • الْاٰخِرَةِ
      • ahiret
      • مِنْهَاۜ
      • ondan
      • وَسَنَجْزِي
      • mükafatlandıracağız
      • الشَّاكِر۪ينَ
      • şükredenleri
      146
      • وَكَاَيِّنْ
      • nice var ki
      • مِنْ نَبِيٍّ
      • peygamber
      • قَاتَلَۙ
      • çarpıştılar
      • مَعَهُ
      • kendileriyle beraber
      • رِبِّيُّونَ
      • Rabbani (erenler)
      • كَث۪يرٌۚ
      • birçok
      • فَمَا وَهَنُوا
      • yılmadılar
      • لِمَٓا اَصَابَهُمْ
      • başlarında gelenlerden
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَمَا ضَعُفُوا
      • zayıflık göstermediler
      • وَمَا اسْتَكَانُواۜ
      • boyun eğmediler
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الصَّابِر۪ينَ
      • sabredenleri
      147
      • وَمَا كَانَ
      • değildi
      • قَوْلَهُمْ
      • sözleri
      • اِلَّٓا
      • başka
      • اَنْ قَالُوا
      • demelerinden
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • اغْفِرْ
      • bağışla
      • لَنَا
      • bizim
      • ذُنُوبَنَا
      • günahlarımızı
      • وَاِسْرَافَنَا
      • taşkınlığımızı
      • ف۪ٓي اَمْرِنَا
      • işimizde
      • وَثَبِّتْ
      • ve sağlam tut
      • اَقْدَامَنَا
      • ayaklarımızı
      • وَانْصُرْنَا
      • bize yardım eyle
      • عَلَى
      • karşı
      • الْقَوْمِ
      • topluma
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafir
      148
      • فَاٰتٰيهُمُ
      • onlara verdi
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • ثَوَابَ
      • karşılığını
      • الدُّنْيَا
      • hem dünya
      • وَحُسْنَ
      • en güzelini
      • ثَوَابِ
      • karşılığının
      • الْاٰخِرَةِۜ
      • hem ahiret
      • وَاللّٰهُ
      • çünkü Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُحْسِن۪ينَ۟
      • güzel davrananları
      149
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
      • inananlar
      • اِنْ
      • eğer
      • تُط۪يعُوا
      • ita`at ederseniz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • يَرُدُّوكُمْ
      • sizi çevirirler
      • عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ
      • arkanıza (küfre)
      • فَتَنْقَلِبُوا
      • o zaman dönersiniz
      • خَاسِر۪ينَ
      • kaybedenlere
      150
      • بَلِ
      • Hayır
      • اللّٰهُ
      • Allah`tır
      • مَوْلٰيكُمْۚ
      • Mevlanız
      • وَهُوَ
      • O`dur
      • خَيْرُ
      • en iyisi
      • النَّاصِر۪ينَ
      • yardımcıların
      151
      • سَنُلْق۪ي
      • salacağız
      • ف۪ي قُلُوبِ
      • kalblerine
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerin
      • الرُّعْبَ
      • korku
      • بِمَٓا اَشْرَكُوا
      • ortak koştuklarından dolayı
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • مَا لَمْ يُنَزِّلْ
      • indirmediği şeyleri
      • بِه۪
      • kendilerine
      • سُلْطَاناًۚ
      • hiçbir güç
      • وَمَأْوٰيهُمُ
      • gidecekleri yer de
      • النَّارُۜ
      • cehennemdir
      • وَبِئْسَ
      • ne kötüdür
      • مَثْوَى
      • varacağı yer
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalimlerin
      152
      • وَلَقَدْ
      • elbette
      • صَدَقَكُمُ
      • size doğruladı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَعْدَهُٓ
      • (yardım) va`dini
      • اِذْ
      • sürece
      • تَحُسُّونَهُمْ
      • onları öldürdüğünüz
      • بِاِذْنِه۪ۚ
      • kendi izniyle
      • حَتّٰٓى
      • nihayet
      • اِذَا فَشِلْتُمْ
      • siz korktunuz
      • وَتَنَازَعْتُمْ
      • (birbirinizle) çekişip
      • فِي الْاَمْرِ
      • (verilen) emir hakkında
      • وَعَصَيْتُمْ
      • isyan ettiniz
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَٓا اَرٰيكُمْ
      • size gösterdikten
      • مَا تُحِبُّونَۜ
      • sevdiğiniz(galibiyet)i
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • مَنْ
      • kiminiz
      • يُر۪يدُ
      • istiyordu
      • الدُّنْيَا
      • dünyayı
      • وَمِنْكُمْ
      • ve sizden
      • الْاٰخِرَةَۚ
      • ahireti
      • ثُمَّ
      • sonra
      • صَرَفَكُمْ
      • (Allah) geri çevirdi (yenilgiye uğrattı)
      • عَنْهُمْ
      • onlardan
      • لِيَبْتَلِيَكُمْۚ
      • sizi denemek için
      • وَلَقَدْ
      • andolsun ki
      • عَفَا
      • bağışladı
      • عَنْكُمْۜ
      • sizi
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُوفَضْلٍ
      • çok lutufkardır
      • عَلَى
      • karşı
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      153
      • اِذْ تُصْعِدُونَ
      • boyuna uzaklaşıyor
      • وَلَا تَلْوُ۫نَ
      • dönüp bakmıyordunuz
      • عَلٰٓى اَحَدٍ
      • hiç kimseye
      • وَالرَّسُولُ
      • Elçi
      • يَدْعُوكُمْ
      • sizi çağırırken
      • ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ
      • arkanızdan
      • فَاَثَابَكُمْ
      • bundan dolayı size verdi
      • غَماًّ
      • gam
      • بِغَمٍّ
      • gam üstüne
      • لِكَيْلَا تَحْزَنُوا
      • üzülmeyesiniz
      • عَلٰى مَا فَاتَكُمْ
      • ne elinizden gidene
      • وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ
      • ne de başınıza gelene
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • خَب۪يرٌ
      • haberdardır
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızdan
      154
      • ثُمَّ
      • sonra
      • اَنْزَلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • مِنْ بَعْدِ
      • ardından
      • الْغَمِّ
      • o üzüntünün
      • اَمَنَةً
      • bir güven
      • نُعَاساً
      • bir uyku
      • يَغْشٰى
      • bürüyen
      • طَٓائِفَةً
      • bir kısmınızı
      • مِنْكُمْۙ
      • sizden
      • وَطَٓائِفَةٌ
      • bir kısmınız da
      • قَدْ
      • doğrusu
      • اَهَمَّتْهُمْ
      • kaygısına düşmüştü
      • اَنْفُسُهُمْ
      • kendi canlarının
      • يَظُنُّونَ
      • bir zanda bulunuyorlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • غَيْرَ الْحَقِّ
      • haksız
      • ظَنَّ
      • zannı gibi
      • الْجَاهِلِيَّةِۜ
      • cahiliyye
      • يَقُولُونَ
      • diyorlardı
      • هَلْ
      • var mı
      • لَنَا
      • bize
      • مِنَ الْاَمْرِ
      • bu işten
      • مِنْ شَيْءٍۜ
      • bir şey
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الْاَمْرَ كُلَّهُ
      • bütün iş
      • لِلّٰهِۜ
      • Allah`a aittir
      • يُخْفُونَ
      • onlar gizliyorlar
      • ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ
      • içlerinde
      • مَا لَا يُبْدُونَ
      • açıklayamadıklarını
      • لَكَۜ
      • sana
      • يَقُولُونَ
      • diyorlar ki
      • لَوْ كَانَ
      • olsaydı
      • شَيْءٌ
      • bir fayda
      • مَا قُتِلْنَا
      • öldürülmezdik
      • هٰهُنَاۜ
      • burada
      • لَوْ كُنْتُمْ
      • olsaydınız
      • ف۪ي بُيُوتِكُمْ
      • evlerinizde dahi
      • لَبَرَزَ
      • mutlaka boylardı
      • الَّذ۪ينَ كُتِبَ
      • yazılmış olanlar
      • عَلَيْهِمُ
      • üzerine
      • الْقَتْلُ
      • öldürülme(si)
      • اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ
      • yatacakları yeri
      • وَلِيَبْتَلِيَ
      • denemesi içindir
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ
      • göğüslerinizdekini
      • وَلِيُمَحِّصَ
      • ve açığa çıkarması içindir
      • مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
      • kalblerinizdekini
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِذَاتِ
      • özünü
      • الصُّدُورِ
      • göğüslerin
      155
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا
      • yüz çevirip gidenleri
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • يَوْمَ
      • gün
      • الْتَقَى
      • karşılaştığı
      • الْجَمْعَانِۙ
      • iki topluluğun
      • اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ
      • (yoldan) kaydırmak istemişti
      • الشَّيْطَانُ
      • şeytan
      • بِبَعْضِ
      • bazı
      • مَا كَسَبُواۚ
      • yaptıkları işlerden dolayı
      • وَلَقَدْ
      • ama yine de
      • عَفَا
      • affetti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • عَنْهُمْۜ
      • onları
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayandır
      • حَل۪يمٌ۟
      • halimdir
      156
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَكُونُوا
      • olmayın
      • كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler gibi
      • وَقَالُوا
      • ve diyenler
      • لِاِخْوَانِهِمْ
      • gazi kardeşleri için
      • اِذَا
      • zaman
      • ضَرَبُوا
      • sefere çıktıkları
      • فِي الْاَرْضِ
      • yeryüzünde
      • اَوْ
      • ya da
      • كَانُوا غُزًّى
      • savaşa çıktıkları
      • لَوْ
      • eğer
      • كَانُوا
      • olsalardı
      • عِنْدَنَا
      • bizim yanımızda
      • مَا مَاتُوا
      • ölmezlerdi
      • وَمَا قُتِلُواۚ
      • ve vurulmazlardı
      • لِيَجْعَلَ
      • yapar
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • ذٰلِكَ
      • bu (düşünce ve sözlerini)
      • حَسْرَةً
      • dert
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
      • kalblerinde
      • وَاللّٰهُ
      • Allahtır
      • يُحْـي۪
      • yaşatan da
      • وَيُم۪يتُۜ
      • öldüren de
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızı
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      157
      • وَلَئِنْ
      • eğer
      • قُتِلْتُمْ
      • öldürülür
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَوْ
      • ya da
      • مُتُّمْ
      • ölürseniz
      • لَمَغْفِرَةٌ
      • bağışlaması
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَرَحْمَةٌ
      • ve rahmeti
      • خَيْرٌ
      • daha hayırlıdır
      • مِمَّا يَجْمَعُونَ
      • onların topladıklarından
      158
      • وَلَئِنْ
      • elbette
      • مُتُّمْ
      • ölür
      • اَوْ
      • veya
      • قُتِلْتُمْ
      • öldürülürseniz
      • لَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • تُحْشَرُونَ
      • götürüleceksiniz
      159
      • فَبِمَا
      • sebebiyledir ki
      • رَحْمَةٍ
      • rahmeti
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لِنْتَ
      • sen yumuşak davrandın
      • لَهُمْۚ
      • onlara
      • وَلَوْ
      • eğer
      • كُنْتَ
      • olsaydın
      • فَظًّا
      • kaba
      • غَل۪يظَ
      • katı
      • الْقَلْبِ
      • yürekli
      • لَانْفَضُّوا
      • dağılır, giderlerdi
      • مِنْ حَوْلِكَۖ
      • çevrenden
      • فَاعْفُ
      • öyleyse affet
      • عَنْهُمْ
      • onları
      • وَاسْتَغْفِرْ
      • ve mağfiret dile
      • لَهُمْ
      • onlar için
      • وَشَاوِرْهُمْ
      • onlara danış
      • فِي الْاَمْرِۚ
      • işini
      • فَاِذَا
      • zaman
      • عَزَمْتَ
      • karar verdiğin
      • فَتَوَكَّلْ
      • dayan
      • عَلَى اللّٰهِۜ
      • Allah`a
      • اِنَّ
      • çünkü
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُتَوَكِّل۪ينَ
      • kendine dayanıp güvenenleri
      160
      • اِنْ
      • eğer
      • يَنْصُرْكُمُ
      • size yardım ederse
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • فَلَا
      • artık yoktur
      • غَالِبَ
      • yenecek
      • لَكُمْۚ
      • sizi
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • يَخْذُلْكُمْ
      • sizi yüz üstü bırakırsa
      • فَمَنْ
      • kim
      • ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ
      • size yardım edebilir
      • مِنْ بَعْدِه۪ۜ
      • O`ndan sonra
      • وَعَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَلْيَتَوَكَّلِ
      • dayansınlar
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • Mü`minler
      161
      • وَمَا كَانَ
      • olur şey değildir
      • لِنَبِيٍّ
      • bir peygamberin
      • اَنْ يَغُلَّۜ
      • hiyanet etmesi
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَغْلُلْ
      • hıyanet ederse
      • يَأْتِ
      • boynuna yüklenip getirir
      • بِمَا غَلَّ
      • hıyanet ettiği şeyi
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۚ
      • kıyamet
      • ثُمَّ
      • sonra
      • تُوَفّٰى
      • tastamam verilir
      • كُلُّ نَفْسٍ
      • herkese
      • مَا كَسَبَتْ
      • kazandığı
      • وَهُمْ
      • ve onlar
      • لَا يُظْلَمُونَ
      • hiçbir haksızlığa uğratılmazlar
      162
      • اَفَمَنِ
      • hiç olur mu?
      • اتَّبَعَ
      • uyan
      • رِضْوَانَ
      • rızasına
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • كَمَنْ
      • adam gibi
      • بَٓاءَ
      • uğrayan
      • بِسَخَطٍ
      • hışmına
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَمَأْوٰيهُ
      • yeri de
      • جَهَنَّمُۜ
      • cehennem olan
      • وَبِئْسَ
      • ne kötü
      • الْمَص۪يرُ
      • sonuçtur orası
      163
      • هُمْ
      • O(insa)nlar
      • دَرَجَاتٌ
      • derece derecedirler
      • عِنْدَ
      • katında
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
      • onların yaptıklarını
      164
      • لَقَدْ
      • andolsun ki
      • مَنَّ
      • büyük lutufta bulundu
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      • اِذْ بَعَثَ
      • göndermekle
      • ف۪يهِمْ
      • kendilerine
      • رَسُولاً
      • bir elçi
      • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
      • kendi içlerinden
      • يَتْلُوا
      • okuyan
      • عَلَيْهِمْ
      • onlara
      • اٰيَاتِه۪
      • (Allah`ın) ayetlerini
      • وَيُزَكّ۪يهِمْ
      • kendilerini yücelten
      • وَيُعَلِّمُهُمُ
      • ve kendilerine öğreten
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْحِكْمَةَۚ
      • ve hikmeti
      • وَاِنْ كَانُوا
      • bulunuyorlarken
      • مِنْ قَبْلُ
      • daha önce
      • لَف۪ي
      • içinde
      • ضَلَالٍ
      • bir sapıklık
      • مُب۪ينٍ
      • açık
      165
      • اَوَلَمَّٓا
      • gelince mi
      • اَصَابَتْكُمْ
      • sizin başınıza
      • مُص۪يبَةٌ
      • bir bela
      • قَدْ
      • doğrusu
      • اَصَبْتُمْ
      • onların başlarına getirdiğiniz halde
      • مِثْلَيْهَاۙ
      • onun iki katını
      • قُلْتُمْ
      • dediniz
      • اَنّٰى
      • nereden (başımıza geldi)
      • هٰذَاۜ
      • bu
      • قُلْ
      • de ki
      • هُوَ
      • O (bela)
      • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ
      • kendinizdendir
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • herşeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirdir
      166
      • وَمَٓا اَصَابَكُمْ
      • sizin başınıza gelen
      • يَوْمَ
      • gün
      • الْتَقَى
      • karşılaştığı
      • الْجَمْعَانِ
      • iki topluluğun
      • فَبِاِذْنِ
      • ancak izniyle olmuştur
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَلِيَعْلَمَ
      • bilmesi için
      • الْمُؤْمِن۪ينَۙ
      • inananları
      167
      • وَلِيَعْلَمَ
      • ve bilmesi için
      • الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ
      • iki yüzlülük edenleri
      • وَق۪يلَ
      • dendiği halde
      • لَهُمْ
      • onlara
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • قَاتِلُوا
      • savaşın
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَوِ
      • ya da
      • ادْفَعُواۜ
      • savunun
      • قَالُوا
      • dediler
      • لَوْ
      • eğer
      • نَعْلَمُ
      • bilseydik
      • قِتَالاً
      • savaş (olacağını)
      • لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ
      • sizinle gelirdik
      • هُمْ
      • onlar
      • لِلْكُفْرِ
      • küfre
      • يَوْمَئِذٍ
      • o gün
      • اَقْرَبُ
      • yakın idiler
      • مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ
      • imandan çok
      • يَقُولُونَ
      • söylüyorlar
      • بِاَفْوَاهِهِمْ
      • ağızlarıyla
      • مَا لَيْسَ
      • olmayanı
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
      • kalblerinde
      • وَاللّٰهُ
      • halbuki Allah
      • اَعْلَمُ
      • çok iyi bilmektedir
      • بِمَا
      • şeyi
      • يَكْتُمُونَۚ
      • içlerinde sakladıkları
      168
      • الَّذ۪ينَ قَالُوا
      • diyenlere
      • لِاِخْوَانِهِمْ
      • kardeşleri için
      • وَقَعَدُوا
      • (Savaştan geri kalıp) oturarak
      • لَوْ
      • eğer
      • اَطَاعُونَا
      • bizim sözümüzü tutsalardı
      • مَا قُتِلُواۜ
      • öldürülmezlerdi
      • قُلْ
      • de ki;
      • فَادْرَؤُ۫ا
      • savınız
      • عَنْ اَنْفُسِكُمُ
      • kendinizden
      • الْمَوْتَ
      • ölümü
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      169
      • وَلَا تَحْسَبَنَّ
      • sanma
      • الَّذ۪ينَ قُتِلُوا
      • öldürülenleri
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَمْوَاتاًۜ
      • ölüler
      • بَلْ
      • hayır
      • اَحْيَٓاءٌ
      • (onlar) diridirler
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْ
      • Rableri
      • يُرْزَقُونَۙ
      • rızıklanmaktadırlar
      170
      • فَرِح۪ينَ
      • sevinirler
      • بِمَٓا اٰتٰيهُمُ
      • kendilerine verdiklerinden
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مِنْ فَضْلِه۪ۙ
      • keremiyle
      • وَيَسْتَبْشِرُونَ
      • ve müjdelemek isterler
      • بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا
      • henüz yetişemeyenlere de
      • بِهِمْ
      • kendilerine
      • مِنْ خَلْفِهِمْۙ
      • arkalarından
      • اَلَّا خَوْفٌ
      • korku olmadığına
      • عَلَيْهِمْ
      • onlara
      • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ
      • onların da üzüntüye uğramayacaklarına
      171
      • يَسْتَبْشِرُونَ
      • sevinirler
      • بِنِعْمَةٍ
      • ni`metine
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَفَضْلٍۙ
      • ve lutfuna
      • وَاَنَّ
      • ve muhakkak
      • اللّٰهَ
      • Allah`ın
      • لَا يُض۪يعُ
      • zayi etmeyeceğine
      • اَجْرَ
      • ecrini
      • الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ
      • mü`minlerin
      172
      • الَّذ۪ينَ
      • O(mü`mi)nler ki
      • اسْتَجَابُوا
      • çağrısına uydular
      • لِلّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَالرَّسُولِ
      • ve Elçinin
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra bile
      • مَٓا اَصَابَهُمُ
      • isabet ettikten
      • الْقَرْحُۜۛ
      • yara
      • لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا
      • güzel davrananlar
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • وَاتَّقَوْا
      • ve korunanlar için
      • اَجْرٌ
      • ecir vardır
      • عَظ۪يمٌۚ
      • pek büyük
      173
      • الَّذ۪ينَ
      • onlar ki
      • قَالَ
      • deyince
      • لَهُمُ
      • kendilerine
      • النَّاسُ
      • halk
      • اِنَّ النَّاسَ
      • (Düşman) İnsanlar
      • قَدْ
      • muhakkak
      • جَمَعُوا
      • (ordu) toplamışlar
      • لَكُمْ
      • size karşı
      • فَاخْشَوْهُمْ
      • onlardan korkun
      • فَزَادَهُمْ
      • (bu söz) onların artırdı
      • ا۪يمَاناًۗ
      • imanını
      • وَقَالُوا
      • ve dediler
      • حَسْبُنَا
      • bize yeter
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَنِعْمَ
      • ne güzel
      • الْوَك۪يلُ
      • vekildir
      174
      • فَانْقَلَبُوا
      • bundan dolayı geri döndüler
      • بِنِعْمَةٍ
      • bir ni`met
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`tan
      • وَفَضْلٍ
      • ve bollukla
      • لَمْ يَمْسَسْهُمْ
      • kendilerine dokunmadı
      • سُٓوءٌۙ
      • hiçbir kötülük
      • وَاتَّبَعُوا
      • ve uydular
      • رِضْوَانَ
      • rızasına
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُوفَضْلٍ
      • lutuf sahibidir
      • عَظ۪يمٍ
      • büyük
      175
      • اِنَّمَا
      • Şüphesiz
      • ذٰلِكُمُ
      • işte o
      • الشَّيْطَانُ
      • şeytan
      • يُخَوِّفُ
      • sizi korkutuyor
      • اَوْلِيَٓاءَهُۖ
      • kendi dostlarından
      • فَلَا تَخَافُوهُمْ
      • onlardan korkmayın
      • وَخَافُونِ
      • benden korkun
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • مُؤْمِن۪ينَ
      • inanmış
      176
      • وَلَا يَحْزُنْكَ
      • seni üzmesin
      • الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ
      • koşanlar
      • فِي الْكُفْرِۚ
      • inkara
      • اِنَّهُمْ
      • onlar
      • لَنْ يَضُرُّوا
      • zarar veremezler
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • يُر۪يدُ
      • istiyor
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اَلَّا يَجْعَلَ
      • koymamak
      • لَهُمْ
      • onlara
      • حَظًّا
      • hiçbir nasip
      • فِي الْاٰخِرَةِۚ
      • ahirette
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • عَظ۪يمٌ
      • büyük
      177
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
      • satın alanlar
      • الْكُفْرَ
      • inkarı
      • بِالْا۪يمَانِ
      • iman karşılığında
      • لَنْ يَضُرُّوا
      • zarar vermezler
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۚ
      • hiçbir
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      178
      • وَلَا يَحْسَبَنَّ
      • sanmasınlar ki
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenler
      • اَنَّمَا نُمْل۪ي
      • süre vermemiz
      • لَهُمْ
      • kendilerine
      • خَيْرٌ
      • hayırlıdır
      • لِاَنْفُسِهِمْۜ
      • kendileri için
      • اِنَّمَا نُمْل۪ي
      • biz süre veriyoruz ki
      • لَهُمْ
      • onlara
      • لِيَزْدَادُٓوا
      • artırsınlar
      • اِثْماًۚ
      • günahı
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • مُه۪ينٌ
      • alçaltıcı
      179
      • مَا كَانَ
      • değildir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • لِيَذَرَ
      • bırakacak
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minleri
      • عَلٰى
      • (şu) üzerinde
      • مَٓا اَنْتُمْ
      • bulunduğunuz
      • عَلَيْهِ
      • hal üzere
      • حَتّٰى
      • kadar
      • يَم۪يزَ
      • ayırıncaya
      • الْخَب۪يثَ
      • pis olanı
      • مِنَ الطَّيِّبِۜ
      • temizden
      • وَمَا كَانَ
      • ve değildir
      • لِيُطْلِعَكُمْ
      • sizi vakıf kılacak
      • عَلَى الْغَيْبِ
      • gaybe
      • وَلٰكِنَّ
      • fakat
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يَجْتَب۪ي
      • seçer (onu gaybe vakıf kılar)
      • مِنْ رُسُلِه۪
      • elçilerinden
      • مَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • فَاٰمِنُوا
      • o halde inanın
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَرُسُلِه۪ۚ
      • ve elçilerine
      • وَاِنْ
      • eğer
      • تُؤْمِنُوا
      • inanır
      • وَتَتَّقُوا
      • ve (günahlardan) korunursanız
      • فَلَكُمْ
      • sizin için vardır
      • اَجْرٌ
      • mükafat
      • عَظ۪يمٌ
      • büyük
      180
      • وَلَا يَحْسَبَنَّ
      • sanmasınlar
      • الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ
      • cimrilik edenler
      • بِمَٓا اٰتٰيهُمُ
      • kendilerine verdiğine
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مِنْ فَضْلِه۪
      • kereminden
      • هُوَ
      • onu
      • خَيْراً
      • hayırlı
      • لَهُمْۜ
      • kendileri için
      • بَلْ
      • (hayır) bilakis
      • هُوَ
      • o
      • شَرٌّ
      • şerlidir
      • سَيُطَوَّقُونَ
      • boyunlarına dolandırılacaktır
      • مَا
      • şeyler
      • بَخِلُوا بِهِ
      • cimrilik ettikleri
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • م۪يرَاثُ
      • mirası
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۜ
      • ve yerin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızı
      • خَب۪يرٌ۟
      • haber alandır
      181
      • لَقَدْ
      • doğrusu
      • سَمِـعَ
      • işitti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • قَوْلَ
      • sözünü
      • الَّذ۪ينَ قَالُٓوا
      • diyenlerin
      • اِنَّ
      • muhakkak
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • فَق۪يرٌ
      • fakirdir
      • وَنَحْنُ
      • biz
      • اَغْنِيَٓاءُۢ
      • zenginiz
      • سَنَكْتُبُ
      • yazacağız
      • مَا قَالُوا
      • onların dediklerini
      • وَقَتْلَهُمُ
      • ve öldürmelerini
      • الْاَنْبِيَٓاءَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۙ
      • haksız yere
      • وَنَقُولُ
      • ve diyeceğiz
      • ذُوقُوا
      • tadın
      • عَذَابَ
      • azabını
      • الْحَر۪يقِ
      • yangın
      182
      • ذٰلِكَ
      • bu
      • بِمَا قَدَّمَتْ
      • yapıp öne sürdürdüğünün karşılığıdır
      • اَيْد۪يكُمْ
      • sizin ellerinizin
      • وَاَنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَيْسَ
      • asla değildir
      • بِظَلَّامٍ
      • zulmedici
      • لِلْعَب۪يدِۚ
      • kullara
      183
      • الَّذ۪ينَ قَالُٓوا
      • onlar dediler
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَهِدَ
      • and verdi ki
      • اِلَيْنَٓا
      • bize
      • اَلَّا نُؤْمِنَ
      • inanmayalım
      • لِرَسُولٍ
      • hiçbir elçiye
      • حَتّٰى
      • kadar
      • يَأْتِيَنَا
      • bize getirinceye
      • بِقُرْبَانٍ
      • bir kurban
      • تَأْكُلُهُ
      • yiyeceği
      • النَّارُۜ
      • ateşin
      • قُلْ
      • de ki
      • قَدْ
      • elbette
      • جَٓاءَكُمْ
      • size gelmişti
      • رُسُلٌ
      • elçiler
      • مِنْ قَبْل۪ي
      • benden önce
      • بِالْبَيِّنَاتِ
      • açık deliller getiren
      • وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ
      • ve bu dediğinizi de
      • فَلِمَ
      • niçin
      • قَتَلْتُمُوهُمْ
      • onları öldürdünüz
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • idiyseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      184
      • فَاِنْ
      • eğer
      • كَذَّبُوكَ
      • seni yalanladılarsa
      • فَقَدْ
      • doğrusu
      • كُذِّبَ
      • yalanlanmıştı
      • رُسُلٌ
      • peygamberler de
      • مِنْ قَبْلِكَ
      • senden önce
      • جَٓاؤُ۫
      • getiren
      • بِالْبَيِّنَاتِ
      • açık deliller
      • وَالزُّبُرِ
      • hikmetli sahifeler
      • وَالْكِتَابِ
      • ve Kitabı
      • الْمُن۪يرِ
      • aydınlatıcı
      185
      • كُلُّ
      • her
      • نَفْسٍ
      • can
      • ذَٓائِقَةُ
      • tadacaktır
      • الْمَوْتِۜ
      • ölümü
      • وَاِنَّمَا
      • şüphesiz
      • تُوَفَّوْنَ
      • size eksiksiz verilecektir
      • اُجُورَكُمْ
      • ecirleriniz
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • فَمَنْ
      • kim ki hemen
      • زُحْزِحَ
      • çekilip kurtarılır da
      • عَنِ النَّارِ
      • ateşin elinden
      • وَاُدْخِلَ
      • sokulursa
      • الْجَنَّةَ
      • cennete
      • فَقَدْ
      • işte o
      • فَازَۜ
      • kurtuluşa ermiştir
      • وَمَا
      • değildir
      • الْحَيٰوةُ
      • hayatı
      • الدُّنْيَٓا
      • dünya
      • اِلَّا
      • başka bir şey
      • مَتَاعُ
      • zevkten
      • الْغُرُورِ
      • aldatıcı
      186
      • لَتُبْلَوُنَّ
      • deneneceksiniz
      • ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ
      • mallarınız hususunda
      • وَاَنْفُسِكُمْ
      • ve canlarınız
      • وَلَتَسْمَعُنَّ
      • (sözler) duyacaksınız
      • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • kendilerine verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • مِنْ قَبْلِكُمْ
      • sizden önce
      • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا
      • ve ortak koşanlardan
      • اَذًى
      • incitici
      • كَث۪يراًۜ
      • çok
      • وَاِنْ
      • ama
      • تَصْبِرُوا
      • sabreder
      • وَتَتَّقُوا
      • korunursanız
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • ذٰلِكَ
      • işte bunlar
      • مِنْ عَزْمِ
      • yapmağa değer
      • الْاُمُورِ
      • işlerdendir
      187
      • وَاِذْ
      • hani
      • اَخَذَ
      • almıştı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • م۪يثَاقَ
      • diye söz
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • kendilerine verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • لَتُبَيِّنُنَّهُ
      • onu mutlaka açıklayacaksınız
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ
      • gizlemeyeceksiniz
      • فَنَبَذُوهُ
      • fakat onlar (verdikleri sözü) attılar
      • وَرَٓاءَ
      • ardına
      • ظُهُورِهِمْ
      • sırtlarının
      • وَاشْتَرَوْا
      • ve aldılar
      • بِه۪
      • karşılığında
      • ثَمَناً
      • para
      • قَل۪يلاًۜ
      • birkaç
      • فَبِئْسَ
      • ne kötü şey
      • مَا يَشْتَرُونَ
      • satın alıyorlar
      188
      • لَا تَحْسَبَنَّ
      • sanma
      • الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ
      • sevinen
      • بِمَٓا اَتَوْا
      • o ettiklerine
      • وَيُحِبُّونَ
      • sevenlerin
      • اَنْ يُحْمَدُوا
      • övülmeyi
      • بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا
      • yapmadıkları şeylerle
      • فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ
      • ve zannetme
      • بِمَفَازَةٍ
      • kurtulacaklarını
      • مِنَ الْعَذَابِۚ
      • azabdan
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      189
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مُلْكُ
      • mülkü
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۜ
      • ve yerin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • herşeye
      • قَد۪يرٌ۟
      • kadirdir
      190
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي خَلْقِ
      • yaratılışında
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِ
      • ve yerin
      • وَاخْتِلَافِ
      • gidip gelişinde
      • الَّيْلِ
      • gecenin
      • وَالنَّهَارِ
      • ve gündüzün
      • لَاٰيَاتٍ
      • ibretler vardır
      • لِاُو۬لِي
      • sahipleri için
      • الْاَلْبَابِۚ
      • sağduyu
      191
      • الَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ
      • onlar anarlar
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • قِيَاماً
      • ayakta
      • وَقُعُوداً
      • oturarak
      • وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ
      • ve yanları üzerine yatarken
      • وَيَتَفَكَّرُونَ
      • düşünürler
      • ف۪ي خَلْقِ
      • yaratılışı üzerinde
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۚ
      • ve yerin
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz (derler)
      • مَا خَلَقْتَ
      • yaratmadın
      • هٰذَا
      • bunu
      • بَاطِلاًۚ
      • boş yere
      • سُبْحَانَكَ
      • sen yücesin
      • فَقِنَا
      • bizi koru
      • عَذَابَ
      • azabından
      • النَّارِ
      • ateş
      192
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّكَ
      • sen
      • مَنْ
      • birini
      • تُدْخِلِ
      • soktun mu
      • النَّارَ
      • ateşe
      • فَقَدْ
      • muhakkak
      • اَخْزَيْتَهُۜ
      • onu perişan etmişsindir
      • وَمَا
      • yoktur
      • لِلظَّالِم۪ينَ
      • zalimlerin
      • مِنْ اَنْصَارٍ
      • yardımcıları
      193
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّـنَا
      • şüphesiz biz
      • سَمِعْنَا
      • işittik
      • مُنَادِياً
      • bir davetçi
      • يُنَاد۪ي
      • çağıran
      • لِلْا۪يمَانِ
      • imana
      • اَنْ اٰمِنُوا
      • inanın (diyerek)
      • بِرَبِّكُمْ
      • Rabbinize
      • فَاٰمَنَّاۗ
      • hemen inandık
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • فَاغْفِرْ لَنَا
      • bağışla
      • ذُنُوبَنَا
      • bizim günahlarımızı
      • وَكَفِّرْ عَنَّا
      • ört
      • سَيِّـَٔاتِنَا
      • kötülüklerimizi
      • وَتَوَفَّـنَا
      • canımızı al
      • مَعَ
      • beraber
      • الْاَبْرَارِۚ
      • iyilerle
      194
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • وَاٰتِنَا
      • bize ver
      • مَا وَعَدْتَنَا
      • va`dettiğini
      • عَلٰى رُسُلِكَ
      • elçilerine
      • وَلَا تُخْزِنَا
      • bizi rezil, perişan etme
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • اِنَّكَ
      • zira sen
      • لَا تُخْلِفُ
      • caymazsın
      • الْم۪يعَادَ
      • verdiğin sözden
      195
      • فَاسْتَجَابَ
      • karşılık verdi
      • لَهُمْ
      • onlara
      • رَبُّهُمْ
      • Rableri
      • اَنّ۪ي
      • Ben
      • لَٓا اُض۪يعُ
      • zayi etmeyeceğim
      • عَمَلَ
      • işini
      • عَامِلٍ
      • hiçbir çalışanın
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • مِنْ ذَكَرٍ
      • erkek
      • اَوْ
      • veya
      • اُنْثٰىۚ
      • kadın
      • بَعْضُكُمْ
      • hepiniz
      • مِنْ بَعْضٍۚ
      • birbirinizdensiniz
      • فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
      • göç edenler
      • وَاُخْرِجُوا
      • çıkarılanlar
      • مِنْ دِيَارِهِمْ
      • yurtlarından
      • وَاُو۫ذُوا
      • işkence edilenler
      • ف۪ي سَب۪يل۪ي
      • benim yolumda
      • وَقَاتَلُوا
      • vuruşanlar
      • وَقُتِلُوا
      • ve öldürülenler…
      • لَاُكَفِّرَنَّ
      • elbette örteceğim
      • عَنْهُمْ
      • onların
      • سَيِّـَٔاتِهِمْ
      • kötülüklerini
      • وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ
      • ve onları sokacağım
      • جَنَّاتٍ
      • cennetlere
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُۚ
      • ırmaklar
      • ثَوَاباً
      • bir karşılık olarak
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عِنْدَهُ
      • katındadır
      • حُسْنُ
      • en güzeli
      • الثَّوَابِ
      • karşılıkların
      196
      • لَا يَغُرَّنَّكَ
      • seni aldatmasın
      • تَقَلُّبُ
      • gezip dolaşması
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerin
      • فِي الْبِلَادِۜ
      • şehirlerde
      197
      • مَتَاعٌ
      • bir geçimdir
      • قَل۪يلٌ
      • azıcık
      • ثُمَّ
      • sonra
      • مَأْوٰيهُمْ
      • gidecekleri yer
      • جَهَنَّمُۜ
      • cehennemdir
      • وَبِئْسَ
      • ne kötü
      • الْمِهَادُ
      • bir yataktır (orası)
      198
      • لٰكِنِ
      • fakat
      • الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا
      • korkanlar için
      • رَبَّهُمْ
      • Rablerinden
      • لَهُمْ
      • vardır
      • جَنَّاتٌ
      • cennetler
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • ebedi kalacaklar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • نُزُلاً
      • ağırlanacaklardır
      • مِنْ عِنْدِ
      • tarafından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَمَا
      • bulunan (ödüller) ise
      • عِنْدَ
      • yanında
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • خَيْرٌ
      • daha hayırlıdır
      • لِلْاَبْرَارِ
      • iyiler için
      199
      • وَاِنَّ
      • doğrusu
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَمَنْ
      • öyleleri var ki
      • يُؤْمِنُ
      • inanırlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • indirilene
      • اِلَيْكُمْ
      • size
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • ve indirilene
      • اِلَيْهِمْ
      • kendilerine
      • خَاشِع۪ينَ
      • saygılıdırlar
      • لِلّٰهِۙ
      • Allah`a karşı
      • لَا يَشْتَرُونَ
      • satmazlar
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • ثَمَناً
      • paraya
      • قَل۪يلاًۜ
      • azıcık
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • onların da
      • لَهُمْ
      • vardır
      • اَجْرُهُمْ
      • ödülleri
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْۜ
      • Rableri
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • سَر۪يعُ
      • çabuk görendir
      • الْحِسَابِ
      • hesabı
      200
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • اصْبِرُوا
      • sabredin
      • وَصَابِرُوا
      • sabırda direnin
      • وَرَابِطُوا
      • savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun
      • وَاتَّقُوا
      • ve korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulurki
      • تُفْلِحُونَ
      • başarıya eresiniz

(75) وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهٖٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِدٖينَارٍ لَا يُؤَدِّهٖٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًؕ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّٖنَ سَبٖيلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Ehl-i kitap’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar “Ümmîlere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler.

Önceki âyetlerde Ehl-i kitabın müslümanların inanç hayatını sarsmayı hedefleyen, dolayısıyla taraflar arasında diyalog kurulmasına engel teşkil eden davranışlarına değinilmişti. Bu bölümde ise onların beşerî ilişkiler alanındaki bazı olumsuz davranışlarına ve bunları nasıl yanlış bir temele dayandırmaya çalıştıklarına yer verilmektedir.

Âyette Ehl-i kitap arasında emanete riayet hususunda birbirine tamamen zıt iki anlayış ve uygulamanın görüldüğü bildirilirken, önce ahlâkî erdemlere bağlılığını koruyanların davranışına dikkat çekilerek iyilerin davranışı öne çıkarılmaktadır.

Burada genel olarak Ehl-i kitap’tan söz edilmekle beraber, bu âyetle devamındaki âyetler tarihî bilgilerin ve hadîs-i şeriflerin ışığında incelendiğinde, özellikle kutsal kitaplarındaki ifade ve hükümleri çarpıtarak takdim eden yahudilerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Bazı yahudi din adamları, yahudilerin kendi dinlerinden olmayanlara karşı yapacakları haksızlıklardan ötürü sorumlu olmayacakları yorumunu yaymışlardı. İşte 75. âyette, bu anlayışın bir uzantısı olarak Ehl-i kitap’tan bir kesimin, kutsal bir kitapları bulunmayan Araplar’a “ümmîler” diyerek onları hafife alıp mallarını haklı bir gerekçe olmaksızın yiyebilecekleri ve bu yüzden de hiçbir veballerinin olmayacağı iddiasında bulunduklarına işaret edilmektedir. Her iki davranış biçiminin hayret anlamı içeren cümle yapısı içinde ifade edilmiş olduğunu belirten İbn Âşûr, bunlardan birincisini “Kendi çevrelerinde emanete hıyaneti meşrû sayan bir anlayış hâkim olmasına rağmen dürüstlükten ayrılmayan insanlar da var!” şeklinde, ikincisini “Allah’ın kitabına tâbi olduklarını iddia ettikleri halde emanete hıyaneti ahlâka uygun sayabilen kişiler de var!” şeklinde açıklar (III, 285).

Bir yoruma göre yahudiler bu sözü mutlak biçimde değil müslüman olan Araplar’ı kastederek söylüyorlardı. Bazı yahudiler Câhiliye döneminde kendileriyle ticaret yaptıkları Araplar’dan bir kısmı İslâmiyet’i kabul edince, bu ifadenin arkasına sığınarak onlara olan borçlarını ödemek istemediler. Râzî, bu yorumu aktardıktan sonra onların anılan tutumu hakkında şöyle bir gerekçe zikreder: Muhtemelen Yahudilik’te bâtıl bir dinden başka bir bâtıl dine geçen mürted sayılıyordu; onların nazarında İslâm da bâtıl olduğundan müslüman Araplar’a mürted gözüyle bakıyorlardı (VIII, 102, “ümmî” kelimesinin anlamı için bk. A‘râf 7/157-158).

Tefsirlerde bu âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak her iki davranış biçimine örnek teşkil eden olaylar da zikredilir (Taberî, III, 318-319; Nîsâbûrî, III, 230). Bu çerçevedeki rivayetler ve yorumlar ne olursa olsun âyetin şu hususlara dikkat çekip uyarı ve öğütte bulunduğu açıktır: Yüce Allah hiç kimse veya zümreye başkalarının haklarını gasbetme müsaadesi vermemiştir. Bu konuda kendilerinin imtiyaz sahibi olduğunu iddia edenler Allah’a iftira etmiş olurlar. Nitekim bu âyet indiğinde Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Allah’ın düşmanları yalan söylemişler; Câhiliye döneminin (kötü olan) her şeyi ayaklarımın altındadır; emanete gelince, sahibi iyi olsun kötü olsun o yerine verilir” (İbn Mâce, “Menâsik”, 84; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 54; İbn Atıyye, I, 458). Şu halde Ehl-i kitap’tan bir kısım din istismarcılarının başvurduğu bu yöntemin ilâhî dinlerde sağlam bir dayanağının bulunamayacağı asla gözden uzak tutulmamalı, böyle bir anlayışın sosyal barış için ne büyük tehlikelere yol açabileceği üzerinde herkes dikkatle düşünmelidir; hele müslümanlar asla onlara özenerek veya misilleme yaparak birtakım menfaatler uğruna hak gasbına tevessül etmemeli, ahlâkî değerlerin korunmasında titiz davranarak cihana örnek olmalıdırlar. Öte yandan gerek âyetteki tasvirden gerekse anılan hadisten, İslâm’ın insanların eylemleri hakkında topyekün bir yargı ortaya koyma değil, doğruyla yanlışı ayırt etme esasına dayalı bir değerlendirme yapma anlayışını onayladığı sonucu çıkmaktadır.

Meâlinde “yüklerle mal” şeklinde karşılanan kıntâr kelimesi emanet edilen miktarın çokluğunu, “bir dinar” da azlığını belirtmektedir (İbn Atıyye, I, 458).

Âyette geçen “emanet etme” ve “tediye etme” anlamına gelen fiiller, burada genel olarak güven esasına dayalı “borç” ilişkisinin kastedildiğini göstermektedir. Âyette bunun mutlaka aynî (muayyen bir şeyi verme ile ilgili) olduğunu gösteren bir kayıt yoktur. Satım, ödünç, âriyet ve vedîa gibi akidler çerçevesinde kişinin borçlandığı her türlü edimi kapsar (Râzî, VIII, 101). Bu sebeple meâlinde “öder” fiili kullanılmıştır.

Kurtubî bu âyette –bazılarının iddia ettiğinin aksine– Ehl-i kitabın bir kısmının da olsa şahitlik ehliyetini gösteren bir delil bulunmadığını belirtir; bunu desteklemek üzere, müslümanların fâsıklarından da emanete riayet edenler bulunduğunu fakat şahitliklerinin kabul edilmediğini hatırlatır (IV, 18).

(76) بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِهٖ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّقٖينَ

Hayır, öyle değil! Her kim ahdine vefa gösterir ve günah işlemekten sakınırsa, bilsin ki Allah o sakınanları sever.

Bu âyetin “… her kim ahdine vefa gösterirse…” şeklinde çevrilen kısma, sonraki âyetle bağ kurularak “her kim Allah’a verdiği sözü yerine getirirse” şeklinde mâna vermek de mümkündür.

Nîsâbûrî, âyetin sonunda “Allah o sakınanları sever” denmekle yetinilmesini şöyle açıklar: Vefa ve takvâ bütün erdemlerin temelidir. Her müttaki ahde vefalıdır, fakat aksi daima geçerli değildir. Bu sebeple takvâ sahiplerinin Allah’ın sevgisine mazhar olacaklarına değinilmekle yetinilmiştir (Nîsâbûrî, III, 232; “ahid” ve “Allah’a verilen söz”ün anlamları ve önemi hakkında bk. Bakara 2/27, 40; “takvâ” hakkında bk. Bakara 2/197; A‘râf 7/26; “yemin” hakkında bk. Bakara 2/224, 225; Mâide 5/89).

(77) اِنَّ الَّذٖينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَلٖيلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّٖيهِمْࣕ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle satanlara gelince, işte onların âhirette hiç nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem veren bir azap vardır.

Râzî âyetin yahudiler hakkında olduğunda tereddüt bulunmadığı kanaatindedir. Zira ona göre yahudiler hakkında olduğunda şüphe bulunmayan 78. âyet bu âyete atfedilmiştir (VIII, 106-107).

Tefsir ve hadis kaynaklarında bu âyetin nüzûl sebebi açıklanırken, Ehl-i kitap’tan bazılarının, yeminin kutsallığını hiçe sayarak menfaat elde etmeye çalıştıklarını ortaya koyan olaylara yer verilir (meselâ bk. İbn Atıyye, I, 459-460). Bu olaylar âyetin anlaşılmasında canlı birer örnek teşkil etmekle beraber, esasen burada âhiret inancına sahip olan herkese, Allah’ı kendi sözüne kalkan yaparak hak gasbetmeye çalışmanın ağır sonuçları üzerinde düşünme çağrısı yapılmaktadır. Bu âyette Allah’a verilen sözü ve O’nun yüce adı ortaya konarak yapılan beyanları dünyevî çıkarlar uğruna satma eylemi hakkında yer alan ifadeler dikkatle incelenirse, bunun haram kılınan diğer birçok fiile göre çok daha vahim sonuçları olduğu anlaşılır. Gerçekten, insanoğlu nefsinin tutkularına esir düşerek günah ve cezayı mûcip olduğunu bildiği halde bazı yasak eylemlerden uzak duramasa bile, bu âyetteki ikaza rağmen, âhiret hayatının varlığına inanan hiçbir akıl ve iz’an sahibi geçici bazı dünyevî çıkar ve hazlar uğruna ebedî âhiret nimetlerinden yoksun kalmayı, üstelik Allah’ın kendilerini muhatap kabul etmeyip yüzüne bile bakmayacağı kimselerden olmayı, dolayısıyla O’nun engin af ve mağfiretinin kapılarını kendi eliyle kendi suratına kapatmayı, sonunda da elem verici bir azaba çarptırılmayı göze alma anlamına gelen bu çirkin yola tevessül etmez.

Allah’ın bu kimselerle konuşmaması ve onlara bakmamasından maksat, onların Allah Teâlâ nezdinde hiçbir değerlerinin ve itibarlarının olmaması, O’nun gazabına müstahak olmaları; Allah’ın onları temize çıkarmaması (“tezkiye” etmemesi), onları bağışlamaması ve günahlardan arındırmaması ya da sâlih kullarına lâyık gördüğü övgüden onları yoksun bırakmasıdır ki bunlar kulluk bilincine sahip kişi için gerçekten çok vahim sonuçlardır (İbn Atıyye, I, 460; Zemahşerî, I, 197).

Kurtubî bu âyetten, –bazı hadislerde de açıkça belirtildiği üzere– lehine hüküm verilen kişinin gerçeği bilmesi halinde, hâkimin objektif delillere binaen verdiği kararın haksız kazancı helâl hale getirmeyeceği hükmünün çıktığını belirtir (IV, 120).

(78) وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَرٖيقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.

Bu ve devamındaki âyetlerde Ehl-i kitap’tan bir grubun kendi kitaplarındaki bilgileri çarpıtmalarına özel olarak değinildikten sonra, her akıl sahibinin kabul edeceği hakikatleri göz önüne almamalarının müslümanlarla kendi aralarındaki diyaloga engel teşkil ettiğine dikkat çekilmektedir.

Yukarıda 69-74. âyetlerde Ehl-i kitap’tan bazılarının, müslümanların Kur’an-ı Kerîm’e olan güvenlerini sarsmaya yönelik şaşırtma taktiklerine yer verilmiş ve onların gerçekte sadece kendilerini aldattıkları belirtilmişti. 78. âyette ise bir de kendi kitaplarındakileri yanlış aksettirmeyi hedefleyen bir şaşırtma taktiği uyguladıkları ve bile bile yüce Allah hakkında yalan uydurdukları bildirilmektedir.

Müfessirler genellikle 78. âyetin bir kısım yahudiler hakkında olduğu kanaatindedirler. Kur’an-ı Kerîm’in birçok âyetinde yahudilerin Tevrat’ı aslî hüviyetine aykırı biçimde göstermek için değişik yollar denediklerine işaret edilir (bu yollar hakkında bk. Âl-i İmrân 3/ 3-4; özellikle “tahrîf” hakkında bk. Bakara 2/75). İşte bunlardan biri olan ve bu âyette belirtilen dili eğip bükme diye ifade edilen bu davranışın başka bir âyette (Nisâ 4/46) açıkça yahudilere nisbet edilmiş olması bu kanaati destekleyici niteliktedir. Âyette geçen bu deyim ağzı eğip bükerek okumak suretiyle metni anlaşılmaz veya yanlış anlaşılır hale getirmeyi ifade eder; ancak bunun icra tarzı hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Zemahşerî, doğru şekli yerine tahrif edilmiş şeklini okumanın ya da kitapta olmayan ifadeleri ondakilere benzeterek okumanın kastedilmiş olabileceğini belirtir (I, 197). Kaffâl’den nakledilen bir yoruma göre, nasıl ki Arapça’da kelimelerin harekelerinde yapılan değişiklikle anlam değişikliği sağlanabiliyorsa aynı şeyin İbrânîce açısından düşünülmesi uzak ihtimal değildir. Yanlış bilginin ne olduğunu açıklarken ise müfessirler daha çok Ehl-i kitabın kendi kutsal kitaplarında özellikle Hz. Muhammed’in geleceğini ve onun sıfatlarını haber veren kısımları değiştirmeleri, anlaşılmaz hale ya da yanlış anlaşılacak bir şekle getirmeleri üzerinde dururlar. Bazı müfessirler de bu âyeti İbn Abbas’tan gelen şu rivayetin ışığında yorumlarlar: “Kıyamet gününde Allah’ın kendileriyle konuşmayacağı ve kendilerine bakmayacağı kimseler, Muhammed hakkındaki bilgileri karmaşık hale getiren bir kitap yazıp onu Hz. Muhammed’i anlatan kutsal kitaba karıştıran, sonra da: ‘İşte bu Allah katındandır’ diyenlerdir.” Bununla birlikte sonraki iki âyetin içeriği dikkate alınırsa burada, Ehl-i kitap’tan bir kısım din adamlarının Kitâb-ı Mukaddes’teki –“baba” kelimesinin “evrenin sahibi, koruyan, gözeten” anlamında olmak üzere yüce Allah hakkında kullanılması gibi– bazı mecazi ifadeleri çarpıtmalarından ve açıkça tek tanrı inancını ihlâl eden bir yola girmelerinden söz edildiği sonucu çıkarılabilir.

“Kitapta olmayanı ondan sanasınız diye” ifadesiyle “Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır’ derler” ifadesinin aynı anlama geldiğini ve ikincinin birinciyi teyit için olduğunu söyleyenler varsa da, konunun inceliklerine inen bilginler bunların arasındaki farkı şöyle açıklarlar: Kitapta olmayan her şey için “Bu Allah katından değildir” denemez; zira dinî hüküm kitapla sabit olabileceği gibi sünnet, icmâ ve kıyasla da sabit olabilir (Râzî, VIII, 108). Bu izahta dinî hükümlerin bilinmesi ve kaynaklardan çekip çıkarılması açısından İslâmî metodoloji ve terminolojiden yararlanılmışsa da, bunu şu şekilde anlamak uygun olur: Kutsal kitaba izâfeten yanlış bilgi veya izlenim vermeleri iki yönde cereyan ediyordu: a) Kitaptaki ifadeleri değiştirme, b) kitabı kendi kişisel arzularına ve eğilimlerine göre yorumlama. Kanaatimizce de konu yahudilerin ilâhî kelâma sadakatsizliklerini anlatan diğer Kur’an âyetleri ışığında incelendiğinde, bu iki ifade arasında böyle bir anlam farklılığının bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu ayırım dikkate alındığında, âyette müslümanlara da şöyle bir ikazın bulunduğu düşünülebilir: Ehliyetsiz veya kötü niyetli kişilerin gerek hadis uydurmak gerekse nasları keyfî yoruma tâbi tutmak suretiyle “Bunlar Allah katındandır” iddiasında bulunabileceklerine ve dini aslî hüviyetinin dışına çıkarmaya çalışabileceklerine dikkat edilmelidir. Nitekim müslümanlar asırlar boyu bu tür menfur çabaların acı sonuçlarını görmüş, bunun sıkıntısını yaşamışlardır.

Bu iki ifade arasındaki farklılıkla ilgili diğer bir yorum da şöyledir: Çarpıtarak verdikleri bilgileri, Tevrat’ı bilmeyenlere “Bunlar Tevrat’tandır” diye takdim ederlerken, Tevrat hakkında bilgisi olanlara da bunların Hz. Mûsâ’dan sonra gelen peygamberlere vahyedilenlerden yani yine Allah katından olduğunu söylüyorlardı (Râzî, VIII, 108).

(79) مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً لٖي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّٖنَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ 

(80) وَلَا يَأْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّٖنَ اَرْبَاباًؕ اَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَࣖ

﴾79﴿

 Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara “Allah’ı bırakıp bana kul olun” demesi düşünülemez. Aksine “Öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince rabbin halis kulları olun!” der.


﴾80﴿

 Ve o peygamberin size melekleri ve peygamberleri rab edinmenizi emretmesi de (düşünülemez). Müslüman olmanızdan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç?

Kur’an-ı Kerîm’in birçok âyetinde Allah’ın elçi olarak gönderdiği bütün peygamberlerin yalnız Allah’a kulluk etme çağrısıyla görevlendirildiği, ona şirk koşan ve tanrılık iddiasında bulunanların çok ağır cezaya çarptırılacakları ısrarla hatırlatılır (meselâ Enbiyâ 21/25-29). İşte bu âyetlerde, Ehl-i kitabın ilâhî dinlerin bu ortak özelliğini (Tevrat’tan ve İnciller’den bazı ifadeler için bk. 64. âyetin tefsiri) ve hiçbir akıl sahibinin kavramakta güçlük çekmeyeceği bir gerçeği görmezden gelerek peygamberlerin tanrılık iddiasında bulunabileceğini düşünmeleri eleştirilmekte ve 64. âyette başlatılan diyalog çağrısına kulak verip bunun için hazırlanan fikrî temeller hakkında bizzat kendi kitaplarının öğretileri ve kendi etütleri ışığında yeniden kafa yormaları istenmektedir.

Sözlükte hüküm kelimesi “karar vermek, yönetmek, alıkoymak, engellemek” gibi anlamlara gelir. Felsefe terimi olarak, iki fikir veya iki durum arasında sonuç bildiren bir ifade ile olumlu veya olumsuz bağ kurmaya, kurulan bu bağa ve bu bağlantıyı idrak etmeye hüküm denir. Bilgi kaynağına göre hükümler “aklî hüküm”, “dînî hüküm” gibi nitelendirmelere ve değişik alanlara göre ayırımlara tâbi tutulmuştur. Râzî, dil ve tefsir âlimlerinin bu âyette geçen hüküm kelimesiyle, Allah tarafından indirilen kitabın peygamber tarafından kavranmasının ve bu şekilde oluşan bilginin kastedildiği hususunda fikir birliği içinde olduklarını kaydeder (VIII, 122). Bazı müfessirler bunu “hikmet” (İbn Atıyye, I, 461) ve “sağlam muhâkeme” (Muhammed Esed, I, 105) şeklinde açıklamışlardır (“hikmet” hakkında bk. Bakara 2/269). Kur’an-ı Kerîm’de hüküm kelimesi, yüce Allah’a nisbet edilerek “mutlak irade, hâkimiyet ve karar yetkisi” anlamlarında kullanıldığı gibi (bk. En‘âm 6/57, 62; Yûsuf 12/40, 67; Kasas 28/70, 88), peygamberlere ve insanlara nisbet edilerek “hukukî çekişmeleri karara bağlama” anlamında da kullanılmıştır (bk. Nisâ 4/58).

Nübüvvet “peygamberlik” demektir. Kendilerine Allah tarafından peygamberlik görevinin verildiği kişiler nebî (çoğulu enbiyâ) ve resûl (çoğulu rusül) olarak adlandırılır (peygamber ve peygamberlik hakkında bk. Bakara 2/61; A‘râf 7/158).

Bu âyetlerin nüzûl sebebi hakkındaki rivayetlerden birine göre, Resûlullah Kureyş müşriklerini meleklere, yahudileri Üzeyir’e, hıristiyanları da Îsâ’ya kulluk etmekten sakındırıyordu; onlar “Yani seni rab edinmemizi mi istiyorsun?” dediler, o sebeple bu âyetler nâzil oldu. Diğer bir rivayete göre ise, müslümanlardan biri “Ey Allah’ın resulü! Seni içimizden herhangi biri gibi selâmlıyoruz. Sana secde ederek farklı bir selâm versek olmaz mı?” dediği için bu âyetler indi. Zemahşerî 80. âyette geçen “Siz müslüman olduktan sonra size inkârcılığı emreder mi hiç!” ifadesinden hareketle burada muhatapların müslümanlar olduğu yorumunu yapar ve bu son rivayeti daha kuvvetli bulur (I, 198). İbn Âşûr âyette bu mânanın kastedilmiş olabileceğine ihtimal vermez (III, 297). Muhammed Abduh bu rivayeti Kur’an’ın tefsiri açısından çok sakıncalı görür ve âyetin mâna akışına da aykırı olduğuna dikkat çeker (Reşîd Rızâ, III, 346).

80. âyette yer alan “peygamberleri rab edinme” ifadesiyle madde âleminde bulunan, “melekleri rab edinme” ifadesiyle de madde ötesi âlemde bulunan mahlûkatın en üstün mertebede olanları zikredilerek, hangi meziyetlere sahip olursa olsun Allah’tan başkasına kulluk etmenin ilâhî dinlerin ilkeleriyle bağdaşmayacağı ve bir peygamberin bu ilkeyi çiğneyen bir öğretiye sahip olabileceğinin hiçbir akıl sahibince tasavvur olunamayacağı vurgulanmaktadır. Buradan öncelikle çıkan bir anlam da şudur: Veli, şeyh, rahip, haham, kâhin, cin, şeytan vb. varlıkları rab yerine koyarak onlara bel bağlamak, hele akıl sahibi olmayan yahut cansız varlıkları bu mertebeye çıkarmak, insanı “kulluk etme”ye yönelten duygu ve sâikin temel karakteriyle bağdaşmaz. Bu tür ikameler son tahlilde, amaca hizmet etmeyen oyalanmalardan ibarettir ve insana bahşedilen akıl nimetinin beyhude yere harcanması demektir. Zira “kul”luk ancak kulların ve bütün evrenin yaratıcısı olan, varlığı ve gücü başka hiçbir varlığa bağlı olmayan yüce Allah’a içtenlikle boyun eğme noktasına ulaştığı zaman anlam kazanır ve insan gerçek değerine sadece böyle bir kullukla erişebilir. İşte 79. âyette kendine kitap, hüküm ve peygamberlik verilen bir kimsenin, Allah’ı bırakıp kendine kul olunmasını isteyemeyeceği ifade edilirken de, “kul” anlamına gelen abd kelimesinin abîd değil ibâd şeklindeki çoğulu kullanılarak Allah’tan başka hiçbir mâbudun insana bu mevkii vaad edemeyeceğine ve sağlayamayacağına işaret edilmektedir. Nitekim İbn Atıyye, abdin ibâd ve abîd şeklindeki çoğullarının Kur’an-ı Kerîm’deki kullanımlarını inceledikten sonra, ibâdın “acıma ve küçümseme” anlamıyla ilişkili olmayan, kulun itaat iradesine dikkat çeken ve onu yücelten anlatımlar içinde geçtiği sonucuna vardığını belirtmektedir (I, 461).

Bu genel bakışın yanı sıra bir kısım müfessirler, âyetteki “peygamberleri rab edinme” ifadesinden, özellikle bazı yahudilerin Üzeyir’i ve hıristiyanların Îsâ’yı Allah’ın oğlu saymalarının; “melekleri rab edinme” ifadesinden de özellikle Hıristiyanlık’taki, bir öğesini Rûhulkudüs’ün oluşturduğu teslîs inancının mahkûm edildiğini ileri sürerler. İbn Âşûr bu âyette, hıristiyanların bazı peygamberlerin ve meleklerin resimlerini yapıp onları kutsama hususunda aşırı gitmelerine ve putperestliği andıran tutumlar içine girmelerine işaret edilmiş olabileceğini belirtir (III, 296).

Bir peygamberin neyi söylemesinin düşünülemeyeceği belirtildikten son­­ra, peygamberlerin tavsiyesi şu şekilde özetlenmiştir: “Rabbânîler olun!”

Rabbâniyyûn kelimesi “rabbânî”nin çoğulu olup, bunun Arapça olduğunu düşünen bilginler tarafından değişik şekillerde açıklanmıştır:

a) “Rabb”ini bilen ve daima O’na kulluk etme çabası gösterenler, b) ilim “erbab”ı, yani insanları bilgilendiren ve onları iyiliğe teşvik edenler, c) “mürebbiler”, yani insanları eğiten ve topluma yön veren kişiler. Bazı bilginlere göre bunun aslı Süryânîce veya İbrânîce’dir (Râzî, VIII, 111-112; İbn Atıyye, I, 462). Kelimenin İbrânîce’deki açıklaması şöyledir: Bunun aslı rab (rav) olup “büyük” demektir. Daha sonra kelime “efendi, sahip” anlamını kazanmıştır. Mişna ve Talmud’un hazırlandığı dönemlerde ise “din bilgini, üstat” mânasında kullanılmıştır; “rabbi” de “üstadım, efendim” anlamındadır. Rabban (çoğulu rabbanîm) kelimesi de rab kelimesinin pekiştirilmiş şeklidir ve aynı mânadadır. Özetle İbrânîce’de rabbâniyyûn (rabbanîm), dinî ilimlerle ve bilhassa Tevrat’la meşgul olup halka doğru inanç öğreten din üstatları demektir (Ömer Faruk Harman, “Rabbâniyyûn”, İFAV Ans., III, 570). Rabbâniyyûn kelimesi Kur’an-ı Kerîm’in iki âyetinde daha “yahudi din bilginleri” anlamına gelen “ahbâr” kelimesiyle birlikte geçmekte olup bu iki gruptan, Tevrat’ın hükümlerini korumakla ve bunları yahudilere öğretip gereğince yaşamalarını sağlamakla görevli kişiler olarak söz edilir (bk. Mâide 5/ 44, 63).

Bu izahlar dikkate alındığında, âyette geçen “Rabbânîler olun” cümlesini, peygamberlerin bütün insanlara “Allah’a içtenlikle kulluk etme” çağrısı olarak anlamak mümkün olduğu gibi, özellikle ilim emanetini üstlenen veya toplumlara yön verme mevkiinde bulunan kişilere, doğruları öğretme ve gerçek kurtuluş yolunu aydınlatma hususundaki sorumluluklarını hatırlatma ifadesi olarak düşünmek de mümkündür. Bu öğütün “öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince” şeklinde bir dayanağa bağlanması ikinci anlamı teyit etmektedir. Bu konumdaki kişilerin kendilerini gerçekten Allah yoluna adamış ve bu sorumluluğun bilincinde olmaları halinde, yol gösterilmeye muhtaç kişilerin yukarıda değinilen çarpık telakkiye yani onları rab mevkiine yükseltme anlayışına yönelmelerine zaten fırsat kalmaz.

Bu âyette ilimle amel arasındaki sıkı bağa da dikkat çekilmekte; ilmin, ancak hayata yansıtılmakla ve aksiyon haline getirilmekle kuru bilgi olmaktan kurtulup gerçek değerini bulabileceği; kişinin, yaptığı etütler sonunda ulaştığı ve başkalarına öğrettiği sonuçlarla çelişen söz ve davranışlardan kaçınması gerektiği hatırlatılmaktadır.

“Siz müslüman olduktan sonra” ifadesini M. Reşîd Rızâ “fıtrat gereğince” şeklinde açıklar. Muhammed Abduh, burada Hz. Mûsâ’nın getirdiklerine uyup muvahhid olmalarından sonra Hz. Îsâ’nın Ehl-i kitap’tan kendisine kulluk etmelerini istemesinin düşünülemeyeceği anlamının bulunduğunu belirtir ve bazı olayları esas alarak âyeti sırf müslümanlarla ilgili imiş gibi gösteren müfessirlere, Kur’an ıstılahında İslâm’ın bütün peygamberlerin dini ve fıtrat dini olduğunu unuttukları eleştirisini yöneltir (Reşîd Rızâ, III, 349; İslâm’ın anlamları için ayrıca bk. 3/19).

 

 

 

 

81. Bu ve devamındaki âyetlerde, Allah tarafından görevlendirilen bütün peygamberlerin, bildirimlerinin bütünlüğü ilkesi hatırlatılmakta, her peygamberin kendinden önceki ilâhî bildirimlerin doğruluğunu beyan etmesi, önceki peygamberlerin tâbilerinin de onun getirdiklerine inanıp onu desteklemesi suretiyle karşılıklı bir tanıklık sisteminin öngörüldüğü belirtilmektedir. Böylece, Ehl-i kitabın hem kendi içlerinde tutarlı olabilmeleri, hem de “ilâhî dinler”e ve “Allah inancı”na karşı tavır ortaya koyan kesimlere yapılacak çağrının başarılı olabilmesi için 64. âyette yer alan diyalog çağrısına olumlu karşılık vermelerinin kaçınılmazlığına dikkat çekilmiş olmaktadır.

“Allah peygamberlerden… söz (mîsâk) almıştı” ifadesi şu şekillerde açıklanmıştır: a) Âyet, peygamberlerden daha sonra gelen elçiye (resul) iman edeceklerine ve onu destekleyeceklerine dair söz alındığını belirtmektedir, şu halde burada söz verenler peygamberlerdir. Bu yorumu benimseyenlerin bir kısmına göre alınan söz genel olarak peygamberlerin birbirlerini onaylayacakları hakkındadır; diğer bir kısmına göre ise Hz. Muhammed’in geleceğini müjdeleyeceklerine dairdir. b) Kur’an-ı Kerîm’in üslûbu ve “mîsâk”la ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde görülür ki, burada kastedilen bizzat peygamberlerden söz alınması değil, onların kendi ümmetlerinden Hz. Muhammed geldiğinde ona iman edeceklerine ve ona destek vereceklerine dair söz almış olmalarıdır (Taberî, III, 331-332; İbn Atıyye, I, 463-464; Râzî, VIII, 114-116). Bu bakış çerçevesinde kalmakla beraber söz verenlerin kapsamını daraltan iki yorum daha vardır: Burada kastedilen kendilerini peygamberlerin çocukları sayan İsrâiloğulları’ndan veya kendilerini peygamberlik verilmeye daha lâyık gören Ehl-i kitap’tan alınan mîsâktır (Zemahşerî, I, 198). Şu var ki bazı müfessirlerin, bu son yorumu Übey b. Kâ‘b ve Abdullah b. Mes‘ûd’un mushaflarındaki lafza dayandırırken yorum sınırını aşarak asıl Kur’an metninin de bu olduğunu ileri sürmeleri sahâbenin Mushaf-ı Osmânî üzerindeki icmâına aykırıdır (İbn Atıyye, I, 463-464). Oysa bu sahâbîlerin özel mushaflarında yer alan bu tür ilâveler, âyetin bir parçası değil kendileri için koydukları bir açıklama notu mahiyetindedir. Öte yandan bazı âlimler, burada kitap ve hikmetle ilgili bir cümlenin de bulunduğunu düşünmüşler ve âyete şöyle mâna vermişlerdir: “Allah peygamberlerden ‘Size verdiğim kitap ve hikmeti muhakkak insanlara tebliğ edecek, sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir elçi geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz’ diye söz almış…” (Râzî, VIII, 119-120).

Aynı âyette geçen “Ben size kitap... verdikten sonra” ifadesinden hareketle müfessirler, yukarıdaki yorumlardan birincisine göre bütün peygamberlere veya ikincisine göre bütün toplumlara kitap verilip verilmediği meselesini tartışmışlardır. Bir yaklaşıma göre, bütün peygamberlere kitap “indirilmemiş” olmakla beraber hepsine kitap “verilmiş”tir; çünkü her peygamber bir kitaba göre çağrıda bulunmuş ve ona uyulmasını istemiştir. Diğer bir anlayışa göre kendilerine kitap verilen peygamberlerin dereceleri daha üstün olduğu için burada bütün peygamberlerden bu üstün vasıf esas alınarak söz edilmiştir (Râzî, VIII, 120).

Kitap peygambere indirilen ve okunan vahiydir. Hikmet ise kitabın içermediği ayrıntılı hükümlerle ilgili vahiydir (Râzî, VIII, 119; “hikmet” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269).

Sonraki peygamberin, özellikle Hz. Muhammed’in önceki peygamberleri onaylaması şu şekillerde gerçekleşmiş olmaktadır: a) İlâhî dinlerin öğretileri inanç ve ahlâk esasları açısından aynı çizgide olduğu için, sonraki peygamberin gelmesi öncekileri pekiştirmektedir. b) Sonraki peygamberin öğretilerinde farklılıklar bulunsa da, önceki peygamber zamanında onun bildirdiklerine göre amel etmenin doğru ve Allah’ın bundan hoşnut olduğunu belirtmesi öncekini onaylamak demektir. c) Tevrat’ta ve İncil’de Hz. Muhammed’in geleceği ve birtakım özellikleri bildirilmiş olduğundan, –başka bir onay beyanında bulunmamış bile olsa– sırf onun peygamber olarak gelişi bu kitapların Allah katından olduğuna dair başlı başına bir delil oluşturur (Râzî, VIII, 119).

Râzî bu “mîsâk”ın hangi anlamda olduğu hususunda iki ihtimalden söz eder: a) Maksat Allah Teâlâ’nın, kendi emrine boyun eğmenin vâcip olduğunu gösteren delilleri peygamberlerin akıllarına yerleştirmesidir. Âyette geçen “resûl” kelimesi bu ihtimale delâlet eder. b) Burada kastedilen, Allah Teâlâ’nın kendi sıfatlarını önceki peygamberlerin kitaplarında açıklamış olmasıdır. “Musaddıkun li mâ maaküm” ifadesi de bu ihtimale delâlet eder (VIII, 119).

Âyette geçen ısr kelimesi sözlükte “ağırlık, ahid, bağ” gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerîm’de “ağırlık” anlamında da kullanılmakla beraber (bk. Bakara 2/286; A‘râf 7/157), ifadenin önü ve sonu dikkate alınarak burada kelimeye ahid mânası verilmiştir.

“Mîsâk”ın kabul edilip ahdin üstlenilmesiyle ilgili soru-cevap ifadeleri, yukarıda belirtilen iki ana ihtimale göre ya Allah Teâlâ ile peygamberleri ya da peygamberlerle ümmetleri arasında geçen konuşmalar olarak düşünülmüştür. “O halde şahit olun” cümlesi için de başlıca şu ihtimallerden söz edilmiştir: a) Bu ikrarı verenlerin birbirine tanıklık etmesi,

b) meleklerin bu konuşmaya tanıklık etmesi, c) elest bezminde (bk. A‘râf 7/172) olduğu gibi herkesin kendi verdiği söze şahit olması, d) kimsenin bu mîsâkı bilmediği yönünde mazeret ileri sürememesi için bunun herkese açıklanması, e) verilen sözden iyice emin olunması, f) peygamberlerin ümmetlerinden söz almaları ihtimaline göre, onlardan buna şahitlik etmeleri istenmiş olabilir (İbn Atıyye, I, 466-467; Râzî, VIII, 120). Esasen yüce Allah açık veya gizli her şeyi bütün ayrıntılarıyla bildiğine göre, böyle bir tanıklık talep etmesi kuşkusuz O’nun buna olan ihtiyacıyla açıklanamaz; burada bir taraftan O’nun iradesinin eseri olan evrendeki karşılıklı tanıklık ilkesine, diğer taraftan da her türlü itham ve sorumluluğun ispat şartına bağlı olduğuna dikkat çekilmekte ve bunun üzerinde iyice düşünülmesi istenmektedir. “Ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” cümlesi ise bu sözün bağlayıcılığına güç katmak ve bundan dönmekten sakındırmak içindir (Zemahşerî, I, 199).

(81) وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ مٖيثَاقَ النَّبِيّٖنَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهٖ وَلَتَنْصُرُنَّهُؕ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْرٖيؕ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاؕ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدٖينَ

Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” diyerek söz almış, “Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler; bunun üzerine “O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştu.

Bu ve devamındaki âyetlerde, Allah tarafından görevlendirilen bütün peygamberlerin, bildirimlerinin bütünlüğü ilkesi hatırlatılmakta, her peygamberin kendinden önceki ilâhî bildirimlerin doğruluğunu beyan etmesi, önceki peygamberlerin tâbilerinin de onun getirdiklerine inanıp onu desteklemesi suretiyle karşılıklı bir tanıklık sisteminin öngörüldüğü belirtilmektedir. Böylece, Ehl-i kitabın hem kendi içlerinde tutarlı olabilmeleri, hem de “ilâhî dinler”e ve “Allah inancı”na karşı tavır ortaya koyan kesimlere yapılacak çağrının başarılı olabilmesi için 64. âyette yer alan diyalog çağrısına olumlu karşılık vermelerinin kaçınılmazlığına dikkat çekilmiş olmaktadır.

 
 “Allah peygamberlerden… söz (mîsâk) almıştı” ifadesi şu şekillerde açıklanmıştır: a) Âyet, peygamberlerden daha sonra gelen elçiye (resul) iman edeceklerine ve onu destekleyeceklerine dair söz alındığını belirtmektedir, şu halde burada söz verenler peygamberlerdir. Bu yorumu benimseyenlerin bir kısmına göre alınan söz genel olarak peygamberlerin birbirlerini onaylayacakları hakkındadır; diğer bir kısmına göre ise Hz. Muhammed’in geleceğini müjdeleyeceklerine dairdir. b) Kur’ân-ı Kerîm’in üslûbu ve “mîsâk”la ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde görülür ki, burada kastedilen bizzat peygamberlerden söz alınması değil, onların kendi ümmetlerinden Hz. Muhammed geldiğinde ona iman edeceklerine ve ona destek vereceklerine dair söz almış olmalarıdır (Taberî, III, 331-332; İbn Atıyye, I, 463-464; Râzî, VIII, 114-116). Bu bakış çerçevesinde kalmakla beraber söz verenlerin kapsamını daraltan iki yorum daha vardır: Burada kastedilen kendilerini peygamberlerin çocukları sayan İsrâiloğulları’ndan veya kendilerini peygamberlik verilmeye daha lâyık gören Ehl-i kitap’tan alınan mîsâktır (Zemahşerî, I, 198). Şu var ki bazı müfessirlerin, bu son yorumu Übey b. Kâ‘b ve Abdullah b. Mes‘ûd’un mushaflarındaki lafza dayandırırken yorum sınırını aşarak asıl Kur’an metninin de bu olduğunu ileri sürmeleri sahâbenin Mushaf-ı Osmânî üzerindeki icmâına aykırıdır (İbn Atıyye, I, 463-464). Oysa bu sahâbîlerin özel mushaflarında yer alan bu tür ilâveler, âyetin bir parçası değil kendileri için koydukları bir açıklama notu mahiyetindedir. Öte yandan bazı âlimler, burada kitap ve hikmetle ilgili bir cümlenin de bulunduğunu düşünmüşler ve âyete şöyle mâna vermişlerdir: “Allah peygamberlerden ‘Size verdiğim kitap ve hikmeti muhakkak insanlara tebliğ edecek, sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir elçi geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz’ diye söz almış…” (Râzî, VIII, 119-120).
 
 Aynı âyette geçen “Ben size kitap... verdikten sonra” ifadesinden hareketle müfessirler, yukarıdaki yorumlardan birincisine göre bütün peygamberlere veya ikincisine göre bütün toplumlara kitap verilip verilmediği meselesini tartışmışlardır. Bir yaklaşıma göre, bütün peygamberlere kitap “indirilmemiş” olmakla beraber hepsine kitap “verilmiş”tir; çünkü her peygamber bir kitaba göre çağrıda bulunmuş ve ona uyulmasını istemiştir. Diğer bir anlayışa göre kendisine kitap verilen peygamberlerin derecesi daha üstün olduğu için burada bütün peygamberlerden bu üstün vasıf esas alınarak söz edilmiştir (Râzî, VIII, 120).
 
 Kitap peygambere indirilen ve okunan vahiydir. Hikmet ise kitabın içermediği ayrıntılı hükümlerle ilgili vahiydir (Râzî, VIII, 119; “hikmet” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269).
 
 Sonraki peygamberin, özellikle Hz. Muhammed’in önceki peygamberleri onaylaması şu şekillerde gerçekleşmiş olmaktadır: a) İlâhî dinlerin öğretileri inanç ve ahlâk esasları açısından aynı çizgide olduğu için, sonraki peygamberin gelmesi öncekileri pekiştirmektedir. b) Sonraki peygamberin öğretilerinde farklılıklar bulunsa da, önceki peygamber zamanında onun bildirdiklerine göre amel etmenin doğru ve Allah’ın bundan hoşnut olduğunu belirtmesi öncekini onaylamak demektir. c) Tevrat’ta ve İncil’de Hz. Muhammed’in geleceği ve birtakım özellikleri bildirilmiş olduğundan, –başka bir onay beyanında bulunmamış bile olsa– sırf onun peygamber olarak gelişi bu kitapların Allah katından olduğuna dair başlı başına bir delil oluşturur (Râzî, VIII, 119). 
 
 Râzî bu “mîsâk”ın hangi anlamda olduğu hususunda iki ihtimalden söz eder: a) Maksat Allah Teâlâ’nın, kendi emrine boyun eğmenin vâcip olduğunu gösteren delilleri peygamberlerin akıllarına yerleştirmesidir. Âyette geçen “resûl” kelimesi bu ihtimale delâlet eder. b) Burada kastedilen, Allah Teâlâ’nın kendi sıfatlarını önceki peygamberlerin kitaplarında açıklamış olmasıdır. “Musaddıkun li mâ maaküm” ifadesi de bu ihtimale delâlet eder (VIII, 119).
 
 Âyette geçen ısr kelimesi sözlükte “ağırlık, ahid, bağ” gibi anlamlara gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de “ağırlık” anlamında da kullanılmakla beraber (bk. Bakara 2/286; A‘râf 7/157), ifadenin önü ve sonu dikkate alınarak burada kelimeye ahid mânası verilmiştir.
 
 “Mîsâk”ın kabul edilip ahdin üstlenilmesiyle ilgili soru-cevap ifadeleri, yukarıda belirtilen iki ana ihtimale göre ya Allah Teâlâ ile peygamberleri ya da peygamberlerle ümmetleri arasında geçen konuşmalar olarak düşünülmüştür. “O halde şahit olun” cümlesi için de başlıca şu ihtimallerden söz edilmiştir: a) Bu ikrarı verenlerin birbirine tanıklık etmesi, b) meleklerin bu konuşmaya tanıklık etmesi, c) elest bezminde (bk. A‘râf 7/172) olduğu gibi herkesin kendi verdiği söze şahit olması, d) kimsenin bu mîsâkı bilmediği yönünde mazeret ileri sürememesi için bunun herkese açıklanması, e) verilen sözden iyice emin olunması, f) peygamberlerin ümmetlerinden söz almaları ihtimaline göre, onlardan buna şahitlik etmeleri istenmiş olabilir (İbn Atıyye, I, 466-467; Râzî, VIII, 120). Esasen yüce Allah açık veya gizli her şeyi bütün ayrıntılarıyla bildiğine göre, böyle bir tanıklık talep etmesi kuşkusuz O’nun buna olan ihtiyacıyla açıklanamaz; burada bir taraftan O’nun iradesinin eseri olan evrendeki karşılıklı tanıklık ilkesine, diğer taraftan da her türlü itham ve sorumluluğun ispat şartına bağlı olduğuna dikkat çekilmekte ve bunun üzerinde iyice düşünülmesi istenmektedir. “Ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” cümlesi ise bu sözün bağlayıcılığına güç katmak ve bundan dönmekten sakındırmak içindir (Zemahşerî, I, 199).

(82) فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Artık bundan sonra her kim dönerse işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.

(83) اَفَغَيْرَ دٖينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar! Oysa göklerde olanlar da yerde olanlar da isteyerek veya istemeyerek hep O’na boyun eğmişlerdir ve O’na döndürüleceklerdir.

“Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” şeklinde tercüme ettiğimiz cümleyi “Onlar Allah’ın dininden başkasını aramaktalar!” diye çevirmek de mümkündür (Râzî, VIII, 121) ve her iki durumda göklerde ve yeryüzündeki bütün varlıklar O’nun kudreti önünde teslimiyet gösterdiği halde O’nun dininden yüz çevirip başka kurtuluş yolları aramanın ne kadar yanlış ve beyhude olduğu vurgulanmış olmaktadır.

Bu âyette geçen “Oysa göklerdekiler ve yeryüzündekiler isteyerek ya da istemeyerek hep O’na boyun eğmişlerdir” cümlesiyle ilgili belli başlı yorumlar şunlardır: a) Yüce Allah’ın dışındaki bütün varlıkların var olması yahut olmaması mümkündür. Bu mânada olan hiçbir varlık da O var etmeden var olamaz ve O’nun yok kılması olmadan yok olamaz. Şu halde Allah’ın dışındakilerin hepsi gerek varlık gerekse yokluk bakımından O’nun kudretine boyun eğmiş demektir ki bu, teslimiyet ve boyun eğmenin doruk noktasıdır. Yine bu cümle “vâcibü’l-vücûd” (varlığı kaçınılmaz ve başkalarının iradesinden bağımsız) yegâne varlığın Allah Teâlâ olduğunu göstermektedir. b) Hiç kimse O’nun iradesini aşamaz, herkes isteyerek veya istemeyerek O’nun belirlediği kader çizgisinin içinde seyretmek zorundadır: Samimi müslümanlar dinin icaplarını yerine getirirken isteyerek, doğalarının gereği hoş karşılamadıkları hastalık, fakirlik ve ölüm gibi hususlarda istemeyerek O’nun iradesine boyun eğmektedirler; inkârcılar ise her hâlükârda –O’nun kazâ ve kaderinden kaçamadıklarından– istemeyerek O’na boyun eğmiş olmaktadırlar. c) Müminler isteyerek, kâfirler ise Mü’min sûresinin 84. âyetinde belirtildiği üzere ölümle yüz yüze gelince kerhen teslimiyet gösterirler. d) Herkesin boyun eğmesinden maksat bezm-i elestte (bk. A‘râf 7/172) söz verilmesidir. e) Gönüllü boyun eğme özellikle göklerdekiler hakkındadır, yeryüzündekilerin ise bir kısmı isteyerek bir kısmı kerhen teslimiyet gösterirler (İbn Atıyye, I, 466-467; Râzî, VIII, 122-123; Nîsâbûrî, III, 241). Âlûsî bu konuda tasavvuf ehlinden şu yorumu aktarır: Gönüllü boyun eğme hiçbir kuşku yaşamadan teslimiyeti, kerhen boyun eğme ise bazı tereddütler yaşadıktan ve ruhî badirelerden geçtikten sonra teslim olmayı ifade eder; melekler ve yeryüzündeki seçkin kişiler birinci gruptan, diğerleri ikinci gruptandır (III, 342-343).

(84) قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰهٖيمَ وَاِسْمٰعٖيلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَعٖيسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْࣕ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْؗ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

De ki: “Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ, Îsâ ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O’na teslim olmuşuzdur.”

Bir taraftan Hz. Muhammed’den kendinden önceki peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğunu beyan etmesi, bir taraftan da müslümanlardan ona ve onun onayladıklarına iman etmeleri istenmektedir. Bunun yanı sıra 81. âyetle bu âyet arasında bağ kurularak geçmiş peygamberlere uyanların da Hz. Muhammed’e ve onun getirdiklerine iman etmelerinin istendiği düşünülebilir. Şöyle ki: 81. âyette “nezdinizdekini tasdik eden bir elçi geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz, diyerek söz alındığı” belirtilmişti. Bu âyete “de ki” hitabıyla başlanarak önce Resûlullah’tan, geçmiş peygamberlerin getirdiklerini tasdik etmesi istenmekte, böylece alınan sözün kendisine bağlandığı şart gerçekleşmektedir. Bu durumda geçmiş peygamberlere uyanların da Hz. Muhammed’e iman edip ona destek vermeleri gerekmektedir. Bu yorum âyette Allah’a imandan hemen sonra “bize indirilene” buyurularak Hz. Muhammed’e indirilen vahyin temel sayıldığı ve diğer ilâhî kitaplar tahrife uğradığından ona öncelik verildiği yorumuyla (bk. Râzî, VIII, 124) çelişmez. Zira ona iman edip destek verenler de artık İslâm dairesi içine, dolayısıyla anılan ifadenin kapsamına girmiş olacaklardır.

(85) وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ دٖيناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرٖينَ

Kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır.

İslâm’dan başka din arama çabası içine girmenin hüsranla sonuçlanacak beyhude bir gayret olduğu belirtilmektedir. 83. âyette kullanılan “begā” fiili normal sınırın üstüne çıkan bir isteği, bu âyette kullanılan “ibtegā” fiili ise arayış çabası içine girmeyi ifade ettiğinden (bk. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “bğy” md.), burada âyetin baş kısmına “kim İslâm’dan başka bir din arama çabası içine girerse” şeklinde mâna verilmiştir.

Râzî iman ve islâmın kapsamı konusunda bu âyetten çıkan anlamla Hucurât sûresinin 14. âyetinden anlaşılan mâna arasındaki farklılığa işaret eder ve bunların uzlaştırılması için birini dinî terim diğerini sözlük anlamına göre yorumlamayı önerir. M. Reşîd Rızâ bu yaklaşımı eleştirir ve onun bu konudaki açıklamalarını kapalı ve birbiri ile uyumsuz bulur (krş. Râzî, VIII, 126; Reşîd Rızâ, III, 358-361; bu konuda ayrıca bk. Hucurât 49/14, 17).

(86) كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ اٖيمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُؕ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ

İman edip bu resulün hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine apaçık kanıtlar geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Bu âyette Allah’ın hidayetine lâyık olma vasfını bütünüyle yitiren inkârcılar hakkında şu üç özellik bir arada zikredilmiştir: a) İman ettikten sonra, b) bu resulün hak olduğuna şahit olduktan sonra, c) kendilerine apaçık kanıtlar geldikten sonra inkâr yolunu seçme. Bu tür inkârcılık tam anlamıyla bir inatlaşma ve hakikatlere karşı bile bile direnme demek olduğundan, müteakip âyetlerde bu davranışın karşılığının da pek ağır olacağı bildirilmiştir. Nitekim bu tür inkârcılardan âyetin sonunda “zalimler” diye söz edilmiştir ki, bu, bilerek kendilerine yazık ettiklerine ve göz göre göre kendilerini uçurumdan aşağıya attıklarına işarettir. Bu âyete şu şekilde de mâna verilmiştir: “Bu resulün hak olduğunu bizzat görerek iman ettikten ve kendilerine apaçık kanıtlar geldikten sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” (Râzî, VIII, 128). Öte yandan âyetin başı sonu dikkate alınarak ve mârife (belirli) olmasına binaen meâlinde “er-resûl” kelimesine “bu resûl” şeklinde mâna verilmiş olmakla beraber, bunu Hz. Muhammed’le sınırlandırmaksızın genel olarak “resul” (elçi) şeklinde anlamak da mümkündür.

Âyetin “bu resulün hak olduğunu gördükten sonra” meâlindeki kıs­mında geçen “şehidû” fiilinden hareketle bazı müfessirler burada “şehâdet”in imana atfedildiğini, dolayısıyla bunların farklı şeyler olduğunu belirtip, imanın kalple tasdik, şehadetin ise dille ikrar olduğu anlayışına destek sağlamaya çalışırlar (meselâ Râzî, VIII, 128).

Tefsirlerde âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olaylar da zikredilir (meselâ bk. İbn Atıyye, I, 468; Zemahşerî, I, 200; Râzî, VIII, 126-127). Bunları rivayet edenlerin olayla âyetin ana fikri arasında uygun bir bağ bulunduğu kanaatinden hareketle âyetin iniş sebebi olarak aktarmış olmaları da muhtemeldir (Reşîd Rızâ, III, 362). Âyetten tereddüde yer bırakmayacak ve bütün zamanları kapsayacak şekilde anlaşılan mâna ise şudur: İman etme şerefine eriştikten sonra, kendi incelemeleriyle Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini kavradığı ve elçilerinin bildirdiklerinin gerçek olduğunu ayan beyan gördüğü halde inkâr yolunu tercih eden kişi, hidayet yolunu kendi eliyle kendisine kapatmış demektir. Fakat bu bilinçli tercihi yapanlar, bunun acı âkıbetini de iyi bilmelidirler. İşte 87 ve 88. âyetlerde bunun iyice bilinmesini sağlayan bir tasvir yapılmakta, 89. âyette de bu konudaki muhasebesini sağlıklı biçimde yapabilenler için bu kapıyı tekrar aralamanın yine kendi ellerinde olduğu gösterilmekte, 90-91. âyetlerde ise bu tür bir muhasebeye yanaşmayıp inkârı kendileri için bir amaç, bir ideoloji haline getirenler ve bu hal üzere dünya hayatını tamamlayanlar için kurtuluş çarelerinin tükenmiş olacağı haber verilmektedir (“hidayet” hakkında bk. Bakara 2/2; “irtidâd” ve “mürted” hakkında bk. Bakara 2/217).

(87) اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعٖينَۙ 

İşte onların cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğramalarıdır.

“Bütün, hepsi” anlamına gelen ecmaîn kelimesi meâlinde olduğu şekilde “insanlar”a bağlanabileceği gibi “Allah, melekler ve insanlar”a da bağlanabilir. Bu takdirde mâna şöyle olur: “İşte onların cezası hem Allah’ın hem meleklerin hem de insanların lânetine uğramalarıdır.” “Bütün insanların lâneti” şeklindeki mânaya, lânetlenenlerle aynı yolda bulunanları da lânetleyenler arasına kattığı gerekçesiyle itiraz edilmiş ve buna karşı değişik açıklamalar yapılmıştır (meselâ bk. İbn Atıyye, I, 468-469; Râzî, VIII, 129; Reşîd Rızâ, III, 365). Kanaatimizce burada tasvir edilen inkârcılığın “insan olma” sıfatıyla ve insanlığın mâşerî vicdanıyla bağdaşamayacağı vurgulanmaktadır.

Allah’ın lâneti onları rızâsından ve âhiret nimetlerinden yoksun bırakıp ağır cezalara çarptırması, meleklerin ve insanların lâneti ise onları kötülükle anmaları şeklinde açıklanmıştır (Râzî, VIII, 129). Bu ve benzeri âyetlerden bazı Zeydiyye müfessirleri belirli olsun olmasın kâfirlere lânet okunmasının câiz olduğu sonucunu çıkarmış ve Nevevî hadislerin zâhirinden (meselâ Buhârî, “Fezâil”, 12; Tirmizî, “Tefsîr”, 3, 12) bunun haram olmadığı anlamının çıktığını söylemişse de, Gazzalî Allah’ın küfür üzere öldüklerini bildirdikleri dışındaki insanlara kâfir de olsalar insanlara lânet okumanın haram olduğunu belirtir (Kāsımî, IV, 882-883). Bazı hadislerde müminin kimliğini belirleyen özellikler sayılırken, lânetkâr olmanın mümine yaraşmayacağının ifade edilmesi de (Tirmizî, “el-Birr ve’s-sıla”, 48; Buhârî “Edeb”, 44, 45; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 50) bu anlayışı destekler.

 

(88) خَالِدٖينَ فٖيهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ 

Ebedî olarak bu lânetin içine gömülüp gideceklerdir. Ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine fırsat tanınacaktır.

İlk cümlede (“hâlidîne fîhâ”) geçen “hâ” zamirinin “lânet” kelimesinin yerine kullanıldığı anlayışından hareketle meâlinde bu cümle “Ebedî olarak bu lânetin içine gömülüp gideceklerdir” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu zamirin daha önce geçmemiş olmasına rağmen “cehennem”i belirttiği veya “lânet”i belirtmekle beraber onun sonucunun yani yine cehennemin kastedildiği görüşü esas alınırsa bu cümleye “Ebedî olarak cehennemde kalacaklardır” şeklinde mâna vermek gerekir (krş. İbn Atıyye, I, 469; Râzî, VIII, 128-129).

(89) اِلَّا الَّذٖينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

Ama yaptıklarının ardından tövbe edip kendilerini düzeltenler başka; çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

İslâm’da günah işleyenlere bir daha dönüşü olmayan bir yola girmiş ve tamamıyla dışlanmış insanlar olarak bakılmadığı ve yüce Allah’ın –işledikleri günahın ağırlığı ne olursa olsun– kullarına karşı ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğu bu âyette çok açık bir biçimde ifade edilmiştir. 86-88. âyetlerde tasvir edilen günah ve cezadan sonra “tövbe” kapısının hâlâ açık olduğunun belirtilmesi, müslümanlara insanlar arası ilişkilerde de bağışlama ve hoşgörünün yaygınlaştırılmasında başkalarına örnek olma ödevini yüklemektedir. Şu var ki büyük günahı işleyen kişilere tövbe kapısının açılması zâhiren pişmanlık belirtmelerinin istenmesi demek değildir. Nitekim âyette “Ama bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler başka” buyurulmuş ve tövbenin samimi olduğunun iyi davranışlarla ortaya konması istenmiştir. Buna göre beşerî ilişkilerde de kusurlu tarafın bağışlanma ve hoşgörülme beklentisi içine girerken kendisine düşen vecîbeleri ihmal etmemesi, kuru kuruya bir özür dileme ile yetinmeyip duyduğu üzüntü ve pişmanlığı hal ve hareketleriyle ortaya koyması gerekir.

(90) اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بَعْدَ اٖيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ

Elbette imanlarının ardından inkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da arttıranların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapkınların ta kendileridirler.

“İnkârcılığa sapıp sonra inkârlarını daha da arttıranlar” diye söz edilen kişilerin kimler olduğu hususunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bir anlayışa göre maksat, genel olarak iman ettikten sonra küfre dönenlerdir (mürtedler), çünkü mürtedin bu hal üzere kalması, küfürde ısrar etmesi yani inkârcılığa inkârcılık eklemesi demektir. Diğer anlayışa göre burada kastedilenler, küfrüne yeni bir çeşit küfür ekleyenlerdir. Bu anlayıştan hareketle âyetin iniş sebebi hakkında şu açıklamalar getirilmiştir: a) Ehl-i kitap Hz. Muhammed’in peygamber olarak geleceğine inanıyorlardı, fakat o Allah’ın elçisi olduğunu açıklayınca onu inkâr ettiler; daha sonra da her fırsatta ona saygısızlıkta bulunarak, getirdiği mûcizeleri inkâr ederek verdikleri sözü bozarak ve müminlere tuzak kurarak küfürlerine küfür kattılar. b) Yahudiler Hz. Mûsâ’ya iman ediyorlardı, fakat Hz. Îsâ’yı ve İncil’i inkâr ederek küfre düştüler; daha sonra da Hz. Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr ederek küfürlerine küfür eklediler. c) İman edenlerden bazıları dinden dönüp Mekke’ye gittiler; sonra orada kalıp Hz. Muhammed’in hezimetini bekleyeceklerini açıklayarak küfürlerini daha da arttırdılar. d) Bir grup irtidad etti, sonra samimi olmadıkları halde İslâm’a dönme isteğinde olduklarını açıkladılar, yüce Allah onların bu ikiyüzlülüğünü küfür olarak niteledi (Zemahşerî, I, 200; Râzî, VIII, 130-131). Taberî’ye göre âyetin başı ve sonu dikkate alındığında, burada kastedilenlerin yahudiler olduğu yorumunun daha kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır (III, 342).

Önceki âyette imandan sonra küfre dönenlerin tövbe edip yola gelmeleri halinde tövbelerinin kabul edileceğinin bildirilmesine ve İslâm âlimleri arasında defalarca küfre dönülmüş olsa da şartlarına uygun tövbenin kabul edileceği görüşünün hâkim olmasına karşılık, bu âyette küfürlerini arttıranların tövbelerinin asla kabul edilmeyeceğinin ifade edilmiş olması müfessirleri değişik yorumlara yöneltmiştir: a) Bu âyette ve 86. âyette İslâm dinine düşmanlıkta aşırı gitmeleri sebebiyle kalplerine küfür mührü vurulmuş muayyen bir mürtedler topluluğu kastedilmiş olup, bunlara tövbe nasip olmayacağı anlaşılmaktadır. b) İnkârda ileri gidenler zaman zaman hakikate karşı direnmelerinden ötürü bir rahatsızlık duyarlar ve bu his onları bazı günahlardan ve kötülüklerden kaçınmaya sevkeder. İşte âyet Allah’a içtenlikle inanıp hak yola girmedikleri sürece, ruhu inkârdan arındırmayan bu tür pişmanlıklarının onları kurtaran bir tövbe yerine geçmeyeceğini haber vermektedir. c) İnkâr bataklığında ısrarla ilerleyen bazı insanların yanlış tutum ve davranışları ruhlarını öylesine kuşatır ki, Kur’an’ın kalbin mühürlenmesi diye ifade ettiği noktaya varırlar; işte bu durumda tövbeye yönelmek isteseler de psikolojik engeller sebebiyle hakkı kabule yanaşmazlar ve kabule lâyık bir tövbede bulunamazlar.

d) Burada maksat yürekten değil sadece sözle tövbe edenlerdir. e) Burada kastedilenler önceki âyetin kapsamına girdikten, yani inkâra dönüşünden ötürü tövbe ettikten sonra tekrar küfre dönenler, kabul edilmeyecek olan tövbe de önceki aşamada yapılan tövbedir. Bir başka anlatımla tekrar inkârcılığa dönüş daha evvel yapılan tövbeyi iptal etmektedir.

f) Burada “küfür” kelimesi “ölüm”den kinayedir, dolayısıyla tövbelerinin kabul edilmeyeceği bildirilenlerden maksat kâfir olarak ölenlerdir. g) Bu âyette kendilerinden söz edilenler küfürlerinde ısrar edip ancak ölümle yüz yüze gelince tövbeye kalkışanlardır, ki bu tür tövbenin kabul edilmeyeceği başka bir âyette de açıkça belirtilmiştir (bk. Nisâ 4/18). h) Burada daha önce zikri geçen Ehl-i kitap’tan söz edilmektedir; “tövbe”den maksat günahlardan tövbedir; âyet onların Resûlullah’ın peygamber olduğunu inkârda ısrar ettikleri sürece günahlardan tövbe etmelerinin bir yarar sağlamayacağını bildirmektedir (İbn Atıyye, I, 469-471; Zemahşerî, I, 201; Râzî, VIII, 131-132; Kurtubî, IV, 130-131; Reşîd Rızâ, III, 366-369; tövbe konusunda bk. Nisâ 4/17-18; Furkān 25/70-71). Bize göre bu yorumların ilk ikisi daha makul görünmektedir.

(91) اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِهٖؕ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَࣖ

Evet, inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya, onların hiç birinden -kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verecek olsa dahi- asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem veren bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.

İnkâr edip kâfir olarak ölenlerin, fidye olarak (kendilerini kurtarmak için) dünya dolusu altın verecek olsalar dahi böyle bir talebin kabul edilmeyeceği bildirilmektedir. Âhirette dünya malı kalmamış olacağını, ayrıca altına ve harcanmasına da ihtiyaç duyulmayacağını dikkate alan müfessirler âyeti daha çok şu iki yaklaşımdan birine göre açıklamışlardır: a) Bu kimseler dünyada iken çok büyük hayırlar yapmış olsalar ve onların sevabını karşılık göstererek kendilerini kurtarmak isteseler bile bunun yararı olmayacaktır, çünkü inkâr üzere ölmeleri onların sevaplarını iptal etmiştir. b) Bu bir temsildir, burada kurtuluş için verebilecekleri ve bilfiil sahip oldukları bir karşılıktan söz edilmemekte, böyle bir imkânları olsaydı dahi şeklinde bir var sayıma göre âkıbetlerinin ne kadar kötü olacağı ve hiçbir kurtuluş çaresi bulamayacakları anlatılmaktadır (İbn Atıyye, I, 470-471; Râzî, VIII, 131-133; Âlûsî, III 351-356; Reşîd Rızâ, III, 370). Bu anlayıştan hareketle âyete şöyle mâna verilebilir: “… yeryüzünün bütün altınları bile onların fidyelerini karşılayamaz” (Muhammed Esed, I, 107).

(92) لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَؕ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِهٖ عَلٖيمٌ

Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.

“İyilik” diye çevirdiğimiz birr kelimesi ayrıca “erdemlilik, ihsan, çok iyi ve hayırlı” gibi anlamlara gelir. Kur’an terimi olarak birr, “kişiyi Allah’a yaklaştıran iman, ibadet ve ahlâk ile en doğru ve en güzel hayatı yaşamak” mânasına geldiği gibi (bk. Bakara 2/177) “Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cenneti” şeklinde de yorumlanmıştır. Râzî bunu, “saygı ifade eden bütün davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” olarak değerlendirmiştir (V, 37). Kur’an-ı Kerîm’in en geniş kapsamlı kavramlarından olan birr, “Allah’a karşı saygılı olma” anlamına gelen takvâ kelimesiyle paralel ve ona yakın bir mâna ifade etmekte, günah anlamına gelen ism ve kötülük anlamına gelen fücûrun karşıtı olarak kullanılmaktadır (krş. Bakara 2/177; Mâide 5/2; İnfitâr 82/13-14). Birr ile takvâ arasındaki bu yakınlık Kur’an’da çeşitli vesilelerle ifade edilmiştir. Nitekim Bakara sûresinin 189. âyetinde birrin takvâ sahibi insana özgü bir fazilet olduğu bildirilerek, Mâide sûresinin 2. âyetinde de “Birr ve takvâ hususunda yardımlaşınız” buyurularak bu iki fazilet arasındaki yakınlık vurgulanmaktadır. Ancak bazı âlimler birri “bütün hayırların en tam şekli” takvâyı ise “bütün şerlerin terkedilmesi ve bir daha yapılmaması” şeklinde tanımlayarak bu iki terim arasındaki farka dikkat çekerken, bazıları bunları birbirini tamamlayan ahlâkî faziletler olarak değerlendirmişlerdir (bk. Ali Toksarı, “Birr”, DİA, VI, 205). Allah’ın rızâsına, cennetine lutuf ve inâyetine ulaşabilmenin şartlarından biri de kişinin sahip olduğu ve sevip bağlandığı nimetleri Allah yolunda kullanmasıdır. Kişi ancak bu takdirde iyiliğe, yani erdemliliğe, ihsan ve sevaba erer, cennete girmeye hak kazanır. Bu sebeple “iman dinin başlangıcı, iyilik (birr) de gayesi” olarak nitelendirilmiştir. Yine bazı âlimler bu konuda şöyle bir açıklama yapmışlardır: “Din iki esastan ibarettir: Allah’ı birlemek ve hayra ulaşma” (Elmalılı, II, 1146; birr hakkında bilgi için ayrıca bk. Bakara 2/177).

Müfessirler kişinin sevdiği şeyleri “servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddî ve mânevî imkânlar” şeklinde yorumlamışlardır. Âyet-i kerîme, sadaka veya Allah yolunda yapılan diğer harcamaların işe yarar, kıymetli şeylerden yapılmasının gereğine işaret etmekte, aksi takdirde yapılan harcamada hedeflenen gayeye ulaşılamayacağını bildirmektedir. Bu tür sosyal harcamalarda verilen şey, bireyin veya toplumun bir ihtiyacını karşılayacak ve onu sıkıntıdan kurtaracak mahiyette olmalıdır. Âyetten, insanın tiksinerek alabileceği şeyleri sadaka veya zekât olarak vermenin insanların hoşuna gitmediği gibi Allah’ın da hoşuna gitmeyeceği ve böyle bir harcamaya sevap verilmeyeceği anlaşılmaktadır. Nitekim bu durum Bakara sûresinin 177 ve 267. âyetlerinde açıkça ifade buyurulmuştur.

Bu tür sosyal harcamalar, kişiyi cimrilik hastalığından kurtarır ve ona kendisini Allah ve insanlar katında yüceltecek cömertlik vasfını kazandırır. Sahâbîler buna çok önem vermiş ve en çok sevdikleri mallarını Allah yolunda harcamaktan geri durmamışlardır. Meselâ bu âyet indiği zaman ensarın en zengini olan Ebû Talha, Mescid-i Nebevî’nin karşısında bulunan en çok sevdiği Beyruhâ adındaki bahçesini Allah yolunda infak etmek istemiş, Hz. Peygamber bu davranışından dolayı onu överek “gerçekte kazandıran malın bu mal olduğu”nu belirttikten sonra ona bahçesini akrabaları arasında taksim etmesi tavsiyesinde bulunmuş; o da bu tavsiyeyi yerine getirmiştir (Buhârî, “Zekât”, 44). Hz. Ömer de en iyi malının Hayber’deki hissesi olduğunu söyleyerek onu Allah yolunda harcamak için ne yapması gerektiğini Hz. Peygamber’e sormuş, o da “Aslını tut, meyvesini sadaka ver” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, geliri gereken yerlere harcanmak üzere o bağı vakfetmiştir (Buhârî, “Şürût”, 19). Bu tür davranışlar sahâbe döneminde çokça yaşanmıştır.

Âyette aynı zamanda, gösteriş için bazı davranışlarda bulunmak suretiyle kendilerini dindar olarak tanıtmak isteyen yahudiler uyarılmakta, fazilet ve iyilik hakkındaki kanaatlerinin yanlış olduğu vurgulanmakta ve doğru olanın Allah’ı sevip O’nun emir ve yasaklarını her şeyden üstün tutarak yaşamak olduğu bildirilmektedir. Kişi herhangi bir şeyi Allah’tan daha çok seviyor ve onu Allah yolunda feda edemiyorsa onun iyiliğe ve erdemliliğe (birr) ulaşması mümkün değildir.

(93) كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ اِلَّا مَا حَرَّمَ اِسْرَٓائٖلُ عَلٰى نَفْسِهٖ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُؕ قُلْ فَأْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ 

(94) فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

﴾93﴿

 Tevrat indirilmeden önce, İsrâil’in kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceklerin her türlüsü İsrâiloğulları’na helâl idi. De ki: “Doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirip okuyun!”


﴾94﴿

 Artık bundan sonra kim Allah hakkında yalan uydurursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Hz. Ya‘kub’un diğer adı İsrâil’dir (İsrâil ve İsrâiloğulları hakkında bilgi için bk. Bakara 2/40). Tefsirlerdeki çeşitli rivayetlerden anlaşıldığına göre Ya‘kub aleyhisselâm ağır bir hastalığa yakalanınca doktorların tavsiyeleriyle veya kendi tecrübesi neticesinde deve etini ve sütünü kendisine yasaklamıştı. Daha sonra gelenler ise bunları büsbütün kendilerine haram saymışlardı. İşte âyette İsrâil’in kendi tercihiyle kendisine haram kıldığı bildirilen yiyecek bu olmalıdır (Elmalılı, II, 1148). İsrâiloğulları, Tevrat ininceye kadar Hz. İbrâhim’in şeriatıyla yaşıyorlardı ve yüce Allah bu şeriatta temiz yiyeceklerin hiçbirini haram kılmamıştı. Daha sonra yahudilerin, insanları Allah yolundan alıkoymaları ve birtakım haksızca ve edepsizce davranışları yüzünden –ceza olarak– birçok temiz yiyecek Tevrat’ta kendilerine haram kılınmıştır. Bu durum Kur’an-ı Kerîm’de anlatılınca (meselâ bk. Nisâ 4/160; En‘âm 6/146) yahudiler bunu reddetmişler ve bu âyetlerde haram kılındığı bildirilen yiyeceklerin, Hz. Mûsâ’dan önceki peygamberler zamanında da haram olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa bu yiyecekleri Hz. Mûsâ’ya indirilmiş olan Tevrat haram kılmıştır. Bu âyetler yahudilerin söz konusu iddialarının asılsız olduğunu ortaya koymuştur (Şevkânî, I, 401-402).

Muhammed Abduh âyeti daha farklı açıdan ele almaktadır. Ona göre âyette anlatılan İsrâil’den maksat Hz. Ya‘kub’un kendisi değil İsrâil halkıdır. Nitekim kendileri İsrâil ismini bu anlamda kullanırlar. Halkın bu yiyecekleri kendilerine haram kılmasından maksat da haram kılınmasına sebep olacak kötülükleri işlemiş olmalarıdır. Daha önce bütün yiyecekler İsrâiloğulları’na helâldi. Sonra işledikleri kötülüklerden dolayı yüce Allah İsrâiloğulları’nı cezalandırmak ve terbiye etmek için bazı temiz yiyecekleri Tevrat’ta onlara haram kıldı. Nitekim Nisâ sûresinin 160. âyetinde “Yahudilerin zulmü sebebiyle kendilerine daha önce helâl kılınmış bulunan temiz şeyleri onlara haram kıldık” buyurulmaktadır (Reşîd Rızâ, IV, 3).

Allah geçmişte bazı kavimlerin işledikleri kötülükler sebebiyle ceza olarak veya insanları imtihan etmek maksadıyla daha önce helâl olan bazı şeyleri onlara haram kılmıştır. Bu cümleden olarak yahudilerin yaptıkları haksızlıklar, insanları Allah yolundan alıkoymaları, faiz ve benzeri konulardaki bazı yasakları çiğnemeleri yüzünden, önceden mubah olan bazı yiyecekler konusunda –onlara mahsus olmak üzere– bazı yasaklar konmuştur (bk. En ‘âm 6/146). Hz. Peygamber dönemindeki yahudiler, ilâhî kitaplar arasında neshin söz konusu olmadığını, dolayısıyla yiyeceklerle ilgili bu şekilde yeni bir yasaklamadan söz edilemeyeceğini ileri sürmüşler; böylece Hz. Peygamber’in de yalancı olduğunu ispatlamak istemişlerse de âyet son derece açık olup Tevrat’ı da şahit tutmaktadır. Nitekim bu yasaklarla ilgili Tevrat’taki âyetlerin üslûbundan da söz konusu yasakların Hz. Mûsâ zamanında başlatıldığı anlaşılmaktadır (bk. Levililer, 3/17; Tesniye, 14/7 vd.).

Yahudiler iddialarında ısrar edince yüce Allah, “De ki: Doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirip okuyun!” buyurmuş, böylece onlar da susmak zorunda kalmışlardır. Çünkü Tevrat’ta bu yiyeceklerin önceki peygamberler zamanında haram kılındığına dair herhangi bir delil yoktur. Gerçeğin açıkça ortaya çıkmasına rağmen hâlâ bâtıl ve haksız bir iddiada inat eden yahudileri yüce Allah 94. âyette “Allah’a karşı iftiracılar ve zalimlerin kendileri” olarak nitelemiştir.

(95) قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفاًؕ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ

De ki: “Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi.”

“Allah doğruyu söylemiştir” ifadesi, Kur’an’da anlatılanların Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah kelâmı olduğuna ve yahudilerin yalan söylediklerine işaret eder. Çünkü birbirine zıt iki haberden biri doğru ise diğeri mutlaka yalandır. Dolayısıyla burada Allah’ın doğru söylediği bildirilince yahudilerin yalan söyledikleri kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır.

“İbrâhim’in dini” diye çevrilen “milletü İbrâhîm” tamlaması, Hz. İbrâhim’e bildirilmiş olan ve bütün peygamberler tarafından benimsenip tebliğ edilmiş bulunan ilâhî ve değişmez ilkeleri, mesajları, topyekün bir inanç sistemini ifade eder. Bu da Hz. Muhammed’in yeni bir din uydurmadığı, aksine ona vahyedilen Kur’an’ın bütün hak dinlerde var olduğu halde unutulmuş veya tahrif edilmiş bulunan evrensel ilkeleri içerdiği ve bu bakımdan onun geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular. Nitekim Bakara sûresinin 135. âyetinde müslümanlara hitap edilerek “Biz hanîf olan İbrâhim’in dinine uyarız” demeleri emredildiği gibi burada da “Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz” buyurularak, Hz. Muhammed’in getirdiği din ile Hz. İbrâhim’in getirdiği din arasında temelde bir fark bulunmadığı, bunların aynı ilâhî gerçekleri içerdiği belirtilmektedir (hanîf kelimesinin anlamı için bk. Bakara 2/135).

“O, müşriklerden değildi” meâlindeki cümle ise Hz. İbrâhim’in Allah’tan başka hiçbir şeye tapmadığını, şirk kuşkusu taşıyan her türlü sapkın görüşten uzak, Allah’ın birliğine inanan ve yalnız O’na kulluk eden yüce bir peygamber olduğunu ifade etmekte, dolaylı olarak yahudilerin şirk sayılabilecek inançlar taşıdıklarına işaret etmektedir.

(96) اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذٖي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَمٖينَۚ 

Gerçek şu ki, insanlar için yapılmış olan ilk ev, âlemlere bir hidayet ve bir bereket kaynağı olan Mekke’deki evdir.

Bu âyet Kâbe’nin, mâbed olarak yeryüzünde yapılmış ilk bina olduğunu ve tarih boyunca saygınlığını koruduğunu ifade ettiği gibi önceki âyette geçen “Hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz” emrinin de gerekçesini açıklar mahiyettedir. Çünkü bu bina insanların hidayeti ve putperestliğin yıkılıp tevhid inancının yerleşmesi için gönderilmiş olan dinin (hanîf olan İbrâhim’in dini) sembolüdür.

“Mekke’deki ev”den maksat Kâbe’dir. Bu ve başka birçok âyette Kâbe hakkında “ev” anlamına gelen beyt kelimesi kullanıldığından bu yapı Beytullah diye de anılır ki Türkçe’de “Allah’ın evi” anlamına gelmektedir (Kâbe hakkında bilgi için ayrıca bk. Bakara 2/125-127).

Bekke, Mekke’nin bir diğer telaffuz şekli olup merkezinde müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin yer aldığı kutsal şehrin özel isimlerinden biridir. Bir görüşe göre de Mekke, şehrin adı, Bekke ise Mescid-i Harâm’ın inşa edildiği yerin adıdır. Hac ve umre zamanında insanlar burada Kâbe’yi tavaf ederken kalabalıklar meydana getirdikleri için “izdiham meydana gelen yer” anlamında buraya Bekke denilmiştir (Taberî, IV, 9; Elmalılı, II, 1148). Bekke, aynı zamanda “büyüklük taslayan kimselerin kahrolduğu ve boyun eğdiği yer” anlamına da gelmektedir (Şevkânî, I, 403; Fuat Günel, “Mekke-i Mükerreme”, İFAV Ans., III, 169). İbn Âşûr, Bekke’nin Keldânîce’de “belde” anlamına geldiği, Hz. İbrâhim’in eşi ve oğlu İsmâil’i yerleştirmiş olduğu vadinin belde haline gelmesi için oraya bu ismi verdiği kanaatindedir (IV, 12).

Mekke, Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde Kızıldeniz sahilindeki Cidde Limanı’na 60, güneyindeki Tâif şehrine 90, kuzeyindeki Medîne-i Münevvere’ye 420 km. uzaklıkta bulunan bir mevkide yer almakta olup deniz seviyesinden yaklaşık 300 m. yükseklikte bir yerleşim merkezidir (Fuat Günel, a.g.m., a.g.e., III, 172). Kur’an-ı Kerîm’de bu şehirden Bekke’den başka şu isimlerle de söz edilir: Mekke (Feth 48/24), el-beledü’l-emîn (Tîn 95/3), harem âmin (Kasas 28/57; Ankebût 29/67), ümmü’l-kurâ (Şûrâ 42/7) (diğer isimleri için bk. İbn Kesîr, II, 64; Yâkūt, Mu‘cemü’l-büldân, V, 182).

Yüce Allah Mekke’yi dünyanın en kutsal şehri kılmıştır. Mekke şehrinin yer aldığı bölge her şeyden önce “mukaddes, saygınlığı korunan ve içinde kan dökmekten sakınılan yer” anlamına gelen Harem adıyla anılmaktadır. Suriye ile Yemen arasında uzanan kervan yolunun ortasında bulunan Mekke, kuzeyde Filistin, Suriye ve Irak; güneyde Yemen ve Habeşistan gibi bölgeler arasında yer alması sebebiyle tarihte büyük bir önem kazanmış ve küçümsenemeyecek bir ticarî şöhrete sahip olmuştur. Müslümanların kıblesi olan Kâbe’nin ve zemzem suyunun burada bulunması, Hz. Peygamber’in burada doğup büyümüş olması, ilk vahyin buradaki Hira/Nur dağında gelmeye başlaması ve Hz. Peygamber’in Hz. Ebû Bekir’le birlikte hicret ederken sığınmış oldukları Sevr mağarasının Mekke civarında bulunması bu şehrin önemini ve kutsiyetini arttırıcı unsurlardır.

Mekke şehrinin merkezinde yer alan Kâbe’nin, yüce Allah tarafından müslümanların kıblesi haline getirilmesi sebebiyle yahudilerin Hz. Peygamber’e karşı gösterdikleri direniş büsbütün şiddetlenmişti. Yahudiler kıblenin, önceki peygamberlerin kıblesi olan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Harâm’a çevrilmesini içlerine sindirememişler ve her fırsatta Mescid-i Aksâ’nın daha üstün bir mâbed olduğunu, bu sebeple kıble olmaya daha lâyık bulunduğunu savunmuşlardır. Onların bu itirazlarına daha önce Bakara sûresinin 142-145. âyetlerinde cevap verilmişti. Ancak yahudiler itiraz ve eleştirilerine devam ettikleri için burada mesele yeniden gündeme getirilmiş ve Kâbe’nin yeryüzünde ilk yapılan mâbed olduğu, tevhid inancının ilkelerini yansıttığı ve İsrâiloğulları arasından gelmiş peygamberlerin de atası olan Hz. İbrâhim’in makamının burada bulunduğu vurgulanmış, dolayısıyla kıble olmaya daha lâyık olduğuna işaret edilmiştir. Kâbe’yi inşa eden Hz. İbrâhim Hz. Mûsâ’dan yaklaşık 900 yıl önce yaşamıştır. Mescid-i Aksâ ise –Kitâb-ı Mukaddes’teki bilgiye göre– Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarmasından sonra 480-487 yıllarında Hz. Süleyman tarafından yapılmış (I. Krallar, 6/1, 37) ve onun krallığı zamanında kıble olmuştur (I. Krallar, 8/29-30). Kur’an-ı Kerîm’de, Beytullah’ın Hz. İbrâhim tarafından oğlu İsmâil’le birlikte bina edildiği açıkça belirtilir. Ancak müfessir ve tarihçiler, Hz. İbrâhim’in önceden bulunmayan bir bina mı yaptığı yoksa daha önce var olup yıkılmış olan Kâbe’yi yeniden inşa mı ettiği ihtimalleri üzerinde durmuşlar ve bu hususta farklı görüşler ileri sürmüşlerdir (bk. Bakara 2/127).

Kâbe’nin “âlemler için bir hidayet kaynağı” olmasından maksat, buranın Allah’ın birliği (tevhid) inancına dayanan ilâhî dinin ilkelerini yansıtıcı özelliklere sahip olmasıdır. Nitekim bütün müslümanların kıblesi olması sebebiyle her gün beş vakit namazda dünyanın her tarafından müslümanların buraya yönelmeleri, İslâm’ın beş şartından biri olan hac ibadetinin burası ziyaret (tavaf) edilerek yerine getirilmesi, yılın her mevsiminde yapılan umre ziyaretinin burada gerçekleşmesi, hac ve umre ziyaretlerinde Allah’ın varlık ve birliğinin, ortaksız, benzersiz ve noksan sıfatlardan uzak olduğunun vurgulanması ve kemal sıfatlarıyla anılması, beytin tevhid ve hidayet sembolü olduğunu açıkça göstermektedir.

Kâbe’nin “bereket kaynağı” olması da, yüce Allah’ın bu mâbedi ve yakın çevresini maddî ve mânevî bereketlerle donatmış olmasıyla açıklanmıştır. Burada yapılan ibadetlerin sevabı diğer mâbedlerde yapılanlarınkinden daha fazla olduğu gibi (Buhârî, “Fazlü’s-salât fî Mescidi Mekke”, 1, 6) şartlarına uygun olarak yapılan hac da hacının günahlarının bağışlanmasına (Nesâî, “Hac”, 4; İbn Mâce, “Menâsik”, 3) ve cennete girmesine vesile olmaktadır (Râzî, VIII, 148). Maddî bereketine gelince, Mekke ziraata elverişsiz bir vadide kurulmuş olmasına rağmen çeşitli bölgelerde yetiştirilen her türlü sebze, meyve ve diğer ürünler buraya bolca getirilmekte ve burada yaşayanların rızıkları temin edilmektedir. Bugün Mekke’de yaklaşık 1 milyon nüfus barınmaktadır. Ayrıca her yıl hac mevsiminde 3 milyon dolayında hacı burayı ziyaret ettiği halde yiyecek içecek bakımından hiçbir sıkıntı çekilmemektedir. Burada Halîl İbrâhim’in bereketi ve duası vardır (bk. Bakara 2/126; İbrâhîm 14/37; Kasas 28/57).

1. Elif, Lâm, Mim.
2. Allah, kendinden başka ilah olmayan, hep diri olan, her an yaratıklarını gözetip durandır.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Tefsirciler dediler ki:
"Altmış kişilik bir Necran süvari kafilesi, Rasulullah (s.a.v.)'a geldiler. İçlerinde, ileri
gelenlerinden on dört kişi vardı. On dört kişinin içinde de bu kafilenin işi kendilerine tevdî
olunan üç fert vardı. Bunların birincisine: el-Âkıb (son sözü konuşan) denirdi. Bu zatın ismi
Abdul-mesih'ti. Kavmin emiri ve meşveret yetkilisiydi. Onun görüşü alınmadan hiçbir şey
yapmağa yetkileri yoktu. İkincisine: es-Seyyid denirdi. İsmi Eyhem idi. Kavmin yardımcısı ve
seyru sefer yetkilisi idi. Üçüncü zatın ismi Ebû Harise b. Alkame idi. Onların en irisi ve
alimleriydi. Dîni liderleri ve kütüphane yetkilileriydi. İçlerinde yüceliği vardı, kitaplarını okur
ve okuturdu. Öyle ki kendi dinleri hususunda çok güzel bilgisi vardı. Rûm hükümdarları onu
mevki ve mal sahibi yapmışlardı. İlmi ve içtihadı için ona kiliseler inşa etmişlerdi. Nihayet
bunlar, Rasulullah (s.a.v.) ikindi Namazı'nı kıldığı bir sırada mescidine girip huzuruna
9
bk. İbn Kesîr, 2/46
10 2/65-68
11 Şevkânî, Fethu’l-Kadir, 1/391
12 Emin Işık, "Âl-i İmrân Sûresi", DİA, 2/307
çıktılar. Üzerlerinde dîni kisveler, cübbeler ve ridalar vardı. Haris b. Ka'b Oğulları'nın en
güzel adamlarıydılar. Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından onları gören bazıları:
"Onlar gibi hiçbir elçi kafilesi görmedik" demişti. Namaz vakitleri geldiğinde kalkıp,
Rasulullah (s.a.v.)'ın mescidinde namaz kıldılar. Rasulullah (s.a.v.):
"Onları kendi hallerine bırakın" buyurdu. Onlar da doğuya taraf kıldılar. Seyyid ve Akıb,
Rasulullah (s.a.v.)'la konuştular. Rasulullah (s.a.v.) onlara:
"Müslüman olun" buyurdu. Onlar da:
"Biz zaten senden önce müslüman olmuştuk" dediler. Rasulullah (s.a.v.) da buyurdu ki:
"Yalan söylediniz. Sizin, Allah'a çocuk nisbet etmeniz, haç’a tapmanız ve domuz eti yemeniz
sizi İslam'dan men etmiştir." Onlar da:
"Peki, şayet İsa, Allah'ın oğlu değilse ya onun babası kim?" dediler ve İsa hakkında topyekün
Rasulullah (s.a.v.) ile tartışmağa başladılar. Peygamber (s.a.v.) onlara buyurdu ki:
"Bir çocuğun ancak babasına benzeyeceğini bilmiyor muydunuz?"
"Evet" biliyorduk" dediler. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Peki Rabbimizin hiç ölmeyen bir diri olduğunu halbuki İsa'ya