Medine döneminde inmiştir. 200 âyettir. Sûre, adını 33. âyette geçen “Âl-i İmrân” tamlamasından almıştır. Âl-i İmrân, İmran ailesi demektir.

Mushaftaki sıralamada 3, iniş sırasına göre 89. sûredir. Enfâl sûresinden sonra, Ahzâb sûresinden önce Medine’de nâzil olmuştur.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre, sûrenin önemli bir bölümünün geliş sebebi, Necran hıristiyanları adına Medine’ye gelen heyetle Hz. Peygamber arasında geçen Allah inancı konusundaki tartışmalardır. Bu vesileyle nâzil olan âyetlerin sayısı ve sûrenin iniş zamanı hakkında farklı görüşler vardır. Necran heyetiyle ilgili rivayetten sonra bunlara yer verilecektir.

Coğrafî kaynaklar Yemen’de, Kûfe civarında ve Havran’da Necran adını taşıyan birden fazla yerleşim biriminin bulunduğunu kaydeder. Burada söz konusu olan kişiler, Yemen Necranı’ndan heyet halinde gelen hıristiyanlardır. Hıristiyanlık aslî şekliyle Arap yarımadasının önce bu kasabasında yayılmış ve başlangıçta Yemen hükümdarlarının sert tepkileriyle karşılaşmıştır. Daha sonra burası Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Nitekim tarih kaynakları burada inşa edilen ve Kâbe-i Muazzama’ya karşılık olmak üzere “Kâbe-i Necrân” adıyla anılan görkemli kilisede çok sayıda piskoposun görev yaptığını belirtmektedirler.

Aralarında bu kiliseye mensup din adamlarının da bulunduğu altmış kişilik bir Necran heyeti (aşağıda açıklanacağı üzere hicretin 9. yılında veya daha önceki bir tarihte) Medine’ye bir ziyarette bulunmuştu. Bu heyet içinde on dört kişi temsilci konumundaydı. Bunlardan üçü heyetin en yetkilileri idi: Başkan Abdülmesîh (el-Âkıb), başkan yardımcısı Eyhem (es-Seyyid) ve piskopos Ebû Hârise b. Alkame.

Bir gün ikindi namazını müteakip süslü ve ihtişamlı elbiseler içinde mescide gelip Hz. Peygamber’in huzuruna çıkan bu heyet mensupları, kendi ibadet vakitleri geldiğinde doğuya doğru dönüp hıristiyan usulüne göre âyin yapmak istediler. Resûlullah onlara müsaade etti. Heyet birkaç gün Medine’de kaldı ve müslümanlar tarafından ağırlandı. Bu süre içinde heyetin ileri gelenleriyle Hz. Peygamber arasında Allah inancı ve Hz. Îsâ’nın durumuna dair önemli tartışmalar cereyan etti. Heyet mensupları arasında tam bir inanç birliği olmadığı gibi, sorulan sorulara verdikleri cevaplar da tutarlı değildi. Hz. Îsâ için bazan “Allah” bazan “Allah’ın oğlu” bazan da “üçün üçüncüsü” diyorlardı.

Hz. Peygamber onların iddialarını çürüttükten sonra, kendilerini bağlayacak sorular yöneltti. Sonunda sükût etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine Resûlullah onları İslâm’a davet etti. Bu teklife karşı direnme yollarını denediler:

– “Ey Muhammed! Sen Îsâ’nın, Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğunu söylemiyor musun?” dediler. Resûlullah:

– “Evet” deyince:

– “İşte bu bize yeter” dediler. Allah Teâlâ resulüne onları “mübâhele”ye (açık biçimde lânetleşme) davet etmesini vahyetti (bu konuda ayrıntılı açıklamaya 61. âyetin tefsirinde yer verilecektir). Resûl-i Ekrem bu çağrıyı yapınca bir gün süre istediler.

Bu konuda ne yönde bir karar alabileceklerini kendi aralarında müzakere ederlerken içlerinden biri şöyle dedi: “Îsâ efendimizle ilgili çekişmeyi çözüme bağlayışından anlaşılmış oldu ki Muhammed gerçekten Allah’ın gönderdiği bir peygamberdir. Bilirsiniz ki bir toplum peygamberle lânetleşmeye kalkışırsa Allah, büyüğüyle küçüğüyle onları mahveder. Dinimizde kalmaya kararlıysanız, bu zatla lânetleşmeye girmeyiniz ve iyilikle ayrılınız.”

Sonunda Hz. Peygamber’e gelip şöyle dediler: “Ey Ebü’l-Kasım! Seninle lânetleşmeye girmemeye, seni dininle baş başa bırakıp kendi dinimiz üzere kalmaya karar verdik. Fakat biz senden hoşnuduz ve sana güveniyoruz. Ashabından uygun birini aramızdaki malî ihtilâfları çözmek üzere bize gönder.”

Resûlullah bu talep üzerine Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı bu iş için görevlendirdi. Rivayete göre Hz. Ömer, hiçbir zaman yöneticilikten hoşlanmadığı halde, Hz. Peygamber’in söz konusu görev için karar verdiği gün, hayatında ilk defa içinde bu arzuyu duyduğunu ve kendisinin tayin edileceğini umduğunu ifade etmiştir (bk. İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, II, 222 vd.; İbn Atıyye, I, 396-397; Râzî, VII, 154-155; Elmalılı, II, 1011-1015; Necran’la ilgili bilgi için bk. A. Moberg, “Necrân”, İA, IX, 165-167).

Necran heyetiyle yapılan tartışmalar vesilesiyle nâzil olan bölümün 1-61, 1-82 ve 1-84. âyetler olduğu yönünde görüşler vardır (bk. Şevkânî, I, 345; İbn Âşûr, III, 143-144; Elmalılı, II, 1011). Necran heyetinin Medine’ye hicretin 9. yılında gelmiş olduğu yönündeki yaygın bilgiye mukabil, İbn Hişâm’ın bu heyet hakkındaki bilgileri tarih vermeksizin aktarması, Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu hususunda âlimler arasında görüş birliğinin bulunması ve sûrenin içerik ve üslûbu bazı müellifleri bu sûresinin ne zaman nâzil olduğu konusunda farklı değerlendirmeler yapmaya sevketmiştir.

İbn Âşûr’un bu konudaki açıklamalarını şöyle özetlemek mümkündür (III, 143-144, 146): Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu ve bazı âyetlerinde Uhud Savaşı’ndan söz edildiği hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Enfâl sûresinden önce veya sonra indiği konusu ise ihtilâflıdır. Fakat Âl-i İmrân sûresinin, Bedir Savaşı sırasında indiği ittifakla kabul edilen Enfâl sûresinden de önce nâzil olduğuna dair rivayetin kabulü halinde, bu sûrede Uhud Savaşı’ndan söz edildiğini ve Bedir’de müslümanların kazandığı zaferin hatırlatıldığını söylemek mümkün olmayacaktır. Daha önce açıklandığı üzere aynı süre içinde birden fazla sûrenin inmesi mümkündür ve tefsir kitaplarında yer alan “Bu sûre filân sûreden sonra inmiştir” şeklindeki ifadeler, “Bu iki sûreden ilki tamamlanıp sonra diğeri inmeye başladı” anlamında değil, “Birincinin nüzûlü diğerinin nüzûlünden önce başlamıştır” anlamındadır (bu konuda bilgi için ayrıca bk. “Tefsire Giriş” bölümünün “I. Kur’an-ı Kerîm, D) Şekli ve Üslûbu” başlığı). Necran heyetiyle ilgili bölümün iniş zamanının da bu ölçüye göre değerlendirilmesi uygun olur. Şu var ki, bu bölümün hicretin 9. yılında inmiş olduğuna dair ifadelerin, bu yılın “senetü’l-vüfûd” (elçiler yılı) olarak tanınmasından kaynaklandığı ve Âl-i İmrân sûresinin Medine’de inen ilk sûrelerden olduğu dikkate alınınca, Necran heyetinin sözü edilen elçiler yılından önce (muhtemelen hicretin 3. yılında) gelmiş olduğu söylenebilir.

Derveze, Necran heyetinin, müslümanların Bedir Savaşı’nda Kureyş müşriklerine karşı zafer kazandıkları haberini yerinde tahkik etmek için –Uhud Savaşı öncesinde– Medine’ye gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. Aynı müfessir, Ebû Süfyân’ın –Mekke’nin fethinden sonraki bir zamanda– Hz. Peygamber’in Necran hıristiyanları için yazılı bir belge düzenlediğine tanıklığı ile ilgili haberin doğru olması halinde ise hicretin 9. yılında başka bir Necran heyetinin daha gelmiş olmasını muhtemel görür (VIII, 70-71). Abdülhamîd Mahmûd Tahmâz ise bunu zorlanmış bir yaklaşım olarak değerlendirir ve bir sûrenin âyetlerindeki sıralamanın daima nüzûl sebebi ve sırasına göre olmadığı noktasından hareketle burada Necran heyeti hakkında hicretin 9. yılında inen baş kısmın Uhud Savaşı hakkındaki orta kısımdan sonra inmiş olduğunu düşünmeye bir engelin bulunmadığını savunur (et-Tevrât ve’l-İncîl ve’l-Kur’ân fî sûreti Âli İmrân, s. 9-10).

Âl-i İmrân sûresinin baştan 120. âyetine kadar olan bölümün hicretin ilk yıllarında nâzil olduğunu gösteren bir içeriğe sahip bulunduğuna işaretle, sûrenin ilk seksen küsur âyetinin Bedir Savaşı’ndan bile önce nâzil olduğu, muhtemelen Hz. Peygamber’in daha önce inen Âl-i İmrân âyetlerini Necran heyetine okuduğu için bunu duyan bazı kişilerin bu âyetlerin o zaman (hicretin 9. yılı) indiğini zannettikleri de ileri sürülmüştür. Fakat bu görüşün sahibi olan Süleyman Ateş’in konuya ilişkin açıklamaları kendi içinde tutarlı görünmemektedir. Zira Ateş “hicrî 5. yıldan sonra Medine’de yahudi kalmadığı” noktasından hareketle “bu sûrede yahudilerin yerinin bulunmadığı” tarzında ve kendisinin başka ifadeleriyle bağdaşmayan kesin bir kanaat de ortaya koymaktadır (krş. II, 6, 33, 60, 61, 65, 69, 70, 71, 84, 85; II, 48, 61, 62; II, 29-30; II, 63).

Öte yandan bazı âyetlerin içeriği ile tarihî bilgiler arasında uyum arama çabasıyla, meselâ 64. âyetin bir Hudeybiye Antlaşması’ndan önce, bir de Mekke fethinden sonra olmak üzere iki defa inmiş olmasına ihtimal veren müfessirler de vardır (bk. İbn Kesîr, II, 46).

Kanaatimize göre Âl-i İmrân sûresinde “Ehl-i kitap” olumlu ve olumsuz yönleriyle geniş bir biçimde ele alınmış, inanç esasları bakımından hıristiyanlara ağırlık verilmekle beraber birçok yerde yahudilere de atıfta bulunulmuştur. Özellikle Hz. İbrâhim hakkındaki tartışmaya gönderme yapan âyetler (65-68) bunun açık bir kanıtıdır. Hatta 64. âyetin tefsirinde açıklanacağı üzere Ehl-i kitaba yapılan diyalog çağrısını, aslî şekliyle tevhid inancına dayalı din mensuplarına yapılmış genel bir davet biçiminde anlamak mümkündür. Şevkânî’nin de belirttiği üzere, bu sûrede geçen Ehl-i kitap ifadelerinin sadece hıristiyanlar hakkında olduğuna dair bazı ilk dönem bilginlerinden nakledilen rivayeti mutlak biçimde doğru saymak mümkün değildir (I, 391); bu rivayeti, Bakara sûresiyle karşılaştırıldığında burada hıristiyanlara ağırlık verilmiştir şeklinde anlamak daha uygun olur. Âyetlerin sıralaması konusunda yukarıda işaret edilen bilgiler dikkate alındığında, daima nüzûl sırasına ilişkin rivayetlerden hareketle zaman tesbiti yapmanın isabetli olmayacağı açıktır. Âyetlerin anlaşılmasında tarihî bilgiler ve nüzûl bilgileri önemli bir yardımcı role sahip olmakla beraber, yorumu bu bilgiler içine hapsetmeksizin ve öncelikle Kur’an’ın içerdiği mesajlar üzerinde dikkatle durulduğu takdirde yorumun ufkunu genişletme ve sağlıklı sonuçlara ulaşma ihtimali artar. Tabii ki, bu yorumların da kesinlik taşıyan verilerle çatışmamasına özen gösterilmesi gerekir. Buna göre, sûrede geçen ifadelerin de kimlere uygun düştüğü noktasının esas alınması, kesinlik kazanmamış rivayet veya ihtimaller dolayısıyla yoruma kesin bir üslûp katılmaması uygun olur.

Sonuç olarak sûrenin nüzûlü hakkında şu söylenebilir: Bakara ve Enfâl sûrelerinin ardından hicretin 3. yılında Uhud Savaşı’ndan sonra nâzil olmaya başlayan sûrenin tamamlanması muhtemelen hicretin 9. yılına kadar sürmüştür (Emin Işık, “Âl-i İmrân Sûresi”, DİA, II, 307).

Başlangıcında yüce Allah’ın “hay” ve “kayyûm” olduğu hatırlatılan ve Kur’an-ı Kerîm’in önceki ilâhî kitapları onaylama özelliğinden söz edilen bu sûrede, vahye dayalı dinler arasındaki tekâmül ilişkisine işaret edilmekte, Allah katında yegâne geçerli dinin İslâm olduğu vurgulanmakta, İslâm’ın inanç esasları (özellikle ulûhiyyet ve nübüvvet) ile (birr ve takvâ gibi) bazı temel ahlâk kavramları üzerinde durulmakta, Mekke’deki kutsal evden (Kâbe) söz edilmekte, hac vecîbesine ve başka bazı amelî görevlere değinilmektedir. Sûrede özellikle, hıristiyanların Hz. Îsâ’yı tanrılaştırmaları, yahudilerin de ona iftira ve karalamalarda bulunmaları, bu suretle her iki din mensuplarının da onun hakkında aşırılıklara sapmaları karşısında İslâm ümmetinin gerçekten ayrılmayan ve orta yolu gösteren bir hakem görevi üstlenmiş olacağı ima edilmekte; Bakara sûresinde Ehl-i kitap’tan yahudilere ağırlık verildiği gibi burada da hıristiyanlara ağırlık verilmekte, bu din mensupları ortak bir ilkeyi (Allah’tan başkasına kulluk etmeme ve hiçbir şeyi O’na ortak görmeme ilkesini) kabulden hareketle yürütülebilecek bir diyaloga davet edilmektedir. Diğer taraftan müslümanlara da yüce Allah’ın lutfettiği nimetler hatırlatılıp, düşmanların tuzaklarına düşmemeleri ve üstlendikleri misyonun bilincinde olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Bu temalar işlenirken Hz. Meryem, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Hz. İbrâhim’in hayatlarından ve İslâm tebliği açısından önemli bir dönüm noktası olan Uhud Savaşı’ndan kesitler verilmektedir. Bu arada Uhud Savaşı sırasında ve sonrasında müslümanların, münafıkların ve müşriklerin davranışları tahlil edilip değerlendirilmektedir.

Bu sûre ile önceki sûre (Bakara sûresi) arasındaki bağlantı konusu üzerinde duran müfessirler özellikle şu noktalara değinmişlerdir: a) Her ikisinin başlangıcında “kitab”ın anılıp insanların “iman edenler ve etmeyenler” şeklindeki tasnifine yer verilmiş olması (birincisinde iman edenlere öncelik verildiği halde, ikincisinde –artık İslâm’a çağrının yayılmış olması sebebiyle– kalplerinde eğrilik bulunanlar önce zikredilmiştir), b) Her ikisinin Ehl-i kitabın bazı inanç ve tutumlarını tartışmaya ağırlık vermesi (birincisinde yahudilere geniş yer verilip hıristiyanlara kısaca değinildiği halde, ikincisinde –hıristiyanlar gerek tarih sahnesindeki varlıkları gerekse İslâm mesajına muhatap olmaları itibariyle yahudilerden sonra geldiklerinden– hıristiyanlara geniş yer ayrılmıştır),

c) Her ikisinin, önceki bir yaratma kanununa göre olmaksızın gerçekleşen iki olaya (Hz. Âdem ve Îsâ’nın yaratılışına) –sırasına uygun olarak– yer verip, bu açıdan ikincinin birinciye benzerliğini hatırlatması,

d) Her ikisinin –dikkatli bir karşılaştırma yapan kişinin öncelik-sonralık uygunluğunu farkedebileceği şekilde– aynı türden (meselâ savaş ahkâmı gibi) hükümlere yer vermiş olması, e) Birincinin başlarken müttakilerin kurtuluşa ermiş olduklarını haber vermesine uygun olarak, ikincinin takvâyı öğütleyerek son bulması (Reşîd Rızâ, III, 153).

Bu sûrenin ve bazı âyetlerinin faziletleri hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. Bakara ile Âl-i İmrân sûrelerinin önemine değinen hadisler sebebiyle İslâm bilginleri bu iki sûrenin tefsirine ayrı bir ilgi göstermişler ve bunları konu edinen özel tefsirler kaleme almışlardır. Bir hadîs-i şerifte Resûlullah, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini iyi bilip gereğince davrananlara bu sûrelerin kıyamet gününde şefaatçi olacağını haber vermiş (Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 42; Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 4), bir başka hadiste de yüce Allah’ın “ism-i a‘zam”ının Bakara sûresinin 163. âyeti ile Âl-i İmrân’ın başında bulunduğunu belirtmiştir (Tirmizî, “Daavât”, 64; Ebû Dâvûd, “Salât”, 352).

1 ElifLâmMîm.
2 Allah: yoktur O’ndan başka ilâh; Hayy (ezelîebedî mutlak hayat sahibi)dir; Kayyûm (varlığı hem kendinden, hem de kendi kendine kaim olan)dır.
3 O, sana Kitabı gerçeğin ta kendisi olarak, kendisine hiçbir bâtıl yol bulamayacak tarzda, hak bir gaye için ve kendinden önce indirilen bütün kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici olarak fasıl fasıl indirmektedir; nitekim Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti,
4 Daha önce insanlar için dupduru hidayet kaynağı olarak; ve (en son ve bağlayıcı mahiyette hakla bâtılı, doğru ile eğriyi ayıran ölçüler bütünü) Furkan’ı indirdi. Allah’ın (hak ve hidayet kaynağı) âyetlerini bile bile örtüp gizleyen ve kabul etmeyenler yok mu: onlar için pek çetin bir azap vardır. Allah, izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galiptir; (bağışlanmaz türde ve bilhassa küfür gibi, şirk gibi en büyük zulme karşı) aman vermez mukabelesi olandır.
5 O Allah ki, O’na yerde de gökte de hiçbir şey gizli kalmaz.
6 O’dur rahimlerde size dilediği şekli veren. Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
7 O’dur Sana (bu mucize) Kitabı indiren: onda muhkem âyetler vardır ki, onlar Kitab’ın anasıdır; diğer âyetleri ise müteşabihtir. Fakat kalblerinde eğrilik olanlar, nasıl fitne çıkarıp insanları saptırırız, nasıl onun (gaye ve arzumuza göre) bir te’vilini bulabiliriz diye müteşabih olanların peşine düşerler. Halbuki onun gerçek te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde kökleşip derinleşenler de, “Biz, o Kitabın tamamına inandık, (muhkemiyle, müteşabihiyle) hepsi Rabbimizin katındandır.” derler. İşte, ancak gerçek akıl ve idrak sahipleridir ki, düşünür ve gerekli dersi alırlar.
8 (Ve o gerçek akıl ve idrak sahipleri, şöyle yalvarırlar): “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi eğriltme ve (Rabbimiz, Sen’in rahmetin olmadan ayakta kalmamız mümkün değildir; o halde) bize Kendi katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz ki Vehhâb (bağışı pek bol olan)’sın Sen.
9 “Rabbimiz, Sen, insanları geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde mutlaka bir araya toplayacaksın. Hiç kuşkusuz Allah, verdiği sözden dönmez.”
10 O küfredenlerin malları da çocukları da Allah karşısında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlardır Ateş’in yakıtı olanlar.
11 Tıpkı Firavun oligarşisiyle daha öncekilerin durumu gibi: âyetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, günahları sebebiyle kendilerini kıskıvrak yakalayıvermişti. Allah, cezalandırması çok çetin olandır.
12 (Din’i tahrif etmek ve insanları saptırmak için Kitap’taki müteşabih âyetlerin peşine düşen ve onları keyiflerince yorumlamaya kalkan Kaynuka Oğulları Yahudilerinden) o küfredenlere de ki: “Yakında mağlûp edilecek ve topluca Cehennem’e sürüleceksiniz; ne fena yataktır o!”
13 (Bedir’de) karşı karşıya gelen o iki toplulukta sizin için hiç şüphesiz bir ibret vardı: bir topluluk Allah yolunda savaşırken, diğeri kâfirdi ve (savaş esnasında karşılarındaki mü’minleri) baş gözleriyle olduklarının iki katı görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler ve güçlendirir. Elbette bunda görecek gözleri olanlar için kesin bir ibret vardır.
14 İnsanlar, mahiyetleri itibariyle, (bilhassa erkekler için olmak üzere) kadınlardan, evlâttan, kantar kantar altın ve gümüşten (yığın yığın paradan), salma güzel atlardan, (davarlar ve sığır gibi) ehlî hayvanlardan, ekinler ve kazançtan yana şiddetli tutku ve beklentiler içindedirler. Oysa bunlar, dünya hayatının geçimliğinden ibaret olup, takip edilmesi gereken gerçek hedef ve gayenin güzel olanı Allah katındadır.
15 De ki: “Size (büyük bir ihtirasla bağlandığınız) bu şeylerden daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesine girenler için Rabbileri katında (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.
16 Ki, (o kulların içinde takva dairesine girmiş olanlar), hep şöyle yalvarırlar: “Rabbimiz, biz iman ettik; ne olur günahlarımızı bağışla ve bizi Ateş’in azabından koru!”
17 (Başlarına gelen musibetler karşısında, ibadete devamda ve günahlardan sakınmada) sabırlıdırlar; (sözlerinde ve davranışlarında, iman ve ahdlerinde) sadıktırlar; (Allah’ın huzurunda) boyun eğip divan duranlardır; (Allah’ın kendilerine verdiği bütün nimetlerden O’nun yolunda) infakta bulunanlardır; seherlerde istiğfar edenlerdir.
18 Allah şahittir ki, başka ilâh yok, ancak O vardır; bütün melekler ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da, tam bir doğruluk, adalet ve hakkaniyet içinde (aynı gerçeğe şahittirler). Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan) O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
19 Allah katında (hak ve makbul) din ancak İslâm’dır. Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (başka bir zaman değil,) ancak kendilerine hem de (doğru ile yanlışı, ne yaparlarsa ne ile karşılacaklarını bildiren vahyî) ilim geldikten sonra sadece aralarındaki bağy (haset ve rekabetten kaynaklanan karşılıklı tecavüz) sebebiyle ihtilâfa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini bile bile örtüp gizliyor ve inkâra yelteniyorsa, bilsin ki Allah, hesabı pek çabuk görendir.
20 (Bu gerçeğe rağmen) halâ inat edip seninle münakaşaya tutuşuyorlarsa, (onlara) de: “Ben, bütün varlığımla Allah’a teslim oldum; bana uyanlar da (aynı şekilde teslim oldular.)” Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlarla, Kitap’tan habersiz, ilimden yoksun olup da yanlış yollarda gidenlere, “Siz de aynı şekilde teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olmuşlarsa, şüphesiz hidayete ermişler, doğru yolu bulmuşlar demektir. Eğer yüz çeviriyorlarsa, sana düşen sadece tebliğ etmek (sözünle ve yaşayışınla Hak Din’i eksiksiz, kusursuz göstermektir). Zaten (ne söylüyorlar, ne yapıyorlarsa) Allah, kulları(nı) hakkıyla görmektedir.
21 Allah’ın âyetlerini bile bile gizleyip sonra da inkâra yeltenenler ve (kendilerine gönderilen) peygamberleri hakhukuk gözetmeksizin öldürüp duranlar, bununla da kalmayarak, insanlar içinde tam doğruluk ve adaleti yayıp yerleştirmeye çalışanları da öldürenler var ya: işte onları pek acı bir azapla müjdele!
22 Onlar öyle kimselerdir ki, bütün yaptıkları dünyada da Âhiret’te de boşa gitmiştir ve (yaptıklarından kendilerine fayda temin edecek ve onları azaptan kurtaracak) hiçbir yardımcıları da yoktur.
23 Bakmaz mısın şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilenlere! Aralarında (baş gösteren meselelerde) hükmetmek üzere Allah’ın Kitabı’na davet edildikleri (ve onun hükümlerine göre muhakeme olundukları halde), sonra içlerinden bir grup yüz çevirerek dönüp gitmektedir.
24 Şundan dolayı ki, onlar “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacak!” diye iddia etmekte (ve Kitabın hükmünden yüz çevirmekle azaba uğramayacaklarını zannetmektedirler). Uydurageldikleri bu türlü yalanlar, Allah’a attıkları bu türlü iftiralar, onları dinleri mevzuunda işte böyle aldatmaktadır.
25 Onları, geleceğinde hiçbir şüphe olmayan, herkes dünyada ne kazanmışsa kendisine tastamam geri ödeneceği ve kimseye en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı (dehşetli) bir günde toplayıp bir araya getirdiğimizde halleri ne olacak (bir bilseler)!
26 De ki: “Allah’ım, ey mülk ve hakimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.
27 “Geceyi gündüze katarsın ve gündüzü de geceye katarsın; ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve kimi dilersen ona hesapsız rızık verirsin.”
28 Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. (Başkasına değil,) ancak Allah’adır nihaî varış.
29 (Mü’minlere) de ki: “Sinelerinizdekini gizleseniz de, açığa da vursanız da Allah onu bilmektedir; O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
30 Gün gelir, her şahıs (dünyada iken) hayır adına ne işlemişse önünde hazır bulur; kötülük adına ne işlemişse de. İster ki, o kötülükle kendisi arasında upuzun bir mesafe olsun! Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırıyor. Allah, kullar(ın)a pek çok acıyandır.
31 (Ey Rasûlüm, onlara) de: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, o halde bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Allah, (günahları) çok bağışlayandır; (bilhassa mü’minlere karşı hususî) rahmet ve merhameti pek bol olandır.
32 Yine, de: “Allah’a itaat edin ve (bu itaatın gereği olarak) Rasûl’e de.” (Senin bu çağrına rağmen) yüz çevirip giderlerse (bil ki, bu çağrıdan ancak kâfirler yüz çevirir ve onlar da bilsinler ki) Allah, kâfirleri sevmez.
33 (Eğer, sana ve peygamberlerden bazılarına inanmıyorlarsa, şu bir gerçek ki Allah, risaleti dilediğine verir ve) şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni ve İmran Ailesini (insanlık içinde) bizzat süzüp tertemiz bir hülâsa kılmış ve bütün insanlar, bütün milletler üzerine seçip tercih etmiştir
34 Birbirlerinden gelen (aynı inanç üzerinde) tek bir nesil olarak. (Bu bakımdan, peygamberlere inanmada onları birbirinden ayırmayın ve haklarında, ayrıca Allah’ın tercihi konusunda yanlış söz söylemeyin ve yanlış düşüncelere girmeyin). Allah, (her söyleneni) hakkıyla işitendir; her şeyi hakkıyla bilendir.
35 Hani bir zaman İmran’ın hanımı şöyle dua ve münacatta bulunmuştu: “Rabbim! Şu karnımdaki yavruyu her türlü bağdan, dünya iş ve meşgalesinden azade ve her şeyiyle Sana teslim bir kul olarak, (bilhassa Ma’bed’e hizmet etsin diye) Sana adadım; ne olur bu adağımı kabul buyur; şüphesiz ki Sen’sin Semîʽ (her şeyi hakkıyla işiten); Alîm (niyetlere ve kalbden geçenlere varıncaya kadar her şeyi hakkıyla bilen).”
36 Derken, vakti gelip de onu dünyaya getirince, (adağından dolayı erkek beklerken kız gelmesi karşısında,) “Rabbim, ben bir kız dünyaya getirdim!” deyiverdi. –Allah, dünyaya ne getirdiğini elbette daha iyi biliyordu! (Bu sebeple üzülmesine gerek yoktu, çünkü O’nun beklediği) erkek çocuğu, (O’na bahşettiğimiz ve nasıl bir nimete mazhar kılınacağını bilmediği) bu kız gibi olamazdı.– “Ben, O’nun adını Meryem koydum; O’nu ve O’ndan gelecek nesli, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden Sana ısmarlıyorum.”
37 Rabbisi onu, (annesinin adamasındaki samimi niyet ve güzel duygulara karşılık) iyilik ve güzellikle kabul buyurdu ve pek güzel bir fidan gibi büyütüp yetiştirdi. O’nu Zekeriya’nın bakım, görüm ve himayesine verdi. Zekeriya, ne zaman Ma’bed’e girip O’nun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. “Allah katından!” dedi Meryem. Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.
38 İşte o noktada Zekeriya, dua ile hemen Rabbisine yöneldi ve şöyle dedi: “Rabbim, bana katından tertemiz, hayırlı bir nesil lütfet. Şüphesiz Sen, duaları hakkıyla işitensin.”
39 Derken, (bir gün) mihrapta namaza durmuştu ki, melekler kendisine seslendiler: “Allah, sana Yahya’yı müjdeliyor: Allah’tan bir Kelime’yi tasdik edecek, hem salihlerden bir efendi, hem gayet zahit ve bir nebî olacaktır.”
40 Zekeriya, (hayret içinde) “Rabbim, ihtiyarlık gelip çatmış, karım da kısırken benim nasıl, hangi yolla çocuğum olacak?!” diye sordu. (Allah, melek vasıtasıyla), “Olacak, Allah ne dilerse yapar!” buyurdu.
41 “Ya Rab,” dedi (Zekeriya), “Bana bir emare, bir alâmet lûtfet!” “Sana emare” buyurdu (Allah): “işaretleşme dışında, insanlarla üç gün süreyle konuşamamandır. Bu arada, Rabbini çok zikret ve ikindiakşam saatleriyle şafakişrak saatlerinde tesbihte bulun.”
42 Bir zaman da geldi, melekler, (Ma’bed’ de hizmete devam etmekte olan Meryem’e) seslendiler: “Meryem! Hiç şüphesiz Allah seni süzüp seçti; seni tertemiz ve her türlü günahtan, lekeden uzak kıldı ve sana bütün dünya kadınlarının üzerinde bir mevki verdi.
43 “Meryem! Rabbinin huzurunda O’nun için elpençe divan dur, secdeye kapan ve O’nun önünde baş eğip rükûa varanlarla birlikte rükûa var!”
44 (Ey Rasûlüm!) Bütün bunlar, (senin ve hiçbirinizin şahit olmadığı) gayb haberlerindendir ki, onları sana vahiyle bildiriyoruz. Yoksa Meryem’in bakım ve himayesini hangisi üzerine alacak diye kalemleriyle kura çekerlerken elbette yanlarında değildin; bu konuda çekişirlerken de onlarla birlikte değildin.
45 Yine bir defasında melekler, “Ya Meryem!” dediler: “Allah sana Kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor: ismi Mesih, Meryem oğlu İsa’dır; dünyada da Âhiret’te de itibarlı, şerefli ve Allah’a en yakın kullardan olacaktır.”
46 “Ayrıca, beşikte iken de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşur ve salihlerdendir.”
47 “Ya Rab!” dedi (Meryem), bana hiçbir (erkek) insan eli dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?” (Allah adına konuşan Ruh), cevap verdi: “Allah’tır O, ne dilerse yaratır. Bir şeyin olmasına hükmettiği zaman ona sadece ‘Ol!’ der, o da oluverir.”
48 “(Allah, o doğacak çocuğa) “Kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek;
49 “Ve onu İsrail Oğulları’na bir rasûl olarak gönderecektir.” (O da, kendisini onlara misyonunda tecelli eden ana hususiyetleriyle şöyle takdim eder:) “Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbinizden bir âyetle, apaçık bir delille geldim: Sizin için çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerim de, Allah’ın izniyle bir kuş oluverir. Yine, Allah’ın izniyle, (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer şimdiye kadarki iman iddianızda samimi, gerçekten mü’minlerseniz, bütün bunlarda sizin için (benim peygamberliğimi ortaya koyan) apaçık bir delil vardır.
50 “(Ayrıca,) benden önce indirilen Tevrat’ı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik edici olarak ve üzerinize haram kılınan bazı şeyleri helâl kılmak için (gönderildim); ve gerçekten ben, size Rabbinizden (peygamberliğime) apaçık bir delille geldim. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının, takva dairesine girin ve bana itaat edin.
51 “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; o halde O’na ibadet edin. Bu, (üzerinde yürünmesi gereken) doğru bir yoldur.”
52 İsa, (bu minval üzere tebliğine devam etti) ve onların gerçeği bile bile inkârlarını, (hattâ kendisine karşı düşmanlıklarını) kesinkes sezince, “Allah’a (giden bu yolda) bana kim yardım eder?” diyerek (umumî bir çağrıda bulundu). Havariler, “Biziz, Allah (yolunun) yardımcıları!” diyerek (ortaya atıldılar ve) “Allah’a iman ettik” dediler: “Sen de şahit ol: biz, Allah’a teslim olmuş Müslümanlarız."
53 “Rabbimiz! İndirdiğin (Kitab’a) iman ettik ve (gönderdiğin) Rasûl’e tâbi olduk; bizi (indirdiğin gerçeğe, gönderdiğin Rasûl’e ve o Rasûl’ün vazifesini yaptığına) şahit olanlardan yaz.”
54 Öbürleri ise tuzak kurup komplolar hazırladılar; Allah da Kendi iradesini uygulamaya koydu. Allah, tamamen hayra dayalı olarak Kendi iradesini hakim kılan, (mü’minlere karşı kurulan tuzakları, onu kuranlar aleyhinde bir tuzak olarak icra eden)’dir.
55 O zaman Allah şöyle buyurdu: “Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim; ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım.” Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.
56 “Küfredenlere gelince, onlara dünyada ve Âhiret’te çok şiddetle azap edeceğim ve (bu azabım karşısında) onların hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
57 “Buna karşılık, iman edip imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah, (apaçık âyetlerini inkârla O’nu tanımayan veya O’na şirk koşan ve böylece en büyük haksızlığı yapan) zalimleri, haksızlıkta bulunanları asla sevmez (ve Kendisi de, asla haksızlık yapmaz).”
58 İşte (ey Rasûlüm,) bütün bu gerçekleri sana birer âyet ve o hikmet yüklü, doğruluğu açık ve kesin Zikr’e (Kur’ân’a) dahil olarak okuyoruz.
59 Allah katında (dünyaya gelmesi açısından) İsa’nın durumu aynen Âdem’in durumu gibidir. (İsa’yı babasız olarak Meryem’ in rahminde gıda halinde O’nun vücuduna giren unsurlardan şekillendirip yaratan) Allah, Âdem’i (yine babasız, hattâ annesiz de olarak) topraktan (toprakhavasu unsurlarından) meydana getirdi, sonra da ona “Ol!” dedi (ruh üfledi), o da oluverir.
60 Gerçek (nasıl her zaman) Rabbinin buyurduğu (ise, bu da Rabbinden öyle bir gerçektir). Bu konudaki şüpheden uzak kesin inancında sabit olmaya devam et.
61 Artık sana bu sağlam ve doğru bilgi geldikten sonra, kim halâ seninle (İsa hakkında) tartışmaya girerse onlara de: “Gelin öyleyse: oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, hem bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra gönülden Allah’a dua ile, Allah’ın lânetinin yalancılar üzerine inmesini dileyelim.”
62 Meselenin aslı ve özü, sözün doğrusu budur. (Ne İsa, ne başkası,) ilâh olarak sadece Allah vardır; ve şüphesiz Allah, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip)tir; Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler bulunan)dır.
63 Her şeye rağmen halâ yüz çeviriyorlarsa, muhakkak ki Allah, o bozguncuları hakkıyla bilmektedir.
64 De ki: “Ey Kitap Ehli! Sizinle aramızda aynı olan bir kelimeye, şu ortak noktaya gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler edinmesin.” Senin bu çağrından sonra yine de yüz çevirirlerse, (ey Müslümanlar,) siz şunu ilân edin: “Şahit olun, şüphesiz ki biz, (Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş) Müslümanlarız.”
65 Ey Kitap Ehli! İbrahim hakkında (o Yahudi idi, yok Hıristiyan’dı diye) niye tartışıp iddialaşıyorsunuz?! (Siz de biliyorsunuz ki,) Tevrat da, İncil de O’ndan sonra indirildi. Bu kadarcık olsun akletmeyecek misiniz?
66 İşte siz böylesiniz: hakkında kesin bilgi sahibi olduğunuz bir konuda bile (hiç akletmez, doğruyu kabullenmez ve) böyle tartışıp iddialaşırken, hakkında sağlam hiçbir bilgiye sahip olmadığınız konularda ne diye tartışıp iddialaşırsınız? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.
67 İbrahim, Yahudi de değildi, Hıristiyan da değildi; selim bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancıyla Hak’ka yönelmiş bir Müslüman’dı O. Asla müşriklerden olmadı.
68 Dolayısıyla, insanlar içinde İbrahim’e en lâyık ve en yakın olanlar, (misyonunun devamı sürecince) O’na tâbi olanlarla, şu (şanı çok yüce) Peygamber ve (beraberinde bulunan) iman edenlerdir. Allah, bütün mü’minlerin velîsi, (koruyucusu, yâr ve yardımcısı)dır.
69 Kitap Ehli’nden bir grup arzu eder ki, keşke sizi saptırabilseler! (Tabiî ki, kursaklarında kalacak bir arzudur bu! Çünkü) onlar sadece kendilerini saptırmaktadırlar ama, farkında değillerdir.
70 Ey Kitap Ehli! (Yanınızdaki kitaplarda) doğruluğuna şahit olup dururken bile bile ne diye Allah’ın âyetlerini gizliyor ve inkâr cihetine gidiyorsunuz?
71 Ey Kitap Ehli! Bile bile niçin hakkı bâtılla karıştırıyor ve hakkı gizliyorsunuz?
72 Kitap Ehli’nden bir grup da (birbirlerine) şöyle demektedir: “Şu iman edenlere indirilene günün ilk bölümünde inanmış görünüverin; günün sonunda ise onu inkâr edin: belki böylece dinlerinden şüpheye düşüp, önceki hallerine ve inançlarına geri dönerler.
73 “Fakat siz siz olun, kendi dininize tâbi olandan başkasına inanmayın;” –(Ey Rasûlüm,) de ki: “Takip edilmesi gereken gerçek ve doğru yol, Allah’ın koyduğu yoldur.”– “(inanmayın ki,) size verilenin bir benzeri başkasına da verilmiş olmasın veya Rabbinizin katında aleyhinizde delil getirip sizi mağlûp etmesinler.” (Rasûlüm,) de ki: “Doğrusu, bütün lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir.” Allah, rahmet ve lütfuyla her varlığı kucaklayan, merhametiyle kullarına genişlik gösterendir; (kimin neye niçin lâyık olduğunu ve olmadığını) hakkıyla bilendir.
74 Rahmetini, (bu arada, vahiy ve peygamberliği kullarından) kimi dilerse ona has kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).
75 Kitap Ehli içinde öylesi vardır ki, kendisine yük yük emanet bıraksan onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona tek bir dinar para emanet etsen, üzerine varıp da başında dikilip durmadıkça onu sana iade edecek değildir. (Bu ikincilerin tavrı şundandır): Onlar, “Dinimizden olmayan, hele bizim gibi bir kitaba sahip bulunmayanlar hakkında ne yapsak mübahtır; bundan dolayı sorumlu olmayız.” iddiasındadırlar. Halbuki, (bu iddialarının hiçbir temele dayanmadığını) bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
76 Oysa (Allah’ın koyduğu hakikat şudur): Kim, (kime karşı olursa olsun) sözünde durur, ahdine sadık kalır ve (her hususta olduğu gibi, bu hususta da) Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde hareket ederse, bilin ki Allah, müttakîleri sever.
77 Allah’ın bir ahd olarak kendilerine lütuf buyurduğu Din’i ve ona uyma hususunda Allah’a verdikleri sözü, bir de yeminlerini önemsiz bir fiyat karşılığı satanlara gelince, onların Âhiret’te hiçbir nasipleri yoktur: Kıyamet Günü (en çok ihtiyaç duydukları anda) Allah onlarla konuşmayacak, yüzlerine bakmayacak ve onları günahlarından temizleyip paka çıkarmayacaktır. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.
78 (Kitap Ehli’nin) içinde bir grup da vardır ki, Kitabı okurken aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye başka manâya gelecek şekilde kelimelerin telaffuzunu, vurguları ve okunuşu değiştirirler. Sonra da bu yaptıklarını, asla Allah katından olmadığı halde, “Bunlar, Allah katındandır.” diye takdim ederler. Hayır, onlar, Allah hakkında bile bile yalan uydurmaktadırlar.
79 Allah, bir kişiye Kitap, hüküm (manevî ve misyonu çerçevesinde maddî sahada hakimiyet, doğru ve yerinde karar verebilme ve doğru ile yanlışı ayırt edebilme kabiliyeti ile Allah’ın hükümlerini uygulama yetkisi) ve peygamberlik versin, sonra da bu kişi kalkıp insanlara, “Allah’ı bırakın ve bana kul olun!” desin, bu asla mümkün değildir ve olmamıştır. Oysa her peygambere şunu demek yaraşır ve nitekim her peygamber bunu demiştir: “Kitabı okuyor, öğretiyor ve üzerinde çalışıyorsunuz, o halde Hak’ kın öğrenip öğrettiğinizi uygulayan sadık ve ihlâslı kulları olun!”
80 O, size “Melekleri ve peygamberleri Rabler edinin!” diye de emretmez. Siz Allah’a boyun eğen Müslümanlar olduktan sonra kalkıp, size hiç küfrü emreder mi?
81 Hem Allah, vaktiyle bütün peygamberlerden: “Ne zaman size (rasûl olanlarınıza doğrudan, nebî olanlarınıza bir Rasûl’ün mirasçısı olarak) Kitap ve hikmet versem ve ardından, size verilmiş bulunan (Kitabı) tasdik edici bir Rasûl gelse, ona mutlak surette inanacak ve mutlaka ona yardım edeceksiniz.” diye söz almıştır. Allah, “Bunu kabul ettiniz, bu ağır yükümü sırtınıza aldınız mı?” diye sormuş, onlar da, “Kabul ettik!” diye ikrar vermiş, bunun üzerine Allah, “Öyleyse şahit olun, (ümmetleriniz de şahit olsun); Ben de sizin gibi şahit oluyorum!” buyurmuştur.
82 Artık kim bundan sonra yüz çevirip başka türlü davranırsa, onlar (Din’den çıkmış) fasıklardır.
83 Yoksa onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, (tamamı tekvinî, pek çoğu da hem tekvinî hem teşriî açıdan,) isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuş durumdadır ve hepsi O’na döndürülüp, götürülmektedir.
84 De ki: “Biz (hiç şirk koşmadan) Allah’a, bize indirilen (Kur’ân’a) ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve O’nun soyundan gelip İsrail kabileleri içinde gönderilen peygamberlere indirilen (Sahifeler)’e, Musa’ya ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil’e) ve (bütün) nebîlere Rabbilerinden verilen (ilim, hikmet ve peygamberliğe) iman ettik. (İman etmede) hiçbirini diğerinden ayırmaz, (hepsine aynı şekilde, aynı derecede iman ederiz). Biz, (ne indirmiş ve ne vermişse hepsini kabul ederek) Allah’a tam manâsıyla teslim olmuş Müslümanlarız.”
85 Kim, İslâm’dan başka bir din arzu eder ve ararsa, (bilsin ki) bu, ondan asla kabûl edilmeyecektir; o, Âhiret’te de kaybedenlerden olacaktır.
86 İman ettikten, O (şanı yüce) Rasûl’ün hak olduğuna (O’nda gördükleri risaletine delil sıfatlar sebebiyle) bizzat şahadet ettikten ve kendilerine (hem O’nun risaletini hem de getirdiği Kitabın Allah Kelâmı olduğunu ispat eden) o apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir topluluğu Allah hiç hidayet eder mi? Allah, (gerçeği gizleyerek, bile bile inkâr ederek bütün kâinata ve hakikatlara haksızlık yapan) zalimler güruhuna asla hidayet vermez.
87 Böylelerinin görecekleri karşılık, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğramaktır.
88 Hem de bu lânetin içinde sonsuzca kalmak üzere. Görecekleri azap hafifletilmeyecek, yüzlerine de bakılmayacaktır.
89 Ancak bilahare tevbe eden ve (içlerini küfürden temizleyerek, iman ve salih amelle) ıslahı halde bulunanlar müstesna. Şüphesiz Allah, günahları çok affedendir; (tevbe ve ıslahı hâl ile Kendisine yönelenlere karşı) hususî merhameti pek bol olandır.
90 Buna karşılık, iman ikrarından sonra küfre sapanlar ve sonra (davranışları, çıkardıkları fitneler ve kurdukları komplolarla) küfürde daha da ileri gidenler ise, (artık iman kabiliyetini yitirdikleri için öylelerinin bir daha geri dönüşleri olmaz; onlar, ölümü görmedikçe tevbeye de yanaşmazlar, ölüm ânında küfürden) yapacakları tevbe de artık kabul görmez. Onlardır tam manâsıyla sapmış, dalâlete yuvarlanıp gitmiş olanlar.
91 Küfredip de neticede kâfir olarak ölüp gidenler, içlerinden her biri kendini kurtarmak için yer dolusu altın verecek bile olsa bu, onların hiçbirinden asla kabul edilmeyecektir. Onların hakkı çok acı bir azaptır ve (bu azap karşısında) hiçbir yardımcıları da olmayacaktır.
92 Bizzat sevdiğiniz (mal, bilgi, eşya…)dan infak etmedikçe gerçek fazilete ve kâmil manâda iyiliğe ulaşamaz, (ebrardan olamazsınız.) Bununla beraber, her ne infak ederseniz, Allah onu mutlaka bilir.
93 Tevrat indirilmeden önce İsrail’in (Yakub’un) kendi nefsine haram kıldığı müstesna, (Kur’ân’da helâl kılınmış bulunan) bütün yiyecekler İsrail Oğulları için de helâl idi. (Ey Rasûlüm, onlara), “Eğer (Tevrat’ta nesih bulunmadığı iddiasında) samimi iseniz, getirin Tevrat’ı ve okuyun!” de.
94 Artık kim bundan sonra Allah’a yalan isnadıyla iftirada bulunursa, böyleleri zalimlerin ta kendileridir.
95 (Ey Rasûlüm,) sen, “Sadekallah: (Allah, sözün doğrusunu söyledi.)” de. O halde haydi, safî bir kalb ve dupduru bir Tevhid inancı içinde İbrahim’in milletine tâbi olun. O, asla müşriklerden olmamıştı.
96 İnsanlar için (ibadet maksadıyla yeryüzünde) ilk kondurulan ev, Mekke’deki (Kâbe) olup, feyiz ve bereket kaynağı, bütün insanlık için bir hidayet rehberi ve bir yönelme merkezidir.
97 Orada (Allah’ın dini ve O’na ibadet adına, ayrıca o Ev’in ibadet için merkez ve kıble olduğunu gösteren) apaçık alâmetler, deliller, İbrahim’in Makamı vardır. Kim oraya girerse, (taarruz ve korkudan) emin olur. Ona yol bulup varmaya gücü yeten herkesin o Ev’i haccetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim Hac’cı inkâr eder veya nankörlükte bulunup Allah’ın bu hakkını yerine getirmezse, (bilin ki) Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir, kimseden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
98 De ki: “Ey Kitap Ehli! Allah’ın (apaçık) âyetlerini ne diye gizleyip inkâr cihetine gidiyorsunuz? Halbuki Allah, yapıp durduğunuz her şeye bihakkın şahit bulunuyor.
99 De ki: “Ey Kitap Ehli! Doğruluğunun bizzat şahitleri olduğunuz halde, niçin Allah’ın yolunun eğri tanınmasını ve keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzu ederek iman edenleri ondan uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz? Oysa Allah, yapıp durduklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.”
100 Ey iman edenler! Şu kendilerine Kitap verilenlerden bazılarına itaat edecek, onların dediklerini dinleyecek olursanız, iyi bilin ki, imanınızdan sonra sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yaparlar.
101 Ne diye küfre sapacaksınız ki, önünüzde Allah’ın âyetleri okunup duruyor ve aranızda da O’nun Rasûlü var. Kim Allah’a gönülden sımsıkı bağlanırsa, hiç şüphesiz doğru bir yola iletilmiş demektir.
102 Ey iman edenler! O’na karşı gelmekten ne ölçüde sakınmak gerekiyorsa o ölçüde Allah’a karşı gelmekten sakının ve ancak (O’na gönülden teslim olmuş) Müslümanlar olarak can vermeye bakın.
103 Hep birlikte Allah’ın İpi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz bölük pörçük birbirinize düşman idiniz; derken Allah kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki, (her hususta) doğruya ulaşıp onda sabitkadem olasınız.
104 İçinizde (insanları devamlı) hayra çağıran ve usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayan, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin ise önünü almaya çalışan bir topluluk bulunsun. Onlardır gerçek mazhariyet sahipleri ve gerçekten kurtuluşa erenler.
105 Kendilerine apaçık hidayet delilleri geldikten sonra grup grup olanlar ve farklı farklı yollar tutanlar gibi olmayın. Onların payına düşen, pek büyük bir azaptır.
106 Gün gelecek, bazı yüzler ağaracak, bazı yüzler ise kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “İmanınızdan sonra küfre sapmıştınız değil mi? Küfür üzerinde yürüyüp durmanız sebebiyle tadın bakalım şimdi (bu çok büyük) azabı!”
107 Yüzleri ak olanlara gelince: onlar, Allah’ın rahmetine garkolmuşlardır; hem de orada sonsuzca kalacaklardır.
108 Bunlar Allah’ın âyetleridir ki, onları sana her türlü şüpheden uzak olarak ve bütün doğruluğuyla okuyoruz. Allah, herhangi bir varlık, herhangi bir kimse hakkında zulüm diliyor değildir.
109 Kaldı ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır; (dolayısıyla O, sahip olduğu her şeyde dilediği gibi tasarruf eder ve esasen zulmetmiş olması asla mümkün değildir.) Bütün işler, neticede varır Allah’ta biter ve O neye hükmederse o olur.
110 (Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz). Eğer Kitap (Tevrat) Ehli de (sizin gibi) iman etmiş olsaydı, (keşke şimdi olsun etseler,) hiç şüphesiz bu haklarında hayırlı olurdu. Gerçi içlerinde (gerçekten inanmış) mü’minler de vardır, fakat onların çoğu (Din’den çıkmış) fasıklardır.
111 Ama onlar, size hiçbir şekilde asla zarar veremezler; ancak dilleriyle incitebilirler. Sizinle savaşacak olsalar arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra hiçbir yardım da görmezler.
112 Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah’tan gelen bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (desteğe ve koruma altına almaya) tutunmaları hali müstesna; ayrıca Allah’tan (müthiş) bir gazaba (cezaya) uğradılar ve meskenet altında ezilmeye mahkûm oldular. Çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr edip duruyor ve hakhukuk gözetmeksizin peygamberleri öldürüyorlardı. Çünkü artık asi olmuşlardı ve haddi aşıp duruyorlardı.
113 Bununla birlikte, Kitap Ehli’nin hepsi aynı değildir. İçlerinde (sizin gibi iman etmiş olup) doğruluktan şaşmayan istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini hakkıyla okuyarak secdelere kapanırlar.
114 (Gerektiği şekilde) Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanır, usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışır ve yarışırcasına hayırlı işlere koşarlar. Onlar, inanç, düşünce ve davranışları itibariyle doğru yolda, sağlam ve bozgunculuktan uzak bulunanlardandır.
115 Hayır adına her ne işlerlerse, elbette onun mükâfatından mahrum bırakılacak değillerdir. Allah, içleri Kendine karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten kaçınanları çok iyi bilmektedir.
116 O küfredenlere gelince: sahip oldukları mallar da, evlâtları da Allah karşısında onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdır onlar, hem de orada sonsuzca kalacaklardır.
117 Onların (insanî veya dinî gayeli gibi görünse de, menfaatlerini tatmin veya yanlış inançları yolunda ya da sırf gösteriş için) bu dünya hayatında harcama yapmaları şuna benzer: Dondurucu bir rüzgâr çıkar ve bizzat kendi öz canlarına zulmeden bir topluluğun ürününe isabet edip onu yok ediverir. Allah onlara zulmetmedi, haksızlık yapmadı; fakat onlar, hep kendi kendilerine zulmetmektedirler.
118 Ey iman edenler! Kendinizden (her bakımdan sizin gibi olanlardan) başkasını sırdaş edinmeyin; çünkü (bilhassa o gayrı Müslimler içinde size gayz ve düşmanlık besleyenler), başınıza dert açmada ellerinden geleni arkalarına koymazlar; ayrıca üzerinizden dert ve sıkıntı hiç gitmesin isterler. Baksanıza, size olan buğzları ağızlarından taşıyor; içlerinde gizledikleri ise daha da öte. Eğer aklınızı kullanır ve gereğince davranırsanız, size apaçık gerçekleri açıklıyoruz.
119 Siz öylesine (safî, kalbleri dupduru ve herkesin iyiliğini isteyen) kimselersiniz ki, o (düşmanlarınızı) bile seviyorsunuz, ama onlar sizi sevmezler; siz, (âyetleri arasında hiçbir ayırım yapmadan) Kitabın bütününe ve Allah’ın gönderdiği bütün kitaplara inanıyorsunuz. Onlar ise, ancak sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık!” deyip geçerler; fakat birbirleriyle başbaşa kaldıklarında ise size olan kin ve düşmanlıklarından dolayı parmaklarını ısırır, dişlerini gıcırdatırlar. (Onlara), “Gayzınızda boğulun!” de! Şüphesiz ki Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilir.
120 Size küçük bir iyilik, bir ferahlık, bir nimet ulaşsa, bu onları tasaya sevk eder; bir belâya giriftar olsanız, bu defa sevinçten bayılırlar. Her şeye rağmen sabreder ve (haktan, adaletten sapmadan) takva çizgisinde hareket ederseniz, onların hile ve tuzaklarının size hiçbir zararı dokunmayacaktır. Her ne yapıp ediyorlarsa, Allah (ilmi ve kudretiyle) hepsini kuşatmış durumdadır.
121 Hani (ey Rasûlüm,) bir sabah ailenden erkenden ayrılmıştın ve mü’minleri savaş için konuşlandırıyordun. Allah, (her sözü) hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla bilendir; (nitekim o gün de olup biteni bihakkın işitiyor ve biliyordu).
122 İşte o anda içinizden iki grup gevşeklik gösterip geri dönmeye yeltenmişlerdi; oysa Allah, onların yardımcısı, koruyucusu ve destekçisiydi. Daima ve sadece Allah’a dayanıp güvenmelidir mü’minler.
123 Nasıl ki O, (hem sayı hem de kuvvet yönünden) çok az ve çok zayıf olduğunuz bir zamanda size Bedir’de yardım etmiş ve sizi muzaffer kılmıştı. Öyleyse, Allah’a karşı gelmekten sakınarak takva dairesinde hareket edin ki, böylece şükretmiş olasınız.
124 O (Bedir) günü mü’minlere, “İndirdiği üç bin melekle Rabbinizin size imdat göndermesi yetmez mi?” diyordun.
125 Evet, (niye yetmesin!) Hattâ, eğer sabreder, (cephede direnir) ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesinde kalarak O’nun koruması altına girerseniz, düşmanlarınız hemen şu dakikada üzerinize geliverecek olsalar, Rabbiniz beş bin formalı, nişanlı melekle size imdat edecektir.
126 Allah, (o zaman yaptığı bu yardımı) ancak sizin için bir muştu olsun ve onunla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. (Yoksa Allah dilemedikçe, yardımını size yar etmedikçe, meleklerin de kendiliklerinden yapabilecekleri bir şey yoktur.) Yardım ve zafer, ancak Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve işinde pek çok hikmetler) bulunan Allah’ın katındandır.
127 Allah, (o yardımı ayrıca kimisinin katledilmesi, kimisinin esir alınmasıyla) küfredenlerin bir tarafını koparmak (sayılarını azaltıp, güçlerini kırmak) için, diğerleri de ümitsiz ve perişan bir halde dönüp gitsinler diye yaptı.
128 (Ey Rasûlüm, bütün bunları yapan Allah’tır;) gerçek tedbir ve idare ile işlerin sonuca ulaştırılmasında sana düşen bir şey yoktur; (bu sebeple, muvaffakiyetlerinizden kendinize övünme vesilesi olacak bir pay çıkarmayın. Ayrıca, sen vazifeli bir kulsun; kullarına karşı Allah’ın nasıl davranacağı) konusunda da sana düşen bir şey yoktur. Allah, ister onlara tevbe (ve iman) nasip edip günahlarını bağışlar, isterse (küfür, şirk ve kötülüklerde ısrar eden) zalimler olmaları hasebiyle onları azapla cezalandırır.
129 Çünkü göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Ama Allah, (her şeyden önce, kullarını) çok fazla bağışlayandır, (bilhassa tevbe ve iman ile Kendisine yönelenlere karşı hususî) rahmeti pek çok olandır.
130 Ey iman edenler! (Hele bir de) öyle kat kat artırarak faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki, (dünyada da Âhiret’te de) felâh bulasınız.
131 (Dininizi koruma adına muamelelerinize dikkat edin ve) kâfirler için hazırlanmış olan Ateş’ten sakının.
132 Allah’a ve Rasûl’e itaat edin ki, rahmete, (dünyada helâl dairesinde güzel bir hayata, Âhiret’te de af ve Cennet’e) nail olasınız.
133 Rabbiniz’den (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakîler için hazırlanmış bir Cennet’e yarışırcasına koşuşun!
134 O müttakîler ki, (Allah’ın kendilerine verdiği her türlü nimetten, bilhassa servetten Allah için) bollukta da darlıkta da harcamada bulunur; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği halde) öfkelerini (zor da olsa) yutar ve insanların kusurlarını affederler. Allah, (işte böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmış olanları) sever.
135 Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya (günahla) kendi öz canlarına zulmettiklerinde peşinden hemen Allah’ı hatırlar, O’nu anar ve günahlarının affedilmesini dilerler –zaten, günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki! Ayrıca, işledikleri (günah ve hatalarda) bile bile ısrar da etmezler.
136 (Parmakla gösterilmeye değer bu takva ve ihsan sahiplerinin) mükâfatları, Rabbilerinden (sürprizlerle yüklü) bir mağfiret ve içlerinde sonsuzca kalmak üzere girecekleri (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlerdir. Bildikleriyle gerektiği şekilde amel eden ve güzel işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!
137 Sizden önce, (toplumların hayatını ve tarihî süreci tanıma adına Allah’ın koymuş bulunduğu kanunları ve icraatını gösteren) nice yol olmuş vakalar geldi geçti. İsterseniz yeryüzünde şöyle bir gezip dolaşın da, (Allah’ın âyetlerini ve peygamberleri) yalanlayanların sonları ne oldu, görüp inceleyin!
138 (Sebep ve sonuçlarıyla) bütün bu olup bitenler, herkes için (görülmesi gereken) gerçeği gösteren bir izah, müttakîler için ise imanda ve Allah’a bağlılıkta pekişme ve ikaz, irşad adına bizatihî bir öğüttür.
139 Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın; eğer gerçekten mü’minler iseniz, her zaman için üstün olan sizsiniz.
140 (Uhud’da) size bir yara dokundu ise, biliyorsunuz, karşınızdaki o düşman topluluğuna da benzer bir yara (Bedir’de) dokunmuştu. Böylesi (tarihî ve önemli) günler ki, Biz onları, Allah gerçekten iman etmiş bulunanları ortaya çıkarsın ve sizden (hakka ve imanın hakikatine) birtakım şahitler edinsin diye insanlar arasında döndürür dururuz. Şurası bir gerçek ki, Allah zalimleri sevmez, (zulmü, yanlış davranışları tasvip etmez, cezalandırır ve neticede hakkı hakim kılar).
141 (O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.
142 Yoksa siz, Allah içinizdeki cihad edenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan, bir de sabredenleri ayırt edip ortaya çıkarmadan hepiniz hemen Cennet’e girivereceğinizi mi sanıyordunuz?
143 Hani, onunla yüz yüze gelmeden ölümü temenni ediyordunuz! İşte o şimdi karşınızda, ama (seyirci gibi) bakıp duruyorsunuz!
144 (Bu İslâm davasını yoksa Allah ile değil de, Muhammed ile kaim veya Muhammed hiç ölmeyecek mi zannediyordunuz? Öyle ise bilin ki, bu davanın asıl sahibi Allah’tır ve ondaki yeri itibariyle) Muhammed ancak bir rasûldür. Nitekim O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Eğer O ölür veya öldürülürse, yoksa hemen ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye dönümüvereceksiniz? Kim ökçesi üzerinde gerisin geriye dönerse, (bilsin ki o,) hiçbir şekilde Allah’a zarar veremez. Ama Allah, (hidayetin kıymetini bilip onda sebatla gereğini yerine getiren) şükür ehlini yakın bir gelecekte bol bol mükâfatlandıracaktır.
145 Kimsenin Allah’ın izni olmadan, ezelde takdir edilmiş bulunan eceli gelmeden ölmesi söz konusu değildir. O bakımdan, kim yaptığının karşılığını dünyada bekliyorsa ona bir miktar dünyalık veririz; kim de mükâfatını Âhiret’te almak diliyorsa, ona da Âhiret mükâfatından veririz. Şükredenleri yakın bir gelecekte elbette mükâfatlandıracağız.
146 Nice peygamberler gelip geçti ki, beraberlerinde kendilerini Allah’a adamış çok sayıda hak eri olduğu halde (Allah yolunda) harbettiler. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı asla yılgınlığa düşmedikleri gibi, ne zaaf sergilediler, ne de düşmana boyun eğdiler. Allah, (böylesi) sabredenleri sever.
147 (Düşmanla karşılaştıklarında) ağızlarından dökülen söz, sadece şundan ibaretti: “Rabbimiz! Günahlarımızı ve vazifemizde, işlerimizde gösterdiğimiz taşkınlıkları bağışla; ayaklarımızı sabit kıl ve şu kâfirler topluluğuna karşı bize yardım ve zafer ihsan eyle!”
148 Allah da onlara hem dünya mükâfatını, hem de en güzel Âhiret mükâfatını verdi. Elbette Allah, (böyle) ihsan sahiplerini, (Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyiliğe adanmışları) sever.
149 Ey iman edenler! Eğer o küfür içindeki (münafıkların Uhud savaşı münasebetiyle söylediklerine kulak verir de onlara) uyacak olursanız, sizi ökçeleriniz üzerinde gerisin geriye (dininizden) döndürürler de, neticede (hem dünyada hem de Âhiret’te) kaybedenlerden olursunuz.
150 Bilakis sizin yâriniz, yardımcınız, gerçek koruyucunuz Allah’tır. O, en hayırlı bir yardımcı ve zafere ulaştırıcıdır.
151 Allah’ın, (iddia ettikleri üzere güya ilâh ve ma’bud kabûl edilebileceklerine dair) haklarında hiçbir delil indirmediği birtakım nesneleri O’na ortak koşmalarından dolayı küfredenlerin kalblerine korku salacağız. Onların nihaî barınakları Ateş’tir. Zalimlerin varıp kalacakları o yer ne fena bir yerdir!
152 Esasen Allah, size verdiği sözde durdu: O’nun izni ile düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz. Fakat arzuladığınız galibiyeti bu şekilde size göstermesinin ardından (ganimet sevdasıyla) gevşeyiverdiniz ve (mevziinizden ayrılmamanız için) size verilmiş bulunan emir konusunda çekiştiniz, neticede de (Allah Rasûlü’nün bu emrine) isyan ettiniz. İçinizde dünyayı dileyen vardı, Âhiret’i dileyen vardı. Bunun üzerine Allah sizi denemek için, (üzerlerine yüklenmiş bulunduğunuz o kâfirler) karşısında sizi yüz geri etti. Bununla beraber, yine de sizi affetti. Allah, mü’minlere karşı daima lütf u inayet sahibidir.
153 Savaş meydanından uzaklaştıkça uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. O esnada Rasûl de arkanızdan seslenip sizi geri çağırıyordu. İşte bu (en tehlikeli) hengâmede Allah size (biri öncekini unutturacak) gam üstüne gam verdi ki, (dünya adına) artık elinizden çıkıp gidene de, başınıza gelenlere de üzülmeyesiniz. Allah, her ne yapıyorsanız hepsinden hakkıyla haberdardır.
154 Sonra (pişmanlıkla geri dönüp geldiniz, dağda Allah Rasûlü’nün etrafında toplandınız ve) Allah, sizi giriftar ettiği bunca gamın ardından üzerinize bir güven duygusu indirdi: tatlı bir uyku hali ki, içinizden (en samimi olan) bir kısmını bürüyordu; bir grup da canlarının derdine düşmüştü ve Allah hakkında cahiliyeye ait gerçek dışı zanlar besliyorlardı. “Bu idare ve emirkomuta işinde bizim bir yetkimiz var mı?” diye soruyorlar, –De ki: “Bütün iş, bütün yetki Allah’a aittir.”– içlerinde sana karşı açığa vuramadıkları bir şey gizliyorlardı. Şöyle söyleniyorlardı: “Bu idare ve emirkomuta işinde bize de bir pay düşmüş olsaydı, burada böyle öldürülmezdik.” De ki: “Evlerinizde bile bulunmuş olsaydınız, haklarında öldürülme takdir edilmiş bulunanlar mutlaka çıkacak ve düşüp ölecekleri yere geleceklerdi.” Allah, sinelerinizdeki (düşünce, duygu, niyet ve yönelişleri) sınamak ve kalblerinizdeki (imanı) her türlü şüphe ve vesveseden arındırıp dupduru yapmak diliyor. Allah, sinelerin özünü, onlarda saklı tutulan bütün sırları hakkıyla bilendir.
155 İki ordunun karşı karşıya geldiği o gün içinizden arkasını dönüp kaçanlar var ya, işlemiş oldukları birtakım günahlar sebebiyle şeytan onların ayaklarını kaydırmaya yeltenmişti. Fakat Allah, onları affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, kullarının hataları karşısında çok sabırlı, çok müsamahalıdır.
156 Ey iman edenler! Bizzat küfre batmış ve (onlarla aynı halka mensup olmaları ve aynı coğrafyayı paylaşmaları sebebiyle) kardeşleri (konumunda bulunan insanlar) seferde veya herhangi bir gazada öldürüldükleri takdirde onlar hakkında, “Bizim yanımızda bulunsalardı ölmezler veya öldürülmezlerdi.” diyenler gibi olmayın. Allah, onların kalbinde bir hicran, bir yürek yarası bırakıyor. Oysa hayatı veren de, hayatı alan da Allah’tır. Allah, ne yapıp ediyorsanız hepsini hakkıyla görendir.
157 Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah katından (sürpriz mükâfatlarla yüklü) bir mağfiret ve bir rahmet, onların (hayatta kalıp da) toplayıp biriktirecekleri mallardan çok daha hayırlıdır.
158 Ölseniz de, öldürülseniz de, her halükârda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.
159 (Ey Rasûlüm, o bozgun ânında) Allah’ tan gelen bir rahmet eseri olarak çevrendeki ashabına yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olmuş olsaydın çevrenden dağılır giderlerdi. Sen onların kusurlarına bakma, bağışla onları ve idarî meselelerde onlarla istişare et. (İstişare sonucu) karar verip de artık bu kararı uygulamaya koyuldun mu, o zaman da Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül sahiplerini sever.
160 Eğer Allah size yardım ederse, size üstün gelecek hiç kimse çıkmaz. Şayet O sizi yardımsız ve yüzüstü bırakırsa, artık size kim yardım edebilir ki? O halde sadece Allah’a dayanıp güvensin mü’minler.
161 Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim emanete hıyanetle (ganimetten ya da kamuya ait hasılattan veya maldan bir şey çalar, bir de bunu gizlerse), Kıyamet Günü, yaptığı bu hıyanetin vebaliyle gelir. Sonra, herkese (dünyada iken) işleyip kazandığının karşılığı eksiksiz ödenir ve hiç kimseye zulmedilmez, haksızlık yapılmaz.
162 Allah’ın rızasını gözetip ona göre davranan kimse, hiç üzerine Allah’ın cezasını çekip de nihaî barınağı Cehennem olan kişi gibi midir? Ne fena bir âkıbet, ne kötü bir son duraktır o Cehennem!
163 Bunların her birinin Allah katındaki dereceleri farklıdır; ve Allah, ne yapıp ediyorlar, hepsini çok iyi görmektedir.
164 Gerçekten Allah, içlerinden bir Rasûl seçip kendilerine göndermekle mü’minlere büyük bir lütufta bulundu. O Rasûl, onlara Allah’ın (Kur’ân cümleleri olarak gelen ve bir de kâinatta tecelli eden) âyetlerini okuyup açıklıyor, (zihinlerini yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerini bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarını her türlü kirden temizleyerek) onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor. Bundan önce onlar, hiç şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde idiler.
165 Hâl böyle iken, düşmanlarınızın başına iki mislini getirdiğiniz bir musibet başınıza gelince, “Bu musibet de nereden?” mi diyorsunuz? (Ey Rasûlüm,) de ki: “Elbette kendi yüzünüzden!” Hiç şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
166 İki ordunun karşılaştığı o gün başınıza gelen musibet, (kendi yüzünüzden, fakat şüphesiz) Allah’ın izniyle ve (Allah, gerçek) mü’minleri belli etsin diye idi.
167 Ayrıca, münafıklık yapanları da belli etsin diye idi. O (münafıklara), “Haydi gelin, Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada kalın da (düşmanın şehre ve ailelerinize zarar vermesine engel olun)!” dendiği zaman, “Ah, bir vuruşma olacağını bilsek, mutlaka size katılırız, (ama bir savaş çıkacağını sanmıyoruz)!” diye cevap verdiler. O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler; ağızlarıyla kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Elbette Allah, neyi gizleyip durduklarını çok iyi bilmektedir.
168 Savaşa çıkmayıp, savunmaya da girişmeyerek evde oturup kalmaları yetmiyormuş gibi, bir de kalkmış, (aynı halka mensup bulunmaları ve aynı coğrafyayı paylaşmaları sebebiyle) kardeşleri (konumunda) bulunan (şehitler) hakkında, “Bizi dinleselerdi, öldürülmezlerdi!” şeklinde konuşuyorlar. (Onlara) de ki: “Eğer şu söylediklerinizde tutarlı iseniz, elinizden de geliyorsa, haydi ölümü kendinizden savın da görelim!”
169 Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler olarak düşünmeyesin! Hayır, onlar diridirler ve Rabbileri katında rızıklanmaktadırlar.
170 Allah’ın lütf u kereminden kendilerine ihsan buyurduğu nimetlerle kesintisiz ferahlanmakta ve henüz kendilerine katılmayan (dindaşlarının da Allah’a kavuştuklarında) onlar için korkulacak hiçbir şey olmayacağı ve hiçbir üzüntü, hiçbir keder hissetmeyecekleri müjdesiyle sevinmektedirler.
171 Sevinmektedirler Allah katından (gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve kimsenin aklından geçmemiş) nimetler ve fazladan bol bol ihsanla; ayrıca, mü’minlerin mükâfatını Allah’ın asla zayi etmeyeceği müjdesiyle.
172 Kendilerine o yara dokunduktan sonra Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyup (düşmanı takibe çıkanlara), özellikle Allah’ı görürcesine, en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davranan ve takvaya dayalı olarak hareket eden o (mü’minlere) pek büyük bir mükâfat vardır.
173 O kimseler ki, bir kısım halk kendilerine, “Düşmanlarınız olan insanlar üzerinize gelmek için ordu topladılar; onlardan korkun ve geri durun!” dediklerinde, bu ancak onların imanını arttırdı da, “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” mukabelesinde bulundular.
174 Sonra da, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’tan (önemli sonuçlara açık) bir nimet ve fazladan lütuflarla döndüler; Allah’ın rızası istikametinde hareket etti onlar. Allah, çok büyük fazl sahibidir (karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir).
175 Size, (“Düşmanlarınız olan insanlar üzerinize gelmek için ordu topladılar; onlardan korkun ve geri durun!”) diyenler ancak şeytandır ki, sizi dostlarıyla korkutmak istiyor. Fakat siz, gerçekten mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, sadece Ben’den korkun.
176 Birbirleriyle yarışırcasına küfürde koşuşturanlar seni mahzun etmesin. Onlar Allah’a, (O’nun davasına ve Rasûlü’ne) hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah diliyor ki, Âhiret’te onların hiçbir nasibi olmasın. Onların hakkı, ancak pek büyük bir azaptır.
177 İmana karşılık küfrü satın alan (akıldan yoksun zavallı)lar, Allah’a, (O’nun davasına ve Rasûlü’ne) hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Onlar için pek büyük bir azap vardır.
178 O küfredenler, kendilerine mühlet vermemizi haklarında hayırlı zannetmesinler. Biz, onlara sadece günahları daha daha artsın (da, haklarında Allah’ın hükmü tamamlansın) diye mühlet veriyoruz. Onların hakkı, alçaltıcı bir azaptır.
179 Zaten Allah mü’minleri, murdarı temizden ayırıncaya kadar içinde bulunduğunuz (ve mü’minle münafığın birbirine karıştığı) mevcut durumda bırakacak değildi ve bırakmayacaktır da. Allah, sizin hepinizi gaybe vakıf kılacak (size geleceğinizi gösterecek, kimin mü’min kimin münafık olduğunu hepiniz bilesiniz diye sizi kalblere muttalî edecek) de değildi ve etmeyecektir. Ancak O, dilediği rasûllerini seçer (ve onları dilediği ölçülerde gaybe vâkıf, kalblere muttalî kılar ve sizi tâbi tuttuğu imtihanı onlarla tamamlar). Şu halde siz, Allah’a ve O’nun rasûllerine iman edin. Eğer gerçekten iman eder ve takva dairesi içinde yaşarsanız, sizin için (keyfiyetini burada idrakiniz mümkün bulunmayan) çok büyük bir mükâfat vardır.
180 Allah’ın tamamen karşılıksız olarak kendilerine bol bol lütfettiği (servet, ilim, güçkuvvet gibi nimetlerde) cimrilik yapanlar sakın zannetmesinler ki, böyle davranmaları haklarında hayırlıdır. Hayır bu, onların hakkında sadece şerdir. Cimrilik edip yanlarında tuttukları o nimetler, Kıyamet Günü boyunlarına dolanacaktır. (Neden böyle davranırlar ki,) gökler ve yer mutlak manâda Allah’ın mülküdür ve (her canlı ölüp gitmekte, dolayısıyla) hep O’na ait kalmaya devam etmektedir. Sonra Allah, her ne yapıyorsanız hepsinden hakkıyla haberdardır.
181 (Kendilerine “Allah’a güzel bir borç verin!” dendiğinde,) “Demek Allah fakir, biz ise zenginiz!” şeklinde konuşanların sözlerini Allah elbette işitmiştir. Onların bu konuşmaları gibi, bile bile ve hakhukuk tanımadan o bir kısım peygamberleri öldürmelerini, (atalarının bu cinayetlerini tasvip etmelerini) de yazacak ve “Tadın bakalım o yakıcı cezayı!” diyeceğiz.
182 “Düçar olduğunuz bu hâl, bizzat kendi ellerinizle Âhiret’e gönderdiğiniz suç ve günahlarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullarına karşı asla zulmedici değildir.”
183 Tutmuşlar bir de, “(Kabul edildiğinin alâmeti olarak gökten inecek bir) ateşin yakıp kor haline getirdiği bir kurban mucizesi göstermedikçe hiçbir rasûle inanmayacağımıza dair Allah bizden söz aldı.” diyorlar. (Onlara) de ki: “Benden önce size, (Allah’ın rasûlü olduklarını apaçık gösteren) deliller ve mucizelerle, hem o söylediğiniz kurban mucizesiyle de pek çok rasûller geldi. Eğer bu iddianızda doğru ve samimî iseniz, o zaman o rasûlleri neden hep öldürdünüz?”
184 (Ey Rasûlüm!) Şimdi seni yalanlıyor (Allah’ın rasûlü olduğunu kabûl etmiyor) larsa, (hiç üzülüp tasalanma!) Senden önce de, (rasûl olduklarını gösteren) apaçık deliller, hikmet ve öğüt dolu Sahifeler ve (insanların kalblerini, zihinlerini ve yollarını) aydınlatan (Tevrat ve İncil gibi) kitap(lar)la pek çok rasûller geldi ve onlar da, aynı şekilde ret ve yalanlanmaya maruz kaldılar.
185 (Kimse, yaptıklarıyla hayatta devamlı kalacak değildir. Çünkü) her nefis ölümlüdür (ve dolayısıyla bir gün) ölümü mutlaka tadacaktır. O bakımdan (ey insanlar, dünyada ne yapmışsanız), karşılığı Kıyamet Günü size mutlaka tastamam ödenecektir. Artık kim Ateş’ten uzaklaştırılıp Cennet’e konursa, hiç şüphesiz o kazanmış ve muradına ermiştir. (Bilin ki) dünya hayatı, insanı aldatan bir geçimlikten başka bir şey değildir.
186 (Öyleyse ey mü’minler, dünya hayatındaki gaye ve hikmetin gereği olarak fakirlik, hastalık ve daha başka musibetlere maruz kalma gibi sabır gerektiren ve zenginlik, sıhhat gibi şükür gerektiren hallerle) mallarınız ve canlarınız hususunda hiç şüphesiz imtihana tâbi tutulacak ve gerek sizden önce kendilerine Kitap verilmiş olanlardan, gerekse Allah’a şirk koşanlardan kırıcı, incitici pek çok sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve (hem Allah’a iman ve itaat, hem de karşınızdakilere davranış noktasında) yanlışa düşmeden takva dairesi içinde kalabilirseniz, bilin ki bu azim, sebat, metanet gerektiren çok değerli bir iştir.
187 Vaktiyle Allah, kendilerine Kitap verilmiş olanlardan: Kitap’taki gerçekleri mutlaka açıklayacak, (bu arada, geleceği müjdelenen Âhir Zaman Peygamberi’ni) insanlara duyuracak ve bu gerçekleri gizlemeyeceksiniz diye teminat almıştı. Ama onlar, bunu hiç önemsemeyerek hemen kulak ardı ettiler; onu (mal, makam, şöhret gibi) çok küçük bir fiyata sattılar. Hakikaten ne kötü, ne zararlı bir alışveriş içindeler!
188 Sakın zannetme ki, yaptıklarıyla ve ellerine geçen (o pek önemsiz dünyalıkla) sevinen, ayrıca (“samimi dindar, Allah’ın Kanunu’nun koruyucuları, Allah’ın gerçek dostları” olarak anılmak gibi) asla muvaffak olamadıkları payeler ve yapmadıkları hizmetlerle anılıp övülmeyi arzulayan bu kimseler, evet sakın zannetme ki onlar, azaptan yakayı kurtarabileceklerdir. Onların hakkı, pek acı bir azaptır.
189 Çünkü Allah’ındır göklerin ve yerin mülkü ve hakimiyeti; ve Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.
190 Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün sürelerinin de değişerek birbiri peşi sıra gelişinde, elbette (Allah’ın kudret ve hakimiyetini gösteren) pek çok işaretler, deliller vardır gerçek akıl ve idrak sahipleri için.
191 Ki onlar, (gerek namazda, gerek namaz dışında) ayakta, oturarak ve yanları üzerinde (dilleri ve kalbleriyle) Allah’ı zikreder dururlar ve göklerle yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler: (onlardaki hikmeti ve esrarlı manâları sezmişlik içinde,) “Rabbimiz” derler, “Sen, (iki ayrı bölgeli bir memleket gibi duran ve her şeyiyle birliğe işaret eden) bu kâinatı boş yere, sebepsiz, gayesiz yaratmadın. Hayır, hayır, Sen asla boş ve gayesiz iş yapmazsın. (Sen’i, icraatını ve yaratmandaki maksatları idrakte ve bu maksatlar istikametinde davranmakta kusur edip de, neticede) Ateş’in azabına düçar olmaktan bizi koru!
192 “Rabbimiz, Sen kimi Ateş’e koyarsan, hiç şüphesiz onu rüsvay etmişsindir. (Göklerdeki ve yerdeki âyetleri görmeyerek veya onları bile bile görmezden gelerek itikadda şirke, düşüncede dalâlete ve davranışta yanlışlara dalan) zalimler için, (onları Ateş’e girmekten koruyacak) hiçbir yardımcı yoktur.
193 “Rabbimiz, hiç şüphesiz biz, ‘Rabbinize iman edin!’ diyerek, (durup dinlenmek bilmeden) gür bir davetle imana çağıran (çok şerefli) bir davetçiyi duyduk da, (davetine uyarak) hemen iman ettik. Rabbimiz, ne olur, artık Sen günahlarımızı bağışlayıver, kusurlarımızı örtüver ve vefatımızla bizi kâmil iyilik ve fazilet sahibi mü’minlere (ebrar) dahil ediver!
194 “Rabbimiz! Ve rasûllerin vasıtasıyla bize va’dettiğin (mükâfatı, Cennet ve Cemalini) bize lütuf buyur ve bizi Kıyamet Günü’nde rüsvay etme. Şüphesiz ki Sen, asla sözünden dönmezsin.”
195 Onların, “Rabbimiz!” diyerek Kendisine el açıp dua ettikleri sonsuz lütuf, kerem ve merhamet sahibi) Rabbi, yaptıkları bu duayı şöyle kabul buyurdu: “Hiç şüphesiz Ben, erkek olsun kadın olsun, içinizde hep böyle hayırlı işlerle meşgul bulunan kimsenin yaptığını katiyen zayi etmem. (Erkeğinizle, kadınınızla) siz birbirinizdensiniz, (aynı yolun yolcusu ve yaptıklarının mükâfatını eksiksiz alacak kardeşlersiniz.) Öyle de, (Benim uğrumda) hicret eden, yurtlarından sürülen, yolumda her türlü eziyete katlanan, savaşan ve öldürülen her kim olursa olsun mutlaka kusurlarını örtecek ve hiç şüphesiz onları, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım; (başkasından değil, size söz veren ve her şeye gücü yeten rahmeti sonsuz) Allah katından, (dolayısıyla şu anda hayal bile edemeyeceğiniz) bir karşılık olarak yapacağım bunu.” Elbette Allah katındadır mükâfatların en güzeli!
196 Sakın ola ki, o küfredenlerin (öyle küstahça, refah içinde ve) üstünmüşçesine memleket memleket dolaşıp durmaları seni aldatmasın.
197 Üzerinde durmaya bile değmez az bir geçimliktir o; hemen arkasından da, başlarını sokacakları yer olarak Cehennem gelir: ne de fena bir yatak!
198 Buna karşılık, (kendilerini yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden ve hayatlarını tanzim adına en güzel kanunları Din olarak gönderen) Rabbilerine karşı gelmekten sakınıp takvaya riayet edenler için ise, (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından ırmaklar akan cennetler vardır, hem de içlerinde sonsuzca kalmak üzere ve Allah katından bir ağırlama, ikram ve ziyafet olarak. Allah katında olan her şey, o kâmil iyilik ve fazilet sahibi mü’minler için elbette daha hayırlıdır.
199 Kitap Ehli içinde de hiç kuşkusuz öyleleri var ki, Allah’a, size indirilen (Kur’ân)’a ve kendilerine indirilen (Tevrat’a, İncil’e) iman ederler, tam bir teslimiyet ve gönül ürpertisi içinde Allah’a boyun eğmişlerdir; ve Allah’ın âyetlerini az bir paha karşılığı satmazlar. Onlar da, mükâfatları Rabbileri katında olanlardır. Hiç şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.
200 (Şimdi,) ey (bütün) iman edenler! (Allah yolunda başınıza gelenlere, ayrıca O’ nun emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınma hususunda) sabredin; birbirinize sabır tavsiyesinde bulunun ve sabırda yardımlaşın; Allah’a ibadet ve O’nun yolunda cihad mevzuunda sürekli uyanık, daima hazırlıklı ve tam bir dayanışma içinde bulunun; ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesi içinde kalın. Umulur ki, böylece (dünyada da Âhiret’te de) kurtuluşa ve gerçek mazhariyetlere erersiniz.

      • الٓمٓۚ
      • Elif lam mim
      2
      • اَللّٰهُ
      • Allah ki
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَۙ
      • O`ndan
      • الْحَيُّ
      • daima diri
      • الْقَيُّومُۜ
      • (yaratıklarını) koruyup yöneticidir
      3
      • نَزَّلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • بِالْحَقِّ
      • hak ile
      • مُصَدِّقاً
      • doğrulayıcı olarak
      • لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ
      • kendinden öncekini
      • وَاَنْزَلَ
      • indirmişti
      • التَّوْرٰيةَ
      • Tevrat
      • وَالْاِنْج۪يلَۙ
      • ve İncil`i de
      4
      • مِنْ قَبْلُ
      • daha önce
      • هُدًى
      • yol gösterici olarak
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَاَنْزَلَ
      • indirdi
      • الْفُرْقَانَۜ
      • Furkan`ı da
      • اِنَّ
      • muhakkak ki
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لَهُمْ
      • onlara vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • شَد۪يدٌۜ
      • çetin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَز۪يزٌ
      • daima üstündür
      • ذُوانْتِقَامٍ
      • öc alandır
      5
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • لَا يَخْفٰى
      • gizli kalmaz
      • عَلَيْهِ شَيْءٌ
      • hiçbir şey
      • فِي الْاَرْضِ
      • yerde
      • وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ
      • ve gökte
      6
      • هُوَ الَّذ۪ي
      • O`dur
      • يُصَوِّرُكُمْ
      • sizi şekillendiren
      • فِي الْاَرْحَامِ
      • rahimlerde
      • كَيْفَ
      • gibi
      • يَشَٓاءُۜ
      • dilediği
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَ
      • O`ndan
      • الْعَز۪يزُ
      • azizdir
      • الْحَك۪يمُ
      • hüküm ve hikmet sahibidir
      7
      • هُوَ الَّـذ۪ٓي
      • O
      • اَنْزَلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • مِنْهُ
      • Onun
      • اٰيَاتٌ
      • bazı ayetleri
      • مُحْكَمَاتٌ
      • muhkemdir (ki)
      • هُنَّ
      • onlar
      • اُمُّ
      • anasıdır
      • الْكِتَابِ
      • Kitabın
      • وَاُخَرُ
      • diğerleri de
      • مُتَشَابِهَاتٌۜ
      • müteşabihdir
      • فَاَمَّا الَّذ۪ينَ
      • olanlar
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْ
      • kalblerinde
      • زَيْغٌ
      • eğrilik
      • فَيَتَّبِعُونَ
      • ardına düşerler
      • مَا تَشَابَهَ
      • müteşabihlerinin
      • ابْتِغَٓاءَ
      • çıkarmak
      • الْفِتْنَةِ
      • fitne
      • وَابْتِغَٓاءَ
      • bulmak için
      • تَأْو۪يلِه۪ۚ
      • onun te`vilini
      • وَمَا
      • oysa
      • يَعْلَمُ
      • bilmez
      • تَأْو۪يلَهُٓ
      • onun te`vilini
      • اِلَّا
      • başka kimse
      • اللّٰهُۢ
      • Allah`tan
      • وَالرَّاسِخُونَ
      • ileri gidenler
      • فِي الْعِلْمِ
      • ilimde
      • يَقُولُونَ
      • derler
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِه۪ۙ
      • Ona
      • كُلٌّ
      • hepsi
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • رَبِّنَاۚ
      • Rabbimiz
      • وَمَا يَذَّكَّرُ
      • düşünüp öğüt almaz
      • اِلَّٓا
      • başkası
      • اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
      • sağduyu sahiplerinden
      8
      • رَبَّنَا
      • (Onlar derler ki) Rabbimiz
      • لَا تُزِغْ
      • eğriltme
      • قُلُوبَنَا
      • kalblerimizi
      • بَعْدَ
      • sonra
      • اِذْ هَدَيْتَنَا
      • bizi doğru yola ilettikten
      • وَهَبْ لَنَا
      • bize ver
      • مِنْ لَدُنْكَ
      • katından
      • رَحْمَةًۚ
      • bir rahmet
      • اِنَّكَ
      • kuşkusuz sen
      • اَنْتَ
      • yalnız sen
      • الْوَهَّابُ
      • çok bağış yapansın
      9
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّكَ
      • sen mutlaka
      • جَامِعُ
      • toplayacaksın
      • النَّاسِ
      • insanları
      • لِيَوْمٍ
      • bir günde
      • لَا رَيْبَ
      • asla şüphe olmayan
      • ف۪يهِۜ
      • kendisinde
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَا يُخْلِفُ
      • dönmez
      • الْم۪يعَادَ۟
      • sözünden
      10
      • اِنَّ
      • şüphesiz var ya
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler
      • لَنْ تُغْنِيَ
      • yarar sağlamaz
      • عَنْهُمْ
      • onlara
      • اَمْوَالُهُمْ
      • ne malları
      • وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ
      • ne de çocukları
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمْ
      • onlar
      • وَقُودُ
      • yakıtıdırlar
      • النَّارِۙ
      • ateşin
      11
      • كَدَأْبِ
      • durumu gibi
      • اٰلِ
      • ailesinin
      • فِرْعَوْنَۙ
      • Fir`avn
      • وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ
      • ve onlardan öncekilerin
      • كَذَّبُوا
      • onlar da yalanladılar
      • بِاٰيَاتِنَاۚ
      • ayetlerimizi
      • فَاَخَذَهُمُ
      • onları yakaladı
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • بِذُنُوبِهِمْۜ
      • günahlarıyla
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • شَد۪يدُ
      • çetindir
      • الْعِقَابِ
      • cezası
      12
      • قُلْ
      • söyle
      • لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • سَتُغْلَبُونَ
      • yenileceksiniz
      • وَتُحْشَرُونَ
      • ve sürüleceksiniz
      • اِلٰى جَهَنَّمَۜ
      • cehenneme
      • وَبِئْسَ
      • (orası) ne kötü
      • الْمِهَادُ
      • bir döşektir
      13
      • قَدْ
      • muhakak
      • كَانَ لَكُمْ
      • sizin için vardır
      • اٰيَةٌ
      • bir ibret
      • ف۪ي فِئَتَيْنِ
      • şu iki toplulukta
      • الْتَقَتَاۜ
      • karşılaşan
      • فِئَةٌ
      • bir topluluk
      • تُقَاتِلُ
      • çarpışıyordu
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَاُخْرٰى
      • öteki de
      • كَافِرَةٌ
      • nankördü
      • يَرَوْنَهُمْ
      • onları görüyorlardı
      • مِثْلَيْهِمْ
      • kendilerinin iki katı
      • رَأْيَ الْعَيْنِۜ
      • gözleriyle
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يُؤَيِّدُ
      • destekler
      • بِنَصْرِه۪
      • yardımıyle
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي ذٰلِكَ
      • bunda
      • لَعِبْرَةً
      • bir ibret vardır
      • لِاُو۬لِي
      • olanlar için
      • الْاَبْصَارِ
      • gözleri
      14
      • زُيِّنَ
      • süslü (cazip) gösterildi
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • حُبُّ
      • aşırı düşkünlük
      • الشَّهَوَاتِ
      • zevklere
      • مِنَ النِّسَٓاءِ
      • kadınlardan
      • وَالْبَن۪ينَ
      • oğullardan
      • وَالْقَنَاط۪يرِ
      • kantarlarca
      • الْمُقَنْطَرَةِ
      • yığılmış
      • مِنَ الذَّهَبِ
      • altından
      • وَالْفِضَّةِ
      • ve gümüşten
      • وَالْخَيْلِ
      • atlardan
      • الْمُسَوَّمَةِ
      • salma
      • وَالْاَنْعَامِ
      • davarlardan
      • وَالْحَرْثِۜ
      • ve ekinlerden (gelen)
      • ذٰلِكَ
      • bunlar (sadece)
      • مَتَاعُ
      • geçimidir
      • الْحَيٰوةِ
      • hayatının
      • الدُّنْيَاۚ
      • dünya
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • عِنْدَهُ
      • yanındadır
      • حُسْنُ
      • güzel
      • الْمَاٰبِ
      • varılacak yer
      15
      • قُلْ
      • de ki
      • اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ
      • size söyleyeyim mi?
      • بِخَيْرٍ
      • daha iyisini
      • مِنْ ذٰلِكُمْۜ
      • bunlardan
      • لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا
      • korunanlar için vardır
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْ
      • Rableri
      • جَنَّاتٌ
      • cennetler
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • sürekli kalacakları
      • ف۪يهَا
      • içinde
      • وَاَزْوَاجٌ
      • ve eşler
      • مُطَهَّرَةٌ
      • tertemiz
      • وَرِضْوَانٌ
      • ve rızası
      • مِنَ اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görür
      • بِالْعِبَادِۚ
      • kullarını
      16
      • الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ
      • (onlar ki) derler
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّـنَٓا
      • gerçekten biz
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • فَاغْفِرْ لَنَا
      • bağışla
      • ذُنُوبَنَا
      • bizim günahlarımızı
      • وَقِنَا
      • bizi koru
      • عَذَابَ
      • azabından
      • النَّارِۚ
      • ateş
      17
      • اَلصَّابِر۪ينَ
      • sabredenlerdir
      • وَالصَّادِق۪ينَ
      • sadık olanlardır
      • وَالْقَانِت۪ينَ
      • gönülden itaat edenlerdir
      • وَالْمُنْفِق۪ينَ
      • infak edenlerdir
      • وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ
      • istiğfar edenlerdir
      • بِالْاَسْحَارِ
      • ve seherlerde
      18
      • شَهِدَ
      • şahiddir (ki)
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اَنَّهُ
      • şüphesiz
      • لَٓا
      • yoktur
      • اِلٰهَ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • هُوَۙ
      • O`ndan
      • وَالْمَلٰٓئِكَةُ
      • ve melekler
      • وَاُو۬لُوا
      • ve sahipleri
      • الْعِلْمِ
      • ilim
      • قَٓائِماً
      • gözeten
      • بِالْقِسْطِۜ
      • adaletle
      • هُوَ
      • O`ndan
      • الْعَز۪يزُ
      • azizdir
      • الْحَك۪يمُۜ
      • hakimdir
      19
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الدّ۪ينَ
      • din
      • عِنْدَ
      • katında
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • الْاِسْلَامُ۠
      • İslamdır
      • وَمَا اخْتَلَفَ
      • ayrılığa düştüler
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilmiş olanlar
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • اِلَّا
      • (kendilerine) sadece
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَهُمُ
      • geldikten
      • الْعِلْمُ
      • ilim
      • بَغْياً
      • aşırılık yüzünden
      • بَيْنَهُمْۜ
      • aralarındaki
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَكْفُرْ
      • inkar ederse
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • فَاِنَّ
      • (bilsin ki) şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • سَر۪يعُ
      • çabuk görendir
      • الْحِسَابِ
      • hesabı
      20
      • فَاِنْ
      • eğer
      • حَٓاجُّوكَ
      • seninle tartışmaya girişirlerse
      • فَقُلْ
      • de ki
      • اَسْلَمْتُ
      • ben teslim ettim
      • وَجْهِيَ
      • özümü
      • لِلّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ
      • bana uyanlar da
      • وَقُلْ
      • ve de ki
      • لِلَّذ۪ينَ
      • kendilerine
      • اُو۫تُوا
      • verilenlere
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْاُمِّيّ۪نَ
      • ve ümmilere
      • ءَاَسْلَمْتُمْۜ
      • Siz de İslam (teslim) oldunuz mu?
      • اَسْلَمُوا
      • İslam olurlarsa
      • فَقَدِ
      • muhakkak
      • اهْتَدَوْاۚ
      • doğru yolu bulmuşlardır
      • وَاِنْ
      • yok eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّمَا
      • artık
      • عَلَيْكَ
      • sana düşen
      • الْبَلَاغُۜ
      • sadece duyurmaktır
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      • بِالْعِبَادِ۟
      • kulları(nın yaptıklarını)
      21
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ
      • inkar edenler
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürenler
      • النَّبِيّ۪نَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۙ
      • haksız yere
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürenler (var ya)
      • الَّذ۪ينَ يَأْمُرُونَ
      • emredenleri
      • بِالْقِسْطِ
      • adaleti
      • مِنَ النَّاسِۙ
      • insanlar arasında
      • فَبَشِّرْهُمْ
      • onlara müjdele
      • بِعَذَابٍ
      • bir azabı
      • اَل۪يمٍ
      • acı
      22
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • böylece
      • الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ
      • boşa çıkmıştır
      • اَعْمَالُهُمْ
      • onların yaptıkları
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِۘ
      • ahirette de
      • وَمَا
      • ve yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ
      • hiçbir yardımcıları
      23
      • اَلَمْ تَرَ
      • görmedin mi?
      • اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilmiş olanları
      • نَص۪يباً
      • bir (nasip) pay
      • مِنَ الْكِتَابِ
      • Kitaptan
      • يُدْعَوْنَ
      • çağırılıyorlar da
      • اِلٰى كِتَابِ
      • Kitabına
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لِيَحْكُمَ
      • hüküm versin diye
      • بَيْنَهُمْ
      • aralarında
      • ثُمَّ
      • sonra
      • يَتَوَلّٰى
      • dönüyorlar
      • فَر۪يقٌ
      • bir topluluk
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • وَهُمْ مُعْرِضُونَ
      • yüz çevirerek
      24
      • ذٰلِكَ
      • bu (hareketleri)
      • بِاَنَّهُمْ
      • onların
      • قَالُوا
      • demelerindendir
      • لَنْ تَمَسَّنَا
      • bize dokunmayacak
      • النَّارُ
      • ateş
      • اِلَّٓا
      • başka
      • اَيَّاماً
      • birkaç günden
      • مَعْدُودَاتٍۖ
      • sayılı
      • وَغَرَّهُمْ
      • onları yanıltmıştır
      • ف۪ي د۪ينِهِمْ
      • dinlerinde
      • مَا كَانُوا
      • şeyler
      • يَفْتَرُونَ
      • uydurdukları
      25
      • فَكَيْفَ
      • peki nasıl (olacak)?
      • اِذَا
      • zaman
      • جَمَعْنَاهُمْ
      • topladığımız
      • لِيَوْمٍ
      • bir gün için
      • لَا رَيْبَ
      • hiç şüphe olmayan
      • ف۪يهِ
      • onda
      • وَوُفِّيَتْ
      • ve tastamam verilip
      • كُلُّ نَفْسٍ
      • herkesin
      • مَا كَسَبَتْ
      • kazandığı
      • وَهُمْ
      • ve onların
      • لَا يُظْلَمُونَ
      • zulme uğratılmadığı
      26
      • قُلِ
      • de ki
      • اللّٰهُمَّ
      • Allah`ım
      • مَالِكَ
      • sahibi
      • الْمُلْكِ
      • mülkün
      • تُؤْتِي
      • sen verirsin
      • الْمُلْكَ
      • mülkü
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğine
      • وَتَنْزِعُ
      • alırsın
      • مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ
      • dilediğinden
      • وَتُعِزُّ
      • yükseltirsin
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • وَتُذِلُّ
      • alçaltırsın
      • مَنْ تَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • بِيَدِكَ
      • senin elindedir
      • الْخَيْرُۜ
      • Hayır (mal)
      • اِنَّكَ
      • şüphesiz sen
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • her şeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirsin
      27
      • تُولِجُ
      • sokarsın
      • الَّيْلَ
      • geceyi
      • فِي النَّهَارِ
      • gündüze
      • وَتُولِجُ
      • sokarsın
      • النَّهَارَ
      • gündüzü
      • فِي الَّيْلِۘ
      • geceye
      • وَتُخْرِجُ
      • çıkarırsın
      • الْحَيَّ
      • diri
      • مِنَ الْمَيِّتِ
      • ölüden
      • الْمَيِّتَ
      • ölü
      • مِنَ الْحَيِّۘ
      • diriden
      • وَتَرْزُقُ
      • rızıklandırırsın
      • مَنْ تَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • بِغَيْرِ حِسَابٍ
      • hesapsız
      28
      • لَا يَتَّخِذِ
      • edinmesin
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • Mü`minler
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri
      • اَوْلِيَٓاءَ
      • dost
      • مِنْ دُونِ
      • bırakıp
      • الْمُؤْمِن۪ينَۚ
      • inananları
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَفْعَلْ
      • yaparsa
      • ذٰلِكَ
      • böyle
      • فَلَيْسَ
      • kalmaz (değildir)
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah ile
      • ف۪ي شَيْءٍ
      • bir dostluğu (şey)
      • اِلَّٓا
      • ancak başka
      • اَنْ تَتَّقُوا
      • korunmanız
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • تُقٰيةًۜ
      • (gelebilecek) tehlikeden
      • وَيُحَذِّرُكُمُ
      • sizi sakındırır
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • نَفْسَهُۜ
      • kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
      • وَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`adır
      • الْمَص۪يرُ
      • dönüş
      29
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنْ تُخْفُوا
      • gizleseniz de
      • مَا
      • olanı
      • ف۪ي صُدُورِكُمْ
      • göğüslerinizde
      • اَوْ
      • veya
      • تُبْدُوهُ
      • açığa vursanız da
      • يَعْلَمْهُ
      • onu bilir
      • اللّٰهُۜ
      • Allah
      • وَيَعْلَمُ
      • bilir
      • فِي السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا
      • olanı
      • فِي الْاَرْضِۜ
      • ve yerde
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • her şeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirdir
      30
      • يَوْمَ
      • O gün
      • تَجِدُ
      • bulacaktır
      • كُلُّ
      • her
      • نَفْسٍ
      • nefis
      • مَا عَمِلَتْ
      • yaptığı
      • مِنْ خَيْرٍ
      • her hayrı
      • مُحْضَراًۚۛ
      • hazır
      • وَمَا عَمِلَتْ
      • işlediği
      • مِنْ سُٓوءٍۚۛ
      • her kötülüğü de
      • تَوَدُّ
      • ister
      • لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا
      • O kötülükle
      • وَبَيْنَهُٓ
      • kendisi arasında
      • اَمَداً
      • bir mesafe
      • بَع۪يداًۜ
      • uzak
      • وَيُحَذِّرُكُمُ
      • sakındırıyor
      • اللّٰهُ
      • Allah sizi
      • نَفْسَهُۜ
      • kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • رَؤُ۫فٌ
      • şefkatlidir
      • بِالْعِبَادِ۟
      • kulllarına
      31
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • siz
      • تُحِبُّونَ
      • seviyorsanız
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • فَاتَّبِعُون۪ي
      • bana uyun ki
      • يُحْبِبْكُمُ
      • sizi sevsin
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • وَيَغْفِرْ
      • ve bağışlasın
      • لَكُمْ
      • sizin
      • ذُنُوبَكُمْۜ
      • günahlarınızı
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • bağışlayandır
      • رَح۪يمٌ
      • esirgeyendir
      32
      • قُلْ
      • de ki
      • اَط۪يعُوا
      • ita`at edin
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • وَالرَّسُولَۚ
      • ve Elçiye
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّ
      • muhakkak ki
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri
      33
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • اصْطَفٰٓى
      • seçip üstün kıldı
      • اٰدَمَ
      • Adem`i
      • وَنُوحاً
      • Nuh`u
      • وَاٰلَ
      • ailesini
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • وَاٰلَ
      • ve ailesini
      • عِمْرٰنَ
      • İmran
      • عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ
      • alemlere
      34
      • ذُرِّيَّةً
      • (Bunlar) türeyen nesil(ler)dir
      • بَعْضُهَا
      • bazısı (birbirinden)
      • مِنْ بَعْضٍۜ
      • bazısından
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • سَم۪يعٌ
      • işitendir
      • عَل۪يمٌۚ
      • bilendir
      35
      • اِذْ قَالَتِ
      • demişti ki
      • امْرَاَتُ
      • karısı
      • عِمْرٰنَ
      • İmran`ın
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اِنّ۪ي
      • şüphesiz ben
      • نَذَرْتُ
      • adadım
      • لَكَ
      • sana
      • مَا
      • olanı
      • ف۪ي بَطْن۪ي
      • karnımda
      • مُحَرَّراً
      • tam hür olarak
      • فَتَقَبَّلْ
      • kabul buyur
      • مِنّ۪يۚ
      • benden
      • اِنَّكَ
      • şüphesiz
      • اَنْتَ
      • sen
      • السَّم۪يعُ
      • işitensin
      • الْعَل۪يمُ
      • bilensin
      36
      • فَلَمَّا وَضَعَتْهَا
      • onu doğurunca
      • قَالَتْ
      • şöyle söyledi
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اِنّ۪ي
      • şüphesiz ben
      • وَضَعْتُهَٓا
      • onu doğurdum
      • اُنْثٰىۜ
      • kız
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • اَعْلَمُ
      • bilirken
      • بِمَا وَضَعَتْۜ
      • onun ne doğurduğunu
      • وَلَيْسَ
      • değildir
      • الذَّكَرُ
      • erkek
      • كَالْاُنْثٰىۚ
      • kız gibi
      • وَاِنّ۪ي
      • doğrusu ben
      • سَمَّيْتُهَا
      • ona adını verdim
      • مَرْيَمَ
      • Meryem
      • وَاِنّ۪ٓي
      • şüphesiz ben
      • اُع۪يذُهَا
      • onu ısmarlıyorum
      • بِكَ
      • sana
      • وَذُرِّيَّتَهَا
      • ve soyunu
      • مِنَ الشَّيْطَانِ
      • şeytanın şerrinden
      • الرَّج۪يمِ
      • kovulmuş
      37
      • فَتَقَبَّلَهَا
      • kabul buyurdu onu
      • رَبُّهَا
      • Rabbi
      • بِقَبُولٍ
      • kabulle (şekilde)
      • حَسَنٍ
      • güzel bir
      • وَاَنْبَتَهَا
      • ve onu yetiştirdi
      • نَبَاتاً
      • bir bitki gibi
      • حَسَناًۙ
      • güzel
      • وَكَفَّلَهَا
      • ve onun bakımını üstlendi
      • زَكَرِيَّاۜ
      • Zekeriyya da
      • كُلَّمَا
      • her
      • دَخَلَ
      • girdiğinde
      • عَلَيْهَا
      • onun yanına
      • زَكَرِيَّا
      • Zekeriyya
      • الْمِحْرَابَۙ
      • mihraba
      • وَجَدَ
      • bulurdu
      • عِنْدَهَا
      • yanında
      • رِزْقاًۚ
      • bir rızık
      • قَالَ
      • derdi
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اَنّٰى
      • nereden?
      • لَكِ
      • sana
      • هٰذَاۜ
      • bu
      • قَالَتْ
      • (O da) derdi
      • هُوَ
      • Bu
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يَرْزُقُ
      • rızık verir
      • مَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğine
      • بِغَيْرِ حِسَابٍ
      • hesapsız
      38
      • هُنَالِكَ
      • orada
      • دَعَا
      • du`a etmiş
      • زَكَرِيَّا
      • Zekeriyya
      • رَبَّهُۚ
      • Rabbine
      • قَالَ
      • demişti
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • هَبْ
      • ver
      • ل۪ي
      • bana
      • مِنْ لَدُنْكَ
      • katından
      • ذُرِّيَّةً
      • bir nesil
      • طَيِّبَةًۚ
      • temiz
      • اِنَّكَ
      • Sen
      • سَم۪يعُ
      • işitensin
      • الدُّعَٓاءِ
      • du`ayı
      39
      • فَنَادَتْهُ
      • ona diye ünlediler
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • melekler
      • وَهُوَ
      • O (Zekeriyya)
      • قَٓائِمٌ
      • durmuş
      • يُصَلّ۪ي
      • namaz kılarken
      • فِي الْمِحْرَابِۙ
      • mabedde
      • اَنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُبَشِّرُكَ
      • sana müjdeler
      • بِيَحْيٰى
      • Yahya`yı
      • مُصَدِّقاً
      • doğrulayıcı
      • بِكَلِمَةٍ
      • bir kelimeyi
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`tan
      • وَسَيِّداً
      • efendi
      • وَحَصُوراً
      • nefsine hakim
      • وَنَبِياًّ
      • bir peygamber olacak
      • مِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • ve iyilerden
      40
      • قَالَ
      • dedi ki
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اَنّٰى يَكُونُ
      • nasıl olur?
      • ل۪ي
      • benim
      • غُلَامٌ
      • oğlum
      • وَقَدْ بَلَغَنِيَ
      • bana gelip çatmış
      • الْكِبَرُ
      • ihtiyarlık
      • وَامْرَاَت۪ي
      • karım da
      • عَاقِرٌۜ
      • kısırken
      • قَالَ
      • (Allah) dedi
      • كَذٰلِكَ
      • öyle (ama)
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَفْعَلُ
      • yapar
      • مَا يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      41
      • قَالَ
      • dedi
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اجْعَلْ
      • o halde (oğlum olacağına dair) ver
      • ل۪ٓي
      • bana
      • اٰيَةًۜ
      • bir alamet
      • قَالَ
      • (Allah) buyurdu ki
      • اٰيَتُكَ
      • senin alametin
      • اَلَّا تُكَلِّمَ
      • konuşamamandır
      • النَّاسَ
      • insanlarla
      • ثَلٰثَةَ
      • üç
      • اَيَّامٍ
      • gün
      • اِلَّا
      • başka
      • رَمْزاًۜ
      • işaretten
      • وَاذْكُرْ
      • an
      • رَبَّكَ
      • Rabbini
      • كَث۪يراً
      • çok
      • وَسَبِّـحْ
      • (O`nu) tesbih et
      • بِالْعَشِيِّ
      • akşam
      • وَالْاِبْكَارِ۟
      • sabah
      42
      • وَاِذْ قَالَتِ
      • demişti ki
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • Melekler
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • اصْطَفٰيكِ
      • seni seçti
      • وَطَهَّرَكِ
      • temizledi
      • وَاصْطَفٰيكِ
      • ve seni üstün kıldı
      • عَلٰى نِسَٓاءِ
      • kadınlarına
      • الْعَالَم۪ينَ
      • dünyaların
      43
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اقْنُت۪ي
      • divan dur
      • لِرَبِّكِ
      • Rabbine
      • وَاسْجُد۪ي
      • secde et
      • وَارْكَع۪ي
      • ve (O`nun huzurunda) eğil
      • مَعَ
      • beraber
      • الرَّاكِع۪ينَ
      • eğilenlerle
      44
      • ذٰلِكَ
      • (Ey Muhammed) Bunlar
      • مِنْ اَنْـبَٓاءِ
      • haberlerindendir
      • الْغَيْبِ
      • görünmez alemin
      • نُوح۪يهِ
      • vahyettiğimiz
      • اِلَيْكَۜ
      • sana
      • وَمَا كُنْتَ
      • sen değildin
      • لَدَيْهِمْ
      • onların yanında
      • اِذْ يُلْقُونَ
      • atarlarken
      • اَقْلَامَهُمْ
      • (kur`a) oklarını
      • اَيُّهُمْ
      • hangisi
      • يَكْفُلُ
      • kefil olacak diye
      • مَرْيَمَۖ
      • Meryem`e
      • لَدَيْهِمْ
      • yanlarında
      • اِذْ يَخْتَصِمُونَ
      • birbirleriyle çekiştikleri zaman da
      45
      • اِذْ
      • hani
      • قَالَتِ
      • demişti
      • الْمَلٰٓئِكَةُ
      • Melekler
      • يَا
      • Ey
      • مَرْيَمُ
      • Meryem
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُبَشِّرُكِ
      • seni müjdeliyor
      • بِكَلِمَةٍ
      • bir kelime ile
      • مِنْهُۗ
      • kendisinden
      • اِسْمُهُ
      • onun adı
      • الْمَس۪يحُ
      • Mesih`dir
      • ع۪يسَى
      • Îsa
      • ابْنُ
      • oğlu
      • مَرْيَمَ
      • Meryem
      • وَج۪يهاً
      • yüzde (şerefli)
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِ
      • ahirette de
      • وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ
      • ve (Allah`a) yakın olanlardandır
      46
      • وَيُكَلِّمُ
      • konuşacak
      • النَّاسَ
      • insanlara
      • فِي الْمَهْدِ
      • beşikte
      • وَكَهْلاً
      • ve yetişkinlikte
      • وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • ve iyilerden olacaktır
      47
      • قَالَتْ
      • dedi ki
      • رَبِّ
      • Rabbim
      • اَنّٰى
      • nasıl
      • يَكُونُ
      • olur
      • ل۪ي
      • benim
      • وَلَدٌ
      • çocuğum
      • وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي
      • bana dokunmamışken
      • بَشَرٌۜ
      • bir beşer
      • قَالَ
      • dedi
      • كَذٰلِكِ
      • böylece
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَخْلُقُ
      • yaratır
      • مَا يَشَٓاءُۜ
      • dilediğini
      • اِذَا
      • zaman
      • قَضٰٓى
      • istediği
      • اَمْراً
      • bir şey(in olmasını)
      • فَاِنَّمَا
      • sadece
      • يَقُولُ
      • der
      • لَهُ
      • ona
      • كُنْ
      • `ol`
      • فَيَكُونُ
      • o da oluverir
      48
      • وَيُعَلِّمُهُ
      • ona öğretecek
      • الْكِتَابَ
      • Kitabı
      • وَالْحِكْمَةَ
      • Hikmeti
      • وَالتَّوْرٰيةَ
      • Tevrat`ı
      • وَالْاِنْج۪يلَۚ
      • ve İncil`i
      49
      • وَرَسُولاً
      • Onu (şöyle diyen) bir elçi yapacak
      • اِلٰى بَن۪ٓي
      • oğullarına
      • اِسْرَٓائ۪لَ
      • İsrail
      • اَنّ۪ي
      • ben
      • قَدْ
      • doğrusu
      • جِئْتُكُمْ
      • size getirdim
      • بِاٰيَةٍ
      • bir mu`cize
      • مِنْ رَبِّكُمْۙ
      • Rabbinizden
      • اَنّ۪ٓي
      • ben
      • اَخْلُقُ
      • yaratırım
      • لَكُمْ
      • sizin için
      • مِنَ الطّ۪ينِ
      • çamurdan
      • كَهَيْـَٔةِ
      • şeklinde bir şey
      • الطَّيْرِ
      • kuş
      • فَاَنْفُخُ
      • üflerim
      • ف۪يهِ
      • ona
      • فَيَكُونُ
      • hemen oluverir
      • طَيْراً
      • bir kuş
      • بِاِذْنِ
      • izniyle
      • اللّٰهِۚ
      • Allah`ın
      • وَاُبْرِئُ
      • iyileştiririm
      • الْاَكْمَهَ
      • körü
      • وَالْاَبْرَصَ
      • ve alacalıyı
      • وَاُحْـيِ
      • diriltirim
      • الْمَوْتٰى
      • ölüleri
      • وَاُنَبِّئُكُمْ
      • size haber veririm
      • بِمَا تَأْكُلُونَ
      • ne yeyip
      • وَمَا تَدَّخِرُونَۙ
      • ne biriktirdiğinizi
      • ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ
      • evlerinizde
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي ذٰلِكَ
      • bunda
      • لَاٰيَةً
      • bir ibret vardır
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • مُؤْمِن۪ينَۚ
      • inanıyor
      50
      • وَمُصَدِّقاً
      • (Ben) doğrulayıcı olarak
      • لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ
      • benden önce gelen
      • مِنَ التَّوْرٰيةِ
      • Tevrat`ı
      • وَلِاُحِلَّ
      • ve helal yapayım (diye gönderildim)
      • لَكُمْ
      • size
      • بَعْضَ
      • bazı şeyleri
      • الَّذ۪ي حُرِّمَ
      • haram kılınan
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • وَجِئْتُكُمْ
      • size getirdim
      • بِاٰيَةٍ
      • bir mu`cize
      • مِنْ رَبِّكُمْ
      • Rabbinizden
      • فَاتَّقُوا
      • korkun
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • وَاَط۪يعُونِ
      • bana ita`at edin
      51
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • رَبّ۪ي
      • benim de Rabbim
      • وَرَبُّكُمْ
      • sizin de Rabbinizdir
      • فَاعْبُدُوهُۜ
      • O`na kulluk edin
      • هٰذَا
      • budur
      • صِرَاطٌ
      • yol
      • مُسْتَق۪يمٌ
      • doğru
      52
      • فَلَمَّٓا اَحَسَّ
      • sezince
      • ع۪يسٰى
      • Îsa
      • مِنْهُمُ
      • onlardan
      • الْكُفْرَ
      • inkarı
      • قَالَ
      • dedi
      • مَنْ
      • kimler
      • اَنْصَار۪ٓي
      • bana yardımcı olacak
      • اِلَى
      • yolunda
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • قَالَ
      • dediler
      • الْحَوَارِيُّونَ
      • Havariler
      • نَحْنُ
      • Biz
      • اَنْصَارُ
      • yardımcılarıyız
      • اللّٰهِۚ
      • Allah(yolun)un
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِاللّٰهِۚ
      • Allah`a
      • وَاشْهَدْ
      • şahid ol
      • بِاَنَّا
      • biz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlarız
      53
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِمَٓا اَنْزَلْتَ
      • senin indirdiğine
      • وَاتَّبَعْنَا
      • uyduk
      • الرَّسُولَ
      • elçiye
      • فَاكْتُبْنَا
      • bizi yaz
      • مَعَ
      • beraber
      • الشَّاهِد۪ينَ
      • şahidlerle
      54
      • وَمَكَرُوا
      • tuzak kurdular
      • وَمَكَرَ
      • onların tuzaklarına karşılık verdi
      • اللّٰهُۜ
      • Allah da
      • وَاللّٰهُ
      • çünkü Allah
      • خَيْرُ
      • en iyi
      • الْمَاكِر۪ينَ۟
      • tuzak kurandır
      55
      • اِذْ
      • hani
      • قَالَ
      • demişti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • يَا
      • Ey
      • ع۪يسٰٓى
      • Îsa
      • اِنّ۪ي
      • ben
      • مُتَوَفّ۪يكَ
      • senin canını alacağım
      • وَرَافِعُكَ
      • seni yükselteceğim
      • اِلَيَّ
      • bana
      • وَمُطَهِّرُكَ
      • seni temizleyeceğim
      • مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerden
      • وَجَاعِلُ
      • ve tutacağım
      • الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ
      • sana uyanları
      • فَوْقَ
      • üstünde
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenlerin
      • اِلٰى
      • kadar
      • يَوْمِ
      • gününe
      • الْقِيٰمَةِۚ
      • kıyamet
      • ثُمَّ
      • sonra
      • اِلَيَّ
      • bana olacaktır
      • مَرْجِعُكُمْ
      • dönüşünüz
      • فَاَحْكُمُ
      • ben hükmedeceğim
      • بَيْنَكُمْ
      • aranızda
      • ف۪يمَا
      • şeyler hakkında
      • كُنْتُمْ
      • sizin
      • ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
      • ayrılığa düştüğünüz
      56
      • فَاَمَّا
      • gelince
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • فَاُعَذِّبُهُمْ
      • onlara azabedeceğim
      • عَذَاباً
      • azapla
      • شَد۪يداً
      • şiddetli
      • فِي الدُّنْيَا
      • dünyada da
      • وَالْاٰخِرَةِۘ
      • ahirette de
      • وَمَا
      • olmayacaktır
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ
      • yardımcıları da
      57
      • وَاَمَّا
      • gelince
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • İnanıp
      • وَعَمِلُوا
      • yapanlara da
      • الصَّالِحَاتِ
      • iyi şeyler
      • فَيُوَفّ۪يهِمْ
      • (Allah) tam olarak verecektir
      • اُجُورَهُمْۜ
      • mükafatlarını
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalimleri
      58
      • ذٰلِكَ
      • işte bu
      • نَتْلُوهُ
      • okuduğumuz
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • مِنَ الْاٰيَاتِ
      • o ayetlerden
      • وَالذِّكْرِ
      • ve Zikir(Kitap)dandır
      • الْحَك۪يمِ
      • o hikmetli
      59
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • مَثَلَ
      • durumu
      • ع۪يسٰى
      • Îsa`nın
      • عِنْدَ
      • göre
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • كَمَثَلِ
      • durumu gibidir
      • اٰدَمَۜ
      • Adem`in
      • خَلَقَهُ
      • Onu yarattı
      • مِنْ تُرَابٍ
      • topraktan
      • ثُمَّ
      • sonra
      • قَالَ
      • dedi
      • لَهُ
      • ona
      • كُنْ
      • Ol!
      • فَيَكُونُ
      • artık olur
      60
      • اَلْحَقُّ
      • (Bu,) gerçektir
      • مِنْ رَبِّكَ
      • Rabbinden gelen
      • فَلَا تَكُنْ
      • öyle ise olma
      • مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ
      • kuşkulananlardan
      61
      • فَمَنْ
      • kim
      • حَٓاجَّكَ
      • seninle tartışmaya kalkarsa
      • ف۪يهِ
      • oun hakkında
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَكَ
      • sana gelen
      • مِنَ الْعِلْمِ
      • ilimden
      • فَقُلْ
      • de ki
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • نَدْعُ
      • çağıralım
      • اَبْنَٓاءَنَا
      • oğullarımızı
      • وَاَبْنَٓاءَكُمْ
      • ve oğullarınızı
      • وَنِسَٓاءَنَا
      • kadınlarımızı
      • وَنِسَٓاءَكُمْ
      • ve kadınlarınızı
      • وَاَنْفُسَنَا
      • kendimizi
      • وَاَنْفُسَكُمْ
      • ve kendinizi
      • ثُمَّ
      • sonra
      • نَبْتَهِلْ
      • gönülden la`netle du`a edelim de
      • فَنَجْعَلْ
      • atalım (kılalım)
      • لَعْنَتَ
      • la`netini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • عَلَى
      • üstüne
      • الْكَاذِب۪ينَ
      • yalancıların
      62
      • اِنَّ
      • işte
      • هٰذَا
      • budur
      • لَهُوَ
      • (Îsa hakkındaki) o
      • الْقَصَصُ
      • kıssa (öykü)
      • الْحَقُّۚ
      • gerçek
      • وَمَا
      • yoktur
      • مِنْ اِلٰهٍ
      • tanrı
      • اِلَّا
      • başka
      • اللّٰهُۜ
      • Allah`tan
      • وَاِنَّ
      • elbette
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَهُوَ الْعَز۪يزُ
      • aziz (kesin galib)
      • الْحَك۪يمُ
      • hüküm ve hikmet sahibidir
      63
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • dönerlerse
      • فَاِنَّ
      • muhakkak ki
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِالْمُفْسِد۪ينَ۟
      • bozguncuları
      64
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • اِلٰى كَلِمَةٍ
      • bir kelimeye
      • سَوَٓاءٍ
      • eşit olan
      • بَيْنَنَا
      • bizim aramızda
      • وَبَيْنَكُمْ
      • ve sizin aranızda
      • اَلَّا نَعْبُدَ
      • ibadet etmeyelim
      • اِلَّا
      • başkasına
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • وَلَا نُشْرِكَ
      • ortak koşmayalım
      • بِه۪
      • O`na
      • شَيْـٔاً
      • hiçbirşeyi
      • وَلَا يَتَّخِذَ
      • edinmeyelim
      • بَعْضُنَا
      • bazımız
      • بَعْضاً
      • bazımızı
      • اَرْبَاباً
      • tanrılar
      • مِنْ دُونِ
      • başka
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`tan
      • فَاِنْ
      • eğer
      • تَوَلَّوْا
      • yüz çevirirlerse
      • فَقُولُوا
      • deyin
      • اشْهَدُوا
      • şahid olun
      • بِاَنَّا
      • şüphesiz biz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlarız
      65
      • يَٓا
      • ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ
      • neden
      • تُحَٓاجُّونَ
      • tartışıyorsunuz
      • ف۪ٓي
      • hakkında
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • وَمَٓا اُنْزِلَتِ
      • oysa indirilmiştir
      • التَّوْرٰيةُ
      • Tevrat da
      • وَالْاِنْج۪يلُ
      • İncil de
      • اِلَّا
      • ancak
      • مِنْ بَعْدِه۪ۜ
      • ondan sonra
      • اَفَلَا تَعْقِلُونَ
      • Düşünmüyor musunuz?
      66
      • هَٓا اَنْتُمْ
      • haydi siz
      • هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
      • böylesiniz
      • حَاجَجْتُمْ
      • tartıştınız
      • ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪
      • olan şey hakkında
      • عِلْمٌ
      • biraz bilginiz
      • فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ
      • ama neden tartışıyorsunuz?
      • ف۪يمَا
      • hakkında
      • لَيْسَ
      • olmayan
      • لَكُمْ بِه۪
      • hiçbir
      • عِلْمٌۜ
      • bilginiz
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يَعْلَمُ
      • bilir
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • لَا تَعْلَمُونَ
      • bilmezsiniz
      67
      • مَا كَانَ
      • değildi
      • اِبْرٰه۪يمُ
      • İbrahim
      • يَهُودِياًّ
      • ne yahudi
      • وَلَا نَصْرَانِياًّ
      • ne de hıristiyan
      • وَلٰكِنْ
      • fakat
      • كَانَ
      • idi
      • حَن۪يفاً
      • dosdoğru
      • مُسْلِماًۜ
      • bir müslüman
      • وَمَا كَانَ
      • değildi
      • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
      • müşriklerden de
      68
      • اِنَّ
      • doğrusu
      • اَوْلَى
      • en yakın olanı
      • النَّاسِ
      • insanların
      • بِاِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim`e
      • لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ
      • ona uyanlar
      • وَهٰذَا
      • bu
      • النَّبِيُّ
      • peygamber
      • وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ
      • ve mü`minlerdir
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • وَلِيُّ
      • dostudur
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlerin
      69
      • وَدَّتْ
      • istedi ki
      • طَٓائِفَةٌ
      • bir grup
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ
      • sizi saptırsınlar
      • وَمَا
      • oysa
      • يُضِلُّونَ
      • saptırıyorlar
      • اِلَّٓا
      • sadece
      • اَنْفُسَهُمْ
      • kendilerini
      • وَمَا يَشْعُرُونَ
      • fakat farkında değiller
      70
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَكْفُرُونَ
      • niçin inkar ediyorsunuz?
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ
      • (gerçeği) gördüğünüz halde
      71
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ
      • niçin
      • تَلْبِسُونَ
      • karıştırıyorsunuz
      • الْحَقَّ
      • hakkı
      • بِالْبَاطِلِ
      • batıla
      • وَتَكْتُمُونَ
      • ve gizliyorsunuz
      • الْحَقَّ
      • gerçeği
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • تَعْلَمُونَ۟
      • bildiğiniz halde
      72
      • وَقَالَتْ
      • dedi ki
      • طَٓائِفَةٌ
      • bir grup
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • اٰمِنُوا
      • inanın
      • بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ
      • indirilmiş olana
      • عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlara
      • وَجْهَ
      • önünde
      • النَّهَارِ
      • günün
      • وَاكْفُرُٓوا
      • inkar edin
      • اٰخِرَهُ
      • sonunda da
      • لَعَلَّهُمْ
      • belki onlar
      • يَرْجِعُونَۚ
      • dönerler
      73
      • وَلَا تُؤْمِنُٓوا
      • güvenmeyin (dediler)
      • اِلَّا
      • başkasına
      • لِمَنْ تَبِـعَ
      • uyandan
      • د۪ينَكُمْۜ
      • sizin dininize
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الْهُدٰى
      • Hidayet
      • هُدَى
      • hidayetidir
      • اللّٰهِۙ
      • Allah`ın
      • اَنْ يُؤْتٰٓى
      • verilmesinden (ötürü mü böyle söylüyorsunuz)
      • اَحَدٌ
      • birine
      • مِثْلَ
      • benzerinin
      • مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ
      • size verilenin
      • اَوْ
      • veya
      • يُحَٓاجُّوكُمْ
      • (aleyhinize) deliller getireceklerinden
      • عِنْدَ
      • huzurunda
      • رَبِّكُمْۜ
      • Rabbinizin
      • الْفَضْلَ
      • Lutuf
      • بِيَدِ
      • elindedir
      • اللّٰهِۚ
      • Allah`ın
      • يُؤْت۪يهِ
      • onu verir
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah`ın
      • وَاسِعٌ
      • (lutfu) geniştir
      • عَل۪يمٌۚ
      • (O her şeyi) bilendir
      74
      • يَخْتَصُّ
      • has kılar
      • بِرَحْمَتِه۪
      • Rahmetini
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُو
      • sahibidir
      • الْفَضْلِ
      • lutuf ve ikram
      • الْعَظ۪يمِ
      • büyük
      75
      • وَمِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • مَنْ
      • öylesi vardır ki
      • اِنْ
      • eğer
      • تَأْمَنْهُ
      • ona emanet bıraksan
      • بِقِنْطَارٍ
      • yüklerle mal
      • يُؤَدِّه۪ٓ
      • onu öder
      • اِلَيْكَۚ
      • sana
      • وَمِنْهُمْ
      • onlardan
      • مَنْ
      • öylesi de vardır ki
      • تَأْمَنْهُ
      • ona versen
      • بِد۪ينَارٍ
      • bir dinar
      • لَا يُؤَدِّه۪ٓ
      • onu ödemez
      • اِلَيْكَ
      • sana
      • اِلَّا مَا دُمْتَ
      • devamlı olarak
      • عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ
      • başına dikilmeden
      • ذٰلِكَ
      • bu
      • بِاَنَّهُمْ
      • onların
      • قَالُوا
      • dedikleri içindir
      • لَيْسَ
      • yoktur
      • عَلَيْنَا
      • bize
      • فِي الْاُمِّيّ۪نَ
      • ümmilere karşı
      • سَب۪يلٌۚ
      • bir yol (sorumluluk)
      • وَيَقُولُونَ
      • ve söylüyorlar
      • عَلَى
      • karşı
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      76
      • بَلٰى
      • Hayır
      • مَنْ
      • kim
      • اَوْفٰى
      • yerine getirir
      • بِعَهْدِه۪
      • sözünü
      • وَاتَّقٰى
      • ve (günahtan) korunursa
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah da
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُتَّق۪ينَ
      • korunanları
      77
      • اِنَّ
      • Fakat
      • الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ
      • satanlar var ya
      • بِعَهْدِ
      • verdikleri sözü
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَاَيْمَانِهِمْ
      • ve yeminlerini
      • ثَمَناً
      • paraya
      • قَل۪يلاً
      • az bir
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • لَا خَلَاقَ
      • bir payı yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • فِي الْاٰخِرَةِ
      • ahirette
      • وَلَا يُكَلِّمُهُمُ
      • onlara konuşmayacak
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَلَا يَنْظُرُ
      • bakmayacak
      • اِلَيْهِمْ
      • onlara
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِ
      • kıyamet
      • وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ
      • ve onları yüceltmeyecektir
      • وَلَهُمْ
      • Onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      78
      • وَاِنَّ
      • ve şüphesiz
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • لَفَر۪يقاً
      • bir grup var ki
      • يَلْوُ۫نَ
      • eğip bükerler
      • اَلْسِنَتَهُمْ
      • dillerini
      • بِالْكِتَابِ
      • Kitapla
      • لِتَحْسَبُوهُ
      • siz sanasınız diye
      • مِنَ الْكِتَابِ
      • Kitaptan
      • وَمَا هُوَ
      • olmayan bir şeyi
      • مِنَ الْكِتَابِۚ
      • Kitapta
      • وَيَقُولُونَ
      • ve derler
      • هُوَ
      • o
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَمَا هُوَ
      • Oysa o değildir
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۚ
      • Allah
      • وَيَقُولُونَ
      • söylerler
      • عَلَى
      • karşı
      • اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      79
      • مَا كَانَ
      • yakışmaz ki
      • لِبَشَرٍ
      • hiçbir insana
      • اَنْ يُؤْتِيَهُ
      • ona versin de
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْحُكْمَ
      • hüküm (hikmet)
      • وَالنُّبُوَّةَ
      • ve peygamberlik
      • ثُمَّ
      • sonra (o kalksın)
      • يَقُولَ
      • desin
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • كُونُوا
      • olun
      • عِبَاداً
      • kullar
      • ل۪ي
      • bana
      • مِنْ دُونِ
      • bırakıp
      • اللّٰهِ
      • Allah`ı
      • وَلٰكِنْ
      • fakat (der ki)
      • رَبَّانِيّ۪نَ
      • Rabba halis kullar
      • بِمَا
      • şeyler gereğince
      • كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ
      • okuduğunuz
      • وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ
      • öğrettiğiniz
      80
      • وَلَا يَأْمُرَكُمْ
      • Ve size emretmez
      • اَنْ تَتَّخِذُوا
      • edinin diye
      • الْمَلٰٓئِكَةَ
      • Melekleri
      • وَالنَّبِيّ۪نَ
      • ve peygamberleri
      • اَرْبَاباًۜ
      • tanrılar
      • اَيَأْمُرُكُمْ
      • size emreder mi?
      • بِالْكُفْرِ
      • inkarı
      • بَعْدَ
      • sonra
      • اِذْ
      • olduktan
      • اَنْتُمْ
      • siz
      • مُسْلِمُونَ۟
      • müslüman
      81
      • وَاِذْ
      • hani
      • اَخَذَ
      • almıştı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • م۪يثَاقَ
      • şöyle söz
      • النَّبِيّ۪نَ
      • peygamberlerden
      • لَـمَٓا
      • bakın
      • اٰتَيْتُكُمْ
      • size verdim
      • مِنْ كِتَابٍ
      • Kitap
      • وَحِكْمَةٍ
      • ve hikmet
      • ثُمَّ
      • imdi
      • جَٓاءَكُمْ
      • geldiğinde
      • رَسُولٌ
      • bir peygamber
      • مُصَدِّقٌ
      • doğrulayıcı
      • لِمَا مَعَكُمْ
      • yanınızda bulunan(Kitap)ı
      • لَتُؤْمِنُنَّ
      • mutlaka inanacak
      • بِه۪
      • ona
      • وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ
      • ve ona mutlaka yardım edeceksiniz
      • قَالَ
      • demişti
      • ءَاَقْرَرْتُمْ
      • bunu kabul ettiniz mi?
      • وَاَخَذْتُمْ
      • ve aldınız mı?
      • عَلٰى
      • üzerinize
      • ذٰلِكُمْ
      • bu hususta
      • اِصْر۪يۜ
      • ağır ahdimi
      • قَالُٓوا
      • dediler
      • اَقْرَرْنَاۜ
      • kabul ettik
      • قَالَ
      • dedi
      • فَاشْهَدُوا
      • o halde tanık olun
      • وَاَنَا۬
      • ben de
      • مَعَكُمْ
      • sizinle beraber
      • مِنَ الشَّاهِد۪ينَ
      • tanık olanlardanım
      82
      • فَمَنْ
      • artık kim
      • تَوَلّٰى
      • dönerse
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ذٰلِكَ
      • bundan
      • فَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الْفَاسِقُونَ
      • fasıklardır
      83
      • اَفَغَيْرَ
      • başkasını mı
      • د۪ينِ
      • dininden
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • يَبْغُونَ
      • arıyorlar
      • وَلَهُٓ
      • oysa O`na
      • اَسْلَمَ
      • teslim olmuştur
      • مَنْ فِي
      • olanların hepsi
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَالْاَرْضِ
      • ve yerde
      • طَوْعاً
      • ister
      • وَكَرْهاً
      • istemez
      • وَاِلَيْهِ
      • ve O`na
      • يُرْجَعُونَ
      • döndürüleceklerdir
      84
      • قُلْ
      • de ki
      • اٰمَنَّا
      • inandık
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • indirilene
      • عَلَيْنَا
      • bize
      • وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى
      • ve indirilene
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim`e
      • وَاِسْمٰع۪يلَ
      • İsma`il`e
      • وَاِسْحٰقَ
      • İshak`a
      • وَيَعْقُوبَ
      • Ya`kub`a
      • وَالْاَسْبَاطِ
      • ve sıbtlara
      • وَمَٓا اُو۫تِيَ
      • verilene
      • مُوسٰى
      • Musa`ya
      • وَع۪يسٰى
      • Îsa`ya
      • وَالنَّبِيُّونَ
      • ve peygamberlere
      • مِنْ رَبِّهِمْۖ
      • Rableri tarafından
      • لَا نُفَرِّقُ
      • ayırım yapmayız
      • بَيْنَ
      • arasında
      • اَحَدٍ
      • hiçbirinin
      • مِنْهُمْۘ
      • onlar
      • وَنَحْنُ
      • biz
      • لَهُ
      • O`na
      • مُسْلِمُونَ
      • teslim olanlarız
      85
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَبْتَغِ
      • ararsa
      • غَيْرَ
      • başka
      • الْاِسْلَامِ
      • İslam`dan
      • د۪يناً
      • bir din
      • فَلَنْ
      • bilsin ki
      • يُقْبَلَ
      • (o din) kabul edilmeyecek
      • مِنْهُۚ
      • ondan
      • وَهُوَ
      • ve o
      • فِي الْاٰخِرَةِ
      • ahirette
      • مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
      • kaybedenlerden olacaktır
      86
      • كَيْفَ
      • nasıl
      • يَهْدِي
      • yol gösterir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • قَوْماً
      • bir topluma
      • كَفَرُوا
      • inkar eden
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِهِمْ
      • İman ettikten
      • وَشَهِدُٓوا
      • ve gördükten
      • اَنَّ
      • gerçekten
      • الرَّسُولَ
      • Resul`ün
      • حَقٌّ
      • hak olduğunu
      • وَجَٓاءَهُمُ
      • ve kendilerine geldikten
      • الْبَيِّنَاتُۜ
      • açık deliller
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يَهْدِي
      • doğru yola iletmez
      • الْقَوْمَ
      • toplumu
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalim
      87
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • جَزَٓاؤُ۬هُمْ
      • onların cezası
      • اَنَّ
      • gerçekten
      • عَلَيْهِمْ
      • onların üzerine olmasıdır
      • لَعْنَةَ
      • la`neti
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَالْمَلٰٓئِكَةِ
      • meleklerin
      • وَالنَّاسِ
      • ve insanların
      • اَجْمَع۪ينَۙ
      • bütün
      88
      • خَالِد۪ينَ
      • ebedi kalacaklardır
      • ف۪يهَاۚ
      • O(la`net)in içinde
      • لَا يُخَفَّفُ
      • hafifletilmeyecek
      • عَنْهُمُ
      • onlardan
      • الْعَذَابُ
      • azab
      • وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ
      • ve onlara asla fırsat verilmeyecektir
      89
      • اِلَّا
      • ancak başka
      • الَّذ۪ينَ تَابُوا
      • tevbe edip
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • ذٰلِكَ
      • ondan
      • وَاَصْلَحُوا
      • uslananlar
      • فَاِنَّ
      • çünkü
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayan
      • رَح۪يمٌ
      • çok esirgeyendir
      90
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • onlar ki inkar ettiler
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِهِمْ
      • inandıktan
      • ثُمَّ
      • sonra
      • ازْدَادُوا
      • arttı
      • كُفْراً
      • inkarları
      • لَنْ تُقْبَلَ
      • kabul edilmeyecektir
      • تَوْبَتُهُمْۚ
      • onların tevbeleri
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الضَّٓالُّونَ
      • sapıkların ta kendileridir
      91
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edip
      • وَمَاتُوا
      • ölenler
      • وَهُمْ كُفَّارٌ
      • kafir olarak
      • فَلَنْ يُقْبَلَ
      • kabul edilmeyecektir
      • مِنْ اَحَدِهِمْ
      • hiçbirinden
      • مِلْءُ
      • dolusu
      • الْاَرْضِ
      • dünya
      • ذَهَباً
      • altın
      • وَلَوِ
      • olsa dahi
      • افْتَدٰى بِه۪ۜ
      • fidye vermiş
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • لَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      • وَمَا
      • ve yoktur
      • لَهُمْ
      • onların
      • مِنْ نَاصِر۪ينَ۟
      • hiçbir yardımcıları
      92
      • لَنْ تَنَالُوا
      • asla eremezsiniz
      • الْبِرَّ
      • iyiliğe
      • حَتّٰى
      • kadar
      • تُنْفِقُوا
      • (Allah için) harcayıncaya
      • مِمَّا
      • şeylerden
      • تُحِبُّونَۜ
      • sevdiğiniz
      • وَمَا تُنْفِقُوا
      • ne harcarsanız
      • مِنْ شَيْءٍ
      • herhangi bir şeyden
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • بِه۪
      • onu
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      93
      • كُلُّ
      • bütün
      • الطَّعَامِ
      • yiyecekler
      • كَانَ
      • idi
      • حِلاًّ
      • helal
      • لِبَن۪ٓي
      • oğullarına
      • اِسْرَٓائ۪لَ
      • İsrail
      • اِلَّا
      • dışında
      • مَا
      • şeyler
      • حَرَّمَ
      • haram kıldığı
      • اِسْرَٓائ۪لُ
      • İsrail`in
      • عَلٰى نَفْسِه۪
      • kendisine
      • مِنْ قَبْلِ
      • önce
      • اَنْ تُنَزَّلَ
      • indirilmeden
      • التَّوْرٰيةُۜ
      • Tevrat
      • قُلْ
      • de ki
      • فَأْتُوا
      • getirip
      • بِالتَّوْرٰيةِ
      • Tevrat`ı
      • فَاتْلُوهَٓا
      • okuyun
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      94
      • فَمَنِ
      • artık kim
      • افْتَرٰى
      • uydurursa
      • عَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • الْكَذِبَ
      • yalan
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra da
      • ذٰلِكَ
      • bundan
      • فَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الظَّالِمُونَ
      • zalimlerdir
      95
      • قُلْ
      • de ki
      • صَدَقَ
      • doğru söyledi
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • فَاتَّبِعُوا
      • öyle ise uyun
      • مِلَّةَ
      • dinine
      • اِبْرٰه۪يمَ
      • İbrahim
      • حَن۪يفاًۜ
      • hanif (Allah`ı birleyici) olarak
      • وَمَا كَانَ
      • O değildi
      • مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
      • ortak koşanlardan
      96
      • اِنَّ
      • doğrusu
      • اَوَّلَ
      • ilk
      • بَيْتٍ
      • ev
      • وُضِعَ
      • (ma`bed olarak) kurulan
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ
      • Mekke`de olandır
      • مُبَارَكاً
      • uğur, bereket
      • وَهُدًى
      • ve hidayet kaynağıdır
      • لِلْعَالَم۪ينَۚ
      • alemlere
      97
      • ف۪يهِ
      • onda vardır
      • اٰيَاتٌ
      • deliller
      • بَيِّنَاتٌ
      • açık açık
      • مَقَامُ
      • Makamı
      • اِبْرٰه۪يمَۚ
      • İbrahim`in
      • وَمَنْ
      • kimse
      • دَخَلَهُ
      • ona giren
      • كَانَ اٰمِناًۜ
      • güvene erer
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ın bir hakkıdır
      • عَلَى
      • üzerinde
      • النَّاسِ
      • insanlar
      • حِجُّ
      • (gidip) haccetmesi
      • الْبَيْتِ
      • Ev`e
      • مَنِ
      • herkesin
      • اسْتَطَاعَ
      • gücü yeten
      • اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ
      • yoluna
      • وَمَنْ
      • kim
      • كَفَرَ
      • nankörlük ederse
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَنِيٌّ
      • zengindir
      • عَنِ الْعَالَم۪ينَ
      • bütün alemlerden
      98
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَكْفُرُونَ
      • neden inkar ediyorsunuz?
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِۗ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • شَه۪يدٌ
      • tanık iken
      • عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınıza
      99
      • قُلْ
      • de ki
      • يَٓا
      • Ey
      • اَهْلَ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لِمَ تَصُدُّونَ
      • niçin çevirmeğe çalışıyorsunuz?
      • عَنْ سَب۪يلِ
      • yolundan
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • مَنْ
      • kimseleri
      • اٰمَنَ
      • inanan
      • تَبْغُونَهَا
      • göstermeğe yeltenerek
      • عِوَجاً
      • eğri
      • وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ
      • gerçeğe tanık olduğunuz halde
      • وَمَا
      • değildir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • بِغَافِلٍ
      • habersiz
      • عَمَّا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızdan
      100
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
      • inananlar
      • اِنْ تُط۪يعُوا
      • uyarsanız
      • فَر۪يقاً
      • gruba
      • مِنَ
      • herhangi bir
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • يَرُدُّوكُمْ
      • sizi döndürüp
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِكُمْ
      • imanınızdan
      • كَافِر۪ينَ
      • kafir yaparlar
      101
      • وَكَيْفَ
      • nasıl
      • تَكْفُرُونَ
      • inkar edersiniz
      • وَاَنْتُمْ
      • ve üstelik size
      • تُتْلٰى
      • okunmakta
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • اٰيَاتُ
      • ayetleri
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَف۪يكُمْ
      • ve aranızda iken
      • رَسُولُهُۜ
      • O`nun Elçisi de
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَعْتَصِمْ
      • sarılırsa
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَقَدْ
      • muhakkak ki o
      • هُدِيَ
      • iletilmiştir
      • اِلٰى صِرَاطٍ
      • yola
      • مُسْتَق۪يمٍ۟
      • doğru
      102
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • اتَّقُوا
      • korkun
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • حَقَّ
      • hakkıyla
      • تُقَاتِه۪
      • O`na yaraşır biçimde
      • وَلَا تَمُوتُنَّ
      • ölmeyin
      • اِلَّا
      • dışında
      • وَاَنْتُمْ
      • siz
      • مُسْلِمُونَ
      • müslümanlar olmak
      103
      • وَاعْتَصِمُوا
      • ve yapışın
      • بِحَبْلِ
      • ipine
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • جَم۪يعاً
      • topluca
      • وَلَا تَفَرَّقُواۖ
      • ayrılmayın
      • وَاذْكُرُوا
      • hatırlayın
      • نِعْمَتَ
      • ni`metini
      • عَلَيْكُمْ
      • size olan
      • اِذْ
      • hani
      • كُنْتُمْ
      • siz idiniz
      • اَعْدَٓاءً
      • birbirinize düşman
      • فَاَلَّفَ
      • (Allah) uzlaştırdı
      • بَيْنَ
      • arasını
      • قُلُوبِكُمْ
      • kalblerinizin
      • فَاَصْبَحْتُمْ
      • haline geldiniz
      • بِنِعْمَتِه۪ٓ
      • O`un ni`metiyle
      • اِخْوَاناًۚ
      • kardeşler
      • وَكُنْتُمْ
      • siz bulunuyordunuz
      • عَلٰى شَفَا
      • kenarında
      • حُفْرَةٍ
      • bir çukurun
      • مِنَ النَّارِ
      • ateşten
      • فَاَنْقَذَكُمْ
      • (Allah) sizi kurtardı
      • مِنْهَاۜ
      • ondan
      • كَذٰلِكَ
      • böyle
      • يُبَيِّنُ
      • açıklıyor
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • لَكُمْ
      • size
      • اٰيَاتِه۪
      • ayetlerini
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تَهْتَدُونَ
      • yola gelirsiniz
      104
      • وَلْتَكُنْ
      • olsun
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • اُمَّةٌ
      • bir topluluk
      • يَدْعُونَ
      • çağıran
      • اِلَى الْخَيْرِ
      • hayra
      • وَيَأْمُرُونَ
      • emredip
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَيَنْهَوْنَ
      • men`eden
      • عَنِ الْمُنْكَرِۜ
      • kötülükten
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • هُمُ
      • onlar
      • الْمُفْلِحُونَ
      • kurtuluşa erenlerdir
      105
      • وَلَا تَكُونُوا
      • olmayın
      • كَالَّذ۪ينَ
      • gibi
      • تَفَرَّقُوا
      • bölünüp
      • وَاخْتَلَفُوا
      • ihtilaf edenler
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَا جَٓاءَهُمُ
      • kendilerine geldikten
      • الْبَيِّنَاتُۜ
      • açık deliller
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • İşte onlar
      • لَهُمْ
      • (evet) onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • عَظ۪يمٌۙ
      • büyük
      106
      • يَوْمَ
      • O gün
      • تَبْيَضُّ
      • ağarır
      • وُجُوهٌ
      • bazı yüzler
      • وَتَسْوَدُّ
      • kararır
      • وُجُوهٌۚ
      • bazı yüzler
      • فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ
      • kararanlara
      • وُجُوهُهُمْ۠
      • yüzleri
      • اَكَفَرْتُمْ
      • inkar ettiniz ha? (denilir)
      • بَعْدَ
      • sonra
      • ا۪يمَانِكُمْ
      • inanmanızdan
      • فَذُوقُوا
      • öyle ise tadın
      • الْعَذَابَ
      • azabı
      • بِمَا كُنْتُمْ
      • etmenize karşılık
      • تَكْفُرُونَ
      • inkar
      107
      • وَاَمَّا
      • ise
      • الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ
      • ağaranlar
      • وُجُوهُهُمْ
      • yüzleri
      • فَف۪ي
      • içindedirler
      • رَحْمَةِ
      • rahmeti
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • هُمْ
      • onlar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • خَالِدُونَ
      • sürekli kalacaklardır
      108
      • تِلْكَ
      • İşte onlar
      • اٰيَاتُ
      • ayetleridir
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • نَتْلُوهَا
      • onları okuyoruz
      • عَلَيْكَ
      • sana
      • بِالْحَقِّۜ
      • gerçek ile
      • وَمَا اللّٰهُ
      • Allah
      • يُر۪يدُ
      • istemez
      • ظُلْماً
      • zulmetmek
      • لِلْعَالَم۪ينَ
      • alemlere
      109
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مَا فِي السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا فِي الْاَرْضِۜ
      • ve yerde olanlar
      • وَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • تُرْجَعُ
      • döndürülür
      • الْاُمُورُ۟
      • bütün işler
      110
      • كُنْتُمْ
      • siz oldunuz
      • خَيْرَ
      • en hayırlı
      • اُمَّةٍ
      • bir ümmet
      • اُخْرِجَتْ
      • çıkarılmış
      • لِلنَّاسِ
      • insanlar için
      • تَأْمُرُونَ
      • emreder
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَتَنْهَوْنَ
      • men`edersiniz
      • عَنِ الْمُنْكَرِ
      • kötülükten
      • وَتُؤْمِنُونَ
      • ve inanırsınız
      • بِاللّٰهِۜ
      • Allah`a
      • وَلَوْ
      • eğer
      • اٰمَنَ
      • inanmış olsaydı
      • اَهْلُ
      • ehli
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَكَانَ
      • elbette olurdu
      • خَيْراً
      • hayırlı
      • لَهُمْۜ
      • kendileri için
      • مِنْهُمُ
      • onlardan
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • inananlar da var
      • وَاَكْثَرُهُمُ
      • ama çokları
      • الْفَاسِقُونَ
      • yoldan çıkmışlardır
      111
      • لَنْ يَضُرُّوكُمْ
      • size zarar veremezler
      • اِلَّٓا
      • başka bir
      • اَذًىۜ
      • eziyetten
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • يُقَاتِلُوكُمْ
      • sizinle savaşsalar bile
      • يُوَلُّوكُمُ
      • size dönüp kaçarlar
      • الْاَدْبَارَ۠
      • arkalarını
      • ثُمَّ
      • sonra
      • لَا يُنْصَرُونَ
      • onlara yardım da edilmez
      112
      • ضُرِبَتْ
      • vurulmuştur
      • عَلَيْهِمُ
      • onlara
      • الذِّلَّةُ
      • alçaklık (damgası)
      • اَيْنَ
      • nerede
      • مَا ثُقِفُٓوا
      • olsalar
      • اِلَّا
      • meğer ki (sığınmış olsunlar)
      • بِحَبْلٍ
      • ahdine (ipine)
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَحَبْلٍ
      • ve ahdine (ipine)
      • مِنَ النَّاسِ
      • (inanan) insanların
      • وَبَٓاؤُ۫
      • uğradılar
      • بِغَضَبٍ
      • gazabına
      • وَضُرِبَتْ
      • ve vuruldu
      • عَلَيْهِمُ
      • üzerlerine
      • الْمَسْكَنَةُۜ
      • miskinlik damgası
      • ذٰلِكَ
      • böyle oldu
      • بِاَنَّهُمْ
      • çünkü onlar
      • كَانُوا
      • idiler
      • يَكْفُرُونَ
      • inkar ediyorlar
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَيَقْتُلُونَ
      • öldürüyorlardı
      • الْاَنْبِيَٓاءَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۜ
      • haksız yere
      • ذٰلِكَ
      • ve çünkü
      • بِمَا عَصَوْا
      • isyan etmişlerdi
      • وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠
      • haddi aşıyorlardı
      113
      • لَيْسُوا
      • ama hepsi değildir
      • سَوَٓاءًۜ
      • aynı
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • اُمَّةٌ
      • bir topluluk da vardır
      • قَٓائِمَةٌ
      • ayakta durup
      • يَتْلُونَ
      • okuyarak
      • اٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • اٰنَٓاءَ
      • saatlerinde
      • الَّيْلِ
      • gece
      • وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠
      • secdeye kapanan
      114
      • يُؤْمِنُونَ
      • onlar inanırlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَالْيَوْمِ
      • ve gününe
      • الْاٰخِرِ
      • ahiret
      • وَيَأْمُرُونَ
      • emreder
      • بِالْمَعْرُوفِ
      • iyiliği
      • وَيَنْهَوْنَ
      • men`ederler
      • عَنِ الْمُنْكَرِ
      • kötülükten
      • وَيُسَارِعُونَ
      • koşarlar
      • فِي الْخَيْرَاتِۜ
      • hayır işlerine
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • işte onlar
      • مِنَ الصَّالِح۪ينَ
      • iyilerdendir
      115
      • وَمَا يَفْعَلُوا
      • yapacakları
      • مِنْ خَيْرٍ
      • hiçbir iyilik
      • فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ
      • inkar edilmeyecektir
      • وَاللّٰهُ
      • Şüphesiz Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilmektedir
      • بِالْمُتَّق۪ينَ
      • (günahlardan) korunanları
      116
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler
      • لَنْ تُغْنِيَ
      • yarar sağlamayacaktır
      • عَنْهُمْ
      • onlara
      • اَمْوَالُهُمْ
      • ne malları
      • وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ
      • ne de evladları
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir şey
      • وَاُو۬لٰٓئِكَ
      • onlar
      • اَصْحَابُ
      • halkıdır
      • النَّارِۚ
      • ateş
      • هُمْ
      • onlar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • خَالِدُونَ
      • sürekli kalacaklardır
      117
      • مَثَلُ
      • durumu
      • مَا يُنْفِقُونَ
      • harcadıkları malların
      • ف۪ي هٰذِهِ
      • bu
      • الْحَيٰوةِ
      • dünya
      • الدُّنْيَا
      • hayatında
      • كَمَثَلِ
      • benzer
      • ر۪يحٍ
      • bir rüzgara
      • ف۪يهَا
      • kendisine
      • صِرٌّ
      • dondurucu
      • اَصَابَتْ
      • vurup
      • حَرْثَ
      • ekinine
      • قَوْمٍ
      • bir topluluğun
      • ظَلَمُٓوا
      • zulmeden
      • اَنْفُسَهُمْ
      • nefislerine
      • فَاَهْلَكَتْهُۜ
      • onu mahveden
      • وَمَا ظَلَمَهُمُ
      • onlara zulmetmedi
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَلٰكِنْ
      • fakat
      • اَنْفُسَهُمْ
      • onlar kendi kendilerine
      • يَظْلِمُونَ
      • zulmediyorlardı
      118
      • يَٓا اَيُّهَا
      • ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَتَّخِذُوا
      • edinmeyin
      • بِطَانَةً
      • kendinize dost
      • مِنْ دُونِكُمْ
      • kendinizden başkasını
      • لَا يَأْلُونَكُمْ
      • onlar sizi geri durmazlar
      • خَبَالاًۜ
      • bozmaktan
      • وَدُّوا
      • isterler
      • مَا
      • şeyleri
      • عَنِتُّمْۚ
      • size sıkıntı verecek
      • قَدْ
      • doğrusu
      • بَدَتِ
      • taşmaktadır
      • الْبَغْضَٓاءُ
      • öfke
      • مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ
      • onların ağızlarından
      • وَمَا تُخْف۪ي
      • gizledikleri (kin) ise
      • صُدُورُهُمْ
      • göğüslerinde
      • اَكْـبَرُۜ
      • daha büyüktür
      • قَدْ
      • elbette
      • بَيَّنَّا
      • açıkladık
      • لَكُمُ
      • size
      • الْاٰيَاتِ
      • ayetleri
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
      • düşünürseniz
      119
      • هَٓا اَنْتُمْ
      • İşte siz
      • اُو۬لَٓاءِ
      • öyle kimselersiniz ki
      • تُحِبُّونَهُمْ
      • onları seversiniz
      • وَلَا يُحِبُّونَكُمْ
      • halbuki onlar sizi sevmezler
      • وَتُؤْمِنُونَ
      • inanırsınız
      • بِالْكِتَابِ
      • Kitabın
      • كُلِّه۪ۚ
      • hepsine
      • وَاِذَا
      • zaman
      • لَقُوكُمْ
      • sizinle karşılaştıkları
      • قَالُٓوا
      • derler
      • اٰمَنَّاۗ
      • inandık
      • خَلَوْا
      • yalnız kaldıkları
      • عَضُّوا
      • ısırırlar
      • عَلَيْكُمُ
      • size karşı
      • الْاَنَامِلَ
      • parmak uçlarını
      • مِنَ الْغَيْظِۜ
      • öfkeden
      • قُلْ
      • de ki
      • مُوتُوا
      • ölün
      • بِغَيْظِكُمْۜ
      • öfkenizden
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِذَاتِ
      • özünü
      • الصُّدُورِ
      • göğüslerin
      120
      • اِنْ
      • eğer
      • تَمْسَسْكُمْ
      • size dokunsa
      • حَسَنَةٌ
      • bir iyilik
      • تَسُؤْهُمْۘ
      • onları tasalandırır
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • تُصِبْكُمْ
      • size dokunsa
      • سَيِّئَةٌ
      • bir kötülük
      • يَفْرَحُوا
      • sevinirler
      • بِهَاۜ
      • ona
      • وَاِنْ
      • eğer
      • تَصْبِرُوا
      • sabreder
      • وَتَتَّقُوا
      • korunursanız
      • لَا يَضُرُّكُمْ
      • size zarar vermez
      • كَيْدُهُمْ
      • onların tuzağı
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir şekilde
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • بِمَا يَعْمَلُونَ
      • onların yaptıklarını
      • مُح۪يطٌ۟
      • kuşatmıştır
      121
      • وَاِذْ
      • hani
      • غَدَوْتَ
      • sen erkenden
      • مِنْ اَهْلِكَ
      • ailenden
      • تُبَوِّئُ
      • ayrılmıştın
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minleri
      • مَقَاعِدَ
      • yerleştiriyordun (üslerine)
      • لِلْقِتَالِۜ
      • savaş için
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • سَم۪يعٌ
      • işitendi
      • عَل۪يمٌۙ
      • bilendi
      122
      • اِذْ هَمَّتْ
      • o vakit yüz tutmuştu
      • طَٓائِفَتَانِ
      • iki takım
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • اَنْ تَفْشَلَاۙ
      • korkup bozulmaya
      • وَاللّٰهُ
      • halbuki Allah
      • وَلِيُّهُمَاۜ
      • kendilerinin dostu idi
      • وَعَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَلْيَتَوَكَّلِ
      • dayansınlar
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • inananlar
      123
      • وَلَقَدْ
      • nitekim
      • نَصَرَكُمُ
      • size yardım etmişti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • بِبَدْرٍ
      • Bedir`de de
      • وَاَنْتُمْ
      • sizler
      • اَذِلَّةٌۚ
      • zayıf durumdayken
      • فَاتَّقُوا
      • O halde korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تَشْكُرُونَ
      • şükredersiniz
      124
      • اِذْ
      • O zaman
      • تَقُولُ
      • sen diyordun
      • لِلْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      • اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ
      • size yetmez mi?
      • اَنْ يُمِدَّكُمْ
      • size yardım etmesi
      • رَبُّكُمْ
      • Rabbinizin
      • بِثَلٰثَةِ
      • üç
      • اٰلَافٍ
      • bin
      • مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ
      • melek ile
      • مُنْزَل۪ينَۜ
      • indirilmiş
      125
      • بَلٰٓىۙ
      • Evet
      • اِنْ تَصْبِرُوا
      • sabrederseniz
      • وَتَتَّقُوا
      • ve korunursanız
      • وَيَأْتُوكُمْ
      • üzerinize gelseler
      • مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا
      • onlar hemen şu dakikada
      • يُمْدِدْكُمْ
      • size yardım eder
      • رَبُّكُمْ
      • Rabbiniz
      • بِخَمْسَةِ
      • beş
      • اٰلَافٍ
      • bin
      • مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ
      • melekle
      • مُسَوِّم۪ينَ
      • nişanlı
      126
      • وَمَا جَعَلَهُ
      • bunu yaptı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اِلَّا
      • sırf
      • بُشْرٰى
      • müjde olsun
      • لَكُمْ
      • size
      • وَلِتَطْمَئِنَّ
      • ve güven bulsun diye
      • قُلُوبُكُمْ
      • kalbleriniz
      • بِه۪ۜ
      • bununla
      • وَمَا
      • doğrusu
      • النَّصْرُ
      • yardım
      • اِلَّا
      • yalnız
      • مِنْ عِنْدِ
      • katındandır
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • الْعَز۪يزِ
      • daima galib
      • الْحَك۪يمِۙ
      • hüküm ve hikmet sahibi
      127
      • لِيَقْطَعَ
      • kessin
      • طَرَفاً
      • bir kısmını
      • مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenlerden
      • اَوْ يَكْبِتَهُمْ
      • ve perişan etsin de
      • فَيَنْقَلِبُوا
      • dönüp gitsinler diye
      • خَٓائِب۪ينَ
      • umutsuz olarak
      128
      • لَيْسَ
      • yoktur
      • لَكَ
      • senin
      • مِنَ الْاَمْرِ
      • o konuda
      • شَيْءٌ
      • yapacağın bir şey
      • اَوْ
      • ya
      • يَتُوبَ
      • (Allah) tevbelerini kabul eder
      • عَلَيْهِمْ
      • onların
      • اَوْ
      • ya da
      • يُعَذِّبَهُمْ
      • onlara azab eder
      • فَاِنَّهُمْ
      • olduklarından dolayı
      • ظَالِمُونَ
      • zalim
      129
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مَا فِي
      • olanlar
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerde
      • وَمَا فِي
      • ve olanlar
      • الْاَرْضِۜ
      • yerde
      • يَغْفِرُ
      • (O) bağışlar
      • لِمَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • وَيُعَذِّبُ
      • azabeder
      • مَنْ يَشَٓاءُۜ
      • dilediğine
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayan
      • رَح۪يمٌ۟
      • çok esirgeyendir
      130
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَأْكُلُوا
      • yemeyin
      • الرِّبٰٓوا
      • riba
      • اَضْعَافاً
      • kat kat
      • مُضَاعَفَةًۖ
      • arttırarak
      • وَاتَّقُوا
      • korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulur ki
      • تُفْلِحُونَۚ
      • kurtuluşa erersiniz
      131
      • وَاتَّقُوا
      • sakının
      • النَّارَ
      • ateşten
      • الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ
      • hazırlanmış
      • لِلْكَافِر۪ينَۚ
      • kafirler için
      132
      • وَاَط۪يعُوا
      • ita`at edin ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • وَالرَّسُولَ
      • ve Elçiye
      • لَعَلَّكُمْ
      • size edilsin
      • تُرْحَمُونَۚ
      • merhamet
      133
      • وَسَارِعُٓوا
      • koşun
      • اِلٰى مَغْفِرَةٍ
      • bir bağışlanmaya
      • مِنْ رَبِّكُمْ
      • Rabbinizden
      • وَجَنَّةٍ
      • cennete
      • عَرْضُهَا
      • genişliği
      • السَّمٰوَاتُ
      • göklerle
      • وَالْاَرْضُۙ
      • ve yer kadar olan
      • اُعِدَّتْ
      • hazırlanmış
      • لِلْمُتَّق۪ينَۙ
      • korunanlar için
      134
      • الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ
      • Onlar infak ederler
      • فِي السَّرَّٓاءِ
      • bollukta
      • وَالضَّرَّٓاءِ
      • ve darlıkta
      • وَالْكَاظِم۪ينَ
      • yutkunurlar
      • الْغَيْظَ
      • öfke(lerin)i
      • وَالْعَاف۪ينَ
      • affederler
      • عَنِ النَّاسِۜ
      • insanları
      • وَاللّٰهُ
      • Allah da
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُحْسِن۪ينَۚ
      • güzel davrananları
      135
      • وَالَّذ۪ينَ
      • Ve onlar
      • اِذَا
      • zaman
      • فَعَلُوا
      • yaptıkları
      • فَاحِشَةً
      • bir kötülük
      • اَوْ
      • ya da
      • ظَلَمُٓوا
      • zulmettikleri
      • اَنْفُسَهُمْ
      • nefislerine
      • ذَكَرُوا
      • hatırlayarak
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • فَاسْتَغْفَرُوا
      • hemen bağışlanmasını dilerler
      • لِذُنُوبِهِمْۖ
      • günahlarının
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَغْفِرُ
      • bağışlayabilir
      • الذُّنُوبَ
      • günahları da
      • اِلَّا
      • başka
      • اللّٰهُۖ
      • Allah`tan
      • وَلَمْ يُصِرُّوا
      • ve onlar ısrar etmezler
      • عَلٰى مَا فَعَلُوا
      • yaptıkları hatalarında
      • وَهُمْ يَعْلَمُونَ
      • bile bile
      136
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • işte
      • جَزَٓاؤُ۬هُمْ
      • onların mükafatı
      • مَغْفِرَةٌ
      • bağışlanma
      • مِنْ رَبِّهِمْ
      • Rableri tarafından
      • وَجَنَّاتٌ
      • cennetlerdir
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • sürekli kalacakları
      • ف۪يهَاۜ
      • içinde
      • وَنِعْمَ
      • ne güzeldir
      • اَجْرُ
      • ücreti
      • الْعَامِل۪ينَۜ
      • çalışanların
      137
      • قَدْ
      • şüphesiz
      • خَلَتْ
      • uygulanmıştır
      • مِنْ قَبْلِكُمْ
      • sizden önce de
      • سُنَنٌۙ
      • yasalar
      • فَس۪يرُوا
      • dolaşın da
      • فِي الْاَرْضِ
      • yeryüzünde
      • فَانْظُرُوا
      • görün
      • كَيْفَ
      • nasıl
      • كَانَ
      • olduğunu
      • عَاقِبَةُ
      • sonunun
      • الْمُكَذِّب۪ينَ
      • yalanlayıcıların
      138
      • هٰذَا
      • Bu
      • بَيَانٌ
      • bir açıklama
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَهُدًى
      • yol gösterme
      • وَمَوْعِظَةٌ
      • ve öğüttür
      • لِلْمُتَّق۪ينَ
      • korunanlara
      139
      • وَلَا تَهِنُوا
      • gevşemeyin
      • وَلَا تَحْزَنُوا
      • üzülmeyin
      • وَاَنْتُمُ
      • mutlaka siz
      • الْاَعْلَوْنَ
      • üstün geleceksiniz
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
      • inanıyorsanız
      140
      • اِنْ
      • Eğer
      • يَمْسَسْكُمْ
      • size dokunduysa
      • قَرْحٌ
      • bir yara
      • فَقَدْ
      • muhakkak
      • مَسَّ
      • dokunmuştu
      • الْقَوْمَ
      • o topluluğa da
      • مِثْلُهُۜ
      • benzeri
      • وَتِلْكَ
      • işte o
      • الْاَيَّامُ
      • günler
      • نُدَاوِلُهَا
      • biz onları çevirip dururuz
      • بَيْنَ
      • arasında
      • النَّاسِۚ
      • insanlar
      • وَلِيَعْلَمَ
      • (bu) ortaya çıkarması
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananları
      • وَيَتَّخِذَ
      • ve edinmesi içindir
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • شُهَدَٓاءَۜ
      • şehidler (şahidler)
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • لَا يُحِبُّ
      • sevmez
      • الظَّالِم۪ينَۙ
      • zalimleri
      141
      • وَلِيُمَحِّصَ
      • ve iyice özleştirmesi
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananları
      • وَيَمْحَقَ
      • mahvetmesi içindir
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafirleri de
      142
      • اَمْ حَسِبْتُمْ
      • yoksa siz sandınız
      • اَنْ تَدْخُلُوا
      • gireceğinizi
      • الْجَنَّةَ
      • cennete
      • وَلَمَّا يَعْلَمِ
      • bilmeden
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا
      • cihad edenleri
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • وَيَعْلَمَ
      • (sınayıp) bilmeden
      • الصَّابِر۪ينَ
      • sabredenleri
      143
      • وَلَقَدْ
      • andolsun ki
      • كُنْتُمْ
      • siz
      • تَمَنَّوْنَ
      • arzuluyordunuz
      • الْمَوْتَ
      • ölümü
      • مِنْ قَبْلِ
      • önce
      • اَنْ تَلْقَوْهُۖ
      • onunla karşılaşmadan
      • فَقَدْ
      • işte
      • رَاَيْتُمُوهُ
      • onu gördünüz
      • وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟
      • ama bakıp duruyorsunuz
      144
      • وَمَا مُحَمَّدٌ
      • Muhammed
      • اِلَّا
      • sadece
      • رَسُولٌۚ
      • bir elçidir
      • قَدْ خَلَتْ
      • gelip geçmiştir
      • مِنْ قَبْلِهِ
      • ondan önce de
      • الرُّسُلُۜ
      • elçiler
      • اَفَا۬ئِنْ
      • şimdi
      • مَاتَ
      • o ölür
      • اَوْ
      • veya
      • قُتِلَ
      • öldürülürse
      • انْقَلَبْتُمْ
      • geriye mi döneceksiniz?
      • عَلٰٓى
      • üzerinde
      • اَعْقَابِكُمْۜ
      • ökçelerinizin
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَنْقَلِبْ
      • geriye dönerse
      • عَلٰى
      • üzerinde
      • عَقِبَيْهِ
      • ökçesi
      • فَلَنْ يَضُرَّ
      • ziyan veremez
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • وَسَيَجْزِي
      • mükafatlandıracaktır
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • الشَّاكِر۪ينَ
      • şükredenleri
      145
      • وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ
      • hiçbir kişi için yoktur
      • اَنْ تَمُوتَ
      • ölmek
      • اِلَّا
      • olmadan
      • بِاِذْنِ
      • izni
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • كِتَاباً
      • yazılmıştır
      • مُؤَجَّلاًۜ
      • belirli bir süreye göre
      • وَمَنْ
      • kim
      • يُرِدْ
      • isterse
      • ثَوَابَ
      • sevabını (menfaatini)
      • الدُّنْيَا
      • dünya
      • نُؤْتِه۪
      • kendisine veririz
      • مِنْهَاۚ
      • ondan
      • ثَوَابَ
      • sevabını
      • الْاٰخِرَةِ
      • ahiret
      • مِنْهَاۜ
      • ondan
      • وَسَنَجْزِي
      • mükafatlandıracağız
      • الشَّاكِر۪ينَ
      • şükredenleri
      146
      • وَكَاَيِّنْ
      • nice var ki
      • مِنْ نَبِيٍّ
      • peygamber
      • قَاتَلَۙ
      • çarpıştılar
      • مَعَهُ
      • kendileriyle beraber
      • رِبِّيُّونَ
      • Rabbani (erenler)
      • كَث۪يرٌۚ
      • birçok
      • فَمَا وَهَنُوا
      • yılmadılar
      • لِمَٓا اَصَابَهُمْ
      • başlarında gelenlerden
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • وَمَا ضَعُفُوا
      • zayıflık göstermediler
      • وَمَا اسْتَكَانُواۜ
      • boyun eğmediler
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الصَّابِر۪ينَ
      • sabredenleri
      147
      • وَمَا كَانَ
      • değildi
      • قَوْلَهُمْ
      • sözleri
      • اِلَّٓا
      • başka
      • اَنْ قَالُوا
      • demelerinden
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • اغْفِرْ
      • bağışla
      • لَنَا
      • bizim
      • ذُنُوبَنَا
      • günahlarımızı
      • وَاِسْرَافَنَا
      • taşkınlığımızı
      • ف۪ٓي اَمْرِنَا
      • işimizde
      • وَثَبِّتْ
      • ve sağlam tut
      • اَقْدَامَنَا
      • ayaklarımızı
      • وَانْصُرْنَا
      • bize yardım eyle
      • عَلَى
      • karşı
      • الْقَوْمِ
      • topluma
      • الْكَافِر۪ينَ
      • kafir
      148
      • فَاٰتٰيهُمُ
      • onlara verdi
      • اللّٰهُ
      • Allah da
      • ثَوَابَ
      • karşılığını
      • الدُّنْيَا
      • hem dünya
      • وَحُسْنَ
      • en güzelini
      • ثَوَابِ
      • karşılığının
      • الْاٰخِرَةِۜ
      • hem ahiret
      • وَاللّٰهُ
      • çünkü Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُحْسِن۪ينَ۟
      • güzel davrananları
      149
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا
      • inananlar
      • اِنْ
      • eğer
      • تُط۪يعُوا
      • ita`at ederseniz
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlere
      • يَرُدُّوكُمْ
      • sizi çevirirler
      • عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ
      • arkanıza (küfre)
      • فَتَنْقَلِبُوا
      • o zaman dönersiniz
      • خَاسِر۪ينَ
      • kaybedenlere
      150
      • بَلِ
      • Hayır
      • اللّٰهُ
      • Allah`tır
      • مَوْلٰيكُمْۚ
      • Mevlanız
      • وَهُوَ
      • O`dur
      • خَيْرُ
      • en iyisi
      • النَّاصِر۪ينَ
      • yardımcıların
      151
      • سَنُلْق۪ي
      • salacağız
      • ف۪ي قُلُوبِ
      • kalblerine
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerin
      • الرُّعْبَ
      • korku
      • بِمَٓا اَشْرَكُوا
      • ortak koştuklarından dolayı
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • مَا لَمْ يُنَزِّلْ
      • indirmediği şeyleri
      • بِه۪
      • kendilerine
      • سُلْطَاناًۚ
      • hiçbir güç
      • وَمَأْوٰيهُمُ
      • gidecekleri yer de
      • النَّارُۜ
      • cehennemdir
      • وَبِئْسَ
      • ne kötüdür
      • مَثْوَى
      • varacağı yer
      • الظَّالِم۪ينَ
      • zalimlerin
      152
      • وَلَقَدْ
      • elbette
      • صَدَقَكُمُ
      • size doğruladı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَعْدَهُٓ
      • (yardım) va`dini
      • اِذْ
      • sürece
      • تَحُسُّونَهُمْ
      • onları öldürdüğünüz
      • بِاِذْنِه۪ۚ
      • kendi izniyle
      • حَتّٰٓى
      • nihayet
      • اِذَا فَشِلْتُمْ
      • siz korktunuz
      • وَتَنَازَعْتُمْ
      • (birbirinizle) çekişip
      • فِي الْاَمْرِ
      • (verilen) emir hakkında
      • وَعَصَيْتُمْ
      • isyan ettiniz
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra
      • مَٓا اَرٰيكُمْ
      • size gösterdikten
      • مَا تُحِبُّونَۜ
      • sevdiğiniz(galibiyet)i
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • مَنْ
      • kiminiz
      • يُر۪يدُ
      • istiyordu
      • الدُّنْيَا
      • dünyayı
      • وَمِنْكُمْ
      • ve sizden
      • الْاٰخِرَةَۚ
      • ahireti
      • ثُمَّ
      • sonra
      • صَرَفَكُمْ
      • (Allah) geri çevirdi (yenilgiye uğrattı)
      • عَنْهُمْ
      • onlardan
      • لِيَبْتَلِيَكُمْۚ
      • sizi denemek için
      • وَلَقَدْ
      • andolsun ki
      • عَفَا
      • bağışladı
      • عَنْكُمْۜ
      • sizi
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُوفَضْلٍ
      • çok lutufkardır
      • عَلَى
      • karşı
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      153
      • اِذْ تُصْعِدُونَ
      • boyuna uzaklaşıyor
      • وَلَا تَلْوُ۫نَ
      • dönüp bakmıyordunuz
      • عَلٰٓى اَحَدٍ
      • hiç kimseye
      • وَالرَّسُولُ
      • Elçi
      • يَدْعُوكُمْ
      • sizi çağırırken
      • ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ
      • arkanızdan
      • فَاَثَابَكُمْ
      • bundan dolayı size verdi
      • غَماًّ
      • gam
      • بِغَمٍّ
      • gam üstüne
      • لِكَيْلَا تَحْزَنُوا
      • üzülmeyesiniz
      • عَلٰى مَا فَاتَكُمْ
      • ne elinizden gidene
      • وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ
      • ne de başınıza gelene
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • خَب۪يرٌ
      • haberdardır
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızdan
      154
      • ثُمَّ
      • sonra
      • اَنْزَلَ
      • indirdi
      • عَلَيْكُمْ
      • size
      • مِنْ بَعْدِ
      • ardından
      • الْغَمِّ
      • o üzüntünün
      • اَمَنَةً
      • bir güven
      • نُعَاساً
      • bir uyku
      • يَغْشٰى
      • bürüyen
      • طَٓائِفَةً
      • bir kısmınızı
      • مِنْكُمْۙ
      • sizden
      • وَطَٓائِفَةٌ
      • bir kısmınız da
      • قَدْ
      • doğrusu
      • اَهَمَّتْهُمْ
      • kaygısına düşmüştü
      • اَنْفُسُهُمْ
      • kendi canlarının
      • يَظُنُّونَ
      • bir zanda bulunuyorlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a karşı
      • غَيْرَ الْحَقِّ
      • haksız
      • ظَنَّ
      • zannı gibi
      • الْجَاهِلِيَّةِۜ
      • cahiliyye
      • يَقُولُونَ
      • diyorlardı
      • هَلْ
      • var mı
      • لَنَا
      • bize
      • مِنَ الْاَمْرِ
      • bu işten
      • مِنْ شَيْءٍۜ
      • bir şey
      • قُلْ
      • de ki
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الْاَمْرَ كُلَّهُ
      • bütün iş
      • لِلّٰهِۜ
      • Allah`a aittir
      • يُخْفُونَ
      • onlar gizliyorlar
      • ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ
      • içlerinde
      • مَا لَا يُبْدُونَ
      • açıklayamadıklarını
      • لَكَۜ
      • sana
      • يَقُولُونَ
      • diyorlar ki
      • لَوْ كَانَ
      • olsaydı
      • شَيْءٌ
      • bir fayda
      • مَا قُتِلْنَا
      • öldürülmezdik
      • هٰهُنَاۜ
      • burada
      • لَوْ كُنْتُمْ
      • olsaydınız
      • ف۪ي بُيُوتِكُمْ
      • evlerinizde dahi
      • لَبَرَزَ
      • mutlaka boylardı
      • الَّذ۪ينَ كُتِبَ
      • yazılmış olanlar
      • عَلَيْهِمُ
      • üzerine
      • الْقَتْلُ
      • öldürülme(si)
      • اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ
      • yatacakları yeri
      • وَلِيَبْتَلِيَ
      • denemesi içindir
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ
      • göğüslerinizdekini
      • وَلِيُمَحِّصَ
      • ve açığa çıkarması içindir
      • مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ
      • kalblerinizdekini
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَل۪يمٌ
      • bilir
      • بِذَاتِ
      • özünü
      • الصُّدُورِ
      • göğüslerin
      155
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا
      • yüz çevirip gidenleri
      • مِنْكُمْ
      • içinizden
      • يَوْمَ
      • gün
      • الْتَقَى
      • karşılaştığı
      • الْجَمْعَانِۙ
      • iki topluluğun
      • اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ
      • (yoldan) kaydırmak istemişti
      • الشَّيْطَانُ
      • şeytan
      • بِبَعْضِ
      • bazı
      • مَا كَسَبُواۚ
      • yaptıkları işlerden dolayı
      • وَلَقَدْ
      • ama yine de
      • عَفَا
      • affetti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • عَنْهُمْۜ
      • onları
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • غَفُورٌ
      • çok bağışlayandır
      • حَل۪يمٌ۟
      • halimdir
      156
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • لَا تَكُونُوا
      • olmayın
      • كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenler gibi
      • وَقَالُوا
      • ve diyenler
      • لِاِخْوَانِهِمْ
      • gazi kardeşleri için
      • اِذَا
      • zaman
      • ضَرَبُوا
      • sefere çıktıkları
      • فِي الْاَرْضِ
      • yeryüzünde
      • اَوْ
      • ya da
      • كَانُوا غُزًّى
      • savaşa çıktıkları
      • لَوْ
      • eğer
      • كَانُوا
      • olsalardı
      • عِنْدَنَا
      • bizim yanımızda
      • مَا مَاتُوا
      • ölmezlerdi
      • وَمَا قُتِلُواۚ
      • ve vurulmazlardı
      • لِيَجْعَلَ
      • yapar
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • ذٰلِكَ
      • bu (düşünce ve sözlerini)
      • حَسْرَةً
      • dert
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
      • kalblerinde
      • وَاللّٰهُ
      • Allahtır
      • يُحْـي۪
      • yaşatan da
      • وَيُم۪يتُۜ
      • öldüren de
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızı
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      157
      • وَلَئِنْ
      • eğer
      • قُتِلْتُمْ
      • öldürülür
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَوْ
      • ya da
      • مُتُّمْ
      • ölürseniz
      • لَمَغْفِرَةٌ
      • bağışlaması
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَرَحْمَةٌ
      • ve rahmeti
      • خَيْرٌ
      • daha hayırlıdır
      • مِمَّا يَجْمَعُونَ
      • onların topladıklarından
      158
      • وَلَئِنْ
      • elbette
      • مُتُّمْ
      • ölür
      • اَوْ
      • veya
      • قُتِلْتُمْ
      • öldürülürseniz
      • لَاِلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • تُحْشَرُونَ
      • götürüleceksiniz
      159
      • فَبِمَا
      • sebebiyledir ki
      • رَحْمَةٍ
      • rahmeti
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • لِنْتَ
      • sen yumuşak davrandın
      • لَهُمْۚ
      • onlara
      • وَلَوْ
      • eğer
      • كُنْتَ
      • olsaydın
      • فَظًّا
      • kaba
      • غَل۪يظَ
      • katı
      • الْقَلْبِ
      • yürekli
      • لَانْفَضُّوا
      • dağılır, giderlerdi
      • مِنْ حَوْلِكَۖ
      • çevrenden
      • فَاعْفُ
      • öyleyse affet
      • عَنْهُمْ
      • onları
      • وَاسْتَغْفِرْ
      • ve mağfiret dile
      • لَهُمْ
      • onlar için
      • وَشَاوِرْهُمْ
      • onlara danış
      • فِي الْاَمْرِۚ
      • işini
      • فَاِذَا
      • zaman
      • عَزَمْتَ
      • karar verdiğin
      • فَتَوَكَّلْ
      • dayan
      • عَلَى اللّٰهِۜ
      • Allah`a
      • اِنَّ
      • çünkü
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يُحِبُّ
      • sever
      • الْمُتَوَكِّل۪ينَ
      • kendine dayanıp güvenenleri
      160
      • اِنْ
      • eğer
      • يَنْصُرْكُمُ
      • size yardım ederse
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • فَلَا
      • artık yoktur
      • غَالِبَ
      • yenecek
      • لَكُمْۚ
      • sizi
      • وَاِنْ
      • ve eğer
      • يَخْذُلْكُمْ
      • sizi yüz üstü bırakırsa
      • فَمَنْ
      • kim
      • ذَا الَّذ۪ي يَنْصُرُكُمْ
      • size yardım edebilir
      • مِنْ بَعْدِه۪ۜ
      • O`ndan sonra
      • وَعَلَى اللّٰهِ
      • Allah`a
      • فَلْيَتَوَكَّلِ
      • dayansınlar
      • الْمُؤْمِنُونَ
      • Mü`minler
      161
      • وَمَا كَانَ
      • olur şey değildir
      • لِنَبِيٍّ
      • bir peygamberin
      • اَنْ يَغُلَّۜ
      • hiyanet etmesi
      • وَمَنْ
      • kim
      • يَغْلُلْ
      • hıyanet ederse
      • يَأْتِ
      • boynuna yüklenip getirir
      • بِمَا غَلَّ
      • hıyanet ettiği şeyi
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۚ
      • kıyamet
      • ثُمَّ
      • sonra
      • تُوَفّٰى
      • tastamam verilir
      • كُلُّ نَفْسٍ
      • herkese
      • مَا كَسَبَتْ
      • kazandığı
      • وَهُمْ
      • ve onlar
      • لَا يُظْلَمُونَ
      • hiçbir haksızlığa uğratılmazlar
      162
      • اَفَمَنِ
      • hiç olur mu?
      • اتَّبَعَ
      • uyan
      • رِضْوَانَ
      • rızasına
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • كَمَنْ
      • adam gibi
      • بَٓاءَ
      • uğrayan
      • بِسَخَطٍ
      • hışmına
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَمَأْوٰيهُ
      • yeri de
      • جَهَنَّمُۜ
      • cehennem olan
      • وَبِئْسَ
      • ne kötü
      • الْمَص۪يرُ
      • sonuçtur orası
      163
      • هُمْ
      • O(insa)nlar
      • دَرَجَاتٌ
      • derece derecedirler
      • عِنْدَ
      • katında
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بَص۪يرٌ
      • görmektedir
      • بِمَا يَعْمَلُونَ۟
      • onların yaptıklarını
      164
      • لَقَدْ
      • andolsun ki
      • مَنَّ
      • büyük lutufta bulundu
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minlere
      • اِذْ بَعَثَ
      • göndermekle
      • ف۪يهِمْ
      • kendilerine
      • رَسُولاً
      • bir elçi
      • مِنْ اَنْفُسِهِمْ
      • kendi içlerinden
      • يَتْلُوا
      • okuyan
      • عَلَيْهِمْ
      • onlara
      • اٰيَاتِه۪
      • (Allah`ın) ayetlerini
      • وَيُزَكّ۪يهِمْ
      • kendilerini yücelten
      • وَيُعَلِّمُهُمُ
      • ve kendilerine öğreten
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • وَالْحِكْمَةَۚ
      • ve hikmeti
      • وَاِنْ كَانُوا
      • bulunuyorlarken
      • مِنْ قَبْلُ
      • daha önce
      • لَف۪ي
      • içinde
      • ضَلَالٍ
      • bir sapıklık
      • مُب۪ينٍ
      • açık
      165
      • اَوَلَمَّٓا
      • gelince mi
      • اَصَابَتْكُمْ
      • sizin başınıza
      • مُص۪يبَةٌ
      • bir bela
      • قَدْ
      • doğrusu
      • اَصَبْتُمْ
      • onların başlarına getirdiğiniz halde
      • مِثْلَيْهَاۙ
      • onun iki katını
      • قُلْتُمْ
      • dediniz
      • اَنّٰى
      • nereden (başımıza geldi)
      • هٰذَاۜ
      • bu
      • قُلْ
      • de ki
      • هُوَ
      • O (bela)
      • مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ
      • kendinizdendir
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • herşeye
      • قَد۪يرٌ
      • kadirdir
      166
      • وَمَٓا اَصَابَكُمْ
      • sizin başınıza gelen
      • يَوْمَ
      • gün
      • الْتَقَى
      • karşılaştığı
      • الْجَمْعَانِ
      • iki topluluğun
      • فَبِاِذْنِ
      • ancak izniyle olmuştur
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَلِيَعْلَمَ
      • bilmesi için
      • الْمُؤْمِن۪ينَۙ
      • inananları
      167
      • وَلِيَعْلَمَ
      • ve bilmesi için
      • الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ
      • iki yüzlülük edenleri
      • وَق۪يلَ
      • dendiği halde
      • لَهُمْ
      • onlara
      • تَعَالَوْا
      • gelin
      • قَاتِلُوا
      • savaşın
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَوِ
      • ya da
      • ادْفَعُواۜ
      • savunun
      • قَالُوا
      • dediler
      • لَوْ
      • eğer
      • نَعْلَمُ
      • bilseydik
      • قِتَالاً
      • savaş (olacağını)
      • لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ
      • sizinle gelirdik
      • هُمْ
      • onlar
      • لِلْكُفْرِ
      • küfre
      • يَوْمَئِذٍ
      • o gün
      • اَقْرَبُ
      • yakın idiler
      • مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ
      • imandan çok
      • يَقُولُونَ
      • söylüyorlar
      • بِاَفْوَاهِهِمْ
      • ağızlarıyla
      • مَا لَيْسَ
      • olmayanı
      • ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ
      • kalblerinde
      • وَاللّٰهُ
      • halbuki Allah
      • اَعْلَمُ
      • çok iyi bilmektedir
      • بِمَا
      • şeyi
      • يَكْتُمُونَۚ
      • içlerinde sakladıkları
      168
      • الَّذ۪ينَ قَالُوا
      • diyenlere
      • لِاِخْوَانِهِمْ
      • kardeşleri için
      • وَقَعَدُوا
      • (Savaştan geri kalıp) oturarak
      • لَوْ
      • eğer
      • اَطَاعُونَا
      • bizim sözümüzü tutsalardı
      • مَا قُتِلُواۜ
      • öldürülmezlerdi
      • قُلْ
      • de ki;
      • فَادْرَؤُ۫ا
      • savınız
      • عَنْ اَنْفُسِكُمُ
      • kendinizden
      • الْمَوْتَ
      • ölümü
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      169
      • وَلَا تَحْسَبَنَّ
      • sanma
      • الَّذ۪ينَ قُتِلُوا
      • öldürülenleri
      • ف۪ي سَب۪يلِ
      • yolunda
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • اَمْوَاتاًۜ
      • ölüler
      • بَلْ
      • hayır
      • اَحْيَٓاءٌ
      • (onlar) diridirler
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْ
      • Rableri
      • يُرْزَقُونَۙ
      • rızıklanmaktadırlar
      170
      • فَرِح۪ينَ
      • sevinirler
      • بِمَٓا اٰتٰيهُمُ
      • kendilerine verdiklerinden
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مِنْ فَضْلِه۪ۙ
      • keremiyle
      • وَيَسْتَبْشِرُونَ
      • ve müjdelemek isterler
      • بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا
      • henüz yetişemeyenlere de
      • بِهِمْ
      • kendilerine
      • مِنْ خَلْفِهِمْۙ
      • arkalarından
      • اَلَّا خَوْفٌ
      • korku olmadığına
      • عَلَيْهِمْ
      • onlara
      • وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ
      • onların da üzüntüye uğramayacaklarına
      171
      • يَسْتَبْشِرُونَ
      • sevinirler
      • بِنِعْمَةٍ
      • ni`metine
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَفَضْلٍۙ
      • ve lutfuna
      • وَاَنَّ
      • ve muhakkak
      • اللّٰهَ
      • Allah`ın
      • لَا يُض۪يعُ
      • zayi etmeyeceğine
      • اَجْرَ
      • ecrini
      • الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ
      • mü`minlerin
      172
      • الَّذ۪ينَ
      • O(mü`mi)nler ki
      • اسْتَجَابُوا
      • çağrısına uydular
      • لِلّٰهِ
      • Allah`ın
      • وَالرَّسُولِ
      • ve Elçinin
      • مِنْ بَعْدِ
      • sonra bile
      • مَٓا اَصَابَهُمُ
      • isabet ettikten
      • الْقَرْحُۜۛ
      • yara
      • لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا
      • güzel davrananlar
      • مِنْهُمْ
      • onlardan
      • وَاتَّقَوْا
      • ve korunanlar için
      • اَجْرٌ
      • ecir vardır
      • عَظ۪يمٌۚ
      • pek büyük
      173
      • الَّذ۪ينَ
      • onlar ki
      • قَالَ
      • deyince
      • لَهُمُ
      • kendilerine
      • النَّاسُ
      • halk
      • اِنَّ النَّاسَ
      • (Düşman) İnsanlar
      • قَدْ
      • muhakkak
      • جَمَعُوا
      • (ordu) toplamışlar
      • لَكُمْ
      • size karşı
      • فَاخْشَوْهُمْ
      • onlardan korkun
      • فَزَادَهُمْ
      • (bu söz) onların artırdı
      • ا۪يمَاناًۗ
      • imanını
      • وَقَالُوا
      • ve dediler
      • حَسْبُنَا
      • bize yeter
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • وَنِعْمَ
      • ne güzel
      • الْوَك۪يلُ
      • vekildir
      174
      • فَانْقَلَبُوا
      • bundan dolayı geri döndüler
      • بِنِعْمَةٍ
      • bir ni`met
      • مِنَ اللّٰهِ
      • Allah`tan
      • وَفَضْلٍ
      • ve bollukla
      • لَمْ يَمْسَسْهُمْ
      • kendilerine dokunmadı
      • سُٓوءٌۙ
      • hiçbir kötülük
      • وَاتَّبَعُوا
      • ve uydular
      • رِضْوَانَ
      • rızasına
      • اللّٰهِۜ
      • Allah`ın
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • ذُوفَضْلٍ
      • lutuf sahibidir
      • عَظ۪يمٍ
      • büyük
      175
      • اِنَّمَا
      • Şüphesiz
      • ذٰلِكُمُ
      • işte o
      • الشَّيْطَانُ
      • şeytan
      • يُخَوِّفُ
      • sizi korkutuyor
      • اَوْلِيَٓاءَهُۖ
      • kendi dostlarından
      • فَلَا تَخَافُوهُمْ
      • onlardan korkmayın
      • وَخَافُونِ
      • benden korkun
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • iseniz
      • مُؤْمِن۪ينَ
      • inanmış
      176
      • وَلَا يَحْزُنْكَ
      • seni üzmesin
      • الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ
      • koşanlar
      • فِي الْكُفْرِۚ
      • inkara
      • اِنَّهُمْ
      • onlar
      • لَنْ يَضُرُّوا
      • zarar veremezler
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۜ
      • hiçbir
      • يُر۪يدُ
      • istiyor
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • اَلَّا يَجْعَلَ
      • koymamak
      • لَهُمْ
      • onlara
      • حَظًّا
      • hiçbir nasip
      • فِي الْاٰخِرَةِۚ
      • ahirette
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • عَظ۪يمٌ
      • büyük
      177
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا
      • satın alanlar
      • الْكُفْرَ
      • inkarı
      • بِالْا۪يمَانِ
      • iman karşılığında
      • لَنْ يَضُرُّوا
      • zarar vermezler
      • اللّٰهَ
      • Allah`a
      • شَيْـٔاًۚ
      • hiçbir
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      178
      • وَلَا يَحْسَبَنَّ
      • sanmasınlar ki
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا
      • inkar edenler
      • اَنَّمَا نُمْل۪ي
      • süre vermemiz
      • لَهُمْ
      • kendilerine
      • خَيْرٌ
      • hayırlıdır
      • لِاَنْفُسِهِمْۜ
      • kendileri için
      • اِنَّمَا نُمْل۪ي
      • biz süre veriyoruz ki
      • لَهُمْ
      • onlara
      • لِيَزْدَادُٓوا
      • artırsınlar
      • اِثْماًۚ
      • günahı
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • مُه۪ينٌ
      • alçaltıcı
      179
      • مَا كَانَ
      • değildir
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • لِيَذَرَ
      • bırakacak
      • الْمُؤْمِن۪ينَ
      • mü`minleri
      • عَلٰى
      • (şu) üzerinde
      • مَٓا اَنْتُمْ
      • bulunduğunuz
      • عَلَيْهِ
      • hal üzere
      • حَتّٰى
      • kadar
      • يَم۪يزَ
      • ayırıncaya
      • الْخَب۪يثَ
      • pis olanı
      • مِنَ الطَّيِّبِۜ
      • temizden
      • وَمَا كَانَ
      • ve değildir
      • لِيُطْلِعَكُمْ
      • sizi vakıf kılacak
      • عَلَى الْغَيْبِ
      • gaybe
      • وَلٰكِنَّ
      • fakat
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • يَجْتَب۪ي
      • seçer (onu gaybe vakıf kılar)
      • مِنْ رُسُلِه۪
      • elçilerinden
      • مَنْ يَشَٓاءُ
      • dilediğini
      • فَاٰمِنُوا
      • o halde inanın
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَرُسُلِه۪ۚ
      • ve elçilerine
      • وَاِنْ
      • eğer
      • تُؤْمِنُوا
      • inanır
      • وَتَتَّقُوا
      • ve (günahlardan) korunursanız
      • فَلَكُمْ
      • sizin için vardır
      • اَجْرٌ
      • mükafat
      • عَظ۪يمٌ
      • büyük
      180
      • وَلَا يَحْسَبَنَّ
      • sanmasınlar
      • الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ
      • cimrilik edenler
      • بِمَٓا اٰتٰيهُمُ
      • kendilerine verdiğine
      • اللّٰهُ
      • Allah`ın
      • مِنْ فَضْلِه۪
      • kereminden
      • هُوَ
      • onu
      • خَيْراً
      • hayırlı
      • لَهُمْۜ
      • kendileri için
      • بَلْ
      • (hayır) bilakis
      • هُوَ
      • o
      • شَرٌّ
      • şerlidir
      • سَيُطَوَّقُونَ
      • boyunlarına dolandırılacaktır
      • مَا
      • şeyler
      • بَخِلُوا بِهِ
      • cimrilik ettikleri
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • م۪يرَاثُ
      • mirası
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۜ
      • ve yerin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • بِمَا تَعْمَلُونَ
      • yaptıklarınızı
      • خَب۪يرٌ۟
      • haber alandır
      181
      • لَقَدْ
      • doğrusu
      • سَمِـعَ
      • işitti
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • قَوْلَ
      • sözünü
      • الَّذ۪ينَ قَالُٓوا
      • diyenlerin
      • اِنَّ
      • muhakkak
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • فَق۪يرٌ
      • fakirdir
      • وَنَحْنُ
      • biz
      • اَغْنِيَٓاءُۢ
      • zenginiz
      • سَنَكْتُبُ
      • yazacağız
      • مَا قَالُوا
      • onların dediklerini
      • وَقَتْلَهُمُ
      • ve öldürmelerini
      • الْاَنْبِيَٓاءَ
      • peygamberleri
      • بِغَيْرِ حَقٍّۙ
      • haksız yere
      • وَنَقُولُ
      • ve diyeceğiz
      • ذُوقُوا
      • tadın
      • عَذَابَ
      • azabını
      • الْحَر۪يقِ
      • yangın
      182
      • ذٰلِكَ
      • bu
      • بِمَا قَدَّمَتْ
      • yapıp öne sürdürdüğünün karşılığıdır
      • اَيْد۪يكُمْ
      • sizin ellerinizin
      • وَاَنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • لَيْسَ
      • asla değildir
      • بِظَلَّامٍ
      • zulmedici
      • لِلْعَب۪يدِۚ
      • kullara
      183
      • الَّذ۪ينَ قَالُٓوا
      • onlar dediler
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • عَهِدَ
      • and verdi ki
      • اِلَيْنَٓا
      • bize
      • اَلَّا نُؤْمِنَ
      • inanmayalım
      • لِرَسُولٍ
      • hiçbir elçiye
      • حَتّٰى
      • kadar
      • يَأْتِيَنَا
      • bize getirinceye
      • بِقُرْبَانٍ
      • bir kurban
      • تَأْكُلُهُ
      • yiyeceği
      • النَّارُۜ
      • ateşin
      • قُلْ
      • de ki
      • قَدْ
      • elbette
      • جَٓاءَكُمْ
      • size gelmişti
      • رُسُلٌ
      • elçiler
      • مِنْ قَبْل۪ي
      • benden önce
      • بِالْبَيِّنَاتِ
      • açık deliller getiren
      • وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ
      • ve bu dediğinizi de
      • فَلِمَ
      • niçin
      • قَتَلْتُمُوهُمْ
      • onları öldürdünüz
      • اِنْ
      • eğer
      • كُنْتُمْ
      • idiyseniz
      • صَادِق۪ينَ
      • doğru
      184
      • فَاِنْ
      • eğer
      • كَذَّبُوكَ
      • seni yalanladılarsa
      • فَقَدْ
      • doğrusu
      • كُذِّبَ
      • yalanlanmıştı
      • رُسُلٌ
      • peygamberler de
      • مِنْ قَبْلِكَ
      • senden önce
      • جَٓاؤُ۫
      • getiren
      • بِالْبَيِّنَاتِ
      • açık deliller
      • وَالزُّبُرِ
      • hikmetli sahifeler
      • وَالْكِتَابِ
      • ve Kitabı
      • الْمُن۪يرِ
      • aydınlatıcı
      185
      • كُلُّ
      • her
      • نَفْسٍ
      • can
      • ذَٓائِقَةُ
      • tadacaktır
      • الْمَوْتِۜ
      • ölümü
      • وَاِنَّمَا
      • şüphesiz
      • تُوَفَّوْنَ
      • size eksiksiz verilecektir
      • اُجُورَكُمْ
      • ecirleriniz
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • فَمَنْ
      • kim ki hemen
      • زُحْزِحَ
      • çekilip kurtarılır da
      • عَنِ النَّارِ
      • ateşin elinden
      • وَاُدْخِلَ
      • sokulursa
      • الْجَنَّةَ
      • cennete
      • فَقَدْ
      • işte o
      • فَازَۜ
      • kurtuluşa ermiştir
      • وَمَا
      • değildir
      • الْحَيٰوةُ
      • hayatı
      • الدُّنْيَٓا
      • dünya
      • اِلَّا
      • başka bir şey
      • مَتَاعُ
      • zevkten
      • الْغُرُورِ
      • aldatıcı
      186
      • لَتُبْلَوُنَّ
      • deneneceksiniz
      • ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ
      • mallarınız hususunda
      • وَاَنْفُسِكُمْ
      • ve canlarınız
      • وَلَتَسْمَعُنَّ
      • (sözler) duyacaksınız
      • مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • kendilerine verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • مِنْ قَبْلِكُمْ
      • sizden önce
      • وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا
      • ve ortak koşanlardan
      • اَذًى
      • incitici
      • كَث۪يراًۜ
      • çok
      • وَاِنْ
      • ama
      • تَصْبِرُوا
      • sabreder
      • وَتَتَّقُوا
      • korunursanız
      • فَاِنَّ
      • şüphesiz
      • ذٰلِكَ
      • işte bunlar
      • مِنْ عَزْمِ
      • yapmağa değer
      • الْاُمُورِ
      • işlerdendir
      187
      • وَاِذْ
      • hani
      • اَخَذَ
      • almıştı
      • اللّٰهُ
      • Allah
      • م۪يثَاقَ
      • diye söz
      • الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا
      • kendilerine verilenlerden
      • الْكِتَابَ
      • Kitap
      • لَتُبَيِّنُنَّهُ
      • onu mutlaka açıklayacaksınız
      • لِلنَّاسِ
      • insanlara
      • وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ
      • gizlemeyeceksiniz
      • فَنَبَذُوهُ
      • fakat onlar (verdikleri sözü) attılar
      • وَرَٓاءَ
      • ardına
      • ظُهُورِهِمْ
      • sırtlarının
      • وَاشْتَرَوْا
      • ve aldılar
      • بِه۪
      • karşılığında
      • ثَمَناً
      • para
      • قَل۪يلاًۜ
      • birkaç
      • فَبِئْسَ
      • ne kötü şey
      • مَا يَشْتَرُونَ
      • satın alıyorlar
      188
      • لَا تَحْسَبَنَّ
      • sanma
      • الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ
      • sevinen
      • بِمَٓا اَتَوْا
      • o ettiklerine
      • وَيُحِبُّونَ
      • sevenlerin
      • اَنْ يُحْمَدُوا
      • övülmeyi
      • بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا
      • yapmadıkları şeylerle
      • فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ
      • ve zannetme
      • بِمَفَازَةٍ
      • kurtulacaklarını
      • مِنَ الْعَذَابِۚ
      • azabdan
      • وَلَهُمْ
      • onlar için vardır
      • عَذَابٌ
      • bir azab
      • اَل۪يمٌ
      • acıklı
      189
      • وَلِلّٰهِ
      • Allah`ındır
      • مُلْكُ
      • mülkü
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۜ
      • ve yerin
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ
      • herşeye
      • قَد۪يرٌ۟
      • kadirdir
      190
      • اِنَّ
      • elbette
      • ف۪ي خَلْقِ
      • yaratılışında
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِ
      • ve yerin
      • وَاخْتِلَافِ
      • gidip gelişinde
      • الَّيْلِ
      • gecenin
      • وَالنَّهَارِ
      • ve gündüzün
      • لَاٰيَاتٍ
      • ibretler vardır
      • لِاُو۬لِي
      • sahipleri için
      • الْاَلْبَابِۚ
      • sağduyu
      191
      • الَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ
      • onlar anarlar
      • اللّٰهَ
      • Allah`ı
      • قِيَاماً
      • ayakta
      • وَقُعُوداً
      • oturarak
      • وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ
      • ve yanları üzerine yatarken
      • وَيَتَفَكَّرُونَ
      • düşünürler
      • ف۪ي خَلْقِ
      • yaratılışı üzerinde
      • السَّمٰوَاتِ
      • göklerin
      • وَالْاَرْضِۚ
      • ve yerin
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz (derler)
      • مَا خَلَقْتَ
      • yaratmadın
      • هٰذَا
      • bunu
      • بَاطِلاًۚ
      • boş yere
      • سُبْحَانَكَ
      • sen yücesin
      • فَقِنَا
      • bizi koru
      • عَذَابَ
      • azabından
      • النَّارِ
      • ateş
      192
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّكَ
      • sen
      • مَنْ
      • birini
      • تُدْخِلِ
      • soktun mu
      • النَّارَ
      • ateşe
      • فَقَدْ
      • muhakkak
      • اَخْزَيْتَهُۜ
      • onu perişan etmişsindir
      • وَمَا
      • yoktur
      • لِلظَّالِم۪ينَ
      • zalimlerin
      • مِنْ اَنْصَارٍ
      • yardımcıları
      193
      • رَبَّنَٓا
      • Rabbimiz
      • اِنَّـنَا
      • şüphesiz biz
      • سَمِعْنَا
      • işittik
      • مُنَادِياً
      • bir davetçi
      • يُنَاد۪ي
      • çağıran
      • لِلْا۪يمَانِ
      • imana
      • اَنْ اٰمِنُوا
      • inanın (diyerek)
      • بِرَبِّكُمْ
      • Rabbinize
      • فَاٰمَنَّاۗ
      • hemen inandık
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • فَاغْفِرْ لَنَا
      • bağışla
      • ذُنُوبَنَا
      • bizim günahlarımızı
      • وَكَفِّرْ عَنَّا
      • ört
      • سَيِّـَٔاتِنَا
      • kötülüklerimizi
      • وَتَوَفَّـنَا
      • canımızı al
      • مَعَ
      • beraber
      • الْاَبْرَارِۚ
      • iyilerle
      194
      • رَبَّنَا
      • Rabbimiz
      • وَاٰتِنَا
      • bize ver
      • مَا وَعَدْتَنَا
      • va`dettiğini
      • عَلٰى رُسُلِكَ
      • elçilerine
      • وَلَا تُخْزِنَا
      • bizi rezil, perişan etme
      • يَوْمَ
      • günü
      • الْقِيٰمَةِۜ
      • kıyamet
      • اِنَّكَ
      • zira sen
      • لَا تُخْلِفُ
      • caymazsın
      • الْم۪يعَادَ
      • verdiğin sözden
      195
      • فَاسْتَجَابَ
      • karşılık verdi
      • لَهُمْ
      • onlara
      • رَبُّهُمْ
      • Rableri
      • اَنّ۪ي
      • Ben
      • لَٓا اُض۪يعُ
      • zayi etmeyeceğim
      • عَمَلَ
      • işini
      • عَامِلٍ
      • hiçbir çalışanın
      • مِنْكُمْ
      • sizden
      • مِنْ ذَكَرٍ
      • erkek
      • اَوْ
      • veya
      • اُنْثٰىۚ
      • kadın
      • بَعْضُكُمْ
      • hepiniz
      • مِنْ بَعْضٍۚ
      • birbirinizdensiniz
      • فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا
      • göç edenler
      • وَاُخْرِجُوا
      • çıkarılanlar
      • مِنْ دِيَارِهِمْ
      • yurtlarından
      • وَاُو۫ذُوا
      • işkence edilenler
      • ف۪ي سَب۪يل۪ي
      • benim yolumda
      • وَقَاتَلُوا
      • vuruşanlar
      • وَقُتِلُوا
      • ve öldürülenler…
      • لَاُكَفِّرَنَّ
      • elbette örteceğim
      • عَنْهُمْ
      • onların
      • سَيِّـَٔاتِهِمْ
      • kötülüklerini
      • وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ
      • ve onları sokacağım
      • جَنَّاتٍ
      • cennetlere
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُۚ
      • ırmaklar
      • ثَوَاباً
      • bir karşılık olarak
      • مِنْ عِنْدِ
      • katından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَاللّٰهُ
      • Allah
      • عِنْدَهُ
      • katındadır
      • حُسْنُ
      • en güzeli
      • الثَّوَابِ
      • karşılıkların
      196
      • لَا يَغُرَّنَّكَ
      • seni aldatmasın
      • تَقَلُّبُ
      • gezip dolaşması
      • الَّذ۪ينَ كَفَرُوا
      • inkar edenlerin
      • فِي الْبِلَادِۜ
      • şehirlerde
      197
      • مَتَاعٌ
      • bir geçimdir
      • قَل۪يلٌ
      • azıcık
      • ثُمَّ
      • sonra
      • مَأْوٰيهُمْ
      • gidecekleri yer
      • جَهَنَّمُۜ
      • cehennemdir
      • وَبِئْسَ
      • ne kötü
      • الْمِهَادُ
      • bir yataktır (orası)
      198
      • لٰكِنِ
      • fakat
      • الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا
      • korkanlar için
      • رَبَّهُمْ
      • Rablerinden
      • لَهُمْ
      • vardır
      • جَنَّاتٌ
      • cennetler
      • تَجْر۪ي
      • akan
      • مِنْ تَحْتِهَا
      • altlarından
      • الْاَنْهَارُ
      • ırmaklar
      • خَالِد۪ينَ
      • ebedi kalacaklar
      • ف۪يهَا
      • orada
      • نُزُلاً
      • ağırlanacaklardır
      • مِنْ عِنْدِ
      • tarafından
      • اللّٰهِۜ
      • Allah
      • وَمَا
      • bulunan (ödüller) ise
      • عِنْدَ
      • yanında
      • اللّٰهِ
      • Allah
      • خَيْرٌ
      • daha hayırlıdır
      • لِلْاَبْرَارِ
      • iyiler için
      199
      • وَاِنَّ
      • doğrusu
      • مِنْ اَهْلِ
      • ehlinden
      • الْكِتَابِ
      • Kitap
      • لَمَنْ
      • öyleleri var ki
      • يُؤْمِنُ
      • inanırlar
      • بِاللّٰهِ
      • Allah`a
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • indirilene
      • اِلَيْكُمْ
      • size
      • وَمَٓا اُنْزِلَ
      • ve indirilene
      • اِلَيْهِمْ
      • kendilerine
      • خَاشِع۪ينَ
      • saygılıdırlar
      • لِلّٰهِۙ
      • Allah`a karşı
      • لَا يَشْتَرُونَ
      • satmazlar
      • بِاٰيَاتِ
      • ayetlerini
      • اللّٰهِ
      • Allah`ın
      • ثَمَناً
      • paraya
      • قَل۪يلاًۜ
      • azıcık
      • اُو۬لٰٓئِكَ
      • onların da
      • لَهُمْ
      • vardır
      • اَجْرُهُمْ
      • ödülleri
      • عِنْدَ
      • katında
      • رَبِّهِمْۜ
      • Rableri
      • اِنَّ
      • şüphesiz
      • اللّٰهَ
      • Allah
      • سَر۪يعُ
      • çabuk görendir
      • الْحِسَابِ
      • hesabı
      200
      • يَٓا اَيُّهَا
      • Ey
      • الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا
      • inananlar
      • اصْبِرُوا
      • sabredin
      • وَصَابِرُوا
      • sabırda direnin
      • وَرَابِطُوا
      • savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun
      • وَاتَّقُوا
      • ve korkun ki
      • اللّٰهَ
      • Allah`tan
      • لَعَلَّكُمْ
      • umulurki
      • تُفْلِحُونَ
      • başarıya eresiniz

(49) وَرَسُولاً اِلٰى بَنٖٓي اِسْرَٓائٖلَ اَنّٖي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّٖٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّٖينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ فٖيهِ فَيَكُونُ طَيْراً بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْـيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ فٖي بُيُوتِكُمْؕ اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَۚ

Onu İsrâiloğulları’na elçi olarak gönderecek ve o şöyle diyecek: “Kuşkuya yer yok, işte size rabbinizden bir mûcize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah’ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah’ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır.

Bu âyet-i kerîme bazı yahudilerin iddia ettiği gibi Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’ndan muayyen bir topluma değil onların tamamına gönderildiğini göstermektedir (Râzî, VIII, 54; İsrâiloğulları hakkında bilgi için bk. Bakara 2/40).

Hz. Îsâ tarafından gösterileceği bildirilen mûcizelerin Hz. Îsâ’nın muhatapları açısından önem taşımasının yanı sıra, daha sonra Hıristiyanlıkta bunlara bağlanan sonuçlar bu dinin mensuplarını çok tehlikeli bir mecraya sevketmiş olduğundan gerek burada gerekse Mâide sûresinin 110. âyetinde, bunların yüce Allah’ın iznine bağlı olduğuna sık sık dikkat çekilmiştir. Bu husus öylesine önemlidir ki, peygamberin bir beşer olduğu ve gösterdiği bütün olağan üstü hallerin Allah’tan mesaj getirdiği iddiasını desteklemek için yine O’nun tarafından sağlandığı göz ardı edilirse, peygambere iman etmenin hiçbir değeri kalmaz ve dalâlete düşülmüş olur. Nitekim hıristiyanlar bu olağan üstü durumları bütün evrenin yaratıcısı olan yüce Allah’ın mutlak kudretine bağlamak yerine, Hz. Îsâ’yı tanrılaştırma yoluna girmişler, böylece dinî hayatlarını çürük bir zihniyet üzerine bina etmişlerdir. Bu ağır hatayı Allah’ın vahyine mazhar olmuş bir peygambere yüklemenin dayanaktan yoksun ve O’nun elçisine iftira olduğunu gözler önüne sermek üzere Mâide sûresinin 110-118. âyetlerinde karşılıklı konuşma üslûbu içinde Hz. Îsâ’nın insanlara “Beni ve annemi tanrı edinin” demiş olamayacağı ortaya konur. İşte burada da özelde Necran heyetine, genelde Allah’a ortak koşma unsuru içeren bütün inançların savunucularına, Hz. Îsâ’nın getirdiği mesajın da tevhid inancına dayalı olduğu hatırlatılmaktadır.

“Cüzzamlı” şeklinde tercüme ettiğimiz abras kelimesi, bir tür cilt hastalığını ifade eder. Yaygın sözlük anlamı esas alınarak bu kelimeyi “alacalı, alaca hastalığına tutulmuş” şeklinde çevirmek mümkündür. Fakat bazı sözlüklerdeki bilgiler (Butrus el-Büstânî, Muhîtü’l-muhît, “brs” md.) ve tarihî veriler burada cüzzam veya cüzzam başlangıcı bir hastalığın kastedildiği görüşünü destekleyici niteliktedir. Bu illet, o dönemde toplumda büyük tedirginlik yaratan, Tevrat’ın da ayrıntılı hükümler getirerek özel bir biçimde ilgilendiği bir hastalık türü olduğundan, Hz. Îsâ’nın özellikle bu hastaları iyileştirme mûcizesi ayrı bir önem taşıyordu (İbn Âşûr, III, 251).

(50) وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذٖي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُونِ 

(51) اِنَّ اللّٰهَ رَبّٖي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُؕ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقٖيمٌ

﴾50﴿

 Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helâl olduğunu bildireyim diye gönderildim ve size rabbimden bir mûcize getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.


﴾51﴿

 Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte doğru olan yol budur.”

Hz. Îsâ’nın kendisinden önceki ilâhî bildirimlerin hak olduğunu onaylayacağı, dolayısıyla tevhid inancının yerleşmesi için Allah tarafından görevlendirilen peygamber dizisinin bir halkasını teşkil edeceği, bununla birlikte onun getireceği dinin pratiğinde öncekine göre farklılıklar bulunmasına bir engel de bulunmadığı bildirilmektedir. Hz. Îsâ’nın artık helâl olduğunu bildirdiği hususlar, müfessirlerin çoğuna göre, İsrâiloğulları’nın yanlış tutumları sebebiyle kendilerine yasaklanmış olan bazı gıdalardır. Cumartesi günü çalışma yasağının da bu kapsamda olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır. Bazı tefsir kaynaklarında Hz. Îsâ’nın helâl olduğunu bildirdiği hususların, Hz. Mûsâ’dan sonra yahudi din adamları tarafından konan yasaklarla ilgili olduğu belirtilir (İbn Atıyye, I, 441; Zemahşerî, I, 191; Şevkânî, I, 380; bu haramlarla ilgili olarak bk. En‘âm 6/146).

Hz. Îsâ’nın kavmine söyleyeceği “Bana da itaat edin” sözünün öncesinde “Allah’a karşı gelmekten sakının” ifadesinin, sonrasında da “Kuşkusuz Allah benim de rabbim sizin de rabbiniz; öyleyse O’na kulluk edin, işte doğru olan yol budur” uyarısının yer alması göstermektedir ki, Hz. Îsâ kendine itaati asla kendi iradesinin kutsallığı anlamında takdim etmeyecek, aksine “kul” özelliğini ön plana çıkaracak ve kendisine itaatin ancak Allah’ın iradesine boyun eğmenin bir sonucu olması halinde değer taşıyacağı fikrini canlı tutmaya çalışacaktır.

Kur’an-ı Kerîm bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ’nın öğretilerine hâkim olacak ilkelerin daha dünyaya gelmeden annesine bildirilmiş olduğunu haber vermek ve başka birçok âyette de onun her vesileyle tevhid inancını yerleştirmek için çaba sarfettiğini açıklamak suretiyle, böylesine açık delillere rağmen bir dinin aslî hüviyetini değiştirip Hz. Îsâ’yı –hâşâ– Tanrı’nın oğlu şeklinde takdim eden din adamlarının ne ağır bir suç işlediklerine ve taklitçi bir zihniyetle bu inanca teslim oluveren kitlelerin ne büyük gaflet içinde olduğuna, tefekküre ve muhakemeye çağrıda bulunan farklı üslûplar içinde tekrar tekrar dikkat çekmektedir.

(52) فَلَمَّٓا اَحَسَّ عٖيسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَارٖٓي اِلَى اللّٰهِؕ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ 

(53) رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدٖينَ 

﴾52﴿

 Îsâ onlardaki inkârcılığı sezince, “Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. Havâriler cevap verdiler: “Biz Allah için yardımcılarız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız.”


﴾53﴿

 “Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygambere tâbi olduk; artık bizi şahitlerle beraber yaz.”

Hz. Meryem’e verilen annelik müjdesinden ve dünyaya getireceği çocuğun özelliklerinden 45-51. âyetlerde söz edilmiş, Hz. Îsâ’nın doğumu konusuna da Meryem sûresinde (19/16-36) genişçe yer verilmiştir. Onun hayatı ve tebliğ faaliyetiyle ilgili ayrıntılar ise Kur’an-ı Kerîm’de yer almaz. Yukarıdaki âyetlerde değinilen mûcizelerin meydana gelişi hakkında da Kur’an’da olay tasvirleri bulunmamaktadır. Bunun sebebi şöyle açıklanabilir: Peygamber olarak algılanma hususunda Hz. Îsâ diğer peygamberlerden farklı bir konumdadır. Zira diğerlerinde, peygamberin Allah’ın elçisi olduğunu kabul eden muhatap, onun Allah’tan vahiy aldığına, kutsal bir görev ifa ettiğine fakat aynı zamanda bir beşer olduğuna inanır. Hz. Îsâ’nın böyle kutsal bir göreve sahip olduğunu kabul edenlerin çoğu ise bu noktada durmayıp ona –hâşâ– Tanrı’nın oğlu nazarıyla bakmışlardır. Öyle görünüyor ki, bu sebeple Kur’an-ı Kerîm konunun teolojik yönüne yani Hz. Îsâ’yı bu şekilde algılamanın yanlışlığına ağırlık vermeyi tercih etmiştir.

Hz. Îsâ ilâhî mesajı tebliğ edince İsrâiloğulları’ndan genel bir kabul görmek şöyle dursun, onların inkârcılıkta kararlı olduklarını hatta kendisini öldürmeyi planladıklarını anlamıştı. Kendisine bu davada canı gönülden kimlerin destek olacağını belirlemek üzere “Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir” diye sordu. Böylece Hz. Îsâ tebliğ faaliyetini örgütlü bir biçimde yürütebilmek için çekirdek bir kadro belirleme yoluna gidiyordu. Onun has adamları olup bildirdiklerine yürekten inanmış bulunan havâriler “Allah’ın yardımcıları biziz” cevabını verdiler. Bu cevapla “Allah’ın dinine sahip çıkmada ve onu yaymada olanca çabayı sarfetme”nin kastedildiği açıktır. Bununla birlikte, Hz. Îsâ’nın çağrısına olumlu karşılık veren ilk müminlerin, ona yüklenen görevle tanrılık vasfı arasında asla bir bağ kurmadıklarını açık bir biçimde belirtmek üzere, âyet-i kerîmenin devamında onların “Allah’a inandık; şahit ol ki bizler müslümanlarız (bu davaya gönülden teslim olduk)” şeklindeki sözlerine yer verilmiştir.

Havârilerin bu tutumu ve Allah’ın dinini yücelerde tutup onu yaymak için dayanışma içinde olma anlamına gelen “Allah’ın/Allah yolunun yardımcıları olma” iradesini açığa vurma, Kur’an-ı Kerîm’in başka bir âyetinde Hz. Muhammed’in ümmetinden olan müminler için de örnek bir davranış olarak gösterilmiştir (bk. Saf 61/14). Resûl-i Ekrem’in de “Her peygamberin havârisi vardır, benim havârim de Zübeyr’dir” buyurduğu nakledilir (Buhârî, “Cihâd”, 40-41, 135; Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 48). Hatta Arapça’da hıristiyanlara “Nasrânî” (çoğulu nasârâ) denilmesinin sebebiyle ilgili yorumlardan birine göre, bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ’ya Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yürekten yardımcı olan müminler hakkında “ensar” kelimesi kullanıldığından bu ad verilmiştir.

“Şahit ol ki…” cümlesini Hz. Îsâ’ya hitaben bir teyit sözü veya yüce Allah’a niyazda bulunma ifadesi olarak anlamak mümkündür. Taberî bu ifadede Necran heyetindekilere, “İşte Hz. Îsâ’ya iman eden ilk hıristiyanların sözleri ve tutumları böyleydi, sizinkiler gibi değildi!” anlamını içeren bir reddiye bulunduğunu belirtir (Taberî, III, 288). Aynı cümledeki “müslimûn” kelimesi, bütün ilâhî dinleri “İslâm” olarak kabul eden görüşüne göre “müslümanlarız” şeklinde anlaşılabileceği (bk. Âl-i İmrân 3/19) gibi, sözlük anlamı esas alınarak “(bu davaya yürekten) teslim olanlardanız” diye de tercüme edilebilir.

“Peygambere tâbi olduk” cümlesindeki “er-resûl” (peygamber) genellikle Hz. Îsâ şeklinde anlaşılmıştır. Elmalılı Muhammed Hamdi Hz. Yahyâ’nın İncil’de geçen bir sözüyle bu âyetler arasında bağ kurarak buradaki er-resûl kelimesinin Hz. Muhammed’i de kapsadığını veya ona da işaret ettiğini belirtir (II, 1109-1110). “Bizi şahitlerle beraber yaz” cümlesi “senin birliğine tanıklık edenlerle”, “ümmetlerine şehadet eden peygamberlerle”, “Muhammed ümmetiyle” gibi mânalarla açıklanmıştır (Zemahşerî, I, 191).

Arapça’da havâri “beyaz, beyazlık, seçilmiş, kusursuz, hâlis, kendisini bir davaya adamış, candan dost ve yardımcı” gibi anlamlara gelir. Bu kelimenin Habeşçe’den ve Nabatî dilinden geçtiği de ileri sürülmüştür. Terim olarak özellikle Hz. Îsâ tarafından seçilmiş, tebliğ ve irşad görevinde ona yardımcı olan on iki kişilik grubu ifade eder. Bazı tefsir kitaplarında Hz. Îsâ’ya destek olan yakın arkadaşlarına niçin havâri denildiğini yukarıda belirtilen anlamlardan biriyle bağlantı kurarak açıklayan olaylar anlatılır ve bunların kimler olduğuna dair bilgiler verilir. Batı dillerinde havâri karşılığında kullanılan “apostle” ve “”apôtre” kelimeleri Grekçe’de “dışarıya gönderilen, bir görevi ifa etmek üzere yollanan kişi” anlamındaki “apostolos”tan gelmektedir.

Hz. Îsâ’nın kendisini izleyen pek çok kişiden yalnızca on ikisine havâri (elçi, apostolos) adının verilmesi (Luka, 6/13) bu terimin özel bir kadroyu temsil ettiği anlamına gelir. Havâriler Hz. Îsâ adına konuşurlar (Markos, 9/38-41). Kilise bu düşünceden yararlanarak Havâri Petrus vasıtasıyla kendisini doğrudan Hz. Îsâ’ya bağlamıştır. Bir başka anlatımla, Katolik kilisesinin başında kendini Petrus’un ve dolayısıyla Îsâ Mesîh’in vekili olarak gören yanılmaz papa bulunmaktadır (Matta, 16/18-19; Luka, 22/31-32; Yuhanna, 20/21-23).

Bu on iki havâri Matta’ya (10/2) göre şunlardır: Petrus (Simun), Andreas, Yâkub (Zebedi’nin oğlu), Yuhanna (Yâkub’un kardeşi), Filip, Bartolomeus, Tomas, Matta (vergi mültezimi), Yâkub (Alfeus’un oğlu), Taddeus, Gayyur Simun ve Hz. Îsâ’yı ele veren Yahuda İskariyot. Fakat Yahuda İskariyot’un Hz. Îsâ’yı ele vermesiyle birlikte, “on ikiler” arasına Yahuda yerine Mattias seçilir (Resûllerin İşleri, 1/15-26). On iki havârinin dışında Pavlus kendisini havâri ilân etmiş ve yahudi menşeli olmayan hıristiyanlar onu, Mûsevî-hıristiyan geleneği ise Barnaba’yı havâri saymıştır. Havâriler kiliseye “ruh”un bir hediyesidir (Korintoslular’a Birinci Mektup, 12/11-13; Efesliler’e, 4/10-13). Hakiki havâri mûcizeler gösterir ve olağan üstü işler yapar (Korintoslular’a İkinci Mektup, 12/11-13; krş. Resûllerin İşleri, 8/14-19; Markos, 3/15). Havâriler kilisenin temelinin bir parçası olarak görülürler (Efesoslular’a İkinci Mektup, 2/20-22).

İnciller’de de görüldüğü üzere on ikilik gruplar yahudi düşüncesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu düşüncenin kökeni İsrâil’in on iki kabilesine kadar uzanır. Bununla birlikte, Hıristiyanlık’taki bu kadrolaşma, milâdî dönemlerde varlıkları sona eren “Ölüdeniz cemaati”ndeki on iki kişilik yönetici kadroya benzer. Erken Hıristiyanlık herhalde bu mirası “Ölüdeniz cemaati”nden devralmıştır (havâri konusunda bilgi için bk. Râzî, VIII, 62-64; İbn Âşûr, III, 255-256; Osman Cilâcı, “Havâri”, DİA, XVI, 513; Kürşat Demirci, “Havâri”, İFAV Ans., II, 196-197).

Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Îsâ’nın havârilerinin sayısı belirtilmemiştir. İnciller’de havârilere dair verilen bilgiler Kur’an-ı Kerîm’deki bilgilerle çelişmektedir. İbn Hazm İnciller’de bu konuda yer alan ifadeleri esas alarak hıristiyanlarca havâri diye anılan bu kimselerin, havâri olmak şöyle dursun mümin bile olmadıklarını, aksine yalancı olduklarını, çünkü Hz. Îsâ’ya tanrılık yakıştırdıklarını belirtir (el-Fasl, II, 26, 38-39; ayrıca bk. Osman Cilâcı, DİA, “Havâri”, XVI, 516).

(54) وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُؕ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرٖينَࣖ

(Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur.

“Tuzak” diye çevirdiğimiz mekr kelimesi sözlükte “bozgunculuk için gizli gizli çaba harcamak, plan yapmak, tuzak kurmak, tedbir almak, bir işi dört başı mâmur yapmak” gibi anlamlara gelir. “Tuzak kurdular” cümlesiyle, Hz. Îsâ’yı öldürmek isteyenlerin hazırladıkları planlara işaret edildiği genellikle kabul edilir. Râzî burada Allah’ın dinini gizleme ve yok etme amacıyla kurulan tuzakların kastedilmiş olabileceğini de belirtir (Râzî, VIII, 66).

Din düşmanlarının kurdukları tuzakların karşılıksız kalmayacağını vurgulamak üzere ve “mekera” fiilinin hainleri nereden geldiğini anlayamayacakları biçimde cezalandırma mânasını da içermesine binaen yüce Allah’ın onların planlarını boşa çıkaran tedbirleri için de bu fiil kullanılmıştır. Bu tür karşılık vermeye Arap edebiyatında “müşâkele” denir. Başka bir âyette (A‘râf 7/99), kurulan bu tuzağa karşılık olmaksızın da mekr kelimesi yüce Allah’a izâfe edilmiş ve O’nun azabına karşı güven duygusu içinde olmanın ne kadar yanlış olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte bazı bilginler bunu da “takdîrî müşâkele” olarak adlandırmışlardır. Mekr kelimesi, Kur’an’da kötü sıfatıyla birlikte de kullanıldığından (Fâtır 35/43) ve sözlükte “tedbir alma ve bir işi sağlam yapma” anlamları da taşıdığından “Allah en iyi tuzak bozucudur” diye çevirdiğimiz cümle şöyle de açıklanır: Cenâb-ı Allah’ın mekri kullarınkine benzemez; hayra ve adalete yöneliktir, mahiyetine tam olarak nüfuz edilemez, önüne geçilemez. Öte yandan İslâm inançlarıyla ilgili eserlerde, Allah Teâlâ’nın inkârcı ve günahkâr kişilere, kendi kendilerini aldatan ve girdikleri hüsran bataklığında daha çok batmalarına yol açan nimet ve imkânlar vermesi anlamına gelen “istidrâc” kavramıyla mekr arasında –ikisinin de görünüşte cazip fakat gerçekte kötü sonuçlar içermesi açısından– benzerlik kurulur (İbn Âşûr, III, 256-257; Reşîd Rızâ, III, 315-316).

(55) اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا عٖيسٰٓى اِنّٖي مُتَوَفّٖيكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذٖينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذٖينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فٖيمَا كُنْتُمْ فٖيهِ تَخْتَلِفُونَ

Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.”

Hz. Îsâ’nın dünya hayatının son bulması ve nezd-i ilâhîye yükseltilmesi konusu, onun öldürüldüğü ve çarmıha gerildiği iddiaları ile yakından ilgili olduğundan Nisâ sûresinin 155-158. âyetlerinin tefsirinde ele alınacaktır.

58. âyette geçen “netlû” fiilinin masdarı olan tilâvet “okuma ve anlatma” mânalarına gelir. “İşte bunlar” mânasını taşıyan “zâlike” kelimesiyle daha önceki âyetlerde bildirilen haberlere işaret edildiği genellikle kabul edilir. Elmalılı ise bunun 55. âyette değinilen ihtilâf konusuna dair hükme işaret ettiği anlayışından hareketle âyete “İşte o hüküm, biz onu sana… okuyoruz” şeklinde mâna vermiştir (II, 1117).

“Deliller”den (âyât) maksat Kur’an âyetleri olabileceği gibi Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasını destekleyen deliller de olabilir. Zira Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediği ve yetiştiği ortamın koşulları dikkate alındığında, bu haberleri bu biçim ve içerikte verebilmesinin ancak ilâhî vahiy almasıyla izah edilebileceği anlaşılır. Bir başka anlatımla, bu gayb haberlerini verebilmesi onun peygamberliğini ortaya koyan mûcizelerdendir.

“Hikmet dolu sözler” diye çevirdiğimiz “ez-zikrü’l-hakîm” tamlamasında geçen zikir kelimesi sözlükte “öğüt verme, anma, hatırlama, hatırlatma” gibi anlamlara gelir. Burada bu kelimeyle Kur’an-ı Kerîm’in kastedildiği görüşü hâkimdir ve bu görüş Kur’an’ı “zikr-i hakîm” olarak niteleyen bir hadisle (bk. Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 14) ve İbn Abbas’tan gelen bir rivayetle desteklenmiştir (İbn Atıyye, I, 446). Diğer bir görüşe göre burada zikirden maksat bütün ilâhî kitapların kaynağı olan levh-i mahfûzdur (Râzî, VIII, 74).

Zikirden maksadın Kur’an-ı Kerîm olduğu kanaatini taşıyan müfessirler bunun sıfatı olarak geçen “el-hakîm” kelimesini, hâkim (hükümlerin ana kaynağı), hikmetlerle dolu, hakîmâne bir üslûba sahip ve muhkem (eksiği gediği olmayan) gibi mânalarla açıklamışlardır. Başka bir izaha göre burada Kur’an-ı Kerîm, sahibinin sıfatı ile nitelendirilmiştir (Zemahşerî, I, 192; Râzî, VIII, 74; Şevkânî, I, 384).

(56) فَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَدٖيداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِؗ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ

“İnkâr edenleri dünyada da âhirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da olmayacak.”

 

(57) وَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّٖيهِمْ اُجُورَهُمْؕ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ

İman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapanlara gelince, Allah onlara mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.

İman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapanlara gelince, Allah onlara mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.

(58) ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكٖيمِ 

İşte bu sana okuduğumuz apaçık delillerdir, hikmet dolu sözlerdir.

 

(59) اِنَّ مَثَلَ عٖيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَؕ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Allah nezdinde Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona “ol” dedi ve oluverdi.

Hz. Îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelmesi, Hıristiyanlığın teolojik esaslarını etkileyen ve mensupları arasında asırlar boyu şiddetli tartışmalara yol açan bir olay olma özelliğini korumuştur. Sûrenin nüzûl sebebi açıklanırken belirtildiği üzere, Necran heyetiyle Hz. Peygamber arasında hıristiyanların inanç esasları konusunda bir tartışma cereyan etmiş, bu tartışma sırasında heyettekilerden kimi Hz. Îsâ’dan “Tanrı’nın oğlu” kimi de “üçün üçüncüsü” şeklinde söz etmişlerdi. İşte bu heyete okunan ve hıristiyanların inançlarındaki yanlışlıkları ortaya koyup bu konulardaki gerçekleri haber veren yukarıdaki âyet-i kerîmelerden sonra burada, Hz. Îsâ’nın bir insan olduğuna ve ilâhî iradenin bu yönde olduğu bilindikten sonra onun babasız dünyaya gelmesinin yadırganacak bir husus olmaktan çıkması gerektiğine, Hz. Âdem örneğine değinilerek dikkat çekilmektedir.

İslâm âlimleri bu âyeti açıklarken, mümin kişi için Hz. Îsâ’nın bu şekilde dünyaya gelmiş olduğunu kabullenmede bir sorun bulunmadığını belirtip başlıca iki hususa işaret ederler: a) Bu, “mümkinât”tandır; yani meydana gelmesi aklen imkânsız denebilecek bir husus değildir. Yüce Allah da bütün mümkinâta kadirdir. Peygamber’in haber verdiği bir hususta müminin tereddüdü olmaz. b) Âyet-i kerîmede işaret edildiği üzere Hz. Âdem’in anasız ve babasız meydana gelmesi kabul edildiğinde, Hz. Îsâ’nın da babasız dünyaya gelmesi kolaylıkla kabul edilir (Râzî, VIII, 48). Âdem’in ana-baba olmadan yaratılmış bulunduğu, hıristiyanlar da dahil insanlığın büyük çoğunluğunca kabul edilen bir gerçektir.

Âyetin başında ve sonunda Allah’ın bir şeyin olmasını murat etmesi halinde hemen meydana geliverdiği ve O’nun kudretini engelleyecek hiçbir güç bulunmadığı noktasında iki olay arasındaki benzerliğe değinilmiş, âyetin ortasında ayrıca Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığı belirtilmiştir.

Bunun yanı sıra bazı müfessirler âyeti yorumlarken, Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelmesi olayını felsefî yönden ve pozitif bilim açısından da izah etmeye çalışmışlardır (bk. Râzî, VIII, 48-49; Reşîd Rızâ, III, 308-310; Elmalılı, II, 1121-1128).

Ancak açıklamaların bir kısmı, bu konularda pozitif bilim terimleriyle söz söyleyenlerin arttığı bir ortamda zihinlerde meydana gelen tereddütleri giderme ve inkârcıların fikirlerindeki çelişkileri ortaya koyan imkân dahilindeki tasavvurları gösterme (meselâ bk. Elmalılı, II, 1126, 1128) veya bilimin ışığında bu ilâhî mûcizeyi evrenin düzenindeki kanunlara yaklaştırarak açıklamaya çalışma (meselâ bk. Reşîd Rızâ, III, 109) amacı taşımaktadır. Fakat kanaatimizce Hz. Îsâ’nın babasız dünyaya gelmiş olmasını izah için bu tür delillere başvurmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü bu âyet-i kerîme Hz. Îsâ’nın yaratılışının diğer insanların yaratılış biçiminden farklı olduğuna, Hz. Âdem’i anasız-babasız (topraktan) yaratmaya kadir olan yüce Allah’ın bir başkasını babasız yaratmaya evleviyetle kadir olduğuna, bunun için de sadece “ol” buyruğunun yeterli bulunduğuna dikkat çekerek, başka bir izah aramaya gerek olmadığını ortaya koymuş olmaktadır. Öte yandan söz konusu açıklamaların bir kısmını Meryem sûresinin 17-21. âyetleri ile bağdaştırmak mümkün değildir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Meryem sûresinin 21. âyetinde belirtildiği üzere ilâhî irade Hz. Îsâ’nın insanlık için bir delil, bir mûcize (âyet) kılınmasını ve babasız olarak dünyaya gelmesini murat etmiştir. Bunun nasıl gerçekleşebileceğini hayret ve –çevresinden gelecek ithamlar sebebiyle– endişe içinde soran ilk kişi de Hz. Meryem olmuştur. Bu soruya verilen cevapta ise, bunun Allah için çok kolay olduğu (Meryem 19/21), yüce Allah’ın dilediğini yarattığı (Âl-i İmrân 3/47) ve bir sonucun meydana gelmesi için “ol” buyurmasının yeterli olduğu belirtilmiş (Âl-i İmrân 3/47, 59) başka açıklama yapılmamıştır. Bu konuda bilgi veren Âl-i İmrân sûresindeki âyetler kümesinin sonunda (60. âyet), “Gerçek rabbinden gelendir, öyleyse kuşkulananlardan olma” buyurularak Resûlullah’ın şahsında bütün müminlerden yüce Allah’tan gelen bilgiye mutlak teslimiyet içinde inanmaları istenmiş, Meryem sûresindeki âyetler kümesinin sonunda da (19/34-35) bu konuda şüpheci davrananlar kınanmış, ayrıca Allah’ın çocuk edinebileceği fikri şiddetle reddedilerek O’nun hükmettiği sonucun sadece “ol” buyruğuna bağlı olduğu tekrar hatırlatılmıştır.

Bu âyet ile 7. âyet arasında bağ kurarak, Hz. Îsâ’nın yaratılışı konusunu yorumlayan Elmalılı’nın bu açıklamalarını şöyle özetlemek mümkündür: Sûrenin başında akıl sahiplerine ve ilimde derinleşmiş kişilere anlatıldığı üzere hak olan vâkıalar ve onları ifade eden âyetler muhkemât ve müteşâbihat şeklinde iki kısma ayrılır. Muhkemât hem duyu organlarıyla hem aklen hiçbir tereddüt duyulmaksızın alınırlar ve onlar kendi kendilerini izah ederler. Müteşâbihat da şüpheye düşmeksizin alınırlar, fakat bunlar kendi kendilerini izah edemezler. Sadece kendilerine uygun muhkem bir misale veya bir kanuna döndürülerek izah ve te’vil olunurlar. Gerçek misali bulunmadıkça yapılan te’viller yanlış olur, yalan olur, aldanmak, aldatmak ve gerçeği tahrif olur. Hz. Îsâ vâkıasına gelince: 1. Hz. Îsâ’nın zâtı, yani böyle bir “beşer”in var olduğu ve yaşamış bulunduğu muhkem bir husustur. Beşikteki çocukluk döneminden yetişkinlik çağına kadar pek çok insan özellikle İsrâiloğulları onu görmüş, onunla konuşmuş, kimi sevmiş, kimi sevmemiş, ama sevsin-sevmesin hepsi yalanlanamayacak bir ifade birliği içinde bu “insan”ın yaşadığına tanıklık etmişlerdir. 2. Hz. Îsâ’nın “İbn Meryem” olduğu, yani Hz. Meryem’den doğduğu da muhkem bir husustur. Tabii ki bu birincisi ile aynı türden bir müşahede değildir. Fakat kabul edilegelen âdetler çerçevesinde herhangi bir şahsın annesinden doğmasına ilişkin bilgiyi sağlayan delil ne ise bu Hz. Îsâ için de böyledir. 3. Hz. Meryem’in bir erkekle cinsel ilişkide bulunmaksızın Hz. Îsâ’nın onun rahminde yaratılmış olması ise, gerçekte imkân dışı sayılamayacak fakat örnekleri görülmediğinden istisnaî, yadırganabilen ve münferit bir olaydır, bu sebeple müteşâbih bir vâkıadır. İşte bu âyet-i kerîmede bu olay, akıl sahiplerinin nazarında kesin olarak sabit bulunan muhkem bir örneğe, aslî bir maddeye, ezel ve ebedde doğruluğu kuşku götürmez bir kanuna bağlanarak gerçek te’vili gösterilmiştir. Dolayısıyla Îsâ insanlığın atası Âdem’e diğer âdemoğullarından daha fazla benzerlik taşıyıp dururken “böyle insan olmaz, olamaz” diye inkâr etmek veya ezelden ebede hiçbir benzeri bulunma ihtimali olmayan mutlak irade ve güç sahibi Allah Teâlâ’ya benzetmeye kalkıp çelişkilere düşmek yahut seviyesiz örneklere bağlayarak iftira yoluna sapmak için hiçbir bilimsel zorunluluk yoktur (II, 1121-1125).

Âyet-i kerîmede “ol” emrinden sonraki merhale için geçmiş zaman fiili kullanılmayıp geniş zaman fiilinin kullanılması Âdem’in oluşum şeklinin göz önüne getirilmesi içindir. Bu gibi durumlarda (meselâ Fâtır 35/9) muzâri fiiline başka türlü mâna verilmesi isabetli olmaz (İbn Âşûr, III, 264). Bu sebeple meâlinde âyete “Sonra ona ‘ol’ dedi ve oluverdi” şeklinde mâna verilmiştir.

(60) اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَرٖينَ

Gerçek, rabbinden gelendir. Öyle ise kuşkulananlardan olma.

(61) فَمَنْ حَٓاجَّكَ فٖيهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِبٖينَ

Sana gelen bu bilgiden sonra her kim bu konuda seninle tartışmaya kalkışırsa, de ki: “Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah’ın lâneti yalancıların üzerine olsun diye dua edelim.”

Resûlullah’tan, Hz. Îsâ hakkında anılan hakikatleri kabul etmemekte direnmeleri halinde karşı tarafı (Necran heyetindekileri) lânetleşmeye çağırması istendiğinden, bu âyet “mübâhele âyeti” diye anılır.

Sûrenin başında “nüzûlü” kısmında açıklandığı üzere Necran heyetindekiler Hz. Îsâ ile ilgili inançlarının tutarsız olduğu ortaya konmasına rağmen demagoji yoluyla haklılık iddia etmeye devam edince, yüce Allah resulünden onları lânetleşmeye çağırmasını istedi. Onlar bir peygamberle lânetleşmeye girmenin ağır sonuçları olacağını bildikleri ve Hz. Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna kanaat getirdikleri için bu yola girmeye yanaşmadılar, kendi çevrelerindeki itibarlarını ve bu yoldan sahip oldukları menfaatleri yitirmemek için de İslâmiyet’i kabul etmekten kaçındılar (Müsned, I, 414; Buhârî, “Megāzî”, 72-73).

Siyer, hadis ve tefsir kaynaklarında Resûlullah’ın bu lânetleşme çağrısının ciddiyetini ortaya koymak üzere yanında kızı Hz. Fâtıma’yı, damadı Hz. Ali’yi ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i ve bazı müslümanları da hazır bulundurduğu kaydedilir. Bir kısım Şiîler buradan yola çıkarak âyet-i kerîmedeki “kendimiz” tamlamasının Hz. Ali’yi ifade için yer aldığını, bazıları da “kadınlarımız” kelimesiyle Hz. Fâtıma’nın kastedildiğini iddia edip birtakım zorlanmış yorumlar ortaya koymuşlardır (bk. Râzî, VIII, 80-81; Reşîd Rızâ, III, 322; Mevlânâ Şiblî, Asr-ı saâdet, II, 621-624).

Tefsirlerde âyet-i kerîmedeki “nisâ” (kadınlar) ve “ebnâ” (oğullar, çocuklar) kelimeleri değişik şekillerde açıklandığı gibi, kimin kimi çağıracağı hususunda da farklı ihtimallere işaret edilmiştir. Öte yandan siyer, hadis ve tefsir kaynaklarındaki bilgiler Necran heyetinde bulunanların kimlikleri (kadınların ve çocukların bulunup bulunmadığı) hususunda kesin sonuçlara ulaşma imkânı vermemektedir. Mübâheleye davet vâki olmakla beraber karşılıklı lânetleşme gerçekleşmediği için Resûlullah’ın yanında hazır bulunanlarla ilgili bilgiler ancak bu işe hazırlık aşaması için ışık tutabilir. Dolayısıyla tarihî bilgiler âyet-i kerîmede yer alan kelimelerin kapsamlarını belirlemede yeterli delil teşkil edebilecek düzeyde değildir.

Bununla birlikte, mevcut tarihî bilgiler, dil ve mantık kuralları, âyetin bağlamı ve Kur’an-ı Kerîm’in fikrî bütünlüğü dikkate alınarak burada mübâhele ile şunun kastedildiği söylenebilir: Lânetleşmeye giren tarafların –kendileri de dahil olmak üzere– en yakın aile fertlerini ve kalben en çok yakınlık duydukları kişileri (Zemahşerî, I, 193) bilfiil hazır bulundurarak veya onları da anarak, gerçek dışı iddiada bulunan taraftakilerin topluca Allah’ın lânetine uğramalarını ve bu sebeple başlarına gelecek musibetleri peşinen kabullenmeleri.

Burada önemli olan “mübâhele” kelimesinin, ancak kendisinin hak üzere olduğuna emin olan kişinin girebileceği bir meydan okumayı ifade etmesi (İbn Âşûr, III, 266) ve böyle bir çağrıya muhatap olan kişinin Peygamberler’le mübâheleye girmenin çok ağır sonuçları beraberinde getireceği inancına sahip olmasıdır. Nitekim Necran heyetindekiler bu anlamı ve bu sonuçları bildikleri, Hz. Muhammed’in de son peygamber olduğunu anladıkları için bu çağrıya olumlu karşılık vermekten kaçınmışlardır (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, II, 232-233). Kâşânî peygamberle mübâhelenin önemli etkilere sahip oluşunu, peygamberlerin ruhlarının Rûhulkudüs’le desteklenmiş olmasıyla izah etmiş ve bu çerçevede karşı taraf üzerindeki psikolojik etkilerine dikkat çekmiştir (Kāsımî, IV, 859, 860). İbn Kayyim de olayı aktardıktan sonra bundan çıkartılabilecek fıkhî sonuçlar üzerinde durmuştur (Zâdü’l-meâd, III, 629-638, 638-646)

M. Reşîd Rızâ bu âyette kadınların özel olarak zikredilmiş olmasından hareketle Kur’an-ı Kerîm’in toplumsal etkinliklerde kadınların da yer alması gerektiğine hükmettiğini belirtir ve İslâm dünyasında kadının durumunun İslâm’ın ana kaynaklarındaki anlayışla bağdaşmayan bir manzara arzettiğine değinir (bk. Reşîd Rızâ, IV, 323-324).

(62) اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُؕ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ 

İşte bunlar gerçek haberlerdir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Yüce Allah’ın “mutlak güç ve hikmet sahibi” (azîz ve hakîm) olduğu belirtilerek Hz. Îsâ’nın ilâh olabileceği fikri tamamıyla çürütülmektedir. Çünkü hıristiyan inancına göre Hz. Îsâ yahudiler tarafından öldürüleceğinden endişe etmişti ve öldürülmüştü. O halde böyle bir varlığın tanrı olarak düşünülmesi imkânsızdır; gerçek Tanrı mutlak güç ve hikmet sahibi olan yüce Allah’tır.

(63) فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِالْمُفْسِدٖينَࣖ

Eğer yine yüz çevirirlerse, kuşkusuz Allah bozguncuları çok iyi bilmektedir.

(64) قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهٖ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِؕ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

De ki: “Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” Eğer yine yüz çevirirlerse, “Şahit olun ki biz Müslümanlarız” deyin.

Yukarıdaki âyetlerde Hıristiyanlık’taki yanlış yönelişlerin odak noktasını oluşturan “Hz. Îsâ’nın konumu” hakkında aydınlatıcı açıklamalar yapılıp bu konudaki tartışmalara 62. âyette belirtilen “mübâhele”ye davet ile son verildikten sonra burada asıl amaca geçilmektedir.

Âyetten anlaşıldığına göre daha önce geçen açıklamalar, taraflar arasında çekişmenin derinleştirilmesi ve kuru bir münazara yapılması gibi bir amaç taşımamakta, aksine diyalog engellerini kaldırıp yahut azaltıp ortak bir alanda buluşmayı hedeflemektedir.

Âyet-i kerîmede geçen “ehlü’l-kitap” tamlaması ile: a) Necran hıristiyanlarının, b) Medine yahudilerinin, c) hem yahudi hem hıristiyanların birlikte kastedildiğine dair görüşler vardır. Âyetin nüzûl sebebine göre tercih belirten müfessirler bulunmakla beraber, Hz. Peygamber’in Bizans İmparatoru Heraklius’a yolladığı ve bu âyete de yer verdiği İslâm’a davet mektubundaki üslûptan (bk. Şevkânî, I, 443; Muhammed Hamîdullah, s. 109, vesika nr. 26), bu âyette aslî şekliyle tevhid inancına dayalı din mensuplarına genel bir çağrının bulunduğu anlaşılmaktadır (Ehl-i kitap tabiri hakkında bk. Bakara 2/105).

Taraflar arasında mevcut ortak noktaların belirginleştirilmesinden hareketle kurulacak diyalogun sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi için, karşılıklı saygı esasına riayet edilmesi, sübjektif üslûp ve tavırlardan kaçınılması gerekir. İşte âyet-i kerîme bu konuda müminler için çok güzel bir örnek ortaya koymakta, muhatapları Allah’ın kitabına ehil sayan gönül alıcı ve nazik bir hitapla söze başlanarak onlara değer verilmesi gerektiğine işaret etmektedir (Râzî, VIII, 85-86). Kur’an-ı Kerîm’in başka bir âyetinde de Ehl-i kitap’la yapılacak tartışmada ve onların yanlış tutumlarına karşı verilecek mücadelede –kural olarak– en güzel yolun izlenmesi istenmiş (Ankebût 29/46), yine bazı âyetlerde onların içinde Kur’an’ın tasvip ettiği imana sahip insanlar bulunduğuna dikkat çekilmiştir (Âl-i İmrân 3/110, 113, 199). Öte yandan Rûm sûresinde hıristiyanların ateşperestlere karşı zafer kazanacakları haber verildikten sonra müslümanların bundan sevinç duyacakları ifadesi kullanılmıştır (Rûm 30/3-4). Âyetin sonunda, müteakip âyetlerde ve Kur’an-ı Kerîm’in başka sûrelerindeki birçok âyette Ehl-i kitabı mahkûm eden ifadeler bulunmakla beraber bunların sübjektif bir tavrı yansıtmadığı, bilâkis fikirlerin billûrlaştırılmasına ve muhatabın kendi kendini sorgulamasını sağlamaya yönelik olduğu görülmektedir. Bu sûrenin 119. âyetindeki sert ifade ise, müslümanların bütün iyi niyetlerine ve onların hayrını arzulamalarına rağmen insaf ölçülerini tamamen bir yana bırakıp onlara karşı için için kin besleyen Ehl-i kitap’la ilgilidir.

“Müşterek olan bir söz” diye tercüme ettiğimiz “kelimetin sevâin” tamlaması tefsirlerde, “âdilâne, dosdoğru, orta yolun ifadesi olan bir söz, adalet ve insaf ölçülerine uygun bir söz” şeklinde açıklanmaktadır. Âyetin bu tamlamaya bağlı olarak yer alan “sizinle bizim aramızda” anlamındaki “beynenâ ve beyneküm” kısmı âyetin devamında bu sözün ne olduğuna dair yapılan açıklama dikkate alındığında, burada müslümanlar ile aslî hüviyeti itibariyle tek Tanrı inancının savunucusu olan din mensupları arasındaki ortak ilkelerin özünün kastedildiği açıkça anlaşılır. Âyette bu ilkelerin en temel noktası “yalnız Allah’a kulluk etme” şeklinde belirtilmiştir. Fakat bu ilkenin zedelenmeden varlığını koruyabilmesi iki ön şarta bağlı sayılmıştır: a) Hiçbir şeyi Allah’a ortak saymamak, b) Allah’ın dışında hiçbir merci, kişi veya gücü rab kabul etmemek. Böylece bir taraftan Ehl-i kitap, peygamberlerin tebliğ faaliyetinin ortak çizgisine çağrılmakta, bir taraftan da onların anılan iki şarta riayet etmemeleri sebebiyle tevhid inancının safiyetini ihlâl ettikleri hatırlatılmış olmaktadır.

Elmalılı Muhammed Hamdi âyetteki çağrının dayandırıldığı düşünceyi şöyle açıklar: Burada muhtelif vicdanların, milletlerin, dinlerin, kitapların temel bir vicdanda, bir hak sözde nasıl birleştirilebilecekleri, İslâm’ın insanlık âlemine ne kadar geniş, açık ve tutarlı bir hidayet yolu, özgürlük kanunu öğrettiği ve artık bunun Araplar’a veya başka belirli bir millete özgü olmadığı tam anlamıyla gösterilmiştir. “Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin” sözünde toplanan vicdan birliğinden daha geniş, daha hâkim hiçbir vicdan bulmak mümkün değildir ki onun arkasına düşülsün. Din alanındaki ilerleme ve gelişmeler, vicdanların birbirinden ayrı düşen özelliklerinde değil, bütüncüllüğünde ve genişliğindedir. Bütün özgürlük ve eşitlik çağrılarının temeli şu “bir sözde, bir vicdanda toplanır: Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin.” İşte özgürlük ve eşitlik meselesinin çözümünü sağlayacak yegâne anahtar budur: Birbirimizi rab, mevlâ, hâkim-i mutlak tanımayalım, bütün davranışlarımızı bir hakkın buyruğuyla ve Allah’ın hoşnutluğuyla ölçelim. Allah’ı bırakıp da O’nun hükümranlığı altındaki varlıklara hakka aykırı bir bağlılık mîsâkımız olmasın, hepimiz Allah’a kul olalım ve kendimizi ancak O’nun hükmü altında bilelim, birbirimize de ancak bu açıdan tâbi ve bağlı olalım, birbirimizin hakkına tecavüz etmeyelim, başkalarına ancak Allah’ın buyruğuna itaat kastıyla itaat edelim (II, 1131-1132).

Âyette hem “ulûhiyyet birliği” hem de “rubûbiyyet birliği”, yani tanrı ve rab olarak tek bir varlığa inanıp bağlanmanın kaçınılmazlığı üzerinde durulmaktadır ki bunlardan birincisi Allah’a fizik ötesi âlemle ilgili yegâne gücün kendisine ait olduğu inancıyla tapmayı, ikincisi de hayata sadece Allah’ın iradesini hâkim kılmayı, yalnız O’nun istediği biçimde kulluk etmeyi ifade eder.

Gerek Yahudilik gerekse Hıristiyanlık “tapılacak, ibadet edilecek, kulluk edilecek” varlığın yüce Allah olduğunu kabul noktasında İslâm inancıyla kesiştiği halde, zamanla bu dinlerin mesuplarınca benimsenen bazı inanç ve davranışlar, Tanrı’nın tek olduğu ve Allah’tan başka hiçbir varlığın rab sayılamayacağı telakkisini, dolayısıyla “yalnız Allah’a kulluk etme” ilkesini temelden sarsmış bulunuyordu. Birçok âyette belirtildiği üzere bütün peygamberlerin ısrarla Allah’a ortak koşulmaması uyarısında bulunmalarına rağmen, yahudiler Üzeyir’i, hıristiyanlar da Îsâ aleyhisselâmı Allah’ın oğlu olarak nitelendirmişler (bk. Tevbe 9/30), hıristiyanlar Allah “üçün üçüncüsüdür” demişler (bk. Mâide 5/73), yahudiler Tanrı’yı millîleştirerek Allah’ın sadece bir kavmin, hatta sadece insanların değil bütün evrenin yaratıcısı ve Tanrısı olduğu hakikatini perdelemeye çalışmışlar ve âdeta bütün insanların aynı mâbuda kulluk etmelerine rızâ göstermemişlerdir. Oysa tahrif edilmiş şekliyle bile bugün mevcut Tevrat ve İnciller’deki ifadeler Tanrı’nın “bir” olduğunu ve Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’na “gönderildiği”ni belirtmektedir: “Dinle, ey İsrâil: Allahımız rab bir olan rabdir; ve Allah’ın rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin” (Tesniye, 6/4-5). “Ve Allah bütün bu sözleri söyleyip dedi: (…) Karşımda başka ilâhların olmayacaktır” (Çıkış, 20/1-3). “…Hep emirlerin birincisi hangisidir, diye ona sordu. Îsâ cevap verdi: Birincisi, ‘Dinle, ey İsrâil; Allahımız rab bir olan rabdir. Ve Rab Allah’ını bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin’” (Markos, 12/29-30). “Fakat Îsâ cevap verdi: Ben İsrâil evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim” (Matta, 15/24).

Yine evrendeki bütün varlıkların sahibi ve onları terbiye eden, onlara dilediği kıvamı veren yüce Allah olduğuna göre (Fâtiha 1/3), O’na kullukta yine O’nun iradesine yürekten teslimiyet gerektiği halde hıristiyanlar Hz. Îsâ’yı, yahudiler ve hıristiyanlar din adamlarına (ahbâr ve ruhbân) Tanrı benzeri bir otorite tanıyarak yalnız Allah’a kul olma çizgisinin dışına çıkmışlardı (bk. Tevbe 9/31). Nitekim Tevbe sûresindeki bu âyetin lafzını esas alan Adî b. Hâtim ile Hz. Peygamber arasında geçen şu konuşma, burada yer alan “Allah’ı bırakıp da içimizden bazıları diğer bazılarını rab edinmesin” ifadesinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır:

– “Yâ Resûlallah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!”

– “Peki, onlar size istediklerini helâl istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”

– “Evet.”

– “İşte burada söylenen de odur” (Zemahşerî, I, 194; Âlûsî, III, 308-309).

Bu yaklaşımın dünya hayatının düzenlenmesinde pek acı meyveler vermesi karşısında Batı dünyasının yakın zamanlarda aldığı önlemler ve birçok düşünce akımınca bu konuda ciddi tepkilerin ortaya konulmuş olması Kur’an’ın bu konudaki çağrısına uyma açısından olumlu bir gelişme sayılabilirse de, bu tedbirlerin dinin egemenlik ve sömürü aracı olarak kullanılmasını engelleme hedefiyle sınırlı kaldığı inkâr edilemez. Nitekim hâlâ bu iki dinin mensuplarınca din adamları, mürşid, yol gösteren, uyaran kişiler olmanın ötesinde tanrıya nasıl kulluk edileceğine karar verebilen ve hıristiyanlarca tanrı adına affedebilen merciler olarak görülmekte, yine hıristiyanlar tarafından Hz. Îsâ koruyan, gözeten insan üstü bir varlık olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla inanç esasları bakımından Ehl-i kitabın bu çağrı üzerinde dikkatle durması ihtiyacının devam ettiği kuşkusuzdur. Öte yandan yukarıda işaret edilen tepkilerin “din”e ve “inanma”ya karşı bir tavır haline dönüşen biçimlerini de kaş yaparken göz çıkarmaya varan ayrı bir olumsuz sonuç olarak hatırlamak gerekir.

Kurtubî bu âyeti yorumlarken İslâm’da dinî hükümlerin çıkarılmasında kişisel eğilimlerin ve keyfî takdirlerin hâkim kılınmasına müsaade edilmediği anlamı üzerinde durur. Bu cümleden olmak üzere âyette, şer‘î delile dayandırılmayan “istihsan”ın geçersiz olduğuna delâlet bulunduğunu, yine şer‘î dayanağını göstermeden imamın sözünün bağlayıcılığını iddia eden Râfizîler’in bu yaklaşımının reddedildiğini belirtir (Kurtubî, IV, 106-107). Tabii ki burada geçerli bir dayanaktan yoksun keyfî istidlâllere yöneltilmiş bir eleştiri söz konusudur. Hakkında daha güçlü özel bir delil bulunması sebebiyle mûtat çözümü terketme; yarar ilkesi, hakkaniyet kuralı, dürüstlük kuralı gibi ilke ve kurallara dayanarak bir olayın benzerlerinde uygulanan hükümden vazgeçme anlamındaki istihsan delili –isimlendirme ihtilâfları bir yana– içerik olarak hemen bütün İslâm âlimlerince kabul edilmiş ve uygulanmıştır (bilgi için bk. Ali Bardakoğlu, “İstihsan”, DİA, XXIII, 339-347).

(65) يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ فٖٓي اِبْرٰهٖيمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْجٖيلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِهٖؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ 

(66) هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ فٖيمَا لَكُمْ بِهٖ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ فٖيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهٖ عِلْمٌؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ 

(67) مَا كَانَ اِبْرٰهٖيمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَنٖيفاً مُسْلِماًؕ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ 

(68) اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰهٖيمَ لَلَّذٖينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذٖينَ اٰمَنُواؕ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنٖينَ

﴾65﴿

 Ey Ehl-i kitap! İbrâhim hakkında niçin tartışırsınız? Oysa Tevrat da İncil de kesinlikle ondan sonra indirildi. Hiç düşünmüyor musunuz?


﴾66﴿

 İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.


﴾67﴿

 İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allah’a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi.


﴾68﴿

 Doğrusu insanların İbrâhim’e en yakın olanı, ona tâbi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.

Burada, 64. âyetteki çağrıyı destekleyen bir konuya geçilmektedir. 64. âyette Ehl-i kitap “tanrı” telakkisiyle ilgili ortak ilkeden hareketle diyaloga çağrıldıktan sonra, burada üç büyük ilâhî dinin mensuplarınca saygıyla anılan ve kendisine yüce bir mevki tanınan büyük bir peygamberin, yani Hz. İbrâhim’in durumuna açıklık getirilmekte, böylece bu dinlerin mensuplarının “peygamberlik” kurumu etrafındaki telakkilerde de buluşmalarının sağlanması hedeflenmektedir (Hz. İbrâhim hakkında bilgi için bk. Bakara 2/124).

Sûrenin nüzûl sebebi açıklanırken değinilen hıristiyan Necran heyeti Medine’ye geldiğinde, yahudi hahamları da ilâhiyat meselelerinin konuşulduğu toplantılara katılmışlar ve hıristiyanlarla yahudiler Resûlullah’ın huzurunda tartışmışlardı. Yahudiler Hz. İbrâhim’in yahudi olduğunu, hıristiyanlar ise onun hıristiyan olduğunu iddia ediyorlardı (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, II, 197, 201, 202). Özellikle hıristiyanlar, Mekke müşriklerinin kendilerini İbrâhim’in dininin vârisleri ve onun inşa ettiği Kâbe’nin hizmetçileri olarak gördüklerini dikkate alarak Araplar arasında Hıristiyanlığı yayabilmek için “İşte bu da İbrâhim’in dini!” diye propaganda yapıyorlar ve bu sebeple bazı Arap kabileleri arasında Hıristiyanlık yayılıyordu. Ehl-i kitabı böyle bir iddia ile ortaya çıkmada cesaretlendiren mantıkî istidlâl muhtemelen şuydu: İbrâhim’in dinine ilâveler yapılması onun dininden çıkma anlamına gelmezse, biz de bu çerçeve dışında sayılmayız; onun dininden çıkma anlamına geldiği takdirde ise müslümanlar da onun dinine tâbi addedilemezler. Fakat onlar kendilerini de Hz. İbrâhim’e nisbet etmeye kalkarlarken iki büyük hata yapıyorlardı: Biri Hz. İbrâhim’in “yahudi” veya “hıristiyan” olduğunu söyleyebilecek kadar ileri gitmeleri, diğeri kendi kutsal kitaplarını dahi göz önüne almadan kendi dinleriyle ilgili bir iddia ileri sürmeleri. Zira müslümanların Hz. İbrâhim’e mensubiyet iddialarıyla yahudilerin ve hıristiyanların bu konudaki iddiaları arasında köklü bir fark vardı: Kur’an-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’in öğretilerine (Hanîflik) açık bir gönderme yapılmış ve Hz. Muhammed’in de onun dini üzere olduğu belirtilmiş olmasına karşılık, Tevrat ve İncil’de bu yönde bir atıf yer almıyordu (Râzî, VIII, 87-88; İbn Âşûr, III, 271-274).

Bu âyetlerde şu hususlara dikkat çekilerek bir taraftan “münazara” esaslarıyla ilgili uyarılarda bulunulmakta, bir taraftan da karşı tarafı bağlayan açıklamalar yapmak suretiyle diyalogun sürdürülebileceği bir zemin oluşturulmaktadır:

a) Hz. İbrâhim’in Yahudilik veya Hıristiyanlığa nisbet edilerek tartışmanın içine çekilmesi tarihî gerçeklerle bağdaşmaz; çünkü Tevrat’ın da İncil’in de ondan sonra indirildiği ortadadır (Âlûsî, burada tarih bilgisinin önemine de bir gönderme bulunduğu kanaatindedir, bk. III, 310-311; “Tevrat” ve “İncil” hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3).

b) Kişinin, görüş ve yorumlarında yanlışlıklar bulunsa bile, sahip olduğu bilgiler etrafında tartışmaya girmesi kabul edilebilir; fakat hakkında bilgisi olmadığı konularda iddia ortaya atması onaylanamaz. Şu halde Ehl-i kitabın ellerinde mevcut Tevrat ve İnciller’de yer alan bilgilerden hareketle bazı ilâhiyat konularında ileri sürdükleri görüşler enine boyuna ele alınıp tahlil edilebilir ve karşı görüş bu yolla ortaya konabilir (nitekim yukarıdaki âyetlerde bu yol tutulmuştur). Fakat onların Hz. İbrâhim hakkındaki Kitâb-ı Mukaddes metinlerine ve tarihî verilere dayanmayan iddialarını çürütmek için, bunların dayanaktan yoksun ve sübjektif bir yaklaşım olduğunu hatırlatmak yeterlidir (Kurtubî, bu âyetten, bilgisiz kişiyle tartışmaya girmekten sakınmak gerektiği hükmünü çıkarır, bk. IV, 108).

c) Ehl-i kitabın bu konudaki iddiaları sağlam bir bilgiye dayalı olmadığına göre, vahyin sağladığı bilgiye kulak verilmelidir: Hz. İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan ne de müşrik idi; o tevhid inancına yürekten bağlı biriydi. Onun inancıyla ilgili bir niteleme yapılacaksa, söylenecek şey onun “hanîf” ve “müslüman” olduğudur (“hanîf” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/135). Eğer yahudiler ve hıristiyanlar kendileriyle Hz. İbrâhim arasında bir bağ kurmak isterlerse bunun yegâne yolu, kendi peygamberlerinin de tevhid inancına çağrıda bulunduğu gerçeğini itiraf etmeleri ve Hz. İbrâhim’i, dolayısıyla Hz. Muhammed’i kendilerine tâbi kılma gayreti içine girme yerine, bütün ilâhî dinlerin geniş anlamıyla “İslâm” dairesi içinde buluştuğunu görmeleridir.

d) Eğer İbrâhim’e yakınlık tesbiti yapılacaksa, kuşkusuz ona en yakın olanlar onun getirdiği mesaja uyanlarla Hz. Muhammed ve müminlerdir. Çünkü ona yakınlığın ölçütü onun öğretilerine canı gönülden bağlanmış olmaktır. Ona uyanların yanı sıra Hz. Muhammed ve onun ümmeti tevhid inancına sımsıkı sarılarak bu bağlılığı ispat etmişlerdir. Bütün evrenin yaratıcısı olan Allah’ı millî bir tanrı şeklinde takdim etme gayreti içine giren yahudilerle Hz. Îsâ’yı O’nun oğlu sayarak Allah’a ortak koşan hıristiyanlar ise Hz. İbrâhim’in öğretilerinden çok uzaklaşmış bulunmaktadır.

Öte yandan, Hz. İbrâhim tarafından inşa edilen Kâbe’yi tavaf etmenin İslâm’ın şartlarından biri olan haccın önemli bir unsuru olmasına karşılık, Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta –bu anlamda– “hac farîzası”nın bulunmayışı da, yahudiler ve hıristiyanlara nazaran Hz. Muhammed ve ona uyanların Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği dinî esaslara daha yakın olduklarının açık bir göstergesi sayılır (İbn Âşûr, III, 274). Kur’an-ı Kerîm’de “Hac” ismini taşıyan bir sûre ve haccın hükümlerini açıklayan, makam-ı İbrâhim’den söz eden başka âyetler (özellikle Bakara 2/125, 196) bulunmakla beraber, bu amaçla bina edilen ilk evin Mekke’de (Kâbe) olduğunu, orada İbrâhim makamı bulunduğunu ve İslâm’da haccın farziyetini bildiren âyetlerin bu sûrede yer almış olması (bk. Âl-i İmrân 3/96-97) bu yorumu destekleyici niteliktedir.

e) Allah’a yakınlık ancak O’nun varlığına ve birliğine yürekten inanmakla ve yalnız O’na kulluk etmekle sağlanabilir; zira Allah “müminler”in dostudur.

68. âyette yahudilerin ve hıristiyanların iddialarının çürütülmesiy­le ilgili ifadeleri müşrik Araplar’ın istismar edip kendilerine pay çıkar­malarına imkân bırakılmamış ve Hz. İbrâhim hakkında ayrıca “müşriklerden de değildi” buyurulmuştur (krş. Bakara 2/135).

(69) وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْؕ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

Ehl-i kitap’tan bir kısmı istediler ki sizi saptırsınlar. Oysa onlar ancak kendilerini saptırıyorlar da farkına varmıyorlar.

Önceki âyetlerde Ehl-i kitap’la diyalog için gerekli fikrî temeller oluşturulduktan sonra bu âyet ve devamında bu kesimin diyalogu engelleyen davranışlarına değinilmektedir. Önce 69. âyette bazı Ehl-i kitap mensuplarının müslümanları hak yoldan saptırma arzularına ve bunu gerçekleştirme gayreti içinde olduklarına, 72. âyette de onlardan bir grubun bu amaca ulaşmak için hazırlayıp uygulamaya koyduğu bir komploya işaret edilmiştir.

Bu âyetlerin her ikisinde dikkat çeken bir husus, yerilen bu niyet ve uygulamaların Ehl-i kitap’tan bir gruba nisbet edilmesi, bütün Ehl-i kitabın müslümanları saptırma arzusu içinde oldukları ve bu uğurda komplolar düzenledikleri şeklinde bir ithamın yer almamasıdır. Ancak 69. âyetteki tesbiti takiben 70 ve 71. âyetlerde “Ey Ehl-i kitap!” tarzında genel bir hitap yer almış olup, bunu iki şekilde açıklamak mümkündür:

a) Onların bütün bu olumsuz düşüncelerine rağmen, diyalogun sürdürülmesi için 64. âyetteki hitap tarzı korunmuş ve “kitap ehli” denerek karşı tarafa değer verilmiştir. Nitekim muhataplar çok ağır bir kusur işledikleri halde, onları dışlayan bir ifade kullanılmamakta, gerçekler üzerinde düşünmeye davet eden soru cümleleriyle yanlış yolda oldukları hatırlatılmaktadır. b) Anılan arzu ve yöneliş onlardan bir gruba ait olmakla beraber, diğer Ehl-i kitap mensupları bu tavrın yanında yer almış olduklarından soyut biçimdeki kınama ve eleştiri ifadesi bütün Ehl-i kitaba yöneltilmiştir.

Âyetin “Ehl-i kitap’tan bir kısmı” diye çevrilen bölümünde yer alan “min” edatının, “onlardan bir kesim”i yani “ileri gelenleri” ve “din adamları kesimi”ni ifade ettiğini veya cins belirtmek üzere “bütün Ehl-i kitap” anlamına açık olduğunu düşünmek –dil bilgisi açısından– mümkünse de (bk. İbn Atıyye, I, 452), âyetlerin önü ve sonu, üçüncü mânaya göre yorum yapmaya elverişli görünmemektedir.

69. âyette “keşke” anlamına gelen “lev” kelimesi kullanılarak onların bu arzularının sonuç vermeyen bir yöneliş düzeyinde kaldığı belirtilmiştir. Bu sebeple âyete “… istediler ki sizi saptırsınlar şeklinde” mâna verilmiştir. Onların gerçekte kendilerini saptırmış olmaları değişik şekillerde açıklanmış olup bu yorumlardan bazıları şöyledir: a) Başkalarını saptırma niyet ve çabalarından dolayı ağır bir azabı hak etmiş olmakta ve kendilerine yazık etmektedirler. Nitekim bir âyette (Nahl 16/25) başkalarını saptırmaya çalışanların kendi kötü fiillerinin günahının yanı sıra başkalarına verdikleri zarar sebebiyle katlanmış cezaya çarptırılacakları bildirilmiştir. b) Kendilerini hidayet ve hakikat yolundan uzaklaştırarak dalâlet içinde kalmaktadırlar. c) Müminleri saptırma çabaları sonuç vermeyince hüsrana ve hayal kırıklığına uğramaktadırlar (Râzî, VIII, 90-91). M. Reşîd Rızâ bunlardan sonuncu yorumun âyetteki “farkına varmıyorlar” açıklaması ile bağdaşmadığına dikkat çeker (III, 332).

(70) يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ 

(71) يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَࣖ 

﴾70﴿

 Ey Ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp durduğunuz halde niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?


﴾71﴿

 Ey Ehl-i kitap! Neden hakkı bâtıl ile karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?

İlk âyette Ehl-i kitap bilginlerinin gerçeği bile bile inkâr edip dalâlet içinde kalmaları eleştirilirken, ikinci âyette de başkalarını yanıltıcı bir çaba içine girmeleri kınanmaktadır. Âyetten başkalarını yanıltma çabasının iki yönde yürütüldüğü anlaşılmaktadır: Hakkı bâtıla karıştırma ve gerçeği gizleme. Hakkı bâtılla örtmenin nasıl gerçekleştirildiği hususunda sahâbe ve tâbiîn ile sonraki bazı müfessirlerden şu yorumlar nakledilmiştir: a) Tevrat’ı tahrif ediyorlar ve ilâhî kelâmla kendi uydurduklarını birbirine karıştırıyorlardı. b) Müminlerin içine kuşku düşürmek amacıyla sabahleyin İslâm’a girdiklerini, akşamleyin de İslâm’dan çıktıklarını açıklıyorlardı. c) Tevrat’ta yer alan Hz. Muhammed ile alâkalı açık (muhkem) ve kapalı (müteşâbih) âyetleri birbirine karıştırıp fikir karmaşası meydana getiriyorlardı. d) “Muhammed, Mûsâ’nın hak peygamber olduğunu itiraf ediyor; Tevrat da Mûsâ şeriatının nesh edilemeyeceğini bildiriyor” şeklinde istidlâllerle zihinleri karıştırıyorlardı. Gerçeği gizlemeleri de şöyle açıklanmıştır: Tevrat’ta Hz. Muhammed’in peygamberliğine delâlet eden âyetler ancak üzerinde düşünülerek anlaşılabilecek nitelikteydi; din adamları sokaktaki adamdan bu hakikati gizlemek için bunların bir bütün olarak ele alınıp anlaşılmasını önleyecek biçimde davranıyorlardı (Taberî, III, 310; İbn Atıyye, I, 452-453; Râzî, VIII, 92-93). Râzî, onların bu tutumuyla kendi zamanında İslâm muhitindeki bidatçıların bilim ve araştırma ehlince ortaya konan sonuçların halka ulaşmasını önlemeye çalışmaları arasında benzerlik kurar (VIII, 93). M. Reşîd Rızâ da âyetin, müslümanlar arasındaki taklitçi zihniyetin vahiyle insanların kişisel görüşlerini karıştırıp onlara ilâhî bir din hüviyeti kazandırmaya çalışmalarını mahkûm eden bir delil teşkil ettiğini belirtir (III, 333).

70. âyette geçen ve “Allah’ın âyetleri” diye çevrilen tamlama değişik şekillerde anlaşılmıştır: a) Kur’an âyetleri, b) Hz. Muhammed’in mûcizeleri, c) Tevrat ve İncil’de yer alan âyetler. Son yorum, anılan kitapların Hz. Muhammed’i müjdeleyen veya Hz. İbrâhim’in hanîf ve müslüman olduğunu ya da Allah katında geçerli dinin İslâm olduğunu bildiren âyetler içerdiği halde Ehl-i kitabın bu hakikatleri inkâr ettiğini belirtmeye yöneliktir. Râzî bu yorumun, yahudilerin Tevrat âyetlerini değil bunların delâlet ettiği anlamları veya Tevrat’ı tahrif etmek suretiyle bizâtihî bu içerikteki âyetlerin varlığını inkâr ettikleri şeklinde iki ihtimale açık olduğunu kaydeder (VIII, 91-92). Günümüz Kitâb-ı Mukaddes araştırmaları da, –tahrif edilmiş şekliyle bile– Tevrat’ın Hz. Muhammed’in geleceğini müjdeleyen ifadeler içerdiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Muhammad in the Bible isimli bir kitap yazan ve daha sonra müslüman olup Abdülahad Dâvûd adını alan Roma Katolik kilisesi papazlarından Prof. David Benjamin Keldânî Ârâmîce, İbrânîce ve eski Süryânîce’ye olan vukufu ile Tevrat’taki birçok peygamber sözünün ancak Hz. Muhammed’e uygun düştüğünü tesbit etmiştir (Abdülhamîd Mahmûd Tahmâz, et-Tevrât ve’l-İncîl ve’l-Kur’ân fî sûreti Âl-i İmrân, s. 76-77).

(72) وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذٖٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ 

Ehl-i kitap’tan bir grup şöyle dedi: “Gün başlarken müminlere indirilmiş olana iman edip günün sonunda inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler.

“Müminlere indirilmiş olana, gün başlarken iman edip günün sonunda inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler” diyerek müminlere karşı komplo düzenleyenlerin Ehl-i kitap olduğu âyette belirtilmekle beraber, bunlar arasından hangi kesimin kastedildiği ve komplonun biçimi tasrih edilmemiş, bu hususlar konuya ilişkin rivayetler ışığında farklı şekillerde açıklanmıştır (meselâ bk. Taberî, III, 311-312; Kurtubî, IV, 111).

Bu konudaki rivayetlerin ve açıklamaların büyük çoğunluğunun ortak noktası, Ehl-i kitap’tan özellikle dinî konularda bilgili oldukları kabul edilen bir kesiminin kendi aralarında şöyle bir mutabakat sağlamış olduklarıdır: İçlerinden bazıları, Hz. Muhammed’in getirdiği mesaja sırf inatlarından ötürü karşı çıkmadıkları, aksine objektif bir yaklaşım içinde oldukları izlenimini vermek üzere zaman zaman onun bildirdiklerini onaylayan bir tavır takınıp kısa bir süre sonra da bunları inkâr yönüne gidecekler ya da onun bildirdiklerinin bir kısmını tasdik edip bir kısmını inkâr edecekler, böylece Kur’an etrafında bir kuşku çemberi oluşturup hem kendi çevrelerinin bu mesaja iltifat etmesini önlemiş hem de inancı henüz çok kuvvetli olmayan müminlerin hak yoldan dönmelerini sağlamış olacaklardı. Muhammed Esed, Ebû Bekir el-Esamm’ın burada Kur’an’ın bir kısmını tasdik edip bir kısmını inkâr etme şeklinde bir şaşırtma planının söz konusu olduğu görüşünden de destek alarak, “günün başında vahyedilen” ifadesini “Kur’an’ın ilk vahyedilen bölümü” şeklinde yorumlamakta ve “sonundaki” anlamına gelen “âhırahû” ifadesine de “daha sonra gelen (Kur’an’ın sonraki kısımları)” şeklinde mâna vermektedir (I, 103).

Tefsirlerde yaygın olan bilgi, burada “Ehl-i kitap” ile özellikle yahudilerin ve yahudi din adamlarının kastedildiği şeklindedir. Hatta İbn Âşûr bu bilgiyi teyit için, önceki âyetlerde kendileriyle tartışmaya girilenlerden söz edildiği sanılmasın diye “Ehl-i kitap’tan bir kısmı” dendiğini belirtir (III, 278). Süleyman Ateş ise sûrenin nüzûlü hakkında bilgi verilirken değinildiği üzere, bu sûrenin birçok âyetinde yahudilerden söz edildiğini kabul ettiği halde, sûrenin Bedir Savaşı’ndan da önce nâzil olduğu kanaatini savunmuş olmanın (II, 6) etkisiyle yer yer farklı görüşler ileri sürmektedir. Nitekim 69-74. âyetleri tefsir ederken, başlangıçta bunların yahudiler hakkında olduğunu belirten rivayet ve yorumları esas alıp, “Bütün bu rivayetler ve âyetlerin bizzat kendileri, yahudilerin, Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu bildiklerini, ancak haset yüzünden İslâma girmediklerini gösterir” (II, 61) dediği halde, daha sonra bu rivayetleri “tutarsız”, “yanılgı” ve “gelişigüzel yakıştırmalar” olarak nitelendirmekte ve kesin bir dille “Biz o kanaatteyiz ki bu sûrede yahudilerin yeri yoktur” demektedir (II, 62).

Yüce Allah’ın, bu haince girişimi haber vermesi, Resûlullah’ın ilâhî vahye mazhar olmuş hak bir peygamber olduğunu apaçık bir biçimde ortaya koymuş bulunuyordu. Dolayısıyla bu, bir taraftan düşmanların bu tür girişimleri için caydırıcı bir rol oynayan, diğer taraftan müminlerin bunlara karşı daha dikkatli ve bilinçli olmaları gerektiğini hatırlatan bir uyarı niteliğindeydi (Râzî, VIII, 95).

(73) وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ دٖينَكُمْؕ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫تٖيتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْؕ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌۚ

Ve kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın.” De ki: “Doğru olan yol ancak Allah’ın gösterdiği yoldur. Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?” De ki: “Kuşkusuz lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir.” Allah (zâtında ve sıfatlarında) sınırsızdır ve her şeyi bilmektedir.

Müfessirler “Kendi dininize uyanlardan başka hiç kimseye inanmayın” sözünün yukarıda değinilen şaşırtma planının sahiplerine ait olduğu hususunda fikir birliği içindedirler (İbn Atıyye, I, 454). “De ki” hitabından sonra gelen ilk cümlenin yüce Allah’ın peygamberinden söylemesini istediği söz olduğu ise açıktır. Buna mukabil, “veriliyor diye” şeklinde tercüme edilen “en yü‘tâ” ifadesinin izahında müfessirler oldukça zorlanmıştır. Bu sebeple Râzî bu âyetin Kur’an’daki en müşkil âyetlerden olduğunu kaydeder (VIII, 96). Bunun Allah Teâlâ’nın peygamberinden söylemesini istediği sözünün devamı olarak düşünülmesi halinde, meâlinde olduğu gibi “Birine (Hz. Muhammed) size verilenin benzeri veriliyor diye mi veya rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getirecekler diye mi (böyle davranıyorsunuz)?” şeklinde çevrilmesi uygun olur. Ehl-i kitap’tan komplo hazırlayanların sözünün devamı sayılması halinde ise bu kısmın anlamı şöyle olur: “Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de (inanmayın)”. Râzî, bu ifadeyi Ehl-i kitaba ait sözün devamı sayan yorumu değişik açılardan eleştirir ve zayıf bulur (VIII, 96-97).

Bu âyetin meâlinde “lutuf” şeklinde karşılık verilen fadl kelimesi “bol bol iyilik yapma ve yararlı şeylerle donatma” anlamına geldiği gibi, burada “peygamberlik verme”nin kastedildiği görüşü de vardır. Bu görüşün sahipleri, daha sonra gelen “Onu dilediğine verir” cümlesinin ışığında, bu âyet-i kerîmede peygamberlik mertebesine kişisel çaba ve hak edişle değil ancak ilâhî bağışla erişilebileceğine delâlet bulunduğunu belirtirler.

Yine bu âyette geçen vâsi‘, Allah’ın güzel isimlerinden olup “geniş” anlamındadır; genel olarak O’nun sıfatlarının kuşatıcılığını, sınırsızlığını; özellikle ilim, rahmet ve lutfunun genişliğini ifade ettiği şeklinde anlaşılmıştır. Bu sebeple “vallahu vâsiun” cümlesine meâlinde “Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır” şeklinde mâna verilmiştir.

(74) يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهٖ مَنْ يَشَٓاءُؕ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ

Rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.

 

 

 

 

Rabbin ona yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.

Müfessirlerin genel kanısına göre, “yazı” diye çevirdiğimiz kitap kelimesiyle kastedilen anlam, Hz. Îsâ’ya “yazı yazma”nın öğretilecek olmasıdır (Râzî, VIII, 54). Bazı müfessirler bunu genel olarak “ilâhî kitaplar” şeklinde açıklamışlardır (Kāsımî, IV, 846). Burada Allah tarafından indirilen fakat belirli olmayan bir kitaba işaret bulunduğu yorumuna değinen İbn Atıyye bunun dayanaktan yoksun bir iddia olduğunu kaydeder (İbn Atıyye, I, 438; “Tevrat” ve “İncil” hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4; “hikmet” hakkında bilgi için bk. Bakara 2/269).

1. Elif, Lâm, Mim.
2. Allah, kendinden başka ilah olmayan, hep diri olan, her an yaratıklarını gözetip durandır.
Ayetlerin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
1- Tefsirciler dediler ki:
"Altmış kişilik bir Necran süvari kafilesi, Rasulullah (s.a.v.)'a geldiler. İçlerinde, ileri
gelenlerinden on dört kişi vardı. On dört kişinin içinde de bu kafilenin işi kendilerine tevdî
olunan üç fert vardı. Bunların birincisine: el-Âkıb (son sözü konuşan) denirdi. Bu zatın ismi
Abdul-mesih'ti. Kavmin emiri ve meşveret yetkilisiydi. Onun görüşü alınmadan hiçbir şey
yapmağa yetkileri yoktu. İkincisine: es-Seyyid denirdi. İsmi Eyhem idi. Kavmin yardımcısı ve
seyru sefer yetkilisi idi. Üçüncü zatın ismi Ebû Harise b. Alkame idi. Onların en irisi ve
alimleriydi. Dîni liderleri ve kütüphane yetkilileriydi. İçlerinde yüceliği vardı, kitaplarını okur
ve okuturdu. Öyle ki kendi dinleri hususunda çok güzel bilgisi vardı. Rûm hükümdarları onu
mevki ve mal sahibi yapmışlardı. İlmi ve içtihadı için ona kiliseler inşa etmişlerdi. Nihayet
bunlar, Rasulullah (s.a.v.) ikindi Namazı'nı kıldığı bir sırada mescidine girip huzuruna
9
bk. İbn Kesîr, 2/46
10 2/65-68
11 Şevkânî, Fethu’l-Kadir, 1/391
12 Emin Işık, "Âl-i İmrân Sûresi", DİA, 2/307
çıktılar. Üzerlerinde dîni kisveler, cübbeler ve ridalar vardı. Haris b. Ka'b Oğulları'nın en
güzel adamlarıydılar. Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından onları gören bazıları:
"Onlar gibi hiçbir elçi kafilesi görmedik" demişti. Namaz vakitleri geldiğinde kalkıp,
Rasulullah (s.a.v.)'ın mescidinde namaz kıldılar. Rasulullah (s.a.v.):
"Onları kendi hallerine bırakın" buyurdu. Onlar da doğuya taraf kıldılar. Seyyid ve Akıb,
Rasulullah (s.a.v.)'la konuştular. Rasulullah (s.a.v.) onlara:
"Müslüman olun" buyurdu. Onlar da:
"Biz zaten senden önce müslüman olmuştuk" dediler. Rasulullah (s.a.v.) da buyurdu ki:
"Yalan söylediniz. Sizin, Allah'a çocuk nisbet etmeniz, haç’a tapmanız ve domuz eti yemeniz
sizi İslam'dan men etmiştir." Onlar da:
"Peki, şayet İsa, Allah'ın oğlu değilse ya onun babası kim?" dediler ve İsa hakkında topyekün
Rasulullah (s.a.v.) ile tartışmağa başladılar. Peygamber (s.a.v.) onlara buyurdu ki:
"Bir çocuğun ancak babasına benzeyeceğini bilmiyor muydunuz?"
"Evet" biliyorduk" dediler. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Peki Rabbimizin hiç ölmeyen bir diri olduğunu halbuki İsa'ya fanilik geleceğini bilmemiş
miydiniz?" Onlar da:
"Evet biliyoruz" dediler. Peygamber (s.a.v.):
"Rabbimizin herşeye hakim olduğunu gözetip yönettiğini ve koruyup rızıklandırdiğını bilmiyor
muydunuz?" buyurdu.
"Evet biliyoruz" dediler. Peygamber (s.a.v.):
"Peki İsa bunlardan herhangi bir şeye malik midir?" buyurdu
"Hayır" dediler. Peygamber:
"Bizim Rabbimiz İsa'yı döl yatağında dilediği şekilde şekillendirdi, bizim Rabbimiz ne yer, ne
içer, ne de ondan hades vaki olur" buyurdu.
"Evet" dediler. Peygamber:
"İsa'yı annesinin, bir kadının taşıdığı gibi taşıdığını, sonra kadının kendi çocuğunu
doğurduğu gibi onu doğurduğunu, sonra da çocuğun beslendiği gibi, İsa'nın da beslendiğini
ve daha sonra yeyip içtiğini ve abdest bozduğunu bilmiyor muydunuz?" buyurdu. Onlar da:
"Evet" dediler. Rasulullah (s.a.v.):
"Öyleyse İsa nasıl sizin iddia ettiğiniz gibi Allah'ın oğlu olabilir?" buyurması üzerine sükût
ettiler.
Nihayet Allah Teala onlar hakkında Âl-i İmrân Sûresi'nin evvelinden itibaren seksen âyeti
indirdi."13

2- Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, Rasulullah’a gelen Hristiyan Necranlıların heyetini şöyle
anlatmaktadır:
"Necranlıların heyeti altmış binekli olarak Rasulullah’a geldi. İçlerinden on dördü ileri
gelenleriydi. Bu on dört kişiden üçü de onların reisleri durumunda idi. Bunlar, Abdülmesih,
Eyhem ve Ebu Harise b. Alkame isimli şahıslardı. Abdülmesih, toplumun emiri, fikri önderi,
danışmanı ve görüşünden ayrılınmayan kişisiydi. Bu kişi, "Âkıb" diye vasıflandırılıyordu.
Eyhem, toplumun kendisine sığındığı, kervan reisliği yapan, dini toplantıları yöneten kişiydi.
Bu de "Seyyid" diye vasıflandırılmıştı.
Ebu Harise b. Alkame ise toplumun Piskoposu, en bilgini, imamı ve okullarının yöneticisi idi.
Ebu Harise, bunların içinde yüksek mertebeler almış, kitaplarını okumuş ve dinlerinde iyi bir
bilgi edinmişti. Öyle ki Hristiyan olan Rum Kralları ona itibar etmişler, maddi destekte
bulunmuşlar, hizmetçiler tahsis etmişler, kiliseler yapmışlar ve ona bol bol ikramlarda
bulunmuşlardır. Zira bu Krallara, Ebu Harise’nin ilmi ve dinde ictihad derecesine vardığı
haberi ulaşmıştı."
Muhammed b. Cafer diyor ki:

13 İbn Kesir bunu, Al-i İmrân Sûresi'nin tefsirinin evvelinde zikretti; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar
Yayıncılık: 77-78; Fahreddin er-Râzî, Mefatihu’l-Ğayb, 7/165.
"Bu heyet Medine’de Rasulullah’a geldi. Rasulullah ikindi namazını kılarken Mecscid-i
Nebevi’de onun yanına girdiler. Üzerlerinde Yemen elbiseleri bulunuyordu. Onlar, Ebu
Harise b. Kâ'b kabilesinin elbiselerini ve örtülerini giyinmişlerdi. Onları gören Rasulullah’ın
sahabilerinden bir kısmı
"Biz bunlar gibi bir heyet görmedik" demişlerdi. Onların namaz vakitleri gelince Rasulullah’ın Mescidinde namaz kılmaya başladılar. Rasulullah sahabilerine:
"Bırakın namazlarını kılsınlar." dedi. Onlar doğuya yönelerek namazlarını kıldılar. Onların
yöneticileri durumunda olan on dört kişiydi ve isimeleri şöyleydi: Kendisine "Âkıb" ünvanı
verilen Abdulmesih, "Seyyid" ünvanı verilen Eyhem, Ebu Harise b. Alkame, Evs, Haris,
Zeyd, Kays, Yezid, Nebih, Huveylid b. Anır, Halid, Abdullah ve Yuhanna." Bunlar altmış
kişiyle birlikte gelmişlerdi. Rasulullah bunlardan Ebu Harise b. Alkame, Abdullah el-Âkıb ve
Eyhem es-Seyyid ile konuştu. Eyhem, Kralın mezhebindeydi. Bazıları, Hz. İsa’nın Allah
olduğunu, bazıları, Allah’ın oğlu olduğunu, bazıları da onun, üç ilahtan üçüncüsü olduğunu
söylüyordu.
Bu heyette bulunan iki papaz Rasulullah ile konuşunca Rasulullah onlara:
"Müslüman olun." dedi. Onlar da:
"Biz Müslüman olmuşuz" dediler. Rasulullah tekrara onlara;
"Sizler Müslüman olmadınız. O halde şimdi müslüman olun." dedi. Onlar:
"Biz, sen Müslüman olmadan önce Müslüman olduk" dediler. Rasulullah da:
"Yalan söylüyorsunuz. Sizin Aziz ve Celil olan Allah’a çocuk isnad etmeniz, Haça ibadet
etmeniz ve domuz eti yemeniz, Müslüman olmanıza engel oluyor." dedi. Onlar:
"O halde ey Muhammed, İsa’nın babası kim?" diye sordular. Rasulullah da onlara cevap
veımeyip bir müddet sustu, işte bu sırada Allah teala, Hristiyanların ihtilafa düştükleri bu
konu hakkında, Âl-i İmran suresinin başından seksen küsur âyeti indirdi ve buyurdu ki:
"Allah, kendisinden başka ilah olmayan, daima diri olan ve yarattıklarını koruyup idare
edendir." Allah teala bu sureye, kendisini Hristiyanların iftiralarından arındırarak başladı. Bir
olduğunu, yarattıklarından herhangi bir ortağı olmadığını beyan etti. Böylece Hristiyalarm
uydurdukları inkarcılığı, ona denk ve emsaller isnad etmeyi reddetti ve onların, sapıklık içinde
bulunduklarını beyan etti."14
3- Reb'i b. Enes de Necran heyetinin konuşmalarından şunları rivayet etmiştir.
"Bu Hristiyanlar Rasulullah’a geldiler. Meryemoğlu İsa hakkında onunla tartıştılar.
Rasulullah’a:
"İsa’nın babası kim?" diye sordular ve eşi ve çocuğa olmayan Allah tealaya karşı yalan sözler
söylediler. Ve iftiralarda bulundular. Bunun üzerine Rasulullah onlara:
"Sizler bilmiyor musunuz ki her çocuk babasına benzer?" diye sordu. Onlar da:
"Evet biliyoruz." dediler. Rasulullah:
"Rabbimizin, ölmeyen, devamlı hayatta kalan olduğunu, İsa’nın ise sonunda ölüp gideceğini
bilmiyor musunuz?" dedi. Onlar da:
"Evet biliyoruz." dediler. Rasulullah:
"Rabbimizin her şeyi sevk ve idare eden olduğunu, onları koruyup rızıklandırdığını bilmiyor
musunuz?" dedi. Onlar da:
"Evet biliyoruz." dediler. Rasulullah da:
"Sizce İsa bunlardan herhangi birine malik midir?" diye sordu. Onlar da:
"Hayır" dediler. Rasulullah:
"Aziz ve Celil olan Allah’a, yerde ve gökte herhangi bir şeyin gizli kalmadığını bilmiyor
musunuz?" dedi. Onlar da
"Evet biliyoruz." dediler. Rasulullah:
"İsa, Allah’ın bildirdiği dışında, yerde ve göklerde olanlar hakkında bir şey bilir mi?" dedi.
Onlar da:

14 İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân.
"Hayır" dediler. Rasulullah:
"Rabbimiz, İsa’yı ana rahminde dilediği gibi şekillendirdi siz bunu biliyor musunuz?" dedi.
Onlar da:
"Evet biliyoruz." dediler. Rasulullah:
"Rabbimizin yemek yemediğini, su içmediğini, bizim gibi bir takım beşeri ihtiyaçlarının
olmadığını bilmiyor musunuz?" dedi. Onlar da:
"Evet" biliyoruz." dediler. Rasulullah:
"Annesi İsa’ya, diğer kadınların hamile olması gibi hamile olmadı mı? Diğer kadınların
çocuk doğurmaları gibi onu doğurmadı mı? İsa da diğer çocukların beslendiği gibi
beslenmedi mi? İsa yemek yeyip su içmiyor muydu? Ve benzeri ihtiyaçlarını görmüyor
muydu?" diye sordu. Onlar da:
"Evet öyleydi." dediler. Rasulullah da:
"Böyle olan bir insan nasıl olur da sizin dediğiniz gibi olabilir?" dedi. Onlar, bu
konuşmalardan sonra gerçeği anladılar. Fakat inkârlarında ısrar ettiler. İşte bunun üzerine
Allah teala, ÂI-i İmran suresinin baş tarafındaki âyetleri indirdi."15
4- Muhammed b. İshak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.v.)'e, Necran'dan binitli yetmiş kişilik bir heyet geldi. İçlerinden ondördü
onların eşrafından idi. Bu ondört kişinin üçü de kavmin ileri gelenlerinden idi. Bunlardan
birisi başkanları idi ve adı da Abdu'l-Mesîh idi. İkincisi danışmanları ve en ileri görüşlü
olanları idi. Ona "Seyyid" (Efendi) diyorlardı ve adı el-Eyhem idi. Üçüncüsü de, âlimleri,
piskoposları ve müderrisleri idi ki adı Ebu Harise İbn Alkame idi. O, Benû Bekir İbn Vâil
kabilesinden idi. Hristiyanlıktaki eğitim ve öğretimi, hristiyantığa yaptığı hizmetleri,
çalışmaları sebebi ile ve ilmi ile meşhur olduğu için, ona Rum hükümdarları tarafından izzet
ve ikramlara mazhar kılınarak, kendisine birçok mallar verilmiş ve idaresine birçok kiliseler
bağlanmıştı. Necran'dan gelirken bir katıra binmiş, onun yularını da kardeşi Kürz b. Alkame
çekmiştir. Ebu Hârise'nin katırı yürürken birden tökezler. Kardeşi Kürz, Hz. Peygamber
(s.a.v.)'i kastederek,
"O uzaktaki helak olsun" deyince, Ebu Harise,
"Aksine senin anan helak olsun" dedi. Bunun üzerine Kürz,
"Niçin ey kardeşim?" deyince, o cevaben,
"Vallahi o bizim beklemekte olduğumuz Peygamberdir" der. Kürz de,
"Bunu bildiğin halde, ona inanmana mâni olan nedir?" der. Ebu Harise,
"Şu krallar bize çok mallar verip, izzet-ü ikramda bulundular. Eğer biz Muhammed’i tasdik
edecek olursak, onlar bütün verdiklerini geri alırlar" dedi. Bu cevap Kürz'ün kalbinde bir ukde
oldu. Müslüman oluncaya kadar bunu gönlünde sakladı. Müslüman olunca, bu hadiseyi
anlattı.
Sonra bu üç ileri gelen reisleri, piskoposları ve danışmanları Hz. Peygam