Klasik Dönem

İslam düşünce tarihinin klasik dönemi, sonraki asırlar boyunca İslam düşüncesinin seyrini tayin eden açıklayıcı çerçevelerin teşekkül ettiği evreyi ifade eder. Bu çerçevelerin oluşumu İslam bilimlerinin teşekkül sürecini anlatan tedvîn, tasnîf ve tebvîb aşamalarını doğuracak şekilde soruların, sorunların, isimlerin, metinlerin, ilimlerin, okulların, entelektüel merkezlerin ve kurumların ortaya çıkışıyla birlikte anlam kazanır. Müslümanların varlık, tanrı, insan, bilgi, eylem, değer gibi konularla ilgili olarak sorduğu soruların sorunlara, sorunların ise belirli mevzular altında tasnif edilmek suretiyle müdevven bilimlere dönüşümü klasik dönemin ilk evresini teşkil ederken, müdevven bilimler altındaki meselelerin kendi içinde kategorize edilerek bilimlerin sistematik çerçevelerinin oluşturulması ikinci evresine tekabül eder. Bu itibarla İslam düşünce tarihi açısından I/VII. ve II/VIII. asırlar bir teşekkül dönemidir. Bu dönem esasen tedvin ve tasnifle karakterize edilebilir. Tedvin ve tasnif ana kaynakların ve sorunlara dönüşerek hakkında kelam edilmeye başlamış soruların yazıya aktarılarak derlenmesi ve derlenmiş bu malzemenin daha sonra belirli konular etrafında düzenlenmesini ifade eder. Konuların vazıyla birlikte mümkün olan bu düzenleme faaliyeti bilimlerle ilgili ilk eserlerin verilmesini mümkün kılmakla birlikte, bilimlerin sistematik anlamda ayrıntılı, oturmuş ve klasikleşecek bir bölümleme içerisinde ortaya çıkarak, bir bilim dalında daha sonra yazılacak eserler için de ortak bir bölümler ve mesail düzeninin oluşması, III/IX. ve V/XI. asırlar arasında gerçekleşmiştir. Bu anlamıyla teşekkül dönemi olarak nitelenebilecek ilk iki asra mukabil, III/IX. – V/XI. asırlar  İslam düşünce geleneğinin klasik dönemini teşkil eder.

Teşekkül Dönemi: I/VII-II/VIII. asırlar

İslam düşünce geleneğinin teşekkülünü sağlayacak şekilde İslam ümmetinin ortaya çıkışı, Müslümanların, Hz. Peygamber’in çağrısına kulak vererek Allah’a iman eden ve insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak ma‘rûfu emretme, münkerden de nehyetme sorumluluğunu (Âli İmrân, 3:110) üstlenen bir cemaat olarak tarih sahnesinde görünmeleriyle mümkün olmuştur. Bu çağrıya yönelik derin teslimiyetin yanı sıra fiilleri ve sözleriyle söz konusu çağrıyı tebyin eden elçiye ittiba, Müslümanlar için eşyaya yönelik yeni bir idrak ve anlayış seviyesi ortaya çıkardı. Söz konusu yeni idrak seviyesi ise Hz. Peygamber’in vefatı ve Bilâd-ı İslam’ın sınırlarının genişlemesiyle birlikte karşı karşıya kalınan yeni durumlara ilişkin bazı hususi soruları doğurdu. Bir kısmı gündelik hayatın akışı içerisinde karşılaşılan ve pratik durumlardan neşet eden bu soruların, diğer bir kısmı Müslüman olma fiilinin tazammunları dahilinde anlam kazanmış, ancak vaz ve yorumlanış biçimleriyle tüm insanlık için anlamlı sorunlara dönüştürülecek bir biçimde ele alınmışlardı. İslam düşünce tarihindeki bilimsel geleneklerin içeriğini oluşturan meselelerin nüvelerini oluşturan bu soruların ortaya çıkış ve sorunlara dönüşüm sürecine ilişkin bir tahlil, eşyaya yeni bir nazar olarak İslam düşüncesinin doğuşunu anlamayı kolaylaştıracaktır.

Müslümanların Hz. Peygamber’in vefatı ertesinde karşılaştıkları en önemli sorunlar arasında, Kur’ân’ın toplanması ve çoğaltılması, hadislerin tespiti ve tedvini gibi hususların yanı sıra iman-amel ilişkisi, insan fiilleri, Tanrı ile insan ve âlem ilişkisi, Tanrı’nın sıfatları, nasların tevili, şeriat ve hakikat ilişkisi gibi konular bulunmaktaydı. Bu sorunların ortaya çıkmasını sağlayan şey, Müslümanların, karşı karşıya kaldıkları hadiselere dönük kendilerine özgü sorularıydı:  “–Sıffin ve Cemel hadiselerinde olduğu gibi– büyük günah işleyen kişinin hâlâ mümin olduğundan bahsedilebilir mi?”, “İman nedir ve amelle nasıl bir ilişkisi bulunur?”, “Amellerde insan iradesinin rolü nedir, insan kendi fiillerinin nihai faili midir?”, “Kader ve kazâ nedir?”, “Tanrı’nın iradesiyle insan iradesi arasında nasıl bir ilişki bulunur?”, “Tanrı’nın özel olarak insan, genel olarak âlemle ilişkisini anlatan sıfatları nasıl anlaşılmalıdır?”, “Tanrı hakkında neler söylenebilir ve neler söylenemez?”, “Kur’ân ayetleri nasıl anlaşılmalıdır?”, “Lafız, anlam, yorum ve hakikat arasında nasıl bir ilişki vardır?”, “Dindarlığın özü ve ibadetlerin hakikati nedir?”. Çoğaltılması mümkün bu soruların Müslüman zihninde ortaya çıkışı, evvelemirde, sahip oldukları sem‘î hakikatle ilişkiliydi. Bir başka deyişle, Müslümanlara hadiseler içerisinde bu soruları keşfetme imkânı tanıyan şeyin, onlar için eşyaya dönük yeni bir nokta-i nazar temin eden sem‘î hakikatin kendisi olduğu söylenebilir.

Bu sorularla ilgili kelam, onları dile getirerek sorunlardan bahseden ilk alim tiplerini ortaya çıkardı. Bununla birlikte erken dönem söz konusu olduğunda “âlim” lafzının kullanımı konular aracılığıyla sınırları belirlenmiş bir biçimde şu ya da bu “ilim”le ilişkilendirilmiyordu. İlim lafzı kimi zaman hadisle eşanlamlı bir biçimde kullanılıyor ve böyle kullanıldığında da, yalnızca hadisleri tespit etme ve aktarma anlamının ötesinde; kendisine sahip olanın, özel olarak hadisler genel olarak da hadislerin açıklayıcısı olduğu ayetler temelinde eşyayı ve hadiseleri kavradığı bir anlayışa işaret ediyordu. Bu çerçevede, I/VII. asırda Kur’ân’ın yorumlanması ve hadislerin tespiti çabaları etrafında şekillenen ilmî hayat, II./VIII. asırda hadisler etrafında gerçekleşen ve “ilimler”in ortaya çıkışını hızlandıran bir tedvin faaliyetine dönüşmüştür. Bu dönemdeki tedvin faaliyeti, İbn Şihâb ez-Zührî’nin (ö. 124/742) çabasında olduğu üzere belirli bir konu gözetmeksizin tespit edilen hadislerin yazıya geçirilmesinden, İbn Ebî Arûbe (ö. 156/773) örneğinde olduğu gibi, konularına göre tasnife dayalı tedvin çabasına doğru evrilen bir yapı izler. Bu süreç boyunca tefsir, fıkıh, iman esasları, ahlak ve zühd gibi konular, Câmi‘ türü eserlerde olduğu bazen hadis kitaplarında bir bab, bazen de Musannef ya da Sünen türü eserlerde olduğu gibi ilgili hadislerin toplandığı müstakil eserler şeklinde görünür. Bu haliyle, tedvinin Câmi‘, Musannef ve Müsned türü eserlerde şahit olduğumuz ve İbn Cüreyc (ö. 150/767), Ma‘mer b. Râşid (ö. 153/770), İbn Ebî Arûbe (ö. 156/773), Rebî‘ b. Sabîh (ö. 160/777),  Süfyân es-Sevrî (ö. 161/768), Mâlik b. Enes (ö. 179/795), Abdullah b. Mübârek (ö. 181/797) ve Abdürrezzâk b. Hemmâm (ö. 211/826-7) gibi isimlerin öncülük ettiği ikinci evresi, kısa bir süre sonra müstakil olarak tedvin edilecek ilimlerin nüvelerini barındırır.

Hicretin birinci asrında başlayan ve ikinci asrında büyük bir hız kazanan tedvin faaliyeti, İslam düşünce geleneğinin sonraki asırları için birçok açıdan ortak bir referans alanı meydana getirmiştir. Tedvin asrının ruhunu en iyi yansıtan tasvirlerden birine Kâtip Çelebi yer verir:

“İslam [fetihler yoluyla] yayılınca Müslümanların ellerinde tuttukları bölgeler genişledi ve sahabiler çeşitli bölgelere dağıldılar. Ayrıca fitne [Hz. Ali ve Muaviye ayrışması] baş gösterince görüşler farklılaşmaya, fetvalar çoğalmaya ve [sahâbe ve tâbiînin] büyüklerine başvuru artmaya başladı. Böylece hadis, fıkıh ve Kur’ân ilimlerinin tedvinine başlandı. Ulema nazar, istidlal, içtihat, istinbat, kaide ve asılların ortaya konulması, bab ve fasılları tertib ve ilimlerin meselelerini delilleriyle birlikte çoğaltmakla meşgul oldu. Ayrıca şüpheleri cevaplarıyla birlikte gidermek, vaz‘ ve ıstılahları tayin etmek, mezhep ve ihtilafları açıklamak o dönem alimlerinin uğraştığı şeyler arasındaydı. Bu gerçekten de önemli bir fayda ve dosdoğru bir fikir idi. [Tedvin ve meselelerle iştigal] ulemanın oldukça ilgisini çekiyor, onlara sevimli geliyor, hatta Hz. Peygamber’in “Bilgi bir av, yazı ise bağdır (=el-ilmu saydun, ve’l-kitâbetü kaydun), Allah size rahmet etsin, bilgilerinizi yazı ile kayıt altına altın” şeklindeki sözünde zikredilen zorunluluk sebebiyle, onlar bu işi kendileri için bir zorunluluk addediyorlardı.” 

Bir yandan Hz. Ali ve Muaviye taraftarları arasındaki çatışmanın doğurduğu ve imametten insanın özgürlüğü ve Tanrı’nın sıfatları meselelerine kadar uzanan sorular, diğer yandan Müslümanların dört halife ve Emevîler döneminde gerçekleşen fetihlerle Hicaz bölgesinden çıkarak 132/750 tarihine kadar Horasan, Bilâd-ı Şâm, el-Cezîre, Mâverâunnehir, Mısır ve Mağrip’e kadar ulaşmasının beraberinde getirdiği yeni sorular; Müslümanları, bu sorulara cevap teşkil edecek haberleri toplamaya, söz konusu haberlerin anlaşılmasıyla ilgili olarak sahâbe ve tâbiînin büyüklerine müracaata, tâbiîn ve sonraki nesli ise haberlerin nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili olarak çeşitli tevil ve akıl yürütme süreçlerini işletmeye yöneltti. Kâtip Çelebi’nin işaret ettiği nazar, istidlal, içtihat, istinbat fiillerinin tamamı, karşı karşıya kalınan yeni durumlarla nasslar arasında ortaya çıkan mesafenin nasslar üzerinde gerçekleşen düşünme, anlama, yorumlama ve hüküm çıkarma faaliyetleriyle kapatılmasını ifade etmektedir. Yeni durumlarla nasslar arasındaki mesafenin kapatılarak Müslümanlar için Dâru’l-İslâm’ı karakterize eden salâh düzeninin sürmesini sağlama çabası ise bizzat dînî ilimleri ortaya çıkaran ve onlara asıl işlevini yükleyen şey olmuştur. Nasslarda ifade edilen şeyin ne anlama geldiği sorusunu, bu anlamın işaret ettiği gerçeklik durumuna dair bir incelemeyle ilişkilendiren tevil çabası ise doğrudan doğruya insana, âleme, tanrıya, bilgiye, değere, dile ve varlığa dair bir soruşturmayı ortaya çıkarmıştır. Müslümanların soruları ve cevaplarını, başta İslam’ın yayıldığı kadim kültürel havzalar olmak üzere küre ölçeğinde anlamlı hale getiren şey, nasstan yola çıkmakla birlikte doğrudan şeylerin hakikatine doğru yönelen bu bakıştır. Böyle değerlendirildiğinde Müslümanlar için dînî düşüncenin, dîni olmayan bir düşüncenin de mevcut olduğunu ima eden bir yöne sahip olmayıp, bizzat varlığın kendisine, ilkesine ve gayesine dair sorular merkezinde eşyayı idrak etme çabası olduğunu söylemek gerekir. Nazar ve istidlal süreçleriyle meseleye dönüşen suallerin, belirli bir konu etrafında tasnif edilerek bu meselelerin delilleriyle birlikte o konu altında ele alınmasını sağlayacak ilke ve asılların vaz edilmesi, tedvin sürecinin ikinci aşamasına tekabül edecek şekilde sistematik bilimlerin tedvinini doğurmuştur. Bu çabalar etrafında nahivde Ebu’l-Esved ed-Düelî (ö. 69/688), aruz ve şiirde Halil b. Ahmed (ö. 175/791), kelamda Vâsıl b. Atâ’ (ö. 131/748), fıkıhta Ebû Hanîfe (ö. 150/767), tefsirde Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767), siyerde İbn İshak (ö. 151/768), hadiste Zührî (ö. 124/742), hadis usulünde Râmehürmüzî (ö. 360/971), zühd alanında Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797) ilk tasniflerde bulunmuşlardır.

Erken dönem tedvin ve tasnif süreçleri açısından önemli merkezler Mekke, Medine ve Yemen’in yanısıra Hz. Ömer döneminde ordugah olarak kurulmakla birlikte daha sonra gelişim gösteren Basra ve Kufe ile Emeviler’in başkent seçmesiyle birlikte önemi artan Dımeşk idi. Yukarıda isimleri zikredilen Ebu’l-Esved ed-Düelî, Halil b. Ahmed, Vâsıl b. Atâ’, Mukâtil b. Süleyman edeb-dil, kelam ve tefsir alanlarının kurucu metinlerini Basra’da telif etmişlerdir. Ayrıca tâbiîn ulemasından olup fıkıh, kelâm, tefsir ve tasavvuf gibi alanlarda kendisinden sonra gelen birçok ismi etkileyecek olan Hasan el-Basrî’nin (ö. 110/728) ders halkası da Basra’da bulunmakta idi. Onun talebelerinden Abdülvâhid b. Zeyd (ö. ykl. 133/750), Basra yakınlarındaki Abadân şehrinde tasavvuf tarihinin ilk tekkelerinden birini kurmuş, Abdülvâhid’in talebelerinden Ahmed Hüceymî de Basra’daki ilk tekkeyi kurarak civar bölgelerden gelen sufiler için bir merkez meydana getirmiştir. Kadın sufilerden Râbia el-Adeviyye’nin (ö. 185/801) de bu dönemde Basra’da bulunduğu hesaba katılacak olursa, Basra’nın zühd hareketleri için en önemli merkezlerden biri haline geldiğini söyleyebiliriz. Kelam ve dil bilimlerinin kurucu metinlerinin verildiği bir merkez olarak Basra, klasik dönemde hem kelam hem de dil bilimlerinde Basriyyûn şeklinde adlandırılan ekollere kaynaklık etmiştir. Vâsıl b. Atâ ve Amr b. Ubeyd (ö. 144/761) ile Basra’da başlayan Mutezile kelamı, Ebu’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 227/841), İbrahim en-Nazzâm (ö. 231/845), Amr b. Bahr el-Câhız (ö. 255/868), Ebû Ali el-Cübbâî (ö. 303/915) ve onun oğlu Ebû Hâşim el-Cübbâî (ö. 321/933) ile Basra’da devam etmiş, Bişr b. Mu‘temir’in (ö. 210/825) öncülüğünde tesis edilen Bağdat okuluyla nispeten farklılıklar arz eden bir yapı kazanmıştır. Diğer taraftan dil bilimleri alanında, daha çok Arap dilinin saf halini muhafaza ettiği düşünülen belirli bedevî Arap kabilelerinin lügatlerini ve onlardan edindikleri rivayetleri merkeze alarak bunlar üzerinde teorik çalışmalar yürüten Basra dil okulu, el-Hadramî (ö. 117/735), İsa b. Ömer es-Sekafî (ö. 149/766), Ebû Amr b. Alâ (ö. 154/771), Halîl b. Ahmed (ö. 175/791), Sibeveyhi (ö. 180/796), Yunus b. Habîb (ö. 182/798), Ahfeş (ö. 215/830), el-Müberrid (ö. 286/900), Ebu Saîd es-Sîrâfî (ö. 368/979)  gibi isimler tarafından temsil edilmiştir. Basra ile birlikte erken dönem İslam tarihinde oldukça önemli bir yere sahip şehirlerden biri olan Kûfe, bir yandan dil diğer yandan da hususi bir tefakkuh geleneğine ev sahipliği yapmıştır. Ruâsî (ö. 187/803), Kisâî (ö. 189/305), Ferrâ’ (ö. 207/822) ve Ebü’l-Abbâs Sa‘leb (ö. 291/904) gibi dilcilerce temsil edilen Kûfe dil okulu, Basriyyûn’un aksine dil malzemesini teminde belirli bedevi kabileleriyle sınırlamaya gitmemiş genel olarak bütün Arap kabilelerini kaynak olarak kabul etmiş ve çalışmalarını büyük ölçüde bu rivayetlerin derlenmesi ve sistematik bir biçimde sunumuna hasretmiştir. Buna mukabil Kûfe’de gelişen fıkıh geleneği daha çok re’y ve istidlâle dayalı bir gelişim göstermiştir. Suyûtî’nin tedvin ve tasnif süreçlerini anlatırken Ebû Hanîfe’nin Kûfe’de fıkhı ve re’yi tedvin ettiğini söylemesi bu açıdan önem taşır. Kûfe tefsir ve fıkıh okulunun kurucusu olarak görülen Abdullah b. Mes‘ûd’dan (ö. 32/652-3) başlayarak Alkame b. Kays (ö. 62/682), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Hammâd b. Ebî Süleymân (ö. 120/738) ve Ebû Hanife (ö. 150/767) ile devam eden gelenek daha sonra Ebû Hanîfe’nin öğrencileri aracılığıyla sürmüştür. Özel olarak Kûfe, genel olarak Irak bölgesinde gelişen ehl-i rey okuluna mukabil, özel olarak Medine genel olarak da Hicaz bölgesinde Mâlik b. Enes’in (ö. 179/795) temsil ettiği bir ehl-i hadis okulu ortaya çıkmıştı. Bu okul re’yi neredeyse tümüyle dışta bırakan katı ehl-i hadis yaklaşımlarının ötesinde, re’y unsurlarını da barındıran bir yapıya sahipti. Hz. Ömer, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Ömer, Hz. Osman, Hz. Aişe ve Abdullah b. Abbas gibi sahabiler başta olmak üzere, önde gelen fakih sahabilerin kaynaklık ettiği ve Saîd b. Müseyyeb, Ebû Bekir b. Abdurrahmân, Urve b. Zübeyr b. Avvâm, Hârice b. Zeyd gibi tâbiîn dönemi fakihlerince geliştirilen, nihayet Nâfi‘, Zührî, Rebîatürre’y, Yahyâ b. Saîd kanalıyla İmam Mâlik’e kadar gelen bu gelenek, başta hadisler olmak üzere bu hadislerin anlaşılması etrafında oluşan sahâbe icmâına dayalı bir şekilde hüküm çıkarma ve tevil yolunu seçmiştir.

Teşekkül dönemi kelam düşüncesini teorik bakımdan yönlendiren en önemli mesele, Tanrı-âlem ilişkisiydi. İnsan eylemleri de dahil olmak üzere alemdeki her şeyin Tanrı ile ilişki içerisinde nasıl anlaşılıp yorumlanabileceği yönündeki merak, kelâmî düşüncenin özünü oluşturur. Bu anlama çabası kelamcıları sadece büyük günah meselesinin doğurduğu “insan fiilleriyle Tanrı’nın iradesi arasında nasıl bir ilişki vardır?” sorusuna ve bununla ilişkili bir biçimde iman, amel, irade hürriyeti, istitaat, kudret, kader ve cebr gibi konulara değil, aynı zamanda “âlemin varlığıyla Tanrı arasında nasıl bir ilişki vardır?” sorusuyla irtibatlı bir biçimde hudus, değişim, zaman, cisim, cevher, araz gibi konulara da yönelmiştir. Tanrı’nın alemle ilişkisinin gerçek niteliğinin ne olduğu ve böyle bir ilişkiyi mümkün kılacak ne tür bir doğası bulunduğu soruları ise ilahî sıfatlar, zat-sıfat ilişkisi ve tevhidin mahiyeti gibi konuların ele alınmasını sağlamıştır.  Esasen erken dönem kelamcıları için bu soruşturmalar, ilgili durumlara dair nassların nasıl anlaşılması gerektiği sorusuyla birlikte yürümüştür. Bununla birlikte, yukarıdaki satırlarda işaret edildiği üzere, nasslarda ifade edilen şeyin ne anlama geldiği sorusunu bu anlamın işaret ettiği gerçeklik durumuna dair bir incelemeyle ilişkilendiren tevil çabası, doğrudan doğruya şeylerin kendinde durumlarına yönelik bir araştırmayı ortaya çıkarmıştır. Buna ilaveten Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşması ve başka dînî gruplara karşı İslam inancını savunma veya anlatma ihtiyacı neticesinde, nassın yerine ortak bir bilgi kaynağı olarak akla müracaat edilmesi gerektiğini düşünen Mutezile kelamcıları, meseleleri aklî istidlaller aracılığıyla ele almaya ve ortak aklî ilkelere dayanarak akıl yürütmeye başladılar. Böylece bilginin mahiyeti, kaynağı ve türleri, akıl, doğruluk, gerekçelendirme gibi epistemolojik meseleler kelam ilminin diğer meselelerini doğru bir şekilde ele almak için zorunlu bir mukaddimeye dönüştü. Ayrıca bu süreç temsil, gaibin şahide kıyası, sebr ve taksim gibi ortak akıl yürütme formlarının kelamcılar için bir yöntem haline gelmesini netice verdi.     

İslam düşünce tarihinin temel sac ayaklarından biri olan tasavvufu doğuracak olan teşekkül dönemi zühd hareketlerini yönlendiren temel mesele ise Tanrı-insan ilişkisi idi. İlk zahidler dindarlığın özünü Allah’a yaklaşma, her türlü gösterişten uzak bir biçimde onun rızasını kazanma ve dünyayla ilişkide belirli bir mesafeyi koruma çabasının oluşturduğunu söylemekteydiler. İslam toplumunda çeşitli nedenlerle artan zenginleşmenin bir tür yozlaşma olarak değerlendirilebilecek şekilde dünyevileşmeyi doğurduğunu, bununsa insanların dindarlığın özünü kaybetmesine ve ibadetlerin nihai maksadını unutmasına yol açtığını vurgulayan zahidler rıza, tevekkül ve kesb gibi olguların hakikati üzerinde durdular. Ayrıca zahidler daha sonra bir “hâl” ilmi olarak tasavvufu ortaya çıkaracak şekilde; bir yandan kulun her türden fiilini Allah’a nispetle idrak ederek bu fiilleri yönlendiren hallerden bahsetmiş, diğer yandan fıkıh ve kelam gibi din ilimlerini  kulun gayesine nispetle değerlendirip sahibini dindarlaştırmayan bir sözler (kîl u kâl) yığını olarak görerek eleştirmiş ve ilmin, sahibinde dönüşüm yaratan bir hal olduğuna vurguda bulunmuşlardır.

Klasik Dönem: III/IX-V/XI. asırlar        

İslam düşünce geleneğinin sonraki dönemlerinde dil, kelam, felsefe, mantık, usul gibi alanlarda telif edilecek metinler için hem mesail hem de bölümler düzeni açısından klasikleşecek metinlerin oluştuğu bu evre, İslam ilimler tarihi açısından mütekaddimîn dönemi olarak da bilinir. Hem sonraki dönemlere tekaddüm etmesi hem de bu dönemler boyunca atıf konusu olacak kadim metinlere işaret etmesi açısından mütekaddimîn adlandırması, bilimlerin kurucu ve öncü isimleri ile metinlerinin ortaya çıktığı dönemi ifade eder.

132/750 senesinde Emevîler’in yıkılarak yerine Abbâsî halifeliğinin geçmesinden kısa bir süre sonra 145/762’de ikinci Abbâsî halifesi Mansûr tarafından inşa edilen Bağdat, klasik dönem boyunca ortaya konulacak ilmî birikimi temsil eden ve taşıyan bir merkezdir. Öyle ki birkaç asır içerisinde Bağdat ve çevresinde üretilen literatür, yirminci değin ortak referans alanı olmaya devam edecek birikimi ortaya çıkarmıştır.  Halife Mansûr’un tanımlamasıyla “Dicle ile Fırat arasında kalan bir ada olarak Bağdat”; bir yandan Dicle boyunca aşağı doğru inerek Nusaybin, Musul, Diyâr-ı Rebîa, Azerbaycan ve Ermeniyye’den gelen Kuzey kaynaklı kadîm birikime, diğer taraftan güneydeki körfezden yukarı çıkarak Kufe, Vâsıt, Basra, Ubulle, Fars, Umman, Yemâme ve Bahreyn’den ulaşan erken dönem İslam bilimleri birikimi ile Fars geleneğine, ayrıca Bağdat’ın batısında bulunan Fırat’a ulaşarak aşağı doğru inen Diyâr-ı Mudâr, Rakka, Şam, Kahire-İskenderiye kaynaklı antik-helenistik birikime ve nihayet Cebel, Isfahan ve Horasan bölgeleri üzerinden intikal edecek dinamik Türkî geleneğe ev sahipliği yaparak onları kendi potasında eriten bir havzaya dönüşmüştür. Bu haliyle Bağdat Abbâsîler’in inşa ettiği, malların ve fikirlerin serbest dolaşımını sağlayan barış ortamının taşıdığı her türden değerin birikerek işlendiği bereketli bir rahim halini almıştır.

İslam düşünce geleneğinin teşekkülü açısından Abbâsîler’in bir önemi, Emeviler döneminde fetihler aracılığıyla gittikçe genişleyen sınırların iyice belirgin hale gelmesi ve artık yeni fetihler yerine daha çok bu sınırlar dahilindeki coğrafyanın işlenmesi yönünde çaba sarf edilmesidir. Ayrıca Abbâsîler’in bu geniş coğrafyadaki arap olmayan unsurlara da alan açarak imparatorluk yapısı içerisinde yer vermeleri, Bağdat’ta entelektüel açıdan zengin bir etkileşim ortamını mümkün kılmıştır. Bu noktada Abbâsî halifelerinin komşu kültür ve medeniyet havzaları içerisinde üretilen bilimsel birikimin Arapçaya aktarılması hususunda oynadıkları hayati rolden de bahsetmek gerekir. Klasik dönemin ruhunu yansıtacak şekilde Mansûr, Mehdî, Hârûnürreşîd, Mu‘tasım ve Me’mûn gibi halifelerin dünyasında “bilgi” daima kurucu ve yönlendirici bir role sahipti. Tedvin asrı ulemasında görülen, Kâtip Çelebi’nin dikkat çektiği, bilgiyi kayda geçirerek kalıcı hale getirme yönündeki canlı arzu, Klasik Dönem ulemasında meseleleri konuları aracılığıyla tasnif etme ve tasnif edilmiş mesaili bablara ayırma yönündeki çabalara dönüştü. IV/X. asır Bağdat’ında yaşamış bilim ve felsefe tarihçisi İbnü’n-Nedîm (ö. 385/995 [?]) bu yoğun telif faaliyetiyle birlikte Arapçada oluşan devasa birikimi el-Fihristü’l-ulûm adlı eserinde ayrıntılı bir biçimde tanıtır. Klasik dönemde bilginin İslam toplumu açısından nasıl bir kurucu role sahip olduğunu mekânlar, kurumlar, toplumsal yapılar, hadiseler ve alışkanlıklar üzerinden okuma imkânı vererek klasik dönem bilginlerinin dünyasına nüfuz etmemizi sağlayan metinler ise Câhiz (ö. 255/868), Ebü’l-Ferec el-isfahanî (ö. 356/967) ve Ebû Hayyân et-Tevhîdî (ö. 414/1023) gibi edîbler tarafından telif edilmiştir. Câhiz’in Kitâbu’l-hayevân ve el-Beyân ve’t-tebyîn adlı eserlerinin yanısıra gündelik yaşamın farklı boyutlarına teorik bir nazarla bakan risaleleri, Isfahanî’nin el-Eğânî’si, Tevhîdî’nin el-Mukâbesât, el-İmtâ‘ ve’l-muânese ve el-Besâir gibi eserleri klasik dönemin ruhunu tüm boyutlarıyla mükemmel bir biçimde gözler önüne serer.

III/IX. asırda Mutezilî kelam geleneği artık sadece Basra’da değil, Bağdat’ta da etkin hale gelmeye başlamış ve kendine özgü yapısıyla Bağdat Mutezilîler’i bir okul halini almıştır. Allâf (ö. 227/841), Nazzâm (ö. 231/845), Câhiz (ö. 255/868), Ebû Ali (ö. 303/915) ve Ebû Hâşim el-Cübbâî (ö. 321/933) gibi isimler tarafından temsil edilen Basra Mutezilesi, Abbâsîler döneminde de güçlü yapısını korumayı sürdürmüş, özellikle teorik katkılar açısından Mutezilî geleneğin merkezi olma rolünü üstlenmiştir. Öte taraftan Bişr b. Mu‘temir (ö. 210/825) tarafından Bağdat’ta temsil edilmeye başlanılan Mutezilî gelenek, Ebû Mûsâ el-Murdâr (ö. 226/841), Sümâme b. Eşres (ö. 213/828), Ca‘fer b. Mübeşşir (ö. 234/848-9), Ca‘fer b. Harb (ö. 236/850-1) ve Ebû Ca‘fer el-İskâfî (ö. 240/854) gibi isimlerle birlikte uzunca bir süre Bağdat’taki entelektüel ve siyâsî atmosfere hakim olmuştur. Bağdat’ı önceleyecek şekilde Basra Mutezilesi, Abbâsîler’in erken döneminde başlayan tercüme faaliyetleriyle Arapçaya taşınan Antik-Helenistik felsefî birikimin farkındaydı. Söz gelimi İbn Mukaffa (ö. 139/757) oldukça erken bir dönemde Forfiriyus’un Eissagoge’si ile Aristoteles’e ait Kategoriler, Yorum Üzerine ve Birinci Analitikler’i tercüme ya da ihtisar etmişti. Diğer taraftan Halife Mehdî (ö. 169/785) döneminde Aristoteles’in İslam dünyasında Cedel olarak bilinen Topikler’i, Hârunürreşîd (ö. 193/809) döneminde ise Fizik’i Arapçaya tercüme edilmişti. Vâsıl ve Amr’dan sonra Mutezilenin gerçek kurucularından biri olarak kabul edilen Allâf, tercüme edilen Antik birikime yaslanarak sonraki dönem kelam geleneğini baştan sona etkileyecek bir doğa teorisine ulaştı: Atomculuk. Cisimlerin bölünemeyen parçalardan oluştuğunu ve bu parçaların biraraya gelmesinin oluşu, ayrılmasının ise bozuluşu meydana getirdiğini söyleyen Allâf, söz konusu atomların sonlu ve sınırlı olduğunu ispat ederek âlemin de sonlu ve sınırlı olduğunu ispata yöneldi. Oluştuğu temel bileşenler gibi alemin sonlu ve sınırlı olduğunu ispat, onun hâdis olduğunu göstermeyi amaçlamaktaydı. Böylece Allâf atomcu teoriyi âlemin hudusunu ve bir muhdisi bulunduğunu ispat etmek için ustalıklı bir şekilde kullandı. Onun geliştirdiği atomculuk ve buna dayalı hudus teorisi, daha sonra Eş‘arî ve Mâturîdîler de dahil olmak üzere kelam geleneğinin ayırt edici vasıflarından biri haline geldi. Ayrıca Allâf, sonraki kelamcılar tarafından cedel ilminin de kurucusu kabul edilecek şekilde, kelamdaki ikna ve istidlal yöntemleriyle ilgili kurucu katkılar yaptı, bilginin kaynaklarını epistemolojik değeri açısından belirli bir tasnife tabi tutarak akıl ve haber arasındaki ilişkinin doğasına dair teorik değerlendirmelerde bulundu. Bilgi kaynağı olarak önce aklı, sonra haberi vaz eden yaklaşımıyla Allâf özel olarak Mutezilî yaklaşımın oluşumuna önemli bir katkıda bulundu. Allâf’tan sonra Mutezile’nin en önemli isimlerinden biri olan Nazzâm özellikle doğa teorisi açısından oldukça önemli teoriler geliştirerek, sonraki dönem felsefe ve kelam geleneğine güçlü bir tartışma alanı miras bıraktı. Allâf’ın geliştirdiği atomcu düşünceye karşı çıktığı bilinen Nazzâm, buna uygun şekilde atomcu olmayan bir hareket ve oluş teorisi geliştirdi. Bölünemeyen parça görüşünü reddedip, cisimlerin bilkuvve sonsuza kadar bölünebileceğini kabul eden Nazzâm, bu yaklaşımı dolayısıyla Zenon’unkine benzer paradokslara ulaştı: Şayet hareket varsa, bu sonsuz bir mesafenin katedilmesini gerektirecektir, oysa sonsuz bir mesafenin tüm parçalarının katedilerek geçilmesi imkânsızdır. Nazzâm, bu imkânsızlıktan yola çıkarak hareketin tek mümkün yolu, mesafelerin sıçrama (tafra) yoluyla geçilmesi olduğunu ifade etti. Diğer taraftan yine atomcu olmayan yaklaşımla uygun bir şekilde, şeylerin meydana gelişinin bizzat cisimlerde saklı (kâmin) bulunan sonsuz kabiliyetlerin zuhuruyla mümkün olduğunu söyledi. Buna göre Tanrı tıpkı insana sırası geldiğinde her fiilini gerçekleştirebilmesini mümkün kılacak toptan bir kudret verdiği gibi, cismin içine de her türden oluş ve değişime kaynaklık edebilecek özellikleri bir kerede yerleştirmiştir ve bir cisimde gerçekleşen çeşitli değişim ve dönüşümler onda saklı bulunan güçlerin zuhurundan ibarettir. Her ikisi de sonraki dönemlerde güçlü taraftarlar bulmasa da, bu iki teori filozof ve kelamcıları çokça meşgul ederek İslam düşünce tarihi boyunca hareket ve oluş sorununa dair alternatif bir yaklaşım olma gücünü korumuştur. Nazzâm’ın birçok görüşünü paylaşan Câhiz, Mutezile’nin III/IX. asırdaki en güçlü kalemlerinden biridir. Edîb yönüyle öne çıkan Câhiz’in metinleri, klasik dönem İslam entelektüel tarihinin en canlı şahitlerinden biridir. Söz konusu metinler bir yandan Câhiz’in Mutezilî teoriyi gündelik hadiselerden doğa durumlarına kadar birçok olguya nasıl maharetle uyguladığını gösterirken, diğer yandan canlı entelektüel merakın ulaştığı uzak noktaları gözler önüne sermekte, bilginin söz konusu dönemde toplumsal düzeyde çeşitli boyutlarıyla nasıl üretilip gündelik olana mal edilebildiğini ortaya koymaktadır.

III./IX. asrın sonuna doğru Basra’daki Mutezilî okulun başında Ebû Ali el-Cübbâî (ö. 303/915)  bulunmaktaydı. Daha sonra oğlu Ebû Hâşim’le (ö. 321/933) Basra’da devam edecek olan bu gelenek, Ebû Ali’nin öğrencilerinden olmakla birlikte daha sonra Sünnî kelamın kurucularından biri haline gelecek Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî’nin (ö. 324/935-6) ciddi bir meydan okumasına maruz kaldı. Ebu’l-Hasan el-Eş‘arî, daha önce Bağdat Mutezilesi’nin siyasi erk üzerindeki etkisiyle baskı altına alınan ve halku’l-Kur’ân görüşünü kabul etmeyen Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Ebû Saîd ed-Dârimî (ö. 280/894) ve Buhârî (ö. 256/870) gibi ehl-i hadis ulemasının geliştirdiği çizgide bir akaid düşüncesinden hareket etti. el-Eş‘arî’nin Mutezile’den ayrılışını tahkiye eden temsil kabiliyeti yüksek bir anlatı, onun geliştirdiği kelâmî tutumla Mu‘tezîlî yaklaşım arasındaki farkı ortaya koyması açısından önem arz eder. Hocası Ebû Alî el-Cübbâî’ye yönelttiği, ihve-i selâse (üç kardeş) meseli olarak bilinen ve Allah’ın kulları için en uygun ve faydalı olanı yaratmak zorunda olduğu şeklindeki Mu‘tezîlî ilkeyi tenkit etmeyi amaçlayan soru, Mu‘tezile geleneğini iki açıdan eleştiri altında bıraktı. Bunlardan birincisi Mu‘tezile’nin Tanrı’nın fiillerini aklî ilkelerle bağlamak suretiyle ulaştığı, kulların menfaatini gözetip buna göre fiilde bulunmanın Tanrı için zorunlu olması anlamında aslah ve onun ulûhiyyetinin aklen gerektirdiği fiillerde bulunmasının zorunlu olması anlamında vücûb ale’llâh düşüncelerinin tutarsızlığıyla ilgiliydi. el-Eş‘arî’nin bu yöndeki eleştirisinin elde ettiği başarı argümanının mantıksal tutarlılığından değil, belki daha çok Tanrı’nın şu ya da bu ilke icabı fiilde bulunmaya mecbur olduğu tasavvurunun Müslümanların genelinin ulûhiyet anlayışıyla uyumsuz olmasıydı. İkincisi ise Mu‘tezilenin ayırt edici vasfı olarak öne çıkan akıl-nass ilişkisiyle ilgilidir. Mu‘tezile’nin İslam kelâmı açısından hem başarısı hem de zaafı aynı noktadan kaynaklanır: nassların aklî istidlaller aracılığıyla tevili. İlk bakışta kelam ilminin tümel bir disiplin olarak ortaya çıkmasını ve Müslümanların dolaysız bir şekilde şeylerin hakikatlerine dair soruşturmalarda bulunmalarını sağlayan bu çaba, aynı zamanda Mu‘tezile’nin aklî ilkelere dayanılarak elde edilen sonuçları nassların anlaşılması için temel kriterler haline getirmesine neden oldu. Bu ise çeşitli yollarla takip edilen aklî istidlallerin neticelerinin nasslara dayatılması ve söz konusu neticelerden farklı tevillerin yanlışlanarak siyasi baskı araçlarıyla dışlanması gibi sonuçları doğurdu. el-Eş‘arî başlangıçta Bağdat’ta Ahmed b. Hanbel ve diğerleri tarafından temsil edilen ehl-i hadis yaklaşımını esas alarak hareket etse de, daha sonra nassların teviliyle ilgili olarak Sünnî yaklaşımı tayin edecek bir anlayış ortaya koydu. Bu anlayış nassı esas almakla birlikte, nasslarda ifade edilen şeyin ne anlama geldiği sorusunu bu anlamın işaret ettiği gerçeklik durumuna dair bir incelemeyle ilişkilendirir ve bu inceleme neticesinde elde edilen sonucu nassın doğrudan lafzî delaletleriyle uyum içerisinde değerlendirir. Bu çerçevede aklî istidlalin elde ettiği ilkeler mutlak ve evrensel kabul edilerek nassa ve nassın yorumcularına dayatılmaz, bilakis nassın kendisi aklî istidlal aracılığıyla evrenselleştirilmeye ve her dönemde yeniden yorumlanarak anlam ve gerçeklik arasındaki mesafe kapatılmaya çalışılır. el-Eş‘arî’nin bu yaklaşımı, köklerini daha önce İbn Küllâb el-Basrî (ö. 240/854[?]), Ebû Ali el-Kerâbîsî (ö. 248/862), Ebü’l-Abbâs el-Kalânîsî (IV/X. yy. başları) ve Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) gibi daha erken dönemde yaşamış ve Sünnî kelamın nüvelerini barındıran isimlerde bulur. el-Eş‘arî zikredilen yaklaşımı yaygınlaştırmak suretiyle, bir yandan Mu‘tezîlî anlayışın kırılmasına diğer yandansa tevili dışlayıcı bir tutum sergileyen katı ehl-i hadis anlayışının Sünnî çizgi açısından kenarda bırakılmasını sağlamıştır. Mu‘tezile ve Eş‘arî gelenek arasındaki ilişkiyle ilgili vurgulanması gereken bir husus, fâil-i muhtâr tanrı tasavvuru ile nassı merkeze alarak onu evrenselleştirmeye çalışan tevil anlayışı tahkim edildikten sonra Mu‘tezilî gelenek içerisinde ortaya konulmuş birçok teorinin daha sonra Eş‘arî veya Sünnî metinler içerisinde yer bulduğudur. el-Eş‘arî’nin görüşleri, daha sonra İbn Mücahid et-Tâî (ö. 370/980), Ebü’l-Hasan el-Bâhilî (ö. 370/980), İbn Fûrek (ö. 406/1015), Ebû İshak el-İsferâînî (ö. 418/1027) ve Bakıllânî (ö. 403/1013) gibi öğrencileri ve takipçileriyle İslam dünyasında iyice yaygınlaştı. el-Eş‘arî ile yaklaşık olarak aynı dönemde, Gazneliler’in hakimiyeti altındaki bir bölgede Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) Sünnî kelam geleneğinin ikinci büyük okulunu kurdu. Kitâbu’t-tevhîd ve Te’vîlât adlı eserleri, Kûfe’deki re’y okulunun kurucu ismi Ebû Hanîfe’nin takipçileri Ebû Mutî‘ el-Belhî (ö. 199/814) ve Ebû Mukâtil es-Semerkandî (ö. 208/823) gibi isimlerce işlenerek Ebû Bekr el-Cüzcânî (III/IX. asrın ikinci yarısı) ve Ebû Nasr el-İyâzî (ö. 260/874) tarafından Mâverâunnehir bölgesine aktarılan Hanefî anlayışın vârisidir. Bu gelenekle uyumlu bir şekilde Mâtürîdî, nassın tevilinde aklî istidlal süreçlerinin merkezîliğine vurguda bulunarak, bilgi ve varlık bahislerini Hanefî gelenekten tevarüs ettiği akaid geleneğinin mukaddimesi haline getirdi. Böylece sistemli bir kelam düşüncesi ortaya koyan Mâtürîdî’nin düşünceleri, sonraki asırlarda Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Ebü’l-Yusr el-Pezdevî (ö. 493/1099) ve Ebu’l-Muîn en-Nesefi (ö. 508/1115) tarafından devam ettirilerek sistemleştirildi.

İslam dünyasında oldukça erken bir dönemde başlayarak nassın tevilinden eşyanın hakikatine doğru evrilen nazarî soruşturmalar, Müslümanları, fethedilen bölgelerde üretilmiş felsefî-bilimsel birikimin muhatabı haline getirmişti. Bilindiği üzere Müslümanlar oldukça erken bir dönemde Sasani-Pers uygarlığının yerleştiği ana havzayı hakimiyeti altına almış, Antik-Helenistik birikimi taşıyan ve Doğu Roma İmparatorluğu’na ait birçok bölgeyi fethetmiş, Orta Asya, Hint ve Çin havzalarıyla başta ticaret olmak üzere çeşitli yollarla ilişkiye geçmişti. 130/750 senesinde Abbâsî Halifeliğinin kuruluşuna geldiğimizde, kadim dünyanın merkezine Müslümanların yerleştiği görülebilirdi. Fetihler, İslam dünyasında teşekkül ederek olgunlaşan nazarî gelenek, giderek zenginleşerek farklı unsurlardan oluşmaya başlayan Abbâsî imparatorluk yapısının beraberinde getirdiği ihtiyaçlar ve bizzat İslam inancının bilgiye teşvik eden içkin yapısı, Müslümanları komşu kültür ve medeniyet havzaları içerisinde üretilen felsefî-bilimsel birikimi Arapçaya aktarmaya sevk etti. I/VII. ve II/VIII. asırlarda teşekkül etmiş İslam ilimler geleneği, tercüme etkinliğiyle birlikte İslam dünyasına aktarılan Antik birikimin anlaşılması ve yorumlanması için bir zemin teşkil etmişti. Dolayısıyla İslam dünyasına intikal eden Fizik, Matematik, Mantık ve Metafizik bilimlerin boş bir levhaya değil, yeni bir coğrafyaya, dile, kültüre ve bilimler geleneğine taşındığını vurgulamak gerekir. Bu, şu anlama gelir: Müslümanlar, Aristotelesçi mantık ve fizik, Yeni-Eflatuncu metafizik, Öklidçi geometri, Batlumyusçu astronomi ve Galen tıbbı ile temel içeriği belirlenmiş Antik açıklayıcı çerçeveler ile kendi aslî metafizik ilkeleri ve tedvin asrında teşekkül eden  kurucu hafızaları üzerinden ilişkiye geçmiştir. Bu temel zemin üzerinde gerçekleşen karşılaşma tecrübesi, özellikle aklî ilimler tarihi açısından küre ölçeğinde ciddi bir kırılma yarattı. Felsefî ilimlerin bin yılı aşkın bir süredir Yunancada yanan ışığı sadece Arapçaya intikal etmiş olmakla kalmadı, Antik geleneği unutturarak klasikleşecek yeni bir aklî ilimler literatürü ortaya çıktı.

İslam dünyasında Kindî (ö. 252/866) ile başlatılan felsefî gelenek, iki asır içerisinde kendi klasiklerini oluşturarak felsefenin farklı disiplinlerinde kurucu metinler ve teoriler inşa etmiştir. Bağdat merkezli bir felsefî etkinliğin merkezinde bulunan Kindî, metafizik, fizik, kozmoloji, psikoloji, bilgi felsefesi ve ahlak gibi alanlarda İslam felsefesi tarihinin ilk metinlerini vermiştir. Metafiziğin konusunu  “İlk Gerçek” olarak adlandırdığı tanrı olarak belirleyen bakış açısı, dînî ve insânî bilgi olarak tefrik ettiği bilgi türleri açısından dînî veya nebevî bilginin insânî bilgiden üstün olduğuna dair görüşü, âlemin yoktan yaratıldığı yönündeki kozmolojik kabulü, nihayet dinî ve felsefî bilgi arasında tam bir uyum bulunduğu yönündeki değerlendirmesi Kindî’yi hususi bir felsefî bakış açısının temsilcisi haline getirmiştir. Kendi döneminde tercüme edilen metinleri bahse konu temel ilkeler etrafında yorumlayan Kindî, bu yorumla ilişkili bir çizginin oluşmasına imkân sağlamıştır. Özellikle Ahmed b. Tayyib es-Serahsî (ö. 286/899), Ebû Zeyd el-Belhî (ö. 322/934) ve Ebu’l-Hasen el-Âmirî gibi filozoflarca takip edilen bu düşünce çizgisi özellikle Horasan bölgesinde etkili olmuştur. Bağdat’ta yoğunlaşan felsefî etkinlik Kindî sonrasında gerçek temsilcisini Ebû Nasr el-Fârâbî’de (ö. 339/950) bulmuştur. Mantık ilminin İslam dünyasındaki gerçek kurucusu olması itibariyle “ikinci üstat” (el-mu‘allim es-sânî) olarak adlandırılan Fârâbî, sadece mantık ve bilgi felsefesi alanında değil metafizik, kozmoloji, ahlak ve siyaset teorisi  alanlarında kurucu metinler telif etmiştir. Bu yönüyle Fârâbî’nin Arapça felsefî terminolojinin yerleşik hale gelmesini sağladığı ve Antik dünyadan intikal eden birikimin sistemli bir biçimde nasıl yorumlanacağına dair tutarlı bir çerçeve ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. En açık haliyle Fârâbî’de kendisini gösteren tasavvur-tasdik ayrımı ve mantığın meselelerinin bu ayrım etrafında kurgulanarak tasnif edilmesi, mantık biliminin Fârâbî’den sonraki tarihini tayin edici bir etkiye sahip olmuştur. Diğer taraftan felsefenin kadim meselelerinden birlik ve çokluk ilişkisini metafizik, kozmolojik ve mantıksal düzeyde çözme yönündeki teşebbüsleri, kendisine özgü bir sudur teorisiyle sonuçlanmıştır. Maddesini Aristoteles’in Lambda kitabındaki hareket ettirici akıllar teorisi ile Batlamyusçu felekler teorisinden, suretini Yeni-Eflatuncu ilâhî feyz öğretisinden alan bu teori, ana yapısı itibariyle İbn Sînâ’dan Sühreverdî ve İbn Arabî’ye kadar birçok büyük düşünürün aynı mesele etrafındaki çözümlerini etkilemiştir. Fârâbî’nin başta Ârâu Ehli’l-Medîneti’l-fâzıla olmak üzere ahlak ve siyaset felsefesi alanında telif ettiği metinler ise insânî yetkinleşmenin ahlâkî, siyâsî ve metafizik boyutlarını güçlü bir biçimde ortaya koyarak, ahlak ve siyaset biliminin sonraki dönemde izlediği seyri tayin etmiştir. Onun ahlak ve siyaset bilimini, ilkelerden varoluş olarak nitelendirilebilecek birinci yetkinlikte temelini bulan ve insana özgü mutluluğun elde edilmesiyle eşanlamlı görülen ikinci yetkinlikleri kazanma süreci olarak değerlendirmesi, bu düşünceye uygun bir şekilde ahlak bilimini metafizikte temellendirmesini mümkün kılmıştır. Bu ise ahlak ilminin belki de ilk defa bu kadar güçlü bir biçimde evrensel olarak temellendirilebilmesini sağlamış ve söz konusu teşebbüs İslam ahlak felsefesi açısından güçlü bir gelenek ortaya çıkarmıştır. Fârâbî sonrasında Bağdat ve çevresinde Yahyâ b. Adî (ö. 363/974), Ebû Süleyman es-Sicistânî (ö. ykl. 391/1001), İsa b. Zur‘a (ö. 398/1008), İbnü’l-Hammâr (ö. 407/107), Ebû Hayyân et-Tevhîdî (ö. 414/1023) ve İbn Miskeveyh (ö. 421/1030) gibi filozofların temsil ettiği geniş bir felsefe çevresi teşekkül etmiştir. Bunlardan özellikle Yahyâ b. Adî çevresinde oluşan ve önemli bir kısmı Hristiyan olup Aristoteles’in metinlerini tercüme-şerh faaliyetine yoğunlaşan bir grup, daha sonra İbn Sînâ tarafından Batılılar (Mağribiyyûn) şeklinde adlandırılacaktır. İbn Sînâ’nın Batılılar olarak adlandırdığı bu grup, Aristoteles’in metinlerini daha çok İskender ve Themistius üzerinden gelen yorum geleneği üzerinden anlamış ve doğa-hareket merkezli varlık anlayışları dolayısıyla İbn Sînâ’nın eleştirilerine konu olmuştur.

Klasik dönemdeki felsefî-bilimsel canlılığın merkezi olan Bağdat’ın nispeten uzağında bir bölgede, Horasan’da eserlerini veren İbn Sînâ, İslam felsefesi tarihi açısından gerçek anlamda klasikleşen metinlerin yazarı olmuştur. Felsefî ilimlerin tamamını kuşatan Eş-Şifâ adlı ansiklopedik eseriyle kendisinden önceki bütün felsefî birikimi kuşatarak yeniden inşa etmeye girişen İbn Sînâ, kendisine özgü varlık, doğa, nefs ve bilgi teorilerini son eserlerinden biri olan el-İşârât ve’t-tenbîhât’ta özetlemiştir. Onun çeşitli telif formlarında yazdığı yüzü aşkın metinde, kendisinden önce başarılamamış bir şekilde matematik, fizik, metafizik ve mantık bilimlerini bütüncül bir biçimde ele alarak kuşatıcı teliflerde bulunması; başta metafizik, mantık ve fizik olmak üzere felsefî ilimlerin yeniden kuruluşunu sağlayacak şekilde yaptığı tasnifsel müdahaleler; varlık-mahiyet ve zorunluluk-imkân ayrımları etrafında Antik-Helenistik birikimden tevarüs ettiği temel problemlere getirdiği yeni çözümler ve nihayet varlık, nefs, doğa ve bilgi teorileri açısından kelamcılara yönelttiği eleştiriler, İbn Sînâ’yı nazarî düşünce tarihinin merkez isimlerinden biri haline getirmiştir. İbn Sînâ’nın bu çabalarını yönlendiren şey, kendisinden önceki Aristotelesçi ve Yeni-Eflatuncu filozoflar ile kelamcılardan tevarüs ettiği, biri evrenin temel bileşenlerine diğeri ise evrene dair açıklayıcı ilkeye ya da ilkelere dair iki uçlu bir soruna çözüm arayışıydı. Bu sorun, bir yandan evrenin temel bileşenlerinin neler olduğu ya da evreni en iyi hangi ilkenin doğru bir şekilde açıklayabileceğiyle ilgili iken, diğer yandan daha önemli bir şekilde bu bileşenler aracılığıyla nasıl bütünleşik ve birlikli bir evrene ve bu evrene dair nasıl bütünleşik ve birlikli bir açıklamaya ulaşılacağıyla ilgilidir. İbn Sînâ biri ontoloji ve kozmoloji, diğeri ise epistemolojiyle ilgili olan bu iki sorunu, daha önce kelam düşüncesi içerisinde teşekkül etmiş terminolojik yapılarla da ilişki içerisinde kurguladığı varlık-mahiyet ve zorunlu-mümkün ayrımı üzerinden çözmeye çalışmıştır. Varlığın ve mahiyetin gerekleri arasında yaptığı ayrım üzerinden ulaştığı ve farklı varlık katmanları içerisinde mahiyetin birliğini öngören çözüm, daha sonra Yeni-Eş‘arî, İşrâkî ve Ekberî geleneklere yoğun bir tartışma alanı miras bırakmıştır. İbn Sînâ felsefesi, öğrencileri Ebû Ubeyd el-Cüzcânî (ö. ?), Ebû Abdullah el-Ma‘sûmî (ö. ykl. 430/1038), Behmenyâr b. Merzübân (ö. 458/1066) gibi isimlerce İslam dünyasının farklı bölgelerine yayılmıştır. Özellikle Behmenyâr’ın öğrencisi Levkerî’nin (ö. ykl. 517/1123) Merv’de merkezîleşen tedris faaliyetleri aracılığıyla ise Ömer Hayyâm (ö. 526/1132), Îlâkî (ö. 436/1141) ve Ömer b. Sehlân es-Sâvî (ö. 540/1145) gibi isimler tarafından Erken Yenilenme Dönemi İbn Sînâcılığının tohumları atılmıştır.

II/VII. asırdan itibaren Kuzey Afrika ve Endülüs bölgesinde etkinlik göstermeye başlayan Müslümanlar sonraki asırlarda bu bölgelerde güçlü bir hakimiyet tesis ettiler ve Batı islam dünyası Hicaz, Bilâd-ı Şâm, Horasan ve Mâverâunnehir gibi merkezi havzalarla boy ölçüşecek boyutta zengin bir bilimsel-felsefî üretime şahitlik etti. Sarakustalı İbn Bâcce (ö. 533/1139), Gırnatalı İbn Tufeyl (ö. 581/1185) ve Kurtubalı İbn Rüşd (ö. 595/1198) Endülüsteki felsefî geleneğin en önemli temsilcileri olarak görülür. Meriyeli felsefe ve bilim tarihçisi Kadı Saîd el-Endelüsî (ö. 462/1070) bu üç büyük ismi ortaya çıkaracak bir biçimde gelişen Endülüs felsefe-bilim geleneğinin boyutlarını Tabakâtü’l-ümem adlı eserinde etraflı bir biçimde ortaya koymuştur. İbn Bâcce ile başlayıp İbn Rüşd’de zirvesine ulaşan ve Aristotelesçi tonu ağır basan felsefî etkinlik, Endülüs’te felsefenin karakterini belirlemiştir. İbn Rüşd’ün daha çok Aristoteles’in metinleri üzerine yazdığı şerhlerle ilerleyen telif faaliyetini, bir yandan başta İbn Sînâ olmak üzere doğu İslam dünyasındaki filozofların Aristoteles yorumlarını tashih etme ve Aristoteles felsefesinin gerçek doğasını ortaya koyma, diğer yandansa Gazâlî’nin şahsında felsefî düşünceye yöneltilen eleştirileri bertaraf etme çabası yönlendirmiştir. Öte taraftan İbn Tufeyl, İbn Sînâ’nın meşrıkî hikmet anlayışını kendi bakış açısı etrafında yorumlamış ve Gazâlî’den de yola çıkmak suretiyle nazar ve müşahede yöntemlerinin bir tür telifi olarak sunduğu meşrıkî felsefe tasavvuruna ulaşmıştır. 

İbn Sînâ’nın nihâi formunu verdiği felsefî düşünce ile klasik dönem kelam düşüncesi, özellikle varlık, bilgi, nefs ve doğa teorileri söz konusu olduğunda aynı meseleler etrafında birbirine çeşitli açılardan muhalif açıklayıcı çerçeveler geliştirmiştir. Temsil edici teoriler üzerinden bakacak olursak; felâsife aksi tasavvur edilemeyecek bir biçimde zatı gereği zorunlu kılan ve aracı metafizik-fizik nedenler üzerinden feyezan eden yaratıcı fiilini duyulur evrene ulaştıran Zorunlu Varlık’ın var edici fiiliyle meydana gelmiş, mahiyetler ve tabiatlarla belirlenim kazanan sûrî bir yapının tayin ettiği zorunlu nedensel ilişkilere bağlı olarak varoluşunu sürdüren bir âlem anlayışına  sahipti. Öte taraftan kelamcılar sıfatları aracılığıyla irâdî olarak çok yönlü fiillerde bulunma ve bulunmama kudretine sahip faîl-i muhtâr Tanrı’nın aracısız şekilde yoktan yarattığı ve ilahî iradeye bağlı bir şekilde biraraya gelip ayrılan cevherler üzerinde gerçekleşen oluşlarla varlığını devam ettiren bir âlem anlayışına sahipti. Felâsife Tanrı dışında gayrı maddî, mücerred başka mevcutların da varlığını kabul ederken, mütekellimûn Tanrı dışındaki tüm mevcutların cisimsel olduğu ilkesini benimsemekteydi. Öte taraftan fâil-i muhtar tanrı anlayışıyla uyumlu bir şekilde mütekellimûn; felâsifede görülen tabiat, kuvve ve istidat gibi, cisimlerin fiilleri ve infiallerini yönlendirdiği düşünülen her türden içkin ilkeyi reddetmekteydi. Aynı duyarlılık dolayısıyla madde-suret ayrımına dayalı hilomorfik cevher anlayışı ile bu cevher anlayışı etrafında anlam kazanan cins-fasıl ayrımına dayalı tanım teorisini de reddeden kelamcılar, bazı istisnalar dışta bırakılacak olursa yaygın bir biçimde atomcu bir perspektif benimsemiş ve bir şeyi bilmenin, onun arazlarının genelden özele doğru bir sayımıyla mümkün olduğunu kabul etmişlerdir. Kelamcılar ile filozoflar arasındaki bir diğer en önemli fark, yöntem noktasında kendisini göstermekteydi. Filozoflar bir şeyi kesin ve doğru bir şekilde bilmenin, tümel doğaların ve onlardan kaynaklanan illetlerin tespitini içerecek şekilde tümdengelimsel bir yolla gerçekleşebileceğini söylüyor, bilinmeyene götüren bu mantıksal yöntemi burhân olarak adlandırıyorlardı. Buna mukabil kelamcılar metafizik bilgiye başta gâibin şahide kıyası, sebr ve taksim ve hulfî kıyas  şeklinde sıralanabilecek istidlal formlarıyla ulaşabileceklerine inanıyor, herhangi bir konuyla ilgili doğru olduklarına inandıkları iddiayla ilgili olarak hasmı ilzam edebilmek için cedel yöntemine müracaat ediyordu. Nassı istidlali yönlendiren bir ilke olarak kabul etmeleri itibariyle filozoflar tarafından, makbûlâta dayalı bir istidlalde bulundukları iddiasıyla cedelcilikle suçlansalar da, kelamcılar için cedel hakikate ulaşma açısından bir yöntem değil gerektiğinde hasmı ilzam için kullandıkları bir üsluptur. Aklî istidlal formları dahilinde nübüvvetin ispatı ertesinde kelamcı, yukarıda zikredilen istidlal formlarını çoğu zaman burhanî yöntemle örtüşebilecek bir biçimde takip eder. Bununla birlikte burhanî yöntem ile kelamî istidlal formları arasındaki asıl ihtilaf; burhanî yöntem tümel doğalardan kaynaklanan illetlerin mevcut olduğunu kabul ederek bu illetleri tespiti amaçlarken, kelamcıların tümel doğalar ile bunlardan kaynaklanan illetlerin mevcut olmadığını kabul etmelerine rağmen, mevcutlara dair açıklamada nedensel bir düzeni takip ederek hakikat soruşturmasına girişmeleridir.

FELASİFE MÜTEKELLİMÛN

Mevcutların vacib-mümkün şeklindeki tefriki.

Mevcutların kadîm-hâdis şeklindeki tefriki.

Varlık-mahiyet ayrımına dayalı mümkün varlık anlayışı.

Malum kavramı ve hadis mevcut anlayışı (Ebü’l-Hasen el-Eş‘arî ve Ebü’l-Huseyn el-Basrî’ye göre mevcutlarda varlık ve mahiyet ayrı değildir).

Mûcibun bi’z-zât tanrı anlayışı.

Fâil-i muhtâr tanrı anlayışı

Aracı metafizik nedenlerle gerçekleşen ilâhî feyz ve sudura dayalı oluş teorisi.

Yoktan ve aracısız yaratma fikrine dayalı oluş teorisi,

Tanrı’nın zat bakımından öncelediği ezelî âlem anlayışı.

Tanrı’nın zaman bakımından öncelediği muhdes âlem anlayışı

Doğa, kuvve ve istidat kavramlarına dayalı doğal nedenlik anlayışı.

Doğalar ve istidatları nefyeden vesileci nedenlik anlayışı (Nazzâm ve Câhiz istisnasıyla)

Suret-madde ayrımına dayalı cisim anlayışı.

Cevher-araz ayrımına dayalı cisim anlayışı.

Gayrı maddî insânî nefs görüşü.

Latîf bir cisim olarak ruh anlayışı.

Mahiyet ve zâtî özellikler fikrine dayalı tanım teorisi.

Zâtî-arazî ayrımının nefyi ve arazların sayımına dayalı tarif teorisi.

Tümel doğaların ve onlardan kaynaklanan illetlerin tespitine dayalı burhânî  yöntem.

Gâibin şâhide kıyası, sebr ve taksim ve hulfî kıyas yöntemi.

Mutluluk fikrine dayalı ahlaki yetkinlik teorisi

İlâhî rıza fikrine dayalı ahlâkî yetkinlik teorisi

Tablo: Klasik dönemde felasife ve mütekellimun arasındaki belli başlı ihtilaf noktaları.

Kelamî dünya görüşü ile Meşşaî dünya görüşü arasındaki ihtilaflardan bir kısmının Yenilenme dönemi boyunca hafiflediğini, bir kısmının ortadan kalkarak kelamcıların felsefî bakış açısını benimsediğini, fakat doğal nedenlik fikrini reddin ve fâil-i muhtâr tanrı anlayışının kelamcılar için kırmızı çizgileri teşkil ettiğini söyleyebiliriz.

Teşekkül dönemi zühd hareketlerinden itibaren giderek gelişen bir biçimde dinî ilimler içinde yerini almaya başlayan tasavvuf, nazar ve istidlal yöntemlerini benimseyen kelam ve felsefeden farklı olarak, kalp tasfiyesi aracılığıyla elde edilebilecek bir müşahede bilgisiyle karakterize edilebilir. Hasan-ı Basrî’de ifadesini bulan zühd anlayışının İbrahim b. Edhem (ö. 161/778), Abdullah b. Mübârek (ö. 181/797), Rabia el-Adeviyye (185/801), Fudayl b. Iyaz (187/803) ve Şakîk-i Belhi (194/810) tarafından derinleştirilmesi; Allah’a sevgiyle bağlanma, amellerde ilahî rızayı gözetme ve ibadetlerde ihlas gibi vurguların yanısıra, dünya nimetlerine karşı mesafeli olma gibi tutumları ortaya çıkardı. Bu iki yaklaşım bir yandan “din ilminin” ne olduğu sorusu etrafında dînî ilimlere yönelik, diğer yandan şehir hayatının ve zenginleşmenin beraberinde getirdiği bozulmalar etrafında toplumsal yaşama yönelik güçlü eleştiriler doğurmuştu. III/IX.asırda biri Bilâd-ı Şâm, Mısır ve Irak bölgelerine etki eden Bağdat, diğeri ise Horasan merkezli iki okul bu yeni durum etrafında tasavvufu din ilimleri ve toplumsal yaşam içerisinde konumlandırma teşebbüsünde bulundu.

Hâris el-Muhâsibî (ö 243/857), Serî es-Sakatî (ö. 253/867), Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 297/910 ) ve onun takipçileri tarafından temsil edilen Bağdat okulu, tasavvufun alanını nefis terbiyesi ve kalp tasfiyesiyle birlikte kulluğun nihaî maksadına ulaştırmayı amaçlayan bir ahlakî yetkinleşme olarak belirleyip, -ibadetlerin gayesiyle ilgili herhangi bir derinlikten yoksun olduğu için din ilimlerini eleştirse bile- ibâdât ve muamelâtla ilgili kuralların çerçevesini dinî ilimlerin tayin ettiğini kabul etti. Bu tutum tasavvufa din ilimleri içerisinde bir alan açma ve bu alan dahilinde kendi yöntemlerini vaz etme yönündeki sistemli bir teşebbüs olarak görülebilir. Diğer taraftan en iyi Bâyezid-i Bestâmî’nin (ö. 261/875) temsil ettiği ve sekr tavrıyla öne çıkan Horasan okulu, hem dil hem de içerik açısından din ilimleriyle daha uzlaşmasız ve toplumsal yaşama karşı daha mesafeli bir tavır geliştirdi. IV/X. ve V/XI. asırlarda Ebû Nasr Serrâc (ö. 378/988), Kelâbâzî (ö. 380/990), Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996), Ebû Abdurrahmân es-Sülemî (ö. 412/1021) Kuşeyrî (ö. 465/1072) ve Hucvirî (ö. 465/1072) gibi isimlerin yazdıkları sistematik eserler aracılığıyla tasavvuf, dinî ilimler içerisinde kendine özgü bir alanı ihraz eder hale geldi. Bu alan fıkhın düzenleyici ilkeleri ve kelamın vaz ettiği temel inanç esaslarıyla uyumlu bir biçimde, hem amellerin nihaî maksadı ve özü olarak görülen hem de ahlakî yetkinleşmenin gayesi olarak değerlendirilen ilahî rızayı elde etme yolunda müminin geçeceği makamlar ve halleri ele almaktaydı. Sufiler amellerin söz konusu makamlar ve haller içerisinde kazandığı derunî boyutlarla birlikte, eşyanın hakikatine dair hususî bir idrak tarzının da ortaya çıkacağını kabul ettiler. Esasen her mevcudun Hakk’a taallukunun boyutlarını keşif şeklinde kendisini gösteren bu idrak, kalbin tasfiyesi olarak anlaşılan mücâhedeyi bir yöntem olarak benimser ve mücâhedenin her aşamasında hakikati müşâhedeye imkân tanıyan bir mükâşefeye kapı aralar. Klasik dönemin sonuna doğru tasavvuf, sufilerin aynı zamanda hususî bir bilme ve bilgi tarzına sahip oldukları yönündeki iddialarıyla birlikte; konusu, meseleleri ve yöntemi olan ilim olarak dînî ilimler içerisinde yerini almıştır.

Mükellefin Dünyası: Şahitlik Mükellefiyeti İçin Tahkik ve Tarif, Temessül ve Temsil

Düşünce tarihindeki belli dönemler ve o dönemlerde öne çıkan gelenekler merkezlerine aldıkları temel felsefi ilgi ile diğerlerinden ayrılır ve öne çıkarlar. Bu minvalde Antik Yunan filozofları için felsefi ilgilerinin merkezinde köken sorunu vardı, Yeni Çağ felsefesi için bu ilginin merkezini oluşturan şeyse yöntem sorunuydu. İslâm düşüncesinin teşekkül çağını yönlendirerek baştan sona hakimiyeti altına alan merkezî ilgi ise insan eylemleri, irade, mükellefiyet ve mesuliyet gibi sorunlar etrafında toplanmıştı. Öyle ki Müslümanlar varlıktan bilgiye, ahlâktan siyasete, yöntemden doğaya kadar hemen her meseleyi mükellefiyetle ilgili bir tartışmanın doğal uzantısı olarak ele aldılar. Bu anlamda denilebilir ki İslâm düşüncesinin ve İslâm düşünce geleneğindeki temel ilimlerin teşekkülü mükellef bireyin, teklife ve kendi mükellefiyetinin doğasına yönelik anlama çabasıyla derinden ilişkilidir.

Müslüman olmak insanın her şeyden önce kendisini mükellef bir varlık olarak kavraması demektir. Çünkü en başından beri Müslümanlık insana kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, nerede bulunduğunu ve burada ondan ne beklendiğini öğretmeyi vadeden bir teklife kulak kabartmak ve bu teklifi kabul etmenin beraberinde getirdiği yükü iradi bir şekilde sırtlanmak manasına geliyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in mucizevi yönü, Hz. Peygamber’in hiçbir çelişki barındırmayan ahlâkî örnekliği ve getirdiği teklifin tüm insanlık için kötü ve çirkin (münker) olanı öteleyip iyi ve güzel (ma‘rûf) olanı vaz etmesi ilk Müslümanları muhatap oldukları teklifin hakikatine ilişkin güçlü bir inanç sahibi kıldı. Bu inanç onların sadece iyi, güzel ve doğru olanı hayatlarında hükümferma kılma çabası içerisine girmekle yetinmemeleri, aynı zamanda ma‘rûf adı altında toplanan bu yüksek değerleri tüm insanlara ulaştırmak ve münker denilen tüm gayrı insanî şeylerden onları uzaklaştırmakla yükümlü oldukları fikrini de içeriyordu. Bu yükümlülük ilahî teklife tâbi olan Müslümanları aynı zamanda bir teklif sahibi haline getiriyor, onlara dünya tarihi sahnesini değiştirecek motivasyonu kazandırıyordu. Bununla birlikte tâbi oldukları teklifi başka insanlara ulaştırma sadedinde yükümlü oldukları tek şey ma‘rûfu emir ve münkerden nehiy değildi, aynı zamanda bunu nasıl yapacaklarıyla da ilgili yükümlülükleri vardı. Bakara suresinin 143. ayeti onların dünya tarihi sahnesine vasat bir ümmet olarak çıkartıldığını ve ancak insanlara şahitlik etmeleri suretiyle Hz. Peygamber’in de onlara şahitlik edeceği şekilde bu vasfı hak edebileceklerini söyler. Buna göre Müslümanların başka insanlara marufu emredip onları münkerden nehyedecek en hayırlı ümmet olmaları, bütün insanlığa şahitlik edecek vasat bir ümmet olmalarıyla şartlanmıştır. Bir başka deyişle insanlara iyiyi, doğruyu, güzeli emredecek şekilde en hayırlı ümmet olmanın yolu, insanlığa şahitlik etme kabiliyetine sahip vasat bir ümmet olmaktan geçer. Dolayısıyla burada Müslümanların temel mükellefiyet alanlarından biri, insanlığa şahitlik olarak belirlenmiştir. Şahitliğin örnek ve model olma manasına geldiği dikkate alındığında; insanlığa şahitlik, bizzat Hz. Peygamber’in tamamlamak üzere geldiğini söylediği yüce insani değerleri tüm insanlık için örnek alınabilir bir şekilde tarif ve temsil etme anlamına gelecektir. Öyle ki insanlık iyiyi ve güzeli Müslümanların davranışlarında, doğruyu Müslümanların sözlerinde ve düşüncelerinde keşfedecektir. Bunun için Müslümanların davranışlarının örnek alınabilir bir tutarlılık, iç rasyonalite ve süreklilik arz eden bir düzene, söz ve düşüncelerinin tarif edilebilecek ve sorgulanıp test edilebilecek müşterek bir makuliyete sahip olması gerekir. Bu durum Müslümanları ilahî teklifle münasebetinde bir cihetiyle içe, diğer cihetiyle dışa bakan bir anlama-anlatma, örnekleme-örnek olma çabası içine sokmuştur. Anlatma çabasını önceleyecek şekilde anlama, örnek olma çabasını önceleyecek şekilde örnekleme Müslümanların ilahî teklifle içsel kuruluşunu, anlatma ve örnek olma çabası ise teklifin dışa doğru yayılımını temin etmiştir. Bu minvalde Müslümanlar için muhatap oldukları teklifin tahkik ve tarifi kelâm ilminin uhdesine aldığı şekliyle anlama ve anlatma çabasını, teklifin temessül ve temsili ise fıkhın ve onu tamamlayacak bir şekilde ahlâk ve tasavvufun uhdesine aldığı haliyle örnekleme ve örnek olma çabasını ifade eder.

Tahkikine sahip olunmayan bir tarif, sonunda hakikat yitimiyle yüz yüze gelebileceğiniz bir taklit ve tarafgirlik içerir. Dolayısıyla Müslümanlar tamamen dahili sebepler ve taklitten bağımsız bir inanma fiilinin zorunlu gereği olarak, muhatap oldukları teklifin tahkikine sahip olma çabası içine girdiler. Bu tahkik çabası suni ve naif bir şekilde inancın askıya alınarak sorgulamaya tâbi tutulması şeklinde değil, mükellefiyetin esasını teşkil eden ilkeleri rasyonel bir çerçeve içerisinde değerlendirip onları tutarlı, makul bir inancın konusu haline getirme arayışından doğdu. Böyle bir arayışa kaynaklık eden önemli etkenlerden biri İslâm dünyasında ortaya çıkan ve doğrudan mükellefiyetle ilgili sonuçlar barındıran somut bazı hadiselerdi. Özellikle Müslümanların erken dönemde yaşadığı iç karışıklıklar ve onlara bağlı savaşlar büyük günah sorununu ortaya çıkarmıştı. Bir Müslümanın haksız yere taammüden diğer bir Müslümanı veya insanı öldürmesi olgusunda timsalini bulan büyük günah sorunu, böylesine büyük bir günah işlemiş kimsenin hala mümin sayılıp sayılamayacağıyla ilgiliydi. Teorik seviyede ele alındığında bu mesele daha geniş ölçekte iman-amel, bilgi-eylem problemi içerisinde değerlendirilmeye başlandı. Ortaya çıkan farklı görüşlerin yanında problemin özü bizim eylemlerimizin sorumluluk itibariyle bir neticesinin olup olmayacağı meselesinde düğümleniyordu. Dört halife sonrasında Emevî idaresi altında gerçekleşen haksız muameleler karşısında Müslümanların bir sorumluluğunun bulunup bulunmayacağıyla da birleşince, bu mesele giderek teorik düşüncenin odağına yerleşmeye başladı. Eylemlerimizin ilahî takdir planında önceden tamamen belirlendiğini, dolayısıyla onları bu önceden belirlenmişliğin beraberinde getirdiği zorunluluk altında yaptığımızı, aksini yapamayacağımıza göre bunlardan sorumlu tutulmamızın da mümkün olmadığını savunan cebirci anlayış, mükellefiyet fikrinin altını oymaktaydı. Böyle bir şey mükellefiyeti mümkün kılacak şekilde özgür seçimi ortadan kaldırmakta, dolayısıyla yaptığımız eylemlerden nasıl sorumlu tutulabileceğimiz sorusunu cevapsız bırakmaktaydı. Oysa Müslümanların muhatap olduğu teklif, insanın özgürlük ve mesuliyeti ile âlemde olup biteceklere ilişkin Tanrı’nın önceleyici bilgisini birbirini dışlayan değil, tamamlayan şeyler olarak görüyordu. Bu bağlamda İslâm, Antik Yunan tasavvurunda olduğu gibi kaderin veya doğanın zorunlu ağları içerisindeki trajik, Hristiyanlıkta olduğu gibi doğuştan getirdiği aslî günah dolayısıyla suçlu ve kefarete muhtaç ya da içine doğduğu değişmez toplumsal sınıfların sınırlarına mahkûm değil, fıtrat itibariyle iyi, özgür ve mesul bir insan tasavvuru inşa etmişti. Bu tasavvur içinde insan öncelikle içinde yaşandığı sınanma alanını inşa eden Tanrı’ya karşı sorumlu olmakla birlikte, bu sorumluluk insanın bizzat kendisiyle, diğer insanlarla ve tabiatla ilişkilerinde takip edilip sınanacak sıkı bir ahlâkî çerçeve halinde vaz‘ edilmekteydi. Dolayısıyla başta dinin kendisi olmak üzere onun vaz‘ ettiği mükellefiyete dayalı hemen tüm unsurları ilga etme tehlikesi barındıran bu tutuma karşı erken dönem İslâm düşüncesi, yükümlülük ve sorumluluğu temellendirme gayesi etrafında insan eylemleri sorununa özel bir önem atfetti. 

İnsanın eylemlerini yaparken özgür olduğu ve önünde bulunan farklı, mümkün alternatifler arasından kendi iradesiyle birini tercih ettiğini, tam da bu nedenle yaptıklarından sorumlu tutulabileceğini savunmaya başladığımızda, insan eylemlerini de barındıracak şekilde, Tanrı’nın âlemi yaratmasının ya da yaratıcılığının ne anlama geldiği sorusu gündeme gelir. Ortaya konulan çözümlerden bağımsız bir şekilde, bu sorun hakkında konuşmaya başladığımızda ise “Âlem nedir?”, “Âlemdeki varlıklar ne türden şeylerdir?”, “Âlemin ve onun içindekilerin ne anlamda ve hangi şekilde Tanrı’nın yaratmasına konu oldukları söylenebilir?”, “Tanrı’nın yaratması ya da bilmesi ne demektir?”, “Tanrı’ya bilen ya da gücü yeten gibi sıfatlar atfedilebilir mi?”, “Şayet böyle sıfatlar atfedilebilirse bu sıfatların Tanrı’yla ilişkisi nedir?” gibi sorular hakkında konuşmaya başlarız. Bir kez bunlar hakkında konuşmaya başladığımızda ise ortaya ya akli istidlaller ya da doğrudan kaynakların farklı yorumları dolayısıyla birbiriyle çelişen görüşler çıkabilir. Bu durumda Tanrı da dahil olmak üzere varlıklar hakkında doğru bir şekilde konuşabilmenin anlamı ve yollarıyla, yani kesinlik, doğruluk, bilgi, yöntem gibi konularla  ilgili bir müzakere doğar. İşte erken dönem İslâm düşünürleri mükellefiyet ve mesuliyet esaslarını tahkik çabası içerisinde giderek Tanrı’nın varlığı, zatı ve sıfatları, onun âlemle ilişkisi ve yaratmasının anlamı, âlemle ilişkisinin ve insan eylemlerini yönlendirmesinin bir türü olarak peygamber gönderme, dolayısıyla peygamberliğin imkânı, anlamı ve şartları gibi konular hakkında fikir üretmeye başlamışlardır. Böylece Müslümanlar için mükellefiyet ve mesuliyetle ilgili bir tartışma kozmoloji, ontoloji, psikoloji, epistemoloji ve ahlâk alanlarına kadar uzanan kapsamlı bir tahkik faaliyetini doğurmuştur. 

Müslümanlar için tahkik faaliyeti, muhatap oldukları teklifi tarif çabasıyla eş zamanlı bir şekilde yürümüştür. İlk fetihler ertesinde, özellikle Basra ve Kufe gibi Hicaz dışındaki ilk şehirlerin kurulması ve bu şehirlerin kozmopolit bir karakter kazanmasıyla birlikte, Müslümanların taşıdığı teklifin anlamına ilişkin sorular gündeme geldi. Her şeyden önce Hz. Peygamber vefat etmişti ve teklifin doğruluğunu şahsında somutlaştıracak asli örnekliğin kaybı ertesinde, bahse konu teklifin makuliyetinin ortaya konulması gerekiyordu. Bu nedenle Müslümanlar komşu kültür ve medeniyet havzaları içerisinde yaşayan insanlara, ortak insani aklı ve karşılıklı kelâm edebilmenin müşterek makul zeminini dikkate alarak sahip oldukları teklifi tarif etme çabası içine girdiler. Buradaki tarif çabası insanlığın sahip olduğu müşterek makuliyet zemini ve bu zemini içeriklendiren bilimsel teorilerle ilişkili bir şekilde gerçekleşti. Bu bakımdan erken dönem kelâmı genel geçer rasyonel ilkeler ve çıkarım yollarına odaklanmanın yanı sıra, döneme ait farklı bilimsel teorilerle eleştiri ya da teyit yoluyla ilişkiye girmekten imtina etmedi. Bu çabalar Tanrı’nın varlığı, birliği, âlemin sonradanlığı ve nübüvvet gibi konularda rasyonel zemine bağlı, kelâm gibi bilimsel bir disiplinin ortaya çıkmasını sağladı. 

Tahkik ve tarifini kelâm ilminin üstlendiği ilahî teklif, ortaya koyduğu mükellefiyetler manzumesiyle, onu tasdik eden müminlerden belli türde eylemler talep ediyordu. Şeriat tarafından sınırları çizilen bu yükümlülükler alanı Müslümanların muhatap olduğu ve başkalarına takdim ettikleri teklifin temessül ve temsil cihetini ifade eder. İlahî teklifin ve bireysel mükellefiyetin tahkik ve tarifiyle ilgili soruları nasıl kelâm ilmi cevaplamayı üstlenmişse, tahkik ve tarifi vaz‘ edilerek makul inancın konusu haline getirilen teklifin pratik hayatta temessülüyle ilgili soruları cevaplamayı da fıkıh ilmi üstlenmiştir. Aslında şeriatın vaz‘ ettiği yükümlülüklerin nasıl pratize edileceğiyle ilgili soruları cevaplama noktasında Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri başlı başına bir kaynak ve örnek rolü ifa ediyordu. Bununla birlikte hem bu örnekliğin nasıl tam olarak anlaşılıp yorumlanacağı, hem de bu örneklikler arasında birebir cevabını bulamayacağımız yeni pratik sorunlar karşısında ne yapılacağı gibi sorular temsil alanıyla ilgili verimli bir çalışma alanı doğurdu. Bu çalışma alanı şer’î hükümleri ve pratik herhangi bir yeni sorunu ya birebir örneklemeler ya da çeşitli akıl yürütmeler yoluyla şeri hükümlerle ilişkilendirerek o sorun karşısındaki yükümlülüğümüzün ne olduğunu derinden kavrama (tefakkuh-fıkh) çabasını ifade ediyordu. Bununla birlikte söz konusu anlama ve yorum faaliyeti belli gelenekler içerisinde teşekkül etmiş yöntemsel bir çerçeveye sahipti. Bu çerçeve dahilinde bir Müslümanın belli bir durumda neden şu ya da bu şekilde davrandığı sorusunun daima makul bir cevabı vardı. Aynı şekilde yeni bir durum karşısında onun nasıl davranması gerektiğiyle ilgili verilecek hükmün hangi yolla ve ne tür esaslara bağlı olarak bu şekilde verileceğinin de, yine belli geleneklere bağlı olarak makul cevabı vardı. İşte temessülün makuliyetini, bir başka deyişle Müslümanların davranışsal rasyonalitesini temellendiren ve yeni durumlar karşısında sürekli bir biçimde inşa edilmesine aracılık eden bu yöntemsel çabanın adı da fıkıh usûlü idi. Böylece fıkıh ve usûlü sayesinde, ilahî teklifin onu üstlenen mükelleflerin davranışlarında kendisini gösterdiği haliyle temsilî cihetinin iç düzen ve rasyonalitesi tesis edilmiş, Müslüman yaşamının örnek alınabilir formel tutarlılığı temin edilmiştir. 

Fıkıh ilmi mükellefiyetin formel cihetine ilişkin bir geçerlilik ve tutarlılık takibi yürütür. Bu manada yükümlülüklerin geçerli bir şekilde ifasının formel ve genel geçer takibe tâbi zahiri şartları fıkıh tarafından öğretilir. Bununla birlikte bu formel şartların ifasına ve amelin geçerli bir şekilde edasına rağmen o amelin Allah nezdinde gerçekten kabule şayan olup olmadığı sorusu mükellefiyet meselesini başka bir boyuta taşır. Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ve “Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanı Allah’a ulaşır, sizden O’na ulaşan takva duygusudur (Hacc 37)” şeklindeki ifadeler, bu soruyu daha anlamlı hale getirir. Buna göre bir mükellef formel şartları yerine getirse ve bu şartlar etrafında ameli zahiren geçerli olsa bile onun Allah tarafından kabul edildiği hiçbir zaman garanti edilemez. Bu durumda şu soru gündeme gelir: Acaba Allah bir ameli hangi şartlar altında kabul eder? Ayetteki takva vurgusu bu sorunun cevabı için bir anahtar oluşturur: Bir ameli yerine getirirken, hiçbir riya karıştırmadan ihlas ve samimiyet içinde, onu sırf Allah’a yakınlaşma ve O’nun rızasını kazanma duygusuyla yapmak. İşin aslına baktığımızda Müslüman’ın tüm diğer mükellefiyetlerinin özünü oluşturacak şekilde aslî mükellefiyeti de Allah’a yakınlaşma ve ilahî rızayı kazanma şeklinde belirir. Mükellefiyetin deruni boyutunu oluşturan bu ideal bir kez ciddiye alındığında ihlasın ne olduğu ve ilahî rızanın hangi yolla kazanılacağı meseleleri kendi başına bir ilgi konusu haline gelir. İşte bu ilgi alanının derinleşmesi de mükellefiyetin zahiri ciheti içinde deruni boyutlarını keşfetme çabası olarak tasavvufu ortaya çıkarmış, böyle bir yöneliş genel olarak ahlâkî duyarlılığın özünü teşkil etmiştir. 

Kelâm, fıkıh, fıkıh usûlü ve tasavvuf örneklerinde görüldüğü gibi İslâm düşünce geleneğinin teşekkülünü sağlayan disiplinlerin ortaya çıkışında Müslümanların muhatap oldukları teklifi tahkik-tarif, temessül-temsil çabalarının hayati bir rolü vardır. Bir başka deyişle bu ilimler Müslümanların kendi mükellefiyetlerine ilişkin bilinçli bir teemmülün neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu ilimlerin teşekkülünü takiben ortaya çıkan teorik ve pratik felsefî ilimler de Müslümanlar tarafından aynı mükellefiyet şuurunun uzantıları içinde ele alınmıştır. Bu minvalde söz konusu ilimlerin Müslümanlar tarafından tevarüs, temellük ve temessülü teklifin tahkik ve tarifiyle ilişkili olduğu kadar, bu birikimin İslam dünyasında kazandığı özgün çehre de insanlık birikimini aynı teklifle ilişkili bir şekilde yeniden yorumlama çabasıyla ilişkilidir. Dolayısıyla Müslümanların teklifle münasebetinin teorik ve pratik boyutlarını ihmal eden bir bakış açısı, sadece İslam düşüncesinin teşekkülünü ve iç yapısını kavramaktan uzak kalmayacak, bugün Müslümanların özgün bilgi üretimiyle ilgili yaşadığı krizleri doğru bir şekilde analiz etme imkânından da uzaklaşacaktır. 

Dini İlimlerin Teşekkülü ve İlk Dönem Alim Tipleri

Bu süreci biz Hadis ilminde yakından takip edebiliriz. Hadis ilminin mevzuu ve aynı zamanda kaynağı Hz. Peygamber’dir. Hadis Hz. Peygamber’in her şeyi ile ilgilidir; Hz. Peygamber de bütün Müslümanları ilgilendirmektedir; bu sebeple de herkes Hz. Peygamber ile ilgilenmektedir. Buradan hemen şu neticeyi çıkarabiliriz: Herkesi ilgilendiren ilim, kendisine mevzu olarak Hz. Peygamber’i gören ilimdir. Ancak bu külli/umumi hüküm, insanların tümü için umumi olmayan ve tedrici olarak umumiliği azalan bir hususiyet taşıdığı için, herkes Hz. Peygamber ile ilgili olmakla birlikte, bazı insanların Hz. Peygamber ile olan ilgisinde diğerlerine göre bir farklılaşma gerçekleşmektedir. Bu ilgi farklılaşmasına bağlı olarak, Hz. Peygamber hakkındaki bilgi, yani ilim de farklılaşmaktadır. Bu durum başından itibaren söz konusu olduğu için, itibari ilgi farklarına bağlı olarak bilgi farkları da ortaya çıkmaktadır. 

Bunlara ek olarak insanların farklı bölgelerde yaşamaları ve Hz. Peygamber ile irtibatlarındaki mekandan kaynaklanan sınırlar, onun hakkındaki bilgiyi, rivayet üzerinden sağlamak zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Hiçbir insan Hz. Peygamber ile her zaman ve mekanda beraber olmadığı için ve Hz. Peygamber hakkındaki bilgi Müslüman olarak varolmanın esası olduğu için, Hz. Peygamber hakkında bilgide Müslümanlar birbirlerinin rivayetlerine bağımlı olmakta; bu, hiçbir ferdin tek başına din ya da Hz. Peygamber hakkında şahsi birikimi üzerinden mutlak hüküm veremeyeceği anlamına gelmektedir. İnsanların din hakkında bilgide olduğu kadar, hayatı sürdürürken de birbirlerine bağlı ve bağımlı oldukları dikkate alındığında Müslümanların nasıl bir binayı oluşturan taşlar gibi birbirlerini destekleyerek var olabileceklerini ortaya çıkmaktadır. 

Rivayetin, bilginin zorunlu yolu olması kadar her bir Müslümanın bu cihetten diğerine bağlı ve bağımlı olması, ilmi esas alan bir hayat düzeni açısından yakini ve yakindeki dereceleri dikkate almayı; rivayetlerin ihmal edilmeden, yakindeki derecelerini de dikkate alarak bir tasnife tabi tutulmalarını intaç etmiştir. Hadis ıstılahları olarak bilinen bütün terimler, ravilerin birbirleri ile irtibat düzeni kadar, kendilerinin hususiyetlerinin de dikkate alınması ve bu anlamda ta’ayyün edenin temyiz edilerek adlandırılması, yani bazı sesler ve işaretlerle tayin edilerek belirli bir düzen içerisinde derlenmesi, daha sonra da bunların tasnif edilerek yazıya geçirilmesinden ibarettir. Bu sürecin önemli bir özelliği, ümmetin hayatında ta’ayyün edenin temyizine dayanması hasebiyle, hiçbir zaman bitmeyen bir süreci kendisine mevzu edinmesidir.  Hadislerin rivayet süreci bu yönden önemlidir.

Burada öncelikli olarak Hz. Peygamber’in hayatında ayet, yani doğrudan Cenab-ı Hakk tarafından insanlara tebliğ edilmek üzere bildirilmiş olan ile dolaylı olarak Hz. Peygamber tarafından gerçekleştirilen bütün söz ve fiillerin birbirinden tefrik ve temyiz edilmesi, hadis ilminin esasını teşkil eder. Kur’an ile hadisin veya Kur’an ile sünnetin birbirinden temyizi için, bunların birbirinden ayrılması ve göze görünür hale gelmesi gerekmektedir. Bu temyiz ancak taayyün gerçekleştikten mümkün olabilir ki, bu durum daha Hz. Peygamber hayatta iken tahakkuk etmişti. Hz. Peygamber’in ahirete irtihalinden sonra hadislerin ayetlerden ayrı bir şekilde rivayeti, Müslüman olarak varolmanın tabii bir parçası idi. Aralarındaki önemli bir fark, ilk yıllarda Kur’ân-ı Kerim’in hıfzının hem hafıza hem de kitabet yoluyla gerçekleşmesi idi. Bunlardan hafıza namaz ve diğer ibadetlerde etkin bir şekilde kullanılması sebebiyle, bütün ümmetin uhdesinde iken, buna karşılık kitabet etkili ama daha sınırlı bir insan grubu tarafından kullanılmaktaydı. Hadisler söz konusu olduğunda rivayetin başlangıçtan itibaren hayatın tabii akışı içinde, Müslüman olarak var olmanın tabii bir unsuru olarak tahakkuk ettiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte burada da insanların kendi kanaatleri ile doğrudan Hz. Peygamber’den duyduklarının temyiz edilerek, tayin edilmesi süreci kendi başına önem arz etmektedir. Din Hz. Peygamber’in tebliğini işitmeye dayalı bir şekilde sem‘î bir karakter arz ettiği için; insanların şahsi görüşleri, eğer Hz. Peygamber’den gelenle irtibatlanabiliyorsa, dinî bir mana ve konum kazanabilir, aksi taktirde bir görüş olarak kalabilirdi. Bu sebeple Hz. Peygamber’den gelen ile ondan gelip gelmediği bilinmeyen yanında ondan gelmediği bilinenin birbirinden tefrik edilmesi, İslam ümmetinin Hz. Peygamber ile irtibatının tayin edici esasını teşkil etmekteydi. Böyle olduğu için İbn Sîrîn’in “senedin dinden olduğunu” söylemesi hiç de tesadüfi değildir.

Fuad Sezgin’in hadis ilminin gelişiminde yazma/kitabet, derleme/tedvin ve tasnif dönemlerini, tam da bu sırayla birbirinden tefrik etmesi önem arz eder. Hz. Peygamber’den gelenlerin veya Hz. Peygamber hakkındaki rivayetlerin hadis olarak ta’ayyün etmesi, Hz. Peygamber’in İslam toplumu içindeki tayin edici konumu dikkate alındığı zaman kendiliğinden anlaşılır bir durumdur. Müslüman olmak, kelime-i şehadet getirmek anlamına geldiği ve bunda da Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar esas olduğu için, başından itibaren Hz. Peygamber ve ona ait olan her şey diğer insanlara ait olanlardan temyiz ediliyordu. Temyiz edilenin dile getirilmesi olmadan Müslüman olarak yaşamak mümkün olmadığı için Müslümanlar hayatlarını Hz. Peygamber’e dayandırılan rivayetler üzerinden ve bunlarla irtibatlı bir şekilde sürdürüyorlardı.

Burada özellikle üzerinde durulması gereken bir husus, insanların birlikte yaşamasının herkesi bağlayan ve herkesin doğru olduğuna inanarak ittiba ettiği ve ittiba etmeyenlerin en azından garip karşılanarak ayıplandığı ve bunun da ötesinde daha farklı yaptırımlara gerekçe olarak görülen normatif bir düzene bağlı olmasıdır. İslam toplumunda normatif düzenin esası, hem bireysel hem de her bir birey üzerinden toplumsal olarak üsve-i hasene, yani en güzel örnek olan Hz. Peygamber idi. Hz. Peygamber’e ittiba islam ümmetinin kurucu ilkesi olduğu için, Müslümanların bir bütün olarak icmalen ve icmaen Hz. Peygamber’e ittiba etmelerinden daha tabii bir şey olamaz. Hz. Peygamber’e ittiba etmek, onun hakkında bilgiye sahip olmayı gerektirdiği ve onun hakkındaki bilgi de rivayet yoluyla gerçekleştiği için, rivayetin/haberin ilme ulaşmanın tayin edici yolu olduğu kolayca anlaşılabilir.

Bir rivayette, rivayetin mahiyeti gereği, en az iki unsur mevcuttur: Rivayetin bir rivayet edeni bir de rivayet edileni bulunmaktadır. Buna ek olarak bir de kendisine rivayet edileni düşünmek gerekir ki, bu üçüncü unsur, rivayetin varoluşsal zeminini teşkil eder. Eğer kendisine rivayet edilende rivayet yönünde bir ilgi ve talep olmasa, yani rivayette içerilen ilme yönelik bir talep bulunmasa, rivayetin gerçekleşmesinin bir manası/sebebi olamazdı. Bu durumda rivayetlerde, rivayetlerin yapısı/mahiyeti icabı bu üç unsuru dikkate almak gerekmektedir. Bu üç unsur zamanla, yaşanan bölgenin ve yaşayan insanların, yani zaman ve mekanın farklılaşmasına bağlı olarak farklılaşmıştır. Bu farklılaşma her şeyden önce kemiyetle alakalıdır. Örnek olarak Sahabilerin birbirlerinden rivayetlerinde ravilerin sayısının bir veya iki olması gayet tabii iken, sahabileri takip eden tâbîlerin yaşadığı dönemde bu sayı en az iki olmak durumundadır. Tâbîleri takip eden tebeü’t-tâbiîn dönemine gelindiğinde durum bu sayıyı en az üç olarak belirler. En az iki demek, en ideal şartlarda gerçekleşmiş olan rivayetler demektir. Bunun anlamı ravilerin sayısının döneme ve bölgeye bağlı olarak artması demektir. Rivayet dediğimiz varoluş şekli insanlar arasındaki bir irtibatı isimlendirdiğine göre, rivayeti kendisine mevzu edinen bir yönelişin, rivayet fiilinin nasıl taayyün ettiğini temyiz ederek işe başlaması gerekmektedir. Temyiz gerçekleştikten sonra temyiz edilen taayyünlerin isimlendirilmesi, adının konulması mümkün olabilmektedir. Örnek olarak bir rivayet bir tâbî‘ tarafından doğrudan Hz. Peygamber’den rivayet ediliyorsa, bu tâbî‘in tanım gereği Hz. Peygamber’den bir şey duymuş veya onu bir şey yaparken görmüş olma ihtimali olmadığı için, bir kopukluk söz konusudur. Rivayetin senedindeki bu kopukluk taayyün ettiği için temyiz edilerek, yani böylesi kopukluğun söz konusu olmadığı rivayetlerden tefrik edilerek, bir isim verilmesi gerekmektedir. Senedinde bir “eksiklik”, bir “kopukluk”, bir “kesinti” olan rivayete munkatı‘ adı verildiği gibi senedinde formel bir eksiklik bulunmayan rivayete merfû‘ adı verilmiştir.

Diğer taraftan rivayetin nasıl gerçekleştiği de rivayet hakkında konuşurken önem arz eder. Rivayeti birisi sesli bir şekilde okumuş, muhatap onu duymuş mudur? Muhatap rivayete bir şekilde ulaşmış, ancak onu ravisine sözlü olarak, okuyarak takdim etmiş ve ondan bu şekilde “onay” mı almıştır? Bir ravi muhataba/talibe bir mecmuayı vererek, onu bu  mecmuayı rivayet konusunda yetkilendirmiş midir? Veya rivayeti muhatap/talebe yazılı olarak mı almıştır? Veya talebe bir yerde bir şekilde bir hadis metni ile karşılaşmış ve bulduğu bu metni mi rivayet etmiştir? Bu ve buna benzer sorular ve bunlara verilen cevaplar, rivayetin raviler arasındaki bir irtibat şekli olarak nasıl gerçekleştiğini de ifade etmektedir. Bu irtibat şekilleri taayyün edip temyiz edilerek ve nihayet isimlendirilerek rivayetlerde kullanılır. Bizim hadis kitaplarında gördüğümüz muhtelif “ilmi taşıma veya nakletme yolları”  tam da bu irtibat şekillerini isimlendirir ve bu isimlendirmeler, keyfi olmaktan çok uzak, taayyün edenin temyiz edilerek isimlendirilmiş halleri, yani rivayetin tümellerini/varoluş kategorilerini isimlendirirler.

Rivayet kendi başına amaç olamaz. Rivayetin gerçekleşmesi için, rivayet edilene ilgi olması, rivayetin insanları ilgilendirmesi gerekir. Rivayette insanları ilgilendiren, onun manasıdır. Rivayetin manası, onda insanları ilgilendiren cihettir. İnsanı ilgilendiren, yani rivayetteki mâ ya‘nî ciheti, muhatapların kendi lehlerinde ve aleyhlerinde olanı keşfetmeleriyle alakalıdır. Bu alaka, rivayetleri, derinden bir anlama gayretinin mevzûu haline getirir. Anlama gayreti, yani fıkıh ve tefakkuh Hz. Peygamber’de taayyün ederek temyiz yoluyla geleni, ferdi ve içtimai boyutlarıyla Müslüman olarak varolma cihetinden bir inceleme (nazar) mevzûu haline getirmeyi ifade eder. Bir taraftan rivayetlerde tek ve tekil olarak, daha farklı bir ifade ile tikel (cüz’î) bir şekilde bulunan tümel (küllî) cihetin temyiz edilmesi ve bunun adının konulması, diğer taraftansa bu temyiz sürecinin düzeninin de temyiz edilerek isimlendirilmesi birbirinden farklı iki mertebeyi işaret eder. 

İlk dönemde alim öncelikli olarak sem‘î olanla irtibatlı olmayı ifade etmekle birlikte, zaman içerisinde bu irtibat sadece Hz. Peygamber’den gelen rivayetleri bilmekle sınırlı kalmamış, alimler kendi aralarında sadece rivayet edenler ile bunun ötesine geçerek, meseleleri, insanların leh ve aleyhi perspektifinde kavrayan ve bunları söz konusu meseleler üzerinden oluşturulan bir üst söylemle ele alıp, belirli bir yönteme bağlı olarak bunları cevaplamaya yönelenler şeklinde ayrılmışlardır. Diğer taraftan ümmetin varlığıyla alakalı meseleler, hem Hz. Peygamber’le sahih bir irtibatı hem de insanları bir ümmetin ferdi olarak birbirlerine bağlayan esasları kendisine mevzu edinen akîde etrafında da yoğunlaşmıştır. Müslümanların kendi hallerini ve konumlarını “gidilen bir yol” anlamına gelen, şeriat, tarikat, mezheb gibi kelimelerle isimlendirmeleri, nasıl olup da İslam’ı ve Müslümanlığı teorik bir tavır olmaktan ziyade, nazari bir bakışla eleştirel bir şekilde refakat edilen bir amel olarak anladıklarını açıklayabilir. Müslümanlık devam eden, asılları belli, önü açık bilfiil bir varoluş şekli olarak yaşanmıştır. İlim bu varoluş şeklinin kendi kendisinin farkına varması ve bunu ma‘kûl bir şekilde dile getirerek, bu varoluş şeklinin devamını sağlayan bir vasat ve vasıta olagelmiştir. Müslümanların ana kitlesinin kendisini “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” olarak isimlendirmesi bu yönden oldukça manidardır. Bu isimlendirmeyle ilişkili bir şekilde, Abdullah b. Amr b. As’ın rivayet ettiği, ilmin “muhkem bir ayet veya kaim bir sünnet veya adil bir fariza olduğu ve bunun dışında kalanın “fuzuli” olduğu”nu belirten hadis, tam da ilk dönemlerde ilmin nelerle alakalı olduğu ve nasıl anlaşıldığı hususunda bir fikir vermektedir.  Abdullah b. Urve’nin “adil bir fariza”yı Müslümanların üzerinde ittifak ettiği bir fariza olarak açıklaması da oldukça önem arz etmektedir.  Bu açıklama ilim ile ehl-i sünnet arasında nasıl bir irtibat kurulabileceği hususunda oldukça önemli ipuçları vermektedir. 

Benzer bir durum dil ve dil ilimleri için de geçerlidir. Dille ilgili çalışmalarda öncelik i’rab üzerinden nahivle alakalı olmakla birlikte, tecvidle ilgili çalışmalar kadar sarf ile ilgili çalışmalar da önemli bir konuma sahiptir. Bütün bunların yanında sözlük çalışmaları da, başından itibaren ciddiyetle yürütülmüştür. Dille ilgili çalışmalar ilk bakışta daha çok formla alakalı gibi görünse de, irabın ve dildeki diğer unsurların manayı nasıl belirlediği dikkate alınacak olursa; başta tecvid ve kıraat olmak üzere, nahiv, sarf ve lügat çalışmalarındaki ilginin merkezinde mana olduğu kolayca fark edilebilir. Dille ilgili çalışmaların muhtelif şekillerde fıkıh, tefsir ve kelam ilimlerinde nasıl dikkate alındığının takip edilmesi, bu yönden oldukça açıklayıcı olacaktır.

Taayyün, temyiz, tayin ve takyid, Kur’ân-ı Kerim, kıraat, tecvid, tefsir, siyer, tarih, kelam ve tasavvuf kadar felsefe, matematik, geometri, tabiî ilimler, tıp ve musiki için de geçerlidir. Bunlar aynî, zihnî, lisâni ve hattî varlık mertebelerine denk düşerek, varlığın muhtelif mertebelerde tahakkukuna imkan sağlamıştır. Her bir alanda taayyün gerçekleşmeden temyiz gerçekleşemeyeceği için, bu disiplinlerin oluşması kadar başka medeniyet ve kültür çevrelerinden istifade de bu ön şartlar gerçekleşmeden mümkün olmamıştır. Eğer dil ve fıkıh alanında belirli taayyünler gerçekleşmemiş, bunlar birbirinden temyiz edilmemiş ve bunlarla ilgili ıstılahlar teşekkül etmemiş olsaydı, sonraki dönemlerde Grek veya Hint kültüründen istifade etmek mümkün olamazdı. Bu sebeple Müslümanların farklı kültür ve medeniyetlerden istifade etmesi, İslam ümmetinin varoluş şartları ve bu şartlara ilişkin şuuru ile doğrudan alakalıdır.

[1] Bu rivayet hakkında bkz: Şeyhu’l-İslam İsmail el-Herevi (öl. 481/1089), Zemmü’l-Kelam ve Ehlihi, thk. Ebu Cabir Osman el-Ensari, Mektebetü’l-Gureba el-Eseriyye, t.y., c. I, s. 289 -292. 

Şer’î İlim: Müslümanca Varoluşun Meşru Zemini

Giriş

Müslüman düşünce tarihinde ilimler, atıf yapılan kaynağa ve mensup olunan geleneğe göre “aklî-sem’î”, “aklî-şer’î” ve “felsefî-şer’î” gibi değişik şekillerde sınıflandırılmıştır. İlimlerin daha çok akıl-şer’ dikotomisi çerçevesinde tasnif edilerek şer’î ilimlerin daha üstün gösterilmesi, kategorik olarak bunların birbirlerinin bütünüyle alternatifi veya karşıtı olduklarını belirtmeye yönelik olmaktan ziyade, belki varlığa ve hayata ilişkin söylemlerin temelde kaynaklandığı veya beslendiği noktayı temyiz ve teşhise ve bu bağlamda akıl-vahiy ilişkisini açıklamaya ve birbirlerine karşı konumlarını tayin amacına yöneliktir. Birçok noktada örtüştükleri ve çoğu kez aynı amaca yönelik oldukları halde bu ikili tasnif bazen aklî ilimlerle şer’î ilimler arasında amansız bir husumetin bulunduğu izlenimi uyandırabilmektedir. Baştan belirtelim ki inanılıp bağlanılan kişinin (şâri’) sözü ekseninde  oluşan ve bu sebeple şer’î olarak nitelenen ilimlerin diğerlerine göre daha saygıdeğer ve şeref sıralamasında daha üst bir konumda olduğunun belirtilmesi diğer ilimleri yararsız ve gereksiz görme ve gösterme amacı taşımaz. Mesela Gazzâlî’nin matematik, hendese ve astronomi gibi aklî ilimlere Şâri’in bir teşvikinin bulunmadığı yönündeki ifadesi bunların gereksiz veya faydasız olduğunu gösterme amacına yönelik olmaktan ziyade, şer’in temel amaçları açısından bu ilimlerin konumlandığı yeri tayin amacına yöneliktir. İlmi amelden, yani bilmeyi eylemekten üstün gören, bilmenin zatı itibariyle asla kötü olarak nitelendirilemeyeceğini vurgulayan ve aklî ilimlerle şer’î ilimlerin birlikte bulunamayacağını iddia etmenin körlük olduğunu söyleyen Gazzâlî’nin aklî ilimleri değersiz görmesi zaten düşünülemezdi.

Şer’î ilimlerin -bir varlık atmosferi içinde yaşayan- birey eksenli kurgulandığı hatırda tutulduğunda Gazzâlî’nin aklî bilimler için yaptığı değerlendirmeyi bugün müsbet bilim ve teknoloji için yapmak ve Müslümanca bir hayatın teknolojiye bağlı olmadığını, ama toplum ve devlet açısından teknolojinin bir ihtiyaç haline gelmesi durumunda onu da görüş alanına dahil etmenin sosyopolitik ve kamusal bir gereklilik olabileceğini söylemek yanlış olmaz.

Öte yandan şer’î ilimlerin üstün tutulması her zaman vahyin akla üstün tutulduğu anlamına gelmez. Çünkü vahyin üstünlüğü veya önceliği bulunan konular olduğu gibi aklın önceliği bulunan konular da vardır. Çoğunluğu aklî olan itikadî mesâilin şer’î temele oturtulması veya oradan alınması farklı bir konudur. Ancak şer’î ilimlerle felsefî ilimler arasında bir rekabetin bulunduğunu, hatta ilimlerin sınıflandırılmasına dair yazılan eserlerin bir amacının da mutluluğun sağlanmasına hizmet bakımından hangisinin önde olduğunun gösterilmesi olduğunu da belirtmek gerekir.

Şer’î ilimlerin diğer ilimlere üstünlüğü gerekçelendirilirken “şer’î ilimlerin amacının bu dünyanın bir düzen içinde işlemesini sağlamak ve öte dünyada kurtuluşu kazanmak” şeklinde belirtilmesi son derece önemlidir. Bu yaklaşım, şer’î ilimlerin varlığa ve hayata ilişkin oldukları gerçeğini net bir şekilde vurgulamaktadır. Hayattan kopuk bir şer’î ilim tasavvuru tarihte hiç olmamıştır. Hayatla, varlıkla dinamik ilişki içinde olmanın, şer’î ilimlerin varlık sebebi ve canlılık/hayatiyet göstergesi olduğunu hatırda tutmak gerekir.

Anlam ve Tasnif İtibariyle Şer’î İlimler

Şer’î ilim, Şâri’in sözü etrafında ve o sözle bağlantılı olarak oluşan ilim demektir. Burada “şâri” terimi Allah ve Hz. Peygamber’i; “şâri’in sözü” tabiri ise nasları ifade etmektedir. Allah’ın sözü de Hz. Peygamber’in ağzından duyulduğu için şer’î ilimlerin oluşumunda peygamber merkezî konumdadır. Naslar ekseninde oluşan şer’î ilimler genel olarak hedy-i resûlün, yani peygamberde somutlaşan anlamın, hayata sirayetinin gerçekleştirilmesi yoluyla iki cihan mutluluğunun elde edilmesini amaçlarlar. Bu bakımından şer’î ilimlerin, salt bir anlama merakından ziyade peygamber rehberliğinin, içinde yaşanılan hayata nüfuz ve sirayetinin mahiyet ve keyfiyetini açıklama çabası sonucunda oluştuğunu düşünmek daha isabetli olur. Şer’î ilimler bir yönüyle Müslümanca var oluş ve Müslümanca yaşayış amacının tezahürü ve nasların varlığa ve hayata dair amaçlarının fıkh faaliyeti yoluyla vakte taşınması çabasının sonucu olarak ortaya çıkmış; bir yönüyle de sahih anlamın, zikr’in korumasının temel bir vasıtasına dönüşmüştür.

Sözü edilen bu ilimlerin hepsi de Şâri’in sözü ekseninde oluştuğuna göre şer’î ilmin tasavvur edilebilmesi Şâri’in isbat edilmesine bağlıdır. Şâri’in isbatı, hatta diğer şer’î ilimlerin bazı temel ilkelerini ispat görevi şer’î ilimler içinde kelâm ilmine ait görülür. Nitekim Gazzâlî, kelâm ilminin ilgi alanının mevcûd üzerinde düşünmek ve diğer şer’î ilimlerin ilkelerini ispatlamak olduğunu vurgulayarak onu bu sebeple hem küllî ilim hem de rütbece en yüksek ilim olarak nitelendirir. Bu tasavvura göre diğer ilimler kelâmcının bıraktığı noktadan itibaren devreye girer: Müfessir, Kitab’ın tefsiriyle; muhaddis, Sünnet’in sübût yollarıyla; fakih, mükellefin fiilinin hükmüyle ve usûlcü Kitab ve Sünnet metinlerinin hükme delalet keyfiyetiyle ilgilenir.

Klasik literatürde şer’î ilimler kapsamında yer verilen ilimler bakış açılarına göre farklılık gösterebilmektedir. Mesela Lütfi Paşa ilmu’n-nevâmîs olarak nitelediği şerî ilimler kapsamında, ilmu’l-kırâa, ilmu rivayeti’l-hadis, ilmu’t-tefsir, ilmu ruvâti’l-hadis, ilmu usûliddin, ilmu usûli’l-fıkh, ilmu’l-cedel ve ilmu’l-fıkh’tan söz eder. Bazı tasniflerde bu ilimlere ilmu’l-bâtın (ilmu’l-ahlâk, tasavvuf) da eklenir. Daha başka ilaveler de vardır. İlim sözcüğü literatürde hem bilmek, hem bilim, hem çeşitli yollarla elde edilen bilgi anlamında olduğu için başına/sonuna ilim sözcüğü getirilmiş her şeyi başlı başına bir bilim gibi düşünmemek gerekir.

Değişik bakış açılarından hareketle şer’î ilimler içerisinde bazen kelâm, bazen fıkıh usûlü bazen ilmu’l-bâtın bazen de tefsir en üstün ilim olarak nitelendirilse de şer’î ilimler esas itibariyle birbirlerinin rakibi veya alternatifi değil yukarıda belirtilen amacı gerçekleştirmek üzere birbirinin yardımcısıdırlar.

Şer’î ilimler genel başlığı altında yer alan ilimlerin mahiyet ve işlev bakımından aynı olmadıkları açıktır. Bunlardan bir kısmı, -öğrenme, derleme, toplama- kısaca bilgi/malumat düzeyinde kalırken, bir kısmı -derlenenleri de kullanarak- sistematik bir çerçevede üreten ve değer yargısı koyan bir işleve sahiptir. Bu nokta dikkate alınarak şer’î ilimlerin değer üreten, değer koyan [normatif] şer’î ilimler ve yardımcı şer’î ilimler olarak ikiye ayrılması uygun olur. Malzeme hazırlayan ve tarihsel süreci kendi konusu bağlamında betimlemeye yarayan ilimler genel olarak Kur’ân ilimleri ve hadis ilimleridir. Üretim sırasında kendisine yaslanılan veya üretilenlerin denetiminde adeta bir kriter görevi gören fıkıh usûlünün de bu yönüyle yardımcı ilimler kapsamında düşünülmesi mümkündür. Üreten şer’î ilimler ise özellikle fıkıh ve kelâmdır. Pezdevî bu hususu, “İki çeşit ilim vardır. Biri ilmu’t-tevhîd ve sıfat diğeri de “ilmu’l-ahkâmi’ş-şer’iyye.” şeklindeki ifade etmiştir. Yine Fârâbî ve Harezmî’nin, şer’i ilim olarak sadece kelâm ve fıkhı zikretmesi de burada hatırlanabilir. Bu iki ilme ilmu’l-bâtın veya ilmu’l-ahlâk olarak adlandırılan tasavvuf da eklenebilir. Bu suretle tıpkı şer’î hükümlerin, şer’î-itikâdî, şer’î-ahlâkî ve şer’î-amelî  hükümler olarak üçe ayrıldığı gibi, bu üç grup hükmü ortaya çıkaran şer’î ilimler de bunların karşılığı olmak üzere üçe indirgenmiş olur.

Müslüman bireyin itikadî, ahlâkî ve amelî hayatı için değer hükümlerini belirleyen ilimler normatif şer’î bilimler, bu değer hükümlerinin üretilmesi sürecinde bir şekilde istifade edilenler ise yardımcı şer’î ilimlerdir. Müslüman bireyin hayatının sözü edilen alanlarına ilişkin hüküm üretme faaliyetinin tamamı önceleri -âyetteki “et-tefakkuh fi’d-din” ifadesine de uygun olarak- fıkıh kavramıyla ifade ediliyordu. Bu bakımdan fıkıh faaliyeti esas itibariyle her ne kadar Allah’ın kelâmı üzerinde yürütülüyor olsa da beşeri bir faaliyet olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda vurgulanması ve unutulmaması gereken nokta özellikle üreten bilimlerin hayatın içinde olmaları, hayatla diyalektik ilişki içinde bulunmaları gerektiğidir. Din ya da din bilimleri, dışarıda duran ve başka bir hayatı yaşarken öğrenilen bir şey değil hayatla birlikte yürüyen birbirini besleyen ve destekleyen, karşılıklı ilişki ve etkileşim içinde bulunan, hayatla iç içe geçmiş yapılardır. Şer’î ilimlerin temel kaynağı olan Kur’ân ve Sünnet nasıl hayata değen hükümler getirmişse, bunlar etrafında oluşan ilimlerin de aynı şekilde hayata değmesi, hayatla değişmesi ve onunla birlikte gelişmesi gerekir. Şer’î bilimlerin modern döneme gelinceye değin genel olarak hayatın içinde olduğunu söylemek mümkündür. Modern dönemde ise şer’î ilimler, neredeyse, bireyle ve hayatla arasında mesafe olan, hayatın dışında kalan ve kendisiyle hayatın izin verdiği ölçüde ilgi, iletişim kurulmaya çalışılan varlıklar/şeyler haline gelmişlerdir. Bu yüzden bugün şer’î bilimlerin gerçekte varlığı tartışmaya açıktır. Dinin metinlerinin ve din bilimlerinin, anlamanın konusu ve nesnesi haline gelmeleri süreci aynı zamanda varlıkla ve hayatla ilişkilerinin zayıflaması sürecidir.

Geniş anlamdaki fıkhın yani üreten şer’î ilimlerin modern dönemde saplandığı krizden çıkamamasında başka faktörler yanında şer’î ilimler kategorisindeki bilimlerin tanımlarının, işlevlerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin yeterince net bir şekilde ortaya konulmamış olmasının da bir payı vardır.

Değer Üreten İlimler: Kelam, Tasavvuf, Fıkıh

Daha önce de ifade edildiği gibi kelâm, fıkıh ve tasavvuf, Şâri’in inanç, ahlâk ve davranışlar konusundaki buyruklarının anlaşılması demek olan genel anlamdaki fıkıh faaliyetinin sonucu olarak ortaya çıkmış ilimlerdir. Bu üç ilim, esasen, dinin Cibril hadisinde iman, islam ve ihsan şeklinde ifade edilen üç boyutunun fıkh faaliyeti sonucunda gerçekleşmesini sağlamış olmaktadır. Ebû Hanîfe’nin akaid konularına yer verdiği eserini el-Fıkhu’l-ekber (büyük fıkıh) diye isimlendirmesi, itikadi hükümlerin anlaşılmasının da o zamanlarda fıkh faaliyetinin kapsamında olduğunu gösterir. Sonraları fıkıh terimi, anlam daralmasına uğrayarak sadece insan davranışlarının hükümlerinin bilinmesini konu edinen ilmin ismi olmuştur.

Fıkıh: Daralmış ve bir ilme özgülenmiş tanımında fıkıh, şer’î-amelî hükümleri bilmek demektir. Amel davranış demek olup ibadetler, muâmelat denilen hukuk konuları ve hukukun ilgi alanının dışında kalan konular (âdât) bu kapsamda yer alır. Bu üç başlığın altına giren hususlar düşünüldüğünde fıkhın ilgi alanın dışında kalan bir davranışın bulunmadığı görülür. Davranışlara ilişkin değer yargılarını belirtmek üzere fıkhın elinde onlarca kavram vardır. Farz, vâcip, sünnet, nâfile, mendup, müstehap, mubah, beis yok, tenzîhen mekruh, tahrimen mekruh, haram gibi terimler bir davranışın bireysel dini boyutunu; caiz, mün’akit, sahih, nâfiz, lâzım, fasit, bâtıl, mevkûf gibi terimler ise özellikle hukuki işlem türü davranışların hukuki boyutunu nitelendirmekte kullanılır.

Fıkıh kurucu imamların faaliyetleri sonucunda sistematik yapıya kavuşmuş (kurucu içtihad) ve bu dönemden itibaren karşılaşılan her yeni durumun hükmü her biri birer bütüncül hukuk sistemi mahiyetinde olan ekoller içinde belirlenmeye başlanmıştır (mezhepiçi içtihad). Fıkhın gerek sistematik yapısına kavuşması gerekse uygulanması sürecinde ehl-i re’y ve ehl-i hadis olmak üzere iki temel zihniyet ortaya çıkmıştır. Bu iki farklı zihniyet naslara yaklaşım tarzından, farklı kültür çevreleri karşısında nasıl tavır alınacağına varıncaya kadar birçok konuda farklı anlayışlara sahip olmuşlar ve bunun sonucunda rey, kıyas, istihsan, ıstıslah ve ıstıshap ilkelerine başvurma konusunda, neticede içtihad işinin mahiyeti konusunda ciddi görüş farklılıkları ortaya çıkmıştır.

Kelâm: Usûlü’d-din olarak da anılan kelâm, “Allah’ın zâtından ve sıfatlarından, nübüvvet konularından, kâinatın -başlangıç ve sonuç itibariyle- durumundan İslâm kanunu üzere bahseden ilim” şeklinde tanımlanmıştır. Bu yönüyle kelâm ilmi bir anlamda şer’î itikadî hükümlerin bilinmesinden ibaret olmaktadır. Başka tanımlarda buna ilave olarak bu inançların aklî delillerle ortaya konulup desteklenmesi ve gerek içeriden gerek dışarıdan muhalif görüşlerin çürütülmesi işlevi de ilave edilmiştir. Buna göre kelâmın isbat, savunma ve çürütme gibi birbirine bağlı üçlü bir işlevi bulunduğundan söz edilebilir.

Tasavvuf: Daha çok gözlemlenebilen davranışların hükümleriyle ilgilenmesi sebebiyle zahir ilmi olarak nitelendirilen fıkıh ilminden farklı bir boyutla ilgilendiğini göstermek üzere kullanılan ilmu’l-bâtın terimi, literatürde tasavvuf ve ahlâkı da içine alacak şekilde genel bir kullanıma sahip gözükmektedir. Her ne kadar bunların her birini ayrı birer ilim olarak değerlendiren yaklaşımlar olsa da derin ayrıntılara girmeyip genel bir tasviri amaçlayan bu yazıda -Gazzâlî gibi- genel kullanım esas alınmıştır. 

Tasavvuf dinin bireysel olarak ihsan boyutunda yaşanması arzu ve çabasıdır. Tasavvufun mevzuunun “tahliye-i zâhir ve tahliye-i bâtın” yani “dışı boş verip içi süslemek, güzelleştirmek” olduğu vurgulanır. 

Tasavvufun başlangıçta genel bozuluşa bir tepki olarak doğan bir tür bireysel içe kapanma refleksi olduğu söylense de başlangıcını sahabe döneminden başlamak üzere genele nispetle daha az sayıdaki kişinin tevhîd, tevekkül, rıza, ihlas, vefa gibi temel inanç ve ahlâk ilkelerini mümkün olan en üst boyutta yaşama arzusunun oluşturduğunu düşünmek daha doğrudur.

Müslüman düşünce geleneğinde, objektif bir bilme metodolojisine sahip olmaları sebebiyle kelâm ve fıkıh hep ön planda olmuş; ilham ve mükâşefeyi bilme yolu olarak gören ve büsbütün bireysel kemal odaklı ve sübjektif deneyime bağlı -ve havassa mahsus- bir seyrüsüluk olan tasavvuf başlangıçta bu anlamda ilim sayılmamıştır. Dünyaya dalıştan bir kaçış olarak mevcut kelâm ve fıkıh gibi disiplinlere kimi zaman bir ölçüde eleştirel bir tavır alış mevcut olmakla birlikte tasavvuf ilmi zaman içinde kelâm ve fıkhın boşluklarını dolduran, onları tamamlayan ve yine onlar tarafından sisteme dahil edilen bir disipline dönüşerek şer’î ilimler arasındaki yerini almıştır.

Yardımcı Şer’î İlimler: Fıkıh Usûlü, Tefsir, Hadis

Fıkıh Usûlü: Hükümlerin delillerden elde ediliş keyfiyetini bilmek olarak tasvir edilen fıkıh usûlü ilminin doğuşu için net bir tarih vermek mümkün olmamakla birlikte yaklaşık olarak fıkıh mezheplerinin oluşup sistematik yapılarına kavuşmalarından sonra olduğu kesin gibidir. Fakat bu, sahâbe ve tâbiûn fakihlerinin ve müçtehit imamların bir delil anlayışlarının ve yorum yöntemlerinin olmadığı anlamına gelmez.

Sahâbenin bu ilme ihtiyaç duymaması, tıpkı Arapların söz ve vezinde kendilerini hataya düşmekten koruyan yazılı kurallara ihtiyaç duymamaları gibidir. Araplar konuşuyorlar, şiir diziyorlardı; fakat o dönemde dilciler de yoktu, dil kuralları da yazılmamıştı. Aynı şekilde selef de bu tekniğe ve bilgiye potansiyel olarak sahipti ve fetva verirken açıkça ortaya koymadıkları bazı ilke ve kanunlara uyuyorlardı. Kaldı ki bu ilimde ortaya konulan genel prensip ve küllî anlamların birçoğu, sahâbenin tek tek her bir meseledeki fetvaları da dikkate alınarak istikra yoluyla tespit edilmeye çalışılmıştır. 

Müçtehit imamlar döneminden itibaren hüküm istinbatının objektif esaslarının tespit edilmesini gerektiren birçok bilimsel ve sosyo-psikolojik sebepten söz edilebilir. Kabaca belirtmek gerekirse itikadi-siyasi görüş ayrılıklarının ortaya çıkması, değişik din ve kültürlere sahip toplulukların Müslüman olmaları, meşruiyetin ancak Kur’ân ve Sünnet’e dayanmakla sağlanabildiği bir ortamda, bunlara dayanılarak yapılan çıkarımların ve ortaya konulan kanaatlerin objektif bir metodoloji doğrultusunda yapılması ihtiyacını hissettirmiş ve bu metodoloji bir yönüyle ortaya atılan görüşlerin kabulünün bir ön şartı olduğu gibi aynı zamanda ve daha öncelikli olarak sapmaların ve spekülasyonların freni olmuş ve bu sayede keyfî hüküm vermenin önüne geçilmiş ya da hiç değilse ortaya atılan görüşlerin değerlendirileceği bir kriter görevini üstlenmiştir. 

Yukarıda bir kısmına işaret edilen ihtiyaçların sonucunda fıkıh usûlü, delillerin şer’î hükümlere delâlet yönlerini araştırmak, -diğer taraftan bakıldığında- hükümlerin delillerden elde ediliş keyfiyetini bilmek amacına yönelik olarak ortaya çıkmıştır. “Hükümlerin delillerden elde ediliş keyfiyetini bilmek” ifadesi üç farklı şekilde anlaşılmaktadır. Birincisi, Hz. Peygamber ve sahâbe döneminden beri bilinen hükümlerin bu delillerden hangi yollarla çıkarıldığını anlamak, diğer bir ifadeyle mevcut hükümlerin delillerle irtibatını sağlamaktır. Fıkıh usûlünü daha çok geriye dönük temellendirme olarak gören bu anlayış, büyük ölçüde Hanefî usûl anlayışını yansıtır (fukah metodu). İkinci anlayış, fıkıh usûlünün geriye yönelik temellendirme işlevini büsbütün ihmal etmemekle birlikte onu daha çok hüküm çıkarmanın yöntemi olarak gören anlayıştır (mütekellimûn metodu). Üçüncü anlayışa göre ise bu bilme, hükümlerin delillerden ilkten nasıl çıkarılacağının bilinmesidir. Bu anlayışa göre fıkıh usûlü geriye dönük bir temellendirme değil, tam da ilkten hüküm çıkarmanın yöntemidir. Yaklaşık iki yüzyıldan beri ısrarla gündemde tutulan ve gerek Türkiye’de gerek diğer İslam ülkelerinde savunucuları bulunan bu anlayışın tarihsel tecrübede olanı doğru yansıtmaktan uzak olduğu ve yanlış sonuçlara götürdüğü anlaşılmaya başlamıştır. 

Fıkıh usûlü, mevcut fıkhî hükümlerin sahâbe döneminden itibaren nasıl çıkarıldığıyla ve/ya nasıl çıkarılacağıyla ilgili olması sebebiyle daha çok fıkıh ilmiyle irtibatlı olarak düşünülmüş ve fıkhın usûlü olarak algılanmıştır. Bu algı büyük ölçüde doğru olmakla birlikte, fıkıh usûlünün Müslüman düşünce geleneğindeki merkezî rolünü ve önemini biraz azaltmış gözükmektedir. Fıkıh usûlünün temel işlevinin Hz. Peygamber’den sahâbe kanalıyla intikal eden sahih anlamın temellendirilmesi olduğu ve sahih anlamın da sadece fıkıh ilminin konularıyla sınırlı olmayıp inanç ve ahlâk konularına da şamil olduğu şeklindeki değerlendirme isabetli kabul edildiği takdirde, usûlu’l-fıkhı özel anlamda fıkıh ilmine özgülemenin eksik olacağını, bunun yerine onun geniş anlamda fıkhın ortak zemini kabul etmenin daha doğru olacağını söylemek gerekir. Bu durumda fıkıh usûlü, sahih anlamın korunması bağlamında diğer şer’î disiplinler için hem bir zemin teşkil eder, hem de başta fıkıh olmak üzere diğer şer’î ilimler için bir denetleme görevi görür. Modern dönemde şer’î ilimler arasındaki irtibatsızlığın ve kopuşun temel sebeplerinden birinin fıkıh usûlü ortak zemininin kaybedilmesi olduğu açıktır. Fıkıh usûlünün, Ebû Hanîfe’nin -itikadî, ahlâkî, amelî ayrımı yapmaksızın- bütün şer’î hükümlerin bilinmesini içine alacak şekilde tarif ettiği fıkhın teorik alt yapısını ve zeminini teşkil eden bir muhtevayla ele alınması, şer’î disiplinlerin aynı hedefi gerçekleştirmek üzere yeniden işbirliği yapmaları için bir başlangıç noktası teşkil edebilir.

Tefsir: Tefsir teriminin ve tefsir ilminin tanımı konusunda, sahip olunan Kur’ân algısı ve Kur’ân’la irtibat kurma yöntemindeki farklılıklar sebebiyle farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Kimileri tefsir ilmini Gazzâlî gibi sırf nakil kapsamına dahil ederek özellikle seleften gelen açıklamalara hasrederken, kimileri ona Kur’ân’ın manalarının anlaşılması, hüküm ve hikmetlerinin istihraç edilmesi şeklinde, -neredeyse diğer şer’î ilimlere alan ve ihtiyaç bırakmayacak ölçüde- kapsamlı bir amaç atfetmiştir. Bir ucu sırf nakil diğer ucu Kur’ân’ın içerdiği bütün hüküm ve hikmetlerin çıkarılması olan bu geniş yelpaze tefsir ilminin mahiyeti ve işlevinin belirlenmesi konusunda günümüze değin devam eden bir belirsizliğe yol açmıştır.

Gerek tefsir ilminin tanımı, gerekse tefsir ve tevil terimlerinin mahiyeti konusundaki farklı yaklaşımların temel sebeplerinden birisi Kur’ân’ın kaynaklığının anlamı ve ondan hüküm elde etmenin yöntemi konusunda ehl-i re’y ve ehl-i hadis zihniyetleri arasındaki yaklaşım farklılığıdır. Kabaca işaret edecek olursak, ehl-i hadis zihniyetindeki bilginler, genel olarak, dilin bütün imkanlarını sonuna kadar kullanmayı tercih ederken, rey ehli soyutlama yoluyla ulaştığı ilkelerin de devreye sokularak metnin yükünü hafifletmeyi tercih etmiştir. Reye karşı mesafeli bir konum belirleyenlerin, metnin imkanını sonuna kadar kullanmak için, tevil ve tefsir ayırımı yapmayıp metin üzerinden söylenen her şeyi tefsir kapsamına dahil etmeleri onlar açısından anlaşılabilir bir durumdur. Fahreddin Râzî’nin tefsirini “içinde her şey var; bir tek tefsir yok (fîhî küllü şey illâ tefsir)” sözüyle nitelendirenlerin; yine “tefsire iştiyak duyanlar için temel kaynak Sibeveyh’in kitabıdır.” diyenlerin ve tefsir yapabilmek için gereken şartların çoğunu Arap dil bilimlerine tahsis edenlerin genel olarak ehl-i hadis ve dilci kesim içinde olması da şaşırtıcı değildir. Bu yaklaşımın, tefsir ilmini nihai tahlilde Arap diline özgülediğini gözden kaçırmamak gerekir. Bu yaklaşıma Zemahşerî’nin, beyan ve meâni ilimlerinde derinleşmemiş olanların tefsirde söz sahibi olamayacakları şeklindeki değerlendirmesini de eklediğimizde genel olarak tefsir ilminin Arap dil bilimleriyle olan içlidışlılığı açık bir şekilde ortaya çıkmakta ve adeta tefsir ilmi salt edebî bir disipline indirgenmiş olmaktadır. Bu noktada tefsir ilmini dil bilimi olmaktan çıkarıp din bilimi yapan şeyin ne olduğu sorusu anlam kazanmaktadır.

Ehl-i hadis zihniyeti ile ehl-i re’y zihniyeti arasında dikkat çekilebilecek bir farklılık da öteden beri aynı mı farklı mı olduğu konusunda tartışma bulunan tefsir ve tevil terimlerini birincilerin aynı kabul ederek, tefsir yetkisini selefe özgülemek yerine bütün zamanlardaki bilginlere eşdeğer şekilde tanıması; ikincilerin ise, tefsir işini salt medlulün belirlenmesi çerçevesinde selefe özgüleyip sadece onları ehl-i tefsir olarak kabul ederek sonrakilerin tefsir yetkileri olmadığını ve yapacakları tüm açıklamaların tevil olacağını öne sürmesidir. Mâtürîdî’nin, tefsir işinin/yetkisinin sahabeye, tevilin ise fukahaya ait olduğu şeklindeki değerlendirmesi, reyci duruşu çok güzel yansıtması yanında, tefsir ve tevilin mahiyetlerinin doğru kavranması bakımından da anahtar bir değerlendirmedir. Yine tefsir tevil ayırımını reddedenlerin, dil/lügat eksenli düşünen bilginler; tefsir tevil ayırımını benimseyenlerin ise fıkıh eksenli düşünen bilginler olduğu yönündeki -kimi bilginlerce dile getirilen- tespit de bu konuda ehl-i hadis ehl-i rey arasındaki az önce işaret edilen yaklaşım farklılığını teyit etmektedir.

Klasik literatürde tefsir ilminin tanım ve mahiyeti hakkında söylenenlerin doğru anlaşılıp doğru konumlandırılması, büyük ölçüde, hem yukarıda işaret edilen yaklaşımların dikkate alınmasına hem de ehl-i tefsir kimliği ile müfessir kimliği arasında ayrımın netleştirilmesine bağlı gözükmektedir. Kur’ân’daki bir cümlenin veya kelimenin anlamına ilişkin olarak ehl-i tefsirden nakledilen şeylerin sırf nakli olduğunda tereddüt yoktur. Gazzâlî’nin ilmu’t-tefsir’in tıpkı ilmu’l-hadis gibi sırf naklî olup akla yer olmadığı, dolayısıyla bu ilmi edinmek için ezber kuvvetinin yeterli olduğu şeklindeki değerlendirmesinin, özellikle ehl-i tefsirden gelen rivayetler için olduğu çok açıktır.

Fıkıh ve kelâm ilimlerinin, buna tasavvufu de ekleyebiliriz, sistematik yapılarına kavuşmasından sonra bu ilimlerde üretilen sonuçları ilgili ayetler çerçevesinde sunma işini yerine getiren müfessirin faaliyeti de büyük ölçüde nakli olmakla birlikte işin bir sanat, edebiyat ve estetik boyutundan da söz etmek gerekir ve bunun da salt ezber yeteneğiyle olmayacağı ve ilave bir yetenek gerektirdiği söylenebilir. İşte Zemahşerî’nin beyan ve meânî ilimlerinde derinleşmeden tefsir ilminde söz sahibi olunamayacağı şeklindeki değerlendirmesi tam anlamını bu noktada kazanmaktadır. Üreten bilimlerin sistematik yapılarına kavuşmasından sonraki süreçte ise bunların ürettikleri sonuçlar, tıpkı dil bilimin verileri gibi, müfessirin müstağni kalamayacağı bir kaynağa dönüşmüştür. Diğer bir ifadeyle tefsir Kur’ân’ı açıklamak için Arap dil biliminin kural ve verilerine dayanmak durumunda olduğu gibi, başta fıkıh ve kelâm olmak üzere üreten şer’î ilimlerin ve diğer ilimlerin verilerini kullanmak durumundadır. Tefsir ilminin Allah’ın sözünü beşer takati ölçüsünde muradına delaleti açısından inceleyen bir ilim şeklindeki tanımı ancak bu şekilde gerçekleşebilir. Bu yüzden tefsir, esas itibariyle üreten ve müslüman birey ve toplumların hayatına dair söz söyleyen değil, söylenmişleri müfessirin bakış açısı ve bazı temel kabulleri doğrultusunda derleyen bir ilim, hatta bir tür sanat olarak konumlanır.

Tefsirin “naklî tefsir” ve “lisana ilişkin tefsir” olmak üzere iki kısımda değerlendiren yaklaşım (Mukaddime, c. 3, s. 35-37) tefsir ilminin mahiyet ve işlevini büyük ölçüde doğru yansıtmaktadır. Naklî tefsir, seleften nakledilen âsâra dayalı tefsir demek olup, nâsih mensûh, esbab-ı nüzul gibi bilgileri ihtiva eder. Diğeri ise Arap dilinin imkanları içerisinde murad-ı ilahiyi anlamaya çalışmaktır. Özellikle üreten şer’î bilimlerin doğmasından sonra murad-ı ilahinin belirlenme çabası onların ürettikleriyle birlikte ve onlar ışığında açıklanmaya çalışılmıştır. Bu yönüyle tefsir ilmi, özellikle fıkıh, kelâm ve tasavvuf disiplinlerince üretilen bilgilerin, Arap dilinin imkanları kullanılarak Kur’ân bütünlüğünde sergileyen ve bu sayede nihai tahlilde Kur’ân çevresinde bir popüler kültürün oluşmasına hizmet eden edebi bir sanat haline gelmiştir.

Hadis İlmi: Dinin kendisinden duyulduğu kişi olması itibariyle inananların dikkat kesildiği şahsın Hz. Peygamber olması ve -Kur’ân yanında- onun söz ve davranışlarının nakledilmek istenmesi doğaldır. Hadis ilmi bu nakil faaliyetiyle irtibatlı olarak doğmuştur. Genel olarak Hz. Peygamber’e nisbetle nakledilen sözlerin Ona ait olma durumlarını, daha açık ifadeyle bu nisbetin doğruluk durumunu araştıran hadis ilmi, genel olarak “ilmu rivâyeti’l-hadîs” ve “ilmu dirâyeti’l-hadîs” olmak üzere iki kısma ayrılır.

Rivâyetü’l-hadîs hadislerin salt nakledilmesi olup, bu naklin bilgisine rivâyetü’l-hadîs ilmi denilir. Râvinin ve mervînin (metnin) durumlarının bütün yönleriyle incelendiği ilim ise dirâyetü’l-hadîs ilmidir. Râvilerin güvenilirlik durumları, haberin nasıl nakledildiği ve rivayetlerin sahih, hasen ve zayıf kategorilerinden hangisine dahil olduğu dirâyetu’l-hadis ilmi sayesinde bilinir. Bu sebeple dirâyetu’l-hadis ilmi hadis usûlü ilmi olarak da anılır. Lütfi Paşa’nın ilmi ruvâtu’l-hadis dediği ilim bu olmalıdır.  Bu ilim esasen vuku bulmuş hatta olmuş bitmiş rivayet işinin nasıl gerçekleştiğini ve bu gerçekleşme biçimine göre sıhhat durumunu belirlemeye çalışan bir ilim olarak değerlendirilebilir. Dirâyetü’l-hadîs ilminin kural ve terminolojisini bir araya getiren ilk eserin hicri dördüncü yüzyılın ortalarında ölen Râmehürmüzî’nin (ö. 360/971) el-Muhaddisü’l-fâsıl beyne’r-ravî ve’l-vâʿî adlı eseri olması da bu değerlendirmeyi destekler. Hadis ilimleri kapsamında zikredilen cerh ve ta‘dîl, nâsih ve mensûh, muhtelifü’l-hadîs, garîbü’l-hadîs gibi bilgiler dirâyetu’l-hadis ilmi kapsamında yer alır. 

Hz. Peygamber’den nakledilen hadisler “doğruluğu bilinenler”, “yalan olduğu bilinenler” ve “durumu tam belli olmayanlar” olmak üzere üç kısımdır. Birinci kısımda mütevatir haberler yer alır. İkinci grupta mevzu (uyduruk) haberler yer alır. Mevzu haber tevili kabil olmayacak ölçüde kat’î bir delile aykırı olan haberdir. Üçüncü grup ise kendi içinde “doğruluk yönü baskın olan”, “yalanlık yönü baskın olan” ve “iki tarafı eşit olan” olmak üzere üç kısma ayrılır. Birincisi sahih; ikincisi münker; üçüncüsü ise, metninde bir illet, ravilerinde belirgin bir kusur olmamakla birlikte bazı ravileri zatı veya vasfı itibariyle bilinmeyen hadis olup, en genel deyimle zayıf adını alır.

Hadis ilminin temel iki kısmını oluşturan rivâyetu’l-hadîs ilmi ve dirâyetu’l-hadis ilminin ilgilendikleri ve inceledikleri konular arasında hadislerin anlaşılması ve onlardan hüküm istinbat edilmesi diye bir konunun bulunmaması yadırganmamalıdır. Bu, yapılan işin tabiatının gerektirdiği doğal bir sonuçtur. Çünkü anlama ve bu anlama hüküm bağlama işi esas itibariyle üreten şer’î ilimlerin ilgi alanına girer ve her birinin bu konuda oluşmuş metodolojileri vardır. Başka alanlarla ilgilen bir alim anlama ve hüküm çıkarma işine teşebbüs ettiğinde üreten bilimlerin metodolojisini kullanmak durumundadır.

Gazzâlî’nin “Hadis sırf naklî bir ilim olup akla pek yer olmadığı için bunda ezber kuvveti yeterlidir ve büyük küçük herkes bu ilmi elde etme açısından eşit durumdadır.” şeklindeki değerlendirmesi bu ilmin asli pozisyonuna işaret bakımından önemlidir.

Şer’î ilimler bir yönüyle sahih anlamın zaman ve mekanla buluşmasını sağlamaya hizmet ederken bir yandan da sahih anlamın korunması gibi bir işlevi de yerine getirmektedir. İbn Haldun’un şer’î ilimlerin artık geliştirilemeyecek denli tamamlandığını söyleyen ve bir anlamda şer’î ilimler bakımından tarihin sonuna gelindiğini ilan eden ve dolayısıyla statik hale geldiğini ima eden “ulum-ı nakliyye vaktiyle pek ziyade ilerleyip eslaf ol dereceye baliğ oldular ki gayrı onun ilerisine varılmaz” (Mukaddime, c. 2, s. 171-173; çev. c. 1, s. 32) şeklindeki ifadesini yardımcı şer’î ilimler hakkında büyük ölçüde, üreten şer’î bilimler hakkında ise özellikle sahih anlamın korunması işleviyle ilgili sınırlı olarak bütünüyle isabetli görmek mümkün olabilir.

Kelâm İlminin Teşekkülü

I. Kelâmın Doğası

Arapça’da “biriyle konuşma/tartışma” ve “bir şey hakkında konuşma/tartışma” anlamında kelleme veya tekellemenin ifade ettiği tartışma tekniğinden hareketle bu adı alan kelâm, dinin inanç önermelerini araştırmasına konu kılan bir disiplin olarak ortaya çıkmakla birlikte, çok geçmeden bu araştırma etkinliği neticesinde varlıkların bütününe ilişkin bir soruşturma gerçekleştiren bir disiplin hüviyetini kazanmıştır. Bu yazıda bu geçisin doğası üzerinde duracağız. Ancak öncelikle kelâmın araştırma sahasının belirginleşmesindeki ilkeden bahsetmek gerekmektedir. İyi bilindiği gibi dini hükümler, insanın doğasına ilişkin klasik açıklama biçimiyle uyumlu bir şekilde onun teorik ve pratik yönlerine tekabül edecek şekilde gelmiştir. Buna göre insanın teorik tarafıyla ilgili hükümler, onun bilmek ya da inanmakla yükümlü olduğu şeyleri; pratik tarafıyla ilgili olan hükümler de onun eylemek ile yükümlü olduğu şeylere dairdir. Bu nedenle kelâm insanın bilmekle yükümlü olduğu şeyleri konu edinir. Böylece insanın eylemekle yükümlü olduğu şeyleri araştırma konusu edinen fıkıhtan ayrışır. İnsanın bilmekle yükümlü olduğu şeylerin başında marifetullah, yani Tanrı’nın varlığını ve sıfatlarını bilmek gelir. Tanrı’yı bilmek ise ulûhiyyet, nübüvvet ve ahiret şeklinde İslâm dinin üç esasını mündemiç olan tevhîdi bilmekle mümkün olur. Peki, Tanrı nasıl bilinecektir? Tanrı ne müşahede ile ne de duyumsama ile bilinemeyeceğini, öte yandan dini açıdan delil konumunda bulunan Kitap, sünnet ve icma ile de Tanrı’yı bilmenin mümkün olamayacağını vrugulayan kelâmcılar, Tanrı’yı bilmenin ancak nazar ve istidlal ile gerçekleşebileceğini dile getirirler. Bu bağlamda kelâm, Tanrı’nın varlığının tüm insanlarda ortak olan akıl yürütme ile nasıl bilineceğinin yollarını gösteren bir disiplindir. Bununla uyumlu olarak da mütekellim Tanrı’nın varlığına ilişkin bilginin akıl yürütme süreciyle elde edilebildiğinin düşünen kişidir. Bu açıklama sürecinin kelâmın hem muhtevasını hem de yöntemini nasıl teşkil ettiğine ileride değineceğiz. Özetle kelâm, onun nihai maksadı olan marifetullahı elde etme sürecinde kişiye gerekli olan şeylerin tamamının yerine getirilmeye çalışıldığı bir disiplin olarak karşımıza çıkar.

II. İlk Tartışmalar: İnsan Fiilleri ve İlahî Sıfatlar

Kelâmî düşüncenin Müslümanların karşılaştıkları politik hadiselerin sebebiyet verdiği teolojik problemlere bir çözüm bulma arayışı neticesinde I/VII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığı söylenebilir. Müslümanların karşılaştıkları ilk teolojik problem büyük günah meselesiydi. Büyük günah işleyen kişinin dini durumunun ne olacağı sorusu imanın mahiyeti sorununu gündeme getirmiş; imanın mahiyeti sorunu ise iman ile insan fiillerinin ilişkisini soruşturmayı gerektirmişti. Buradan hareketle insan davranışlarının, kendisi mi yoksa Tanrı tarafından mı meydana getirildiği tartışıldı. Tartışma bir kez Tanrı’ya yönelik olunca Tanrı hakkında nelerin söylenip nelerin söylenemeyeceği sorusu gündeme gelerek Tanrı hakkında zorunlu, mümkün ve imkânsız durumların tespiti yapılmaya başlandı. Böylece Tanrı nazârî araştırmanın konusu haline geldi. Tanrı’ya ilişkin bilinenler, O’nun hakkında bilinmeyenlerin elde edilmesi için bir başlangıç noktasını teşkil ediyordu. Tanrı’ya ilişkin bilinenlerin başında özellikle iki şey geliyordu: Birincisi Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğu; ikincisi ise Tanrı’nın eşi ve benzerinin bulunmadığıydı. Kelâmın başlangıç döneminde, bu iki ilke sırasıyla, insanın failliği ve Tanrı’nın sıfatları sorununa işaret ediyordu.

Soruşturmanın insan fiili üzerinde temerküz etmesi, fiilin (eylem) kökenine ilişkin bir açıklamanın getirilmesini de gerektiriyordu. Böylece fiillerin insanın bir ürünü mü, yoksa Tanrı’nın bir yaratması mı olduğu tartışılmaya başlandı. Bu sorun etrafında başlıca iki yaklaşım belirdi: Birincisi, fiilin insan tarafından meydana getirildiğini, bu sebeple insanın fiil işlemeye yönelik bir kapasitesinin, yani istitâatinin bulunduğunu öne sürerek insanın fâilliğini (özgürlüğünü); diğeri ise fiillerin Tanrı tarafından yaratıldığını, zira insanın fiil işlemeye yönelik herhangi bir kapasitesinin bulunmadığını iddia ederek Tanrı’nın fâilliğini savundu. Böylece birinciler Kaderiyye ve ikinciler Cebriyye olmak üzere iki teolojik düşünce varlık sahnesine çıkmış oldu.

Kaderî düşünce ilk defa Ma‘bed el-Cühenî (ö. 83/702) tarafından savunuldu. Ma‘bed, insanın fiillerinin bizzat kendisi tarafından meydana getirildiğini düşünüyordu. Bu düşünceyi Gaylân ed-Dımeşkî (ö. 120/738) devam ettirdi. Gaylân da, insanda tam anlamıyla fiil seçme ve yapma gücünün bulunduğunu savundu. Ma‘bed ve Gaylân’ın yaklaşım şeklinin ayrıntıları hakkında elimizde detaylı bilgiler bulunmasa da, onların öncelikle insanın sorumluluğunu yadsıyacak bir şekilde hemen her şeyin Tanrı tarafından belirlendiği bir düşünceye karşı çıktıklarını söyleyebiliriz. Aslında bu konuda Ma‘bed ve Gaylân yalnız da değildi. Zira Basra’da teolojik problemlerle ilgilenen Hasan el-Basrî de (ö. 110/728) cebr düşüncesine karşı oldukça olumsuz bir tavır içindeydi. Onun insan fiilleri problemiyle ilgili olarak Halife Abdülmelik b. Mervân’a yazdığı mektup, insanın sorumluluğunu temellendirmek için fiillerinin kendisi tarafından meydana getirilmesi gerektiği düşüncesini açık bir biçimde ortaya koyuyordu.

Kaderî düşüncenin karşısında insan fiillerinin mahlûk, yani Tanrı tarafından yaratıldığı düşüncesi savunulmaya başlandı. Bu düşüncenin özellikle Hasan b. Muhammed (ö. 100/718 [?]) ve Emevî halifesi Ömer b. Abdülazîz (ö. 101/720) tarafından savunulduğunu görüyoruz. Hatta Ömer b. Abdülazîz, insan fiillerinin Tanrı tarafından yaratılmış olduğunu ve böylece insanın özgür iradesinin bulunmadığını, Tanrı’nın ezelî bilgisiyle temellendirmeye çalıştı.

İnsanın fâilliği (özgürlüğü) sorunu, kelâmın bir disiplin olarak gelişim sürecinde oldukça merkezî bir yer teşkil etmektedir. Zira insanın fâilliğinin soruşturulması, Tanrı’yı nazarî araştırmanın konusu haline getirmiştir. Bu anlamda insanın fâilliğini tartışmak aynı zamanda Tanrı’nın fâilliğini de tartışmak anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, irade konusunda insana ilişkin bir tanımlama, doğrudan Tanrı’ya ilişkin bir tanımlamayı gerektirecektir. Bu sebeple kelâmın başlangıç döneminde irade probleminin Tanrı’nın nitelikleri tartışmasını beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Böylece Tanrı’nın fâilliği, “Tanrı hakkında nelerin söylenip nelerin söylenmeyeceği” sorusunu da beraberinde getirerek Tanrı hakkında zorunlu, mümkün ve imkânsız durumların tespiti yapılmaya başlandı. Sözgelimi Hasan el-Basrî, “Allah’ın ancak kendisi için razı olduğu şeyleri O’na isnat et!” uyarısında bulunarak insanın fâilliği sorununu, ilâhî sıfatlar sorunu bağlamına çekmişti. Çünkü insan fiillerinin iyi-kötü şeklinde ahlâkî niteliği hâiz olduğu düşünüldüğü zaman bu fiillerin gerçek fâilinin Tanrı olması, Tanrı’nın iyi ve kötüyü irade etmesi, bunlara rıza göstermesi, yaratması vs. gibi hususların tartışılmasını gerektirecektir. “Tanrı’nın adaleti ve iyiliği emretmesi ve kötülüklerden tenzîhi gereği”nden hareketle, insanın fiillerinin fâilinin Tanrı değil, insan olduğuna vurgu yapıldı.

Burada Tanrı’ya ilişkin bilinenler, O’nun hakkında bilinmeyenlerin elde edilmesi için bir tür başlangıç noktası teşkil ediyordu. Tanrı’ya ilişkin bilinenlerin başında özellikle iki şey gelmekteydi: (1) Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğu ve (2) Tanrı’nın eşi ve benzerinin bulunmadığı. Bu iki unsur zaten Kur’ân’da oldukça açık bir biçimde ifade edilmişti (el-En‘âm 6/102; er-Ra’d 13/16; ez-Zümer 39/ 62; el-Mü’min 40/62 ve eş-Şûrâ 42/11.) Bunun doğal sonucu ise Tanrı’nın, kendisi dışındaki her şeyden bambaşka oluşuydu. Ancak Tanrı ile âlem arasındaki mutlak farklılık düşüncesine rağmen naslarda birtakım cisimsel niteliklerin Tanrı’ya atfedildiği de bir gerçekti. Öyleyse bu sıfatlar nasıl anlaşılacaktı?

Kelâmın başlangıç döneminde bu soruya ilişkin iki yaklaşımın savunulduğunu görüyoruz: Birincisi naslarda geçen söz konusu yüklemleri zâhirî anlamlarıyla kabul etme taraftarı olan yaklaşımdı. Bu yaklaşımın farklı tonları olmakla birlikte, bunların hemen tamamının Tanrı’ya cisimsel nitelikleri atfetme eğiliminde müşterek olduklarını söyleyebiliriz. Bu yaklaşıma ilişkin bir örneği, Vehb b. Münebbih’in (ö. 114/732) kendisiyle aynı fikirde olmayan Ca‘d b. Dirhem’e söylediği, “Allah, kitabında bize el, göz, nefs ve işitmeye sahip olduğunu haber vermeseydi, biz de elbette bunları söylemezdik” sözü açıkça gösterir. Benzer bir düşüncenin Mukâtil b. Süleymân (ö. 150/767) tarafından da savunulduğu nakledilmektedir. Kuşkusuz bu yaklaşımın daha ağır bir şeklini Müşebbihe temsil ediyordu. Hişâm b. el-Hakem (ö. 179/795) Tanrı’nın var olmasından hareketle O’nun var olanların, yani cisimlerin bütün niteliklerine sahip olacağını düşünerek Tanrı’ya varlıkların bütün niteliklerini atfetmiştir. 

Kur’ân’ın Tanrı hakkında konuşmaya imkân veren tek kaynak olduğu argümanı, daha çok teolojik rasyonalizme karşı muhalefet gösteren hadis taraftarlarınca savunuluyordu. Onlar dinî hakikatin insanın aklî idrâk ve tasavvurunu aştığını düşünüyorlardı. Tanrı kendisini Kur’ân’da apaçık bir şekilde vahyetmişti. Şayet naslar Tanrı’nın bir yüzü ve iki eli olduğunu, O’nun bir taht üzerinde oturduğunu söylemişse, bunlar aynen böyleydi ve kişi akıl yürütmeksizin bunları kabul etmeliydi. Aynı şekilde kişi, Kur’ân’ın hiçbir şeyin Tanrı’nın benzeri olmadığını, dolayısıyla Tanrı’nın yüzünün insanın yüzü gibi olmadığını, fakat yine de O’nun yüzünün kelimenin sözlük anlamında gerçek bir yüz olduğunu da zihinde tutmak mecburiyetindeydi. Bu ifadeler tevil edilecek olsaydı, kuşkusuz bu şekilde vârid olmazdı. Bu “niçin ve nasıl” diye sormayı inkâr ediş, bilâ-keyf ifadesiyle tabir edildi.

Bu düşünceyle uyumlu olarak onlar dilde ve dolayısıyla Kur’ân’da mecâzın bulunmadığını, bu sebeple Tanrı’ya Kur’ân’da ne nispet edilmişse onun hakikat anlamında anlaşılması gerektiğini savundular. Onlar, söz konusu problemlerle ilgili olarak insanın nasları olduğu gibi kabullenmekten başka yapabileceği bir şeyinin olmadığını düşündüler. Zira insanın buna ne bir hakkı ne de imkânı vardı. Kaldı ki Tanrı, Kur’ân’da kendisini bize apaçık bir şekilde sunmuştu. Dolayısıyla O, kendini Kur’ân’da nasıl tavsîf etmişse aynen kabul edilmeliydi. Bu düşünce, Tanrı hakkındaki konuşmayı, sadece eldeki vahiy çerçevesinde mümkün görüyordu. Bu anlamda akıl, nasları yorumlayarak Tanrı hakkında konuşma imkânına sahip değildi. Bu karşı duruşu genellikle kelâm faaliyetine güven duymayanlar sergiliyordu.

Bu düşünce, Tanrı ile âlem arasında mutlak bir ayrılık bulunması gerektiğini düşünenler tarafından kabul edilmedi. Şayet Tanrı yaratılmış varlıklara benzeseydi, yaratılmış varlıklar gibi olacak, dolayısıyla O, kadîm ve ilâh olamayacaktı. Böylece teşbîh karşısında tenzîhe vurgu yapılmaya başlandı. Tanrı ile âlem arasındaki benzerliği yadsımak için tenzîh fikrine yapılan vurgu neticesinde ilâhî sıfatların gerçekliği de yadsınmaya başlandı. Bu yaklaşımı benimseyen kelâmcıların başında Ca‘d b. Dirhem (ö. 124/742 [?]) geliyordu.

 Ca‘d’ın ilâhî sıfatlara yönelik yaklaşım şeklini, teşbîh-tenzîh ikileminin belirlediği açıktır. Zira Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğu ve aynı zamanda O’nun eşi ve benzerinin bulunmadığı düşüncesinin sonucu olan Tanrı ile âlem arasındaki mutlak ayrılık fikri, Ca‘d b. Dirhem’i insana veya varlıklara ait herhangi bir niteliğin Tanrı’ya atfedilemeyeceği düşüncesine götürmüştür. Benzer şekilde Cehm b. Safvân da Allah’ın mütekellim olmadığını iddia ediyordu. Bununla beraber o, Tanrı ile âlem arasındaki mutlak ayrılık düşüncesinden hareketle Tanrı’ya yaratılanların nitelendiği hiçbir sıfatın verilemeyeceğini düşündü. Sözgelimi ona göre Tanrı hakkında “şey” dahi denilemezdi. Cehm b. Safvân, teşbîh düşüncesinden kurtulmak için Allah’a “vücûd” sıfatını bile atfetmekten kaçınacak derecede aşırı bir tenzîh anlayışına sahipti. Ona göre Tanrı dışındaki her şey cisimdir. Cisim olmayan sadece Tanrı’dır. Çünkü O’na benzeyen hiçbir şey olamaz. 

Bu yaklaşım, sıfatsız bir Tanrı anlayışını çağrıştırdığı için tashih edilmeye muhtaçtı. Peki, teşbîhe düşmeden Tanrı hakkında konuşmanın imkânı var mıydı? Aslında kelâmcılar, teşbih olmadan Tanrı hakkında konuşulamayacağını çok iyi biliyorlardı. Hatta bunun oldukça aşırı bir biçimi, Hişâm b. el-Hakem tarafından dile getirilmişti. O, Tanrı’nın cisim olduğunu, Tanrı hakkında konuşmanın imkânını sağlayan bir ilke olarak görüyordu. Bu nedenle kelâmcıların, Tanrı’yı diğer şeylerden ayıran hususun ne olduğunu soruşturmaları bir zaruretti. Dolayısıyla Tanrı hakkında konuşmak için Tanrı’ya yüklenen nitelikler arasında bir ayırım yapılması gereklilikti. Böylece başlangıç döneminde teşbîh düşüncesinin teorik bir zemine kavuşturulması gerektiğini düşünenler çıktı. Sıfatsız bir tanrı anlayışından kaçınmak için bir tavır olarak teşbîhin ilkeleri belirlenmeye başlandı. Bunun için atılan ilk adım, el, yüz ve göz gibi doğrudan insanın birtakım parçalarını oluşturan uzuv ve niteliklerin tam anlamıyla, Tanrı’dan soyutlanmasıydı. Çünkü O, hiçbir şeye benzemezdi. Ancak bu tür nitelikler dışında “şey”, “âlim”, “kâdir” gibi insan ve Tanrı’nın ortaklaşa sahip olduğu düşünülen nitelikler de vardı. Özellikle Tanrı’ya “şey” deniliyordu. Çünkü bir “şey” olmak, var olmanın en belirgin anlamıydı. Bu nedenle, kelâmcılar, burada “şey olma”nın anlamının, şeyin bulunduğu varlıklara göre farklı anlamlar kazanacağını düşündüler. Bu farklılığı belirginleştirecek düşüncenin, kelâmın bu evresinde paradoksal bir dille genellikle şu formda ifade edildiğini gözlemliyoruz: “Allah şeydir, ancak şeyler gibi değil” (Allahü şey’ün lâ-ke’l-eşyâi). Bu, basit paradoksal bir ifade olarak görünse bile, aslında önemli bir ayrıma işaret ediyordu. Buna göre Tanrı’ya yüklenen herhangi bir yüklem, Tanrı’nın varlık tarzıyla doğru orantılı bir şekilde anlaşılmalıdır. Böylece insana yüklenen nitelikler ile Tanrı’ya yüklenen nitelikler arasında bir farklılık bulunması gerektiği vurgulanarak, Tanrı ile Tanrı dışındaki şeyler arasındaki ayrımın teorik zemini inşa edilmiş oldu. 

III. Mu‘tezilenin Kuruluşu: Adalet ve Tevhîd

İnsan fiilleri konusunda Ma‘bed el-Cühenî ve Gaylân ed-Dimeşkî tarafından benimsenen yaklaşım şekli, sıfatlar konusunda Cehm b. Safvân ve Ca‘d b. Dirhem tarafından getirilen çözüm, Vâsıl b. Atâ’nın (80/699-131/748) çabalarıyla süreklilik kazandı. Bu süreklilik ile birlikte genel anlamda kelâmın, özel anlamda da Mu‘tezile kelâmının ilk formunu kazandığını söylemek mümkündür. Özellikle klasik ve modern literatürün daha çok büyük günah işleyen kişiyle ilgili olarak Vâsıl’ın “el-menzile beyne’l-menzileteyn” formülünü ortaya atması neticesinde, Hasan el-Basrî’nin halkasından ayrılmasıyla (i’tizâl) başlattıkları Mu‘tezile hareketini, esas itibariyle Vâsıl’ın içinde doğduğu dünyanın şekillendirdiği adalet ve tevhîd düşüncesi üzerinden varlık sahnesine çıktığını söylemek daha doğru olacaktır. Bu dönemde insan fiilleriyle ilgili olarak Tanrı’nın her şeyin mürîdi, kâdiri ve hâlıkı olduğu o kadar vurgulandı ki, Tanrı’nın zulmetmeyen, kötülük işlemeyen, adaletli ve hikmetli bir varlık olduğu gölgelenmeye başladı. İşte Vâsıl’ın adalet ilkesine yaptığı vurgu, bu düşünceye bir tepki olarak doğdu. Sıfatlar konusuyla ilgili olarak da Tanrı ile O’nun dışındaki varlıkları ayırmayı mümkün kılacak çizgi, “antropomorfik düşünce” tarafından tehdit edilmeye başlandığında, Tanrı’nın yaratılmışların niteliklerinden tenzîh edilmesi fikri geliştirildi. Onun tevhîd düşüncesi de buna bağlı olarak ortaya çıktı. Vâsıl b. Atâ’nın düşünceleri Amr b. Ubeyd (80/699-144/761) tarafından sürdürüldü. Böylece hem sonraları “ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” ismiyle de anılacak Mu‘tezile düşüncesinin sistematik zemini inşa edilmiş oldu hem de I./VII. yüzyılın son çeyreği ile II./VIII. yüzyılın ilk yarısına kadar geçen sürede kelâmî düşünce ilk formunu kazanmış oldu.

Mu‘tezile kelâmcıları ekolün varoluş sebebi olarak görebileceğimiz adalet ve tevhîd ilkeleri gereği, insan filleri problemiyle erken dönemden itibaren yoğun bir biçimde ilgilenmeye devam ettiler. İnsanın fiillerini meydana getirmediğini, ancak onlardan sorumlu tutulduğunu düşünmenin Tanrı açısından bir adalet problemi doğuracağını düşünen Mu‘tezile kelâmcıları, bu sorundan kaçınmak için fiillerin insan tarafından meydana getirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu düşünce Tanrı’nın adalet sıfatının sonucuydu. Öte yandan insan fiilleri probleminin Tanrı’nın tevhîdi ile ilgili bir yönü de bulunmaktaydı. Zira insan aynı zamanda ahlâkî kötü olarak nitelendirebileceğimiz fiiller meydana getirmektedir. Bu fiillerin insana değil de Tanrı’ya nisbet edilmesi ise kötülüğün Tanrı’ya nisbet edilmesi gibi bir tenzih problemi doğuracaktır. İşte söz konusu gerekçelerle Mu‘tezilîler, insan fiillerinin kendisi tarafından meydana getirildiğini, dolayısıyla ona ait olduğunu vurguladılar. 

Esasında fiillere ilişkin soruşturmanın Mu‘tezile açısından kurucu bir işlevi olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Zira “Âlem fiiller toplamıdır” düşüncesinin sonucu olarak Mu‘tezîliler, âlemde fiiller dışında hiçbir şeyin olmadığını, bu nedenle âlem araştırmasının ilk adımının fiiller üzerine düşünmek olduğunu düşündüler, bunu da fiilleri taksime tabi tutarak gerçekleştirdiler: Tanrı’nın fiilleri ve insanın fiilleri. Sadece Tanrı’nın kadir olduğu fiiller cevherler, renkler, tatlar, kokular, sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık, hayat, kudret, arzu (şehvet), nefret ve fenâ şeklinde; Tanrı’nın güç yetirmekle birlikte insanın da gücünün nesnesi olabilen fiiller ise insanın zihin ve beden birlikteliğinden oluşan yapısıyla uyumlu bir biçimde kalplerin fiilleri (ef‘âlü’l-kulûb) ve organların fiilleri (ef‘âlü’l-cevârîh) şeklinde belirlendi. Buna göre insanın kudreti altına giren fiiller on tür olup bunların beşi kalplerin fiilleri (ef‘âlü’l-kulûb) ve beşi de organların fiilleriydi (ef‘âlü’l-cevârîh): (i) Organların fiilleri, kevnler (ekvân), i‘timâdlar (i‘timâdât), telifler (te’lîfât), sesler (esvât), elemlerdir (âlâm). ii) Kalplerin fiilleri ise itikatlar (i‘tikâdât), iradeler (irâdât), isteksizlikler (kerâhât), zanlar (zunûn) ve nazarlardır (enzâr). İtikat ise bilgi, bilgisizlik ve taklidi içeren bir fiildi. İnsana hem zihinsel hem de bedensel fiiller nispet etmekle Mu‘tezile kelâmcıları, insanın ahlâkî, dinî ve hukukî sorumluluğunu temellendirme imkânı buldular, böylece insana fiil nisbet etmemenin açacağı teolojik sorunlarla karşılaşmaktan da kurtuldular.

IV. Bilgi ve Doğa

I./VII. yüzyılın son çeyreğinden itibaren teolojik sorunların çözüm çabası neticesinde kelâmî düşüncenin içeriğini oluşturan kavramlar çerçevesi büyük ölçüde belirlenmişti. Bu bağlamda imân, amel, irâde, kudret, istitâat, kader, cebr, halk, mahlûk, şey ve mevcûd gibi kelâmın başlangıç döneminde ele alınan bütün kilit kavramlar, dönemin kelâmî düşüncesinin temel çerçevesini belirlediği gibi, bunlar daha sonraları tam anlamıyla geliştirilecek olan kelâm sistematiğinin de özünü teşkil edecekti. Hem kavramların kendi delâletleri hem de kavramların diğer kavramlarla ilişkilendirilmesi sonucunda kelâmî önermeler teşekkül etmeye başladı.

Kavramlardan önermelere, önermelerden de meselelere geçişte karşılıklı tartışma tekniği içerisinde bir takım mantıksal formların yer aldığı bir yapı kullanılıyordu. Zira kelâmın başlangıç dönemi metinlerine bakıldığında kanıtlanmak istenen düşüncenin, karşılıklı (diyalektik) tartışma tekniği içinde yer aldığı hemen göze çarpmaktadır. Ancak bu dönemde düşünce, karşılıklı tartışma tekniğinde aranmakla birlikte; düşünce üretiminde birtakım mantıksal formlar da (kıyâs) kullanıldı. Kısaca düşünce üretim işlemi formel açıdan diyalektik bir yapı içinde icrâ edildiği kadar, mantıksal bir akıl yürütmeyi de içermektedir. Düşüncenin üretimi için mantık bir form; cedel ise söz konusu mantıksal formun içinde yer aldığı bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kavramlardan önermelere, önermelerden de meselelere geçişte mantıksal formlar kullanılırken, önermelerin içeriğini dilsel bir metin olarak naslar belirliyordu. Çünkü kelâmın başlangıç dönemi teolojik sorunları hakkında belirli bir yaklaşımı savunma çabası, esas itibariyle söz konusu problemlerin, ilgili olduğu naslarla ilişkisinin kurulmasını gerektiriyordu. Sözgelimi insanın özgür ya da cebr altında olduğu yaklaşımlarından herhangi birini savunmak, konuyla ilgili nasların ele alınıp yorumlanmasıyla mümkün oluyordu.

Kelâmın, başlangıç döneminde gündeme gelen teolojik sorunlara ilişkin kavram ve önermeleri oluşmuştu. Bununla birlikte herhangi bir disiplin, kendisine ait önermelerin birbiriyle ilişkilendirilmesiyle kurulan kıyâsların hem geçerli hem de doğru olmasını temin etmek zorundadır. Peki, “Doğruluk nedir?” yahut “Önermelerin doğruluğu nasıl temin edilebilir?”. Bir önermenin doğruluğu, esas itibariyle önermenin konusuna yüklenen hükmün gerçekten o konuda var olup olmadığının belirlenmesiyle elde edilebilir. Kelâmcılar bu doğruluk tasvirini, bir şeyin nesnesine mutâbakatı (alâ mâ hüve bihi) olarak düşündüler. Şu halde bir önermenin doğruluk değerinin belirlenmesi, insanın bunu belirleme imkânını sağlayan bilgi araçlarıyla doğru orantılı bir şekilde gerçekleşecekti.

Başlangıç döneminde kelâmî düşüncenin kendi önermelerini naslara referansla oluşturması, bu önermelerin doğruluğunun büyük oranda nasların çizdiği gerçeklik düzlemiyle belirlenmesini sonuç vermişti. Ancak kelâmî önermelerin doğruluğu gerçekten naslarla temin edilebilir miydi? Esasında bu soru, kelâmın başlangıç dönemi düşünürleri için çok da anlamlı bir soru olarak görünmeyebilir. Çünkü ortaya çıkan sorunlar, Müslümanların kendi iç problemleriyle ilgiliydi ve bu problemlerin bir şekilde çözülmesi gerekiyordu, dolayısıyla problemlerin çözümünde başvurulacak yegâne kaynak da naslardı. Ancak özellikle II./VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Mu‘tezile kelâmcıları, –nasların içeriğinin doğruluğuna mutlak bir biçimde inanmakla birlikte– kelâmî önermelerin doğruluğunun mantıksal açıdan naslarla temin edilemeyeceğini fark ettiler. Buna göre onlar, başlangıç döneminde kelâmî düşünceyi üretenler tarafından yapılan kıyâsların geçerli olduğunu; ancak her ne kadar içeriği naslarca belirlenmiş olsa da bu kıyâsların mantıksal açıdan doğruluk vasfını henüz kazanmadığını düşündüler. Çünkü her şeyden önce nasların bilgisel değeri konuşulmalıydı. Bunun için onlar, nasların bilgisel meşrûiyetini temin eden bir kaynak olarak akla referansta bulundular ve önermelerin doğruluğunun akli olarak, yani nasların dışında bir araçla belirlenmesi gerektiğini teklif ettiler. Bu nedenle Mu‘tezile kelâmcıları, kıyâsları oluşturan öncüllerin içeriğinin, nasların yerine aklî bilgilerle sağlanılması gerektiği sonucuna vardılar. Bu ise Mu‘tezile kelâmcılarını bir önermenin doğruluğunun veya onun gerçekliğe uygunluğunun, insanın idrâk güçleriyle doğru orantılı bir şekilde elde edilmesi gerektiğini düşünmelerine sevk etti. Bu durum insanın idrâk güçlerinin neler olduğunu soruşturmak anlamına geliyordu. 

İnsan, esas itibariyle ya gözlem ve tecrübe ya da çıkarım ile şeylerin bilgisine ulaştığı için, bir önermenin doğruluğu ya duyular ya da akıl yürütme (istidlâl) yoluyla elde edilecektir. Kelâmî önermelerin doğruluk değerinin aklî olarak belirlenmesi gerektiği düşüncesi, kelâmî düşüncenin başlangıç döneminde rastladığımız bilgi ve istidlâl teorisinde bir dönüşümü îmâ ediyordu. Bu anlamda Mu‘tezile kelâmcılarının düşünme yöntemlerini (bilgi ve istidlâl teorisini); kendilerini önceleyen kelâmcıların düşünme yöntemlerinden ayıran temel özellik; onların gerçekliğe ilişkin bilginin elde edilmesini insanın idrâk araçlarıyla doğru orantılı bir şekilde yürütülmesi gerektiği yönündeki yaklaşımlarıydı. Bu dönüşümle birlikte şeylerin doğasına ilişkin naslara dayalı tikel açıklama ve önermeler, yerini akla dayalı tümel açıklama ve önermelere bırakmıştır. Bilgi ve istidlâl teorisindeki söz konusu dönüşüm, “Akıl, şeylerin hakikatini bilmeye muktedirdir” ilkesini sonuç verdi. Bu aynı zamanda kelâmcıların ele aldıkları her bir meselenin bir hakikat araştırması şeklinde yürütülmesinin de zeminini teşkil ediyordu; çünkü akıl, hakikat soruşturması yapmaya yetkindi. Dolayısıyla önermelerin doğruluğu veya gerçekliğe mutâbakatı soruşturması kelâmcıları bir hakikat araştırmasına sevketti. Bu nokta kelâmın tek tek teolojik meselelere ilişkin bir düşünceden, bir hakikat araştırmasına doğru evrilerek, gerçekliğin ne olduğu ve ona nasıl ulaşılacağını soruşturan bir disipline doğru evrilmesini sağladı. Böylece kelâmcılar, bilgi-varlık ilişkisi üzerinden gerçekliğin kendisiyle temin edildiği araçlarla, duyulur (müşâhede: şâhid) ve duyulur olmayan gerçeklik sahasına (gâib) ulaşmış oldular. 

Gerçekte kelâmın başlangıç döneminde en genel formuyla da olsa bir varlık düşüncesinin zihinlerde bulunduğunu görüyoruz. Kur’ân’ın (1) Allah’ın her şeyin hâlıkı olduğu ve (2) Allah’ın eşi ve benzeri hiçbir şeyin bulunmadığı şeklindeki ilkelerinden hareketle, kelâmcıların yaratan (hâlık) olarak Tanrı ve yaratılan (mahlûk) olarak âlem şeklinde varlığın iki boyutuna ulaşmışlardı. Çünkü Tanrı her şeyin yaratıcısı ise diğer şeyler de yaratılan olmalıydı. 

Mu‘tezile kelâmcılarının “önermelerin doğruluğunun naslar dışında bir araçla temin edilmesi gerektiği” şeklindeki metodolojik ilkesi, bilgi ve istidlâl düşüncesinde olduğu gibi varlık düşüncesinde de bir dönüşüme yol açtı. Zirâ başlangıç dönemi kelâmında varlıkların bütününe ilişkin getirilen açıklama, “yaratan-yaratılan” kavramları gibi dinî düşüncenin bir sonucuydu. Çünkü bu düşünce, her şeyden önce Kur’ân’ın: “Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğu” ve “Tanrı’nın hiçbir şeye benzemediği” gibi beyânlarına dayanıyordu. Bu sebeple onlar, söz konusu metodolojik ilkelerinin bir sonucu olarak, varlık düşüncesini naslar değil, akıl üzerine kurmayı yeğlediler. Onların amacı, kelâmî önermeleri mümkün olduğunca objektif bir temele, yani kişiden kişiye, toplumdan topluma, zamandan zamana ve mekandan mekana değişmeyen bir temele dayandırmaktı. Çünkü önermeleri naslar üzerine temellendirmek, bu önermelerin tümel bir şekilde kurulamamasını, böylelikle herkesçe kabul edilebilir bir kesinliğe ulaşamamasını gerektirecek, diğer taraftan da Mu‘tezile kelâmcılarının diğer felsefî ve dinî düşüncelere mensup olan kişilerle yapacakları tartışmalarda zeminlerini kaybetmelerine yol açacaktı. Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 235/849-50) başta olmak üzere Mu‘tezile kelâmcıları, hâlık-mahlûk ilişkisini, muhdis-muhdes ilişkisine doğru çevirecekler ve hudûs kavramından hareket ederek varlıkların bütününe ilişkin araştırmayı tümdengelimsel bir şekilde inşâ edeceklerdir. 

Böylece teolojik meselelere ilişkin bir açıklama çabası olarak ortaya çıkan kelâmî düşünce, şeylerin hakikatlerini araştıran tümel bir disipline doğru evrildi. Kelâmın birtakım teolojik meselelere ilişkin bir açıklama çabasından bir hakikat araştırmasına bürünerek varlıkların bütününe ilişkin bir teori geliştirmesi; şeylerin hakikatlerine ilişkin bilginin imkânına ve bu bilginin nasıl elde edileceğine yönelik bir teori geliştirmeksizin yapılamazdı. Çünkü bilgi, gerçekliğe ilişkindir. Bu sebeple gerçekliğin ne olduğu sorusu, kaçınılmaz bir şekilde “Herhangi bir şey bilinebilir mi?” ve “Eğer şeyleri bilmek mümkünse insan bunları nasıl bilebilir?” sorularını sormayı gerektirmektedir. Böylece kelâmcılar öncelikle insanın varlıkların bütünü hakkında konuşmaya elverişli olup olmadığını, ardından da insanın buna yönelik sınırlarını tartışmaya başladılar. Birinci soru, bilginin imkânını tartışmaya açarken, ikincisi insanın bilgiyi elde ediş yollarını ve sınırlarını verir. Bununla beraber bilen öznenin insan olması ve bir şey hakkında bilgi elde etmenin yollarının esas itibariyle insanın epistemolojik sınırlarıyla ilişkili olması sebebiyle kelâmcılar bilgi teorisini inşa ederlerken insanın mâhiyetine ilişkin analizlerde de bulundular.

Kelâmın başlangıç evresinden hemen sonra, mütekellimûn “Ne vardır?” sorusuyla var olanların tamamını açıklayacak bir çaba içerisinde kelâmın ontolojisini inşâ etti. “Şey” tartışması üzerinden geliştirilen “yaratma” eksenli varlık araştırması, Dırâr b. Amr (ö. 200/815 [?]), Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf, Ebû İshâk en-Nazzâm (ö. 231/845) ve Muammer b. Abbâd es-Sülemî (ö. 215/830) gibi kelâmcılar tarafından bir basamak olarak kullanıldı. Böylece mevcûdun bütün varlıkları kuşatacak bir şekilde şeylerin en geneli olduğunu düşünülerek var olan ne varsa ele alındı. Bu araştırma, mevcûd kavramını tümdengelimsel olarak soruşturarak, mevcûda mevcûd olma bakımından bitişen genel durumların tespit edilmesiyle sonuçlandı. Mevcûdu, mevcûd olmak bakımından düşündüklerinde “başlangıcı olma” ve “başlangıcı olmama” şeklinde iki genel niteliğe, yani kıdem ve hudûsa ulaştılar. Tanrı kadîm; Tanrı dışındaki her şey ise muhdes (hâdis) idi. Ardından kelâmcılar varlık (mevcûd) soruşturmasını daha da özelleştirerek, kendilerine âlemin temel bileşenlerinin neler olduğu sorusunu sordular. Bu noktada Tanrı dışındaki her şeyin (âlem) muhdes oluşunu en iyi şekilde açıklayacak bir teori arayışında cevher-araz teorisini yeniden formüle ettiler. Böylece nesnelerin esas itibariyle cevherler ve arazlardan meydana geldiğini; Tanrı dışındaki varlıkta cevherler ve arazların dışında hiçbir şeyin olmadığını düşündüler. Âlem, herkesçe gözlemlenebilir tek tek nesnelerden meydana geldiği için, varlık araştırmasının nesnelere (ecsâm) ilişkin bir soruşturmayla başlatılması gerekiyordu. Bu nedenle kelâmcılar nesnelerin doğasını soruşturdular.

Erken dönem Mu‘tezile kelâmı söz konusu olduğunda nesnenin doğasına ilişkin birbiriyle rekabet halinde üç teori bulunuyordu. Bunlardan birincisi, II./VIII. yüzyılın ortalarında Basra’da kelâm meclisi bulunan Dırâr b. Amr’ın (ö. 200/815 [?]) teorisiydi. Dırâr nesnelerin hudûsuna ilişkin Kitâbü’d-Delâle alâ hadesi’l-eşyâ’yı, ayrıca Aristoteles’e karşı Kitâbür-Red alâ Aristâlis fi’l-cevâhir ve’l-a‘râz’ı yazmıştı. Dırâr cismi bir araya gelmiş arazlar toplamı olarak tanımladı. O, arazları bazen cüz bazen de parça olarak ifade ederek arazların cismin nihai öğeleri olduğunu düşünüyordu. Dırâr renk, tat, koku, sıcaklık ve soğukluk vs. gibi nesnenin sadece hâricî gerçekliğini idrâk edebileceğimizi, bu sebeple cevher gibi nesne için duyuların erişemediği bir gerçeklik düzleminin bulunmayacağını ileri sürmüştü.

Ebü’l-Hüzeyl, Dırâr b. Amr’ın nesne tasarımına karşı çıkıyordu. Ona göre bir nesne ne gördüğümüz rengi ne tattığımız tadı, ne kokladığımız kokusu ne dokunduğumuz yumuşaklığı veya sertliği ne de işittiğimiz sesinden ibaretti. Nesne, sadece bu niteliklerden (a‘râz) meydana gelmiyordu; bu niteliklerin yanı sıra onların varlık bulmasının imkânını sağlayan şeyler, yani cevherler de olmalıydı. Nesneleri sadece bu niteliklerden ibaret göremeyişimizin sebebi, söz konusu niteliklerin varlıklarının sürekli olmamasıydı, yani nesnenin, bu nitelikleri yitirse bile var olmayı sürdürmesiydi. Mesela nesnede gözlemlediğimiz, renk, tat, koku, yumuşaklık-sertlik, nesnede sürekli bir şekilde var olan nitelikler değildi. Bu nedenle nesne, varlıkları kalıcı olmayan bu arazlar üzerine kurulamazdı. Bu sağduyuya da aykırıydı. Bu nedenle Ebü’l-Hüzeyl’e göre bir nesnenin gerçekliğini oluşturan öğeler bütünüyle birer nitelik olan arazlardan ibaret değildir; aksine nesneler, belirli sayıda cevher ve arazların biraradalığından oluşmaktadır.

Böylece Dırâr’ın arazlar toplamı olarak gördüğü cisim anlayışı, yerini Ebü’l-Hüzeyl’in cevher-araz teorisine bıraktı. Ebü’l-Hüzeyl, cismin deneyime konu olan özelliklerinin cisimde cevherlerle var olabileceği öğretisini ortaya attı. Buna göre cisimdeki renk, koku, tat vb. özellikler, ancak onları taşıyan şeylerle cisimde bulunabiliyordu. Ebü’l-Hüzeyl’in cevherlerin tüm cisimlerin asılları/yapı taşları olduğunu, cisimler arasındaki farklılıkların ise arazlar yoluyla gerçekleşeceğini düşündü. Ona göre cisimler en küçük parça diyebileceğimiz daha fazla bölünemeyen cevher-i fertlerden ve bu cevher-i fertlerin biraraya gelerek taşdıkları arazlardan oluşuyordu. 

Ebü’l-Hüzeyl tarafından geliştirilen cevher-araz düşüncesine kelâm geleneğindeki en büyük karşı çıkışı, öğrencisi Ebû İshâk en-Nazzâm (ö.231/845) sergiledi; çünkü Nazzâm, şeylerin sonsuzca bölünebileceğini düşünüyordu. Nazzâm, cismi, “uzun, geniş ve derin olandır” şeklinde tanımlıyor, ancak cismin cüzleri için belirli bir sayının bulunmadığını düşünüyordu. Ona göre, “Cismin her cüzünün bir cüzü, her parçasının bir parçası, her yarımın bir yarısı vardır. Cüzün sonsuza dek bölünmesi mümkündür. Onun bölünme bakımından bir sonu yoktur.” Şu halde cismin, kendisinin de yarısı olmayan bir yarısından veya kendisinin de bir parçası olmayan bir parçasından bahsedilemez. Böylece Nazzâm, Ebü’l-Hüzeyl’in bölünemeyen cüz fikrine karşı “sonsuzca bölünebilen cüz” kavramını geliştirmiş olmaktaydı. 

Nazzâm Ebü’l-Hüzeyl’in başını çektiği kelâmcıların “cevher-i ferd” görüşünü kabul etmediği gibi, onların arazlar olarak isimlendirdiği varlık türlerini de sadece hareketlerle sınırlı tuttu. Ona göre insanın bütün fiilleri hareketlerdi; hareketler de arazdır. İnsanın hareketten başka fiili yoktur. İnsan hareketi ancak kendisinde meydana getirebilir. Buna göre iradeler, isteksizlikler, bilgi, bilgisizlik, doğruluk, yalan, konuşma ve susma gibi insanın bütün fiilleri birer harekettir. Nazzâm, sükûnun da hareketten ibaret olduğunu düşünmüştür. Buna göre sükûnun anlamı, bir şeyin bir mekânda iki vakitte bulunması (kâin), yani aslında orada iki vakit hareket etmesidir. Peki, arazların tamamı hareketlere indirgeniyorsa kelâmcıların arazlar olarak isimlendirdiği renkler, tatlar, kokular, sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluk, sesler, elem ve lezzet hangi varlık kategorisine girecektir? Nazzâm, bunların latîf cisimler (ecsâm litâf) olduğunu düşünmektedir. O, latîf cisimlerin tek bir mekâna (hayyiz vâhid) hulûl edebileceğini iddia ediyordu. Buna göre rengin mekânı, tat ve kokunun mekânı olabilirdi. Dolayısıyla şeyler birbirleriyle içiçe (müdâhale) geçebilirdi. Nazzâm, buradan müdâhale teorisine ulaştı. Müdâhale, iki cisimden birinin mekânının (hayyiz) diğerinin de mekânı olması ve iki şeyden birinin diğerinde bulunması anlamına geliyordu.

Hem nesneyi tanımlamada hem de nesne ile özelliği arasındaki ilişkiyi açıklamada Nazzâm tabiatçı teoriyi uyguladı. Nazzâm’ın kelâmcıların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen cevher-araz modelini ters yüz ederek onlara muhalefet ettiğini dile getirdik. Nazzâm’ın cevher-araz teorisine karşı söz konusu muhalefeti, onu alternatif bir modelin temsilcisi haline getirdi: tabiatçı teorinin. Nazzâm, öncelikle nesnenin doğasına ilişkin getirilen cevher-araz çözümlemesinden tatmin olmadı. Çünkü bu modelde kalıcılığı olmayan arazlar üzerine büyük bir sistem inşa ediliyordu. Nazzâm, arazların bu fonksiyonu yerine getiremeyeceğini düşündü. Bu sebeple o, muhalefet ettiği kelâmcıların hemen tamamına ashâbü’l-a‘râz yakıştırmasında bulundu. Arazlar, doğaları gereği süreksizliği temin ediyordu. Mu‘tezile kelâmcılarının büyük çoğunluğu açısından bekâ düşüncesinin bir tür süreklilik fikrine imkân verdiği düşünülebilirdi. Ancak Nazzâm, arazları hareketlere indirgediği için hareketlerin bekâsından bahsedilemezdi. Bu sebeple “Arazlar iki zamanda bâkī kalmaz” prensibi, Nazzâm için çok daha fazla geçerliydi. Bununla beraber Nazzâm bunu özellikle bir grup kelâmcıda gözlemlediğimiz gibi, yaratmanın sürekliliğini açıklamak için değil, aksine hareketlerin süreksizliğini açıklamak için dile getirdi. Dolayısıyla tabiatçı teorinin, Nazzâm için süreklilik düşüncesini tesis etmeye imkân vermiyordu. Peki, sürekliliği sağlayacak ne olabilirdi? Öyle görnüyor ki Nazzâm, süreklilik düşüncesini tesis etmek için tabiat düşüncesini geliştirdi; böylece hakikatleri temellendirmeye çalıştı. Bu çabası neticesinde Nazzâm kümûn ve zuhûr görüşüne ulaştı. Kümûn görüşü, genel olarak nesnelerde birtakım gizil şeylerin (tabiatların) bulunduğu anlamına geliyordu. Nazzâm’ın kümûn teorisi “Nesneler niçin oldukları gibi olmaktadırlar?” ya da “Nesneleri belirleyen şeyler nelerdir?” gibi sorulara ilişkin bir teori olarak karşımıza çıkıyor.

Nazzâm’ın kümûn görüşünün anlamı, onun nesne analizinde ortaya çıkıyor. Sözgelimi odunu müşahede ettiğimizde ondan ateş, duman, su ve külün ortaya çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla bir odun başka bir oduna sürtüldüğünde, bu sürtünmeden ortaya çıkan yanma ve bu esnada odundan dışarı çıkan su, duman ve kül, odunun içinde vardır. Nazzâm, mütekellimin kıyas düşüncesine burada tekrar atıfta bulunarak; mütekellimin sadece duyu tecrübesinin erişebildiği düzeydeki varlıkları kabul etmemesi gerektiğini, kıyas ile duyu tecrübesinin erişemediği alana da ulaşarak bu düzeydeki varlıkların bulunduğunu da kabul etmesi gerektiğini düşünmektedir: Mütekellim kıyası bilir ve ona hakkını verirse, odunun başka bir oduna sürtündüğünde, ateşin ortaya çıktığını görecek, bunun aynının duman hakkında da geçerli olacağını düşünecektir. Akan su hakkında da aynı durum söz konusudur. Şayet mütekellim akıl yürütmeyi (kıyâs) sürdürürse, duman ve su hakkında ulaştığı sonucun benzerini, kül hakkında da söyleyecektir. Aksi halde o ya bilgisiz ya da bir gerekçeye dayanmadan konuşuyor olacaktır.

Nazzâm en temel anlamıyla bir şeyin başka bir şeyde gizli bulunduğu düşüncesini, tabiat ve hakikat düşüncesiyle pekiştirmektedir. Bu anlamıyla kümûn görüşü, aynı zamanda bir sebeplilik teorisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre ateşte yakıcılık tabiatı, sağlam gözde de görme idrâkinin gerçekleşeceği hususu vurgulanmaktadır. Bunların tevhîdin lehine olumsuzlanması, varlıkta bir süreksizliğe sebebiyet verecektir. Bunun yanısıra kümûn aleyhtarlarının bir şeye ilişkin varlık isnadında bulunabilmek için o şeyin bir şekilde duyu tecrübesinin erişebildiği bir düzeyde olması gerektiği düşüncesi de varlığı sadece “algılanabilir olan”a, hatta “görülebilir olan”a hasretmeyi iktizâ edecek, kıyasın veya akıl yürütmenin var olan bütün anlam ve değerini ortadan kaldıracaktır. Nazzâm’ın bu düşünceyi tevhîdin iptali olarak değerlendirmesi, en azından Tanrı’nın algısal bir varlık olmadığı düşünüldüğünde, O’nu bilmenin imkânını ortadan kaldıracağı için oldukça anlamlıdır. Bu sebeple Nazzâm, mütekellime kıyası bilmesini ve onu gereği gibi kullanmasını sık sık öğütler. Bu açıdan bakıldığında kıyâs, varlığın salt duyulur olanlara münhasır olmadığı, aksine duyulur olanların dışında da varlık türlerinin bulunduğunu gösteren bir yöntem olmakta ve mütekellimin ayırıcı hususiyeti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her cismin, kendisinde söz konusu olan tüm değişimlerin sebebi olan bir tabiatın bulunduğunu konusunda Muammer b. Abbâd, çağdaşı Nazzâm’a katılır. Muammer de nesneyi tabiat merkezli açıklar. Ona göre nesnelere hulûl eden arazlar, nesnelerin tabiatları sebebiyle onlara hulûl ediyordu. Bu düşünce literatürde Muammer’e göre Tanrı’nın arazları yaratmaya kadir olmakla vasıflanamayacağını ileri sürdüğü şeklinde yorumlansa da Muammer’in Tanrı’yı nesnelere tabiatlarını veren ilke olarak gördüğünü, bu sebeple Tanrı’nın nesnelere hulûl eden arazların doğrudan olmasa da dolaylı olarak yaratanı olduğu düşüncesini savunduğunu söyleyebiliriz.

Tabiat düşüncesini savunan bir diğer kelâmcı Câhız’dır (ö. 255/868–9). Câhız, insanın irade dışında bir fiilinin olmadığını söyler. Ona göre insanın iradesinden sonra ortaya çıkan her fiil, tabiî olarak meydana gelir. Sözgelimi kişi, taşı atmaya niyet ettikten sonra, taşın gitmesi, tabîî olarak meydana gelen bir fiildir. Câhız’a göre irade dışında insandan ihtiyâr yoluyla başka bir fiil meydana gelmez. Buna göre insanın bütün fiilleri onun iradesine ircâ edilmelidir. Câhız nesneler için birtakım tabiatlar ispat ederek, nesnelerin sahip oldukları tabiatları gereği fiillerinin ortaya çıktığını düşünür. Câhız muhtelif yazılarında şeylerin tabiatları bulunduğunu ve kişinin tabiatlara hakkını vermesi gerektiğini vurgular. Bu hususta özellikle Nazzâm’ı takip ederek, şeylerin tabiatlarının kabul edilmemesi durumunda, tevhîdin, yani metafizik bilginin elde edilemeyeceğini söyler.

Şu halde Muammer, Nazzâm ve Câhız’in şeylerin tabiatları bulunduğu ve şeylerin bu tabiatlara göre davranmaya mecbûr oldukları düşüncesinin, cevher-araz teorisine alternatif bir model teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Zira tabiatlar, cevher-araz teorisinin aksine “değişime konu olmamayı” ima eder, bu sebeple şeylerin tabiatlerinden bahsetmek şeyler için bir belirlenim ve sınırlamadan bahsetmek anlamına gelir. Zira şeyleri, bilfiil hâle gelecek imkânları taşıyan varlıklar olarak görmek bu şeylerin gelecekte başka türlü var olma imkânlarını sınırlayacaktır. 

Söz konusu epistemolojik ve ontolojik temel üzerinde Ebü’l-Hüzeyl’in başını çektiği Mu‘tezile kelâmcıları, teolojiyi yani Tanrı ve sıfatlarına ilişkin bilgiyi tümdengelimsel bir şekilde inşa ettiler.  Şöyle ki: Kelâmcılara göre “Bir şey zarûrî olarak bilinmiyorsa, o şeyi bilmenin yolu nazar veya istidlâldir. Bu ilkeden hareket ederek onlar Tanrı’nın varlığına ve sıfatlarına ilişkin bilginin nazar ve istidlâl ile elde edileceğini düşündüler. Ebü’l-Hüzeyl, bu tür bilgiye ulaşmak için gerekli olan akıl yürütmenin, fiziksel nesnelerin oluşturduğu hâdis varlıklar (havâdis) üzerinde yapılması gerektiğini düşünüyordu. Bu yapılırken öncelikle hâdis varlıklardaki “değişimin imkânı” (cevâzü’t-teğayyür) üzerinde düşünülmeliydi. Çünkü değişim, hâdis olmanın bir gereğiydi. Böylece Ebü’l-Hüzeyl, kelâm tarihinde ilk defa, hâdis varlıkların hudûsları sebebiyle bir muhdise dayanmaları gerektiğini söyleyerek Tanrı’nın varlığına ilişkin bilginin elde edilebileceğini söylemişti. Tanrı’nın sıfatlarıyla ilgili olarak Mu‘tezile kelâmcıları öncelikle Tanrı’nın fâil oluşu üzerinden O’nun kâdir oluşuna; Tanrı’nın fiillerinin muhkem bir şekilde meydana gelmesinden O’nun alim oluşuna; Tanrı’nın kadir ve alim oluşundan da O’nun hayy ve mevcud oluşuna ulaşarak Tanrı’nın sıfatlarına ilişkin bilgiyi tümdengelimsel bir şekilde inşa ettiler. Böylece tek tek teolojik meselelere ilişkin çözüm bulma arayışıyla yaklaşık olarak I./VII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan kelâmî düşünce, II./VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Basra Mu‘tezilesi kelâmcıları tarafından hem gerçekliği konu edinen, hem de gerçekliği bilme etkinliğinin yollarını araştıran; Teolojiyi de bu iki temel üzerinde inşa eden bir disiplin olarak tesis edildi.

V. Tevili Yeniden Düşünmek: Ehl-i Sünnet Kelâmının Habercileri

Bir ekol olarak teşekkül ettikten sonra Mu‘tezile kelâmı, gerek yöntemsel gerekse de içeriksel olarak büyük bir eleştiri süreciyle karşı karşıya kaldı. Bu karşı çıkışı sergileyenlerin başında ashâbu’l-hadis olarak bilinen Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), Ebû Saîd ed-Dârimî (ö. 280/894) ve Buhârî (ö. 256/870) gibi âlimler geliyordu. Onlar yazdıkları reddiyelerde Mu‘tezile’nin teolojiyi inşâsında akla verdiği rolü doğru bulmadılar. Bu bağlamda ashâbü’l-hadîsin kelâm eleştirisinin temelinde akâidin aklen tesis edilemeyeceği düşüncesi yatıyordu. Çünkü onlar, Tanrı hakkında konuşmaya imkân veren tek kaynağın naslar olduğunu ve dinî hakikatin insanın aklî idrâk ve tasavvurunu aştığı kanaatindeydiler. Bu çerçevede akıl, insanların ortak paydasını oluşturan, herkesçe müşterek bir şeyden daha ziyade öznelliğin, dolayısıyla da ihtilafların bir aracı olarak görülüyordu. Bu nedenle onlar, tevil faaliyetine sıcak bakmadılar. Ashâbü’l-hadîsin tevîl düşüncesine karşı çıkışları kendileri için bir tür teşbihe düşme tehlikesini gündeme getirse de onlar, kelâm taraftarlarının sırf teşbihten kaçınmak için dilsel hiçbir dayanağı olmayan tevillere başvurarak sıfatları Tanrı’dan olumsuzlamalarının asla kabul edilemeyeceğini düşündüler. Böylece Selef alimleri nasların içeriklerine sıkı sıkıya bağlı, aklî tevillere pek olanak vermeyen bir temel üzerinde dönemin teolojik sorunlarıyla ilgilenerek naslar merkezli bir akaid/teoloji faaliyeti yürüttüler.

III./IX. yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde İbn Küllâb el-Basrî (ö. 240/854 [?]) başta olmak üzere, Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857), Ebü’l-Abbâs el-Kalânisî ve Ebû Ali el-Kerâbisî (ö. 248/862) gibi düşünürlerin çabalarıyla Sünnî Kelâm’ın başladığını söyleyebiliriz. Söz konusu düşünürlerin kendilerini önceleyen ashâbu’l-hadisten farkı, nasların ihtiva ettiği teolojik mesâili akli ilkelerle açıklamaya verdikleri önemdi. Bu süreçte özellikle dönemin ilâhî sıfatlar, halku’l-Kur’ân ve rü’yetullah gibi tartışma konuları, Sünnî kelâmcıların görüşlerini tesis etmede önemli bir işleve sahipti. Kuşkusuz bu tutum, Selef alimlerinin akide merkezli yaklaşım şekillerinin Mu‘tezile tarafından örülen kelâmî düşünceye doğru evrilmesini sonuç verdi. Mu‘tezile tarafından üretilen kelâmın hem yöntem hem de içeriğinin İbn Küllab’ın başını çektiği kelâmcılar tarafından kullanılmaya başlamasıyla Sünnî Kelâm’ın ilk versiyonu geliştirilmiş oldu.

İbn Küllâb etrafında çevrelenen düşünce ile Selef alimlerinin düşüncesi arasındaki ayrımı sağlayan çizgi, birincilerin ortaya çıkan teolojik problemlere yeni yaklaşımlar geliştirmek suretiyle kelâmî yöntemi sürdürmeleri olarak ifade edilebilir. Kuşkusuz bu, içeriksel olduğu kadar yöntemsel bir ayrımın da varlığına işaret etmektedir. İbn Küllâb ile birlikte dönemin tartışmalı konuları teorik bir zeminde ele alınarak düşünce üretimi gerçekleşmiş, Sünnî çerçeve içinde teknik kelâm tartışmaları başlamıştır. Sözgelimi o, sıfatların istihkak vecihleri problemi bağlamında zat-sıfat ilişkisini teorik olarak ele alarak “Sıfatlar zatın ne aynıdır ne gayrıdır” ilkesini tespit etmiş, halku’l-Kur’ân problemiyle ilgili olarak da kelâm-ı nefsî–kelâm-i lafzî ayrımını belirgin bir şekilde ifade ederek probleme yeni bir bakış açısı getirmiştir. Bu yönüyle İbn Küllâb’da henüz bir kelâm sistematiğinden ziyade ‘başlangıçlar’ın var olduğunu söylemeliyiz. Kuşkusuz bu temeller, ilerleyen süreçte Eş‘arî’nin Mu‘tezile sonrası dönemde kelâmî düşüncesini geliştirmede önem arz edecektir. Nitekim, Eş‘arî’nin el-İbane an Usûli’d-Diyâne’yi yazdıktan sonraki dönemde artık Selefî çevreyle anlaşmazlık içinde olduğu konuların içeriğini, çok önceleri zaten İbn Küllâb tarafından açık bir biçimde tespit edilmiş ilke ve yaklaşımlarla yeniden belirleyecek olması bunu ayrıca doğrulamaktadır.

VI. Kelami Düşüncede Sünni Dönüşüm ve Nassın Evrenselliği Savunu

IV./X. yüzyıla gelindiğinde Sünnî Kelâm, Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî (ö. 324/935-936) ile birlikte daha bütüncül bir karakter elde edecektir. Kaynakların başlangıçta bir Mu‘tezilî olan Eş‘arî ile hocası Ebû Alî el-Cübbâî arasında meydana geldiğini ifade ettiği “Tanrı’nın insan için en iyi olanı yaratması gerektiği düşüncesi” (salah-aslah ya da vücûb alellah poblemi) çerçevesinde bir tartışma bu kopuşun temsil gücü yüksek bir örneği olarak zikredilmektedir. Ancak Eş‘arî’nin Mu‘tezile’den ayrılışının temelinde esas itibariyle, Mu‘tezile’nin Tanrı tasavvurunun gerek Kur’ân’da gerekse de Sünnet’te resmedilen Tanrı tasavvuru ile çatıştığına olan kesin inancı yatmaktaydı. Günümüze ulaşan sınırlı sayıdaki eseri göz önüne alındığında Eş‘arî’nin başlangıç dönemi eserlerinde –özellikle el-İbâne an Usûli’d-Diyâne’de açık bir biçimde görüldüğü üzere– Ahmed b. Hanbel’in yanında bir teoloji faaliyeti yürüttüğünü söyleyebiliriz. Bununla beraber el-İbâne’nin Mu‘tezile’den ayrıldıktan sonra Eş‘arî’nin kelâm birikimini yansıtmadığını da burada not etmeliyiz. Eser yukarıda ifade edilen haberi sıfatlar, rü’yetullah, halku’l-Kur’ân ve insanın fâilliği gibi sorunlar çerçevesinde Mu‘tezile eleştirisiyle doludur. Bazı önemli farklılıklar olmakla birlikte gerek Eş‘arî’nin kendisi gerekse de Eş‘arîler söz konusu konulardaki yaklaşım şeklini daha sonraki süreçte de koruyacaklardır. 

Eş‘arî, İbn Mücâhid et-Tâî (ö. 370/980) ve Ebü’l-Hasan el-Bâhilî gibi Eş‘arîlik’in bir ekol haline geliş sürecini hızlandıracak iki mütekellim yetiştirmişti. Söz konusu iki alimin elinde, Eş‘arî kelâmına sistematik bir yapı kazandıran Bakıllânî (ö. 403/1013) ve Eş‘arî’nin düşüncelerini sonraki kuşaklara doğru bir biçimde aktarmaya gayret gösteren İbn Fûrek (ö. 406/1015) ve Ebû İshâk el-İsferâînî (ö. 418/1027) gibi kelâmcılar ortaya çıktı. Bakıllânî’nin çabalarıyla, Mu‘tezile kelâmcıları tarafından teolojiyi inşa sürecinde teorik olarak ele alınan bilgi ve varlık sorunları yeniden formüle edildi. Bakıllânî, özellikle cevher-araz teorisini Eş‘arî kelâmının Tanrı tasavvuruna uygun bir şekilde biçimlendirerek onu Sünnî Kelâm’ın varlık öğretisinin ayrılmaz bir parçası haline getirmiş, böylece atomculuk naslarca çizilen Tanrı-âlem ilişkisinin teorik açıklamasına hizmet edecek bir biçimde yeniden tasarlanmıştır.

Eş‘arîlik’in mütekaddimin dönemi son kelâmcılarından biri olan İmâmü’l-Harameyn el-Cüveynî’nin, İslâm Meşşâî birikiminin etkisiyle, genelde kelâmın bilimsel kimliğine özelde ise nazar ve istidlâl metoduna yönelttiği eleştiriler, Eş‘arî kelâmında yeni bir sürecin yaşanmasına yol açtı. Cüveynî’nin özellikle nedenselliği reddi ve bunun epistemolojide açtığı sorunlar, sonraki süreçte kelâmcıların ilgi sahalarını ciddi ölçüde belirledi. Doğu’da Gazzâlî, Batı’da ise İbn Hazm’da makes bulan bu eleştiriler, müteahhirîn dönemde kelâm ilminin yeniden inşasında büyük ölçüde dikkate alındı.

Eş‘arîlik’in teşekkül sürecine paralel bir şekilde Doğu İslâm dünyasında genellikle Eş‘arîlik ile Mu‘tezile arasında bir yerde, ancak akılcılıkta yer yer Mu‘tezile’ye daha yakın bir ekol olarak konumlandırılan Mâtürîdîlik teşekkül etti. Kökleri Ebû Hanife’nin teolojik düşüncelerine kadar geri götürülebilecek olan Mâtürîdîlik, Ebû Mukatil es-Semerkandî (ö. 208/823), Ebû Mutî‘ el-Belhî (ö. 199/814) gibi âlimlerin (ashâbu Ebî Hanife), hocaları Ebu Hanife’den öğrendiklerini sonraki kuşaklara aktarmalarıyla ilk sistematik formunu kazanmıştı. Bu süreçte Ebû Bekir el-Cüzcânî (ö. III/IX. yüzyılın ikinci yarısı) ve Ebu Nasr el-İyâzî (ö. 260/874’ten sonra) gibi âlimlerle işlenen ‘Hanefî kelâm düşüncesi’ Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’ye intikâl etmiştir. Semerkand âlimlerinin reisi olarak nitelendirilen Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân gibi eserlerinde naslarca belirlenen İslâm’ın inanç esaslarını, aklî ilkelerle temellendirrmeye çalışmış, böylece Sünnî Kelâm bağlamında akıl-nakil uzlaştırmasının önemli bir örneğini sunmuştur. Kuşkusuz Mâtürîdî’nin önemi bilgi ve varlık sorunlarını Maveraünnehir’de teşekkül eden Hanefî kelâm düşüncesinin mukaddimesi haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Onun, Tanrı’ya ilişkin bilginin akıl yürütmeyle elde edileceğine duyduğu güven, Sünnî Kelâm’ı yeniden tasarlamasını mümkün hale getirdi.

Mâtürîdî sonrasında Hakîm es-Semerkandî (ö. 342/953), Ebu Ahmed el-İyâzî, Ebu Bekir el-İyâzî, Ebü’l-Hasan er-Rüstüfağnî (ö. 345/956), Ebû Seleme es-Semerkandî ve İbn Yahya gibi âlimler, Ebû Hanife’den Mâtürîdî’ye kadar geçen süreçte teşekkül eden kelâmî düşünceyi derli toplu bir biçimde sunmuşlar, böylece Maveraünnehir’de Sünnî Kelâm olarak Mâtürîdîlik’in ekolleşme sürecine katkıda bulunmuşlardır. Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî’nin (ö. 493/1099) çalışmalarıyla klasik dönemde Hanefî-Mâtürîdî kelâmının teşekkülü tamamlanmıştır. Ancak Mâtürîdîlik’in belirgin bir şekilde tanımlanarak diğer kelâm ekollerinden ayrıştırılması, Ebü’l-Mu‘în en-Nesefi’nin (ö. 508/1115) çabalarıyla gerçekleşmiştir. Nesefi, Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd’inden sonra ekol içerisinde en önemli kelâm metni olarak gösterilen Tebsıratü’l-Edille’sinde Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da ifadesini bulan Mâtürîdî’nin kelâm düşüncesinin kapalı noktalarını açıklamıştır. Böylece Nesefî’nin çabalarıyla birlikte hem Mâtürîdî’nin kelâmî düşüncesi merkezî bir karakter elde etmiş, hem de Mâtürîdîlik, Eş‘arîlik’ten farklı bir Sünnî Kelâm ekolü olarak temayüz etmiştir. Bu yönüyle Nesefî, Mâtürîdîlik’in ikinci kurucusu olarak görülmektedir.

Sonuç olarak Basra ve Bağdat Mu‘tezilesi’nin kelâm anlayışının, Eş‘arîlik ve Mâtürîdîlik’in teşekkülünü hızlandıran önemli etkenlerin başında geldiği söylenebilir. Bu yönüyle gerek Eş‘arî ve gerekse de Mâtürîdî, Mu‘tezile’nin kelâmın başlangıcından beri tartışmalara konu olan insanın failliği ve ilahî sıfatlar sorunlarına yönelik geliştirdikleri adalet ve tevhîd yorumunun, nasların belirlediği Tanrı düşüncesiyle uyuşmadığı kanaatindeydiler. Bu bağlamda bir kelâmcıyı Mu‘tezilî olarak belirleyen şeyin söz konusu iki ilke olduğunu söylemenin doğru olduğu gibi, bir kelâmcıyı da Mu‘tezile’den farklı kılan veya onu Eş‘arî ya da Mâtürîdî yapan şeyin bu iki ilkenin Mu‘tezilîlerce yapılan yorumunun kabul edilmemesi olacaktır. Bununla beraber gerek Eş‘arîlik’in gerekse de Mâtürîdîlik’in bu iki sorun ve bu iki sorunun tetiklediği diğer sorunlar çerçevesinde Mu‘tezile eleştirisini yürüttüğünü, ancak Mu‘tezile tarafından tesis edilen kelâmın bilgi, varlık ve teoloji alanlarına ilişkin örgüsünü sistematik bir şekilde ele alıp, ona nasların belirlediği düzlemde bir içerik kazandırdıklarını söylemeliyiz.

Klasik Dönemde Fıkıh Usûlü

Giriş

Çağdaş literatür, İslâmî ilimlerin “tarih”lerinin yazımı alanında henüz istenen düzeyin gerisindedir. Klasik literatürdeki bazı genellemeler kadar çağdaş araştırmacıların zihinlerdeki kalıplar, önyargılar ve İslâmî ilimler arasındaki ilişkilere bütüncül bir bakış yapılamaması gibi hususlar “tarih” yazımının başarısını düşürmektedir. Ayrıca “ilahiyat” ortamlarında “tarih” anlayışının genellikle eksik olması ve anlamak için, doğrudan ilim dallarının metinlerine ya da çok yüzeysel yazılmış tarihlerine başvurulması İslâmî ilimlerin temel meselelerinin yerli yerine oturtulamamasına ve bir “anlama” sorununa sebep olmaktadır. Bu yüzden İslâmî ilimlerin ortaya çıkışı, gelişimi, birbirleriyle ilişkisi, ekolleri, ilimlerin meselelerinin bağlamsal anlamı ve çevresel faktörlerle etkileşimini aydınlatacak daha yetkin ve kapsamlı “tarih” incelemelerine ihtiyaç vardır. Elinizdeki bu çalışma usûl-i fıkhın anlam ve fonksiyonunu ortaya koyarak, bu ilmin ortaya çıkışı ve beşinci yüzyılın sonuna kadarki ilerleyişinin genel bir sunumunu amaçlamaktadır. Bazı kritik hususlarda çağdaş geleneksel anlayışına alternatif bakış açıları ve okuma yöntemleri de önermektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de fıkhî hüküm içeren birçok ayet yer aldığı gibi Hz. Peygamber de Kur’ân’da yer almayan pek çok fıkhî konunun dini hükmünü de insanlara tebliğ etmiştir. O, aynı zamanda bir hukukçu gibi davranarak bazı hukuki konularda içtihatta bulunmuş ve ashabına da içtihadı öğretmiştir. Onun vefatından sonra Müslümanlar karşılaştıkları fıkhî-hukukî sorunların çözümünü dini nasslarda bulamadıklarında kendi içtihat ve görüşlerini kullanmışlardır.

Bazı klasik müellifler, önde gelen bazı sahabenin, bozulmamış sağlam tabiatları, Arapça bilgileri ve Hz. Peygamber dönemini idrak etmiş olmalarının onlara kazandırdığı derin bilgi yoluyla usûl-i fıkıh kurallarını bildiklerini ve açıkça belirli usûl kurallarından hareketle içtihatta bulunduklarını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre sahabenin tek eksiği bunları yazıya geçirme yani tedvin hususunda olup, bu kurallar onlarda meleke şeklinde bulunduğu için buna da ihtiyaç hissetmemişlerdir. Oysa, bu tür görüşler Kur’ân ve sünnetin sonraki nesillere aktarılmasında ve anlaşılmasındaki kilit rolü sebebiyle sahabe neslinin kritik öneminin itirafı ve onlara duyulan saygının bir ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca bu tür yorumların, İslâmî ilimlerin sahabe neslinin bilmediği, anlamadığı ve onların ortak anlam düzeyinin dışında bir husus içermediği gibi meşrulaştırıcı bir vurguyu da barındırdığı görülmektedir. Dolayısıyla klasik kaynaklardaki bu tür iddia ve yorumları, sahabe döneminden itibaren fıkıh, usûl-i fıkıh vb. “ilim”lerin mevcut bulunduğu şeklinde anlamak doğru olmaz. Zira bazı sahabede fıkhî konularda ve içtihat noktasında önemli bir bilgi düzeyi ve kabiliyeti bulunsa da, bu sahabenin ilmi mesaisi henüz bir ilmî alanın tamamını kuşatan teorik yaklaşımlar halini almamış olup tikel olaylara uygulanmış içtihatlar düzeyinde kalmıştı.

Tabiin dönemine gelindiğinde sahabe döneminde temelleri atılan ilmi çabalar daha da gelişmiş ve artık toplumda ilim noktasında öne çıkan belirgin simalar görülmeye başlanmıştı. Bu simaların dini meselelere bakış açıları ve yöntemleri de yavaş yavaş beliriyordu. Öyle ki İslâm dünyasında dini meselelere bakış açısı ve yöntem noktasında Hicaz ve Irak okulu şeklinde bir ayırım belirmeye başlamıştı. İslâm dünyasında ilk yüzyılda belirmeye başlayan Hicaz okulunda daha çok rivayetleri toplayıp ezberlemek üzerine kurulu “öğrenme” faaliyeti ve ilim anlayışı hakim iken; Irak okulu ise akıl yürütmeye daha çok yoğunlaşan ve bunu önceleyen bir faaliyet gösteriyordu. Ancak müslümanların elinde derli toplu, bütüncül, öğrencilere öğretilebilecek, yöntemi belirli bir hukuk teorisi ve sisteminin, yani bir ilim branşı olarak “fıkh”ın ortaya çıkması için, tâbiûn döneminin sonlarına doğru mezhep imamları döneminin başlaması yani bir sonraki kuşağın gelmesi gerekiyordu. Aynı şekilde İslâm inancını diğer din ve doktrinlere karşı savunmak üzere derli toplu bir din ve kelâm teorisinin ortaya çıkması için de hemen hemen aynı döneme gelinmesi gerekiyordu.

Bahsettiğimiz bu dönemin başlangıcını hicrî ikinci yüzyılın ikinci çeyreği olarak göstermemiz ve klasik kaynaklarda tedvin asrı olarak bilinen yıllar ile de paralellik kurmamız mümkündür. Nitekim İslâmî ilimlerin düzenli olarak yazıya geçirilmesi yani “tedvin”nin başlangıç tarihi olarak bazı klasik kaynaklar, hicrî 143 yılını tedvin yılı olarak gösterirler ve bu tarihten önce üstatların bir kaynağa bakmadan mevcut bilgileriyle anlatıp rivayet ettiklerini ya da ilmi düzenli olmayan sayfalardan naklettiklerini ancak bu tarihten itibaren ise düzenli kitapların yazılmaya başlandığını belirtirler. Bu durum fıkıh açısından da yaklaşık olarak doğru kabul edilebilir.

Nitekim Irak mektebi/ehl-i re’y ekolü içinde özellikle Kûfe (daha sonra Bağdat) ve Basra’da akli temellendirmeyi esas alan faaliyetler kelâm ve fıkıh alanında önemli aşamalar almıştı. Özellikle Kûfe’de Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) meclisindeki çalışmalar sonucu fıkıh ilmi artık resmen doğmuş ve bizzat Ebû Hanîfe ve öğrencileri tarafından yazıya geçirilmişti. İslâm dünyasında bir ilim dalında akıl yürütme (nazar ve istidlâl) yoluyla ile üretilmiş ve bize kadar ulaşmış ilk mütekamil metinlerin, fürû-i fıkıh alanında Ebû Hanîfe ve öğrencileri tarafından yazılan bu geniş külliyât olduğu söylenebilir. Daha önceki yıllardaki belirli konular üzerinde görüş bildirmiş âlimlerden farklı olarak artık düşünülebilen bütün meselelerin çözümleriyle, mütekamil bir “fıkıh ilmi” ortaya çıkmıştı.

Fıkhın Ebû Hanîfe ve öğrencileri elinde doğmuş olması, bu mecliste İslâm dünyasında daha önce bu boyutta var olmayan belli başlı bazı akademik yeniliklerin başarıyla gerçekleştirilmesiyle sağlanmıştı. Şöyle ki Ebû Hanîfe okulu, dinî-fıkhî meseleleri, özgür bir ortamda geniş katılımlı bir öğrenci grubu ile, otuz yıldan fazla süren bir zaman dilimi içinde etraflıca ve o dönem için akla gelebilecek hemen hemen tüm sorunları çözümleyecek şekilde tartışmıştı. Ebû Hanîfe’nin ders halkası, hakkında fetva aranacak bir meselenin gerçekleşmiş bir mesele olmasına önem vermeyip, farazî/varsayımsal meseleler üzerinden tartışmayı âdet haline getirmişti. Zira mütekamil bir sistem ortaya koymanın başka bir yolu da yoktu. Farazi meseleler özellikle “soru kalıpları (mesâil)” şeklinde ortaya çıkmaktaydı ve Ebû Hanîfe’nin halkasında artık soru sormak tümüyle serbest ve istenen bir şeydi. Dinî konularda fazla soru sormamak peygambere karşı takınılması gereken bir tavır olarak gerekli görülürken, ilmî-akademik bir faaliyette öğrenmenin sağlamlığı ve çözüm olarak belirlenen fıkhî formülün daha zor meselelere uygulanıp test edilebilmesi için bu tür bir farazi soru yöntemi zorunluydu.

Ayrıca bu okul fıkhı bilgi üretirken, kıyas ve istihsan gibi teknik bir terim olarak kullanılan özel akıl yürütme yöntemleri geliştirmişti. Yine hadislere yaklaşım, haber, bilginin kesinliği ve zannîliği, nesih, tahsis ve umum anlayışı, mecaz- hakikat vb. pek çok usûl konusu da müstakil bir kitapta ele alınmamış olsa da bu ekol tarafından tartışılmış ve bu konularda teorik arka planı olan tavırlara bağlı kalınmıştı. Bu arkaplan fıkhî olmasının ötesinde aynı zamanda, kelâm ve usûl-i fıkıh temeline dayanıyordu.

Yazılmış ve metodu belirli bir ilim olarak fıkhın tedrisatı da Ebû Hanîfe’den itibaren başlamıştı. Artık İslâm dünyasında hocanın metinlerini okuyarak belirli bir ekolün tüm içeriğini ve yöntemini kısa sürede öğrenmek ilk kez mümkün hale gelmişti. İşte tüm bu gelişmeler İslâm dünyası için yeni hususlardı.

Diğer yandan Mâlikî mezhebi de bazı noktalarda Hanefîliğe benzese de kendine has bazı yeni yöntemlerle fıkıh üretmekteydi. Bu iki mezhebin fıkhî bilgi üretirken kullandığı yöntemler ise her iki ekolün birikiminden istifade eden İmam Şâfiî tarafından Risale adlı eserinde uzun uzadıya tartışılarak eleştirilmiş ve dini doğru anlama ve fıkıhta kullanılması gereken doğru yöntemle ilgili günümüze de ulaşan oldukça değerli bir metin erken bir dönemde meydana getirilmişti.

Usûl-i Fıkıh İlminin Doğuşu

Fıkıh usûlünün teknik bir ilim olarak ilk ortaya çıkış vaktinin, İslâm dünyasında hicrî II. yüzyılın ilk yarısının sonlarında, fıkıh ilminin Ebû Hanîfe ve öğrencileri elinde doğuşu ile eş zamanlı olduğu söylenebilir. Hanefî ekolünün kurucu imamları tarafından yazıya geçirilen fıkıh külliyatındaki ileri düzeydeki mantık örgüsü ve kullanılan teknik kavramlar kadar, fıkhî yönteme ilişkin bazı somut veriler ve ipuçları, bize fıkhın teknik bir ilim dalı olarak üretiminin büyük ölçüde usûl-i fıkıh ilkeleriyle irtibatlı olarak gerçekleştiğini ve iki ilmin en azından eşzamanlı olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Usûl-i fıkhın doğuşunu bu şekilde hicrî II. yüzyılda değil de bir iki yüzyıl sonrasında aramak, Ebû Hanîfe medresesinde ve ilk mezheplerde üretilen ve sonrasında da neredeyse köklü bir değişikliğe uğramadan aktarılıp gelen fıkhın bir usûle dayanmayan veri yığını olduğunu iddia etme anlamına geleceği gibi tarihi verilere de terstir. Literatürün toplu ve dikkatli bir incelenmesi ile elde edilecek verilerin tamamı bizi bu konuda tatminkar bir neticeye ulaştırmaya yeterlidir. Şöyle ki, Hanefî ekolünün ürettiği fürû-i fıkıh hükümleri içinde kendi usûl-i fıkıh’larının da mündemiç olması; ayrıca Ebû Hanîfe’nin ve öğrencilerinin yazdığı eserlerde ortaya konulan usûl-i fıkıh ile ilgili açık bazı görüşler; literatürde Ebû Hanîfe ve benzeri kişiler kadar, doğrudan fıkıhla ilgilenmemiş Vâsıl b. Ata gibi önemli figürlere sağlam yollarla nisbet edilen kritik önem taşıyan görüşler; muhaliflerin Ebû Hanîfe’ye yönelik itirazlarında sergilenen ve özellikle de İmam Şâfiî’nin Risâle’sinde kendinden önceki Hanefî mezhebi içinde açıkça kelâmî ilkelere dayanılarak ortaya konulan bazı temel usûl-i fıkıh görüşleriyle çetin bir mücadele içine girmiş olması vb. gibi hususların incelenerek bu konudaki verilerin birleştirilmesi bu sonucun anlaşılması için yeterlidir.

Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki furû-i fıkıh ilk doğduğunda, olgun bir ilim olarak doğmuş olmakla birlikte usûl-i fıkıh içindeki teorilerin, özellikle kelâm ilmi alanındaki tartışmaların gelişimiyle paralel bir gelişim seyri sonucunda olgunlaştığı söylenebilir. Nitekim gerek farklı fıkhî ve kelâmî mezhepler arasında ve gerekse aynı fıkhî ya da kelâmî mezhebin içinde usûl-i fıkıh alanında, fürû-i fıkıh alanına göre daha köklü fikri tartışmalar görüldüğü gibi, teorilerin derinliği de gittikçe artmıştır. Bu sebeple elimizdeki metinler doğrultusunda usûl-i fıkhın olgunluğuna ancak dördüncü ve beşinci yüzyılda kavuştuğunu kabul etmek gerekir.

Usûl-i Fıkhın Anlam ve Fonksiyonu

İslâmî ilimler arasında usûl-i fıkhın ne anlama geldiğini, gayesi ve fonksiyonunu ortaya koymak için atılması gereken ilk adım, ortada tek bir “usûl-i fıkıh” olmadığı, değişik ekol ve alt ekollerin kendilerine özgü diğerlerinden farklı usûl-i fıkıhları olduğudur. Usûl-i fıkıh ile ilgili kaynaklarda verilen tanımların ortak noktası bu ilmin “dinin ana kaynaklarını ve fıkıh istinbatına ulaştıran kaideleri bilmek” şeklinde tanımlanabileceğini gösterir. Dinin ana kaynaklarının bir diğer tabiriyle genel anlamda (icmâlî) delillerin incelenmesi aynı zamanda dinin de temellendirilme faaliyetine kapı açar. Usûl yazımındaki metotlara göre özellikle kelâmcı/mütekellimîn usûl-i fıkıh yazımı dinin kaynakları kısmını önceleyerek usûl-i fıkıh yaparken fukahâ usûl-i fıkhı ise daha çok tanımın ikinci kısmındaki kaynaklardan hüküm nasıl çıkarılacağı üzerine yoğunlaşır.

Usûl-i fıkhın ilk doğuşundan itibaren özellikle Hanefî ekol elinde kelâm ile yakından irtibatlı bir şekilde ilk adımda “dinin rasyonel olarak temellendirilmesi” gibi kelâmî; ikinci aşamada ise mezhebin fürû hükümlerini üretirken bu kelâmî ilkelerin nasıl devam ettirdiğini göstererek fıkıh mezhebinin temellendirilmesini gaye edindiği anlaşılmaktadır. Biz bu tarz bir usûl yapımı, literatürde “mütekellimîn usûlü” denilen yönteme benzemekte ve onunla en azından aynı derecede “kelâmî” olmakla birlikte mezhebin fürû hükümlerinin de bu kelâmî ilkelere uygunluğunu göstermesi bakımından ayrıca fıkhî özellik de taşımaktadır. Zaten mezhep fıkhının aynı zamanda mezhep kelâmı ve usûl-i fıkhı ile bu derece yakın ilişkili olması Hanefî mezhebinin ayırıcı özelliklerinden biri ve bir imkanı olduğu için Hanefîlerin usûl eserlerinde bu imkanı kullanması tabiî bir durumdu.

Klasik ve çağdaş literatürde genellikle usûl-i fıkıh yapma tarzları iki temel başlık olarak fukahâ ve mütekellimîn yöntemi olarak takdim edilse de bu sınıflama ve özellikle çağdaş literatürde bunun algılanma biçimi, usûl-i fıkhı anlama noktasında bazı önemli hataların yapılmasına neden olmaktadır. Burada bu klasik ayrımın daha detaylı ve gerçeği daha iyi yansıtan bir versiyonunu ortaya koymaya çalışarak “farklı” usûl-i fıkıh yapma yöntemlerini ele alarak usûl-i fıkhın her bir yöntem içinde “kazandığı” farklı fonksiyonları göstereceğiz. Bu doğrultuda bahsi geçen kelâm merkezli Hanefî usûl-i fıkhını diğer bir “mütekellimîn usûlü” yönteminden ayırt etmek için ona “Hanefî-Mütekellimîn usûlü” diyebiliriz. Bu usûl öncelikle dini ve dinin temelleri olması bakımından Kur’ân, Sünnet ve İcmayı temellendirip, bu temellendirmedeki verilere uygun bir şekilde bu kaynakların nasıl anlaşılması gerektiği ve hükümlerin bunlardan nasıl çıkarılacağı ile ilgili genel ilkeleri ortaya koyan bir ilimdir. İslâm kültürünün başlangıcında usûl-i fıkıh ile kelâmın bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine yakın ve belki de ikiz ilimler olduğu anlaşılmaktadır. Bunlara bir de dil ilimleri eklenmelidir. Zira dinin temel kaynağı ve Hz. Peygamber’in en önemli mucizesi olan Kur’ân üzerindeki inceleme usûl-i fıkıh kadar dil ilimleri olmadan tamamlanabilecek bir süreç değildir.

“Hanefî-Mütekellimîn Usûlü” ya da “İlk Dönem Ehl-i Rey Usûl-i Fıkhı: Dini Temellendirme

İslâm dünyasındaki entelektüel çalışmaların en önemli meselesi, uzun yıllar boyunca dini teorik olarak inşa etme ve temellendirme meselesidir. Hicrî II. yüzyılın başlarından itibaren ilk entelektüel gruplar, İslâm inancını temellendirmek ve bu temellendirmeyi akademik bir üslupla tutarlı bir söylem halinde ortaya koyarak diğer dini-felsefi grup mensuplarına karşı bu inancı savunmak için oldukça önemli bir çaba ortaya koymuştur. Şöyle ki müslümanlar oldukça erken dönemlerde Şam, Irak, İran ve Mısır gibi dünyanın önemli kültürlerinin yaşadığı coğrafyaları fethetmişlerdi. Bu coğrafya dünyanın kültürel olarak en aktif ve kozmopolit bölgelerinden biri olup Yahudilik, özellikle Süryani Hristiyanlığı, Şamanizm, Zerdüştlük, Manihaizm gibi dinleri; Babil, Sümer, Asur gibi kadim kültürleri; Yunan felsefesinin yakın zamana kadar eğitiminin yapıldığı medreseleri vb. içermekteydi. Bunlar müslümanlar açısından dinî ve kültürel birer tehdit özelliği taşıyordu. Doğrudan İslâm inancına yönelen bu tehdit öncelikle bu bölgede yaşayan Müslümanların özellikle de ehl-i re’y genel kavramı altında bir araya getirebileceğimiz Mu’tezile, Mürcie, Hanefîlik, vb. grupların kültürel direnişi ile karşılaşmıştır. Bu kültürel direniş süreci İslâm tarihinin en önemli fikri hareketlerinden biri olup özellikle meyvelerini ikinci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru net olarak vermiştir. Bu meyvelerin ortaya çıktığı en önemli iki kültürel merkez, oldukça kalabalık ve kozmopolit olup, bahsi geçen farklı kültürlerle en yoğun etkileşimin olduğu iki “büyük” şehir, Kûfe ve Basra idi. Özellikle bu şehirlerde yaşayan ehl-i re’y grupları bazı temel ortak bakış açıları etrafında birleşerek İslâm din ve inancını akademik ve ilmi bir dille, yukarıda belirtilen rakiplerine karşı savunmak için kelâm, usûl-i fıkıh ve Arapça dil ilimlerini birlikte inşa etmiş görünmektedir. Bu savunma ameliyesi, kelâm, usûl-i fıkıh ve dil ilimlerinin tümünde birden uzmanlaşma sağlanmadan eksik kalacağı ve ancak bu üçlünün birlikte başarabileceği önemli bir görevdi. Dolayısıyla bu üç ilim dalı, ortak bir amaca hizmet ettiği için birbiriyle güçlü bağlantıları olan bir “İslâmî ilimler sistemi” oluşturmak zorundaydı.

Dini temellendirme süreci, bu işi ilk olarak yapan en önemli gruplardan biri olan ehl-i re’yin usûl-i fıkıh literatüründe kendisini net olarak göstermektedir. Şöyle ki, bu temellendirme sürecine ilk giren, hicrî I. yüzyılın ilk yarısında yaşayan ehl-i re’ye mensup bir müslüman usûlcü/kelâmcının temel bir görevi İslâm dininde ve getirdiği içerikte aklen “muhal” bir durum olmadığını ispat etme ve sonrasında bu dine neden inanılması gerektiğini ortaya koymaktı.

Bu süreç şöyle işlemiş görünmektedir: Bunun için öncelikle Tanrı’nın varlığı ispat edip, onun peygamber göndermesinin en azından mümkün (câiz) olduğunu ve daha sonra “Hz. Peygamber’in doğru söylediği”nin ispatı yapılmalıydı. Bunun için mesela, hicrî 130 yılındaki insanların İslâm dini ile muhatap ve ona inanmakla mükellef olabilmesi için dinin çağrısının bu insanlara ve sonraki nesillere kadar kesin bilgi doğuracak bir şekilde gelmiş olması gerekiyordu. Bu da, doğal olarak başlıca iki esasa bağlı görülmüştü: İlk olarak Hz. Peygamber’in peygamberlik iddiasında bulunduğunun ve bu iddiadan vazgeçmediğinin; ikinci olarak da onun kendisine indirildiğini ileri sürdüğü Kur’ân vahyinin eksiksiz ve fazlasız elde mevcut mushaf olduğu hususlarının dinin davetine muhatap insanlar tarafından kesin olarak bilinmesinin imkan dahilinde olması. Eğer bu noktada “kesin bilgi imkanı” yoksa yani bu iki husus bize kesin bilgi olarak ulaşmamışsa bu, peygamberlik ve yeni bir din iddiasını araştırmakla ve dine girmekle mükellef tutulmamız “mümkün” değildir. “Bilgi” noktasındaki bu kesinlik olmadan İslâm inancının temellendirilemeyeceği anlaşılmıştı. Zira bu iki hususta “kesin bilgi”nin olmayışı durumunda din ile muhatab ve mükellef tutulma teorik zeminini kaybedecektir. Dolayısıyla özellikle ehl-i re’y ekolüne ait müslüman entelektüellerin ilk işlerinden biri bu kesinliğin teorik olarak sağlandığını ispattır. Bu kesin bilginin elde edilmesinin tek yolu da insanların birbirine haber vermesi yani kısaca “haber”dir. Dolayısıyla usûl-i fıkıh ve kelâmın ilk yaptığı iş bu kesinliğin mümkün olduğunu göstermek üzere “haber teorisi” yapmaktır.

Ehli rey, haberleri iki ana gruba ayırıp özellikle “mütevâtir haber”in kesin bilgi doğurduğunu ispata çalışmıştır. Bu ispat çok kritik ve temel bir ispattır. Mütevâtir haberin kesin bilgi doğurmasındaki temel kaynak, bu yolla gelen haberlerin “âdet” bakımından yalan söylemek üzere birleşmesi “mümkün” olmayan grupların haber vermesidir. Ehl-i re’y düşüncesinde ortaya çıkan “âdet” bir tür tabiat kuralı, daha iyi bir ifadeyle Allah’ın evrendeki olay ve hareketlerin akışını düzenli bir şekilde yarattığı ve belirli kuralların dışına çıkmadığıdır. Tanrı’nın peygamberler hayatta olmadığı dönemlerde evreni yaratmasında böyle bir kesin âdeti olmazsa, mütevâtir haber kurumunu ve dolayısıyla dini temellendirmek zor olacaktır. Bu şekilde âdet teorisi, ilk ortaya çıkış vaktini tam olarak tespit etmek zor olsa da usûl-i fıkhın en önemli konularından biri olarak, dinin temellendirilmesinde önemli bir enstrüman olarak erken dönemde literatüre girmiş görünmektedir.

Haber teorisinin ikincil önem taşıyan yönü de peygamberden gelen kesin bilgi oluşturmayan diğer haberleri (âhad, haber-i vâhid vb.) tespit etmektir. Görüldüğü üzere haber teorisi salt kelâmî bir konu olmayıp orijinal bir usûl-i fıkıh konusudur. İşte kelâm ve usûl-i fıkıh İslâm dinini temellendirme ilminin iki parçası ve iç içe geçmiş iki ayağıdır. Haber teorisi aynı zamanda kelâm ve usûl-i fıkıhla ilgili ilk epistemolojik kavramları barındırmakta, bilgilerimizi kesin (kat’î) olan ve olmayan (zannî) şeklinde ikiye ayırmaktadır. Bilindiği gibi İslâmî ilimlerin ontolojik altyapısı salt kelâmî olmakla birlikte epistemolojik hususlar daha çok usûl-i fıkıh üzerinden üretilmiş ve tartışılmıştır. Haber teorisi ontolojik yanı da (âdet teorisi vb.) önemli olmakla birlikte daha ziyade epistemolojik bir mevzu olduğu için dini alanda bu tür konuların daha çok ele alındığı usûl-i fıkıh birikimi devreye girmelidir. Ayrıca haber teorisi Hz. Peygamber’den gelen her türlü haberi (Kur’ân, sünnet, haber-i vâhid vb.) analiz ettiği için ilk olarak usûl-i fıkıhta yapılmıştır.

Dine giriş teorisi bu aşamadan sonra bilgisi bize kesin yolla ulaşan bir peygamberlik iddiasını ve bu iddia sahibinin getirdiği “Kitab”ı incelemekle devam eder. Bu noktada yapılması gereken bu kitabın incelenmesi ile metnin kaynağının ilahi olup olmadığı ve içinde âdeti aşan ve mucize olarak nitelenmeye uygun bir şey bulunup bulunmadığı ve eğer bulunuyorsa bunun neler olduğunun ortaya konmasıdır. Ayrıca iddia sahibinin Kur’ân dışında fiilî mucizelerinin olup olmadığı ve bunların bize kadar kesin bir bilgiyle gelip gelmediğinin incelemesi yapılmalıdır. Bu noktaların incelenmesi zorunludur. Ancak bu inceleme kompleks ve çok boyutlu bir yapıdadır.

Hz. Peygamber’in fiilî mucizelerinin nesilden nesile tevâtürle aktarılmadığı kabul edilir ya da bu noktada kesin bir tevâtürden bahsetmek her zaman kolay değildir. Fiilî mucizeler bize kadar tevâtürle kesin bilgi oluşturacak şekilde gelmiyor ise dini giriş teorisini, sadece, kesin bilgi oluşturmayan bu mucize haberleri üzerine kurmak doğru bir yöntem olmayabilir. Zira sadece fiilî mucizeleri gören insanlar fiilî mucize üzerinden dine girebilecek, diğer insanlar için ise bu imkân kural olarak olmayacaktır. Dolayısıyla dini tek başına, bizde kesin bilgi oluşturmayan fiilî mucizeler üzerinden temellendirip peygamberliği ispat etmemiz ilmî bir yol değildir. Bundan dolayı ehl-i re’y usûl ve kelâm alimleri genel olarak tevâtür yoluyla geldiği için tüm insanlara eşit şekilde hitap eden diğer bir mucizeyi, Kur’ân-ı Kerim’i incelemeyi esas almışlardır. Zaten fiilî mucize konusu ilke olarak bir usûl-i fıkıh konusu olmamıştır. Gerçek anlamda usûl-i fıkıh konusu olan ise “Kitap” yani Kur’ân-ı Kerim’dir. Tevâtür ile nesilden nesile aktarılarak elimize geldiği için dinin temellendirilmesinde oldukça özel bir yere sahiptir. Dine girişin bu aşaması, Kur’ân-ı Kerim’in incelenmesi ve üzerinde akıl yürütme (nazar) yoluyla düşünülmesinden oluşur. Bu işlemde iki aşama vardır:

İlk aşama kitabın Tanrı’dan gelmeye müsait bir kitap olması, onda “Tanrı için caiz/mümkün olmayan” bir unsurun bulunmadığının incelenmesi ve ispatıdır. Dolayısıyla fiilî mucizeye muhatap olmayan diğer tüm insanlar açısından dine girişin temel yolu Kitab’ın incelenmesi yoluyla olacaktır. Kitab aklımıza hitap etmekte ve dine girişimizden önceki akıl yürütmemizi esas almaktadır. Bu noktada teorinin devamı için, “Hz. Peygamber’in peygamberlik iddiası ve Kitab’ı kendisine kesin bilgi doğuracak şekilde ulaştığı halde, bunu incelemeye koyulmayan ve bu iddiaya kulak asmayan kişinin de zorunlu (vâcib) olarak dine inanmakla mükellef olduğu” önermesine ihtiyaç duyulmaktadır. İşte ehl-i re’y usûlcüleri dine giriş teorisinin kritik bir parçası olan bu zorunluluk bağını kurabilmek için husun-kubuh teorisini geliştirdiler. Onlara göre, dine girmeden önce de dinî ve itikadî sonuçları olacak şekilde salt akla dayanan zorunlu (vâcib), caiz (mümkün) ve yasak şeyler olmalıdır. Dolayısıyla yukarıdaki durumdaki bir kişinin bu iddiayı incelemesi aklen zorunludur, vaciptir. Zira kişinin bu dünyada Tanrı’yı bilmesi ve ondan gelmesi mümkün olan bir iddiayı incelemesi “iyi/hasen”dir ve “vâcib”tir, aksi durum “kötü/kabih”tir. Bu vaciplik dini vaciplikle aynı seviyededir ve uhrevi sonuçlar bakımından ondan farksızdır.

Tanrı bizi dine temel olarak Kur’ân-ı Kerim yoluyla davet ettiği için bizim dini inancı kabul etmeden önce belirli bazı temel hususlarda “iyi” ve “kötü”yü biliyor olmamız gereklilik arzeder. Dolayısıyla akıl başlı başına vacip/zorunlu kılıcıdır. Hz. Peygamber’in peygamberlik iddiası ve kitabı eline ulaştığı halde bunu incelemeye koyulmayan ve bu iddiaya kulak asmayan kişi aklın gerektirdiği bir vâcibi ihmal etmiştir. Ayrıca iyi ve kötünün din tarafından öğrenileceği, eşya ve fiillerde iyi ve kötü vasıflarının olmadığı ve dolayısıyla iyi ve kötünün salt akılla kesin olarak bilinemeyeceği anlayışı esas alındığında tanrı iyiyi kötüden ayırt edemeyen bir muhatabı dine davet etmiş ve kabul etmeyenleri cezalandırmış olur ki bu Tanrı’nın hikmetiyle çelişir. Dolayısıyla dini inancın teorik olarak inşa edilebilmesi için insan zihninin tereddütsüz ve kesin bir şekilde temel bazı hususların iyi ya da kötü olduğunu bilebilmesi gerekir. Buna göre adalet iyi, zulüm ve haksızlık kötüdür; hikmet iyi, abesle iştigal kötüdür; doğru söylemek iyi, yalan söylemek kötüdür; nimet verene şükretmek iyi ve nankörlük ise kötüdür. Dolayısıyla Tanrı açısından da bu iyi (hasen) ve kötü (kabih) fiiller geçerlidir ve Kur’ân’daki mesajın sahibi olan kaynak da Tanrı’da olması gereken iyi vasıflara sahiptir, Adildir, hakimdir, doğru söyler ve vadinde durur. Bu mantıksal kurgu olmadan inancı temellendirmek ehl-i re’y açısından imkan dahilinde değildir.

Husun-kubuh konusu bu anlamda önem arz eden ve hem usûl hem de kelâmın ortak konusu olarak gündeme gelen bir problemdir. Ehl-i re’yin husun ve kubuh teorisini bu şekilde ortaya atmalarının temel amacı, özellikle, tutarlı bir dine giriş teorisi yapmaktır. Husun-kubuh teorisi çok erken dönemlerden itibaren kelâmdan ziyade usûl-i fıkhın en temel konularından biri olmuş ve usûl-i fıkıh eserlerinde gerçek zeminini bulmuştur. Zira bu konudaki en önemli teorik yaklaşımlar, İslâm tarihi boyunca yine usûl-i fıkıh literatüründe ortaya konulmuş, usûl-i fıkhın ayrılmaz parçalarından biri haline gelmiştir.

İyi-kötü meselesiyle yanyana giden önemli bir husus da Kur’ân’ın incelenmesinde onda “Tanrı’dan gelmesi caiz olmayan” bir hususun bulunmadığının ispatı yer alır. Dolayısıyla usûl kurallarının ortaya çıkmasında önemli bir husus da “Tanrı’ya caiz olup olmayan” fiiller ayrımıdır. Kur’ân’da Tanrı’ya caiz olmayan bir fiilin onun tarafından yapılmamış olması bu Kitabın inanılmaya ve Tanrı’dan gelmeye müsait bir kitap oluşunun ispatının önemli bir aşamasıdır. Aynı şekilde bu dinin peygamberinin de bir peygamber için mümkün/caiz olmayan davranışlarda bulunmaması gerekir. Zira böyle bir caiz olmayan veri ile karşılaşılması bu kitaptaki tanrılık ve peygamberdeki peygamberlik iddiasını geçersiz kılacak ve din temellendirilememiş olacaktır. Bir şekilde bu dine inanılabilir ama ilmî ve akademik olarak bu inancı savunma imkanı olmayacaktır.

Tanrı açısından mümkün/câiz olmayan fiil ve sıfatlar kategorisinin önemi şudur: tanrı eğer incelenmesi yoluyla dine gireceğimiz bu kitapta bize kendinden ve fiillerinden bahsederken adaletli değil zalim davranırsa, kendisinin zalim olduğunu söylese ya da bu anlama gelebilecek bir fiilde bulunsa, yine verdiği sözden dönerse, biz insanlar dine bu kitabı inceleyerek inanacağımız için, inancı imkansız hale getirmiş olur. Bu da Tanrı’ya yakışmaz. O halde, bizden inancı böyle bir akıl yürütme sonucu beklemesi sebebiyle Tanrı’nın fiillerinde belirli bir âdeti bulunmalı ve bu âdet de mucize dışındaki hallerde ilke olarak zorunlu olmalıdır.

Bu doğrultuda, Kitap’taki “Tanrı’dan gelmeye uygun olma” vasfının incelenmesi için ilave olarak nesih ve beraberinde umum içeren ifadelerin tahsisi olgusunun da izahı gerekiyordu. Anlam ve önemini usûl-i fıkıh literatürü içinde kazanan bu olgular, Tanrı’nın vaadinden ya da vaîdinden dönmesi ve Tanrı’nın yeni durum karşısında “hükmünü/sözünü” değiştirmesi (bedâ) anlamına gelmeden izah edilmeye çalışıldı. Şöyle ki, Tanrı’dan gelen emir ve nehiylerin, kulların maslahatlarındaki değişikler ve belirli hikmetler doğrultusunda neshedilmesi mümkün iken, Tanrı’nın kendi haberlerini neshetmesi imkansızdır/câiz değildir. Zira böyle bir durum Tanrı açısından yalan söyleme ya da bedâ anlamı taşıyacaktır ki, bu da başka türlü tevil edilemediği durumda, haberin kaynağının Tanrı olmadığı anlamına gelecek ve dinin temellendirilmesi mümkün olmayacaktır. Zira Tanrı’dan gelmesi imkansız unsurlar taşıyabilen bir kitaba imanı temellendirmek mümkün değildir. Aynı şekilde umum siygaların fertlerini kesin olarak içerdiğine inanmak gerektiğinde, haber konularında umumun tahsisi imkanı da yoktur. Bu durum vaat ve vaid, büyük günah ve el-menzile beynel menzileteyn teorilerinin usûl-i fıkıhla ilgili arka planını oluşturmaktadır. Tüm bu kelâmî görünümlü hususlar, fıkhın yanında, ancak umum-husus, hakikat-mecaz, muhkem-müteşabih, te’vil vb. dil düşüncesi ile ilgili konularda geliştirilmiş teoriler olmadan çözümlenebilecek meseleler değildir. Ayrıca Tanrı’nın bize anlayabileceğimiz bir dil ve üslupla hitap ettiği ancak zaman zaman kelime ve ifadeleri hakiki anlamların dışında mecaz olarak kullanabildiği, Kuranın bazı ayetlerinin muhkem ve bir kısmının ise müteşabih olduğu, bunların hangi kurallar çerçevesinde yapıldığının ve tanrı için caiz/mümkün olduğunun izahı ve temellendirilmesi de usûl-i fıkhın bu bağlamda ele aldığı konu ve görevlerden biri olmuştur. Bu yüzden ilk dönemlerde kelâm ilmi, usûl-i fıkıh ve dil ilimleri ile ayrılmaz bir bütün olarak fonksiyonel olabilen bir ilim dalı olmaktadır.

Usûl-i fıkhın içindeki pek çok diğer konular da bu bağlamda ele alınmıştır. Mesela teklif (mükellefiyet yükleme) konusu böyledir. Ehl-i re’y açısından Tanrı’nın adaletine uygun bir teklif teorisi geliştirebilmek için, kulların kendi yaptıkları fiillerden sorumlu olması ve ayrıca Tanrı’nın muhal ya da kulun gücünü tümüyle aşan mükellefiyetler (teklifü mâ lâ yutak) vb. yüklememesi gereklidir. Aksi cebr’dir ve kabul edilemez.

Yine Hakim olan Şarî bize belirli şeylerin hükmünü açıklamakta ve tamamıyla bu şeyle aynı özelliği taşıyan diğer bazı hususlarda da bir açıklama yapmamaktadır. Şarî’nin her olayın hükmünü bize Kitap ya da Sünnet yoluyla izah etmesi “mümkün olmadığı” ve şarî hakim olduğu dikkate alındığında dinin bize akıl yürütüp kıyas yapmayı emrettiği ve içtihat ve kıyasın vacip olduğu sonucu çıkabilir. İnsanlar akıllarıyla doğruyu bulabilecekleri için de din konusunda “taklit” değil akıl yürütme (nazar ve istidlâl) esas olmalıdır.

İkinci aşama ise Kitap’taki mucizenin tespitidir. Ancak Kur’ân’daki mucizenin lafız ve nazmında mı yoksa anlamda mı bulunduğu veyahut da sarfe vb. teoriler gibi başka bir hususla mı ortaya çıktığı meselesi bu noktada usûl-i fıkhın alanı dışına çıkmaktadır. Bu tespit çabası kelâm ilmi sınırları içerisinde kalarak da sonuçlandırılamaz. Zira bu çaba özellikle dil ilimlerinde çok önemli bir düzeye ulaşılmasını gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla dil ilimleri de bu sürecin önemli bir parçası haline gelmiştir. Nitekim Kur’ân’ın mucize oluşu hususunda ilk dönemlerden itibaren tamamlayıcı ve müstakil bir i’câzu’l-Kur’ân literatürü oluşmuştur.

İşte bu aşamalardan geçerek incelen Kitap’ta Tanrı onun için aklen caiz olmayan bir sıfata (zulüm, yalan, bilgisizlik vb.) sahip olmadığı gibi, Peygamber de bir peygamber için imkansız olan bir fiilde bulunmadığı da gösterilmeye çalışılır. Usûl-i fıkıh özellikle bu aşamayı sağlar. Bundan sonraki aşama Kelâm ve dil ilimlerine kalmıştır. Kelâm ilmi, fiilî mucizelerin ve Kur’ân’daki i’câzın bir araya getirilmesi ile de dinin inanılması gereken bir din olduğunu göstermeye çalışmaya ve gerektiğinde dil ilimleriyle ilgili teorilerden yardım almaya devam eder.

Usûl-i fıkhın, Hanefî-mütekellimîn ya başka bir deyişle ilk dönem ehl-i re’y usûl-i fıkhını esas alarak sunmaya çalıştığımız gelişim çizgisinin, hicrî IV. yüzyılın başlarından itibaren literatür üzerinde artık açıkça görülebilmesi mümkündür. Bu gelişim çizgisinin yolunu açan ve ana karakterini hazırlayan “kurucu” teorik arka planın ise Ebû Hanîfe ve o dönemdeki ehl-i re’y grupları tarafından hazırlandığını ve dolayısıyla sonraki gelişmelerin bu erken dönemdeki karakteri üzerinden yürüdüğünü ileri sürmemiz mümkündür. Literatürün kuşatıcı bir şekilde incelenesi bu savı güçlü bir şekilde desteklemektedir. Bu sebeple Hanefî mezhebinin mütekellimîn metodunun doğduğu ocak olduğu söylenebilir. Bu usûl anlayışını en güzel bir şekilde yansıtan elimize ulaşmış ilk mütekamil eserin ise Cessâs’ın el-Fusûl’ü olduğu söylenebilir.

Hanefî-Fukahâ Yöntemi

İkinci tür usûl yapma yöntemi, birinci yöntemin dönüştürülmüş şeklidir. Hanefî mezhebi özellikle Irak bölgesinde kelâmî olarak Mürcie-Mu’tezile merkezli bir usûl yapma tarzına sahip iken bu kelâmî doktrinlerin siyasî ve sosyal olarak itibardan düşmesi ve dışlanmaları, Hanefî mezhebine de olumsuz yansımaya başlamıştı. İşte Cessâs’tan sonraki özellikle hicrî V. yüzyıl Hanefî usûl eserlerinin çoğunda gördüğümüz şekilde, usûlcüler mezhebin kelâmî duruşunu gittikçe gizleyerek, usûl-i fıkhın esas aldığı kelâmî ilkeleri açıkça telaffuz etmeden usûl yapmaya başladılar. Bu türü temsil eden usûl literatürü Hanefîlerin Mürcie-Mu’tezile çizgisinden uzaklaşmaya başlayarak kelâmî olarak suskun döneme girmesiyle ellerindeki ehl-i re’y usûlünü revize ederek oluşturduğu, kökeni ve ana malzemesi kelâma göre üretilmiş ehl-i re’y usûlü olan bir sistemdir. Literatüde “fukahâ yöntemi” olarak anılan usûlle bu yöntem kastedilir.  Elimizdeki kaynaklara göre özellikle Debûsî ile başlayan bu yeni süreçte usûl ilkelerinin kelâmla bağlantılarının gizlenmesi ve koparılması olgusunun doğurduğu boşluğun, fıkhî mezhebin muhalif fıkhî mezhepler karşısında, hilaf ve cedel yönteminin de kullanılarak savunulması ve fıkhın kendi içine dönüp oradaki genel kavramların teorisinin yapılması yoluyla telafi edildiği görülür.

Bu yöntem, artık usûl-i fıkhın dar anlamıyla, şeri delillerden hüküm çıkarılmasında takip edilecek bir ilim haline dönüşmüş şeklidir. Böyle bir usûl faaliyetiyle ulaşılmak istenen amaç nihayetinde şer‘î hükme ulaşmak ve fıkıh yapmak olduğundan özelikle “hüküm” kavramının detaylı incelenmesi ve genel bir hüküm teorisi ortaya konması bu yöntem ile usûl-i fıkhın ana konularından biri haline gelmiştir. Aynı zamanda hukuki olay ve ilişkilerin öznesi olmayı ifade eden zimmet/şahsiyet ve ehliyet konuları gibi aslen fürû-i fıkha ait olan konular, fıkhın genel teorisinin yapıldığı bir alana dönüşen bu tarz bir usûl yazımı üzerinden usûl-i fıkıh literatürüne dahil edilmiştir.

Salt Kelâmcı Yöntemi

Bu yöntem belirli bir fıkhî mezhebi temellendirme ihtiyacı duymadan kelâmî bir perspektifle, özellikle Mu’tezilî ya da Eş’arî kelâmından hareketle usûl yapma imkanlarını ortaya koymaya çalışır. Kâdî Abdulcebbâr, Bâkıllânî, Ebü’l-Hüseyin el-Basrî ve Cüveynî’nin eserleri böyledir. Literatürde mütekellimîn yöntemi denilince kastedilen usûl tarzı budur.

Ancak bu tarz da kendi içinde ikiye ayrılabilir. Özellikle Mu’tezile usûlü yukarıda Hanefî mezhebi ile sıkı irtibatlı olan bir geleneğin üzerine kurulu olarak dini temellendirme perspektifini devam ettirir ve meslekten fıkıhçı simaların da önemli katkılarıyla gelişmiş, kökü Ebû Hanîfe’ye kadar uzayan bir geleneğin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan klasik ilk Hanefî-mütekellimîn usûlünün bir türevi gibi görülebilir. Adeta Debûsî ile başlayan süreçte Serahsî ve Pezdevî mevcut usûl geleneğini kelâmî arkaplanından kopardıkları gibi, bu müellifler de usûlün fıkıhla olan bağını koparmış gibidir.

Mütekellimîn usûlünün diğer türü ise fıkhî bir mezhebe (Şâfiîlik, Mâlikîlik) bağlı olduğu halde usûl-i fıkhı fıkhî mezhebini savunma amacı gütmeden kelâmî mezhep üzerinden hareketle yapma tarzıdır. Bu tarz da Eş’arî çevrelerin usûl-i fıkıh yapma tarzı olup, Ehl-i re’y kelâmı ve usûl-i fıkhı ciddi bir mesafe alıp adeta bir geleneğe dönüştükten sonra adeta bir geleneğe dayanmadan “yeni” olarak üretilmiş eserlerle, özellikle de Bâkıllânî ile başlamıştır. Mu’tezile’nin kelâmcı yöntemi Hanefî mezhebi ve usûlünün birikiminin devamı olarak ortaya çıkmış bir sistem iken Eş’arîlerin bu salt mütekellimîn yöntemi, “yeni”, fıkıhla ilgili olmayan ve usûl-i fıkhı da bulunmayan bir kelâm sisteminin adeta sıfırdan usûl üretme çabası olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu usûl, Eş’arîliğin, kelâmî önermelerinin bir usûl-i fıkıh üretme ve bunun fıkıhla irtibatını kurma noktasında hiç verilmemiş bir sınavı vererek ürettiği bir usûldür. Bu tür bir usûl ilk başlarda mezhebi temellendirmek isteyen ve mezhep için bir usûl-i fıkıh yapmak isteyen bir Şâfiî ya da Mâlikî fakihin o haliyle fazlaca işine yaramadığı gibi fıkhî mezhebin imamının geçmişteki “dünya”sının da tamamen dışındadır. Bâkıllânî’nin başlatıp Cüveynî’nin zirveye taşıdığı bu yöntem Gazzâlî ve sonrasındaki Şâfiî çevrelerin usûl yapma tarzı olmuş ve bu yöntemin özellikle Gazzâlî’de aldığı şekil, Hanefîlerdeki Cessâs’ın yöntemine yakınlaşmıştır. Bu yönteme Eş’arî-mütekellimîn yöntemi de diyebiliriz.

Salt Fukahâ Yöntemi

Diğer bir usûl yapma anlayışı ise İmam Şâfiî’nin başlattığı, “dini anlama”da ehl-i re’y kelâmını tamamen reddeden, dini bilgi ve fıkhın yalnızca, Kur’ân’ın dil kuralları üzerinden anlaşılması ve Hz. Peygamber’in dini açıklamadaki otoritesi üzerinden üretilmesi gerektiğini savunan görüştür. Bu görüşte dinin, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in konum ve otoritelerinin ayrıca temellendirilmesine gerek yoktur. Bu tavır kelâmı dışlar ve daha sonra bu tavrın gelişmiş şekilleri Şâfiî fıkhında “fukahâ tariki” olarak isimlendirilir. Bu ismi esas alarak buna Şâfiîliğin fukahâ yöntemi de diyebiliriz. Hanefîlikteki fukahâ yöntemi ise aslında evrilerek gelen bir sistem içinden hareket ettikleri için usûl görüşlerinin arkasında telaffuz edilmese de kelâmî ilkeler olmaya devam etmiştir.

Yapmaya çalıştığımız bu “yeni” sınıflandırma dahi ilk beş yüzyıldaki bütün usûl eserlerini rahatlıkla nitelemeye yetmeyebilir ancak, bu dört yöntemin dışında beşinci ve özgün bir usûl yapma tarzının bulunmadığını, bu dördünün farklı oranlarda mezcinin yapıldığı eserlerin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Usûl-i fıkhın mahiyet ve amacıyla ilgili bu genel arkaplanı gösterdikten sonra literatürün nasıl şekillendiğini, mezhepler mezhep içindeki yönelimler ve somut eserlere atıf yaparak ele alabiliriz.

Literatürün Gelişimi:

İlk Teşebbüsler

Literatürde Ebû Hanîfe’ye ait Kitabu’r-re’y adlı bir usûl-i fıkıh kitabından bahsedildiği gibi, İmam Muhammed ya da Ebû Yusuf’un usûl-i fıkhî ilk tedvin eden kişiler olduğu da söylenmektedir. Ancak bu eserlerin varlığı ya da bu imamların usûl-i fıkıh kitabı yazmış olma ihtimalleri son derece zayıftır. Zira Hanefî mezhebinin ilk temel fürû eserlerinden özellikle Ebû Hanîfe meclisinde karara bağlanan görüşleri içerenlere “usûl” denilerek Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ya da Ebû Yusuf’a “usûl” ya da “usûl-i fıkıh” eseri atfedilebilmektedir. Diğer mezheplerde de benzer durumlar görülebilmektedir. Dolayısıyla mezhebin kurucu ilk imamlarının herhangi bir müstakil usûl-i fıkıh eseri olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak onların değişik eserlerinde dağınık halde usûl-i fıkıh kapsamına giren özel önem taşıyan konular ele alınmıştır ve kilit noktadaki bazı usûl görüşleri açıkça onlardan rivayet edilmektedir. Bunun yanında, İmam Ebû Yusuf’un mesela er-Redd ala siyeri’l-Evzaî adlı eserinde, Kur’ân’ın umumunun esas alınması gereği ve kahir ekseriyeti haberi vahit şeklinde bulunan hadislerin Kur’ân’a “arz” edilerek değerlendirilmesi gibi tipik ehl-i re’y yaklaşımını yansıtan usûl kuralları işlendiği gibi; imam Muhammed’in el-Asl ve özellikle el-Hücce ala ehli’l-Medîne gibi eserlerinde de hükümlerin arkasında yatan bazı kritik öneme sahip usûl ilkeleri görülebilmekte ya da açıkça zikredilmektedir. Ehl-i re’y ekolüne dahil bilginlerin ortak kelâmî yaklaşımları Hanefîlik eliyle bir fıkıh ve usûl-i fıkıh ekolü olarak ortaya çıktığında, artık İslâm kültüründe ilk olarak usûl-i fıkıh alanında kapsayıcı bir ekolünün doğduğunu söyleyebiliriz.

İkinci ana ekolün ise ehl-i re’y ekolü eleştirisi üzerinden alternatif bir yöntem oluşturmaya çalışan İmam Şâfiî elinde kurulduğu söylenebilir. Şâfiî’nin yönetimini ve özellikle ehl-i re’y ekolüne yönelik eleştirilerini içeren er-Risâle kitabı, usûl-i fıkıh tarihi açısından elimizde mevcut en önemli kaynakların başında geldiği gibi, onun İbtalu’l-istihsân, Cimâʿu’l-ʿilm, er-Red ʿalâ Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî, İhtilâfü Mâlik ve’ş-Şâfiʿî, İhtilâfü’l-hadîs adlı günümüze kadar gelmiş, nisbeten küçük hacimli diğer eserleri de er-Risâle ile benzer içeriğe ve iddialara sahiptir.

İmam Şâfiî Risale başta olmak üzere usûl-i fıkıh alanında elimizde mevcut en eski eser ve eserlerinin sahibi olma şöhretini haklı olarak taşımaktadır. Bu yüzden nispeten sonraki dönem Şâfiî usûlcüleri onun usûl-i fıkıh ilminin kurucusu ve mucidi olduğunu ileri sürdüğü gibi bazıları da Aristo ile mantık; Halil b. Ahmet ile aruz ilmi ilişkisinin Şâfiî ile usûl ilmi arasındaki ilişkinin aynısı olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre Şâfiî bu ilmin derlenmemiş kural ve kanunlarını ilk olarak tedvin eden kişidir. Bu iddia büyük oranda doğru olsa da özellikle Hanefî mezhebinin usûl-i fıkıh meselelerini ele alma noktasında önceliğini kabul etmek gerekir.

İmam Şâfiî, Risâle başta olmak üzere çalışmalarında, ehl-i re’yin geliştirdiği ve arkasında çoğunlukla kelâmî ve epistemolojik ilkeler barındıran bu usûl anlayışının temel hususlarını reddederek, din alanındaki bir söylemi, kelâmî bir teorik yapı üzerinden ziyade sadece Kur’ân ve haber-i vâhidler (hadisler) üzerine kurmak gerektiğini savunur. Ona göre ne temeli kelâmî olan herhangi bir yaklaşım; ne ümmetin devam edegelen yerleşik bir amel ve uygulaması; ne de Kur’ân’ın umum ifadeleri, hiç ama hiçbir şey, Allah resulüne nisbet edilerek bize gelen -senedi sağlam- bir haber-i vâhid rivayetini olduğu gibi kabul etmemek için bir mazeret sayılamaz. Şâfiî hiç “kelâm” yapmıyor gibi görünse de Risâle’deki ana tartışmanın büyük bir kısmı onun ehl-i re’y sistem ve yönteminin arka planındaki kelâm kaynaklı ve bir “zorlama” olarak gördüğü usûl ilkelerini reddetmesi şeklindedir. Şâfiî  bu tavrını, bu ilkeleri aynı kelâm ve usûl düzleminde tartışmak yerine, bu ilkelerin sonuçlarına, büyük oranda da haber-i vâhidler aleyhine olarak doğurduğu sonuçlara şiddetle itiraz şeklinde dışa vurur. Umum-husus, nesih, amel ve icmâ konularındaki yaklaşımı hep aynı esasa dayalıdır. Bunun yanında akıl yürütme yöntemi olarak kıyası meşrulaştırıp incelemesi ve istihsanı reddederek “somut tikel” delil olmadan “genel mülahazalar”la fıkhî bilgi üretilmesinin önünü keserek de metodunu mütekamil bir teoriye iyice yaklaştırmıştır.

İmam Şâfiî, usûl-i fıkhın ilk eserini ortaya koyarak görüşlerini bir “beyan teorisi” etrafında derli toplu olarak sunabilmesi ve rakiplerinin yöntemini “çürütebildiğini” gösterebilmesiyle ehl-i hadis grubunu “zafere kavuşturan kişi” ünvanını almış ve usûl-i fıkıh alanında diğer bir büyük ekolün doğuşunu gerçekleştirmiştir.

İlm-i faaliyet çerçevesi Kuran-i kerim bilgisinin yanında büyük oranda hadisleri toplama ve değerlendirme ile sınırlı olan, kelâm ya da usûl-i fıkıh temeline dayanan teorik bir yaklaşım ve akademik bir dini temellendirme sürecine yabancı olan ehl-i hadis de bu şekilde bir tür usûl-i fıkh’a kavuşmuş ve bir dereceye kadar organize ve bir doktrin etrafında birleşmiştir. Ancak halen daha usûl-i fıkıh, kelâm ve dil ilimleri açısından bu ekolün gelişimi ehl-i re’yin gelişim seyrine göre biraz daha yavaş ve kesintili olmuştur. Bu ekol şu an için yalnızca Arapça dil bilgisinin desteği ile daha çok bir hadis ve tefsir usûlü görünümde bir usûl-i fıkıh yapabilmektedir. İki ekolün seviyelerinin eşitlenmesi için Şâfiî ’nin başlattığı bu akımın, ehl-i re’yin ürettiği kelâm ilminin dilini ve verilerini kullanarak mütekamil bir sistem haline gelmesiyle mümkün olacaktır ki bu seviye eşitlenmesi ya da yakınlaşması, az ilerde temas edeceğimiz üzere Eş’arîliğin doğuşundan sonra bu çevrenin büyük kelâmcılar yetiştirdiği dönemde, en erken Bakıllâni döneminde, gerçekleşecektir.

Irak Merkezli Hanefî – Mu’tezile Usûlü

Farklı usûl yazım ve usûl-i fıkıh yapma tarzları olsa da burada ele alacağımız eserlerin tamamı üst bir çerçeve olarak Hanefî-Mu’tezile usûl geleneğine (Ehl-i re’y usûlü) bağlıdırlar. Kökenleri Ebû Hanîfe merkezli başlayan ve onun öğrencileri ile devam eden çalışmalara dayanan usûl-i fıkıh anlayışı henüz müstakil bir eser ile bize ulaşmamış olsa da özellikle İmam Muhammed’in öğrencisi olduğu bilinen Îsâ b. Ebân (ö. 221/836) tarafından yazılan bazı eserlerle ilgili bilgiler elimize ulaşmıştır. Henüz özel olarak “usûl-i fıkıh”, “kelâm” ya da “usûl-i din” başlıklarıyla eser telifi geleneğinin başlamadığı, bu ilimlerin birbirinden tümüyle ayrılmadığı bir dönemin bilgini olan Îsâ b. Ebân, farklı ekollerden birçok eserde görüşlerine atıf yapılması ve bu alıntıların çokluğu sebebiyle içeriği hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz önemli eserlere sahiptir. Onun İsbâtü’l-kıyâs, İctihâdü’r-reʾy, er-Red ʿalâ Bişr el-Merîsî ve’ş-Şâfiʿî fi’l-ahbâr, el-Hucecü’l-kebîr, el-Hucec es-Sagir, el-Mücmel ve’l-Müfesser, gibi eserlerinden bahsedilmekte ve özellikle son dört kitabından yapılan alıntılar incelendiğinde, Îsâ b. Ebân’ın eserlerinde gerçek anlamda gelişmiş bir haber teorisi yanında, bilgi teorisinin ilk izlerinin de (mütevâtir haber – âhad haber; zaruri/zorunlu bilgi- zorunlu olmayan bilgi ayrımları vb.) bulunduğu görülmektedir. Onun eserlerinde ayrıca umumun delaleti, tahsis, nesih, vaat ve vaid vb. konularda da açık bir kelâmî tavırdan hareketle usûl-i fıkıh yaptığına dair veriler bulunmaktadır. Kısaca Hanefî mezhebinin kelâm merkezli usûl-i fıkıh üretme yönteminin onunla devam ettiği görülür. Nitekim Îsâ b. Ebân’dan sonra da Hanefî mezhebi açısından usûl-i fıkıh ilmi alanına giren eserler ilke olarak kelâmî altyapısı güçlü kişiler tarafından üretilmeye devam etmiştir. Ancak Îsâ b. Ebân’ın vefatından itibaren yaklaşık bir yüzyıl boyunca Hanefî usûl-i fıkıh literatüründe kendisine bu ölçüde atıf yapılan ya da eserlerinden alıntı yapılarak literatürü etkileyen önemli simaların çıkmaması ilginçtir.

Îsâ b. Ebân’ın eserlerinin yoğunlaştığı “haber teorisi”nin dönemin önemli bir usûl konusu olduğu anlaşılmaktadır. Onun “ahbar” konusunda başka bir Hanefî bilgin olan Bişr el-Merîsi’nin eser ya da eserlerine reddiye yazması ve gerekse Dırar b. Amr (ö. 200/815), Câhız (ö. 255/869) ve III. yüzyılın bazı simalarının Ahbar ya da benzeri isimlerle yazdıkları müstakil eserlerinde haber teorisini tartıştıkları bilinmektedir.

Bu dönemde haber teorisiyle birlikte tartışmaların yoğunlaştığı anlaşılan bir konu da icma ve kıyas gibi delillerin geçerliği olmuştur. Literatürde, Mu’tezile’ye mensup olup Ebü’l-Hüzeyl’in yeğeni ve öğrencisi olan Nazzâm’ın (ö. 231/845) icma ve kıyas aleyhine görüşlerinden, yine Bağdat Mu’tezilesi’nden özellikle Cafer b. Mübeşşir (ö. 234/849) ve Cafer b. Harb’in (ö. 236/851) kıyas karşıtı görüşlerinden ve bunların bir kısmının bu alanda yazdıkları anlaşılan bazı eserlerinden bahsedilmektedir.

Hemen sonraki dönemde usûl-i fıkıh alanında fikir yürüten kişilerin başında usûl ve kelâm düşüncesini oldukça ileri bir seviyeye taşıyan iki Mu’tezilî alim Ebû Ali el-Cübbâî (ö. 303/916) ve oğlu Ebû Hâşim el-Cübbâî (ö. 321/933) gelmektedir. Kaynaklarda fıkhî mezhepleri açık olarak belirtilmese de Hanefî mezhebiyle ilişkili olduklarına dair önemli veriler bulunan bu iki büyük simaya, kelâm alanında olduğu kadar usûl-i fıkıh literatüründe de sürekli olarak atıfta bulunulur. Henüz müstakil kelâm ya da usûl-i din kitabı yazma geleneğinin başlamadığı gibi müstakil usûl-i fıkıh geleneğinin de başlamadığı, bunun yerine kelâm ve usûl-i fıkhın farklı konu başlıklarıyla eser yazmanın daha yaygın olduğu bir dönemde yaşayan bu iki bilginin eserlerinde usûl-i fıkıh ile kelâmın iyice içiçe geçtiği anlaşılmaktadır. Ebû Ali’nin “el-İctihad” ve “el-Ahbar”; Ebû Hâşim’in de “Kitabu’l-içtihad” gibi müstakil olarak usûl-i fıkıh konularıyla ilgili eserlerinden literatürde bahsedilir. Usûl tarihinde kelâm ile usûl-i fıkıh teorilerinin tümüyle birbiriyle irtibatlı olarak incelemesiyle adeta bir dönüm noktası olan bu iki simadan Ebû Hâşim aynı zamanda, Kâdî Abdulcebbâr (ö. 415/1025), Nâtık Bilhakk vb. birçok önemli kelâm ve usûl aliminin başlıca hocası olan Ebû Abdullah el-Basrî’yi yetiştirmesiyle de önemli bir silsilenin kurucusu görünümündedir.

Hanefî mezhebinin ilk kurulduğunda, kaynakların büyük çoğunluğunun vurguladığı gibi, Mürcie görüşüne yakın olduğu bilinmekte ve bu durum ilk dönem usûl-i fıkıh anlayışında kendini göstermektedir. Ancak üçüncü kuşak Hanefîler içinde kelâmî olarak Mürcie kadar Mu’tezile anlayışı da ön plana çıkmaya başlamış görünmektedir. Bu iki kelâmî anlayış birbirine oldukça yakın iki ekol olmakla birlikte, aralarındaki temel ayrışma noktalarından biri, “umumun delaletinin kati oluşu” ilkesi ile “Tanrı’nın (vaadinden dönmesi caiz olmadığı gibi) vaîdinden de dönmesinin de caiz olmayışı” ilkesinin büyük günah işleyenlere tatbikiyle ilgili meselelerdir. Hanefîlik içindeki Mürcie anlayışının, ilke olarak Mu’tezile’nin beş esasından “vaid-i füssâk” ile ilintili olanların dışındakilerde onlarla ortak olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre tevhid, adalet, emr-i bilma’ruf ve’n-nehy anil münker, vaat konuları ve vaid ile ilgili de diğer tüm meselelerde Hanefîlik, Mürcie ve Mu’tezile kaba taslak ortak bir grup halinde görünmektedir. Burada grupların ilk dönemlerde ortaklaşa kabul ettikleri “umumun delaletinin kati olduğu” görüşü ortak kelâmî temellere dayanan vazgeçilmez büyük bir esas niteliğinde olup ilk dönemlerde bu ilkenin büyük günah işleyenlere uygulanması hususu oldukça önemli kelâmî bir kriz niteliğine bürünmüş ve bu iki mezhep arasındaki ayrışmanın sembolü olmuştur. Bu sebeple vaid-i füssak meselesinin iki farklı çözümünden biri ircâ, diğeri ise el-menzile görüşü olmuştur. Hicrî IV. yüzyılın ortalarından itibaren Hanefîler içinde ircâ görüşünü temsil edenlerin azalmaya başlayıp el-menzile görüşünün arttığı ve bu nedenle Mu’tezile’nin bu dönemden itibaren Hanefîler içinde daha fazla görüldüğü söylenebilir.

Nitekim Îsâ b. Ebân’da olduğu anlaşılan ircâ düşüncesinin, daha sonraki dönemde Hanefî usûl anlayışının iki büyük siması olan Kerhî ve Cessâs üzerinden devam ettirildiği söylenebilir. Literatürde genellikle Mu’tezile’ye mensup alimler olarak algılansa da Kerhî ve Cessâs gibi bazı Hanefîler, Mu’tezile’nin benimsediği umumun delaletinin katiliği ilkesinin “tavizsiz” bir şekilde işletilmesinin kaçınılmaz sonucu görünen “el-menzile” görüşünde olmamakla birlikte, diğer ilkeleri hususunda ortak ve bu hususta ircâ anlayışına daha yakın oldukları görülmektedir.

Ebü’l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/952) özellikle Irak bölgesi Hanefî usûl-i fıkıh düşüncesini, kelâmî bir altyapıyla iyice işleyip bir sistem haline getirmesi yönüyle kavşak noktada bir alimdir. Kerhî’nin usûle dair müstakil bir eseri bilinmemekle birlikte özellikle öğrencisi Ebû Bekir el-Cessâs başta olmak üzere Ebü’l-Hüseyin el-Basrî ve diğer ekollere ait birçok usûl kitabında görüşlerine en çok atıf yapılan ve önem verilen Hanefî usûl alimlerinin başında gelir. Özellikle Ebü’l-Hüseyin Basrî’nin ona atıf yaparken sıklıkla Ebû Hâşim ve Ebû Abdullah el-Basrî’yi andığı gibi onu da (daha çok Ebü’l-Hasen adıyla) eş-Şeyh, Şeyhunâ gibi ifadelerle anması fıkıh usûlü ve kelâmdaki bu geleneği göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Ebû Hâşim ile ilmi irtibat içinde olduğu bilinen Kerhî’nin, onun kelâm ve usûl-i fıkıh ekolüne büyük ölçüde bağlı olan Ebû Abdullah el-Basrî’nin de özellikle fıkıh ve usûl alanında en önemli hocası olarak bir geleneğin pekişmesine katkı sağladığı görünmektedir.

Hicrî IV. yüzyılda, usûl-i fıkhın, kelâm, fıkıh, dil ilimleri, hadis vb. gibi ilimlerin meselelerinin teorik çözümlerinden oluşan ilimler yumağı içinde “hissesi” olan bir “ilim” olmaktan çıkıp, artık “özel bir literatür”ü ve konu bütünlüğü olan “müstakil bir ilim dalı ve disiplini” haline geldiği söylenebilir. Nitekim bu dönemde “usûl” ya da “usûl-i fıkıh” ismi ile müstakil eserler telif ve tedvin edilmiştir. Kerhî’in öğrencisi, Ebû Bekir el-Cessâs’ın (ö. 370/981) el-Fusûl fi’l-usûl’ü, bunun en iyi örneği olup, bildiğimiz kadarıyla günümüze gelen ilk mütekamil usûl-i fıkıh eseridir. Cessâs’ın ortaya koyduğu usûl-i fıkıh anlayışı ve usûl yapma metodu, yukarıda ehl-i re’y usûl-i fıkhî adını verdiğimiz şablona tümüyle uymaktadır. Cessâs aynı zamanda usûl-i fıkıh görüşlerinin özellikle mezhep imamına ve onun öğrencilerine (ashab) aidiyetini sürekli sorgular ve elde güçlü bir rivayet ve bilgi yoksa, ashabın fürû görüşlerinin arkasında nasıl bir usûl anlayışı yattığı ile ilgili bir tespit yöntemi ortaya koymaya çalışır. Bu anlamda Cessâs, adeta Ebû Hanîfe’den itibaren Hanefî usûlünü yeniden inşa eder görünümdedir. Onun ayrıca Ahkâmu’l-Kur’ân adlı eseri de usûl-i fıkıh kadar, dil ilimleri ve kelâm gibi İslâmî ilimleri “tarihi bağlam”ında okuyabilmek için oldukça önemli kaynaklardır.

Müstakil ve mütekamil bir usûl kitabı yazmamış görünmekle birlikte kendinden sonraki Mu’tezile-Hanefî usûl düşüncesini derinden etkilemiş simalardan biri de Ebû Hâşim ve Kerhî’nin en önemli öğrencilerinden ve Mu’tezile’nin üstatlarından Ebû Abdullah el-Basrî’dir (ö. 369/980). Onun usûl görüşlerine literatürde sıklıkla atıf yapılır. Özellikle önemli öğrencileri Kâdî Abdulcebbâr ve Mu’tezilî-Zeydî kelâm ve usûlünün en önemli temsilcilerinden Nâtık Bilhakk ve ayrıca Kâdî Abdulcebbâr’ın en önemli öğrencisi Ebü’l-Hüseyin el-Basrî ona “eş-Şeyh: Üstad” ya da “Şeyhunâ: Üstadımız” ifadeleriyle doğrudan ve sıklıkla atıflar yapar. Bu durum onun belirli bir kelâm ve usûl geleneğinin aktarılmasındaki kilit rolünü gösterir.

Kâdî Abdulcebbâr (ö. 415/1025) kelâm ve usûl alanında Mu’tezilî düşünceyi zirveye taşımış önemli bir köşe taşı olarak birçok eser vermiş ve bu doktrinin temsilcilerinden Ebü’l-Hüseyin el-Basrî başta olmak üzere Şîa ve Zeydiyye mensup olanlar da dahil birçok önemli simayı da yetiştirmiştir. Eserlerinden özellikle mütekamil bir kelâm eseri olan el-Muğnî içindeki “Şerʿiyyât” ve “Teklif” vb. bazı bölümler doğrudan usûl-i fıkıhla ilgili olup günümüze ulaştığı halde, bilindiği kadarıyla onun müstakil usûl-i fıkıh eserleri (el-ʿUmed, Şerhu’l-ʿUmed, en-Nihâye fî usûli’l-fıkh. vb.) ulaşmamıştır.

Eş’arî-Şâfiî ekolüne mensupken sonradan Mu’tezilî hocalardan ders alması sonucu bu mezhebi benimseyen Kâdî’nin, fıkhî mezhebini de kelâmî mezhebi doğrultusunda “doğal olarak” Hanefî mezhebine değiştirmesine hocası Ebû Abdullah’ın bir tür “gerek görmediği ya da izin vermediği” olgusunu da dikkate alarak Kâdî Abdulcebbâr içinde yetiştiği Mu’tezilî-Hanefî ekol içinde bir usûlcünün özelliklerini gösterdiği ve Ebû Abdullah el-Basrî üzerinden Kerhî, Ebû Hâşim ve Ebû Ali el-Cübbâî geleneğine katıldığı söylenebilir.

Söz konusu geleneğin en önemli temsilcilerinden biri de ekolün günümüze gelen nadir usûl-i fıkıh eserlerinden birinin sahibi, Kâdî Abdulcebbâr’ın önde gelen öğrencisi Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’dir (ö. 436/1044). Onun “el-Muʿtemed” adlı eseri, bu okulun zirve kitabını teşkil ettiği gibi yeni gelişmeye başlayan Eş’arî-Şâfiî usûl-i fıkıh yöntemini de kullandığı kelâmî dilin ve yöntemin gelişmişliği ile önemli ölçüde etkilemiş bir ekol baş yapıtıdır. Bu açıdan literatürde ve özellikle Gazzâlî sonrası Eş’arî-Şâfiî gelenek üzerinde önemli izler bırakmıştır. Ayrıca bu esere bir zeyil olarak yazdığı Ziyâdâtu’l-Mu’temed ile Kitâbu’l-Kıyasi’ş-şeri adlı küçük iki risalesi de usûl-i fıkıh ile ilgilidir. Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin tıp ve felsefe eğitimiyle birlikte kelâmî açıdan Mu’tezilî söyleme bir yenilik ve farklılık getirip klasik Cübbâî geleneğinin yeniden yorumlanması ve geleneğin içinde ayrı bir ekol kurmaya varan yaklaşımları bulunduğu iddiaları olsa da usûl-i fıkıh açısından bunun belirgin bir yaklaşım olduğunu söylemek zor görünmektedir.

Cessâs’ın öğrencilerinin talebesi ve aynı zamanda bir Hanefî fakih olan Ebû Abdullah Saymerî (ö. 436/1045), Kitâbu Mesâili’l-Hilâf adlı usûl eserini o dönemde revaçta olan usûl-i fıkıh hilafiyatı türüyle yazmıştır. Genellikle Kerhî ve Cessâs çizgisine bağlı kalmış görünmektedir.

Bahsettiğimiz Mu’tezilî-Hanefî usûl-i fıkıh geleneği içinde Hanefî mezhebinin fürû-i fıkıh anlamında da sistemleşmesine katkı sağlayan en önemli siman Kerhî olmasına rağmen, usûl-i fıkıh eseri bize ulaşmadığı için bu gelenek içindeki konumunu tam olarak tespit etmek zor görünmektedir. Eserini, şeyhi/üstadı olarak gördüğü Kerhî’nin görüşleri üzerine kurup onun takipçisi olduğunu gösteren Cessâs’ın ise bu Mu’tezilî-Hanefî geleneğin içinde tam yer almıyor görünmesi ilginçtir. Ona atıf yapabilecek olan simalar olan Kâdî Abdulcebbâr ve Ebü’l-hüseyin el-Basrî daha çok Kerhî’nin görüşüne ulaşmak için ve nadiren atıf yapmaktadır. Bunun bir sebebi belki de Cessâs’ın hocası Kerhî’yi, umumun delaletinin kesinliğinde (genel olarak dönemin Hanefîlerinde olduğu gibi) Mu’tezile ile aynı, ancak vaîd-i füssak konusunda Mürcie ile ortak düşünen bir kişi olarak sunmasında olduğu gibi, kritik bazı meselelerde Kerhî’yi muhtemelen bu gelenekten farklı yorumluyor olması ve hocasına bu yorumladığı şekliyle bağlı olmasıyla ilgili olabilir. Yine Cessâs’ın Cübbâilere ve Ebû Abdullah el-Basrî’ye atıf yapmayıp kendini onlardan farklı konumlandırmaya çalıştığı ve isim vermeden eleştirdiği kişiler arasında bunların da olabileceği ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır.

“Mu’tezilî-Hanefî” geleneği içinde Zeydî mezhebinin de önemli bir yeri olduğu gürülmektedir. Ebû Hanîfe’ye kadar giden eski ve güçlü bir tarihi olan Zeydîlik – Hanefîlik arasındaki ilişkinin, daha sonraki süreçte de Ebü’l-Kasım el-Belhî el-Ka’bî ve Ebû Abdullah el-Basrî gibi simalarda görüldüğü üzere mahiyeti henüz tam aydınlatılamamış bir şekilde var olduğu ve bu noktadan sonra daha çok Mu’tezile doktrini üzerinden, Mu’tezilî-Zeydî-Hanefî ilişkisi şeklinde devam ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Ebû Abdullah al-Basrî’nin öğrencisi Zeydî İmam Ebû Tâlib Nâtık Bilhakk’ın (ö. 424/1033) Müczî adlı eseri Cübbâîler geleneğinin ve özellikle de Behşemiyye’nin bir kolunun ve yorumunun da artık Zeydiyye mezhebinde iyice kök saldığını ve bu şekilde bu üç geleneğin iç içe geçtiğini göstermektedir. Natık Bilhak fıkıh usûlüyle ilgili temel konu başlıklarıyla ilgili ihtilafları incelediği bu kitabında başlıca üstadı (şeyh) olarak hocası Ebû Abdullah el-Basrî yoluyla yine Cübbâî geleneği içinde konumlanmaktadır.

Kâdî Abdulcebbâr ve Nâtık Bilhakk’ın öğrencilerinin öğrencisi olan Hakim el-Cüşemî (ö. 494/1101) de fıkhî mezhep olarak adeta Hanefîlik ve Zeydîlik arasında durmuş ve Mu’tezilî usûl yapma yöntemini, diğer bazı İslâmî ilimler yanında başlıca kelâm ve usûl-i fıkıh meselelerini incelediği Uyûnu’l-mesâil ve onun şerhi olan Şerhu uyûni’l-mesâil gibi kitaplarıyla ilk dirayet tefsirlerinden sayabileceğimiz et-Tehzîb adlı tefsiri gibi eserlerinde ortaya koymuştur.

Semerkand-Buhara Merkezli Hanefî Usûlü

Mâverâünnehir’de oluşan usûl-i fıkıh geleneği Irak-Bağdat geleneğinden farklı bir yapıda ve kesintili bir şekilde var olmuştur. Bu bölgede Ebû Hanîfe okulundan gelen ilmi birikimi, kelâm ve usûl-i fıkıh alanında iyice işleyerek yeni bir yoruma kavuşturduğu anlaşılan en önemli ilk figür bir asra yakın ömür süren İmam Mâtürîdî (ö. 333/944) olmuştur. Onun günümüze gelmemekle birlikte özellikle V. yüzyıldan sonraki kaynaklarda kendisine atıf yapılan ve pasajlar alıntılanan Meʾâhizü’ş-şerâʾiʿ fî usûli’l-fıkh adlı eserinin usûl-i fıkıh alanında bir başyapıt olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kitâbü’l-Cedel fî usûli’l-fıkh adlı bir eserinden de bahsedilmektedir. Onun usûl-i fıkıh yöntemi bakımından Cessâs’takine oldukça benzer şekilde önce kelâmî önermelerden hareketle dini temellendirme sonra da bu ilkeler üzerinden usûl-i fıkıh üretme ve fürü hükümlerini de bununla temellendirme şeklinde beliren ilk dönem Hanefî usûl anlayışına bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda farklı bir kelâm yöntemi sunan Mâtürîdî iki asırdan uzun süre boyunca usûl alanında görüşlerine hemen hemen hiç atıf yapılmamış, onun bir geleneğin üstadı ya da üstatlarından biri olarak algılanması kelâm ve usûl alanında VI. yüzyılda gerçekleşmiştir. Usûl ve kelâm görüşleri bakımından Hanefî usûl birikiminin ırak’ta işlenmiş şekli ve yorumundan farklılaştığı anlaşılmaktadır. Bu “farklılaşma” ve farklı yorum muhtemelen Kerhî eliyle Bağdat’ta mezhebin ırak yorumu ve işlenmişliğinin geldiği seviyeye hiç geciktirilmeden verilmiş ilk ve en önemli cevap gibi durmaktadır.

Horasan-Mâverâünnehir Hanefîliği İmam Mâtürîdî’yi usûl-i fıkıh ve kelâm alanında burada incelediğimiz ilk beş yüzyıl boyunca adeta hiçe saymış görünmekle birlikte bu bölgelerde V. yüzyılda yetişen büyük usûlcüler üstü örtülü bir şekilde de olsa onun görüşlerine gittikçe yakın bir çizgiye doğru evrilmişlerdir. IV. yüzyılın sonundan itibaren iyice kendini hissettiren Mu’tezile’nin Bağdat’taki güçlerini yitirerek merkezden uzaklaşmaları ile eş zamanlı olarak Hanefî usûlü, henüz bir gelenek oluşturamamış Mâtürîdî’yi saymazsak, o zamana kadarki belki de tek geleneği olan Mu’tezile-Mürcie kelâmı ile içiçe usûl yapma yönteminin yavaş yavaş terkedilmesi ve kelâmî altyapının usûl-i fıkıh literatüründe artık silikleşmesiyle kendini göstermektedir. Ayrıca Hanefî usûl-i fıkhî Irak bölgesi yerine artık Semerkant ve Buhara gibi orta Horasan-Mâverâünnehir bölgesine kaymış görünmektedir.

Hicrî IV. yüzyıl İslâm dünyasındaki ilmi geleneklerde, bazen yazılı bazen de sözlü olarak aktarılagelen temel fikir ve ilkelerin, bilinçli ya da bilinçdışı arka planıyla, açık önermeler şeklinde ortaya konulduğu, başka bir değişle mezhep doktrinlerinin dışarıdan görülebilir hale getirildiği bir dönem olmuştu. V. yüzyıl ise bu geleneklerdeki birikimin artık en sistemli bir şekilde sunulduğu, İslâmî ilimlerin hemen tamamında telif hareketinin zirve eserlerine ulaştığı dönemdir. Bu usûl-i fıkıh açısından da doğrudur.

Yeni geleneğin usûl-i fıkıh alanındaki başlatıcı olarak Debûsî’yi (ö. 430/1039) görebiliriz. Onun önemli hocalarından biri, Cessâs’ın öğrencilerinden Ebû Ca‘fer el-Üsrûşenî olduğu için bu hocası vasıtasıyla Cessâs’ın ilmi geleneğine de bağlanır. Debûsî’nin Takvîmü’l-edille fî’l-usûl adlı usûl-i fıkıh eserindeki en önemli “yenilik” ise Cessâs’ın yönteminin aksine, usûl alanındaki görüşlerin arkasında yatan kelâmî ilkeleri açıkça, özgüvenle ve sıklıkla ortaya koyma yönteminin terkedilmeye başlanmasıdır. Onun arkaplanda Cessâs’ın dili ve etkisi açıkça görülüyor olsa da kelâmî referansları Cessâs’a oranla iyice azalmış ve kelâmî tavrı ve konumu belirsizleşmiştir. Artık, usûl-i fıkıh kelâm ilişkisi silikleşmeye, usûl kuralları gerçek anlamını bulduğu yuvasından koparılmaya başlanmıştır. O, kelâm ve usûl bağlantısını azaltmakla birlikte, usûl-i fıkhın (kıyas teorisi, lafız bahisleri taksimi vb.) bazı temel konularında getirdiği sistematik yaklaşım yanında, fürû-i fıkıh alanındaki sıradışı yetkisiyle usûl ile fürû arasındaki bağlantıyı yeni ve farklı bir zemine oturtmuştur. Özellikle hukukun bazı üst kavramları mesela, şahsiyet (zimmet), şahısların ehliyeti ve hak terimi vb. ile ilgili ortaya koyduğu terimler, sınıflamalar ve teorik yaklaşımlar sadece usûl-i fıkıh tarihinde değil belki de dünya hukuk tarihinde ilk kez ortaya konulmaktadır. O aynı şekilde fıkıh ve hilafiyat alanındaki ilgisinin de bir sonucu olarak usûl-i fıkhı, iyiden iyiye artık mezhebi fıkhî açıdan savunma ve Şâfiîlik başta olmak üzere rakip mezhepleri çürütme için bir araç olarak da kullanmaya başlamış görünmektedir. Bu anlamda Hanefî usûl yöntemi Debûsî’den sonra Takvîmü’l-edille ile artık açık açık kelâmî ilgisini kaybetmeye başlamış ve usûl-i fıkıhta “Hanefî-fukahâ yöntemi”nin kurucu metni olmuştur. Bu yöntem sonraki Buhara-Mâverâünnehir usûl geleneği üzerinden kendisinden sonraki Hanefî usûlü üzerinde derin ve belirleyici bir iz bırakmıştır. Bu izleri hemen kendisinden sonraki iki büyük usûlcüde görmek mümkündü.

Debûsî ve sonrasında onun yolundan giden, her ikiside Hulvanî’nin (ö. 452/1060) öğrencisi olan Serahsî (ö. 483/1090) ve Ebü’l-Usr el-Pezdevî’nin (ö. 482/1089) Usûl adlı eserleri birbirine oldukça benzer metinlerdir. Bu iki metinden Pezdevî’nin usûlü daha kısa, daha sistematik ve daha gelişmiş bir dil ile yazıldığından daha fazla okunmuş, sonraki metinleri daha çok etkilemiş ve üzerinde daha çok çalışma yapılmıştır.

Serahsî ve Ebü’l-Usr Pezdevî ile birlikte Hanefî usûl yazımının merkezi, İslâm dünyasının kalbi ve ilmi faaliyetin en büyük merkezi niteliğindeki Irak-Bağdat’tan, Buhara-Mâverâünnehir bölgesine kaymaya başladı ve hemen sonraki dönemin en önemli usûlcüleri de bu bölgede yetişti. Akademik “merkez”in bu şekilde yer değiştirmesi, usûl anlayışı ve kelâmî bakış açısının da “yer değiştirmesi”yle birlikte gerçekleşti. Mesela Debûsî özellikle kritik öneme sahip husun-kubuh konusunda Cessâs’a yakın düşünürken artık Serahsi ve Pezdevî Mu’tezile-Eş’arîlik arasında bir yerde, Mâtürîdî anlayışa iyice yakınlaşmaya başladı. Ancak Debûsî gibi onlar da kendilerini bir kelâmî ekole nispet edecek bir üsluptan kaçındılar. Bunun bir nedeni de bu usûlcülerin mezhep geleneğinden farklılaşmaya başlayan kelâmî yaklaşımlarının henüz büyük çaplı bir ulema kitlesinin ortak olduğu bir kelâmî anlayışa dönüşmemesi ve yeni kelâmî anlayışı mütekamil teoriler şeklinde ortaya koyan bir doktrinin hakim konumda bulunmaması ile de izah edilebilir. Bu bilginler Bağdat merkezli köklerinden kopuş yaşamakta ama bir sonraki yüzyılın başından itibaren iyice ortaya çıkan “Mâtürîdîleşme” süreçlerini tamamlamamış görünmektedirler. Net olarak görünen husus usûlcülerin Irak-Bağdat merkezli gelişen Mu’tezile-Mürcie temelli usûl-i fıkıh yapma anlayışını gittikçe terk ederek ve fukahâ yöntemini iyice yerleştirmeleri olmuştur. Bu Hanefî-Fukahâ yönteminde artık mezhebin fürû hükümleri açısından savunulması ve tutarlılığını göstermek, kelâmî ilkeler doğrultusunda üretilmiş usûl ilkelerini temellendirmenin önün geçmiş ve onu gölgede bırakmıştır. Artık savunulan kelâm değil fürû-i fıkıhtır.

Ebü’l-Usr’ün kardeşi Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî’nin (ö. 493/1100) usûl-i fıkıh alanında dört temel şer’î delili incelediği Kitâb fîhi maʿrifetü’l-huceci’ş-şerʿiyye adlı eseri günümüze ulaşmıştır. Ancak bu eser aynı yüzyılda yazılanlar diğer eserler seviyesine çıkamamışa benzemektedir.

Şâfiî-Eş’arî Usûlü

Şâfiî sonrası usûl-i fıkıh ilminin bu çevrelerdeki seyri, Hanefî çevrelerdeki gibi belirli medreselerdeki figürler üzerinden izlenebilir, aşamalı bir gelişim seyri takip etmedi. Zira Ebû Hanîfe ekolü, kelâmî hareket noktasından ilerleyen bir yöntem geliştirmiş olduğu için sonraki Hanefîlerin kelâmla olan ilişkileri bir süre daha artarak devam etmiş idi. Şâfiî ekoldeki usûl çalışmaları ise, güçlü bir kelâmî sistemle entegre olana kadar büyük ölçüde İmam Şâfiî ’nin usûl-i fıkıhla ilgili görüşlerinin derlenip üzerinde şerh ve ihtisar çalışması yapılması şeklinde devam ettiği görülür. Göründüğü kadarıyla farklı spektrumlarıyla genel olarak ehl-i hadis ekolünün, rakip usûl-i fıkıh geleneğinin geldiği düzeye gelebilmesi için bu ekol içinde öncelikle Eş’arî gibi büyük bir kelâmcının yetişmesi ve daha sonra da bu birikimi hazmederek onu daha ileriye taşıyabilecek Bâkıllânî gibi büyük üstatların ortaya çıkması gerekiyordu. Bunlardan özellikle Bâkıllânî, Eş’arîliğin artık ehl-i re’y ekolü seviyesinde, onlardan farklı temel esaslar üzerine kurulu bir kelâm ve usûl-i fıkıh yapabileceğini, bu ilmin merkezi olan Bağdat’tan çıkarak herkese kanıtlamış oluyordu. Usûl-i fıkıh ilmi bakımından ehli rey çevrenin geldiği düzeye ulaşabilen ilk Eş’arî’nin Bâkıllânî; ilk Şâfiî-Eş’arî’nin ise Cüveynî olduğu söylenebilir.

İmam Şâfiî’nin ehli-hadis çevresinden çıkıp bu ekolü teorik görüşler doğrultusunda temellendirmesi sadece usûl-i fıkıh ile ilgili değil genel olarak İslâmî ilimler açısından önemli sonuçlara yol açmıştır. Bunların başında Şâfiî’nin oldukça geniş bir çevrenin ilmi faaliyetini etkilemesi yatmaktadır. Adeta ondaki ışığın kırılmasıyla ortaya çıkan tayflar farklı ekollerin ortaya çıkmasında da etkili olmuş gibidir. Eğer Şâfiîlik’ten ayrılan ancak İmam Şâfiî’ye oranla “keskin” görüşleri olmayan İbn Cerir et-Taberî, Mervezî vb. bazı ekol oluşturmuş figürleri saymazsak İmam Şâfiî , Şâfiîliğin dışında iki ayrı ekolün de en önemli fikri altyapısını oluşturmuştur:

Bunlardan ilk grup Şâfiî ’nin öğrencilerinden Ahmed b. Hanbel ve onunla bir şekilde ilintili olan dar anlamdaki ehl-i hadis ve temel hadis kitaplarının müellifleridir. Özellikle Şâfiî’nin erken dönem öğrencilerinden Ahmed b. Hanbel ve onunla irtibatlı olan temel hadis eserlerinin müellifleri “fıkıh” ve “kelâm”a değişik derecelerde karşı olup “Sünen” ve “Câmi” isimli eserler bir tür fıkıh ve kelâmın yerini almak üzere yazılmışlardır. Bunlara göre hadis usûlünden ayrı bir usûl-i fıkha da gerek olmamıştır. Ancak ilende ele alacağımız şekilde Hanbelîliğin bir fıkıh mezhebi olarak usûle duyduğu ya da “duyması gereken” ihtiyaç, nispeten geç bir dönemde, sancılı ve ikircikli bir süreçle giderilecektir.

İkinci grup ise İmam Şâfiî’nin yolundan giderek onu genel çoğunluktan farklı okuyan Davut b. Ali’nin kurduğu Zahirî mezhebidir. Bu ekolün temel özelliği İslâmî ilimlerin ana bilgi üretme mekanizması ve yöntemi olan ve usûl-i fıkıhta ele alınan kıyas yöntemini reddederek, bu yöntemi kullanan mevcut fıkhın ve kelâmın verilerinin güvenilmezliğini savunmasıdır.

Şâfiî mezhebini oluşturan ana kütle ise onun anlayışını savunma, açıklama ve geliştirme gayesiyle eserler yazmaya başladılar. Şâfiîlerin, İmam Şâfiî sonrasındaki iki yüzyıllık dilim içindeki faaliyetleri, Hanefîlere oranla daha geniş çevrelere (Mısır, Irak, horasan) yayıldığı gibi, daha hareketli, daha gerilimli ve gittikçe daha fazla dönüşen bir serüven izlemiş görünmektedir.

Hicrî III. yüzyılda Şâfiî çevrelerde usûl alanında, usûl-i fıkhın farklı konularıyla ilgili, Mâlikîlik ve Hanefîlik başta olmak üzere diğer mezheplere reddiye amacıyla pek çok kısa eser yazılmakla birlikte, bu eserlerin önemli bir kısmı fürû-i fıkıh kitapları içinde bölümler şeklindedir. Ayrıca İmam Şâfiî’nin Risâle’sinin temel metin olarak birçok çalışmaya konu olduğu ve çokça okunduğu görülmektedir. Şâfiî’nin öğrencisi Büveytî (ö. 231/846) günümüze ulaşan Muhtasar’ında Risâle başta olmak üzere Şâfiî’nin bazı eserlerini ihtisar etmiştir. Şâfiî’nin öğrencileri içinde usûl meseleleriyle en çok ilgilenen Müzenî (ö. 264/878) de emir ve nehiy konularını içeren Kitâbu’l-emr ve’n-nehy alâ ma’ne’ş-Şâfiî isimli eseri, emir ve nehiy konusunun müstakil olarak ele alındığı bir fıkıh usûlü risalesi olup günümüze ulaşmıştır. Ayrıca bu dönemde İmam Şâfiî’nin genel olarak fikirlerini benimser görünse de onun kıyası meşru görmesine karşı çıkan Davud b. Ali ve oğlu Muhammed’in, kıyası reddeden kitap ve risalelerine karşı Müzenî’nin kıyasın meşruiyetini savunan Kitâbu’l-kıyâs (İsbâtu’l-kıyâs) adlı eseri yazdığı görülür.

Şâfiîliğin, IV. yüzyılda İslâm dünyasının akademik anlamda da kalbi olan Bağdat ve Irak çevresine taşınmasının, mezhebi dönüştürecek önemli bir sürecin başlamasına yol açtığı söylenebilir. Şâfiî fakihler Irak ilmî geleneğinin önderleri olan ve kelâmî doktrinden hareketle usûl-i fıkıh yapan Mu’tezilî-ehli rey çevre ile burada sıkı bir ilişki içine girdiler. Bu dönemde İbn Süreyc, Kaffal eş-Şâşi, Ebû Bekir Dekkâk gibi bazı Şâfiîler Bağdat’taki oldukça gelişmiş kelâma karşı kayıtsız kalamadılar ve çoğunlukla Mu’tezilî hocalardan kelâm öğrendiler. Bu bölgedeki bir önceki nesil gibi muhtasar metinler ortaya koymayı yaygınlaştırarak sürdürdükleri gibi Risâle’yi de şerhe başladılar. Bu dönemdeki usûl çalışmaları genellikle İbn Süreyc’in (ö. 306/918) Vedâî’si, İbnü’l-Kâss et-Taberî’nin (ö. 335/946) Telhîs’i, Ebû Bekir el-Haffâf’ın el-Aksâm ve’l-hısâl’i gibi muhtasar fıkıh metinleri içinde idi. Önceki dönemdeki gibi usûl ve usûl iç içe bir şekilde Şâfiî’nin bütün müktesebatı yanyana özetleniyor ya da kısa boyutta “şerh” ediliyordu.

Şâfiî mezhebi içinde yetiştikten sonra, ayrılıp müstakil bir mezhep sahibi olduğu düşünülen dört ilim adamından birisi olan İbn Cerir Taberî (ö. 310/923) de el-Beyân fî usûli’l-ahkam adıyla günümüze ulaşmayan bir usûl eseri yazmış ve meşhur tefsiri başta olmak üzere birçok eserinde genel olarak imam Şâfiî çizgisinde usûl-i fıkıhla ilgili görüşlerini ortaya koymuştur.

Irak’ta güçlendikçe Horasan bölgesine de yayılmaya başlayan Şâfiî liğin bu dönemde Ebü’l-Hasen el-Eş’arî’nin etki alanına girdiği görülmektedir. Mu’tezile mezhebinden ayrıldığı gibi fıkhî mezhebini de Şâfiîlik olarak değiştirdiği anlaşılan Eş’arî’nin, gerek doğrudan onun sistemine karşı duran ve gerekse Mu’tezile’den etkilenen Şâfiîlerle girdiği münazaraların zaman içinde Bağdat-Irak ve Horasan bölgesi başta olmak üzere Şâfiîlerin büyük orada Eş’arî mezhebine girmesiyle sonuçlandı. Mezhep artık bundan sonraki tarihi seyrinde takip edeceği rotaya girmiş oldu. Bu şekilde İmam Şâfiî ’den gelen klasik, bir fakihin yaptığı/yapabileceği usûl-i fıkıh yerine artık Eş’arî kelâmı doğrultusunda bir kelâmcının yaptığı usûl-i fıkıh ön plana çıkmaya başladı. Artık bir tarafta doğrudan nasslara bakarak, onların “beyan”ının elverdiği ölçüde usûl üreten fakih usûlcüler varken, diğer tarafta büyük oranda akli çıkarımlarla üretilen kelâmî ilkeleri ve kelâm sistemini esas alarak usûl üreten bilginler bulunuyordu.

Kadim sıfatların kabulü, aklî husun-kubuhun reddi ve vücub kaynağının sadece dinde aranması vb. kelâmdaki temel ilkelerden hareketle usûl-i fıkıh yapılmaya, bu ilkelerle uyumlu onlarla çelişmeyecek usûl kuralları üretilmeye başlanıyor, Şâfiî mezhebinin fürû hükümleriyle adeta “ilgilenilmiyordu”. Buna göre mesela kadim olan ilahî “kelâm” lafzî kalıp taşımadığı için emrin, nehyin, umumun, hususun vb. kendine özel lafzi siyga ve kalıbı bulunmamalıydı. Bu tür mülahazalar Şâfiî mezhebinin yabancısı olduğu bir şeydi ve Eş’arîliğe göre usûl yapma tarzının başlaması ile mezhep içinde iki ayrı usûl-i fıkıh yöntemi ve bu iki yöntem arası gerilim ortaya çıkmıştı. Bir grup daha çok İmam Şâfiî’nin usûl görüşlerini esas alıyorken ikinci grup ise daha çok İmam Eş’arî’nin kelâmî görüşlerine uyumlu olarak usûl üretmeye çalışıyordu. Usûl yapma tarzıyla ilgili olan bu ayrışma, beşinci yüzyıl metinlerinden itibaren, mezhebin bir iç ayrışması olarak, fukahâ yöntemi (tarîkatü’l-fukahâ) ve kelâmcılar (mütekellimun) yöntemi (tarîkatü’l-mütekellimîn) ayrımıyla ifade edilecekti.

Şâfiîliğin Bağdat-Irak’a ve oradan da Horasan bölgesine yayılmasının mezhebi dönüştürücü ve geliştirici sonuçları olduğu söylenebilir. IV. yüzyılda bu bölgelerde çok önemli bir dinamizm taşıyan Şâfiî çevrelerin cedel ve nazar/munâzara ilimleriyle uğraşmaları ve bu ilimleri, usûl-i fıkhın bir dalı gibi görmeleri de bu sonuçlardan birisi olmuştur. İbn Süreyc’in Şâfiî muhitlerde nazar/munâzara ve cedel yönteminin öncüsü olduğu anlaşılmaktadır. Mezhep doktrinlerinin iyice teşekkül ettiği bu yüzyılda artık doktrinlerin kendini daha sağlam esaslara bağlama düşüncesinin de etkisiyle cedel ilmiyle ilgilenildiği görülür. Ancak bu cedel daha önceden Mu’tezile-ehli re’y çevrenin daha çok kelâm merkezinde yaptığından farklı, fıkıh ve usûl-i fıkıh merkezli bir cedele benzemektedir. Zira cedelin bir ilim dalı olarak Şâfiî muhitlere girdiği dönem, Eş’arî kelâmı ile tam olarak bütünleşmeden hemen önceki bir dönemdir. Kaffal eş-Şâşi’nin el-Cedelü’l-hasen adlı eseri ile Ebû Ali et-Taberî’nin el-Muharrar fi’n-nazar adlı eseri bu alanda yazılan eserlerden bazılarıdır.

Eş’arî kelâm sisteminin iyice hazmedilip bu kelâmdan hareketle usûl yazma noktasında ilk sırada sayılabilecek Şâfiî-Eş’arî müellifin İbn Fûrek (ö. 406/1015) olduğu söylenebilir. Onun usûl alanında küçük birkaç risalesi günümüze gelebilmişse de Usûl-i fıkıh adıyla ona nispet edilen ve mütekamil bir usûl eseri olma ihtimali yüksek olan eser elimizde yoktur. Sonraki kaynaklarda kendisine sıklıkla atıf yapılması ve özellikle Mücerredü makâlâti’ş-Şeyh Ebi’l-Hasan el-Eşʿarî adlı eserinde Eş’arî’nin kelâm ve usûl-i fıkıh alanındaki görüşlerini toplaması onun önemli bir köşe taşı bilgin olduğunu gösterir niteliktedir.

İbn Fûrek ile birlikte Horasan’ın diğer önemli bir Şâfiî-Eş’arî siması Ebû İshak İsferâyinî (ö. 418/1027) ise İbn Fûrek’ten farklı olarak aynı zamanda bir fakih ve Eş’arî kelâmcısı kimliğiyle usûl-i fıkıhta tarikatu’l-fukahâya hizmet eden bir sima olarak nitelenir. O’nun Eş’arî kelâmcısı olmasına rağmen Şâfiî ile Eş’arî arasında tercih yapacağı görüşlerde Şâfiî’yi desteklemesiyle yeni, ancak takipçisi fazla olmayan bir çığır açmış görünümü çizmektedir. Bu Şafii fukahâ yöntemi ya da salt fukahâ yöntemi dediğimiz usûl yapma tarzıdır.

Ehl-i hadis çevrenin içinden çıkıp da kelâm ve usûl-i fıkıh anlamında ehl-i re’yin ulaştığı seviyeyi yakalayan ilk bilginin Bâkıllânî (ö. 403/1013) olduğu söylenebilir. Fıkıhta Mâlikî olan Bâkıllânî kendisinden sonra gelen tüm Eş’arî kelâm ve usûl-i fıkıh geleneğinin en önemli kaynaklarından biri olmuştur. Ehl-i re’y çevrenin usûl-i fıkıh yaparken hareket ettiği temel önermelerin çoğuna alternatif önerme ve öncüllerden hareket eden Bakıllanî Eş’arî kelâmı üzerine usûl-i fıkıh yapmanın neredeyse tüm imkanlarını kullanmış büyük bir simadır. Daha sonraki dönemde Eş’arîlerin İslâm kültürünün hakim akımı haline gelmesinde, bu çevrenin Bâkıllanî gibi bir simayı çıkarabilmesinin etkisi büyüktür.

Bâkıllanî’den sonrası dönemin önemli Şâfiî fakih ve usûlcülerinden olan Ebû İshâk eş-Şîrâzî (ö. 476/1083) ve Ebü’l-Muzaffer Semânî (ö. 489/1096), kelâma dayalı bir usûl yapmayan ve aynı zamanda usûl alanındaki önermelerinin kelâmî sonuçlarını da öncelik edinmeyen bir usûl tarzının Şâfiî gelenek içindeki son temsilcilerinden görülebilir. el-Mülahhas fi’l-cedel, el-Maʿûne fi’l-cedel eserleriyle aynı zamanda bir cedel bilgini olduğunu gösteren Şîrâzî, bu özelliğini yansıttığı et-Tebsıra fî usûli’l-fıkh adlı eserinde Şâfiîlik içinde iyice yayılmış olan Eş’arî kelâmının bazı usûl önermelerini çoğu defa Mu’tezilenin görüşlerine olan tavrı gibi “muhalif” görüş konumuna alarak usûl-i fıkıh yapar. Eserinde zaman zaman kelâmî görüşleri eleştirecek ve reddedecek düzeyde bir kelâm ortaya koysa da usûl görüşlerini daha çok fıkıh içinden hareket ederek üretmektedir. Ancak Hanefîlerdeki fukahâ yönteminden farklı olarak fürudan fazla misal vermemektedir. Onun el-Lümaʿ fî usûli’l-fıkh ve Şerhu’l-Lümaʿ (el-Vüsûl ilâ ʿilmi’l-usûl) adlı eserlerindeki tavrı da buna benzerdir.

Özellikle usûl-i fıkıh ve fıkıh alanında hilaf eserleri yazan Semânî de türünün oldukça gelişmiş bir örneği olan Kâvatıu’l-edille’de, açıkça kelâmcıların yolunu eleştirerek fukâhanın yolunu tercih ettiğini belirtir ve kendini ehl-i hadis içinde konumlandırır. Eş’arî kelâmcıların, kelâm, emir, nehiy, umum, haber vb.ni kelâm-ı nefsî teorisine uyumlu olacak şekilde lafız ve siygalardan bağımsız bir hakikati olan ifade türleri olarak nitelemesini “fukahâ”nın anlaşı ve diline aykırı görmesi gibi örneklerde açıkça görüleceği üzere kelâmcıların öncülleri üzerinden usûl-i fıkıh yapılması yöntemini doğru bulmaz. Ayrıca fürû alanında bir hilafiyat başyapıtı olan el-İntisar’dakine benzer şekide usûl eserinde eski mezhebi olan Hanefîliğin önemli temsilcisi Debûsî ile mücadelesini devam ettirir.

Bu iki simanın usûl yapma tarzına benzer bir şekilde usûl yazan başka bir Şâfiî müellif, yazdığı geniş fıkıh metni olan el-Hâvî el-Kebîr’in “Edebü’l-Kâdî” bölümüne neredeyse mütekamil bir usûl-i fıkıh eserini gizlemiş olan İmam Mâverdî’dir (ö. 450/1058). O, Eş’arî kelâmı ya başka bir kelâm sistemden hareket etmeden önceki iki müellif gibi, ama cedel dozunu da iyice düşürerek fakihe ve hatta bir hakime gerekli usûl kurallarını ortaya koyarak usûl-i fıkhî pratik fıkhî bir amaca hizmet eden bir ilim dalı gibi görmüştür.

Bakıllânî’nin kelâm ve usûl-i fıkıh alanında açtığı çığırı gerçek anlamda takip ederek onun usûl ve kelâm yöntemini geliştiren ve dönüştüren ilk ve en önemli bilgin “İmam” el-Cüveynî (ö. 478/1085) olmuştur. Şâfiî-Eş’arî çevrelerde Cüveynî’den itibaren usûl-i fıkıh artık kelâmî ilkelerden hareketle ve bu ilkelerle uyumlu olarak usûl alanında bilgi üretmek anlamına gelecek ve diğer yöntem (tarikatu’l-fukahâ) neredeyse ortadan kalkacaktır. Cüveynî, kelâm, usûl ve cedel alanında yazdığı birçok eserde mütekamil ve savunulabilir bir sistem kurmanın tüm zorluklarını yaşadığı gibi, gerek orijinal hali gerekse Bâkıllânî’nin tekmil ettiği haliyle Eş’arîliğin bir çok noktada sorun üreten teorilerini dönüştürmeye çalışmıştır. et-Telhîs fî Usûli’l-Fıkh adlı eserinde Bâkıllânî’nin et-Takrîb adlı eserini bir tür kısa şerh tarzıyla şerh ve ihtisar etmesindeki gibi ilk ve orta dönem eserlerinde büyük ölçüde Bâkıllânî’nin izinden gittiği görülse de nispeten kısa ömrünün son eserlerinden olan el-Burhân fî usûli’l-fıkh’da durum farklılaşır. Burhân’da hem Eş’arîlik sistemi üzerinde hem de önceki bazı görüşlerinde köklü değişiklikler yapmaya teşebbüs etmiş ve farklı bir kimlikle karşımıza çıkmıştır. İslâmî ilimlerin epistemolojisinin temellendirildiği esas disiplinin usûl-i fıkıh alanı olduğunu bize bir kez daha hatırlatırcasına Burhân’da, Eş’arîliği ciddi ölçüde dönüştürerek adeta kendisinden sonra oluşacak “yeni” bir kelâm ve usûl-i fıkıh sisteminin “ilk” ama bazı detaylarda nispeten “kapalı” adımlarını atmıştır. Burhân’da artık içinde bulunduğu kelâm sistemini ciddi ölçüde eleştiren, gerek bilgi teorisi ve gerekse ontolojik olarak yeni açılımlar arayan özgün bir Cüveynî söz konusudur. Analoji anlamıyla kıyasa, fıkıhta ve kelâmda güvenmeyip, fıkıhta şarinin “külli/tümel” gayeleri (makasıd) yoluyla kıyası bir tür tümdengelime çevirip bu güvensizliği kırmaya; kelâmda ise daha kompleks bir şekilde imkansız şıkların elenmesi yöntemine tutunarak mevcut bilgi üretme yöntemlerini kökten dönüştürmeye çalışmıştır. Ayrıca usûl-i fıkhın kelâmla en kritik ilişki içinde olduğu konulardan biri olan “teklif teorisi”nde cebr görüşüne düşmemek için Burhân’da, Eş’arîlikteki kesp teorisinin, fiil-kudret ilişkisinin ve teklif-i ma la yutak görüşünün dışına çıktığının işaretini vererek, el-Akîdetü’n-nizâmiye’de, açıkça kulun ihtiyarının ve hadis kudretinin fiilleri üzerindeki te’sirini kabul ederek aksi görüşün dini temelden çökerteceğini savunur. O Eş’arîlikte Gazzâlî tarafından da devam ettirilen önemli bir kırılmayı daha bu şekilde gerçekleştirir.

Cüveynî’nin Burhân’da Eş’arî kelâm ve usûl-i fıkıh teorisinde gerçekleştirdiği bu, bilgi ve varlık alanındaki kırılma, öğrencisi Gazzâlî ile daha açık bir hale getirilmiş ve artık Eş’arîlikte ve tüm kelâm alanında mütekaddimin yöntem yerini yeni bir yönteme, müteahhirun yöntemine bırakmıştır. Gazzâlî Şifaul’l-ğalîl adlı eserinde hocasının yolundan giderek, fıkıhtaki analojik kıyasların bilgi değerini artırmak için Mu’tezile’nin makasıd-maslahat kavramlarını bilinçli bir şekilde ödünç aldığı gibi, Esâsu’l-kıyas ve el-Mustasfâ gibi son eserlerinde usûl-i fıkıhta yeni bir bilgi ve varlık anlayışının tesisine çalışmıştır. Ancak o hocasına oranla Eş’arîlikten daha fazla uzaklaşmış görünmekte ve Mustasfâ’da Eş’arî ve Bâkıllânî’yi ilk eserlerindekinin aksine artık “üstad/şeyh” olarak görmemektedir. Aynı zamanda hocasının daha çok son eserlerinde iyice ortaya çıkan “cebr” düşüncesinden kaçması gibi o da açıkça kudret-fiil ilişkisinde ve teklif-i ma la yutak konusunda Eş’arî çerçevenin dışına çıkmıştır. Gazzâlî özellikle fıkıhtaki analojik kıyası ve kelâmda onun benzer bir modeli olarak gördüğü kıyasul gâib ale’ş-şâhidi teoride açıkça reddederek, alternatif bilgi üretme yöntemlerini ve bu arada mantık ilmini önermesiyle hocasından itibaren devam eden yöntem krizini bir dereceye kadar çözümlemiş “gibi” durmaktadır.

Zâhirî Usûlü

Yukarıda bahsettiğimiz gibi imam Şâfiî ’nin liderliğini yaptığı ehl-i hadis düşüncesi ve geleneği kendi içinde farklı tayflara ve derecelere ayrılmıştır. İmam Şâfiî ile akıl yürütmenin kullanıldığı tek delil olan kıyas dışında neredeyse tüm konularda ortak düşünceye sahip olan Davut b. Ali’nin (ö. 270/884) yine Bağdat merkezli olarak ortaya koyduğu Zahirîlik doktrini İslâm kültüründe belirli bir süre için de olsa önemli bir mezhep olmayı başarmıştır. Uzun süre İmam Şâfiî’nin düşüncesi üzerinden hareket eden Davut b. Ali, adeta Şâfiî ’in istihsanı reddedişindeki kuralları sıkı sıkıya uygulamanın kıyas, re’y vb. delil ve yöntemleri de iptal edeceği sonucuna vararak nispeten katı bir Şâfiî yorumu ortaya koymuştur. Davut b. Ali’nin oğlu ve öğrencisi olan Muhammed b. Davud (ö. 297/910) mezhebin daha sonraki önemli temsilcisi olmuş ve Şâfiîlik ırak bölgesine geldikten sonra iki mezhep arasında usûl-i fıkıh alanında uzun süren karşılıklı reddiyeler yazılmıştır. Zahirîliğin Bağdat merkezli sonraki önemli temsilcisi, İbn Ebû Dâvûd’un öğrencisi olan İbnu’l-Mugallis’in (ö. 324/936) ise fıkıh alanındaki eserleri günümüze ulaşmamıştır.

Zahiriliği gerçek anlamda işlenmiş bir doktrin haline getiren en önemli sima ise Endülüs’te yaşayan İbn Hazm’dır. O usûl-i fıkıh alanındaki başyapıtı el-İhkam fî Usûli’l-ahkâm’da Davut b. Ali’nin akıl ve nazar (akıl yürütme) karşısındaki katılığını kaldırarak mezhebin usûl-i fıkhını ve “kelâm”ını geliştirip dönüştürmüştür. İbn Hazm aklın delil ve hüccet oluşunu ispat etmekle işe başlar. Ona göre, dine girişimizin gerekçesi ve dayanağı akıldır. Bunun aksi iddia edilemez. Akıl doğruyu yanlıştan ayıran bir delil ve hüccettir. Bununla kastettiği ilk planda, peygamberlik iddia edenin doğru söylediğini, Kur’ân’ın gerçek bir Tanrı’dan gelebilecek bir kitap olduğunu, bize kadar kesin bilgi oluşturacak şekilde geldiğini özellikle akla dayanarak ve akıl yürüterek bilebileceğimizdir. Ancak dine girdikten sonra, dini alan içinde aklın rolü iyice azalır, akılla bir şeyin helalliğini ya da haramlığını söyleyemeyiz. Akıl emir ve yasakları sadece Allah’tan alıp öğrenir.

İslâmî ilimlerin doğuda kök salmış olan yapısına tümüyle karşı olan İbn Hazm bu yönüyle İslâm dünyasında yetişmiş ilk “sistem muhalifi” konumundadır. O, İslâmî ilimler sisteminin üzerine kurulduğu temel ontolojik zemin olan atomcu evren modeline karşı olduğu gibi aynı zamanda bu evren modeliyle uyumlu akıl yürütme yöntemi olan kıyasa yani analojiye de karşıdır. O diğer bir önemli eseri et-Takrîb li haddi’l-mantık adlı eserinde fıkhî kıyas ile tümdengelim anlamına kıyası birbirinden net olarak ayırır. O, Aristo mantığının, özellikle de tümdengelimin aslında bir tür Şari’nin sözünün kapsamını tespit faaliyeti anlamına gelen bir “delil” olduğunu ve bunun fıkha nasıl uygulanabileceğini göstermeye çalışır. Bu şekilde kendisinden kısa bir süre sonra özellikle Cüveynî ve Gazzâlî ile Eş’arîlikte başlayacak yöntem krizine önceden “bir alternatif” sunmuş gibidir.

Mâlikî Usûlü

Dört mezhebin ortaya çıkış sırası bakımından ikincisi olan Mâlikî mezhebini kuran İmam Mâlik’in (ö.179/795) özgün bir fıkıh yapma yöntemine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onun başyapıtı Muvattâ içinde olduğu kadar, Mısır’ın fakîhi Leys b. Sa’d ile yazışmalarında da yöntemiyle ilgili bazı ipuçları ya da açık ifadeler bulmak mümkündür. Ancak bu erken başlangıca rağmen Mâlikîler’in usûl-i fıkıh alanındaki faaliyetlerinin Hanefîlik ve Şâfiîlik gibi iki büyük fıkıh mezhebine oranla daha sönük bir şekilde ilerlediği görülmektedir. Öyle ki İbn Rüşd (ö. 595/1198) ve İbn Haldun (ö. 808/1406) gibi bazı müellifler Mâlikîler’in usûl-i fıkıh alanındaki “yetersizliği”ne neden olarak Mağrib-Endülüs bölgesi insanının zihin ve yaratılış özelliklerini göstermişlerdir. Ancak eğer böyle bir yetersizlik varsa bunun gerçek nedeninin, mezhebin diğer iki büyük fıkıh mezhebinden farklı olarak daha ilk yıllarından itibaren Medine, Mısır, Mağrib, Tunus, Endülüs ve Irak gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılarak bir bölgede yoğunlaşamamış olmasında aramak daha doğru olacaktır. Zira özellikle uzun yıllar ilmin başkenti olan Irak-Bağdat’ta böyle bir akademik yoğunlaşmayı diğer üç mezhep düzeyinde sağlayamamıştır. Hicrî III. yüzyıldan itibaren kaynaklarda kendisine “usûl-i fıkıh” adıyla kitaplar atfedilen birçok Mâlikî müellif bulunmasına rağmen gelişmiş bir usûl eseri uzun süre ortaya konulamamıştır.

İmam Mâlik’in öğrencisi ve onun mezhebinin temsilcisi vasfını taşıdıktan sonra ondan ayrılan İmam Şâfiî başta olmak üzere diğer bazı mezhep imamlarına reddiye yazarak başlayan mezhebin usûl-i fıkıh alanındaki faaliyetleri, daha çok Irak ve sonra da Mısır’da gelişmeye başladı. Hanefîliğin başkenti olan Bağdat’a sonradan gelen Şâfiî mezhebi gibi Mâlikîler de burada bir yandan Hanefî mezhebi diğer yandan da Şâfiîlerle cedel ve münazaraya giriştiler ve reddiyeler yazdılar. Kaynaklarda kendisine yapılan atıflardan ve Kitâb fî usûli’l-fıkh ve Kitâbü İcmâʿi ehli’l-Medîne adlı küçük hacimli eserler nispet edilmesinden de anlaşıldığı üzere, ilk önemli Mâlikî usûlcünün, Bağdat’ta Mâlikîlerin en güçlü olduğu dönemde Mezhebin üstadı olan Ebû Bekir el-Ebherî (ö. 375/985) olduğu anlaşılmaktadır. Onun öğrencisi ve mezhebin en önemli fakihi ve usûlcüsü olan, Bağdat’ta kadılık görevinde de bulunan İbnü’l-Kassâr el-Bağdâdî (ö. 397/1007) ise elimize ulaşan ilk Mâlikî usûl metni olan el-Mukaddime/Mukaddimât fi usûli’l-fıkh’ın sahibidir. Bu muhtasar eser onun ʿUyûnü’l-edille fî mesâʾili’l-hilâf beyne fukahâʾi’l-emsâr adlı günümüze de ulaşan fıkha dair hilaf metnine giriş olarak yazılmıştır. Bu durum o dönemdeki Şâfiîlerin usûlü, fürû ile iç içe yazma tarzına benzerdir. O, çağdaşı ve hocasının dostu Cessâs’ın el-Fusûl’ündeki konu başlıklarına da oldukça benzeyen başlıklar altında mezhep için bir usûl oluşturmaya çalışmıştır.

Yukarıda da belirtildiği üzere Ehl-i re’y çevrenin dışından çıkan ilk büyük usûlcü olan Ebû Bekir Bâkıllânî de Mâlikî olmasına rağmen onun usûl adına yaptığı şey Mâlikî mezhebine bir usûl oluşturma değil, “Ehl-i re’y” çevrenin ortaya koyduğuna alternatif olabilecek “Eş’arî” kelâmından hareketle bir usûl-i fıkıh geliştirmek idi. Zira Eş’arîliğin öncelikle böyle bir eksiği vardı ve Eş’arî kelâmının imkanlarının usûl-i fıkha “ne ölçüde elverişli olduğu” sorusunun tatminkar bir cevap bulması, bir kelâmcı-usûlcü açısından daha elzemdi. Dolayısıyla Bâkıllânî’nin usûlü Mâlikî fıkhını temellendirip usûl ilkelerini çıkarmaktan önce yapılması gereken, mevcut bir kelâmdan hareketle ve onunla uyumlu bir usûl üretme işlemini gerçekleştirdiği için, onun usûl eserleri henüz Eş’arîleşmemiş Mâlikî mezhebinin işine fazla yaramıyordu. Zira temel önermeleri baştan itibaren kelâmî ilkelerle doğrudan ilgili olmayan Mâlikîlik, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinin gelişiminde gözlemlediğimiz gibi öncelikle adeta fukahâ yöntemiyle üretilmesi gereken bir usûl-i fıkıh noktasında daha henüz emekleme aşamasındayken, böylesine üst düzey kelâmî bir usûl-i fıkhın sindirilmesi için zaman gerekliydi. Nitekim Mâlikî usûl çalışmaları bir süre daha fukahâ yöntemi alanındaki gelişimine ağırlık vererek devam etti. Ebherî, İbn Kassâr ve Bâkıllânî’nin öğrencisi olan Kâdî Abdulvehhab Bağdâdî (ö. 422/1031) usûl ve hilaf alanında mezhebin en önde gelen bilgini olarak mezhebin usûl geleneğini devam ettirmeye çalışmış görünmektedir. O, özellikle “Bâkıllânî ile ağzımız açıldı ve konuşmaya başladık” derken en çok da Mâlikîliğin usûl alanındaki dönüşümünü ortaya koymaktadır. Ancak kendisine birçok usûl kitabı nisbet edilmesine ve bunların çok muhtasar bazı kısımları günümüze ulaşmış olmasına rağmen Mâlikîlerin halen daha mütekamil bir usûl eserinden yoksun oldukları görülmektedir. Kâdî Abdulvehhab’ın son zamanlarında Bağdat’ı terkedip Mısır’a yerleşmesi, Mâlikîler açısından işleri daha da zorlaştırmışa benzemektedir. Nitekim Mâlikîlerin mezhebin fürû hükümleri bakımından da işe yarayacak mütekamil sayabileceğimiz bir usûl-i fıkıh eserinin yazımı için Ebü’l-velid el-Bâcî’nin (ö. 474/1081) başyapıtı İhkâmü’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl’ün yazılmasını beklemeleri gerekecekti. Önce Kurtuba’da eğitim alan Bâcî’nin daha sonra Doğuya gelip Bağdat başta olmak üzere Doğudaki merkezlerde on yıldan fazla kalarak Hanefî ve Şâfiî hocaların yanında Bâkıllânî’nin öğrencileri de dahil olmak üzere birçok alimden dersler alması, Mâlikî fıkhının gelişmesi için beklediği, bir merkezde “yoğunlaşma”nın, onun tüm merkezlerin bilgisini kendi şahsında birleştirmesiyle sağlandığı anlaşılmaktadır. Bu eseriyle cedel merkezli bir fukahâ yöntemiyle Mâlikîlerin ilk derli toplu usûl-i fıkıh eseri ortaya çıkmış oldu. Bundan sonraki süreçte ise Mâlikîliğin, kendilerinden ayrılan bir ekol olarak gördükleri Şâfiîlik ile yolları, Eş’arî kelâmı çatısı altında yeniden bir araya gelmeleriyle kesişecekti.

Hanbelî Usûlü

İmam Şâfiî ’nin yönteminin farklı bir yorumu olarak görülebilecek Hanbelî mezhebi, yukarıda belirttiğimiz gibi uzun süre kelâma ve ehl-i re’y fıkhına karşı mesafeli dursa da İslâmî ilimlerin genel seyri doğrultusunda teknik olarak işlenmiş, diğer mezheplerle boy ölçüşebilir bir doktrin olmanın yolu dördüncü yüzyıl ve sonrasında özel olarak Bağdat ve genel olarak Irak merkezinde artık Eş’arîlik ya da ehl-i re’y anlayışı seviyesinde bir “ilmi dil” kullanmayı zorunlu kılıyordu. Şâfiî mezhebinin önce, bu işi en iyi yapan Mu’tezilî-ehl-i re’y çevrelerden ve sonrasında da Eş’arîlik’ten “öğrenmesi” gibi Hanbelîlik de yapılabilecek tek yol gibi görünen bu mecraya girmeye başladı. Fıkhî altyapısı, metinleri ve tedris yöntemi dört mezhep içinde nispeten daha geç teşekkül eden Hanbelîliğin, Bağdat merkezli bir mezhep olarak doğup gelişmesi ise en büyük avantajlarından birine dönüşebilirdi. Nitekim Hanefî Ebû Bekir el-Cessâs’ın ileri gelen bir öğrencisinin oğlu olan ve Bağdat’da ehl-i re’y çevrede olduğu anlaşılan Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ’ (ö. 458/1066) Mu’tezilî hocalar da dahil geniş bir çevreden istifade ederek mezhebin gerçek anlamda usûl-i fıkhını ve kelâmını ortaya koyan ilk sima oldu. O el-ʿUdde fî usûli’l-fıkh adlı eserinde Cessâs başta olmak üzere Hanefî usûl metinleriyle birlikte, Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin el-Mu’temed’i, Bâkıllânî ve diğer pek çok kaynağı kullanarak ve bazen açıkça söylemeden onlardan uzun “özetlemeler” yaparak ilk mütekamil Hanbelî usûl metnini oluşturdu. Şâfiîlerdeki Semâni ve Şîrâzî’nin Hilaf-Cedel özelliği de olan usûl yazımına benzer şekilde mezhep fürûunu temellendirmeyi ön plana alan fukahâ tarikine dahil bir eser ortaya koydu. Zaten usûl-i fıkıh görüşlerinin kendisinden çıkarılacağı gelişmiş bir “kelâm” henüz mezhep açısından mevcut değildi. Nitekim onun el-Mu’temed fî usûli’d-din adlı kelâm kitabı da “mezhebin” ilk sistemli kelâm metni idi. Hanbelî çevreler, Ferrâ sayesinde normal bir gelişim seyri izlemeden adeta tepeden inme gibi duran bir “usûl-i fıkıh” ve “kelâm”a kavuşmasından dolayı bir yandan özgüven tazelerken, diğer yandan Ferrâ’nın, “Bağdat”ın diğer kelâmî ve usûlî doktrinlerinden açıkça istifade ettiği anlaşılan birçok görüşün artık mezhebin kelâmı ve usûl-i fıkhı haline geliyor olması, Hanbelî çevre için oldukça “yeni” ve sindirilmesi gereken bir konu idi. Nitekim Ferrâ’dan sonra gelen Hanbelîlik bir yandan Ferrâ’ya müteşekkir iken, diğer yandan mezhebin bazı kanatlarınca sindirilmesi zor olan görüşlerin başlatıcısı olması sebebiyle ona karşı öfkeli ve ikircikli bir tutum sergilemişlerdir. Ferrâ’nın usûl yöntemi, Bağdat’ta öğrencileri Kelvezânî’nin (ö. 510/1116) et-Temhîd fî usûli’l-fıkh; ve Ebü’l-Vefâ İbn Akîl’in (ö. 513/1119) el-Vazıh fî usûli’l-fıkh adlı eserlerinde olduğu üzere devam ettirilerek mezhepte iyice yerleşmiştir. Ancak mezhebin kendi içindeki bu “benimseme” sorunu onun öğrencisi olan ve ilginç bir şekilde Ferrâ gibi Hanefî-Ehl-i Re’y bir çevreden gelip bu çevreyle fikir olarak da yakınlığını devam ettiren İbn Akil üzerinden bir “dışlama” eğilimine dönüşmüş görünmektedir. Bu durum Hanbelîliğin Ferrâ ve öğrencilerinin yaptıkları üzerine, gelecek asırlarda ciddi bir şey ilave edemeyip özgün bir usûl geleneği oluşturamamalarının sebeplerinden biri olarak görülebilir.

İmâmiyye (İsnâaşeriyye) Şîası Usûlü

Şîa’nın büyük kolu olan İmâmiyye, ilk imamların ya da onların ashabından bazı alimlerin usûl alanında İmam Şâfiî ’den de önce eserler yazdığını iddia etse de bu iddia kabul edilebilir dayanaklardan yoksundur. Ayrıca “gaybet” öncesi Şîa’da usûl-i fıkıh ilmine yönelik bir ihtiyaç olup olmadığı tartışmalıdır. İmâmiyye mezhebinde fıkıh usûlüyle ilişkili olduğu anlaşılan ilk eserlerin, büyük gaybetin (329/941) hemen öncesinde yaşayıp kendisine er-Red ʿalâ ʿÎsâ b. Ebân fi’l-ictihâd, İbtalu’l-kıyas, Nakdu Risâleti’ş-Şâfiî gibi kitaplar nispet edilen, Ebû Sehl İsmâîl en-Nevbahtî’ye (ö. 311/924) ait olduğu söylenebilir. Ömrünü Bağdat’ta geçiren Nevbahtî, kadim kültür ve felsefe yanında kelâmla da ilgilenen geniş bir ailenin üyesi olmakla birlikte onu aynı zamanda Mu’tezilî sayanlar da vardır. Büyük gaybet sonrasında yine Bağdat’ta faaliyet gösteren İbnü’l-Cüneyd el-İskâfî’nin (ö. 381/991) usûl-i fıkha ilişkin ilişkin bazı prensipler ortaya koyan ilk büyük sima olduğu anlaşılmaktadır. İlmi faaliyetinin çok büyük kısmını Bağdat’ta geçiren ve bazı Şiî âlimleri tarafından ictihad kapısını açan kişi, aklî tefekkür ve istidlâl metodunun iki öncüsünden biri (diğeri İbn Ebû Akîl) kabul edilen İbnü’l-Cüneyd’in fıkıh usûlü alanında eser yazan ilk Şiî âlimi olduğu kabul edilmektedir. İbnü’l-Cüneyd, usûl ve fürû konusunda Ehl-i re’y’in kitaplarını inceleyerek bu doğrultuda teliflerde bulunmuş, bunun sonucu olarak kıyas ve re’y ile amel ettiği için yalnız Ahbârîler’ce değil Usûlî ulemâ tarafından da ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Onun Hanefî fıkhıyla amel ettiğine dair rivayetlerin de bunda etkisi vardır. Bu durum Zeydîlerde de gördüğümüz şekilde III-IV. yüzyıllarda İslâmî ilimlerin sürükleyici gücü olan Ehl-i re’y çevrelerin özellikle Irak merkezine gelen tüm diğer doktrinleri etkisi altına alması olgusunun bir başka sonucu olarak görülebilir. Sonuçta Ahbârîler, Usûlî olduğunu ileri sürerek İbnü’l-Cüneyd’i eleştirirken Usûlîler de kıyas ve re’y ile amel edip Ehl-i sünnet’i taklit etmiş olması sebebiyle onun görüşlerini benimsediklerini açıkça söylemekten çekinmişlerdir. Ancak usûliler tikel görüşlerine karşı çıksalar da yöntem olarak ondan istifade ettiler.

İbnü’l-Cüneyd’in öğrencisi olduğu gibi Bağdat merkezli Mu’tezilî usûl düşüncesinin büyük siması Ebû Abdullah el-Basrî ile Ebû Ali er-Rummânî’ye de öğrencilik eden Şeyh Müfîd (ö. 413/1022) İmâmiyye mezhebinde kelâm ile usûl-i fıkhî birlikte temsil eden ilk önemli figürdür. O da mezhepten hocası İbnü’l-Cüneyd gibi Mu’tezilî-Sünnî çevrelerde ve özellikle ehl-i re’y’in geliştirdiği kelâm ve usûl-i fıkha karşı kayıtsız kalamamış ve bu ilmi seviyeyi et-Tezkire bi usûli’l-fıkh gibi bazı usûl eserlerinde kelâm ve usûl-i fıkıh alanında modellemiştir. İmâmiyye Şiâsı’nın usûl-i fıkıh alanında elimizde mevcut ilk usûl eserinin bu olduğu söylenebilir.

Şîadaki usûl-i fıkıh düşüncesi, “usûlî” ekol içerisinde Şeyh Müfîd’in öğrencileri olan Şerîf el-Murtazâ (ö. 436/1044) ve Ebû Ca‘fer et-Tûsî (ö. 460/1067) ile birlikte daha da şekillenmiştir. Bağdat merkezli olarak devam eden bu ekol Şerîf el-Murtazâ ile Mu’tezile’ye ve özellikle Basra Mu’tezilesine, hocasına oranla, daha yakın hale gelmiştir. Bazı Mu’tezilî hocalarla birlikte Kâdî Abdülcebbâr’a da öğrencilik etmiş olan Şerîf el-Murtazâ, İmamiyyeye ait elimizde mevcut mütekamil ilk usûl-i fıkıh eseri sayılan ez-Zerîa ila usûli’ş-şeriʿa başta olmak üzere birçok risale ve kitap telif etmiştir.

Şeyh Müfîd’e ve sonrasında Şerîf el-Murtazâ’ya öğrencilik eden Ebû Ca‘fer et-Tûsî (ö. 460/1067) Şerîf el-Murtazâ’nın halefi ve hocalarından aldığı geleneğin en önemli temsilcisi olarak mezhepte “büyük üstad: eş-Şeyh” nitelemesini yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca tek başına elinde tutmuş ve el-ʿUdde fî usûli’l-fıkh adlı eseriyle mezhebin usûl-i fıkıh yazımını zirveye taşımıştır.

Literatür Üzerine Bazı Genel Mülahazalar

Usûl-i Fıkıh Alanındaki Akademik Faaliyetin Yoğunlaştığı Merkezler

Usûl-i fıkhın ilk beş asırdaki gelişimi incelendiğinde İslâmî ilimlerin özellikle, Hz. Ömer dönemindeki fetihlerle kurulan “yeni” ve bir asır içinde oldukça kozmopolit büyük şehirlere dönüşmüş olan Basra ve Kûfe gibi merkezlerde yoğunlaştığı görülür. Özellikle Abbâsîlerin kurdukları yeni devlete başkent olarak inşa ettikleri muazzam Bağdat şehri kurulduğunda bir milyon nüfusa çok kısa sürede ulaşmış ve Kûfe (350-400 nüfusuyla) neredeyse olduğu gibi Bağdat’a taşınmıştır. Moğol istilasına kadar İslâm dünyasının akademik anlamda da kalbi olan Bağdat daha Ebû Hanîfe hayattayken Hanefîliğin de merkezi haline dönüşmüştür. Bağdat’ın daha merkezi bir konumda bulunması, büyüklüğü, devletin ve hilafetin uzun süre en önemli merkezi olması sebebiyle zamanla Basra’ya göre daha önemli bir merkez haline geldiği görülür. Özellikle III. ve V. yüzyıllar arasında Bağdat dünya tarihinde bile eşine az rastlanır bir kültürel merkez haline gelmiş gibidir. Adeta genel olarak Irak’taki ve özel olarak da Bağdat’taki “ilmi” öğrenmeden usûl-i fıkıh ve diğer İslâmî ilimler alanında dalında ciddi bir ürün ortaya koymak zorlaşmıştır. Ancak Basra’da özellikle Cübbâî ekolüne ve Mu’tezilî-Ehl-i re’y düşünceye ev sahipliği yapmasıyla köklü geleneğini Bağdat’ın yanısıra sürdürmeye devam etmiştir. Zamanla Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerindeki bazı merkezler de Bağdat’ın birikimini tahsil edip gelişmişlerdir. Mesela Hanefîliğin merkezi beşinci yüzyılda artık Mâverâünnehir-Horasan bölgeleri olmaya başladığı gibi, Şâfiîlik açısından da özellikle Horasan bölgesi ön plana çıkmaya başlamıştır. Endülüs bölgesi için de aynı şey söz konusu olmuştur.

Usûl-i Fıkhî Kelâmdan Arındırma “Çaba”ları

Usûl-i fıkıh ile kelâm ilişkisinin bazı yönlerini de kısaca belirtmeye çalıştığımız bu çalışmada bu ilişkinin bir başka yönüne de temas etmek literatürü anlamak ve anlamlandırmak açısından önem arz etmektedir. O da usûl ilmi belirli bir olgunluğa eriştikten sonra özellikle V. yüzyılda, kelâmcı yöntemi benimseyen Mu’tezilî ve Eş’arî çevreler başta olmak üzere usûl literatüründe dakîku’l-kelâm da denilen teknik anlamda kelâmî konuların yer almaması, bu tür konuların kelâm ilinde incelenip usûlde bu konuların tekrar ele alınmaması isteği zaman zaman açıkça seslendirilmiştir. Ancak bu söylem pratikte bizzat bunu dile getirenler tarafından da uygulanmadığı gibi, Gazzâlî’de gördüğümüz şekilde “alışılandan birden vazgeçmek zordur” gibi göstermelik bir gerekçe ile, “aslında arzulanan” bu ayrıştırmaya uyulmayacağı da net olarak ifade edilmiştir.

Bu söylemin detaylarına girmeksizin sadece şu hususu belirtelim. Kelâmcı usûl-i fıkıh ile kelâmı birbirinden ayırmak ve Ebü’l-Hüseyin el-Basrî ve Gazzâlî’nin dediğini fiilî olarak yapmak neredeyse imkansızdır. Bunun en temel sebebi usûl-i fıkhın ilk doğuşundan itibaren bu iki ilmin ayrılamaz olmasıdır. Elimizdeki en güzel mütekellimîn usûlü örneği olduğunu düşündüğümüz Cessâs’a göre usûl yapmak zaten “Tanrı’ya caiz olan ve olmayan fiilleri bilme”yle alakalıdır. Dolayısıyla dini metinlerin anlaşılması, bir takım kelâmî ilkelere ulaşılması ve gerek Kur’ân’ın ve gerekse Hz. Peygamber’in bu ilkelere göre anlaşılarak dinin temellendirilmesi esası işin özüdür. Bu anlayış mesela Gazzâlî’nin de usûl yapma anlayışıdır.

Bu meselenin bir yönüdür, diğer yönü ise bu ayrışmayı daha da zorlaştırır. Zira özellikle teknik ve salt kelâm konularını kelâm eserlerinde ele alıp usûl-i fıkıhta tekrarlamamak ancak mezheplerin ve doktrinlerin kelâmlarının değişmez bir şekilde sabitlenmesi durumunda söz konusu olabilir. Oysa mezheplerin kelâmî oluşumları tamamlanmış ve değişmez yapılara kavuşamamıştır. Kelâmın sürekli yenilenmesi, eleştirilere karşı sağlam durması, bilgi ve varlık arasındaki dengeyi daha sağlam esaslara bağlama çabası bitmeyen bir süreç gibi devam etmiştir. Beşinci yüzyılın sonuna kadarki kelâmî faaliyette özellikle Eş’arîlik çerçevesi içinde köklü dönüşümler söz konusu olmuştur. Bu bakımdan bir alimin gençlik, orta yaş ve yaşlılığı ya da vefatı öncesindeki dönemde sürekli olarak fikirleri değişmiş, inşa ve yeniden inşa süreci devam etmiştir. Hatta bu dönüşümler kişiler düzeyinde de söz konusudur. Adeta genel bir mezhep çerçevesine dahil edilse bile her kelâmcı adeta kendi kelâmını yapmıştır ve geliştirmiştir. Cüveynî ve Gazzâlî gibi müelliflerdeki durum bu şekildedir. Dolayısıyla Cüveynî’nin Burhân; Gazzâlî’nin de Mustasfa’yı yazarken bulunduğu konum bu müelliflerinin bir önceki kelâm kitabından farklı olmuştur. Dolayısıyla kelâmcı müelliflerin yazdığı usûl kitapları o müellifin kelâm alanında da ciddi değişikleri yaptığı eserleridir. İlginç bir şekilde usûl-i fıkıh daha sonraki süreçte de bu özelliğini sürdürmeye devam etmiş ve İslâmî ilimlerin en azından epistemolojik dönüşümlerini izleyebileceğimiz başlıca “sahne”si olmuştur. Kelâmî ilkelerin usûl-i fıkıhta sınanıp tutarlılıkları ve fıkhî açıdan doğacak sorunların çözümünde de geçerli kalacak şekilde kullanılıp kullanılamadığı test edilmedikten sonra kelâm da tek başına sorunları çözmüş olmayacaktır. Bu bakımdan usûl-i fıkıh ve kelâmı birbirinden ayırma “sızlanmaları” işin esasında sadece söylemde kalacak bir husustur. Ayrıca İslâm tarihinde müelliflerin her şeyi tüm açıklığı ile yazabileceği bir döneme zor rastlandığı ya da bu “açıkça yazmanın” her zaman her müellif tarafından uygun bulunmadığı da dikkate alınmalıdır.

Klasik Dönemde Dil Bilimleri

Müteahhir dönemin meşhur kelâmcısı Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin (ö. 816/1413) Miftâhu’l-ulûm şerhinde “Arap dilinde söz ve yazı bakımından hatadan sakınılan ilim” şeklinde tanımladığı İlmu’l-edeb ya da diğer ifadesiyle İlmu’l-Arabiyye, kelimenin en geniş kullanımıyla Arap dilinin bilimsel olarak incelenmesi anlamına gelir. Bu kapsamlı bakış açısı nedeniyle ilmu’l-edeb, sözlükbilimden gramer çalışmalarına, belâgat incelemesinden şiir ve yazı sanatına kadar Arap dilini muhtelif cihetlerden konu edinen disiplinlerin/sanatların tamamını kuşatır. Nitekim ilk örneğini meşhur dilbilimci ve müfessir Zemahşerî’de (ö. 538/1144) gördüğümüz üzere, âlimler arasında bu başlık altında toplamda on iki disiplin sıralamak bir tür geleneğe dönüşmüştür.

Seyyid Şerif’in tanımı dikkate alındığında bilimsel karakteri ön plana çıkan bir edeb tasavvuru ile karşılaşılır. Bu tasavvurun oluşumunda belirleyici olan düşünürlerin başında Seyyid Şerif’in şerh çalışmasına konu olan Miftâhu’l-ulûm yazarı Sekkâkî gelir. Sekkâkî kişiyi edeb incelemesine yönelten sebep ve bu incelemenin nihai amacı konusunda nazarî ve amelî şeklinde nitelendirilebilecek iki tutumu birbirinden ayrıştırır ve ilmu’l-edebi tümel bir inceleme ve bir suret araştırması olarak ortaya koyar. Buna göre edeb, kişiyi Arap dilinde hata yapmaktan koruyacak teorik bir yetkinliktir, dilin yapısı ve işleyişine ilişkin küllî kaidelerin tespit ve izahını amaçlar. Sekkâkî’nin bu tutumunda edebin epistemolojik bir bağlamda kullanıldığı açıktır. Aynı tavrı sürdüren Seyyid Şerif’in et-Ta‘rîfât’ında yapılan tarife göre edeb; her tür hatadan kendisi sayesinde sakınılan bilgi anlamına gelir. Mutlak edebin bu tanımı Arap dili bağlamında düşünüldüğünde, yazının başında alıntılanan tarif kendiliğinden açığa çıkmaktadır.

Öte yandan edeb kavramı, yukarıda sözü edilen tutumdan farklı olarak ve kronolojik açıdan daha erken bir tarihte, Arap edebiyatı ve kültürüne ilişkin bilgiler bütünü olarak anlaşılmış, ilgileri ve yoğunlaştıkları alanlar bakımından aralarında kısmî farklar olmakla birlikte en meşhur örneklerini Câhiz (ö. 255/869), İbn Kuteybe (ö. 276/889), Müberrid (ö. 286/900), Ebû Alî el-Kâlî (ö. 356/967) vb. müelliflerde gördüğümüz üzere müstakil bir yazım geleneği haline gelmiştir. Bu anlamıyla edeb, Arap kelâmının her türüne dair en nitelikli örnekler ile bu örneklerin anlaşılmasına katkı sağlamak üzere dil, edebiyat ve tarih gibi alanlardan muhtelif konuları bir araya getirir. Böylece okur, önündeki zengin ve seçkin malzemeden hareketle Arap dili ve edebiyatının kuralları ve hususiyetlerini, tikel örneklerden genel bir bilgi ve kavrayışa doğru evrilen bir seyir içerisinde idrak eder. Bu süreçte hedeflenen şey, Arap dili ve edebiyatının derinlikli bir şekilde kavranması suretiyle okurda, hem bu ürünleri anlama hem de benzer nitelikte ürünler verme konusunda amelî bir yetkinlik/meleke oluşturmaktır.

Yukarıda işaret edildiği üzere edebî ilimlerden ilk söz eden ve bu başlık altında on iki disiplin sıralayan kişi hicrî altıncı asrın başlarında Hârizm coğrafyasında yaşayan Zemahşerî olmuştur. Ancak Zemahşerî lügat, sarf (ebniye), iştikak, nahiv (irab), meânî, beyan, aruz, kavâfî, inşâ-ı nesir, karz-ı şiir, ilm-i kitabet ve muhâdarât şeklinde disiplinlerin adlarını saymak dışında ilmu’l-edebin tanımı ve disiplinlerin tasnifi konusunda herhangi bir açıklamada bulunmaz. Takip eden süreçte özellikle Sekkâkî ilmu’l-edebin temel inceleme alanlarını istidlâl şeklinde adlandırdığı mantık sanatını da dikkate alarak bir bütün halinde incelemiş ve aralarındaki bağlantılara işaret etmiştir. Seyyid Şerif’e geldiğimizde ise karşımıza ilmu’l-edeb başlığı altında yer alan bütün disiplinlerin sistematik tasnifine ilişkin en gelişkin örnek çıkar. Buna göre ilmu’l-edebin konusu Arap dili/kelâmı, amacı ise –mantık sanatını çağrıştırır şekilde– kişiyi konuşma/yazma konusunda hatadan korumaktır. Müellife göre bu başlık altında yer alan disiplinlerden bazıları sözü edilen amacı gerçekleştirme bakımından birincil derecede önemli ve asıl/temel iken (usûl) diğerleri uzantı (fer‘) konumundadır.

İlmu’l-edebin temel disiplinleri, konusu bakımından tasnif edildiğinde, karşımıza şöyle bir tablo çıkar: Bu disiplinler iki unsurdan birini, müfret ya da mürekkep lafzı konu edinir. Müfret lafızlara ilişkin inceleme lafzın cevheri ve maddesi bakımından olursa lügat, sureti ve heyeti bakımından olursa sarf, asıl ve uzantı olması açısından aralarındaki mensubiyet ilişkisi bakımından olursa iştikak ilmi adını alır. Mürekkep lafızlar ise mutlak ya da vezinli olarak ele alınır. Mutlak mürekkep lafızlar, terkibin yapısı (heyet) ve asıl manayı ifade etmesi bakımından incelenirse nahiv, terkibin asıl mana dışında ikincil anlamları ifadesi inceleme konusu yapılırsa meânî, araştırılan şey ikincil anlamların ifadesindeki açıklık dereceleri olursa beyan ilmi adını alır. Vezinli mürekkep lafza yönelik inceleme vezin bakımından olursa aruz, beyit sonları bakımından olursa kâfiye ilmi denir.

Buraya kadar sayılan sekiz disiplin Arap dilbiliminin temel inceleme alanlarını oluşturur. Bunun dışında kalan ve temel disiplinlerin uzantısı kabul edilen alan ise kısaca şöyledir: Hat sanatı yazının kağıda geçirilmesini (nakş) ele alır. Şiiri şiir olmak bakımından kaliteli ve güçlü kılan unsurlar ile şiir kusurlarının araştırıldığı manzum söze özgü incelemeye karz-ı şiir, aynı perspektifle gerçekleştirilen mensur metne özgü incelemeye ise nesir inşâı ilmi denir ki mektup, hutbe ve diğer nesir türleri bu kapsamda ele alınır. Eğer yapılan inceleme manzum ya da mensur türlerinden herhangi birine özgü olmazsa buna tarihin de bir parçasını teşkil ettiği muhâdarât ilmi denir. Bu tasnifte, ilmu’l-edebin hat sanatı dışında kalan ikincil/uzantı (fer‘) kısmının, İbn Haldûn’un ilmu’l-edeb ile kast ettiği yazım geleneğine denk düştüğü söylenebilir.

Buraya kadar yapılan değerlendirmeler çerçevesinde görüldüğü üzere ilmu’l-edebin tanımı ve tasnifi meselesi İslâm düşünce geleneğinde müteahhir dönemin başlangıcına denk gelen hicrî altıncı asır gibi oldukça geç bir tarihten sonra mümkün olmuştur. Ancak bir bütün olarak Arap dilbiliminin tarihi temellerini Hz. Ali (ö. 40/661) dönemine kadar geri götürmek mümkündür. Nitekim pek çok klasik biyografi/tabakat kaynağında nahvin başlangıcı, Basra’da Ebü’l-Esved ed-Düelî’nin (ö. 69/688) ilk nüvesi bizatihi Hz. Ali tarafından ortaya konan ve onun yönlendirmesi ile başlayıp müşterek katkılarla devam eden gramer çalışmalarına dayandırılmaktadır. Bu çalışmaları tetikleyen dinamiklerin başında, siyasî ve beşerî coğrafyası fetihler yoluyla kısa sürede hızlı bir büyüme gösteren İslâm toplumunda muhtelif dil ve kültürlere mensup kitlelerin etkisiyle Arap dilinde yanlış kullanım (lahn) olgusunun gittikçe yaygınlaşması gelir. Bu durum bir yandan eski Arapların doğal bir meleke (selîka) halinde sahip oldukları/kullandıkları dillerine sirayet ederek ciddi bozulmalara yol açmış, ancak bundan çok daha önemli olarak özellikle Arap olmayan kimseler tarafından Kur’ân-ı Kerim’in okunuşunda yapılan hatalar sebebiyle dini metinlerin anlaşılması ve yorumlanması konusunda ciddi yanlışlara, dolayısıyla İslâm’ın geleceğine dair kaygılara sebep olmuştur. Öte yandan Arap dili, özellikle Emevîler döneminde yeni dinin ve bu din etrafında teşekkül eden toplumun temel karakteri olduğundan, Türk, Fars vb. Arap olmayan unsurlar İslâm toplumunda saygın bir konum edinmelerinin ancak Arap dilini tahsili ile mümkün olacağını görmüşlerdi. Bu ve benzeri nedenlerle İslâm’ın ilk asrından itibaren Arap dilbilimi konusunda hem Arapların ancak çoğu zaman da Arap olmayan Müslümanların (mevâlî) yoğun gayretleri söz konusudur.

Arap dilbilim geleneğinin teşekkül ve tekâmül evresini oluşturan birinci klasik dönem, nahiv incelemesinin kabaca ed-Düelî ile başlayıp İbn Cinnî’nin (ö. 392/1002) eserleriyle konuların tamamlandığı kabul edilecek olursa, hicretin I. asrının ikinci yarısında başlayıp IV. asrın sonlarına kadar devam eden yaklaşık üç asırlık uzun bir tarihsel evreye denk düşer. Bu süreçte kronolojik sıralamaya göre Basra, Kûfe ve Bağdat olmak üzere üç merkez, tedvin edilen disiplinler ve yazım gelenekleri açından da lügat ve nahiv ilimleri öne çıkar. Bu bütünün diğer önemli parçalarını teşkil eden belâgat ve vaz‘ gibi disiplinler ise nispeten geç bir evrede tedvin edilmiştir.

İslâm tarihinde dilbilim eksenli çalışmaların ilk yoğunlaştığı merkez Basra şehridir. Ebü’l-Esved ed-Düelî ve etrafında kümelenen bir grup insanın gayretiyle teşekkül eden bu çalışmaların ilk görünümlerinden biri, o güne kadar genelde noktasız ve harekesiz şekilde yazılan Kur’ân-ı Kerim’in doğru okunuşunun tespiti meselesidir. Bu kapsamda ilk olarak Kur’ân’da yer alan her bir kelimenin son sesi belirlenmeye çalışılmış ve kelime sonlarına ref‘, nasb ve cer irab durumlarını gösteren noktalar konmuştur. Yazıya yönelik çalışmalar sonraki süreçte be, te ve peltek se örneğinde olduğu gibi aynı şekle sahip harfleri birbirinden ayırmak amacıyla ed-Düelî’nin talebeleri tarafından konan i‘câm yani harflerin doğru okunuşunu mümkün kılan noktalar ve Halil b. Ahmed (ö. 175/791)  tarafından geliştirilen bugünkü harekeleme sistemiyle devam etti. Kur’ân’ın doğru okunuşunu tespit ile başlayan bu ilk teşebbüsler nahvin özünü teşkil eden irab olgusuyla doğrudan ilişkili olduğundan, muhtelif nahiv meselelerine ilişkin araştırmalara ve bu bağlamda bazı tartışmalara yol açmış olmalıdır. Nitekim bazı rivayetlerde bu dönemde isim, fiil ve harf şeklindeki kelime türleri, ref‘, nasb, cer, cezm irab durumları ve fail, meful, izafet, taaccub üslûbu, ismini nasb eden harfler vb. dilin sentaks yapısıyla ilişkili bazı konuların tartışıldığı dile getirilmektedir. Basra’da ed-Düelî ve talebeleri ile başlayan süreç zamanla Arap dili gramerine ilişkin hükümlerin tespiti ve gerekçelendirilmesi istikametinde ciddi mesafeler kat etmiş ve muayyen bir yöntem çerçevesinde sürdürülen çalışmalar önemli bir birikim oluşturarak yaklaşık bir asır sonra dördüncü tabakada Sîbeveyhi’nin günümüze ulaşan en eski dilbilim eseri kabul edilen el-Kitâb’ı ile en yetkin örneğini vermiştir. Böylece genel olarak nahiv özel olarak ise Basra dil mektebi teşekkül etmiş oluyordu.

İlim maluma tabidir şeklindeki klasik ilke uyarınca, ed-Düelî’den başlamak üzere nahivcilerin Arap dilinin sözdizimi/sentaks ve irab kurallarını tespit çabaları, doğal olarak Arap dilinin ne olduğu, bu araştırmanın hangi maddi varlık zemininde yürütüleceği sorusunu gündeme getirdi. Bu amaçla ilk dönem dilciler ve edipler, Arap dilinin söz varlığını kayıt altına almak için yoğun bir çaba gösterdiler. Lügat ekseninde oluşan kapsamlı literatür, bu çabaların ürünü olarak teşekkül etmiştir. Nahiv ise tespit edilen bu maddi söz varlığının belirli bir yöntem çerçevesinde incelenerek Arap dilinde anlamı ve kurallı bir biçimde konuşma ve yazmayı mümkün kılan kaidelerin/yapının tespiti anlamına gelir. Şu halde lügat ile nahiv ya da sonraki süreçte tedvin edilecek olan belâgat ilimleri arasında madde-suret ilişkisini andıran bir irtibattan söz edilebilir. Diğer bir deyişle lügat, Arap dilinin kelime ve söz varlığının derlendiği alandır. Dolayısıyla dilbilim çalışmalarının maddesini teşkil eder. Nahiv ve belâgat ise bu maddi varlık üzerinde dilcilerin teorik çalışmalarıyla oluşan bilimsel incelemedir. Bu nedenle maddeye suretini veren şey bu disiplinlerdeki teorik araştırma olmaktadır.

Arap dilinin kelime-söz varlığını derleme söz konusu olduğunda, dilcilerin ve ediplerin önünde ister istemez ikinci bir soru daha gündeme gelmiştir: Hangi söz varlığı benimsenip kabul edilecek ve tedvin edilecektir? Bu sorunun en yalın cevabı fasih lügatin, diğer bir deyişle Arapça orijinli oluşu (asâlet) ve sıhhati/doğruluğu konusunda kuşku duyulmayan dilsel malzemenin tedvin edileceği şeklinde tespit edilebilir. Ancak asıl zorluk tam da bu noktada başlar. Fasih söz ile böyle olmayan nasıl ayrıştırılabilir? Arap dili lehçeleri içerisinde fasih söz varlığının ne olduğu meselesi tartışmalı bir konu olmakla birlikte, yaygın kanaate göre İslâm öncesi dönemden itibaren özellikle şiir, daha genel olarak ise edebî değer ifade eden sözlerin fasih lehçeyi oluşturduğu, bu lehçeye en yakın olan grubun ise bütün Arap toplumu içerisinde birleştirici ve saygın bir konumu olan Kureyş kabilesi olduğu kabul edilmektedir. Bu kanaatin oluşmasında Kur’ân-ı Kerim’in esas itibariyle Kureyş lehçesiyle nâzil oluşunun da doğrudan etkisi vardır.

Lügatin tedvin edildiği dönem, İslâm toplumunda Araplar ile mevâlî olarak adlandırılan unsurların muhtelif şekillerde kaynaştığı, büyük bir kültürel çeşitliliğin ve buna bağlı olarak da dilin kullanımında lahn adı verilen hata olgusunun kitlesel düzeyde yaşandığı bir çağdır. Bu karmaşık toplumsal ve kültürel ortam içerisinde Basralı dilciler ve edipler fasih lügatin, orijinalitesini en fazla koruyan söz varlığı olduğu düşüncesinden hareketle, diğer toplum ve kültürlerle mümkün olduğu ölçüde temas etmemiş ve bu suretle safiyetini muhafaza etmiş bedevî Arap kabileleri tarafından konuşulduğunu, bu nedenle dilsel malzemenin tedvininde -Kureyş dışında- Arap yarımadasının Necid, Tihâme ve Hicaz gibi orta bölgelerinde yaşayan Temîm, Kays, Esed, Tayy, Hüzeyl ve Kinâne kabilelerinin muteber sayılması gerektiğini, bunun dışında kalan lügatlerin ise dikkate alınmaması gerektiğini düşündüler. Böylece başta Abdullah b. Ebî İshâk el-Hadramî (ö. 117/735), Îsâ b. Ömer es-Sekafî (ö. 149/766), Ebû Amr b. Alâ (ö. 154/771), Halîl b. Ahmed (ö. 175/791), Yûnus b. Habîb (ö. 182/798), Alî b. Hamza el-Kisâî (ö. 189/805), Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ’ (ö. 207/822) vb. olmak üzere ilk dönem dilcileri-edipleri yaklaşık olarak iki asır süren bir faaliyet döneminde, zikredilen badiye bölgelerine uzun süreli seyahatlerde bulunup işittikleri dilsel malzemeyi kayıt altına aldılar. Esasen Arap kültüründe şiir, mesel, tarih ve nesep gibi alanlarda öteden beri sürmekte olan bir rivayet geleneği vardı. Bu geleneğin Arap dilinin maddi varlığı/zemini nedir sorusuna kısmî de olsa bir cevap teşkil ettiği söylenebilir. Bu bağlamda ayrıca Arapça bir metin olarak Kur’ân-ı Kerim ile birlikte Hz. Peygamber’in, ashâbının ve toplumdaki diğer görünür şahısların sözleri/konuşmaları, mektupları vb. unsurlardan oluşan birikimi dikkate almak gerekir. Ancak bütün bu verilerin yanında, ilk dönem dilcilerin-ediplerin Arap dilinin söz varlığını derleme konusundaki en önemli kaynağı yukarıda işaret edildiği üzere bedevî Arap kabileleri olmuştur.

Lügat çalışmalarının ilk aşamasında âlimler, herhangi bir tertip ve tasnif düşüncesi olmaksızın söz varlığını işittikleri sıraya göre yalnızca kaydetmekle yetinmişlerdir. Emâlî ve Nevâdir türü eserlerin bu aşamanın ürünü olduğu söylenebilir. İkinci aşamada dilsel malzemenin Kitâbü’l-matar, Kitâbü’l-nahl ve’l-asel, Kitâbü’l-ibil, Kitâbü’n-nebât, Halku’l-insan vb. kitap adlarında görüldüğü üzere, belirli konu başlıkları altında tasnif edildiği görülür. Bir sonraki aşamada ise Arap dilinin bütün lügat birikimini tedvin eden kapsamlı sözlük çalışmalarının yapıldığı evreye geçilmiştir. Halîl b. Ahmed’in Kitâbu’l-‘ayn’ı ile başlayan bu süreç boyunca muhtevası, yapısı ve dizimi bakımından muhtelif sözlük tarzları ortaya çıkmıştır.

Bağımsız bir disiplin olarak nahvin, Arap dilinin söz varlığı üzerinde dilcilerin nazari çalışmaları sonucu teşekkül ettiğini belirtmiştik. Bu bağlamda Basra’da ed-Düelî’nin ön ayak olduğu ilk çalışmaların akabinde ikinci tabaka nahivciler arasında, tümevarım düşüncesine uygun biçimde, cüzî örneklerden hareketle Arap dilinin konuşma ve yazı bakımından küllî hüküm ve kaidelerini tespit ve bu hükümlerin illetlerini izah konusunda yoğun bir gayret olduğu ve bu istikamette bazı teliflerin başladığı görülmektedir. Bu noktada söz konusu ilmi faaliyetin, yalnızca fesahati konusunda kuşku duyulmayan söz varlığı üzerinde icra edildiğini, bu niteliği haiz olmayan ya da ulaşılan gelen kaidelere aykırı düşen kullanımların ise standart dışı kabul edildiği vurgulanmalıdır. Kaynaklarda daha ziyade Abdullah b. Ebû İshak ile başladığı öne sürülen ve Ebû Amr Alâ ve İsâ b. Ömer es-Sekafî ile gelişerek devam eden bu araştırma tutumu, nahiv çalışmalarının metodolojik karakterinin oluşumunda belirleyici bir rol oynamıştır. Bu çalışmaların akabinde bir sonraki tabaka içerisinde özellikle Halîl b. Ahmed ve onu takiben talebesi Sîbeveyhi Basra nahiv çalışmalarının merkezi şahsiyetleridir. Bu süreçte incelenen nahiv kavramları ve meseleleri oldukça ayrıntılı bir birikim haline gelmiş, bağımsız alt başlıklar oluşmuş, pek çok konuda tartışmalar ve ihtilaflar yaşanmıştır. Bütün bu inceleme ve müzakerelerin amel teorisi çerçevesinde oldukça sistematik ve başarılı bir muhassalası Sîbeveyhi’nin günümüze ulaşan en eski nahiv eseri kabul edilen el-Kitâb’ında günümüze ulaşmış bulunmaktadır.

Basra’da ilk birkaç nesil boyunca sürdürülen dilbilim çalışmalarının bugün bilinen anlamda nahiv meselelerinden ibaret olmadığı, bunun dışında sarf, lügat, fonetik, edebiyat/belâgat, mesel, ahbâr (tarih) vb. alanlara dair konulara da nahiv kapsamında yer verildiği söylenebilir. Nitekim el-Kitâb, bu kapsamlı bakış açısını yansıtan bir içeriğe sahiptir. Sîbeveyhi’nin, Basra’da yaklaşık bir asırdır devam eden nahiv çalışmalarını belirli bir teorik çerçeve içerisinde sistematize etmesi ve bu konuda hayret uyandıracak bir başarı ortaya koyması el-Kitâb’ın sonraki birkaç asır boyunca Arap dilbilim çalışmalarını doğrudan etkilemesi hatta belirlemesi sonucu doğurmuştur. Nitekim Sîbeveyhi sonrası pek çok âlim el-Kitâb üzerine muhtelif formlarda çalışmalar yapmış, eserin muhtevası biçim, sunum ve üslûp bakımından yeniden ele alınmıştır. Bu süreçte, nahvin baştaki kapsamlı alanı giderek daralmış, önce gramerle doğrudan ilgisi bulunmayan alanlar dışarıda bırakılmış, akabinde Ebû Osman el-Mâzinî’nin (ö. 249/863) telif ettiği et-Tasrîf ile başlayan süreç sonunda, gramerin kelimenin biçimsel analizinin yapıldığı kısmı (sarf) ile sözdizimi ve i‘râb incelemesinin yapıldığı alan (nahiv) tefrik edilmiştir. Böylece sarf ve nahiv ilimleri günümüzde kullanıldığı anlamına kavuşmuştur. Ancak bununla birlikte pek çok klasik nahiv eseri, el-Kitâb’ın örnekliğini takip ederek, nahiv konularının akabinde sarf meselelerine de yer vermeye devam etmiştir.

Basralı dilcilerin, lügatin tespiti konusunda titiz davranıp yalnızca belirli şartları taşıyan kimselerden dilsel malzeme rivayetinde bulunmaları ve nahiv kapsamında sadece belirlenen bu malzeme üzerinde kıyas yaparak ulaşılan küllî kaidelere aykırı kullanımları standart dışı kabul etmeleri beraberinde bir takım sorulara ve tartışmalara yol açtı. Bu bağlamda gündeme getirilen en önemli konu, Basralı dilcilerin lügat tedvinindeki tutumları nedeniyle Arap dilinin söz varlığının önemli bir bölümünü göz ardı ettiği, bunun da dile ilişkin yapısal incelemelerde önemli boşluklara yol açtığı şeklindeki tezdir. Kûfeli dilciler tarafından dillendirilen bu ve benzeri eleştiriler, ilk nüvesi Basra’da atılan Arap dilbilim çalışmalarının başlangıcından yaklaşık bir asır sonra, yeni bir bakış açısının ortaya çıkışına yol açtı. Daha sonra Kûfe dil mektebi şeklinde adlandırılacak olan bu yeni yaklaşım, semâ‘ şeklinde adlandırılan nahiv usulü kaynağının kapsamını genişleterek, hangi bölgede ve şartlarda yaşarsa yaşasın bütün Arap kabilelerinden dilsel malzeme rivayetinde bulunma ve tespit edilen bu muazzam birikimin tamamını nahiv çalışmalarına dikkate alma yolunu tutmuştur. Böylece nahivde kullanım alanı açısından kıyas da hiç olmadığı kadar genişlemiştir. Kûfe’deki dil çalışmalarının Kisâî ve Ferrâ‘ ile birlikte sistematik bir hüviyet kazandığı kabul edilir. Her iki dil mektebi de semâ‘ ve kıyas olgularına dayalı olsa da, Basralı dilciler belirli şartlar öne sürerek semâ‘ı sınırlandırmış ve daha çok derlenen dil malzemesi üzerinde yapılacak teorik çalışmanın niteliğine yoğunlaşmıştır. Kûfeli dilciler ise nahiv düşüncesi ve istidlalinin niteliğinden ziyade işitilen söz varlığı üzerinde yoğunlaşmıştır. Basra nahvi, aklî/teorik yapısı itibariyle daha güçlü olduğundan, Arap dilbilim geleneğinde hâkim olan tutumu oluşturur. İki yaklaşım arasındaki yöntem, mesele, hüküm ve terminoloji farklılıklar sonraki süreçte en yetkin örneklerinden birini Ebü’l-Berekât Kemâlüddîn el-Enbârî’nin (ö. 577/1181) el-İnsâf başlıklı meşhur çalışmasında gördüğümüz müstakil metinlere konu olmuştur.

Basra ve Kûfe mekteplerinin birbirilerinden görece bağımsız iki zümre şeklinde ortaya çıkışı, daha önce Basra’da aynı ilmî ortam içinde görülen nahiv tartışmalarının çok daha derinlikli ve hararetli bir şekilde artarak sürmesine yol açtı. Önceleri Kûfeli Ebû Ca‘fer er-Ruâsî (ö. 187/803) ile Basralı Halîl b. Ahmed (ö. 175/791), Alî b. Hamza el-Kisâî (ö. 189/805) ile Sîbeveyhi (ö. 180/796) arasında görülen tartışma ortamı Ferrâ’nın görüşlerini benimseyen Ebü’l-Abbâs Sa‘leb eş-Şeybânî (ö. 291/904) ile Sîbeveyhi’nin çalışmalarına dayanan Ebü’l-Abbâs el-Müberrid (ö. 286/900) arasında zirve noktasına ulaşmıştır. Nahvin olgunlun evresini oluşturan bu dönemde âlimler mensubu oldukları geleneklerde yapılan önceki çalışmaları şerh, ikmal ve ihtisar etmiş, daha önce yapılan tanımları gözden geçirmiş ve çeşitli nahiv terimleri için yeni tanımlar teklif etmişlerdir. Bu nedenle üçüncü hicrî asır nahiv ilminde bir yandan genel olarak disiplinin öte yandan Basra ve Kûfe mekteplerinin iç bütünlüğü ve düzeninin olgunlaştığı dönemi temsil eder.

Hicrî üçüncü asrında sonlarına gelindiğinde Basra ve Kûfe şehirlerinde yaşanan siyasi ve sosyo-ekonomik karışıklıklar ve Abbâsî hilâfet devletinde yeni merkez olarak Bağdat’ın öne çıkması neticesinde dilci ve ediplerin önemli bir bölümü Bağdat’a yönelmiş bulunuyordu. Nahiv çalışmaları bir önceki dönemde olgunluk devresini tamamlamış, buna bağlı olarak taraflar arasında süren hararetli tartışma nispeten yavaşlamaya, zaman içerisinde sönmeye yüz tutmuştur. Arap dilbilim çalışmalarının bu evresi, bir önceki asırda yoğun şekilde hissedilen ve belli ölçüde mezhep taassubuna dayalı bu tartışmalar yerine âlimlerin kendilerini belirli bir geleneğe her bakımdan uymak zorunda hissetmedikleri, aksine geçmişten gelen ilmi birikimi olabildiğinde ayrıntılı şekilde eleştirip şahsi görüşleri çerçevesinde tercihte bulundukları bir dönem olmuştur. Bununla birlikte daha önce vurgulandığı üzere dilbilim çalışmalarında baskın olan tutum halen Basra ekolüdür. Öte yandan bu dönemin yalnızca Arap dilbilim geleneği açısından değil, bir bütün olarak İslâm düşünce tarihi bakımından da en dikkat çekici tarihi olgusu ise, din-felsefe ilişkisi başlığı altında düşünebileceğimiz nahiv-mantık tartışmasıdır. Antik felsefe ve bilim mirasının tercümeler yoluyla İslâm dünyasına intikaliyle birlikte hicrî dördüncü asır Bağdat’ında belirli bir zümre halinde ortaya çıkan mantıkçılar, dilcilere/nahivcilere yoğun eleştiriler yöneltmiş, bu durum Müslüman âlimler arasında muhtelif reaksiyonlara ve bazı tartışmalara sebep olmuştur. Bu tartışmaların bir grup entelektüelin de hazır bulunduğu en meşhur örneği, dönemin en seçkin mantıkçısı Ebû Bişr Mettâ b. Yunus (ö. 328/940)  ile nahivci Ebû Said es-Sîrâfî (ö. 368/979) arasında vezir İbn Furât’ın sarayında gerçekleşmiştir. Mantıkçıların öne sürdükleri tezlerin başında dilcilerin lafzı, kendilerinin ise anlam olgusunu incelediği, anlamın belirli bir toplum ve kültüre özgü olmayıp bilakis insan zihninin evrensel düşünme ilkeleriyle ilgili olması, buna karşın lafzın sadece o dili konuşan insanları ilgilendirmesi nedeniyle mantık sanatının nahivden üstün olduğu iddiası gelmektedir. Buna mukabil dilciler ise, her ne kadar belirli bir toplumun muvazaasına bağlı olsa da nahiv incelemesinin esas itibariyle dili oluşturan lafızların konuşma ve yazıda anlamlı bir bütün oluşturmasını mümkün kılan yapıyı makul bir biçimde incelediğini öne sürmüştür.  Yaşanan bu sürecin her iki disiplin açısından da sonuçları olduğu söylenebilir. Mantıkçılar özellikle Fârâbî’den (ö. 339/950) itibaren dil ilimlerine daha yakın bir alaka gösterip anlam incelemesi açısından konumunu takdir etmişler, dilciler ise nahiv incelemelerinde kavramların tanımlanması, meselelerin taksimi, bir düşünme biçimi olarak kıyasın kullanımı vb. bakımlardan mantık sanatının sunduğu imkânlardan yararlanmışlardır. Nitekim bu süreçte İbnü’s-Serrâc (ö. 316/929), ez-Zeccâcî (ö. 337/949), Rummânî (ö. 384/994), Ebû Ali el-Fârisî (ö. 377/987), İbn Cinnî (ö. 392/1002) gibi nahiv âlimlerinin çalışmalarında Arap dilbiliminin makul yapısının ortaya çıkarılması ve gramer mantığının inşası istikametinde yoğun bir telif gayreti görülür.

İslam Düşüncesinde Dil Felsefesinin Teşekkül Dönemi

Felsefe tarihinde dil felsefesinin başlı başına bir alan olarak ayrışması ve genel felsefenin baskın bir disiplini haline gelişi on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren kendini gösterir. Geleneksel metafiziğin Kant sonrası süreçte uğradığı yıkım, çağdaş Batı felsefesinde dil gerçeğinin adeta yeniden keşfine ve felsefe yapabilmenin yeni bir imkânı olarak dil felsefesinin öne çıkmasına yol açmıştı. Nitekim Batı felsefesinin son yüz yılında varlık ve bilgi felsefesinin konuları ağırlıklı olarak dil olgusu üzerinden tartışılmış, bu tartışmalar insan ve toplum bilimlerindeki akımlara da kaynaklık etmiştir. Felsefe tarihinin çağdaş döneminde dil felsefesi yararına gerçekleşen kırılma geçmişteki dil incelemelerine yönelik ilgiyi arttırsa da, İslâm dilbilim ve dil felsefesi tarihi bu ilgiden hak ettiği payı almamıştır. Mevcut ikincil çalışmaların kemiyet ve keyfiyetçe yetersizliği, bu alandaki birikim hakkında konuşmayı güçleştirmektedir. Şu bir gerçek ki, klasik bilimler tasnifinde sınırları belli ve adı konulmuş bir “dil felsefesi” alanı bulunmamaktadır. Şu halde öncelikle, bugün dil felsefesi alanında incelenen konuların geçmişte hangi bilimlerde, hangi bağlamlarda ve nasıl ele alındığı açığa çıkarılmalıdır. Gelecekte İslam düşünce tarihi ile süreklilik içerisinde işleyen bir dil felsefesi alanından bahsedilecekse, geçmişte dilbilim, edebî eleştiri, belagat, kelam, mantık, felsefe, fıkıh usulü, tasavvuf gibi farklı disiplinlerde ve bunların buluşma noktalarında ele alınan dile dair meselelerin dil felsefesinin ilgileri açısından irdelenerek bu alanda terkiplere ulaşılması gerekmektedir. 

İslâm bilim tarihinde bu yöndeki ilk belirgin çaba, Basra-Bağdat mektebini izleyen bir dilbilimci ve belagat biliminin kurucu isimlerinden biri olan Abdülkâhir el-Cürcanî (ö. 471/1078-79) tarafından ortaya konmuştur. O, dilbilim ve belagat alanındaki eserlerinde ortaya koyduğu terkipçi yaklaşımla nahiv, mantık, kelam, edebi eleştiri ve belagat bilimlerinin buluşma noktasında, çağdaş dil felsefesi algısına oldukça yakın olan yeni bir disiplinin –her ne kadar bunun adı konmasa da- temellerini atmıştı. İslam bilim tarihinde bağımsız bir dil felsefesi alanına giden yolda bir milat alınacaksa, Abdülkâhir el-Cürcânî ismi bunun için en uygun seçim olacaktır. Bir benzerlik kurmak gerekirse, Gazzalî ve Fahreddin Râzî gibi isimlerin kelâm-felsefe alanında gerçekleştirdikleri kırılmanın dil felsefesi alanındaki bir benzeri, Abdülkâhir el-Cürcani ve takipçileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Şu halde başlangıçtan Cürcânî’ye kadar geçen dört asırlık süreç dil felsefesini ilgilendiren birikimin teşekkül evresi olarak, Cürcânî ve sonrası ise terkip ve gelişim evresi olarak düşünülebilir. Aşağıda dil felsefesi birikiminin teşekkül evresine değinilecektir. Bu evrede karşımıza dilbilim, mantık, felsefe, kelam ve fıkıh usulü alanlarına yayılan geniş bir yelpaze çıkar. 

İslâm tarihinde dil incelemelerinin geçmişi I/VII. yüzyıla kadar gider. Arap olmayan unsurların İslâm’ı kabul etmeleriyle birlikte vahiy dili olan Arapçanın gramer hatalarından korunması önem arz etmiş ve Arap dili cümle yapısına dair temel ayrımları Hz. Ali’den (ö. 40/661) öğrendiği rivayet edilen Ebu’l-Esved ed-Düelî (ö. 69/688) Arapça gramerinin (nahiv) bilimleşme sürecini başlatmıştır. Çok geçmeden Halil b. Ahmed (ö. 175/791) ve öğrencisi Sîbeveyh (ö. 180/796) gibi dilcilerin çalışmalarıyla artık dil, belli kurallara bağlı olarak işleyen yapısal bir bütün olarak görülmeye başlanmıştı. Basra, Kûfe ve Bağdat çevrelerinde oluşan dil mekteplerine mensup dilciler bir yandan Arap dilinin ses sistemi ve kelime yapısını çözümlerlerken öte yandan cümle yapısı seviyesindeki dil olgularını âmil nazariyesi çerçevesinde en ince ayrıntısına kadar incelemişlerdir. Kutrûb (ö. 206/821), Ahfeş-i Evsat (ö. 211/826), Ebû Ömer Cirmî (ö. 225/840), Ebû Osman Mâzinî (ö. 249/862), Ebu’l-Abbâs Müberrid (ö. 286/899), Ebû İshak Zeccâc (ö. 311/923), Ebû Bekr b. Serrâc (ö. 316/928) gibi Basra nahiv mektebine mensup nahivcilerin Sîbeveyh’in el-Kitâb’ı çerçevesindeki tedris ve tedvin faaliyetleri İslâm dilbilim geleneğinin ana güzergâhını oluşturmuş, bunların ardından IV/X. yüzyılda Ebu’l-Kasım Zeccâcî (ö. 337/949), Ebû Said Sîrâfî (ö. 368/979), Ebû Ali Fârisî (ö. 377/987), Ebu’l-Hasen Rummânî (ö. 384/994) ve Ebu’l-Feth İbn Cinnî (ö. 392/1001) gibi isimlerin eserleriyle dilbilim; mantık, kelâm, fıkıh usûlü gibi bilimlerle de etkileşim içerisinde olgunlaşma dönemini yaşamıştır. Bu parlak yüzyıl, teknik dil analizleriyle ilgilenen dilbilimcileri dile dair felsefî meselelerle yüzleşmeye sevk eden nahiv-mantık karşılaşmasına sahne olması açısından bizi özellikle ilgilendirir. Dilbilimciler dili en geniş anlamıyla gramer ile sınırlı bir çerçevede incelerken, felsefeci-mantıkçılar aynı olguya kendi uzmanlıkları açısından bakıyorlardı. 

II/VIII. yüzyılda başlayan tercüme faaliyetleriyle birlikte eski Yunan felsefe-mantık birikimi İslâm coğrafyasına aktarılmış ve zamanla mevcut bilim zümrelerine felsefeci-mantıkçılar da eklenmiştir. Doğal olarak, eski Yunan mirasını tevarüs etmekte bir sakınca görmeyen bu yeni zümrenin mensuplarıyla İslam vahyinin etkisiyle ortaya çıkmış olan bilimlere uğraşan kesimler arasında gerilimler yaşanmıştır. Bunların belki de en çarpıcı olanı nahivcilerle mantıkçılar arasındakidir. Filozof Ebûbekir Râzî’nin (ö. 313/925) bilgi ve hikmetin ancak nahiv, şiir ve fesâhat olduğunu zanneden bir kesimin varlığından bahsederek Yunan bilimleri hesabına bunları eleştirmesi, bu karşıtlığın ilk açık işaretlerindendir. Bu karşıtlık Mettâ b. Yûnus (ö. 328/940) ve öğrencisi Yahyâ b. Adî (ö. 364/974) ile birlikte yeni bir boyut kazanır. Mantıkçı Mettâ ile nahivci Sîrâfî (ö. 368/979) arasında Büveyhî veziri İbn Furât’ın huzurunda geçen tartışmanın kayıtları, iki tarafın argümanları hakkında önemli bilgiler vermektedir. Mantıkçıları temsil eden Mettâ, irabın bir lafız olgusu ve nahvin de bir dilin lafızlarına dair bir inceleme olduğunu, buna karşılık Aristoteles mantığının tümel anlamları ve evrensel dili konu edindiğini savunmuştur. Sîrafî ise dilin yapısal niteliğine dikkat çekerek nahivdeki incelemenin lafızlara yani ağızdan dökülen seslere dair bir inceleme olmadığını, bilakis akıl ile birlikte düşünüldüğünde, Aristoteles mantığının işlevini gören fakat onun da ötesine geçen bir yöntem arz ettiğini savunmuştur. Kayıtların tarafsızlığına güvenilirse, bu tartışma genç Sîrâfî’nin ihtiyar Mettâ karşısındaki açık üstünlüğüyle neticelenmiştir. Daha sonra Mettâ’nın öğrencisi Yahya b. Adî mantık ile nahiv ayrımına dair bir risale kaleme alarak burada irabın bir lafız olgusu ve nahvin de lafızlara dair bir bilim olduğunu, buna karşılık tümel anlamların, evrensel bir bilim olan mantıkta ele alındığını savunacaktır. Mettâ’nın diğer bir öğrencisi ve İbn Adî’nin hocası olan Ebû Nasr Fârâbî (ö. 339/950) ile bu son ikisinin öğrencisi olan Ebu Süleyman Sicistânî (ö. 391/1001 [?]) ise nahiv-mantık tartışmasında arabulucu bir rol üstlenmişlerdir. Bunlar dilsel yapılara yönelik nahiv incelemesine evrensellik kapısını bütünüyle kapatmıyorlardı. Burada İslâm felsefesinin, İslâm bilim tarihinde dil felsefesi konularının tartışıldığı önemli bir mecra olduğuna dikkat çekmeliyiz. Özellikle Farâbî ve İbn Sînâ gibi filozofların eserlerinde dilin kökeni, adlandırma, dilin ontolojik yapısı, lafız-anlam ilişkileri, dilin hitabî özellikleri gibi meseleler tartışılmıştır. Fakat şu bir gerçek ki, tıpkı Yunanlı selefleri gibi bu filozoflar da, dil felsefesinin konularını varlık ve bilgi felsefesi konularının bir tamamlayıcısı olarak ele alıyorlardı. Dili başlı başına bir varlık düzlemi olarak ele almalarını gerektirecek bir vasatın yokluğunda onlar için dil, dıştakinin bir temsili ve mantıksal olanı müşahhas ve iletilebilir hale getiren bir araç olarak değerliydi. İslâm felsefesinin bir parçası olarak ortaya konan dil felsefesi mirası bugün, çağdaş birçok dil felsefesi nazariyesinin kökenlerini eski Yunan’da bulabildiği gibi, yeni terkip ve yaklaşımlara kaynaklık edebilecek mahiyettedir. 

İslam bilim tarihinin erken dönemlerinde dil felsefesini ilgilendiren konuların tartışıldığı diğer bir mecra kelam ilmi olmuştur. Dil ve sözün hakikatine dair Mu‘tezile ile Eş‘ariyye arasında geçen uzun soluklu tartışma dil felsefesi için önemli veriler arz eder. Savundukları ilahî söz nazariyesinin bir gereği olarak Mu‘tezile, beşerî sözü insanın dil organıyla işlediği bir fiil, işitme duyusu ile algılanan ses türünden bir araz ve lafızların belli bir dizimi olarak değerlendirmiştir. Bu söz algısı onları araçsal ve mütekabiliyetçi bir dil algısına götürmüştü. Örneğin Kadı Abdülcebbâr’a göre insan, sahip olduğu ilim, irade, kudret gibi arazlar sayesinde verili bir dilden bağımsız olarak düşünür –ki zihinde bir söz varlığı bulunmamaktadır- ve zihinde oluşan düşünceleri, gerçekliğin bir temsilini vermek üzere oluşturulmuş olan dili kullanarak iletir. 

Öte yandan Eş‘arîler, kendi ilahi söz nazariyelerinin bir gereği olarak sözün zihinde bir gerçekliği bulunduğunu savunmuşlar ve bu çerçevede dil/gramer-düşünce ilişkisi konusunda farklı bir anlayışı benimsemişlerdir. Onların Mu‘tezile karşıtı söz anlayışı, araçsal ve mütekabiliyetçi dil anlayışlarına giden yolu kapatıyordu. Nitekim Eş‘arî bir nahivci olarak Abdülkâhir Cürcânî, nahivcilerin irab anlayışı ile Eş‘arîyye’nin kelâm-ı nefsî nazariyesini terkip ederek lafızcılık karşıtı bir dil ve söz anlayışı ortaya koyacak ve böylece İslâm bilim tarihinde dil felsefesinin temellerini de atmış olacaktır. 

Erken dönem İslâm bilim tarihinde dil felsefesini ilgilendiren birikimin diğer bir ayağı kendini fıkıh usulü alanında göstermiştir. Bu alanda dinî metinlerin anlaşılması bağlamında ortaya konan elfâz ve delalet bahisleri, dil felsefesinin dil kullanımı ve dilsel delalet gibi konularında geniş bir malzeme sunar. Bu malzeme dil felsefesi açısından işlenmeyi ve problematik hale getirilmeyi beklemektedir. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir husus, Abdülkâhir Cürcânî ve onun izinde gelişen dil felsefesi geleneğinin fıkıh usulünden ziyade nahiv, belagat ve kelam alanlarında kökleştiğidir.

Teşekkül Döneminde Tasavvuf

En genel tanımıyla tasavvuf, İslâm’ın deruni yaşantı biçimi ve ahlâkı olarak tarif edilebilir. Bir ilim olması bakımından ise tasavvuf, konusu hâl veya ahlâktaki değişim, meseleleri haller ve makamlar, yöntemi ise kalp tasfiyesi ve istinbat olan bir dinî ilimdir. Tasavvufun bu iki türlü tanımı, başlarda “bireysel bir ahlâkî tavır” iken zaman içinde hem kendi içindeki bozulmalara, hem de çevresindeki entelektüel yapılara karşı geliştirdiği tepkisel yaklaşım sayesinde sistematik bir disipline dönüşmesinin sonucudur. Bu yönüyle tasavvufun teşekkül dönemi, toplumsal hayattaki kimi bozulmalara tepki göstererek nevi şahsına münhasır bir dinî hayatı tercih eden ilk zâhidlerin görüldüğü I./VII. yüzyılın ortalarından başlayan ve çeşitli safhalardan geçerek Gazzâlî’ye kadar (ö. 505/1111) ulaşan yaklaşık beş asırlık süreci ifade eder.

Bu dönem, tasavvufun gelişimini etkileyen başlıca iki karakteristiğe sahiptir: Birincisi tefsir, fıkıh, hadis ve kelâm gibi dinî ilimlerin temel tartışmalar ve literatür bakımından teşekkülünü tamamladığı canlı ve zengin bir entelektüel çevre. İkincisi ise hem Emevîler hem de Abbâsîler devrinde siyasi sınırların sürekli genişlemesini sağlayan ilerleme politikasına bağlı olarak bir yandan toplumsal refahın ve bireysel zenginleşmenin artışı bir yandan da farklı din ve geleneklerden insanları İslâm toplumuyla kaynaştıran yeni şehirlerin kurulmasıyla meydana gelen kültürel çeşitlilik. Bu şartlar altında tasavvufun teşekkülüne zemin hazırlayan temel sorun şeriat-hakikat ilişkisi sorunuydu. Bu sorun, biri tasavvufun Ehl-i sünnet’in fıkıh-kelâm kanadına bağlı bir dinî ilim olarak savunulmasını sağlayan meşruiyet tartışmalarına; diğeri tasavvufun sahih biçimine yönelik sınırların Ehl-i sünnet dünya görüşüne göre tespit edildiği bir kimlik mücadelesine kaynaklık etti. Bu süreç temelde üç aşama geçirmiştir: Öncelikle dinî hayat ve dinî düşünce alanındaki bozulmalara yönelik bir eleştiri olarak gelişim gösteren tasavvuf; sonra çeşitli nazarî eğilimlerin görüldüğü bir disiplin olarak din ilimleriyle kriz yaşamış ve daha sonraki süreçte bu kriz, şeriat-hakikat ilişkilerinin tesis edilmesini savunan bir uzlaşı söylemiyle aşılmaya çalışılmıştır.

Mükellefiyet Tanımının İkmali: İslâm’ın Derunî Boyutu Olarak Tasavvuf

Emevî hâkimiyetinin (41-132/661-750) başlangıcından itibaren, İslâm toplumunda ilk ihtilafları doğuran siyasi gelişmelere, bu ihtilafların içerisinde yer almak istemeyen ve böylece pasif bir duruş sergileyen bireysel tepkiler eşlik etti. Temel dinî yükümlülüklerini yerine getirmekle yetinmeyip daha derin bir manevî yaşantı sürdürmek isteyen bu kimselerin gözünde, yöneticilerin ve diğer devlet yetkililerinin zenginleşme ve dünyevileşmeye yönelik hırsları, Hz. Peygamber’den itibaren İslâm’ın temel prensiplerinden kabul edilen zühd ve kanaatin terk edilmesi anlamını taşıyan bir yozlaşma işaretiydi. Bu yozlaşmaya karşılık zühhâd, nüssâk ve ubbâd, seyyâhûn ya da fukarâ gibi isimler verilen bu kimseler, tepkilerini, hem zühdle ilgili hadislerden beslenerek eleştirel söylemleriyle hem de son derece sade ve gösterişsiz elbiseler giyerek gösterdiler. Daha sonraki süreçte “yün giyenler” (sûfiyyûn) lakabı, bütün bu farklı zümreleri tanımlayan genel bir isimlendirme kabul edildi.

Tasavvufun gelişimini farklı din ve kültürlerin etkisine bağlayan ve hemen hepsi XIX. yüzyıldaki oryantalist çalışmalardan beslenen kimi yaklaşımlar, artık günümüzde, “etki iddiası öne sürmenin kolay, fakat mesnet bulmanın son derece güç olduğu” bir araştırma alanı olarak görülür. Fakat –her ne kadar bazıları İslâm’a yönelik art niyetlerin ürünü olsa da- bu iddiaları, İslâm’ın ilk yarım asırda kaydettiği muazzam siyasi genişlemenin doğal sonucu olarak görmek gerekir. İslâm, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve İran havzasına yerleştiğinde, sadece yönetim kabiliyetiyle değil, aynı zamanda entelektüel bakımdan dünyaya söyleyecekleriyle de bu havzalardaki kadim kültür ve geleneklerle hesaplaşmak durumundaydı. 

Bu nedenle tasavvufun yaygınlaşmasında, İslâm’daki ilk siyasî ayrılıkların tetiklediği entelektüel tartışmaların önemli bir rol oynadığı unutulmamalıdır. Çeşitli fırkalar ve kelâm ekollerince imanın mahiyeti, mümin kim olduğu, büyük günah sahibinin durumu gibi konular etrafında gerçekleştirilen iman-amel tartışmaları, bir bütün olarak erken dönem tasavvuf düşüncesine de hâkim olan ya da tasavvuf metinlerinde farklı kavram ve söylem biçimlerinde takip edilebilen temel sorun olarak kabul edilebilir. Başka deyişle tasavvuf, Müslümanlar arasında bilgi ve ahlâk arasında zorunlu bir bağ gören “derin dindarlık” taraftarı bir zümrenin iman-amel tartışmalarına verdiği cevap olarak gelişim göstermiştir. Hem imanın mahiyeti hem de insanın iman karşısındaki sorumlulukları çerçevesinde yürütülen bu tartışmalar esnasında, özellikle bir kavram, fıkıh ve kelâm gibi disiplinlerinin gelişimine yön verecek ölçüde önem kazanmıştı; teklif. Teklif ya da mükellefiyet, dinî ilimlerin insan anlayışlarının merkezinde yer alan bir kavram olarak, insanın Allah tarafından çeşitli eylem ve tutumlarla yükümlü kılınan bir varlık olduğu düşüncesinin sonucuydu. Bu kapsam dâhilinde dinî ilimler ise bireyin Allah’a ya da diğer insanlara karşı sorumluluk ve yükümlülüklerinin ele alındığı disiplinler olarak tebarüz etmiştir. Tasavvufun yaygınlaşmaya başladığı süreçte her bir ilim mükellefiyetin farklı boyutlarını mesele haline getiren uzmanlık alanlarına ayrışmıştı. Kelâm disiplini, teklifin tarifi, kapsamı ve uhrevî hayattaki uzak sonuçlarıyla ilgili teorik sorunların çözümüne odaklanırken; fıkıh disiplini, mükellefiyetin hâlihazırdaki bireysel ve sosyal hayatımıza yansıyan formel ve normatif yönünü açıklığa kavuşturma çabasının ürünüydü. 

İlk zâhid ve sûfîlerin gözünde bu ayrışma, dini anlamaya yönelik bütün avantajlarına rağmen, çok önemli bir soruna da yol açmıştı; dinî düşünce ile dinî hayat arasındaki bağın zayıflaması. Kelâm tarihinden aşina olduğumuz üzere, amelin imana dâhil olup olmadığı, hangisine sahip olmanın daha önem arz ettiği veyahut iman veya amele “sahip olmanın” ne anlama geldiği ile ilgili sayısız görüş ayrılığı meydana gelmişti. Fıkıh disiplininin sağladığı bakış açısını dinî hayat için yeterli gören bir birey, ibadetlerin sadece biçimsel koşullarını yerine getirmekle bu ibadete ilişkin mükellefiyetin tamamlandığını öne sürebilirdi. Sûfîlere göre ise din, bu şeklide bir parçalılığa asla müsait olmadığı gibi Hz. Peygamber ve ashabının zihninde böylesi bir ayrışma müşahede edilemezdi. Tasavvuf metinlerinde özellikle ilk asrın sonlarına kadar yaşayan sahabelerden ya da Hz. Peygamber ve sahabeler devrine yetişen üçüncü nesilden rivayetler nakledilmesi, başka her şeyden çok, dindarlık anlayışındaki bu çarpıcı bölünmüşlüğe yönelik şaşkınlığı öne çıkarma amacına matuftur. 

Dolayısıyla sûfîler, dinî hayat ve dinî düşünce, ya da entelektüel çaba ile pratik yaşam arasındaki irtibatın yeniden tesis edilmesini temel eleştiri ve kaygı noktası olarak öne çıkardılar. Basit bir şekilde ifade edilirse onlar, dinî ilimler inanç ve ibadet alanlarında gelişim gösterirken ahlâk alanının “sahipsiz” bırakıldığını düşünmüşlerdi. Zühd tavrının dünyadan uzaklaşma anlamına geldiği kadar ahiret hayatına katkı sağlamayan ilmî çalışmalardan uzak durmak anlamı da içermesi bu yüzdendir. Hicrî ilk iki asırdaki zâhid ve sûfîler, ilim çevrelerinde görülen bozulmaları eleştirirken, bilgili olmak ile ahlâklı olmak arasındaki uçuruma dikkat çekmişler ve kişinin ahlâkında olumlu yönde bir yetkinleşmeyi temin etmeyen entelektüel çabayı “faydasız” saymışlardı. Bu bakımdan nefsî arzulara gem vurarak ahlâklanmayı temel koşul olarak gören tasavvuf, yaklaşık bir asır içinde göstereceği gelişim sayesinde, din anlayışında gözlemlenen bu bölünmüşlüğü ortadan kaldıran ve bütünlüğü tesis edecek olan “ikmal edici disiplin” olma iddiasıyla yaygınlaşmaya başladı. Bu süreç mükellefiyetin yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir. Tasavvufun yaygınlaşmasıyla mükellefiyet, sadece inanca konu olan teorik kabuller ya da ibadetlerin biçimsel kurallarıyla sınırlı bir durumu değil, bu iki alanın bireysel ahlâklanmayı da temin edecek tarzda işlevsel kılınması şeklinde tanımlanmış oldu. Bu bakımdan tasavvuf, bu iki alandaki çabalara “alternatif” olarak değil, onları tamamlayan bir bakış açısı sağlayarak İslâm toplumunda var olmuştur. Başka deyişle sûfîlerin görüşünde İslâm, bireyin, öncelikle Allah’ı tanıyan, sonra O’nunla kuracağı ilişkinin formel yapısını öğrenen ve nihayet bütün bir iç ve dış hayatı buna göre tanzim eden bir mükellefiyetler manzumesi önermektedir ve bunların birini diğerine feda etmek mümkün değildir.

Bu bakış açısı, hicrî ilk asırdan itibaren, bilhassa Irak havzasında kurulan ilk şehirlerde pek çok âlim, zâhid ve sûfînin öne çıkmasını sağladı. Basra’da hem ihlaslı dindarlığıyla hem de vaazlarında toplumdaki bozulmalara yönelik eleştirileriyle öne çıkan Hasan-ı Basrî (ö. 110/728) sonraki dönemlerde, başka dinî ilimlerde olduğu gibi, mutasavvıflar tarafından tasavvufun da ilk temsilcilerinden biri sayılmıştır. Hasan-ı Basrî, dinî mükellefiyet anlayışının merkezine korku ve hüzün kavramlarını yerleştirmişti. Ona göre bir Müslümanın kulluk eylemlerine yön veren saik, ahiret hayatında karşılaşmayı umduğu güzel son veya kaçınması gereken kötü akıbet olmalıdır. Nitekim dinî teklife ve ilim hayatındaki bozulmalara bakışı, meşhur “fakih” tanımında son derece açıktır: “Fakih, dünyaya değer vermeyen, ahirete yönelen ve dinî yükümlülüklere karşı basiretli olan kişidir.” Bu tanım, pek çok yönden Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) “fıkıh” tanımına benzer ve temelde biçim ve öz kısımlarına ayrıştırılmayan bir dindarlık ve mükellefiyet anlayışı önerir. Hasan-ı Basrî’nin talebesi Abdülvâhid b. Zeyd (ö. yaklaşık 133/750), Abâdân şehrinde tasavvuf tarihinin ilk tekkelerinden biri olan ribatı kurdu ve burada zühdü öğütleyen vaazlar verdi. Kısa sürede burası hem sınırda cihada gelen zâhidler hem de sonraki dönem mutasavvıfları için bir cazibe merkezi haline geldi ve Hasan-ı Basrî’nin düşüncelerinin bu ribata gelen Müslüman zâhidler aracılığıyla İslâm coğrafyasının farklı bölgelerine intikal etmesini sağladı. Abdülvâhid’in talebelerinden Ahmed Huceymî ise Basra’daki ilk tekkeyi kurdu ve burası daha sonra Hasan-ı Basrî kolundan gelen mutasavvıflara mesken teşkil etti.

Abbâsîlerin (132-656/750-1258) iktidara gelmesinin ardından, sınır boylarındaki gazalara katılmak ve zühd hayatı yaşamak için yaşadıkları yerleri terk eden mutasavvıflarda II./VIII. yüzyılın ortalarından sonra büyük artış gözlenir. Belh’den çıkarak Ortadoğu’nun farklı merkezlerine seyahat eden İbrâhim b. Edhem (ö. 161/778), Abdullah b. Mübârek (ö. 181/797) ve Fudayl b. ‘İyâz (ö. 187/803) bu dönemde öne çıkan mutasavvıflardır. Güvenilir bir muhaddis de sayılan Abdullah b. Mübârek, günümüze ulaşan ilk Kitâbü’z-zühd’ün derleyicisi olarak zühd literatürünün, büyük hadis koleksiyonlarından ayrıştırılarak müstakil bir şekilde telif edilmesi geleneğinin önünü açtı. Zühd literatürü sonraki dönemde içerik, eleştirel söylem ve terminoloji bakımından tasavvuf literatürüne kaynaklık etmiştir. Kitâbü’l-cihâd’ında ise İbn Mübârek, yozlaşmış şehir hayatını terk ederek sınır boylarında cihada katılmayı yücelten bir yaklaşım savundu. Ayrıca bu dönemde Basra’da yaşayan ve ideal kulluk bilincinin ancak ilahi sevgiden kaynaklanan rıza ve ihlas ile mümkün olacağını savunan Râbia el-‘Adeviyye (ö. 185/801), zühd anlayışında yeni bir yaklaşımın temsilcisi olmuştur. II./VIII. yüzyılın son döneminde sûfîler arasında, helal ticaret imkânlarının ortadan kalkmasını ve tevekkül ilkesine aykırı olmasını gerekçe göstererek geçim için çalışmayı haram sayan ve bu nedenle şehirlerin terk edilmesini savunan görüşler dile getirildi. Bu anlayışla öne çıkan en önemli sûfî Şakîk-i Belhî (ö. 194/810) olmuştur. Bu durum, o güne kadar siyasî ya da ilmî herhangi bir otorite için tehdit teşkil etmeyen ve sosyal hayattaki bozulmalara tepki gösterseler bile yine de toplumsal birlikten ayrılmayan sûfîlerin, tevekkül ve kesb arasındaki ilişkiyi bozan bu aşırı zühd anlayışıyla ilk kez merkezî düşünceden ayrışması anlamına geliyordu. Bu nedenle sûfîler için artık temel sorun, zühd anlayışındaki bu aşırılıkları tashih ederek tasavvufun meşru ve sahih biçimini kazanmasını sağlamak ve toplumsal bütünlüğe tekrar dâhil olmaktı. III./IX. yüzyılın ilk döneminde başlayan bu “kriz” sürecinde sûfîler, toplumsal bozulmalarla ilgili eleştirel söylemlerini bu kez hem kendi içlerine hem de çeşitli nazarî konular etrafında dinî ilimlere yönelttiler ve bu şartlar tasavvufta çeşitli ekollerin doğmasını sağladı. Bu çerçevede III./IX. yüzyılda sûfîler arasında, aynı temel ilkeleri savunmaları bakımından aralarında hiçbir fark olmasa bile, merkez havzalarından hareketle takip edilebilecek iki ana akım revaç bulmuştu: Irak ve Horasan ekolleri.

Irak Havzasında Tasavvuf: Sûfîler Arasında “Ana Akım” Geleneğinin Belirginleşmesi

Irak merkezli anlayış, Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) ile başlayıp Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/910) zirvesine ulaşan akımdır. Tasavvuf metinlerinde “sahv ekolü” tabiriyle genellikle Irak havzasındaki sûfîlere atıf yapıldığı gibi, öncelikle Basra, Kûfe ama daha çok Bağdat, Mısır ve Suriye’de yaşayan belli başlı büyük sûfîler eliyle gelişim göstermesi ve tasavvufun sonraki dönemlerine etkisi bakımından “ana akım” olarak da tavsif edilebilir. Bu ekoldeki temel yaklaşım, tasavvufun kırsaldaki bireysel bir tavır olarak sınırlı kalmasından ziyade şehirde yaşanması gerektiğini savunmak ve bu minvalde tasavvuftaki aşırılıkları sünnî fıkıh-kelâm düşüncesiyle zapturapt altına alıp toplumsal kesimlerle uzlaşma zemini oluşturacak bir üslup kullanarak tasavvufu bir ilim sistematiği içinde yeniden ifade etmekti. İslâm toplumunda tasavvufun vazgeçilmez bir unsur olarak yerleşmesi, bu yaklaşımın bir sonucuydu ve Irak merkezli anlayış, tasavvuftaki “ana akım” olarak, hicrî IV. ve V. yüzyıllardaki şârih mutasavvıflar eliyle VII. yüzyıla kadar etkinliğini sürdürdü. 

Bu geleneğin ilk temsilcileri arasında Kûfe’deki meşhur zâhid Dâvûd et-Tâî’nin (ö. 165/781) müridi olan ve Bağdat’ta yaşayan Ma‘rûf el-Kerhî (ö. 200/815) dikkati çekerken, III./IX. yüzyılın başında Suriye havzasında yaşayan Ebû Süleyman ed-Dârânî (ö. 215/830), hem Hasan-ı Basrî’den intikal eden zühd anlayışını geliştirerek havf ve reca halleri etrafında dile getirdiği görüşleriyle Bağdat ekolüne etki etmiş hem de ahlâkî olgunlaşmaya engel teşkil ettiği gerekçesiyle evliliğe karşı çıkan tutumuyla şöhret bulmuştur. Bağdat’taki bir diğer önemli mutasavvıf, aslen Mervli olmakla birlikte hadis tahsili için uzun süre Irak ve Hicaz’da bulunan ve hayatının büyük kısmını Bağdat’ta geçiren Bişr-i Hâfî (ö. 227/842) idi. Bişr, zahirî ilimlerde uzmanlaşmanın, dinî hayattaki derinliği kaybetmesine neden olduğunu düşünerek ilim tahsilini bırakmış ve zühd hayatını benimsemişti. Sohbet ve vaazlarında, ihlas, riyadan arınma, ahirete fayda sağlamayan entelektüel uğraşlardan uzaklaşma gibi temalar üzerinde duran Bişr, bilhassa rıza, tevekkül ve vera‘ hakkındaki duyarlılığıyla tanınmıştır.

Tasavvufta temel ilke ve bakış açısındaki etkisi günümüze kadar süren “ana akım” geleneğin belirginleşmesinde en önemli başlangıç noktası, Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) idi. Basra’da doğan ve hayatının büyük kısmını Bağdat’ta geçiren Muhâsibî, Mu’tezile düşüncesiyle çok genç yaşta tanışmış ve Bağdat’taki ilim tahsili esnasında bu kelâm ekolünün en şiddetli muhaliflerinden biri olmuştu. Muhâsibî’nin tasavvuf düşüncesinin gelişimindeki önemi, onun Ehl-i sünnet kelâmının teşekkülüne etki eden bu yönüyle yakından ilgilidir. Her şeyden önce Muhâsibî, Mu’tezile’nin insan özgürlüğünü savunan yaklaşımının temelindeki “akıl” ve “aklın bilgi imkânları” konularındaki ısrarcılığına karşı çıkmıştı. Bu meyanda o, en önemli eserlerinden biri olan el-Akl risalesinde, aklın vahiy karşısında müstakil bir idrak ve bilgi edinme gücü olduğu fikrine karşı, kendisinden önceki selef âlimlerince dile getirilen görüşlerden istifade ederek akıl ve ahlâk arasında zorunlu bir ilişki olduğunu öne sürdü. Ona göre akıl, gelişip değişmeye müsait bir tabiat olarak vahiy ve dinî ahlâk aracılığıyla terbiye edilmediği sürece doğru bilgi veremez. Başka bir deyişle onun düşüncesinde ahlâklanmak, bilgilenmeyi önceler ve güzel ahlâk insana başka her şeyden çok, doğru düşünmeyi öğretir. Çünkü aklın temel işlevi kişiyi “menfaat” sahibi olabileceği şeye yönlendirmesidir, dinî ahlâk ise menfaatin ahiret hayatında ve Allah’a kullukta olduğunu söyler. Eğer akıl, bu bakış açısından hareket etmezse dünyevi ilgilere dalar ve bilgi imkânlarını, söz gelişi insanları tahakküm altına almak ya da günah olan başka işler için kullanabilir. Bu nedenle onun tanımında akıllı olmak, zeki, bilgili, başarılı ya da zengin olmak gibi insana toplumsal statü kazandıran nitelikleri ifade etmez. Bilakis bir insan ne kadar cömertse, ne kadar tevazu sahibiyse ya da ne kadar ihlaslı ise o kadar akıllıdır. Binaenaleyh, sûfîlerin “akıl karşıtı” bir zümre olduğu şeklindeki meşhur iddianın aksine Muhâsibî, tasavvufun vazgeçilmez bir şekilde akıl terbiyesi önerdiğini savunur. 

Muhâsibî’nin aklın işlevsel hale gelebilmesi için nefis terbiyesini zorunlu gören bu yaklaşımı, sırasıyla diğer ilimlere, çeşitli dindarlık eğilimlerine ve nihayet insanın bireysel ahlâklanma çabasına dönük bakışını da belirlemiş kabul edilebilir. Bu minvalde tartışmalarında ahlâk konularını ele almayan dinî ilimleri eleştiren Muhâsibî, en çok da kelâm ilmindeki “cedel” yöntemine karşı çıkar. Ona göre cedel, bilgiyi ortaya çıkaran bir yöntem olmak şöyle dursun, karşıdaki muhatabın tezlerini çürütmek için her türlü iddiayı öne sürmenin teşvik edildiği bir tartışma yöntemi olarak insanda kibir ve düşmanlık duygularını ortaya çıkarır ve onun statü arzusunu pekiştirir. Dolayısıyla ilim ve hikmetten beklenen fayda ve menfaatin bu yöntemle kazanılması mümkün değildir. 

Öte taraftan karşı uçta, bütün dikkatini derinlikli bir dinî hayata adamasına rağmen dinin geleneksel ilkeleriyle çelişen aşırı eğilimlere sahip zâhidler de Muhâsibî’nin tenkitlerinde yer bulur. el-Mekâsib adlı eserinde, tevekküle aykırı olduğu gerekçesiyle çalışarak geçim temin etmenin (kesb) “haram” olacağını öne süren Şakîk-i Belhî’yi eleştirir ve kesbin tevekküle aykırı olmadığını Hz. Peygamber ve sahabelerinin davranışlardan delillerle ortaya koyar. Aynı düşünceyle şehir hayatını terk ederek kırsal kesimlerde yalnız ve temel ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun şekilde yaşayan zâhidlerin de tutumlarını doğru bulmaz ve bir yönüyle onları şehre “geri çağırır.” Dolayısıyla tasavvufun kırsal kesimlerde gözlemlenen bireysel bazı tepkilerden ibaret görüntüsü, Muhâsibî sayesinde dönüşerek, şehirdeki canlı sosyal ve entelektüel hayatın içine katılan bir karakter kazanmıştır ki Irak havzasında bir “tasavvuf ekolü” oluşması en çok da bu yaklaşımın sonraki sûfîler tarafından benimsenmesi sayesindedir. 

Nihayet Muhâsibî, nisbesine de kaynaklık eden muhasebe terimi üzerinden insanın bireysel ahlâklanma çabasına yoğunlaşır. Tasavvuf düşüncesinde de en çok bu yönü öne çıkmıştır. Muhasebe, insanın her türlü düşünce, tutum ve davranışını ilahi rızaya uygun olup olmadığı konusunda sürekli kontrol etmesi esasına dayanan bir pratiktir. İnsan ruh/nefis ve bedenden oluşan bir varlıktır ve onun davranışlarına ruhi ya da nefsani güçleri yön verir. Ancak insanın tabiatında nefsani arzular o denli güçlüdür ki, ruhun etkinlik kazanıp bedeni yönetmesi ancak riyazet ve mücahede ile mümkündür. Nefis terbiyesi insana en gizli duygu ve düşüncelerinde bile ihlas ve samimiyet ilkesini ne denli kolaylıkla kaybedebileceğini gösterir ve bu hastalığın tedavisi için kişinin dikkatini toplamasına vesile olur. En meşhur eseri er-Ri‘âye li hukûkillâh, bu temel düşüncenin işlendiği ve “riya” kavramından hareketle İslâm dindarlığının nasıl olması gerektiği üzerine güçlü psikolojik tahlillerin yer aldığı önemli bir tasavvuf klasiğidir. Hâsılı, Muhâsibî sayesinde sûfîlerin şu temel düşünceye ulaştıklarını öne sürebiliriz: Şehirde yaşanması gereken bir hayat tarzı olarak tasavvuf, hem irade terbiyesi, ama en az bunun kadar önemli olmak üzere, hem de bir zihin terbiyesi işidir.

Mısır’da yaşayan Zünnûn el-Mısrî (ö. 245/859), duyarlılıkları açısından Muhâsibî’den çok farklı bir çizgide değildi. Zünnûn, tasavvuftaki haller ve makamlardan bahseden ilk sûfîlerden biri olarak kabul edilir ve temel düşüncesi tasavvufun “marifet”, yani bir bilgilenme eylemi olduğu yönündedir. Ona göre nefsi çeşitli riyazet ve mücahede usulleriyle terbiye etmek marifete ulaşmanın ve Allah’a vasıl olmanın tek yöntemidir ve bu süreç çeşitli aşamalardan geçerek mutlak tevekküle ulaşmakla mümkündür. Basra’da yaşayan ve bir dönem Zünnûn’dan ders alan Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (ö. 283/896) ise sürekli zikir ve katı riyazet anlayışının yanında Kur’an tefsirine yönelik yaklaşımlarıyla tanındı. Görüşleri kendisinden sonra teşekkül eden ve hem kelâm hem de tasavvuf konularında öne çıkan Basra merkezli Sâlimiyye ekolü tarafından takip edilmiştir. 

Muhâsibî’nin öğrencisi ve Bağdatlı meşhur sûfî Serî es-Sakatî’nin müridi ve yeğeni olan Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909) ise fıkıh ve kelâm gibi din ilimlerinde uzmanlaşmış bir mutasavvıf olarak tasavvufu, gayesi fena yoluyla tevhide ulaşmak olan bir disiplin olarak vaz etti. Bunu yaparken ezelî ahit ve misak teorisi adı verilen düşüncesiyle insanı insan yapan esas unsurun bedensel varlığını önceleyen ezelî ruhu olduğunu dile getirmiş ve tevhide ulaşmayı ezeldeki ilahi ahitleşmeye ve kulun “olmazdan önceki haline” tekrar dönmesi olarak tasvir etmiştir. Bu yaklaşımı pek çok sûfî tarafından dile getirilen bir düşünceye, din ilimlerinin kulluk eylemleri için genel-geçer bir maksat düşüncesinden yoksun olduğu fikrine dayanıyordu. Cüneyd bu maksadı “Hakk’ın tevhidine şahit olmak” şeklinde dile getirdi ve onun anlayışında tasavvuf, her şeyden önce, dinî ilimlerin “insan” anlayışını tashih/ikmal eden bir tavır ve dinî hayatın maksadını gerçekleştirmeye yönelik bir faaliyet olarak öne çıktı. Bu faaliyetin ilk adımı da İslâm’ın alamet-i fârikası olan tevhid inancını, zihnî bir kabul olmaktan çıkarıp dinî hayatın dinamik bir unsuru ve imanı da manevi terakkinin konusu haline getirmektir. 

Bu nedenle Cüneyd-i Bağdâdî temelde dinî ilimlerin otoritesini kabul etse bile bu disiplinleri bilhassa toplumsal ilişkilerde işlevsel olan bir hukuk alanının taşıyıcısı sayıp bireysel anlamda ahlâki yetkinleşmeyi ve dindarlıktaki maksada ulaşmayı ancak tasavvuf ile mümkün gören bir ara çözümü dile getirdi. Dinî ilimleri dikkate alan ancak tasavvufu en doğru yol olarak gören bu üslup III./IX. yüzyıl Bağdat havzasında büyük kabul görmüş ve Cüneyd’e onu bütün sûfîlerin otorite kabul ettiğini gösteren Seyyidü’t-tâife unvanının verilmesini sağlamıştır. Haddizatında bir sonraki asırda tasavvufun bir dinî ilim olarak tedvin edilmesini sağlayan bakış açısı Cüneyd tarafından dile getirilmiştir. Cüneyd, tasavvufun “Kur’ân ve sünnetle mukayyet bir ilim” olduğunu söylediğinde, onu bireysel ahlâklanma adına kişiden kişiye değişen gelişigüzel uygulamalar olmaktan çıkarıp naslara dayanan bir metin yorumculuğuna da dönüştürmüş oluyordu. Cüneyd’in yaklaşımları, fena ve bekâ hakkındaki görüşleriyle öne çıkan ve tasavvufi eğitimdeki en üstün halin kulluk yükümlülüklerinin yerine getirildiği beka makamı olduğunu savunan Ebû Sa‘îd el-Harrâz’ın (ö. 286/899) yanı sıra Amr b. Osman el-Mekkî (ö. 291/903), Ebû Hüseyin en-Nûrî (ö. 295/907), Ebû Bekir eş-Şiblî (ö. 334/946) gibi önde gelen mutasavvıflar tarafından takip edildi. 

Hayatının büyük bir kısmını Horasan’ın Tirmiz şehrinde geçiren Hakîm et-Tirmizî (ö. 320/932), tasavvufun dinî düşünce gelenekleri arasındaki yerinin belirlenmesine yaptığı katkı vesilesiyle bu yaklaşımın neşvünema bulduğu Irak havzasındaki anlayışın bir temsilcisi sayılabilir. Tirmizî nazarî yaklaşımlarını en sistematik şekilde dile getiren ilk mutasavvıflardan biri olarak, birincisi velâyet görüşü, ikincisi ise bilgi görüşü olmak üzere iki yönüyle tasavvuf düşüncesinde önemli bir figürdür. Hakîm et-Tirmizî’den önce velâyet düşüncesini andıran söylemler, ibadetlere sıkı sıkıya bağlı olan, güzel ahlâkın gereklilerine uyan, toplumda hüsnükabul gören ve “salih insan” kavramı etrafında toplayabileceğimiz birtakım nitelemelerle tanınan kişileri anlatıyor, sûfîler ise “ârif”, “muvahhid”, “vâsıl” ya da “sâdık” gibi terimlerle bu mertebeye atıf yapıyorlardı. Ancak Tirmizî’ye kadar bu düşünceler, sûfîler tarafından bir “velâyet teorisi” halinde ele alınmamıştı. Oysa tasavvuf, vazgeçilmez bir şekilde bir ahlâklanma süreci ve bu sürecin sonunda maksada ulaşma yolunu ifade eder. Tasavvufun maksadı, insanı Allah’a yakınlaştırarak onunla dost (velî) olmasını temin edecek bir yol çizmektir. Bu yakınlığın ölçüsü, tasavvuf düşüncesindeki en önemli kriz noktalarından birini teşkil eder: Nübüvvet ve velâyet arasındaki farkın belirsizleşmesi. Sûfîler belirli ahlâklanma ve bilgilenme süreçlerinden geçerek Allah’a ulaştıklarını öne sürdüklerinde, Allah’a vâsıl olan kişiyle peygamber arasındaki farkın ne olduğu sorusu gündeme geldi. Çünkü tasavvufu bir güç devşirmek için istismar eden kişilerin birtakım söylemleri, ikisi arasında herhangi bir fark olmadığını çağrıştırıyordu. Bu ise tasavvufun İslâm toplumunda yer edinmesini imkânsız hale getirecek bir krizdi. Hakîm et-Tirmizî bu krizi çözebilmek için, tasavvuftaki velâyet düşüncesinin temel ilkelerini, bu konuyla ilgili görüşleri hâlihazırda meşhur olan Mu’tezile ve Şîa’nın yaklaşımlarını dikkate alarak belirlemeye çalıştı. Mu’tezile ve başka birtakım fırkalara göre iman eden herkes velidir ve bu konuda Müslümanların bir kısmının ayrıcalık hakkı olamaz. Şîa ise tam aksine, velâyeti nübüvvet otoritesinin bir devamı olarak anlamış ve bu pâyenin yalnızca Ehl-i beyt’ten masum bir imama ait olabileceğini öne sürmüştü. Buna mukabil Tirmizî’ye göre iman eden herkes potansiyel olarak veli iken, bu potansiyeli bilfiil hale getirerek Hakk’a yakınlaşan bir “zümre” olması zorunludur. Çünkü müminler arasında ilahi hitabı anlamada ve gereklerini yerine getirmede farklılık ve derecelenmeler bulunur. Allah’a yakınlaşan bu zümre arasından bir kişi ise Allah’a en yakın kul veya en yetkin veli olabilir (hatmü’l-velâye). Bu kapsamda velâyet nübüvvete tabi olmayı anlatan bir pâyedir ve bir veli ancak peygambere ittibâ ettiği ölçüde bu pâyeyi koruyabilir. Hatmü’l-evliyâ adlı eserinde Tirmizî’nin Mu’tezile ve Şîa’nın velâyet düşünceleri arasındaki bu orta yolcu formülü, farklı vurgularla Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî ve Hücvîrî gibi müellif sûfîler tarafından takip edildiği gibi, yaklaşık bir asır içinde Ehl-i sünnet kelâmının da onaylayacağı bir çerçeve haline geldi. 

Hakîm et-Tirmizî’nin ikinci önemli yönü, felsefe ve kelâm birikiminden istifade ederek sûfîlerin nefs ve ruh anlayışıyla ilgili teorik izahlar getirmesidir. Tirmizî’nin görüşleri hiçbir zaman İslâm filozoflarının metinlerindeki kadar açık-seçik olmasa da tasavvufun insanın tabiatı ve bilgi imkânları konusunu kendi duyarlılıkları bakımından ele alabileceği düzeyde yeterli açıklama sağlamıştı. Hâris el-Muhâsibî’yi dışarıda tutarsak Tirmizî’den önce sûfîler nefs, ruh, sır, nefsin ve ruhun bedendeki etkinliği, davranışların ardındaki saikler, insanın iç ve dış idrak güçleri, bunun dindarlık eylemleri ve ahlâkî erdemlerle ilişkisi gibi konularda kimi zaman bütünlük arz etmeyen parça parça cümlelerle görüşlerini ifade etmişlerdi. Hakîm et-Tirmizî, başka pek çok eserinin yanında, özellikle Beyânü’l-fark, Riyâzetü’n-nefs, Menâzilü’l-‘ibâd, Edebü’n-nefs ve el-Mesâilü’l-meknûne gibi eserlerinde bu nazarî konuları ayrıntılarıyla kaleme almaya çalıştı. Bilgi teorisi bağlamındaki temel görüşü diğer sûfîlerinkiyle paralellik arz eder: Nefis insandaki kötü davranışların kaynağı olduğu için terbiye edilmelidir. Bu terbiye süreci kişiye sadece ahlâkî erdemlerle donanma zemini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda düşüncesini de tashih eder. Çünkü insan bilgiyi ya dışarıdan öğrenme yoluyla alır ya da fıtraten idrak gücünün en derin bölgesine Hakk tarafından konulan potansiyel bilginin inkişaf ettirilerek bilfiil hale gelmesiyle edinir. Bu meyanda mantıksal düşünme biçimi de dâhil olmak üzere her türlü bilgilenme süreci, insanın tümel idrak gücü olan “kalb”in -Tirmizî’nin kullanımından anlaşıldığına göre aslında akıl- ibadetler ve nefis terbiyesi pratikleriyle korunmasına bağlı olarak doğru bilgi sağlar. Bu nedenle ahlâklanmak ve nefis terbiyesi için çabalamak, bilgilenmeyi öncelemelidir.

Hakîm et-Tirmizî’nin hem velâyet hem de bilgi teorisi konularındaki görüşleri, kendisinden sonraki asırda sûfîlerin hareket noktalarını belirlemiş ve tasavvufta marifete dair söylemlerin belirginlik kazanmasına vesile olmuştur. Serrâc aynı çerçeveden hareketle tasavvufun bir dinî ilim olduğunu savunurken, Hücvîrî marifete ulaşmada aklî yöntemlerin yetersizliğini benzer argümanlarla tartışır. Öte taraftan Tirmizî, velâyet görüşüyle İbnü’l-Arabî’ye (ö. 638/1240) de öncülük etmiş ve “insan-ı kâmil” kavramının ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Hakîm et-Tirmizî tasavvuf düşüncesindeki belirleyici konumunun yanında dil ilimleri, Kur’ân ilimleri, hadis şerhçiliği –Kelâbâzî ile birlikte erken dönem tasavvufunun iki büyük hadis şârihinden biridir- gibi alanlarda da onlarca eser veren ve muhtemelen hicrî dördüncü asrın en velûd tasavvuf yazarıydı.

Horasan Havzasında Tasavvuf: Sekr Meşrebi ve Melâmet Neşvesi Arasında

Tasavvufun gelişim sürecindeki önemi bakımından “Horasan havzası”, başta Nişabur olmak üzere Herat, Merv, Belh, Rey, Tûs, Tirmiz, Cürcân, Cüzcân, Şîrâz, Dînever, Fergânâ ve İsfahân gibi, aslında birden fazla bölge ya da eyalette yer alan şehirleri kapsayan geniş bir coğrafyayı ifade eder. Bu bölgeler, hem İslâmlaşma süreci hem de toplumsal yapıları itibariyle Irak havzasından farklılık gösterir. Arap olmayan Müslümanların (mevâlî) nüfus yoğunluğuna sahip olduğu bu havza, tasavvufun gelişim seyrine etkisi açısından iki avantaja sahipti: birincisi entelektüel ve mezhepsel fikir ayrılıklarının had safhada olduğu Bağdat ve civarındaki tartışmalardan, ikincisi ise merkezî yönetimin otoriter siyaset anlayışını yansıtan pek çok uygulamadan uzak olması. Bu minvalde Horasan havzası, ilk yayılma sürecindeki fetihleri dışarıda tutarsak İslâm’ın, siyasî ve askerî kurumsallaşmanın etkisinden ziyade dinî hayatın toplumsal yapıyı oluşturan farklı kesimler tarafından bir ahlâk ve yaşam tarzı olarak hızla benimsenmesi yoluyla yayıldığı bir muhitti. Bu, Irak’a kıyasla Horasan’daki tasavvuf anlayışına biçim veren temel özellik mesabesindedir. 

Erken dönemden itibaren sûfîler, tasavvuf içerisindeki farklı yaklaşımları tasnif etmek üzere çeşitli coğrafi bölgelere atıf yapmışlardı. Söz gelişi Cüneyd-i Bağdâdî sûfîleri kastederek Bağdatlıların şath ve ibadet, Horasanlıların kalb ve sehâ, Basralıların zühd ve kanaat, Şamlıların hilm ve selamet, Hicazlıların ise sabır ve inâbe ile temeyyüz ettiklerini belirtir. Bir başka ifadesinde ise fütüvvetin Şam, lisanın Irak ve sıdkın ise Horasan ile özdeşleştiğini söyler. Bu tür tasniflerden tam olarak neyi anlamamız gerektiği bir sorun olarak önemini korusa da en azından, tasavvufun farklı coğrafyalarda belirli birtakım erdemler ya da meseleler üzerinden anlaşıldığı kesinlikle tespit edilebilir. Tasavvufun seyri açısından Horasan havzasının sahip olduğu temel karakteristik, sûfîlerin de zaman zaman dile getirdiği genellemeci tasniflerde ifadesini bulur: “Horasan sûfîlerinde söz değil, amel vardır; Bağdat sûfîlerin de ise amel değil, söz vardır.” Başka bir deyişle Irak bölgesindeki sûfîler, genel itibariyle şehirde yaşanan, entelektüel çevrelerle irtibat halinde olan ve bu nedenle zorunlu olarak ilim sistematiği ve şekilciliğine kavuşan bir tasavvuf anlayışına sahipken; Horasan bölgesindekiler dinî hayatı şehre hasretmeden, en azından ilmî kuralların sınırlamadığı bir biçimde yaşanan ve bu tutumun neticelerini sadece bu hayat tarzını benimseyenler için bağlayıcı kabul eden ve her türlü kurumsallaşmaya mesafeli duran bir yaklaşımı savunmuşlardı. Bu nedenle bir sonraki başlıkta görüleceği üzere, tasavvufu kitaplara geçirerek bir dinî ilim şeklinde tedvin eden yazarların büyük çoğunluğunun Horasanlı olması, tasavvufun Bağdat ve çevresinde kazandığı kimliğin, zaman içinde Horasan muhitindeki farklı anlayışları da bünyesine katacak kadar etkinlik kazandığını gösteren önemli bir paradokstur. 

Horasan havzasındaki anlayış, tasavvuf metinlerinde “sekr” meşrebi olarak ifade edilen yaklaşıma atıfla bahis konusu edilir. Sekr, sûfînin manevi terakki esnasında idrak ettiği marifetten dolayı “sarhoş” olmasını anlatan bir terimdir. Bu halin en önemli özelliği, sûfînin bu tecrübe esnasında hissettiklerini dile getirmesi ve bunu dinî, siyasi ya da hukuki bir otoritenin itiraz ve duyarlılıklarını ikincil önemde sayarak yapmasıydı. Dolayısıyla ilk bakışta şeriatın ilkeleriyle çelişik görünen, ancak tasavvuf esaslarına göre yorumlandığı zaman öyle olmadığı anlaşılan söz ve taşkınlıkların (şathiye) en çok görüldüğü muhit Horasan olmuştur. 

Bu bölgede ön plana çıkan ve Cüneyd’le mukayese edildiğinde “sekr ekolü”nün önderi sayılan en önemli mutasavvıf Bâyezid-i Bestâmî’ydi (ö. 261/875). Tasavvufa intisap etmeden önce dinî ilimlerde tahsil gören Bâyezid, tasavvufi tecrübesini karmaşık ve muğlak ifadelerle anlatmasıyla ünlüydü, fakat onun daha sonraki yazarlar tarafından “şath” olarak nitelendirilen sözleri, hem Horasan hem de Irak merkezli anlayış tarafından tasavvufî tecrübenin katıksız ve samimi ifadeleri olarak kabul görmüştür. Bâyezid’in görüşlerinde öne çıkan iki nokta bulunur: Birincisi insanın bu dünya hayatındaki gayesi, Allah’a vâsıl olmaktır. Bunu temin edebilmek için şeriatın emir ve yasaklarına riayet etmenin yanında katı riyazet uygulamalarıyla nefsi terbiye etmek gerekir. Bu sürecin sonunda kişinin, sadece bu dünya ya da ahiret hayatına ilişkin bağımlılık ve beklentilerinden değil, bir bütün olarak kendisindeki “varlık” ve “irade” vehminden de kurtularak Hakk’ın varlığında “silinmesi” beklenir. Bu anlamda Bâyezid, fena halini “miraç” kavramıyla karşılayan ilk mutasavvıflardan biridir ve görüşleri İbnü’l-Arabî’nin seyrüsülûku anlatmak için kullandığı “urûc-nüzûl kavsi” tabirinin kaynaklarındandır. İkinci olarak Bâyezid, kullandığımız gündelik dildeki imkân, sınırlılık ve alışkanlıkların Allah-insan arasındaki ilişkiye bakışımızı ne denli olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekmiştir. Söz gelişi Hak her yerde hâzır ve nâzır olduğuna göre O’na “gitmekten” nasıl söz edebiliriz? Bu ve buna benzer sorular, aynı zamanda tasavvufî yöntemin dil ve ifade bakımından çıkmaza girdiği pek çok noktaya işaret etmesi bakımından önem arz eder. Üçüncü olarak Bâyezid, Muhâsibî ile benzer şekilde, günahların yanında insanın “erdemli nitelikler” saydığı değerlerin de onunla Allah arasında engel teşkil edebileceğini vurgulamıştır. Bu bakımdan âlim, zâhid, âbid ya da ârif, her kim olursa olsun Hakk’ın ona bahşettiği iyilik ve lütufları kendinden bilen kimse O’na vâsıl olamaz. Bu meyanda Bâyezid, kerametlere değer atfetmemek, amellerini gizlemek ve tasavvuf yolunda olduğunu gösterecek şeklî tasarruflardan uzak durmak gibi prensipler edinmiş ve bu yönüyle tasavvufta “melâmet” anlayışının ilk temsilcilerinden sayılmıştır. 

Bâyezid’in karizmatik gücüne karşılık melâmet anlayışı, Yahyâ b. Muâz er-Râzî (ö. 258/872), Ebû Hafs el-Haddâd (ö. 260/874), Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884) ve Ebû Osman el-Hîrî (ö. 298/810) gibi isimlerle özdeşleştirilmiştir. Özellikle Hamdûn el-Kassâr, melâmetîlik hareketinin kurucusu kabul edilmektedir. Hamdûn’un ortaya koyduğu şekliyle bu akım, nefsin sürekli olarak kınanması, bütün kulluk eylemlerinin insanlardan gizlenmesi ve bunları yaparken başka insanların kınama ve eleştirilerinden çekinmeme esasına dayanır. Bu anlayışa göre insanın her tür hatayı kendinde görmesi anlamında melâmet, beklentisiz ibadetin ve riyadan sakınmanın ön koşuludur. Bu temel ilkeler, Melâmîlerin çalışarak geçim temin etmeyi (kesb) tevekkülden üstün saymalarını ve sosyal hayatta sûfîlerin diğer insanlardan ayrışmasını temin eden her türlü şekilciliğe ve normatif yaklaşımlara karşı çıkmalarını sağlamıştır. Bununla birlikte melâmetîlik, bir bütün olarak tasavvufa karşı gelişmiş bir tepkisel hareket değildi. Tam aksine melâmetîliğin gelişimini tetikleyen karşı kutup Kerrâmiyye ekolüydü. Kerrâmiyye, zâhid ve vaiz kişiliği ile tanınan İbn Kerrâm’ın (ö. 255/869) önderliğinde teşekkül eden bir hareketti. Kerrâmiyye’nin kulluk eylemlerinde gösterişi ve aleniliği benimsemeye ya da kitleleri sürükleyen vaazlar ve belirli elbiseler giyilmesi yoluyla karizmatik mürşitlerin bilinirliğinin artırılmasına dayanan yöntemleri, melâmet anlayışını savunan yukarıdaki isimler tarafından eleştirildi ve bu tepki, melâmetîliğin kısa süre içinde Irak havzasındaki anlayış içerisinde erimesinin ardından tasavvufta her türlü normatif, tek-biçimci ve şekilci yaklaşımlara yönelik genel bir eleştiriye dönüştü.  

Horasan havzasındaki tasavvuf geleneğinde öne çıkan bir diğer önemli isim, Ebû Bekr el-Vâsıtî el-Fergânî (ö. 320/932) idi. Vâsıtî, burada ele aldığımız isimlerin aksine, öncelikle Bağdat çevresinde yetişmiş ardından Horasan bölgesine gitmişti. Hayatının büyük kısmı Nişabur ve Merv’de geçen Vâsıtî, tasavvufun temel meselelerinin yanında bilhassa itikadi bazı konularda Mu’tezile’ye sert eleştiriler yöneltti ve âlemdeki her türlü hareket ve sükûnun yegâne öznesinin Allah olduğu fikrini işledi. Kimi söylemleri nedeniyle gittiği yerlerden sürgüne zorlandığı bilinen Vâsıtî’nin, Allah-âlem-insan ilişkileri konusunda İbnü’l-Arabî’nin kurucusu olduğu vahdet-i vücûd düşüncesini andıran görüşler öne sürdüğü değerlendirilir. Vâsıtî, eleştirel söylemlerini sadece tasavvuf dışı fırka ya da ekollere değil, bizzat sûfîlerin kendilerine de yöneltmiş ve tasavvufta özün kaybedilip şekilciliğin esas alınmaya başlandığını dile getirmişti. Bu bakış, hicrî dördüncü asrın ikinci yarısından sonra tasavvufu tedvin eden şârih sûfîlerin tasavvuftaki bozulmalara yönelik eleştirilerinin habercisi niteliğindedir. 

Aslında Vâsıtî’nin kişiliğinde temessül eden ve tasavvufî görüşlerini dinî düşüncenin diğer otoritelerinin kaygılarını dikkate almadan dile getiren sûfî tipi, tasavvuf geleneğinde hicrî üçüncü asrın ortalarından itibaren görülmeye başlamıştı. Bu meyanda dinî ilimlerle tasavvuf arasındaki ilişkiyi doğru ve tartışmalardan uzak bir zemine çekmek isteyen merkezî isimlere karşılık III/IX. yüzyılda hem görüşleriyle tepki çeken sûfîler hem de tasavvufu istismar eden ibâhî ve hulûlî eğilimler görülmeye devam etti. Lâhût-nâsût teorisiyle Tanrı-insan ilişkisini merkezî düşüncenin kabul edemeyeceği biçimlerde ifade eden Hallâc-ı Mansûr 309/922’de Bağdat’ta idam edilmiş ve bu durum sûfîlerin zaten belirsiz olmakla eleştirilen üsluplarının daha da sembolik bir görünüm kazanmasına neden olmuştu. Görüşleri nedeniyle Dârânî, Bâyezid, Tüsterî, Harrâz ve Vâsıtî gibi önemli sûfîlerin sürgüne zorlanmaları ve Cüneyd’in de aralarında bulunduğu pek çok mutasavvıfın hicrî 264 yılında Bağdat’ta gerçekleşen Gulâmu Halîl Olayı’nda tahkikata uğramaları, hicrî IV. yüzyıldan itibaren tasavvufta nazarî düşüncelerin dile getirilmesi konusunda sûfîleri uzlaşmacı ve daha sistematik bir üslup kullanmaya sevk etmiş olabilir.

“Şârihler” Dönemi ve Tasavvufun Bir Dinî İlim Olarak Tedvini

IV./X. ve V./XI. yüzyıllar, eleştiri ve kriz aşamalarından sonra tasavvufun dinî ilimlerle “uzlaşı” aradığı dönemi ifade eder. Bu süreçte, bir önceki dönemin şârihleri olarak hem Irak ekolüne hem de Horasan ekolüne mensup mutasavvıflar, üç temel gerekçeden hareketle tasavvufu yeninden ifade ettiler: ibâhî ve hulûlî eğilimlere karşı Ehl-i sünnetin Eş‘arî kanadına muvafık olarak tasavvufun sahih biçimini ortaya koymak ve sapkın eğilimlerden ayrışmak; dinî ilimlere karşı tasavvufun alanı ahlâk; yöntemi ise kalp tasfiyesi ya da müşahede olan bir ilim olarak meşruiyetini savunmak ve salikler için tasavvuf âdâbının sınırlarını belirlemek. Genel itibariyle mülahazaları “Sünnî tasavvuf” olarak adlandırılan bu müelliflerden bazıları eğitim için Horasan havzasından Irak civarına gelmişler ve ardından iki merkezin yaklaşımlarının mezc edilmesini sağlayan sistematik eserler telif etmişlerdir. Eğer tasavvuf hakikate ulaşmayı temin eden bir yöntem öneriyorsa, bu yöntem sonucunda herkesin aşağı-yukarı aynı sonuçlara ulaşıyor olması beklenir. Dolayısıyla tasavvufun yaygınlaştığı bu iki büyük havza arasındaki muhtelif ayrılıkları, bir önceki yüzyılla kıyaslandığında, daha önemsiz ve lafzî/itibârî farklılıklara dönüştürerek tasavvuf geleneğinde “tek sesliliği” ya da “görüş birliğini” tespit etmek, bu dönemdeki şârihlerin ana gündemlerinden biriydi. 

Bu yöndeki ilk girişimlerden biri, Cüneyd-i Bağdâdî’nin ekolüne mensup olan Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî’nin (ö. 378/988) el-Lüma‘sında karşımıza çıkar. Serrâc, tasavvufu mevzusu, yöntemi ve meseleleriyle kendi alanında yetki sahibi olması gereken bir dinî ilim olarak savunan ilk müellif sûfîydi. Onu önemli kılan yönü, tasavvufun dinî ilimlerden biri olduğu yönünde daha önceki dönemlerde sûfîler arasında dile getirilen genel ve belirsiz yaklaşımı, tasavvufu dinî ilimlerle mukayese ederek sistematik, eleştirel ve daha kesin bir üslupla ortaya koymuş olmasıdır. Bu minvalde Serrâc, dinî ilimlerin alanlarını tespit ederek tasavvufa yer bulmaya çalışmış ve onu fıkhın mukabilinde “fıkh-ı bâtın” olarak tanımlamıştır. Fakihlerle sûfîler arasında yöntem ve usul bakımından benzerliklere dikkat çekerek ‘istinbat’ kavramını merkeze alan Serrâc’a göre ahlâk alanında hüküm çıkarma yetkisi sûfîlere aittir. Bu düşüncenin devamı olarak Serrâc, sûfîler arasındaki görüş ayrılıkları ve içtihat hatalarının yine sûfîler tarafından değerlendirilebileceğini savunarak tasavvufun yetki alanını tespit etmiştir. Bu çerçevede Serrâc, şath kavramını, sûfîlerin vecdin etkisindeyken irade dışı dile getirdikleri anlaşılmaz sözleri ya da tepki çeken davranışları mazur sayarak, onların Ehl-i sünnet duyarlılığına göre yeniden yorumlanmasını temin eden bir ıstılah anlamında kullanan ilk yazardır. Bu bakımdan Serrâc, Bâyezîd-i Bestâmî, Ebû Bekr eş-Şiblî ve Ebû Hüseyin en-Nûrî gibi tasavvufun kurucu isimlerini, tasavvuf dairesi dışına çıkarmadan yorumlama imkânı bulmuş; bu tavrı daha sonra Gazzâlî, Rûzbihân-ı Baklî ve İbnü’l-Arabî gibi sûfîler tarafından takip edilmiştir. Öte yandan Serrâc, sûfîler arasında yaygınlaşan ibâhî ve hulûlî eğilimlere karşı, Kur’ân’a uymak, Hz. Peygamber’e tabi olmak ve güzel ahlâk için sürekli amel etmek ve çabalamak şeklinde tasavvufun sınırlarını belirledi ve bu tür zümreleri tenkit ederek sûfîlerden ayrışması gerektiğini vurguladı. Sadece tasavvuf içindeki bozulmalara dikkat çekmekle yetinmeyen Serrâc, eserindeki en geniş bölümü bu yola giren sâlikler için rehber niteliği taşıyan “âdâb”  bahislerine ayırmıştır. Bu tutum, aşağıdaki müellif sûfîler tarafından da takip edilerek, tasavvufun İslâm toplumunda yerleşmesini temin eden bir kimlik kazanmasına zemin hazırlamıştır.

Hallâc-ı Mansur’un talebelerinden Fâris b. Îsâ’ya müntesip olan ve daha çok Buhara’da yaşayan Hanefî fakihi Ebû Bekr el-Kelâbâzî (ö. 380/990), sûfîlerin bilhassa itikadi konularda Ehl-i sünnet âlimlerince ortaya konulan ilkelere bağlı bir zümre olduğu yönünde ortaya koyduğu savunmacı görüşleriyle öne çıkmıştır. En meşhur eseri et-Ta‘arruf, akâid bahislerine göre tasnif edilmiş ve tasavvuf bahisleri bunlara eklemlenmiştir. Her bir bahiste Kelâbâzî sûfîlerin Ehl-i sünnet âlimleriyle aynı görüşü paylaştığını vurgulayarak tasavvufun Sünnî gelenek içerisinde mütalaa edilmesi gerektiğini savunur. Kelâbâzî’nin tavrı, sûfîlerin herhangi bir şekilde siyasi hesaplarının bulunmadığı; bozuk itikadî görüşlere sahip olmadıkları ve sadece nefis terbiyesiyle ilgilendiklerini gösterme amacını taşır. Bütün görüşlerinde Irak havzasında yetişmiş sûfîlerin görüşlerine yer verirken, kendisi Horasanlı olmasına karşılık bu bölgedeki mutasavvıfları neredeyse hiç zikretmez. Öte taraftan Kelâbâzî, Hakîm et-Tirmizî’den sonra, muhaddis kimliği ile öne çıkan ikinci büyük mutasavvıf olarak pek çoğu ahlâk konusunda olmak üzere yüzlerce hadisi şerh ettiği Bahrü’l-fevâid isimli eserinde, sûfîlerin dinî metinleri yorumlamaya yönelik kendilerine özgü üsluplarını yansıtmıştır. 

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’nin geleneğine mensup Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996) Kûtü’l-kulûb fî mu‘âmeleti’l-mahbûb isimli eserinde, tasavvuftaki bütün uygulamaların ve pratiklerin Kur’ân ve sünnetten dayanaklarını ve Hz. Peygamber’den sonraki ilk iki neslin davranış kalıplarındaki kökenlerini tespit eder. Bu meyanda Mekkî’nin önemi, tasavvufa dair uygulamaların gündelik yaşantımız içerisinde ne ölçüde ve şekilde yer alabileceğini detaylı bir şekilde tasnif etmesinde ortaya çıkar. Bu amaçla, füru fıkıh konularına göre tasnif edilmiş bir tertiple temizlik, namaz, oruç, hac ve zekâtın yanı sıra nafile ibadetler ve günün farklı vakitlerinde yapılacak zikir ve evrâd gibi tasavvuf uygulamalarını bilhassa ilk sahabe nesline dayandırdığı rivayetlerle kaleme almıştır. Dolayısıyla Mekkî, şârihler dönemi içerisinde tasavvufun “amel” anlamına geldiğini ve amelsiz tasavvufun yanlış olduğu düşüncesini en çok vurgulayan müellif olarak tebarüz eder. Mekkî’nin diğer önemli yönü, dinî ilimlerin gelişimiyle gün yüzüne çıkan “dinî düşünce ve hayattaki parçalılık” sorununa karşı, Hz. Peygamber’den sonra teşekkül eden bütün dinî ilimleri “sonradan oluşmuş” olmaları bakımından bidat sayarken, “iman ve yakîn ilmi” dediği tasavvufun bidat olmayan ve söz konusu parçalılık problemini aşabilecek tek ilim olduğunu savunmasıdır. Gazzâlî’nin tasavvuf anlayışının oluşmasında Mekkî’nin rolü büyük olduğu gibi, onun İhyâu ‘ulûmi’d-dîn adlı meşhur eseri de tasnif ve üslup olarak Kûtü’l-kulûb’un yeni bir yorumu mesabesindedir. 

Bu dönemde dikkati çeken diğer bir önemli isim, Tehzîbü’l-esrâr’ın yazarı Ebû Sa‘d Abdülmelik el-Hargûşî’dir (ö. 406/1016). Aslen Nişaburlu olan ve uzun müddet Irak havzasındaki sûfîlerle görüşen Hargûşî, Serrâc’ın el-Lüma‘da yaptığına benzer şekilde tasavvufun temel meselelerini bir ilim sistematiği içerisinde mütalaa eder. Ancak onu bu dönemdeki diğer şârihlerden ayıran en önemli yönü, Horasan havzasına özgü kabul edilen melâmet anlayışını tasavvufun bir tür “karşı kutbu” olarak anlaması ve bu hususta nakledilen rivayetleri derleyen ilk müelliflerden biri olmasıdır.  

Hargûşî’nin ardından Horasan havzasındaki tasavvuf anlayışının tedvin edilmesi yönündeki en önemli girişim ise “tarihçi” kimliği ile öne çıkan Ebû Abdurrahman es-Sülemî’ye (ö. 412/1021) aittir. Sülemî bu dönemdeki en velûd sûfî müellif kabul edilebilir. Tasavvufun belli başlı dönemlerini ve önemli isimlerini anlattığı Târîhu’s-sûfiyye ve Tabakâtu’s-sûfiyye isimli eserleri, günümüze ulaşan ilk tasavvuf tarihi çalışmaları olarak kabul edilir. Bu eserler, tasavvuftaki “ilim” anlayışı sebebiyle üslup bakımından diğer tabakât literatüründen belirgin biçimde ayrışır. Sülemî’nin düşüncesinde tasavvuf yoluna girmenin, hayata bakış konusunda insana temel bazı cümle ve düsturlar kazandırması gerekir. Binaenaleyh bir insan hakkında bilmemiz gereken şey, onun Hak ile olan ilişkisini hangi temel fikirle ifade ettiği ve bunun başka insanlara ne katacağıdır. Bu nedenle diğer tabakât eserlerinde tanıtılan âlimlerin nerede doğduğu, nasıl bir tahsil hayatı geçirdiği ve nerelerde bulunduğu gibi teknik bilgiler önemli yer tutarken Sülemî, genellikle tanıttığı sûfîlerin sadece önemli sözlerine yer vermiş ve bu üslup önemli bir değişiklik göstermeden yirminci yüzyıla kadar yazılan tasavvuf tarihi eserlerinde korunmuştur. Bunun yanı sıra Hakâiku’t-tefsîr başlıklı eseri de, birkaç yüzyıldır sûfîler arasında tedavülde olan nas yorumlarının derlendiği ilk kapsamlı tefsir çalışması niteliğindedir. Dolayısıyla Sülemî’nin en önemli yönü, daha sonra Irak merkezli tasavvuf anlayışının karşısında etkinliğini kısmen yitiren Horasan merkezli tasavvuf anlayışının günümüze kadar ulaşmasını sağlayan eserler telif etmesidir. Sülemî, bilhassa Cüneyd’in ekolüne mensup sûfîlerden etkilenmiş olsa bile eserlerinde melâmet, fütüvvet ve îsâr gibi Horasan havzasındaki tasavvuf anlayışının temel ilkelerini ön plana çıkarmıştır. Bu minvalde kaleme aldığı âdâbu’l-müridîn tarzı eserlerinde, tasavvufî uygulama ve davranışları Horasan merkezli anlayışa göre yeniden tasnif etti ve bunların esas itibariyle Hz. Peygamber ve sahabesinin hayat tarzıyla uyumunu gösterdi.

Sülemî’nin tasavvuf tarihçiliğine yaptığı katkı, aslen bir muhaddis, mütekellim ve tarihçi olan Ebû Nu‘aym el-İsfahânî (ö. 430/1038) ile zirvesine ulaşmış görünür. Ebû Nu‘aym, ilim tahsili için İslâm coğrafyasının pek çok kentinde bulunmuş velûd bir müellif olarak, başka pek çok tarih eserinin yanında sûfîleri anlattığı Hilyetü’l-evliyâ ve tabakâtü’l-asfiyâ eserini kaleme almıştı. On ciltlik eserin sadece son cildi hicrî III. yüzyıldan sonra yaşayan mutasavvıfları kapsarken, geriye kalan dokuz ciltlik bölüm, ilk nesiller üzerinden İslâm dindarlık tarihine ilişkin geniş bir sözlük ve biyografi çalışması olarak dikkati çeker. Dolayısıyla yaklaşık sekiz yüz ismi içeren bu ansiklopedik eserin önemi, Hz. Ebû Bekir’den başlayarak ilk sahabe ve tâbiûn neslini tasavvuf geleneğinin öncüleri olarak kabul etme iddiasını yansıtmasında ortaya çıkar ve halen en geniş sûfî tabakâtı olma özelliğini korur. 

Bu dönemin en tanınmış siması, kuşkusuz, aynı zamanda bir Eş‘arî kelâmcısı ve müfessir olan Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm el-Kuşeyrî’dir (ö. 465/1071). Kuşeyrî, kendisinden önceki tasavvuf yazarları gibi Sünnî tasavvuf anlayışı savunan bir yaklaşımı benimsedi ve bu amaçla sûfîlerin düşüncelerinin bilhassa Şâfiî-Eş‘arî düşünce sistemiyle uyumunu göstermeye çalıştı. er-Risâle’si tasavvufu izah etmedeki başarısı sebebiyle uzun asırlar boyunca ders kitabı olarak okutulduğu gibi Kuşeyrî de bu esere atfen “Sâhibu’r-Risâle” lakabıyla tanındı. Bu eserde Kuşeyrî, Serrâc’ın el-Lüma‘daki teorik bakışıyla Sülemî’nin Tabakâtu’s-sûfiyye’deki tarihçiliğini birleştirerek yeni bir tasnif biçimi önerdi. Bu kapsam dâhilinde, şeriatın ilkeleriyle uyum içinde gelişim gösteren bir disiplin olarak tasavvufun, tıpkı diğer dinî ilimler gibi, kendi terminolojik yapısına sahip olduğu iddiası onun temel düşüncesi olarak öne çıkar. Sûfîlerin ilk asırlarda dinî ilimlere yönelttiği eleştirilerin başında, zengin ve detaylı ıstılah oluşturma çabalarının ilimleri, sadece küçük grupların ilgilendiği seçkinci bir uğraş haline getirdiği düşüncesi geliyordu. Buna mukabil zaman içinde, hem tasavvuf dilini istismar eden kimi zümreler hem de dinî ilimlerden tasavvufa yöneltilen eleştiri ve itirazlar, sûfîlerin çok sayıda terim ve ibare öbekleri üretmelerine neden olmuş; böylece sistematik bir disiplin olması bakımından tasavvuf, zorunlu olarak, başlarda dile getirilen “seçkinci” bir uğraş haline gelmişti. Kuşeyrî, er-Risâle’de tasavvuf terminolojisini ortaya koyarak, tasavvufî kavramları maksada uygun olmayan tarzda gelişigüzel kullanan eğilimlere dikkat çekerken bir yandan da tasavvufun bir “dinî ilim” olarak ne ölçüde gelişim gösterdiğine işaret etmektedir. Kuşeyrî’nin ikinci önemli yönü, tasavvufun nesiller boyu devam eden sürekliliğe sahip bir gelenek olduğunu savunması ve bu amaçla Sülemî’de görüldüğü şekliyle sûfîlerin hal tercümelerini eserine almasıdır. Bu sayede Kuşeyrî, tıpkı Mekkî gibi, tasavvufun sonradan “türeyen” bir tavır değil; tam aksine her çağda temsilcisi bulunan bir gelenek olduğunu göstermek ister. Kuşeyrî’nin üçüncü özelliği, müfessir olmasıdır. Letâifü’l-işârât adlı meşhur tefsirinin temel iddiası, insanın ahlâkı ile İlâhî Kelâm arasındaki irtibatı göstermek ve ahlâklanmanın ilkelerini Kur’ân ve sünnetten bulmak şeklinde dile getirilebilir. Kuşeyrî bu iddiasını, Eş‘arî kelâm düşüncesinin ortaya koyduğu temel prensiplere göre yorumlarken; bir yandan Allah’ın sınırsız ve yüce kudretine öte taraftan da insanın O’nun karşısındaki sorumluluk ve kulluk yükümlülüklerine odaklanır. Sülemî’nin yaptığı derlemenin aksine, bir mutasavvıf tarafından yazılan ilk kapsamlı Kur’ân tefsiri olan bu eser uzun bir süre teveccüh görmüş; Arapça konuşulan dünyada böylesi bir teşebbüs, Kuşeyrî’den yaklaşık bir buçuk asır sonra Arâisü’l-beyân isimli tefsiri kaleme alan Rûzbihân el-Baklî (ö. 606/1209) tarafından gerçekleştirilebilmiştir. Öte taraftan tasavvufî halleri ve makamları ele alması da Kuşeyrî’nin yaptığı önemli işlerden biridir. Tasavvuf yoluna giren kişilerin manevi terakkilerindeki aşamaları anlatan haller ve makamlar, bir ilim olarak tasavvufun “meseleleri”ni teşkil eder. şârihler dönemi içerisinde bu meseleleri en ayrıntılı işleyen müellif Kuşeyrî’dir ve haller ve makamlara ilişkin yorumları, tıpkı tefsirinde olduğu gibi, Eş‘arî kelâm düşüncesiyle sûfîlerin görüşlerinin uzlaştırılması esasına dayanır. Aynı zamanda tasavvufî âdâb ve uygulamalara yönelik düşünceleri de önem arz eden Kuşeyrî, Serrâc kadar olmasa da, tasavvufun bazı tartışmalı konularına eserlerinde yer vermiş ve bunların hepsinde Irak havzasında yetişen sûfîlerin getirdiği uzlaşmacı ve orta yol tutumunu devam ettirmiştir. Hayatının büyük kısmını Nişabur’da geçirmesine karşılık Melâmetîlik akımına hiç yer vermemesi ve Iraklı sûfîlerden yararlanması, onun da Serrâc gibi, Irak havzasındaki tasavvuf anlayışını benimsemiş olduğunu gösterir.  

Eş‘arî kelâm düşüncesini tasavvuf ile uzlaştırma ya da tasavvuf konularını bu kelâm ekolünün görüşlerine göre yorumlama çabasının en yoğun müşahede edildiği isim ise Ali b. Osman el-Hücvîrî’dir (ö. 465/1072). Irak muhitine seyahatler yapmış olsa da hayatının büyük kısmını Gazne’de geçiren ve bu bölgede “Dâtâ Gencbahş” adıyla meşhur olan Hücvîrî, Serrâc ile başlayan tasavvufu bir dinî ilim olarak savunma yaklaşımının zirvesi olarak değerlendirebilir. Farsçadaki ilk tasavvuf kitabı kabul edilen ve günümüze ulaşan tek eseri olan Keşfü’l-mahcûb’u, Hindistan’daki dinî ve mistik akımları yakından tanıyan ve sûfîlerle onlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koyma zarureti hisseden çok yönlü bir âlimin duyarlılıklarını yansıtan güçlü bir eleştiri, analiz ve tarihçilik örneğidir. Bu bakımdan onun temel düşüncesi, tasavvufun İslâm kültürünün aslî bir unsuru olarak kimliğinin açıklığa kavuşturulmasına odaklanır. Bu yönü, sûfîleri benzerlerinden ayrıştırma girişimlerinde açıkça müşahede edilir. Hücvîrî bir yandan bilginin ve dolayısıyla ahlâkın imkânını reddeden ve kimi söylemleriyle sûfîlere benzetilen “sofist” yaklaşımları reddederken, tasavvufu İslâm ilim geleneğinin temel anlayışına eklemler. Bu anlayışta hakikatler sabittir ve onları bilmek mümkündür. Öte taraftan sûfîlerle benzer yöntemleri uygulayan ve söylemleri sûfîlerinkini andıran zümreler de eleştirilerinin hedefindedir. Bu minvalde “İlhâmiyyûn” adını verdiği grubun görüşlerini eleştiren Hücvîrî, bireysel ve sübjektif bir nitelik taşıdığı için ilhamın marifet bilgisini sağlamada yetersiz olduğunu, marifet için vahiy kaynaklı bir mesnedin zorunlu olduğunu vurguladı. Bu tutum tasavvufu sübjektif iddia olmaktan çıkarıp bir dinî ilim haline getiren yaklaşımın mühim örneklerinden biridir. Hücvîrî bilgi konusundaki bu görüşlerine ek olarak, tasavvufun riyazet ve müşahede yönteminin, akılcı bilgi yöntemleri karşısında ne tür avantajlar sağladığını da ayrıntılı olarak işledi ve böylece bilgiye ulaşmada daha sonraki yüzyıllarda âlimler tarafından genel bir kabule dönüşecek olan nazar ve müşâhede şeklindeki ikili yöntem düşüncesinin gelişimine katkı sağladı. Bunlardan başka Hücvîrî’nin tasavvuf düşüncesindeki katkısı birkaç açıdan ele alınabilir. Öncelikle o, Serrâc’ın el-Lüma‘daki tasnifini ve temel kaygılarını benimseyerek gerçek sûfîlerle sahte sûfîleri birbirinden ayırmaya çalışmış; bizzat şahit olduğu çok sayıda sapkın fırkayı tespit ederek bunların düşünce sistemlerini eleştirmiştir. Bütün bu eleştirilerinde Hücvîrî, tasavvufun önde gelen isimlerini delil olarak kabul etmiştir. İkinci olarak Hücvîrî tasavvufun dinî ilimlerin arasındaki konumunu güçlendirmek üzere sûfîlerin bilhassa kelâm tartışmalarındaki muhtemel görüşlerini tespit etmiş ve onları nazarî bir bağlama yerleştirmiştir. Bu noktada Hücvîrî’nin takındığı tutum, sûfîlerin sünnî kelâm bilginleriyle, bilhassa Eş‘arîlerle uyumlu olduğu yönündedir. Üçüncü olarak Hücvîrî, Sülemî’den farklı bir tasavvuf tarihçiliği yaparak, ilk kez tasavvuf fırkalarını tasnif etmiştir. Keşfü’l-mahcûb’un en özgün kısmı burasıdır ve milel ve nihal yazım geleneğinin tasavvuftaki ilk örneğidir. Hücvîrî, her birini üçüncü yüzyılın önde gelen mutasavvıflarına nispet ettiği on fırkanın “sahih tasavvuf fırkaları” olduğunu; ikisinin ise sapkın fırkalar olduğunu dile getirmiştir. Ele aldığı her bir fırkanın görüşlerini, sahv, sekr, mücahede, velâyet ya da îsâr gibi çeşitli temel kavramlara dayandırmıştır. Fakat bu tasnifin gerçek bir durumu mu yoksa Hücvîrî’nin sünnî tasavvufu sistematik bir görünüme kazandırma girişimini mi yansıttığı çok açık değildir. Her hâlükârda Hücvîrî, tasavvufun bir ‘din ilmi’ haline geldiğine ve kendi içerisinde fırkalar ürettiğine işaret ederek Cüneyd ile başlayan Sünnî tasavvufun teşekkül sürecinin artık olgunluk devresine ulaştığını anlatır. Hücvîrî, tasavvufun sema, raks, hırka giyme ya da şatahat gibi çeşitli tartışmalı konularına ilişkin kendi özgün düşüncelerini ortaya koymakla birlikte genel anlamda Irak havzasındaki tasavvuf geleneğinin tutumunu benimseyerek orta bir yol tutmayı tercih eder. 

Yeni yapılan bazı araştırmalar, bu döneme ait bazı yeni metinlerin gün yüzüne çıkmasını sağlamıştır. Bu meyanda hatırda tutulması gereken iki isim bulunur. Birincisi Nişabur’da yaşayan ve Selvetü’l-ârifîn ve ünsü’l-müştâkîn başlıklı bir eser kaleme alan Ebû Halef et-Taberî (ö. ykl. 470/1077); ikincisiyse Sîrcân’da yaşayan ve Kitâbü’l-beyâz ve’s-sevâd isimli kitabın müellifi Ebü’l-Hasen es-Sîrcânî’dir (ö. ykl. 470/1077). Her iki eser de hicrî beşinci asırda tasavvufun Horasan havzasındaki görünümü hakkında önemli bilgiler içerir. Özellikle ikincisinin, üslup, içerik ve bakış açısı olarak Serrâc’ın el-Lüma‘sı ile benzerlikler arz ettiği ve günümüz tasavvuf araştırmalarına yön verecek potansiyele sahip olduğu anlaşılmaktadır. 

Bu dönemde zikredilmesi gereken son büyük mutasavvıf, Herat’ta yaşayan Hâce Abdullah el-Ensârî el-Herevî’dir (ö. 481/1089). Herevî, tasavvuf anlayışı bakımından Cüneyd-i Bağdâdî çizgisindeki Irak ekolünün tipik bir temsilcisi görünümünde olmakla birlikte, kelâm konularında Hanbelîliği benimseyip Eş‘arîleri şiddetle eleştirmesiyle onlardan ayrılır. Daha geniş düzlemde ehl-i hadis duyarlılığından hareketle o, bir bütün olarak kelâmın bilgi yöntemini ve kelâmcıların görüşlerini reddeder. Ancak Herevî’nin önemi, bir dinî ilim olması bakımından tasavvufun meselelerini teşkil eden ve o zamana kadar dağınık ve görece sade bir üslupla dile getirilen haller ve makamlar bahsini sistematik bir tasnife tabi tutmuş olmasında tebarüz eder. Meşhur eseri Menâzilü’s-sâirîn’de menâzil (menziller) kavramını, haller ve makamların dağınık yapısını bir çatı altında toplamak amacıyla kullanır. Herevî, tasavvufî mertebeleri ilk kez yüzlü bir tasnife tabi tutmuş ve her bir mertebeyi, önceki sûfîlere uyarak, bidayet ehli, tavassut ehli ve nihayet ehli şeklinde üçlü tasnifle anlatmıştır. Bu yaklaşımıyla bir yandan tasavvufî eğitim sürecinin sistematikliğini vurgulayan Herevî aynı zamanda mertebeleri farklı olduğu için her sûfînin dile getirdiği görüşlerin aynı değeri taşıyamayacağını; tasavvuf yoluna yeni giren “bidayet” ehli ile bu yolda ilerlemeye çalışan “tavassut” ehlinin henüz sülûklarını tamamlamadığını; dolayısıyla nazar-ı itibara alınması gereken zümrenin bu eğitim sürecini tamamlayan “nihayet” ehli olduğunu savunmuştur. Bu, bir örneğini Serrâc’da gördüğümüz bir yaklaşım olarak, sübjektif bir tecrübeye dayanması bakımından tasavvuf hakkında çeşitli iddialar öne süren herkesin iddialarının doğru ve geçerli olamayacağını; bu iddiaların naslarla veya bir mürşid otoritesi tarafından tespit edilerek değer kazanacağı düşüncesinin sonucudur. Dolayısıyla tasavvufun hem bir ahlâklanma yöntemi hem de bir dinî ilim olarak kimlik kazanması adına hayati bir katkıdır. Haller ve makamlar tasnifinde yer alan her bir mertebede, yapılması gerekli olan dinî ve tasavvufî yükümlülüklere de işaret eden Herevî, şeriat-hakikat ilişkisine dair tartışmalarda, selefleri gibi, Sünnî tasavvuf anlayışını benimseyen bir tutum izlemiştir. Herevî’nin haller ve makamlara ilişkin tasnif girişimi kendisinden sonra da takip edilmiş, pek çok âlim ve mutasavvıf onun bu tasnifini ya genişletmiş ya da şerh etmiştir.

Bu bölümde ele alınan isimlerin tasavvufun bazı konu ya da sorunlarıyla ilgili görüş farklılıklarına sahip olması muhtemeldir, fakat yine de hepsinin ortak bir özelliği dikkati çeker: Bu müellifler, sadece tasavvuf alanında değil, diğer dinî ilimlerde de uzmanlaşmışlardı. Tasavvufun bir dinî ilim olarak tedvini, başka dinî ilimlerde uzmanlaşana âlimlerin, sûfîlerin görüş ve yaklaşımlarını da dinî ilimler kümesi içinde mütalaa etmeleri ve bu çerçevede tasavvufun farklı veçhelerini anlatan kitaplar kaleme almaları sayesinde mümkün olabildi. Bu durum, ilk zâhid ve sûfîlerin hicrî ilk iki asırda dinî düşüncedeki alan ayrışmalarından doğan parçalılık sorununa yönelik eleştirilerinin karşılık bulduğunu, dini anlamanın öncelikli koşulunun farklı soru ya da yöntemlerden hareket eden bütün entelektüel çabaları dikkate almakla mümkün olabileceğini gösterir.  

Teşekkül döneminde tasavvuf, birincisi dinî ilimler karşısında meşruiyetini; ikincisi ise ibahi ve hulûlî eğilimler karşısında sınırlarını tespit etmek biçiminde iki ana mesele üzerine inşa edilmişti. Her iki sorun da temelde şeriat-hakikat ilişkilerini yeniden tesis edilmesini gerektirmişti ve sûfîler bu sorunu tasavvufu Ehl-i sünnet’in inanç ve ibadet ilkeleriyle sınırlayarak ve fıkıh-kelâm disiplinlerine bağımlı kılarak aşmaya çalışmışlardır. Bu nedenle teşekkül dönemindeki gelişimini dikkate alarak bu yaklaşımı “Sünnî tasavvuf” olarak adlandırmak mümkündür. Yaklaşık üç asır devam eden bu sürecin sonunda Eş‘arî usul ve kelâm bilgini Gazzâlî (ö. 505/1111) büyük ölçüde Muhâsibî, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Kuşeyrî gibi sûfîlerin eserlerinden beslenerek tasavvufu ‘hakikat ulaştıran yöntem’ olarak değerlendirdi. Bu, tasavvufun “meslek dışındaki” resmi bir otorite tarafından ilk kez dikkate alınışıdır ve bu yönüyle Gazzâlî, yaklaşık iki yüzyıldır dinî ilimlerle uzlaşı arayan Sünnî tasavvufun maksadına ulaşmasını temsil eder. Gazzâlî büyük ölçüde Mekkî’nin Kûtü’l-kulûb’nden hareketle yazdığı İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’inin yanında irili ufaklı diğer eserlerinde, üzerine tasavvufun teorik gelişimini değiştirecek düzeyde yeni bir katkı yapmaksızın bu geleneğin bakış açısını yineledi. Hicrî altıncı yüzyıldan yedinci yüzyılın ortalarına kadar tasavvuf, günümüze kadar varlığını sürdüren onlarca tarikatın yaygınlaşmasıyla kurumsal anlamda büyük bir ilerleme kaydetti. Bununla birlikte tasavvuftaki temel ilke ve tartışmalar, İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî (ö. 672/1273) dönemine kadar büyük bir değişiklik göstermeden teşekkül döneminde ulaştığı seviyede varlığını korumuştur. 

Tercüme Hareketi ve Etkileşimler

İslam dünyasında felsefî düşüncenin teşekkülünde, komşu kültür ve medeniyet havzalarıyla gerçekleşen karşılaşmaların önemli bir rolü vardır. Fetihlerle birlikte Müslümanlar, yalın coğrafi havzaların ötesinde kadîm felsefî kültürlerle yüz yüze geldiler ve başta Yunanca olmak üzere, Süryanice, Pehlevîce, Sankristçe gibi dillerde üretilen felsefe-bilim literatürünü Arapçaya tercüme ettiler. Tarihteki başka herhangi bir tercüme faaliyetiyle karşılaştırılamayacak denli geniş kapsamlı bu tercüme faaliyeti, Müslümanları, felsefenin Bâbil’den Yunanlılara uzanan büyük hikayesinin nihâi ve yegâne vârisi haline getirdi.   Kuşkusuz İslam dünyasında felsefî düşüncenin ortaya çıkışı yalnızca tercüme hareketlerine bağlanamaz, zira İslam felsefesinin oluşumu, daha geniş planda, tercüme hareketinin dışında bulunan ve onu doğuracak şekilde ilerleyen İslam düşüncesinin kendi iç gelişimiyle de ilgilidir. Bu itibarla denilebilir ki, tercüme hareketleri, komşu kültürlerle temas ve özellikle Abbâsî halifeliğinin imparatorluk yapısının doğurduğu ihtiyaçlarla ilişkili olduğu kadar, tercümelerin başladığı döneme kadar gelişmiş İslâmî entelektüel birikimle de yakından ilişkilidir. Hal böyle olunca, Arapçaya tercüme edilen kadîm felsefe-bilim külliyatının intikal ettiği yerin boş bir levha olmadığını, aksine tedvin sürecinden itibaren kendi iç gelişiminin sağladığı imkânlar sayesinde varlık, tanrı, âlem, insan ve değer gibi birçok konuda özgün açıklayıcı çerçevelere sahip olduğunu söylemek gerekir. Dolayısıyla Pehlevîce, Sanksritçe ve Süryanice’yle birlikte özellikle Yunanca’da ifade edilen kadim felsefe ve hikmet birikimi, tercüme hareketleri sayesinde, yeni bir dile, yeni bir kültüre, yeni bir coğrafyaya ve nihayet kendine özgü açıklayıcı metafizik ilkelere sahip yeni bir geleneğe intikal etmiştir. Bu unsurların tamamı intikal eden mirasla ilgili dönüştürücü bir yöne sahiptir. Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, Sokrates öncesi dönemden itibaren bin yılı aşkın bir süre boyunca kendisini Yunancada ifade eden felsefe, MS sekizinci asırdan itibaren artık yeni bir dilde, Arapçada kendisini ifade etmeye başlamıştır. Bu durum MS sekizinci asırdan başlayarak on yedinci asra varıncaya değin, neredeyse bin yıl boyunca küre ölçeğinde felsefenin ana dilinin Arapça ve daha sonra ona eşlik edecek şekilde Farsça, Türkçe ve Urduca  olmasını sağlamıştır. Orta çağlar boyunca Latince bahse konu dillerde kendisini gösteren felsefî etkinliğin çeşitli ölçülerdeki yansımalarını taşıyan bir dil olarak değerlendirilebilir. Bu tespitler etrafında bakıldığında, MS sekizinci asır ile onuncu asırlar arasında gerçekleşen tercüme etkinliklerinin sınırlı bir coğrafyada yerel sonuçlara sahip bir kültürlenme çabası olarak değerlendirilemeyeceği, aksine felsefe tarihindeki temel aksları değiştiren bir olgu olarak görülmesi gerektiği açıklık kazanır. 

Antik-Helenistik birikimin İslam dünyasına intikali, felsefe tarihindeki dönüşümlerin iç mantığıyla uyumlu bir biçimde önemli kırılmaları ve süreklilikleri barındırır. Her şeyden önce tercüme hareketinin başlangıcı, tedvin ve tasnif süreçleri neticesinde dînî ilimlerin, özellikle de kelâm ilminin ilk teşekkül evresini tamamladığı bir döneme denk gelir. Bu dönem boyunca gelişmiş problemler ve kavramsal şemalar felâsife üzerinde iki yönlü bir etkiye sahip olmuştur. Bunlardan ilki, Yunan felsefesinde görmemizin mümkün olmadığı ve varlığını felsefenin İslam dünyasındaki etkinliğine borçlu yeni meselelerin vazedilmesidir. Bunlara örnek olarak, İslam’a özgü tevhid ve nübüvvet anlayışından kaynaklanan meselelerin çoğu zaman ilk defa felsefî külliyat içerisinde kendisine yer bulabilmesi verilebilir. Bahse konu etkilerden ikincisi ise özellikle dil, usûl ve kelâm geleneğinin Helenistik birikim karşısındaki felsefî meydan okumalarının, felâsifeyi bunlara karşı cevap arayışına ve aktarılan birikimde revizyonlara yöneltmesidir. MÖ 4. asırda İyonya şehir devletine bağlı Atina’da ortaya çıkan Aristoteles felsefesi, MS 3. asrın başlarında Roma İmparatorluğu’na bağlı Atina’da yaşayan ve ay-üstü âlemin ay-altı alem üzerinde hem doğal türlerin meydana gelişi hem de insanların kaderi açısından derin bir etkiye sahip olduğunu söyleyen sözde-Aristotelesçi de Mundo ve Batlamyusçu Tetrabiblos’un entelektüel açıdan hakim olduğu bir atmosferde Aristoteles metinlerini yorumlamaya çalışan Aphordisaslı İskender’in elinde çeşitli revizyonlara uğramıştı. Benzer şekilde MÖ 5. asırda ortaya çıkan Eflatun felsefesi, MS 3. asrın sonlarına doğru İskenderiye’de yaşayan ve Afrodisiaslı İskender’in sistematik yorumlarıyla tahkim edilmiş Aristoteles felsefesinin entelektüel açıdan baskın ikliminde Eflatun felsefesini yorumlamaya çalışan Plotinus’un ve takipçilerinin elinde oldukça önemli revizyonlara uğramıştı. Bu iki örnek, belirli bir felsefî teorinin, aynı dilde dahi olsa farklı bir yer, dönem ve entelektüel geleneğe aktarıldığında karşılaştığı meydan okumalarla dönüşümlere uğradığını göstermektedir. Kadîm felsefî birikim İslam dünyasına, yani sadece yeni bir yere değil aynı zamanda yeni bir dile, kültüre ve açıklayıcı metafizik çerçeveye aktarıldığında; felsefe tarihi açısından daha önce şahit olmamızın mümkün olmadığı derecede büyük ve yeni meydan okumalarla karşılaştı. Bu meydan okumalar, İslam felsefesini, mütekaddimîni Antik-Helenistik döneme tekabül eden felsefe tarihi için müteahhir ve İbnu’n-Nedîm’in deyimiyle muhdes, yani “yeni” bir dönem haline getirdi. Bu “yenilik”, MS 8. asırdan itibaren başlayan süreçte felsefe tarihinin genel gidişatı açısından önemli dönüşümler ve kırılmaların eşiğinde bulunduğumuza işaret eder. Bununla birlikte söz konusu kırılmalar, İslam felsefesinin, tevarüs ettiği kadimlerle ilişkisinin yalnızca bir boyutuna karşılık gelir. Söz konusu ilişkinin ikinci boyutunu “süreklilikler” oluşturur. İslam filozoflarının felsefe tarihinin müteahhir bilginlerine karşılık geldiği düşünülürse, bu tarihin mütekaddîmini Antik-Helenistik filozoflardır. Dolayısıyla bizzat disiplinin tarihi ve literatürü açısından Antik-Helenistik felsefe ile İslam felsefesi açısından güçlü süreklilikler bulunur. Bu sürekliliği merkeze aldığımızda, felâsifenin önceki filozoflarla ilişkisinin önemli bir boyutundan bahsedebiliriz. Felâsife Aristoteles veya Eflatun gibi filozofları Yunanca şerhler geleneği içerisinde oluşmuş yorumsal geleneklerle birlikte tevarüs etmiştir. Aristotelesçi ve Yeni-Eflatuncu şarihlerin Aristoteles ve Eflatun felsefesini çeşitli meydan okumalar dolayısıyla yeniden yorumlama faaliyetleri, felâsifeye terminolojik süreklilikler içerisinde saklanmış kavramsal dönüşümler ve kavramsal dönüşümler içinde taşınan terminolojik süreklilikler miras bırakmıştır. Bu türden dönüşümlere ve bu dönüşümlere neden olan meydan okumalara dikkat edilmesi, İslam filozoflarının geliştirdiği yeni açıklama modelleri ile kavramsal şemaları doğru bir şekilde yorumlayabilmeyi ve bunların felsefe tarihi açısından ne anlama geldiğini tespit edebilmeyi mümkün kılar. 

İslam felsefesinin Antik-Helenistik felsefeyle ilişkisi açısından süreklilikler önemli olmakla birlikte, felâsife ile Antik filozoflar arasında birçok açıdan önemli kopukluklar bulunduğuna işaret etmek gerekir. Her şeyden önce Yunanca felsefe geleneği hem metinler hem de filozoflar açısından sürekli bir gelenek oluşturmuştur. Söz gelimi Yeni-Eflatuncu felsefe geleneğine baktığımızda, MS 3. yüzyılda Plotinus’tan başlayarak MS 6. yüzyılda Filoponus veya Simplikios’a gelinceye kadar süren bir hoca-talebe ilişkisine şahit oluruz. Bu hoca-talebe ilişkisi içerisinde oluşan okul pratikleri, hem bir metin geleneği hem de bu metinlerin nasıl yorumlanacağına dair yorum pratikleri oluşturmuştur. Buna mukabil, başta ilk İslam filozofu Kindî olmak üzere felâsife, Antik-Helenistik birikimle, bu birikimi temsil eden filozoflar üzerinden değil metinler üzerinden karşılaşmıştır. Bu da söz konusu metinlerle ilgili yerleşik ve çoğu zaman bağlayıcı görünen yorum pratiklerinden yer yer bağımsız bir şekilde hareket edebilmelerini mümkün kılmıştır. Diğer taraftan bu durumun, felâsifeyi Antik metinler ve filozoflar geleneği hususunda belirli bir tarihsel süreklilik fikrinden zaman zaman uzaklaştırdığını söyleyebiliriz. Söz gelimi Plotinus’a ait Enneadlar’ın IV.-VI. kitaplarının Esûlucyâ adıyla ve Proclus’a ait Teolojinin Unsurları kitabının bir bölümünün de el-Hayru’l-mahz adıyla Aristoteles’e nispet edilmesi böyle bir durumun netice olarak görünür.

Tercümeler ve Sâikleri

İslam felsefesinin oluşumunu açıklama amacındaki bazı teoriler, fetihler ertesinde Müslümanlarla komşu kültür ve medeniyet havzaları arasında gerçekleşen “temas”ın, tercüme hareketlerinin gerçek sâiki olduğunu ve İslam dünyasındaki felsefî etkinliğin de bu temasla başladığını iddia etme eğilimindedir. Bu eğilim, aklî ilimlerin doğuşunu sadece harici tesirlere bağlar. Ne var ki, temas teorisinin açıklayamadığı bir şey, tercüme hareketlerinden önce yaklaşık iki asır boyunca felsefî bir kültür meydana getirememiş çevre kültür havzalarıyla temasın nasıl olup da tam anlamıyla felsefî bir kültür doğurabildiği sorusuna cevap verememesidir. 529 senesinde Bizans İmparatoru Justinyen’in Hıristiyanlık taassubuyla Atina, Konstantinopolis ve İskenderiye’deki felsefe okullarını kapatmasıyla, buradaki bazı filozoflar Urfa, Harran, Nusaybin, Antakya, Kinnesrin gibi Doğu şehirlerine gelmiş ve söz konusu şehirlerde yaşayan ağırlıklı olarak Süryani öğrencilere dersler vermeye başlamışlardı. Bu filozofların ölümüyle birlikte bin yılı aşkın bir süredir felsefeyi taşıyan Yunanca terk edilmeye başlanmıştır. Bunun yerine felsefe, bir kısmı apolojetik amaçlara diğer bir kısmı ise pratik ihtiyaçlara cevap vermesi için Yunancadan tercüme edilen Süryanice eserlerde soluk bir şekilde canlılığını sürdürmeye devam etmiştir. Bununla birlikte Süryanicedeki felsefî etkinlik, Yunan ya da İslam toplumunda olduğu gibi canlı ve bütüncül bir felsefî kültür meydana getirmekten çok uzak kalmıştır. Müslümanlar tercüme etkinliklerine başlamadan iki yüzyıl öncesinde felsefî bilimler, çevre kültür havzalarında canlı bir kültür meydana getirme gücünden gittikçe uzaklaşmış durumdaydı. Dolayısıyla bu kültür havzalarıyla temasın, nasıl olup da İslam dünyasında olduğu gibi canlı ve bütüncül bir felsefî kültür meydana getirebildiği sorusunun cevabını harici temas teorileriyle verebilmek mümkün değildir. Antik bilimsel ve felsefî literatürün İslam dünyasına aktarılması ve buradaki düşünürlerce temellük edilerek özgün bir şekilde yeniden üretilmesi, harici etkenlerden daha çok, Abbasî hilafetinin taşıdığı imparatorluk yapısının doğurduğu ihtiyaçlarla ve tercüme hareketinin başladığı döneme kadar gelişmiş İslâmî entelektüel birikimle ilişkilidir.     

Tercüme hareketlerinin başlangıcını, divanların tercümesi gibi çeşitli siyâsi-iktisâdî nedenler ve birtakım pratik sebeplerden kaynaklanan ihtiyaçlar etrafında Emevîler dönemine kadar götürebilmek mümkündür. Bununla birlikte felsefî literatürün Arapçaya tercüme edilmesi Abbasî halifesi Mansur’un 762’de Bağdat’ı inşasından kısa bir süre sonra başlar ve çeşitli evreler dahilinde onuncu asrın sonuna kadar devam eder. Bu evreleri şu şekilde tasnif edebiliriz: i) Emevî dönemindeki idâri ihtiyaçlar dolayısıyla yapılan çevirilir, ii) Abbasî halifeleri Mansur (slt. 754-775) döneminde başlayan, Mehdî (slt. 775-785) ve Harun er-Reşîd (slt. 786-809) dönemlerinde devam eden çeviriler, iii) Abbasî halifesi Me’mûn’un (slt. 813-833) başlattığı ve Kindî çevresi etrafında yoğunlaşan çeviriler, iv) Huneyn b. İshak (ö. 259/873), İshak b. Huneyn (ö. 298/911) ve onların etrafındaki mütercimlerin çevirileri, v) Bağdat’taki Aristotelesçi okuldan Ebû Bişr Mettâ b. Yunus (ö. 328/940) ve Yahyâ b. Adî (ö. 363/974) etrafındaki mütercimlerin çevirileri. 

Birinci dönemdeki çeviriler, yukarıda belirtildiği üzere divanların Arapçaya aktarılması örneğinde olduğu gibi, fetihlerle birlikte ortaya çıkan daha çok siyâsî ve iktisâdî ihtiyaçlardan kaynaklanmıştır. İkinci evre çeviri hareketlerinin merkezinde mantık, astroloji, geometri ve aritmetik kitaplar bulunur. İbnu’l-Mukaffa‘ (ö. ykl. 138-9/756) Porfirius’un Eissagoge’si, Aristoteles’e ait Kategoriler, Yorum Üzerine ve Birinci Analitikler’i tercüme ya da ihtisar etmiştir. Mehdî döneminde Aristoteles’in Topikler’i, Harun er-Reşîd döneminde ise Fizik’i Arapçaya aktarılmıştır. Tercüme hareketinin Me’mûn ve Mu‘tasım dönemlerinde Kindî’nin editörlüğü altındaki çalışmalarla gerçek anlamda ivme kazandığını söyleyebiliriz. İbn Nâ‘ima el-Hımsî, Kusta b. Luka, Ustâz, Habib b. Bıhrîz, Yahya  b. el-Bıtrîk gibi mütercimlerin oluşturduğu bir çeviri grubu Eflatun, Aristoteles, Afrodisiaslı İskender, Gerasalı Nikomakos, Plotinus, Proklus,  John Filoponus, Olimpiodorus ve Stefanus gibi filozoflara ait eserleri Arapçaya aktarmışlardır. Aristoteles’e ait olup tercüme edilen eserler arasında Metafizik, Fizik, Birinci Analitikler, Sofistik Çürütmeler, Gökyüzü Üzerine, Meteoroloji, Canlıların Oluşumu, ve Canlıların Parçaları gibi eserler bulunur. Yanlışlıkla Aristoteles’e atfedilen ve Plotinus’un Enneadlar’ının IV-VI. bölümlerinin İbn Nâ‘ima el-Hımsî çevirisinden ibaret olan Esûlucyâ da Kindî çevresi tarafından tercüme edilmiştir. Enneadlar’ın beşinci kitabının özeti üzerine yazılmış bir metin olan ve daha sonra Fârâbî’ye atfedilen Risâle fi’l-ilmi’l-ilâhî de Kindî çevresinde üretilmiştir. Enneadlar’ın kaderini Proklus’un Teolojinin Unsurları adlı eseri de paylaşır. Bu eserin bazı bölümleri Kitâbu’l-Îzâh fi’l-hayri’l-mahz adı altında Aristoteles’e atfedilerek yine aynı dönemde çevrilmiştir. Proklus’un Teolojinin Unsurları’ndaki önermelerinden diğer bazıları, Mâ İstahrecehû el-İskender el-Afrûdîsî min Kitâbi Aristûtâlîs el-müsemmâ bi-Esûlûcyâ ve ma‘nâhu el-kelâm fi’r-rubûbiyye başlığı altında İskender’e nispet edilmiştir. İskender’in halihazırda Yunancasına sahip olmadığımız Fi’l-inâye’si, Risâletu’l-İskender fi’l-illeti’l-ûlâ ve’l-ma‘lûl ve harekâtihi ve’htilâfihâ ve harekâtu mâ yefsud ve yekûn adlı risalesi, Quaestione’sinin bazı bölümleri ve Oluş ve Bozuluş Üzerine Şerhi de bu dönemde çevrilmiştir. İskenderiyeli şarihlerden Olympiodorus’un Oluş ve Bozuluş Üzerine şerhi ve John Filoponus’un Fizik şerhi de Kindî çevresine ait çeviriler arasında zikredilir. Ayrıca Filoponus’un Proklus’a yazdığı reddiyenin bir kısmı, Kindî çevresi tarafından İskender’e nispet edilerek çevrilmiştir.

Huneyn b. İshak, İshak b. Huneyn ve çevresinin yaptığı çeviriler, Kindî döneminde üretilen metinlerin gözden geçirildiği ve birçok yeni eserin artık uzmanlaşmış bir mütercimler grubu tarafından Arapçaya aktarıldığı dönem olarak öne çıkar. Bu dönemdeki mütercimler arasında Huneyn ve İshak’tan ayrı olarak, çoğu Huneyn’in öğrencisi olan Ebû Osman ed-Dımeşkî, İbrahim b. Abdullah, İbn Bakkûs, İsa b. Yahya b. İbrahim, Hubeyş b. A‘sem, Musa b. Hâlid, İsa b. Ali gibi isimler bulunur. Gözden geçirilmiş yeni tercümelerden ayrı olarak bu dönemde Eflatun, Aristoteles, Theophrastus, Galen, İskender, Porfirius, Iamblikos, Temistius, Proklus, John Filoponus ve Olimpiodorus gibi filozoflara ait metinler tercüme edilmiştir. Daha önce tercüme edilen Aristoteles metinleri dışında bu dönemde Kategoriler, Birinci Analitikler, Retorik, Fizik, Oluş ve Bozuluş Üzerine, Nefs Üzerine, Metafizik kitapları tercüme edilmiştir. Ayrıca Huneyn çevresi Galen külliyatını neredeyse tümüyle Arapçaya aktarmıştır. İskender el-Afrodîsî’nin Metafizik üzerine yazdığı şerhin Lambda ve Delta’dan sonraki bölümler üzerine olan kısımları, Quaestione’nin bir bölümü, De Anima’sı, Fi’l-Akl’ı ve Mebâdiu’l-küll adlı eseri Huneyn ve arkadaşları tarafından çevrilmiştir. Porfirius’un Eisagoge’si, Kategoriler, Fizik ve Nikomakhos’a Etik üzerine yazdığı şerhler de bu dönemde ayrıca tercüme edilmiştir. İbnü’n-Nedîm’in zikrettiği ve Yahyâ b. Adî’nin kitaplarının listesinde gördüğünü söylediği, Sirianus’un Metafizik şerhinin Beta üzerine olan kısmı da bu dönemde çevrilmiştir. Temistius’a ait eserler arasında tercüme edilenlerden en önemlisi ise De Anima şerhidir. 

Ebû Bişr Mettâ b. Yûnus ve Yahyâ b. Adî çevresindeki mütercimler, çeviriler döneminin son safhasını oluşturur. Bu mütercimler arasında Ebû Ali İbnü’s-Semh, Ebû Ali İbn Zur‘a ve İbn Suvâr gibi isimler yer alır. Mettâ, Aristoteles’in İkinci Analitikler, Poetika, Semâ ve’l-âlem, Oluş ve Bozuluş Üzerine ve İskender’in şerhiyle birlikte Metafizik’in Lambda kitabını çevirmiştir. Yine Mettâ, İskender’in Oluş ve Bozuluş Üzerine şerhini, Kitâbu’s-Semâ ve’l-âlem şerhinin bir kısmını ve daha önce Kindî çevresi tarafından da tercüme edilmiş Fi’l-inâye’sini aktarmıştır. Onun Temistius’tan çevirdiği metinler arasında Fizik ve Semâ ve’l-âlem şerhi, ayrıca Metafizik’in Lambda kitabına ait bir açıklama yer alır. İskenderiye okuluna mensup şarihlerden Simplikius’un Kategoriler şerhi de İbn Suvâr tarafından çevrilmiştir. Yahyâ b. Adî Metafizik’in M kitabını, Sofistika ve Topika’sını, İskender’in el-Âsâru’l-ulviyye şerhini, Temistius’un Kitâbu’s-Semâ ve’l-âlem şerhini Arapçaya aktarmıştır. 

İbnü’n-Nedîm Ammonius’un Kategoriler şerhini zikreder, fakat mütercime yer vermez, Topikler şerhinin tercümesini ise Yahyâ b. Adî’ye nispet eder. Ayrıca el-Fihrist’te Ammonius’a, Kitâbu Şerhi mezâhibi Aristâlîs fi’s-Sâni‘, Kitâb fî ağrâzi Aristâlîs fî kütübihi ve Kitâbu hücceti Aristâlîs fi’t-tevhîd adlı eserler nispet edilir. Yine İbnü’n-Nedîm Simplicius’un Kategoriler ve De Anima’ya yazdığı şerhlerden bahseder, ancak bunların mütercimleri ya da tercüme edildikleri dönemle ilgili herhangi bir bilgiye yer vermez. 

Tercüme hareketlerinin son iki evresini, önceki evrelerden ayıran önemli unsurlardan biri, mütercimlerin nitelikleriyle ilgilidir. Bu dönemdeki mütercimler sadece Yunanca bilgileri ve antik Yunan kültürüne aşinalıkları bakımından değil, Yunan felsefesiyle ilişkileri açısından da önceki mütercimlerden ayrılırlar. Huneyn b. İshak, İshak b. Huneyn, Yahyâ b. Adî, Ebû Bişr Mettâ b. Yûnus, İbn Suvâr, İbn Zur‘a, İbnü’l-Hammâr, İbnu’s-Semh gibi isimler bir mütercim olmanın ötesinde, aynı zamanda felsefî tercihleri bulunan felsefeciler olarak değerlendirilmelidir. Bu isimlerden birçoğunun müstakil felsefî çalışmaları mevcuttur. Ayrıca Yahyâ b. Adî çevresinin özellikle fizikle ilgili yorumları, Aristoteles’in Fizik kitabının tercümesi içerisinde günümüze kadar ulaşmıştır. İbn Sînâ’nın “batılılar” (mağribiyyûn) olarak nitelediği, Bağdat’ta yerleşik bu mütercim-filozoflar grubu, Aristoteles felsefesiyle ilgili özel bir yorum geleneğinin de devamcısı olarak gözükür. 

Buraya kadar aktardığımız liste, çeviri hareketinin yalnızca genel eğilimini yansıtır. Tercüme edilen külliyat aslında çok daha kapsamlıdır. Felsefenin aynı zamanda bir kültür haline gelecek şekilde Yunancadan sonra ilk defa başka bir dilde yeniden üretildiği bu süreç, felsefenin yeni bir dil, kültür ve coğrafya içerisinde aldığı yeni şekilleri gösterme kabiliyetine sahip en önemli olgulardan biridir. 

Klasik Dönemde Felsefe

Felsefe adında bir etkinliğin İslâm coğrafyasına girişi ve bugün “İslâm felsefesi” olarak isimlendirdiğimiz felsefî bir geleneğin oluşumu, VIII. yüzyılın ortalarında Bağdat merkezli olarak sistematik bir hal alan tercüme hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. VIII. yüzyılın başlarından itibaren İslâm toplumunun içinden geçmekte olduğu siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmeler paralelinde, Mu‘tezile elinde sistematik bir görünüm kazanan kelâm başta olmak üzere din ve dil ilimlerinin teşekkül sürecinin son derece hareketli bir entelektüel ortam oluşturduğu bilinmektedir. 750’de iktidara gelen Abbâsîler tarafından siyasî, sosyal ve entelektüel pek çok sâikle sistematik bir tarzda başlatılıp desteklenen tercüme hareketi ise bu canlı entelektüel ortamı pek çok yönden besleyip geliştirmiştir.

Yaklaşık iki yüzyıl boyunca devam eden tercüme hareketi sayesinde, Aristoteles’in eserleri ve bugün kendilerini “Yeni Eflâtuncu” olarak nitelediğimiz filozofların özellikle Aristoteles’in eserleri üzerine yazdıkları şerhler öncelikli olmak üzere, Antik ve Helenistik dönemde Akdeniz havzasında üretilen felsefe ve bilim mirası, ya doğrudan Grekçe asıllarından ya da daha önce kısmen çevrildikleri Süryanice aracı metinler yoluyla Arapçaya tercüme edilmiştir. Tercüme edilen metinlerin ihtiva ettiği felsefî problemler, gelişmekte olan İslâm medeniyetinin farklı entelektüel ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda yeniden ele alınmış ve bu sayede ağırlıklı unsurunu Müslümanların oluşturduğu, ancak etnik ve dinî açıdan farklı unsurları da bünyesinde barındıran bir filozof (feylesûf/felâsife veya hakîm/hukemâ) zümresi oluşmuştur. Böylelikle, tercüme hareketi, Müslümanların hâkimiyetine girdiğinde felsefî açıdan hayatiyetini uzun süredir kaybetmiş durumda olan İran’dan Mısır’a uzanan kadim medeniyet havzasına yeni bir ruh üflemiş, Arap dili de bu tercümeler yoluyla bir felsefe ve bilim dili haline gelmiştir.

Tercüme hareketinin sağladığı verimli entelektüel ortamın bir ürünü olarak Kindî’nin ortaya koyduğu felsefî ürünler ile gerçek anlamda başladığını söyleyebileceğimiz İslâm felsefesi geleneğinin yaklaşık VIII.-XII. yüzyıl arasında geçirdiği serüven “klasik dönem” olarak adlandırılmaktadır. “Klasik dönem” tabiri, bu bağlamda, İslâm felsefesinin, temel kavramlarının, problemlerinin ve bu problemlere yönelik başlıca çözüm önerilerinin belirgin hale geldiği bir zaman dilimine işaret etmektedir. Bu dönem itibariyle İslâm topraklarındaki felsefî etkinliğin, Yeni Eflâtunculuğun derinden etkisini hatırda tutmak kaydıyla, özü itibariyle “Aristotelesçi” yani “Meşşâî” olduğu söylenebilir. Felsefî etkinliğin üzerine inşa edildiği literatür, problem ve kavramlar açısından bu yargı ana hatlarıyla doğru olsa da İslâm felsefesi geleneği içinde mesela Kindî’nin ya da İbn Sînâ’nın Aristotelesçiliği ile İbn Rüşd’ün Aristotelesçiliği arasında büyük farklar bulunduğu, bilhassa İhvân-ı Safâ ve İsmailî filozoflar söz konusu olduğunda, Aristotelesçilik dışında Eflâtun ve Pisagor’un felsefelerinin, hermetik ve gnostik düşüncelerin de İslâm filozofları üzerinde muhtelif yoğunluklarda tesirlerinden söz edilebileceği dikkate alınmalıdır. Bütün bu tesirler, felsefe tarihindeki sürekliliği görmek açısından çok önemli veriler sunsa da İslâm filozoflarının miras aldıkları felsefî birikime olan eşsiz katkılarının göz ardı edilmesine yol açmamalıdır. Politeist bir toplumda ortaya çıkan felsefenin gerçek anlamda monoteist bir coğrafyada gelişmesi ve bu coğrafyanın entelektüel birikim ve ihtiyaçlarıyla ilişkiye geçmesi, insanlık tarihinde ilk defa İslâm felsefesi geleneği sayesinde mümkün olmuştur. İslâm filozofları, kendilerine intikal eden felsefî öğretileri anlayıp özümsemenin ardından onları yeni kavramsal unsurlarla zenginleştirmiş, yeni öğretiler ortaya koyarak dikkate değer dönüşümlere imza atmışlardır. Bu bağlamda monoteist bir çerçevede gelişen İslâm felsefesi geleneği içinde, tevhid, peygamberlik (nübüvvet) ve âhiret (me‘âd) gibi özellikle İslâm dini açısından ayrı bir önem taşıyan konular, felsefenin evrensel ve teorik dili aracılığıyla ele alınmıştır. Tevhid meselesini, Tanrı-âlem ilişkisi bağlamında metafizik bir problem olarak inceleyen filozoflar, din olgusunu, bilgi felsefesi ve önermeler mantığı çerçevesinde peygamberlik açısından tartışmışlar; öte dünya hayatını ise ruhun ölümsüzlüğü ve din dili problemleri bağlamında ayrıntılı bir şekilde ele almışlardır.

Bu çerçevede klasik dönem İslâm filozofları açısından felsefe, genel itibariyle, var olanların hakikatine/gerçekliğine erme çabasını ve bu sayede insanın yetkinleşme arayışını ifade etmektedir. Var olanların, biri bizden bağımsız olarak var olan ve bizim bilgimize konu olan varlıklar, diğeri ise eylemlerimiz sonucunda varlık kazanan ve bizim bilgimizden ziyade eylemlerimize konu olan varlıklar şeklinde ikiye ayrıldığı dikkate alındığında, felsefe de sırasıyla teorik (nazarî) ve pratik (amelî) şeklinde iki ana kısma ayrılmaktadır. Teorik felsefe bağlamında filozoflar, somuttan soyuta doğru varlıkları fizik, matematik ve metafizik disiplinleri bağlamında incelerken, pratik felsefe kapsamındaki varlıkları ise bireyden topluma doğru ahlâk, ev yönetimi ve siyaset çerçevesinde ele almaktadırlar. Bütün bu varlık sahalarının hakikatine/gerçekliğine ulaşma hedefine doğru ilerlerken filozofun yolunu ise kavramlar (tanım) ve yargılar (kıyas) bağlamında mantık disiplini aydınlatmaktadır.

Kindî: İslâm Felsefesinin Başlangıcı

İlk İslâm filozofu olarak kabul edilen ve Bağdat’ta Abbâsî halifelerinin himayesinde felsefî faaliyetlerini gerçekleştiren Kindî (ö. ykl. 252/866), kaleme aldığı çok sayıdaki eser ve tercüme edilmesine ön ayak olduğu metinlerle hem tercüme hareketi öncesinde hayatiyetini kaybetmiş olan “felsefe”ye bir “can suyu” vermiş hem de o dönemdeki entelektüel tartışmalar ve gelişmekte olan İslâm toplumunun ihtiyaçları açısından felsefenin ne kadar önemli ufuklar ve imkânlar sağladığını göstermeye çalışmıştır. Onun etrafında kümelenen mütercimlerin Arapçaya kazandırdığı Aristoteles’in Metafizik’i, Plotinus’un Enneadlar’ının IV-VI. bölümlerinin özetlenerek yeniden ifadelendirilmiş hali olan Esûlûcyâ Aristûtâlîs (Aristoteles’in Teolojisi) ve Proclus’un Teolojinin Unsurları adlı eserinin Aristoteles’e nispet edilen el-Hayru’l-mahz (Sırf İyi) adlı özeti, İslâm felsefesinin gelişiminde kritik role sahip olmuşlardır. Tanrı, Tanrı-âlem ilişkisi, insanın bilişsel süreçleri ve ahlâk gibi alanlarda, sonraki dönemlerde yoğun bir şekilde tartışılacak pek çok meselenin ipuçları eserlerinde bulunabilecek olan Kindî’nin, yöntem konusundaki yaklaşımı bilhassa dikkate değerdir. Matematiğe ve matematik bilimlerin ispat yöntemine özel bir değer veren Kindî, kendi döneminde Muʻtezile’nin öncülüğünde yürüyen kelâm tartışmalarına, “aklın vasıtasız olarak idrak ettiği aksiyomlar”dan hareket eden felsefî yaklaşımın daha kesin ve güvenilir çözümler üretebileceği kanaatindedir. Felsefeyi bir hakikat arayışı olarak gören Kindî, varlıkların gerçekliğinin ancak onlar arasındaki sebep-sebepli ilişkisi sayesinde keşfedilebileceğini, bütün var olanların nihaî ve gerçek sebebi olan İlk Gerçek’e dair incelemeyi konu edinen ilk felsefe ya da metafizik disiplinin ise bu arayışta öncelikli bir konumda yer aldığını düşünmektedir. Muʻtezile’nin “tevhid” vurgusunu çağrıştıracak tarzda Tanrı’nın “birlik”ini açıklamaya özel bir önem atfeden Kindî, Gerçek Bir olarak adlandırdığı Tanrı’yı bir olma dışında herhangi bir sıfatla nitelemekten kaçınmakta, onun dışındaki varlıklara yüklenen “bir” vasfının ise göreli ve mecazî olduğunu vurgulamaktadır. Ona göre bu, Tanrı’ya ve O’nun dışındaki varlıklara yüklenen bütün nitelikler için geçerlidir: O mutlak ve gerçek, diğerleri ise göreli ve mecazîdir. Kindî’nin dikkat çekici bir diğer öğretisi, âlemin ezelîliğine yönelik eleştirisidir. Öklid’in Elementler’indeki “akıl tarafından aracısız olarak açık seçik bir biçimde kavranan” altı aksiyomdan hareket eden Kindî, hiçbir niceliğin sonsuz olamayacağını, bir nicelik olarak âlemin de sınırlı, sonlu ve zaman bakımından sonradan var olduğunu savunmaktadır. Kindî’nin günümüze gelen eserleri, Gerçek Bir’den âlemin nasıl varlığa geldiği hususunda pek bir şey söylemese de âlemin varlığa gelişinde ve sürekliliğinin sağlanmasında mecazî fâil durumundaki gökcisimlerinin aracı rolüne yönelik pek çok işaret bulunmaktadır. Ona göre her şeyin varlığı, Gerçek Bir’den kaynaklanan ve gökcisimleri aracılığıyla âleme yayılan varlık feyzine bağlıdır ve bu, her şeyin Allah’a secde etmesi anlamına gelmektedir. Kindî, âlemin küçük bir modeli olduğunu düşündüğü insanın özü ve bilişsel yapısı üzerine ortaya koyduğu görüşleriyle de İslâm felsefesi geleneğinde öncü bir role sahiptir. İnsanın özünü ifade eden “nefs”in, bedenden bağımsız manevî bir cevher olduğunu temellendirmeye çalışan Kindî, insanın potansiyel durumdaki bilme yetisinin hangi aşamalardan geçerek aktif hale geldiğini de özel olarak incelemiş, ayrıca aklın ulaştığı sonuçlar ile peygamberin vahiy aracılığıyla getirdiği mesaj arasındaki ilişkiyi de tahlil etmiştir. Ona göre insanın akıl erdiremediği konularda vahyin kılavuzluğuna ihtiyaç duyulduğu gibi değer ve mertebe bakımından olduğu kadar insanı tatmin açısından da vahiy bilgisi, felsefî bilgiye kıyasla daha veciz, açık-seçik, kapsamlı ve kestirmedir. Din ile felsefe arasında hem konu hem de amaç birliği bulunduğunu düşünen Kindî, peygamberin Allah’tan getirdiklerinin akla aykırı bir yönünün olmadığını, aklî olarak da açıklanabilir bir özelliğe sahip olduğunu belirtmektedir.

Kindî’nin Mirası: Din ile Felsefenin Uyumu

Kindî’nin, gerek metafiziği, Tanrı ve Tanrı-âlem ilişkisine dair bir inceleme olarak konumlandıran yaklaşımı, gerekse filozofun var olanların hakikatine erme yönündeki çabası ile peygamberlerin vahiy aracılığıyla getirdikleri ilahî mesaj arasında tam bir uyum bulunduğu şeklindeki düşüncesi, sonraki kuşaklarda etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Bu noktada bir “Kindî ekolü”nden bahsetmemizi mümkün kılan, Kindî’nin doğrudan talebesi olan Ahmed b. Tayyib es-Serahsî (ö. 286/899) ile Ebû Zeyd el-Belhî (ö. 322/934) ve Belhî’nin talebeleri İbn Ferîgûn (ö. IV./X. yüzyıl) ve Ebü’l-Hasen el-Âmirî’nin (ö. 381/992) isimleri bilhassa kaydedilmelidir. Bu isimler içinde temsil gücü yüksek bir filozof olarak Âmirî ön plana çıkmaktadır. Felsefe tarihini, Kur’ân’da “bilgelik”le (hikmet) ilişkilendirilen Lokman ile başlatan Âmirî, Yeni Eflâtuncu varlık hiyerarşisini merkeze alan metafizik yaklaşımıyla da dikkat çekmektedir. Tanrı, küllî akıl, küllî nefs, tabiat ve cisimden müteşekkil bu varlık hiyerarşisini Âmirî, Bârî, kalem, emir, arş, levh gibi dinî kavramlarla özdeşleştirme konusunda da hayli rahat davranmaktadır. Diğer yandan Âmirî, ibdâʻ, sunʻ, halk, teshîr, ihtirâʻ gibi yaratmayı ifade eden kavramlar arasındaki farkları da belirginleştirmeye çalışmakta, Kindî’de olduğu gibi ara nedenler yoluyla süregiden bir varlık verme sürecini savunmaktadır. Metafizik düşüncesine bütünüyle uygulamamış olsa da varlığı zorunlu ve mümkün şeklinde ikiye ayırma noktasındaki teşebbüsü, onu bu bağlamda İbn Sînâ’nın selefi olarak değerlendirmeyi de mümkün kılmaktadır. Âmirî’nin günümüze ulaşan eserleri, onun özgür irade meselesiyle yakından ilgilendiğini göstermektedir. Bu meseleye dair kelâm tartışmaları bağlamında ortaya çıkan mutlak cebir/zorunluluk ile mutlak hürriyet şeklindeki iki uç yaklaşım arasında orta bir yol bulmaya çalışan Âmirî, insanın bu çetrefil problem içindeki “ara” konumunu, “cebir/zorunluluğa tâbi (muztar) görüntüsü altında özgür (muhtâr), özgür görüntüsü altında cebir/zorunluluğa tâbi” şeklinde ifade etmiştir. Ona göre insan tarafından tasarlanıp yapılmış olsa da her şeyin nihaî anlamda fâili Allah olduğundan, bu fiillerin insana nispeti ancak dolaylı yoldan mümkündür. Allah ilk ve uzak fâilken, insan ikinci ve yakın fâil konumundadır. Sarih aklın hükümleriyle sahih dinin hükümlerinin birbiriyle çatışmayacağı ilkesini benimseyen Âmirî, karşılaştırmalı din araştırmaları açısından da öncü bir isimdir. O, İslâm, Yahudilik, Hıristiyanlık, Sâbiîlik, Zerdüştîlik ve Putperestlik şeklinde altı dini, hem inanç, ibadet, toplumsal hayat, ceza hukuku hem de siyasî tarih açısından değerlendirip karşılaştırmış, İslâm’ın akıl ile nakil, din ile dünya, ruh ile beden, fert ile toplum ve toplum ile devlet arasında kurduğu âhenk bakımından diğerlerinden ayrıcalıklı bir yerinin olduğu sonucuna ulaşmıştır.

İslâm Felsefesinin İstisnaî İsmi: Ebû Bekir er-Râzî

Kindî ve takipçilerinin, tercümeler yoluyla İslâm dünyasına aktarılan Antik-Helenistik felsefî birikimi gerek gelişmekte olan İslâm toplumunun ihtiyaçlarıyla gerekse din olarak İslâm’la uyumlu bir formda sunma gayretlerine karşılık felsefe geleneği Ebû Bekir er-Râzî (ö. 313/925) gibi istisnaî simaları da bünyesinde barındırmaktadır. Daha çok tıp alanındaki uzmanlığı ve eserleriyle tanınan Râzî’yi farklı kılan en önemli öğretisi, “beş ezelî ilke” etrafında tasarladığı varlık anlayışıdır. Varlığın temelinde Tanrı, küllî nefs, mutlak madde, mutlak mekân ve mutlak zaman şeklinde belirlediği beş ezelî ilkenin bulunduğunu düşünen Râzî, âlemin varlığa gelişini yoktan yaratma yerine, bu beş ezelî ilke arasındaki ilişkiler üzerinden açıklamaktadır. Buna göre âlemin varlığı ezelî bir maddeyi gerektirmekte, maddenin yer kaplayan özelliği mutlak mekânın, maddedeki değişim ise mutlak zamanın ezelî olarak var olmasını zorunlu kılmaktadır. Âlemdeki canlılar dünyasının, bunların kaynağı olarak ezelî bir küllî nefsin varlığına bağlı olduğunu düşünen Râzî, Tanrı’yı ise bütün bu ilişkilerin düzenleyicisi ve kaosu kozmosa dönüştüren ilke olarak konumlandırmakta, özellikle akla sahip canlıların mevcûdiyetini ve işlerini iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını bilge bir Tanrı’nın varlığıyla ilişkilendirmektedir. Râzî’nin isminin genellikle “zındıklık ve mülhitlik” ile yan yana anılması ise onun, dinlere ve peygamberlere ihtiyaç olmadığı yönündeki görüşleridir. Râzî’nin, daha ziyade muhaliflerinin aktarımları üzerinden haberdar olduğumuz, bundan dolayı da her zaman bir şüphe payının bırakılması gereken  bu düşüncesinin temelinde akla olan köklü bağlılığı ve güveni yer almaktadır. İnsan, kendisine bahşedilmiş olan akıl gücü ve adalet duygusu ile dinlere ve peygamberlere ihtiyaç duymaksızın iyi ile kötü, yararlı ile zararlı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilir. Bu noktada diğer insanlara yol göstermek için bazı seçilmiş insanların varlığından söz etmek, Tanrı’nın hikmet, adalet ve merhametiyle bağdaşmamaktadır. Ayrıca Râzî’ye göre tarih boyunca insanlar arasındaki çatışmaların temelinde de dinler ve peygamberler yer almaktadır. Râzî’nin akla olan bu güvenini ahlâk felsefesinde de görmek mümkündür. Akıl ile hevâ arasındaki çatışma üzerine görüşlerini inşa eden Râzî, aklı insanı diğer varlıklardan üstün kılan en temel özellik ve bütün iyiliklerin ve erdemlerin kaynağı olarak görürken, kötülüğü ve erdemsizlikleri hevâ ile ilişkilendirmekte, gerçek anlamda erdemli bir hayatın ancak hevânın akıl tarafından kontrole alınmasıyla mümkün olabileceğini savunmaktadır.

Fârâbî: İslâm Felsefesinin Teşekkülü

Kindî tarafından başlatılan felsefî etkinliğin hem kavram hem de problem düzeyinde gidişatını belirleyen isim Fârâbî’dir (ö. 339/950). Türkistan coğrafyasından, o dönemin sadece siyasî anlamda değil, felsefî ve bilimsel olarak da merkezi durumundaki Bağdat’a gelerek burada mantık başta olmak üzere diğer felsefî ilimleri tahsil eden Fârâbî, Aristoteles’in mantık külliyatından hareketle kaleme aldığı eserlerle Aristoteles’in ardından “ikinci üstat” olarak tanınmıştır. İslâm topraklarına intikal eden felsefî birikimi, kendi bağlamı içinde yeniden tasnif edip yorumlayan Fârâbî, dönemin hâkim kozmoloji anlayışını da dikkate alarak Tanrı-âlem ilişkisini açıklamak üzere ortaya koyduğu sudûr/feyz teorisi merkezinde mantıktan metafiziğe, bilgi kuramından psikoloji, ahlâk ve siyasete kadar geniş bir alanı bütünlüklü bir sistem içinde açıklayabilmiştir. Fârâbî’ye göre varlık; değişim ve eksiklik çağrıştıran her türlü nitelemeden aşkın olan İlk Sebep’in kendine mükemmel varlığına dönük akletme eyleminin sonucu olarak zaman dışı bir şekilde, hiçbir kesintiye uğramadan sürekli olarak taşmaktadır. Bütün varlıklar mevcûdiyetlerini İlk Sebep’e borçlu olsalar da varlıkların ortaya çıkışı, maddî olmayandan maddî olana doğru hiyerarşik bir ilişki içinde söz konusu olmuştur. Buna göre İlk Sebep’ten öncelikle maddîlikten tamamen uzak olan, oluş ve bozuluşun söz konusu olmadığı “akıllar”, bu akıllardan da kendilerine özgü bir maddîlikleri olan, ama değişime konu olmayan “gökcisimleri” meydana gelmiş, bu süreç nihayetinde dört unsurdan meydana gelen maddî varlıkların dünyasını oluşturan yeryüzünde son bulmuştur. Maddeden tamamen uzak varlıklardan maddî varlıklara doğru ilerleyen bu varlık akışının yeryüzündeki istikameti ise cansız varlıklardan canlı varlıklara doğru bir gelişim seyri takip ederek zirvesine maddî olmayan bir öze sahip olan insanda ulaşmaktadır. İnsan, maddî yönünü oluşturan bedeninin çekim gücü karşısında, özünü oluşturan aklını bilgi ile yetkinleştirmek suretiyle mutluluğu gaye edinen bir varlıktır. Ne var ki, Fârâbî, bütün insanların bu türden bir gerçek mutluluğun peşinde olmadığının farkındadır. Pek çok insan, gerçek mutluluk zannettiği şeylerin peşinde hayatını sürdürmektedir. Bu noktada Fârâbî, mutluluk anlayışlarına göre en küçük siyasî birim olarak şehirleri (medîne) tasnif ederek ideal olan erdemli şehir karşısında konumlanan çok sayıdaki erdemsiz şehri de ayrıntılı olarak incelemekte ve bunu, her siyasî yapının zeminini oluşturduğunu düşündüğü mille kavramına dair analizleriyle derinleştirmektedir. Mille kavramı sayesinde şehrin kurucusu olarak ilk başkan ya da peygamberin rolünü de inceleyen Fârâbî, felsefe/filozof-din/peygamber ilişkisini psikolojik/epistemolojik boyutları yanında siyasî yönleriyle de sistemine ustalıkla dâhil etmiştir. Böylece Fârâbî’nin İlk Sebep’ten hareketle makrokozmosa dair analizleri, mikrokozmos olarak insana ve şehre kadar uzanarak açıklama gücü yüksek bir sistem olarak İslâm felsefesi geleneğinde etkisini her zaman hissettirmiştir.

Bağdat Aristotelesçiliği

Fârâbî’nin de kendisinden mantık tahsil ettiği Ebû Bişr Mettâ b. Yûnus (ö. 328/940) ile Bağdat’ta yoğunlaşan ve Fârâbî’nin Aristoteles’in Organon külliyatına dair yaratıcı çalışmalarıyla zirvesine çıkan mantık merkezli felsefî etkinlik, Fârâbî sonrasında yine Bağdat’ta çoğu Hıristiyan olan bir grup filozof tarafından sürdürülmüştür. Bu filozoflar içinde Fârâbî’nin talebesi Yahyâ b. Adî (ö. 363/974) başı çekmekte; o ve talebeleri Ebû Süleyman es-Sicistânî (ö. ykl. 374/985), Îsâ b. Zurʻa (ö. 398/1008), İbnü’l-Hammâr (ö. 407/1017), Ebû Ali b. es-Semh (ö. 418/1027) ve Îsâ b. Ali b. Îsâ (ö. 391/1001) gibi isimler “Bağdat Aristotelesçileri” diyebileceğimiz bir grubu oluşturmaktadır. Sicistânî ve İbnü’l-Hammâr’la ilişkisi dolayısıyla bu grupla irtibatlandırılabilecek dikkat çekici bir diğer isim ise İbn Miskeveyh’tir (ö. 421/1030). Onun, Kindî geleneğinden beslenen ve Yeni Eflâtuncu unsurlar barındıran Aristotelesçi metafizik ve psikoloji/epistemolojisi bir tarafa bırakılırsa özellikle ahlâk felsefesine dair görüşleriyle ön plana çıktığı söylenebilir. Aristoteles’in “itidal” fikrini takip eden İbn Miskeveyh’e göre insanın eylemleri söz konusu olduğunda pratik akıl, arzu ve öfke şeklinde üç temel gücü bulunmaktadır. Bu güçlerin fazlalık veya eksiklik bakımından aşırıya kaçması erdemsiz huylara yol açarken, orta halleri erdemi ifade etmektedir ki, söz konusu güçlerin erdemli orta halleri, sırasıyla bilgelik (hikmet), ölçülülük (iffet) ve cesarettir (şecâʻat) ve bu üç erdemi ortak olarak ifade eden kavram ise adalettir. 

İsmailî Filozoflar ve İhvân-ı Safâ

IV./X. yüzyıldaki felsefî etkinliğin bir başka damarını ise Şiîliğin İsmailî koluna mensup filozoflar oluşturmaktadır. Önde gelen temsilcileri Ebû Hâtim er-Râzî (ö. 322/934), Muhammed en-Nesefî (ö. 332/943), Ebû Yaʻkûb es-Sicistânî (ö. ykl. 361/971) ve Hamîdüddin el-Kirmânî (ö. ykl. 412/1021) olan bu akım, Kur’ân’ın ancak masum imamlar tarafından bilinebilen bâtınî anlamını önceleyen Şiî/İsmailî anlayış ile Geç Antik dönemde Eflâtun ve Aristoteles’in uzlaştırılmasına dayanan Yeni Eflâtuncu tavrı sentezleyen yeni bir yaklaşım geliştirmişlerdir. “İsmailî Yeni Eflâtunculuğu” şeklinde adlandırılabilecek bu yaklaşımla Bir, akıl, nefs ve tabiat ilkelerine dayalı karmaşık bir kozmoloji ve epistemoloji geliştirmiş, bu öğretilerini de dinî metinlerle ilişkilendirme konusunda oldukça serbest bir tavır sergilemişlerdir. Aynı dönemde İsmailîliğe mensubiyetleri tartışmalı olsa da Şiî eğilime sahip oldukları anlaşılan bir başka felsefî damar ise kimliği meçhul İhvân-ı Safâ, yani “saflık kardeşleri”dir. Bu gizli grup, bir felsefe ve bilim ansiklopedisi olarak tasarladıkları ve elli iki risaleden oluşan eserlerinde, ana akım Meşşâî çizgi dışında Antik ve Helenistik dönemin pek çok felsefî, dinî, mistik ve mitolojik unsurunu bir araya getirmişler ve insanın “kurtuluş”u etrafında din ile felsefe arasında tam bir özdeşlik kurmayı hedeflemişlerdir. 

İbn Sînâ: İslâm Felsefesinin “Büyük Üstat”ı

İslâm felsefesinin klasik dönemin en önemli ve etkili siması hiç şüphesiz “eş-Şeyhu’r-reîs” (büyük üstat) olarak tanınan İbn Sînâ’dır (ö. 428/1037). Buhâra’da başlayan felsefî serüvenini Gürgenç, Tus, Cürcan, Rey, Kazvin, Hemedan ve İsfahan gibi Horasan bölgesinin önemli şehirlerinde sürdüren İbn Sînâ, İslâm felsefesinde kendisinden önce hâkim olan Kindî ekolü ve Bağdat Aristotelesçiliğini gölgede bırakacak şekilde kapsamlı bir felsefî sistem kurmuştur. Fârâbî’nin çerçevesini çizdiği felsefî yaklaşımın gerçek anlamda takipçisi olarak görebileceğimiz İbn Sînâ, zorunlu-mümkün ve varlık-mahiyet gibi icat ettiği yeni kavramsal şemalar sayesinde Tanrı’nın varlığı, sıfatlar, yaratma başta olmak üzere Tanrı-âlem ilişkisi türünden pek çok problemin üstesinden ustalıkla gelmeyi bilmiştir. Var olanları zorunlu ve mümkün şeklinde ikiye ayıran İbn Sînâ, Tanrı’yı “özü itibariyle zorunlu” şeklinde niteleyerek bir yandan O’nunla âlem arasındaki aşılamaz ontolojik farklılığı vurgulamış, diğer yandan da “özü itibariyle mümkün” olarak nitelediği O’nun dışındaki bütün varlıkların bilfiil mevcûdiyetini de özü itibariyle zorunlu varlıkla ilişkilendirerek Tanrı-âlem ilişkisinin sürekliliğini tesis etmiştir. Özü itibariyle mümkün varlıkların bilfiil mevcûdiyetleri ile zihindeki varlıkları, yani mahiyetleri aklen birbirlerinden ayırt edilebildiğinden, bu mümkün mahiyetlerin bilfiil var olabilmek için bir etkin sebebe ihtiyaç duymaları İbn Sînâ’ya Tanrı’nın varlığını kanıtlama noktasında da önemli açılımlar sağlamıştır. Fârâbî’den miras aldığı sudûr/feyz teorisini bu kavramsal ayrımlar üzerinden daha da zenginleştiren İbn Sînâ’yı dikkate değer kılan bir başka yönü de nefs kavramı üzerine yaptığı çözümlemelerdir. O, bu kavram etrafındaki analizleriyle sadece insanın âlemdeki yerini ve bilişsel süreçlerini değil, aynı zamanda peygamberlik, vahiy, ilham/sezgi, mucize, keramet, nazar, mistik tecrübe gibi İslâm toplumunu yakından ilgilendiren pek çok olguyu da dönemin felsefî ve bilimsel anlayışı çerçevesinde açıklayabilmiştir. İbn Sînâ’nın etkisinin arkasında, İslâm dünyasındaki farklı entelektüel çevrelere (özellikle de naklî ilimlerle ilgilenenlere) hitap edecek bir dil ve üslup kullanmasının yanında felsefî eser yazım tarzını zenginleştirerek bu geniş kitlenin ihtiyaçlarına göre farklı türlerde eserler kaleme almış olması yatmaktadır. Onun mantıktan, fizik bilimlere, matematik bilimlerden metafiziğe uzanacak şekilde bütün felsefî bilimleri kapsayan eş-Şifâ adlı yirmi iki ciltlik ansiklopedisi, kısa sürede felsefeyle ilgilenmek isteyenlerin en önemli başvuru kaynağı haline gelmiştir. İbn Sînâ bu ansiklopedik yazım tarzını daha özlü formlarda yeniden üretmiş ve mantık, fizik bilimler ve metafizikten oluşan daha küçük çaplı felsefe eserleriyle etkisini daha da artırmıştır. Bu çerçevede, felsefenin İbn Sînâ sonrasındaki gidişatı üzerinde en çok etkide bulunan eserlerin başında yer alan el-İşârât ve’t-tenbîhât bilhassa zikredilmelidir. “Mağribî” (batılı) olarak nitelediği Bağdat’taki felsefe çevresini, felsefî faaliyeti Aristoteles’in felsefesini anlamak ve yorumlamakla sınırladıkları için eleştiren İbn Sînâ, Aristoteles’ten hareket eden ancak onu aşmayı hedefleyen kendi felsefî anlayışını “meşrıkî” (doğulu) olarak nitelendirerek Bağdat’a karşı alternatif bir felsefî yaklaşımın öncüsü olmuştur. Ebû Ubeyd el-Cüzcânî (ö. ?), Ebû Abdillâh el-Maʻsûmî (ö. 430/1038), İbn Zeyle (ö. 440/1048), Behmenyâr b. Merzübân (ö. 458/1066), Ebü’l-Abbas el-Levkerî (ö. ykl. 517/1123), Ömer Hayyâm (ö. 526/1132), Şerefeddin el-Îlâkî (ö. 536/1141), Ömer b. Sehlân es-Sâvî (ö. ykl. 540/1145) gibi kendi felsefî sistemini büyük oranda takip eden ve geliştiren çok sayıdaki talebe ve takipçi bu felsefî anlayışın sonraki nesillere aktarılmasında önemli bir rol üstlenmişlerdir. İbn Sînâ’nın kendisinden sonra sadece felsefe içi değil, felsefe dışı entelektüel faaliyetin de merkezinde olması, onun etkisini göstermek için yeterlidir. Onun felsefesinin gittikçe artan etkisi, Eşʻarî kelâmcısı Gazzâlî (ö. 505/1111) tarafından İslâm inancı açısından büyük bir tehlike olarak görülmüş ve o, meşhur eseri Tehâfütü’l-felâsife’de Fârâbî ve İbn Sînâ şahsında felsefe ve filozofların öğretilerini ciddi bir eleştiriye tâbi tutmuştur. 

Endülüs’te Felsefe: İbn Bâcce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd

Doğu İslâm topraklarında felsefe alanında yaşanan bu gelişmelerin batıyı yani Endülüs ve Mağrib coğrafyasını da doğrudan veya dolaylı olarak etkilediği görülmektedir. Kurtuba, İşbiliye, Gırnata ve Merakeş gibi şehirlerde yoğunlaşan felsefî etkinliğin üç temel simasından söz edilebilir: İbn Bâcce (ö. 533/1139), İbn Tufeyl’in (ö. 581/1185) ve İbn Rüşd (ö. 595/1198). İbn Bâcce daha ziyade insanın mutluluk arayışının psikolojik/epistemolojik ve toplumsal/siyasî boyutlarıyla ilgilenirken, İbn Tufeyl akıl yoluyla ulaşılan gerçeklik ile vahiy ya da ilham/sezgi sonucu kişiye keşfolunan gerçeklik arasındaki nihaî uyumu, Hayy b. Yakzân adlı kahraman etrafında kurguladığı felsefî bir hikâye yoluyla ortaya koymuştur. Felsefenin Endülüs’teki son büyük ismi ve Mâlikî mezhebinin önde gelen fakîhi İbn Rüşd’ün felsefî mesaisi ise iki noktaya odaklanmıştır. O öncelikle Aristoteles’in eserlerine farklı hacim ve üsluplarda şerhler yazarak Aristoteles felsefesini, sonraki yüzyıllarda ona eklenen yabancı unsurlardan kurtarmayı hedeflemiştir. Aristoteles’i şerh ederken kendisinden önceki Aristoteles yorumcularını eleştirel bir gözle okuyan İbn Rüşd, özellikle İbn Sînâ’nın zorunlu-mümkün ayrımı çerçevesinde yaptığı varlık tasnifine, varlık-mahiyet ayrımına ve sudûr teorisine ciddi tenkitler yönelterek fiziği temele alan bir metafizik inşa etmeye çalışmıştır. Diğer yandan Gazzâlî’nin filozoflara yönelik eleştirilerine cevap vermek üzere bir dizi eser kaleme alan, din ile felsefe arasındaki “dostluk” ve “sütkardeşlik” ilişkisini vurgulayarak Gazzâlî’nin filozofları itibarsızlaştırma stratejisine karşı dinî metinleri anlama ve yorumlamada Eşʻarî kelâmcılarının elinde oluşan tekeli yıkmak için çaba sarfeden İbn Rüşd, gerçek ve doğru yorumu ancak filozofların yapabileceği bir yorum teorisi geliştirmektedir. İbn Rüşd’ün İslâm dünyasındaki etkisi oldukça sınırlı kalsa da bilhassa Aristoteles’in eserlerine yazdığı şerhlerin Latinceye ve İbraniceye tercüme edilmesi sayesinde büyük bir şöhrete sahip olmuş, gerek Latin dünyasında gerekse Yahudiler arasında Aristoteles felsefesinin ve İslâm felsefe birikiminin tanınmasında önemli bir rol oynamıştır.

İbn Sînâ Sonrasında Felsefe

Talebeleri ve takipçileri tarafından çeşitli formlarda yeniden üretilen İbn Sînâ’nın felsefesi, yavaş yavaş İslâm felsefe geleneğinin tümünü temsil eden bir güce kavuşmuş, fakat buna paralel olarak hem felsefe dışı hem de felsefe içi çevrelerden eleştirilere maruz kalmıştır. Gazzâlî’nin Eşʻarî kelâmı perspektifinden, İbn Rüşd’ün ise Aristotelesçilik zaviyesinden yaptığı eleştirilere eşlik edecek üçüncü isim ise onun felsefesini çok fazla Aristotelesçi ve rasyonel bularak Eflâtuncu ve mistik unsurlarla dönüştürmeyi, kadîm İran geleneğiyle ilişkilendirmeyi hedefleyen Sühreverdî’dir (ö. 587/1191). O, tanım ve kıyas teorisine dayanan Aristotelesçi-İbn Sînâcı bahsî felsefe ile mistik ve manevî aydınlanmanın (işrâk) beraberinde getirdiği zevkî felsefeyi bir araya getiren yeni bir felsefî yaklaşım geliştirmiştir. İbn Kemmûne (ö. 683/1284), Şemseddin eş-Şehrezûrî (ö. 687/1288) ve Kutbuddin eş-Şîrâzî (ö. 710/1311) gibi isimlerin katkılarıyla “İşrâkîlik” adlı bir felsefî ekole dönüşen bu felsefî öğreti, klasik sonrası dönemde özellikle felsefe ve tasavvuf arasında artan ilişkilerde önemli bir rol üstlenmiş ve Anadolu, İran ve Hint coğrafyalarında klasik sonrası dönemde etkisini sürdürmüştür.

Klasik Dönemde Mantık

Bilgi üretmenin yöntemi olduğu için “ilimlerin başlangıcı (re’sü’l-u‘lûm)” konumunda yer alan mantığı “düşünmenin yasalarını ele alan disiplin” olarak tarif edebiliriz. Bilgi üretmek her ilmî disiplinin kendi konusu hakkında yeni tanımlar yahut hükümler ortaya çıkarması anlamına gelir. Örneğin konusu tabiat olan fizik bilimi tabiatın çeşitli durumlarını araştırır ve ona dair tanımlar ve hükümler meydana getirir. Ancak bunu yaparken her ilim, konusu olan varlık alanını bir biçimde kavramsallaştırmak durumundadır. Bu bakımdan bir fizik bilimci “tabiat”ı bir kavram haline getirip tanımlamadan ona dair bilgi üretemez, çünkü hangi alan olursa olsun insanın bilmek için yöneldiği şeye dair bilgisi o nesnenin kavramıyla başlar. Dolayısıyla her ilmin konusu kendi inceleme sahasını oluşturan nesnelerin kavramlarıdır ve mantık genel olarak kavramları ve onlardan oluşan yargıları kullanmanın ilkelerini verir. Bu nedenle her ilmi önceler.

İnsan zihninin yeni bir kavram yahut yargı elde etmesine “düşünmek” denir. Bu anlamda mantığın konusu düşünceler ya da İslam mantıkçılarının sıkça dillendirdikleri gibi dil ve varlıktan ayrı olan “anlamlardır”. Mantık anlamları nasıl organize edeceğimizin yöntemini veren ilimdir. “Bilinenlerden bilinmeyenlere ulaşmak” şeklinde tanımlanan düşünmek anlamlar yoluyla yeni anlamlar meydana getirmektir.  Bu yeni anlamlara ulaşmanın vasıtası ise zihnimizdeki mevcut önbilgilerdir. Yani bir anlam vasıtasıyla başka bir anlam yahut bir yargı vasıtasıyla başka bir yargı elde edebilmemiz için zihnimizde belli anlamlara sahip olmamız kaçınılmazdır, çünkü herhangi bir biçimde bilgisi olamayan bir şey hakkında ne kavram ne de yargı düzeyinde yeni bir bilgi elde etmek mümkün değildir. 

Mantık bize zihindeki ön bilgileri kullanarak sonradan yeni bilgiler elde etmenin yollarını verdiğine göre demek ki insan doğuştan her şeyi bilir şekilde dünyaya gelmez, aksine sonradan bilgi elde etme, yani “öğrenme” dediğimiz olgu insan için kaçınılmazdır. Nitekim iki insan arasında herhangi bir konudaki bilgi ve düşünce/fikir farkları öğrenme farklarına işaret eder ve farklı fikirlere sahip insanların zamanla birbirinin bilgisini dönüştürdüğü, yani fikirlerini yeni fikirlerle değiştirdiği görülür. Hatta aynı kişi aynı konuda dönem dönem farklı fikirlere sahip olabilir. O halde insan doğuştan bütün eşyanın sabit değişmez bilgilerine sahip değildir. Şayet insan türü doğuştan hakikatin bilgisine sahip olsaydı bu durum bütün fertler için ve tüm zamanlarda geçerli olacağından insanlar arasında ve aynı insan için farklı zaman dilimlerinde fikir ihtilafından behsedilemezdi. O halde doğuştan her şeyi biliyor olmak mümkün değildir. 

İslam filozoflarına göre insan doğuştan her şeyi bilir vaziyette dünyaya gelmediği gibi her şeyi sonradan öğrenen bir özne de değildir. İnsan, zihindeki mevcut önbilgileri sonradan öğrendiklerine sebep yaparak yeni şeyler öğrenir yani sonradan öğrendiği bilgileri ilk bilgiler vasıtasıyla elde eder, ancak bu sebepler silsilesinin sonsuzca gidişi mantık dışı bir durum olarak görülür. Eğer bilgi zinciri bu şekilde sonsuz olsaydı insan zihni hiçbir olgu ve bilginin sabit ve değişmez neden ve ilkelerini yakalayamazdı. Bu ise mantıksal olarak bir açmaza metafiziksel olarak ise anlamsızlığa yol açardı. İşte İslam mantıkçıları insanın, akıl yürütme ile elde etmeyip, aksine zihninde istidlalsiz ortaya çıkan bazı önsel bilgilere sahip olduğunu vurgular. Bu önsel bilgiler mantık ilkeleri olarak bilinen “özdeşlik (ayniyet)”, “çelişmezlik (adem-i tenâkuz)” ve “üçüncü halin imkansızlığı” gibi yasalara kadar geri götürülebilir. Demek ki insan ne doğuştan her şeyi bilir vaziyette dünyaya gelir ne de hiçbir şeyi bilmez vaziyette. İşte mantık bu ikisi arasındaki konumda insanın bildiklerine dayanarak bilmediklerini elde etmesinde ona rehber olacak kuralları verir. İslam mantıkçılarının deyimiyle “mantık, konusu kavramlar (ma‘kûlât), amacı ise düşünürken zihni hatadan korumak” olan bir ilimdir.

Yukarıda değindiğimiz üzere yeni bilgi elde ederken insan ya bir tanım ya bir yargı oluşturur. Bu yüzden mantık insana bir şeyi tanımlamanın ya da bir şey hakkında bir hüküm meydana getirmenin yollarını sağlar. Örnek olarak insanı “düşünen hayvan” şeklinde tanımlarken ancak zihinde “düşünmek” ve “hayvan olmak” kavramlarına önceden sahip olduğumuzda  bu tanımlamayı yapabiliriz. Bunu yaptıktan sonra tanımlanmış bir şey olarak “insan” hakkında yeni bilgiler oluşturabilir, ona dair hükümler meydana getirebiliriz. O halde zihinde herhangi bir biçimde tanımlanıp sınırlanamamış bir şey hakkında yargı üretmek imkansızdır. O nedenle ilk Müslüman mantık filozofu Fârâbî’den (ö. 950) itibaren bir nesne ve olguya dair bilgiler kavram düzeyinde (tasavvur) ve yargı düzeyinde bilgiler (tasdik) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. sonuç olarak mantık kavram meydana getirmekte kullanılan tanım teorisini ve yargı meydana getirmekte kullanılan çıkarım teorisi (delil/istidlal/kıyas) konu edinir. 

Mantığın doğrudan konusu anlamlar olmakla birlikte anlamların dilde taşıyıcı unsurları olan sözcük ve sözler de bir dönem bu ilmin ikincil konularından sayılmıştır. buna rağmen, ister dille ilişkilendirilerek konumlandırılsın isterse dilden tamamen bağımsız olduğu ifade edilmiş olsun, mantık kendisini düşünmenin yöntemi olarak sunmaktadır. Dolayısıyla bu disiplin bilgiye ulaşmaya yönelik bir “araç/vasıta” konumundadır. Bu nedenle kimi zaman ilimlerin tasnifi yapılırken mantığın yüksek ilimlere götüren (el-ulûmu’l-‘âliye) araç ilimlerinden (el-ulûmu’l-âliye) olduğu ifade edilmiştir. Mantığın konusu düşünme, amacı ise düşünmeyi hatasız kılma, yani kesin bilgiye  (burhân) ulaştırmaktır. Esasen mantık zihindeki kavram düzeyindeki bilgilerle yargılara, yargılarla da çıkarımlara, ancak doğru ve kesin çıkarımlara ulaştırmayı amaçlar.

Mantığın İslam Dünyasına İntikali ve Bağdat Okulu

İslami ilimlerin klasik ifade biçimlerini oluşturduğu hicri ilk iki asır boyunca İslam alimleri bir yandan çeşitli meseleleri tartışırken, öte yandan yöntem sorununu daima dikkate almışlardır. Bu açıdan fıkıhta bilgi üretiminin bir formu olarak fıkhî kıyasın, teolojik meseleleri tartışmada kelam alimlerinin kullandıkları çıkarım biçimlerinin ve bilgi bahislerinin tartışılması İslam ulemasının oldukça erken bir dönemde yöntem sorunuyla uğraştığını göstermektedir. Ayrıca Müslüman kelamcıların bir meseleyi ele alırken kullandıkları karşılıklı tartışma usûlü (diyalektik), metafizik meselelerde şahid olanı kullanma (istidlâl bi’ş-şâhid ale’l-gâib) ve şartlı çıkarımlar gibi bazı yöntemler de Aristoteles mantığı dışındaki bazı argüman biçimlerinin zaten kullanıldığını göstermektedir. İşte Müslüman alimlerin yöntem sorunuyla meşgul olageldikleri bir atmosfer içinde İslam dünyası aynı zamanda yeni medeniyet ve toplumlarla karşılaşmanın saikiyle tercüme hareketlerine yönelmiş, böylece felsefî ilimler tercüme edilmeye başlanmıştır. Felsefî ilimlerin tercümesiyle Aristotelesçi mantığı ihtiva eden Organon külliyatı İslam düşünürlerinin yöntem tartışmalarına yeni bir soluk getirmiş, zaman içerisinde Aristotelesçi mantık öteki birçok yöntemin önüne geçerek düşünce üretiminde en belirgin yöntem, mantığın nihai hedefi olan  burhan da felsefî bilgide aranan ölçüte dönüşmüştür.

Organon külliyatının İslam dünyasına intikali, ilmî-felsefî birikimin oldukça titiz bir çalışmayla Arapçaya kazandırıldığı tercüme hareketleri içerisinde gerçekleşmiştir. Arapça Organon’u oluşturan mantık eserleri mantığın kurucusu Aristoteles’in (ö. M.Ö. 322) sekiz kitabı ve Porfiryus’un (ö. 305) Îsâgûci’siyle birlikte şu dokuz kitaptan oluşmaktadır: Kategoriler (Kitâbu’l-mekûlât), Önermeler (Kitâbu’l-ibare), I. Analitikler (Kitâbu’l-kıyâs), II. Analitikler (Kitâbu’l-burhân), Topika (Kitâbu mevâzii’l-cedel), Sofistik (Kütabu’s-safsata), Retorik (Kitâbu’l-hatâbe), Poetik (Kitâbu’ş-şi‘r), İsâgûcî. Bu eserler arasından özellikle Topika’nın tercümesi Halife Mehdî’nin (ö. 785) emriyle özel bir heyet tarafından yapılmıştır ve bu tercüme tarzı başka bazı eserlerin tercümesi için model olmuştur.  Kimi zaman Yunancadan, fakat büyük oranda Süryaniceden Arapçaya tercüme edilmiş mantık eserlerinin ilk mütercimlerinin büyük çoğunluğu Hristiyanlardan oluşmaktaydı. Bunun sebebi, kiliselerin yüzyıllar boyunca Organon’un bazı kısımlarını okutmuş olmasıdır. Günümüze ulaşmış Arapça Organon’un bölümlerinde özellikle Huneyn b. İshak (ö. 873) ve onun oğlu İshak b. Huneyn (ö. 910), Ebu Bişr Mettâ (ö. 940) ve Yahya ibn Adî (ö. 974) gibi Hristiyan mütercimlerin isimleri dikkat çekmektedir. Tercüme hareketinde Hristiyan mütercimlerin önemi yanında, belki de Arapça yazılmış ilk mantık eserini ortaya çıkaran kişi ise Zerdüştlükten İslâm’a geçen İbnü’l-Mukaffa (ö. 757) olmuştur (Street: 2014, s. 28-29). 

Sekizinci yüzyılın ortalarından başlayarak yaklaşık iki asır boyunca devam eden bu faaliyet içerisinde mantık eserlerinin tercümesi bir defada son halini almamış, bilakis külliyat bu süreç içerisinde oldukça yoğun bir tashih işlemine tabi tutulmuştur. Özellikle tashih aşamasından itibaren Müslüman ilim adamlarının mantık metinleri üzerinde ciddi mesai harcadıkları görülmektedir. Nitekim “Arapların filozofu” olarak bilinen İlk Müslüman filozof Kindî (ö. ykl. 870) ve çevresindeki bazı isimlerin tercüme edilen eserler üzerinde çalıştıkları kaydedilmektedir. Dokuzuncu yüzyılda Kindî’nin Organon’un taslağını çıkartan bir yazı kaleme almış olması da bu çalışmaların bir ürünü olarak görülebilir. Görünen o ki Organon’un Arapça tercümeleri Süryânî geleneğine dayanmasına rağmen daha sonra ortaya koyulan çalışmalar bu geleneği aşmıştır (Street, 2014, s. 23). Ortaya çıkartılan tercümelerin kapsamı, kalitesi ve onların tedrisatına yönelik çabaların oldukça başarılı bir şekilde yürütülmüş olmasından bunu anlamak mümkündür. 

10. yüzyılın başlarında Organon’un Arapçaya tercüme işi tamamlanmış haldeydi ve külliyatı oluşturan metinler yoğun bir biçimde tetkik edilmiş durumdaydı. Arapçaya intikal etmiş olan mantık eserlerinin işlenerek muhtevanın tartışılmaya başlaması özellikle Bağdat Felsefe Okulu tarafından yapılmıştır. Bağdat Okulu’nun mensupları Ebu Bişr Metta, Yahya ibn Adî ve Fârâbî (ö. 950) gibi isimlerden oluşmaktadır ve bu mantıkçılar çalışmalarını husûsen Aristoteles’in mantık metinlerinin yorumuna hasretmişlerdir. Bu okulun -tercüme faaliyetlerinde aldıkları rol ve sonrasında metnin yorumuna odaklanmış olmanın yanında- Fârâbî gibi etkili bir ismi felsefe tarihine kazandırmış olması dikkat çekicidir. Zira Fârâbî Aristoteles’in Yunanca olarak kurmuş olduğu mantık disiplinini Arapçada yeniden inşa eden isim olmuştur. Bu nedenle İslam mantık geleneğinde “ikinci kurucu” (el-muallimü’s-sânî) olarak görülmektedir.  Aristoteles sonrası dönemde, Batıda Boethius’un (ö. 524) doğuda Reş’aynalı Sergius’un (ö. 536) peşinde koştukları “Aristotelesçi mantık ve felsefeyi yeniden inşa etme projelerinin” akim kalması dikkate alındığında ikinci kurucu olarak Fârâbî’nin mantık tarihindeki önemi daha iyi anlaşılacaktır (Street, 2014). Mantık Farabi, onun hocaları ve talebeleri sayesinde İslam toplumu içinde yer edinmeye başlamıştır, ancak bu süreçte dini ilimlerden de çeşitli tepkiler almıştır. İslam düşünce tarihinde meşhur olmuş “dil-mantık” tartışması bunun önemli işaretçilerinden birisidir. 

Dil-Mantık Tartışması

Bağdat Okulu filozoflarının tercümelerden sonra İslam dünyasında mantığın gelişimine yönelik belki de ikinci önemli katkısı dini ilimlerin oldukça güçlü teorik zemini yanında mantığın İslam toplumunda kabul görmesini sağlamış olmalarıdır. Kuşkusuz bu konuda en önemli katkı dini ilimler ile felsefi geleneğin ikisini birlikte dikkate alan Müslüman bir mantıkçı olarak Farabi’ye aittir. Zira kendisi ilk defa iki geleneğin disiplinlerini dikkate alarak İlimleri Sayımı (İhsâu’l-ulûm) adlı eserinde hem dil bilimleri, kelam ve fıkıh gibi dini ilimleri hem de mantık, matematik ve metafizik gibi felsefi ilimleri, alt disiplinlerinin muhtevasını sınıflandıracak kadar, sistemli bir biçimde yazıya dökmüştür. Bu ve başka eserlerde o dil ve mantığı birbirine benzer disiplinler olarak sunar. Dil ile mantık arasındaki ilişki Farabi’den önce, hocası Ebu Bişr Metta ile dönemin genç dil alimi Ebu Said es-Sirafi  arasında cereyan eden meşhur tartışmada sorgulanmış ve bu tartışmanın sonuçları her iki ilmin sonraki gelişimini etkilemiştir. Mantıkçılar cenahında Metta’nın öğrencileri olan Yahya ibn Adi ve Farabi gibi isimler de tartışmaya cevap olacak metinler yazmaya devam etmiştir. 

Bu tartışmada ilk olarak mantığın hem “doğru söz söylemenin” hem “doğru düşünmenin” ölçütü olduğunu iddia eden mantıkçı Metta tartışmanın ilerleyen safhasında mantığın esas olarak anlamlarla ilgili bir disiplin olduğunu ifade etmiş, ancak nihai olarak lafız-anlam yahut dil-düşünce ilişkisini yeterince açıklayamamıştır.İşte bu ilişkiyi açıklamak ve mantığı dil biliminden ayırt etmek için yeni düşünceler geliştirmek Farabi ve Yahya ibn Adi gibi filozoflara kalmıştır. Yahya İbn Adî “Arapça’nın Grameri ile Felsefenin Mantığı Arasındaki Farkı” ele alan müstakil risalesinde doğrudan iki ilmi birbirinden ayırt edecek şekilde ikisinin konu ve maksatlarında birbirinden ayrı ilimler olduğunu göstermeye odaklanır. Farabi daha da ötesinde mantığın İslam dil geleneğini önemsizleştirecek yeni bir alternatif değil aksine dil biliminin mukabili bir ilim olduğunu gösterir. Mantık kelimesinin etimolojik tahlilini yapan filozof kelimenin kök anlamı olan “nutuk” mastarında hem konuşma hem düşünme anlamının içerildiğini vurgular. Sözcüklerle konuşma olarak tabir edebileceğimiz dilsel etkinliğe harici/dışsal konuşma, zihinde ve zihinle konuşma diyebileceğimiz düşünsel etkinliğe ise dahili konuşma adını veren Farabiye göre nahiv sözde hatayı düzeltmenin kurallarını verirken mantık düşüncede hatayı düzeltmenin kurallarını verir (Kuşlu, 2019, s. 9-16). Hatta bazı eserlerinde o mantığı kelam ve fıkıh gibi dini ilimlerin yöntemi kılabilecek çeşitli arayışlar içinde olduğunu gösterir. Kelamcıların yöntemini değerlendirdiği “Alâ tarîkati’l-mütekellimîn” eserinde Aristotelesçi tümdengelimsel kıyasın yanı sıra kelamcıların kıyasu’ş-şâhid bi’l-gâib yöntemi ile fukehânın fıkhî kıyasını ve başka bazı istidlal biçimlerini dikkate alarak onların mantıksal değeri üzerinde fikirlerini ortaya koyar. Nihayetinde ise Aristoteles mantığının dini ilimlerde kullanılabilme olanağını sorgular. 

Farabi Çağı 

Süryânî mantık geleneğindeki mantık müfredatı, dinî gerekçelerden dolayı oldukça daraltılmış durumdaydı. Hıristiyan okulları, mantığı Kıyas kitabındaki kipsiz çıkarımların sonuna kadar okutmuş, özellikle Organon’un kipli mantığı içeren kısmını ise Hristiyanlık için sakıncalı bulduklarından okutmamışlardır. Bahsi geçen bu daraltılmış yapısı nedeniyle Süryânî mantık geleneği, özellikle Fârâbî’nin şahsında Bağdat okulunun eleştirilerine konu olmuştur. Çünkü Fârâbî, bu geleneğin Aristoteles’in metinlerini anlamayı engellediğini düşünmektedir ve kendisi bu metinleri anlaşılır kılmaya yönelik oldukça ciddi bir çaba sarf etmiştir (Street, 2014, s. 28). Organon’un bölümlerine yönelik çeşitli hacimlerde şerhler kaleme almış olan Fârâbî’nin özellikle Kitabu’l-ibâre hakkındaki büyük şerhi, Kitâbu kıyâsi’sağîr ve kipli zorunlu çıkarımları ele alan Kitâbu’l-burhân adlı eserleri mantık tarihi ve problematiği açısından mutlaka dikkate alınması gereken eserlerdir. Fârâbî’nin çağına gelindiğinde Bağdat’taki mantık çalışmaları Organon’un bütününü kapsayacak şekilde genişlemiş durumdaydı, çünkü Fârâbî, Yuhanna ibn Haylân’dan Organon’un tamamını okumuştu. Böylece Hristiyanlığın koymuş olduğu yasaktan kurtulmuş olan kipli mantık Fârâbî’nin elinde yeniden önemli bir unsur halini aldı. Bu nedenle Arapça eserlerde bu konunun oldukça önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Yine de Fârâbici kipli mantık büyük oranda Aristoteles’in izinden ilerlemiştir. Bu hususta daha yenilikçi yaklaşımlar İbn Sînâ (ö. 1037) ve takipçileri tarafından ortaya koyulacaktır. 

Aristotelesçi metinlerin yeniden inşasına yönelik çabanın yanında Fârâbî’nin mantıkla ilgili üzerinde durduğu başka bir proje kendisinin içinde yaşamış olduğu dinî-kültürel havzayla ilgilidir. Her şeyden önce bir İslam düşünürü olmanın idrakiyle hareket eden Fârâbî, İslam mantık tarihinde, Aristotelesçi istidlâl biçimlerini İslamî ilimlerde kullanma imkânı bağlamında “mantığın İslamî ilimlerle ilişkilendirilmesi” fikrini ilk defa dile getiren filozoftur. Her ne kadar hocası Ebû Bişr Mettâ ile nahivci Sîrâfî arasında geçen “nahiv-mantık tartışması” bu ilişkiye dair geride soru işaretleri bırakmış olsa da Fârâbî, İslami ilimlerde kullanılan çeşitli istidlal biçimlerini Aristotelesçi (dedüktif) kıyas açısından analiz ederek meseleyi derinleştirmişti. İkinci Muallim, yukarıda bahsettiğimiz üzere, bu düşüncesine uygun olarak, İslam ulemasının çıkarımlarını incelediği Alâ tarîkati’l-mütekellimin [Mütekellimûn’un Çıkarım Biçimleri] (veya Kıyasu’s-sağîr) adlı eserinde fukehânın kullandığı “fıkhî kıyas” ile kelâmcıların “istidlâl bi’ş-şâhid ale’l-gaib” yönteminin kesin sonuç veren kıyasa nasıl dönüştürüleceğini tartışmıştır. İşte Farâbî’nin mantık ve İslamî ilimler ilişkisine dair bu düşüncesi neredeyse bir asır sonra meşhur fakîh ve mütekellim Gazzâlî (ö. 1111) tarafından hayata geçirilecektir. 

Farabi’nin mantığın gelişimine yönelik başka bir katkısı beş sanat olarak meşhur olmuş kıyasın çeşitli söylem biçimlerini belli bir epistemik hiyerarşi içinde sunan yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre bir kıyasın öncüllerini meydana getiren önermeler epistemik değerleri açısından hem güç ve zaaflarına göre hem de kulllanıldıkları bağlama göre sınıflandırılmakta ve sonuçta ortaya beş kıyas çeşidi çıkmaktadır: Burhan, cedel, hatabe, safsata ve şiir. Dikkat edilirse bu yaklaşımın kökenleri Aristoteles’in metinlerine uzanmaktadır. Ancak Farabi bu durumu özellikle Kitabu’l-huruf eserinde felsefe tarihinin gelişiminin bir ifadesi olarak da kullanmaktadır. Bu eserde o, felsefenin safsatadan burhana doğru ilerleyerek bir gelişme gösterdiğini teorik bir çerçevede ele alır. 

İbn Sina

Fârâbî sonrası dönemde en etkili ifadesini İbn Sînâ’nın (ö. 1037) yazılarında bulan başka bir mantık geleneği belirgin hale gelmiştir. Fârâbî bazı konularda İbn Sînâ’yı etkilemiş olmasına rağmen,  kendine özgü problematiğiyle bir “İbn Sînâ mantığı”ndan söz etmek mümkündür. Örneğin “tasavvur-tasdik” ayırımı ve şartlı önermelerin ele alınışı gibi önemli konularda Fârâbî, İbn Sînâ’ya öncülük etmiştir. Çıkış noktası Fârâbî’nin mantık metinleri olmasına rağmen, İbn Sînâ mantık problematiğini çok daha ileri düzeye taşımıştır. Onu Fârâbî’den ayıran en önemli noktalardan birisi, mantığın kurucusu olan Aristoteles’in otoritesine yönelik tutumudur. Fârâbî’nin mensup olduğu Bağdat Okulu’na nazaran İbn Sînâ, Aristoteles’e daha az bağımlı gözükmektedir. Nitekim İbn Sînâ, kendi Aristotelesçiliğini metinlere bağlılık üzerinden icra etmemiş, dolayısıyla birçok konuda Organon’un ibarelerini lafzen tekrar etme ihtiyacı duymamıştır. Bu durum İbn Sînâ’ya, mantık görüşlerinde Aristoteles’in düşüncelerinden rahatça uzaklaşabilme ve onun eserlerinde olmayan bazı konuları mantığa dâhil etme imkânı sağlamıştır (Street, 2014, s. 17). Endülüslü filozof İbn Rüşd (ö. 1198) hâriç tutulursa, muhtemelen İbn Sînâ, doğuda Aristoteles’in otoritesini dillendiren son Müslüman mantıkçı olmuştur ve İbn Sînâ sonrası mantıkçılar için bu otorite gittikçe daha da zayıf hale gelmiştir.

Mantıkla ilgili olarak, İbn Sînâ’nın çalışmalarının Aristoteles ve Fârâbî’nin eserlerini gölgede bıraktığı ve sonraki mantıkçıların da çıkış noktasını oluşturduğu görülmektedir. Bu nedenle İslam mantık tarihini “İbn Sînâ öncesi” ve “İbn Sînâ sonrası” şeklinde iki ana döneme ayırmak mümkündür. Çünkü sonraki dönemde mantıkçıların tartıştıkları konuları İbn Sînâ’nın eserleri belirlemiştir. Bu dönemin mantıkçıları ya İbn Sînâ’ya rağmen ya da İbn Sînâ çizgisinde kalarak eserler vermek durumunda kalmışlardır. Muhtemeldir ki İslâm felsefî kelâmının ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmiş olan yapısından dolayı onun mantık sistemi sonraki mantıkçılara karşı baskın bir sistem haline gelmiştir. Bu nedenle bir İslam mantık tarihi yazımında İbn Sînâ mantığının belli başlı hususiyetlerini mutlaka göz önünde bulundurmamız gerekir. 

İbn Sînâ’nın Mantıkla İlgili Temel Eserleri

İbn Sînâ’nın mantıkla ilgili görüşleri, -küçük hacimli çeşitli eserleri dışında- özellikle Kitâbu’ş-Şifâ’nın ilgili bölümleri, Kitâbu’n-Necât, Dânişnâme-i Alâî ve nihayet el-İşârât ve’t-tenbîhât’ta bulunmaktadır. Özellikle el-İşârât’ın, konuyu ele alış biçimi ve içerdiği doktrin itibariyle diğer eserlerden farklılaştığını ifade etmek mümkündür. Buna göre eş-Şifâ, mantık konularını dokuz ayrı bölümde ele almaktadır ve Organon’un Arapçaya tercüme edilen versiyonunda yer alan kitaplara denk gelecek şekilde tertip edilmiştir. el-İşârât ise konuları ele alış biçimi, tertibi ve içerdiği görüşlerin yeniliği bakımından farklı bir yerde durmaktadır. Bu eserin İbn Haldun’un (ö. 1406) İbn Sînâ sonrası mantığın gelişimi olarak işaret ettiği bazı değişimlere kaynaklık ettiğini görebiliriz. İbn Sînâ sonrası mantıkçıların, hakkında birçok şerh yazmış oldukları el-İşârât’ın, İbn Sînâ’nın en son görüşlerinin yer aldığı ve sonraki mantıkçıları etkileyen en önemli çalışması, hatta İbn Sînâ sonrası mantıkçılar için Organon’un yerini almış bir metin olduğunu ifade edebiliriz.

Kıyas Teorisi ve İbn Sînâcı “İktirânî Kıyas” Yeniliği

Yargı ve çıkarımla ilgili olarak İbn Sînâ mantığının hususiyetini şu iki unsur üzerinden ortaya koyabiliriz: a) Kipli önermeler, b) şartlı çıkarımlar. İlk olarak, İbn Sînâcı kipli mantığın merkezinde yer alan mutlak önerme Aristoteles ve Fârâbî’nin modalitesiz assertorik önermesinden oldukça farklı bir yapıdadır Bu durum, bütünüyle filozofun kipli mantığını Aristoteles ve Fârâbî’nin sistemlerine göre oldukça farklı bir yapıya sokmaktadır. Bunun yanında İbn Sînâ’nın şartlı önermelere dair görüşleri de seleflerinin görüşlerinden ayrı bir yerde durmaktadır. Zira İbn Sînâ, şartlı önermelere dair, daha önce hiçbir şekilde ortaya koyulmamış dört başı mamur bir teori sunar ve Aristoteles-Fârâbî mantığında yer almayan, sadece kendi sistemine özgü şartlı iktirânî kıyası şartlı önermelere dayanarak ortaya koyar. Sonuç olarak, önerme ve kıyasla ilgili bu hususiyetlere dayanarak İbn Sînâ mantığının genel yapısını şu üç madde içinde ifade etmek mümkündür: 1) Kıyasın, iktirânî ve istisnâî kıyas olmak üzere iki temel ayrım üzerinden ele alınması, 2) Fârâbî ve önceki mantıkçılarda yer almayan modal ve zamansal önermelerin işlenmesi, 3) mutlak önermenin, önceki mantıkçılardan farklı biçimde anlaşılması. 

Aristoteles mantığından gelen yüklemli kıyasa şu akıl yürütme biçimi örnek verilebilir: 

Her canlı irade sahibidir

Her insan canlıdır

O halde her insan irade sahibidir

Öte yandan Stoa mantığında işlenen şartlı çıkarımlar ya bitişik ya ayrışık şartlı önermelerden elde edilir. Bitişik şartlılardan oluşan bir şartlı çıkarımın örneği şöyle olabilir:

Her ne zaman güneş doğarsa yer yüzü aydınlıktır

Güneş doğmuştur

O halde yer yüzü aydınlıktır

Görüldüğü üzere yüklemli kıyas biri ortak, üç terimden oluşan iki öncülle oluşturulur. Örneğini verdiğimiz biçimdeki şartlı çıkarımlar ise yüklemli kıyastan oldukça farklı bir yapıdadır. Bu kıyaslarda ikinci öncül birincinin bileşenlerinden birisidir ve onlar birisi ortak olan üç terimden meydana gelmiş kıyaslar değildir. İbn Sina ise Stoacı şartlı önermelerden oluşmakla birlikte tıpkı Arisoteles’in yüklemli kıyası gibi ortak terimlere sahip bir kıyas ortaya çıkarmıştır. İşte kıyas öğretisinin tarihi bakımından İbn Sina mantığına özgü olan şey tam olarak budur. Bu türden bir akıl yürütmenin örneği şöyledir:

Her ne zaman gündüz olursa yer yüzü aydınlanır

Her ne zaman güneş doğarsa gündüz olur

O halde her ne zaman güneş doğarsa yer yüzü aydınlanır

Kipli mantık konusuna gelince İbn Sina esas bu konuda mantığın kurucusu Aristoteles’in mantıkçılığını sınayacak derecede güçlü bir hamle yapmaktadır. Kurucu filozof İlk Muallim’in kipsiz, mutlak önermesinin mantıksal olarak işlevsizliğini göstermek suretiyle bu önermeyi bir zamansal kipli önermeye döndürmüş, böylece zamansal kiplerle modal kipleri kendi sisteminde bir araya getirmiştir. Kip bir önermenin hükmüne dair niteliği gösterir. İbn Sina’nın kipli önermelerine örnek verecek olursak “zorunlu olarak insan canlıdır” desek önermeyi zorunluluk kipinde dile getirmiş oluruz. Benzer biçimde bazı önermeler imkan ve süreklilik kipinde dile getirilebilir. Örnek olarak “su her daim akışkandır” gibi bir ifade süreklilk kipinde gelmiştir. İbn Sina esas itibariyle bir önermenin kipsiz olmasına itiraz etmiş, örneğin “öğrenci okula gider” gibi bir önermenin mantıksal olarak anlamlı olmadığını düşünerek kipsiz önerme olarak bilinen önermelerin bir tüt süreksiz önerme olarak alınması gerektiğini öne sürmüştür. Bu önerme öğrencinin en az bir defa okula gittiğine, ancak bu hükmün süreklilik ifade etmediğine işaret eder. İbn Sina bu önermeyi mutlak önerme olarak anar. (İbn Sina’nın kipli mantığı hakkında ayrıntılı malumat için bkz, Street, 2014, s. 54 vd.; Kuşlu, 2016, s. 93-143). İbn Sina’nın mantık hakkında görüşleri sonraki geleneğin hareket noktasını oluşturmuştur. O kadar ki filozofun metafizikle ilgili teorilerini eleştirmiş olan Gazzali bile mantık hakkındaki eserlerinde İbn Sina’nın görüşlerini sürdürmüştür.

Gazzali ve Mantığın Dini İlimlerde Yer Edinmesi

İslam düşünce geleneğinde Fârâbî ve İbn Sînâ’nın çeşitli felsefi görüşlerine yönelik en etkili eleştiriyi ortaya koymuş olan Gazâlî, mantıkla ilgili olarak tamamen farklı bir tutum sergilemiştir. Gazâlî hem kelam hem de fıkıh için mantığın kullanımının caiz, hatta gerekli olduğu düşüncesini dini bir hükme dönüştürmek suretiyle Fârâbî’nin İslamî ilimlerle mantığı ilişkilendirme çabasını somut hale getirmiştir. Onun el-Mustesfâ adlı fıkıh usulü eserinin başında hem “mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez” şeklindeki hükmü dile getirmesi hem de esere İbn Sînâcı mantığı özetleyen bir mukaddime ile giriş yapması kendinden sonraki İslam ulemasını mantıkla meslekî bir gereklilik olarak ilgilenmeye sevk etmiştir. Zira Doğu İslam dünyası için ilk kez bir fıkıh usulü eserinin muhtevasında İbn Sînâcı mantık yer almaktadır. 

Gazâli’nin dini düşünceyle mantığı ilişkilendirme çabası bu kadarla da sınırlı değildir. Başlığını Doğrudan Kur’an-ı Kerim’deki bir ayetten alarak kaleme aldığı el-Kıstâsu’l-müstakîm’de (dosdoğru ölçüt) o, İbn Sînâcı mantıktaki kıyas biçimleri ve başka bazı mantık kavramlarını İslamî kavramlarla yeniden isimlendirmiş, hatta mantığın köklerinin Kur’an’da bulunabileceği mesajını vermiştir. 

Bütün bunlara rağmen Gazâlî’nin mantık problematiğine dair yeni tartışma alanları açmadığını, bundan ziyade, en önemli katkısının dini ilimlerdeki yöntem krizini İbn Sînâcı mantıkla aşma yönündeki çabasında yattığını hatırda tutmak gerekir. Nitekim fıkıh usulü eserinin yanında, kelamla ilgili el-İktisad fi’l-itikad adlı eserinde de o önceki kelamcıların argümantasyon biçimlerini eleştiriye tabi tutmakta ve bir kısmını zayıf bulduğu için elemektedir. Bunların yerine teklif ettiği bazı kanıtlama yöntemleri ise İbn Sînâcı mantığın istidlâl biçimleridir. Zira Gazâlî için mantık İslami ilimler de dâhil her türlü bilgi edinmenin kriteri olmuş durumdadır. Esasen onun bu düşüncesini mantıkla ilgili müstakil olarak kaleme aldığı Mi‘yâru’l-ilm ve Mihekkü’n-nazar isimli eserlerinin başlığında dahi görebiliriz. Bu eserlerin başlıklarının da işaret ettiği üzere Gazzâlî için mantık “bilginin ölçütü” ve “düşünce üretmenin kriteridir”. Hatta Mi‘yâru’l-ilm’de Gazâlî fıkhî konularda bilgi üretmekle kelâmî/felsefî konularda bilgi üretmek arasında fark olmadığını, dolayısıyla her ikisinde de mantığın elverişli olduğun ifade etmektedir.   

Gazâlî’nin dini ilimlerde mantığın kullanılması gerektiği düşüncesi sonraki Eş’arî-Şâfii ulema tarafından benimsenmiş gözükmektedir. Bu düşünceyi temsil eden isimlerden birisi kuşkusuz Fahreddin Râzî’dir (ö. 1209). Râzî, mantığı giderek formelleştirmiş ve dinî ilimlerde kullanmak suretiyle Gazâlî’nin söylemini büyük oranda uygulamış bir ilim adamıdır. Onun mantığı formelleştirmek adına yaptığı en önemli işlerden birisi İbn Sînâcı kipli mantığı tadil etmesidir. Nihai olarak Râzîci düşüncenin süzgecinden geçmiş İbn Sînâcı mantık Ebherî’nin (Ö. 1264) Îsâgûcî’si ve Kâtibî’nin (Ö. 1294) eş-Şemsiyye’si vasıtasıyla Osmanlı medreselerinde yerini almıştır.

Klasik Dönem Meşşâî Felsefede Ahlâk

Giriş

İslâm ahlâk düşüncesinin tarihsel anlatımı, şüphesiz İslâm’ın doğuşuyla başlatılmalıdır. Her ne kadar İslâm’ın doğuşunun hemen akabinde Câhiliyye değerleri ve kavramlarının bütünüyle yok olmasından bahsedilemese de, Kur’ân ve Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinin sunduğu ahlâkî perspektif yeni bir ahlâk inşasını gerçekleştirmiştir. Bu nedenle İslâm ahlâk düşüncesinin temel kaynakları olarak Kur’ân ve sünnete işaret etmek yanlış olmayacaktır. Bu kaynaklar üzerine bina edilen Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh ve Tasavvuf gibi İslâmî ilimlerin literatüründe ahlâka ilişkin bahis ve açıklamalar da aynı şekilde İslâm ahlâk düşüncesinin bir parçasıdırlar. Fakat İslâm tarihinde VII. yüzyılın sonlarında başlayıp X. yüzyılın sonuna kadar devam eden Yunancadan Arapçaya tercüme hareketi vasıtasıyla ahlâk meselesini farklı perspektiflerden ele alan yaklaşımların ve bu yaklaşımların ürünlerinin de bir ahlâk düşüncesi oluşturduğu görülmektedir. Sözkonusu ürünler, ahlâk meselesini ele alış tarzları bakımından muhtelif türlere ayrılabilir. İlk türde eserlerin, hükümdar ve yöneticilerin ahlâkına odaklanmış olan siyasetnâme kitapları olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar, bütünüyle normatif tarzda yazılmış eserler olup, yöneticilerin bireysel ve toplumsal bazda dikkat etmesi gereken kuralları, kimi zaman gerekçelerini de izah ederek okuyucuya sunmaktadır. Dolayısıyla bu eserlerde bir ahlâk felsefesi tartışmasından ziyade, bir “yönetici ahlâkı ideali” sunumu görülmektedir. Emevîler döneminde yazılmış ilk siyasî nasihat mektuplarıyla başlatabileceğimiz bu türden eserler; nâsîhatü’l-mülûk, âdâbü’l-mülûk, mir’âtü’l-mülûk, kitabü’s-siyâse gibi karakteristik isimlerle kendini belli eden muazzam bir literatür oluşturmuştur. Bu literatür, İbnü’l-Mukaffa’nın el-Edebü’l-kebîr ve’l-edebü’s-sagîr’i ve Câhız’ın et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk’u gibi ilk örneklerden, Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-sultâniyye’si ve Turtuşî’nin Sirâcü’l-mülûk’u gibi kapsamlı eserlere doğru genişlemiş ve çok farklı perspektiflerden yazılmış siyâsetnâmelerle zenginleşmiştir.    

Yunancadan Arapçaya tercüme edilen ahlâka dair birikimin bir kısmı da, Yunan filozoflarının ahlâk konulu anekdot ve aforizmalarıdır. İslâm dünyasından müellifler, sözkonusu anekdot ve aforizmaları içeren antolojiler hazırlayarak “hikemiyyât” olarak bilinen bir literatür oluşturmuşlardır. Bu eserler, ahlâka dair teorik tartışmalar sunmaksızın, muhtelif hikaye ve özlü sözler çerçevesinde bir ahlâk düşüncesi sunarlar. Bu eserlerde genel olarak hikmetin önemi, felsefî yaşamın değerine karşılık maddî dünyanın ve hazların değersizliği vurgulanır. Sokrates başta olmak üzere bazı mühim tarihî şahsiyetlerin sözleri ve hikayeleri yoluyla anafikirler belirgin kılınır. Bu kategorideki eserler,  Kindî’nin Elfâzu Sukrât’ı yahut Huneyn b. İshâk’ın Nevâdirü’l-felsefe’si gibi tamamıyla aktarımlardan oluşan derlemeler olabildiği gibi, Âmirî’nin es-Saꜥâde ve’l-isꜥâd’ı gibi Yunan’dan yapılan aktarımların yazar tarafından muhtelif başlık ve konular altında işlendiği kitaplar veya Ebû Hayyân et-Tevhidî’nin el-Mukâbesât’ı gibi Yunan hikemiyâtını değil de İslâm düşünürlerinin söz ve hikayelerinin aktarımını içeren eserler şeklinde de olabilir. Ayrıca İbn Miskeveyh’in Câvıdan Hıred’i gibi Yunanca, Süryanice ve Pers dilinden Arapçaya aktarılmış bazı kısa risalelerin derlenmesiyle oluşturulmuş daha hacimli antolojileri de bu kategoride değerlendirmek mümkündür. 

Ahlâka dair meseleleri teorik zeminde tartışmak yerine, normatif tarzda ele alan bir başka grup eser de İslâm dünyasında edeb literatürü olarak bilinmektedir. Edeb literatüründe Yunancadan yapılan tercümelerden kaynaklanan kavram ve bahisler görülebilmekle birlikte, daha ziyade âyet ve hadisler gibi temel İslâm kaynaklarına referanslarla ahlâkî tavsiyelerin sunulduğu, ahlâktan ziyade edeb ve âdâb kavramları kullanılarak gündelik ahlâkî pratiklere yoğunlaşıldığı görülmektedir. Bunun yanında Arap kültüründeki ahlâkî kavramları merkeze alan edeb kitapları da mevcuttur. Bu eserler; uyulması gereken kurallar, gözetilmesi gereken değerler çerçevesinde okuyucusuna bir ahlâk ideali sunarak bireysel yetkinleşmenin yolunu gösterme gayesi üzerine kurulmuştur. Bazılarının bireysel çerçeveyi aşarak toplumsal yetkinleşmeyi de mümkün kılacak siyasî erdeme dair bahisleri de mevcuttur. İbn Kuteybe’nin Uyûnü’l-ahbâr’ı, Âmirî’nin el-Emed ale’l-ebed ve el-İ’lâm bi-menâkıbi’l-İslâm’ı, Isfahânî’nin ez-Zerîꜥa ilâ mekârimi’ş-şerîꜥa’sı ve Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn’i gibi eserler, bu kategorinin muhtelif tarzlar taşıyan örnekleri olarak sunulabilir. 

Ahlâka dair meseleleri; ahlâkın kaynağının ne olduğu, doğuştan olup olmadığı, değişip değişmediği gibi teorik sorgulamalar çerçevesinde ele alan felsefî eserlerin ise İslâm dünyasında muhtelif perspektiflerle yazıldığını görmekteyiz. Bunlardan ilki, iyi bir yaşamı beden ve nefs sağlığının birlikteliği olarak gören ve bu nedenle hem beden hem de nefs sağlığını anlatmaya yönelerek ahlâkı da bu bağlamda değerlendiren eserlerdir. Bu eserlerde ahlâk, insanın nefsî etkilenimlere karşı bir mücadelesi olarak resmedilmekte; üzüntü, kaygı, korku, öfke gibi insanı etkisi altına alabilecek durumlar bir nefs hastalığı olarak belirlenerek bunlara boyun eğmemenin yollarına odaklanılmaktadır. Bireysel ve toplumsal erdemleri elde etmek, ahlâkta yetkinleşmek, karakteri eğitip ahlâken olgun bir noktaya getirmek gibi daha ileri ahlâkî idealler bu tip eserlerde fazla yer almamaktadır. Bir başka ifadeyle bu eserlerde ahlâk, iyinin kazanılmasından ziyade kötüye karşı mücadelenin bir yolu olarak resmedilerek bir tehzîb (güzelleştirme, olgunlaştırma) yolu değil de bir tedbîr (kontrol, düzenleme) yolu olarak sunulmaktadır. Ebû Zeyd el-Belhî’nin Mesâlîhu’l-ebdân ve’l-enfüs’ü, Sâbit b. Sinan’ın Tehzîbü’l-ahlâk’ı, Ebûbekir Zekeriyâ er-Râzî’nin et-Tıbbu’r-rûhânî’sini ve hatta İbn Hazm’ın el-Ahlâk ve’s-siyer fî müdâvâti’n-nüfûs’unu bu kategoride değerlendirebiliriz. Kindî’nin el-Hîle li-defꜥi’l-ahzân eseri de, ölüm korkusu ve üzüntüyü merkeze alan bir eser olması yönüyle dikkate alınırsa, bu kategori altında görülebilir. Bu eserlerde belirgin bir Aristotelesçi yaklaşım bulmak yerine Eflâtun, Yeni-Eflâtunculuk ve Galen felsefesinin sunduğu perspektifleri merkeze alan anafikir, kavram ve tartışmalar görürüz.

Ahlâkı teorik sorgulamalar ekseninde ele alan eserlerden bir kısmı da, ahlâka ilişkin meseleleri felsefe perspektifinden araştırmaya odaklanır. Bu eserler, yukarıda bahsedilen eserlerde bir nefs hastalığı olarak nitelenen erdemsizliklere ve bunlardan kurtulma yollarına odaklanmak yerine, ahlâka dair felsefî sorgulamaları daha merkeze alırlar. Ahlâkın akılla ve dinle ilişkisinin ne olduğu, ahlâkın doğuştan olup olmadığı, ahlâkı değiştirmenin imkânı, erdemlerin nasıl gerçekleştirilebileceği gibi problemler, ahlâkî olgunlaşmanın imkânı sorunu çerçevesinde pozitif bir dille araştırılır. Bir başka ifadeyle, nefsanî tababet eserlerindeki “erdemsizliklere karşı mücadele” dili, bu eserlerde daha çok “erdemli karakterin kazanılması” merkezli bir tehzîb (olgunlaştırma, güzelleştirme) araştırmasına dönüşür. İşte bu nitelikteki eserlerin temel kaynaklarından en başta geleninin Aristoteles’in ahlâk felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. İslâm dünyasında “Meşşâî ahlâk” dendiğinde akla gelebilecek yaklaşım en genel çerçevesiyle budur ve bu çerçeve içerisinde kalan düşünürleri ve ahlâk yaklaşımlarını hakkıyla değerlendirebilmek için, bizatihi Aristoteles’in ahlâk felsefesinin temel niteliklerine daha yakından bakmak gerekmektedir.

Aristoteles’in Felsefesinde Ahlâk

İslâm düşüncesinde Aristotelesçi çizgiyi takip edenleri ifade eden Meşşâî filozoflar, ahlâk alanında da genel olarak Aristotelesçi çerçeveyi benimsemişlerdir. Fakat hemen her birisi Aristotelesçi genel yapıya farklı yaklaşım ve yorumlar getirmiş, dolayısıyla ahlâk teorisi her bir filozofta farklı bir yapı arz etmiştir. Bu nedenle ilk olarak, herhangi bir İslâm düşünürünün yorumundan bağımsız olarak Aristotelesçi ahlâk nedir, temel yapısı ve kavramları nelerdir buna işaret edeceğiz. Sonrasında ise Meşşâî filozofların bu yapıda değiştirdikleri ve bu yapıya kattıklarını tek tek konu edinerek Meşşâî felsefedeki ahlâk yaklaşımlarını oraya koymaya çalışacağız.  

Aristotelesçi ahlâk teorisinin ilk adımı, ahlâkın gayesi ve kaynağının belirlenmesidir. Aristoteles, insanların her birinin farklı şeyleri arzu ettiğini ama son kertede herkesin mutlu olmayı istediğini belirleyerek işe başlamaktadır. Çünkü ona göre mutluluk, kendisiyle başka bir şey gaye edilmeyen, kendi kendine yeter bir şey olup, elde edildiğinde nihaî bir noktaya ulaşıldığını hissettirir. Bu konuda insanlar arasında neredeyse bir mutabakat olduğuna işaret eden filozof, asıl tartışmanın “mutluluğu veren şeyin ne olduğu” hususunda gerçekleştiğini belirtir. Aristoteles burada, insana mutluluk veren şeyin araştırılmasının yolu olarak ergon argümanına başvurur. Bu argümana göre her bir şeyin mutluluğu, o şeyin kendisine has işine (ergonuna) referansla bulunur. Sözgelimi gözün kendisine has işi görme eylemini gerçekleştirmesidir, o halde gözün mutluluğu görmektir. Tıpkı bunun gibi insanın mutluluğu da, insanı insan yapan cevherinde aranmalıdır ki bunun, insanı diğer bütün canlılardan ayıran düşünme yetisi olduğu açıktır. Hayvanlarda, insanlarla ortak şekilde tahayyül yetisi bulunmakta ve bu yetinin sâikiyle eyleme yönelerek irade (hairesis) gösterilebilmektedir. Ancak insan, hayvandan farklı olarak düşünme yetisine sahiptir ve tahayyülüyle irade göstermenin yanında, düşünme gücüyle eyleme yönelerek ihtiyâr (proairesis) ortaya koyabilir. İşte irade ile değil de ihtiyâr gösterdiği bu bilinçli, akla dayalı tercihleri, insanın bir ahlâk öznesi olabilmesini mümkün kılmaktadır. Şu halde Aristoteles’e göre insan, aklına uygun olarak eylemde bulunduğunda iyi ahlâklı olabilecek ve mutluluğu kazanacaktır.  

Ahlâkın kaynağını akla bağlayan bu tümel yaklaşıma ek olarak Aristoteles, ahlâkî bir ölçüt de sunarak tek tek eylemlerimizde akla uygun olan eylemin nasıl bulunacağına işaret etmektedir. Bu ölçüt, Aristoteles felsefesinde mesotês, yani orta olma ölçütü olup, İslâm dünyasında itidal veya tavassut ilkesi adıyla bilinmiştir. İtidal teorisine göre eylem, aşırılık ve eksikliği temsil eden iki uç arasında orta olan bir ölçüde gerçekleştirilmelidir. Sözgelimi cömertlik erdeminin eksikliği cimrilik, aşırılığı ise müsrifliktir. Aristoteles, itidal teorisinin sunduğu ölçüt çerçevesinde ölçülülük, cesaret, bilgelik gibi Platoncu felsefede öne çıkarılan temel erdemlerin yanında pek çok erdemi de bu aşırılık-orta-eksiklik tablosu içinde açıklar. Bu teorinin bir sonucu olarak ahlâkî aşırılık ve eksiklikler, ilgili erdemin zıt tarafı neyse ona yöneltecek eylemlerle düzeltilmeye çalışılır. Zıtlıklarla tedavi olarak isimlendirebileceğimiz bu metoda göre sözgelimi müsriflik, cimrice davranışlar sergilemek suretiyle itidal noktasına doğru çekilerek düzeltilebilir. Böylelikle kazanılacak erdemler ise bir bütün olarak adaleti sağlayacaktır. Dolayısıyla itidal ölçütüyle elde edilecek erdemlerin toplamının adaleti oluşturduğunu söyleyebiliriz.  

İnsanın hemen her eyleminde fazlalık ve eksiklikten uzak durmaya çalışıp orta olanı isabet ettirmesi, Aristoteles’in de bizzat ifade ettiği üzere zor bir iştir. Çünkü sadece ahlâka dair tümel ilkelerin bilinmesini gerektirmez, aynı zamanda ilkenin gerçekleştirileceği zaman ve mekân gibi çevresel şartları da dikkate almayı gerektirir. Bu da insanın tek tek her eyleminde ilkeyi ve çevresel şartları tekrar tekrar değerlendirip eylemine karar vermesi anlamına gelir. Aristoteles bunun zor bir iş olsa da, alışkanlık edinme yoluyla insanda yerleşebileceğini ve erdemli bir huy olarak insanda kalıcı hale gelebileceğini düşünmektedir. İşte bu tek tek eylemlerde ahlâklı olanı bulabilme erdemine Aristoteles fronêsis demektedir. İnsanın, eylemde bulunacağı duruma ilişkin şartlara dair bilgisi, tikelin tek tek deneyimlenmesi ile elde edileceği için birikimsel olarak çoğalan bir yapı arz eder. Bir başka ifadeyle ahlâkî ilkenin, tikel bir eylemde doğru şekilde gerçekleştirilebilmesi için tecrübî bilgiye de ihtiyaç vardır. Bu nedenle Aristoteles felsefesinde fronimos (yani fronêsis sahibi kişi), sadece çok iyi akledebilen-düşünebilen birisi değil, aynı zamanda engin bir tecrübesi de olan insandır. 

Aristoteles’in ahlâk düşüncesi, Sokrates’in “bilgi-eylem” zorunluluğunu varsayan yaklaşımından tamamen farklıdır. Sokrates, ahlâkî doğruyu bilen insanın zorunlu olarak onu eylemeye yöneleceğini düşünmekteydi. Aristoteles ise bunun insan tecrübesine uymadığını ve insanın ahlâkî olarak yapması gerekeni bilmesine rağmen “kendine hakim olamama” durumunu yaşayabileceğini söylemektedir. Aslında bu nokta, Aristotelesçi ahlâkı siyasete de bağlayan temel noktadır. Çünkü Aristoteles’e göre kendine hakim olamayanlar için siyasî otorite, ahlâklı bir yaşamı mümkün kılmak üzere yasalar yapmalı ve cezâî müeyyideler inşa etmelidir. Böylece Aristotelesçi amelî felsefede bireysel karakter gelişiminden siyasete ve siyasî yaptırımın gerekliliğine uzanan bir yapı ortaya konmuştur. Bu yapının temel çerçevesi ise, İslâm filozoflarının her birisi tarafından farklı dokunuşlarla yeniden yorumlanmıştır.

Meşşâî Felsefede Ahlâk

Klasik dönem İslâm felsefesinin hemen başlarında müstakil bir Meşşâî ahlâk yaklaşımından söz etmek pek doğru olmayacaktır. İlk İslâm filozofu olarak bilinen Kindî’den günümüze ulaşan metinler arasında ahlâka ilişkin olanları varolmakla birlikte, bunlarda Meşşâî ahlâk olarak niteleyebileceğimiz belirgin Aristotelesçi öğelerin sistemli ve geniş şekilde varlığından söz edilemez. Şüphesiz bunun temel sebebi olarak, Kindî’nin yaşadığı dönemde Nikomakhos Ahlâkı’nın henüz Arapça’ya tercüme edilmemiş olma ihtimali düşünülebilir. Kindî’nin ahlâka dair yazılarında daha ziyade Sokratçı, Stoacı, Galenci ve Geç Dönem Eflâtuncu kavram ve yaklaşımların İslâmî perspektifle harmanlandığı bir yazım tarzı görmekteyiz. 

Yine bir klasik dönem İslâm filozofu olarak Ebû Bekir Zekeriyâ er-Râzî’nin de Meşşâî ahlâk anlatısı çerçevesinde değerlendirilmesi zor görünmektedir. Râzî’de durum, Kindî’deki gibi Nikomakhos Ahlâkı’nın henüz tercüme edilmemiş olmasıyla izah edilemez. Çünkü burada Râzî’nin, ahlâk düşüncesinde bilinçli şekilde Aristotelesçi yaklaşımdan ziyade Galenci perspektifi tercih ettiğini söylememizi mümkün kılan veriler mevcuttur. Râzî, kendisine yöneltilen “Galen’i Aristoteles’e üstün tuttuğu ve onu dikkate aldığı” şeklindeki eleştirilere değinirken, bu eleştiriyi reddetmez, bu yaklaşımında haklı olduğunu gerekçelendirmeye çalışan sözler sarfeder. Dolayısıyla Râzî, Meşşâî bir ahlâk yaklaşımı ortaya koymaktan bilinçli şekilde uzak durmuştur ve bu nedenle onun Meşşâî ahlâk çerçevesinde değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Buna rağmen Râzî’nin, itidal ve alışkanlık gibi Aristotelesçi kavramlara az da olsa yer verdiğini de söyleyebiliriz. Fakat Aristotelesçi ahlâk yaklaşımının temsil edici özellikleri olan itidal teorisine dayalı erdemler anlatımı ve mutluluk kavramının izahı ve ahlâkın gayesi olarak işlenişini Râzî’de görmemekteyiz. 

Bir klasik dönem düşünürü olarak Yahyâ b. Adî’nin de Meşşâî ahlâk yaklaşımı çerçevesinde ele alınmasının zorluklarından söz edilebilir. Adî’de itidal teorisi, mutluluk kavramı gibi temel Aristotelesçi ögeler bulunmazken, adalet ve alışkanlık gibi kavramlar da Aristotelesçi çerçevede ortaya konmaz. Adî daha ziyade Eflâtuncu ve Galenci ögeleri dinî normatif bir dille yoğurduğu kendisine has bir ahlâk anlatısı sunmaktadır. 

Klasik dönem İslâm felsefesinde Meşşâî ahlâkın tam bir temsilcisi olarak zikredilmeye değer ilk kişinin Fârâbî olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fârâbî, Aristotelesçi ahlâkı bütünüyle anlamış ve onu yeniden inşa etmiş görünmektedir.

Ahlâkta Meşşâî Yaklaşımın İlk Temsilcisi: Fârâbî

Klasik dönem İslâm felsefesinde Meşşâî ahlâk yaklaşımını belirgin biçimde ortaya koyan ilk filozof olduğunu söyleyebileceğimiz Fârâbî, Aristoteles’in ahlâk düşüncesini neredeyse bütün yönleriyle bilmekteydi. Bunu, filozofun Fusûl Müntezeʿa eserinde sunduğu notlarından anlamaktayız. Fârâbî bu eserinde Nikomakhos Ahlâkı’ndan almış olduğu notlarını biraraya getirmiş görünmektedir. el-Medînetü’l-fâzıla, es-Siyâsetü’l-medeniyye, et-Tenbîh alâ sebîli’s-saꜥâde ve Tahsîlü’s-saꜥâde eserlerinde ise, Fusûl’de özetlediği Aristotelesçi çerçeveyi yeni kavramlar ve ek izahlarla yeniden yorumlamaktadır. Filozofun, bütün bu eserlerde ortaya koyduğu düşünceler birleştirildiğinde, tam bir Meşşâî ahlâk inşası karşımıza çıkmaktadır. 

Ahlâk düşüncesinde Fârâbî’nin ilk adımı, tıpkı Aristoteles gibi insanî eylemlerin yöneldiği nihaî gayeyi araştırmaktır. Filozof insanî gayeleri, “kendisi için tercih edilenler” ve “başka bir şeyi elde etmek için tercih edilenler” şeklinde ikiye ayırdıktan sonra “daima kendisi için tercih edilen” şeyin mutluluk (saʿâde) olduğu neticesine varmaktadır. Fârâbî bu noktada ahlâkî yolculuğu yetkinleşme süreci (kemâl) olarak görerek, mutluluğu da bu yetkinleşme sürecinin son noktası (nihâyetü’l-kemâli’l-insânî) olarak ifade etmektedir. Buraya kadar Aristotelesçi şemaya sâdık bir kurgu söz konusuyken, tam da bu noktada Fârâbî, Aristoteles’te olmayan bir veçheyi katarak mutluluk kavramını ve dolayısıyla mutluluk teorisini genişletmektedir. Aristoteles’te bu dünyayla sınırlı bir mutluluk anlayışı söz konusuyken Fârâbî, ölüm sonrası hayatı da kapsayan ikinci bir mutluluk anlayışı ortaya koyar. Fârâbî’nin “ilk yetkinlik” (el-kemâlü’l-evvel) olarak isimlendirdiği, bu dünyadaki mutluluk olup, felsefe öğrenimi yoluyla akledilirlerin kazanılması ve iyi ahlâklı bir yaşayışla da bu öğrenimin pratikte tamamlanması suretiyle dünya hayatında kazanılır. Fakat filozofa göre mutluluk bundan ibaret değildir. Dünya hayatında ilk yetkinliği elde etmiş olan insan, öldüğü zaman bedeninden ve onun yüklerinden kurtulur, diğer dünyada kendisi gibi erdemlice yaşayıp ölmüş bahtiyar insanların arasına katılır ve dahası, bundan sonrasında ölecek olan diğer erdemli insanların da bu topluluğa katılımı sayesinde devam edecek olan bir mutluluğa ulaşır. İşte Aristoteles’te olmayan bu mutluluk anlayışı, Fârâbî’de “son yetkinlik” (el-kemâlü’l-ahîr) kavramıyla ifade edilir ve Fârâbî’ye göre ahlâkın esas gayesi olan es-saʿâdetü’l-kusvâ, yani en yüce mutluluk budur. Fârâbî bu mutluluk anlayışının dışında kalıp, düşünme yetisi zayıf insanların mutluluk sandığı zenginlik, haz, şeref gibi şeyleri zannî mutluluk olarak niteler ve hakikî mutluluğun diğer dünyada elde edilecek olan bu en yüce mutluluk olduğunun altını çizer. 

Meşşâî ahlâkın temâyüz ettiği noktalardan biri de ahlâkı akılla ilişkilendirmesidir. Fârâbî de bu noktada insanı diğer canlılardan ayıran özelliği olması sebebiyle düşünme gücüne ve onun ahlâkî bilgiyi sağlama gücüne işaret etmiştir. Fârâbî’ye göre düşünme gücü çalıştığında, yöneldiği şeyler bakımından iki tür akledilirle muhatap olmaktadır. Bunlardan ilki tabiî akledilirlerdir (el-maʿkûlâtü’t-tabîʿiyye). Bunlar; insanın tercih ve eyleminden bağımsız olarak varlığa sahip şeyler hakkındaki tümellerdir. Diğeri ise iradî akledilirler olup (el-maʿkûlâtü’l-irâdiyye) insanın tercih ve eylemlerine bağlı olarak farklı farklı şekillerde olabilen ve gerçekleşmesi için kendisine arazlar bitişen şeyler hakkındaki tümellerdir. Sözgelimi komşuluk iradî bir tümeldir. İnsanların ilişki kurma biçimlerine, kültüre, zaman ve şartlara bağlı olarak çok farklı şekillerde ortaya konabilir. Fârâbî’ye özgü olan bu kavramsallaştırma, Aristotelesçi ahlâktaki pek çok hususu aydınlatmak için kolaylaştırıcı bir işlevi haizdir. Çünkü anlaşılacağı üzere ahlâk, açıkça iradî akledilirleri konu edinen bir ilim olarak vaz’edilmiş olmakta ve bu suretle arazlara bağlı durumları kapsadığı açıkça gösterilmektedir. Bu durum, ahlâkın teorik değil pratik bir bilim olup, insan eylemlerine ilişkin tümellerle ilgili bir ilim olduğu kadar bu eylemlerin gerçekleşeceği çevresel şartları da kapsayan bir araştırma olduğu anlamına gelmektedir. Fârâbî böylece, Aristotelesçi ahlâkın belirgin vasfı olan ahlâkı akılla temellendirmenin, aynı zamanda tecrübeyi de dikkate alan bir yönü olması gerektiğini en baştan göstermektedir.

Fârâbî’de insanın düşünme gücü, südûr teorisinin bir sonucu olarak öncelikle faal akla, faal akıl aracılığıyla da ilahî kaynağa bağlıdır. İnsan aklı faal akıl aracılığıyla bilfiil hâle geldikten sonra insanın bilgi edinme macerası başlar. Ahlâk sözkonusu olduğunda, insanın faal akıl aracılığıyla elde ettiği tümel bilgiler arasında eyleme ilişkin normlar ve erdemlerin bilgisi de bulunacaktır. Ancak yukarıda işaret edildiği üzere tümel bilgiler yeterli olmaz, bu nedenle söz konusu tümellerin eyleme dökülebilmesi için ilgili eylem ânına ilişkin tikel bilgiler de dikkate alınmalıdır. Aristoteles, söz konusu tikel durumların doğru şekilde değerlendirilip, o şartlar altındaki ahlâken isabetli davranışın bulunabilmesini fronêsis erdemi olarak nitelemişti. Fârâbî her ne kadar taʿakkul kavramıyla fronêsis erdemini ifade etmekte ve ona Aristotelesçi çerçevede değinmekte ise de, taʿakkul sahibi kişinin dikkate alması gereken tikel bilgilerin neler olabileceği hususunda Aristoteles’ten çok daha derin analizlere girişmekte, ahlâkî eylemi çevreleyen tikel şartlara çevreleyen durumlar (el-ahvâlü’l-mutîfe) adını vermektedir. Filozofa göre çevreleyen durumlar ilgili eylemin zamanı, mekânı, fâili, nesnesi, aracı ve amacı olmak üzere altı kategori altında değerlendirilebilir. Akıl, işte bu kategorilerdeki alt bilgileri de dikkate alarak eyleme yönelik bir belirlemede bulunmalıdır.

Fârâbî’nin işaret ettiği çevreleyici durumların bilgisi şüphesiz duyusal alandan elde edilmektedir. Duyusal alandan elde edilen bu bilgilerde de yetkinlik sözkonusu olmaktadır. Bu da, ilgili duyusal tecrübeyi çokça yaşamış olmakla mümkündür. İşte bu noktada ahlâkın akıl yanında tecrübeden de beslendiği neticesi kendiliğinden belirivermektedir. Nitekim Fârâbî, öfkenin kötü olduğuna dair bilginin tümel ve bir şekilde erişilebilir bir bilgi olmakla birlikte kime karşı ne kadar ne zaman öfkelenilmesi gerektiğine dair bilginin de en az öfkeye dair tümel bilgi kadar önemli olduğunu ve hatta onu elde etmenin çok daha zor olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle tecrübe, en az aklî tümel bilgi kadar ahlâkî eylemi tamamlayıcı nitelikte bir bilgi sunmaktadır. 

Fâilin, çevresel durumları dikkate alarak gerçekleştirmeye çalıştığı eylemde dikkate alınması gereken temel ölçütün ne olacağı sorusu ise, Fârâbî’de açık bir Aristotelesçi cevapla karşılığını bulmaktadır: İtidal ilkesi. Aristotelesçi orta olma (mesotês) ilkesi, Fârâbî’de itidal kavramıyla ifade edilmekte ve İslâm ahlâk felsefesi literatüründe pek çok temel eserde gördüğümüz itidal teorisinin ilk örneklerinden birini oluşturmaktadır. Fârâbî, Aristotelesçi orta olma teorisini kendine özgü kavramlarla yorumlar ve açımlar. Fârâbî’ye göre mutedil eylem, ifrat ve noksan kavramlarıyla ifade edilen aşırılık ve eksikliğin arasında “orta” nitelikte olmalıdır (tavassut-itidal). Fârâbî’ye göre orta olma iki türlüdür: Bizatihî orta (mutavassıt fi nefsihî) ve diğerine izafet ve kıyasla orta, yani izâfî orta (mutavassıt bi’l-izâfe ve’l-kıyâs). İtidal teorisinde gözetilecek olan orta, iki tarafa eşit uzaklıkta olmayı ifade eden bizatihi orta değil, izafî ortadır. İzafî ortada eşitlik gözetilmez, eylemle muhatap olan kişinin durum ve şartları dikkate alınarak aşırılık ve eksiklik arasında orta bir yol tutması hedeflenir. Bu tıpkı ilacı alacak hastanın kilosu, yaşı ve diğer kronik rahatsızlıklarının dikkate alınarak ilaç miktarının ayarlanması gibidir. Nitekim Fârâbî de ilaç örneğini vererek, ilacı alacak hastalara eşit muamele edilmeyeceğini, ilacı alacak hastanın eski alışkanlıklarının (el-âdâtü’l-mütekaddime), zamanın, ilacın kuvvetinin (kuvvetü’d-devâ) ve bizzat hastanın kendisinin değerlendirilmesi suretiyle doz ayarlaması yapılacağının altını çizer.

Son olarak Fârâbî de Aristoteles gibi insanların hepsinin sözkonusu ahlâkî süreci sağlıklı şekilde sürdürmeye yeterli düzeyde yetkin olamayacağını kabul etmektedir. Fakat Aristoteles’in aksine Fârâbî, yetkin olmayan bu kişilerin kadınlar, köleler ve çocuklar olduğu düşüncesine katılmaz. Ona göre kadın erkek, hür köle farketmeksizin bütün akıl sağlığı olan insanlarda duyum, mütehayyile ve düşünme gücü mevcuttur. Felsefî ve ahlâkî yetkinliğe müsait yapıda olup olmamak cinsiyet, sosyal statü ve yaştan bağımsız olarak tamamen kişinin tabiî yapısıyla alakalıdır. Bu tabiî yapının insanlarda neden farklı olduğu hususunda Fârâbî, Galenci dört salgı teorisine başvurmaksızın bir açıklama sunmaya çalışır. 

Fârâbî’nin izahına göre gök cisimlerin konumunun muhtelif olması, yeryüzündeki iklim ve bitki örtüsünün farklı olmasına sebebiyet vermiştir. Buna bağlı olarak da yeryüzünün farklı yerlerinde farklı nitelikte besinler oluşmuş ve bunları tüketen anne babaların çocukları da kaçınılmaz olarak farklı yaratılış ve karakter özellikleri göstermiştir. Bu nedenle bazı insanlar tümel bilgileri olduğu gibi anlamaya müsaitken, bazı insanlar hakikatleri ancak temsil ve sembollerle anlayabilecek yapıdadır. Fârâbî’nin tabiî yaratılış (el-hulku’t-tabîʿiyye) ve tabiî karakter (eş-şiyemi’t-tabîʿiyye) dediği bu doğuştan yapılar insanda bir tabiî yatkınlık (el-isti’dâdü’t-tabiʿî) oluşturur. Ancak filozof hiçbir zaman bunun eğilimden öte bir zorunluluk oluşturduğunu belirtmez. Galen’in değişmeyen tabiî yapı anlayışının aksine Fârâbî bu noktada da Aristotelesçi bir tercihte bulunarak doğal yapının sadece bir temayül oluşturduğunu, insanın tekrar eden davranışlar ortaya koymak suretiyle farklı alışkanlıklar (iʿtiyâd) elde edip bunları bir huy (hey’e) olarak nefsinde yerleştirebileceğini (temekkün) açıkça belirtmiştir. 

Sokrates, ahlâkî bilgiye sahip olmanın zorunlu olarak ahlâkî eylemi doğuracağını belirtmiş, Aristoteles ise buna karşı çıkmıştır. Fârâbî bu zıt görüşler karşısında Aristotelesçi tercihinde tutarlı şekilde devam etmiş ve ahlâka dair bilgiyi elde edebilsek bile bunun erdemli davranışı garanti etmeyeceğini ifade etmiştir. Yukarıda değinilen, insanların ahlâkî bilgiye erişimi hususunda farklı nitelikler ortaya koyması durumu da hatırlandığında, ahlâkın gerçekleşmesinin önünde bazı engeller olduğu görülecektir. İşte bu noktada Fârâbî, Aristoteles’in siyasete uzanan ahlâkî müeyyide fikrini, Aristoteles’te varolmayan peygamberlik (nübüvvet) teorisi ve din (mille) teorisiyle destekleyip yeniden inşa etmiştir. 

Peygamberlik teorisini, ahlâk düşüncesine yansıması bakımından ele alacak olursak; bu teoriye göre; tabiatı felsefî yetkinliğe müsait olmayan ve kendisi de alışkanlıklar edinmek yoluyla felsefî ve ahlâkî yetkinleşme sürecine dahil olamayan kişilerin ahlâkî bilgiyi tabiatlarına uygun biçimde alması gerekmektedir. İşte bu noktada peygamber, hakikatin temsil ve sembollerle insanlığa aktarımını sağlamak suretiyle dini de bir tür ahlâkın kaynağı olarak sunmuş olmaktadır. Kişi böylece, hem dinî pratikler hem de dinî müeyyideler yoluyla ahlâklı bir hayata yönlendirilmektedir. 

Fârâbî, Aristoteles’in kurduğu ahlâkı siyasete bağlayan yapıyı benzer şekilde ahlâk ve siyaset arasında kurmaya çalışmıştır. Filozofa göre erdemli bir yaşayış ancak erdemli bir toplumda mümkündür. Bu nedenle erdemli şehrin kurulması, ahlâk için olmazsa olmaz bir konumdadır. Erdemli şehir ise, felsefî ve ahlâkî yetkinliğin zirvesine varmış olan kurucu lider (er-reîsü’l-evvel) önderliğinde sağlanacaktır. En yetkini hem peygamber hem de filozof olan bu lider, ahlâklı bir hayatı mümkün kılacak görüşler (ârâ) ve eylemleri (efʿâl) düzenlemek suretiyle, kendi başına yetkinleşme sürecini sağlayamayacak olanlar için yol gösterici bir düzen kurar. Aynı zamanda ceza ve kurallarla ahlâkî müeyyideyi de sağlamış olur. Böylece ahlâk, bireysel yetkinleşmeyi gerçekleştiremeyecekler için de kural ve düzenlemelerle sağlanarak erdemli toplum oluşmuş olur. 

İşte Fârâbî bu şekilde Aristoteles’in ahlâk felsefesini sayısız kavram ve ek teorilerle tabiri caizse yeniden inşa etmiş, böylelikle İslâm düşüncesindeki Meşşâî ahlâk yaklaşımının en yetkin örneklerinden birini oluşturmuştur. Meşşâî felsefenin en büyük temsilcilerinden olan İbn Sînâ’nın eserlerinde ise tamamen farklı bir Meşşâî ahlâk yorumu görmek mümkündür.

Meşşâî Ahlâka Farklı Bir Yorum: İbn Sînâ

İbn Sînâ ahlâk düşünürü olarak öne çıkan bir filozof olmasa da, kaleme aldığı eserlerde ahlâk alanının temel mesele ve kavramlarına değindiğini görmekteyiz. İbn Sînâ’nın “Meşşâî ahlâk” yaklaşımı kapsamında görülüp görülemeyeceği hususu ise, ahlâka dair –sınırlı da olsa- yazdığı şeyler dikkate alınmak suretiyle açıklığa kavuşturulabilir. Öncelikle düşünürün müstakil ahlâk eseri olarak bilinen el-Birr ve’l-ism risalesinin büyük oranda Fârâbî’den mülhem pasajlar taşıdığını söylemeliyiz. Bunun yanında filozofun Uyûnu’l-hikme ve Risâle fi’l-ahd’deki ahlâka dair bahislerinde de Fârâbî’den izler bulunmaktadır. Dolayısıyla Fârâbî’deki Meşşâî eğilim, söz konusu bahis ve pasajlar vasıtasıyla İbn Sînâ’da da belirmektedir. İbn Sînâ bu pasajlarda, Meşşâî ahlâk yaklaşımının en belirgin özelliği olarak görülebilecek itidal teorisini işler. Bunun yanında alışkanlık edinme, adaletin erdemlerin bütünü oluşu, ahlâktaki nihaî gayenin mutluluk olması gibi temel Aristotelesçi anafikirleri de Fârâbî aracılığıyla eserine taşımış görünmektedir. Akıl-ahlâk ilişkisine dair ifadeleri, ta‘akkul kavramına dair izahları, Aristotelesçi kendine hâkim insan kavramına işaret etmesi, itidal teorisine bağlı olarak gayri ahlâkî eğilimlere zıtlıklarla tedavi metodunu önermesi, düşünme ve karakter erdemleri ayrımı yapmış olması gibi hususlar, İbn Sînâ’da görülen Meşşâî ahlâk anlatımlarıdır. 

Ancak İbn Sînâ, gençlik döneminde yazmış olduğu el-Birr’den sonra ve bahsi geçen diğer kitaplardan ayrı olarak özgün felsefesini geliştirdiği hacimli eserler kaleme almış ve bu eserlerde ahlâka ilişkin mevzulara da değinmiştir. Buralarda Galenci mizaç teorisi ve ahlâk tanımına, ev yönetimine ilişkin Brüsôn kaynaklı görüşlere yer verdiği görülse de, daha ziyade Meşşâî ahlâk yaklaşımını kendisine özgü değişikliklerle farklı bir noktaya taşımış görünmektedir. Bu nedenlerle İbn Sînâ tam anlamıyla bir Meşşâî ahlâk temsilcisi olarak görülemezse de, Meşşâî ahlâka özgün yaklaşımla farklı veçhe kazandıran bir düşünür olarak yorumlanabilir. 

İbn Sînâ’nın ahlâk görüşlerini temel Meşşâî yaklaşımdan ayıran en önemli tarafının akıl ve ahlâk ilişkisine dair söyledikleri olduğu belirtilebilir. Aristotelesçi-Fârâbîci çizgide ahlâkî bilgi, aklî yetkinleşme neticesinde ahlâkî tümellerin elde edilmesi ve eylemleri kuşatan çevresel durumların tecrübî bilgi aracılığıyla doğru yorumlanması yoluyla elde edilebilir şekilde resmedilmiştir. Buna göre ahlâkî tümellerin bilgisine sahip olup taʿakkul erdemini de kazanmış olan bir ahlâk öznesi, başka herhangi bir bildirime ihtiyaç duymaksızın iyi ve kötü eylemi bilebilmektedir. Fârâbî’ye göre doğru din, peygamber yoluyla sunduğu tikel ahlâkî bilgilerle, insanın akıl yoluyla bulabildiği tümel ahlâkî bilgiyi doğrular. Aklî yetkinleşmeyi sağlayabilenler için bozulmamış dinî bilginin ahlâk alanında sunduğu farklı yahut aklî olanla çelişen bir bilgi yoktur. Peygamberin getirdiği ahlâkî bilgi, sözkonusu yetkinleşmeyi sağlayamayanlar içindir ve ahlâkî tümellere dair bilgiyi değiştirmez. İbn Sînâ ise ahlâk alanındaki dinî bildirimin hem tümel hem de tikel düzeyde temel belirleyici olduğunu belirterek Fârâbî’nin Meşşâî ahlâk yorumundan ayrılmakta, kendisine özgü bir noktaya ilerlemektedir. Uyûnü’l-hikme ve eş-Şifâ’da geçen ifadelere dayanmak suretiyle İbn Sînâ’nın bireysel ahlâk, ev yönetimi ve siyaset ilimlerinin temel ilkelerinin, tanımlarının ve yetkinliklerinin dinî bilgi yoluyla belirlendiği, ayrıntılı şekilde izahları ve hükümlerinin de yine din tarafından yapıldığı kanaatinde olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla İbn Sînâ’ya göre amelî alanda temel belirleyici olan dinî bildirimdir. 

İbn Sînâ’nın Meşşâî yaklaşıma uygun düşen ahlâka dair izahları ise şöyle anlaşılmalıdır: Filozof, ahlâkî olanı belirleyenin din olduğunu kabul etmekle birlikte, amelî alana dair felsefî faaliyeti de anlamsız ve gereksiz bulmamaktadır. Dinî bildirimle ulaşan şeylerin gerekçelendirilmesi, bir başka ifadeyle din yoluyla ulaşan ahlâkî hükümlerin aklî ifadelerinin ortaya konması ve hakkında dinî hüküm gelmemiş bazı hususların ahlâk bakımından araştırılması amelî felsefenin alanına girmektedir. Dolayısıyla Meşşâî felsefenin ahlâka dair izah, kavram ve teorileri, sözkonusu aklî faaliyet çerçevesinde kendisine başvurulabilecek hususları teşkil eder ve işte İbn Sînâ bu çerçeve ve sınırda olmak üzere, Meşşâî ahlâkı farklı bir yoruma tâbî tutan bir ahlâk düşünürü olarak değerlendirilebilir.

Meşşâî Ahlâka Eklektik Yaklaşımlar: İbn Miskeveyh ve İhvân-ı Safâ

Meşşâî felsefede ahlâk deyince akla gelecek ilk isimlerden biri de İbn Miskeveyh’tir. İbn Miskeveyh, ahlâkın felsefî yetkinlik sürecinde olmazsa olmaz bir veçheyi teşkil ettiğini en çok vurgulayan filozoflardan biri olarak ahlâk meselesine çok önem verdiğini göstermiştir. Fakat İbn Miskeveyh’in bir başka özelliği, ahlâka dair antik miras içerisinde Aristoteles dışındakileri de dikkate alan ve bu diğer kaynaklarla Aristotelesçi ahlâkı birleştiren, bu nedenle de kendisine eklektik diyebileceğimiz bir ahlâk yaklaşımını sunmasıdır. 

İbn Miskeveyh’in Tehzîbü’l-ahlâk’ında Meşşâî öğeler son derece belirgindir. Öncelikle ahlâkî ideal açıkça itidal teorisi üzerine kurulmuştur. Aşırılık ve eksiklik arasında orta olma ideali, mutedil bir yaşayışla kazanılacak dört temel erdem ve onların altında sıralanan alt erdemlerin tek tek anlatımıyla pekiştirilir. Bu noktada İbn Miskeveyh’in Fârâbî ve İbn Sînâcı Meşşâî ahlâk yaklaşımından farklılaşan noktasına işaret edebiliriz. Bu da İbn Miskeveyh’in, erdem teorisi anlatımına verdiği özel önemdir. İbn Miskeveyh, itidal teorisini merkeze alarak uzun uzun erdemlerden ve onların aşırılık ve eksikliği temsil eden iki ucundaki erdemsizliklerden söz etmektedir. Köken olarak Eflâtun’a dayanan antik anlatıya göre nefs, ahlâka ilişkin eylemleri bakımından üç temel güce sahiptir: Düşünme gücü, arzu gücü ve öfke gücü. Aristotelesçi itidal teorisiyle birlikte bu nefsin üçlü yapısı şu anlatıyla birleşir: Nefsin düşünme gücünün mutedil şekilde kullanılmasıyla bilgelik, arzu gücünün mutedil şekilde kullanılmasıyla ölçülülük/cömertlik ve öfke gücünün mutedil şekilde kullanılmasıyla cesaret erdemleri kazanılır. Bu üç temel erdemin elde edilmesi suretiyle de adalet erdemi ortaya çıkar. Aynı şekilde bu üç güçte aşırı ve eksik olunması halinde de her birinin aşırılık ve eksikliğinden doğacak birer erdemsizlik ortaya çıkar ve aynı şekilde adalet erdeminin de iki ucundaki erdemsizlikler oluşur. İbn Miskeveyh bu anlatıyı temel almak suretiyle adalet, bilgelik, cömertlik ve cesaret erdemlerinin altında yer alan alt-erdemleri ve bunların iki ucunda yer alan erdemsizlikleri tek tek saymaktadır. Bunun yanında daha pek çok farklı tasnif üzerinden erdem ve erdemsizlikleri anlatmaya girişmektedir. İşte bu erdem ve erdemsizliklerin ayrıntılı şekilde sayımına dayanan bir ahlâk anlatımı, önceki Meşşâî filozoflara nispetle farklı bir tercihtir. Bu tercihinin sebebi olarak, İbn Miskeveyh’in Aristoteles’e nispet edilen ve erdem anlatımlarını içeren bazı ahlâk risalelerini de kaynak olarak dikkate almış olması gösterilebilir. İbn Miskeveyh böylece, Aristotelesçi ahlâkın işlendiği bütün kaynakları dikkate alan kapsamlı bir anlatım yakalamaya çalışıyor gibidir.   

Erdem teorisi yanında İbn Miskeveyh’in ahlâk yaklaşımındaki bir başka belirgin Aristotelesçi öğe, mutluluğu ahlâkın gayesi olarak konumlandırmasıdır. İbn Miskeveyh’e göre mutluluk, kendisi elde edildikten sonra daha başka bir gayeye yönelmeyeceğimiz nihaî gayemizdir. Ancak İbn Miskeveyh, mutluluk kavramını işlerken Aristotelesçi sınırlarla yetinmemiş görünür ve Aristoteles’te karşılaşmadığımız daha derin bir mutluluk kavramı resmeder. Bu resimde filozof, mutluluğun mertebeleri olduğuna dikkat çeker. Aristotelesçi mutluluk diyebileceğimiz ilk mertebe, dünyada teorik ve pratik bilgelik elde etmek suretiyle kazanılacak olan mutluluktur. Meşşâî düşüncede teorik ve pratik bilgeliği kazanan insan mutludur fakat bazı haricî iyilikler de onun mutluluğu üzerinde etki sahibi olabilir. Sözgelimi büyük talihsizliklere uğrayan bir insan, kaçınılmaz olarak bazı üzüntüler yaşayabilir, mutluluğu –tamamıyla mutluluğu kaybedecek derecede olmasa da- bunlardan etkilenebilir. Fakat İbn Miskeveyh bu noktada, Aristotelesçi düşüncede karşılığı olmayan başka bir mutluluk mertebesinden söz eder. İbn Miskeveyh’e göre, birinci mertebe (yani Aristotelesçi) mutluluğu elde eden insan, eğer tabiatı müsaitse ahlâkta derinleşerek daha üst mertebelere ulaşabilir. Bu mertebelerin en üstü öyle yüce bir makamdır ki kişi burada ilahî nur ile aydınlanır, daha önce vâkıf olmadığı muhtelif inceliklere vâkıf olur. Bu mertebedeki mutluluk öyle fazladır ki, artık bu noktada insan başına gelen hiçbir felaketten dolayı mutluluğunu kaybetmez, hatta maddî dünya ile bağlantısı asgarî düzeye iner. Filozof, bu kişinin bütün eylemlerinin erdemli hatta ilahî hikmetle donanmış bir hale geldiğini belirtir. İbn Miskeveyh’in bu özel mutluluk mertebesine ulaşmış kişiyle ilgili olarak “bu kişinin artık öldükten sonra Allah’ın huzuruna çıkmaya hazır” olduğunu belirtmiş olması, bunun dünyada kazanılacak bir mutluluk mertebesi olduğunu göstermektedir. Antik düşünceden İslâm dünyasına aktarılmış bazı Yeni-Pythagorasçı metinlerde “Tanrıya benzeme” ideali çerçevesinde benzer mutluluk görüşleri olsa da, İbn Miskeveyh’in klasik Meşşâî mutluluk teorisi sınırlarının dışındaki bu inşasının çok daha farklı kaynakları olabilir.

Esasında İbn Miskeveyh’in Meşşâî ahlâk yaklaşımına uygun çerçevede sunduğu pek çok anafikir mevcuttur. Ahlâkın insanın düşünme gücüyle ilişkilendirilmesi, bilgi-ahlâk ilişkisinin Aristotelesçi şekilde kurulması, meselelerin alışkanlık, adalet, dostluk, sevgi, talih gibi Aristotelesçi ahlâkın temel kavramlarına referansla ortaya konması gibi benzer bir çerçeve karşımızdadır. Dahası, haz konusunda duyu organlarının hiyerarşisinden bahsedilmesi, insanın tabiatı itibariyle toplumsal olduğu fikrinin işlenmesi, ölüm sonrası geride kalan aile fertlerinin başına gelen felaketlerin kişinin mutluluğunu etkileyip etkilemediği gibi pek çok alt tartışma ve anafikir de Aristotelesçi bir yapıdadır. Ancak bütün bu kavram, anafikir ve problemlerin işlenişinde bütünüyle Meşşâî denebilecek bir dilin kullanıldığını söylemek de mümkün değildir. Yukarıda mutluluk örneğinde gösterildiği gibi bu meselelerde de İbn Miskeveyh, genel yapı itibariyle Aristotelesçi bir çerçeve çizse de meselelerin derinine inildiğinde konuları Aristotelesçi perspektiften farklı yorumlayabilmektedir. Bu gibi bahislerde bazen Nikomakhos Ahlâkı kitabına referansta da bulunmuş olması bizleri, filozofun Nikomakhos Ahlâkı metni yerine Nikomakhos Ahlâkı şerhlerini kullanmış olabileceği düşüncesine götürmektedir. Nitekim Porfiryus ve Themistius’un Nikomakhos Ahlâkı şerhlerinin İslâm dünyasına intikal ettiğini ve İbn Miskeveyh’in, Yeni-Eflâtuncu filozof Porfiryus’un şerhine sahip olduğunu bazı metin düzeyindeki işaretler yoluyla bilmekteyiz. Şu halde, şöyle bir kanaate varmak yanlış olmayacaktır: İbn Miskeveyh, Meşşâî ahlâk anlayışını kimi zaman Yeni-Eflâtuncu perspektiften de okumuştur. İbn Miskeveyh’in ev yönetimi bahislerinde Brüsôn’a, ahlâkın doğuştan olup olmaması meselesinde Galen’e, dostluk bahsinde Sokrates’e yaptığı atıfları da düşündüğümüzde filozofun, farklı antik kaynakları biraraya getiren eklektik bir Meşşâî perspektif inşâ ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. 

İbn Miskeveyh’e benzer şekilde Aristotelesçi ahlâk çerçevesini farklı kaynaklarla uzlaştırmaya çalışan bir başka yaklaşım ise İhvân-ı Safâ’ya aittir. X. yüzyılda Basra’da ortaya çıkan bu filozoflar grubu, ahlâka dair pek çok bahsi de içeren risaleler kaleme almışlardır. İhvân-ı Safâ risaleleri dikkate alındığında, Meşşâî yapının Eflâtuncu, Galenci, Yeni-Eflâtuncu ve Yeni Pythagorasçı pek çok unsurla birarada sunulduğunu görmekteyiz. 

Öncelikle İhvân-ı Safâ risalelerinde de Aristotelesçi itidal teorisinin ahlâkî ölçüt olarak sunulduğu görülür. İtidal teorisinin bir sonucu olarak ahlâkî aşırılık ve eksikliklerin düzeltilmesi için “zıtlıklarla tedavi” metodu önerilir. Ancak İhvân-ı Safâ Aristotelesçi itidal teorisinde bulunmayan başka perspektifler ekleyerek salt Aristotelesçi bir yaklaşım takip etmez. Sözgelimi itidal kavramını,  Aristotelesçi ahlâk yaklaşımında yeri olmayan Galenci mizaç teorisiyle de ilişkilendirerek vücut salgılarının itidali çerçevesinde de konu edilir. 

Meşşâî ahlâkın merkez kavramlarından biri olan mutluluk da İhvân-ı Safâ’da merkezdedir. Ancak, diğer İslâm filozoflarında da gördüğümüz üzere mutluluk, dünyevî ve uhrevî iki farklı kademede değerlendirilir. Böylece mutluluk kavramına, Aristoteles düşüncesinde olmayan ölüm sonrası mutluluk perspektifi de katılır. İbn Miskeveyh’te gördüğümüz şekilde “Tanrıya benzeme” anafikri İhvân’da da karşımıza çıkar ve Yeni-Pythagorasçı izler burada da hissedilir. Aristoteles’in erdem ve erdemsizlikler listesine ağırlık vermeyen anlatımına karşılık İhvân’da tıpkı İbn Miskeveyh’teki gibi ayrıntılı bir erdem ve erdemsizlikler listesi görülür. Farklı sosyal statüdeki insanların sözkonusu erdemleri gerçekleştirme durumlarına dair farklılıklar, Aristoteles’te olmadığı kadar genişçe ele alınır. 

İhvân-ı Safâ erdemlerin alışkanlık yoluyla huy olarak insanda yerleşebileceği anafikrini vurgular. Aristotelesçi bu anafikre binaen alışkanlık edinme sürecinde dostluğun önemine dikkat çeker ve yine Pythagorasçı perspektifler katarak dostluğu bir yetkinleşme yolu olarak ifade eder. İhvân’ın tam da böyle bir yetkinleşmeyi gaye edinmiş dostlar topluluğu olduğu düşünüldüğünde, Pythagorasçı yaklaşımın bu grubun ahlâk felsefesinde ne denli belirleyici bir öge olduğu açıkça anlaşılacaktır. İşte bu ve bunun gibi pek çok örnek, İhvân-ı Safâ’nın da tıpkı İbn Miskeveyh gibi bazı konularda Meşşâî ahlâk çerçevesini esas almakla birlikte farklı perspektifleri bu çerçeve içerisinde uzlaştırarak sunmaya çalışan eklektik bir ahlâk anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.

Takip Edenler ve Reddedenler: Meşşâî Ahlâkın Klasik Dönemdeki Son Yorumcuları

İbn Sînâ sonrasında Aristotelesçi felsefe Gazzâlî tarafından eleştiriye tâbi tutulmuş, buna bağlı olarak Aristotelesçi çizgiyi savunan düşünürler yahut Gazzâlîninkine benzer eleştirileri sürdüren felsefe dışından veya içinden isimler olmuştur. Aynı durumun Meşşâî ahlâk anlayışı çerçevesinde de olduğunu söylemek çok isabetli olmayabilir. Öncelikle Gazzâlî’nin, Meşşâî felsefenin küfre düştüğünü söylediği noktalar, Aristotelesçi felsefenin ahlâka dair temel önerme ve kabulleri değildir. İkinci olarak itidal teorisi gibi Aristotelesçi ahlâkın temel anlatılarında İslâmî naslara açıkça aykırı olan noktalar olmadığı gibi, pek çok âyet ve hadisle paralel görülebilecek perspektifler mevcuttur. Yine mutluluk, alışkanlık, dostluk gibi pek çok Aristotelesçi temel ahlâk kavramı da, sözgelimi mutluluğa dünya ve ahiret mutluluğu şeklinde ikili karakter kazandırılması gibi ufak müdahalelerle dinî perspektife uygun hâle getirilebilmektedir. Fakat bunların yanında, Gazzâlî’nin tasavvufî metodu hakikate ulaşma yolunda öne çıkarması, ahlâk anlatısında tasavvufî kavram ve anafikirlerin de kullanılmasının yolunu açmıştır. Bu noktada, Aristotelesçi anlatıyı sürdüren veya hem Aristotelesçi yapıya müracaat edip hem de tasavvufî kavram ve fikirleri kullanan İslâm düşünürleriyle karşılaşmaktayız. İlk tavrı benimseyen bir düşünür olarak İbn Bâcce’ye bu noktada değinilebilir.

İbn Bâcce, genel felsefesindeki Aristotelesçi tercihlerini ahlâk ve siyasete dair bahislerine de yansıtır. İbn Bâcce’nin idealize ettiği mutluluk, herhangi bir tasavvufî süreç, keşf yahut müşahede neticesinde değil, akledilirlerin doğru idrak edilmesi ve müstefâd akıl derecesine ulaşıp filozof olunması ile elde edilir. İbn Bâcce düşüncesinde mutluluğa ulaştıracak ahlâkî eylemler, irade ve ihtiyar ayrımı çerçevesinde akılla ilişkilendirilerek tamamen Aristotelesçi bir yapıda sunulur. Bunların yanında filozofun, aklî erdemler yanında bedensel ve nefsanî iyiliklerin de mutluluğa katkısına değinmesi, fikrî erdem kavramını kullanarak bunu ahlâkî erdemle bağlantılı şekilde ortaya koyması gibi pek çok Aristotelesçi unsura ahlâk felsefesinde yer verdiği görülür. Fakat İbn Bâcce, ahlâkın siyasete bağlandığı noktada, Aristoteles gibi erdemli bir hayatı mümkün kılacak erdemli toplum araştırmasına odaklanmak yerine, erdemsiz bir devlette ahlâkî yetkinliği elde etmek ve korumak isteyen ne yapmalı problemini merkeze almıştır. Bu bakımdan İbn Bâcce’nin “yalnız insan”a (mütevahhid) odaklanması, tabiatı gereği sosyal (medenî) insana ve erdemli toplum/devlet inşasına odaklanan Aristotelesçi pratik felsefeden ayrıldığı nokta olarak görülebilir. 

Gazzâlî’ye geldiğimizde ise artık tasavvuf ve felsefenin ahlâkî kavramlarının, nassî kaynaklardan yapılan aktarımlarla aynı potada buluşturulduğu bir yazım tarzıyla karşılaşırız. En başta yapılan tasnife dayanarak bu yazım tarzı edeb literatürüne dahil görülebilirse de, Gazzâlî’nin irade özgürlüğünü son derece teorik bir zeminde tartışması, teorik ve pratik akıl ayrımından bahsetmesi, Eflâtuncu nefs görüşü ve buna bağlı erdemler anlatısını benimsemesi gibi ahlâkı felsefî bir perspektifle de ele aldığını gösteren yanları olması, ona değinmeden geçmenin zorluğunu göstermektedir. Gazzâlî’nin Meşşâî felsefeye yönelttiği eleştiriler, onun bir “Meşşâî ahlâk düşünürü” olarak değerlendirilmesini imkan dışı bıraksa da, düşünürün teorik ahlâka dair anlatımlarında Aristotelesçi bazı anafikir ve kavramların yer aldığı da göz ardı edilemez. Daha doğru bir ifadeyle Gazzâlî, sadece Aristoteles değil, Eflâtun, Galen ve Yeni-Eflâtunculuk gibi farklı Yunan kaynaklarından tevarüs edilen kavram ve fikirlere de müracaat ederek çok kapsamlı bir ahlâk düşüncesi inşa etmiştir. Meşşâî ahlâk perspektifinde yer alan her şeyin iyiliğinin o şeyin kendisine has yetkinliğinde bulunduğu anafikri, aklın bu yolda insana yol gösterici olduğu düşüncesi, aklın teorik ve pratik veçheleri olup pratik akılla eylemlerin ahlâkîliğinin sağlandığı yaklaşımı ve bedensel iyiliklerin de mutluluğu elde etmede önemli olduğu fikri gibi pek çok ögeyi Gazzâlî’nin ahlâk düşüncesinde bulmaktayız. 

Yukarıda zikredilen Aristotelesçi öğeleri taşısa da Gazzâlî, naslardan ve tasavvufî perspektiften edindiği anafikir ve kavramları esas belirleyici kıldığı bir ahlâk yaklaşımı inşa etmiş görünmektedir. Sözgelimi Aristotelesçi akıl vurgusuna rağmen, ahlâkî hayat için aklın tek başına yeterli olmayacağını açıkça ifade eder. Gazzâlî’ye göre insan, ahlâkî sorumluluk bilincini asıl olarak vahiyle kazanır. Akıl, sorumluluğu kavrama noktasında katkıda bulunur ve insan bu sayede ahlâkî yetkinliği hedefler. Fakat söz konusu yetkinlik, tasavvufî eğitimin temeli olan riyâzet ve mücâhede ile kazanılabilir. Gazzâlî’nin çok geniş şekilde ele aldığı bu yetkinleşme süreci, büyük oranda tasavvufî kavramlarla izah edilmiş ve işlenmiştir. Bu sürecin sonunda ise Gazzâlî’nin idealize ettiği netice “marifetullah’a ulaşmak” ve böylece “Allah’a yakınlaşmak, O’nun sevgisiyle dolmak” gibi yine tasavvuf literatüründe işlenen gayelerdir. Her ne kadar ahlâk düşüncesini geniş şekilde ele almamışsa da İbn Tufeyl’i de, Meşşâî felsefeyi merkeze alan bir ahlâk anlatısına başvurmayıp tasavvufî bir dili tercih etmesi bakımından genel olarak Gazzâlî ile yakın bir çerçevede değerlendirebiliriz. 

Görüldüğü üzere klasik dönemin sonunda Meşşâî ahlâk yaklaşımının takipçileri de, bu perspektifi merkeze koymaktan kaçınanlar da bulunmaktadır. Fakat itidal teorisi, ahlâkın gayesinin insanın tecevhür ettiği şeyle bağdaştırılması, mutluluğun nihaî gaye oluşu gibi bazı temel Meşşâî ahlâk anafikirlerinin İslâm dünyasında herhangi bir açık itirazla karşılaşmadığını, tasavvufî ahlâk anlatısını benimseyen düşünürlerde dahi bu Aristotelesçi noktaların görülebildiğini söyleyebiliriz.  

Tedbîrin Siyasî Boyutları: İslâm Siyaset Düşüncesinin Oluşumu

Giriş

Bugün -özellikle son dört yüz yıllık Avrupa tecrübesi içinde şekillenmiş- bir disiplinin disipline edici mantığıyla çağın-dışına düşürülerek işlevsizleştirildikten sonra nesneleştirilen İslâm siyaset düşüncesi, esas olarak, ima ettiği yüklerle karşılaştırılamayacak kadar geniş bir içeriğe sahiptir. Öyle ki, varoluş koşulları, ilkeleri, kavramları, mantığı ve tarihi bakımından İslâm düşüncesi içinde değerlendirilen neredeyse tüm ilimlerin, özellikle de İslâm’a özgü dinî ilimler de dâhil olmak üzere sosyal ilimlerin -her ne kadar bir disiplin olarak olmasa da- fikrî koşulları ve ilkeleri bakımından İslâm siyaset düşüncesinin içinden çıktığını bile iddia etmek mümkündür. Başka bir ifadeyle, İslâm siyaset düşüncesi, İslâm düşüncesi kapsamına giren neredeyse tüm ilimlerde şu ya da bu şekilde bir pay sahibidir. Bu pay, biri, nüzulü Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte sona eren vahyin aşkın kökeninde saklı kurucu aşkın-teorik ilkelere dayalı, diğeri ise yine onun vefatıyla birlikte İslâm’a özgü ilimler-öncesi bir zaman ve mekân aralığında oluşan siyasî boşlukta saklı -ki bu kelimenin tam anlamıyla kurucu bir boşluktur ve buna kendisini tekrar eden başlangıç durumundaki boşluk diyebiliriz- mümkün tekliflerin ardındaki içkin-pratik belirleyenlere dayalı çift kökenli bir mantık biçiminde işler. Dolayısıyla biri vahyin sağladığı zorunluluk, diğeri ise insani özne için tarihte ortaya çıkan imkân alanını ifade eden bu çift yönlü köklülük, İslâm siyaset düşüncesinin ilki zaman ve mekânı aşkın teorik yönünü, ikincisi ise zaman ve mekâna içkin pratik yönünü temsil eden iki kanatlı bir yapı gibidir. Başlangıç durumu, sosyo-politik alanın doğası gereği ayrıcalıklı kurucu öznesi olan Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte farklı alternatiflerin mümkün hale geldiği yeniden kurucu boşlukta onun dışındaki bir kişinin, -yani ayrıcalıklı ya da aşkın bir desteğe doğrudan sahip olmayanların- iktidarın öznesi olma koşullarına ilişkin tartışmaların ilk kez yapıldığı anı temsil eder. Peki, vahiy gibi aşkın bir desteğe ya da doğası gereği herhangi bir ayrıcalığa doğrudan sahip olmayan insanı sosyo-politik alanın öznesi kılan teorik ve pratik koşullar nelerdir veya hangi koşullar bu tür kişilerin öznelik durumunu mümkün ve meşru kılar? Bu soru, başlangıç durumundaki siyasî boşlukta oluşan tartışmaları ve bu tartışmaların sonraki dönemlerde çeşitli literatürlere ayrışarak oluşan İslâm siyaset düşüncesindeki izdüşümlerini özetleyen ve onun içinde konumlanan teorik perspektiflerin benzerliklerine ve farklılıklarına ilişkin pek çok sorunun da cevabını mümkün kılan üst bir soru olabilir.

Yukarıda söz konusu edilen anlamda ilk yorumların yapıldığı başlangıç durumundaki siyasî boşluğun bir önemi daha vardır: Bu boşluk, ayrıcalıklı olmayan aklın, aşkın bir desteğe sahip peygamberin masum ya da hatalardan arınmış rehberliğinde yalnızca emir ve yasakları uygulamak üzere değil, aynı zamanda sosyo-politik sorunlara pratik çözümler bulmak üzere birer referans kaynağı olarak Kur’ân ve sünnete müracaatının gerçek anlamda bir başlangıç durumunu da temsil eder. Neden boşluk kavramı sorusunun cevabı da aslında onun bu temsil durumunda aranmalıdır. Çünkü İslâm düşüncesi kapsamındaki tüm ilimlerin vazgeçilmez ve ortak teorik referans kaynakları haline gelen Kur’ân ve sünnet, siyaset ve yönetime müteallik bazı ilkeler vaz etmekle birlikte onların hangi biçimlerde pratik edileceğine ilişkin kesin bir belirlenimde bulunmamıştır. Bu sebeple boşluk kavramı, İslâm siyaset düşüncesine dinamik bir karakter kazandırır. Yani, bu boşluk, uygun koşullarda kendisini sürekli tekrar eder ve böylece yeni sosyo-politik farklılıkların İslâm siyaset düşüncesine eklemlenmesini mümkün kılar. Bu imkân, herhangi bir tekrar anındaki boşluğu yapılandırmaya yönelen bütün teklif sahiplerinin, referans kaynaklarda belirtilen teorik ilkeler ve kurucu gayelerle tutarlı olmak kaydıyla onları pratik etmek üzere en etkili siyasî araçları benimseme, en yetkin alternatifleri seçme ya da oluşturma ve bu gayeleri tüm alanlara maksimum düzeyde yayacak pratikleri planlama özgürlüğünü her zaman muhafaza eder. Böylece zaman ve mekânda kayıtlı sosyo-politik farklı koşullar ve gerekçeler, henüz başlangıç durumunda bile bir imkân olarak İslâm siyaset düşüncesinin referans kaynaklarına ve yapısına eklemlenir. 

İslâm siyaset düşüncesinin referanslarıyla sosyo-politik koşullar arasındaki bu yapısal uyum, daha başlangıç durumundaki söz konusu boşlukta bile son derece önemli bir sorunun aşıldığını gösterir. Çünkü üzerinde uzlaşılmış referanslar ve sosyo-politik yaşamın doğasına dair bazı teorik kabuller olmadığı sürece bu boşluk ve onun İslâm bilim tarihindeki tekrarları veya iz-düşümleri, farklılıkların eklemlenebildiği kurucu imkânların tam olarak sıfırlandığı kaotik bir duruma dönüşme riskini taşır. Ancak bu sorun, temel alınan referans kaynaklarının yanında, ayrıca uzlaşıya veya bir tür sözleşmeye dayalı sosyo-politik yaşamı ve bu yaşama dâhil tüm bireylerin ortak menfaatlerini güvence altına alan çeşitli teorik kabuller aracılığıyla aşılmıştır. İslâm siyaset düşüncesi içinde konumlanan tüm doktriner perspektiflerin -belli bir ölçüye kadar Haricîlik hariç tutulursa- ortak bir şekilde katıldıkları bu zorunlu varsayımlar ise şunlardır: i) Sosyo-politik yaşamdaki birliği sağlayacak bir yöneticinin zorunluluğu, ii) bu kişinin adaletle yönetmesinin zorunluluğu ve iii) onun -adaletli yönetimini güvenceye alan- güçlü bir asabiyete mensubiyetinin ya da ehliyetinin zorunluluğu. 

Nispeten daha muğlak kalan son madde, esas itibariyle, hem sosyo-politik ilişkilerde nüfuz sahibi siyasal bir güç veya asabiyete mensubiyet anlamındaki ehliyetin hem de insanî kusurları asgarî şartlara çekilen bir birey olarak kişinin bilgi-bilimsel, fizikî ve ahlâkî bazı yetkinliklere mensubiyeti anlamındaki ehliyetin birlikte nispet edildiği yönetimin meşruluğu fikrine dayanır. Başka bir ifadeyle, bu madde, bir yönetici olarak kişinin, bir taraftan ortak referans kaynaklar olarak Kur’ân ve sünnette siyasete yönelik telkin edilen aşkın-teorik bazı yetkinlikler, diğer taraftan ise onun sosyo-politik ilişkilere bir güç olarak nüfuz ediciliğinde etkili olan içkin-pratik yetkinlikler bakımından sahip olması gereken şartların meşruluğunu esas alır. Çünkü İslâm siyaset düşüncesinin en önemli kavramlarından biri olan meşruiyet ilkesi, sadece zaman ve mekânı aşkın-teorik bileşenleri değil, bunlarla birlikte zaman ve mekanla kayıtlı insanın sosyo-politik varlığında içkin-pratik bileşenleri de meşruiyetin bir gerekçesi olarak dikkate alır. İşte bu ikinci yönüyle meşruiyet fikri, içkin-pratik gerçekliği de dikkate alarak başlangıç durumundaki boşluğun yeniden yapılanmasına yönelik doktriner tekliflerin hem meşruluğunda hem de imkânında bir pay sahibidir. 

Buna göre, tıpkı İslâm siyaset düşüncesinin gayeleri ve ana ufkunu belirleyen referans kaynaklar olan Kur’ân ve sünnette olduğu gibi, asgarî uzlaşının sosyo-politik doğal zeminini veren bu zorunlu teorik kabuller de başlangıç durumundaki boşluğu onaylayarak kendilerini pratik etme mekanizmaları ve prosedürlerinin sabit bir formunu belirlemezler. Aynı şekilde ilk iki madde -her ne kadar daha açık görünseler de- hangi prosedürlerle tahakkuk edecekleri konusunda yapısal ve pratik bir boşluğu taşırlar. Bu sebeple, son madde için burada yapılan açıklamalar, onlar için de aynen geçerlidir. Yani bir yöneticinin zorunluluğu ve onun adaletle yönetmesinin zorunluluğu kabulleri de kendilerini tahakkuk ettirecek alternatif prosedürler ve araçları onaylayan yapısal bir özelliğe sahiptirler. Şu hâlde İslâm siyaset düşüncesine dâhil doktriner perspektiflere özgü bir tür sosyo-politik sözleşmeden bahsedilebilecekse eğer, bu sözleşmenin maddelerinin, başlangıç durumunda üzerinde uzlaşılmış ve her biri yüzleştiği pratik boşluk ve onun değişken içeriğini onaylayan şu teorik ön-kabuller olduğu söylenebilir: 

  • Sosyo-politik yaşamın aşkın-teorik ilkelerinin tespiti için ortak referans kaynak olarak Kur’ân ve Sünnet’e öncelikli müracaatın zorunluluğu, 
  • Sosyo-politik yaşamdaki birliği sağlayacak bir yöneticinin zorunluluğu, ki ilgili literatürlerde bunun kavramsal karşılığı imâmet ya da hilâfettir.
  • Bu kişinin adaletle yönetmesinin zorunluluğu,
  • Onun -adaletli yönetimini güvenceye alan- güçlü bir asabiyete mensubiyeti ya da ehliyetinin zorunluluğu. 

Bu maddeler, hem İslâm siyaset düşüncesi içindeki tüm farklılıkları bir araya getiren mütevâtir vasatına hem de onun taşıdığı evrensel imkânlara aynı anda işaret ederler. Çünkü, bu maddeler İslâm siyaset düşüncesinin referans kaynaklarında köklenen teolojisi ile insanın her yerde aynı işlevselliğe sahip doğasında köklenen siyaset ontolojisini bir araya getirirler. Buna göre, İslâm siyaset düşüncesindeki teorik, pratik ve hermeneutik perspektifler yalnızca metafizik ilkeler, ahlakî normlar, sosyo-politik yaşam biçimlerini aşkın çeşitli kurallar olarak belirlenen bir teolojiden doğmaz; bununla birlikte insan doğasına içkin bir zorunluluk olarak kabul edilen ontolojiye dayalı nesnel-koşullu yapılardan da doğar. Peki, bunlar, İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zemininde farklılıkları uzlaştıran bir tür sözleşmenin ana maddeleri ise buradaki doktriner farklılıklar ve ayrışmalar nasıl oluşmaktadır? Bu sorunun cevabı, yine başlangıç durumundaki boşlukta aranmalıdır. Çünkü boşluk fikrinin mümkün kıldığı farklı doktriner yaklaşımlar, mütevâtir zemin olarak yukarıda işaret edilen kabullerin sosyo-politik hangi prosedürlerle nasıl tahakkuk edeceğine ilişkin soruların sorulmasıyla birlikte ortaya çıkmaya başlar. Bu sebeple, pratik varlığı itibariyle sosyo-politik yaşamın belli bir zaman ve mekânla sınırlanmış olmasından kaynaklı belirsizlikler, değişimler, öznellikler, yerellikler ve tekilliklerin belirleyici olduğu öznel-koşullu yatkınlıklar da kurucu unsurlar olarak İslâm siyaset düşüncesine dâhil olur. Esasında -hangi literatüre, bağlama ve teorik perspektife konu olduğu fark etmeksizin- İslâm siyaset düşüncesindeki tüm doktriner farklılıklar, son kertede, kimi zaman açık kimi zaman örtük bir şekilde yukarıdaki kabullere yöneltilen şu üç bileşenli sorudan neşet eder: Söz konusu nesnel-koşullu gerekçelerle zorunlu olan siyaset veya iktidar kim tarafından, nasıl ve hangi amaçlar için kullanıl(malıd)ır? İşte, siyasetin nesnel-koşullu teolojisini ile ontolojisini öznel-koşullarla buluşturan bu soruya verilen cevaplar, bir taraftan İslâm siyaset düşüncesi kapsamındaki doktriner farklılıkların nasıl oluştuğunu gösterirken, diğer taraftan farklılıktaki benzerliği, yani farklı yaklaşımlar arasındaki kesişmeleri de kurar. Başka bir ifadeyle, -her ne kadar tek başına olmasa da- bu soru, iki bakımdan siyasî düşünce geleneklerinin başlangıç durumundaki boşluğu yapılandırmaya yönelik tekliflerinin ayrışma ve benzeşme noktalarını aynı anda belirleyen ölçütlerin en açık göstergelerinden biri olarak da görülebilir. 

İlk olarak, onun yüklem formlarında görünür hale gelen kaygılar, yani sorunun sorulma tarzında yüklemin aldığı temel biçimler- siyasî düşünce gelenekleri arasındaki farklılaşmanın ve benzeşmenin önemli bir gösterge-ölçütü olarak görülebilir. Örneğin, bu sorunun, “iktidar kim tarafından, nasıl ve hangi amaç için kullanılmalıdır” formu ile “iktidar kim tarafından, nasıl ve hangi amaç için kullanılır” formu, sırasıyla idealist ve realist yaklaşımlar biçiminde -her biri daha alt bakışları da önemli ölçüde belirleyen- iki üst yaklaşımın ortaya çıkmasının gösterge-ölçütüdür. İkinci olarak, bazen bu üç unsurlu sorunun yalnızca bir bileşeni merkeze taşınarak diğerleri onun rehberliğinde ve etrafında yeniden yapılandırılır. Burada da merkeze taşınan unsurun hangisi olduğuna bağlı olarak bu soru, başka farklılık ve benzerliklerin ortaya çıkmasının bir gösterge-ölçütüne dönüşür. Bu sebeple, örneğin, siyasetin merkezine amaçlılığı taşıyan -başka bir ifadeyle hangi amaç sorusunu yönlendirici olarak kabul eden- bir perspektif, diğer iki unsuru bu merkezi soruya verdiği cevap doğrultusunda yeniden düzenleyerek, özellikle bazı benzeşme bağlantıları aracılığıyla, yine idealist bir düzleme yerleşir. Ancak, diğer taraftan bu amacın ne olduğu, ona kimler ve hangi araçlarla ulaşıldığı gibi daha alt soruların desteğinde ve eşliğinde her biri, -idealist düzleme yerleşen diğer perspektiflerden ayrışarak- kendisine özgü epistemolojik konumunu da edinir. Aynı şekilde merkeze nasıllığı taşıyarak diğerlerini ona göre yeniden yapılandıran yaklaşım ise yine kaba haliyle realist bir düzleme yerleşir; ancak, nasıl sorununun hangi epistemolojik öncüllerden hareketle cevaplandığı, başta insan doğası ve sosyo-politik yaşamın koşulları olmak üzere hangi ilkelerin nasıl varsayımlar ve içeriklerle bu cevaplarda aktif rol aldığı türünden daha alt-sorularla birlikte her biri diğerinden ayrışır. Dolayısıyla bu üç bileşenli soruya yönelik bakışlar, -yani hem bu sorunun yüklem formlarında görünür olan kaygılar, yönelimler ve epistemolojik konumlarla beslenen perspektifler hem de onun bileşenlerinin merkeziliğine yönelik kaygısal öncelik tercihleri- söz konusu soruyu besleyen daha alt sorulara da şu ya da bu şekilde taşınır. 

İslâm’da Siyasî Düşünce Tarzları

Bir din olarak İslâm, esasında, başlangıç durumunu biçimlendiren karakteristik yapısı bakımından Kur’ân ve Sünnet’e dayalı bazı aşkın-teorik ilkeler eşliğinde iktidarı, yönetimi ya da daha kuşatıcı bir ifadeyle siyaseti, kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Bu sebeple, daha önce de ifade edildiği üzere, İslâm düşüncesi kapsamına giren neredeyse tüm ilimlerde siyasete müteallik bir içerik bulmak mümkündür. Bununla birlikte, farklı ilim dallarında siyasete dair oluşan içeriklerin hepsi kavram, ilke ve yöntem bakımından siyasetin ana çerçevesini belirleyen Kur’ânî şu anahtar kavramlarla ilişkilidir: Tevhîd, adalet, hilâfet, itaat, şûra, emr-i bi’l-ma‘ruf, nehy-i ani’l-münker, velâyet, vekâlet, mülk ve hüküm. Alanları, diğerleriyle ilişkisine göre genişletilip daraltılabilen bu kavramlar arasındaki ilişkisellik dikkate alındığında, hepsinin bir şekilde tevhîd ve adalet ilkesiyle ilişkilenerek İslâm siyaset düşüncesinin ilkelerini, kavramlarını ve gayesini ortaya çıkardığı görülecektir. İnsan-üstü bir varlığın yaratıcılığı ve yöneticiliğinin kabulü olarak tevhîd, yukarıda söz konusu edilen tüm kavramların gerçek temsilini yalnızca Allah’a ait kılan bir ilkedir. Yani tevhîd, Allah’ın gerçek yaratıcı, her şeyin gerçek mâliki (mülk), bütün işleri düzenleyici ve âdil (adalet), kendisine itaat edilen yegâne ma’bûd (itaat, bey’at), gerçek emir ve yasak sahibi (emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker), kâinata hâkim (hüküm) olarak bir, tek, eşsiz, benzersiz ve ortaksız olduğu gerçeğidir. Her ne kadar son yüzyıllarda -ve çoğu Avrupa siyasî tecrübesine dayalı olarak- oluşan alışkanlıklarımız, her biri tevhîd ve adalet ilkelerinde içerilen bu kavramları adeta sosyo-politik karşılıkları olmayan salt bir ilahiyat, metafizik ya da teolojik bir alana indirgeyerek okumamızı telkin etse de bunlar, aynı zamanda, fıkıh ve siyaset başta olmak üzere çeşitli pratik bilimlerin de en esaslı kavramlarıdır. Bu anlamıyla, gerçek itaati yalnızca Allah’a ait kılan tevhîd, insanın sosyo-politik tüm itaat biçimlerini koşullandıran siyasî bir ilkeye dönüşür. Buna göre hem birey hem de toplum olması bakımından insan ile Allah arasındaki ilişkiyi düzenleyen bu kavramların sosyo-politik çeşitli içeriklerle insan ile insan arasındaki ilişki biçimlerine aktarılması, şartlı ve koşullu bir biçimde mümkün olmaktadır. Başka bir ifadeyle, İslâm siyaset düşüncesinin vazgeçilmez kurucu ilkesi olan tevhîd, insanın herhangi bir siyasî otoriteye koşulsuz itaatine hiçbir şekilde müsaade etmez. Koşulsuz itaatin olmaması, yöneten ve yönetilenler arasında belirli koşulları içeren biat akdinin oluşmasını sağlamıştır. Biat akdini oluşturan koşullar, İslâm siyaset düşüncesinin tüm alanlarını dikkate aldığımızda oldukça geniş bir içeriğe kavuşsa da siyasete müteallik içeriğini en genel anlamıyla adalet ilkesi organize eder. Tevhîd, otoriteyi ya da gücü bir merkezde toplayarak birler; buna karşılık adalet ise bu gücün eyleme ve dağılma biçimlerini, yani pratiğini ifade eder. Bu sebeple, tevhîd ve adaleti temin etmeye çalışan her türlü çaba, tasarruf ve perspektif, şu ya da bu ölçüde İslâm siyaset düşüncesinin kapsamına girer. Bununla birlikte -birçok ilme dağılan bu siyasî içeriğin tümünü tespit edip ortaya koymak ancak çok yönlü, uzun soluklu ve kuşatıcı çalışmalarla mümkün olacağından ve maalesef bu tür çalışmalara henüz sahip olmadığımızdan- biz burada sadece siyaset düşüncesinin yoğunlaştığı bazı literatürleri özet bir şekilde incelemekle yetinmek zorundayız.

Bu anlamda İslâm düşüncesinde kabaca dört tarz-ı siyasetten bahsedilebilir. Birincisi kelâmî siyaset geleneği, ikincisi fıkhî siyaset geleneği, üçüncüsü siyaset felsefesi geleneği, dördüncüsü ise siyasetnâme geleneğidir. Her dört geleneğin de hem idealist hem de realist yönleri olmakla birlikte konu, ilke ve yöntem bakımından kimi zaman kesiştiği kimi zaman ise ayrıştığı noktalar vardır. Ancak, her ne kadar bu geleneklere mensup bazı eserleri ve düşünürleri ait oldukları geleneği en uç noktada temsil ettikleri için bazı ölçütlerle birbirinden ayrıştırmak nispeten kolay olsa da, mevcut literatürün bütününü temsil eden eser ve düşünürlerin büyük çoğunluğunun hangi geleneğe mensup olduğu sorusu hala tatminkâr bir cevaba kavuşabilmiş değildir. Bana göre onları birbirinden ayrıştıracak geçici ölçütlerden biri, yukarıdaki soruyla ilişkili olarak, bu eserlerin yazımının ardındaki kaygılar olabilir. Yani, genel olarak, mevcut bir siyasallığın hangi teorik ilkelerle meşruiyet kazandığına dair bir kaygıyla yazılan eserleri kelâmî siyaset geleneğine; bu ilkelerle sosyo-politik pratikler arasındaki gerilime hukukî bir açıklama getirme kaygısıyla yazılan eserleri fıkhî siyaset geleneğine; arzulanan bir siyasallığın hangi koşullar altında sürdürülebilir/sürdürülemez olduğunu gösterme kaygısından hareket eden eserleri siyasetnâme geleneğine; buna karşılık yönetimsel bütün niteliklerinden bağımsız bir şekilde bizatihî siyasallığın kendisinin hangi koşullarla oluştuğunu ve yetkinleştiğini gösterme kaygısında olan eserleri de siyaset felsefesi geleneğine ait kılmak mümkündür. Dolayısıyla, bugün, genel bir alan olarak daha çok İslâm siyaset düşüncesi terkibiyle atıfta bulunduğumuz içerikteki farklılık ve benzerlikleri, bir dereceye kadar, yukarıdaki soru(lar) ve faktörler eşliğinde aramak mümkündür.

1. Kelâmî Siyaset Geleneği

Başlangıç durumundaki boşluğu yapılandırmaya yönelik teorik yorumların birikimiyle oluşmaya başlayan ilk siyasî düşünce literatürü, Kelâmî gelenektir. Esasen kelâmî teorik yaklaşımları da önceleyerek ortaya çıkan bazı siyasî pratikler söz konusudur. Bu pratikler, İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zemini olarak yukarıda zikredilen ortak kabullerle ilk kez diyaloğa geçerek onların nasıl tahakkuk edeceğine dair farklı yorumların ortaya çıkmasının diğer bir önemli sebebidir. Nitekim, mütevâtir zeminin mantığı gereği böyle bir diyaloğun olması zorunludur; çünkü bu mantık, zamanda ve mekânda içkin koşulların da etkisiyle ortaya çıkan pratiklere dair kesin kurallar belirlemeyi reddeden bir karaktere sahiptir. Dolayısıyla zaman ve mekanlarına özgü koşulları taşıyan pratikler olmak bakımından İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zeminiyle -Hz. Peygamber’in sahip olduğu ayrıcalıklı aklın ilahî desteğinde olmadan- ilk kez diyaloğa geçen ve her biri diğerleriyle yakından ilişkili olarak kelâmî yaklaşımların ilk yorum malzemesini de oluşturan bu ilk pratikler özetle şunlardır:

  • Sosyo-politik yaşama ilişkin aşkın-teorik ilkelerin tespiti için Kur’ân ve Sünnet’e müracaat biçimlerindeki farklılıklar: Özellikle, yöneticinin nasla tayini, dolayısıyla onun itikadîliği hakkında -daha sonra Şîa, Mu’tezile ve Ehl-i Sünnet gibi- baskın ekollerin ortaya çıkmasına öncülük eden yaklaşım farklılıkları. 
  • Varlığı zorunlu olan yöneticinin pratik varlığındaki efdâliyet ve meşruiyete ilişkin tartışmalar: Özellikle, başlangıç durumunda oluşan siyasî boşlukta bir yönetici belirlemek üzere yapılan istişarelerin neticesinde önce Hz. Ebû Bekir, ardından ise sırasıyla diğer halifelerin halife olma biçimleri, süreçleri ve ehliyetleriyle ilgili ortaya çıkan efdâliyet ve meşruiyet sorununa yönelik tartışmalar. 
  • Asabiyeti pratik bir referans-ilke olarak bu tartışmalara eklemleyen sosyo-politik koşullar: Özellikle, asabiyetin insan doğasında köklenen ya bilfiil iktidar talepleri ya da itirazları bağlamında kureyş, ehl-i beyt, ümeyyeoğulları, Hâşimoğulları ve abbasoğulları gibi her biri diğeriyle ilişkili asabiyetlerin bazen yalnızca meşruiyetin bazen de hem efdâliyet hem de meşruiyetin pratik bir referans-ilkesi haline gelerek iktidar rekabetlerinde yer alması.
  • Pratik siyasî çatışmalardaki tarafların ya da fâillerin teolojik durumu: Özellikle, -Sıffîn, Cemel, Hakem Olayı, Kerbelâ ve onunla ilişkili diğer olaylar başta olmak üzere- fâillerinin ve taraflarının Müslümanlar olduğu bazı gruplar veya asabiyetler arasında -söz konusu tartışmaları şu ya da bu şekilde hem görünür kılan hem de besleyen ve- teolojik bazı cevapları gerektiren pratik siyasî çatışmalar. 

Henüz İslâm bilimlerinin teşekkül etmediği bir dönemde ortaya çıkan, yani doktriner yaklaşımları önceleyen bir zamanda meydana gelen bu olaylar İslâm siyaset düşüncesinin teorik unsurlarıyla diyaloğa geçerek bazı doktriner yaklaşımların tohumlarını ekmeye başlar. Bu tohumlar, tarihsel yaygınlık ve pratik varlıkları bakımından her biri kendi içinde de çeşitli fırkalara, hatta isimlere ayrılan, en genel haliyle, Şîa ve Ehl-i Sünnet şeklinde kelâmî iki üst yaklaşım olarak görünür olur. Ehl-i Sünnet’in başlangıç durumundaki boşluğu kabul eden siyasî pratiklerine karşılık, esas itibariyle, başlangıç durumundaki boşluğu reddeden Şiîlik ise buna itikadî bir pratik de ekleyen bir yapıdadır. Çünkü Şiî yaklaşım, tayin, vasilik ve nas kavramları aracılığıyla Hz. Peygamber’in konumuna benzer bir şekilde, imâmet ya da hilâfet konumuna ilahî bir pay ya da destek unsuru ekleyerek ve bu ilahî payın tayin veya nasla ehl-i beyte geçtiğini iddia ederek, onu bu yaklaşıma göre yeniden yapılandırmak ister. Başka bir ifadeyle, Şiî yaklaşım hem soy hem de sıfat itibariyle, -yani Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte esasında siyasî bir boşluğun oluşmadığından hareketle hem soy bakımından hem de ismet sıfatı başta olmak üzere ilahî desteğe sahip çeşitli sıfatlar bakımından- peygamberliği adeta bir başka biçimde sürdüren ya da tekrarlayan bir imâmet düşüncesini kelâmî-itikadî bir mevzuya dönüştürür.

Bu yaklaşımın bir doktrine dönüşmesi ise başta Kelâm olmak üzere İslâm ilimlerinin teşekkül etmeye başladığı hicri II. yüzyılın arefesinde olur. Bu sebeple Şiî imâmet teorisi, konu hakkında bilgi veren kaynaklardan anlaşıldığına göre, her ne kadar eserleri günümüze ulaşmamış olsa da Ca‘fer es-Sâdık’ın (ö. 148/765) öğrencisi Hişâm b. Hakem’le (ö. 179/795) birlikte başladığı söylenebilir. Onun, ilk dönem bir başka yaklaşımı temsil eden Mu‘tezilî kelâmcılardan Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf (ö. 235/849-50) ve Ebû Bekir el-Esam (ö. 200/816) ile çeşitli kelâmî konular hakkında tartışmalar yapması ve yazdığı eserler arasında Kitâbü’l-İmâme ile Kitâbü İhtilâfi’n-nâs fi’l-imâme gibi eserlerin de bulunması dikkate alındığında, imâmet hakkında oluşan Şiî eğilimleri -elbette daha sonra farklı kişiler ve ekoller tarafından çeşitli perspektiflerle tadil ve tashih edilmek üzere- ilk kez bir doktrine kavuşturan kişinin Hişâm b. Hakem olduğu kabul edilebilir. Şiî hadisçi Küleynî (ö. 329/941) ise daha sonraki dönemlerde konuya dair telifte bulunan Şiî ulemânın imâmet doktrinlerini dayandıracakları nasları, özellikle imamlardan yapıldığı varsayılan rivayetleri- toplayan kişidir. Nasîrüddin et-Tûsî (ö. 672/1274) gibi konu hakkında herhangi bir rivayete dayanmadan imâmet teorisini aklî bir şekilde ispat etmeye çalışanlar da vardır. Tûsî, Risâletü’l-İmâme adlı kısa eserinde herhangi bir rivayete veya nassa başvurmadan onu aklî olarak ispat etmeye çalışır. Tûsî’nin talebesi İbnü’l-Mutahhar el-Hillî (ö. 726/1325) ise konuyu hemen hemen bütün yönleriyle tartışan Şiî düşünürlerin başında gelir. Onun, itikadîleştirilen imâmet teorisine dair fikirleri -özellikle İmâmiyye’nin düşüncelerini- tartışarak diğer fırkalara karşı üstün kılmaya çalıştığı Minhâcü’l-kerâme adlı eserine İbn Teymiyye Minhâcü’s-sünne adıyla bir reddiye de yazar. Böylece İmâmiyye Şiâsı başta olmak üzere daha sonraki Şiî kelâmcıların kitaplarında şu ya da bu şekilde çoğunlukla imâmet başlığıyla yer alan konu tamamen siyasî-itikadî bir konuya dönüşür. Dolayısıyla Şiîliğin siyaset düşüncesi açısından en temel Şiîlik karakteri, onun hem soy hem de ilahî bir desteğe ya da paya sahip sıfatlar bakımından imâmeti ehl-i beyte özgü siyasî-itikadî bir pratik olarak kabul etmesidir. 

Ancak imâmet doktrini öncesi Şiî siyaset düşüncesinin en önemli kavramlarından biri olarak onları Emevîler’e karşı bir araya getiren ehl-i beyt kavramı, bir yönüyle, Abbâsîlerin iktidara gelmesine kadar muğlak bir kavramdır. En azından, her ne kadar siyasî içeriği güçlü olsa da henüz ilahî bir payın itikadî bir içerik olarak kendisine eklenmediği, dolayısıyla bu anlamıyla henüz içeriklenmeyen bir asabiyetten ibarettir. Çünkü bu kavram -son dönemlerde oluşmaya başlayan bazı eğilimler hariç tutulursa- Emevîler hüküm sürdüğü müddetçe, bazen Abbâsîlerin de dâhil olduğu Hâşimoğulları asabiyetine, bazen de yalnızca Hz. Peygamber’in kızı Fatma üzerinden devam eden Alioğulları asabiyetine işaret eder. Bu sebeple çoğu zaman siyasî içeriği Hâşimoğulları olan ehl-i beyt asabiyetinde birleşerek Ümeyyeoğullarına karşı örtük veya açık bir şekilde doğal müttefikler olan Abbâsîler ile Alevîler (Alioğulları), aslında kökleri İslâm öncesine dayanan, ama İslâm’la birlikte çeşitli bakımlardan dönüşüme uğrayan rekabetin siyasî bir tarafıdırlar. Dolayısıyla İslâm’la birlikte Ümeyyeoğullarına karşı oluşan muhalefet ve rekabette her ne kadar Hâşimoğulları asabiyetini temsilen daha çok Hz. Ali’nin oğulları öne çıksa da onun soyu, esas olarak, imâmetin yegâne kaynağı biçiminde doktriner bir yapıya kavuşturulmaz. Ancak aynı asabiyete mensup Abbâsîlerin -özellikle de ehl-i beyt kavramında içerilen siyasî içerikten ve kısmen de olsa oluşmaya başlayan itikadî içerikten de faydalanarak- iktidara gelmesi üzerine Şiî eğilim, ehl-i beyti yeniden içeriklendirerek onu Hz. Ali soyuna özgü siyasî-itikadî bir pratiğe kavuşturur. Böylece Şiî imâmet, kökleri tüm yönlerden Hz. Ali soyuna dayanan doktriner bir yaklaşım olarak yeniden şekillenir. Bu sebeple, imâmetin, kelimenin tam anlamıyla bir teoriye dönüşmesi, Abbâsîlerin kendi başına bir asabiyet olarak Alioğullarından ayrışarak iktidarı kullanmasından sonra olur.

Buna karşılık Ehl-i Sünnet sisteminin Ebû Hanîfe (ö. 150/767) gibi kurucu isimlerinin eserlerine bakıldığında imâmete dair tartışmaların, esasında, hukukî bir bağlama yerleştirilen efdâliyet düşüncesi eşliğinde daha çok fıkhî bir mesele olarak tartışılmaya başlandığı, ancak sonraki dönemlerde -yukarıda bahsettiğimiz üzere özellikle Abbâsîler’in iktidara gelişinden sonra- Şiî imâmet düşüncesinin başlangıç durumundaki boşluğu reddeden tayin, vasiyet ve nas kabulleri üzerinden siyasî-itikadî bir teori olarak yeniden yapılandırılması üzerine Sünnî kelâm kitaplarına da taşındığı söylenebilir. Bu sebeple, Emevîler’in son Abbâsîler’in ise ilk döneminde yaşayan ve Hanefîliğin kurucusu olan Ebû Hanîfe, hem yöneticilere hem de yönetilenlere taalluk eden insanî bir eylem veya fiil olması bakımından imâmeti el-Fıkhu’l-Ekber adlı eserinde tartışır. Ebû Hanîfe’nin buradaki esas ilgisi, imâmetin ilk dört halife şahsında gerçekleşen tahakkuk biçimlerini çeşitli yolarla gerekçelendirerek onaylayan bir efdâliyet fikrine odaklanır. Aynı şekilde, Eş‘arîliğin kurucusu Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’nin (ö. 324/935-6) de esas ilgisi -her ne kadar konuyu el-İbâne isimli kelâm eserinde tartışsa da- fıkhî bir ilgi olarak görülebilir. Eş‘arî konuyu “Ebû Bekir’in İmameti Hakkında” başlığıyla sınırlandırarak adeta bir ilk durum veya bir ilke konumu, yani başlangıç durumundaki ilk siyasî pratiğin efdaliyet ve meşruiyetinin ispatıyla ardılların da ispat edildiğini düşünür. Başka bir ifadeyle, Eş‘arî, Ebû Bekîr’in hilâfetini, sonrakilerin de kendisine dayanacağı bir öncül konumunda ispat etmeye çalışır. Dolayısıyla Sünnî ulemâ, imâmetin itikadî bir konu olarak tartışılmasına temkinli yaklaşır. Bu temkinli yaklaşım imâmetin müstakil bir bölüm olarak ilk dönem Sünnî kelâm kitaplarında yer alışında da bir tür kararsızlık ve tereddüt hali gösterir; çünkü, -örneğin Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) kelâm ilmine ilişkin en önemli eseri olan Kitâbü’t-Tevhîd’i başta olmak üzere- bazı Sünnî kelâm kitaplarında böyle bir bölüm yoktur. Bununla birlikte, Ehl-i Sünnet ulemâsının bu ilk dönem eserlerinde bir tür savunma psikolojisiyle Râşid halifelerin -özellikle de icmâ aracılığıyla- meşruiyetini ispat çabaları ortak bir tutum olarak öne çıkar. Çünkü siyasî-itikadî bir içerikle yeniden yapılandırılan imâmet teorisinin bir gereği olarak Şiî yaklaşım, aynı zamanda ilk üç halifenin meşruiyetini de reddeder. Bu ortak tutumu sistemli bir yaklaşıma kavuşturan Sünnî kelâmcıların başında Bâkıllânî (ö. 403/1013) gelir. Bâkıllânî, Şiî imâmet teorisinin siyasî-itikadî dayanaklarını sistemli bir şekilde eleştiren ilk Sünnî mütekellim olarak görülebilir. Onun Kitâbü’t-Temhîd’i başta olmak üzere günümüze ulaşan ve ulaşmayan (kayıp olanların isimlerinden anlaşıldığı kadarıyla) birçok eseri bu konuya özel bir ilgi gösterir.

Hem Şiî hem de Sünnî düşünce ve yaklaşım biçiminde efdâliyet ve meşruiyet sorununu merkeze alarak yapılan tartışmalar, kendisini tamamlayan iki temel alt soruna bağlanır: Şîa açısından nas veya vasiyete dayalı tayin, Ehl-i Sünnet açısından ise icmâya dayalı seçim. Tayin veya seçimle yönetime gelen kişi ile yönetilenler arasındaki bağı kuran biat kavramı ise her ne kadar söz konusu her iki yaklaşımın taşıyıcı kavramlarıyla aynı anda ilişkilense de hangi perspektifle ilişkilendiğine bağlı olarak farklı şekillerde işlevsel olur. Çünkü Sünnî düşüncede biat, seçimin bir parçası olarak onu tamamlayan bir unsura dönüşür; yani seçimle başa gelen bir yönetici olarak halifenin ya da imamın hem şu ya da bu prosedürle gerçekleşen seçim süreci hem de bizatihi onun sosyo-politik varlığı biatla meşrulaşır. Tabii burada şunun altını da çizmek gerekir ki, Sünnî düşünce, bazen teoriyi önceleyen pratikler bakımından seçim meselesini yorumlamak ve onu yeniden yapılandırmak zorunda kalır. Buna karşılık Şiî düşüncede itikadî bir zorunluluk olarak gerçekleşen biat, -çünkü başlangıç durumundaki boşlukta peygamberin sosyo-politik özneliğine benzer bir öznelik kurulmak istenildiğinden-tayinin bir uzantısı biçiminde işleyerek esasında halifeyi, imamı ya da seçileni değil, aksine biat edenler olarak bizatihî yönetilenlerin sosyo-politik varlığını meşrulaştırır.

2. Fıkhi Siyaset Geleneği

Bâkıllânî’ye kadar olan ve onunla birlikte kelâmî bir sisteme kavuşan bu sürecin, bir taraftan rakip bir teori olarak başlangıç durumundaki boşluğu yapılandırmaya (daha doğru bir ifadeyle, ilahî desteğin sürekliliğini esas alarak bu tarz bir boşluğu reddetmeye) yönelen Şiî imâmet teorisi ile bu teorinin ilk dönem İslâm tarihinin sosyo-politik gerçekliklerinin meşruiyetine ilişkin siyasî-itikadî itirazlarına bir cevap olarak; diğer taraftan ise başlangıç durumundaki boşlukta İslâm siyaset düşüncesinin teorik/mütevâtir zemini ile sosyo-politik pratikleri arasındaki gerilime Sünnî yaklaşıma özgü makul bir açıklama getirmenin çabası olarak geliştiğini söylemek mümkündür. Ancak başlangıçta hem dinî hem de siyasî otoriteyi aynı anda kendinde temsil eden halifenin siyasî otoritesini devralan sultanların -özellikle de Selçuklular başta olmak üzere Sünnî sultanların- güçlü bir şekilde ortaya çıkmasıyla birlikte, Sünnî ulemâ, başlangıç durumundaki boşlukta yapılandırdığı kelâmî teoriyi tadil etme veya onu sosyo-politik koşullarla uzlaştırma ihtiyacını da hisseder. Böylece Sünnî siyaset teorisi -teolojik teorilerin iddialarına bir cevap olmanın ötesinde- sistem içi bir tadil ve uzlaştırmayı esas alarak kendisine özgü bir boyut daha kazanır. Bir önceki başlıkta incelenen kelâmî boyut, ağırlıklı olarak halife veya imamın teolojik meşruiyetini merkeze alarak sosyo-politik pratiklere bakarken, bu yeni boyut ise pratik ve sosyo-politik meşruiyetini merkeze alarak onun gerçeklikle olan etkileşimsel bağıntılarını da dikkate alır. Ağırlıklı olarak fıkıh ilminin üstlendiği bu tadil, uzlaştırma veya yeniden yapılandırma sürecinde efdâliyet ile meşruiyet sorunu teolojik bir sorundan hukukî bir soruna; başka bir ifadeyle, kelâmî bağlantıları da varsayan hukukî bir tartışmaya dönüşmesiyle birlikte siyaset, hukukun veya fıkhın en önemli konuları arasındaki yerini alır. Çünkü fıkıh kitapları -belki de kelâmî siyaset ile fıkhî siyaset arasındaki farklılıkları da açıklayabilecek bir zemin olarak- hilâfeti tıpkı başlangıç durumundaki kurucu perspektifte olduğu gibi yeniden hukukî bir meseleye dönüştürdüler. Fakat, sosyo-politik koşullar, bu yeniden hukukîleşme sürecine etkin bir taraf olarak teoriye dâhil olduğundan, onu kelimenin tam anlamıyla bir süreç olarak incelemek ve -her ne kadar kimi zaman aralarında çatışmalar olsa da- bu süreçte yer alan siyaset düşünürlerini birbirinin tamamlayıcısı olarak düşünmek gerekir. 

Bu sürecin Mâverdî’yle (ö. 450/1058) başladığı, Cüveynî’yle (ö. 478/1085) devam ettiği ve Gazzâlî’yle (ö. 505/1111) birlikte zirveye ulaştığı kabul edilebilir. Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-sultâniyye adlı eseri, esasında, hilâfeti değiş(k)en sosyo-politik koşullarda hem dinî hem de dünyevî otoritenin kapsamlı hukukî bir kavramı olarak bir şekilde korumak ister. Başka bir ifadeyle, Mâverdî bu eserde, özellikle siyasî otoritenin dağılımı açısından değişen koşulları dikkate alan paradigma-içi bir tadilin eşliğinde, hilâfeti hukukî-kurumsal bir yapıya dönüştürerek somut düzenin ve sosyo-politik tevhîdin merkezine yerleştirme endişesinden hareket eder. Mâverdî’nin bu çabası, onun hem kendisinden önceki yaklaşımlardan farkını göstermesi hem de -Cüveynî ve İbn Haldûn gibi- kendisinden sonraki düşünürler tarafından eleştirilmesi bakımından oldukça önemlidir. Kendisinden öncekilerden farklıdır, çünkü bir kurum olarak düşündüğü hilâfet ile en çeperdeki dinî ve idarî birimlere kadar bütün birimler arasındaki hukukî bağıntıları ayrıntılı bir şekilde inceleyen bir sistem içinde ilk kez araştırır. Sonrakiler tarafından eleştirilir, çünkü onun bu çabasının sosyo-politik gerçeklikleri yeterli ölçüde dikkate almadığı, dolayısıyla siyaset teorisinin pratik ilkelerini hala İslâm tarihinin başlangıç durumuna özgü sosyo-politik koşullara dayandırdığı düşünülür. Hiç kuşkusuz Mâverdî’ye yönelik bu eleştirilerin ortaya çıkmasında, onun halifenin Kureyş’ten olması gerektiği şartını halifede aranan şartlar arasına yerleştirmesinin etkisi büyüktür. Oysa hukukî bir metin olan el-Ahkâmü’s-sultâniyye’nin bu şartlarına dikkatle bakıldığında bu maddenin hem Mâverdî için vazgeçilmez olmadığı hem de Şiî kelâmî teorideki ehl-i beyt fikrine karşı geliştirilen Sünnî kelâmî siyaset geleneğinin bir kalıntısı veya uzantısı olduğu görülecektir. Çünkü Sünnî teorideki Kureyşîlik şartı, bir yönüyle Şiî düşüncede ehl-i beyte yüklenen sınırlı içeriği gevşetme ve genişletme çabasıyken, -yani bir sınırlandırma olmaktan ziyade esasında bir sınırlandırmayı aşma niyetinde olan-, diğer yönüyle halifenin adaletli yönetimini güçlü bir asabiyete dayanarak güvence altına alma çabasıdır. Nitekim bu perspektif, küçük bazı değişiklikler hariç tutulursa, ilk dönem Mu‘tezilî kelâmcılar tarafından da onaylanır. Onlar, bir zorunluluk olarak değil ama bir öncelik olarak hilâfetin Kureyşîliğini olumlarlar. Eğer iki aday, adalet, ilim ve cesaret başta olmak üzere halifede aranan diğer şartlar bakımından eşit durumdaysalar, fakat bunlardan yalnızca biri Kureyş asabiyetine mensupsa, bu durumda, Kureyş’ten olan öncelikli olarak tercih edilir. Esasında bu şarta teolojik bir içerik yüklemeye karşı her zaman mesafeli duran Sünnî düşüncenin öncülerinin de başlangıç durumundaki boşlukta Kureşîliği gündeme getirirken onları yönlendiren temel saik budur. Fakat bu saik, zamanla Sünnî kimi çevreler tarafından bir zorunluluk olarak algılanmıştır. İşte Mâverdî’ye yöneltilen itirazlar, onun da bu tür bir zorunluluğu kabul ettiği varsayımına dayanır. Halbuki el-Ahkâmü’s-sultâniyye hukukî bir metin olarak okunduğunda onun böyle bir zorunluluğu savunmadığı, aksine bu anlamda zamanın ve mekânın kendisine özgü koşullarına bir şekilde kapı araladığı da görülür. 

Her ne kadar eleştirel bir konum alarak da olsa bu aralığa yerleşip fıkhî siyaset düşüncesini sistemli bir şekilde inceleyen özgün eserlerin başında Cüveynî’nin Giyâsü’l-ümem isimli eseri gelir. Kelâmî bir tartışmayla başlayan ve fıkhî tartışmalarla devam eden bu eser, hukukî bakımdan İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zemini ile değişken zemini arasında etkin bir ayrım yapan ilk Sünnî fıkıh kitabıdır. Burada sosyo-politik koşullar da açık bir şekilde siyaset teorisinin etkin bir tarafı ve belirleyeni olarak dikkate alınmaya başlanır. Öyle ki bu eser, uzak bir ihtimal olarak değerlendirse de siyasetin -daha önceki bölümlerde temel zorunluluklar olarak ifade edilen- mütevâtir zeminini kaybetmesi varsayımında bile mükelleflerin eylemlerine ve yönelimlerine anlamlı bir açıklama getirmeye çalışır. Bütün bu çabalar, Cüveynî’nin aklındaki şu canlı sorunun cevapları olarak görülebilir: Sosyo-politik koşullar ve farklılıklar İslâm siyaset düşüncesinin kurucu bir tarafı olarak nasıl kavranabilir? Öyle anlaşılıyor ki bu soru, herhangi bir dışlama veya yüceltme pratiğine düşmeden, en açık haliyle Cüneynî’den sonra sosyo-politik koşullara hukukîlik kazandırmanın zorunluluğunu hissettirmiş gibidir. Cüveynî’nin bu konuda bir formül olarak tespiti ve cevabı şu şekildedir: Özü bakımından zannî, yani değişebilir olan sosyo-politik koşullar ya değişken içerkiler oldukları için dikkate alınmamışlardır ya da kat’î, yani kesin, sabit ve değişmez olan ilkelerle karıştırılmışlardır. Oysa yapılması gereken şey ne bu sosyo-politik koşulları görmezden gelmek ne de onları değişmez içerikler olarak kabul etmektir. Bu sebeple, Fıkıh kitaplarının içerikleri pratiklerle birlikte şekillenir, yani bu kitaplarda geliştirilen teorilere sosyo-politik pratikler de dâhildir. Dolayısıyla, Cüveynî’yle birlikte, başlangıç durumundaki boşluk fikri, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla bir kavram olarak da İslâm fıkhî siyaset geleneğinin ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Çünkü zaman ve mekâna bağlı olarak sürekli değişen sosyo-politik koşullara kurucu ve hukukî bir statü vermek, aynı zamanda bu değişken içeriği kabul eden boşluk kavramını siyaset teorisinin aslî bir parçası olarak onaylamak anlamına da işaret eder. Buna göre, fıkhî siyaset geleneği, pratikte henüz oluşmamış koşullar için bazı genel ilkeler ve mantıkî çıkarımların ötesinde kesin kurallar koymayı reddeden bir yapıya kavuşur. Nitekim konu aldığı dönem itibariyle düşünceleri bu yazıda incelenmeyen İbn Teymiyye (ö. 728/1328), Bedreddîn İbn Cemâa (ö. 733/1333) ve İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350) gibi düşünürler de bu konuda benzer adımlar, İbn Haldûn (ö. 808/1406) gibi düşünürler ise daha ileri adımlar atacaklardır. 

Buna karşılık İslâm’da yeni bir güzergahta oluşmaya başlayan bir başka siyasî düşünce geleneği olan felsefî siyasetin de temel ilkelerini ve yönelimlerini eleştirel bir şekilde dikkate alarak telifte bulunan Gazzâlî ise birçok yönden fıkhî siyaset geleneğinin dönüm noktasında durur. Esasında konuyla ilgili çok yönlü bir ilgi ve telife sahip olmasından dolayı Gazzâlî’yi tek bir geleneğe ait kılmak oldukça zordur. Bununla birlikte -Fedâihü’l-bâtıniyye gibi kelâmî siyaset geleneğine ve Nasîhatü’l-mülûk gibi siyasetnâme ya da edeb geleneğine dâhil eserleri de bulunmasına rağmen- Gazzâlî’yi fıkhî siyaset literatüründe söz konusu etmemizin nedeni, onun Kitâbü’l-İktisâd fi’l-i‘tikâd isimli eserinde imâmetin aslında fıkhın konusu olduğuna ilişkin açık beyanıdır. Çünkü bu kabul, Bâtınî tehlikesine karşı kelâmî bazı cevaplar üretmek veya sultanlara nasihatte bulunmak gibi zorlayıcı bir neden olmaksızın, onun, imâmet ya da hilâfet konusunu açıkça fıkhın araştırma alanında yazma isteğinde olduğuna işaret eder. Bu kitapta Gazzâlî, -sosyo-politik gerçekliklerle şekillenen ve esas olarak Mâverdî’yle başlayan, fakat Cüveynî’yle görünür bir şekle kavuşan- hilâfeti sosyo-politik gerçekliklerle uzlaştırma kaygısını sürdürür. Yani hilâfeti siyasî otorite bakımından çeşitli tavizler veren kurumsal bir yapıya kavuşturarak onu sosyo-politik birliğin temeline yerleştirme endişesi aynı şekilde burada da baskındır. Başka bir ifadeyle, Gazzâlî, hilâfeti, hem Selçuklular gibi bağımsız bir şekilde gelişen güçlü bir siyasî otoriteyi onaylayan hem de bu siyasî otoritenin meşruiyetinin dayanağı olan bir kurum olarak yeniden yapılandırmak ister. Ancak, Gazzâlî, sadece hilâfet ile siyasî otoriteyi temsil eden güçlü sultanlar arasındaki ilişkiyi bu şekilde yapılandırmakla yetinmez; adeta halifede aranan tüm şartların karşılıklarını hiyerarşik olarak hilâfetin altına yerleşen ve meşruiyetini de ondan alan birer kurumsal yapı biçiminde yeniden kurmak ister. Tıpkı halife ile onun cesaret şartına karşılık gelen siyasî otoriteler arasında -ilki destek bulan ikincisi meşruiyet kazanan- bu ilişkiyi, örneğin ilim şartına karşılık bir ulemâ kurumunu da hilâfetin altında inşa etmek ister. Gazzâlî’nin bu çabası, -kendi zamanındaki halife Müstazhir-Billâh (ö. 512/1118) halifede aranan şartlar bakımından zayıf kaldığından- çeşitli kurumsal yapılar inşa ederek mevcut halifenin zayıflığını gidererek meşrulaştırma isteğiyle yakından ilişkilidir.

3. Siyasetnâme Geleneği

Gerek Kelâmî siyaset geleneği gerekse Fıkhî siyaset geleneği olsun, önceki iki literatür daha çok siyasî konumların bizatihi kendilerindeki meşruiyet sorununun önceliğiyle sosyo-politik konularla ilgilenirler. Hiç kuşkusuz, bunu yaparken, biri diğerinin dışına düşmeden, ilki daha çok siyasî konumların teorik ilkelerinin meşruiyetini, ikincisi ise şu ya da bu şekilde bu konumlara dâhil olan pratik ilkelerinin meşruiyetini merceğe yerleştirirler. Yani, her birisi perspektifin merceğine kendi metodolojisini yerleştirerek diğerini hem kendi içinden çıkarır hem de ona kendi tarzında yeniden bakar. Aynı şekilde siyasetnâme geleneği de yukarıdaki gelenekleri dışlamadan, onları varsayan, onların içinden çıkan, ama bu kez söz konusu siyasî konumların bizatihî kendisini değil, daha çok onların pratiklerine ya da eyleme biçimlerine odaklanan bir literatürdür. Siyasetnâmelerin bu sorunsallaştırma tarzı, bir yönüyle, kelâmî ve fıkhî gelenekte tespit edilen siyasî konumları ve bu buraya yerleşen öznelerin eylemlerini meşrulaştıran ilkelere ilişkin oluşan hafızayı yeniden tazelemenin bir biçimidir. Özellikle de bu geleneklerde siyasî fâillerinin eyleme biçimlerini meşrulaştıran teorik ilkeler olarak tespit edilen tevhîd, adalet, istişare, ehliyet ve emanet gibi kavramları kendisine özgü bir tarzda hem yeniden hatırlama hem de siyasî öznelere hatırlatma biçimidir. Dolayısıyla, siyasetnâme geleneğine ait eserler, kelâmî ve fıkhî ilkelerle meşruiyet kazanan -belki buna felsefî siyaset geleneğindeki rasyonalist bazı kurucu ilkeleri de ilave etmek gerekir- mevcut bir siyasallığın başta siyasî konumlardaki özneler olmak üzere insan pratikleri bakımından sürdürülebilir ya da sürdürülemez koşullarını kendisine özgü bir tarzda ortaya koyma amacında olan eserlerdir denilebilir. Esasında bu tarz eserler İslâm kültür havzası dışında ortaya çıkmış ve önce Kelile ve Dimne gibi bazı eserlerin tercüme edilmesiyle ardından ise özgün eserlerin üretilmesiyle birlikte bu yazım tarzı İslâm düşüncesi içinde gelişmiştir. Hiç kuşkusuz, İbnü’l-Mükaffa (ö. 142/759) ve Mâverdî (ö. 450/1058) bu geleneğin en üretken müelliflerinin başında gelirken, en meşhur ismi ve eseri ise Nizamülmülk’ün (ö. 485/1092) Siyasetnâme’sidir. Bununla birlikte Abdülhamîd el-Kâtib’in (ö. 132/750) Risâletü Mervân li-ibnihi, Abbâsî veziri Tahir b. Hüseyin’in (ö. 207/822) yine kendisi gibi bir yönetici olan oğlu için yazdığı siyasetnâme niteliğindeki mektubu, Câhiz’in (ö. 255/869) et-Tâc fî ahlâki’l-mülûk’u, Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) Nasîhatü’l-mülûk’u ve Turtûşî’nin (ö. 520/1126) Sirâcü’l-mülûk’u ilk etapta bu gelenek içinde zikredilmesi gereken eserlerin bir kısmıdır.

İslâm düşüncesinde siyasetnâme geleneğinin ilk örneklerini veren İbnü’l-Mükaffa’nın konu hakkında, sırasıyla, el-Edebü’s-sağîr, el-Edebü’l-kebîr ve er-Risâletü’s-Sahâbe gibi telif eserleri olduğu gibi, başka kültürlerden yapılan tercüme eserleri de bulunur. Emevîler’in son, Abbâsîlerin ise ilk dönemlerine tanıklık eden bir siyaset müellifi olarak İbnü’l-Mükaffa, İslâm tarihinde bir kırılma noktası olan bu köklü iktidar değişimini, aynı zamanda eserlerinin içeriğine de taşır. Bu sebeple, Emevîler döneminde yazıldığı anlaşılan ilk iki eserde İbnü’l-Mükaffa, yukarıda söz konusu edilen ilkeler bakımından oluşan bir hafızayı çeşitli nasihatler formunda yeniden hatırlatır. Bu anlamda belirli bir hitap makamı olmayan el-Edebü’s-sağîr, sultanlar da dâhil aslında tüm bireylere hitap eden bir tür kişisel gelişim rehberi gibidir. Buna karşılık, sultan ve vezir başta olmak üzere hiyerarşik bir şekilde iktidar konumlarında yetki kullanan kişilere hitap eden el-Edebü’l-kebîr ise İslâm siyaset düşüncesinin adalet, ehliyet ve istişare gibi kurucu ilkelerini çeşitli nasihatler biçiminde hatırlatır. Abbâsîler döneminde yazılan er-Risâletü’s-Sahâbe ise bu tarz bir hafızayı hatırlatmaktan ziyade, adeta hafızada olmayan yeni şeyler önerir. Bu özelliği sebebiyle er-Risâletü’s-Sahâbe İslâm tarihinde ilk ıslahatnâme örneği olarak kabul edilir. Emîrü’l-Mü’minîn sıfatıyla Abbâsî halifesi Mansur’a hitaben yazılan bu eser, Abbâsîlerin tam da ihtiyaç duyduğu şey olan siyasî, idarî, askerî, hukukî ve ekonomik bir dizi reform önerisinde bulunur. İbnü’l-Mükaffa’nın bu tavrı sosyo-politik koşulların siyasetnâme eserleri üzerinde de kurucu bir rol oynadıklarının en açık göstergelerinden birisidir.

Aynı zamanda fıkhî siyaset geleneğinin de kurucu isimlerinden biri olan Mâverdî’nin, bu geleneğe dâhil edilebilecek eserleri, başta -her ne kadar onun kadar öne çıkmasa da en az el-Ahkâmü’s-sultâniyye kadar, hatta birçok açıdan ondan da daha önemli olan- el-Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn olmak üzere Nasîhatü’l-mülûk ve Edebü’l-vezîr gibi eserleridir. Mâverdî’nin el-Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eseri, esasında, -eğer siyasetnâme geleneği ile edep literatürü arasında da bir ayrım yapılırsa- hiç kuşkusuz edep literatürünün en kapsamlı sistem kurucu eseri olarak kabul edilebilir. Bu eserde, aklın, arzuların, ilmin, dinin, dünyanın, nefsin ve gayenin birbirileriyle ilişkili edebi, özgün bir tasnif ve metodolojiye incelenir. Dolayısıyla, Mâverdî’nin burada kurduğu edebî sistem, bir uçta akıldan kaynaklanan ve dinle yetkinleşen yasalar diğer uçta ise bu yetkinliğin içinden geçen nefs ve gayeden kaynaklı normlar birlikte şekillendirir. Buna göre, -yönetici olsun ya da olmasın- bir birey olarak insanın varoluşundan ölüm ve ölümden sonraki hayatına kadar hem eylem hem de düşünme pratiklerini oturtacağı yasa ve normları kendisine özgü bir tarzda belirlenmesi bakımından bu eser, birçok yönden kurucu bir eserdir. Buna karşılık -tıpkı el-Ahkâmü’s-sultâniyye’de olduğu gibi- Mâverdî’nin Nasîhatü’l-mülûk ve Edebü’l-vezîr isimli eserleri ise daha çok yönetici makamların eylem ve düşünce pratiklerini belirleyen yasa ve normlarla ilgilenirler. Bu sebeple, Mâverdî’nin şu ya da bu şekilde siyasete müteallik bu eserlerini birbirini tamamlayan, birbirinin devamı olan sistemli ve kapsamlı bir projenin parçaları olarak görmek gerekir. Bu proje, esas itibariyle, bir taraftan birey olarak insanı düşünce ve eylemlerinin öznesi kılarken, diğer taraftan çeşitli yasalar ve normlarla yöneticileri ise bu özneyi korumanın nedenine dönüştürmektedir.

Biri yönetici diğeri yönetilen olarak tasavvur edilen bu konumlar arasındaki döngüsel öznelik ve nedenlik anlaşılmadan siyasetnâme geleneğinin ne dayandığı zeminini ne de tek taraflı olarak kurulduğu düşünülen dilini yeterince anlamak mümkün olabilir. Çünkü, her iki konumun da özne olarak tasavvur edildiği bu perspektifte çoğunlukla yönetici konumlara bazı ilkeler eşliğinde yapılan öneriler, yönetilenlerin mutlak bir edilgenliğe mahkûm edildiği ve onların yalnızca tek taraflı bir isyana konu edildiği anlamına gelmez. Aksine, bu öneriler, aynı zamanda, yöneticilerin de yönetilenlere isyan etmemesi gerektiğini daha örtülü bir dilin içinden hatırlatırlar. Daha doğru bir ifadeyle her iki konuma da İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zeminine sadık kalmasını önerirler. Yani bir taraftan yönetilenlere, bir yöneticinin varlığının ve onun güçlü olmasının zorunluluğuna dair sadakati hatırlatırken; diğer taraftan yöneticilere ise adaletle yönetmenin zorunluluğuna dair sadakati hatırlatırlar. Bu sebeple, konuya daha pratik bir açıklama getiren Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’si de Mâverdî’nin -tıpkı el-Ahkâmü’s-sultâniyye, Nasîhatü’l-mülûk ve Edebü’l-vezîr eserleri gibi- el-Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn projesine rahatlıkla eklemlenebilir. Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’si, bu anlamda, -siyasetnameler genellikle öznenin çeşitli yasalarla korunduğu bir düzen içinde, en azından bu düzeni sağlamak amacıyla konuştukları için- öncelikle kaos ve isyanı öteleyerek, yani yönetilenlere, yasa koyucu olarak güçlü bir yöneticinin zorunluluğuna ilişkin sadakati hatırlatarak konuya girer. Fakat eserin hemen hemen geri kalan tüm kısımları, yöneticilerin yönetilenler aracılığıyla İslâm siyaset düşüncesinin mütevâtir zeminine ilişkin bir sadakati hatırlatır. Yani onların siyasî, idarî, askerî, hukukî ve ekonomik pratiklerinde adaletle yönetmelerinin zorunluluğu farklı biçimlerde hatırlatılır. Dolayısıyla, siyasetnâme eserleri döngüsel bir nedensellikle birbirleriyle ilişkilenen iki konuma -yönetici ve yönetilen- karşı eşit-eleştirel bir mesafe alırlar. Söz konusu konumlara karşı alınan bu mesafe, onlar arasında kurulan özne-nesne ilişkisine ya da etkenlik-edilgenlik ilişkisine karşı alınan bir mesafeyle de örtüşür. Başka bir ifadeyle, siyasetname geleneğine dahil eserler, yönetici ve yönetilen konumlarını aynı anda sosyo-politikliğin hem öznesi hem de nesnesi olarak incelerler. Bu inceleme tarzı ise biri diğerini gerektiren ya da biri ancak diğeriyle işlevsel olabilen yönetici ve yönetilen konumlarını yönetimsellik kategorisinde tek bir konuma indirgeyerek sosyo-politik koşullarla diyalektiği bağlamında yeniden kurar.

4. Felsefî Siyaset Geleneği

Yukarıda söz konusu edilen üç siyasî düşünce geleneğinin anlamlandırmaya, sosyo-politik koşullarla diyalog içinde çeşitli yollarla yeniden yapılandırmaya ve hukukileştirmeye çalıştığı başlangıç durumundaki boşluk fikri, felsefî siyaset geleneğinde radikal bir şekilde dönüşüme uğrar. Başka bir ifadeyle, felsefî siyaset geleneği bir başka başlangıç durumundan hareket eder. Önceki geleneklerin müracaat ettiği kavramsal ve tarihsel gerekçelerden farklı olarak -her ne kadar bazı konularda çakışmalar olsa da- felsefî siyaset geleneğine ait eserlerin neredeyse ittifakla kabul ve müracaat ettikleri bu başlangıç durumu ise, kelimenin tam anlamıyla, insan doğası, onun bu doğada içkin olan amaçı ve ikisi arasında varsayılan boşluk fikridir. Bu sebeple, felsefî siyaset geleneği sosyo-politik kimliklerden arındırılan bireyin en doğal halini başlangıç durumuna yerleştirir. İnsan doğasıyla onun telosu arasındaki boşluğu yapılandıran teleolojik bir sürecin de eşliğinde, buradan, önce sosyo-politik bir birlikteliğin zorunluluğu ilkesine, -yani insan doğası gereği sosyo-politik bir varlıktır ilkesi- ardından bu birlikteliğe ideal biçim veren bazı ilkelere doğru bir güzergahta ilerlerler. Hiç kuşkusuz, bu geleneğe dâhil düşünürleri tüm detaylarda birbirleriyle özdeşleştirmek mümkün değildir. Fakat, onların -her ne kadar insan doğası ile sosyo-politik yaşam biçimleri arasındaki ilişkiyi analiz etmek için kullandıkları ayrımlar ve kavramsal araçlar detaylarda birbirinden farklı olsa da- aynı epistemolojik şemanın içinden geçtiği söylenebilir. İşte ortaklaşan bu şemada, başlangıç durumundaki boşluğa bir ilke olarak konumlanan “insan doğası gereği sosyo-politik bir varlıktır” fikri, biri bedene dayalı zorunlu ihtiyaçlar diğeri nefse dayalı yetkinlik ihtiyaçları olmak üzere iki ayrı düzlemde tartışılır. İlki, yani bedene dayalı zorunlu ihtiyaçlar üzerinden topluma ulaşılırken; ikincisi, yani nefse dayalı yetkinlik ihtiyaçları üzerinden ise ideal toplum ulaşılır. 

Bu ayrım bağlamında felsefî siyaseti kuşatıcı ve kurucu bir sistem şeklinde soruşturan ilk İslâm filozofu, hiç kuşkusuz, Fârâbî’dir (ö. 339/950). Onun siyasete dair yazdığı eserlerin başında ise el-Medînetü’l-fâzıla ile es-Siyâsetü’l-medeniyye gelir. Bu eserlerde, yukarıda söz konusu edilen ikili ihtiyaç kategorisini başlangıç durumuna yerleştiren Fârâbî, -nefse dayalı yetkinlik ihtiyaçlarıyla onun telosunu ve ondaki teleolojiyi asıl olan olarak kabul ettiğinden- siyasî iktidarın meşruluğu ve idealliğine ilişkin düşüncelerini de bu kategorideki ihtiyaçların yetkinliğine dayandırır. Ona göre nefse dayalı bu ihtiyaçlar en yetkin haliyle ya peygamber ya da filozofun kişiliğinde karşılandığından ideal veya erdemli şehir de bu kişilerin yönetici olarak başta bulunduğu şehirdir. Aslında Fârâbî’nin sosyo-politik yaşam ve onun yönetim biçimlerine dair görüşleri, metafizik alana ilişkin görüşlerinin bir izdüşümüdür. Bu sebeple, -tıpkı başında her bakımdan bir, mükemmel ve ilk neden olarak Allah’ın bulunduğu metafizik varlıkların bir birlik formunda birbiriyle ilişkilenmeleri gibi- erdemli şehrin tüm unsurları da başında yönetici olarak en yetkin nefse ve akla sahip peygamberin ya da filozofun bulunduğu bir birlik formunda birbiriyle ilişkilenir. Dolayısıyla erdemli şehrin sadece yöneticileri değil, aynı zamanda yönetilenleri de hem eylem hem de bilgi bakımından bu ideal yönetimde pay sahidirler ki, bu, Fârâbî düşüncesindeki bir başka kurucu ilke olan adaletin bir gereğidir. Fârâbî, -tıpkı diğer geleneklerde yönetici olarak halifede ya da sultanda bulunması gereken şartlar gibi- ideal şehrin başkanında bulunması gereken şartları da inceler ve bu şartların birlikteliğinden ortaya çıkan birlik ve bütünlükten hiçbir şekilde taviz vermez. Çünkü Fârâbî, ideal şehrin başkanında bulunması gereken tüm şartların bir kişide olmadığı ve bu şartların başka kişiler arasında dağıldığı durumlarda, söz konusu şartları taşıyan kişileri ideal şehrin yöneticisi konumunda bir araya getirerek amaç olan birliğe ulaşmaya çalışır. Buna karşılık, Fârâbî sisteminde, birliğin yozlaşmış biçimlerini temsil eden şehirler ise i) câhil şehirler, ii) fâsık şehirler, iii) karakteri dönüşmüş şehirler, iv) doğru yolu bulamamış şehirler ve v) sapkın şehirler olarak isimlendirilir. 

Öyle anlaşılıyor ki Fârâbî ile İbn Sînâ’nın (ö. 428/1037) birlikte okunması, başka bütün alanlarda olduğundan daha çok siyaset alanında zorunludur. Çünkü bugün felsefenin mantık, metafizik ve fizik bilimler bakımından iki filozof arasındaki irtibatlar ya zaten biliniyor veya şu ya da bu şekilde kabul ediliyor. Ancak siyaset alanında iki filozof arasındaki irtibatlar genellikle ya yeterince bilinmiyor ya da diğer alanlarda olduğu türden bir irtibatın olmadığı varsayılıyor. Oysa İbn Sînâ’nın bu alandaki görüşleri de esasında Fârâbî’nin düşüncesi ile yakından ilişkilidir. İbn Sînâ’nın felsefî siyasete yönelik esas ilgisi, felsefî açıdan Fârâbî’de yeterince açık görünmeyen nübüvvet teorisi ve bu teorinin tashih edilerek geliştirilmesi bağlamında gelişir. Bu sebeple İbn Sînâ, siyasete dair görüşlerini, felsefenin rasyonel yöntemleri aracılığıyla peygamberin varlığını ve onun nihaî-zorunlu bir yasa koyucu olarak sosyo-politik yaşam biçimlerini düzenleyen yasaların kaynağı olduğunu ortaya koyduğu pasajlarda açığa çıkarır. Onun bu çabası, başta Kitâbü’ş-Şifâ, el-İşârât ve el-Hikmetü’l-meşrikiyye olmak üzere çeşitli eserlerinde görülebilir. Ancak bu eserlerde İbn Sînâ her ne kadar Fârâbî’yle aynı başlangıç durumundan hareket etse de onunla aynı sonuca varmaz. Yani, siyasetin hangi anlamda bir tür olarak insanın ortak doğasının bir sonucu olduğu ve bu ortak doğayı aşan hangi özelliklerin siyaseti yetkinleştirdiği ya da ideal siyaseti kurduğu görüşlerinde iki filozofun hem benzeştikleri hem de ayrıştıkları noktalar vardır. Dolayısıyla, İbn Sînâ ideal bir sosyo-politik yaşamın varlığını nefse dayalı yetkinlik ihtiyaçları üzerinden açıklaması bakımından Fârâbî’yle benzeşirken, bu yaşamı düzenleyen yasaları idealleştiren bağıntıları sadece peygamberin yasa koyuculuğa dayandırması bakımından ise ondan ayrışır. Fârâbî, yasa koyuculuğa ilişkin bu ideal konumu filozof ile peygamber arasında paylaşmıştı. Buna karşılık İbn Sînâ, ideal sosyo-politik yaşam biçimlerinin kaynağını belirleyen bu konuma yasa koyucu olarak yalnızca peygamberi yerleştirir. Peygamberin bulunmadığı toplumlarda ve zamanlarda ise ideal bir yönetimin bütün kurucu ilkelerini peygamberin yasa koyuculuğundan alması gerektiğini düşünür. Felsefî siyaset geleneği bağlamı ve sınırlarında kalırsak, Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) ve Nasîrüddin et-Tûsî (ö. 672/1274) gibi İbn Sînâ şârihleri de onun bu düşüncesini sürdürürler.

Başlangıç durumu olarak insan doğası ve nefsin yetkinlik ihtiyaçlarını ideal toplumun temeline yerleştiren bu teori, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın etkisiyle, Endülüslü İslâm filozoflarının elinde bir kendilik bilinci teorisine dönüşür. İbn Bâcce (ö. 533/1139) bu teoriyi Tedbîrü’l-mütevahhid adlı eserinde, İbn Tüfeyl ise (ö. 581/1185) Hayy bin Yakzan adlı eserinde inceler. Siyasetin metafizik ilkelerin bir iz-düşümü ve pratiği olması, sosyo-politik yaşam biçimleri, onların yetkinlik ve yetersizlikleri gibi konularda Fârâbî’nin sistemini önemli ölçüde devam ettiren İbn Bâcce, amaç, bilgi ve eylem bakımından ideal toplumda olması gereken birlik konusunda ise Fârâbî’den hem daha ileri ve hem de daha radikal bir adım atar. Çünkü ona göre ideal toplumda erdemli olmayan herhangi bir kalıntı bile yoktur, ki Fârâbî çok arzu etmese de nevâbit olarak adlandırdığı bu erdemsizlerin ideal toplumda yaşamasını mümkün görür. İbn Bâcce’ye göre yönetme sanatı gerçek anlamda filozofun hakkıdır. Ancak filozof bu hakkı kullanamadığı toplumlarda -ki bu toplumlarda nevâbit adını alır- kendi üzerinde uygulanan tüm yönetim ve iktidar biçimlerinden kaçmalıdır. İbn Tüfeyl de İbn Bâcce gibi yasa koyuculuğun ideal ve bir tür alternatif kaynakları olması bakımından peygamber ile filozof arasında İbn Sînâcı fark teorisinden ziyade Fârâbîci ilişki teorisini takip eder. Fakat Hayy b. Yakzan her ne kadar bu anlamda Fârâbîci bu çizgiye düşse de mistik bazı tecrübeleri onaylaması bakımından İbn Sînâcı bir güzergâha yerleşir. Bu sebeple, Hayy b. Yakzan adlı felsefî hikaye, bir taraftan sosyo-politik yaşamın peygamber aracılığıyla bilenebilir olan aşkın ilke ve yasalarının; aynı zamanda bedene ait tüm kusurlardan arınarak nefsin, insanın ilk fıtratının ya da doğasının gerçek amacına ulaşan filozof aracılığıyla da bilinebileceğini kabul ederken, diğer taraftan filozofun bu tecrübesinde çeşitli mistik unsurlara da yer verir. Ona göre sosyo-politik bir yaşam için selim aklın ulaştığı bilgi, ilke ve yasalar ile sahih dinin ortaya koyduğu bilgi, ilke ve yasalar arasında herhangi bir fark bulunmadığından hem filozof hem de peygamber ideal toplumun yasa koyucusu olabilir. İbn Tüfeyl, kurgusal da olsa İbn Bâcce’nin önerisini gerçekleştirir: Önce, her bakımdan yetkinleşen bir mütevahhid ve filozof olarak Hayy’ı ideal olmayan bir topluma göndererek o toplumu idealleştirmeye çalışır; fakat Hayy burada başarısız olunca -tam da İbn Bâcce’nin önerdiği gibi- onu ideal olmayan sosyo-politik sınırların dışına çıkararak kimsenin olmadığı bir adaya yeniden yerleştirir. 

İlmin Yarısı: İslâm Temeddününün Teşekkül Çağında Tıp Bilimi

İslâm hayat görüşü açısından insan kendine emânet edilmiştir ki, bu emânetin maddî yanı beden manevî yanı ise akıldır. İlkece esas olan, birbirini tamamlayan bu iki parçanın sağlığını korumak (hıfzu’s-sıhha); sağlığı bozulduğunda ise tekrar kazanmasını sağlamaktır (iʻâdetu’s-sıhha). “Korumak”, büyük oranda çevre, hava, su, beslenme, temizlik vb. unsurların bir-aradalığı ile mümkün iken, “sağlamak” daha çok maddî ve manevî yönlere ilişkin ilimleri bilmek ve uygulamakla mümkündür. Hz. Peygamber’e nispet edilen “el-İlmu, ilmân: İlmu’l-ebdân ve ilmu’l-edyân” yani “İlim ikidir: Beden ilmi ve din ilmi” hadisinde beden ilmi, bahusus tıp ve ona ilişkin ilimler, din ilmi ise bizâtihi dinin kendi ve dine ilişkin tüm ilimler olarak yorumlanmıştır. Bu çerçevede İslâm medeniyetinin tarihsel bir gerçeklik olarak teşekkülünde tüm beşerî ve insânî olgularda olduğu gibi maddî ve manevî şartlar; siyasî, iktisâdî, ictimâi koşullar rol almıştır. İslâm Ülkesi tedricen oluşurken yayıldığı coğrafyalardaki beşerî birikimle tevârüs, temellük, temessül, telif ve tercüme eylemleriyle temas kurmuş ve kısa zamanda kendine has tıp bilimini yaratmıştır.

İlk dönemlerde tıp daha çok fethedilen coğrafyalarda icrâ edilen mevcut tıp bilgileriyle sınırlıdır. Başta saraylar ve konaklar ile varlıklı insanların çevreleri olmak üzere ilmî tıp büyük oranda toplumların elit kesimlerinde mütedâvildir. Hz. Muâviye’nin Şam’daki sarayında olduğu gibi tıbbın siyasî yönünü temsil eden zehir ilmi (ilmu’s-sumûm); askerî bir uğraşı olarak savaşlardaki başta muhtelif yaralanmalar olmak üzere hastalıkların tespit ve tedavileri, yönetici seçkinlerin sağlık elemanlarını sürekli istihdâm etmeleri gibi etkenler yanında özellikle Müslüman olmayan unsurların siyasî ve ictimâi statü kazanmak için sağlığa taalluk eden tıbbı bir araç olarak kullanmaları nedeniyle tıp ve tıp bilimi her çağda revaç bulmuştur. Öte yandan “hümoral patalojiye” dayanan kadîm tıp, Gök-yüzü ile Yer-yüzünü şahsında bir-araya getiren, cem eden insan mizâcının itidâlini hedeflediği için de hem kozmogoni hem kozmoloji, hem astronomi hem astroloji gibi diğer bilim dallarıyla da ilişkili olmuştur.

İslâm, Bağdat’ta fethedilen tüm kültür ve medeniyet havzalarının tıbbî mirasını tek bir masada bir araya getirdi; akabinde de Arapça olarak yeniden ifade etmeye başladı; tıp, hem nazarî hem amelî hem de tatbîkî olduğundan bu bilginin uygulamasını mümkün kılan kurumları da inşa etti. Sözlü kültürün ve günlük yaşam pratiğinin içinde hayat süren tıbbî bilgiler yanında İslâm’ın ortaya çıktığı coğrafyadaki Sâsânî, Bizans ve Süryânî yazılı kadîm tıp kültürü ilk elde temas kurulan tıbbî birikimi temsil etmekteydi. İslam toplumunun siyasî, iktisâdî ve ictimâî örgütlenmesinin karmaşıklaşmasına paralel olarak yüksek tıp bilgisine olan ihtiyaç arttı; dönemin diğer kültürel etkenlerine bağlı olarak, zihinlerden çok büyük oranda yazılı materyallerde kayıtlı tıbbî bilgi avcılığına çıkıldı ve tespit edilenler Arapça yeniden ifade edildi. Bu kadim tıp külliyâtı en genel anlamıyla iki temel damara ayrılıyordu: Birincisi, büyük oranda gözlem ve doğrudan pratiğe dayanan ve kanonik ifadesini Hippokrates’in külliyâtında bulan tecrübî tıp; ikincisi ise daha çok Aristotelesçi metafizik, kozmoloji, astronomi ve fizik nazariyesine dayanan ve mantıkî bir örgü içinde dile getirilen, kanonik formülünü ise Galen’in külliyâtında bulan felsefî tıp. Bu iki okula ait kitaplar IX. yüzyılda Bağdat’ta tercüme edilmeye başlanmış; özellikle Huneyn b. İshak ve arkadaşları yüksek ve karmaşık kadîm tıbbî bilgiyi ifade edebilecek Arapça tıp dilini üretmişlerdir. İlk dönemlerde İslam tıbbı, diğer alanlarda olduğu gibi, Akdeniz kültür medeniyet ve havzasının yanında Ali Taberî’nin Firdevsu’l-hikme adlı eserinde görüldüğü üzere Hint tıbbından da beslenmiştir.

Fizyoloji, anatomi, hastalıkların hem doğal hem de çevresel muhtemel nedenleri, hastalıkların kökeni olmaları açısından nefsî sâikler, beslenme alışkanlıkları, teşhîs ve tedâvi yöntemleri, ameliyat ve tıbbî âletler, ilaçlar, tıp ahlakı, yeni tıbbî olgu ve olayların tespit ve tanımlanması ile tıbbî literatüre dahil edilmesi gibi pek çok konuyu ele alan tıbbî eser yazımı IX. yüzyılda başladı. Yuhanna b. Mâseveyh, Huneyn b. İshak, Sabit b. Kurre, Kindî, Kusta b. Lukâ, Ali. b İsa Kehhâl, Ali b. Abbâs el-Mecûsî gibi pek çok isim hem kendi dönemlerindeki hem de daha sonraki tıp literatürünü etkileyen eserler yazdılar. Ancak tecrübî tıp alanında en önemli eserleri, tıp ile el-kimyayı birlikte ele alan Ebû Bekir Râzî verdi. Râzî, el-Hâvî fî’t-tıbb ve el-Mansûrî fî’t-tıbb adlı klinik kayıtlarını muhtevi iki eseri yanında, tıp alanında pek çok özgün eser yazdı; yeni hastalıkları tanımladı, teşhîs ve tedâvi yöntemleri teklif etti. Dâru’l-İslâm’da mevcut tıp bilgilerini iç örgüsü güçlü mantıkî bir dizge hâline getiren ilk çalışma ise Ali b. Abbâs el-Mecûsî’nin Kâmilu’s-sınâʻati’t-tıbbiyye adlı eseridir. İbn Sînâ’nın el-Kânûn’una kadar en yaygın kullanılan bu kitap, daha sonra da etkisini sürdürmüş; o kadarki, XIV. asrın sonu ile XV. yüzyılın başlarında Bergama Kadısı tarafından muhtasar olarak Türkçe’ye bile çevrilmiştir.

Hem Dâru’l-İslâm’ın klasik dönem tıp tarihinde hem de daha genel olarak Akdeniz kültür ve medeniyet havzasında en etkili tıp kitabı filozof İbn Sînâ’nın el-Kânûn fî’t-tıbb adlı muhalled eseridir. Eser tüm Akdeniz havzasının kadîm ve cedîd birikimi yanında, Çin, Uygur, Hint, İran gibi kadim kültür havzalarının ve ayrıca kendine değin tüm İslam tıp birikiminin sonuçlarını ihtiva eden, sıkı bir mantıkî örgü içinde ve İbn Sînâ’nın genel felsefe dizgesinin mütemmim bir cüzü olarak kaleme alınmıştır; bu nedenle felsefî tıbbı en üst seviyede temsil eden bir eserdir. Eserin Dâru’l-İslâm ve Batı-Avrupa’ya etkisi büyük olmuş; hem bir tıp ansiklopedisi hem de ders kitabı olarak çok uzun yıllar kullanılmıştır. Tarihî süreçte başta İbn Rüşd, Fahreddin Râzî, İbn Kuff, İbn Nefîs ve Kutbuddin Şîrâzî gibi bilginler tarafından, üstüne yirmiye yakın Şerh yazılmış; ayrıca eserin XV. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed için Farsça çevirisi yapılmış; XVIII. yüzyılda da Mustafa Tokâdî tarafından kendine değin yapılan hemen diğer tüm çalışmalar kullanılarak Tebhîzu’l-Mathûn adıyla Türkçe tercüme ve şerhi hazırlanmıştır. Elbette tarih boyunca pek çok kez İbranîce ve Latince’ye de tercüme dilmiştir. İbn Sînâ, el-Kânûn’u kaleme alırken çağdaşı Ebü’l-Kâsım Zehrâvî, Endülüs’te, modern dönem öncesi belki de en önemli cerrâhî kitabı olan et-Tasrîf li-men aceze ʻani’t-telîf adlı çalışmasını yayımlamıştır. Bu eser aynı  zamanda modern öncesi dönemde tıp-cerrâhî âletleriyle ilgili olarak yapılan ilmî çalışmanın en iyi örneğini temsil eder. Hem bir başvuru hem de bir ders kitabı olarak kullanılan eser, Avrupa dilleri yanında Fatih Sultan Mehmed zamanında Şerefeddin Sabuncuoğlu tarafından bazı ilavelerle Cerrâhiye-i İlhâniyye adıyla Türkçeye de çevrilmiştir.Şimdiye değin zikredilen eserler yanında, klasik dönemde tıp sahasında telif edilen irili-ufaklı yüzlerce eser mevcuttur. Bu eserlerden bir kısmı hemen tüm tıbbî konuları muhtevi, ansiklopedik hacimde iken bir kısmı tıbba ilişkin belirli konuları içeren risâle formundadır. Ancak yine de İbn Sina sonrasında kaleme alınan ve tıbb kamuoyunda mütedavil pek çok eser mevcuttur. İbn Cezle’nin Takvîmu’l-ebdân fi tedbîri’l-insân’ı başta olmak üzere bazı diğer çalışmaları da bu eserler içinde özel bir yeri hâizdir.

Dâru’l-İslâm’da, yukarıda işaret edildiği üzere, tıp esas itibariyle koruyucu hekimliği öncelemiş; bunun için gerekli tüm ilkeleri koymuş; hareket etmeyi ve yürümeyi bile sağlık için vazgeçilmez kabul etmiştir. Aynı çerçevede eczalık (akrâbâzin) özel bir ilgiye mazhar olmuş; basit (mufredât) ve mürekkep (murekkebât) ilaçlar üzerine onlarca araştırma yapılmış ve eserler kaleme alınmıştır. Cerrâhî teknikler ve âletler geliştirilmiş; kırık-çıkıkçılık üzerine durulmuş; muhtelif hastalıklar ve yaralanmalar hakkında ayrıntılı ameliyat yöntemleri geliştirilmiştir. Tüm bu çalışmaları yürütmek ve tıp bilimini toplumsal bir bağlamda icra etmek için Dâru’l-İslâm’ın muhtelif şehirlerinde büyüklü-küçüklü onlarca hastahâne inşa edilmiştir. Hastahâneler vakıf kurumları olması hasebiyle hem hukukî hem de iktisâdî bağımsızlığa sahip olmuş; yetişmiş tıbbî ve idârî elemanlarla, tıbbî bir ahlak içinde hiç bir ırkî, dinî ve cinsî ayrım yapmadan tüm ihtiyaç sahiplerine hizmet vermişlerdir. Bu tür bir örgütlenme büyük ölçekli tıbbî araştırmaları yapmayı mümkün ve sürekli kılmış; yeni tıbbî olgu ve olayların tespitine imkân sağlamıştır. Medreseler kurulduktan sonra tıp için bağımsız medreseler kurulup kurulmadığı açık olmamakla birlikte, nazarî ve amelî tıp eğitim ve öğretimi hastahânelerle sürdürülmüş; alanında uzman tabipler yetiştirilmiş; gerektiğinde tabip adayları sıkı meslekî imtihanlara tabi tutulmuştur. Tıp alanındaki tüm bu etkinlikler yalnızca erkekler tarafından değil, kadınlar tarafından da yürütülmüş; klasik dönemde kadınlar hemen tüm tıbbî etkinliklerde etkin olarak katkıda bulunmuştur. Son olarak, klasik dönemde bazı tabipler ve yazarlar, dizgeli olarak Dâru’l-İslâm’daki tıbbın tarihini ele alan çok önemli eserler kaleme almışlardır.

Bir Diriltme, Güncelleme ve Düzeltme Girişimi Olarak İslâm Temeddününde Taʻlîmî Bilimlerin Doğuşu

İslâm kendini nispet ettiği Tek Tanrılı vahiy dinleri geleneği içinde yeni bir hayat görüşü ve ictimâî, iktisâdî ve siyâsî bir güç olarak yükselmeye başladığında Akdeniz’deki muhtelif medeniyet ve kültür havzalarında, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu uygarlıkları ile Eskiçağ Ege ve Helenistik dönemlerde belirli bir seviyeye ulaşmış ve Yunanca kaleme alınmış Matematiği esas alan felsefede özgün üretim, MS V. yüzyılda; Mantığı esas alan felsefede ise MS VI. yüzyılda durmuştu. Özellikle MÖ III.-MS III. yüzyıllar arasında, Helenistik dönemde, İskender imparatorluğunun birleştirdiği Akdeniz kültür havzası içinde, İskenderiye’de matematiği esas alan felsefede ortaya çıkan büyük terkibî ve dizgeli eserler ile daha sonraki yüzyıllarda bu eserler üzerine kaleme alınmış yorumlar (şerhler) çok değişik malzemeler üzerinde yazılı olarak dağınık bir vaziyette muhtelif mahallî matematik ve mantık esaslı felsefe okulları ile sarayların ve dinî tapınakların “kütüphanelerinde” muhâfaza ediliyordu. Bu çerçevede günlük yaşamın gerektirdikleri yanında Matematik ya da Mantık esaslı felsefe okullarının içinde matematikçi öğretmen denilebilecek kişilerin temsil ettiği asgarî matematik bilgisi dışında yüksek matematik, zihinlerde taşınan ve eğitim ve öğretimin konusu olan bir özellik göstermiyordu.

İslâm, ictimâî, iktisâdî ve siyasî bir gerçekliğe dönüştükçe, yayıldığı coğrafyalardaki kültür havzalarındaki bu üç temel yapının ihtiyaçlarını karşılayan ve yüz yıllar boyunca uygulanan asgarî günlük bilgileri sırasıyla tevârüs, temellük ve temessül etti; korudu ve sürdürdü. Bu süreç, İslâm medeniyetinin ictimâî, iktisâdî ve siyasî yapısı geliştikçe hem nicelikçe hem de nitelikçe dönüştü ve hem Matematik hem de Mantık esaslı felsefe birikimini eşzamanlı olarak tercüme ile bu alanlara ait telif etkinliğini tetikledi. Bu nedenle ister Matematik ister Mantık esaslı olsun İslâm medeniyetindeki yüksek seviyeli ilmî etkinlik yalın bir biçimde tercüme hareketlerinin başlattığı bir hâdise değildir; tersine ictimâî, iktisâdî ve siyasî yapıların zorunlu kıldığı, tevârüs, temellük ve temessül süreci ile yeni hayat görüşünün ilmî taleplerinin dayattığı hem amelî hem de nazarî hakikat arayışının gerektirdiği paylaşılabilir istidlâlî bilgi ihtiyacının doğal bir sonucudur. Bu süreç artarak devam edecek ve zaman içinde çift yönlü bir şekil kazanacaktır: Bir yandan “İslâm’ın hizmetinde bilim”, diğer yandan da “bilimin hizmetinde İslâm” yaklaşımları ortaya çıkacak ve bu iki yaklaşım bir bütün olarak İslâm medeniyetindeki ilmî etkinliklerin temel özelliği hâlini alacaktır.

Bu çerçevede İslâm medeniyeti, yayıldığı büyük bir coğrafyada yarattığı Dâru’l-İslâm (Pax Islamica) içindeki farklı medeniyet ve kültür havzalarını bir araya getirdi; dolayısıyla bu kültür havzalarına ait tüm farklı ilmî gelenekleri tek bir masa üstünde topladı; bu havzaların ürettiği bilgiyi Yunancadan sonra hikmetin bin yıl taşıyıcısı olacak Arapça ile yeniden ifade etti; merkezî coğrafyası Akdeniz medeniyet havzasını, Helenistik dönemden daha büyük oranda genişletti, özellikle Çin’in bir kısmı ile Türkistân ile İran coğrafyalarını ve Mısır dışındaki Kuzey Afrika coğrafyasını ve Endelüs adıyla Iberia yarım adasını kalıcı bir biçimde Akdeniz medeniyet ve kültür havzasına bağladı. Bu süreçte kadîm matematik ve mantık esaslı felsefeler yazılı malzemelerden zihinlere taşındı; eğitim-öğretim sürecine dahil edilerek müfredata sokuldu. Özellikle kağıdın keşfedilmesiyle tüm kadîm miras kitaplaştırıldı; kitap ise eğitim-öğretim ile birlikte bilginin dolaşımını hızlandırdı; bu da paylaşımı artırdı. Süreç içinde hem Matematik hem de Mantık esaslı bilgi ictimâî, iktisâdî, siyâsî ve hatta dinî bir değere dönüştü; kendilerine has maddî kurumlar ile moral değerleri üretti.

Şimdiye değin özetlenen bağlamda Matematik esaslı felsefe söz konusu olduğunda İslâm medeniyetinde ilk başarılan, biraz önce de işaret edildiği üzere, tek bir masa etrafında bir araya getirilen, dolayısıyla ihyâ edilen, aynı alandaki farklı zamanlarda ve değişik mekânlarda üretilen bilginin kendi iç tutarlılıkları açısından mukâyese edilerek güncellenmesi ve tashih edilmesidir. Bu süreç yeni terkiplerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bu çerçevede ilk önemli dönüşüm, tarihsel olarak farklı zaman ve mekânlarda ortaya çıkan, ondalık sayı dizgesi, konum fikri ve sayıları temsil eden, dinî ve mistik içerikten uzak rakamlar/harfler ile sıfırın bir dizge etrafında bir araya getirilerek algoritmik hesabın yani bilinen niceliklere ilişkin düzenli hesap tekniğinin icât edilmesidir. Bu teknik üç hesap dizgesi için de geçerlidir: Mezopotamya medeniyetinden gelen ve Helenistik dönemde, özellikle Batlamyus’un Arapçada bilinen adıyla Macestî (Almagest) adlı eseriyle istikrar kazanan ve daha çok Trigonometriyi de içeren Astronomide kullanılan altmış tabanlı sayı dizgesi(el-hisâbû’s-sittînî);kökeni çok açık olmamakla birlikte hemen tüm kültürlerde görülen ve bir tür uluslararası ticaretin yürütüldüğü, insan bedeni dışında hâricî yazı malzemesine ihtiyaç duymayan zihin hesabı (el-hisâbu’z-zihnî) ya da el hesabı (hisâbu’l-yed) ile Harizmî’nin aslı günümüze gelmeyen Kitâbu’l-hisâbi’l-hindî adlı eserinde kurduğu hind hesabı (el-hisâbu’l-hindî).

İslâm medeniyetinde Matematikte ikinci büyük dönüşüm bilinen (maʻlûm) niceliklere ilişkin algoritmik hesap tekniğinin yanında bilinmeyen (mechûl) niceliğe ilişkin algoritmik hesap tekniğinin, yani Cebir biliminin de yeniden icat edilmesidir. “Yeniden” çünkü modern-çağdaş araştırmaların gösterdiği gibi özellikle Mezopotamya medeniyetinde çok gelişmiş bir Cebir söz konusuydu; ayrıca Helenistik dönemde Mezopotamya ile Mısır kültür havzalarındaki birikimi bir araya getiren ve belirsiz denklem çözümlemelerini ele alan Diophantus’un Arithmatika adlı eseri de belirli cebirimsi özellikleri haizdi; ayrıca köklerini İslâm medeniyetindeki gelişmelerde bulan,dil bilimleri ile fıkıh gibiyerel şartlar da mevcuttu. Tüm bu birikimi bir araya getiren Harizmî, Kitâbu’l-muhtasar fî’l-cebr ve’l-mukâbele adlı eserinde hem Cebir biliminin dayandığı bilinmeyen niceliği ve türlerini tanımladı hem de bu nicelikler ile nasıl düzenli hesap yapılacağını göstererek çok terimliler aritmetiği ile cebirsel denklemler ve çözümlerini gösterdi; ayrıca bu tekniğin günlük problemlere nasıl uygulanacağını da örneklerle açıkladı. Harizmî eserinde ilkece adedî bir yaklaşım takip etse de, hem hendese ile mantığın ilişkisini hem de cebrin hendesî kökenlerini ihsâs edercesine çözümlerinin illetlerini hendesî tersimlerle gösterir. 

İslâm medeniyetinde kadim gelenekten gelen Matematik esaslı felsefenin dayandığı iki nicelik türü, süreksiz nicelik, arithmos yani aded/sayı ile sürekli nicelik, megethos yani mikdâr/büyüklük iki ayrı bilim dalının da zeminde yer alıyordu: Arithmatika ile Geometrika. İlk bilim dalını Nikomakhos’un Aritmetiğe Giriş, ikincisini ise Eukleides’in Elemanlar adlı eserleri temsil ediyordu. Bu iki bilim dalı, Aristoteles’in Mantık biliminde koyduğu ve meta-basis denilen cinslerin bağımsızlığı dolayısıyla konuların farklılığı kuralına dayanan ölçütlere göre birbirinden tamamen bağımsızdı. İşte İslâm medeniyetinde Matematik bilimlerde üçüncü önemli dönüşüm, arithmos ile ifade edilen bilim ile megethos ile ifade edilen bilimin birbirine tercüme edilmesi; böylece adedî olan ile mikdârî olan arasındaki, köklerini Yunanî felsefede bulan, keskin ayrımın zamanla ortadan kalmış olmasıdır. Bu üçüncü dönüşümü, Diophantus’un Arithmatikası ile Eukleides’in Elemanlarının Harizmî cebir dili açısından, hatta Harizmî cebrinin de mikdârî dil açısından okunması tamamlamıştır. O kadar ki, adedî ve mikdârî saf nicelik türlerini ele alan sayılar nazariyelerinin dışında, uygulamalı matematik söz konusu olduğunda mikdârî olan ayrıca adedî açıdan temsil edilerek misâhî adıyla yeni bir nicelik türü dahi ortaya konmuştur. Bu yaklaşım, “adedî, cebrî, misâhî ve sittînî nicelik türleri ile algoritmik işlem yapmak” anlamına gelen hisâb kavramıyla adlandırılmış ve İslâm medeniyetinde XX. yüzyılın başlarına kadar yazımı devam eden standart hesap kitabı modeli ortaya çıkmıştır. Elbette bu farklı okuma biçimleri yalnızca bir ifade sorunu olarak kalmamışlar, Matematik bilimlerinin değişik alanlarında önemli teknik gelişmelerin ortaya çıkmasına da neden olmuşlardır. Söz konusu gelişmeler yalnızca teknik anlamda Matematiğin içeriğine etki etmemiş, aynı zamanda İbn Sînâ ve Ömer Hayyâm başta olmak üzere bazı bilginlerin kalkıştığı gibi, adedî, mikdârî, hatta cebrî nicelik anlayışını üst bir nicelik kavramı altında bir araya getirme arayışları ortaya çıkmıştır. Gerçel sayılar (real numbers) kümesinin tanımlanması yanında ondalık konumsal sayı dizgesi içinde, Öklîdisî’den başlayıp Samev’el ile devam eden ondalık kesirlerin keşfi de bu sürecin verdiği bir imkân olarak okunabilir.

Her türlü sınıflandırma itibârîdir, yani aklîdir; ancak tanımlanmış en temel bir özellik dikkate alınarak yapılması kaydıyla tarihsel süreçleri anlamamıza yardımcı olabilirler. Yukarıda çizilen temel çerçeve içinde İslâm medeniyetinde Matematik bilimlerin zaman olarak üç önemli dönüşümünden bahsedilebilir. Birincisi Bağdâd’da başlayan ve XIII. yüzyıla kadar tüm İslâm coğrafyasını belirleyen çeviri ve telifin, diriltmenin, güncellemenin, düzeltmenin, tekrarın ve yaratıcı üretimin vukû bulduğu dönem. Elbette bu dönem tek başına çizgisel gelişmelere sahne olmamış; İslâm coğrafyasının farklı zaman ve mekânlarında değişik alanlarda muhtelif gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bu dönemin bir parçası olmakla birlikte, aşağıda işaret edilecek kendine has özellikler gösteren Merv ve çevresi üzerinden devam eden ve matematik bilimlerde ikinci bir safhayı gösteren Merağa matematik-astronomi okulu ile onun devamı olan Tebriz, Kuzey Afrika, Kâhire, Şâm, Semerkand ve İstanbul kültür havzalarındaki gelişmeler, dönüşümler üçüncü dönem olarak görülebilecek modern matematik bilimlerin Osmanlı ve Mısır üzerinden İslâm dünyasına girişine kadar devam etmiştir. Bu yazı çerçevesinde, şimdilik, Merağa matematik-astronomi okuluna kadarki zaman diliminde matematik bilimlerin en temel özelliklerine bakılabilir.

Özellikle başta kağıt olmak üzere yazı malzemelerinin kıt olduğu ortamlarda, ayrıca başta tâcirler olmak üzere aynı dili konuşmayan insanlar arasında kullanılan zihin hesabı alanında, Harizmî’nin Kitâbu’l-cemʻ ve’t-tefrîk adlı kayıp çalışması yanında ilk eserlerden biri Ebü’l-Vefâ Buzcânî’nin Menâzilu’s-sebʻa olarak da bilinen Kitâbu fî-mâ yehtâcu ileyhi’l-kuttâb ve’l-ummâl min ilmi’l-hisâb adlı, katip ve muhasipler yanında diğer memurlar için kaleme aldığı eserdir. Ancak bu sahada XIII. yüzyıla kadar klasik olmuş ve zihin hesabının standart modelini oluşturmuş eser, Kerecî’nin el-Kâfî fî’l hisâb adlı çalışmasıdır ki, zihin hesabı yanında cebir ve misâhayı da içerir. Sittînî hesap ise büyük oranda rasat kayıtlarını ihtiva eden ve bir tür gökyüzü haritası denebilecek ziclerin girişlerinde ya da genel hisâb kitaplarının içinde ele alınmıştır. Bu alanda klasik dönemde bağımsız olarak yazılan ve dikkati çeken eser Ebü’l-Anbes Saymerî’nin Kitâb fî hisâbi’n-nucûm adlı çalışmasıdır. Hind hesabı alanında ise yalnızca Latincesi günümüze ulaşan Harizmî’nin yukarıda zikredilen eseri yanında, tarihî ve teknik açıdan önemli olan ve zamanımıza gelen ilk eser Ali b. İbrahim Öklidisî’nin 950’de Şam’da kaleme aldığı el-Fusûl fî’l-hisâbi’l-hindî’dir. Bu eserin diğer bir önemi, zihin ve sittînî hesabı da içermesi yanında, tarihte ondalık konumsal dizge içinde ondalık kesirler hakkındaki ilk bilgileri ihtivâ etmesidir. Hind hesabı alanında daha sonraki çalışmalara etki etmiş iki eser, Kuşyâr b. Lebbân Cîlî’nin Kitâb fî usûli’l-hisâbi’l-hindî ile Ali b. Ahmed Nesevî’nin el-Mukniʻ fî hisâbi’l-hindî ve alana nazarî bir çerçeve kazandıran Samev’el’in el-Kıvâmî fî hisâbi’l-hindî adlı çalışmalarıdır. Hind hesabı yanında kendi çağındaki farklı hesap tekniklerini de ele alan diğer önemli bir kitap ise Abdülkâhir Bağdâdî’nin et-Tekmîle fî’l-hisâb adlı eseridir. Bu dönemde hind hesabı alanında Endülüs-Mağrib İslâm dünyasında ise Ebû Bekir Hassâr’ın diğer çalışmaları yanında Kitâbu’l-beyân ve’t-tizkâr fi sanʻat aʻmeli’l-gubâr adlı eseri dikkat çeker.

Klasik dönemde lafzî, ikinci derece denklemlerle sınırlı ve yalnızca pozitif kökün kabul edildiği Harizmî cebri hızla ilim kamuoyundaki yerini aldı ve yeni bir hisâb yöntemi olarak matematikçilerin geliştirmeye çalıştıkları bir alan oldu. İbn Türk, katışık denklemleri daha ayrıntılı inceledi; Sâbit b. Kurre, Kavl fî tashîh mesâili’l-cebr bi’l-berâhini’l-hendesiyye adlı küçük çalışmasında Harizmî cebrini Eukleides’in hendesesiyle daha sıkı bir şekilde kurmaya çalıştı ve hem Elemanların hem de Muhtasarın birbirine çevrilebileceğini gösterdi; Ebû Kâmil, Kitâbu’l-cebr ve’l-mukâbele adlı eserinde cebri, uygulamalı yönlerini ayıklayarak daha sıkı bir biçimde mantık kurallarına bağladı ve gelişmiş Öklid hendesesinin kavramlarıyla ifade etmeye çalıştı; Kerecî ise Kitâbu’l-Fahrî fi sınâʻati’l-cebr adlı eserinde cebri aritmetikleştirdi ve hendesî temsillerden ayıklayarak tamamen müstakil bir hâle getirdi; günümüzde Pascal üçgeni denilen açılımı keşfetti; Mağrib kökenli olmakla birlikte Azerbaycan ve Diyarbakır’da yaşamış Samev’el ise kitapları üzerinden öğrencisi olduğu Kerecî’nin aritmetikleştirme projesini, el-Bâhir fî’l-cebr adlı eserinde tamamladı; ilk defa olarak cebirde Hint rakamlarını kullandı; aded ve mikdârları harflerle temsil etti; çok-terimliler hesabını geliştirdi; mevcut ispatları ayrıntılandırdı; yeni ispatlar verdi; matematik tarihinde en geniş seri incelemelerinden birini yaptı; ispatlarında matematiksel tümevarım yöntemini kullandı; İbn Sînâ’nın varlık sınıflandırmasını cebirsel denklemlere uyguladı; Kerecî üçgeninden istifade ederek irrasyonel sayıların ‘n.’ dereceden köklerini hesaplamaya çalıştı ve buradan ondalık kesirlerin yeni bir ifadesine ulaştı; Kısaca Samev’el, ikinci derece denklemlerin çözümlerinde Harizmî’den itibaren başlayan cebirsel süreci en son sınırlarına kadar taşıdı.

Hendese, kadîm dönemde hem ispatlı ve dizgeli düşüncenin en önemli örneği olması ve mantık esaslı felsefenin zemininde bulunması hem de mikdârın Meşşâî felsefenin temel ontolojik birimi olarak görülmesi, ayrıca başta astronomi olmak üzere haricî nesnelere uygulanan karışık bilimlerin (mix-sciences) pek çoğunun mikdâr üzerinden iş görmesi nedenleriyle en çok işlenen matematik bilim dallarının başında gelir. Ayrıca kadîm Hendese, felsefî bir tavır olarak, mikdârî nicelik temelinde, düzlem ve uzay hendesesi ile koni kesitleri yanında hendesî aritmetik, hendesî cebir ve hendesî irrasyonel sayılar nazariyesi gibi adedî tüm matematiğin konularını içeren bir özelliğe sahipti. Kindî’nin itikâdî ilkelere hendesî sağınlık verme teşebbüsü eşliğinde yürüttüğü hendese çalışmaları, Cevherî, Mâhânî, Neyrizî, Benû Musa, Ebü’l-Vefâ Buzcânî, Sabit b. Kurre, Siczî, İbn Sînâ gibi pek çok bilgin üzerinden İbn Heysem’e ulaşır. İbn Heysem, bu dönemin Birûnî ve Ömer Hayyâm ile birlikte hendesî/mikdârî felsefenin zirve isimlerindendir. Ancak onu çağdaşlarından ayıran yalnızca hendesî külliyâtı yeniden ele alıp son sınırlarına kadar taşıması, özgün tespitlere ulaşması değil, aynı zamanda “hareket” kavramını hendeseye taşıyıp, Arkhimedes’in çizgisinde en genel anlamıyla doğanın bilgisinde matematiği dizgeli bir biçimde istihdam etmeye kalkışması, doğa ve Evren hakkındaki hakikî bilginin doğa felsefesi ile matematiğin bir terkibi olduğunu ileri sürmesiyle ayrılır. Bu gelişmeler Merv’de, Gazzâlî’nin matematik bilimler için sağladığı güçlü meşrûiyet çerçevesinde takipçileri, Harakî ve okulu elinde iki önemli dönüşüm geçirir; birincisi Matematik bilimler medrese ders müfredâtına girer ve bunun için ders kitapları hazırlanır; ikincisi ise, daha sonra Merağa Matematik-Astronomi Okulu’nun kurucu isimi Nasîrüddin Tûsî’nin yeniden dirilteceği, Fahreddin Râzî’nin mantık esaslı felsefe için yaptığı tahkîk yönteminin bir benzeri olan hendesî felsefenin temel eserlerinin tahrîr projesi başlatılır ki, Çağminî ile diğer bazı bilginler tarafından yürütülen bu proje en önemli ürününü Tûsî’nin hem hocası hem de arkadaşı olan Esîrüddin Ebherî’nin Islâhu’l-Iklidisî çalışmasıyla taçlandırılır. Öte yandan matematik-doğa ilişkisi ile ilgili yaklaşımı da Harakî ve okulu tarafından benimsenir ve uygulanır, Fahreddin Râzî gibi düşünürlerce çok çeşitli açılardan değerlendirilir; özellikle Meşşâî felsefeye karşı eleştirel bir biçimde kullanılır. Bağdâd’taki çalışmaların bir tür devamı olan Endülüs ilim geleneğinde, bu dönemde hendese söz konusu olduğunda dikkati çeken ve daha sonra Merağa Matematik-Astronomi Okulu ile Osmanlı döneminde etkide bulunacak Mu’temen b. Hûd’un Kitâbu’l-istikmâl fî’l-hendese adlı çalışmasıdır.

Bu dönemde koni kesitleri üzerine ise, Apollonios’un Kitâbu’l-mahrûtât ile Menelaus’un Usûlu’l-hendese adlı eserleri ekseninde Sâbit b. Kurre, Benû Musa, Ebü’l-Hasan Nesevî, Kûhî, Siczî, İbn Heysem, Birûnî, Abdülmelik Şîrâzî gibi bilginler tarafından çalışılmalar yapılmıştır. Öklid’den itibaren hemen tüm muhendisûnun (geometriciler) üzerinde durduğu ve Öklid-dışı geometrilerin kaynağı olan “beşinci postulat” sorunu daha baştan İslâm medeniyetindeki hendesecilerin de dikkatini çekmiştir. Klasik dönemde Neyrîzî, Cevherî, Sabit b. Kurre, Hâzin, İbn Sînâ, Bîrûnî, İbn Heysem, Ömer Hayyâm, Esîrüddin Ebherî ve Nasîruddin Tûsî gibi pek çok bilgin konu üzerinde metinler kaleme almışlardır. Özellikle Ömer Hayyâm konu ile ilgili literatürde “Saccheri dörtgeni” adıyla bilinen çalışmalarını yapmış; daha sonraki bilginler onun bu düşüncelerinden istifade etmişlerdir.

Cebir ve hendesenin içerik olarak ulaştığı seviye ile birbirlerine tercüme edilebilirlikleri erken bir tarihten itibaren muhendisûnu ilk elde adedî/cebrî çözümü henüz bulunamayan ikinci dereceden yüksek denklemlerin hendesî çözümlerini tespit etmeye yöneltti. Özellikle düzlem ve uzay hendesesi yanında koni kesitlerindeki (kutûʻ el-mahrûtât) çalışmalar Buzcânî, Mahânî, Hâzin, İbn Irâk, Ebü’l-Cûd ve İbn Heysem gibi hendesecileri yüksek dereceli denklemleri koni kesitleri yardımıyla çözmeye teşvik etti. Bu konudaki kendinden önceki çalışmaları dikkate alarak on üç kısma ayırdığı üçüncü derece denklemleri koni kesitleri yardımıyla dizgeli bir biçimde ilk çözen kişi Ömer Hayyâm oldu. Hayyâm, Resâilu’l-cebriyye’sinde hem denklemleri yeni bir sınıflandırmaya tabi tuttu hem de analitik geometrinin temellerini attı. Kadîm matematiğin dayandığı mekân anlayışında köklerini bulan bir kabule bağlı olarak yalnızca pozitif kökleri dikkate alan Hayyâm, yaptığı işin ve sınırlarının farkındadır; bu nedenle “umulur ki, bizden sonrakiler bu denklemleri adedî olarak da çözerler” diyerek geleceğe ilişkin bir yönlendirme yapar. Onun bu yönlendirmesini dikkate alan, muhtemelen öğrencisinin öğrencisi Şerefüddin Tûsî, Kitâbu’l-muâdelât adlı eserinde üçüncü derece denklemleri kendi icadı olan cetvel yöntemi(tarîku’l-cedvel) ile adedî olarak çözdü; ancak tespit ettiği pozitif çözümleri koni kesitleriyle tersîm etti; çözümleri esnasında alt ve üst aralıkları dikkate aldı. Cebir alanında üçüncü derece denklemler için söz konusu dönemdeki, eseri zamanımıza ulaşmamakla birlikte, muhtemelen en son ciddi teşebbüs Esîrüddin Ebherî’nin Kitâbu’l-muâdelât adlı çalışması olmalıdır.

İslâm medeniyetinde, birinci dönemde, yukarıda fırça darbeleriyle tasvir edilen ana dallar konusundaki çalışmalar yanında hem adedî hem de mikdârî sayılar nazariyesi konusunda, Sâbit b. Kurre, Ebü’l-Vefâ Buzcânî, Kabîsî, Abdülkâhir Bağdâdî, İbn Heysem, İbn Fellûs ile Mağrib İslâm dünyasında Ebû Bekir Hassâr ve İbn Hûd dikkati en çok çeken isimlerdir. Bu alanda İbn Sînâ’nın adedî ve mikdârî nicelikleri daha üst bir cins altında toplama teşebbüsü yanında Ömer Hayyâm’ın Fî Şerh mâ uşkile min musâdereti’l-Uklides adlı eserindeki rasyonel ve irrasyonel sayı arasında mukâyese yapmayı mümkün kılabilecek daha üst bir ölçüt arama çalışması dikkate değerdir. Kombinatör analiz konusunda ise başta Halil b. Ahmed olmak üzere Arap dil bilimcileri ile Kindî, Kerecî ve Samev’el ve Endülüs’te İbn Hûd ile İbn Munʻim özel bir ilgiyi hak eder. Belirsiz denklem çözümlemelerinde ise Ebû Kâmil, Kerecî ve Samev’el başı çekerler.

Adedî ve mikdârî saf matematik yanında, Astronomi ve Mûsîkî gibi matematik bilimlerin haricî nesnelere ilişkin uygulamalarından ortaya çıkan ve kadîm sınıflandırmalarda karışık ilimler olarak adlandırılan iki temel disiplin yanında misâha (uygulamalı geometri), ilmu’l-hiyel (mekanik) ve ilmu’l-menâzır (optik) gibi diğer bilim dalları da özel bir önemi hâizdirler. Harizmî’nin Muhtasar’ında ilk örnekleri görülen,yüzeyler, cisimler ve diğer hendesî şekillerin alan ve hacim hesaplarını konu edinen misâha alanında, hisâb kitapları yanında, Ebû Kâmil, Ebü’l-Vefâ Buzcânî, Abdülkâhir Bağdâdî, İbn Heysem, İbn Fellûs gibi pek çok isim bağımsız muhtelif eserler kaleme almışlardır. Ancak bu alanda en dikkat çeken eser, Ebü’l-Vefâ Buzcânî’nin Kitâb fî-mâ yehtâcu ileyhi’s-sâniʻ min aʻmâli’l-hendese adlı çalışmasıdır; kendinden sonraki eserlere ilham veren bu çalışma XIII. yüzyılın ilk yarısının büyük ismi Kemâleddin b. Yunus tarafından Şerh edilmiştir. Mekanik alanında ise Benû Musa’nın Kitâbu’l-hiyel’i ile Cezerî’nin XIII. yüzyıl başında kaleme aldığı el-Câmiʻ beyne’l-ilmi ve’l-“ameli’n-nâfi” sınâʻati’l-hiyel adlı önemli çalışması ve İbn Halef Murâdî’nin Endelüs’te yazdığı Kitâbu’l-esrâr fî netâici’l-efkâr adlı eseri son derece önemlidir. Optik alanında fizikçilerin görme nazariyesini takip eden Meşşâîler ile matematikçilerin görme nazariyesini izleyen muhendisûnun yöntemlerini bir araya getirerek Optiktebüyük bir dönüşüm gerçekleştiren İbn Heysem’in Kitâbu’l-menâzir’i bu açıdan son derece çığır açıcı bir eserdir. Bu alandaki düşünceler ayrıca, Fahreddin Râzî’nin çalışmalarında görüldüğü üzere, felsefî-kelâmî mülahazalarda da dikkate alınmıştır.

Kadîm kültürde Mezopotamya medeniyetinden, özellikle Babillilerden beri tek matematiksel doğa bilimi olan astronomi bu özelliğiyle matematik disiplinler için ciddi bir uygulama alanı yaratmıştır. Kinematik geometrik modellemelerin yanında, sittînî hesap ile hem düzlemsel hem küresel trigonometri tüm gelişimini astronomi bilimine borçludur. Buna bağlı olarak astronomi âletleri de, tatbikî ve teorik kullanımları yanında bu sahadaki nazarî mülahazaların pratik gösterimi açısından da önemli bir yere sahiptir. Yeni rasad faaliyetleri neticesinde tespit edilen yeni parametreler, bu parametreler açısından gözden geçirilen kinematik-geometrik modeller ve yapılan hesaplar, keşfedilen trigonometrik fonksiyonlar, özellikle artık bir kişinin eserinin adı olmaktan çok bizatihi disiplinin özel bir adı halini alan Macestî üzerine yazılan şerhlerde, İslâm tarihi boyunca hazırlanan beş yüze yakın zîcte ve astronomi âletleri ile ilgili eserlerde ya da Fergânî’nin Kitâb fî cevâmiʻ ilmi’n-nucûm veya Bîrûnî’nin el-Kânûni’l-Mesʻûdî gibi İslâm medeniyetinde telif edilen pek çok astronomi eserinde müşâhede edilmektedir. Bağdâd ve civarı ile İran ve Türkistân coğrafyasında bulunan Harizmî, Habeş Hâsib, Bettânî, Fergânî, Mervezî, Neyrizî, Sabit b. Kurre, Ebü’l-Vefâ Buzcânî, Mâhânî, Siczî, Kûhî, Hâzin, İbn Sina, Ömer Hayyâm, Abdurrahman Sûfî, Harakî, Mısır-Kâhire’de İbn Yunus, İbn Heysem; Afganistan ve Hindistan’da İbn Irâk, Birûnî; Endülüs ve Mağrib’te Zerkâlî, Câbir b. Eflâh, Bitrûcî gibi yüzlerce ismin katkıda bulunduğu bu süreçte, kadîm miras, yeni gözlemler, tespit edilen yeni değerler, başta trigonometrik fonksiyonlar olmak üzere icât edilen yeni hesap teknikleri, nazarî astronomide genelleştirme ve küresel ölçekte çalışan astronomik âletler yapma yanında, yukarıda işaret edinilen fiziksel astronomi ile matematiksel astronomi anlayışları arasındaki doğurucu tartışmaların neticesinde sorgulanmaya ve eleştirilmeye başlanmış, yeni nazarî bir astronomi arayışına girişilmiştir. İbn Heysem’in eş-Şukûk alâ Batlamyûs adlı eserinde formüle edilen bu arayış kendinden sonra, önce Merv’de Harakî ve takipçileri tarafından temel yaklaşım olarak benimsenecek, akabinde de Merağa, Tebriz, Semerkand ve İstanbul matematik-astronomi okullarında bir araştırma programına dönüştürülecektir.

[1] Namaz vakitleri, kıble tayini, mîrâs taksimi gibi konularda ihtiyaç duyulan asgarî matematik bilgileri sağlaması bakımından “bilim”, İslâm’a hizmet eder.

[2] Bilgiye ve bilginlere ayrıcalıklı bir yer vermesi, İslâm devletinin siyâsî ve mâlî açıdan ilmî etkinlikleri desteklemesi; en nihâyet tüm Evren’i, Tanrı’ya “alem” (işaret)  olarak kabul edip bir tür kitap gibi görmesi ve bilim yoluyla tefsir edilmesini istemesi bakımından İslâm, “bilim”e hizmet eder.