Vefat Eden Anne İçin Yapılanlar (20 Rebiülahir HicrÎ 5)

Hz. Amre Bint-i Mesûd (radıyallahu anhâ) vefat etti. Bu sırada oğlu, Hazreç kabilesinin lideri ve Ensar’ın ileri gelenlerinden Hz. Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh), Allah Resûlü ile birlikte Dûmetu’l-Cendel seferindeydi. Hz. Sa’d, yaklaşık bir ay sonra bugün 20 Rebiülahir Hicrî 5’te Medine’ye döndü ve annesinin vefatını haber. Kabrine koşup mağfireti için dua etti. Cenazesine iştirak edememek onu çok üzmüştü.

Peygamber Efendimiz’in yanına geldi ve:

“Yâ Resûlallah! Yanında bulunmadığım sırada annem vefat etti. Onun adına bir sadaka versem kendisine faydası dokunur mu?” diye sordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Evet!” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Sa’d:

“Ya Resûlallah! Siz de şahit olun. Meyve bahçemi annem adına tasadduk ediyorum.” dedi.1 Ardından tekrar Efendimiz’e döndü ve:

“Annem adına bir köle azat etsem sevabı ona ulaşır mı?” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Evet!” buyurdu.2

Annesi için daha fazlasını yapmak istiyordu ve:

“Hangi sadaka daha hayırlı ve değerlidir?” diye sordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Su dağıtmandır!” buyurdu.3 Bunun üzerine Sa’d, Medine’de bir su kuyusu açtırdı. Ve o kuyu uzun süre insanlara hizmet etti.4

1.Buhârî, Vesâyâ 15
2.İmam Malik, Muvatta, Itk 13
3.Bkz. Nesai, Vesaya 9
4.Bkz. Ebû Davut, Zekat 41; İbn-i Hanbel, Müsned, 5/284; 6/7

Müreysi’ye Hareket (2 Şaban Pazartesi Hicrî 5)

Mekkelilerin ve Hayberlilerin, Müslümanlar aleyhine bölgede oluşturduğu olumsuz hava, yürüttükleri kara propaganda ve nefret söylemi meyvelerini vermeye devam ediyordu. Kendisinde az güç bulan Medine’yi gözüne kestiriyor ve saldırmak için kolları sıvamaya başlıyordu. Onlardan biri de Benî Mustalık kabilesinin lideri Hâris İbn-i Ebî Dırâr’dı.

O artık Medine’ye saldırı sırasının kendisine geldiğini düşünmüş ve daha önce başkalarının teşebbüs ettiği ama bir türlü başaramadığı Müslümanların dünyadaki varlığına son verme misyonunu (!) yerine getirmek için harekete geçmişti. O güne kadar kendisine ve kabilesine karşı herhangi bir kötülüğünü görmediği Müslümanlara karşı kin ve nefretle doluydu.

Öyle ki iki yıl önce Mekkelilere büyük destek vermiş ve gönderdiği askeri birlik Uhud’da müşriklerle birlikte Müslümanlara karşı kılıç sallamıştı. Bununla yetinmiyor; Mekke Medine arasındaki yolları kontrol edip Müslümanların buralardan geçişini zorlaştırmaya çalışıyordu. Şimdi kavmi arasında dolaşıyor; sözünü dinleyecek Arapları, Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) karşı çarpışmaya davet ediyordu. Onlardan aldığı müspet karşılık savaş arzusunu daha da bir perçinlemiş ve cesaretlendirmişti. At ve silah temin etmiş; saldırı için gerekli olan her şeyi birlikte hazırlamışlardı.

İnsanların gönüllerine girmekten ve onlara rızaya giden hidayet yollarını talim etmekten başka bir derdi ve davası olmayan Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm), Hâris İbn-i Ebî Dırâr’ın Müslümanları yok etmek için saldırı hazırlığı yaptığını haber alması, çok uzun sürmedi. Ama O (aleyhissalâtu vesselâm), aldığı duyumlara göre hüküm verip hemen harekete geçmez; mutlaka haberin doğrulunu tetkik ve tespit eder sonra karar verir ve yapılması gerekli olanı ivedilikle yapardı.

Hazreti Büreyde İbn-i Husayb el-Eslemî’yi (radıyallahu anh) yanına çağırdı ve saldırı hazırlığı haberinin doğru olup olmadığını incelemek için Benî Mustalıkların yurduna gönderdi. Kendisine verilen vazifeyi vakit kaybetmeksizin yerine getirmek için yola düşen Hazreti Büreyde, Benî Mustalıkların diyarına varınca yanlarına yaklaştı. Tanımadıkları birisini aralarında gören Mustalık oğulları:

– Kimsin?” diye sordular. Kimliğini gizleyen Hazreti Büreyde:

– Ben sizlerden bir kişiyim! Şu peygamber olduğunu beyan eden şahsın işini bitirmek için toplandığınızı haber aldım. İstedim ki, ben de kavmim ve bana boyun eğenlerle birlikte hareket edeyim!” diye cevap verdi.

Hâris İbn-i Ebî Dırar’ın keyfine diyecek yoktu. Yapacağı katliam için bir destek daha bulmuştu:

– Biz de bunun için niyetlendik! Haydi, acele et gel yanımıza!”

Onların toplanma maksadına muttali olan Hazreti Büreyde (radıyallahu anh):

– Şimdi bineğime atlar ve kavmimden büyük bir cemaatle yanınıza gelirim!” dedi. Hızlıca oradan ayrılıp Medine’ye geldi ve hazırlık haberlerinin doğruluğunu iletti.

Durumu ve atılması gereken adımı bazı sahabîlerle istişare eden Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) hemen askerî bir birlik hazırladı. Yedi yüz kişilik birliğin içine menfaat elde etmek olmadı fitne çıkartmak düşüncesiyle münafık Abdulllah İbn-i Übeyy ve adamları da dâhil olmuştu.

2 Şaban Pazartesi Hicrî 5. yılda Peygamber Efendimiz, Müslümanların varlığını tehdit eden bir tehlikeyi daha savmak için Medine’den Benî Mustalıkların toplandığı Müreysi’ye doğru harekete geçti.1

  1. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/341-344; Beyhakî, Delâil 4/45; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/63

“En Sevimli Amel: Vaktin Evvelinde Kılınan Namaz” (3 Şaban Salı Hicrî 5)

Mustalıkoğullarının Medine’ye saldırı hazırlıklarını haber alan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) dün Medine’den hareket etmiş ve Halâık’ta konaklamıştı. Bu sırada yanına bir şahıs geldi ve selam verdi. Allah Resûlü, kendisine “Ev halkın nerede?” diye sordu. O, “Ravhâ’dadır!” cevabını verince “Ne istiyorsun, maksadın nedir?” diye sordu. Adam, “Sana iman etmek için geldim. Şehadet ederim ki Senin getirdiğin din, haktır. Senin yanında sana düşmanlık yapanlarla çarpışacağım!” dedi. Adamın hidayete ermesiyle memnun ve mesrur olan Allah Resûlü, “Seni İslam’a hidayet eden Allah’a hamd olsun!” buyurdu.

Bunun üzerine o, “Ey Allah’ın Resûlü! Amellerin, Allah’a en sevimli olanı hangisidir?” diye sordu. Allah Resûlü, “İlk vaktinde kılınan namazdır!” buyurdu. Abdulkays kabilesine mensup bu sahabî, ömrünün sonuna dek namazları vaktin sonuna ertelemeden hep ilk vaktinde kılmıştır.1

  1. Vâkıdî, Megâzî 1/343, 344

Müreysi’den Medine’ye Dönüş (1 Ramazan 5 Hicrî)

Mustalık oğulları başta olmakla Müreysi kuyusu civarında yaşayan kabilelerin, Medine’ye saldırmak için toplandıklarını ve hazırlık yaptıklarını haber alan Allah Resûlü, onları dağıtmak, tehlikeyi büyümeden savmak ve Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini savunmak için 2 Şaban’da Medine’den hareket etmişti.

28 gündür Medine’den ayrı düşen Allah Resûlü, bu süreçte Mustalık oğullarını mağlup etmiş, Hz. Cüveyriye validemizle evlenmiş ve Abdullah İbn-i Übeyy’in çıkartmaya çalıştığı fitnelerle uğraşmıştı. Hicretin beşinci yılının Ramazan hilaliyle birlikte bugün Medine’ye ulaşan Allah Resûlü, dördüncü Ramazan’ına, dün Abdullah İbn-i Übeyy’in ehline attığı büyük iftiranın/ifkin ızdırapları içerisinde girmiş ve ay boyunca da bu büyük iftira ile mücadele etmişti.

Münafıklar, Müreysi’de elde edilen zaferin, yıllardır büyük problemlerle mücadele eden Müslümanların sevincini baltalama ve Ramazan’ın manevi havasını duyup yaşamalarını engelleme adına yine yapacaklarını yapmıştı…

Nûr Sûresi’nin Nuzûlü Ve İfk Hadisesinin Sonu (26 Ramazan 5 Hicrî)

Mustalıkoğulları gazvesinden dönülüyordu. Bir ihtiyacını gidermek için konaklama yerinden ayrılan Hazreti Âişe validemizin hevdecin içinde olmadığı fark edilememişti. Ordu ayrıldıktan sonra ortalığı kontrol etmekle görevli Safvan İbn-i Muattal ise son kontrolleri yapmış ve konaklama mahallinde unutulan annesini alıp kervana yetiştirmişti. Orduya ulaştıklarında ise münafıklar olayı büyütüp-çarpıtmış ve Medine’de bir iftira kampanyasına dönüştürmüşlerdi. İffet abidesi annemiz üzerinden Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tertemiz yuvasına karşı itibar suikastine girişmişlerdi.

Gazveden dönüldüğünde zaten Ramazan ayı girmişti. Yolculuğun yorgunluğu, hava değişikliği vs. ile Hazreti Aişe validemiz yatağa düşmüştü. Olup bitenlerden habersiz bir taraftan hastalıklarıyla mücadele ederken diğer taraftan Ramazan ayını değerlendirmeye çalışıyordu. Allah Resûlü ise hadisenin akışına müdahale edilmesi gerekli olan en isabetli zamanı gözetliyordu. Bu şekilde hadisenin üzerinden yirmi günden fazla geçmişti ki Efendimiz, bir hutbe irad buyurdu: “Ey insanlar! Bazı kimselere ne oluyor ki ailem üzerinden bana eziyet ediyorlar. Ehlimin aleyhinde gerçek dışı uygunsuz sözler sarf ediyorlar. Kaldı ki ben onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Hakkında dedikodu yapılan adama gelince onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O, asla ben olmadan evlerimden birine de girmiş değildir.” Meseleyi her iki tarafı çok iyi tanıyan insanlara sorduğunda da aldığı kanaat aynı olmuştu: Bu apak iffete atılmış apaçık bir iftiradır!

İftirayı haber alan Hazreti Âişe annemiz de çok yıpranmıştı. Ağlamaktan gözyaşı pınarları kurumuştu. Ramazan ayının yirmi altıncı günüydü ki olup bitenleri konuşmak için Efendimiz, Annemizin yanına geldi Herkes söyleyeceğini söylemişti. Artık sözün tükendiği noktaya gelmişlerdi. Sadece dua dua yalvarıyorlardı. Dualar, külliyet kazanmıştı. Ne kadar bekleyeceklerini bilmeseler de “ferec” beklemenin de faziletli bir ibadet olduğunu iyi biliyorlardı. Ancak Allah Resûlü oturduğu yerden daha kalkmamıştı ki kendisine vahiy inmeye başladı.

Vahyin inişi tamamlandığında ise Efendimiz’in yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti. Hemen Validemize dönerek, “Müjdeler olsun ey Âişe! Allah’a hamdet. Senin tertemiz olduğunu bana vahiyle bildirdi” buyurdu. Artık yüzler gülüyordu. Ebu Bekr ailesindeki derin acılar büyük bir sevince dönüşmüştü. Bir aydır üzüntüden kan ağlayan aile şimdi sevinçten gözyaşları döküyordu. Kızlarının iffetini herhangi bir kimse değil Allah tasdik etmişti: “O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda şer sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nisbetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.”1

  1. Nur Sûresi, 24/11

Hendek İstişaresi Ve Kazılacak Yerlerin Tespiti (23 Şevval 5 Hicrî)

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hayber’den Mekke’ye giden Yahudi cemaatinin, kabile kabile dolaşarak herkesi kendi aleyhine nasıl kışkırttırttığını yakından takip ediyordu. Mekke’deki her hareket O’nun istihbarat ağına düşüyor ve O da, atacağı adımları bu bilgilere bina ediyordu. Daha Ebû Süfyân Mekke’den çıkmadan dört gün önce yola onun çıkacağının haberini almış ve konuyu ashâbıyla istişareye açmıştı. Her ne kadar savaşmayı istemese de, Kureyş toplanmış yine savaşmak için geliyordu; bu musibeti de hafif atlatmanın bir yolu bulunmalıydı.

Nasıl bir strateji ortaya konulması gerektiğini sordu ashâbına teker teker. Medine’de kalıp düşmanı sokaklar arasında dağıtarak zayıf düşürmenin mi, yoksa Medine dışına çıkıp göğüs göğüse çarpışarak geri püskürtmenin mi daha uygun olacağını soruyordu onlara. Zihinlerde Uhud öncesi yapılan istişare hâlâ canlılığını muhafaza ettiği için meseleye ihtiyatla yaklaşıyorlardı.

Herkes, eteğindekini döktü ortaya; konuşulanların hepsi de risk içeriyordu. Nihâyet Selmân-ı Fârisî’nin sesi duyuldu mecliste:

– Yâ Resûlallah, dedi. Fars topraklarında biz, atlılar tarafından baskın endişesi yaşadığımızda etrafımıza hendek kazar ve öylece korunurduk!

Allah Resûlü’nün beklediği bir teklifti bu; ashâb da bu tekliften hoşlanmıştı ve bir müddet üzerinde konuşulduktan sonra bu teklif kabul edildi.

Karar verilmişti ama meselenin ciddiyeti iyi anlaşılmazsa istenilen netice alınamazdı. Bunun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sabırla işe koyulup takva ile şahlanıldığında nusret ve inâyetin kendileriyle birlikte olacağının müjdesini verdi onlara. Şimdi sıra, Medine’yi koruyacak hendeği kazmaya gelmişti. Şakası yoktu; Mekke, çevresindeki bütün kabilelerle birlikte Medine’yi hedef almış geliyordu.

Ashâbıyla birlikte Sel’ dağının bulunduğu yere geldi ve otağını kuracağı yeri tespit etti. Ardından da hendeğin yeri tespit edildi; Medine’nin etrafı dağlarla çevrili olduğu için düşman, ancak kuzey taraftan gelebilirdi ve hendek de buraya kazılacaktı. Önce, Şeyheyn kalelerinden Mezâd’a kadar olan bölgeye bir hat çizildi. Sel’ dağı arkaya alınıyordu. Daha sonra Mezâd’dan başlayarak Zübâb ve Râtic’e kadar olan mekân, ashâb arasında paylaştırıldı; ashâbını onar kişilik gruplara ayırmış ve kazılacak alan olarak herkese kırk zira’ mesafe düşmüştü. Küçük gruplar da kendi arasında organizeli çalışacaktı; çünkü Muhâcirlere, Râtic ile Zübâb arası; Ensâr da Zübâb ile Ebû Ubeyde dağının arası paylaştırılmıştı.

Efendimiz’in (Sas) Hendek Kazımına Yardımcı Olması (24 Şevval 5 Hicrî)

Dün, Ahzab ordusunun harekete geçtiği haberi gelmiş, yapılan istişarede şehri ve sakinlerini savunma adına muhtemel saldırı noktalarına hendek kazılmasına karar verilmiş ve hendeğin kazılacağı yerler, bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından tespit edilmişti. Bugün, hummalı ve hızlı bir şekilde yaklaşık üç bin sahabî, gruplar halinde toplamda altı gün sürecek kazma işine başlamıştı.

Hendek kazılırken Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabıyla beraber çalışıyor; hem kazıyor hem de çıkan toprağı da taşıyordu. Hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için: “Allah’ım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyordu.

Sahabe de O’nun bu sözleriyle coşuyor: “Allah’ım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.1

[1] Buharî, Meğâzî 29 (4098 – 4106), Rikâk 1 (6414), Ahkâm 43 (7199); Müslim, Cihâd 44 (125 – 129/1803 – 1805); Tirmizi, Menâkıb 130 (3856, 3857); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 37/472 (22815)

“Selmân, Ehl-i Beyttendir!” (25 Şevval 5 Hicrî)

Medine’nin müdafaası için hendek kazılırken Ensâr ile Muhâcirîn, tek başına adeta on kişilik iş çıkartan hatta bundan dolayı kendisine nazar da değen Selmân-ı Fârisî konusunda anlaşamamıştı; her iki grup da:

– Selmân bizdendir, deyip onun kendilerinden olması gerektiğini savunuyor ve kazma işinde de kendilerine yardımcı olmasını talep ediyordu. Çünkü o, güçlü bir yapıya sahipti. Durumun farkına varan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Selmân, Ehl-i Beyttendir, buyuracak ve böylelikle meseleyi tatlıya bağlayacaktı.

Sert Kaya Ve İstikbale Açılan Pencereler (26 Şevval 5 Hicrî)

Her geçen gün zorlaşan şartlara rağmen hendek kazım işi devam ediyor; derine indikçe büyük kayalarla karşılaşılıyor ve bunları kırmak büyük maharet gerektiriyordu. Hz. Selmân ile Hz. Ömer’in karşısına da böyle bir kaya çıkmıştı; var güçleriyle vurmalarına rağmen ellerindeki malzeme parçalanmıştı ama kayalar olduğu gibi yerinde duruyordu! Üstesinden gelemeyeceklerini anlayınca durumdan Allah Resûlü’nü haberdar ettiler. Bu sırada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Türk yapımı bir çadırda dinlenmekteydi:

– Hemen geliyorum, dedi ve kayanın olduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Biraz dikkatle O’na bakanlar, açlığını hissettirmemesi için karnına taş bağladığını görebiliyorlardı; çünkü üç gündür ağızlarından bir lokma geçmemişti. Geldi kayanın yanına ve önce bir kap su istedi; eline aldığı kabın içine hafifçe tükürdü ve ardından da ellerini açıp dua etmeye başladı. Duasını bitirir bitirmez de, elindeki kabı kayanın üzerine boşaltmaya başladı; sanki o sert kaya, yumuşak bir toprağa dönüşüyordu! Sonra da Hz. Selmân’dan balyozu aldı ve:

– Bismillah, diyerek vurmaya başladı. Daha ilk vuruşta kayanın üçte biri kopmuş, koparken de darbenin indiği yerden büyük bir kıvılcım çıkmıştı. Ancak bu kıvılcım, sıradan bir kıvılcım değildi; sanki Yemen tarafından büyük bir ateş çıkmış ve gecenin karanlığında etrafını aydınlatan güçlü bir lamba gibi Medine’nin bütününü aydınlatıyordu. Herkes pürdikkat gelişmeleri seyre durmuştu. Bunun üzerine önce, ‘Allahu Ekber’ diyerek tekbir getiren Allah Resûlü, ardından şunları söyledi:

– Bana Yemen tarafının anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden Ben, köpek dişleri gibi sıralanmış San’ân’ın kapılarını görmekteyim.

Ardından elindeki balyozu ikinci kez kayanın üzerine indirdi; yine üçte biri kopmuş ve balyozun indiği yerden büyük bir ışık çıkmıştı. Bu seferki aydınlık Rum diyarından geliyordu; Medine’yi aydınlatan büyük bir ışıktı. Bunun üzerine bir tekbir daha getiren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Şam taraflarının anahtarları Bana verildi; vallahi şu anda Ben, bulunduğum şu yerden Şam’ın kızıl saraylarını görmekteyim, buyurdu.

Ashâb-ı kirâm hazretlerinin merakı bir kat daha artmıştı; sanki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kapılarına kadar dayanan Ahzâb ordusunu bir kenara koymuş ve gelecekten araladığı perdeler arasından kendilerine, yarın olacaklarla ilgili yeni haberler veriyordu. Belli ki bu haberlerin arkası gelecekti.

Sonra Allah Resûlü, elindeki balyozla kayanın kalan parçasına bir darbe daha indirdi; bu sefer kaya bütünüyle parçalanmış ve tuz gibi olmuştu. Balyozun indiği yerden yine kıvılcım çıkmış ve bu darbenin etkisiyle Fars taraflarında kendini gösteren büyük bir aydınlık belirivermişti; gecenin zifiri karanlığında Medine’yi aydınlatan büyük bir lamba gibiydi. Bunun üzerine Efendiler Efendisi:

– Bana, Fars diyarının anahtarları da verildi, buyurdu. Vallahi de şu anda Ben, bulunduğum şu yerden Hîre’nin saraylarıyla Kisrâ’nın şehirlerini köpek dişleri gibi sıralanmış olarak görmekteyim! Bana Cibril haber veriyor ki ümmetim, buralara hâkim olacaktır; öyleyse sizler, yarınki zaferin müjdesiyle bugünden sevinin!

Resûlullah’ın verdiği müjdeler, kazım işinin bütün yorgunluğunu unutturmuştu. Hep birden:

– Elhamdülillah, diyorlardı. Allah’a hamd olsun ki bunlar, gerçekleşeceğinde şüphe olmayan doğru vaatlerdir; Resûlullah bize, bu kadar baskı altında bulunduktan sonra nusret vadediyor!

Bu sırada Allah Resûlü, Fars diyarından gelip Medine’ye yerleşen Hz. Selmân’a dönmüş, Kisrâ’nın saraylarını anlatıp özelliklerini vasfederek tarif ediyordu. Şaşılacak şeydi; Hz. Selmân hayretler içinde kalmıştı. Nasıl oluyor da Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hiç görmediği hâlde bunları söyleyebiliyor ve söyledikleri de sadece gerçeği ifade edebiliyordu! Dudaklarından şunlar döküldü:

– Evet! Doğru söylüyorsunuz; onların sıfatları aynen ifade ettiğiniz gibi yâ Resûlallah! Ben şehadet ederim ki Sen, Allah’ın Resûlü’sün!

Resûl-ü Kibriyâ Hazretlerinin bir müjdesi daha vardı ve Hz. Selmân’a dönerek şunları söylemeye başladı:

– Bunlar, Benden sonra Allah’ın nasip edeceği fetihlerdir, ey Selmân! Şam, mutlaka fethedilecektir; Hirakl da, krallığının en uç noktasına kadar kaçacaktır! Sizler Şam’a hâkim olurken karşınıza çıkan bir başka güç olmayacak! Ve doğu da fethedilecek; Kisrâ öldürülecek ve bundan sonra artık yeni bir Kisrâ da olmayacak!1

Her birisi, başlı başına bir ufuktu bunların ve o günden bu sonuçları görmenin imkânı yoktu. Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hendek’in başında durup ufkunu istikbale yöneltmiş, kışın ortasında bahar muştuları veriyordu. Ufukta böyle bir fütûhat varken üç beş kin tüccarının, bir araya gelip de yaptığı kulislerle toplanan çapulcu birliklerin ne önemi olabilirdi ki!

Bu ifadeler, üzerlerine on bin kişilik bir güçle gelenleri gözünde büyütenler için ayrı bir moral kaynağı olmuştu. Şimdi ayaklar daha bir sağlam yere basıyor, sineler daha bir gür inip kalkıyordu.

Herkesin yaklaşımı aynı değildi; münafıklar yine iş başına geçmiş, Efendimiz’in verdiği müjdeleri dillerine dolamaya çoktan başlamışlardı. Şöyle diyorlardı:

– Muhammed, Yesrib’de durmuş, Hîre saraylarıyla Kisrâ şehirlerinin sizin için fethedildiğini gördüğünü söylüyor; hâlbuki şu anda sizler, açıktan düşmanın karşısına çıkamadığınız için hendek kazıyor ve kendinizi gizlemek zorunda kalıyorsunuz!

Çok geçmeden Cibril-i Emin yine gelecek ve onların bu ifadelerini deşifre edecekti.2

  1. O gün bunları Allah Resûlü’nden dinleyen Selmân-ı Fârisî, Efendimiz’in o gün müjdesini verdiği bu hususların hepsini daha sonra bizzat gördüğünü anlatacaktır. Bir kısmı Hz. Ömer, diğer bir kısmı da Hz. Osman zamanında fethedilmişti. Bu hadislerden hareketle Ebû Hureyre de, kıyamete kadar fethedilecek olan yerlerin tamamının, daha o günden Allah Resûlü’ne bildirildiğini söylemektedir. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 4/176; İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, 3/419
  2. Bkz. Ahzâb, 33/12