- Menfi ibadetler
- Besmelesiz kesilen hayvanın eti yenir mi?
- Kimin kestiği yenir?
- Müslümanların Kestiği Hayvanlar
- Ehl-i Kitabın Kestiği Hayvanlar
- Kâfir ve Müşriklerin Kestiği Hayvanlar
- Sonuç
- İslâmî açıdan mortgage
- Faiz niçin haram kılınmıştır?
- Banka faizlerinin hükmü nedir? (İslâmî Açıdan Mortgage-2)
- Mortgage faizli bir işlem midir, yoksa bir çeşit alışveriş mi?
- Darulharpte yaşamak mortgage sistemini caiz kılar mı?
- Zaruret mortgage’ı caiz kılar mı?
- Mortgage’a dair son sözler
- İfrat ve tefritler ağında helal gıda
- Sabit bir kâr garantisiyle ortaklık yapılabilir mi?
Menfi ibadetler
İbadet kısaca Allah’a boyun eğme, itaat etme, teslim olma, kullukta bulunma demektir. İbadet dediğimizde öncelikli olarak namaz kılma, zekât verme, oruç tutma, dua etme, itikafa girme, kurban kesme, Kur’ân okuma gibi Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanmak için yaptığımız salih ameller anlaşılır. Fakat ibadet, yapılan amellerin yanında, Allah için kaçınılan davranışları da içine alır. Bediüzzaman bunlara “menfi ibadetler” der ve bunların insana nasıl sevap kazandıracağını şöyle izah eder:
“Hem takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vaciptir (farz manasında). Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva böyle zamanlarda, binler günahların hücumlarında bir tek içtinap, az bir amelle yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takva namıyla ve günahtan kaçınma kastıyla menfi ibadetten gelen ehemmiyetli amal-i salihadır. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve kaçınma niyetiyle yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.” (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası)
İbadetin temelinde insanın Allah’a duyduğu derin saygı ve sevgi, korku ve haşyet vardır. İnsan Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu elde etmek için O’nun emirlerini yerine getirdiği gibi, O’nun gazap ve azabından korunmak için de yasaklarını terk eder. Kısacası, emir ve yasaklarında ilâhî iradeye itaat eder, boyun eğer. Hem emirlerine riayet ederek hem de yasaklarından kaçınarak sevap kazanmaya, O’na yaklaşmaya, O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Zira kulluk imtihanını başarıyla geçmek, ebedî nimetlere mazhar olmak buna bağlıdır.
Salih amel yapmanın ve yasaklardan kaçınmanın yanı sıra hastalık, musibet, zorluk ve sıkıntılar karşısında insanın dişini sıkıp sabretmesi de aynı şekilde menfi ibadet cümlesindendir. Bediüzzaman Hazretleri bu durumu da şöyle izah eder: “İbadet iki kısımdır. Biri müspet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete mazhar olur.” (Bediüzzaman, Lem’alar, 25. Lem’a)
İbadet denildiğinde ilk olarak namaz, oruç, zekât, dua gibi ameller akla gelir. Sadece bunlar vasıtasıyla sevap kazanılacağı zannedilir. Kulluk borcunu yerine getirmek sadece bunlara münhasır görülür. Oysaki yukarıdaki izahlardan da anlaşılacağı üzere ibadetin anlamı çok daha geniştir. İnsanı Allah’a yaklaştıracak vesileler çok daha fazladır. İnsanın karşı karşıya kaldığı bir günahı Allah için terk etmesi, maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında şikayet etmemesi de menfi cihetten yapılan birer ibadettir.
Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurur: “Kulum kötü bir amel yapmak isterse, onu yapmadıkça yazmayın! Yapınca, onu aleyhine bir günah olarak yazın! Eğer benim için terk ederse bunu onun lehine bir sevap yazın.” Görüldüğü üzere haramların terk edilmesi sadece insanı günah işlemekten korumuyor, aynı zamanda ona ibadet sevabı kazandırıyor. Zira haramlara karşı koymak, ciddi bir nefis mücadelesi gerektirir. İnsanın günahlardan uzak bir şekilde iffet ve ismetiyle yaşayabilmesi, arzu ve isteklerini kontrol edebilmesine bağlıdır. Bu da sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın meşru ve helâl dairede kalabilmesi, içindeki takva duygusuna, Allah korkusuna bağlıdır.
İmam Suyutî Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın, haramların terk edilmesine verdiği önemin, farzların işlenmesine verdiği önemden daha büyük olduğunu ifade eder ki bu son derece önemli bir tespittir. (Suyuti, el-Eşbâh ve’n-nezâir, s. 187) Pek çok âyet ve hadisten süzülerek çıkarılan, “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır (Zararlı şeylerin terk edilmesi, faydalı şeylerin elde edilmesinden önceliklidir)” şeklindeki fıkıh kaidesi de aynı noktaya dikkat çeker. Demek ki Allah’a karşı ortaya koymakla mükellef olduğumuz kulluk vazifesinin ilk ve öncelikli şartı, O’nun haramlarından kaçınmaktır.
Günahların olabildiğine yaygınlaştığı ve normalleştiği günümüz dünyasında bu husus ayrıca önem arz etmektedir. Eğer her tarafın harama açılan kapılarla dolduğu bir çağda, bir mü’min haramlara karşı mesafeli duruşunu koruyabilirse, aleyhinde gibi görünen bir durumu lehine çevirebilir, müspet cihetten yaptığı amellerle ulaşamadığı derecelere, haramlara karşı gösterdiği sabırla ulaşabilir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle yüz günahtan uzak durduğunda yüz farzı işlemiş gibi sevap kazanır.
Hastalık ve kayıplar, arzî ve semavî afetler, zulüm ve gadirler kısaca zorluk ve sıkıntılar karşısında gösterilen sabrın da menfi cihetten yapılan bir ibadet olduğunu söylemiştik. Bediüzzaman’ın hastalıklar hakkında söylediği, “Bazı sabreden ve şükreden hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, sahih rivayetlerle ve sadık keşiflerle sabittir.” sözünü, insanın karşı karşıya kaldığı daha başka sıkıntı ve meşakkatler hakkında da düşünebiliriz.
Burada önemli olan, can sıkıcı hâdiseleri sabırla karşılayabilmek, onlar karşısında kaderi tenkit etmemek, hâlinden şikayet etmemek, Allah’a rızadan ayrılmamaktır. İşte bunu yapabilen kimselerdir ki müspet anlamda yapacakları ibadet ü taatle elde edemeyecekleri derece ve seviyeleri sabırlarıyla elde edebilirler. Şu hadis-i şerif de bunu teyit eder: “Cenâb-ı Hak, kuluna, ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa, ibadet ü taatiyle o zirveye ulaşması imkânsız görünen kimseleri, nefis ve aileleri itibarıyla müptelâ kılar.. sonra da o iptilâya karşılık onlara sabır verir; derken, onları yükseltip o menzile erdirir.” (İbn Hibbân, es-Sahîh, 7/169)
Kısacası, ibadetin üç türü vardır; biri müspettir ki bu tür ibadetler bir fiil ortaya koyarak yerine getirilir. Diğer ikisi ise menfidir ki bunlar da bir şeylerden kaçınarak yerine getirilir. Bu kaçınılan şeyler de ya karşı karşıya kalınan haramlar olur ya da belâ ve musibet zamanlarında Allah’ı şikayet veya kaderi tenkit anlamına gelebilecek söz ve fiiller.
İbadetle ilgili bu izahlar çoğumuzun aklına sabırla ilgili meşhur üçlü taksimi getirecektir ki bunlar da taat üzere sabır, haramlara karşı sabır ve musibetlere karşı sabırdır. Dolayısıyla bir anlamda ibadet sabırla özdeşleşmektedir.
Yazıyı Efendimiz’in (s.a.s) şu hadisleriyle bitirelim:
“Mü’minin durumu şâyân-ı takdirdir; niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64)
Besmelesiz kesilen hayvanın eti yenir mi?
Günümüzde Müslüman tüketicilerin helâl gıda alanında yaşadıkları başlıca problemlerden biri ve belki de en önemlisi helâl et meselesidir. Bir hayvanın helâl olması için şer’i kesime uygun boğazlanması gerekir. “Kimin kestiği yenir” başlıklı önceki yazımızda şer’i kesimin şartlarını özetlemiş ve bunlardan birisinin de kesim öncesi tesmiye (Allah’ın adını zikretme) olduğunu zikretmiştik. Kesim öncesi besmele, hâlâ hakkında sorular sorulan, kafa karışıklıkları yaşanan ve farklı görüşler bulunan bir mesele olduğu için, bu yazıda deliller ve mezhep görüşleri açısından konuya daha yakından bakmaya çalışacağız.
Kesim öncesi besmele çekilmesi, doğrudan Kur’ân ve Sünnet’in emridir. Kur’ân-ı Kerim’de yedi farklı âyet-i kerimede besmele çekilmesi emredilir. Özellikle En’âm sûresinde yer alan, فَكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ إِنْ كُنْتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ “Allah’ın âyetlerini tasdik ediyorsanız, kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etini yiyin.” (el-En’âm, 6/118) âyet-i kerimesinde mü’minlere besmeleyle kesilmiş hayvanları yemeleri emredilirken, üç âyet sonrasında ise, وَلاَ تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ “Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Şüphesiz bu, fısktır (günahtır, yoldan çıkmadır).” buyrularak besmelesiz kesilen hayvanların yenmesi yasaklanır. (el-En’âm, 6/121)
Bunların yanı sıra Mâide sûresinde avlanılacak hayvan için (5/4), Hac suresindeki üç âyet-i kerimede ise hacda kesilecek kurbanlık hayvanlar için besmele çekilmesi emredilmiştir. (el-Hac, 22/28, 34, 36)
Bunların dışında iki farklı âyet-i kerimede daha besmele üzerinde durulur. Bunlardan birinde, müşriklerin yapmış oldukları bir kısım kötü işler sıralanırken, bunlardan birinin de Allah’ın adını anmadan hayvan kesmek olduğu ifade buyrulur: وَأَنْعَامٌ لاَ يَذْكُرُونَ اسْمَ اللهِ عَلَيْهَا افْتِرَاءً عَلَيْهِ “Bir kısım hayvanlar da vardır ki (böyle istiyor diye) Allah’a iftira ederek keserken O’nun ismini anmazlar.” (el-En’âm, 6/138)
Şu âyet-i kerimede ise Müslümanlara, “Sizin öldürdüğünüzü yemektense Allah’ın öldürdüğünü yeriz” diyerek keyiflerince helâl ve haram tayin eden müşrikler zemmedilir: وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ “Kesilirken üzerlerine Allah’ın adı anılmış olan hayvanların etlerinden niçin yemeyecekmişsiniz? O, zaten size haram kıldığı etleri açıkça bildirmiştir; ancak çaresiz kalıp da zaruret miktarı yemeniz müstesnadır.” (el-En’âm, 6/119)
Bu âyet-i kerimelerin yanı sıra birçok hadis-i şerifte de hayvanı boğazlamadan veya avlamadan önce besmele çekilmesi emredilmiştir. Mesela Buharî ve Müslim’de geçen bir hadiste şöyle buyrulur: مَا أَنْهَرَ الدَّمَ وَذُكِرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ “(Şayet hayvan) bol miktarda kan akıtan bir şey ile boğazlanır ve boğazlama esnasında Allah’ın ismi zikrolunursa ondan yiyiniz.” (Buharî, zebâih 15; Müslim, edâhî 20) Sahihayn’de geçen diğer bir hadis şöyledir: إذَا أَرْسَلْتَ كَلْبَكَ الْمُعَلَّمَ وَذَكَرْتَ اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ فَكُلْ “Eğitilmiş köpeğini gönderir ve Allah’ın adını zikredersen (köpeğin tuttuğu avı) ye.” (Buharî, zebâih 2; Müslim, sayd 1)
Başka bir rivayette Allah Resûlü (s.a.s) şunu emreder: إِذَا رَمَيْتَ سَهْمَكَ فَاذْكُرْ اسْمَ اللَّهِ “Okunu attığın zaman, Allah’ın adını an.” (Müslim, sayd 7; Nesâî, sayd 18) Hatta Hz. Peygamber, besmele çekilerek gönderilen bir köpeğin başka bir köpekle beraber tuttuğu avın yenilmemesini emrettikten sonra, bu hükmün gerekçesini şöyle açıklamıştır: فإنَّكَ إنَّما سَمَّيْتَ علَى كَلْبِكَ ولَمْ تُسَمِّ علَى آخَرَ “Sen köpeğini gönderirken besmele çekmiş olsan bile, başkası çekmemiş olabilir.” (Buharî, zebâih 9; Müslim, sayd 3)
Bunların yanı sıra hadis kitaplarında kesim ve avlanma öncesi besmele çekilmesini emreden daha başka hadisler de vardır. Aynı şekilde sahabe ve tabiinin söz ve uygulamalarına dair de onlarca rivayet nakledilmiştir. Hatta kasten besmele çekilmeden kesilen hayvanın etinin haram olduğu hususunda sahabenin icma ettiği ifade edilmiştir. (Serahsî, el-Mebsût, 11/236) Söz konusu delillerden yola çıkan fakihler de konuyu çok farklı boyutlarıyla ele almışlardır. Fakat konu etrafındaki fıkhî içtihatları ve tartışmaları bilmeyen birisi dahi, Kur’ân ve Sünnet’in yukarıda geçen bu açık hükümleri karşısında, kesim öncesi besmele çekmenin dinin mühim bir hükmü ve açık bir emri olduğunu anlamakta zorlanmayacaktır. Öyle ki konuyla ilgili delillerin kesinliği karşısında İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Kasten besmele çekilmeden kesilen hayvanın etinin haram mı helâl mi olduğu konusunda içtihat yapmak caiz değildir.” (Serahsî, el-Mebsût, 11/236)
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki kesim öncesi besmele çekilmesi gerektiği hükmü, bütün âlimlerin icmaıyla sabittir. Hanefi, Mâliki ve Hanbeli mezhepleri bu gerekliliği farz olarak görürken, Şafiiler bunun müekked sünnet olduğunu söylemişlerdir. Bu durumda üç mezhebe göre besmelesiz kesilen hayvan murdar hâle gelecek ve onun etini yemek de haram olacaktır. Fakat bu hüküm, kasten besmelenin terkiyle ilgilidir. Hanefi ve Maliki mezheplerine göre unutma durumu bundan istisna edilmiştir. Zira Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden yanılma, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.” (Buhari, hudud 22)
Şafiiler ise besmelenin kasten terkini haram değil mekruh görmüşlerdir. Şafiiler, En’âm suresindeki besmeleyi emreden âyetlerin maksadının, üzerine besmele çekilmeyen hayvanı haram kılmak olmadığını, bilakis Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini yasaklamak olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu hükmü, En’âm sûresindeki 121. âyetten şu şekilde istidlal etmişlerdir: “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin!” âyetinin devamında وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ ifadesi yer alır. (6/121) Buradaki vav harfi “vâv-ı hâliyedir”. Dolayısıyla mana “fısk olarak Allah adına kesilmeyen hayvanlar” şeklinde anlaşılır.
Yani ayetteki yasak besmelesiz kesmeye değil, kesimin fısk oluşuna hamledilir. Burada geçen fısk lafzını da En’âm sûresindeki şu âyet izah eder: أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ “veya bir fısk olarak Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvan” (6/145) Dolayısıyla Şafiîler, En’âm sûresindeki 121. âyetin besmelesiz kesilen hayvanları değil, putlara kesilen hayvanları yasakladığını söyler.
Ayrıca onlar Beyhaki’de geçen, “Bir Müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, besmele çekse de çekmese de onu Allah adına kesmiş demektir.” hadisiyle (Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/239), Hz. Aişe’nin rivayet etmiş olduğu şu hadisi delil getirmişlerdir: Sahabeler yeni Müslüman olmuş bir kavmin kendilerine et getirdiğini, onların besmele çekip çekmediğini bilmediklerini ifade etmiş ve Allah Resulü’ne (s.a.s) bu etlerin hükmünü sormuşlardır. O da, “Siz kendiniz Allah’ın ismini zikredin ve yiyin” (Buharî, tevhid 13) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın besmele çekip çekmedikleri bilinmediği hâlde ehl-i kitabın yiyeceklerini Müslümanlara helâl kılması da Şafiîlerin delilleri arasındadır.
Bütün bu görüş ve delillerden hareketle şunu söyleyebiliriz: Kesim öncesi besmele çekmeyi farz gören müçtehitlerin konuyla ilgili delilleri daha çok, daha sarih ve daha kuvvetlidir. Besmeleyi sünnet gören âlimlerin istidlâl ettikleri deliller ise diğerlerine nispeten daha zayıf olduğu gibi aynı zamanda te’vil ve tefsire de açıktır. Mesela üzerine besmele çekilmemiş hayvanların yenilmesini yasaklayan âyetin (el-En’âm, 121), “Allah’tan başkası adına kestiğiniz ve üzerine Allah’ın adını anmadığınız hayvanları yemeyin” şeklinde yorumlanması mümkün olsa da, âyet, diğer bir yoruma da açıktır. Zira وَاِنَّهُ لَفِسْقٌ ifadesinde geçen vav harfinin, atıf veya isti’naf vâvı olması da mümkündür. Bu durumda putlara hayvan kesme fısk olduğu gibi (el-En’âm, 145), besmelesiz hayvan kesmenin de aynı şekilde bir fısk olduğu anlaşılır. Ayrıca besmeleyi emreden diğer âyetlerin kat’i ve açık anlamı karşısında sadece böyle bir tevilden hareketle bir hükme ulaşma zayıf bir istidlal metodudur.
Öte yandan Beyhaki’de geçen, “Bir Müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, besmele çekse de çekmese de onu Allah adına kesmiş demektir.” hadisinin “unutma” durumuna hamledilmesi mümkündür. Konuyla ilgili şu rivayet de bu ihtimali güçlendirmektedir: Allah Resulü’ne (s.a.s) besmeleyi unutan kimsenin durumu sorulduğunda, “Her Müslümanda Allah’ın ismi vardır.” (Dârakutnî, Sünen, 4/295) şeklinde cevap vermiştir. Ehl-i kitabın yiyeceklerinin helâl olmasıyla ilgili hükmün ise sadece onlara tanınmış bir ruhsat olduğu söylenebilir. Kaldı ki Hanefi ve Hanbelilere göre ehl-i kitabın da kesimden önce besmele çekmesi gerekir.
Besmeleyi farz görmeyenlerin en çok üzerinde durduğu Hz. Aişe hadisine gelince, meseleye daha yakından bakıldığında bu hadisin de “besmelenin gerekmediğine” dair bir delil olamayacağı anlaşılacaktır. Her şeyden önce muhkem bir âyetin âhâd bir hadisle tahsisi veya neshi mümkün olmadığı için, âyetin (el-En’âm, 6/121) açık hükmü karşısında bu rivayetle amel edilmesi söz konusu olamaz. Buna rağmen bir an için bu hadisle istidlalin mümkün olduğu düşünülse bile şu hususların göz ardı edilmemesi gerekir: Bir kere bu etleri gönderenler Müslümandır ve onların besmele çekmediği de bilinmemektedir. Dolayısıyla Allah Resulü’nün (s.a.s) “Müslüman hakkında mümkün oldukça hüsn-ü zan edilmesi gerektiği” prensibine dayanarak bu hükmü vermiş olması muhtemeldir. Peygamber Efendimiz’in, “Besmele çekin ve yiyin.” emrindeki besmelenin ise hayvanların kesimiyle ilgili olmadığı, bilakis burada yemekten önce çekilmesi sünnet olan besmelenin hatırlatıldığı söylenebilir.
Hatta bu rivayetten cumhurun görüşünü destekleyen bir hüküm çıkarmak dahi mümkündür: Zira sahabenin, yeni Müslüman olmuş bir topluluktan gelen etler hakkında şüpheye düşmelerinin ve bunun hükmünü Allah Resûlü’ne (s.a.s) sormalarının sebebi, yeni Müslüman oldukları için onların şer’i kesime riayet etmeyebilecekleri, hayvanları besmelesiz kesebilecekleri düşüncesidir. Bu da sahabenin besmelesiz kesilen hayvanı yemenin caiz olmadığı hükmüne sahip olduklarını gösterir. Allah Resûlü ise kısa ve öz cevabıyla Müslümanlar hakkında suizan kapısını kapamış ve “bismillah” deyip bu etlerden yemelerini emretmiştir.
Hayvan kesiminden önce Allah’ın adının zikredilmesi, taabbudî bir hükümdür. Bununla birlikte burada, tevhid düşüncesini muhafaza etmenin yanı sıra, Yüce Allah’ın kulları için yaratmış olduğu hayvanların ruhunu ancak O’nun izniyle alma gibi hikmetler de söz konusudur. Nitekim Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, hayvan kesilirken besmele çekmenin hikmetini şu şekilde izah etmiştir: “Hikmet-i ilahi, aynen bizler gibi hayat taşıyan bu hayvanları, bizim için helâl kılmış ve onları istifademize sunmuş, emrimize âmâde kılmıştır. Bu durum, onların canlarının çıkarılması anında böyle bir nimetten gaflet içinde bulunmamamızı gerektirmiştir. Bu ise nimetin sahibi Allah’ın adının onlar üzerine anılması ile olacaktır.” (İslâm Düşünce Rehberi, 2/453-454)
Hülasa-i kelam, kesim öncesi Allah’ın adının zikredilmesi, çok sayıda âyet ve hadisin kesin emri olduğu gibi, cumhur-u fukaha tarafından da farz görülmüştür. Her ne kadar İmam Şâfiî besmele çekmenin farz değil sünnet-i müekkede olduğunu söylese de el-Ümm isimli eserinin bir yerinde besmelenin kasten terk edilmesini hoş görmediğini ifade ederken, başka bir yerde ise önemsemediği için (istihfâfen) besmeleyi terk eden kimsenin kestiğinin yenilmeyeceğini söylemiştir. (el-Ümm, 2/254) Dolayısıyla İmam Şafiî’nin, hayvanı keserken besmele çekilmesini gerekli görmediği şeklindeki yaygın kanaat doğru değildir. Ayrıca İmam Şafiî’nin arkasına saklanarak Müslümanların bu konudaki dinî hassasiyetlerinin azalmasına sebep olmanın da isabetli bir yaklaşım olmadığı ortadadır.
Dahası İmam Şafiî’nin kendi devrini esas alarak verdiği bir fetvanın günümüzde hayat ve kesim şartlarının tamamen değiştiği hatta kimin nasıl kestiğinin kolaylıkla bilinemediği bir ortamda kullanılması ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Gayrimüslimlerin çoğunlukta ve hakim olduğu ülkeler bir tarafa, Müslümanların çoğunluk teşkil ettiği ülkelerde dahi hayvan kesiminde göz ardı edilemeyecek büyük ihmallerin söz konusu olduğu bilinirken “İmam Şafii’nin görüşleri ile de amel edilebilir” demek için birkaç defa düşünmek gerekir.
Kimin kestiği yenir?
Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede Allah’ın büyük bir lütuf ve ihsan eseri olarak hayvanlar üzerinde durur, onlarda insanlar için pek çok faydalar olduğunu zikreder, başlıca faydalardan birisi olarak da onların yenilebilmesini gösterir. (el-Mü’min, 40/79; en-Nahl, 16/5; Yasin, 36/72; el-Mü’minûn, 23/21)
Fakat bazı Kur’ân ve Sünnet nasları, hayvanların boğazlanabilmesi ve etlerinin helâl olabilmesi için bazı şartlar getirmiştir. İlgili âyet ve hadislerden yola çıkan fakihler, boğazlamayla ilgili hükümleri fıkıh kitaplarında açtıkları müstakil başlıklar altında ele almışlardır.
Özetle ifade edecek olursak, bir hayvanın helâl olabilmesi için; (1) eti helâl kılınanlar arasında yer alması, (2) kesim öncesinde canlı olması, (3) kesimin bir Müslüman veya ehl-i kitap tarafından yapılması, (4) kesimden önce Allah’ın adının zikredilmesi, (5) hayvanın kesici bir âletle boğazlanması ve (6) kesimin usulüne uygun yapılması (hayvanın boyundan kesilmesi ve bıçağın yemek ve soluk borusuyla atardamarları kesmesi) şart koşulmuştur.
Detaya ait ihtilafları bir tarafa bırakacak olursak, bu şartlarla ilgili hemen hemen bütün mezhepler ittifak hâlindedir. Bugüne kadar hayvanların belli bir usule göre boğazlanması ve sadece bunların yenilmesi Müslümanların önemli bir şiarı olmuştur. Şu hadis-i şerif de bunu ifade eder: “Her kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse işte o Müslümandır.” (Buharî, salât 28)
Allah Resûlü (s.a.s) bu hadislerinde, Müslümanların kendine has bir kesim şekli bulunduğuna işaret etmiş ve onların kestiğini yemeyi de İslâm’a aidiyetin bir göstergesi saymıştır.
Ne var ki modern dünyada Müslümanların farklı din mensuplarıyla iç içe yaşamaya başlaması, Kur’ân ve Sünnete bağlılık ve teslimiyetin zayıflaması ve pek çok marjinal görüşün Müslümanlar arasında kendine yer bulmasıyla birlikte bugüne kadar muhkem ve müsellem görülen hükümler yeniden tartışılmaya başlanmıştır. Bu cümleden olarak, hayvanların gazla, tabancayla veya elektrikle öldürüldüğü modern kesim metotlarına cevaz verilmiş, etin helâlliğinde tek kriter olarak hijyenin esas alınacağı ileri sürülmüş, besmele şartı sadece kurbanlık hayvanlara hasredilmiş, Batılı devletlerde kesilen etlerin tamamı -bu ülkelerin Hristiyan ülkeler olmasından hareketle- helal görülmüş, hatta kesimi yapan kimsenin dinî kimliğinin bir önemi olmadığı dahi söylenmiştir.
Tek bir yazıda kesimle ilgili bütün meselelerin tahlilini yapamayız. Daha önceki bir yazımızda modern kesim metotlarını ele almıştık. Burada ise kesimi yapan kimseyle ilgili ileri sürülen şartları değerlendireceğiz. Diğer meseleleri ise başka yazılara bırakacağız.
Müslümanların Kestiği Hayvanlar
Kesimle ilgili bütün emirler Müslümanlara yöneldiğine göre, onların kestikleri hayvanların yeneceğinde şüphe yoktur. Mesela Mâide suresinin üçüncü âyetinde yenilmesi haram kılınan hayvanlar zikredildikten sonra şöyle buyrulur: إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ “Boğazladıklarınız müstesna.”
Bu âyet, Müslüman biri tarafından boğazlanan hayvanın etini yemenin helâl kılındığını açıkça ifade etmiştir.
Cumhura göre kesimi yapan kimsenin akıllı ve mümeyyiz olması gerekir. Dolayısıyla akıl hastalarıyla küçük çocukların kestikleri helâl olmaz. Aynı şekilde akletme fonksiyonunu kaybeden sarhoş kimsenin kestiği de helâl görülmemiştir. Çünkü boğazlama ameliyesi bir nevi ibadet gibi görülerek, onda kastın bulunması şart koşulmuştur. Bu tür kimselerin ise kasıt ve niyetleri olmayacağı gibi, onlar besmeleyi de anlayamazlar. Ayrıca akletme melekesi tam olmayan bu tür insanların kesim işini düzgün yapacaklarından da emin olunamaz. Sadece Şafiî mezhebine göre bu tür insanların kestikleri hayvanlar kerahetle birlikte caiz olur.
Müslüman olan kimsenin fısk ve günahının kesime bir etkisi olmadığı ifade edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır bunu şöyle izah eder: “Ehl-i kitabın zahiri hâliyle iktifa caiz olunca Müslümanlık iddiasında bulunan her hangi bir kimsenin de zahiriyle iktifa caiz olacağında ve binaenaleyh gerek ehl-i sünnet olsun ve gerek olmasın fırak-ı İslâmiye’den hepsinin zebihası helâl olduğunda da şüphe yoktur. Meğer ki iyazen billah irtidad etmiş olsun. Çünkü mürted ehl-i kitaba da intisab etse kestiği asla yenmez.” (Hak Dini Kur’ân Dili, 3/ 1579)
Kesim esnasında abdestli olmak şart olmadığı gibi, cünüp olmanın da kesilen hayvanın hükmüne etkisi yoktur. Keza kesimi yapan kimse erkek olabileceği gibi kadın da olabilir. Ve yine kadınların özel hâllerinde bulunmalarının da kesim açısından bir önemi yoktur. Nitekim Asr-ı Saadette bir kadının kestiği hayvan hakkında Allah Resûlü’ne soru yöneltilmiş, O (sas) da bu hayvanın yenilebileceğini ifade etmiştir. (Buhari, zebâih 18)
Bazı fıkıh kitaplarında kadının hayvan boğazlamasının mekruh olduğu belirtilir. Bunun sebebi, kadının hassas ve narin yapısının yapılan işe çok uygun düşmeyeceği düşüncesidir.
Gelelim diğer din mensuplarının kestiklerine. Acaba Müslümanlar dışında diğer din mensuplarının veya herhangi bir dine mensup olmayanların kestikleri hayvanlar da yenir mi?
Ehl-i Kitabın Kestiği Hayvanlar
Bütün ulemanın ittifakıyla ehl-i kitabın kestikleri helâldir. Zira Cenab-ı Hak, “Ehl-i kitabın (Yahudi ve Hristiyanların) yiyecekleri sizin için helâldir.” (el-Mâide, 5/5) âyetiyle onlara özel bir statü vermiştir.
İbn Abbas Hazretleri bu âyeti izah sadedinde şöyle demiştir: “Onların yemeklerinden kasıt, kestikleri hayvanlardır.” (Buhari, zebâih 22)
Zira diğer yiyeceklerin Müslümanlara helâl olması noktasında ehl-i kitap ile diğer din mensupları arasında bir fark yoktur. Yahudi bir kadının ikram ettiği zehirli koyundan Allah Resûlü’nün ve bazı sahabelerin yemesi de ehl-i kitabın kestiklerinin Müslümanlar için caiz olduğuna başka bir delildir. (Buhari, hibe 27)
Ehl-i kitabın kimler olduğu hakkında dinî literatürde bir hayli farklı görüş mevcuttur. Fakat bu konudaki en meşhur ve yaygın görüş, onların Hristiyan ve Yahudiler olduğudur. Bu görüş; ehl-i kitaptan, Hristiyan ve Yahudilerden bahseden Kur’ân âyetlerine de uygun düşer. Nitekim konuyla ilgili İbn Abbas şöyle demiştir: “Yahudi ve Hristiyanların kestiklerinin helâl kılınması sadece onların Tevrat ve İncil’e inanmış olmalarıdır.” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/341)
Kur’ân, Yahudi ve Hristiyanlardan bahsederken “Ehl-i Kitap” ifadesini kullanarak onların (bir kısmı tahrif edilmiş olsa bile) kutsal kitaba uyduklarına, bir peygamber öğretisine tâbi olduklarına ve dolayısıyla da kesme kurallarına riayet edeceklerine işaret etmektedir. Yani onlar da Allah inancına sahip oldukları için hayvanlarını Ondan başkasına adına kesmeyeceklerdir. Nitekim fakihler, ehl-i kitap da olsa kesim esnasında Allah’tan başkasının ismini zikreden kimselerin kestiklerinin haram olacağını belirtmişlerdir. Zira “Allah adına kesilmeyen hayvanın etini yemeyin!” (el-En’âm, 6/121) âyetinin hükmü geneldir.
Ulema, ehl-i kitabın kestiklerinin helâl olması için, onların da boğazlama işleminin keskin bir bıçakla, çene altından ve atardamarları kesecek şekilde yapmaları gerektiğini söylemiştir. Zira Mâide suresinde boğularak veya vurularak öldürülen hayvanların eti haram kılınmıştır. Bu tür hayvanların helâl olması, henüz canlıyken yetişip boğazlanmaları şartına bağlanmıştır. (5/3) Âyetin hükmü umum ifade ettiğine göre ehl-i kitabın kestikleri de bu âyetin şümulüne dahildir.
Tesmiyenin (Allah’ın adını anma) ehl-i kitap için de şart olup olmadığı ise ihtilaflı bir konudur. Bazıları onların Allah’tan başkasının adını anmamasını yeterli görürken, bazıları Müslümanlar gibi onlara da tesmiyenin şart olduğunu ifade etmiştir. Şafiî ve Malikiler, ehl-i kitabın besmele çekmesini şart koşmazken, Hanbeliler ve Hanefiler tıpkı Müslümanlar gibi onların da besmele çekmesinin şart olduğunu ifade etmişlerdir. İlk görüş sahipleri ehl-i kitabın yiyeceklerini helâl kılan âyetin (el-Mâide, 5/5) umum lafzına dayanmış, ikinci görüş sahipleri ise besmelesiz kesilen hayvanların etini yemeyi yasaklayan âyetin (el-En’âm, 6/121) sadece Müslümanların kestiklerini değil, ehl-i kitabın kestiklerini de içine alacağını ifade etmiştir. Bir de onlar, “Helâl kılıcı delil ile haram kılıcı delil tearuz ettiğinde (çatıştığında), haram kılıcı delil tercih edilir.” kâidesini delil getirmişlerdir.
Konuyla ilgili İbn Kesir’in şu izahı da önemlidir: “O dönemde ehl-i kitap dinlerinin bir gereği olarak hayvan boğazlarken ve kurban keserken Allah’ın adını zikrediyorlardı. Şirk ehli ve onlara benzeyenler ise hayvan boğazlarken Allah’ın adını zikretmedikleri için Cenab-ı Hak, onların kestiklerini helâl kılmamıştır.” (Tefsiru İbn Kesir, 2/27)
Ayrıca İmam Malik, ehl-i kitabın kestiğini yemeyi mekruh görürken, Şafiî ve Hanbeliler de Müslümanın kestiğini yemenin ehl-i kitabın kestiğini yemekten daha evla olacağını belirtmiştir.
Kâfir ve Müşriklerin Kestiği Hayvanlar
Ehl-i kitabın dışında kalan din mensuplarıyla, putperestlerin, inkârcıların, mürtetlerin ve ateistlerin kestiklerinin haram olduğu konusunda ise ulema arasında icma vardır. Vehbe Zuhayli, kesim yapan kimseleri; kestiği ittifakla haram olan, ittifakla helal olan ve hakkında ihtilaf bulunanlar şeklinde üçe ayırdıktan sonra, birinci grubu, ehl-i kitap dışında kalan kâfirlerin teşkil ettiğini söylemiş ve bunları da şöyle detaylandırmıştır: “Bunlar da müşrikler, putperestler, mülhitler (dinsizler), mürtetler ve zındıklardır.” (el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 4/759)
Konuyla ilgili meşhur Hanefi fıkıhçısı İbn Hümam şöyle der: “Müşrik ve Mecusilerin kestikleri hayvanların haram oluşunun sebebi, besmeleyi terk etmeleri değildir. Onlar Allah’ın adını zikretseler dahi kestikleri helâl olmaz.” (et-Takrir ve’t-tahbir, 3/321) Cassas da şöyle demiştir: “Ehl-i kitap dışındaki kâfirlerin kestiklerini yemek ve onlarla evlenmek haramdır. Bu konuda âlimler arasında bir ihtilaf bilmiyoruz.” (Cessâs, Şerhu muhtasarı’t-Tahavî, 6/116) Maliki Fakihi İbn Abdilber’in şu ifadesi de aynı noktaya işaret eder: “Mecusi ve putperestler Allah’ın adını zikretseler dahi icma ile kestikleri haramdır.” (el-İstizkâr, 5/250) Şafiîlerin önde gelen fakihlerinden İmam Nevevî de ehl-i kitap dışında kalan mürted, putperest ve Mecusilerin kestiklerinin helâl olmadığını belirtmiştir. Hatta Şafiî fakihlerine göre Arap Hristiyanlarının kestikleri de helâl değildir. Çünkü onlar Hristiyanlık tahrif edildikten sonra bu dine girmişlerdir. (el-Mecmû, 9/74)
Müslüman ve ehl-i kitap dışında kalan kimselerin kestiklerinin haram olduğu hükmü icma deliline dayanır. İcmanın dayanağı da konuyla ilgili âyet ve hadislerdir. Mesela Mâide suresinde yenilmesi haram kılınan hayvanlar arasında “Allah’tan başkası adına kesilenler” ile “putlar üzerine boğazlananlara” da yer verilmiştir. Bunun yanında ehl-i kitabın yiyeceklerinin helâl kılındığını bildiren âyetin mefhum-u muhalifi ehl-i kitap dışında kalanların yiyeceklerinin helâl olmadığına delalet eder. Çünkü burada kesilenlerin helallik hükmü, ehl-i kitaba tahsis edilmiştir.
Ayrıca müşrik ve mecusilerin kestikleri hayvanların yenmeyeceğine dair muhtelif rivayetler de gelmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: “Onlara ehl-i kitap muamelesi yapınız. Şu kadar var ki kadınları ile evlenmeyiniz ve kestiklerini yemeyiniz.” (Nasbu’r-râye, 4/181) “Sizler Nabatlılardan olan Fars topraklarına varacaksınız. Bir et satın aldığınızda sorunuz. Eğer o, Yahudi veya Hıristiyanların kestiği ise yiyiniz. Bir Mecusi’nin kestiği ise yemeyiniz.” (Musannef İbn Ebî Şeybe, 18/247)
Sahabe ve tabiin döneminden başlayarak günümüze kadar gelen Müslümanların uygulaması da bu yönde olmuştur. Müslüman ve ehl-i kitap dışında kalan kimselerin kestikleri hayvanların yenilmeyeceği hükmü, İmam Şafiî’nin yaklaşımıyla, umum Müslümanların diğerlerinden öğrendiği zarurî hükümler (cümelü’l-feraiz) arasında yerini almıştır.
Sonuç
Konuyla ilgili naslardan ve ulema tarafından yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere, hayvan kesimi sıradan dünyevî bir iş değildir; bilakis dini ilgilendiren bir muamele olup, kesilen hayvanın helâlliği bir kısım şartlara bağlanmıştır. Bu şartların bir kısmı kesimi gerçekleştiren kimseyle ilgilidir. Buna göre Müslüman ve ehl-i kitabın kestiği helal olup, bunların dışında kalan kimselerin kestiği caiz görülmemiştir. Dolayısıyla bir Müslüman veya ehl-i kitap tarafından şer’i kesime uygun olarak boğazlandığı bilinen hayvanların etini yemek helal olacaktır.
Bununla birlikte günümüz şartlarında çoğu zaman hayvanın kim tarafından boğazlandığı bilinemiyor. Bu durumda bazı âlimler galib-i zandan (baskın kanaat) hareketle ülke nüfusunun çoğunluğuna bakarak hüküm verilebileceğini söylemişlerdir. Ne var ki dinin hayattan dışlandığı günümüzün seküler dünyasında modern kesim usullerinin yaygınlaşması, kitlesel üretime geçilmesi, helallerle haramların iç içe girmesi, dine bağlılığın gevşemesi ve ateizmin yayılması gibi durumlardan ötürü kesilen hayvanların helâlliğine dair bir galib-i zandan söz etmek hiç de kolay değildir. Bu yüzden bu konuda daha bilinçli hareket edilmesi, satın alınacak etlerin araştırılması ve mümkün mertebe güvenilir helâl sertifikası olan etlerin tüketilmesi dinî hükümlerde ihtiyatlı hareket etmenin bir gereğidir.
Bu konunun kesim öncesi tesmiye (besleme) meselesiyle de ilişkisi kurulmaktadır. Fakat onu başka bir yazıda ele alacağız.
İslâmî açıdan mortgage
İnanç ve ibadetleri bir yana bırakacak olursak, dinlerin muamelat alanına dair en temel hükümleri, insanın parasal ve ailevî ilişkilerini düzenlemeye yöneliktir. Kur’ân’daki ahkâm âyetlerinin önemli bir kısmı bu iki alana dair hükümlerden oluşur. İslâm’ın iktisadî konulardaki en başta gelen yasağı faiz olduğu gibi, karşı cinsle ilgili en temel yasağı da zinadır. Ulema faiz ve zinanın bütün semavî dinlerde yasaklandığını ifade etmişlerdir. Çünkü her iki yasağın çiğnenmesi de fert ve toplum açısından telafisi çok zor zararlara yol açar.
Faiz, daha sahabe döneminde tartışılmaya başlanmış, müctehid imamlar döneminde yoğun müzakerelere konu olmuş, sonraki asırlarda da âlimlerin gündemini sürekli meşgul etmiş önemli bir konudur. Fakat faizle ilgili tartışmalar hiçbir asırda günümüzde olduğu kadar yoğunlaşmamıştır. Çünkü faiz, hiçbir dönemde günümüzde olduğu ölçüde yaygınlık kazanmamıştır. Günümüz kapitalist sisteminin ana omurgasını sermaye oluşturur. Sermayenin temerküzünü ve akışkanlığını sağlayan ise faizli kredilerdir.
Faizin bu kadar konuşulmasının ve tartışılmasının tek sebebi, bankalar aracılığıyla kurumsallaşması ve hayatın her alanına girmesi değildir. Başka sebepler de vardır. Günümüzde ekonomik sorunlar; dinî, ahlakî, ailevî, kültürel, sanatsal bütün sorunların önüne geçmiş görünüyor. Ekonomi çoklarının birinci gündem maddesini oluşturuyor. Kimileri, geçimin çok zorlaştığı günümüzde hayatta kalmanın; kimileri de daha çok kazanmanın, daha çok kâr elde etmenin, daha çok büyümenin mücadelesini veriyor. Kâr ve kazancın söz konusu olduğu yerde maalesef bütün değerler ezilip geçilebiliyor ve faiz yasağı da bundan nasibini alıyor.
Burada faizin detaylı bir analizini yapmayacak; uzun zamandır konuşulan, tartışılan ve çoklarınca hükmü merak edilen bir konu olan mortgage’ı (bir çeşit konut finansman sistemi) ele alacağız. Konu etrafında birbirinden farklı görüşler beyan edildiği ve konunun çok farklı yönleri bulunduğu için meseleyi biraz detaylı incelemek istiyoruz.
Gerek mortgage meselesinin gerekse krediyle ilgili daha başka meselelerin anlaşılması faizin tanım ve mahiyetinin iyi bilinmesine bağlıdır. Bu yüzden öncelikle farklı boyutlarıyla faiz konusunu ele alacak, arkasından banka faizlerinin Kur’ân’da yasaklanan riba kapsamına girip girmediğini değerlendirecek, sonrasında da üç farklı açıdan (mortgage akdinin mahiyeti, darulharp ahkâmı ve zaruret) mortgage’ın hükmünü masaya yatıracağız.
Buradaki hedefimiz, konuyla ilgili kestirmeden fetva vermekten ziyade, verilen fetvaların delillerine ve arka planlarına ışık tutmak suretiyle şahısların konuyu doğru anlamalarına ve bu konuda doğru karar vermelerine yardımcı olmaktır. Bununla birlikte konu etrafında serdedilen görüşlerle ilgili kendi değerlendirmelerimizi de ortaya koyacağız.
Kur’ân’da Faiz
Faiz, Kur’ân’ın tedrici olarak yasakladığı ve şiddetle men ettiği haramlardan biridir. Faizle ilgili ilk inen âyette, artması ve çoğalması için faize verilen/yatırılan paraların Allah katında artmayacağı ama Allah’ın rızasını hedefleyerek verilen zekâtların artacağı/katlanacağı ifade buyrulur. (Rûm sûresi, 30/39) Burada faizle ilgili kesin bir yasak yer almasa da olumsuz bir tavrın ortaya konulduğu da açıktır.
Âyetin hükmü, hem dünyevî hem de uhrevî açıdan ele alınabilir. Dünyevî açıdan bakıldığında, faiz sayesinde zahiren artmış gibi görülen malların bereketinin ortadan kalkacağı, zekâtı verilen malların ise zahiren azalmış gibi görünse de gerçekte bereketleneceği vurgulanmış olur. Uhrevî açıdan bakıldığında ise faiz geliri için başkalarına verilen paraların ahirette insana hiçbir fayda sağlamayacağı, zekâtların sevaplarının ise katlanarak kişiye geri döneceği anlaşılır.
Faizle ilgili ikinci nazil olan âyette kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz yedikleri için Yahudiler zemmedilir, bu gibi günahlarından ötürü onlara bazı temiz gıdaların haram kılındığı beyan edilir. (Nisâ sûresi, 4/161) Bu âyet-i kerimede Müslümanlara yönelik bir hitap olmasa da faizin gazab-ı ilâhiyi celbeden bir günah olduğu ortaya konulur.
Üçüncü aşamada ise faizle ilgili şu âyet-i kerime nazil olmuş ve ilk yasak gelmiştir: “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki felâh bulasınız.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/130) Cahiliye toplumunda, borçlar vadesinde ödenmediği takdirde, üzerine bir miktar daha faiz ilave edilerek vade uzatılırdı. Öyle ki tahakkuk ettirilen faizler çoğu zaman anaparayı geçerdi. Bazı âlimler bu âyet-i kerimeyle Cahiliye döneminde çok yaygın olan fahiş ribanın ve bileşik faizin haram kılındığını söyleseler de çoğunluğa göre burada haram kılınan şey, mutlak anlamda faizdir. Kat kat olma şartı, teknik ifadesiyle kayd-ı ihtirazi değil, kayd-ı ittifakidir. Yani “kat kat artma” anlamındaki “edâfen müdâafe” lafzı, hükmü sınırlandırmamakta, o gün için cari olan durumu ifade etmektedir. Bu lafzın, faizin değişmez özelliğini ifade ettiği de söylenmiştir.
Son olarak faizle ilgili şiddetli tehditlerin ve detaylı izahların yer aldığı Bakara sûresinin 275, 276, 278 ve 279. âyetleri nazil olmuş ve hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ölçüde faiz kesin olarak haram kılınmıştır. Bu âyetlerde Allah’ın alışverişi helâl faizi haram kıldığı, faiz yiyenlerin şeytanın çarptığı kimselerin kalktığı gibi (kabirlerinden) kalkacakları ve Allah’ın faizi mahvedeceği beyan edilmiş; eğer tahakkuk eden bir faiz varsa bundan kaçınmaları, aksi takdirde Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından kendilerine savaş açılacağı haber verilmiş; faizcilikten tevbe edenler için sadece anaparalarının kendilerine ait olduğu bildirilmiş ve ancak bu takdirde zulmetmekten ve zulme uğramaktan uzak kalabilecekleri ifade edilmiştir.
Kur’ân’da, hakkında bu ölçüde ağır tehditlerin yer aldığı başka bir yasak yoktur. Nitekim İmam Malik, Allah’ın Kitabını ve Nebisinin Sünnetini incelediğini ve ribadan (faizden) daha şerli başka bir şey görmediğini ifade etmiştir. (Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmi’l-Kur’ân, 4/405)
Sünnette Faiz
Kur’ân’da yer alan faiz yasağı, Peygamber Efendimiz’in kavlî ve fiilî sünnetiyle (söz ve fiilleriyle) tekit ve tafsil edilmiştir. Faiz, Cahiliye Arapları tarafından iyi bilinen ve yaygın bir şekilde uygulanan bir muameleydi. Dolayısıyla onlar, Kur’ân’ın riba yasağını anlamakta ve uygulamaya sokmakta zorluk çekmemişlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) de Veda Hutbesi’nde, Cahiliye döneminden kalan ve henüz ödenmemiş bütün faizleri kaldırdığını açıklamış, borç veren kişilerin sadece anaparalarını alabileceğini bildirmiştir. (Dârimî, menâsik 34)
Bununla birlikte Allah Resûlü (s.a.s) konuyla ilgili hadislerinde borç işlemlerinde cari olan ribanın yanı sıra, peşin veya veresiye yapılan bazı alışverişlerin de riba kapsamında yer aldığını beyan etmiştir. Özellikle “esnaf-ı sitte” (altı sınıf mal) hadisi diye meşhur olan sahih bir hadiste altına karşılık altının, gümüşe karşılık gümüşün, buğdaya karşılık buğdayın, arpaya karşılık arpanın, hurmaya karşılık hurmanın, tuza karşılık tuzun birbirine eşit ve peşin olarak satılacağı bildirilir. Sonunda da “Malların sınıfları değişirse peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın.” buyrulur. (Müslim, müsâkât 81)
Fakihler, zikredilen mallardaki ortak illeti tespit ederek, aynı illeti taşıyan başka sınıf mallarda da faizin cereyan edeceğini belirtmişlerdir. Yani hadiste sayılan altı çeşit mal hasr (faizin sadece bu mallarda cereyan edeceğini belirtmek) için değil, misal içindir. Dolayısıyla hadisteki mallarla aynı vasıfları taşıyan mallar, hüküm açısından da aynı olacaktır. Asıl konumuz olmadığı için, fıkıh kitaplarında oldukça uzun ve tafsilatlı ele alınan bu meselenin burada detaylarına girmiyoruz.
Bunların yanında bir de faizin Allah katında nasıl büyük bir günah olduğunu bildiren ve Müslümanları ondan uzak durmaya çağıran hadisler vardır. Mesela bir hadis-i şerifte faiz, insanı helake götüren yedi büyük günahtan biri olarak gösterilmiştir. (Buharî, vesâyâ 23; Müslim, iman 145) Başka bir hadis-i şerifte faiz yiyenin, yedirenin, ona şahitlik ve katiplik yapanın lanetlendiği bildirilir. (Müslim, müsâkât 105-106) Şu hadis ise Allah’ın faizi mahvedeceğini bildiren âyetteki ifadenin bir şerhi mahiyetindedir: “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun akıbeti mutlaka malının azalarak iflasa (fakirliğe) sürüklenmesidir.” (İbn Mâce, ticaret 58)
Bunların yanında borçların ödenme şekline, borçlunun alacaklıya hediye verip veremeyeceğine, vadesi gelmeden önce ödenen bir borçtan indirim yapılıp yapılamayacağına, ahirzamanda faizin yaygınlaşacağına, darulharpte faizin hükmüne dair de hadisler varit olmuştur.
Faiz ne demektir?
Faiz, detay ve derinliğiyle anlaşılması hakikaten zor bir konudur. Özellikle de hadislerde yer alan alışveriş faizi (ribe’n-nesine ve ribe’l-fadl) etrafında oldukça detaylı içtihatlar yapılmıştır. (Alışveriş faizi doğrudan konumuzla ilgili olmadığından ona girmeyeceğiz) Fakat herkes konunun detaylarına hâkim olamasa da biraz üzerine yoğunlaştığında faizin temel mantık ve felsefesini anlayabilir. Hangi işlemlerin faiz kapsamına girip girmediği konusunda fikir sahibi olabilir. Özellikle borç işlemlerinde cereyan eden faizin ne olup olmadığını kavrayabilir. Biz de konuyu olabildiğince basitleştirerek ele almaya çalışacağız.
Riba sözlükte, fazlalık, büyümek, artmak, çoğalmak, kabarmak gibi anlamlara gelir. Istılah tanımı da sözlük anlamıyla yakından ilişkilidir. Zira riba, şeriat lisanında “muvazalı akitlerde (her iki tarafın da bir bedel/ivaz ödediği akitler) karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık” şeklinde tanımlanır. Bu fazlalık hakiki olabileceği gibi hükmî de olabilir; para ve mal olabileceği gibi başka bir menfaat de olabilir.
Daha da basitleştirerek ribayı şöyle tarif edebiliriz: Bir borçlanma durumunda, taraflardan birisi için şart koşulan ve bir bedele karşılık gelmeyen fazlalıktır. Mesela bin lira borç alan bir kimsenin bir sene sonra bu borcunu bin yüz lira olarak ödemesi ribadır (faizdir). (Enflasyon farkından kaynaklanan değer kaybının tazmini ayrı bir konudur.) Çünkü yapılan akit içerisinde bu yüz liralık miktarın karşılığı yoktur. Aynı şekilde bir kişinin, evinde parasız oturmak şartıyla başka birine borç vermesi de faizli bir muameledir. Çünkü burada da borç verme sebebiyle evden yararlanma gibi karşılıksız bir fazlalık söz konusudur.
İslâm hukukunda, yapılan akitlerde bir dengenin ve adaletin bulunmasına fevkalade önem verilir. Mesela akit esnasında taraflardan birine ek menfaat sağlayan şartlar fasit sayılır. Satıcının sattığı bir evde bir süre daha oturmayı veya terzinin sattığı kumaşı kendisinin dikmesini şart koşması gibi. Yine bu sebeple aynı akitte iki farklı akdin birlikte yapılması yasaklanır. Bir insanın, “Evini bana kiraya vermen karşılığında arabamı sana satıyorum.” demesi gibi. Borçlunun alacaklıya hediye vermesi olabildiğince sıkı şartlara bağlanır. Alışverişlerin peşin yapılması teşvik edilir ve vadeli alışverişlere sınırlamalar getirilir. Bedellerden birinin para olmadığı muamelelerde, faize konu teşkil eden iki malın vadeli olarak mübadele edilmesi gibi. Bütün bunların amacı ise faizden veya faiz şüphesinden kaçınmak ve haksız kazancın önüne geçmektir. Alışverişlerde karşılıklı rıza çok önemli olsa da bu, haram kılınan alışverişleri helâl yapmaz.
Cahiliye döneminde ve günümüzde yaygın olan şekliyle faiz (borç faizi), paranın kirasıdır. Paradan para kazanmaktır. Parayı muvakkat bir zaman için kullanmanın bedelidir. Bir mübadele vasıtası olan parayı asıl fonksiyonundan çıkarıp alınıp satılan bir mal hâline getirmektir. İçinde emek ve rizikonun bulunmadığı haksız bir kazançtır.
Faiz niçin haram kılınmıştır?
Kur’ân ve Sünnet’in bütün hükümlerinde olduğu gibi faizin haram kılınmasının hakiki illeti de (gerçek sebebi), konuyla ilgili nazil olan kesin ve bağlayıcı naslardır, yani emr-i ilâhîdir. Fakat ulema özellikle muamelata dair hükümlerin çoğunluğu itibarıyla “ma’kulü’l-ma’na” olduğunu söyler. Yani akıl, bu hükümlerin farz kılınmasının veya yasalanmasının arkasında yatan illetleri, sebepleri, gerekçeleri, hikmetleri kavrayabilir. Bu anlamda faizle ilgili de çok şey söylenebilir. Özellikle Bakara suresindeki faizle ilgili âyetlerin sonunda, “Eğer tevbe ederseniz anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.” (2/279) buyrulur. Âyetin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere faizin haram kılınmasının öncelikli sebebi, tarafları ve üçüncü tarafları zulümden, haksız kazançtan ve zarardan korumaktır.
Şöyle ki faizle verilen borçta, alacaklı daha baştan kârını garantilemiş olur. Borçlunun ise aldığı krediyle kâr veya zarar edeceği belli değildir. Büyük gelirler elde edebileceği gibi iflas da edebilir. Kâr elde etse bile bunun oranı belli değildir. Fakat her halükârda aldığı borcu faiziyle birlikte iade etmek zorundadır. Dolayısıyla iki taraftan birinin zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Şayet alacaklı bu borcu tüketim için alıyorsa, bu durumda aldığı anaparayı bile iade etmesi zor olan muhtaç durumdaki bir kimse bir de faiz ödemek zorunda kalacaktır.
Öte yandan faizli borçlarla yatırım yapan, iş kuran kimseler, diğer masraflarının yanında ödedikleri faiz miktarını da maliyetlere yansıtacaklardır. Dolayısıyla ödenen faizler ürün ve hizmetlerin fiyatına yansıyacak, suni fiyat artışlarına yol açacak ve dolayısıyla bütün halkın cebinden çıkacaktır.
Günümüzde faiz, kredi mekanizmasının bankalar aracılığıyla işleyişini sağlayan bir müessese hâline gelmiştir. Bankalar belirli faiz oranlarıyla tasarruf sahiplerinden sermaye toplamakta, daha sonra da topladıkları bu sermayeleri daha fazla faiz oranlarıyla büyük yatırımcıların kullanımına arz etmektedir. Tasarruf sahipleri aldıkları üç beş kuruşluk faizle müteselli olurken, paranın parayı çektiği kapitalist sistemde büyük yatırımcılar aldıkları büyük kredilerle servetlerine servet katmaktadır. Böylece geniş halk kitlelerinden toplanan büyük sermayeler belirli kişilerin elinde temerküz etmekte, fakirle zengin arasındaki uçurum her geçen gün daha da büyümektedir.
Faizin haram kılınmasının diğer bir hikmeti de sermaye sahiplerini yatırım ve ticarete yönlendirmektir. Zira özellikle faiz oranlarının yüksek olduğu zamanlarda veya ülkelerde, sermaye sahipleri paralarını günlük, aylık, yıllık faizlere yatırmakta, emek harcamadan, riske girmeden paralarına para katmaktadırlar. Faizin yaygın olduğu bir toplumda emek-sermaye dengesi sermayenin lehine bozulur ve sermaye daima emeğin aleyhine işler. Genel tabloya bakıldığında faizin en nihayetinde güçlünün ve sermaye sahibinin yararına çalışan, zayıf ve fakirleri ise daha da zor durumda bırakan bir müessese olduğu görülecektir.
Faizin iktisadî zararlarının yanı sıra fert ve toplumun ahlakına bakan yönleri de vardır. Bediüzzaman’a göre kötü ahlâkın kaynağı, faizin sebep olduğu, “Sen çalış, ben yiyeyim.” mantığıdır. Bediüzzaman, faizin tembelliğe yol açacağını ve çalışma şevkini söndüreceğini ifade eder. Ona göre faizin bir faydası varsa bu da ancak toplumun yüzde birinedir. Geri kalanına ise zararı vardır. Bediüzzaman konuyla ilgili şu hayatî tespitleri yapar: “Beşer salah isterse, hayatını severse, zekatı vaz etmeli, ribayı kaldırmalı.” “Beşer hayatını isterse envâ-ı ribâyı (ribanın bütün çeşitlerini) öldürmeli.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 772)
Bunların yanında faizin, enflasyona sebep olması, işsizliği artırması, iflasların ve iktisadî krizlerin yaşanmasında önemli bir rol üstlenmesi, ihtiyaç sahiplerini sömürünün önünü açması, gelir dağılımında adaletsizlik ve dengesizlikler ortaya çıkarması, sa’y ve emeğin semerelerini belli kanallarla faizcilerin cebine akıtması, muhtaç ve zor durumda olan insanları sömürünün önünü açması, yardımlaşma ve iyilik duygularını zayıflatması gibi ferdî, içtimaî, iktisadî ve ahlakî hayata bakan daha birçok zararları vardır.
Esasında faiz üzerinde biraz kafa yoran biri, aklen de onun çirkinliğini anlayabilir. Paranın para doğurmayacağı ilkesi Aristo’ya kadar gider. Aristo’ya göre servet edinme yolları içinde doğaya en aykırı yol, faizciliktir. (Aristoteles, Politika, s. 23-24) Faizin Batı’da kabul görmesi ve meşru sayılması da son asırlara dayanır. Faiz adı altında alınan fazlalığın neyin karşılığı olduğu konusunda birbirinden farklı çok sayıda faiz teorisinin ortaya konulması bile faizi izah etmenin zorluğunu gösterir. (Bkz. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1724496) Ne var ki günümüzde faiz, yaygınlığından ötürü o kadar çok kanıksanmıştır ki artık iktisatçılar onun meşruiyetini konuşmayı bir kenara bırakıp, faiz oranları üzerinde kafa yormaya başlamışlardır. Günümüzün ekonomik sisteminde faiz oranlarını düşürmeye yönelik genel bir eğilimin mevcut olması da faizin iktisadi hayatta doğrudan veya dolaylı yol açtığı zararları önlemeye matuftur.
Banka faizlerinin hükmü nedir? (İslâmî Açıdan Mortgage-2)
İlk yazımızda genel anlamda faiz üzerinde durduk. Kur’ân ve Sünnet naslarıyla ulemanın ortaya koyduğu izahlar açısından faizin ne olduğunu anlamaya çalıştık. Zira mortgage konusunun doğru anlaşılması faizin iyi bilinmesine bağlıdır. Konuyla ilgili ikinci yazımızda ise genel anlamda banka faizleri üzerinde duracağız. Zira mortgage da dahil bütün faizli kredilerin hükmüyle ilgili temel tartışma noktalarından biri, banka faizlerinin haram olup olmadığıdır.
Günümüzde faiz müessesesi karşı konulmaz bir şekilde toplum hayatına hâkim olduğu ve ihtiyacı karşılayacak ölçüde alternatif faizsiz finansman teknikleri geliştirilemediği için banka faizleriyle ilgili farklı değerlendirmeler ve yeni fetvalar ortaya çıktı. Bazı ilim adamları tarafından banka faizlerinin, Kur’ân’da yasaklanan “riba” kapsamına girmediği ileri sürüldü ve bu konuda farklı delil ve gerekçeler ortaya konuldu.
Kimilerine göre banka faizlerinin helâl olmasının sebebi, kağıt paralarda faiz cereyan etmemesidir. Çünkü onlara göre kâğıt paralar, ribevî mallardan (faize tâbi mallar) değildir. Kimileri haram kılınan ribanın, sadece “Cahiliye ribası” olduğunu iddia etmiştir. Cahiliye ribası ise zamanında ödenmeyen borçların üzerine bir miktar daha faiz bindirerek ödeme süresinin uzatılmasıdır. Yani bu, katlanarak büyüme özelliğine sahip olan faiz çeşididir ki günümüzde bileşik faize karşılık gelmektedir. Dolayısıyla bu görüş sahiplerine göre basit banka faizleri riba yasağı kapsamına girmez.
Kimileri haram kılınan ribanın, sömürü ve tahakküme dayalı “fahiş riba” olduğunu söylemiş ve banka kredilerini bunun dışında tutmuştur. Kimilerine göreyse banka faizlerinin caiz olmasının sebebi, onların devlet tarafından belli kanun ve kurallara bağlanmasıdır. Onlara göre haram olan riba, şahıslar arasında kuralsız bir şekilde cereyan eden tefecilikten başka bir şey değildir. Kimileri de hüküm açısından bankaların verdiği tüketim kredileriyle üretim kredilerini birbirinden ayırmış ve sadece üretim kredilerini haram görmüştür.
Bahsi geçen görüş sahipleri sadece mortgage sistemini ve konut kredilerini değil, bankalardan alınan her türlü krediyi (bazıları sadece üretim kredilerini) caiz görmüşlerdir. Aynı şekilde onlara göre tasarruf sahiplerinin paralarını faizli bir şekilde bankaya yatırmalarında da bir mahzur yoktur. Hatta bazı âlimler, bankaya para yatırmanın haram kılınan faizli bir işlem değil, meşru olan bir mudarabe akdi (emek-sermaye ortaklığı) olduğunu ifade etmiştir. Onlara göre banka faizli bir kurum değil, mevduat sahiplerinin paralarını işleten ve bunun karşılığında onlara kâr dağıtan bir işletmecidir. Bazıları da bankayla müşteri arasında gerçekleşen akdin, fıkıh kitaplarında hükme bağlanan karz (borç) veya vedia (ödünç) akdi olmadığını, yeni bir akit çeşidi olduğunu ve bu akde bağlı olarak alınan fazlalığın da faiz olmadığını savunmuştur.
Gerekçelendirmeler farklı olsa ve görüşler arasında nüanslar bulunsa da yukarıda zikri geçen görüş sahiplerinin ortak noktası banka faizleriyle ribanın hüküm açısından farklı olduğudur. Bu görüşü savunan ilim adamları arasında şunları sayabiliriz: Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Fazlurrahman, Seyyid Ahmed Han, Abdülaziz Çaviş, İzmirli İsmail Hakkı, Ma’ruf ed-Davalibî, Ali Cuma, Süleyman Uludağ.
Her bir görüşü gerekçeleriyle birlikte tek tek ele alıp tahlil etmek hem gereksiz tekrarlara yol açacağı hem de yazının sınırlarını aşacağı için, bütün bu görüşlere genel bir cevap vermek istiyoruz. Fakat öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki söz konusu görüşler büyük tartışmalara yol açmış ve bu görüş sahipleri, başta Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî olmak üzere muteber fıkıh heyetleri ve önde gelen pek çok âlim tarafından şiddetli itirazlara ve reddiyelere muhatap olmuşlardır.
Şunu net bir şekilde ifade etmek gerekir ki banka faizleriyle Kur’ân’da yasaklanan ribayı birbirinden ayırmanın hiçbir meşru temeli yoktur ve böyle bir hüküm ikna edici hiçbir şer’i delile dayanmamaktadır. Zira âyet ve hadislerde ribanın ne olduğuna dair önemli izahlar yapılmış, ilgili naslardan yola çıkan ulema da faizin kavramsal içeriğini ve illetini detaylı bir şekilde ele almışlardır. Ayrıca ne tür muamelelerin faiz sayılıp sayılmayacağına dair fıkıh kitaplarında oldukça açıklayıcı ve detaylı tanımlara yer verilmiştir. Elbette bu konuda yeni izahlar yapılabilir, farklı fetvalar verilebilir fakat bunların ilgili nasları ihlal etmemesi ve ribanın maksadına, mahiyetine ve ruhuna aykırı olmaması gerekir.
Banka faizlerini caiz görenlerin ortak bir noktası, az miktardaki fazlalığı caiz görmeye yöneliktir. Fakat “helâl olan faiz nispetinin” nasıl ve neye göre tespit edileceği önemli bir problemdir. Böyle bir hüküm verildiği takdirde faiz, keyfiliğe açık hâle gelecektir. Dolayısıyla bu konuda şer’î bir delil olmadan belli bir miktar veya orana kadar faize cevaz vermek kimsenin yetkisinde olamaz. Bu konuda objektif, açık ve herkesi bağlayıcı olan hüküm şudur: Oranı, miktarı her ne olursa olsun faiz, faizdir ve haramdır.
İslâm, bir şeyi haram kıldığı zaman sedd-i zerai ilkesinin bir gereği olarak onun azını da haram kılar. İçkinin haram kılınmasının illeti sarhoşluktur. Fakat hadisin net ifadesiyle bir yudum içki içmek de aynı şekilde haramdır. Çünkü içkinin azı çoğuna götürür. Zina haram olduğu gibi harama nazar da haramdır. Zira bu da zinaya çağırıcıdır. Dolayısıyla İslâm’a göre, anapara üzerine alınan ve meşru bir karşılığı bulunmayan her türlü fazlalık ribadır. Nitekim, “Eğer tevbe ederseniz anaparanız sizindir.” (2/279), “Eğer mü’min iseniz (Cahiliyede yaptığınız faizli işlemlere) terettüp etmiş mevcut ne kadar faiz alacağınız varsa bunları almaktan vazgeçin (inanıyorsanız faize bulaşmayın).” (2/278) âyet-i kerimeleri de azına çoğuna bakmadan faizlerin terk edilmesini emretmiş ve alacaklıların hakkının sadece anaparaları olduğunu açıkça beyan etmiştir.
Aynı şekilde Cahiliye Araplarının, “Alışveriş de faiz gibidir.” (2/275) şeklindeki iddialarına Kur’ân, “Allah, alış verişi mübah, faizi ise haram kılmıştır.” (2/275) beyanıyla cevap vermiş ve bununla bir taraftan iddia sahiplerini yapmış oldukları yanlış ve batıl kıyastan ötürü zemmetmiş, diğer yandan da alışveriş ve faizi mahiyet ve hüküm açısından kesin hatlarıyla birbirinden ayırmıştır. Bu da Kur’ân’ın hiçbir şekilde faizli muamelelere tolerans göstermediğine bir delildir. Marife olarak gelen “er-riba” lafzının başındaki “elif-lam” ya cins içindir ya da ahd içindir. Ahd için kabul edildiğinde bunun muhataplarca zaten bilinen ve uygulanan riba olduğu anlaşılır. Cins için kabul edildiğinde ise riba lafzı, şekli ve miktarı her ne olursa olsun faiz kategorisine giren bütün işlemleri içine alır. Dolayısıyla Allah katında alışveriş, alışveriş olma hususiyetinden ötürü helâl olduğu gibi, faiz de faiz olma hususiyetinden ötürü haramdır.
Kâğıt paralarda faiz cereyan etmeyeceği görüşünü savunanlar, bazı fakihlerin faizin illetiyle ilgili ortaya koydukları içtihatlardan hareket etmiştir. Ne var ki klasik dönemde “semeniyyet (para olma)” vasfının, faizin illetlerinden biri olduğunu ortaya koyan fakihler olduğu gibi, modern âlimlerin büyük çoğunluğu da sadece altın ve gümüşte değil, her çeşit parada faizin cereyan edeceğini savunur. Aksi bir düşünce faizin haram kılınma maksadına tamamıyla aykırı olacak ve pek çok faizli işleme kapı aralayacaktır.
“Sadece sömürüye yol açan ve fakiri ezen riba haramdır.” şeklinde verilen hüküm de tutarlı değildir, suistimale açık keyfi bir hükümdür. Bir kere bunun sınırını kim nasıl belirleyecektir? Fıkhî hükümlerin herkes için objektif olabilmesi için, illetlerinin açık ve istikrarlı olması gerekir. Sömürüye yol açma ise kapalı ve subjektif bir vasıftır. Ayrıca sömürü, faizin bizzat kendisinde mevcuttur. Faizin bir sebebi değil, sonucudur. Bu sebepledir ki Abdullah b. Mesud şöyle demiştir: “Borç veren kimse verdiğinden daha fazlasını şart koşmasın. Bu fazlalık bir tutam ot bile olsa faizdir.” (el-Muvatta, büyû 94)
Faizli işlemleri belli kurallara bağlamak, faize sabit oranlar belirlemek, onu devletin kontrol ve denetimine tâbi tutmak gibi tedbirler de faizin hükmünü değiştirmeyecektir. Bu tür önlemlerle faizin yol açabileceği zararlar ve suistimaller kısmen ortadan kaldırılsa da faiz sisteminin bizzat kendisinden kaynaklanan problemler varlığını sürdürecektir. Günümüzde bankaların ve faizli kredilerin mağduru olan milyonlarca insan bunun en büyük delilidir.
Faizin hükmü açısından, üretim kredileriyle tüketim kredilerini birbirinden ayırmanın da makul ve meşru bir temeli yoktur. Hele hele üretim kredilerini caiz görüp tüketim kredilerini caiz görmemek faizin temel mantığına aykırıdır. Zira burada ehven olan kredi türü, tüketim kredileri olmalıdır. Çünkü tüketim kredilerini kullananlar genellikle fakir ve muhtaç kimselerdir. Ayrıca krediler arasında böyle keskin bir ayrımın yapılması da çok zordur. Tüketim kredisi olarak çekilen paralar da pekâlâ üretimde değerlendirilebilir.
Bankalarla mevduat sahipleri arasında bir mudarebe akdi kurulduğunu, bankaların işletmeci olduğunu varsaymak da gerçeği yansıtmamaktadır. Zira burada mudarebe akdinin hükümleri işletilmemektedir. Mesela bankalar vereceği faizi önceden sabit bir miktar olarak tespit eder. Mudarebe ortaklığında ise kâr belli bir oran üzerinden paylaşılır. Müşteriler de bankalar da yapılan akdin bir çeşit ortaklık olmadığını, bilakis faiz akdi olduğunu pekâlâ bilmektedirler. Kaldı ki ortaklıklarda bile kârın oranlara göre paylaşılmayıp daha baştan miktarının belirlenmesi akdi ifsat edecektir.
Fakihler fıkıh kitaplarında tanımlanan ve hükümleri açıklanan akitlerin dışında yeni bir akit çeşidinin ortaya konulup konulamayacağını tartışmışlardır. Konuya olumlu yaklaşanların görüşlerini esas alsak ve bankaya faizli para yatırmayı müşteriyle banka arasında yapılan yeni bir akit türü olarak tanımlasak bile hüküm değişmeyecektir. Zira faiz sadece karz akdinde (borç vermede) cereyan etmez, bilakis her çeşit duyûn (herhangi bir sebeple ortaya çıkan borçlar) faize konu olabilir. Mesela biri vadeli olarak bir mal satın alsa (bey akdi), vadesi geldiğinde borcunu ödeyemese ve vadenin uzatılması karşılığında borca da ziyade getirilse bu fazlalık faiz olur. Mevduat hesabına para yatıran ve bir süre sonra bu parasını baştan belirlenmiş fazlalıkla birlikte çeken kimsenin faizden uzak durduğu söylenemez. Zira bu fazlalığı faiz olmaktan çıkaracak meşru bir bedel/karşılık bulunmamaktadır.
Şunu da belirtmek gerekir ki görebildiğimiz kadarıyla banka faizlerini farklı ad ve unvanlar altında caiz görme eğiliminde olanların temel çıkış noktası, bankayla yapılan işlemlerin faizin kapsamına girip girmeyeceğiyle ilgili teknik izahlardan ziyade, bankaların günümüzde gördüğü fonksiyondur; yani mevcut iktisadî yapının kaçınılmaz bir parçası ve kredi sağlamada alternatifsiz bir kurum olarak görülmesidir. Onlar, meseleye külli bir nazarla bakarak faizin toplum çapında ve dünya ölçeğinde yol açtığı zararları göz önünde bulundurmak yerine, şahısların bankaya duydukları ihtiyacı esas almaktadırlar. Ne var ki bir muamelenin faiz muamelesi olduğunu söylemekle, bu faizin zaruret sebebiyle meşru hâle gelip gelmeyeceğini değerlendirmek tamamen birbirinden ayrı konulardır.
Kanaatimizce âlimlerin vazifesi, İslâm’ın savaş açtığı faizi bir müessese hâline getirerek toplumun bütün katmanlarında yayılmasını sağlayan bankaları meşrulaştırmak değil, meşru finansman tekniklerinin oluşturulması noktasında iktisatçılarla birlikte elele vererek Müslümanlara rehberlik etmek olmalıdır.
Bu konuyu da şu iktibasla hülâsa edebiliriz: “Faiz oranının düşük veya yüksek olması, basit veya bileşik olması, kredinin tüketime ya da üretime yönelik olması… faizin haram oluşu noktasında neticeyi değiştirmez. Sünni ve Şiî bütün İslâm mezhepleri bu konuda ittifak hâlindedir. Kapitalizmde faiz denince ilk akla gelen kredi faizi, İslâm’daki borç faizidir. Bütün faizli işlemlerde belli bir miktar anaparaya belli bir vade sonunda belli miktarda fazla ödeme yapıldığına göre, Kur’ân’ın yasakladığı faiz ile günümüzdeki banka faizleri arasında bir farkın olmadığı açıktır.”
Mortgage faizli bir işlem midir, yoksa bir çeşit alışveriş mi?
Bir önceki başlıkta bazı ilim adamlarının günümüz banka faizlerini haram olan ribanın dışında tuttuğunu ve meşru gördüğünü belirtmiş ve ilgili görüşlerin kısa bir değerlendirmesini yapmıştık. Bu görüşü savunan ilim adamlarına göre bankadan çekilen her çeşit kredi gibi mortgage da caizdir. Zira müşterinin çektiği krediye karşılık bankaya ödediği faizler, İslâm’ın riba yasağına dahil değildir.
Öte yandan, genel bir ilke olarak banka faizlerini haram saymakla birlikte, bir çeşit konut finansman yöntemi olarak özellikle Batılı ülkelerde yaygınca uygulanan mortgage’ı farklı gerekçelerle caiz gören ilim adamları da vardır. Mortgage’a fetva verenlerin bir kısmı onu faizli bir kredi olarak değil bir çeşit murabaha (kârlı satış) olarak görmüş, bazıları darulharp hükümlerine dayanmış, bazıları da zaruret üzerinden hareket etmiştir. Biz de bundan sonraki yazılarımızda mortgage ile ilgili bu üç temel konuyu ele almaya, ilgili görüşlere daha yakından bakmaya ve bunların meşruiyetini değerlendirmeye çalışacağız. En sonunda da genel bir değerlendirmeyle bu konuyu noktalayacağız.
İlkinden başlayalım ve şu soruyu soralım: Mortgage faizli bir kredi midir, yoksa murabaha denilen bir çeşit alışveriş mi?
Bazı ilim adamlarına göre mortgage faizli bir akit gibi görünse de aslında murabaha denilen bir çeşit alışveriştir. Yani bankalar satıcıdan evi peşin olarak satın almakta, üzerine bir miktar kâr ilave ettikten sonra da vadeli olarak müşteriye satmaktadır. Dolayısıyla bankanın, anaparanın dışında müşterilerden aldığı fazlalık da faiz değil, kâr payıdır. Yapılan işleme mortgage kredisi, alınan fazlalığa da faiz denmesinin hükme bir tesiri yoktur. Zira akitlerde lafız ve kalıplara değil, maksat ve manaya itibar edilir. Buradaki maksat da ev satın almaktır. Bankanın parayı doğrudan ev alacak müşterinin hesabına değil, yed-i emin veya aracı bir kurum vasıtasıyla ev sahibine vermesini, alacağına karşılık ev üzerine ipotek koymasını, ev üzerinde hak sahibi olmasını, müşterinin maksadının faizli kredi çekmek değil ev satın almak oluşunu da bu görüşlerine delil getirirler.
Söz konusu görüşü savunanlardan biri Mısır’da bulunan Daru’l-ifta kurumudur. “Mortgage, bir çeşit murabaha akdi olduğu için İslâm hukukunda caizdir.” hükmünü veren Dâru’l-ifta, iki işlem arasına mal girdiği için faizin ortadan kalkacağını söylemiştir. (https://www.dar-alifta.org/en/fatwa/details/6610/is-taking-a-mortgage-allowed-in-islam)
IGMG Din İstişare Kurulu üyelerinin çoğunluğu da mortgage’ın vadeli satış bağlamında ele alınmasının daha isabetli olacağı görüşünü tercih etmişlerdir. Fakat şu kaydı düşmeyi de ihmal etmemişlerdir: “Ancak âlimler arasında ihtilaflı olan bu konuya ihtiyatla yaklaşmamız gerektiğini, genelde kredi veren kurumların faizli akitlerle de meşgul olduklarını göz önünde bulundurarak, ipotekli kredi adı altında yapılan bu vadeli satışı, sadece havâic-i asliyenin (temel ihtiyaçlar) temini ile sınırlandırılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.” (https://fetava.org/ipotekli-kredi-s-572)
Bu görüşün haklı olup olmadığının ortaya konulması, murabaha ve faizin ne olduğunu bilmeye ve mortgage uygulamasının nasıl cereyan ettiğine vâkıf olmaya bağlıdır. Murabaha, kârlı satış demektir. Kısaca, üç liraya alınan veya mâl edilen bir malın üzerine kâr ilave edilerek mesela beş liraya satılmasıdır. Malı satın alan kimse peşin veya vadeli alabileceği gibi, yine peşin veya vadeli satabilir. Vadeli satılan bir malın bedeli (semeni) peşin fiyatıyla aynı olabileceği gibi farklı da olabilir. Şayet bir malın peşin fiyatıyla vadeli fiyatı arasında bir fark varsa buna “vade farkı” denir. Akdin başlangıcında malın fiyatı ve vade süresi üzerinde bir anlaşma sağlandıktan sonra veresiye alınan bir mal için vade farkı ödemekte bir mahzur yoktur.
Mesela bir arabanın peşin fiyatının 10 bin lira, bir yıl vadeli fiyatının da 12 bin lira olduğunu farz edelim. Aradaki bu 2 bin liralık farka “vade farkı” denir. Bunun faizle bir alakası yoktur. Zira bu, faizde olduğu gibi karşılığı olmayan bir fazlalık değildir. 10 bin liralık peşin ücret arabanın karşılığı olduğu gibi, 12 bin liralık vadeli ücret de yine arabanın karşılığıdır.
Fakat üzerinde anlaşmaya varılan bedel, vadesinde ödenemediği takdirde bir artırmaya gidilemez; gidilirse alınan bu fazlalık faiz olur. Yukarıdaki misal üzerinden gidecek olursak, diyelim ki bir yıl sonra alıcı borcunun ancak yarısı olan 6 bin lirayı ödeyebildi. Ona, “Kalan 6 bin lirayı da bir sene sonra 8 bin lira olarak öde.” denildiğinde aradaki bu 2 bin liralık fark faiz olur. Zira bu fazlalık, arabaya karşılık gelen bir fazlalık değildir; bilakis bir mala veya bedele karşılık gelmeyen bir fazlalıktır. Borcun ödenmemesi durumunda yapılması gereken şey ya borçlunun hâlini gözetip ona ekstra süre tanımaktır -ki Kur’ân da bunu tavsiye eder (2/280)- ya da borcu tahsil etmek için hukukî yollara başvurmaktır.
Şayet murabaha akdinin, vade farkının ve faizin ne olduğu anlaşıldıysa şimdi mortgage işleminin hangi kategoriye girdiğine daha yakından bakmaya çalışalım. Mortgage işlemi kısaca şöyle cereyan eder:
Ev sahibi olmak isteyen kişi önce satın almak istediği evi bulur. Arkasından bankaya veya kredi veren bir kuruluşa başvuru yapar. Onlar da başvuru yapan kişiyi pek çok açıdan değerlendirmeye tâbi tutarlar. Onun kredi geçmişine, kredi notuna, gelirlerine, mevcut borçlarına, ne kadar peşinat ödeyebileceğine vs. bakarlar. Aynı zamanda satın alınması düşünülen evle ilgili de ekspertiz raporu ister, evin değeri ve mevcut durumu hakkında bilgi sahibi olurlar. Bütün bunların neticesinde başvuruyu kabul veya reddederler.
Kabul ettikleri takdirde yed-i emin vasıtasıyla evin bedelini satıcıya öderler. Arkasından bu bedelin bir kısmını alıcıdan peşin tahsil eder, kalan miktarı da belli bir vade ve faiz oranıyla taksitlere bölerler. Yapılan anlaşmaya göre faiz oranları sabit olabileceği gibi değişken de olabilir. Evin üzerine ipotek koyduktan sonra evin mülkiyetini alıcıya intikal ettirirler. Ev ipotekli olduğu için, borçların aksaması durumunda bankanın evi satarak alacağını tahsil etme hakkı vardır.
Bankayla müşteri arasında gerçekleşen akdin mahiyetini net bir şekilde tespit edebilmek için şu sorulara doğru cevap vermek önemlidir: Alıcı, evi bankadan mı alıyor yoksa ev sahibinden mi? Banka evi ev sahibinden satın alıp kârlı bir şekilde alıcıya mı satıyor yoksa sadece kredi mi sağlıyor? Daha açık bir ifadeyle bankanın müşteriye sattığı şey ev midir, yoksa para mıdır? Bankalar mal alıp satan kurumlar mıdır, yoksa faizli kredi sağlayan kurumlar mı? Evin üzerine ipotek koyulmasının evin mülkiyetine sahip olup olmamayla bir alakası var mıdır? Evle ilgili bir sorun çıktığında alıcı, ev sahibine mi müracaat eder yoksa bankaya mı? Her ay ödenen taksitlerde evin ana parasıyla faiz miktarlarının ayrı ayrı belirtilmesinin anlamı nedir? Borç ödenmediği için banka evi satacak olsa ve evin fiyatı borcu karşılamasa, bankanın müşteriden kalan borcu talep hakkı var mıdır?
Bankalar, ev alıp satmakla ilgilenmezler, onlar kredi kuruluşlarıdır. Düşük faizle piyasadan para toplar ve daha yüksek faizle yatırımcıya kredi temin ederler. Aradaki fark da onların kârını oluşturur. Mortgage sisteminde evin ipotek altına alınması da dahil uyguladıkları prosedürlerin tamamı, müşteriye verdikleri faizli krediyi teminat altına almak içindir. Müşteri evi bankadan değil, ev sahibinden satın alır. Fakat evi satın alabilecek parası bulunmadığı için de bankadan faizli kredi temin eder. Banka hiçbir zaman evin mülkiyetine sahip olmaz. Dolayısıyla bankayla müşteri arasında da evin satışına dair bir icap-kabul gerçekleşmez. Bilakis yapılan işlemlerin tamamı mortgage kredisinin alınması ve ödenmesine yöneliktir. Bankanın bu parayı doğrudan müşterinin eline vermeyip aracı bir kurum vasıtasıyla ev sahibine intikal ettirmesinin sebebi, suistimallerin önüne geçmek ve riski minimize etmektir.
Şu durumlar da bankanın evin sahibi olmadığını, murabaha yöntemiyle bir satış yapmadığını gösterir: Banka her ay faiz ve ana para şeklinde iki çeşit para tahsil eder. Taksitlerin ödenememesi ve evin satılması durumunda banka, müşterinin daha önce ödediği anaparayı geri verse de faizleri bunun dışında tutar. Bankadan çekilen kredi borcu ödenemediğinde ev bankaya dönmez, banka evi sahiplenmez, ev doğrudan satılığa çıkarılır ve banka evin fiyatından alacağını tahsil eder. Bankalar da yaptıkları işlemin faizli bir işlem olduğunu bildikleri için, bazı bankalar “faizsiz bankacılık penceresi” açarak faizden kaçınmak isteyen müşterilerine ayrı bir prosedür uygularlar. Bankaların ipotekli krediler üzerinden menkul kıymet çıkartmaları ve yeni kredilere sermaye sağlamak için bunları (yani alacaklarını) peşin fiyatına daha düşük fiyatla ikincil piyasalarda fon şirketlerine satmaları da bankanın asıl faaliyet alanını göstermesi açısından önemlidir. Kısacası, mortgage sisteminde bankaların rolü, ev alıp satmak değil, teminatlı konut kredisi vermektir. Verilen kredi de faizli bir kredidir.
Peki, müşterinin amacının faizli kredi çekmek değil de ev almak olması hükmü değiştirir mi? Bu soruya şu soruyla karşılık verilebilir: Bankadan faizli kredi çeken çoğu kimsenin amacı zaten bir mal satın almak veya yatırım yapmak değil midir? Çekilen faizli krediyle bir mal satın alınması veya bu maksatla kredi çekilmiş olması yapılan muamelenin mahiyetini değiştirir mi? Buna evet denildiği takdirde, birçok faizli işlem meşru görülmüş olur.
Burada akla gelebilecek diğer bir soru da şudur: Ortada bir evin bulunması ve yapılan işlemlerin bu evi satın almaya yönelik olması mortgage’ı bir çeşit alışveriş hâline getirir ve faiz olmaktan çıkarır mı? Buna da evet demek kolay değildir. Zira bir akdin içinde malın bulunması tek başına o akdi faizli bir akit olmaktan çıkarmaz. Daha önceki yazılarda da üzerinde durduğumuz üzere faiz, sadece borç alıp vermede (karz akdinde) cereyan etmez; birçok akde terettüp edebilir. Evet, ortada bir evin bulunduğu, müşterinin bankaya müracaat etmesinin sebebinin bu evi satın almak istediği doğrudur. Fakat bu durum, bankayla müşteri arasında gerçekleşen işlemin mahiyetini ve evin finansmanın, faizli bir krediyle sağlandığı gerçeğini değiştirmez.
Kısacası, ulemanın çoğunluğunun da kabul ettiği üzere, mortgage sisteminde yapılan işlem murabahalı bir satış değil, faizli bir akittir. Alınan teminatlı kredinin ev satın almada kullanılması veya bu maksatla kredi çekilmiş olması yapılan faizli işlemin mahiyetini ve hükmünü değiştirmez.
Darulharpte yaşamak mortgage sistemini caiz kılar mı?
Mortgage sisteminin fıkhî hükmü tahlil edilirken darulharple ilgili hükümler de zaman zaman gündeme gelir ve bazı ilim adamları darulharpte bulunmayı mortgage’ın caiz olmasına gerekçe gösterir. Sadece konut kredisi de değil, bankalarla yapılan diğer faizli işlemler ele alınırken de darulharp hükümlerine müracaat edilir ve gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslümanlar açısından banka faizlerinin caiz olduğuna yönelik fetvalar verilir. Bu tür fetvaların kaynağı ise mezhep imamlarının konuyla ilgili içtihatlarıdır.
Darulharp gerekçesiyle verilen fetvalarda bazı ayrıntılar göze çarpar. Bazıları gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslümanların her tür faizli muameleyi yapabileceğini savunurken, daha başkaları sadece bankalara mevduat yatırıp faiz alınabileceğini ama verilemeyeceğini savunur. Bazı müellifler ise darulharple ilgili hükümlerin sadece zaruret ve ihtiyaç durumlarında kullanılabileceğini belirtir.
Konunun doğru anlaşılması için öncelikle darulislam ve darulharp kavramlarının iyi bilinmesi gerekir. Bu kavramlar etrafında hem klasik hem de modern dönem fıkıh literatüründe oldukça uzun ve detaylı tartışmalar yer alır. Özetle şunu söyleyebiliriz: Darulislam, İslam yurdu, İslâm ülkesi demektir. Bununla Müslümanların yaşadığı ve İslâmî hükümlerin tatbik edildiği ülkeler kastedilir. Darulharbin kelime manası harp yurdu demek olsa da bununla sadece fiilî savaş hâlinin mevcut olduğu ülkeler kastedilmez; darulislam dışında kalan yerlere de bu isim verilir. Yani bununla gayrimüslimlerin hâkimiyeti altında olan, İslâmî esaslara göre yönetilmeyen, İslâmî hükümlerin tatbikatta olmadığı ülkeler kastedilir.
Kur’ân’da böyle bir taksime yer verilmediği gibi, sahih hadislerde de bundan bahsedilmez. İslâm uleması, yaşadıkları dönemin siyasî şartlarının ve devletlerarası münasebetlerin de etkisiyle böyle bir ayrıma gitmiş ve konuyla ilgili muhtelif hükümler vermişlerdir. Bazı âlimler günümüzde de mevcut taksimin devam ettiği görüşündedir. Fakat bugün itibariyle siyasi şartların, dünya konjonktürünün ve devletlerarası münasebetlerin değiştiğini, dolayısıyla dünyanın darulislam ve darulharp şeklinde ikili bir ayrıma tâbi tutulmasının doğru olmadığını, Müslüman olmayan ülkelere illaki bir isim verilecekse darulahd (anlaşma yapılan ülke) veya darulsulh (barış halinde olunan ülke) ismi verilmesinin daha doğru olacağını savunanlar da az değildir.
Biz darulislam ve darulharp kavramlarıyla ilgili tartışmaları bu konuda yazılmış müstakil eserlere havale ederek, darulharpte faiz konusuyla ilgili mezhep görüşlerine bakalım: İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed’e göre darulharpte bulunan bir Müslümanın, orada yaşayan bir harbî ile (gayrimüslimle) faizli muamele yapması caizdir. Sonraki dönem Hanefi âlimleri de bu görüşü savunmuş ve mezhepte fetvanın buna göre verildiğini söylemişlerdir. Hanefi âlimleri bu işlemin cevazını, yapılacak faizli muamelenin Müslümanın lehine olması ve içinde aldatma ve hıyanetin bulunmaması şartlarıyla kayıtlamışlardır. Dolayısıyla onlara göre Müslümanın faiz alması caiz olsa da vermesi caiz değildir. Ayrıca darulharpte de olsa iki Müslüman arasında faizli bir işlem yapılamaz. Aynı şekilde darulislamda bir Müslümanla gayrimüslim arasında yapılacak faizli muamele de haramdır. (Serahsî, el-Mebsût, 10/28, 138; Kâsânî, Bedâiu’s-sanaî, 5/192)
Darulharpte faizi caiz gören Hanefi fukahasının en başta gelen delili, Mekhul tarafından mürsel olarak rivayet edilen şu hadistir: “Darulharpte Müslümanlarla harbiler arasında faiz cereyan etmez.” (Zeylaî, Nasbü’r-râye, 4/44) Bu konuda daha başka deliller üzerinde durulsa da bunların hükme delaleti kati değildir.
Hanefi mezhebinden İmam Ebu Yusuf ile Şâfiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri ise ülke ayrımı yapmaksızın mutlak anlamda Müslümanın faizli muamele yapmasını haram görürler. Onların delili ise faizi haram kılan nasların umumî ifadeleridir. İlgili naslarda mekân, zaman ve şahıs ayrımına yer verilmemiştir. Onlar, Mekhul hadisinin zayıf olduğu için delile elverişli olmadığını ifade etmişlerdir.
Görüldüğü üzere, mezhep imamlarının içtihatlarından yola çıkarak yabancı ülkelerde yaşayan Müslümanların mortgage kredisi kullanmasına cevaz vermek hiç de kolay değildir. Bir kere üç mezhep imamına ve Hanefilerden İmam Ebu Yusuf’a göre yaşanılan ülkenin darulharp olması faizli muameleleri caiz kılmaz. Faiz yasağı mutlak olup nerede bulunursa bulunsun bütün Müslümanları bağlar.
İmam Azam ve İmam Muhammed’in fetvalarını da mortgage sisteminin cevazına delil göstermek kolay değildir. Zira Hanefî fakihleri, Müslüman ile gayrimüslim arasında cereyan edecek olan faizli muamelenin Müslümanın lehine olmasını şart koşmuşlardır. Bazı Hanefiler faiz vermenin değil, almanın caiz olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Mortgage kredisi çeken bir kimse ise faiz almamakta bilakis vermektedir. Mortgage sistemiyle ev almada Müslümanlar için fayda bulunduğu söylenebilir. Fakat öbür yandan verilen faizlerle faiz sistemine ve bankalara katkı sağlandığı da bir gerçektir.
Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da şudur: Hanefilerin tecviz ettiği husus, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında cereyan eden faiz işlemleridir. Halbuki günümüzde Batılı ülkelerde milyonlarca Müslüman yaşamakta ve onlar da paralarını bulundukları ülkelerin bankalarına yatırmaktadır.
Günümüz Batılı ülkelerini darulharp kabul etmenin ve buralarda Hanefi fukahası tarafından kendi dönemlerinin siyasi dünyasına göre ortaya konulan darulharp hükümlerini birebir tatbik etmenin meydana çıkaracağı suiistimalleri de gözden uzak tutmamak gerekir. Dünyanın bir köy hâline geldiği, sınırların ortadan kalkmaya başladığı, iletişim ve ulaşım vasıtalarının çok geliştiği bir dünyada Müslümanların yabancı ülkelerde faiz, kumar ve daha başka fasit akitleri yapmalarına cevaz vermenin onları günaha alıştırma ve aynı şeyleri Müslüman ülkelerde de devam ettirme riski taşıdığı göz ardı edilmemelidir. Üstelik darulharp gerekçesiyle bir kısım haramların işlenmesi, Müslümanların dinlerini güzel temsil etmelerine de mani olacaktır. Nitekim bu tür uygulamaların yer yer Müslümanların imajına nasıl zarar verdiğini ve nasıl istismar edildiğini esefle müşahede ediyoruz.
Bütün bunların yanında Müslümanlar, yaşadıkları ülkeleri darulharp olarak gördükleri ve darulharp hükümlerini tatbik ettikleri takdirde oralara kolay kolay entegre olamayacak, bu ülkelerin bir parçası hâline gelemeyecek, azınlık psikolojilerini üzerinden atamayacak, oranın insanlarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayacak, ülke problemlerinin çözümüne katkı sunamayacak ve dolayısıyla bütün bunlar da netice itibariyle gelip Müslümanlığa dokunacaktır.
Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki İmam Azam ve İmam Ebû Yusuf’un görüşlerine istinaden darulharpte bulunmayı gerekçe göstererek mortgage’a ve daha başka faizli işlemlere fetva verenler olmuştur. Fakat ulemanın çoğunluğu tarafından yukarıda zikredilen gerekçeler ileri sürülerek bu fetvalara karşı çıkılmıştır. Bizim kanaatimiz de dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, Müslümanların Kur’ân ve Sünnet’in açık hükümlerine bağlı kalmaları ve bugünün dünyasında darulharp hükümlerini gündeme getirmemeleridir.
Zaruret mortgage’ı caiz kılar mı?
Gerek konut finansman yöntemi gerekse diğer banka kredileri mevzubahis olduğunda en çok üzerinde durulan konu “zaruret”tir. Mortgage’a ve daha başka faizli kredilere fetva verenlerin çoğu zaruret ilkesine dayanır. Esasında bazı âlimlerin, banka faizlerini hüküm açısından ribadan ayrı görmelerinin, mortgage’ı murabahalı satışa benzetmelerinin ve darulharp ahkâmını gündeme getirmelerinin arkasında da bugünün dünyasında helâl yoldan finansman temin etmede yaşanan zorluklar ve Müslümanların finans ihtiyaçları vardır.
Şimdiye kadar bazı ilim adamları ve bazı fetva heyetleri zaruret veya hacet bulunduğu gerekçesiyle mortgage sistemiyle ev almaya fetva vermişlerdir. Mesela Avrupa Fetva Konseyi, Kuzey Amerika Ulema Birliği, Yusuf el-Karadavî ve Hayrettin Karaman bunlar arasındadır. Onlara göre ev, kişinin aslî ihtiyaçlarından olduğu ve İslâm fıkhında ihtiyaçlar da zaruret menzilesine indirildiği için, meşru yollardan ev sahibi olamayan bir kimsenin bankadan kredi çekerek ev alması caizdir.
Bununla birlikte Muhammed Ebû Zehra, Vehbe Zuhayli, Said Ramazan el-Bûtî, Abdullah b. Beyye gibi âlimler zaruret veya hâcet sebebiyle faizli krediye fetva verilmesine karşı çıkmışlardır. Gerekçe olarak da ev satın almanın bir zaruret olmadığını, insanın kirada da yaşayabileceğini söylemişlerdir. Onlara göre her ne kadar ev satın almak bir ihtiyaç ise de ihtiyaçlar haramları mubah kılmaz. Ayrıca onlar böyle umumî bir fetvanın istismara yol açacağını belirtmişlerdir. Faizli kredinin sıkıntıyı gidermediği, insanın yıllarını rehin alan daha farklı sıkıntılara yol açtığı da bu meyanda ifade edilmiştir. (Bkz. Ebû Zehra, Buhus fi’r-riba, s. 40; Zühayli, Hukmu teâmulu’l-ekalliyyâti’l-İslâmiyye fi’l-hârici maa’l-bunûku’r-ribeviyye)
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle zaruret ve hacet kavramlarını izah edecek, arkasından da bunların faizli bir muameleyi mubah kılıp kılmayacağını değerlendireceğiz.
Zaruret hâlinin haramları mubah kılacağı, bütün hukukçular tarafından kabul edilen genel bir kaidedir. Bu kaide, konuyla ilgili âyet ve hadislerden tümevarım yoluyla çıkarılmıştır. Zaruretlerin haramları mubah kılması aynı zamanda İslâm’ın getirdiği “kolaylık” ve “güçlüğün kaldırılması” prensiplerinin bir gereğidir. “Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara sûresi, 2/185) “Din konusunda, size hiçbir zorluk yüklememiştir.” (Hac sûresi, 22/78) “Allah size güçlük çıkarmak istemez.” (Mâide sûresi, 5/6) “Şüphesiz bu din kolaylık dinidir. Her kim dini zorlaştırırsa din ona galip gelir.” (Buharî, iman 29) şeklindeki âyet ve hadisler de bunu ifade eder.
İlk dönem fukahasının zaruret hâliyle ilgili yaptıkları tanımlar genellikle hayatî bir tehlikenin bulunması, helakten veya bir uzvun telef olmasından korkulmasıyla ilgilidir. Mesela Cessas zaruret hâlini şöyle tarif eder: “Zaruret, yemeyi terk etmekten dolayı, nefsine veya bazı uzuvlarına bir zarar gelmesi korkusudur.” (Cessas, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/157) Zerkeşi’nin şu tarifi de buna yakındır: “Zaruret, muzdarın öyle bir sınıra ulaşmasıdır ki şayet yasaklanan şeyi almazsa, ya helâk olur ya da helâke yaklaşır. Yemeye ve giymeye mecbur kalan kimse gibi ki aç veya çıplak kalsa bu kimse ya ölecek veya bir uzvu helâk olacaktır.” (Zerkeşî, el-Mensûr fi’l-kavâid, 2/319) Cürcânî ise zaruret için şu veciz tarifi yapmıştır: “Zaruret, insanın def etme imkânı olmayan bir tehlikeye maruz kalmasıdır.” (Cürcânî, Ta’rifât, 1/180)
Modern dönem fıkıhçılarından Vehbe Zuhayli şu tanımıyla zaruretin alanını biraz daha genişletmiştir: “Zaruret, insanın nefis, uzuv, ırz, akıl, mal veya bunların tâbilerine bir zararın veya eziyetin gelmesinden korkulan tehlike veya şiddetli meşakkatle karşılaşma hâlidir.” (Vehbe Zühayli, Nazariyyetü’d-darûreti’ş-şer’iyye, s. 67-68)
Zaruret hâlinin oluşması için bazı şartlar ileri sürülmüş ve ancak bu şartların mevcudiyeti durumunda haramlardan istifadenin mubah hâle geleceği belirtilmiştir. Buna göre haramı mübah kılan zaruret hâlinin oluşması için öncelikle ortada bir tehlike ve zarar durumunun bulunması gerekir. İkinci olarak, kişinin maruz kaldığı tehlike halihazırda mevcut olmalı veya bu konuda zann-ı galibi (baskın kanaati) bulunmalıdır. Üçüncü olarak, muzdar durumdaki kimsenin, içinde bulunduğu tehlikeli durumdan kurtulmak için haramı işlemekten başka bir çaresi ve alternatifi bulunmamalıdır. Dördüncü olarak, tehlikeye bir ölçü getirme adına onun mülci (zorlayıcı, ihtiyarı giderici) olması gerektiği ifade edilmiş, hayatî bir tehlikenin söz konusu olmadığı küçük zararlardan dolayı haramların çiğnenmesi mubah görülmemiştir. Beşinci olarak, muzdar durumda kalan kimsenin, içine düştüğü ızdırar hâlinden meşru ve helâl yollarla kurtulabilme imkânı olmamalıdır. (Bkz. Mustafa Baktır, İslâm Hukukunda Zaruret Hali, s. 231-250)
Mortgage kredisinin hükmü değerlendirilirken zaruretin yanında üzerinde durulan diğer bir kavram da hacettir (ihtiyaç hâli). Hacet ise giderilemediği takdirde zararın, zorluğun ve meşakkatin doğmasına yol açan durumdur. Mecelle’de “Hâcet umumi olsun hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.” şeklinde bir kâide vardır. Yani zaruret gibi hacet de haram olan bazı muameleleri mubah hâle getirebilir. Buna örnek olarak Peygamber Efendimiz’in uyuz hastalığına yakalanan iki sahabinin ipek elbise giymelerine müsaade etmesi gösterilebilir. (Buhari, libâs 29) Aynı şekilde bir insanın tedavi maksadıyla avret mahallini doktora göstermesi caiz görülmüştür. Keza istisna, bey bi’l-vefâ, be’y bi’l-istiğlal gibi akitler de hacet sebebiyle meşru görülmüştür.
Görüldüğü üzere zaruret gibi hâcetin de bazı haramları mubah kılmada etkisi vardır. Fakat zaruretle hacet arasında önemli farklar vardır. Zaruret, dinin öncelikli olarak korunmasını istediği zarurat-ı hamsenin (din, can, mal, namus, akıl) ihlâline yol açabilecek şiddetli zorluk ve meşakkat durumlarını ifade eder. İhtiyacın karşılanmaması durumunda da sıkıntı ve zorluk ortaya çıkar. Fakat bu, zaruret ölçüsünde ağır değildir. Dolayısıyla haramları helâl kılması açısından zaruret ihtiyaçtan çok daha güçlü bir gerekçedir. Hatta zaruretin söz konusu olduğu bazı durumlarda haram fiili işlemek sadece mubah hale gelmez, vacip olur. Mesela açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir insanın haram bir yiyeceği yemesi vacip olur.
Zaruretlerin haramları mubah kılacağı ilkesi bütün fakihlerce kabul edilir. Yani bu, hakkında icma bulunan bir kaidedir. Hacet ise böyle değildir. Ne tür hacetlerin hangi durumlarda ne tür haramları mubah kılacağı hakkında ulema arasında farklı görüşler dile getirilmiştir. Zira hacet, zaruret kadar tespiti kolay objektif bir durum değildir; keyfiliğe açıktır. Bu sebeple olsa gerek fakihler, bazı meselelerde haceti göz önünde bulundurarak ruhsat hükümleriyle amel edilmesine fetva verseler de, bazen de hacetleri dikkate almamışlardır. Bazı fakihler ise şahsî değil sadece genel hacetlerin (herkesi etkileyen zorluk ve sıkıntı durumlarının) dikkate alınacağını belirtmişlerdir.
Hatta ulemadan bazıları hacetlerin haramları mubah kılmada bir etkisinin olmadığını söylemiştir. Mesela İmam Şafii’ye göre haram olan bir eylem ihtiyaç durumunda değil sadece zaruret durumunda helâl hâle gelir. (Şâfîi, el-Ümm, 3/28) Aynı şekilde zaruret hâli kişiye başkasının malını izinsiz olarak (daha sonra tazmin etmek şartıyla) alma hakkı verirken, hacet sebebiyle böyle bir şey helâl olmaz. (Şâfîi, el-Ümm, 2/77) Aynı şekilde fukahaya göre içki, meyte, kan gibi İslâm’da lizatihi haram kılınan gıdalar hacet değil ancak zaruret hâllerinde mubah olur. (Reşîd Ahmed, el-Hâcetu ve Eseruhâ fî’l-Ahkâm, 1/89)
Öte yandan mutlak anlamda sıradan her ihtiyacın şer’i hükümlerin belirlenmesinde nazara alınacağı ve onun olduğu yerde kolaylık hükümlerinin devreye gireceği de anlaşılmamalıdır. Yoksa dini yaşamada laubali tavırlar ortaya çıkabilir, hukukî işlerde karışıklıklar baş gösterebilir. Âlimler, şeriat nazarında ne tür ihtiyaçların muteber kabul edileceğine dair bir kısım ölçüler getirmişlerdir. İlk olarak, ihtiyacın mutat sınırın üzerinde olmasını şart koşmuşlardır. İkinci olarak, ihtiyacın varlığı hakkında yakîn veya zann-ı galip bulunmalıdır. Üçüncü olarak, zorluk ve sıkıntıdan kurtulmanın meşru bir yolunun bulunamaması ve bunun sadece o ihtiyacı karşılamaya bağlı olması gerekir. Dördüncü olarak da ihtiyacın daha kuvvetli bir ihtiyaçla çelişmemesi, yani onun giderilmesinin daha büyük bir sıkıntıya yol açmaması gerekir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere, zaruret ve hacet durumlarında genel ahkâmdan ayrı olarak bazı istisnai hükümler verilebilir. Verilen bu hükümler istisnai olduğu için muvakkattır. Zaruret ve hacet durumunun varlığını devam ettirmesiyle sınırlıdır. Şartlar normale döndüğünde ise asıl hükümler rücu eder. Yani maruz kalınan sıkıntı ve meşakkat hâli, helâl ve meşru yollarla giderilebildiği takdirde geçici olarak verilen ruhsatlar sona erer, yasaklar geri döner. Öte yandan zaruret ve hacetler kendi miktarıyla takdir edilir. Yani mevcut zaruret ve ihtiyacın karşılanması için ne kadarlık bir harama girilmesi gerekiyorsa bununla iktifa edilir, ötesine geçilmez.
Yapılan bu izahlar zaviyesinden mortgage sistemiyle ev almayı değerlendirecek olursak şunları söyleyebiliriz: Barınmak ve oturmak zaruri ihtiyaçlardandır. İnsanın hayatını ve sağlığını koruması buna bağlıdır. Fakat bu ihtiyaç mülk sahibi olmadan kira gibi başka yollarla da karşılanabilir. Bu sebeple ancak kiralık bir ev bulamayan, ev satın alacak sermayeye sahip olmayan ve karz-ı hasen gibi meşru yollarla da kredi temin edemeyen kimseler açısından zaruret hâlinden bahsedilebilir. Bir zaruret hâlinin oluşması durumunda ise ister mortgage, isterse daha başka faizli bir finansman yöntemiyle ev almanın caiz olacağında şüphe yoktur.
İhtiyaç ise zarurete nispetle daha alt seviyede bulunduğu ve daha esnek bir kavram olduğu için şümulü de daha geniştir. Dolayısıyla mortgage sistemiyle ev almaya ihtiyaç duyan insan sayısı çok daha fazladır. Zira ödenen kiraların çok yüksek olması, kiralık ev bulmanın zorluğu, kirada yaşamanın getirdiği sıkıntılar, bazı durumlarda mortgage taksitlerinin kiranın altında olması, ev kiralarının istismara dönüşmesi, kiracı ve ev sahibi olmanın toplumda statü farkı oluşturması, mortgage borcunun vergiden düşülebilmesi, mortgage ile alınan evin çoğu insan açısından belki de tek tasarruf aracı olması gibi sebepler mortgage sistemiyle ev almayı ihtiyaç hâline getirebilir. Batılı toplumlarda mortgage sisteminin bu kadar çok yaygınlaşmasının sebebi de insanların ona duyduğu bu gibi ihtiyaçlardır.
Peki, ihtiyaçların da zaruretler gibi kabul edileceği prensibinden hareketle mortgage sistemiyle ev sahibi olmanın caiz olacağına dair mutlak bir fetva verilebilir mi?
Bu konuda fetva veren şahıs ve heyetler olsa da şu sebeplerden ötürü ihtiyaçtan hareketle mortgage’a dair mutlak ve genel bir fetva verilmesini, bu konuda kapının ardına kadar açılmasını doğru bulmuyoruz. Birincisi, zaruret ve hacetler subjektif olup şahısların durumuna, zaman ve mekâna, mevcut konjonktüre göre farklılık arz edecektir. Dolayısıyla her bir şahsın durumunun müstakil olarak değerlendirilmesi veya her bir şahsın kendi durumunu değerlendirip bu konuda kanaat-i vicdaniyesiyle karar vermesi daha doğru görünüyor.
İkinci olarak, bu konuda genel bir fetva verildiğinde istisnai olarak ve ruhsat kabilinden verilen bir hükmün asıl hüküm yerine geçmesi kuvvetle muhtemeldir. Bugüne kadar bunun birçok örneği yaşanmıştır. Üçüncüsü, böyle bir fetva helâl alternatif arayışlarının önünü tıkayacak, meşru finansman yöntemlerinin geliştirilmesine engel olacak ve Müslümanları karz-ı hasen gibi yardımlaşma kanallarından uzaklaştıracaktır. Dördüncüsü de hacetlerin haramları helâl kılıp kılmayacağı ulema arasında ihtilaflı bir konu olduğu için, böyle bir fetva faiz konusunda ihtiyatlı davranma ve faiz şüphesinden uzak durma prensiplerine aykırı düşecektir.
Mortgage’a dair son sözler
Modern dünyada şartların olabildiğine ağırlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Müslümanların pek çok dinî ahkâma bağlı kalması, haramlardan kaçınması gerçekten çok zor. Bu zorluğun sebebi, dinî hükümlerin zor olması değil; bilakis dinî hükümlerin rahatça tatbik edilebileceği salih bir toplum oluşmaması; dinin yaşanmamasından kaynaklanan problemler için yine dinden çözüm aranması, pek çok alanda helâl alternatiflerin geliştirilememesi vs.
Tek problem, sistemin, şartların ve hayatın getirdiği zorluklar değil elbette. Maalesef Müslüman ahlâkı ve dinî bilinç de ciddi yara almış durumda. Refah ve konforlu bir hayat yaşamak Müslümanların da birinci önceliği hâline geldi. Çokları dünyevileşme girdabı içinde bocalayıp duruyor. Yapılan işlere ve ticari işlemlere sadece “business” olarak bakılıyor. Yani elde edilecek kâra, iş verimliliğine, kazancı artırmaya, işi büyütmeye odaklanılıyor. Ama yapılan işlerin dinin kurallarına ve ahlakî değerlere ne kadar uyup uymadığı çok da araştırılmıyor. Hatta bazılarında ekonomi dünyasının kendine göre kuralları ve dinamikleri olduğu, sadece buna bağlı kalınması gerektiği, dinin ticari işlere müdahale etmemesi gerektiği şeklinde yanlış bir anlayış dahi gelişmiş.
Hayatın zorluklarıyla karşılaşan insanlar Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun bir sistemi hayata taşımak için mücadele etmek yerine, kendilerine çıkış yolu ve kolaylık gösterecek fetva arıyor, arzu ettikleri cevabı alamadıklarında da bütün suçu din âlimlerine yüklüyor, onları eleştiriyorlar. Üzerinde ağır baskılar hisseden ve reel hayatın gerçeklerine ters düşmek istemeyen bazı ilim adamları da zorlama yorumlarla da olsa her şeye bir cevaz bulmaya çalışıyor.
Hayatın tıkanan alanlarını açmaya, bunalan insanlara nefes aldırmaya, meşakkatin ortaya çıktığı durumlarda işin kolaylık yönünü göstermeye yönelik bu tür çabaları da takdirle karşılamak lazım. Nitekim tarihte de “zaruret”, “umum-ı belva” ve “fesadü’z-zaman” gibi gerekçelerle geçmiş dönemlerde yadırganan bazı çözümler kerhen de olsa caiz görülmüş, şeklen dahi olsa faizden korunmak ve açıktan faizli işlemlerin yapılmasına mani olmak için hile-i şeriyelere (hukukî çıkış yollarına) başvurulmuş, bazı konularda daha esnek davranmak zorunda kalınmıştır. Para vakıflarını, eytam sandıklarını, muamele-i şer’iyeleri, vefaen satışı, farklı çeşitleriyle ine satışlarını buna misal gösterebiliriz.
Ne var ki ruhsatlarla, zaruret ahkâmıyla, geçiş dönemi fetvalarıyla kronik hâle gelen problemler için kısmî, nisbî ve istisnaî çözümler üretilse de bunlar hiçbir zaman sadra şifa olmuyor. Asıl yapılması gereken vazife, makasıd-ı ilâhiye uygun, Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna mutabık, nasların hükümlerini hayata taşıyan köklü çözümlerin ortaya konulabilmesidir. Konumuz açısından meseleye bakacak olursak, belki yarım asırdır farklı şahıs ve heyetler tarafından farklı gerekçelerle banka faizleri hakkında fetvalar veriliyor. Fakat buna rağmen ihtilaf ve tartışmalar bitmiyor, çözüm arayışları devam ediyor, Müslümanların vicdanı rahatlamıyor.
Bu açıdan asıl odaklanılması ve üzerinde çalışılması gereken mesele, Müslümanları faize mecbur bırakmayacak yolların, çözümlerin bulunmasıdır. Halihazırda işleyen ekonomik sistem gözümüzü kör etmemeli, bizi alternatif arayışlarından vazgeçirmemelidir. Bütün alt yapının ve kurumların faize dayandığı, fertlerin buna göre eğitildiği ve şartlandırıldığı bir dünyada elbette alternatiflerin geliştirilmesi kolay olmayacaktır. Fakat yapılması gereken de budur.
Bu tek başına ilâhiyatçıların vazifesi değildir. Bilakis ekonomistler, sermaye sahipleri, yatırımcılar el ele verip faizsiz alternatifler geliştirmek zorundadırlar. Kur’ân, faizin karşısına sadaka, zekât, karz-ı hasen (Allah rızası gözetilerek verilen borç) gibi yardımlaşma yollarını koyduğuna göre bütün mü’minler bunları yeniden hayata taşımaya, işbirliği ve yardımlaşmaya dayalı sistemler kurmaya çalışmalıdır. Mü’min sadece kendini düşünmemeli, tek hedefi büyümek, çok büyümek, daha çok büyümek olmamalı; kardeşini düşünmeli, onun elinden tutmalı, ona da imkânlar hazırlamalıdır.
Fıkhın imkânları sonuna kadar kullanılarak faizsiz finansman teknikleri geliştirilmeli ve bunlar hamiyet ehli iş adamları tarafından hayata taşınmalıdır. Kurulacak çeşitli ortaklıklarla emeğin de sermayenin de sürekli aktif hâlde olması sağlanmalıdır. Müslüman ülkeler, faizsiz bir sistemi hayata geçirebilmek için ülkedeki reel zenginlik ile kredi piyasaları arasında bir denge oluşturmalı, para talebini karşılayabilecek ölçüde meşru yollardan para arzına çözüm üretmeli ve hiçbir Müslümanı banka faizlerine muhtaç bırakmamalıdır. Aksi takdirde bu konuda vebalden kurtulmak mümkün olmayacaktır. Gerçi uzun zamandır dünyanın farklı ülkelerinde faizsiz finans kurumları kuruluyor ve farklı alanlarda hizmet veriyor. Bunu takdirle karşılamak lazım. Fakat bunların da kat etmeleri gereken epey bir mesafe olduğunu da ifade etmek gerekir.
Tekrar konumuza gelecek olursak, ev sahibi olmak isteyen şahıslar, kolay yoldan hemen faizli krediye başvurmak yerine öncelikle bütün alternatifleri tüketmeye, yapabilecekleri her şeyi yapmaya çalışmalıdırlar. Kendi aralarında organize olarak, kooperatifler kurarak, sermaye sahiplerini bu alanda yatırım yapmaya teşvik ederek, karz-ı hasen müessesesini aktif hâle getirerek alternatifler oluşturmalıdırlar. İmkân varsa faizsiz finans kurumları veya bazı bankalar tarafından klasik mortgage’a alternatif olarak geliştirilen İslamî mortgage yolunu kullanmalıdırlar.
Peki, peşin fiyata ev almaya güçleri yetmeyen ve faizsiz yollarla da kredi temin edemeyen kişiler için mortgage yolu açık değil midir? En başta da ifade ettiğimiz gibi mortgage sistemine dair böyle bir yazı dizisi kaleme almamızın sebebi, konuyla ilgili bir fetva yayınlamak değildir. Bilakis, bankalarla ve faizle ilgili tartışmalar, fıkıhta mortgage meselesinin hangi başlıklar altında ele alındığı, bu konuda ne tür fetvaların verildiği, bu fetvaların hangi delillere dayandığı, bu delillerin meşruiyet ve makuliyetiyle ilgili okuyucunun genel anlamda bilgi sahibi olmasına ve karar sürecine katkıda bulunmaktır.
Bununla birlikte yazı boyunca ele aldığımız görüşlerle ilgili değerlendirmelerde bulunmaya ve kendi kanaatimizi de ifade etmeye çalıştık. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz: Banka faizleriyle Kur’ân’da haram kılınan riba, hüküm açısından birbirinden ayrılamaz; banka faizleri de ribanın şümulüne dahildir. Mortgage sistemi, bir çeşit alışveriş değil, ipotekle teminat altına alınan faizli bir kredidir. Günümüz dünyasında darulharpte bulunulduğu gerekçesiyle faize fetva vermek isabetli bir yaklaşım değildir.
Mortgage sistemiyle ev almak bazı şahıslar açısından zaruret veya ihtiyaç olabilir. Ve biz biliyoruz ki fıkıh kitaplarında zaruret de hacet te bazı haram fiillere mubah hükmünün verilmesinde şer’î bir dayanak olarak kullanılmıştır. Zira zaruretlerin haramları mubah kılacağı ilkesi, bir çok âyet-i kerimenin açık ifadelerinden çıkarılmıştır. Bununla birlikte zaruret ve ihtiyaçtan hareketle mortgage hakkında herkesi kapsayacak mutlak bir fetva verilmesi -daha önce zikrettiğimiz gerekçelerden ötürü- doğru değildir. Bu meselenin şahısların durumlarının göz önüne alındığı özel fetvalara ve şahsi kanaatlere havale edilmesi daha isabetli görülmektedir.
Şunu da eklemek gerekir ki âlimlerin, hükmü üzerinde ittifak ve icma ettikleri bir konuya muhalefet eden bir kimsenin bu tavrı hiçbir şekilde meşru ve mazur görülemez. Fakat muhtelefun fih (hakkında ihtilaf edilen) konularda bir görüşü tercih edip bununla amel eden kimse de ayıplanamaz, yadırganamaz. İmam Şaranî’nin Mizânü’l-kübrâ adlı eserinde ısrarla üzerinde durduğu üzere pek çok fıkhî konuda âlimlerin farklı görüşleri mevcuttur. Çoğu zaman bu görüşlerin bir kısmı ruhsat kabilinden olup kolay olanı işaret eder, bir kısmı ise azimet kabilinden olup zor olanı gösterir. Şaranî, mükelleflerin zayıf ve güçlü olmasına göre (iman, takva, beden kuvveti, maddi güç vs. her açıdan) bu ruhsat ve azimet hükümleriyle amel edebileceklerini belirtir.
Şartların zorlaştığı, iman ve takvanın ise zayıfladığı bir dönemde herkesi azimetlerle (dinin asıl hükümleriyle) amel etmeye zorlamak farklı imtihan ve fitneleri de beraberinde getirebilir. Sürekli ruhsatları öne çıkarmak ve geçiş dönemine mahsus hükümler üzerinde durmak ise dinî bilinci ve hassasiyeti aşındırabilir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da denge gözetilmelidir.
Ne ruhsat ve zaruret hükümlerini esas alanların, ne de bu konuda ihtiyat, takva ve azimeti esas alanların hiçbir şekilde birbirlerini itham etmeye hakları olmadığını belirtmekte fayda var. Eğer bir itiraz ve eleştiri yöneltilecekse bir fetvayı esas alıp onunla amel eden mükelleflere değil, görüş sahiplerine yöneltilmeli, onların ortaya koydukları delil ve gerekçeler eleştirilmelidir. Biz de bu yazımızda elimizden geldiği ölçüde bunu yapmaya gayret ettik.
Aslında burada borçlanmaya da bir sayfa ayırmak gerekirdi. Hem şahıslar hem devletler hem de küresel kapitalist sistem açısından. Fakat hem konunun yeri burası olmadığı hem de bu konunun işin uzmanı olan iktisatçılar tarafından ele alınması daha doğru olacağı için buna girmiyoruz. Fakat şu kadarını söyleyelim ki herkesi, her kurumu, her devleti borçlandırma üzerine kurulu olan, cazip teklifler sunarak herkese kredi vermeye çalışan, borç senetlerini bile alınıp satılan bir mal hâline getiren, dünyadaki mevcut borç miktarını reel varlıkların yaklaşık üç katına çıkaran bir sistem ve anlayış İslâm’ın tesis etmek istediği içtimai ve iktisadi yapıya yabancıdır, terstir.
Yazıyı Elmalılı Hamdi Yazır Hazretlerinin şu tespitleriyle bitirmek istiyoruz: “Dinî ahlâkı yükselmemiş, sosyal yardımlaşması ağızlardan kalplere geçmemiş, toplum hayatları tağallüp ve tahakkümden kurtulup uhuvvet dairesine girmemiş olan toplumlar faizden kurtulamazlar. Herhangi bir toplumda faizsiz yaşanmayacağı hissi çoğalmaya ve faizin meşruiyetine çareler aranmaya başladı mı, orada sukut, inhitat ve cahiliye devrine dönüş başlamıştır.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/232)
İfrat ve tefritler ağında helal gıda
Helal gıdayla ilgili konuları konuştuğumuz bir ortamda, bir arkadaş oğlunun “isyanını” dile getirmişti. Helâl-haram hassasiyetine dikkat eden bir aileydi. Yurtdışında yaşamaları helâl ürünlere ulaşımı daha da zorlaştırıyordu. Fakat bu durumu çocuklara anlatmak hiç de kolay değildi. 7-8 yaşlarındaki oğulları gördüğü birçok yiyecek ve içeceği almak istese de “şüpheli” veya “haram” olduğu gerekçesiyle onun bu isteği anne-babası tarafından geri çevriliyordu. Demek ki bu durum o kadar çok tekrar etmiş ki çocuk sonunda şu tepkiyi vermişti: “Baba! Bizim dinimiz de ne kadar zormuş, bize her şeyi yasaklamış!”
Çocuk açısından baktığımızda bunu haklı bir tepki olarak görebiliriz. Çünkü gerçekten de günümüzde helâl gıdaya ulaşmanın bir kısım zorlukları vardır. Ama meseleyi biraz daha derin düşündüğümüzde aslında işi zorlaştıranın din değil, Müslümanların sorumsuzluğu ve vurdumduymazlığı olduğunu görürüz. Nasıl mı?
Esasında Kur’ân ve Sünnet’in gıdalarla ilgili yasaklarına baktığımızda bunların oldukça sınırlı ve kaçınması da oldukça kolay olduğunu görürüz. Kur’ân’da haram kılınan tek hayvan domuzdur. Bunun yanında bir de kan, meyte (murdar hayvan), Allah’tan başkası adına kesilen hayvan ve hamr (sarhoş edici içkiler) haram kılınmıştır. Hadislerde ise bu yasaklara yırtıcı kuşlar, yırtıcı hayvanlar ve eşek ilave edilmiştir. (Hakkında kesin ve bağlayıcı bir yasak olmadığı için mezhepler arasında hükmü ihtilaflı olan hayvanlara girmiyoruz.) Bir Müslüman açısından bu haramlardan uzak durmak hiç de zor değildir. Helâl alternatifler haramlara kıyasla çok daha fazladır. Özellikle ulemanın, “Eşyada asıl olan mübahlıktır.” hükmünü hatırlayacak olursak, mübahların haramlara ihtiyaç bırakmayacak kadar geniş olduğu, meşru ve helâl dairenin keyfe kâfi geldiği, harama girmeye hiç de lüzum ve ihtiyaç kalmadığı kendiliğinden anlaşılır.
Peki, günümüzde helâl gıda meselesi niçin Müslümanların ana gündeminden hiç düşmüyor ve en çok zorlandıkları konulardan biri hâline geldi? Çünkü gıda teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte İslâm’ın yasakladığı üç beş haram kaynak (özellikle domuz, meyte ve alkol) üç yüz-beş yüz katkı maddesine kaynaklık etmeye ve bu katkı maddeleri de üç-beş bin gıda ürününe dahil edilmeye başlandı. (Rakamlar kesretten kinayedir.) Bunun yanında, gıdaların üretim proseslerinde farklı maksatlarla kullanılan bazı haram maddelerin gıdalara bulaşması/karışması da söz konusu olabiliyor.
Burada akla şöyle bir soru geliyor: Madem helâl gıda kaynakları haram olanlara nazaran sayılamayacak kadar çok, niye üreticiler tercihini helâlden yana kullanmıyor. Bu sorunun iki cevabı var: Birincisi, gıda sektörü (özellikle katkı maddelerinin üretimi) büyük oranda gayrimüslimlerin elinde. Dolayısıyla bir gıdanın helâl olup olmamasının onlar açısından bir önemi yok. Maalesef Müslüman iş adamları da şimdiye kadar gıda sahasında alternatif ortaya koyabilmiş, Müslümanların taleplerini karşılayabilmiş, helâl gıda problemine çözüm üretebilmiş değiller. İkincisi ise bugüne kadar Müslüman tüketiciler talep ve beklentilerini üreticilere yeterince duyuramamış. Hatta çoğu Müslüman, helâl gıda probleminin farkında bile değil. Ne yiyip içtiğinden bihaber.
Özellikle son çeyrek asırdır Müslümanlar arasında helâl gıda konusunda bir farkındalık oluşmaya başladı. Pek çok kurum tarafından helâl gıda sertifikası veriliyor. Öyle ki bu kurumların sayısı günümüzde binlerle ifade ediliyor. Fakat bunun da kendine göre zorlukları var. Başta güvenilirlik geliyor. Çoğu Müslüman hangi helâl logosuna güveneceğini bilmiyor. Zira kapitalist zihniyetin her şeyi domine ettiği modern dönemde, çokları helâl gıda sertifikası vermeyi bir kazanç kapısı olarak görüyor. Bu tek başına elbette problem teşkil etmez. Fakat para kazanma motivasyonuyla hareket eden birçok firma, işin hakkını vermiyor. Mesela işin ehli uzmanları çalıştırmıyor, gerekli denetimleri yapmıyor. Helâl gıda sertifikası vermeyi, imzası ve logosu bulunan bir evraktan ibaret görebiliyor.
Bunun yanı sıra sertifika yetkisinin kime ait olacağı, helâl belgesi veren kurumları kimin akredite edeceği, helâl gıda standartlarının hangi görüş ve fetvalara göre belirleneceği, mezhep farklılıklarının nasıl dikkate alınacağı, belge verildikten sonra denetimlerin nasıl yapılacağı gibi bu konuda kafa karıştıran ve çözüm bekleyen pek çok problem var. Haliyle dindar tüketiciler açısından helâl gıda belgesi de problemi kökten çözmeye yetmiyor.
Oldukça ilerleyen ve kompleks hâle gelen gıda sektöründeki mevcut uygulamaların ve ürünlerin dinî hükmüne dair de farklı içtihat ve görüşler ortaya konuluyor. İlgili nasların yorumu ve mezhep görüşlerindeki ihtilaflar yanında zaruret, umum-ı belvâ, istihale, istihlak, zarar, habislik, necaset gibi kavramlara yaklaşım da bu ihtilaflarda rol oynuyor. Çoğu Müslümanın, farklı içtihat ve fetvalar karşısında nasıl hareket edeceğine dair yeterli altyapıya sahip olmaması işi daha da zorlaştırıyor.
Buradaki maksadımız, helâl gıda alanında yaşanan problemleri detayıyla ortaya koymak değil. Bilakis, yapılan onca çalışmaya ve ortaya konulan onca gayrete rağmen hâlâ helâl gıdaya ulaşmanın zorluğuna işaret etmek ve böyle bir tablo karşısında Müslümanların aşırılıklara düşmeden nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair bazı ölçüler koyabilmek. Evet, âdeta bir bataklığa dönen helâl gıda problemi karşısında dinin bizden istediği mükellefiyeti tespit edebilmek ve doğru tavrı ortaya koyabilmek hiç de kolay değil. Bu yüzden de birçok Müslüman uçlarda gezinebiliyor. Bazıları helâl haram demeden önüne gelen her şeyi yiyerek ifrata giriyor, bazıları da haram ve şüpheli şey boğazımdan geçmesin derken hayatı kendine yaşanmaz hâle getirerek tefrite kaçıyor.
Bir Müslümanın, gıda sektöründeki bunca problemi görmezden gelerek yiyip içtiği gıdalar konusunda laubali hareket etmesi, helâl-haram adına hiçbir ayrım gözetmemesi ve bu konuda hiçbir gayret ortaya koymaması dininde de laubali olduğunu gösterir. Markasına, içindekilere, belgelerine bakmadan, sorup araştırmadan bilmediği ürünleri tüketen bir insanın farkında olarak veya olmayarak İslâm’ın haram kıldığı gıdaları da tüketeceğinde şüphe yoktur. Bu ise kişiyi Allah katında sorumlu hâle getirecektir.
Öte yandan, bunca problemin olduğu bir alanda, şayet bir insan, “Değil haram ve mekruh, boğazımdan tek bir şüpheli lokma dahi geçirmeyeceğim.” diyor; sadece niyet ve hedef olarak değil, fiilî olarak da bunu kesin gerçekleştirmek istiyorsa, onun yapması gereken de proses gıdaları bütünüyle terk ederek, yiyip içtiği her şeyi topraktan tabağa kendisinin yetiştirmesi ve hazırlamasıdır. Böyle bir insanın ekmeğinden suyuna varıncaya kadar fabrika kazanlarına girip çıkan bütün gıdalardan uzak durması ve sadece kendi imalatı olan yiyecekleri tüketmesi gerekir. Çünkü hiç tahmin edilmeyen katkı maddelerinde veya gıda ürünlerinde bile sürpriz problemler çıkabiliyor. En azından böyle birinin, bütün içeriklerini ve üretim proseslerini kesin olarak bildiği ve güvendiği gıdaları tüketmesi gerekir.
Bu mümkün değil midir? Umumun yürüyeceği bir yol olmasa da takvada zirveyi tutan bazı şahıslar açısından elbette mümkündür. Bize düşen de bu ölçüde hassas hareket eden bir insanı alkışlamak ve takdir etmektir. Yeter ki böyle bir kişi, hayatını aynı çizgide götürmeyen/götüremeyen kimseler hakkında suizanna girmesin, aleyhlerinde konuşmasın, gıybetlerini yapmasın ve toplumda fitne unsuru olmasın. Hayatını helal-haram sınırlarında götüren, şüpheli gıdalar hakkında aynı hassasiyeti gösteremeyen, farklı fetvalara/görüşlere uyan kimseleri itham etmesin. Dahası, meşakkatin giderilmesinin ve kolaylığın temin edilmesinin dinde en temel ölçülerden biri olduğunu unutmasın. Zorluk ve meşakkatin olduğu yerlerde bazı ruhsatların ve zaruret ahkâmının devreye girebileceğini bilsin. Aksi takdirde şüpheli şeylerden uzak duracağım derken, dengeyi kaçırmış, dinî hükümler arasındaki hiyerarşiyi bozmuş ve dinin açık haramlarını irtikap etmiş olur.
Modern dünyada yaşayan Müslümanlara, geleneksel usullere dönerek yiyip içtikleri bütün gıdaları kendilerinin yetiştirmelerini tavsiye etmek makul ve geçerli bir çözüm olamaz. Onların satın aldıkları bütün ambalajlı gıdaları topraktan tabağa takip etmeleri ve bütün içeriklerinden emin olmaları da çok zordur. Durum böyle olunca, farkında olmadan haram kaynaklardan elde edilmiş bir kısım mamulleri tüketme ihtimalleri her zaman vardır. Öyleyse bu durumda günaha girmiş olmazlar mı? Onları bu gibi en azından şüpheli gıdaları tüketmenin mesuliyetinden ne kurtarabilir?
İki kelimeyle cevap verecek olursak, niyetleri ve gayretleri. Öncelikle onlar, helâli talep etme ve helâlle beslenmenin gerekliliğine inanmalı ve bunu hedeflemeli, arkasından da bunu elde etme adına yapmaları gerekeni yapmalıdırlar. Eğer onlar, güvenilir markaları tercih eder, ürün etiketlerini inceler, gerekli soruşturmayı yapar, sertifikalara bakar ama yine de bütün bu inceleme ve araştırmalarına rağmen farkında olmadan caiz olmayan bir ürün tüketirlerse, Allahu alem bundan mesul tutulmayacaklardır. Aksini iddia etmek dindeki kolaylık prensibine aykırı bir yol tutmak olur.
İslâm’da bu meselenin kıyas edilebileceği değişik misaller bulmak da mümkündür. Meselâ Müslümanlar namazlarında kıbleye dönmekle emrolunmuşlardır. Buna göre kıblenin neresi olduğunu bilmeyen bir insanın yapması gereken, kıblenin tespiti adına namazdan önce gerekli araştırmayı yapmaktır. Şayet bir kişi, kıblenin neresi olduğunu soracak kimse bulamaz ve bir kısım işaretlerden yola çıkarak kalbinin kanaat getirdiği yöne doğru namazını kılarsa, daha sonra yanlış yöne durduğunu öğrense dahi namazı iade etmesi gerekmez. Zira o, kendine düşeni yapmıştır. Helâl-haramların iç içe girdiği ve helâl gıda talebinin bir hayli zorlaştığı günümüzde de Müslümanlara düşen vazife, helâli hedeflemeleri ve ona ulaşma adına mevcut imkânları değerlendirmeleridir.
Azimetleri esas alma, ihtiyatı elden bırakmama, şüpheli şeylerden uzak durma, ihtilaflı görüşleri gözetme gibi esaslar dinin tavsiyeleri arasındadır. Ne var ki çok fazla ürün yelpazesinin olduğu, üretim proseslerini ve içerikleri detayıyla bilmenin uzmanlık gerektirdiği ve aynı zamanda piyasadaki ürünlerle ilgili çok farklı fıkhî görüşlerin ve helal sertifikalarının bulunduğu bir dünyada herkesin bu prensipleri aynı tarzda uygulamasını beklemek gerçekçi olmaz. Dolayısıyla, kendi yaşantımız hakkında ne kadar hassas olursak olalım, başkaları mevzubahis olduğunda -açık haramları işlediğini/yediğini görmediğimiz sürece- hüsnüzandan ayrılmamalı, ihtilafa yol açmamalıyız. Tabii ki hayatlarını hassas ve takva üzere yaşamak isteyen insanlara da aynı hüsnüzan ve saygıyı göstermeli; onların tutum ve davranışlarını da çağdışı veya abartılı bulma bir yana takdirle karşılamalıyız.
Sabit bir kâr garantisiyle ortaklık yapılabilir mi?
Elinde bir miktar parası olan, bunu işletme imkânı bulunmayan ve faizden de uzak durmak isteyen kimseler açısından en uygun yatırım araçlarından biri, parayı işletecek biriyle ortaklık kurmaktır. İslâm’da faiz yasak olduğu için, sermayeye ihtiyaç duyan kimseler için ortaklık önemli bir alternatiftir. Kudsî bir hadis-i şerifte ortaklık teşvik edilir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “İki ortaktan biri diğerine hıyanet etmediği sürece onların üçüncüsü benim. Şayet biri diğerine hıyanet ederse ben aralarından çekilirim.” (Ebû Dâvud, Büyû’ 27) Buradan anlıyoruz ki Cenab-ı Hak, doğru ve dürüst ortakların yanındadır, yardımcısıdır.
Ortaklığın taraflar açısından pek çok avantajı vardır. İnsanlar, bilgilerini, iş tecrübelerini, güçlerini ve sermayelerini birleştirerek kazançlarını artırabilirler. Büyük sermayeler gerektirdiği için tek başlarına yapamayacakları işleri ortaklık kurarak yapabilirler. Sermayesini işletmek için uygun vakti ve imkanı olmayan kimseler ortaklık kurarak işletebilirler, böylece hem kazanır hem kazandırırlar. Bilgi ve tecrübe sahibi olan ama sermayesi bulunmayan kimseler, kuracakları şirketlerle (yapacakları ortaklıklarla) sermaye temin ederek, bu bilgi ve tecrübelerini üretim ve kazanca dönüştürebilirler.
Bununla birlikte ortaklığın kendine göre zorlukları da vardır. Sermaye yerinde kullanılmadığı, baştan kararlaştırılan şartlara bağlı kalınmadığı, kâr adil dağıtılmadığı, kısaca doğruluk ve dürüstlükten uzaklaşıldığı takdirde zulümler ve kul haklarının zayi edilmesi gibi neticeler ortaya çıkabilir. Pratik hayat bunun misalleriyle doludur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, “Ortakların birçoğu birbirlerine haksızlık ederler.” âyetiyle bu duruma dikkat çeker. Devamında ise şöyle buyurur: “Ancak gerçekten iman edip yararlı davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!” (Sâd sûresi, 38/24)
Burada genel olarak ortaklık üzerinde durmayacağız. Son zamanlarda sıklıkla karşılaşılan ve sorulan bir konuyu ele alacağız. O da sabit bir kâr garantisiyle bir ortaklığa girilip girilemeyeceği. Somut bir misalle açıklayalım: Herhangi bir alanda iş yapan/yapacak olan biri, sermayesi bulunan kimselere, “Şayet bana 100 bin dolar verirseniz, sizin paranızı işletmem karşılığında her yıl size 15 bin dolar vereceğim.” diyor. Vaat ettiği parayı da ister aylara bölerek isterse yıl sonunda toptan sermaye sahiplerine dağıtıyor. Böyle bir ortaklığın caiz olup olmayacağı, bunda faiz şüphesinin bulunup bulunmadığı, buradan elde edilen kârın helâl olup olmadığı soruluyor.
Uzatmadan cevap verelim: Burada faiz şüphesi yoktur, bizzat faizin kendisi vardır. Zira verilen bir paranın veya malın belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla geri alınması faiz çeşitlerinden biridir. Bu fazlalığın ismini değiştirmek ve ona “kâr” demek onu faiz olmaktan çıkarmaz. Ortaklık durumunda -kârına ortak ve zararına da katlanmaksızın- sermaye sahibinin ana sermayeye ek olarak sabit bir gelir almak üzere yaptığı her anlaşma faiz doğuran bir anlaşmadır ve alınacak sabit miktar da faizdir. Faizden kurtulmanın yolu ise kâr edilmesi durumunda belli bir yüzdelik oran ile kâra ortak olmak, zarar edilmesi durumunda ise zarara da sermayesinden katlanmak üzere ortaklık anlaşması yapmaktır. Yani kârın da zarar riskinin de hem sermaye sahibi hem de işletici tarafından paylaşılmasıdır. Böyle bir anlaşmada, zarara işletmeci emeğinden kaybetmekle, sermaye sahibi sermayesinden kaybetmekle katlanırlar.
Yukarıdaki misal üzerinden gidecek olursak, 100 bin dolarla bir ortaklığa girmek isteyen kişi, bu paranın işletilmesi neticesinde elde edilecek kârdan belli bir miktar (maktu’) olarak değil, onun belli bir yüzdelik oranını alabilir. Örneğin anlaşma yüzde 40’a yüzde 60 üzerinden yapılmış ve işletilen para ile aylık 10 bin dolar kâr elde edilmişse elde edilen kâr bu yüzdelik oranlarda sermaye sahibi ve işletmeci arasında paylaşılır. Kâr, sabit bir miktar (maktu’) olarak belirlenmez; şayet belirlenirse bu, ortaklık sözleşmesini fasit kılar. 100 bin dolarla girilen ortaklıkta aylık elde edilecek kârın -ki anlaşma esnasında henüz belli değildir- 7 bin dolarını almayı şart koşmak gibi. Olması gereken, sermayesini ortaya koyan ile emeğini ortaya koyan taraflardan her birisinin belli bir yüzdelik oranda kârdan pay almasıdır. Şayet hiç kâr elde edilemezse sermaye sahibi herhangi bir fazlalık talep edemez. Şayet zarar edilirse, işletmeci -herhangi bir kusuru yoksa- emeği ile, sermayedar ise sermayesiyle zarara ortak olur. Ortakların hepsi sermaye koymuşsa, sermaye miktarlarına göre zarara ortak olurlar. Dolayısıyla bütün ortaklar riski de, kârı da, zararı da paylaşmış olurlar. Ortaklar açısından en insaflı, en hakkaniyetli ve en adaletli yol da budur.
Fıkıh kitaplarında birçok ortaklık çeşidi üzerinde detaylı bir şekilde durulur. Ortaklık akdinin sahih olması için şöyle bir şarta yer verilir: Tarafların her birinin kârdan alacağı yüzdelik oran belirli olmalıdır. Taraflardan biri için belirli bir miktar şart koşulması caiz değildir. Konuyla ilgili İbn Münzir mudarebe ortaklığı (bir tarafın iş ve emeği, diğer tarafın ise sermayeyi üstlendiği ortaklık) hakkında şöyle der: “İlim ehli şu konuda icma etmiştir: İş yapan kimse sermaye sahibine kârın üçte birini, yarısını veya aralarında anlaşacağı bir oranı vermeyi şart koşabilir. Yeter ki bu baştan belli olsun. Aynı şekilde ilim ehli şu konuda da icma etmiştir: Şayet taraflardan biri için belirli miktarda bir para şart koşulursa yapılan akit bâtıl olur.” (el-İşrâf alâ mezâhibi’l-ulemâ, 1/99)
Peki, günümüzde niçin kâr üzerinden belirli bir oran üzerinde anlaşılmıyor da, sermaye sahipleri için sabit bir kâr garanti ediliyor. Her ay elde edilecek belirli bir kazanç çoklarının iştahını kabartır. Aylık veya yıllık garanti edilen sabit kârlar, parası olan insanlara daha cazip gelir. Hiçbir risk almadan, emek harcamadan gelir elde etmek herkesin hoşuna gider. İş sahipleri de, sabit kâr teklifiyle daha çok ortakçı bulabileceklerini bilirler. Hatta kötü niyetli kimseler de bunu suistimal ederek şimdiye kadar çoklarının parasını almış, bir süre vaat ettikleri kârları dağıtmış, fakat daha sonra topladıkları paraları da alarak ortadan kaybolmuşlardır.
Elbette bu işi yapan herkes kötü niyetli değildir. Gerçekten piyasada iş yapmak, kazanç sağlamak, insanlara faydalı olmak isteyen kimseler de benzer yollara başvurabilir. Başvuruyorlar da. Onlar da şöyle bir mantık geliştiriyor: “Ben zaten topladığım paralarla yatırım yapıyorum, işlerimi büyütüyorum, ticaret yapıyorum. Bundan da kâr ve kazanç elde ediyor ve bunun bir miktarını da sermaye sahiplerine paylaştırıyorum.” Hatta bunlar geçmiş yıllardaki tecrübelerine dayanarak az çok ne kadar kâr elde ettiklerini hesaplayabilir ve ortaklarına da buna göre bir kâr vaadinde bulunabilirler. Ne var ki bütün bunlar baştan garanti edilen ve verilen sabit kârı caiz hâle getirmez, onu faiz olmaktan çıkarmaz. Burada karşılıklı rızanın hükme bir tesiri olmadığını da hatırlatmakta fayda var.
Ortaklığın meşru şartı bu kadar kolayken, faizden uzak durmak mümkünken bu tür haram veya en azından şüpheli yollara girmek doğru değildir. İş yapan kişinin ortalama kârı belli olsa bile, ortaklık teklif ettiği kişilere demesi gereken şudur: “Ben şöyle bir iş yapıyorum. Geçen yılki veya son birkaç yıllık ortalama kârım şu kadardır. Büyük ihtimal önümüzdeki yıl da şu kadar olacaktır. Dolayısıyla işlerime ortak olmanız durumunda siz de belirleyeceğimiz orana göre ortalama şu kadar kâr elde edebilirsiniz.” Fakat bu garanti değildir. Kâr, az dahi olsa değişebilir. Yapılması gereken de yıl sonu elde edilen reel kârın üzerinde anlaşılan oranını ortaklara dağıtmaktır.
Şayet ortaklık anlaşması bir yıl üzerinden yapılmışsa, hissedarlar ise aylık bir gelire ihtiyaç duyuyorlarsa, fakat yapılan işin mahiyeti gereği aylık kârı hesaplayıp dağıtmak zor olacaksa, elde edilen kâr tahmini olarak hesap edilip belirli bir miktar para aylık olarak dağıtılabilir. Yıl sonu geldiğinde gerçek kâr hesaplanır ve buna göre dağıtılan miktarların altı üstü denklenir. Yani eksik dağıtılmışsa üstü tamamlanır; fazla dağıtılmışsa geri alınır.
Sabit miktar (maktu) kar dağıtılması üzerine anlaşıldığında bunun faiz olmasının dışında bir kısım riskleri de vardır. Şayet bir insan sabit bir kâr üzerinde anlaşarak parasını veriyor ve vadesi geldiğinde kârını alıyorsa, yapılan işle çok da ilgilenmez, iş sahibini denetlemez, ona destek olmaz, daha fazla kâr elde edilmesi adına fikir yürütmez. Zira bütün bunların ona bir faydası yoktur. İş sahibi ne kadar kâr elde ederse etsin, hatta isterse zarar etsin, onun eline geçen miktar değişmeyecektir. Dolayısıyla bunun da mantık olarak faiz mantığından bir farkı yoktur. Yani hiçbir risk ve sorumluluk üstlenmeden paranın para getirmesi mantığı. Her ikisi de âtıl kazanç yoludur.
Esasen sadece sermayedar değil, iş sahibi de kendisini sabit kâr dağıttığı ortaklarına hesap vermek zorunda hissetmeyebilir. Şeffaf olmayabilir. Yaptığı işin detaylarını anlatma lüzumu duymayabilir. Zira üzerinde bir baskı hissetmez, sorumluluk duymaz. Söz verdiği kârını dağıttığında kendini vazifesini yerine getirmiş sayar. Dolayısıyla hem yapılan işin daha kaliteli yapılması adına ortakların desteğinden mahrum kalır hem de bir kısım suistimaller kolaylaşmış olur.
Hülasa, İslâm’da haram kılınan faizle meşru olan bazı akitler arasında ince ama önemli bir fark vardır. Dikkat edilmediği takdirde, faizli işlemler meşru zannedilebilir. Nitekim Kur’ân’ın ifadesiyle cahiliye Arapları da, “Alışveriş de faiz gibidir.” (Bakara sûresi, 2/275) diyorlardı. Hem faizden hem de İslâm’ın haram kılmış olduğu muamelelerden uzak durma adına işin başında dinin hükümlerinin araştırılması, yapılan işlerin ve ticaretlerin meşru ve bereketli olması adına oldukça önemlidir. Bir Müslümanın önceliği kâr ve kazanç olmamalı, helâl kâr ve helal kazanç olmalıdır. Bunun yolu da Kur’ân ve Sünnet’in hükümlerine bağlı kalmaktır. İşi kitabına uydurmaya çalışmak yerine, daha baştan Kitab’a uymaktır.

