Gençlerin Problemleri ve Efendimiz: Hayatın Anlamı
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ömrün gençlik yıllarına ve ümmetin gençlerine büyük ehemmiyet vermiş; bu dönemi en doğru ve verimli şekilde değerlendirmeleri adına yol haritası sunmuş ve gençlerle çok yakından ilgilenmiştir. Onların sahip olduğu heyecanı, dinçliği, dinamizmi ve idealizmi, İslam dininin yayılmasında, medeniyetinin kurulmasında ve Müslüman toplumun inkişafında motor bir güce dönüştürmüştür. Bunun için öncelikle gençlerin gönüllerine, iman; hayatlarına, anlam; hayallerine, gaye; ruhlarına, ufuk; iradelerine, şuur; akıllarına, ilim, araştırma, kendini sürekli yenileyip geliştirme aşkı aşılamıştır. Onları karakter, kabiliyet ve kapasitelerine göre hem ilim hem aksiyon cihetiyle yetiştirmiş; en verimli, faydalı ve huzurlu olacakları alanlara yönlendirmiş ve görevlerde istihdam etmiştir. Hayatlarının bu hareketli dönemini, hak, hakikat, hayır, hasenat, hikmet, hizmet ve kulluğa, kanalize etmiştir.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), gençlerin gönüllerine girme hızı, onlarla kurduğu güçlü, sağlam ve sağlıklı irtibatı, yetişmeleri noktasındaki yüksek başarısı, onların cesaretini, çabasını, cömertliğini ve civanmertliğini yanına alarak elde ettiği zaferleri ve omuzları üzerinde davasını insanlığa ulaştırması elbette ki rastgele değildir. O’nun sağlam karakteri, örnek kişiliği, kuvvetli imanı, Allah ile derin ve dengeli irtibatı, sarsılmaz iradesi, bitmeyen ümidi, sürekli artan azim ve kararlılığı, ahlakı, adaleti, ulvî hedefleri, sadelik, sadakat ve samimiyet üzerine kurulu insanî ilişkileri, varlığı okuyuşu, insan anlayışı, hayata bakışı, meseleleri ele alış şekli, kucaklayıcı ve cesaretlendirici üslubu, hikmetli hal ve hareketleri, yerinde hamleleri, eğitim felsefesi, metodolojisi ve ilkeleri, şefkati, kendilerine güveni ve müsamahası, gençleri çok derinden etkilemiştir.
Sayılan bu hususların yanında gençleri, O’nun etrafında gönüllü bir şekilde pervane olmaya, kenetlenmeye, davası için her türlü fedakarlığa katlanmaya ve hayatı, O’nun örnekliği çerçevesinde yaşamaya sevk eden bir sebep daha vardı ki o da Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara sahip çıkması, problemleriyle yakından ilgilenmesi, düzenli takip etmesi ve çözüm üretmesiydi. Bir peygamber ve lider olarak ümmetin her ferdinin sorumluluğunu üzerinde hisseden, bir bedene benzettiği inanmış sinelerin ıstırabını yüreğinde duyan, bir baba duyarlılığıyla üzerlerine titreyen, sevgi, şefkat, merhamet ve tevazu kanatlarını sonuna kadar açan Efendimiz, gençlerin dertleriyle de bire bir ilgilenmiş; bizzat devreye girmiş, dinlemiş, acılarını dindirmiş ve gönüllerini âbâd etmeye çalışmıştır.
Gençlerin Anlam Arayışı
Dünden bugüne gençlerin karşısına çıkan ilk ve en önemli problem, -farkında olsalar da olmasalar da- hayatın gayesi ve anlamı olmuştur. Kim oldukları, nereden geldikleri, niçin var oldukları ve en sonunda nereye gidecekleri gibi sorular daima kafalarını kurcalamış ve onları ruhî bir arayışın içine itmiştir. Bu hususta da en belirleyici unsur, doğup büyüdükleri aileye, çevreye, ülkeye, eğitim müesseselerine, kültür ve medeniyete hâkim olan ruh hali, duygu ve düşünceler, tarihi miras, örf, âdet, inanç ve ideolojiler, iktisadi ve idari şartlar, ahlakî seviye, temel hak ve hürriyetler konusundaki rahatlık, deneyimler, bir adım önlerindeki şahısların ufku, ehliyeti, heyecanı ve ortaya koyduğu hizmetlerdir. Zira bütün bunların, ömürlerinin başında anlam ve yol arayışına giren, varlığı ve varlığını sorgulayan gençlerin, hayata bakışları, vizyonları, hedefleri, beklentileri, moral ve motivasyonları ve bir şeyleri misyon edinip edinmemeleri üzerinde ciddi tesirleri vardır.
Arayışlarına içinde bulundukları çevreden ve şartlardan ikna edici, ümit verici, ufuk açıcı ve yol gösterici bir cevap alamayan gençler, hayatını birtakım idealler etrafında planlama, sahip olduğu imkân ve donanımı doğru yerlerde kullanma noktasında boşluğa, karamsarlığa ya da ümitsizliğe düşmektedir. Neticede bir kısmı, bu sorunu görmezlikten gelip ruhen yaralı bir halde gündelik ihtiyaçlarının peşine düşmekte; bir kısmı, cesaretini kaybetmekte, kabuğuna çekilip kendisini öğüt ve nasihatlere kapatmakta, oyun ve eğlenceye dalmakta, kötü arkadaşlık ortamlarına ve zararlı alışkanlıklara meyletmekte, değersizlik hissinin de etkisiyle kendisini yalnızlığa hapsedip çevresinden kopmakta; bir kısmı ise birileri tarafından onları suistimal adına piyasaya sürülen zararlı akımların, soruların ve görüşlerin ağına takılıp mensubu olduğu kültür ve medeniyete ait değerlerle kavgaya tutuşmaktadır. Bu da hem onları problemli şahıslar haline getirmekte hem de toplumu, temelinde genç kuşakların yer aldığı maddi manevî, ferdî, ailevî, içtimaî, ahlakî ve hukukî birçok problemle karşı karşıya bırakmaktadır.
Cahiliye Gençleri ve Hayatın Anlamı
Bu çerçevede Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap olduğu gençlerin de en büyük problemi de buydu. Mutmain olmadan inandıkları ama sorgulama imkanlarının da bulunmadığı ve atalarından kendilerine miras kalan putperestliğin gölgesinde yaşıyorlardı. Hayatı doğru anlamlandırma adına sordukları sorulara ikna edici cevaplar bulamıyorlardı. Hayatı okuyan kitap/lar, anlatan rehber/ler bulunmadığı gibi düşünce ve fikir hareketliliği de yoktu. Asırlardır içlerinden örnek alıp izinden gidecekleri, büyük başarılara imza atmış nadide ve abide şahsiyetler de çıkmamıştı. Çorak, cehaletin, zulüm ve haksızlıkların hüküm sürdüğü, toplumun kabile sayısınca parçalara bölündüğü, iç savaşların, fakirliğin, köleliğin, ırkçılığın ve yağmacılığın hâkim olduğu, istisnalar hariç ihtiyarlayıncaya kadar kabile içerisinde bile misyon yüklenemeyecekleri bir ortamda neşet etmişlerdi. Coğrafi olarak yakın ya da komşu olsalar da Roma ve Pers imparatorluklarından uzakta, onlar tarafından hor ve hakir görülür bir halde kendilerini kuşatan şartlar altında yaşamaya çalışıyorlardı. Halbuki onlar, ilimlere dayelik, devletlere başkanlık, ordulara komutanlık, milletlere muallimlik yapabilecek ve devasa problemlere çözüm üretebilecek kapasitede gençlerdi.
Gençlerin Anlam Arayışı ve Efendimiz’in Duruşu
Hayatını anlamını ve veriliş gayesini tespit edemeyen gençler, bütün heyecanlarını, hislerini, vakit, imkân ve donanımlarını gündelik hayatın akışı içerisinde heba ediyor; heva ve hevese hitap eden şeylerin bağımlısı haline geliyor, karınlarını doyurup kendilerini oyun ve eğlenceye salıyorlardı. Fakat ruhları açlık ve bunalım, hayalleri boşluk ve inkisar, kalpleri de huzursuzluk içerisindeydi. İşte bu haldeki gençlerin karşısına Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece onların değil tüm varlığın yaratılış sırlarını ve gayelerini anlatan, hayatın hikmetini öğreten, önlerine evrensel ve ebedî hedefler koyan, akıllarını, ilim, araştırma ve düşünceye sevk eden, iradelerini kendilerine, ailelerine, toplumlarına ve bütün insanlığa faydalı işler yapmaya yönlendiren, maddi manevi bütün imkanlarını yeryüzünü imar, toplumları ıslah noktasında kullanmaya teşvik eden; dünyadaki zulmü, fıskı, fesadı ve fitneyi, temsil, tebliğ, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içerisinde bitirmeye davet eden, Cahiliyye kültürünün onlara vurduğu ve kendilerini fani şeylerin kulu haline getiren her türlü bağdan kurtarıp özgürleştiren, her şeyi yaratan tek Allah’a inanmayı, ömürlerini ebedî hayatı kazanmaya programlamayı, en ideal değerleri yaşamayı ve insanlığa taşımayı teklif eden bir hayat anlayışıyla çıkmıştı.
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) temsil sıcaklığı ve tebliğ stratejilerinde ki insaniliğinin etkisiyle mesajı, gençlere o kadar hızlı tesir etmişti ki sanki yıllardır şafak bekleyen karanlık bir dünyanın sakinleri gibi O’na koşmuşlardı. Dün çölde avare avare gezen, sarhoşluktan bir köşede sızıp kalan, gölgeliklerde, eğlence zeminlerinde ömür tüketen, sürekli kabile kini ve intikamı peşinde koşan, ona buna sataşmayı, serkeşliği ve güçsüzün malına çökmeyi yiğitlik zanneden ve en nihayetinde bir hiç olarak ölüp giden bu gençler; şirkin ileri gelenlerinin ve aile büyüklerinin alaylarına, ayıplamalarına, aşağılamalarına, dışlamalarına, zulüm ve işkencelerine rağmen din ve davalarını terk etmemiş, küfre karşı imanın, zulüm ve haksızlıklara karşı adaletin mücadelesini vermiş, kainatı bir kitap gibi okumaya çalışmış, inandıkları doğruları, duygu ve düşünceleri yeryüzüne ulaştırmanın mücadelesini vermeye ve yollarını aramaya başlamışlardı. Yüce idealler, onları yanlış duygu düşüncelerden, imkân ve donanımlarını heba etmekten, zararlı alışkanlıklardan, saplantılardan ve takıntılardan kurtarmış; hayatlarının her anını, hak yolunda değerlendirilmesi gereken hazinelere çevirmişti. Sanki hepsi yeniden hayat bulmuştu…
İlk Beş Yılda Meydana Gelen Değişim
O’nu tanıyıncaya kadar Mekke gençlerinin içinde bulunduğu şartları ve O’nunla birlikte geçirdikleri değişimi, genç sahabî Hz. Ca’fer, Necâşi’ye şöyle anlatmıştı: “Ey Melik! Biz cahil bir millettik, putlara tapardık. Laşeleri yer, her kötülüğü işlerdik. Akrabamızla münasebetlerimizi keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Biz böyle bir durumda idik. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi, Allah’a ve Allah’ın birliğine inanmaya, O’na ibadet etmeye, atalarımızdan bu yana taptığımız putları bırakmaya davet etti. Doğru sözlü olmayı, emanetleri yerine getirmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, günahlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Her türlü ahlaksızlıktan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten bizi menetti.”
Değişen Hayatlara Birkaç Örnek
Ömer İbn-i Hattab!
O’nunla tanışıncaya kadar çobanlık yapıyordu. 26 yaşında evli bir gençti. Bir taraftan ailesini geçindirmeye çalışıyor diğer taraftan şirki terk etti diye kölesine işkence ediyordu. Sonra O’na ve getirdiklerine muttali oldu ve iman etti. Sanki yeniden doğmuştu zira O’nun mesajlarında hayatın gerçek anlamını idrak etmişti. Şimdi bütün bir şehre karşı hak, hakikat ve adalet mücadelesi veriyordu. Bunun için memleketini terk etmiş ve O’nun en yakınındaki yerini almıştı. İlahî takdir, Efendimiz’in rehberliği sayesinde sürekli inkişaf eden kabiliyeti, onu ümmetin başına taşımıştı. Zulüm krallıklarını bir bir dize getiriyordu. Bir gün halkının huzurunda hutbe irad ederken bir aralık durup Efendimiz’i tanımadan önceki durumunu kendine hatırlatma gereği hissetmişti: “Daha dün, baban Hattab’ın develerini güden sıradan bir çobandın!” Efendimiz ve O’nun sunduğu hayat anlayışı ile tanışmasaydı ataları ve emsalleri gibi hep öyle de kalacaktı.
Hamza İbn-i Abdilmuttalib!
Gençlik yıllarında karşısında kendisine hayatı tanıtacak bir rehber bulamamıştı. Kendini içkiye vermiş ve çöllere vurmuştu; av peşinde ömür tüketiyordu. Boşa geçen gençliğinin son demlerini yaşıyordu. Bir gün yeğeni Muhammedu’l-Emîn, hayatı anlatan ve ebedi hayatı adres gösteren bir mesajla Hira’dan aralarına dönmüştü. Alışkanlıkları bırakmak zor olsa da uzun çöl gecelerinde derin derin O’nun getirdiği ve kendisine tebliğ ettiği hakikatleri düşünmüş; hayatın daha büyük şeyleri avlamak için verildiğini idrak etmişti. Bırakmış oku yayı, O’nun ve gerçek hayatın/ebedi hayatın peşine düşmüştü. Dün aslanları avlayan Hamza, Uhud’da şehitlerin efendisi olarak Rabbine doğru kanatlanacağı ana kadar yeni hayat çizgisini değiştirmeyecek ve ötelere “Allah’ın Aslanı” olarak gidecekti.
Evs ve Hazrec’in Kavgalı Gençleri!
Son iç savaş Buas’ta Evs ve Hazrec’in gençleri babalarını kaybetmişlerdi; kandan bunalmışlar ve bir arayışın içerisine girmişlerdi. Onlara uğrayan Allah Resûlü, atalarının gittikleri yolun yol olmadığını anlatmış ve onlara, hayatlarını daha hayırlı ve güzel amellerin peşinde sürdürmeyi teklif etmiş ve kendilerini İslam’ın evrensel dünyasına çağırmıştı. İkna olan gençler, kavgayı, kan davasını bırakmış O’nun yoluna girmiş ve hayatlarını yeniden dizayn etmişlerdi.
Efendimiz’in gençlerin hayatına kattığı anlam ile meydana gelen değişimin neredeyse sahabî sayısınca örneği vardır. Mekke ve Medine’de doğup büyüyen gençler, bir müşrik, köle, çiftçi, çoban veya tüccar olarak yaşıyor ve yine buralarda insanlık tarihinde bir iz bırakmadan ölüp gidiyorlardı. Halbuki Allah Resûlü’nün sunduğu mesaj ve davet ettiği hayatla karakteri, kişiliği ve hayalleri yeniden şekillenen gençlerin hepsi, farklı sahalarda zirve insanlar haline gelmiş, insanlık tarihinin akışını değiştirmiş, imparatorlukları yıkıp yerlerine medeniyetler kurmuştu. İlimle milletleri aydınlatmış, imanı ve adaleti gidebildikleri her yere götürmüş, toplumların gönüllerine girmiş, idare etmiş ve nesillere rehberlik yapmışlardı. Kabirleri ise Asya’nın steplerine, Sibirya’nın eteklerine, Çin’in limanlarına, Afrika’nın içlerine ve İstanbul önlerine kazılmıştı.
Netice
Gençlik yılları ve bu yıllarda elde edilen bakış açıları, niyet, hedef ve hayaller, hayatın geriye kalanına şekil vereceği için çok kritik ve önemlidir. Bundan dolayı bu yıllarda bir arayış ve sorgulama içine giren gençlerle yakından ilgilenilmeli; kişilik ve kimlik bunalımı yaşamalarına izin verilmemeli, sorularına ikna edici ve kuşatıcı cevaplar verilmeli, önlerine bir yol haritası ve yarın kendilerini mutmain edecek hedefler konulmalı, yetiştirilip kendine, çevresine ve insanlığa faydalı işler yapacak kıvama getirilmeli, onlara destek olacak bir çevre, kendilerini doğru bir şekilde anlatacakları ve geliştirecekleri sosyal şartlar oluşturulmalıdır.
Bu manada Allah Resûlü, gençlerin karşısına hayatı bütün yönleriyle birlikte doğru anlamlandıran hak ve hakikatlerle çıkmış, onların gönüllerine girip ruhlarına dava şuuru aşılamış, onları Cahiliye atmosferine teslim etmemiş, yakından ilgilenmiş, yol göstermiş, yetiştirmiş, kendilerini geliştirecek ve topluma faydası dokunacak işlerde istihdam edip hep ulvî gayeler peşinde koşturmuştur.
O’nunla hayatın başında gömleğin düğmelerini baştan doğru ilikleme imkânı elde eden gençler, kalan ömürlerini çok iyi değerlendirmiş istikametlerini koruyarak bir taraftan Allah’a yakınlık peşinde koşarken diğer taraftan çok büyük ve hayırlı hizmetlere imza atmışlardır. Bugün de yapılması gereken ilk şey onlara, insanın kim olduğunu, nereden geldiğini, yaratılış gayesini ve nereye gittiğini doğru anlatıp yüce gayeler aşılamaktır. Bu konuda boşluk yaşamalarına fırsat vermemek tam aksine hayatlarının her anını dolu dolu yaşamaları adına ruhlarını zamanında doyurmaktır.
İdealleri İle Asr-ı Saadet Gençleri (1)
Gençlerin, hayata tutunmaları ve yalnızlığa sürüklenmemeleri; sahip oldukları dinamizmi, enerjiyi, gücü, heyecanı, sağlığı, vakti ve her türlü imkanı doğru yerde ve yönde kullanmaları; kendilerine, ailelerine, çevrelerine, topluma hatta insanlığa faydalı fertler olarak yetişmeleri ve hizmetler ortaya koymaları; ilim, iman, ibadet, ahlak, hak ve hukuk sınırları içerisinde onurlu bir ömür sürmeleri; hep iyilik, hayır ve hasenat düşünmeleri noktasında ideallerin çok büyük ve belirleyici etkileri vardır. Bu yönüyle idealleri olmayan gençler, hayatın, sahip oldukları imkân, donanım ve güzelliklerin anlamını ve önemini idrak etmekte zorlanabilir; hissi ve fikri boşluğa düşebilirler. Heva ve hevese hitap eden şeyleri hedef ve hayal edinenler ise kalpleri mutmain olmadığı için zamanla yalnızlığa sürüklenebilir hem kendilerine hem başkalarına hem bedenlerine hem ruhlarına hem dünyalarına hem ahiretlerine zarar verecek yani ömürlerini heba edecek bir duruma; zararlı arkadaşların, alışkanlıkların ve akımların ağına kapılabilirler.
Asr-ı Saadet neslinin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onlar, Cahiliye bataklığında doğup büyümüşlerdi. Zayıflar, hayatta kalmanın; güçlüler, nefislerinin sınırsız isteklerini tatmin etmenin peşinde koşuyordu. Ne kendi gelecekleri adına ne de insanlık namına hayırlı herhangi bir idealleri yoktu. Sadece haz dairesinde günü yaşamaya çalışıyor ve çoğunluğu itibarıyla sorumsuz bir hayat sürüyorlardı. Böylesi bir atmosferde Muhammedu’l-Emîn’e peygamberlik görevi verilmiş; Kur’ân ve Sünnet’in ışığı ile fert, aile ve topluma hidayete giden yolları göstermesi ve onları ıslah edip yetiştirmesi istenmişti. Allah Resûlü’ne kadar şirkin, şehvetin, şiddetin, cehaletin, heva ve hevesin, yalnızlığın, zararlı alışkanlıkların ağına ve çölün bağrına sıkışıp kalan bu gençler, O’nunla ve temsil ettiği evrensel mesaj ile tanışınca; kalp, kafa ve hayat adına büyük bir aydınlanma yaşamış; bu iki duru kaynaktan müstakim bakış açısı, duygu ve düşünceler, hikmetli hal ve hareketler kazanmış ve hayatı, dolu dolu yaşamalarını temin edecek birtakım idealler edinmişlerdi.
Allah’ın Rızası ve O’na Yakınlık
Allah Resûlü ile buluşan gençlerin birinci ve en öncelikli ideali, Allah’ın rızasını kazanmak; O’nun tarafından sevilen, katında değerli ve O’na yakın kâmil bir insan olabilmekti. Çünkü Kur’ân, “Allah, mümin erkeklere de mümin kadınlara da ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler vaad etti. Hem Adn cennetlerinde hoş hoş konaklar! Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte en büyük bahtiyarlıkta budur.”1 ve “Ey iman edenler! Allah’ın hukukunu gözetin, O’nun hukukunu ihlal etmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız.”2 buyuruyor ve insan için hayatta en büyük başarının, O’nun rızasına ve yakınlığına erişmek olduğunu haber veriyordu.
Asr-ı Saadet gençleri, bu en büyük ideallerini gerçekleştirmek için hayatlarında her şeyi, O’nun hoşnutluğuna göre planlıyor; rıza yörüngesinde ve takva dairesinde bir yaşantı ortaya koyuyorlardı. Bunun için öncelikle “Hayır, Allah’ın hakkımızda ihtiyar edip takdir ettiğindedir!” diyor; O’nun, haklarındaki her türlü takdirini rıza ile karşılıyor; imtihan, bela ve musibetleri isyana düşmeden aktif sabırla göğüslüyor ve verdiği her türlü nimete ve yaptığı ihsana şükürle mukabelede bulunmaya çalışıyorlardı.3 Allah’ın Resûlü’ne, dinine ve davasına, canları pahasına her türlü desteği veriyor; ilim, ahlak, iman, ibadet, muamele, adalet, hayır, hasenat, helal ve haramlar hususunda Kur’ân ve Sünnet’te beyan edilen şeylere sadık kalıyor; şartlar ne olursa olsun iyilik, iman, ibadet ve hak dairesinde bir ömür sürmeye gayret ediyorlardı. Çünkü biliyor ve inanıyorlardı ki O’nun hoşnutluğuna ve O’na yakınlığa giden yollar, bunların ihlaslı bir şekilde yerine getirilmesinden geçiyordu.
Allah Resûlü, Kur’ân ve Sünnet’i derinlemesine bilen ve neredeyse hepsi genç yetmiş muallim sahabîsini irşat ve tebliğ için göndermiş; bu güzide eğitim kadrosuna Mâune kuyusu civarında tuzak kurulmuş ve bir kişi hariç hepsi şehit edilmişti. Cebrail gelmiş ve Allah Resûlü’ne yaşananları haber vermişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, halka hitap etmiş ve “Kardeşleriniz şehit edildi. Ve onlar, ‘Allahım! Bizim Sen’den ve takdirinden razı olduğumuzu ve Sen’in de bizden razı olduğunu arkada kalanlara ulaştır!” diye dua ettiler. Ben de onların bu isteklerini yerine getiriyorum!”4 buyurmuştu. Onlardan Hakem İbn-i Keysan, mızrak sırtına saplanınca “Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki kazandım!” demişti. Zira onlar bu tehlikeli görevi, Allah’ın rızasına nail olmak için risklerini bile bile tereddütsüz kabul etmiş ve herhangi bir dünyevî beklentiye de girmemişlerdi.
Yine umre yolunda önleri kesilen, günlerce ihramlı halde Hudeybiye’de bekleyen ve Allah Resûlü’nün Mekke’ye gönderdiği elçisinin şehit edildiği haberi üzerine canları pahasına O’na destek olma hususunda beyat eden 1400 sahabînin de büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu ve onların ideali de Allah’ın rızasından başka bir şey değildi. Nitekim Cenâb-ı Hak, şu ayeti indirmiş ve onlardan razı olduğunu müjdelemişti: “Gerçekten Allah, o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlâsı bildiği için üzerlerine sekîne, huzur ve güven indirdi…”5 Sadece onlar değil bütün gençler, her işlerinde aynı hedefin peşinde koşuyorlardı ki ona ulaşma adına ortaya koydukları iradî ve samimi gayret ve mücadele, neticesini vermiş ve daha dünyada iken şu müjdeyi almışlardı: “İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan râzı oldular. Allah onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!6
İlimde Derinleşme İdeali
Asr-ı Saadet gençlerinin ikinci ideali ilimde derinleşmekti. Zira Kur’ân, “De ki: Rabbim! İlmimi artır!”,7 “Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı gerektiği tarzda tazim ederler.”,8 “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”9 buyuruyor ve yüzlerce âyet-i kerimede insanları, kainatın işleyişini ve içindekileri araştırmaya, düşünmeye ve ilimde derinleşmeye sevk ve teşvik ediyordu. Allah Resûlü de “Kim ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) açarlar. Göklerde ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar alim için istiğfar ederler. İlmiyle âmil alimin, abid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne altın ne gümüş miras bırakırlar sadece ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasip elde etmiştir.”10 buyuruyor; ilim peşinde koşanlara ayrı bir değer veriyor ve mescide çıktığında oturmak için her seferinde ilim müzakere edenlerin halkasını tercih ediyordu. İnsan istihdamında da ilim sahiplerini önceliyordu ki Hz. Muaz İbn-i Cebel’i Yemen’e genel vali olarak atarken bölge halkına gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Size yakınlarımın en hayırlısını, ilimde ve dinde onların en yetkilisini gönderiyorum!”11 Hatta iki üç insanı aynı kabre defnedecekse ilk sırayı ya da bir sefer esnasında kabilenin sancağını Kur’ân ilminde en fazla mesafe kat edenlere veriyordu.
Bütün bunlar vb. sebepler gençlerin, ilim ve araştırmayı ideal edinmelerine zemin hazırlıyor ve aileleri de onları ilme teşvik ederek bu ideali destekliyordu.12 Gençler, ideallerini gerçekleştirme adına daima Kur’ân ile meşgul oluyor ve Allah Resûlü’ne yakın olmaya çalışıyor; derslerini, sohbetlerini ve vaazlarını kaçırmamak için adeta çırpınıyorlardı. Mesela Allah Resûlü, Selit isimli bir sahabîye bir arazi ikta etmişti. O da bu araziyi işlemek için günlerce orada çalışıyordu. Bir gün arkadaşları kendisine “Senin yokluğunda şu şu ayetler nazil oldu!” dediklerinde hemen Allah Resûlü’nün yanına gelmiş; “İkta ettiğin arazi ile ilgilenirken sohbetinizden/dersinizden geri kaldım. Ne olur onu geri al. Beni Sen’den uzaklaştıracak şeye ihtiyacım yok!” demiş ve ilim adına duyduğu derin iştiyakı bütün netliği ile ortaya koymuştu.13
Bazıları ise yetiştirmeleri gereken işler olduğunda iş bölümü yapıyor; birisi işi yaparken diğeri O’nu dinlemeye koşuyor sonra da öğrendiklerini gelip arkadaşına/kardeşine aktarıyordu.14 Kafalarına takılan her meseleyi O’na sordukları -Hadis, Siyer ve Tabakât kaynaklarında bu durumun yüzlerce örneğini görmek mümkündür- gibi birisinin Allah Resûlü’ne gelip soru sorması için de âdeta can atıyor15 ve O’nun vereceği cevaptan hiçbir şeyi kaçırmamak için can kulağıyla dinliyorlardı.16 Duyduklarını ve öğrendiklerini anında hafızalarına alıyor,17 yazıyor,18 kendi aralarında meclisler oluşturup müzakere ediyor ve en önemlisi de hayatlarına taşıyorlardı.
Özellikle bu konuda hicret edip Medine’ye gelen, Suffe’de yatıp kalkan, karın tokluğuna O’ndan ilim almaya çalışan gençlerin gayretleri, ayrı bir destandır ki mesela Hz. Ömer’in hicret sırasında 14 yaşında olan oğlu Hz. Abdullah, O’na yakın olup daha fazla ilim tahsil etmek için eve gitmiyor; Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkıyordu ve bunu, evlenene kadar da sürdürmüştü.19 Zira o, bir gün Allah Resûlü’ne, “Zikir/Müzakere meclislerinin ganimeti nedir?” diye sormuş ve O’ndan “Cennettir!” cevabını almıştı.20 Neticede hem emeklerinin karşılığını almış hem de ilimde zirve sahabîler arasındaki müstesna konumuna ulaşmıştı.
Yine ömrünü ilme adayan, en fazla hadis rivayet eden ve genç yaşta ilimde zirveleşen sahabîlerden Ebû Hüreyre de onlar arasındaki yerini almış; ilmini artırmak için gece gündüz Allah Resûlü’nü yakın takibe koyulmuştu.21 Yukarda da bahsedildiği üzere bu mektebin ilim aşığı seksene yakın genç talebesi, Reci ve Maune’de tuzağa düşürülüp şehit edilmişti ki kim bilir yaşasalardı ilimde eriştikleri zirve ile İslam tarihinde hangi güzel gelişmelere imza atacaklardı. Belki de bunu anlamak için bu ideale ulaşma adına sürekli O’na yakın duran genç ve alim sahabîlerin meselâ Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr’in, Hz. Zeyd İbn-i Sâbit’in,22 Hz. Abdullah İbn-i Mes’ûd’un,23 Hz. Muaz İbn-i Cebel’in,24 Hz. Abdullah İbn-i Abbas’ın, yirmili yaşlarda ilmin kapısı haline Hz. Ali’nin ve daha nicelerinin ortaya koydukları hizmetlere bakmak yeterli olacaktır!
İlimde derinleşme sadece erkeklerin değil aynı zamanda kadınların da temel hedefleri arasındaydı. Onlar, şartlardan dolayı Allah Resûlü’nden erkekler kadar istifade edemediklerini düşünüyor, üzülüyor ve ilimlerini artırma adına yollar arıyorlardı.25 En son gelmiş ve Allah Resûlü’ne “Bizler erkekler kadar senin sohbetinden/derslerinden istifade edemiyoruz.” diyerek kendilerine özel bir gün ayırmasını talep etmişlerdi. “İlim öğrenmek, kadın erkek her Müslümana farzdır!” buyuran ve bu konuda ki anlayışını daha önce dile getiren Allah Resûlü, bu talebi müspet karşılamış ve kadınlar, için ayrı bir ders/sohbet günü tahsis etmişti.26
Allah Resûlü, mehir veremeyecek durumda olan genç erkeklere, eşlerine Kur’ân öğretme görevi veriyordu ki genç kızlar bunu mehir olarak seve seve kabul ediyorlardı.27 Özellikle Hz. Âişe ve Ensar’ın hakikat aşığı kadınları ilim tahsili adına çekinmeden her şeyi soruyor, sorguluyor ve O’nun ilminden mümkün mertebe çok istifade etmeye çalışıyorlardı.28 İlim ideali, gençleri sürekli vahyin ve hikmetin atmosferinde tutuyor ve onları, Allah Resûlü’nün ifadesiyle dünyadaki cennet bahçeleri sayılan müzakere meclislerinde vakitlerini değerlendirmeye götürüyordu.29
İmanda ve İbadette Derinleşme
Şirkin iliklere işlediği ve Kâbe dahil her şeyin şirke ait duygu ve düşüncelerle kirletildiği bir ortamda neşet eden Asr-ı Saadet gençleri, Allah Resûlü’nden hakiki ve makbul imanı, ders almış; O’na ve getirdiği şeylere gönülden iman etmişlerdi. Fakat bin bir imtihanın, fitnenin ve sapkın fikrin kol gezdiği ve her köşe başını ayrı bir günahın/haramın tuttuğu dünyada, istikamet üzere ve gaye edindikleri şeyleri gerçekleştirme peşinde yılmadan, yıkılmadan ve savrulmadan yol almaları çok zordu.
Kur’ân, “Ey iman edenler!” ya da “İman edenler müstesna!”; Allah Resûlü de “Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa…” buyurarak emir ve nehiylerin, uyarı ve nasihatlerin öncesinde imana vurgu yapıyor ve bunları, hayata taşımanın, ömür boyu sürdürmenin; dini, kalbi, kafayı, bakışı, hissi ve ruhu korumanın ancak imanda derinleşmekle mümkün olabileceğine atıfta bulunuyordu. Hatta Kur’ân’dan hakkıyla istifade etmek bile imanda derinleşmeye bağlıydı ki bu hususa ışık tutan genç sahabî Cündüb İbn-i Abdullah, kendi tecrübelerini şöyle aktarıyordu: “Biz gençliğimizde Allah Resûlü ile birlikte iken, Kur’ân’ı öğrenmeden önce imani konuları öğrendik; sonra Kur’ân’ı öğrendik ve onunla imanımızı arttırdık. Bugün siz imandan önce Kur’ân’ı öğreniyorsunuz.”30
İlim idealinde nazara verilen Hz. Abdullah İbn-i Ömer ise bu hususa şöyle dikkat çekiyordu: “Biz öyle bir hayat yaşadık ki, bizlere Kur’ân’dan önce iman dersi verildi. Bir sûre Allah Resûlü’ne nazil olur olmaz bizler; o sûrede Allah’ın bizlere vermek istediği mesajları anlamak için gayret sarf eder, helalleri ve haramları öğrenmeye çalışırdık. Siz şimdi nasıl Kur’ân’ın lafızlarını öğrenme hususunda çaba harcıyorsanız, biz bu çabadan daha fazlasını o ayetleri anlamak için harcardık. Ama bakıyorum ki bizden sonra gelenler, Fatiha’dan başlayıp sonuna kadar okuyup ezberlemelerine rağmen; Kur’ân’da ki ‘Emir ve nehiyler nelerdir? Üzerinde kafa yorulması gereken meseleler nelerdir?’ Bunları önemsemeden aynen kötü cinsli hurmaların görüntüsü ve tadı gibi işin sadece bir boyutu ile ilgileniyorlar.”31
Bütün bunlardan dolayı gençler için imanda hakka’l-yakîne ulaşmak, büyük bir idealdi. Ve onlar, bu ideallerini gerçekleştirme adına sürekli Kur’ân ve kâinat üzerinde tefekkürde bulunuyor, karşılaştıklarında “Gel bir saat imanlaşalım!”32 diyerek birbirlerinin imanlarını kuvvetlendirmeye vesile olacak sohbet ve müzakere halkaları oluşturuyor, akıllarına takılan soruları, Allah Resûlü’ne soruyor, imanı duyup hissetmelerini sağlayacak ahlakî değerlerde ve ibadetlerde derinleşmeye çalışıyor, bir araya geldiklerinde ayrılırlarken imana ve gereklerine vurgu yapan Asr Sûresi’ni okuyorlardı.33 İman ve ibadetlerde ki bu derinlik arayışları, onlara, diğer hedef ve hayalleri noktasında da moral kaynağı ve istinad noktası oluyordu.34
Hak ve Hakikati Muhtaç Sinelere Duyurma
Asr-ı Saadet gençlerinin ideallerinden birisi de hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmaktı. Kur’ân, “Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyilikleri yayar, kötülükleri önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız.”35 ve “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyilikleri yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.”36 buyuruyor ve onlara, bu ufku ve ideali aşılıyordu. Ayrıca hep bu hedef peşinde koşmuş peygamberlerin hayatlarından kesitler sunuyor ve onların bu konuda sergiledikleri destansı mücadelelerden örnekler vererek adeta siz de bu peygamberler gibi gönülleri, Cenâb-ı Hak ile buluşturmanın peşinde koşun mesajını veriyordu.
Üstelik canlarından çok sevdikleri, her şeyini örnek aldıkları Allah Resûlü de bunun için yaşıyor ve onların gözleri önünde hak ve hakikati muhtaç sinelere duyurmak için olağanüstü bir gayret ve fedakârlık sergiliyor ve ne zahmetlere katlanıyordu. Temsilin yanında Allah Resûlü, zaman zaman konuyla alakalı “… Senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiyi hidayete eriştirmesi, senin için kızıl deve sürülerinden/üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha hayırlıdır!”37 ve “Kim hidayete çağrıda bulunursa kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek…”38 buyuruyor ve onların, tebliği, hayatlarının gayesi olmasını sağlayacak açıklamalarda bulunuyordu.
Bunlardan dolayı irşat ve tebliği gaye edinen Asr-ı Saadet gençleri, hedeflerini gerçekleştirme adına bir taraftan insanlara ulaşmaya çalışırken diğer taraftan gözleri hep Allah Resûlü’nün bu konuda kendilerine vereceği görevlerde hazır kıta bekliyorlardı. Verilen tebliğ ve irşat, talim ve terbiye vazifelerini, değişik risklere rağmen seve seve kabul ediyor; ilgili yerlere ve insanlara ulaşmak için hemen harekete geçiyorlardı. Reci ve Maune’de şehit düşen sahabeler burada da hatırlanabilir. Onlar bu uğurda üstün çaba harcıyor ve türlü türlü fedakarlıklara katlanıyorlardı. Bunun için çoğu, Allah Resûlü’nün vefatından sonra O’nu ve diğer peygamberleri örnek alıp her şeylerini arkada bırakarak değişik coğrafyalara hicret etmişlerdi. “Benden bir şey işitip onu işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin Kıyamet günü Allah, yüzünü ak kılsın. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri var ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar.”39 Nebevî beyanında belirtilen şekliyle yüzlerini ağartacak bir uğraşı; irşat ve tebliğ için geldikleri bu diyarları vatan ediniyor ve hatta ruhlarını, Rahman’a buralarda teslim ediyorlardı.
Sonuç
Bir kısmına bu makalede dikkat çektiğimiz bir kısmına da ikinci makalede dikkat çekeceğimiz idealleri, Asr-ı Saadet gençlerine, hayatı daha anlamlı yaşama, sahip oldukları nimetlerin kadr u kıymetini bilme ve hepsini hak ve hayır istikametinde kullanma adına aşk ve şevk aşılıyor ve onları, heva ve hevese ait faydasız, malayani hatta zararlı şeylerden uzak tutuyordu. Zira onlar bu hedef ve hayalleri gerçekleştirme adına sürekli ilim ve aksiyon peşinde koşuyor, hiç boşluk ve kopukluk yaşamıyor bunun neticesinde de yalnızlık duygularına kapılmıyorlardı. Haram semtlerine uğramıyor, haksızlık mahallelerinde yaşayamıyor ve zararlı alışkanlıklar onların hayatına dahil olacak bir gedik bulamıyordu. Onları arayanlar, rıza peşinde, ibadet saflarında, ilim, sohbet ve müzakere meclislerinde, hakkın müdaafa edildiği yerlerde, insanlarla Allah’ı ve Resûlullah’ı buluşturma adına hicret yollarında ve diyarlarında, kendilerine, ailelerine, topluma ve insanlığa hayrı ve faydası dokunacak işlerin başında buluyordu.
- Tevbe Sûresi, 9/72
- Mâide Sûresi, 5/35
- Bkz. Müslim, Zühd 64
- Müslim, İmâre 41
- Fetih Sûresi, 48/18, 19
- Tevbe Sûresi, 9/100. Ayrıca bkz. “Allah, onlardan razı, onlar da Allah’tan.” Beyyine Sûresi, 98/8
- Tâ Hâ Sûresi, 20/114
- Fâtır Sûresi, 35/28
- Zümer Sûresi, 39/9
- Ebû Dâvud, İlim 1; Tirmizî, İlim 19; İbn-i Mâce, Mukaddime 17
- İbn-i Sa’d, Tabakât 3/436
- Tirmizî, Menâkıb 90
- Bkz. Ebû Ubeyd, Müsned 286; İbn-i Zencûye, Kitâbu’l-Emvâl 2/613, 614
- Buhârî, İlim 27; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur‟ân 65
- Müslim, Îmân 10
- Ashâbın O’nu dinleme keyfiyeti için bkz. Buhârî, Cihâd 37
- Buhârî, İlim 39
- Bkz. Ebû Dâvud, İlim 3; Tirmizî, İlim 12
- Buhârî, Salât 58; Nesâî, Mesâcid 29
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 10/137 (6651)
- Ahmed b. Hanbel, II, 240; Buhârî, Büyû 1; Müslim, Fadaîlu’s-Sahâbe 159
- Günümüz gençleri için en ideal sahabîlerden birisi olan Hz. Zeyd’in ilim ve aksiyon dolu hayatı için
- İdealleri, hizmetleri ve hayatı hakkında
- Gençlik yılları ve hizmetleri
- Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 7/17-18
- Buhârî, İlim 35
- Örnekler için bkz. Buhârî, Nikah 41; Müslim, Nikah 13; Dârekutnî, Sünen 3/249
- Buhârî, İlim 35
- Bkz. Taberânî, 11/90 (11158); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/131; Münzirî, Terğîb 1/88
- İbn-i Mâce, İmân 9 (61)
- Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/170; İbn-i Mende, İman 106
- Örnekler için bkz. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 35843; Aclûnî, Keşfu’l Hafa 1/51; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/63
- Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 3/124
- İbadet konusu müstakil bir başlık olarak ayrıca ele alınacaktır.
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/110
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/104
- Buhârî, Megâzî 39; Ebû Dâvud, İlim 10; Müslim, Fedâilu’l-Ashâb 34
- İbn-i Mâce, Sünnet 14
- Tirmizî, İlim 7
İdealleri İle Asr-ı Saadet Gençleri (2)
Hak ve Hakikati İkâme
Asr-ı Saadet gençlerinin bir hedefi de hakkı ikâme etmekti. Onlar, çerçevesi şahsi çıkar hisleri ile örülü Cahiliye kültürü içinde hayata gözlerini açmış; zulüm ve haksızlığın her türlüsünü duymuş, görmüş ve yaşamışlardı. Fert, aile, toplum ve idare adına hak ve hürriyetlere saygının, muamele ve münasebetlerde adaletin ve güzel ahlakın, nasıl hayati bir ihtiyaç olduğunu çok iyi idrak etmişlerdi. Nitekim Kur’ân da onlara hakkı tutup kaldırmayı adres göstermiş; hüsrana uğramamanın bir yolunun da hakkı tavsiye ve bu yolda karşılaşılan zorluklara tahammül olduğunu haber vermişti: “Zaman hakkı için: İnsanlar hüsranda. Ancak şunlar müstesna: İman edip yararlı işler yapanlar bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”1
Her hususta örnek aldıkları Allah Resûlü de hak ve hakikati ikame etmeyi, varlık gayesi edinmiş; onların gözleri önünde canı pahasına bunun mücadelesini veriyordu. Hatta O (aleyhissalâtu vesselâm), yirmi bir yıl süren bu çok zorlu ve tehlikeli mücadelenin ardından müşriklerin elinde zulüm ve haksızlıkların kalesi haline gelen Mekke’ye girerken dilinde “Hak geldi; batıl zail oldu!”2 ilahi beyanı vardı. O, sık sık konuşmalarında sözü, hakkı tutup kaldırmaya getiriyor ve bunu, imanın bir derinliği ve göstergesi olarak takdim ediyordu: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu, imanın en zayıf derecesidir.”3
Allah Resûlü ile tattıkları hak ve hakikatleri, korumak, yaşamak ve yeryüzünün bütün muhtaç coğrafyalarına ulaştırmak, Asr-ı Saadet gençlerinin en temel hedefleri arasındaydı. Bundan dolayı şahsi hayatlarında bu hususlarda kılı kırk yararcasına hassas ve dengeli hareket ediyorlardı. Hakka saygı duyuyor ve kimsenin hukukunu çiğnemiyorlardı. Diğer taraftan zulüm ve haksızlıklara, batıla seyirci kalmayı, manevî değerlerine ihanet kabul ediyor ve vakit kaybetmeksizin hakkı ikamenin peşine düşüyorlardı. Hal böyle olunca her gün ayrı bir yerden çığlık yükseliyor ve onlar, soluğu oralarda alıyorlardı. Hatta hakkın ikâmesi uğrunda birbirleri ile de karşı karşıya gelmeye çekinmiyorlardı. Çünkü onlar, bu mücadeleyi, dün Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te babalarına, amcalarına, dayılarına kısacası en yakın akrabalarına karşı yürütmüşlerdi.
İslam Medeniyetinin İnşasına ve İnkişafına Katkı Sunma
Asr-ı Saadet gençlerinin bir hedefi de vahiy ile planı ve projesi çizilen ve Allah Resûlü ile hayata taşınan, insanlığı hem bu dünyada hem de ahirette felaha ve salaha kavuşturmayı hedefleyen İslam medeniyetinin inşasında aktif rol almaktı. Kur’ân, yokluk dönemlerinde işi omuzlayan ilklerle arkadan gelenlerin, Allah katında ve sevap noktasında bir olmadığını/olamayacağını haber veriyor ve onların bu konudaki ideallerini besliyordu. Bundan dolayı Mekke döneminde yaşadıkları onca baskıya, şiddete, zulüm ve haksızlığa rağmen asla O’nun yanından, yolundan ve istikametten ayrılmamışlardı. Medine döneminde ise bütün korku ve endişelerine rağmen İslam’ı ve İslam’a ait her şeyi yok etmek için saldıran ordular karşısında hep dik ve metin durmuşlardı. Çünkü onlar, İslam medeniyetinin inşası adına O’nun yoluna baş koymuşlardı.
Onlar, bu ideallerini gerçekleştirme adına asla boş durmamış; hemen hepsi bu uğurda yapılan en küçük işlerden en büyük hamlelere kadar elinden gelen maddi manevi her türlü katkıyı sunmaya çalışmışlardı. Yeri gelmiş ellerine kalem, yeri gelmiş kazma ve kürek, yeri gelmiş kılıç ve mızrak almış; taş taşımış, harç karmış ve her türlü infakta bulunmuşlardı. Allah Resûlü de bu yolda hem sözlü hem de fiili olarak onların heyecanlarını kamçılamış; iltifat, takdir ve dualarıyla kendilerine destek olmuştu.
Mesela kıyamete kadar İslam medeniyetinin merkezlerinden birisi olacak Mescid-i Nebevî inşa edilirken ve Ahzâb ordusuna karşı Medîne’yi savunurken herkesi seferber etmiş; hepsinin inşada ve kazıda bir şekilde aktif rol almasını sağlamıştı. Hatta inşaat ve kazı sürecinde terennüm ettiği “Gerçek hayat, hayır ve ecir, ahiret hayatı, hayrı ve ecridir. Allah’ım! Ensar ve Muhacirlere yardım et, yarlığa ve merhametinle muamele buyur!” muhtevasındaki beyitlerle onları motive etmişti.4 İşin madde planı böyle olduğu gibi mana planı da böyleydi.
İnsanlığa Hayırlı ve Faydalı Olma
Asr-ı Saadet gençlerinin ideallerinden birisi de insanlığa hayırlı ve faydalı mümin bir fert olabilmekti. Bunu gerçekleştirme adına irade, ruh, beden, ilim, dünyevî donanım ve imkân planında güçlü kuvvetli müminler olmaya çalışıyorlardı. Çünkü muttakilere rehberlik, hayırda öncü ve önde olma, hakkın/halkın müdafaası adına cephede yer alma ve insanların ihtiyaçlarını giderme, ilim, güç, kuvvet ve imkân gerektiriyordu.
İradesi ve duruşu, hal ve hareketleri, fiil ve fikirleri ile onlara bu konuda da ufuk olan Allah Resûlü, “Ancak şu iki kişiye gıpta edilir: Allah’ın kendisine mal verip de onu Hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kimse ile Allah’ın kendisine ilim ve hikmet ihsan ettiği, onunla hüküm veren ve onu başkalarına öğreten kimsedir.5, “Veren el, alan elden daha hayırlıdır…”6, “Kuvvetli mü’min, (Allah katında) zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir…”7 “İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan bir müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.”8 gibi beyanları ile de şuur aşılıyordu.
Bir gün amcası Hz. Abbas (radıyallahu anh) gelip kendisine “Ashâbın tozuyla toprağıyla sana eziyet verdiklerine şahit oluyorum; onlara hitap edebileceğin üstü örtülü bir yer edinsen ne güzel olur.” demişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Aralarında olmaya devam edeceğim, kâh topuğuma basacak, elbisemi çekiştirecek kâh tozlarıyla bana sıkıntı verecekler. Böylece Allah’ın rahmetini kazanacağım.” buyurmuştu.9
Hal böyle olunca gençler, bir an önce kendi ayakları üzerinde durmak, dine, davaya ve topluma omuz vermek için kabiliyetlerini inkişaf ettirmeye, kendilerini geliştirmeye ve imrendirici bir insanî kıvama erişmeye ayrı bir önem veriyor ve bu uğurda yoğun bir çaba harcıyorlardı. İlim ve irfanlarını artırma adına sohbet, müzakere ve mütalaa meclislerini kaçırmıyor, dil öğreniyor, iradelerini ve bedenlerini güçlendirecek sporlar yapıyor, hayır hasenatta bulunma adına helal dairede imkân sahibi olmaya çalışıyor hatta bulamayınca borç alıp infakta bulunuyor ve sonra bu borçları ödemeye çalışıyorlardı. Yaşından, hastalığından ya da yeterli imkânı bulamamaktan dolayı hak ve hayır cephesinde yerlerini alamamışlarsa hüzne boğuluyorlardı.
Onların bu ideallerinin hayatlarına bir yansıması da Allah Resûlü’ne gelip “Hangi amel daha hayırlı/faziletlidir?” ya da “Hangi Müslüman daha üstündür/akıllıdır?” gibi sorular sormalarıydı. Zira onlar bu ideallerini gerçekleştirme adına en hayırlı, faydalı ve faziletli ameli, işi ve aksiyonu yapmak istiyorlardı. Mesela bir gün Allah Resûlü, bir grup sahabî ile otururken Ensar’dan bir genç gelmiş; selam verip oturduktan sonra “Ey Allah’ın Resûlü! Müminlerin en faziletlisi kimdir?” diye sormuştu. Allah Resûlü, “Ahlakı en iyi ve güzel olanı!” karşılığını vermişti. Mesaj gayet açıktı; güzel ahlakın bütün şubeleriyle donanmak, kulun kendine ve başkalarına zarar vermemesi ve faydalı olması adına en önemli hususlardandı.
Bunun üzerine aynı genç, “Peki müminlerin en akıllısı kimdir?” diye ikinci bir soru sormuş ve O (aleyhissalâtu vesselâm), “Ölümü çokça hatırlayan ve sonrası için hazırlık yapan!” buyurmuştu.10 Zira ölümü hatırlamayan gaflete dalar, adalet ile zulmü, hak ile batılı, hayır ile şerri, fani ile ebedi olanı birbirine karıştırır. Sahip olduğu maddi manevi donanımı ve imkânı, nefsin hazları peşinde har vurup harman savurur. Hatırlayan ise sahip olduklarını, ebedi hayatına hayrı dokunacak en salih işler peşinde harcar ki bunların da başında insanlara/insanlığa faydası dokunacak işler gelir: “İnsanların en hayırlısı, insanlara/insanlığa faydası dokunandır!”11
Ve Allah Resûlü, bu noktada hiçbir iyiliği/faydayı küçük görmüyordu. Hz. Ebû Berze, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana yararlanabileceğim bir iş öğret!” dediğinde “Müslümanların yolundan onlara sıkıntı veren şeyleri kaldır”12 buyurmuş; maddi manevi insanlara sıkıntı veren şeyleri, onların yollarından kardırmanın, ahiret adına ne büyük bir yatırım olduğuna dikkat çekmişti.
Nebevî Sevgi ve Şefaate Ulaşma
Asr-ı Saadet gençlerinin bir hedefi de insan başta olmakla alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nün sevgisine, şefaatine ve yakınlığına nail olmaktı. O’nun temsil ve tebliği ile Allah’ı tanımış, ebedi hayattan haberdar olmuş; kâinatı hangi bakış açısıyla mütalaa edeceklerini, can başta olmakla sahip oldukları nimetlere nasıl şükredeceklerini, hayatın sırlarını, hürriyetin sınırları, ahlakı, adaleti ve hakiki insanlığı öğrenmişlerdi.
O’nu canlarından çok seviyor13 ve O’nun tarafından sevilmeyi, ebedi hayatta O’nunla birlikte olmayı ve şefaatine nail olmayı çok arzu ediyorlardı. Kur’ân, “Kim Allah’a ve resulüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar! Bu, Allah’tan bir lütuftur. Bu lütfa lâyık olanların kadrini Allah’ın bilmesi yeter de artar!”14 buyuruyor ve âdeta onların bu hayallerini kamçılıyordu.
Allah Resûlü de onların bu ideallerine destek oluyordu zira son ve evrensel dini, insanları Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna götürecek hayatı, O, temsil ve tebliğ ediyordu. Ve gençlerin, ebedî saadeti adına O’nu sevmeleri çok hayati idi. Bir sahabî gelmiş ve “Yâ Resûlallah! Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sormuştu. Allah Resûlü, “Kıyamet sonrası için ne hazırladın?” buyurmuş ve esas odaklanılması gereken noktaya dikkat çekmişti. Sahabî, “Öyle çok fazla amelim yok. Ama Allah ve Resûlü’nü seviyorum.” karşılığını verince Allah Resûlü, -Hz. Enes İbn-i Mâlik’in tespitiyle ashâb-ı kirâmı sevince boğan- şu müjdeyi vermişti: “Kişi, sevdiği ile beraberdir!”15
Gençler, O’nun sevgisine nail olmak için çok dikkatli ve dengeli yaşıyor; yüce ahlakını örnek alıyor, hikmet dolu Sünnet’ine ittiba ediyor ve nurlu yolunu adım adım takip ediyorlardı. Verdiği emirlere, yaptığı uyarı ve ikazlara, nasihatlere, hal ve hareketlerine sadık kalıyor ve her şeyleriyle O’nun yoluna sarılıyorlardı. Zaman zaman bu hayallerini gelip O’na da açıyorlardı. Bir seferinde Yemenli Hz. Sevban, perişan bir hâlde; rengi uçmuş, vücudu zayıflamış, simasında hüzün ve keder belirtileri O’nun huzuruna gelmişti. Onu bu durumda gören Allah Resûlü, “Neyin var, hasta mısın, ey Sevbân?” buyurarak halini sormuştu. Bunun üzerine Hz. Sevbân derdini şöyle anlatmıştı:
“Yâ Resûlallah! Ne hastalığım ne de ağrım sızım. Huzuruna gelip gittikçe cemaline bakıyor, yanında oturuyor, sohbetinde bulunuyorum. Ancak sizi görmediğim zamanlar muhabbet ve özlemim artıyor, size kavuşuncaya kadar kederden bunalıyorum! Sonra ahireti hatırlıyor ve orada sizi görememekten korkuyorum! Çünkü siz cennette diğer peygamberlerle beraber yüksek makamlarda olacaksınız. Ben ise cennete girsem de sizin derecenizden daha aşağı makamlarda bulunacağımdan. Bundan dolayı sizi orada görememekten endişe ediyor ve iki büklüm oluyorum…”16
Mağfirete Nailiyet
Asr-ı Saadet gençlerinin bir ideali de Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine nail olmaktı. Onlar, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde, helal ve haram sınırlarına azami dikkat ederek, Allah’ın rızası istikametinde yaşadıkları sade, samimi ve örnek hayatlarına rağmen mutlaka bir şeylerin eksik kaldığı/kalacağı düşüncesiyle hareket ediyorlardı. Muhasebeye dalıyor; yapamadıklarını, eksik yaptıklarını ya da yanlış yaptıklarını düşündükleri şeyler karşısında hemen istiğfara yöneliyorlardı. Sürekli Allah’tan kendilerini bağışlamasını diliyor hatta bir vesile ile Allah Resûlü’nden bir şey isteme imkânı yakalamışlarsa ilk istedikleri şey, genellikle mağfiretleri adına kendilerine dua buyurması oluyordu.
Aslında onlara bu ideali ve şuuru aşılayan da yine O (aleyhissalâtu vesselâm) idi. Çünkü O, her vesile ile istiğfarda bulunuyor, istiğfara davet ediyor ve vefat eden kim olursa olsun onlar için Allah’tan öncelikle mağfiret talep ediyordu. Gençlerin arasında mağfireti o kadar çok dillendiriyordu ki bir sohbetinde saymış ve O’nun, sohbet boyunca yüz defa istiğfarda bulunduğunu tespit etmişlerdi.17 Allah’ı, hesap gününü ve ebedi hayatı hatırlatan mağfiret, nefsin menfi isteklerine meyillerini kıran ve onları, hep istikamet, hayır ve takva çizgisinde tutan önemli bir esas ve idealdi.
Sonuç
Kur’ân ve Sünnet’in hedef gösterdiği değerleri, hayatlarının gayesi ve ideali haline getiren Asr-ı Saadet gençleri, böylece hayatı daha anlamlı, hayırlı ve dolu yaşama imkânı elde etmişti. Zihni ve hissi boşluklardan kurtulmuş, imanla tanıştıktan sonra istikametlerini korumuş ve çevrelerine maddi manevi faydalı fertler haline gelmişlerdi. Günümüz gençleri de aynı çizgiyi takip etmeli; kendilerini, Allah’a, ahiret/kulluk duygu ve düşüncesine, ilim ve araştırmaya, güzel ahlaka, hak ve adalete, insanlığa faydalı olmaya, O’nu insanlığa duyurma adına ortaya konacak insanî hizmetlere sevk edecek hedef ve hayaller edinmelidirler. Vakitlerini, imkanlarını, kabiliyet ve donanımlarını başta gençliğin dinçliği ve dinamizmi olmak üzere bu idealleri hayata taşımak için harcamalıdırlar. Gençlik, hem geçici hem de hesaba tabi bir nimettir ve gençlerin en hayırlısı, “ihtiyarlar gibi ölümü/hesabı ve ebedi hayatı düşünen, gençlik hevesâtına mağlup olmayıp gaflette boğulmayan”18 yani yüce idealler uğrunda koşturanlardır.
- Asr Sûresi, 103/1-3
- İsrâ Sûresi, 17/81
- Müslim, İmân (78); Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İmân 17
- Buhârî, Salât 48; Müslim, Cihâd 44
- Buhârî, İlim, 15; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, 268
- Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 97
- Müslim, Kader 34; İbn-i Mâce, Mukaddime 10
- Tirmizî, Kıyâmet 55
- Dârimî, Mukaddime 14
- İbn-i Mâce, Zühd 31; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 5/320; 10/312; İbn-i Hacer, Futûhâtu’r-Rabbaniyye 4/51
- Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat 5787; 6026; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ’ 1/472
- Müslim, Birr 131, 132; İbn-i Mâce, Edeb 7
- Ahzâb Sûresi, 33/6
- Nisâ Sûresi, 4/69, 70
- Buhârî, Edeb 96; Müslim, 165; Tirmizî, Zühd 50
- İbn-i Hacer, el-Ucâb fî Beyâni’l-Esbâb 2/915; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 7/10; Makdisî, ed-Dürrü’l-Mensûr 4/527; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl 91
- Ebû Dâvud, Vitr 26; Tirmizî, Deavât 38
- Taberâni, Kebir 22/83
Efendimiz (sas) ve Gençlerin Yalnızlık Problemi
Dünden bugüne gençlerin karşısına çıkan ilk ve en önemli problemlerden birisi de yalnızlıktır. Çocukluktan gençliğe geçiş, büyüdükçe azalan aile ilgisi, sevgi, şefkat, iltifat ve takdir eksikliği, aile içi geçimsizlik ve sağlıklı iletişimden yoksunluk, aşağılanma, sürekli öfkeyle karşılık bulma, topluma hâkim olan karamsar hava, mahalle baskısı, içe hapsedilen soru ve sorunlar, yaşanılan yerin sunduğu gelecek olanakları, kuşaklar arasındaki kopukluk ve ortak bir dile sahip olamama, yabancı ülkelerde yaşanıyorsa içine düşülen kültür ve medeniyet ikilemi, akranları ile arasındaki farklılıklar ve onlar arasında saygın bir yer edinememe, göç vb. sebeplerle yaşanılan çevre kaybı ve yeni muhite alışamama, duygusallık, hayatla alakalı derin ve güçlü manevi bağlara sahip olamama, ruhî, zihnî, hissî ve kalbî tatminsizlik, kötü arkadaşlar, popüler kültürün propagandaları gibi sebepler, gençleri, daha hayatın başında özellikle ergenlik döneminin de hassasiyetiyle iç içe birbirinden farklı, biri diğerini besleyen yalnızlık duyguları ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Karşılarında samimi, anlayışlı, şefkatli, kucaklayıcı, cevap ve çözüm üretici bir çevre ya da muhatap/lar bulamayınca bu yalnızlık problemi zamanla büyümekte ve onları, ayrı ayrı sorunların içine çekmektedir. Bu çerçevede Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap olduğu gençler de Cahiliye döneminde neşet etmişlerdi ki daha önce toplumun içinde bulunduğu şartlara dikkat çekilmişti. Şartları, hastalıkları atlatıp hayata tutunan gençleri, ırkçılık, kölelik, kan davaları, hastalıklar, iç savaşlar, fakirlik, husumet ve huşunet, zararlı alışkanlıklar, şirk, şiddet ve şehvet bekliyordu. Ya bunların kurbanı olacaklar ya da birilerini bunlara kurban edeceklerdi. Çıkış yolu bulamayan gençler, kendilerini yalnızlığa itiyor, çöllerde av peşinde koşuyor, diyar diyar gezip makul bir inanç ve düşünce sistemi arıyor veya diğer problemlerde olduğu gibi düzene ve sisteme ayak uyduruyor; kendilerini içkiye, oyun ve eğlenceye salıyor, hevanın tuzağına, şehvetin ve şiddetin ağına düşüyordu.
Hira’da kendisine peygamberlik görevi verilen ve başta insanlık olmak üzere tüm alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü, gençleri yalnızlığa itecek problemler karşısında çok duyarlı hareket ediyordu. Karşılarına onların bütün boşluklarını dolduracak hayat anlayışı ve hareket felsefesi, hak ve hakikatler, hal ve ahlak, mantık ve muhakeme ve bir de ihlaslı ve dengeli hislerle çıkıyordu. Anlayarak, dinleyerek, kolaylaştırarak ve sevdirerek şefkatle yaklaşıyor, onlarla yakından ilgileniyor, hep kucaklayıcı, müsamahalı ve çözüm üretici şekilde hareket ediyordu.
Böylece onları hem içine düştükleri yalnızlık girdaplarından kurtarıyor ve hem de ruhî, kalbî ve aklî arayışlar, göç, yetimlik, işsizlik, evlilik, hastalık ve ölüm gibi zor durumlarda ve zamanlarda yakınlığını duyurarak yeni oluşabilecek yalnızlık hislerinin önüne geçiyordu. Öyle ki onlar için en büyük yalnızlık, bir müddet sonra O’ndan ayrılık ve uzaklık olmaya başlıyordu.
Şiddet ve Dışlanmadan Kaynaklı Yalnızlık
Problemler yumağı bir kültürün içerisinde neşet eden ve O’nun davetinde huzur bulan gençler, İslam’a evet demekle bir anda o güne kadar sahip oldukları her şeyi yitiriyordu. Aileleri, akrabaları ve toplum tarafından dışlanıyor; eski dost ve arkadaşları tarafından düşman ilan ediliyorlardı. Hatta şiddete maruz bırakılıyor, hor ve hakir görülüyorlardı. Hür, köle, fakir, zengin, kadın, erkek… fark etmeksizin neredeyse hepsi aynı süreci yaşıyordu. Öyle ki Mekkelilerin bu baskılarından bunalan Hz. Abdurrahman İbn-i Avf, “Yâ Resûlallah! Müşrik olduğumuz günlerde biz, izzet ve onur sahibi kimselerdik; iman edince hor ve hakir görülen insanlar olduk!” diyerek kendilerine yapılanlara karşılık verme teklifinde bulunuyordu.1
Allah Resûlü, genç ashâbını anlıyor, sahip çıkıyor, yakından ilgileniyor ve onların maruz kaldıkları şiddet ve tecrid karşısında yalnızlık duygusu kapılmalarına asla müsaade etmiyordu. Bir şekilde onlarla buluşuyor; sabır ve dua ile Allah’a yönelmelerini, iman ve kulluk bağına tutunmalarını tavsiye ediyordu.
Birbirlerinin maddi manevi sıkıntılarını çözmeleri ve birbirlerine destek olmaları için aralarında güçlü kardeşlik bağları kuruyor ve bazılarını, bazılarına zimmetliyordu.2 Onları duygu ve düşünce, moral ve motivasyon olarak besliyordu.3
İşkence gördükleri yerlere uğruyor; dişlerini sıkıp dayanmalarını söylüyor, dua ediyor, geleceğe ait güzelliklerle ya da ahirete ait mükafatlarla müjdeliyordu. Kimseyi ortada bırakmıyor; sorunlarına çözüm üretmeye çalışıyordu.4 Sorunların daha da artmaması için dikkatli ve dengeli hareket etmelerini sıkı sıkı tembihliyor ve çok bunalmışlarsa huzur ve emniyet bulacakları diyarlara hicreti adres gösteriyordu.5
Göçten Kaynaklı Yalnızlık
Mekke’den Medine’ye hicret edenlerin büyük çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. Onlar, en temel hak ve hürriyetlerini huzur ve emniyet içerisinde yaşamak için doğup büyüdükleri yurt ve yuvalarını arkada bırakmış ve çok farklı kimliklerin bulunduğu bir diyara göç etmişlerdi. Bekarların ekseriyeti de ergenlik döneminin başındaydı. Bir de buna alışageldikleri kültür ve iklim şartlarından ayrılık, yeterli maddi imkân bulamama, korku vb. sebepler de eklenince kendilerini yalnızlık duygusuna kaptırabilirlerdi. Hiç olmazsa evli olanların, aileleriyle teselli olma imkânı vardı. Fakat Allah Resûlü, çok hassastı; her türlü ihtimali hesaba katıyor ve ashâbını yakından takip ediyordu. Kimsenin kendisini, kimsesiz, garip ve yalnız hissetmesine asla fırsat vermiyor; onları, şefkat ve merhamet içerikli projelerle kucaklıyordu.
Kuba’ya ulaşır ulaşmaz ashabıyla aynı çatı altında buluşmasını ve onları birbirine kaynaştırmasını sağlayacak mescit inşasını başlatmış ve gençlerle ilgilenme adına “Beytu’l-Uzzâb’ı” açmıştı. “Bekarlar Evi” denilen bu mekânda onlarla bir araya geliyor, sohbet ediyor, sorularını cevaplıyor ve kendileriyle vakit geçirip göçten kaynaklı duygusal boşluk yaşamalarına izin vermiyordu. Kuba’dan Medine’ye geldikten bir müddet sonra aileli muhacirleri, muahat/kardeşlik uygulamasıyla Ensar’ın evlerine yerleştirmişti. Bekar gençleri ise Mescid-i Nebevî’nin bir bölümünü yurt ve eğitim merkezi/suffe olarak ayırıp en yakınına almıştı.
Gece gündüz burada onlarla yakından ilgileniyor, ders halkaları oluşturuyor, oturup sohbet ediyor, maddi manevi her türlü ihtiyaçlarını bizzat takip ediyor6 ve zamanla yetiştirip misyon yüklüyordu. Kimseyi ortada, dertleriyle baş başa bırakmıyor, önemsiyor ve yakınlığını duyuruyordu. Çok büyük yıkımlara sebebiyet verecek süreçleri, gençler, O’nun bu yakın ve samimi ilgisi neticesinde hasarsız atlatıyor; ilim ve amel sahibi kâmil birer insan olarak hem yeni teşekkül eden İslam toplumunun hem de medeniyetinin inşasına aktif katkıda bulunuyorlardı.
Kimlikten Kaynaklı Yalnızlık
Cahiliye Arapları arasında kabilecilik, ırkçılık ve kölelik çok yaygındı. Toplumda adı konulmamış bir kast sistemi vardı. Güçlü, zayıfı eziyor, hakkına hukukuna çöküyordu. Kadınlar, hor ve hakir görülüyor; problemlerini çözecek bir merci bulamıyorlardı. Farklı kimlikler, aristokratların, ahlak, hak hukuk ve insanlık dışı muameleleri karşısında yalnızlık ve ıstırap yudumluyordu. Vahyin rehberliğinde ortaya koyduğu insan, hayat, hareket, ahlak, hak ve hukuk anlayışıyla bu haksızlıklara dur diyen; muamele ve münasebetlerinde adaleti, eşitliği ve kardeşliği esas alan Allah Resûlü, bütün kimliklere açılıyor ve herkese ulaşmaya çalışıyordu.7 Hor ve hakir görülen kesimlerden gönlüne girdiği kimseleri, en yakınında tutuyor, bir insan olarak hak ettiği her türlü değeri ve görevi kendisine veriyordu.
Zeyd İbn-i Harise, Habbab İbn-i Eret, Üsame İbn-i Zeyd, Bilali Habeşi, Selman-ı Farisi, Süheybi Rumi, Ümmü Eymen ve daha niceleri O’nun bu duruşu ve bakışı sayesinde inananlara baş tacı olmuştu. Çoğu kimse fark etmese de O, toplumundaki herkesi yakından takip ediyordu: Mescidi süpüren Ümmü Mihcen isimli siyahî bir kadın vardı. Vefat etmiş ve sahabe, O’na haber vermeden defnetmişti. Allah Resûlü, kendisini mescitte göremeyince halini sormuş; öldüğü ve defnedildiği söylenmişti. Bunun üzerine O, önce “Bana haber vermeli değil miydiniz?” diye serzenişte bulunmuş ardından da kabrini göstermelerini istemiş; gidip cenaze namazını kılmış ve dua etmişti.8
Yakınlarını Kaybetmeden Kaynaklı Yalnızlık
Hedefe giden yolda her şeyi meşru gören; bundan dolayı başkalarının en temel hak ve hürriyetlerini çiğnemekten çekinmeyen, farklı duygu ve düşüncelere cebirle yaklaşan niceleri gibi Mekkeli müşrikler de Allah Resûlü’nün daveti karşısında şiddete başvurmuşlardı. Hür iradeleriyle iman eden insanları İslam’dan döndürmek için her türlü zulme el atmış hatta insanları işkence altında şehit etmişlerdi; Hz. Yasir ile hanımı Hz. Sümeyye gibi. Hicretten sonra ise ordularla Müslümanların üzerine yürümüş; kendilerini savunmak zorunda kalan müminler, cephede şehitler vermeye başlamıştı.
Allah Resûlü, gerek bu şekilde şehit düşen gerekse hastalık gibi sebeplerle vefat eden ashâbının arkada bıraktığı yetim çocukları, gençleri ve dul kadınları asla yalnız bırakmıyor; onların dert ve problemleriyle de yakından ilgileniyordu. Uhud’da babası Hz. Akrebe’yi kaybeden ve ağlayarak yanına gelen Beşîr’e “Ağlama, ben baban olsam, Aişe de annen olsa istemez misin?” demiş ve şefkatle başını okşamış9 ve daha nicelerini bağrına basmıştı. Gençlere, şehit düşen babalarının nail olduğu uhrevî güzellikleri haber vermiş ve onların acılarını hafifletmeye çalışmıştı.10 Eline geçen imkanı, problemlerini çözmeleri için ihtiyaç sahibi kadınlara dağıtmıştı.11
O, toplumda da aynı duyarlılığı oluşturmaya çalışıyor; insanları yetimlere ve dul kalmış kadınlara maddi manevi destek olmaya davet ediyor ve böyle yapanların nail olacağı uhrevî nimetlerden bahsediyordu.12 Hatta O, hayvanını kaybeden çocuklara bile taziyede bulunuyor ve onların acılarını paylaşıp kendilerini yalnız hissetmelerine izin vermiyordu…
Dünyevî Sıkıntılardan Kaynaklı Yalnızlık
Gençleri yalnızlığın ağına çeken bir sebep de hastalık, açlık/yokluk/fakirlik, cenaze, ağır borç, engellilik ve evlenmek için gerekli imkânı bulamama gibi dünyevî sıkıntılar karşısında maddi manevi kendilerine destek olacak ve dertlerini paylaşacak birilerinin olmamasıydı. Allah Resûlü, bu duygunun nasıl bir şey olduğunu çok iyi biliyordu: Mescid-i Nebevî’ye çıktığı bir gün davasına destek verdiği için hicret etmeye mecbur kalmış ve malını mülkünü arkada bıraktığı için fakir düşmüş muhacirleri Kur’ân okur ve dinler bir halde görünce onlarla bir halka oluşturup aralarına oturmuş ve şöyle buyurmuştu: “Ümmetimden, karşılaştığım sıkıntıları paylaşabileceğim kimseleri bana bahşettiği için Allah’a hamd olsun.”13
“Birinizin başına bir musibet geldiğinde bana anlatsın…”14 buyuran Allah Resûlü, insanların sıkıntıları hususunda çok hassas hareket ediyor; toplum içerisinde desteğe muhtaç kim varsa hemen yakınlığını hissettiriyordu. Sabah namazından sonra halka dönüyor ve “Var mı hastası olan ziyaret edelim! Var mı cenazesi olan teşyi edelim!” buyuruyordu. Mümin, münafık, müşrik, Ehl-i Kitap ve bedevî ayrımı yapmaksızın hastaları evinde ziyaret ediyordu.
İslam toplumunda kimsenin kendisini yalnız hissetmemesi adına hasta ziyaretinin, cenazeye katılmanın müminin mümin üzerindeki hakkı olduğunu haber veriyor; bunlara teşvik ediyor hatta ara sıra “Bugün hanginiz bir hastayı ziyaret etti? Hanginiz bir cenazeyi teşyi etti?” şeklinde kontrolde de bulunuyordu.15 Müslümanları, cenazesi olan kimselere, misafirlerle ilgilenme noktasında yardımcı olmaya davet ediyordu.16
“Açları doyurunuz!”17 buyuruyor; yokluğun insanları yalnızlığa götürmesine mani oluyordu. Hissesine düşen fey gelirlerinin bir kısmını, bekar gençlerin evlenmesine yardımcı olmak için harcıyordu. Etrafındaki gençleri yakından takip ediyor ve evliliğe teşvik ediyordu. Mehre, düğüne/velime yemeği vermeye ve ev kurmaya imkânı yoksa ashâbı seferber ediyor ve onları yuva sahibi yapıyordu. Önceki birtakım hal ve hareketlerinden dolayı dışlanan ve kimsenin kendisine kız vermek istemediği gençler için devreye giriyor ve onları, bizzat evlendiriyordu.18
Ağır borç altında olan ashâbını rahatlatmak için tüm imkanlarını seferber ediyor; bazen onlarla birlikte çalışıyor ve alacaklı ile konuşup borçluya yardımcı olmasını istiyordu. Meselâ odasının penceresinden Ka’b İbn-i Mâlik’in alacağı için fakir sahabî Abdullah İbn-i Ebî Hadred’in yakasına yapıştığını görünce eliyle işaret etmiş ve ondan borcunun yarısını hibe etmesini rica etmişti.19 Hal böyle olunca kim ne sıkıntı yaşarsa yaşasın yalnız olmadığını, Allah Resûlü’nün destek olacağını biliyor ve kendisini boşluğa itecek duygu ve düşüncelere kapılmıyordu.20
Soru ve Sorunlardan Kaynaklı Yalnızlık
Kafalarına takılan sorular ve yaşadıkları sorunlar karşısında müşfik ve duyarlı muhatap/lar bulamamaları, gençleri yalnızlığa iten en önemli nedenlerden birisidir. Soru ve sorunlarını dile getirdiklerinde maruz kalacakları öfke, şiddet, hakaret, küçümsenme, dışlanma vs. gibi sebepler, gençleri kendi iç dünyalarına hapsetmektedir. Bu da zamanla onları, zararlı arkadaşlıklara, alışkanlıklara, toplumdan izole bir hayata, sapkın akımlara hatta intihara kadar sürüklemektedir. Hal ve hareketlerinde, muamele ve münasebetlerinde sevgi, merhamet ve şefkati zirvede temsil eden Allah Resûlü, muhataplarına rahatlık, güven ve huzur aşılıyor; âdeta hal diliyle “Bana, soru ve sorunlarınızı rahatlıkla ifade edebilirsiniz!” diyordu.
Onlar da bundan cesaret alıyor; kendileri için problem haline gelmiş arzu ve istekleri, soru ve sorunları gelip kendisine hiçbir endişeye kapılmadan gönül huzuru içerisinde ifade ediyorlardı. İçerik ne kadar rahatsız edici olsa da O, gençleri sabırla dinliyor, kızmıyor, azarlamıyor, ayıplamıyor tam aksine müşfik bir şekilde aklına, mantığına ve hislerine hitap ederek onları ikna edip rahatlatıyordu. Hadis kaynaklarında bu hususun yüzlerce örneği olmakla beraber sadece zina etmek isteyen gencin hadisesini hatırlamak bile yeterli olacaktır.21
Sevilmediğini Düşünmekten Kaynaklı Yalnızlık
Hiç şüphesiz insanları yalnızlığın içine çeken bir sebep de kimse tarafından samimi sevilmediğini düşünmektir. Bu konuda da çok hassas hareket eden Allah Resûlü, yeri geldikçe insanlara, onları Allah için çok sevdiğini haber veriyordu. Mesela Hz. Muaz’a, “Ey Muaz! Seni Allah için seviyorum.”22 buyurmuştu.
Bir gün yanında oturan birisi, yanlarından geçen bir başkasıyla alakalı “Yâ Resûlallah! Ben, bu şahsı seviyorum.” demişti. Bunun üzerine O, “Bunu ona haber verdin mi?” diye sormuş ve “Hayır!” cevabını alınca “Git söyle!” buyurmuştu. Sahabî hemen yerinden kalkmış ve ilgili şahsı yakalayıp “Seni Allah için çok seviyorum!” demişti. O da “Kendisi adına beni sevdiğin Zât da seni sevsin!” karşılığını vermişti.23 Böylece yalnızlığın iksiri, sevgiyi ve sevgiyi ifade etmeyi, toplumda yaygınlaştırmaya çalışıyordu. Hatta bunu bütün müminlere emir ve tavsiye de ediyordu: “Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, bu sevgisini gitsin ona haber versin.”24
Sonuç
Günümüz dünyasında çok yaygın bir hastalık olan yalnızlık, insanların duygu ve düşünceleri, hal ve hareketleri üzerinde çok ciddi tesir gücüne sahiptir. Ergenlik dönemi, hayatı yeni tanıma, soru ve sorunlarla nasıl mücadele edeceğini bilememe ve girişte ifade edilen sebeplerden dolayı gençler, yalnızlık duygusuna kapılabilir ve bu duygu da onları yanlış yerlere sürükleyebilir. Anne-baba, mahalle, arkadaş ve dost çevresi, eğitimciler, toplum ve yöneticiler, yalnızlık problemini ve yıkıcı tesirlerini dikkate almalı; gençlere karşı daha duyarlı, anlayışlı, dikkatli, kucaklayıcı ve müşfik davranmalıdır.
Görüldüğü üzere Allah Resûlü, gençlerle çok yakından ilgilenmiş; tavır ve davranışlarında onları yalnızlığa itecek şeylere asla geçit vermemiştir. Örnek ahlakı, duyarlılığı ve onlara zaman ayırması neticesinde gençler, O’nda aradıkları sevgiyi, şefkati, huzuru, desteği, cevabı ve çözümü bulmuş ve rahatlamışlardır. Hal böyle olunca yalnızlık ve bu hissin/hastalığın sebebiyet verdiği sıkıntılar, O’nun döneminde neredeyse hiç yaşanmamıştır. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir!” prensibi aslında O’nun hayata bakışının da bir özeti gibidir. Zira O, insanlar dertli iken dertsiz, huzursuz iken huzurlu ve hüzünlü iken mutlu yatmamış, yaşamamış ve maddi manevi herkese destek olmaya çalışmıştır.
- Nesâî, Cihâd 1 (4279); Hâkim, Müstedrek 2/382 (2424); Beyhakî, Kübrâ 9/19 (17741)
- Bkz. Beyhakî, Delâil 2/216; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe 4/140; Heysemî, Keşfü’l-Estâr 3/169 (2493); Ahmed İbn-i Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe 1/285 (376); İsmâîl İbn-i Muhammed el-İsbehânî, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn 1/94
- Geniş bilgi için tıklayınız:
- Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız:
- Geniş bilgi için tıklayınız:
- Buhârî, Mevâkît 41
- Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız:
- Buhârî, Cenâiz 5, 55, 66; Müslim, Cenâiz 71
- Buhârî, et-Tarih’ul-Kebir, 2/78; İbn-i Hacer, İsâbet 150
- Örnek için tıklayınız:
- Ebû Dâvud, Büyû 9
- Buhârî, Nefekât 1, Edeb 24; Müslim, Zühd 41, 42
- Ebû Dâvud, İlim 13
- Abdurrezzak, Musannef 3/564
- Bkz. Abdurrezzâk, Musannef 3/593
- Ebû Dâvud, Cenâiz 25; Tirmizî, Cenâiz 21
- Buhârî, Cihâd 121; Merdâ 4
- Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız:
- Buhârî, Salât 71, 83
- Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız:
- Detaylar için
- Ebû Dâvud, Vitr 26; İbn-i Hibbân, Sahîh 2021
- Ebû Dâvud, Edeb 112, 113
- Ebû Dâvud, Edeb 112, 113; Tirmizî, Zühd 54, (2393

