Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (1): Kişisel Bakıma Dikkat

Bir gün birisi, ashabıyla oturan Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) yanına gelir ve O’na sırası ile “İman, İslam, ihsan nedir, kıyametin vakti ne zamandır ve alametleri nelerdir?” gibi sorular sorar. Efendimiz’den aldığı kısa ve net cevapları tasdik eder ve ayrılıp gider. Fakat yaşananlar mecliste bulunanları hayrette bırakır. Bir müddet sonra Efendimiz, merak içerisinde hadiseyi takip eden Hz. Ömer’e (radıyallahu anh) döner ve “Ey Ömer! O, soru soran zat kimdi biliyor musun?” diye sorar. Hz. Ömer, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” cevabını verir. Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm): “O, Cibrîl idi! Size dininizi öğretmeye gelmişti.” buyurur.

İlerleyen yıllarda Hz. Ömer ve o gün orada bulunanlardan Hz. Hasan, hadiseyi anlatırken söze, “Bir gün Allah Resûlü ile birlikte iken yanımıza elbisesi bembeyaz ve tertemiz, saçı simsiyah, çok hoş kokan, güzel yüzlü bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri (yorgunluk ve dağınıklık) görülmüyor ve bizden kimse de kendisini tanımıyordu. O’nun yanına oturdu; dizlerini O’nun dizlerine dayadı ve ellerini de uylukları üzerine koydu…”1 diyerek başlar. Mü’minlere bir şeyler öğretmek için gelen Cibrîl’in kılık kıyafeti, hal ve hareketi bir de samimiyeti, “derste” Hz. Ömer’in ve Hz. Hasan’ın dikkatini çeken, ilgisini uyandıran ve merakını canlandıran ilk şeyler olur.

Aslında bu hususlar, dünden bugüne bütün eğitimcilerin dikkate alması gereken ilk ve temel esaslardandır. İnsanlara “Kitabı/Kur’ân’ı ve Hikmeti/Sünnet’i” öğretmek için gönderilen örnek insan Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm), ilk vahyi aldığı andan vefatına kadar bu konularda çok hassas davranır. Bir şeyler anlatmak ve öğretmek için çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu ashabının huzuruna çıkarken her seferinde kılık kıyafetine, saçına sakalına, dinçliğe, dakikliğe, ağız ve diş temizliğine ve güzel kokular sürünmeye azami seviyede özen gösterir. Genç ashâbını, kendisinden, ders, hutbe ve sohbetinden, anlattıklarından soğutacak hiçbir şey ile onların huzuruna çıkmaz. Aksine sadeliği, temizliği, rayihası, zindeliği ve düzenliliği ile onların dikkatini zatına çeker, en veciz ve etkili bir şekilde meramını anlatır.

Giyim Kuşamı
Hira’da ilk vahyi alan Allah Resûlü, ürperti içerisinde evine döner ve “Beni örtünüz! Beni Örtünüz!” buyurur. Çok geçmeden kendisine “Ey örtüye bürünen! (İnziva arzu eden!) Ayağa kalk ve insanları uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni tertemiz tut, maddî manevî kirlerden; pis ve murdar olan her şeyden kaçın!”2 ayetleri iner. Cenâb-ı Hak, kendisinden insanlara İslam’ı anlatmasını ister; bunun için yola Allah’ın büyüklüğünü dolayısıyla yüklendiği misyonun büyüklüğünü hatırlayarak çıkmasını ve ilk dikkat etmesi gereken şeyin elbise (dış) temizliği (وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ) ve duygu, düşünce, nazar ve niyet… (iç) berraklığı (وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ) olduğunu haber verir.

Zira, göze ilk ilişen “dış görünüş”tür ve insanlar, muhataplarıyla alakalı ilk hükümlerini/kanaatlerini tam da bu noktada verir ve edinir. Allah Resûlü, “Nice saçı, başı dağınık, üzeri toz toprak içinde olan ve insanlar tarafından önemsenmeyen kişiler vardır ki…”3 buyurarak bir taraftan insanı dış görünüşüyle yargılamanın yanlışlığına işaret ederken diğer taraftan insanlar arasında var olan bu realiteye dikkat çeker. Fıtrî ve iradî olarak O, her zaman temiz, dengeli, uyumlu, gösteriş ve israftan uzak, iç güzelliğine ve hayat felsefesine ayna tutacak bir şekilde giyinir ve talebelerinin huzuruna öyle çıkardı.

İsraf ve kibre girmemek şartıyla müminlere de güzel giyinmeyi tavsiye eden4 Allah Resûlü, pejmürdeliği ve kirliliği hoş karşılamaz hatta denk gelince bazılarına uyarılarda bulunur. Dağınık bir halde huzuruna gelen bir sahabîye “Senin malın mülkün var mı? Ne gibi imkanların var?” diye sorar; o, “Evet!” der ve “Allah bana deve, koyun, at sürüleri, arpa ve buğday harmanları ihsan etti.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Allah sana mal mülk ihsan etmiş ise O’nun nimetinin ve ikramının eseri üzerinde görünsün.” buyurur.5 Yine bir başkasını üstü başı kirli halde görür ve “Şu adam elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?” diye sorar.6

O, irşad ve tebliğ için yola çıkacak ashâbına da şöyle hitap eder: “Sizler, kardeşlerinizin yanına gidiyorsunuz. Bineklerinize iyi bakın, kıyafetlerinizi de düzeltin ve böylece insanların gözdesi olun! Allah çirkin görünümü ve çirkinleşmeyi ve bunlarda ısrar etmeyi sevmez.”7 Ve onlara, kendilerini çirkin ve dağınık gösterecek şeylerden kaçınmalarını; insanları kendilerine celbedecek şekilde temiz ve düzenli giyinmelerini hatta bindikleri hayvanların bakımına da dikkat etmeleri gerektiğini haber verir.

O’nun talebelerinin huzuruna çıkarken giyim kuşam adına dikkat ettiği bir husus da renk tercihidir. Beyazı çok seven Allah Resûlü, mümkün mertebe beyaz renkli elbiseler giyer. Ashâbına da bunu tavsiye eder ve sebebini de şöyle açıklar: “Beyaz renk elbise giyiniz. Çünkü beyaz elbise temiz ve daha hoş görünümlüdür.” Hatta hadisin devamında “Ölülerinizi de beyaz kefene sarınız!”8 buyurur ve mü’minlerin dirisi gibi ölülerinin de daha temiz ve hoş görünmeleri için beyaz renkli kumaşlarla kefenlenmesini ister. Uzun kollu gömlek giymekten hoşlanan9 Allah Resûlü, üst elbisenin (izar, palto, önlük) bacakların yarısına kadar uzatılmasını ashabına tavsiye eder.10 Bununla birlikte O, zaman zaman farklı renkte ve boyda elbiseler de kullanırdı.

Güzel Koku
Bir rehber ve muallim olarak Allah Resûlü, muhataplarının huzuruna hep hoş bir kokuyla çıkar ve “Güzel koku bana sevdirildi.” buyurur. Kendisine ikram edilen güzel kokuyu reddetmediği11 gibi “Kime güzel koku ikram edilirse onu reddetmesin. Onun taşınması kolay rayihası da güzeldir!”12 der ve etrafa güzel kokular yaymanın önemine dikkat çeker. Zira kokunun, insanın duyguları, hafızası ve beynin faaliyetleri üzerinde büyük tesiri vardır. İnsanın girdiği ortamlarda ilk hissettiği şeylerden biri kokudur ve insan, ortamla alakalı ilk notunu koku üzerinden verir. Koku alma merkezi, beynin Limbik sisteminde yer alır. Ve bu sistem, hem hafıza ve duyguların kontrolü ile vazifelidir hem de iştah, sinir sistemi, vücut sıcaklığı, stres seviyesi ve konsantrasyonu etkileyen hormonların salgılanmasının kontrolünde görevli hipofiz bezi ve hipotalamus alanı ile bağlantılıdır. Bundan dolayı koku alma duyusu, hafıza, ruhsal durum, stres ve konsantrasyon ile yakından ilişkilidir.

Giyimde olduğu gibi koku hususunda da talebelerini dersinden/sohbetinden soğutacak, dikkatlerini dağıtacak ve duygularını negatif etkileyecek, kötü kokulara karşı hassas davranır. Bilakis onları rahatlatacak, hislerini huzurla dolduracak ve O’nunla aynı ortamda bulunmayı arzu ettirecek, muhataplarının dikkatini kendine çekmesini sağlayacak güzellikte ve hafiflikte kokular sürünür. Her zaman odasından güzel kokular sürünerek çıkar, ara ara sürmek için yanında güzel koku bulundurur, yolculuklarda bile güzel koku kutusunu heybesinden eksik etmezdi.13 Bir keresinde Hz. Âişe validemizin kendisi için dokuduğu yün bir hırkayı giyer; terler ve terle beraber yün kokusu da duyar. Bunun üzerine hemen hırkayı çıkarır ve üzerini değiştirir.14

Oluşturduğu bu hoş kokulu iletişim ve etkileşim ortamının, bozulmaması adına soğan, sarımsak gibi etrafa nahoş kokular yayıp insanları rahatsız eden sebzeleri yiyenlerin, talebeleriyle bir araya geldiği meclislere/mescitlere üzerlerindeki bu kötü koku kayboluncaya kadar girmemelerini tembihler.15 Güzel koku sürünmenin milletlerin muallimi peygamberlerin sünnetleri arasında yer aldığını haber verir.16

Güzel kokular sürüp insanların arasına çıkan Allah Resûlü, “…Koku sürününüz!” buyurarak ashabına da güzel kokular sürünmelerini tavsiye eder. Hatta iyi insanlarla bir arada bulunmayı misk satan kimse ile arkadaş olmaya benzetir; onun hiçbir faydası olmasa bile etrafa yaydığı güzel kokudan istifade edilebileceğini beyan eder17 ve güzel kokmanın da çevrenin faydalandığı bir iyilik olduğunu haber verir. Cuma gibi herkesin bir araya geldiği zeminlerde güzel koku sürünmenin mü’minin mü’minin üzerindeki hakkı olduğunu haber verir.18

Ağız ve Diş Temizliği
Güzel koku ve hoş görüntünün yanında bir muallim/rehber olarak Allah Resûlü’nün en hassas olduğu bir husus da ağız ve diş temizliğidir. Ders ve sohbet halkaları gibi insanlarla yakın teması netice veren ortamlarda ağız kokusu ve dişlerin rengi, muhatapları rahatsız edebilir; insanların anlatılanlara odaklanmasına mâni olabilir. Bu vb. sebeplerle Allah Resûlü, namaz, ders ya da sohbet için talebeleriyle bir araya geleceği zaman mutlaka misvak kullanır öyle onların huzuruna çıkar. Gece yanında misvağı olmadan yatmaz; kalkınca da ilk yaptığı iş, mescide çıkmadan önce dişlerini misvakla temizlemek olur.19

Gün içerisinde de hem diş hem de ağız temizliği için sık sık misvak kullanır. O’nun bu hassasiyetinin yanında toplum huzuruna çıkacak insanların da hassas olması gerekir ki ortam her açıdan huzurlu olsun. Bunun için “Misvak kullanınız. Şüphesiz misvak ağız için temizleyicidir.”20 buyurur ve talebelerinden de misvak kullanmalarını talep eder.

Saç, Sakal ve Bıyık Bakımı
Allah Resûlü, saç ve sakalı hususunda da çok hassastır. Saçını, sakalını düzenli yıkar ve bakımına özen gösterir; tarar, yolculuklarda dahi yanından aynayı ve tarağı eksik etmez.21 Talebelerinin huzuruna her zaman saçı ve sakalı düzgün şekilde ve güzel bir görüntü içerisinde çıkar. Saçlarına hafif bitkisel yağlar sürer zaman zaman da kına yakar. Sabahleyin evinden çıkmadan önce Hz. Âişe Validemiz, saçlarını tarar, güzel kokular sürer ve ondan sonra mektebe çevirdiği mescidine girer.22

Aynı şekilde talebelerinin de tertipli olmasını arzu eder; saç, bıyık ve sakallarına özen göstermelerini ister: “Kimin saçı varsa ona ikram etsin!”23 Bir keresinde saçı başı dağınık birisini görür ve “Bu adam saçlarını düzeltip düzene sokacak bir şey bulamadı mı?” buyurarak memnuniyetsizliğini izhar eder.24 Görüntü itibarıyla hoş olmayan saç kesimlerine denk gelince ilgili şahsı güzel bir dille uyarır ve saç bırakmayla alakalı temel ölçülere dikkat çeker.25 “Bıyıkları kısaltın!” buyurarak ağza giren uzun bıyıkların kısaltılmasını ister.26

Dinçliği
Allah Resûlü’nün bir muallim ve rehber olarak, ders ve sohbetlerinde dikkat çeken bir yönü de dinçliği, bir şeyler anlatma aşk ve heyecanıdır. O, vefatına sebep olan hastalığına kadar her zaman insanların huzuruna dinç çıkar; yorgun, uykusuz bir şekilde karşılarına çıkıp bir şeyler anlatmaz. Dizinin dibinden ayrılmayan gençler, O’nu esnerken göremezler. O, talebelerinin de bu konuda dikkatli olmaları için beslenmelerine ve dinlenmelerine dikkat etmelerini söyler; çok yemeyi, içmeyi ve uyumayı doğru bulmaz. Temelde yorgunluk ve uykusuzluktan kaynaklanan ve odaklanmaya mani olan esnemeyi, Allah’ın sevmediğini haber verir; mümkün mertebe bulaşıcı olduğundan dolayı esnemeyi içlerinde tutmalarını ister.

Aynı şekilde gençlere bir şeyler anlatırken hep heyecan duyar; hiçbir zaman onlarla ilgilenmekten, onlara ilahî hak ve hakikatleri anlatmaktan, hata ve kusurlarını düzeltmekten, dertlerini çözmekten veya onları birer insan-ı kâmil olarak yetiştirmekten yüksünmez. Bilakis bunu varlık gayesi ve misyonu olarak görür ve her vesileyle onlara ulaşmaya çalışır. Onlar da şahit oldukları bu aşk ve heyecana müspet karşılık verir ve nadide insanlar olarak yetişip tevhit ve nübüvvet tarihindeki yerlerini alırlar.

Başlığa çekilen hususların yanında Allah Resûlü, ashâbının huzuruna çıkmadan önce düzenli banyo yapar -ashabın tamamıyla buluşacağı cuma günleri bu hususa hassaten dikkat eder- ayak, tırnak, burun başta olmakla genel vücut temizliğine özen gösterir ve gösterilmesini talep ederdi. Bu vb. konularda temizliğin fıtrî olduğunu; bütün peygamberlerin de hassas davrandığını haber verirdi.

Sonuç
Evrensel Kur’ân mesajını temsil, tebliğ ve talim etmek için gönderilen Allah Resûlü, insanlarla bir peygamber, rehber, lider ve muallim olarak muhatap olurken kendine çok dikkat etmiştir. Dış görünüşüne; beden ve elbise temizliğine, kılık kıyafetine özen göstermiştir. Üstelik bunu çok sıcak bir coğrafyada, tozun toprağın havada uçuştuğu yerlerde, su ihtiyacının kuyulardan çekilerek ve evlere taşınarak giderildiği bir dönemde yapmıştır.

Böylece temsil, tebliğ ve eğitimle her toplumun ve coğrafyanın mesafe alabileceğini göstermiş; bu konularda müminlerin en ideal ve doğru olan çizgiyi yakalamalarına yardımcı olmuş, en ufağından en büyüğüne varıncaya kadar hiçbir şeyin temsil ettiği ve anlattığı değerleri gölgede bırakmasına izin vermemiştir. Ashabının konsantrasyonunu bozacak, onları ders ve sohbet halkalarından soğutacak şeylere kapıyı daha baştan kapatmıştır.

Gençler, karşısında her açıdan tertemiz, imrendiren, hayranlık uyaran, bir şeyler anlatma/öğretme heyecan, aşk ve iştiyakıyla dolu, ayrılıktan sonra insanda yeniden buluşma ve kavuşma isteği doğuran bir muallim/rehber görünce hem kendisine hem eğitim halkalarına ve meclislerine hem de anlatıp öğrettiklerine dört elle sarılmış; örnek ve kâmil birer insan olarak yetişmişlerdir. Nesillerin kendilerine emanet edildiği muallimler, onların huzuruna her açıdan ideal ve dengeli bir çizgiyi temsil eden rehberler olarak çıkmalı, onların şahıslarına ya da kendilerinde bulunan menfi bir şeye takılıp kalmalarına imkân ve izin vermemelidir.

  1. Buhârî, Îmân 1; Müslim, Îmân 1; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/45
  2. Müddessir Sûresi, 74/1-5
  3. Tirmizî, Menâkıb 54
  4. Buhârî, Libâs 1; İbn-i Mâce, Libâs 23
  5. Ebû Dâvud, Libâs 14; Nesâî, Zînet 82
  6. Ebû Dâvud, Libâs 14
  7. Ebû Dâvud, Libâs 25
  8. Tirmizî, Edeb 46; Ebû Dâvud, Libâs 13; İbn-i Mâce, Libâs 5; Nesâî, Zînet 98
  9. Bkz. Ebû Dâvud, Libâs 3; Tirmizî, Libâs 28; İbn-i Mâce, Libâs 8, 10
  10. Bkz. Ebû Dâvud, Libâs 27; Tirmizî, Libâs 41; İbn-i Mâce, Libâs 7; Nesâî, Zînet 102
  11. Nesâî, Zînet 74
  12. Nesâî, Zînet 74; Buhârî, Libâs 80; Ebû Dâvud, Tereccül 6
  13. Bkz. Buhârî, Libâs 73, 74, 79
  14. Bkz. Ebû Dâvud, Libâs 19
  15. Bkz. Buhârî, Edeb 76
  16. Bkz. Tirmizî, Nikâh 1
  17. Buhârî, Büyû’ 38
  18. Taberânî, Evsat 1/246
  19. Bkz. Ebû Dâvud, Tahâre 30; Ahmed İbn-i Hanbel, I, 373; Dârimî, Salât 165
  20. Buhâri, Savm 27; Nesai, Tahâre 4; İbn-i Mâce, Tahâre 7; Dârimi, Vüdû 19
  21. Bkz. Buhârî, Libâs 77; Nesâî, Zînet 63
  22. Bkz. Buhârî, Libâs 76
  23. Ebû Dâvud, Tereccül 3
  24. Ebû Dâvud, Libâs 14; Nesâî, Zînet 60
  25. Bkz. Buhârî, Libâs 72; Ebû Dâvud, Tereccül 14; İbn-i Mâce, Libâs 37, 38
  26. Bkz. Buhârî, Libâs 63; Ebû Dâvud, Tereccül 16

Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (2): İç Dünyaya Dikkat

Cenâb-ı Hak, Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlik görevine hazırlarken daha yolun başında iki hususa dikkat çeker ki bunlardan birisi, elbise/dış/maddi [وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ] diğeri ise iç/manevi temizliktir [وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ]. Dış temizliği ile alakalı anlayış ve uygulamaları; bunun hayatına ve tebliğine yansımaları, konuyla alakalı ilk makalede incelenmişti.1 Kur’ân, “(وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ)/Her türlü pislikten uzak dur.”2 ayeti ile O’ndan; inanç, düşünce, ahlak ve davranışlarla ilgili her türlü iç pislikten/manevi kirlerden uzak durmasını talep ediyordu. Kendisine bulaşacak maddi manevi en küçük bir leke, ilahî mesajı, bütün netliğiyle muhataplarına duyurmasına mâni olabilirdi.

O, ilahî hak ve hakikatlere ayna olacaktı ve ayna, görüntüyü temizliği ve parlaklığı oranında yansıtırdı. Bir de bu kir, hem muhataplarının O’na takılmasına sebep olur hem de düşmanlık duygularıyla oturup kalkanlar tarafından insanları, O’ndan soğutmak için kullanılabilirdi. Kendisine peygamberlik görevi verildiği ana kadar da çok temiz ve nezih bir hayat yaşayan Allah Resûlü, bu emri, ömrü boyunca bütün eğitim faaliyetlerine yön verecek bir felsefeye dönüştürmüş; dış dünyası gibi iç dünyasını da yani iradesini, niyetini, zihnini, aklını, nefsini, kalbini, hislerini ve vicdanını kısacası ruhunu her türlü kir, kötülük ve çirkinlikten uzak tutup korumuştu.

Eğitimde Nazar Duruluğu
Allah Resûlü, fert ve toplumları, uyarmak, ıslah etmek, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yetiştirmek için gönderilmişti. Vahyin şekillendirdiği zihniyet ve nazarını, bu görevini en doğru, etkili ve bereketli şekilde yerine getirmesine mâni olacak her türlü kir ve eğrilikten; önyargı, genelleme, suizan/kuşku, meselelere tek ve dar bir açıdan bakma ve karamsarlık gibi bozukluklardan uzak; arı ve duru tutuyordu. Zira zihniyet ve nazar/bakış açısı, duygu ve düşüncelere, hal ve hareketlere, konum ve duruşa, moral ve motivasyona, tercihlere, tepkilere, ciddiyet ve disipline doğrudan etki ediyor; şekil ve yön veriyordu.

Allah Resûlü, “eğitimi”, varlık gayesi olarak görüyor; maddi manevi, dünyevî uhrevî, ferdî içtimaî her türlü iyileşmenin, gelişmenin ve ilerlemenin ilim ve eğitimle mümkün ve kalıcı olacağını düşünüyordu: “Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Beşincisi olma, helâk olursun!”3 Bu da O’nun, karşılaştığı bütün sıkıntılara ve engelleme girişimlerine rağmen bir rehber ve muallim olarak sürekli vazifesine odaklanmasını, motive olmasını ve yoluna devam etmesini sağlıyordu. Hale, yere ve şartlara takılmadan muhataplarına ulaşma ve yetiştirme adına her fırsatı değerlendiriyor ve alternatif yollar buluyor; vadileri, mağaraları, binek sırtlarını ve evleri eğitimin aksamaması adına birer mektep olarak kullanıyordu.4

Kuba’ya varır varmaz ilk hamlesi, mabet (Kuba Mescidi) ve mektep (Beytü’l-Uzzâb) açmak olmuş; medeniyetinin ve Medine’sinin merkezi Mescid-i Nebevî’yi ise her ikisini birlikte götüreceği şekilde dizayn etmişti. O, eğitim adına kendisine gelen bütün talepleri risklere rağmen kabul ediyordu. Hz. Mus’ab’ı, on iki Müslümanın talebi üzerine on bin kişinin (altı bin müşrik, dört bin Yahudi) yaşadığı Medine’ye göndermiş ve kaç kişi elinde mızrak Hz. Mus’ab’ın karşısına dikilmişti. Ama Hz. Mus’ab, eğitimle Medine’de İslam Medeniyeti’nin temellerini atmıştı. Aynı şekilde farklı kabilelerin talepleri üzerine “eğitim” için gönderdiği on kişi Reci’de yetmiş kişi de Maune’de pusuya düşürülmüş birkaçı hariç tamamı şehit edilmişti.

Eğitim noktasında “muhatapları”, çok farklı kimliklere, karakterlere, kültürel ve dini kodlara, niyet ve hedeflere, sosyal sınıflara ve tecrübelere sahipti. Fakat Allah Resûlü, öncelikle onları, varlığın hizmetine âmâde kılındığı, tabiat üzerinde adil ve hayırlı bir şekilde tasarrufta bulunma yetisine ve yetkisine sahip, mükerrem ve mükemmel surette yaratılmış birer “insan” olarak görüyor ve her birine ayrı bir değer veriyordu. Kimseye önyargıyla bakmıyor; yaşından, inancından, konumundan, ırkından veya başka bir sebepten ötürü kimseyi dışlamıyor, küçümsemiyor, azarlamıyor ve ayrımcılık yapmıyordu. Ulaşmak istediği kimselerin kendisine yaptığı saygısızlıkları, saldırıları ve kötülükleri, “Onlar, hak ve hakikati -henüz- bilmiyorlar!” buyurarak temelde cehalete ve şuursuzluğa bağlıyor5 ve ısrarla gönüllerine girmenin yollarını arıyordu.

Eğitim faaliyetleriyle alakalı elde ettiği “neticeye” nazarı da arı duru idi. Öncelikle her ne kadar O, vazifesini hakkıyla yapsa da ilahi takdiri, imtihan gerçeğini, muhatabının yaratılış keyfiyetini ve karakterini, zihin kodlarını, muhatap olduğu ana kadar ki yaşantısını, akıl seviyesini, kültürel durumunu, çevresini ve alışkanlıklarını da dikkate alıyor; her seferinde ya da tek derste, sohbette ve sunumda mutlaka istediğim neticeyi elde edeceğim şeklinde meseleye yaklaşmıyordu. Bazen neticeye kendisini helak edecek seviyede üzülse de sürekli yeni vesileler ve yollar bularak ilgisini sürdürüyor; yeniden anlatıyor ve muhatabının ruh dünyasını tedrici bir şekilde inşa etmeye çalışıyordu.6 Olumsuz neticeler karşısında asla kabalaşmıyor, üzülse bile ümitsizliğe kapılmıyor, neticeyi yaratanın Allah olduğu şuuruyla hareket ediyor ve hep kendisine ve makamına yakışanı yapıyor; kaldığı yerden yola devam ediyordu.7

Eğitimde Duygu ve Düşünce Temizliği
Allah Resûlü, duygu ve düşüncelerini de her türlü kirden ve inhiraftan uzak ve temiz tutuyordu. Bir muallim olarak kalbinde muhataplarına karşı asla kin, kibir, nefret, öfke, haset, hile, kötülük, düşmanlık ve intikam duyguları beslemiyordu. Bir gün geleceğin büyük muallimi Hz. Enes’e: “Yavrucuğum! Hiç kimseye karşı kalbinde herhangi bir kötülük düşüncesi olmadan sabahlamayı ve akşamlamayı başarabilirsen bunu yap!” buyurmuş ve ardından da şunları ilave etmişti: “Yavrucuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi hayata geçirirse gerçekten beni seviyor demektir. Beni seven kimse de benimle birlikte cennette olur.”8

Herkese sevgi, saygı, şefkat, samimiyet, merhamet, müsamaha, af, rıfk gibi olumlu his ve düşüncelerle yaklaşıyor; muhataplarıyla alakalı iç dünyasını bulandıracak malumatlara kapıyı hep kapalı tutuyordu: “Ashabımdan hiç kimse diğeri hakkında bana söz taşımasın; zira ben sizin huzurunuza selim bir kalp ile çıkmak istiyorum.”9 Onları, niyetleri, yapıp ettikleri, plan ve projeleri, karakter ve ahlakı hatta yakın çevresi itibarı ile çok iyi tanısa da bunların, duygu ve düşüncelerini kontrol altına almasına asla izin vermiyordu. O, işin hep kendine bakan taraflarıyla ilgileniyor; bundan dolayı muhatapları hususunda çok duyarlı ve düşünceli hareket ediyordu.

Mesela “Kibir; hakkı inkâr etmek ve insanları hor görmektir!”10 buyuruyor; duygu ve düşünceleri kirleten ve basireti körelten kibre, kalbinde zerre kadar yer vermiyordu. Zira kendini üstün gören ve muhataplarını küçümseyen bir rehberin, çevresindekilerle samimi ilgilenmesi, onlara zaman ayırması ve onlardan kaynaklanan sıkıntılara göğüs germesi mümkün değildir. Üstelik böylesi kimseler, muhataplarını; muhatapları da onları sevmez. Bir rehber/muallim/mürebbi olarak Allah Resûlü, toplum içerisinde insanlardan bir insan olarak sadelik ve tevazu içerisinde yaşıyordu. Jest ve mimiklerinden oturup kalkmasına, giyim kuşamından yiyip içtiklerine; kullandığı eşyalardan kaldığı yere kadar her hususta çok mütevazi yaşıyordu. Buna rağmen muhatapları, heybeti karşısında titremeye başlarsa “Sakin ol! Ben hükümdar değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” buyuruyor ve onları rahatlatıyordu.11

Yine mesela duygu ve düşünce noktasında insanın iç dünyasını kirleten ayrımcılığa da asla içinde yer vermiyordu. Halbuki O, ırkçılığın, kabileciliğin, kast sisteminin ve köleliğin hâkim olduğu bir toplumun içerisinde doğup büyümüş ve peygamber olarak gönderilmişti. Buna rağmen asla ayrımcılığa geçit vermiyor; herkesi, Allah’ın kulları olarak eşit görüyor, Adem’in çocukları ve müminler olarak kardeş kabul ediyor; cemiyetin her kesimiyle ilgilenmeye ve ulaştığı herkesi insanlığa faydalı kimseler olarak yetiştirmeye çalışıyordu. İlkler dahil çevresinde, ders halkasında, görevlendirdiği kimseler arasında hemen her kimliğe mensup insanlar vardı. Hatta bu durum, Mekke’deki aristokrat kesimi ciddi manada rahatsız ediyordu.12

Eğitimde Niyet Safiyeti
Allah Resûlü, “Ameller, niyetledir; karşılığı niyetlere göre verilecektir!”13 ve “… Allah, kalplerinize bakar!” buyurarak niyette, safiyetin ve samimiyetin önemine vurgu yapıyor ve eğitim noktasında kendi niyetini de her türlü kirden ve kötülükten uzak tutuyordu. Bunun için nefsi adına herhangi bir çıkar ya da menfaat elde etmeyi aklına bile getirmiyor; bilgiçlik taslamıyor ve muhataplarından maddi veya manevi bir beklentisi olmadan en samimi hislerle hareket ediyordu. Niyetindeki enginlik ve ulvilik, O’nun iradesi, sabrı, azmi, aşkı, şevki, kararlılığı ve ümidi üzerinde de etkili oluyordu. Muhatap olduğu neslin eğitimi adına olağanüstü gayret, fedakârlık ve mücadele ortaya koyuyor; muhataplarından aldığı olumsuz geri dönüşlere, önüne çıkartılan engellere ve maruz kaldığı alaya, şiddete, zulüm ve haksızlıklara rağmen eğitim faaliyetlerini ısrarla ve istikrarla sürdürüyordu.

Bütün peygamberler gibi O da “Ben sizden yaptığım bu işe karşılık herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi âlemlerin Rabbi Allah verecektir.”14 niyetiyle hareket ediyor; kimseden bir beklentiye girmiyor hatta tebliğ, talim ve terbiye işini bırakması için kendisine teklif edilen krallık, zenginlik… gibi şeyleri hiç düşünmeden elinin tersiyle itiyordu. Herkesi davet ettiği hak ve hakikatlerin ve ahlak ilkelerinin, evrensel olduğuna ve bütün insanlığın, Allah ile irtibat, fert ve cemiyetin ıslahı, insanî bir medeniyetin inşası, adalet ve saadet temini adına bu değerlere muhtaç olduğuna inanıyordu.

Bu da hem Cenab-ı Hakk’ın O’nun çabalarına ihsan edeceği neticeye hem de muhataplarının O’na bakışına, kalp ve kafalarını, hislerini O’na açık tutmalarına doğrudan etki ediyordu: “Allah (cc), ancak samimiyetle ve kendi rızasını kazanmak için yapılan amelleri kabul eder.”15 Eğitimci olarak yetiştirdiği kişilerin de niyet konusunda aynı temizliğe dikkat etmesini istiyor; onların bu kıvamı yakalaması ya da koruması adına uyarı ve ikazlarda bulunuyordu. Görevlendirdiği muallimlerden Hz. Ubade İbn-i Sâmit’e, öğrencisi tarafından güzel bir yay hediye edildiğini haber almış ve bunun üzerine “Bu ateşten bir yaydır!” buyurmuştu.16 O, bu beyanıyla “eğitimin” dünyevî hiçbir beklentiye girilmeden sırf Allah rızası ve nesillerin ıslahı için yapılması gerektiğine ışık tutuyordu.

Zihin Kirliliğine ve İç Dağınıklığa Düşmeme
Bir rehberin/eğitimcinin, insanlara anlatacağı hususlarda iç temizliği; şek ve şüphelerden uzak durması, değerlerinden emin olması ve anlatacağı hususları özümsemesi, takip edeceği metodolojiye ve hayata taşıyacağı sisteme kendisinin inanması ve güvenmesi çok önemli hatta hayati bir husustur. Bu gerçeği, hayatından çıkarttığımız Allah Resûlü, insanlara sunduğu hak ve hakikatler, hayat, ahlak ve medeniyet anlayışı ile alakalı içinde herhangi bir şek ve şüphe taşımıyordu. En azgın ve muannit muhatapları dahil insanlar karşısında değerlerinden emin ve rahat hareket ediyor; inandığı ve içselleştirdiği bu hakikatleri, aşk ve şevk içinde muhataplarına sunuyordu. Heyecan ve telaştan uzak, tenkit ve itiraz korkusuna kapılmadan gayet sakin bir şekilde muhataplarını dinliyor ve ardından meramını anlatıyordu.

Bir gün Kureyş’in en azgınlarından Utbe İbn-i Rebia gelmiş ve “Ey kardeşimin oğlu! Sen de biliyorsun ki Kureyş içinde soy, şeref ve itibar noktasında bizden üstün ve hayırlısın. Fakat sen, kavminin başına büyük bir felaket getirdin! Bununla onların birliklerini bozdun. Akıllarını, sefih saydın. Tanrılarını ve dinlerini yerdin…” diyerek ağır ve uzun bir konuşma yapmıştı. Utbe arada durunca Allah Resûlü, ‘Söyle ey Velid’in babası! Seni dinliyorum.’ buyuruyordu. En son ‘Ey Velid’in babası! Rahatladın, diyeceklerini söyleyip bitirdin mi?’ diye sormuş; o, “Evet.” deyince gayet sakin bir şekilde ‘Şimdi sen de beni dinle.” buyurarak cevap mahiyetinde bir konuşma yapmıştı.

Bir muallim ve rehber olarak Allah Resûlü’nün dikkat çeken bir hususiyeti de asla iç dünyasında dağınıklığa düşmemesi; zihin, nazar, duygu, düşünce, hedef ve niyetinin tenakuzdan uzak uyum içerisinde olması ve her anlamda bir bütün olarak hareket etmesidir. O, genç bir sahabîsinin ruh duruluğuna işaret eden güzel hali kendisine haber verilince “Ben, onun bütün olarak ölmesini ümit ediyorum!” buyurmuştu. “Ya Resûlallah! Zaten insan bir bütün olarak ölmez mi?” diye sorulunca da şu karşılığı vermişti: “İnsanın arzu ve istekleri dünyanın vadilerine dağılır. Belki eceli de onu bu vadilerin birisinde yakalar. Neticede bu vadilerlen hangisinde öldüğünün ve ölümünün, Allah katında bir kıymeti olmaz.”17 Bu beyanıyla O, müminin, bütün donanımıyla asıl hedefi olan Allah’ın hoşnutluğuna odaklanması ve iç dünyasını dağınıklıktan koruması gerektiğini ifade ediyordu.

Netice
Deryadan damla misali makalede verilen birkaç husus ve örnekten de anlaşılacağı üzere bir muallim, rehber ve lider olarak Allah Resûlü, iç dünyasına çok dikkat ediyor; şirk başta olmak üzere her türlü zulümden, kötülükten, maddi manevi kirlerden, aklını, kalbini ve vicdanını uzak tutuyordu. Hatta O, iç kirlenmeye sebebiyet verecek şeylerin iç dünyasına sızmaması adına dua dua yalvarıp yakarıyor ve hepsinden Allah’a sığınıyordu. O, müminin hayat ve hareket felsefesini özetlerken “Allah’a iman ettim, de! Sonra da dosdoğru ol!”18 buyurur ki bu sadece Allah ile irtibatta, hal ve hareketlerde, muamele ve münasebetlerde değil aynı zamanda insanın “iç dünyasında” da rehber edinmesi gereken nebevî bir disiplini ortaya koyuyordu.

Bu yönüyle müminler için her açıdan en güzel örnek konumunda olan Allah Resûlü’nün bu iç duruluğu, bütün eğitimciler için de misal olmalı; onlar da dış dünyaları gibi içlerini de her türlü eğrilikten korumalı; samimi niyet, isabetli nazar, güzel duygu ve düşüncelerle insanlarla muhatap olmalı ve onlara, hak ve hakikat çizgisinde hakiki insanlığa giden yolu göstermeye çalışmalıdır.

  1. Geniş bilgi için tıklayınız: 
  2. Bkz. Müddessir Sûresi, 74/5
  3. Dârimî, Mukaddime 26; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 2/737; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat 1/10; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/127; 5/230; Bezzâr, Bahru’z-Zihâr 9/94
  4. Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız: 
  5. Bkz. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Cihada 37
  6. Bkz. Şuarâ Sûresi, 26/3
  7. Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 3/159
  8. Tirmizî, İlim 16. Peygamberlerle birliktelik için bkz. Nisa Sûresi, 4/69
  9. Tirmizî, Menâkıb 33; Ebû Dâvûd, Edeb 28; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/395
  10. Müslim, Îmân 39
  11. İbn-i Mâce, Etıme 30
  12. Geniş bilgi için tıklayınız: https://peygamberyolu.com/nebevi-bir-yol-genis-tabanli-hareket-2/
  13. Buhârî, Bedu’l-Vahy 1; Müslim, İmare 155; Ebû Dâvud, Talak 11
  14. Şuara Sûresi, 26/145,164
  15. Nesai, Cihad 24
  16. Bkz. Ebû Dâvud, İcâre 1
  17. Kaynaklar ve detaylı bilgi için
  18. Müslim, Îmân 13

Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (3): Donanıma Dikkat

Kur’ân ve Sünnet’in eğitim anlayışında insan bir bütün olarak ele alınır ve eğitim; irade, akıl, ruh, kalp, nefis, his ve vicdana hitap eder. Fert, aile, toplum ve medeniyete rehberlik yapar. Duygu, düşünce, niyet ve nazara istikamet kazandırır. İnsanlara sahip oldukları kabiliyet, imkân ve potansiyelleri en doğru ve düzgün şekilde kullanma yollarını öğretir. Onlara, “benliklerini”, ilim, iman, ahlak, iyilik, adalet, hak ve hakikat çizgisinde inkişaf ettirme becerisi ve şuuru kazandırır. Dengeli bir hayat sürme ve problemlerle mücadele etme metodolojisi öğretir. Kısacası insanlara her alanda ve hususta hidayet yollarını talim ve terbiye buyurur.

Eğitimin bu büyük misyonundan dolayı eğitimcinin, mesleğini ve görevini, en güzel, isabetli ve verimli şekilde yerine getirmesini sağlayacak donanımlara sahip olması çok önemli hatta hayatidir. Gerekli ve yeterli donanımı olmadan talim, terbiye ve ıslah işine girişenler, bahsedilen hususlarda başarılı olamayacakları gibi muhataplarının zihin ve gönüllerinde, ruh ve vicdanlarında, tavır ve davranışlarında ömür boyu etkisini hissettirecek hasarlara, yanlış algı ve anlayışlara, bozuk bakış açılarına sebebiyet verebilirler.

Cenâb-ı Hak, alemlere rahmet olarak göndereceği, evrensel Kur’ân mesajını hayata taşıma, insanlığa tebliğ ve talimle görevlendireceği Allah Resûlü’nü, farklı açılardan hadiselerin dili ile peygamberlik görevine hazırlamış; fert ve cemiyetin ıslahı ve inşası adına bir eğitimci de bulunması gereken her türlü donanımı kendisine kazandırmıştı. Aynı şekilde O (aleyhissalâtu vesselâm) da yetiştirdiği eğitim kadrolarını, bu donanımlarla mücehhez hale getirmiş ve öyle istihdam etmişti. İşte bu donanımlardan bazıları:

Dil
Beyan kabiliyeti, Allah’ın sonsuz merhametinin en büyük tecellilerinden ve insanoğluna en büyük ihsanlarındandır.1 Çünkü o, ancak bu sayede duygu ve düşüncelerini, bilgi ve birikimlerini, dert ve ihtiyaçlarını, plan ve projelerini, hedef ve tespitlerini rahatlıkla muhataplarına ulaştırabilir. Tam bu noktada beyan kabiliyetinin inkişafı ve “dilin”, muhtevayı, maksadı ve mesajı ifade etmede, muhatabı ikna ve inşada en beliğ ve fasih bir şekilde kullanılması çok önemlidir. Hz. Musa’nın, nübüvvet vazifesi ile görevlendirildiği sırada “Ya Rabbî! Genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!.”2 şeklinde ki yakarışı da bu hususa işaret eder.

Allah Resûlü, doğumundan bir müddet sonra daha sağlıklı ve gürbüz yetişmesi, Arap dilini en düzgün ve güzel bir şekilde konuşmayı öğrenmesi için sütanne yanına verilmiş; dilin en duru halinin konuşulduğu Benî Sa’d yurduna gönderilmişti. O, burada beş yıl kalmış; dili, en beliğ ve fasih şekilde konuşmaya ve kullanmaya başlamıştı. Bir de Kureyş’e mensuptu ki Kureyş lehçesi, Arap dilinin en düzgün lehçesiydi. Bir belagat mucizesi olan Kur’ân da bu lehçe üzerine nazil olmuştu. Bu iki husus, beyan kabiliyetinin çok hızlı şekilde inkişaf etmesine ve kısa zamanda O’nu, “dili”, en güzel ve etkili şekilde kullanan insan konumuna taşımıştı. Ayrıca O, “Ben, cevami’ul-kelim; az ve öz/veciz söz söyleme özelliği ile donatılmış olarak gönderildim.”3 buyurmuş ve dil donanımına dikkat çekmişti.

O (aleyhissalâtu vesselâm), evrensel Kur’ân mesajını, duygu ve düşüncelerini, en veciz, anlaşılır, akıcı ve tesirli bir şekilde anlatmış ve muhatapları, anlattıklarını anlamada hiçbir sıkıntı çekmemişti. Ashâbın, “Allah Resûlü’nün konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.”4, “Konuştuğu zaman, O’nun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.”5, “O, sizin gibi hızlı ve durmadan konuşmaz, dinleyenlerin ezberleyebileceği bir tarzda apaçık ve tane tane konuşurdu.”6 gibi tespitleri de O’nun, eğitimde dili ve eğitim dili Arapçayı ne kadar verimli ve etkili kullandığını ayrıca haber verir.

Allah Resûlü, doğu taraflarından Medine’ye gelen iki adamın hitabetine ve bunun üzerine halkta oluşan hayranlığa şahit olmuş ve “Beyan da sihir vardır!” buyurmuştu.7 İşte eğitimci, hak ve hakikati anlatma adına beyanın bu etkileyici gücünden istifade etmesini sağlayacak bir dil ve beyan donanımına sahip olmalıdır.

Birikim ve Genel Kültür
İnsanlara, ailelere ve toplumlara ulaşma; hak, hakikat ve ihtiyaç olan hususlarla alakalı onlara rehberlik yapma noktasında tecrübe ve genel kültür de çok önemlidir. Zira muhatapların yetiştiği ortam ya da içinde yaşadığı şartlar, imkanlar, tarih, kültür ve medeniyet seviyesi farklı farklı olabilir. Tam burada eğitimcinin, muhatabı en isabetli şekilde yetiştirme ve yönlendirme noktasında o güne kadar edindiği birikimlerin, yaptığı gözlemlerin, incelemelerin ve muhatabı daha yakından tanıma adına ön çalışmaların büyük ehemmiyeti vardır.

Allah Resûlü’nün peygamberliğe kadar ömrünün 35 yılını geçirdiği Mekke hem Kâbe (hac ve umre) hem de çevresinde düzenlenen ticaret panayırlarından dolayı çok işlek, kavşak konumunda ve kozmopolit bir yerdi. Üstelik doğumundan hemen sonra şehir dışına yolculukları başlamış ve O, kırk yaşına kadar bir kısmı uluslararası bu seyahatleri esnasında çok şeyler görmüş, duymuş ve yaşamıştı.

Bölgeyi, farklı milletleri ve kültürleri tanımış, Arap kabilelerinin inançlarına, kendine özgü karakterlerine, reflekslerine, geleneklerine ve lehçelerine şahit olmuştu. İktisadi hayatta ki düzene ve ticarî işlemlerin detaylarına vakıf olmuştu. Bölge halkının hayat anlayışını, hadiselere bakışını ve dünyevî beklentilerini gözlemleme imkânı yakalamıştı. O, vahyin rehberliğinde Risâlet görevini yerine getirirken bu tecrübelerini de değerlendirmişti. Mesela “Size Yemenliler geldi. Onlar, ince ruhlu, yumuşak huylu ve yufka yürekli insanlardır.”8 buyurmuş ve ashâbdan, onlarla ilgilenirken bu hususa dikkat etmelerini tavsiye etmişti.

İlim
Eğitimcinin zihin olarak her şeye hazırlıklı ve ilim olarak dolu olması gerekir. O, sahasını, sahanın tarihini, edebiyatını, konularını, problemlerini ve çözüm yollarını çok iyi bilmeli; hakkında yeterli, sağlam ve sağlıklı bilgisi olmayan hususlarda ferdi, aileyi ve cemiyeti ıslaha kalkışmamalıdır. İnsanlara hangi konularda ne anlatacağını/öğreteceğini, hangi mesajı vereceğini, onları ulaştırmak istediği hedefe varıncaya kadar aradaki bütün aşamaları detaylarıyla bilmeli; işin ilmi, muhtevası, felsefesi, sistemi, plan ve projesi kafasında olmalıdır. Ve insanlar, o alanda aradıkları her şeyi onda rahatlıkla bulabilmelidir.

Allah Resûlü, içinde doğup büyüdüğü toplum ve coğrafyada gördüğü zulüm ve kötülükler, yanlış/batıl şeyler ve nefsî hazlar uğruna heba edilen hayatlar karşısında temiz fıtratı ve vicdanı, selim aklı, kalbi ve hisleri nedeniyle çok ciddi rahatsızlık duyuyor ve ıstırap yudumluyordu. Bunların giderilmesi ve çözüme kavuşturulması adına zaman zaman toplumdan uzaklaşıyor ve Hira’da derin düşüncelere dalıyordu. İçini bunaltan bu durum, zamanla sırtında taşınmaz bir yüke dönüşmüştü: “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?”9 Zira o güne kadar fert, aile ve cemiyet hayatındaki çoğu yanlışın farkında olsa da ümmi olduğu; ilahi hak ve hakikatlerden habersiz olduğu için ferdin eğitimi, toplumun ıslahı, yeni bir hayat ve medeniyet inşası adına muhataplarına ne anlatacağını ve onları neye davet edeceğini bilmiyordu: “Seni, ne yapacağını bilmez bir durumda, dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?”10

Sağlam ve evrensel bir bilgiye, hak bir yola, huzur ve saadet vesilesi bir hayat anlayışına, tamamen insanî ve ahlakî bir hareket felsefesine, adil bir sisteme ihtiyacı vardı. Nitekim Cenâb-ı Hak, kendisine Kur’ân’ı ve Hikmet’i vermiş ve bu hususlarda da O’nu tam donanımlı hale getirmişti: “Seni maddi manevî muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?”11, “… Allah sana kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.”12 Bundan dolayı O, fert ve cemiyetin eğitim ve ıslahına, kırk yaşında, Kur’ân kendisine indirilmeye başlanınca başlamıştı. Zira artık Cenâb-ı Hak, maddi manevi hayatın üzerine inşa edileceği her türlü doğru bilgiyi, vahiy yoluyla kendisine indiriyor ve O, içselleştirdiği ve hayatına hayat kıldığı bu bilgiyi, diğer donanımlarını ve bütün imkanlarını en rantabl şekilde kullanarak muhataplarına sunuyordu.

Güçlü Hafıza
Talim ve terbiye görevini üstlenen kimselerin, hafıza donanımı itibarıyla da çok kapasiteli olmaları; anlatacağı ve öğreteceği hususları, muhataplarının isimlerini, yüzlerini, gelişim sürecinde her evrede yaşadığı değişimleri, hadiselerin sebeplerini ve sonuçlarını hafızasında tutmaları gerekir. Eğitimin doğası, muhataba saygı, gelebilecek farklı istek ve sorular ve ani gelişmeler de bunu gerektirir.

Allah Resûlü, insanlığa talim ve terbiye buyuracağı evrensel Kur’ân mesajını, indiği anda hafızasına kaydetme adına büyük bir tehalük göstermiş fakat Cenâb-ı Hak, “Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken, hemen anında bellemek için dilini kımıldatma! Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak, Bize ait bir iştir.”13, “Bundan böyle sana Kur’ân okutacağız da sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği müstesna…”14 buyurmuş ve o meselenin, Allah’a ait olduğunu haber vermişti. Buna rağmen O, sebeplere riayet hassasiyetinin bir neticesi olarak Kur’ân bilgisini zihninde canlı ve taze tutmak için her vesileyle onu okumuş ve sürekli ayetleri üzerinde düşünmüştü.

Allah Resûlü, ayrıca hayatı boyunca muhatap olduğu insanları, kabileleri, onlarla görüştüğü zamanı ve aralarında geçen diyaloğu, gördüklerini ve duyduklarını asla unutmamış; yeri ve zamanı geldikçe bu bilgilerden ilgi, takip ve motivasyon adına istifade etmişti. Mesela daha risaletin ilk günlerinde Amr İbn-i Abese isimli bir genç, Mekke’ye gelmiş, O’nunla buluşup bazı sorular sormuş, Müslüman olmuş ve ardından kabilesinin yanına dönmüştü. Yaklaşık yirmi yıl sonra Medine’ye gelmiş ve O’nun huzuruna varınca “Yâ Resûlallah! Beni tanıdınız mı?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, Amr’ı sevince gark eden şu cevabı vermişti: “Evet, elbette! Sen, Mekke’de bana gelip bazı sorular sorduktan sonra iman eden Sülemîli değil misin?”15 Yine Benî Tucîb heyetinden bir genç, Medine’de O’nunla birkaç dakika konuşmuş ve bazı hususlarda dua talebinde bulunmuştu. Heyet, bir yıl sonra Veda Haccı’nda kendisini tekrar ziyaret edince hemen bu genci sormuş ve son durumuyla alakalı bilgi almıştı.16

Fetanet, Basiret ve Firaset
Fetanet, basiret ve firaset, ferdi ve cemiyeti en doğru ve isabetli olana yönlendirme, onları yarın karşılarına çıkabilecek yeni şartlara ve gelişmelere en isabetli şekilde hazırlama, problemleri en hızlı ve verimli şekilde çözüme kavuşturma noktasında çok önemlidir.

Allah Resûlü, hayatı boyunca temiz fıtratını korumuş, iradesinin hakkını vermiş, meseleleri akıl, mantık ve muhakeme üçgeninde ele almıştı. Bundan dolayı ruhi, akli ve zihni kabiliyetleri inkişaf etmiş ve O’nda aşkın ve engin bir ufkun, basiret ve firâsetin oluşmasına sebebiyet vermişti. Bir de bu, vahyin yönlendirmesi ile buluşunca hadiseleri bütüncül, çok yönlü ve evrensel bir yaklaşımla ele alan ve çağları kucaklayan bir neticeyi doğurmuştu. Bu donanım, O’nun duygu ve düşüncelerine, söz, fiil ve hamlelerine yön vermiş; muhataplarını eğitirken dünü, iletişim kurduğu anı ve geleceği birlikte değerlendirmesine ve onları, yarınlara en güzel şekilde hazırlamasına vesile olmuştu.

İşin, sahabenin kendi hayatlarına bakan tarafı bir yana dört halife döneminde her alanda istihdam edilen kadroların büyük çoğunluğunu, O’nun bu engin ufkuyla yetiştirdiği kimseler oluşturuyordu.17 Bu noktada Arapların İslam’a kadar ki hayatları ve başarıları ile Allah Resûlü’ne iman edip O’nun dizinin dibinde yetiştikten sonra ortaya koydukları neticeleri kıyas etmek O’nun nasıl bir fetanete sahip olduğunu anlama adına yeterli olacaktır. Yine O, diğer hususlarla birlikte bu donanımı sayesinde ortaya evrensel bir sünnet ve örneklik koymuş yine talebelerini de aynı çizgide evrensel örnek insanlar olacak şekilde yetiştirmişti.

Eğitim Kadroları ve Donanım
Allah Resûlü, peygamberlik yıllarında birçok sahabîyi, fert ve kabilelerin eğitimi için yukarda da işaret edildiği üzere yetiştirmiş ve görevlendirmişti. Bu konumda istihdam edilen sahabîlerin ortak özelliği, yukarda bahsedilen hususlarda tam donanımlı insanlar olmalarıydı. Mesela bu çerçevede I. Akabe beyatına katılan on iki sahabî, Medineli Müslümanların yetiştirilmesi için bir eğitimci istediklerinde Allah Resûlü, dili çok iyi kullanan, Kur’ân ve Sünnet’e derinlemesine vakıf, işin felsefesini kavramış, ufku ve basireti açık, dış görünüşü itibarıyla muhatabında saygı ve hayranlık uyandıran Hz. Mus’âb İbn-i Ümeyr’i, onlarla birlikte göndermişti.

Yine Ril, Zekvan, Adel ve Kare kabileleri, kendilerine rehberlik ve muallimlik yapacak; İslam’ı anlatacak, derinlikli bir şekilde Kur’ân ve Sünnet’i öğretecek eğitimciler istediklerinde Allah Resûlü, onlara, üç yıl boyunca eğitimlerini bizzat kendisinin takip ettiği, her açıdan yetişmiş ve “Kurra” diye isimlendirilen tam donanımlı seksen civarında sahabîyi görevlendirmişti.

Aynı şekilde Medine içerisinde o gün itibarıyla hem mabed hem de eğitim yuvası fonksiyonu gören bir mescitte imam olarak görevlendirdiği, fetihten sonra Kureyş’e İslam’ı anlatması ve onları yetiştirmesi için Mekke’de bıraktığı ve beş bölgeye ayırdığı Yemen’e baş muallim tayin ettiği Hz. Muaz İbn-i Cebel’in de en önemli özelliği, bu işlerin hakkını verme adına her açıdan en donanımlı insanlardan birisi olmasıydı.

Sonuç
Beşere muallim olarak gönderilen Allah Resûlü’nün en büyük mucizelerinden birisi, Kur’ân’ın kılavuzluğunda yetiştirdiği “sahabe” neslidir. Ve hiç şüphesiz O’nun elde ettiği ve Cenâb-ı Hakk’ın da kendisinden razı olduğu bu neticenin altında yatan en önemli etkenlerden birisi de vazifesini en güzel ve etkili bir şekilde yapmasını sağlayan donanımlarıdır. Eğitim gibi en hayatî bir misyonu yüklenen ya da yüklenecek olan müminlerin, O’nu örnek alıp bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmelerini temin edecek her türlü iç ve dış, özellikle ve güzellikle mücehhez olmaları çok önemlidir. Bu yönüyle onlar, her açıdan o işin hakkını vermelerini sağlayacak -mesela dil, bilgi, birikim, genel kültür, muhatabı ve şartları analiz kabiliyeti, bakış açısı, işin felsefesini kavrama, ufuk, plan, proje, metodoloji, sistem, yönetim ve istihdam becerisi gibi- hususlarla tam teçhiz olmalıdırlar.

  1. Bkz. Rahman Sûresi, 55/1-4
  2. Tâ Hâ Sûresi, 20/25-28
  3. Buhârî, Cihâd 122; Ta’bîr 22; İ’tisâm 1; Müslim, Mesâcid 5-8; Eşribe 71
  4. Ebû Dâvud, Edeb 18
  5. Buhârî, Menâkıb 23
  6. Tirmizî, Menâkıb 9
  7. Buhârî, Tıb 51; Nikâh 48; Ebû Dâvud, Edeb 86
  8. Buhârî, Megâzî 74; Müslim, İmân 82
  9. İnşirah Sûresi, 94/1-4
  10. Duhâ Sûresi, 93/7
  11. Duhâ Sûresi, 93/8
  12. Nisâ Sûresi 4/113
  13. Kıyâmet Sûresi, 75/16,17
  14. Â’lâ Sûresi, 87/6-7
  15. Bkz. Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 52 (294/832); Beyhakî, Delâil 2/168
  16. Geniş bilgi için bkz.
  17. Konunun canlı bir örneği için

Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (4): Beden Diline Dikkat

Cenâb-ı Hak, Kur’ân mesajını ve Nebevî daveti itibarsızlaştırmak için yapılan bir toplantıda müşriklerin akıl hocası Velid İbn-i Muğîre’nin duruşunu haber verirken, “O düşündü, ölçtü, biçti… Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti! Hay kahrolası! Nasıl, nasıl da ölçtü biçti! Sonra baktı… Derken suratını astı, kaşlarını çattı… Sonra da sırtını döndü, kibirinden kabardı, arkasına bakmadan çekip gitti! ‘Bu Kur’ân, nesilden nesile aktarılan/öğretilen büyülü bir sözdür! Bu, beşer sözünden başka bir şey değildir.’ dedi.”1 buyurur. Velid’in, sözleri yanında “suratını astı, kaşlarını çattı, sırtını döndü, kibirinden kabardı, arkasına bakmadan çekip gitti.” tasvirleriyle beden diline de dikkat çeker. Böylece daha yolun başında Allah Resûlü’ne (ve mü’minlere), muhataplarının beyanları yanında beden dillerini de gözlemlemek gerektiğini ders verir.2

Beden dili; insanın “maksadını, duygu ve düşüncelerini”, jest, mimik, dokunma, el, kol, ayak, bacak ve omuz hareketleri, vücudun duruşu, kılık kıyafet, takı, ses tonu, tınısı ve yüksekliği… gibi birtakım sözsüz vasıtalarla muhatabına iletmesi demektir. İnsanlar arasındaki iletişimin ana omurgasını oluşturur ve muhatabın gerçekte ne düşündüğünü, ruh halini, asıl karakterini ve kanaatini, ahlakî yaklaşımlarını ve tepkisini, sözel olmayan bir şekilde ifade eder. Çünkü iç dünya; memnuniyet, sevinç, duyarlılık seviyesi, konuya verilen önem, endişe, gerginlik, üzüntü, şaşkınlık, utangaçlık, ilgi, heyecan, sıkılmışlık, bitkinlik, tedirginlik, öfke ve korku, beden diline yansır. İnsanın, kendisini daha hızlı ve etkili bir şekilde ifade etmesi ve muhatabını, daha doğru anlaması adına çok önemli ve belirleyicidir.

İçi dışı, özü sözü bir olan Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ, eğitim ve ıslah faaliyetlerini yürütürken hem kendi hem de iletişimde olduğu kimselerin beden dili hususunda çok hassastır. Beyanları ile beden dilini destekler; iki dille birden hitap ederek duygu ve düşüncelerini daha güçlü, etkili ve seri bir şekilde ifade eder. Fıtri bir şekilde muhataplarını gözlemler; hal, hareket ve tavırlarından o andaki his ve fikirlerini anlamaya çalışır. Diyaloğun, dersin, sohbetin ve hutbenin gidişatına; uzunluğuna kısalığına, konunun akışına, üslup ve metodolojiye ona göre yeniden yön verir. Muhataplarının maddi manevi sıkıntılarını tespit eder; çözüme yönelik yerinde ve zamanında hamleler yapar.

O (aleyhissalâtu vesselâm), çok değişik muhitlerden, kültür ortamlarından gelen ve farklı bilgi, zekâ seviyesi ve tecrübeye sahip insanlara, derdini ve davasını anlatırken, onları yetiştirirken beden dilinin evrensel ve etkileyici niteliklerinden ileri düzeyde istifade eder.

Yüzü, Kaş ve Göz Hareketleri
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), normalde insanların en güzel ve nur yüzlüsüdür.3 Özü, sözü gibi yüzüne de akseder ki Yahudî alim Abdullah İbn-i Selâm, “Bu yüzün sahibi, asla yalan söylemez!” der ve O’nun yüzünü görür görmez Müslüman olur.4 Allah Resûlü’nün yüzü, duygu ve düşüncelerinin muhtevasına göre renk ve şekil alır ki iç dünyasında meydana gelen değişimi ve ruh halini, mimiklerinden anlamak mümkündür.5 Mesela sevindiğinde yüzü nurlanır ve parlar.6 Tebûk’ten geriye kalan kimselerin affedildiği haberi gelince Hz. Ka’b İbn-i Mâlik (radıyallahu anh), O’nun huzuruna varır ve yüzünün mutluluktan ay gibi parıldadığını görür.7 Yine Mudar kabilesine mensup bir grubu muhtaç halde görünce yüzünün rengi değişir. Onların ihtiyaçlarını gidermek için mü’minleri himmette bulunmaya çağırır ve ashâbın sergilediği fedakârlık karşısında sevinç ve memnuniyetten yüzü parıl parıl olur ki bu durum sahabenin gözünden kaçmaz.8

İnsanları karşılarken ve onlarla konuşurken mütebessim bir çehre ile karşılar ve konuşur. Böylece gelişinden ve kurulacak diyalogdan duyduğu memnuniyeti, daha sözlü iletişime geçmeden güler yüzle muhatabına hissettirir ve onu rahatlatır.9 Mesela babası Zübeyr İbn-i Avvam’ın yönlendirmesi ile beyat için huzuruna yaklaşan Abdullah’ı görünce tebessüm eder ve ona, hem duyduğu hoşnutluğu hissettirir hem de heyecanını giderir.10 Cerir İbn-i Abdullah da “Müslüman olduğumdan beri huzuruna girmek istediğimde bana hiç engel olmadı. Beni her gördüğünde de mutlaka tebessüm ederdi.” der ve kendi izlenimini aktarır.11 Nitekim O, iletişimin daha samimi bir atmosferde gerçekleşmesi adına mü’minleri, kardeşlerini güler yüzle karşılamaya teşvik eder.12

Şahsı adına öfkelenmese de Allah adına celallenir ve bu durumda yüzü al al olur.13 Muhatabı yanlış bir söz, fiil ya da tavır ortaya koyduğunu, O’nun yüzündeki bu değişimden anlar ve kendisine çeki düzen verir.14 Böylece birçok mesele söze hacet kalmadan düzelir. Yüzünün rengindeki değişime ilave hoşuna gitmeyen bir şey gördüğünde hafif kaşlarını çattığı da olur. Bir gün bir bedevî gelir ve kendisine ihsanda bulunmasını ister. Yanında olanı verir ve “Şu anda sana verebilecek bir şeyim kalmadı. Ama sen git ve sana ne lazımsa benim adıma satın al. Elime imkân geçince borcunu ben ödeyeceğim.” buyurur.

Bu duruma şahit olan ve üzülen Hz. Ömer (radıyallahu anh), araya girer ve “Yâ Resûlallah! İstedi, ona verebildiğini verdin, şimdi de böyle bir külfete ne gerek var. Kaldı ki Allah, sana gücünün yetmediği bir şeyi yüklememiştir.” der. Hz. Ömer’in bu sözleri üzerine Allah Resûlü’nün hafif kaşları çatılır. O’nun beden dilindeki bu değişimi anında fark eden Hz. Abdullah İbn-i Huzafe, ayağa kalkar ve “Yâ Resûlallah! Ver; hiç korkma. Arşın sahibi Allah, hiçbir zaman seni darlığa düşürmez.” der. Hz. Abdullah’ın bu sözlerinden duyduğu hoşnutluk, O’nun yüzünde gülücüklere dönüşür ve büyük bir sevinç içerisinde “İşte ben bununla emrolundum!” buyurur.15

Kur’ân, “Yanlarından geçerken kaş göz hareketleriyle onları küçümserlerdi.”16 buyurur ve müşriklerin, alaylarını kaş göz işaretleriyle açığa vurduklarını söyler; kaş göz işaretlerinin beden dilindeki yerine dikkat çeker. “Bir peygambere hain gözlere sahip olmak yakışmaz.”17 buyuran Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), kaş ve gözlerini hep hayır istikametinde kullanır.

Beden dili noktasında dış görünüşün; tercih edilen kılık kıyafetlerin, saç ve sakalın, ağız ve beden temizliğinin, güzel kokunun çok büyük önemi vardır ki ilk makalede anlatıldığı üzere Allah Resûlü, bu hususlarda da çok dikkatli hareket eder. Muhataplarına, kendisini onlardan birisi gibi hissettirecek, kibir ve riyadan, lüks ve şatafattan uzak sade elbiseler giyer. İnsanların karşısına tertemiz ve düzenli elbiselerle çıkar; onlara verdiği değeri ve duyduğu saygıyı giyim kuşamı üzerinden de hissettirir. Aynı şeyler saç, sakal, ağız ve beden temizliği ve kokusu için de geçerlidir.18

El ve Parmak Hareketleri
Allah Resûlü, duygu ve düşüncelerini ifade ederken elinden ve kolundan destek alır; muhataplarının konuyu daha iyi anlaması ve sakinleşmesi için sözel anlatımlarına paralel hareketler yapar. Bir gün cennetin kapısını ilk çalanın kendisi olacağını anlatırken sanki bir kapıyı eliyle tıklıyormuş gibi yapar ki orada hazır bulunanlardan Enes İbn-i Mâlik, yıllar sonra o manzaranın hala gözünde canlılığını koruduğunu haber verir.19 Hadisleri yazan Abdullah İbn-i Amr’a birileri gelir ve O’nun da bir beşer olduğunu, kızgın ve neşeli halleri bulunduğunu doğal olarak konuştuklarının evrensel bir nitelik taşıyamayabileceğini söyler ve onu, bu işten alıkoymaya çalışır. O, gelir ve bu durumu arz eder. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Yaz! Nefsimi kudretiyle ayakta tutan Allah’a yemin olsun ki buradan ‘haktan’ başka bir şey çıkmaz!”20 buyurur ve o esnada eliyle ağzını gösterir.

“İslam, azalarda, tavır ve davranışlardadır; gözükür. İman, kalptedir; gözükmez.” buyurur ve parmaklarıyla göğsünü işaret ederek üç defa “Takva, buradadır!” der; takvanın söz ve şekilde değil kalpte olması gerektiğini anlatır.21 Kıyametin yakınlığını anlatırken şehadet ve orta parmağını gösterir ve “Ben ve kıyamet işte bu ikisi gibiyiz.” der.22 Mü’minlerin birbiriyle irtibatını ve durumunu ifade ederken parmaklarını birbirine kenetler ve “Mü’minler tıpkı bir bina gibidir. Birbirine destek olur ve ayakta tutarlar.” buyurur.23 Bir gün insanın emeli ve eceli arasındaki ilişkiyi anlatırken eline iki çakıl taşı alır; birini uzağa diğerini daha yakına atar ve çevresindekilere “Şu uzağa düşen taş emel, bu yakına düşen taş ise eceldir.”24 buyurur.

Allah Resûlü, sözde aşırılığa kaçmadığı gibi beden dilinde de aşırılığa kaçmaz; çok dengeli ve uyumlu hareket eder. Medine valisi Bişr İbn-i Süfyan hutbe verirken iki elini birden kaldırıp aşırıya kaçan hareketler yapınca Hz. Ümâre İbn-i Ruveybe (radıyallahu anh), onu uyarır ve Allah Resûlü’nün beden dilini çok dengeli kullandığını hatırlatır.25 Üvey oğlu Hz. Hind İbn-i Ebî Hâle, O’nun bu noktadaki dengeli halini şöyle anlatır: “Bir şeye işaret edeceği zaman parmağıyla değil eliyle işaret ederdi. Bir şeye hayret ettiği zaman da elinin içini semâya doğru kaldırırdı. Konuşurken, sözüyle uyumlu olarak elini hareket ettirirdi…”26

Mesafe ve Vücut Teması
Yakınlık derecesine göre insanlarla arasındaki mesafeyi ayarlar; yeri ve zamanı geldiğinde vücut teması da kurar. Abdullah İbn-i Mes’ud, “Allah Resûlü, ellerim avuçları arasında olduğu halde bana Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi tahiyyat duasını öğretti.”27 der ve O’nun, bu yönüne ışık tutar. Yine Abdullah İbn-i Ömer bir gün Allah Resûlü’nün elini omuzuna atarak kendisine şu tavsiyede bulunduğunu söyler: “Dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi ol!” Allah Resûlü’nün bu nasihatinin dünyaya ve hayata bakışını değiştirdiğini ifade eden Abdullah İbn-i Ömer, bundan mülhem çevresine şu tavsiyeler de bulunur: “Akşama ulaştığında sabahlamayı, sabaha çıktığında akşamlamayı bekleme! Sıhhat döneminde hastalığın için, hayattayken de ölümden sonrası için hazırlık yap.”28

Muhataplarından söz alırken hem güven hem samimiyeti ifade hem de tesiri artırma adına ellerini onların ellerinin üzerine koyar. Canlarından çok sevdikleri bir insana dokunarak birebir söz vermek sahabede o hususlarda aşkın bir ruh ve heyecan meydana getirir. Yeri geldiğinde kucaklaşır,29 musafaha yapar ve muhatabı bırakmadan elini bırakmaz. Sevgisini ve şefkatini beden diliyle de hissettirir. Mesela bu çerçevede çocukların başlarını okşar.

Bir gün huzuruna bir sahabînin hurma ağaçlarını taşlarken yakalanan Rafi’ İbn-i Amr isimli bir çocuk getirilir. O, huzurunda mahcup bir şekilde duran bu çocuğa şefkat dolu ses tonuyla niçin öyle yaptığını sorar. Çocuk, çok acıktığını ve açlığını gidermek için ağacı taşladığını söyler. Allah Resûlü, yine şefkat dolu bir sesle yaptığının yanlış olduğunu, ağaçları taşlamaması gerektiğini ve açlık durumunda yere dökülenleri yiyebileceğini ifade eder. Ardından mahcubiyetini giderme, samimiyetini duyurma adına başını okşar ve dua eder.30 Bu şefkatli dokunuş, kalan ömründe doğru yolda yürümesi adına çocuğa yeter.

Yürüyüşü ve Duruşu
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), yürürken; dinçliğini, canlılığını, ciddiyetini, azim ve kararlılığını, tevazu ve vakarını aksettirecek şekilde kuvvetli, hızlı, geniş ve emin adımlarla yürür.31 Hz. Ali, O’nun yürüyüşünü anlatırken “Âdeta kayayı yerinden sökercesine ciddi bir eda ile” der ve O’nun beden dilinin kendisinde bıraktığı etkiyi veciz bir şekilde ifade eder.32 Yürürken hafif öne eğilir ve arkasından birisi kendisine seslenince bütün bedeniyle seslenene döner. Böylece muhatabına verdiği değeri, diyalog başlamadan hissettirir ve muhatabı da O’nun bu davranışı karşısında çok etkilenir.

Allah Resûlü’nün duruşu çok heybetli, mehabet ve vakar doludur ki Hz. Ali (radıyallahu anh), bu durumun insanlarda meydana getirdiği etkiyi şöyle aktarır: “Etkili görünümü dolayısıyla, O’nu ilk defa gören kimsenin içinde bir ürperti hâsıl olurdu; fakat onunla bir süre kalıp kendisini tanıyınca, gönlünde ona karşı derin bir muhabbet uyanırdı.”33 Muhataplarının kendisini görebileceği bir konumdan ve yükseltiden onlara hitap eder. Böylece hem O, konuşurken bütün muhataplarını hem de bütün muhatapları rahatlıkla O’nu görür. Ders, hutbe ve sohbetleri esnasında sadece belli bir yöne ve kesime odaklanmaz; dinleyenlerin tamamını kontrol adına dengeli bir şekilde her yöne bakar.

Muhataplarının Beden Dilini Okuması
Allah Resûlü, muhataplarının beden dilini onları rahatsız etmeyecek şekilde gözlemler. Rahatsız, gergin ya da heyecanlı olduğunu anladığı muhatabına onu rahatlatıcı, yatıştırıcı, sakinleştirici mesajlar verir; huzura kavuşturur ve güvenini kazanır. Mekke’nin fethedildiği gün şehre mağrur bir kral gibi ihtişam içerisinde değil alnı, devesinin hörgücüne değecek şekilde aşkın bir tevazu içinde girer. O’nun bu beden dilinin hem ordusuna hem de endişe içerisinde bekleyen Kureyşlilere verdiği mesaj gayet nettir. Fakat buna rağmen bir adam yanına gelir, konuşurken heyecan ve korku içerisinde tir tir titremeye başlar. İletişimin daha rahat ve sağlıklı bir zeminde devam etmesi adına Allah Resûlü, “Sakin ol! Ben bir kral değilim. Kureyşli, kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!”34 buyurur ve onu rahatlatır. Zira insan, gergin olduğu anlarda yatıştırıcı şeylere ihtiyaç duyar.

Eğitimcinin, muhataplarının beden dilinden içine düştükleri problemleri anlaması ve onlara çözüm üretmesi, gönüllere tesir etme adına çok önemlidir. Nitekim Cenâb-ı Hak da “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O’na duâ ve ibâdet eden kimselerle beraber olmaya devam et. Dünya hayatının çekiciliğine kapılıp da gözünü onlardan ayırma.”35 buyurur ve gözleme vurgu yapar.

Bir seferinde sağa sola bakınan bir bedevi görür ve halinden ihtiyaç içerisinde olduğunu sezer. Ashâbına döner ve “Kimin yanında fazla bineği varsa, onu bineği olmayana versin. Kimin de fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin.” buyurur. Hadiseyi haber veren Ebû Said el-Hudrî, “Allah Resûlü, bazı mal çeşitlerini bu suretle saymaya devam etti. Hatta O’nun, meselenin bu kadar üzerinde durması, bizde, hiç kimsenin yanındaki herhangi bir fazlalıkta hakkı olmadığı kanaatini oluşturdu.” der.36 Neticede Allah Resûlü, muhatabının beden dilinden anladığı problemini onu rencide etmeyecek şekilde çözüme kavuşturur.

Sonuç
Konuyla alakalı onlarca farklı husus ve yüzlerce örnek içerisinden burada kaydettiğimiz birkaç husus ve misalde de görüldüğü üzere Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), bir lider, rehber ve muallim olarak eğitimde beden dilinden en azami ve ileri seviyede istifade eder. Özü sözü bir olduğu için anlatımında tenakuza düşmez ve çoğu zaman şahit olduğu şeylerin iç dünyasında meydana getirdiği değişimi muhatabına söze ihtiyaç bırakmadan anlatır. Muhatabının iç dünyasındakileri söze ihtiyaç duymadan anlar ve ona göre hamleler yapar.

Eğitim gibi en hayati bir misyonu hayata taşıyan kimseler, beden dilinin iletişimdeki etkisini hep göz önünde bulundurmalı; eğitim faaliyetlerinden en verimli neticeyi alma adına hem kendilerinin hem de muhataplarının beden diline dikkat etmelidir. Elbette ki bunu yaparken ahlakî sınırlara riayet etmeli ve bulundukları yerin örf, âdet ve kültürel farklılıklarını da göz ardı etmemelidirler.

  1. Müddessir Sûresi, 74/18-25
  2. İlerleyen zamanlarda onlarca ayet-i kerimede bu hakikatin farklı örneklerine yer verilir.
  3. Bkz. Buhârî, Menâkıb 23
  4. Bkz. Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 42; İbn-i Mâce, İkâmetu’s-Salavât 174
  5. Bkz. Buhârî, Menâkıb 23
  6. Bkz. Buhârî, Menâkıb 23
  7. Bkz. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 9
  8. Müslim, Zekât 20 (69/2351)
  9. Bkz. Buhârî, Edeb 68
  10. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 669
  11. Bkz. Buhârî, Edeb 68; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 29 (134/6363)
  12. Bkz. Tirmizî, Birr 36
  13. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 6702
  14. Bkz. Müslim, İlim 1
  15. Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 10/244
  16. Mutaffifîn Sûresi, 83/30
  17. Ebû Dâvud, Cihâd 117; Hudûd 1
  18. Geniş bilgi ve örnekler için
  19. Bkz. Dârimî, Mukaddime 8
  20. Ebû Dâvud, İlim 3; Dârimî, Mukaddime 43
  21. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 12404; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 30955
  22. Buhârî, Talâk 25
  23. Bkz. Buhârî, Edeb 36
  24. Tirmizî, Âdâb 82
  25. Tirmizî, Cum’a 19
  26. Bkz. Heysemî, Mecmeuz’-Zevâid 8/276; Beyhakî, Delâil 1/286
  27. Buhârî, İsti’zân 27; Müslim, Salât 16/59 (402)
  28. Bkz. Buhârî, Rikâk 3
  29. Bkz.Tirmizî, İsti’zân 32; İbn-i Hişâm, Sîre 524
  30. Bkz. Ebû Dâvud, Cihâd 85; Tirmizî, Buyu’ 54; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 376
  31. Bkz. Tirmizî, Menâkıb 12; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1230
  32. Bkz. Beyhâkî, Delâil 1/274
  33. Beyhakî, Delâil 1/269, 270
  34. İbn-i Mâce, Et’ıme 30
  35. Kehf Sûresi, 18/28
  36. Müslim, Lukata 5/18; Ebu Davud, Zekât 33

Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (5): Muameleye Dikkat

İnsanî ilişkilerde, eğitim ve rehberlikte “muamele”, işin, başlangıç ve bitiş noktasıdır. Çünkü insanların, eğitimci konumundaki kimseleri (anne babayı, muallimi, rehberi, lideri ve peygamberi), kabullenmesi, sevmesi, sayması, inanması, güvenmesi, gönlünün ve zihninin kapılarını onlara açması, soru ve sorunlarını korkmadan ve samimiyetle dile getirmesi, onlardan gördükleri güzel, samimi ve insanî muamele ile doğru orantılıdır. İnsan; kendisine kaba, kötü ve haksız bir şekilde muamele ettiğini gördüğü/düşündüğü kimselerden hem fıtrî hem de iradî olarak uzak durur; iç dünyasını, ona ve anlattıklarına kapatır hatta nefret eder.

Cenâb-ı Hak, “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer kaba, katı yürekli biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi…”1 buyurur. O’nun (aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ, talim, terbiye ve idarede elde ettiği neticelerin, insanî ilişkilerinde ortaya koyduğu gönülleri cezbedici muameleden kaynaklandığını haber verir. “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”2 ayetiyle de bu hayırlı, hikmetli, güzel ve örnek muamelenin arkasında yatan duygulara ayrıca atıfta bulunur.

Kötü muamele, bir hak ihlalidir ve muhatabın beyni, bedeni, ruhu, karakteri, şeref ve haysiyeti, duyguları, hayat anlayışı, hareket felsefesi ve varlığa bakış açısı (empati yoksunluğu, duyarsızlaşma ve şiddete başvurmayı normal görme gibi) üzerinde olumsuz ve ömür boyu etkisini sürdürecek derin izler bırakır. Üstelik Cenâb-ı Hak, varlığa adalet, sevgi, şefkat, merhamet, iyilik ve rıfk ile davranmayı emrettiği için kötü muamele (şiddet, istismar, ihmal, sömürü…) günahtır. Eğitimci, kötü muamele ile haddini aşar ve böylece kalpleri evirip çeviren Allah’ın desteğini de kaybeder; ortaya koyduğu kusurlu aksiyon ile neticeyi kısırlaştırır ve işin bereketini alır götürür.

Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), “güzel muameleyi”; eğitim, hayat ve hareket felsefesinin temel esaslarından biri haline getirir. Fert ve cemiyetin ıslahı ve eğitimi sürecinde sahip olduğu yüksek ahlakî ve insanî donanımı; insanlarla iletişim kurma, gönüllere girme ve eğitimle hedeflenen hususları bir bir hayata taşıma noktasında muamelelerine yansıtır. Karşılaştığı baskı, şiddet, zulüm ve haksızlıklar karşısında bile hem kendi talebelerinin moral ve motivasyonu, direnci, öğrendiklerini hayata taşıma noktasında azim ve kararlılıkları hem de karşısına dikilenlerin ıslahı; yapıp ettiklerinin yanlış olduğunun farkına varmaları, O’na ve anlattığı değerlere kulak vermeleri için hep güzel ahlakın şubesi olan sabır, af, müsamaha, tevazu ve kötülüğü iyilikle savma gibi değerlerden ve muamele çizgisinden asla taviz vermez.

Tebliğ ve eğitimde en kötü durumlarda bile muhataplara insanî muamelenin en isabetli yol ve strateji olduğunu düşünür. Olumsuzlukları ve tıkanıklıkları aşmanın yolunun, en yapıcı ve gönül alıcı duruşu ve davranış biçimini ortaya koyma ve böylece “muhatabı” vicdanen hal ve hareketlerinin yanlış olduğu duygu ve düşüncesine ulaştırma olarak görür. Bunun için her zaman ilahî emirlerin, yüce karakterinin ve örnek ahlakının gereğini yapar. Bu çerçevede tebliğ ve eğitim sürecinde bütün insanî incelikleri, işine, ilişkilerine ve iletişimine taşır ki onlardan bazıları özetle şunlardır:

Şefkat ve Merhametle Muamele
İnsan başta olmak üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen ve onları, inkarın, şirkin, cehaletin ve zulmün karanlıklardan imanın, tevhidin, ilmin ve adaletin aydınlığına çıkarmakla görevlendirilen Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), Cahiliye yıllarında hak, hakikat, hidayet, adalet ve şükür dairesinden çıkan ve hızla ebedî bir felakete doğru sürüklenen muhataplarına hep şefkat ve merhametle yaklaşır. Onların karşısına çıkardığı sayısız sıkıntıya ve engele rağmen sırat-ı müstakime girmelerine rehberlik eder. İnkâr ve isyanı hangi boyutta olursa olsun ellerinden tutmak için gönderildiği insanlara, asla kin ve nefretle bakmaz. Hatta Ebû Cehil gibi azgın kimselerin ilahi hak ve hakikatlere kulak asmaması karşısında kendisini helak edercesine üzüntü yaşar ve bir şekilde onları da ateşe düşmekten korumanın mücadelesini verir.3

O’nu ve ashâbını yok etmek için Bedir’e gelen ve esir düşen müşriklere, rahmetinin bir yansıması olarak hayırla muamele edilmesini emreder. Bunun üzerine sahabe, yemez yedirir, giymez giydirir ve çoğrafi şartlara rağmen yol boyunca kendileri yürür onları develere bindirir. İnananların temel hak ve hürriyetlerini savunma adına çıkmak zorunda kaldığı Uhud’da kafasına darbeler alır ve yüzü kan revan içinde kalır. Bazıları, bu manzaraya dayanamaz ve “Yâ Resûlâllah! O kâfirler için bedduâ etseniz!” derler. O, bu teklifi aklının ucundan bile geçirmez ve “Allah, beni; insanları ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! O, beni; herkes için çokça duâ etmem ve insanlara rahmet olmam için gönderdi. Allâh’ım! Kavmimi bağışla zira onlar bilmiyorlar!”4 buyurur.

Girişte zikredilen ayetlerden de anlaşılacağı üzere talebeleri sayılan ashâbına muamelesi ve ümmetine bakışı da hep şefkat çerçevesinde olur. “Ben size bilmediklerinizi öğreten bir baba konumundayım!”5 buyurur; salih bir babanın evladına duyduğu şefkat ve re’fet üzerinden onlara yaklaşımını dile getirir. Hataları, yanlışları ve eksikleri karşısında hep merhametle hareket eder ve “Benimle ümmetimin misali geceleyin ateş yakan kimsenin haline benzer. Böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar. İşte ben de sizler ateşe girerken kuşaklarınızdan tutup engellemeye çalışıyorum.”6 der.

Yaşadıkları ağır imtihanlar karşısında hep yanlarında olur. İhtiyaçlarıyla yakından ilgilenir; hiçbirisini sıkıntı içerisinde bırakmamaya çalışır. Maddi manevî yetiştirip geleceğe hazırlama adına engelleme girişimlerine rağmen alternatif yollar bulur ve bütün imkanlarını değerlendirir. Sevgisini, her vesile ile hissettirir; yalnızlık girdabına kapılmalarına izin vermez. Soru ve sorunlarına sürekli cevap ve çözüm üretir. Hak ve hürriyetlerini koruma adına yaşına ve şartlara bakmadan defalarca yollara düşer. Vefat edenlerin arkada bıraktığı kimselere sahip çıkar. Hatta cezayı gerektiren bir suç işlemişlerse bir taraftan hukukun gereğinin yapılmasını emreder diğer taraftan da onları şefkat ve merhametle kucaklar ve tamamen kayıp gitmelerine izin vermez.

Adaletle Muamele
Canlı cansız bütün varlıklara karşı yaşayan bir şefkat ve merhamet abidesi olmasına rağmen sözlü olarak da bu değerlere vurgu yapar. Muhataplarını da bu konuda zirvelere taşımaya çalışır ve “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”7, “… Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki Yüce Allah da size merhamet etsin.”8, “Merhamet, ancak şaki (bedbaht) kimsenin kalbinden kaldırılır.”9 gibi beyanlarıyla onlarda şuur oluşturur. Bir gün “Her ağacın bir meyvesi vardır. Kalbin meyvesi de çocuktur. Allah, çocuğuna merhamet etmeyene merhamet etmez. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, cennete ancak merhametliler girer.” buyurur. Çevresindekiler, “Ey Allah’ın Resûlü, hepimiz (çocuklarımıza) merhamet ederiz.” der. Bunun üzerine, “Sizden birinizin merhameti, yanındakilere merhamet etmesi değildir asıl merhamet, tüm insanlara merhamet etmesidir.”10 buyurur; tüm insanlığın şefkat ve merhametle kucaklanması gerektiğine dikkat çeker.

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), insanî ilişkilerinde asla zulüm ve haksızlık sayılacak bir duygu ve düşüncenin, tavır ve davranışın içerisine girmez. Çünkü O’nun gönderiliş gayelerinden biri de hayatın bütün sahalarında adaleti temin ve tesis etmektir. Kur’ân, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”11, “… Şayet hükmedersen, aralarında adaletle hükmet! Çünkü Allah âdilleri sever.”12, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder…”13, “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”14 buyurur ve değişik vesilelerle sürekli adaleti hatırlatır.

Cahiliye döneminin sosyal hayata bakan en önemli problemi, zulümdür. O, peygamberliği öncesinde de adaleti ihya ve inşayı, dert ve dava edinir; bunun için kurulan Hilfu’l-Fudûl’ün en aktif üyelerinden biri olarak çalışır. Peygamberliği sonrası ise her hak sahibine hakkını vermeyi ve her türlü haksızlığın önüne geçmeyi temel ilke edinir; bunu gerçekleştirme adına öncelikle muhatap olduğu insanlara ve diğer varlıklara hep adaletle muamele eder. Hiç kimseyi kayırmaz, kimseye haksızlık yapmaz ve ortada bir zulüm varsa hak ve adalet yerini bulana kadar işin peşini bırakmaz.15 Farkına varmadan birinin hakkına girmiş olma endişesiyle iki büklüm olur ve zaman zaman ashâbından helallik ister.16

O, her meselede olduğu gibi eğitim faaliyetleri hususunda da muhataplarına adaletle muamele eder. Vakit ayırma, ilgi, alaka, değerlendirme vs. adaleti gerektiren her hususta çok dikkatli davranır. Karar ve uygulamalarda adil olunmasını ve her hak sahibine hakkının verilmesini emreder. “Çocuklarınız arasında adaletli davranın, çocuklarınız arasında adaletli davranın!”17 buyurur. Muamelede zulme girmeme adına uyarı ve ikazlarda bulunur. Birisi oğlunu alır ve yanına gelir; malını oğluna bağışladığını söyler ve O’ndan şahit olmasına ister. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), diğer evlatlarına da aynı miktarda mal bağışlayıp bağışlamadığını sorar. “Hayır!” cevabını alınca “Beni zulme şahit göstermeyin!” der ve şahitliği reddeder.18 “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar, Rahmân’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.”19 buyurur ve adaletle muamelenin, Allah katındaki yerini hatırlatır.

Eşitlik
Allah Resûlü, eğitim sırasında muhataplarına eşitliği ilke edinerek muamele eder. İçinde neşet ettiği toplumda ve kültürde ırkçılık, kayırma ve kast sistemi çok yaygın, baskın ve belirleyici de olsa O, tebliğ ve eğitim faaliyetleri sırasında şahıs, kitle, kesim ve kimlik ayırımı yapmaz ve herkese aynı anda ulaşmaya çalışır. Kimseyi küçümsemez, dışlamaz ve ötekileştirmez; hep evrensel düşünür ve ilk günden itibaren muhataplarının bütününe eşit bir şekilde muamele eder. Her yaştan insanla ilgilenir ve kimseyi ihmal etmez. Eğitime getirdiği eşitlikten dolayı talebeleri arasında yediden yetmişe hemen her kesimden insan vardır. Cinsiyet ayrımı da yapmaz; kadın erkek herkese ulaşmaya ve ulaştıklarını da yetiştirmeye çalışır. Zengin fakir, hür köle, eşraf avam… toplumun bütün sınıflarına aynı anda el uzatır; hak ve hakikatleri duyurmaya gayret eder.20

O’nun bu eşit muamelesi, insanlara tepeden bakan kesimleri rahatsız eder ve bunu, O’ndan; temsil ve tebliğ ettiği değerlerden uzak durma adına bir bahane olarak kullanırlar. Fakir ve köle Müslümanları kastederek “Şunları yanından kov… Böyle yaparsan seninle görüşürüz!” derler. Elbette ki insanlar arasında ayırımcılık öngören böyle talebin insanları bir tarağın dişleri gibi eşit gören, üstünlüğün ancak takva ile olduğunu beyan buyuran ve hemen her hususta buna göre hareket eden Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından kabul görmez.

Allah Resûlü, kabile ve boylara da eşit şekilde muamele eder ve dışlamadan hepsinin gönlüne girmeye çalışır. Dini ve kültürel kimlikler, devlet ve milletler konusunda da yaklaşımı aynıdır. Sık sık beyazın siyaha, Arabın Aceme bir üstünlüğünün bulunmadığını hatırlatır ve tebliğ, talim ve terbiye noktasında muhatapları arasında bulunan bütün farklı kimliklere eşit şekilde yaklaşır ve davranır.21 Ne ilgisinde ne ihsanında ne görevlendirmelerinde ne de başka bir hususta ırk ayrımı yapmaz. Bu eşit muamelenin bir neticesidir ki yetiştirdiği neslin tamamı, O’nu canlarından çok sever ve O’nun yolunda her türlü fedakarlığı seve seve sergilerler. Çünkü hepsi, her şeyden önce bir insan olarak O’nun dünyasında çok değerli olduğunu bilir ve O’nun tarafından sevildiğinin şuuruyla hareket eder.

Rıfkla Muamele
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), varlığa rıfk ile muamele eder ve mü’minlerden de bunu talep eder. Allah’ın refik olduğunu, rıfk ile muameleyi sevdiğini ve rıfka ihsan edeceği neticenin başka bir davranışla kıyas edilemeyecek kadar bol ve bereketli olacağını, rıfkın yapılan şeyi güzelleştireceğini, ilahî yardımı ve hayrı celbettiğini haber verir: “Allah refiktir, yumuşaklık, kolaylık ve müsamaha sahibidir. Bu sebeple rıfkı sever, rıfk ile hareket edenden razı olur. Rıfka mahsus bir yardımı vardır ki şiddet sahipleri bu yardımı göremez!”22

O, tebliğ ve eğitim noktasında kendisine kaba davranan ve her fırsatta incitme adına birtakım eylem ve söylemler ortaya koyan muhatapları karşısında bile yumuşak huyluluktan asla taviz vermez. Sözlü ya da fiili şahit olduğu her türlü sertliğe anında müdahale eder; muhatabını rıfk ile muameleye davet eder. Hırçın bir deveyi çekiştiren eşine, “Yâ Âişe, sen yumuşak davran! Zira yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler ve bir şeyden çekip alınırsa mutlaka onu çirkinleştirir”23 buyurur.

Ensar’ın gençlerinden Hz. Muâviye İbn-i Hakem (radıyallahu anh), “Peygamber’in yolunda canım feda olsun. Hayatımda ondan daha sakin, daha iyi bir öğretici görmedim. Vallahi yaptığım hatadan dolayı beni ne azarladı ne kınadı ne de dövdü. Sadece sakin ve yumuşak bir şekilde (namazda dünya kelamı konuşulmayacağını) bana öğretti!”24 der ve O’nun muamele ahlakına dikkat çeker.

Rıfk ile muamele konusunda o kadar hassastır ki canlı cansız bütün varlığa öyle davranılmasını ister. Bir seferinde sopayla vurarak bir ağacın yapraklarını dökmeye çalışan bir bedevî görür ve yanındakilere, “O bedevîyi bana getirin, ancak yumuşak davranın, onu korkutmayın!” der. Öncelikle yanlış bir fiilin içinde bulunan bedevîye yumuşak davranılmasını ister. Bedevî yanına geldiğinde “Yumuşak bir şekilde ve tatlılıkla sallayarak yaprakları dök; vurup kırarak değil!” buyurur ve onu, ağaca rıfk ile muameleye çağırır.25

Sonuç
Eğitim faaliyetleri sırasında Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), muhataplarına başlığa çekilen ve kısaca değinilen esasların yanında hep sevgi, saygı, sabır, hilm, silm, teenni, af, müsamaha, müdârâ, vefa vb. bütün ahlakî değerler çerçevesinde muamele eder. Eğitim sürecinde ve karşılaştığı olumsuzluklar karşısında ortaya koyduğu muamele, öncelikle insanların gönüllerine girmesine ve onları, yetiştirip milletlere hakiki muallimlik yapacak bir seviyeye ulaştırmasına zemin hazırlar. Azgın müşriklerin ve derin münafıkların bile bu muamele zihnine nakşolur. Bedir’e kadar dilini, Bedir’den sonra hem dilini hem de bütün enerjisini O’nun aleyhine kullanan Süheyl İbn-i Amr, “Anam babam O’na feda olsun! O küçükken de büyükken de insanlara hep iyi davranan ve yumuşak huylu biriydi.”26 der ve âdeta bu duruma tercüman olur.

Fert, aile ve topluma ulaşma imkânı vermek istemeyen azgın muhatapları sürekli gerilimi tırmandırdığı, şiddetle baskı uyguladıkları ve çoğu da kalabalığa uyduğu için toprak altında normalden fazla kalmış gibi gözükse de Hudeybiye’den sonra O’nun güzel muamele ile ektiği tohumlar bir bir filizlenmeye başlar ve Mekke’nin fethi ile menfi hava dağıldığı için boy atıp gelişir hatta meyveye durur. Nitekim fetih günü yaptıkları “Senden hayırla muamele etmeni bekliyoruz. Zira sen kerim bir kardeşin oğlu kerim bir kardeşsin!”27 itirafı da yaptıkları kötülükler karşısında Allah Resûlü’nün sergilediği davranış biçiminin onlarda bıraktığı derin tesirin ilanı gibidir.

O (aleyhissalâtu vesselâm), “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!”28 gibi beyanlarıyla eğitim ya da başka bir iş için görevlendirdiği sahabîlerden de muhataplarına muamele hususunda çok hassas olmalarını ister. Devs’e gönderdiği Tufeyl İbn-i Amr’a, halkının gönlüne girmekte sıkıntı yaşayınca “Onlara rıfk ile muamele et!” tavsiyesinde bulunur.29 Gıfar’a gönderdiği Ebu Zerr’e, “Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”30 buyurur; işinde ve insanî ilişkilerinde güzel ahlakın esaslarını muamelesine taşımasını ister. Baş muallim olarak Yemen’e gönderdiği Hz. Muaz İbn-i Cebel’e de bu çerçevede onlarca nasihati olur.31

Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki eğitimci konumunda bulunan kimseler, muamelenin insan ruhu, aklı, kalbi ve vicdanı üzerindeki etkisini her zaman göz önünde bulundurmalı, ilahî ve nebevî ahlakla ahlaklanmalı ve başta insan olmak üzere bütün muhataplarına hayırla muamele etmeyi, hayat ve hareket felsefelerinin değişmez bir esası haline getirmelidirler. Ve unutmamalıdırlar ki gönüller, hakîki insanlıkla kalıcı olarak kazanılır ve insanlık dışı tavır ve davranışlarla kalıcı olarak kaybedilir!

  1. Âl-i İmrân Sûresi, 3/159
  2. Tevbe Sûresi, 9/128
  3. Bkz. Şuarâ Sûresi, 26/3; Kehf Sûresi, 18/6
  4. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 2/164 (1447)
  5. Ebû Dâvud, Tahâret 1
  6. Buhârî, Rikâk 26; Müslim, Fedâil 6 (17/2284)
  7. Bûhârî, Tevhid, 2; Müslim, Fedâil 15 (66/2319)
  8. Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
  9. Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
  10. Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 8/187
  11. Mâide Sûresi, 5/8
  12. Mâide Sûresi, 5/42
  13. Nisa Sûresi, 4/58
  14. Nahl Sûresi, 16/90
  15. Bkz. Buhârî, Menâkıb 23; Edeb 80; Müslim, Fedâil 20 (77/2327)
  16. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/201, 202
  17. Ebû Dâvûd, Büyû’ 83
  18. Bkz. Müslim, Hîbât 3 (14/1623);Ebû Dâvud, Büyu’ 83
  19. Nesâî, Âdâbü’l-Kudât 1
  20. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 15/390 (9624); Ebû Dâvud, Edeb 4
  21. Ebû Dâvud, Edeb 11; Cihâd 1
  22. Müslim, Mesâcid 33; Ebû Dâvud, Salât 167
  23. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe,  6/351. Ağaçlara rıfk ile muamelenin toplumda ahlak ve alışkanlık haline gelmesi için “Allah Rasûlü’nün korusu içinde bulunan ağaçlara sopa ile vurulmaz ve onlar kesilmez. Fakat zarûret hâlinde hayvanların yemesi için hafif ve yumuşak bir şekilde rıfk ile sallanarak yaprakları silkelenebilir.” (Ebû Dâvud, Hac 95-96) buyurur.
  24. Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf 1/362
  25. İbn-i Hişâm, Sîre 549
  26. Buhârî, İlim 11
  27. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 177
  28. Tirmizî, Birr 55

Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (6): Tepkiye Dikkat

Bu çerçevede duyduğu haberler, şahit olduğu ve yaşadığı hadiseler, muhataplarında karşılaştığı hatalar, uygunsuz tavır, davranış ve istekler, şiddet ve fitne içerikli eylem ve söylemler, soru ve sorunlar karşısında verdiği tepkilere de azami özen gösteriyordu.

Tepkiler, muhatap/lar ve şahit olanlar için olumlu ya da olumsuz etkiler doğuracak uyarıcılar konumundaydı ve Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), bu hususta da ıslahı, irşadı ve yapıcı olmayı önceliyordu. Tepkileri ya muhataplarını kazanma ya hayra, şükre, sabra yönlendirme ya onları bir adım ileriye taşıma veya hadise hakkında en doğru bakış açısını, algıyı ve bilgiyi, zihin ve nazarlarda inşa etme istikametinde oluyordu. Verdiği tepkilerin, muhatabın ve şahitlerin iç dünyasında bir yansımasının olacağını biliyor ve hep şuurlu bir şekilde hareket ediyordu. Bu yönüyle tepkileri de eğitim felsefesinin bir yönünü oluşturuyordu. Hiç kimseye ve hiçbir olaya, insanların zihinlerinde olumsuz bir iz bırakacak, kendinden, davasından, ilahî hak ve hakikatlerden, temsil ve tebliğ ettiği değerlerden, ilimden, ahlaktan, adaletten, güzelden, iyiden ve doğrudan soğutacak ve uzaklaştıracak şekilde tepki vermiyordu.

Aynı şekilde küfre sevk edecek, yanlışın, hatanın, isyanın, yalnızlığın, nefretin, karamsarlığın ya da kötülüğün kucağına itecek tepkilerden de fersah fersah uzak duruyordu. Verdiği tepkiler; bu tepkileri verirken tercih ettiği kelimeler, hitaplar hatta beden dili, muhatabın içine düştüğü yanlışı idrak etmesine, yaptığı/söylediği şeyin Allah katındaki ya da kendisi yanındaki yerini; doğru mu yanlış mı, güzel mi çirkin mi, faydalı mı zararlı mı hayır mı şer mi olduğunu anlamasına yardımcı oluyordu. İtici, dışlayıcı, nefret ettirici, küstürücü ve yangına körükle götürücü, bölünmeyi artırıcı, hakaret içeren, yersiz, yönsüz, haksız, dengesiz, aşırı ve kuşku uyandırıcı karşılıklardan uzak duruyor ve muhatabını, kazanma kuşağına davet edici tepkiler veriyordu.

Sözlü Tepkilere Dikkat
Söz, duygu ve düşünceleri olduğu gibi tepkileri de ifade etmede çok aktif şekilde kullanılır. Duyulan memnuniyetsizlik ve öfke, hoşnutluk ve sevinç, çoğu zaman sözle karşı tarafa aktarılır. Bu yönüyle insan, karşılaştığı şeyler karşısında vereceği tepkilerde muhtevaya, kullandığı kelimelere, cümlelere, ses tonuna, jest ve mimiklerine kısacası mesajına ve üslubuna çok dikkat etmelidir. Aksi takdirde öncesi, sonrası ve varacağı yer düşünülmeden hissi hareket edilerek ortaya konulan sözlü tepkiler, kırılmalara, kaymalara, savrulmalara ve kopmalara sebebiyet verebilir. Aynı şekilde akıl, mantık ve muhakeme süzgecinden geçirilerek verilen dengeli ve duyarlı tepkiler de muhatabı, hataların anlaşılmasına, yanlıştan vazgeçilmesine, derlenip toparlanmaya, doğru istikamete girmeye ve isabetli konum almaya götürebilir.

Cenâb-ı Hak, sözün; en doğrusunun, güzelinin, gönül alıcısının, adilinin, tutarlısının, iyisinin, saygılısının, kolaylaştırıcısının, tesirlisinin, samimisinin, uygununun, sağlamının söylenmesini emreder. Kötüsünü, asılsızını, çirkinini, yalanını, yaldızlı ama yamuk olanını yasaklar ve mü’minlerin, dilleri hususunda da hesaba çekileceğini haber verir ki bu, sözlü tepkileri de içine alır. Nitekim Kur’ân, mü’minlerin sözlü tepkilerini de mercek altına alır ve bazılarını verdikleri yanlış tepkiden dolayı uyarır. Mesela İfk hadisesinde bazı mü’minlerin verdiği tepkiyi doğru bulmaz ve “Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: “Hâşa, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!” demeniz gerekmez miydi?”1 buyurur. Verdikleri yanlış tepkinin yaygarayı artırdığına ve iftiranın etkisinin artmasına sebep olduğuna dikkat çeker.

Bazılarını da verdikleri doğru tepkiden dolayı takdir eder: “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun!’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırır ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil/Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ derler.”2 Mü’minlerin verdikleri bu tepki ile içlerine korku salmaya çalışanların heveslerini kursaklarında bıraktıklarını haber verir. Kur’ân, mü’minlere, imtihanlar karşısında vermeleri gereken ilk tepki hususunda da rehberlik yapar: “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.”3

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) de söz hususunda mü’minleri dengeli ve dikkatli olmaya davet eder ve bu konuda bir ölçü getirir: “Ya hayır konuş ya da sus!” Bu çerçevede Allah’a ve ahirete inananlar, konuşma, tebliğ, talim, teklif ve tenkitte olduğu gibi tepkilerini ifade ederken de ağızlarından çıkanlara dikkat etmelidir: “Muhakkak ki kul, Allah’ın rızasına uygun bir kelam sarf eder de bunun kazandıracağı dereceyi bilemez. Halbuki Allah, o söz sebebiyle, kıyamete kadar kendisinden razı olur. Yine kul, bir kelam sarf eder de onun sebebiyle, Allah’ın kendisine gadab edeceğini hiç düşünemez. Halbuki Allah o sözü yüzünden, kavuşacağı güne kadar ona gadab eder.”4

Bu noktada en dikkat edilmesi gereken an, şok vaktidir ki O (aleyhissalâtu vesselâm), nasihatte bulunduğu bir kadının kendisine verdiği yanlış bir sözlü tepki ve sonrasında duyduğu pişmanlık üzerine “Gerçek ve geçerli sabır, bela ve musibetlerin üzerinize tosladığı ilk andadır.” buyurur. Hislerin galeyana geldiği bu ilk anda verilecek yanlış bir tepkinin, muhatabın psikolojisinde ve hayatında, daha sonra hissedilecek pişmanlıkla telafi edilemeyecek neticelere sebebiyet verebileceğine işaret eder.5 Hatta bu noktada nefse hâkim olmayı, asıl pehlivanlık olarak görür ve “Sırtı yere gelmeyen gerçek pehlivan, güreşte rakiplerini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” buyurur.6

Allah Resûlü, genç ashâbını eğitirken zaman zaman onların hatalarına da şahit olur ve böylesi durumlarda verdiği tepkilere çok dikkat eder. Dilin hep yapıcı yanını kullanır; hakaret etmez, kötü/kem söz söylemez, kimseyi utandırmaz; toplum ya da topluluk içerisinde azarlamaz/zor durumda bırakmaz. Ensar’dan genç bir sahâbî Muâviye İbn-i Hakem, namaz esnasında aksıran birisine “Yerhamükellâh” der. Cemaat, sert bakışlarıyla ona tepki gösterir, o da “Yazıklar olsun! Ne oluyor da bana bakıyorsunuz?” diye karşılık verir. İnsanların üstelemeleri üzerine ise susmak durumunda kalır. Namazın ardından Allah Resûlü’nün kendisine nasıl tepki verdiğini ve davrandığını şöyle anlatır: “Ne ondan önce ne de sonra daha güzel öğreten birini gördüm. Vallahi Resûlullah beni ne azarladı ne bana vurdu ne de hakaret etti. Sadece: ‘Bu namazdır, namaz kılarken konuşulmaz. Çünkü namaz ancak tesbih, tekbir ve Kur’ân okumaktır.’ buyurdu.”7

Bir genç gelir ve “Yâ Resûlallah! Zina etmeme izin ver.” der. Gencin bu had ve haya bilmez ahlak tanımaz isteği karşısında orada bulunanlar hemen devreye girer ve tepkilerini ortaya koyarlar; genci azarlar hatta üzerine yürürler. Fakat Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), gayet sakin bir şekilde genci yanına çağırır, sohbet etmek için oturmasını ister ve talebinin doğru olmadığını kendisine hissettirmek için kucaklayıcı bir ses tonuyla sorular sormaya başlar. Soru cevaplar neticesinde genç nasıl bir yanlışın ağına düştüğünü anlar ve pişman olur. Verdiği tepkinin keyfiyeti ile genci ikna eden Allah Resûlü, son bir hamle daha yapar; elini şefkatle gencin omuzuna kor ve “Allah’ım! Bu gencin günahını bağışla. Kalbini yanlış duygu ve düşüncelerden temizle. Azalarını günaha girmekten koru!” diyerek dua eder. Yanlış bir tepki ile uçuruma itilecek genç, dikkatli, dengeli ve duyarlı bir tepki ile hem uçurumun kenarından alınır hem de bir daha oraya yaklaşmaması adına kendisine şuur kazandırılır.

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), bazen olayın ciddiyetini anlaması için muhatabın seviyesini ve konumunu da dikkate alarak sarsıcı sözlü tepkiler de verir. Kendisine kadar keyfi bir şekilde yürütülen savaş sürecini, getirdiği esaslarla Müslümanlara bakan tarafıyla yeniden düzenler; hukuk ve ahlak kuralları içerisine alır. Sefere gönderdiği komutanlara uymaları gereken bu kuralları, tek tek hatırlatır ve döndüklerinde rapor alır. Bu çerçevede bir seriyye dönüşü Hz. Usâme İbn-i Zeyd (radıyallahu anh), çatışma esnasında korktuğu için “Lâ ilâhe illallah” diyen bir kimseyi öldürdüğünü haber verir. Allah Resûlü, bu konularda çok hassastır ve “Kalbini mi yarıp baktın; korktuğunu böylece mi anladın. Kıyamet günü ‘Lâ ilahe illallah’ sözü karşına çıkarsa ne yapacaksın?” şeklinde ağır bir tepki verir. Konunun ehemmiyetini ve hassasiyetini muhataba hissettiren bu tepki, başta Hz. Usâme olmak üzere herkesin bu vb. konularda ne kadar dikkatli olmaları gerektiğini anlamalarına yeter.8

Bir baba olarak Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), yaşadıkları ya da yaşananlar karşısında çocukları yanında verdiği tepkiler hususunda da örnek tavrını sürdürür. Peygamberlik sonrası hayatı âdeta sıkıntılar yumağına dönüşür. Çocuklarının da şahit olduğu sayısız gaile ile baş başa kalır. Mesela bir seferinde secde halinde iken soluğunu kesmek isteyen despot müşrikler, bir deve karnını içi dolu halde üzerine bırakırlar. Kızlarından biri yetişir ve gözyaşları içerisinde onu bu durumdan kurtarır. Bu halin kızında isyan, yeis vb. duygulara sebebiyet vermemesi adına verdiği tepki “Üzülme kızım! Allah, babanı zayi etmez!”9 olur. Böylece ona, Allah’a güven, sabır ve ümit duyguları aşılar.

Yine ufukta beliren Bizans tehlikesini bertaraf etme adına çok zor bir zamanda ve atmış iki yaşında Tebûk seferine çıkar. Sefer kırk günü yollarda olmak üzere iki ay sürer ve Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), saçı sakalı dağılmış, üstü başı yırtılmış ve toza toprağa belenmiş halde Medine’ye geri döner. O’nu bu halde gören kızı Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ) gözyaşlarına hâkim olamaz ve hıçkırıklara boğulur. Allah Resûlü, “Ağlama kızım! Allah, babanı öyle bir iş ile gönderdi ki gün gelecek o, yeryüzünde taş ve topraktan yapılmış, kerpiç ve tuğladan örülmüş her eve; deve tüyünden, koyun yününden ve keçi kılından örülmüş her çadıra, gece ve gündüzün ulaştığı gibi ulaşacak, mü’minleri aziz ve düşmanlık yapanları ise zelil kılacaktır.”10 buyurur. Hem hüzün bulutlarını dağıtır hem de karamsarlık, pişmanlık, isyan ya da yakınma doğuracak bir tepki yerine ümit, heyecan ve hedef içeren bir müjde verir ve beyanları ile onu, en doğru şekilde besler.

Netice
Bir peygamber, lider ve rehber olarak Allah Resûlü, tepkinin insan psikolojisi üzerindeki etkisini fıtrî bir şekilde hep göz önünde bulundurur ve eğitim faaliyetleri sırasında muhataplarını kazanma, kurtarma ve yetiştirme noktasında çok iyi değerlendirir. Çevresindekilerden farklı olarak onları, hakka, hakikate, doğruya, iyiye, güzele, tefekküre ve empatiye sevk edecek tepkiler verir ve böylece içine düştükleri saygısızlıktan, düşüncesizlikten, hatadan, yanlıştan, kötülükten, zulüm ve haksızlıktan kendilerini çekip çıkarır. Onların iman, irade, ümit ve azimleri, niyet ve nazarları, hal ve hareketleri, duygu ve düşünceleri üzerinde olumsuz tesirler uyandıracak tepkilerden uzak durur. Zamanı, zemini, şartları, karşı tarafın o anki ruh halini ve muhatabın seviyesini nazara alır; bunlardan dolayı verilecek tepkinin altında yatan hikmet anlaşılamayacaksa ya da yanlış anlaşılacaksa sükûtu tercih eder.

Bunları, bu makalede sözü uzatmama adına zikrettiğimiz birkaç örnekte değil hayatı boyunca gösterdiği bütün tepkilerde görmek mümkündür.

İnsan, çevresinin çocuğudur ve bu çerçevede onun zihin dünyasını şekillendiren, tavır ve davranışlarına yön veren en önemli esaslardan birisi de çevresindekilerin hadiselere verdiği tepkilerdir. Eğitimci konumunda bulunan kimseler (anne, baba, muallim, usta, idareci ve toplum), muhataplarının önünde verdikleri tepkilere dikkat etmeli; hissi hareket etmekten kaçınmalıdırlar. Sözlü ya da fiili verdikleri tepkiler ile karşılarındaki insanı/insanları yanlış yerlere, duygu ve düşüncelere savurabileceklerini asla akıllarından çıkarmamalı ve hep yapıcı şekilde hareket etmelidirler

  1. Nûr Sûresi, 24/16
  2. Âl-i İmrân Sûresi, 3/173
  3. Bakara Sûresi, 2/155, 156
  4. Muvatta, Kelâm 5; Tirmizî Zühd 12
  5. Bkz. Buhârî, Cenâiz 31
  6. Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106
  7. Müslim, Mesâcid 3
  8. Buhârî, Megâzî 45; Diyât 2; Müslim, İmân 158
  9. Taberânî, Kebîr 3/268; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 5/124; İbn-i Abdilberr, İstiâb 1/170
  10. Hâkim, Müstedrek 3/169; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 8/262, 263; Taberânî, Kebîr 22/225, 226