Kuratâ’ya Gönderilen İslam’a Davet Mektubu (1 Safer Hicrî 9)
Allah Resûlü bazı yerlere bizzat kendisi giderek bazı yerlere ashâbını göndererek ve bazı yerlere de mektuplar göndererek kralları ve kabileleri İslam’a davet ediyordu. O (aleyhissalâtu vesselâm) bu iş için seçilmiş ve Kur’ân mesajıyla gönderilmişti. Bölgede hala kendisine ulaşılmayan kabileler vardı ki onlardan bir tanesi de Kuratâ’ydı. Yanına Abdullah İbn-i Avsece’yi çağıran Allah Resûlü, kendisini bir mektupla Kuratâ’nın Benî Hârise İbn-i Amr İbn-i Kurayt koluna mensup Ri’ye es- Süheymî’ye gönderdi. Ri’ye, Kuratâ’nın liderlerindendi.
Davete olumsuz karşılık vermekle yetinmeyen Ri’ye es-Süheymî, Allah Resûlü’nün deri üzerine yazılı mektubunu sildirip kuyu kovasına yama yaptı. Bu hem elçiye hem mesaja hem de mektubun sahibi olan zâtın temsil ettiği dine ve topluma karşı büyük bir saygısızlıktı. Hazreti Abdullah Medine’ye geri dönüp yaşananları haber verince Allah Resûlü Hazreti Dahhâk İbn-i Süfyân’ı askeri bir birlikle Ri’ye’nin üzerine gönderdi.
Benû Uzre Heyetinin Medine’ye Gelişi (Safer Hicrî 9)
Benû Uzre’den 12 kişilik bir heyet, Hamza İbn-i Nu’mân rehberliğinde Medine’ye geldi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile görüşüp sorular sordular ve Müslüman oldular. Heyete hediyeler verildi ve içlerinden birine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hırkasını giydirdi.1
1.İbn-i Sa’d, Tabakât 1/250
Tebûk’e Hareket (Receb 9/Perşembe)
Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) rehberliğinde Medine’de inşa edilen yeni ictimai hayat ve medeniyet, gören gözler için ilk günden itibaren bir cazibe ve çekim merkezi olmuştu. Ruhları ilahi hakikatlere aç, gönülleri nura muhtaç sineler, soluğu orada alıyor ve burada şahit oldukları güzellikleri temsil ve tebliğin diliyle en ücra yerlere kadar taşıyorlardı. Özellikle insanlarla İslam arasındaki engellerin kalkması, bu hayata ve medeniyete ait güzelliklerin daha berrak ve duru bir şekilde gözükmesini netice vermiş; dört bir taraftan farklı kimliklere sahip insanlar fevç fevç İslam’a koşmuş ve işin kaynağını teşkil eden Medine’nin sesi soluğu her taraftan yankılanır olmuştu.
Akın akın Medine’ye gelen heyetlerle ilgilenen Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Şam ile Medine arasında un ve zeytinyağı ticaretiyle meşgul olan Nabatîlerden Müslümanlara saldırmak için Şam’da çok ciddi askeri hazırlıkların yürütüldüğü haberini almıştı. Buna göre Müslümanlardan hiçbir şiddet görmediği halde İslam’ın çevrelerinde kabul görmesinden rahatsızlık duyan bazı Hristiyan Araplar, o günlerde Medine ve civarında hüküm süren kuraklığın Müslümanlara verdiği zararı da değerlendirmek istemiş ve Bizans imparatoru Herakliyus’a şu içerikte bir mektup göndermişlerdi:
– Şu peygamberlik davasıyla ortaya çıkmış bulunan adam öldü! Müslümanlar da kıtlık ve yokluk yıllarına tutuldular. Kendilerinin servetleri yok oldu. Eğer onları dinine katmak istiyorsan şimdi tam zamanıdır!”
Onların bu mektubuna karşılık Herakliyus, sürekli büyüyen ve sınırlarına kadar dayanan Medine gerçeğinin önünü almak için kırk bin kişilik askerî birliği, Kubaz isimli bir komutanıyla harekete geçirmiş; kendisi de onlarla birlikte Hıms’a kadar gelmişti. Onun emriyle orduya destek için Şam’da da büyük bir askeri hareketlilik başlamış, saldırı için yığınaklar yapılmış, askerlerin bir yıllık erzakları hazırlanmış; Lahm, Cüzam ve Âmile kabilelerinden destek alınmıştı. Yine onlarla birlikte Müslümanların üzerine yürümek isteyen Gassan hükümdarı savaş için hazırlıklara girişmişti.
Medine’ye ulaşan bu haberler, Müslümanları endişelendirmişti. Yaklaşık bir yıl önce vuku bulan Mûte’de başta Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) amcasının oğlu Hazreti Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib ve Zeyd İbn-i Hârise olmak on iki sahabî (radıyallahu anhum) şehit düşmüş; üç bin kişilik birlik, kalabalık Rum ordusu karşısında Hazreti Halid’in dâhice hamle ve manevralarıyla sapasağlam Medine’ye geri dönmüştü.
Hem Mûte’den hem de gelip giden tüccarlardan dolayı Rumların asker sayısı, askeri gücü ve saldırı kapasitesi hakkında hayli malumat edinmişlerdi. Müslümanların can ve mal güvenliği bu sefer daha büyük bir tehdit ve tehlike altındaydı. Saldırmalarını beklemek felakete sebep olabilirdi. En isabetlisi onların gözünü korkutmak, dişler arasında öğütülecek kolay bir lokma olmadıklarını, gücü ne olursa olsun her saldırı karşısında varlıklarını muhafazaya ve haklarını müdafaaya hazır olduklarını tuzak kuranlara göstermek ve kendilerini saldırı fikrinden vazgeçirmekti. Bunun için o güne kadar ki gazvelerde gizli tutulan seferin hedefi ve istikameti, açıktan herkese ilan edilmiş ve hazırlık yapmaları istenmişti.
Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) düşmanın asker sayısının çokluğunu, gidilecek mesafenin uzaklığını, kıtlık ve yokluğu dikkate alıp sefer için adeta seferberlik başlattı. Müslüman kabilelere Rumların önünü almak için sefere çıkılacağını ve bunun için hazır olmaları gerektiğini bildirmek için sahabîler gönderdi. Bütün hazırlıklar tamamlanınca da otuz bin kişilik orduyla yılın en sıcak günlerinde, hicretin dokuzuncu yılının Receb ayının ilk günlerinde, bir Perşembe günü Müslümanların muhafazası adına harekete geçti.1
Zira ufukta beliren ve halkın can güvenliğini tehlikeye atan böylesi büyük hadiseler karşısında harekete geçmemek yok edilmeye davetiye çıkartmak bir diğer ifadeyle intihar etmek olurdu. Nitekim Rumların saldırı hazırlığını haber alan Peygamber Efendimiz, tehlikenin büyüklüğünü halka hissettirmek için her gün minbere çıkıp halkın da duyacağı şekilde Bedir’deki gibi “Allahım! Bu topluluğu helak edecek olursan yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz!” diyerek dua etmiştir.2
1.Bkz. Buhârî, Cihad ve Siyer 103; İbn-i Hişâm, Sîre 595; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/165; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 6/191
2.Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 6/191
Tebûk’ten Medine’ye Dönüş (1 Ramazan 9 Hicrî)
Gassanlıların kendisine destek olan Bizanslılarla birlikte Medine’ye saldırmak istediklerini haber alan Allah Resûlü, Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini korumak için Medine’de seferberlik ilan etmiş ve gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Recep ayında Tebûk’e doğru sefere çıkmıştı. Yirmi gün Tebûk’te bekleyen Allah Resûlü, tehlikenin ortadan kalktığına kani olunca yaklaşık iki ay süren ayrılıktan sonra geri dönmek için harekete geçmiş ve Ramazan hilaliyle birlikte bugün Medine’ye ulaşmıştı.1
Efendimiz’in (Sas) Tebûk Dönüşü Şiirlerle Karşılanması (1 Ramazan 9 Hicrî)
Medine, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ikliminde yaşar ve herkes hayatını O’na göre şekillendirirdi. O tebessüm edince Medine güler, O üzülünce Medine hüzne boğulurdu. O’nun Medine’den ayrılışı gözleri yollara kilitler; dönüşü, tarifsiz bir sevince vesile olurdu. O’nun geri dönüşü çocuklar için o günü adeta bayrama çevirirdi. Medine’nin dışına, Seniyyetü’l-Veda’ya çıkar ve O’nu en güzel şiirlerle karşılarlardı. Önlerinde Hz. Sâib İbn-i Yezid (radiyallahü anh) bugün de yollara düşmüşlerdi en şen halleriyle. Zira bugün, Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) iki aylık ayrılıktan sonra Tebük’ten dönüyordu. Seniyyetü’l-Vedâ’ya çıkmış, O’nun ufukta belireceği anı şiirlerle gözlüyorlardı.1
1.Buhâri, Meğazî 82 (4426, 4427); Ebû Dâvûd, Cihâd 164 (2779)
“Ağlama Kızım! Bu Iş…” (1 Ramazan 9 Hicrî)
Tebûk dönüşü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), her zaman olduğu gibi o gün de ilk olarak Mescid’e gitmiş, şükrünü eda adına namazını kıldıktan sonra kızı Fâtıma’nın kapısını çalmıştı. Uzun zamandır merakla beklediği babasını bir anda karşısında görünce sevincinden ne yapacağını şaşıran Hazreti Fâtıma, boynuna sarılıp mübarek yüzünü öpmüştü. Yalnız iki aydır seferde olan Resûlullah’ın hali, onu üzmüştü. Zira baştan aşağıya süzdüğü babasının yüzünün rengi solmuş, saçı-sakalı dağılmış ve üzerindeki elbisesi de lime lime olmuştu. Şefkatte de babasına çok benzeyen Hazreti Fatıma, sevinçle hüznü aynı anda yaşamıştı. Duygularına daha fazla hâkim olamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu! Öyle ağlıyordu ki Resûl-ü Zîşân Efendimiz’i de duygulandırdı. Ona döndü ve “Kızım! Niye ağlıyorsun?” diye sordu. “Anam babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallah!” dedi. “Baksana! Saçın sakalın dağılıp toz-toprak içinde kalmış ve üzerindeki elbise de paramparça! Belli ki çok çile çekmişsin; dayanamadım!”
Kızının bu kadar üzülmesine üzülmüş, teselli de yine O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) kalmıştı. Şefkatle ona baktı; yüreği parçalanmış bir duyarlılık vardı huzurunda. Belli ki ufkunda sökün eden hüzün bulutlarını dağıtacak güçlü bir müjdeye ihtiyaç vardı ve nazarlarını istikbale dikerek, “Ağlama kızım!” dedi. “Allah (celle celâluhû) senin babanı öyle bir iş ile gönderdi ki gün gelecek o, yeryüzünde taş ve topraktan yapılmış, kerpiç ve tuğladan örülmüş her eve; deve tüyünden, koyun yününden, keçi kılından dokunmuş her bir çadıra, gece ve gündüz her yere ulaştığı gibi izzet veya zillet olarak ulaşacaktır.”1
1.Bkz. Hâkim, Müstedrek3/169; Heysemî, Mecmauz-Zevâid8/262, 263; Taberânî, Taberânî,Kebîr 22/225, 226; Müsneduş-Şâmiyyîn1/299, 300; Ebû Nuaym, Hilye2/30; 6/123
“Hayırlılardan Olmanız Size Kâfî Değil Mi?” (1 Ramazan 9 Hicrî)
Tebûk dönüşü Medine’ye girerken Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şüphesiz ki Ensâr’ın yurtlarının en hayırlısı Benî Neccâr’ın yurdudur. Sonra Benî Abd-i Eşhel’in yurdudur. Sonra Benî Addi’l-Hâris İbn-i Hazrec’in yurdudur. Sonra Benî Sâide’nin yurdudur. Ve Ensâr’ın yurtlarının hepsinde hayır vardır!” buyurmuştu. Çok geçmemişti ki Benî Sâide’ye mensup Hz. Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh) onların yanına geldi. Ebû Üseyd ona: “Görmedin mi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ensâr’ın yurtlarının en hayırlılarını sıraladı. Bizi de en sonda zikretti.” dedi. Bunun üzerine Hz. Sa’d (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve: “Yâ Resûlallah! Ensâr’ın yurtlarının en hayırlılarını sıralamış ve bizi de en sonda zikretmişsiniz.” dedi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine: “Hayırlılardan olmanız size kâfî değil mi?” buyurdu.1
1.Müslim, Fedâil 3 (11/1392)

