Mekke’nin Ciğerparelerinin Müslüman Oluşu (1 Safer Hicrî 8)
Gönül dili ve hâl şivesinin karşı tarafta çok derin izler bıraktığı muhakkaktı. Benimsenen düşünceyi zirvede temsil etmek, onu sözle başkalarına anlatmaktan daha tesirliydi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, her ikisini birden yapıyordu. Her fırsatı davası adına değerlendiriyor ve her zaman daha fazlasını istiyordu. Kâbe’ye girip de Allah’a kullukla serfürû etmeye başlayınca, meraklı gözlerle O’nu uzaktan süzenler olduğu gibi o gün, O’nunla karşılaşmamak için kaçanlar da vardı. Bunların hepsini tanıyordu ve kapılarını bunlara da açık tutmak istiyordu. Onun için o gün göremediği insanlara mesajlar gönderiyor ve böylelikle onların da düşünmelerini temin etmeye çalışıyordu.
Hâlid İbn Velid de bunlardan biriydi. Resûlullah’ın gelip de teslim olmasını arzu ettiği kişilerden olmalıydı ki, daha önce Müslüman olup Medine’ye hicreti tercih eden kardeşi Velîd İbn Velîd’e:
– Hâlid İbn Velîd nerede, diye soracaktı.1
Hz. Velîd o gün kardeşi Hâlid’i arasa da bulamayacaktı. Ancak ona mutlaka ulaşmalıydı; zira Resûlullah’ın mesajı vardı ve o da, bir mektup yazarak bu mesajı ulaştırmayı denedi. Mektubunda Resûlullah ile aralarında geçen görüşmeden bahsediyor ve kendisi için Efendimiz’in:
– Onun gibi bir adamın İslâmiyet’i bilip de tanımaması mümkün değil; keşke o, bütün savaşlarını Müslümanların yanında ve müşriklere karşı yapsaydı! Onun için bu ne kadar hayırlı olurdu; böylelikle biz de kendisini, başkalarına tercih eder ve el üstünde tutardık, şeklindeki müjdesini paylaşıyordu. Şu cümle ile bitirmişti mektubunu:
– Ey kardeşim! Senin için en uygun zamanda karşına çıkan fırsatları değerlendir ve kaçırmış olduklarını da telafi edebilmek için hemen gel!
Mektubu okuyan Hâlid İbn Velîd kararını vermişti; zaten Allah Resûlü’ne karşı, çıktığı her savaştan dönerken içinde anlam veremediği bir burukluk hissetmiş, Hudeybiye’den bu yana da ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı. Şimdi yanına yoldaş arıyordu; meseleyi Ebû Süfyân, İkrime ve Safvân İbn Ümeyye’ye açsa da müspet cevap alamayacaktı. Ancak o kararlıydı. Nihâyet uzun bir tereddüt döneminden sonra, niyetini Osman İbn Talha’ya açmayı denedi. Onun da kendisi gibi hazır olduğunu görünce anlaşarak ertesi gün yola çıktılar. Hedde denilen yere geldiklerinde Amr İbn Âs’la karşılaştılar; onlara:
– Hoş geldiniz, safalar getirdiniz ey cemaat, diyordu.
– Sen de, diye cevapladılar onu ve sordular:
– Hayrola; nereye böyle?
Soruya soruyla karşılık vermeyi tercih edecekti Amr:
– Peki sizler nereye böyle?
Artık uzatmaya gerek yoktu ve:
– İslâm’a girip Muhammed’e tâbi olmaya, diye cevapladılar. Amr İbn Âs:
– Ben de sizin gibiyim, diyordu.
Derken yılların arkadaşları Medine’ye yönelmiş hızlı adımlarla yürüyorlardı. Nihâyet Medine’ye yakın bir yerde durarak bir miktar dinlenip elbiselerini değiştirmek istediler; Resûlullah’ın huzuruna daha temiz ve duru çıkmak istiyorlardı!
Bu sıralarda Allah Resûlü, onların geliş haberlerini çoktan almıştı ve ashâbına dönerek:
– Mekke, ciğerpârelerini kucağınıza attı, buyuracaktı.
Mekke’de bulamayıp da mektup bıraktığı kardeşinin gelişini duyan Hz. Velîd’in sevinçten ayakları yerden kesilmişti âdeta ve hemen yollarına çıkarak onları karşılamak istedi. Gerçekten de Hâlid İbn Velîd geliyordu. Önce:
– Çabuk olun, diyordu. “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sizin geliş haberinizi aldı ve çok sevindi; şimdi sizi bekliyor!”
Onlar da heyecanlanmışlardı; neredeyse koşar adımlarla gidiyorlardı. Huzura geldiklerinde mübarek yüzlerindeki tebessümü tarife imkân yoktu; dolunay misali o nur yüzü, güneş gibi parlıyordu!
Önce Hz. Hâlid selam verdi Allah Resûlü’ne; o kadar sıcaktı ki, selamını alışını yüreğinde hissediyordu! Kucağını açıp da kendisine davet edişi, tebessümündeki sıcaklık ve yüreğindeki sevginin bedenindeki tecessümüyle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) fethetmişti onları. Ardından:
– Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Sen de, O’nun Resûlü’sün, dedi Hz. Hâlid. Yerini bulan bir kahramanın gelişi karşısında sevinen Efendiler Efendisi:
– Sana hidâyeti nasip edene hamd olsun, diye mukabelede bulunuyordu. “Zaten Ben, sende büyük bir akıl görüyordum ve bu aklın bir gün, seni hayra getireceğini bekleyip duruyordum!”
Hz. Hâlid, onca yıldan sonra esas şimdi Hâlid olduğunun farkına varmıştı; iltifat üstüne iltifatlara mazhar oluyor ve o âna kadar geçirdiği zamanlarına yanıyordu.
– Yâ Resûlallah, dedi. “Senin de görüp bildiğin gibi bugüne kadar ben, her dönüm noktasında Senin aleyhinde ve Hakka karşı hareket ettim; Allah’a dua etmeni ve bu vesileyle O’nun beni affetmesini talep ediyorum!”
Amr İbn Âs ve Osman İbn Talha da benzeri duygular içindeydi. Efendimiz’in eline uzanan Amr İbn Âs, bir aralık elini geri çekecek ve Efendimiz de bunun sebebini soracaktı:
– Benim bazı şartlarım var, diyordu Amr İbn Âs. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– Nedir onlar, diye sordu. Dev insan, boynunu bükmüş ve önceki hayatının altında ezilmiş olmanın mahcubiyetiyle:
– Affedilmem, diyebildi. Yine ellerinden tutan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olacaktı:
– Bilmiyor musun, diye başladı sözlerine. “İslâm, Müslüman olmadan önceki hataları temizler!”
Hudeybiye’nin fetih olduğu artık herkes tarafından görülebiliyordu; belki o gün Mekke’ye girilememişti ama şimdi gönüller İslâm’a açılmıştı ve en önde gelenler akın akın Medine’ye yöneliyordu. Bundan sonra bu süreç, hızlanarak devam edecekti.
Fetih Ordusunun Medine’den Hareketi (10 Ramazan 8 Hicrî)
Mekkeliler, Hudeybiye anlaşmasına ihanet etmiş; Efendimiz’le anlaşmalı bulunan, çoğunluğu kadın ve çocuk 23 Huzaalıyı öldürmüşlerdi. Üstelik olayla alakalı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine teklif ettiği şartları da kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, yaklaşık 12 bin kişilik bir orduyla oruçlu bir şekilde Medine’den hareket etti.
Allah Resûlü, Mekke’ye kan dökülmeden girmek istiyordu. Bundan dolayı çıkışı haber alınmasın diye dağ başlarına gözcüler yerleştirilmişti. Ordu hareket halindeyken çıkışın maksadının anlaşılmaması için farklı bölgelere birlikler gönderilmişti. Nereye gidildiğinden ashâbı kirâmında haberi yoktu. Zira farklı hikmetlere binaen Allah Resûlü, seferlerde genellikle hedefi gizli tutardı.
“O Ikisi, Insanların En Şakîsi Olamaz! Affet!” (16 Ramazan 8 Hicrî)
Resûlulah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), fetih için Mekke’ye doğru hareket ettiğini duyan Ümmü Seleme Validemizin kardeşi Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye1 ile Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcaoğlu Ebû Süfyân İbn-i Hâris de Mekke’den yola çıkmış, Nîku’l-Ukâb’a kadar gelmişlerdi.
Ne var ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara karşı kalbi kırıktı ve izin istemelerine rağmen yanına girmelerine izin vermedi. Bunu fark eden Ümmü Seleme Validemiz hemen devreye girdi ve:
– Yâ Resûlallah, dedi. “Onların birisi senin amcanın, diğeri de halanın oğlu;2 akrabalarına izin vermeyecek misin!”
Ümmü Seleme Validemiz’in gayretlerine mukabil Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) önce:
– Benim onlara ihtiyacım yok, buyurdu ve devam etti:
– Amcamın oğlu, akrabalığımıza ve benim iffetime dokunan Mekke’de çok şeyler söyledi!3
Halamın oğluna gelince o da bana şöyle şöyle sözler söyledi!4
Belli ki ikisine de çok kırgındı; bu kadar yakınında bulunmalarına, akrabaları olması yönüyle sahip çıkmaları gerekirken bilakis düşmanlarla el ele verip düşmanlıkta başı çekmelerine çok içerlemişti. Aynı zamanda fethe doğru yürüdüğü bu zeminde gelip özür beyan etmelerinde ne kadar samimi olup olmadıklarını da test etmek istiyor, başkalarına da bu samimiyeti göstermek suretiyle, ‘yakınlarına iltimas ediyor’ anlamına gelecek bir zehâba kapılmalarını arzu etmiyordu. Buna rağmen Ümmü Seleme Validemiz ısrar etti ve:
– Ama yâ Resûlallah, dedi. “Senin amcaoğlun ile halaoğlun, sana karşı insanların en şakîsi olamaz!”
Diğer tarafta, Ümmü Seleme Validemiz ile Allah Resûlü’nün arasında geçen bu konuşmalar her ikisinin de kulağına gitmiş, geçmişte yaptıklarından dolayı çok mahcup oldukları gibi aynı zamanda, herkesin İslâm’a koşmaya hazırlandığı bir demde, buraya kadar geldikleri halde geri çevrileceklerinden ve yine de dışarıda kalacaklarından korkmaya başlamışlardı. Yanında getirdiği oğlunun elinden tutan amcaoğlu Ebû Süfyân İbn-i Hâris:
– Vallahi, diyordu. “Ya, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana da izin verir veya şu oğlumun elinden tutarak yeryüzünde meçhul bir tarafa çekilir, aç ve susuz olarak birlikte ölüp gideriz!”
Şimdi iş değişmişti; düne kadar farklı bir yerde duran Ebû Süfyân İbn-i Hâris, meseleyi kavramış ve samimi bir şekilde gelmek üzereydi. Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye’nin durumu da farklı değildi. Dolayısıyla onların bu duruşundan haberdar olan ve yüzlerine kapıların kapatılması durumunda yapmak istediklerini duyan Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), çok mütehassis oldu. Bir taraftan da İslâm’a girme konusundaki kararlılıkları çok hoşuna gitmişti. Ümmü Seleme Validemiz’e döndü ve yanına girmelerine izin verdiğini söyledi.
Onlar da geldi ve huzur-u risâlette kelime-i tevhidi söyleyip Müslüman oldular.5
- Abdullah İbn-i Ebî Ümeyye, Ümmü Seleme Validemiz’in baba-bir kardeşi oluyordu.
- Ümmü Seleme Validemiz’in kardeşi Abdullah, aynı zamanda Efendimiz’in halası Hazreti Âtike’nin oğlu oluyordu.
- Aynı zamanda Efendimiz’in süt kardeşi olan (Ebû Süfyân da Halîme-i Sa’diyye’den süt emmişti) ve şairlik yönüyle öne çıkan Ebû Süfyân İbn-i Hâris, Mekkelilerin havasına uymuş ve amcaoğlu olmasına rağmen Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) hicveden sözler söylemiş, hatta Hassân İbn-i Sâbit de ona cevap vermişti.
- Efendimiz’in halası Hazreti Âtike’nin oğlu olan Abdullah’ın durumu da Ebû Süfyân İbn-i Hâris’ten farksızdı; önlerinden akıp giden nehirler meydana getirmedikçe, semalara merdiven dayayıp gözleri önünde yukarılara tırmanmadıkça ve tam tekmil hurma bahçeleriyle etrafını kuşatmadıkça veya bütün bunlara dört tane de melek gelip şahitlik etmedikçe inanmayacağını söylüyor, Allah Resûlü’ne açıktan düşmanlık yapıyordu ki İsrâ Sûresi’nin 90 ve 91. âyetlerinin bu münâsebetle indiği ifade edilmektedir.
- Dolayısıyla, müslüman olur olmaz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Mekke fethine katıldılar. Arkasından yaşanan Huneyn’de yer aldılar ve Tâif kuşatmasına gittiler. Tâif kuşatması esnasında Hazreti Abdullah’a bir ok isabet etti ve o gün aldığı yaradan dolayı şehîd oldu. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Senin, Hamza’nın halefi olacağını umuyorum!” diyerek iltifat ettiği Ebû Süfyân İbn-i Hâris ise Huneyn’de sebat eden ender insanlardan birisidir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) irtihalinde çok ağlamış ve uzun bir şiirle hissiyatını dile getirmiştir. Hicretin 20. yılında, hac dönüşünde Medîne’de vefat etmiştir. Vefatından üç gün önce kendi mezarını kazdığı rivayet edilmektedir.
Ebû Süfyan’ın Müslüman Oluşu (18 Ramazan 8 Hicrî)
10 Ramazan’da Mekke’nin fethi için Medine’den hareket eden Allah Resûlü, bugün 18 Ramazan perşembe akşam saatlerinde Merrü’z Zehran’a ulaşmıştı. Büyük gün yarındı ve ordusuna konaklama emri verdi ve asker sayısınca ateş yakmalarını istedi.
O gün itibarıyla bir ateşin başında 10 asker istirahat ediyordu ki bu karşı tarafa Müslümanların sayısını yaklaşık 100 bin kişi olarak hesaplattıracak bir hamleydi. Nitekim bilgi toplamak için İslam Ordusunu gözetleyen Ebû Süfyan’ın yakılan ateşlere bakınca gözü korkmuş, çok geçmeden de Hakîm İbn-i Hizam ve Budeyl İbn-i Verkâ ile yakalanarak Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) çadırına getirilmişti.
Düne kadar yaptıklarından dolayı ona zarar verilmesini istemeyen ve yıllardır onun gönlünü kazanmak için gayret eden Hazreti Abbâs, kendisine hemen eman vermişti. Karargâh çadırında Efendimiz’in kendisine hitap edip İslam’a davet ettiği Ebû Süfyân bu aşamada damadının teklifini kabul etmiş ve Müslüman olmuştu. İmanın onun kalbinde oturaklaşmasını isteyen Allah Resûlü, kendisini onare etmek için onun evine girenin güvende olacağını duyurdu.
Nisa Sûresi 58. Ayetin İnişi (19 Ramazan Cuma 8 Hicrî)
Bugün Mekke’yi fetheden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kâbe’nin anahtarını istemiş ve Kâbe’nin içine girmişti. İçerdeyken kendisine Nisâ Sûresi’nin 58. ayeti inmişti: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah Semi’ ve Basîr’dir.” Bu ayet aynı zamanda Kâbe’nin içinde nazil olan ilk ve tek ayetti.1
1.İbn-i Sa’d, Tabakât 7/12
Uzzâ Putunun Yıkılışı (24 Ramazan 8 Hicrî)
Kureyş müşrikleri, Kâbe`nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar, kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu. Tebliğ ettiği tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalblerdeki putları yıkıp binlerce insanı getirdiği nurun etrafında pervane gibi döndüren Allah Resûlü, şimdi de tevhid inancına uygun binâ edilmiş olan Kâbe`yi asliyetine kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu.
Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke`nin içini putlardan temizlediği gibi şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu. Bu maksatla Hazreti Hâlid İbn-i Velid`i otuz kişilik bir birlikle Nahle mevkiinde bulunan Uzzâ putunu yıkıp parçalamaya gönderdi. Kureyş yanında en büyük put sayılan Uzzâ`yı Hazreti Hâlid gidip yıktı.
Yine bu günlerde Sultan-ı Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbından bazılarını göndererek belli başlı putları kırmalarını emretti; Sa’d İbn-i Zeyd Menât’ı kırmak için tavzif edilirken, Hâlid İbn-i Sa’d, Urane ve Hişâm İbn-i Âs da benzeri bir iş için Yelemlem tarafına gönderilmişti.
Huneyn’e Hareket (5 Şevval Hicrî 8)
Hevazinlilerin, Müslümanlara saldırmak için hazırlık yapmaya başladıkları haberi Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşınca doğruluğunu tetkik etmek için Hz. Abdullah İbn-i Ebî Hadred’i göndermişti. Vazifesini yerine getirip de geri dönen Hz. Abdullah, gelen haberlerin doğru olduğunu bildirmişti. Göz göre göre üzerlerine bir ordu geliyordu ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına dönerek savaş için hazırlanmalarını emredecekti:
– Yarın bizim karargâhımız, müşriklerin bir zamanlar aleyhimize karar aldıkları Benî Kinâne yurdunun olduğu yerdir, buyurdu. Fetihle rahat bir nefes aldıklarını düşünen ashâb için yeni ve zorunlu bir savaş kapısı daha aralanıyordu; ancak daha onlar Mekke’ye saldırmadan önce onlara karşılık verilmeli ve bu savaş mutlaka Mekke dışında gerçekleşmeliydi!
Takvimler, Şevvâl ayının beşini gösteriyordu; bir cumartesi günüydü. Derken Benî Kinâne yurdunun olduğu yerde on dört bin kişilik bir ordu hazırlanmış, Allah Resûlü’nden gelecek emri bekliyordu ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bu emri verdi; artık ordu Hevâzin istikametinde ilerliyordu! Bu yolculukta maiyyet olarak Efendimiz’in yanında, Ümmü Seleme ve Meymûne Validelerimiz de bulunuyordu.
Ödünç Alınan Mızraklar (5 Şevval 8 Hicrî)
Taiflilerinde desteğini alan Hevâzinliler çok kalabalık bir ordu toplamışlardı. Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini koruma adına Huneyn cephesine hareket etmeden önce Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) askerleri teçhiz etmek istiyordu ve bunun için mızraklara ihtiyaç vardı. Bunun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir adım atarak Safvân İbn Ümeyye’ye haber gönderip onunla bir yerde buluştu:
– Yâ Ebâ Ümeyye, diyordu. “Düşmanlarımız için karşılaşırken bize ödünç olarak silah verir misin!”
Safvân henüz Müslüman olmamıştı; ancak Efendiler Efendisi onda Müslüman olma potansiyeli görüyordu ve belki de böylesine önemli bir dönemeçte, onunla oturup konuşabileceği, birlikte zaman geçirip İslâm’ın güzelliklerini gösterebileceği ve hâliyle kalbine hitap edebileceği müşterek anlarını daha da çoğaltmak istiyordu!
Safvân ise daha başka şeyler düşünüyordu ve:
– Onları benden bir daha geri vermemek üzere mi alacaksın, diye karşılık verdi.
– Hayır, diyordu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). “Bilakis onu, bir müddet kullandıktan sonra yeniden sana iade etmek üzere emaneten almak istiyorum!”
– Öyleyse bunda bir mahsur yok, dedi Safvân İbn Ümeyye ve gidip yüz zırh ile kılıç kalkan cinsinden birçok silah getirerek Efendiler Efendisi’ne verdi.
Aynı şekilde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün amcaoğlu Nevfel İbn Hâris’ten de üç bin mızrak borç almıştı; iltifat olması için de ona:
– Senin şu mızraklarının, müşrik ordusunun belini kırdığını görüyor gibiyim, buyurmuştu.
Hz. Attâb İbn-I Esîd’in Mekke’ye Vali Atanması (5 Şevval 8 Hicrî)
Risaletin yirmi birinci, hicretin sekizinci senesi Ramazan ayının 19. günü Mekke’yi fetheden Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), Müslümanlara saldırı hazırlığı yapan Hevâzinlileri yerleşim alanının dışında karşılamak için bugün (5 Şevval 8 Cumartesi) sabah Huneyn’e hareket ederken Mekke’ye vali olarak (Ebû Cehil’in kızı Cüveyriye’nin kocası, Ebû Cehil’in torunları Abdurrahman ve Attâb babası) Hazreti Attâb İbn-i Esîd’i vali olarak atadı. O gün itibarıyla on dokuz yaşında bulunan Hazreti Attâb, Mekke’ye atanan ilk Müslüman vali olmuştu. Hazreti Attâb, ehlullaha namaz da kıldıracak; Hazreti Muʻâz İbn-i Cebel ve Hazreti Ebû Musa el-Eşʻarî’ de oradaki insanlara sünneti ve dini öğretip ona yardımcı olacaklardı.
Hazreti Attâb (radıyallahu anh), Allah Resûlü’nün vefatına kadar valilik vazifesini sürdürmüştür. Sadece günlük zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak kadar Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine maaş bağladığı Hazreti Attâb (radıyallahu anh) valiliğin kendisine olan dünyevi getirisini anlatırken şöyle buyurmaktadır:
“Bu görevime atandığımdan beri kölem Keysân’a giydirdiğim püsküllü iki elbisenin dışında hiçbir şeye sahip olmadım.”
Hazreti Attâb, Hazreti Ebû Bekir’in halifeliği döneminde de Mekke valiliği görevine devam etmiştir.
Çokluğa Güvenme Ve Efendimiz’in (Sas) Duruşu (6 Şevval 8 Hicrî)
Ufukta beliren Hevâzin tehlikesini bertaraf etmek isteyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dün 12 bin kişilik fetih ordusuyla Mekke’den Huneyn’e doğru hareket etmişti. 2 bin Mekkelinin de katılımıyla askerlerin sayısı 14 bine çıkmıştı. Ordu hareket halindeyken askerlere bakan bir kişi, sayının çokluğundan etkilenerek “Artık bundan sonra sayımızın azlığından dolayı yenilmeyeceğiz!” demişti.
Şahsın askerlerin çokluğuna bakarak sarf ettiği bu söz, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) çok ağır gelmiş ve çok üzülmüştü.
Sayı, o gün itibarıyla cephede önemli olsa da her şey değildi. Nitekim o güne kadar Bedir, Hendek, Müreysi ve Hayber gibi mücadelelerde Müslümanlar, kendilerinden kat kat kalabalık ordularla karşılaşmış ve hepsinden galip ayrılmışlardı. Zafere giden yol, her şeyden önce sağlam bir iman, sabır, kesintisiz aksiyon, doğru strateji ve birbiriyle kenetlenmeden geçiyordu. Zira Allah’ın cephede Müslümanlara yardımı, bunlara bağlıydı.
Efendimiz’in (Sas) Huneyn’e Varışı (10 Şevval 8 Hicrî)
Şevvâl ayının onuncu gününün akşamı Allah Resûlü ve ordusu, Huneyn’e ulaşmıştı. Her ne kadar Huneyn Mekke’ye iki günlük mesafede olsa da pusuya düşmemek için çok dikkatli ve yavaş hareket edilmişti. Hevâzinlilerin lideri Mâlik İbn Avf da, üç atlısını görevlendirmiş ve farklı yönlere göndererek keşif yapmalarını istemişti.
Resûlullah ve ashâbına muttali olan Hevâzin casuslarının, kumandanları Mâlik’in yanına geri döndüğünde renkleri atmıştı. Korkudan tir tir titriyorlardı! Durumlarından endişelenen Mâlik onlara:
– Yazıklar olsun size! Bu hâliniz de ne, diye sordu.
– Vallahi de bizler, alaca atlar üzerinde beyaz giysili adamlar gördük, diye başladılar sözlerine. Allah’a yemin olsun ki, şu anda gördüğün hâle düşmekten kendimizi alamadık; zira bizler, yeryüzünde yaşayan insanlarla değil, sanki yedi kat sema ehliyle savaşa hazırlanıyoruz! Şâyet bizi dinlersen; kavminle birlikte hemen geri dönersin! Çünkü, yarın insanlar da bizim gördüklerimize muttali olunca aynı hâle dûçâr olacak ve onların da elleriyle ayakları tutuşacak!
Adını koyamadıkları bir manzaraydı; Bedir, Uhud ve Hendek’te olduğu gibi yine melekler gelmiş ve Allah Resûlü’ne destek olması için düşmanın gözüne hafifçe gözüküvermişlerdi! Ancak Mâlik’in canını sıkan sözlerdi bunlar ve önce onlara:
– Canınız Cehennem’e korkak herifler, dedi. “Meğer sizler, ne de korkak askerlermişsiniz!” diye de ilave ediyordu. Kendince bir tedbir alarak bu üç askeri hapsettirip diğerlerinin de moralini bozmamaları için onları kimseyle görüştürmedi. Bu sefer de:
– Aranızdan kahraman birisini bana gönderin, diye seslendi. Çok geçmeden aradığı adamı huzuruna getirmişlerdi. Mâlik, onu da aynı maksatla gönderecekti! Ancak sonuç, öncekilerden farksızdı; o da gidip gelmişti. Aynı şeyleri tekrar edip tir tir titriyor, gördüğü manzarayı tasvir edip geri dönmelerini tavsiye ediyordu! Ancak bunların hiçbiri Mâlik’i yolundan çevirmeye yetmeyecekti ve gecenin geç saatlerinde askerlerine emir vererek vadinin iki tarafına dağılıp gizlenmelerini, savaş başlayıp da Müslümanlar kendilerine doğru gelinceye kadar da buradan çıkmamalarını tembih ediyordu. Maksadı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı çember içine alarak ani baskınla yok etmekti!
“Sizin En Hayırlılarınız Da Müşriklerin Çocukları Değil Mi?” (11 Şevval 8 Hicrî)
Kadınlarla çocukların da cepheye sürüldüğü Huneyn günü Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) gözüne, kendilerine saldıran Hevâzinli kadın ve çocuklar karşısında kılıcını çeken ashâbı takıldı ve onları göstererek yanındakilere, “Şu insanlara ne oluyor ki; çoluk çocuklarına varıncaya kadar onları öldürmeye kalkışıyorlar!” diye seslendi ve ilave etti:
“Dikkat edin ve sakın ola ki onların çoluk çocuklarını hedef alıp da kimse onlara ilişmesin!”
Dikkat buyurun! Bu kadın ve çocuklar, içinde yaşayıp durduğu masum evinde oturanlar değil, o günün şartlarında yaklaşık yetmiş kilometrelik mesafeyi kat edip askerlerle Huneyn’e kadar gelmiş ve ellerinde ok, mızrak ve kılıçlarla cephede erkekler gibi aktif savaşmaktadır!
Muhtemelen bu mesajdaki derinliği o ân için anlayamayan ve o dakikada yanında bulunan muhataplarından Üseyd İbn-i Hudayr, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Onlar müşriklerin çocukları değil mi?”
O günkü genel kültür ve savaş meydanında ortaya konulanlara bakınca, zahirde yadırganacak bir durum gözükmüyordu. Dolayısıyla herhangi bir yanlışlık da gözükmüyor gibiydi. Ancak Resûlullah’ın duruşunda bambaşka bir anlam vardı ve derinliklerde olan bu mânanın da gün yüzüne çıkarılması gerekiyordu; sorulmalıydı ki Kıyâmet’e kadar herkes bunu öğrenebilmeli ve hayatına bir düstur olarak yerleştirebilmeliydi. İşte, o da bunun için sormuştu.
Huneyn Vadisi, bir nebevî celâle daha şahit oluyordu; o kadar ki hiddetinden boyun damarları kabaran Allah Resûlü ona döndü ve “Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değil mi?” dedi.
Yanındakilerle birlikte Üseyd İbn-i Hudayr, Huneyn Vadisi’ne çivilenmiş gibiydi; sanki can evlerinden vurulmuşlardı! Doğru ya, daha düne kadar kimin babasının imandan nasibi vardı? Aynı zamanda o gün Huneyn Vadisi, babası müşrik olduğu hâlde vefat eden yüzlerce sahâbîyi ağırlıyordu! Hem, Cibrîl’in getirdiği mesaj da1 aynı hususu hatırlatmıyor muydu? Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), yine kitabın ortasından konuşmuştu; ancak durmadı ve arkasından şunları ilave etti:
“Dünyaya gelen her canlı, tertemiz bir fıtrat üzere doğar ve dili dönünceye kadar da o hâl üzere kalır; onu Hristiyan veya Yahudi yapan ise onun anne ve babasıdır!”2
1.Bir âyette Yüce Mevlâ, “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” buyurmaktadır. Bkz. İsrâ Sûresi 17/15. Benzeri âyetler için bkz. En’âm Sûresi 6/164; Fâtır Sûresi 35/18; Zümer Sûresi 39/7
2.Vâkıdî, Megazî 603,604; Buhârî, Cenâiz 92 (1385); 79 (1358,1359); Müslim, Kader 6 (2658); Ebû Dâvûd, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5 (2138)
Şeybe İbn-i Osman’ın, Efendimiz’e (Sas) Suikast Girişimi (11 Şevval 8 Hicrî)
Müslümanların Medine’ye hicretine rağmen Mekkelilerin kin ve nefreti bitmemişti. Onlar her fırsatta şiddete başvuruyor ve Medine’ye sürekli savaşa zorluyorlardı. Neticede yakınlarını savaş meydanlarında bırakıyor ve bu kısır döngü onların düşmanlıklarının daha da artmasına sebep oluyordu. Kin ve nefrete, intikam duyguları ekleniyor, öfkeler kabardıkça kabarıyor ve kafalar öç almaktan başka bir şey düşünemez hâle geliyordu. İşte babası Ümeyye İbn-i Halef’i Bedir’de bırakan Safvan İbn-i Ümeyye ve babası Osman İbn-i Ebû Talha’yı Uhud’da bırakan Şeybe İbn-i Osman da onlardandı.
İslâm ordusu Huneyn’e hareket ederken ikisi birlikte çıkmak için sözleşmişlerdi. Huneyn ́de gidişatı takip edecek ve eğer Müslümanlar yenilirlerse fırsat kollayıp Efendiler Efendisi’nin üzerine saldıracak ve babalarının intikamını alacaklardı. Bunun için Şeybe İbn-i Osman bir taraftan savaş meydanını gözetliyor diğer taraftan da Efendimiz’i dikkatle izliyordu.
Savaşın başında fetihden sonra orduya katılan ve ordunun en önünde hareket eden iki bin Mekkeli bozguna uğramış, telaşa kapılan askerler Efendimiz’in devreye gireceği ana kadar sağa sola kaçışmaya başlamışlardı. Bu sırada Allah Resûlü bineğinden inmişti. Yanında çok az sahabî bulunuyordu. Tam fırsatı diyen Şeybe İbn-i Osman kılıcını sıyırmış ve Efendimiz’i öldürmek için sağ tarafından O’na doğru yaklaşmaya başlamıştı. Fakat amcası Hazreti Abbas, ayakta Efendimiz’in yanında dikiliyordu. Onu görünce kendi kendine: “Amcası onu yardımsız bırakmaz! Onun yanından ayrılmaz!” dedi. Sonra da sol yanından Efendimiz’e yaklaşmak istedi. O tarafta da amcasının oğlu Ebû Süfyan İbn-i Hâris ́i gördü. “Bu da onun amcasının oğludur. Onu yardımsız bırakmaz!” dedi.
Bu imkânı mutlaka değerlendirmek ve intikam almak istiyordu. Ardından tekrar harekete geçti ve arka taraftan yaklaşmaya başladı. Tam kılıcını kaldırıp vurmaktan başka bir iş kalmamıştı ki aralarında birdenbire yıldırımı andıran bir ateşyalımı peyda oldu! Yalımın kendisini yakıp helak etmesinden korktu, gözlerini elleriyle kapadı ve geri çekildi. Şeybe İbn-i Osman anlamıştı ki O, Allah tarafından korunuyor!
Bu arada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), başını az önce kendisini öldürmeye yeltenen Şeybe İbn-i Osman ́a doğru çevirdi. Şefkat ve tebessümle: “Ey Şeybe! Yanıma gel!” buyurdu. Şeybe titremeye başlamıştı. O gelince Efendimiz, elini onun göğsüne koydu ve: “Allah ́ım! Bundan şeytanı defet, gider!” diyerek dua etti.
Şeybe gördüğü şefkat karşısında şaşkına dönmüştü. Efendimiz’in duası ve hilmi semeresini vermiş ve Yüce Allah onun kalbindeki bütün kin ve düşmanlıkları giderip kalbini imanla doldurmuştu. Şeybe başını kaldırıp Efendimiz’e baktı. Az önce öldürmek istediği Allah Resûlü şimdi ona, gözünden, kulağından, kalbinden daha sevgili olmuştu! Efendimiz hiçbir şey olmamış gibi kendisine: “Ey Şeybe! Artık kâfirlerle savaş!” buyurdu. Hazreti Şeybe artık Efendimiz’in önünde kılıç vuruyor ve savaşıyordu. O’nu korumak için her şeyini ortaya koyuyordu. Hâlbuki o, Efendimiz’in hilmini ve affını görünceye kadar “Araplardan ve Arap olmayanlardan Muhammed ́e tâbi olmadık hiç kimse kalmasa, ben ona tâbi olmam!” diyordu.1
1.İbn-i Kesîr, el-Bidâye 4/358, 359; İbn-i Asâkir, Târîh 23/255-258; İbn-i Hişâm, Sîre 2/278; Taberî, Târîh 3/182; İbn-i Esîr, Kâmil 2/135
Nudayr İbn-i Hâris’in Efendimiz’e (Sas) Suikast Girişimi (11 Şevval 8 Hicrî)
Huneyn savaşı esnasında Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) suikast düzenlemek isteyenlerden birisi de Nudayr İbn-i Hâris’ti. O, Mekke’nin fethine kadar her yerde Mekkelilerin yanında yer almış ve onların her türlü şiddet girişimine ortak olup destek vermişti. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) fetihten sonra Huneyn’e hareket edince o da orduya katılmış ve Müslümanların bozguna uğramasını beklemeye başlamıştı. Zira bozgun yaşanırsa ani bir saldırı düzenleyecek ve Efendimiz’i ortadan kaldıracaktı. Fakat çok istemesine rağmen bu planını hayata geçirme imkânını bulamamıştı. Ama Nudayr, suikast fikrinden vazgeçmemiş ve bunun için fırsat kollamaya devam etmişti. İstediği imkânı Taif kuşatmasında da bulamamış ve dönüp Ci ́râne ́ye kadar gelmişti.
Efendimiz, Ci ́râne’de onunla karşılaşınca mütebessim bir çehreyle ona “Nudayr! Sen misin?” diye sordu. O, “Buyur!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz, önce ona “Ben sana Huneyn’de yapmak istediğin fakat Allah’ın mâni olduğu şeyden daha hayırlısını göstereyim mi?” ardından da “İçinde bulunduğun şeyin boş ve faydasız olduğunu anlayacağın zaman daha gelmedi mi?” diye sordu.
Allah Resûlü’nün, onun ve benzerlerinin şiddeti karşısında sergilediği duruş Nudayr’ı derin düşüncelere sevk etmişti. Artık o anlamıştı ki Allah ile birlikte başka ilahlar bulunması asla mümkün değildi. Olsaydı, herhâlde onların kendisine bir yararı dokunurdu. Tercihini yapmıştı. Başını kaldırdı ve tok bir sesle bütün varlığın şehadet ettiği hakikati haykırdı: “Şehadet ederim ki Allah ́tan başka ilah yoktur! O, Birdir. O’nun eşi, ortağı yoktur…”
Efendimiz’in, şahsına karşı kin ve nefretle hareket edip suikast dâhil her türlü şiddete başvuranlar karşısında takındığı af ve yumuşak huy, yine semeresini vermiş ve içinde kötülüğün zirve yaptığı bir gönül daha her türlü kötülükten arınıp Allah’ın izniyle hidayete ermişti. Bir can daha Cehennem’e giden çukurlardan çıkmış, rızayı ilahîye götüren şehrahlara ulaşmıştı. Efendimiz çok sevinçliydi. Ellerini açtı ve şöyle dua etti: “Allah’ım! Onun sebatını arttır!” Bundan sonrasını Hazreti Nudayr şöyle ifade ediyor: “Resûlullah’ı hak ve gerçek dinle peygamber gönderen Allah ́a yemin ederim ki kalbim dinde sebatta bir kaya gibi sapasağlam durdu ve beni destekler oldu.” Onun bu hâlini gören Efendimiz: “Hamdolsun Allah’a ki ona doğru yolu gösterdi!” buyurdu.
Hazreti Nudayr sık sık iman nimetini hatırlar ve kendisine Müslümanlığı nasip edip, atalarının üzerinde ölüp gittikleri, kardeşiyle amca oğullarının öldürüldükleri şey üzerinde öldürmediği için Yüce Allah ́a çokça şükrederdi.1
İbn-i Kesîr, el-Bidâye 4/393, 394; İbn-i Asâkir, Târîh 62/101, 102
Huneyn Zaferi (11 Şevval 8 Hicrî)
Dün akşam Huneyn’e ulaşan Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bugün sabahın erken saatleriyle birlikte ashâbını savaş düzenine sokmuş, sancak ve bayrakları sahiplerine vermişti. Üzerinde iki zırhla bir miğfer ve kalkan olduğu hâlde onlara hitap ederek bineğinin üzerinde ashâbını cihada teşvik ediyor, dişlerini sıkıp da sebat ettikleri taktirde Allah’ın kendilerine zafer vereceğinin müjdesini veriyordu.
Artık ordu harekete hazırdı ve Huneyn vadisine doğru akmaya başlamıştı! Bu sırada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yine ashâbının arasına giriyor ve safları teker teker dolaşarak yol gösteriyordu.
Nihâyet Huneyn vadisine doğru inerken hiç beklemedikleri bir tuzakla karşı karşıya kalacaklardı. Önceki savaşlarda olduğu gibi safların yan yana gelip de artık savaşın başlayacağını düşündükleri bir sırada vadinin iki tarafından çekirge sürüsü gibi askerler akın etmiş ve İslâm askerlerini ateş çemberi içine alıvermişlerdi! Ortada ne mübâreze ne de karşılıklı sözlü atışma vardı!
Bugün Hevâzin, genel savaş kriterlerini bir kenara bırakmış, yiğitçe vuruşma yerine tuzak kurarak kestirmeden sonuca gitmeyi düşünmüştü. İslâm ordusu henüz kılıcını çekmemişti ve zaten önde gidenlerin çoğunu da, galibiyeti garanti gören Mekkeli toy delikanlılar oluşturuyordu; çoğunun elinde silah bile yoktu veya olsa da savaşmak için yeterli değildi. Etrafına dönüp de sağına soluna bakan herkes, dört bir yanının düşman askerleriyle dolup taştığını görüyordu. Zira Hevâzinliler, cepheye gelirken yanlarına aldıkları kadınlarını da develere bindirmişlerdi ve onları da arka saflarda savaş düzeninde tutuyor, yine yanlarına aldıkları koyunlarla develeri de Müslümanların üzerine doğru salıyorlardı.
Huneyn’de ürperten bir manzara vardı ve bu hengâmede önden giden süvari birlikleri sarsılmış ve çareyi geri çekilmekte bulmuşlardı. Onları, ganimet beklentisiyle orduya katılan Mekkeliler takip ediyordu! Bu manzara, diğer insanların da moralini bozmuş ve Müslümanlar adına Huneyn’de, hiç beklenmedik bir çözülme başlamıştı! Belli ki bu, sayılarına güvenmenin bir neticesiydi!1
Bu arada musibeti ikileştiren sözler de dolaşıyordu; Müslüman olmadığı hâlde ganimeti garanti gördüğü için orduya katılan veya henüz İslâm’ı olduğu gibi sindirme fırsatı bulamamış olanlar:
– Bugün büyü bozulmuştur; bu iş burada biter, türünden sözler sarf ediyor ve diğer insanların da moralini bozuyorlardı. Bu sözler, henüz müşrik olduğu hâlde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Huneyn’e kadar gelen ve gelişmeleri uzaktan seyretmeyi tercih eden Safvân İbn Ümeyye’yi bile kızdırmıştı; yanına koşup da:
– Müjdeler olsun; Muhammed ve arkadaşları hezimet yaşıyor! Vallahi de artık ebediyen ayağa kalkamazlar, diye seslenince yerinden kalkmış ve haberi getiren üvey kardeşi Kelde İbn-i Hanbel’e tepki olarak:
– Kes sesini ve çeneni kapa, diye bağırmıştı. “Sen bana, çöl bedevilerinin zafer haberini mi getiriyorsun! Vallahi de ben, Hevâzinli birisinin ökçesi altında yaşamaktansa Kureyşlinin bana efendi olmasını tercih ederim!”
Bunları söylerken burnundan soluyordu ve Resûlullah’ın mağlup olmasını istemiyor ve içine sindiremiyordu. Durumu tetkik için de, yanına kölelerinden birisini çağıracak ve:
– Git bakalım; şu anda meydanda ne türlü parola hâkim, diyerek onu savaş meydanına gönderecekti. Bu sırada sağ taraftan bir ses yükseliyordu:
– Ey insanlar! Bana doğru gelin! Ben Allah’ın kulu ve Resûlü’yüm; bunda yalan yok! Ben, Abdulmuttalib’in oğlu Muhammed’im! Etrafında yüz civarında ashâbının kaldığı Huneyn’de, yeniden maya tutacak bir çıkıştı bu ve Sultanlar Sultanı, sadece ashâbına seslenmekle kalmıyor, beyaz katırının üzerinde düşmanın üzerine doğru hamle yaparak ashâbına yol gösteriyordu! O kadar ki, Eendimiz’in bineğinin dizginlerini tutan Hz. Abbâs ile diğer yanında O’ndan ayrılmamaya and içmiş amca oğlu Ebû Süfyân İbn Hâris kan ter içinde kalmıştı! Diğer yandan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Rabbiyle münasebetini de ihmâl etmiyor ve savaşın yeni kızıştığı bu demlerde ellerini kaldırıp:
– Allah’ım! Nusretinle imdadımıza yetişip Senin Bana vadettiklerin hatırına muzafferiyet ihsan et! Allah’ım! Onlar karşısında bize mağlubiyet yaşatma! Allah’ım! Şâyet aksi olursa bundan sonra yeryüzünde Sana ibadet eden kimse kalmaz. Allah’ım! Hamd sadece Sana takdim edilir, sıkıntı veren hâller Sana arz edilir ve yardım da sadece Senden dilenilir, diye dua ediyordu. Bu sırada Cibril-i Emîn’in inşirah veren sesi duyuldu:
– Önünde deniz ve arkasında da Firavun olduğu gün, deniz yarılıp da dalgalarından kurtulduğunda Allah’ın Hz. Musa’ya öğrettiği kelimelerle O’na dua ettin, diyordu. Resûl-ü Kibriyâ’ya inşirah veren cümlelerdi bunlar ve aynı zamanda sahil-i selamete ulaşılacağınınnmüjdesini ihtiva ediyordu. Ancak yine de esbaba tevessülde kusur gösterilmemeliydi ve bu manada iş, sanıldığından da ciddiydi. Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), yanında bulunan Hz. Abbâs’a dönüp:
– Ey Abbâs, diye seslenecekti. “Ensâr topluluğuna seslen; “Ey Hudeybiye’de ölümüne söz verenler! Ey Bakara sûresinde cömertlik ve misafirperverliği anlatılanlar! diye onlara nida et!”
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), emreder de Hz. Abbâs buemri yerine getirmez miydi hiç! Artık Huneyn vadisinde onun gür sesi yankılanıyordu:
– Ey Ensâr! Ey Semûre halkı! Ey Bakara ashâbı!
Benzeri bir uyarıyı Abdullah İbn Mes’ûd için de yapmış:
– Ensâr ve Muhâcirler nerede, diyerek onları çağırmasını istemişti.
İbn Mes’ûd gibi bu sesi dalga dalga yayanlar da, o gün Hz. Abbâs’a eşlik ediyordu:
– Ey Ensâr topluluğu! Ey Hazreçliler! Anam babam size feda olsun; Resûlullah’ın bulunduğu yerden hiç kaçılır mı, diyor ve arkasını dönüp de geri çekilenleri davet ediyordu. Gerçekten de bu maya tutmuştu; bu çağrıyı duyan herkes:
– Lebbeyk yâ Resûlallah! Hepimiz Seninle birlikteyiz, deyip, kovanına dönen arılar gibi er meydanına koşuyor ve Resûlullah’ın sesini duyan her sahabî geri dönüp düşmanın üzerine yürüyordu. Bunu gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– İşte esas savaş şimdi başladı, buyuracaktı. Hâlâ bineğinin üzerinde düşman üzerine doğru ilerliyordu. Bu minval üzere devam ederken eğilerek yerden bir avuç çakıl taşı alarak düşmanın üzerine savuracak ve:
– Yüzler kara olsun! Hâ-Mîm! Onlar, asla nusret yüzü görmesinler! Muhammed’in Rabbi adına hepiniz yerle bir olun, diye dua edecekti. Sanki her bir taş, kükremiş bir küheylan gibi düşmanın üzerine yürüyor ve onlar da bunu, karşı konulamayacak bir ordu gibi görüyorlardı.
Yeniden düşmanın üzerine yürüyen ashâb o gün, Resûlullahkadar cesaretli ve O’nun gibi korkusuzca düşman üzerine yürüyen bir başkasına daha şahit olmayacaktı! Resûlullah çizgisine gelinmişti ya, artık üzerlerinde tarifi imkânsız bir huzur, başka yerde bulamayacakları kadar engin bir itminân vardı. Daha önceki kritik noktalarda olduğu gibi yine üzerlerine sekine inmiş ve savaş meydanının sıkıntılarını bütünüyle unutup gitmişlerdi!
Bu arada semada büyük bir gök gürültüsü kopmuş ve bu gürültünün hâsıl ettiği korku, düşmanı can evinden vurmuştu. Semadan vadiye doğru yayılan bir sevkiyat vardı; Allah (celle celâluhû), beş bin melekle mü’minlerin kuvve-i maneviyesini takviye etmek için görünmeyen ordular göndermişti. Bölük bölük geliyor, başlarına sardıkları sarıklarının ucunu omuzlarından sarkıtarak düşmanın kalbine korku salıyorlardı! Hatta o gün Hevâzinlilerden, bu korkunun tesiriyle arkasına bile bakma cesareti bulamadan kaçıp Tâif kalelerine sığınanlar vardı! Aynı zamanda Efendimiz’in avucuna alıp da attığı çakıl taşlarının her biri, sanki müşriklerden her birinin gözüne isabet etmiş ve bu sebeple onlar, önlerini bile göremez hâle gelmişlerdi.
Gözü kara Mâlik ve Hevâzin ordusu için artık zaman, hezimet zamanıydı; geçici bir dağılmanın ardından şimdi karşılarında balyoz gibi başlarına inen bir ordu vardı ve çareyi kaçmakta buluyorlardı.
Bu sırada Safvân İbn Ümeyye’nin gönderdiği köle de yanına gelmiş ve meydandaki parolanın:
– Yâ Benî Abdirrahmân! Yâ Benî Ubeydillah! Yâ Benî Abdillah, olduğunun haberini getirmişti. Zira o gün bunlar, İslâm mücâhidlerinin parolası idi. Bunun üzerine Safvân:
– Muhammed galip geldi; çünkü bunlar, onların savaş meydanındaki parolası idi, diyerek rahat bir nefes alacak ve teselli olacaktı.
Artık Hevâzin ordusunun işi bitmişti; liderleri olan Mâlik İbn Avf, adamlarından bazılarıyla birlikte kaçıp Tâif’e sığınmak zorunda kalmış, arkada kalanlar da Müslümanlara esir olmuştu. Aynı zamanda Huneyn vadisi, kızıl deve, sürüler hâlinde koyun ve diğer hayvanlarla doluydu; sair kıymetli eşyalar da cabasıydı! Bu manzaraya şahit olan ve o âna kadar tereddüt yaşayan Mekkelilerden pek çoğu, savaş sırasında gördükleri inâyet karşısında ve Allah Resûlü’nün muzafferiyetine şahit olunca gelecek ve Müslüman olacaktı!
“Ümmü Süleym! Gücün Yetince, Iyilik Et!” (11 Şevval 8 Hicrî)
Hevâzin ve Sakîf kabileleri Mekke’nin fethi ile korkuya kapılmış ve Müslümanların üzerlerine gelebileceği ihtimaliyle erken davranmaya ve ani bir saldırı düzenlemeye karar vermişlerdi.
Onların savaş için hazırlık yaptığını haber alan Efendimiz, önce durumu tetkik ettirmiş sonra da fetih ordusuyla beraber harekete geçmişti. Bu arada orduya, fetihten sonra Mekke’den de iki bin kişilik bir birlik dâhil olmuştu. Ordu, Huneyn’e varıp bir vadiye girdiğinde ok yağmuruna tutulmuş, en ön safta olan ve çoğunluğunu da Mekke’den orduya katılanların oluşturduğu öncü birlik telaşa kapılıp arkaya doğru kaçmaya başlamıştı. Bu durum, Efendimiz’in devreye gireceği ana kadar ordudaki ahengin bozulmasına sebep olmuştu.
Allah Resûlü’nün etrafında çok az kişi kalmıştı ki onlardan biri Ümmü Süleym’di. O, Abdullah İbn-i Ebî Talha’ya hamile olmasına rağmen Ensar’a sesleniyor ve savaştan kaçmanın onlara yakışmadığını ifade ediyordu. Bir aralık Efendimiz, o karışıklıkta kaçışı engellemek için çırpınıp duran Hazreti Ümmü Süleym’i (radıyallahu anhâ) gördü ve takdir sadedinde “Ümmü Süleym! Sensin hâ!” buyurdu.
Ümmü Süleym önden gidip ordunun dağılmasına sebep olan Mekkelilere çok kızgındı. Efendimiz’e döndü ve “Evet! Yâ Resûlallah! Babam, anam sana feda olsun! Gördün mü, sana beyat edip Müslüman olmuş bulunan şu topluluk, seni nasıl da yalnız bırakıp kaçtılar? Suçlarını bağışladığın, senin ordunu bozguna uğratan şu Mekkelilerin bu suçlarını bağışlama! Allah fırsat verince, seninle çarpışan şu müşrikleri işini bitirdiğin gibi onları da işini bitir! Çünkü onlar bunu hak ettiler!” dedi.
Efendimiz, onun tepkisini anlıyordu. Yapılan hata çok büyüktü ve neredeyse bütün Müslümanları tehlikeye atacaktı. Fakat Efendimiz hissî düşünmüyor, her zaman dengeli hareket ediyordu. Ümmü Süleym’e döndü ve “Ümmü Süleym!” diye seslendi. Ardından şöyle buyurdu: “Allah bana yetmez mi? O’nun affı çok geniştir! Ümmü Süleym! Gücün yetince, iyilik et!”
Ümmü Süleym sözlerini üç defa tekrarlamış ve her seferinde aynı cevabı almıştı. Zira yıllar geçse de hadiseler ve failler değişse de zaman ve mekân farklılaşsa da hiç değişmeyen şey, Rahmet Peygamberi’nin muhatabını hak çizgiye getiren duruşuydu.1
1.Müslim, Cihâd 47 (134/1809); İbn-i Hanbel, Müsned 19/115 (12058), 20/292 (12977), 21/397 (13975), 21/440 (14049); İbn-i Kesîr, el-Bidâye 4/353; İbn-i Hişâm, Sîre 2/279; Taberî, Târîh 3/183
Altın Dal Mucizesi (13 Şevval 8 Hicrî)
Huneyn’den Taif’e doğru ilerlerken Müslümanlar yol üzerinde bir kabirle karşılaştılar. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu kabrin Semûd kavminden olan Ebû Rigâl’in kabri olduğunu, O’nun söylediklerini gözleriyle görmek isterlerse, bu kabri açabileceklerini ve içindeki altın dalı çıkarabileceklerini söyledi. Bunun üzerine sahabilerden bazıları, büyük bir heyecanla asırlar önce vuku bulmuş ve o günden bugüne hikaye olarak anlatılan bir hâdisenin bakiyelerini görmek için hemen kabri kazmaya başladılar. Kısa bir süre sonra kabirde bulunan altın dala ulaşan sahabiler, O’nun verdiği haberlerin doğruluğunu, bir kez daha müşahede etme ve imanlarını artırma imkanı buldular.1 Zorlu Taif seferi öncesi bu olay, Müslümanların moral ve motivasyonlarının artmasına da vesile olmuştur.
Yolda Hükme Bağlanan Bir Cinayet (13 Şevval 8 Hicrî)
Huneyn’den Taif’e doğru ilerleyen Allah Resûlü ve ordusu, Buhratü’r-Ruğa’da konaklıyordu. Bu sırada Benû Leys kabilesine mensup bir kişinin Hüzeyl kabilesine mensup bir adamı katlettiği haberi, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştı. Her iki taraf da Efendimiz’in huzurunu getirildi. Yapılan sorgulama ve savunmaların ardından Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), haksız yere adam öldürmenin cezası olan kısas hükmünü uygulama emrini verdi. Bunun üzerine kâtil, kısas cezasının tatbiki için Hüzeyloğullarına teslim edildi. Onlar da kısas hükmünü uyguladılar. Böylece ilk defa Müslümanlar arasında kısas hükmü uygulanmış oldu. Adaletin zamanında yerini bulması adına Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dikkatli hareket ediyor; cepheye giderken bile mahkeme kurup tarafları, şahitleri dinledikten ve delilleri inceledikten sonra olayı hükme bağlıyordu.
Taif Yolunda Mescid İnşası (13 Şevval 8 Hicrî)
Huneyn’de mağlup düşen Hevazinliler, kaçıp Taif’e sığınmışlardı. Taif’te yaşayan Sakif kabilesi, dünden bugüne Müslümanlar aleyhine düzenlenen her faaliyete ya katılıyor ya da destek çıkıyordu. Huneyn’de de öyle olmuştu. Bu konuyu kalıcı çözüme kavuşturmak isteyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Huneyn’den Taif’e doğru harekete geçmişti.
Sefer esnasında Müslümanların ilk durakları, Nahletü’l-Yemâniyye olmuştu. Orada bir müddet dinlendikten sonra tekrar yola koyulan ordu, sırasıyla Karn, Müleyh, Leyye vadisini geçmiş ve Buhratü’r-Ruğa’ya ulaşmıştı. Burada da bir müddet dinlenen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sırada askerleriyle birlikte bir mescit inşa etmiş ve içerisinde namaz kılmıştı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mescidin inşasında bizzat çalışıp duvarları örmüş, ashabı da inşaatta kullanılacak taşları, toplayıp getirmişti.
Bu mescid, O’ndan ve askerlerinden, arkadan gelecek Müslümanlara bir nişane görevi gördüğü gibi aynı zamanda insanlar tarafından kullanılan yolların, onların maddi manevi ihtiyaçlarını giderecek şekilde tezyin edilmesi gerektiğini gösteriyordu. Nitekim arkadan gelen Müslümanlar, bu mesajı almış ve belli aralıklarla yol kenarlarını, kamu hizmeti veren binalarla donatmışlardır.
Devs Halkının Müslüman Oluşu (14 Şevval 8 Hicrî)
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’yi fethedip Kâbe’yi putlardan arındırdıktan sonra yarımadayı da putlardan temizlemek için etrafa birlikler gönderiyordu. Bunun için Hz. Tufeyl İbn-i Amr’ı, Huneyn zaferi sonrası kavmi Devs’in Zülkefeyn isimli putunu yıkmak için gönderdi. Tufeyl İbn-i Amr ed-Devsî, yanında bulunan kuvvetle kavminin yaşadığı topraklara giderek bu emri yerine getirdi ve kabilesini İslâm’a davet etti. Putlarının kendini korumaktan aciz olduğunu gören Ders halkı, davete icabet edip Müslüman oldu. Vazifesini yerine getiren Hz. Tufeyl İbn-i Amr (radiyallahu anh), Taif’i kuşatmasına destek olmak için kavminden yanına aldığı dört yüz kişiyle birlikte Tâif’e hareket etti.
Taif’in Kuşatılma Tarihi (14 Şevval 8 Hicrî)
Huneyn’de mağlup düşen Hevazinliler, kaçıp Taif’e sığınmışlardı. Taif’te yaşayan Sakif kabilesi, Mekke yıllarında yanlarına gelen Allah Resûlü’nü taşa tuttukları gibi hicretten sonra da boş durmamış; Müslümanlar aleyhine düzenlenen her faaliyete ya katılmış ya da destek çıkmıştı. Huneyn’de de öyle olmuştu. Bu konuyu kalıcı bir çözüme kavuşturmak isteyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Huneyn zaferi sonrasında Taif’e doğru harekete geçmişti.
Meseleyi sulh yoluyla halletmek isteyen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), önden bir birliği Hz. Halid İbn-i Velid komutasında Taif’e göndermiş ve onlarla konuşmasını talep etmişti. Hz. Halid’in (radiyallahu anh) konuşma teklifini bile kabul etmeyen Taifliler, kalelerine, yaptıkları yığınaklara, silahlarına ve sayılarına güvenip meydan okumuşlardı.
Bugün Taif’e ulaşan Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Taif kalesine yakın bir yerde, Sadire isimli mevkide ordusunu durdurmuş ve karargâh kurulmasını emretmişti. Tam bu sırada kalelerden Müslümanları ani bir ok saldırısına tutan Taifliler, birkaç sahabîyi şehit etmiş ve böylece yaklaşık yirmi gün sürecek Taif kuşatması başlamıştı.
“Onlar Hür Insanlardır. Teslim Edemem!” (22 Şevval 8 Hicrî)
Taif kuşatması devam ediyordu. Sakiflilerin direncini kırmak isteyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kölelere haber saldı: “Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür.” Bu hamle, yıllardır en temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bir şekilde en ağır işlerin altında ezilen köleler üzerinde etkili oldu. İslam’da adalet, şefkat ve kardeşlik vardı.
Yirmi üç köle, Taif kalesinden indi ve gelip Müslümanların safına katıldı. Müslüman olan kölelerin tamamını Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sözüne sadık kalıp azad etti. Böylece hem yirmi üç insan kölelikten kurtulmuş ve hidayete ermiş oldu hem de bu hadise Taifliler arasında büyük sarsıntı meydana getirdi. Allah Resûlü’ne haber gönderip köleleri geri göndermesini talep ettiler. Ama aldıkları cevap netti: “Onlar, Allah’ın azâd ettiği hür kimselerdir. Sizlere geri veremem!”
Diğere taraftan kuşatma da olsa Allah Resûlü, kesintisiz eğitimi devam ettiriyordu. İnen köleleri, Kur’ân ve Sünnet’i öğrenmeleri için ordu içerisindeki bazı sahabîlere zimmetledi.1
Uyeyne İbn-I Hısn’ın İhaneti Ve Pişmanlığı (23 Şevval 8 Hicrî)
Hicret sonrasında yaşanan şiddet olaylarının en önemli aktörlerinden biri de Taif’te, muhkem kaleler arkasında yaşayan ve yıllar önce Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının en acı günlerini yaşatan Sakîflilerdi. Bu kabile, Müslümanlar aleyhine tertip edilen hemen her organizasyona bir şekilde destek veriyor ve onlara saldırıp kaçanlara da kucak açıyorlardı. Nitekim Huneyn sürecinde de boş durmamış ve Hevâzinlilere her türlü desteği vermişlerdi. Huneyn zaferle sonuçlanınca Taif kalesi Müslümanlar tarafından kuşatılmıştı.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kan dökülmesini istemiyor ve Sakîflileri kendiliğinden teslim olmaya itecek değişik stratejiler uyguluyordu. Uyeyne İbn-i Hısn kendisine gelip “Ya Resûlallah! İzin ver de Taif kalesine gidip onlarla konuşayım! Belki Allah onlara hidayet nasip eder.” deyince ona izin vermiş ve Sakîflilerle konuşması için göndermişti. Ne var ki Uyeyne onların kalesine gidince tam tersi istikamette konuşmuş ve Sakîflilere şöyle seslenmişti: “Babam, anam sizlere feda olsun! Vallahi, Muhammed hiçbir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı! Kalenizde direnin! Burası sarp ve korunaklı bir yerdir! Silahınız çok, akarsularınız boldur! Asla korkmayın! Biz köleden daha zayıfız! Sakın teslim olmayın! Şu ağaçların kesilmesi de size ağır gelmesin!”
Uyeyne geri dönünce Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine “Ey Uyeyne! Onlara ne söyledin?” diye sordu. O da “Kendilerine İslâm’ı arz ettim ve Müslüman olmaya davet ettim. İslâm’ı tercih ediniz! Vallahi, Muhammed yurdunuzun ortasında sizi teslim almadıkça geri durmayacaktır! Kendiniz için O’ndan eman alınız! Sizden önce Kaynuka, Nadîr, Kurayza ve Hayber Yahudileri gibi kale ve silah sahipleri direnemeyip O’na teslim oldular.” dediğini ve elinden geldiği kadarıyla onların moral ve motivasyonlarını düşürdüğünü söyledi.
Efendimiz, sükût etti ve onun sözünü bitirmesini bekledi. Sonra da “Yalan söylüyorsun! Onlara şöyle şöyle söyledin!” buyurdu ve dediklerinin hepsini haber verdi.
Uyeyne, hem Sakîflileri Müslümanlar aleyhine kışkırtmış ve hem de hilaf-ı vaki beyanda bulunarak Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) aldatmaya kalkmıştı ama bunu başaramamış ve içini kaplayan pişmanlık duyguları onu sıkmaya başlamıştı. Kafasını kaldırdı ve “Doğru söyledin yâ Resûlallah! Ben bu sözlerimden dolayı Allah’tan mağfiret diler, O’nun ve Senin affını talep ederim!” dedi.
Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) oradaydı ve Efendimiz’e karşı yapılan bu yakışıksız hareketin karşılıksız kalmamasını istiyordu. Döndü ve “Yâ Resûlallah! Bırak beni de şunun boynunu vurayım?” dedi. Efendimiz, Hazreti Ömer’e “Hayır! İnsanlar, arkadaşlarını öldürüyor, diye aleyhte konuşur!” buyurdu ve Uyeyne’yi affetti.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duruşuyla Müslümanları dengeli olmaya, affetmeye; İslâm’ın nurlu çehresini kirletmek için fırsat kollayanlara, gönülleri ondan uzaklaştırmalarına vesile olacak kozlar vermemeye davet ediyordu.1
Taif Kuşatmasının Kaldırılması: “Allah’ım! Sakîflileri Hidayete Erdir Ve Bize Getir!” (2 Zilkâde 8 Hicrî)
Taif’i kuşatma altına alan Efendimiz, Sâkiflilerin kendi istekleriyle teslim olmaları için kuşatma süresini uzatıyordu. O, yaşatmanın derdindeydi ve Taiflilerin İslâm ile buluşamadan öteye göçmeleri hayat sermayelerini bir hiç uğrunda harcamaktı. Onlar şimdilik bunun farkında değildi ama O farkındaydı. Sahabîler hep birlikte hücum edip kaleyi almak istiyorlardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdilik fethe izin verilmediğini haber verdi ve 19 gün süren Taif kuşatmasının kaldırılmasını ve askerlerin dönüş için hazırlanmalarını istedi.
Günlerdir fethi bekleyen Müslümanlar için bu karar şok etkisi yapmıştı. Zira tamamen fethe odaklanmışlardı. Taif’ten ayrılmadan önce Efendimiz onlara hitap etti ve “Allah’tan başka ilah yoktur. O, Birdir. Vaadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, bir araya toplanmış kabileleri tek başına bozguna uğratmıştır. ‘Bizler, inşaallah, tevbe edicileriz, Rabbimize ibadet ve hamd edicileriz.’ deyiniz!” buyurdu.1
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara Mekke’de, Huneyn’de elde edilen zaferlerin Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve ihsanıyla olduğunu hatırlatıyordu. Fethin ve zaferin ancak O’nun istemesiyle gerçekleşeceğini, onlara düşenin ise vazifelerini yerine getirdikten sonra başarıyı kendilerinden bilme gafletine karşı tevbe; istedikleri neticeyi kendilerine nasip eden Rabbilerine karşı kullukta derinleşip daha fazla yaklaşma ve minnet duyguları içerisinde hamd etme olduğunu haber veriyordu.
Bu tavsiyeleri yerine getiren Müslümanlar, Efendimiz’e dönüp önce “Yâ Resûlallah! Sakîfliler aleyhinde Allah’a dua etsen!” diye seslendiler. Ardından da beddua taleplerinin sebebini izah sadedinde “Onların okçuları canımızı yaktı!” dediler ve heyecanla Efendimiz’in yapacağı duayı beklemeye başladılar. Gerçekten kuşatma boyunca canları yanmış ve üstelik on iki can şehit olmuştu.2
Efendimiz, ashâbına baktı ve yıllar öncesini hatırladı. Her şeye rağmen hâlâ aynı şeyi düşünüyordu. Gün gelecek Sâkif de diğerleri gibi bu inadından ve inkârından vazgeçip kendini O’nun iklimine salacaktı. Gözleriyle Taif’i süzdü. Sonra ellerini açtı ve iki defa: “Allah’ım! Sakîflileri hidayete erdir ve onları bize getir!” diyerek dua etti.3
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şiddet karşısındaki şefkatli duruşunu yansıtan bu duası, Yüce Allah tarafından kabul buyuruldu ve çok geçmeden Taif halkı kendi hür iradeleriyle gelip O’nun safındaki yerlerini aldılar.
- Vâkıdî, Megâzî 624; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/121; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/388
- İbn-i Hişâm, Sîre 2/304; Vâkıdî, Megâzî 624; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/120; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/388
- Tirmizî, Menâkıb 73; İbn-i Hanbel, Müsned 23/50 (14702); İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 6/413 (32496), 7/411 (36954); İbn-i Hişâm, Sîre 2/304; Vâkıdî, Megâzî 624; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/121; İbn-i Kesîr, Bidâye 4/378; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/388
Efendimiz (Sas) Ci’râne Yolunda: “Kamçı Sana Mı Değiyor?” (3 Zilkâde 8 Hicrî)
Dün Taif kuşatmasını kaldıran Allah Resûlü, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Ci’râne’ye doğru harekete geçti. Huneyn’den sonra Ci’râne’de, altı bin esir; Hevâzinlilerin geride bıraktığı kırk binden fazla koyun, yirmi dört bin deve bulunuyordu! Bunun yanında dört bin ukıyye gümüş ve miktarı bilinmeyen başka emtia da vardı. Bunlarla alakalı hükmün verilmesi ve ganimetlerin dağıtımının yapılması gerekiyordu.
Karnu’l-Menâzil’e geldiklerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) devesinden inip bir müddet konakladı. Yola devam etmek için devesi Kasvâ’ya binmek isteyince Ebû Zür’a devenin yularını eline doladı ve binmesini sağladı. Sonra kendisi de deveye bindi. Ebû Zür’a Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) devesinin terkisinde giderken kamçı her defasında ona değiyordu. Bir ara Allah Resûlü, bunu fark etti ve “Yoksa kamçı sana mı değiyor?” dedi.
Ebû Zür’a “Evet, anam babam sana feda olsun” diye cevap verdi. Allah Resûlü, Ci’râne’ye ulaşınca Ebû Zür’a’yı çağırdı. Devesinde farkına varmadan incinen Ebû Zür’a’ya, kendi hissesinden yüz yirmi koyun verdi ve gönlünü aldı.1
“Bana Acı Veriyorsun, Ayaklarını Geri Çek!” (3 Zilkâde 8 Hicrî)
Taif’ten Ci’râne’ye hareket ederken yolda Ebû Ruhm el-Ğıfârî devesi ile Allah Resûlü’nün yanında gidiyordu. Ebû Ruhm’un ayağında sert ayakkabılar vardı. Onun devesi, Efendimiz’in devesi Kasva’yı sıkıştırınca ayakkabısının sert kısımları, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bacaklarına değiyor ve O’na acı veriyordu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana acı veriyorsun, ayaklarını geri çek!” buyurarak kırbacıyla Ebû Ruhm’un ayağına dokundu.
Artık daha dikkatli hareket eden Ebû Ruhm, yaptığı eziyetten dolayı manevi olarak cezalandırılmaktan korkmaya başlamıştı. Ci’râne’ye geldiklerinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini yanına çağırdı ve “Bana eziyet ettin Ben ise sana vurdum, vurmama karşılık olarak şu koyunu al.” buyurdu.
Ebû Ruhm için Allah Resûlü’nün kendisininden razı olması, dünya ve içindekilerden daha sevimliydi. Allah Resûlü’nün bu hareketiyle içi rahatlamış ve huzurla dolmuştu.1
Hz. Sürâka’nın Müslüman Oluşu/“Susamış Her Ciğer Sahibi Canlıya Su Vermende Sevap Vardır!” (4 Zilkâde 8 Hicrî)
Taif’ten Ci’râne’ye doğru hareket eden Allah Resûlü’nün yolculuğu devam ediyordu. Ci’râne’ye yaklaştıkları sırada karşılarına birisi çıkmıştı. Ashâb onu, Allah Resûlü’ne yaklaştırmamak için ordudan uzaklaştırmaya çalışıyor, bir yandan da kim olduğunu soruyordu. Nihâyet Allah Resûlü’nün de duyabileceği şekilde sesini yükselten bu adam, parmak uçlarıyla tuttuğu bir mektubu havaya kaldırarak:
– Ben, Sürâka İbn-i Cü’şum’um; bu da mektubum, diye bağırmaya başladı. Hatırlanacağı üzere Sürâka, hicret sırasında başına konulan ödülü alabilme azmiyle Allah Resûlü’nü arkadan takip eden ve sonrasında yaşadıklarıyla pişman olan ve aldığı emanla geri dönen şahıstı. Ve elindeki mektubu da o gün Resûlullah’tan istemişti.
Bu sesi, Resûlullah da duymuştu ve:
– Bugün, vefa ve iyilik günüdür; onu Bana yaklaştırın, buyurdu. Yanına yaklaşan Sürâka, önce Allah Resûlü’ne selam verdi ve ardından da iman etti. Bir aralık:
– Yâ Resûlallah, dedi. “Şâyet sahipsiz develer gelip de, benim kendi hayvanlarım için ayırdığım havuzumdan su içer ve istifade ederlerse, onların bu durumundan ben de mükâfat elde eder miyim?”
– Evet, buyurdu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). “Susamış her ciğer sahibi canlıya su vermende sevap vardır!”
Sonra memleketine geri dönen Hz. Sürâka (radiyallahü anh), malının zekatını toplayıp Allah Resûlü’ne gönderdi.1
Eslemli Şahıs Ve Hediye Koyun (4 Zilkâde 8 Hicrî)
Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’ten Ci’râne’ye olan yolculuğu, bugün de devam ediyordu. Sefer sırasında Benî Eslem’den birisi yaklaştı ve Kendisine bir koyun hediye etmek istediğini söyledi. Allah Resûlü, müşriklerden hediye kabulü hususunda dikkatli hareket ediyordu. Adam durumu farkedince kendisinin Müslüman olduğunu ve Hz. Büreyde İbn-i Husayb’ı şahit göstererek malının da zekatını verdiğini haber verdi.
Hz. Büreyd’e onu onaylayınca Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ondan kervana katılmasını zira Ci’râne’ye ulaştıklarında kendisine ganimetten pay vereceğini beyan buyurdu. Efendimiz’in yanında yola revan olan Eslemli, yol boyunca namazla alakalı Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) birtakım sorular sordu. Efendimiz onun sorularını tek tek cevaplandırdı.
Sefer halinde de olsa Allah Resûlü, insanlarla ilgilenmeye, onları eğitmeye ve bilinçlendirmeye devam ediyordu. Ci’râne’ye ulaştıklarında Allah Resûlü, kendisine yüz koyun hediye etti.1
Efendimiz (Sas) Ci’râne’de: “Zimmetinize Hiçbir Şey Geçirmeyiniz!” (5 Zilkâde 8 Hicrî)
Huneyn’den sonra Taif’i kuşatan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) 19 gün süren kuşatmayı kaldırmış ve Ci’râne’ye hareket etmişti. Bugün yolculuğu tamamlayan Allah Resûlü artık Ci’râne’deydi. Ci’râne’de, Huneyn’de esir alınan altı bin kadın ve çocuk; Hevâzinlilerin geride bıraktığı kırk binden fazla koyun, yirmi dört bin deve bulunuyordu! Bunun yanında dört bin ukıyye gümüş ve miktarı bilinmeyen başka emtia da vardı.1 Bunlarla alakalı hükmün verilmesi ve ganimetlerin dağıtımının yapılması gerekiyordu.
Tabii olarak o gün savaşın hakkını verenler, haklarının da verilmesini bekliyorlardı. Hatta onlardan bazısı, bunun için Resûlullah’ı zorluyor ve “Yâ Resûlallah! Artık hisselerimizi paylaştırsan da üzerimize düşeni alsak!” diyorlardı. O kadar ki devesine binip de giderken birisi, arkadan ridasını çekmiş ve O’nu bir ağacın altına inmeye mecbur etmişti! Bunun üzerine Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey insanlar!” diye seslendi onlara. Belli ki celâllenmişti; “Ridamı geri verin!” diyordu. “Nefsim, yed-i kudretinde olana yemin olsun ki bugün Ben, yanımda Tihâme ağaçları kadar bile deve sürüsü olsaydı, onların hepsini sizin aranızda dağıtır ve böylelikle sizler de benim cimri ve de sözünde durmayan bir yalancı olmadığımı görmüş olurdunuz!”2
Daha sonra devesinin yanına gelen ve yükünden bir iğne çıkaran Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onu parmaklarının ucuna alarak kaldıracak ve yeniden, “Ey insanlar!” diye seslenecekti. “Vallahi de Benim, “beşte bir” dışında şu ganimetlerinizde şu iğne kadar bir hakkım yoktur; neticede beşte bir de yine size geri dönmektedir! Dolayısıyla elinizde, ganimet mallarından, iğneden ipliğe ne varsa, hepsini getiriniz; sakın ola ki onlardan kendi zimmetinize hiçbir şey geçirmeyiniz! Zira o, onu alan kimse için kıyamet gününde büyük bir âr ve ayıpların en çirkini hâline gelecektir!”3
Aslına bakılacak olursa bu cümleleriyle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın kendi tasarrufuna verdiği beşte biri de nasıl kullanacağının sinyallerini vermiş bulunuyordu. O’ndan bunları dinleyen ashâb-ı kiram hazretleri, Tâif’e giderken de benzeri uyarılarda bulunduğunu hatırlamıştı; hatta Medîne’den beri O’nunla birlikte olanların çoğu, Hayber ganimetlerinin taksimi sırasında da benzeri uyarıları duymuş ve o günden bu yana, kamu malına el uzatmaktansa açlıktan kıvranmayı tercih eder olmuşlardı.
Efendimiz’in bu uyarısının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, ashâbdan biri, elinde bir yumak iplikle huzura doğru ilerlemeye başladı; yüzünün rengi gitmiş, utancından Resûlullah’ın mübarek yüzlerine bakacak hâli kalmamıştı; “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Bu kıl yumağını ben, sırtında yara çıkan devemin üzerine çul dikmek için almıştım!”
Toplumun hiç bir kesiminin ihmal edilmediğini gösteren hadiselerdi bunlar; gelişi gözlenenlere kapılar sonuna kadar açıldığı yerde, merkezdekilerin dışarı çıkmalarına kapılar kapatılmış, hedef olarak herkese kendi ufkunun serhaddi gösterilmiş ve geriye dönüşü olmayan bir yolda mesafe alınıyordu. Onun bu duyarlılığı karşısında, “Onun üzerinde Bana ait olan hakkımı helal ediyorum!” buyurdu Efendiler Efendisi. Ancak sahâbî, her şeye rağmen kararlıydı ve sonucu itibariyle kendisini böylesine ağır bedellerin beklediği bir yerde, geri dönmeye hiç niyeti yoktu; elindeki yumağı getirip görevliye teslim etti.4
“Böylesine Bir Cömertliği, Ancak Bir Nebi Yapabilir.” (15 Zilkâde 8 Hicrî)
Huneyn Ganimetlerinin Taksimi ve Müellefe-i Kulûb
Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Huneyn’in akabinden Tâif problemini de çözmüş ve Ci’râne’ye dönmüştü. Herkesin gözü önünde bambaşka bir tarih yazılıyordu; Muhammedü’l-Emîn, insanları affetmek için âdeta bahaneler üretiyor ve en küçük bir bahaneyi değerlendirip muhataplarını sevindirecek adımlar atıyordu! Cezalandırmaya muktedir olduğu halde affı tercih etmek, öyle her babayiğidin harcı değildi; bugüne kadar böyle bir tercihe rastlamamış, atalarından dinlediklerinde de böyle bir âlicenaplığı hiç duymamışlardı!
Huneyn’den sonra Ci’râne’de, Hevâzinlilerin geride bıraktığı kırk binden fazla koyun, yirmi dört bin deve bulunuyordu! Bunun yanında dört bin ukıyye gümüş ve miktarı bilinmeyen başka emtia da vardı. Allah Resûlü, Hevâzinlilerin yaptıklarına pişman olup geleceğini düşünerek 35 gündür ganimetleri dağıtmamış ve beklemişti. Ci’râne’ye gelişin onuncu günüydü ve Hevazinlilerden hiçbir haber ve hareket yoktu. Artık Allah Resûlü, ganimetleri dağıtmaya karar vermişti.
Taksimata başlanmadan önce, Allah’ın emri olan beşte bir hisse bir kenara ayrıldı! Herkes, merakla kime ne kadar düşeceğini bekler olmuştu! Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), alışılmış taksimlerin aksine o gün, hiç kimsenin beklemediği bir yolu tercih etti; kin ve nefret adına o güne kadar başı çeken Mekkelileri öne çıkardı ve onlara, hayallerinden bile geçmeyecek bir muamele yaptı! Santim santim mesafe aldırdığı bu insanları şimdi, bir de ihsanıyla yumuşatacak ve karanlık dünyalarını nurdan şefkatin sıcaklığında nurun aydınlığıyla tanıştıracaktı. Öyle de oldu. Sıra taksimata gelince oradakiler, Resûlullah’ın bazı insanlara daha fazla verdiğine şahit oldular. Hâlbuki, çoğu itibariyle onlar, fırsat buldukları veya düşman tarafından mağlub edildiği takdirde Allah Resûlü’nü öldürmek için can atan insanlardı; gidişata göre hareket etmeyi düşünmüş ve rüzgâr lehlerine döndüğü dakikadan itibaren yepyeni bir hamle daha yapıp, bugüne kadar elde edemediklerine nail olmayı hayal etmişlerdi. Şimdi ise hayal ötesi yepyeni bir süreç yaşamaya başlamışlardı. Allah da (celle celâluhû) O’na, Hevâzinlilerin eliyle bir servet lütfetmiş, O da bu serveti vereni tanıyabilmeleri için o güne kadar bu ufka ulaşamayan Mekkelilere veriyordu!
Fakirlik endişesine kapılmadan dağıttığını fark etmeyen yok gibiydi; zira o günden sonra “müellefe-i kulûb” olarak tesmiye edilecek olan bu insanlara Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), birer servet bahşetmişti. Mesela o gün, fethin hemen öncesinde Müslüman olan Ebû Süfyân’a yüz deve vermişti. Müthiş bir servetti ve Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri bunu, karşılıksız veriyordu! Üstelik verdikleri, sadece bu develerle sınırlı değildi; o gün ona verdikleri arasında kırk ûkıyye gümüş de vardı! Ayrıca oğulları Hazreti Yezîd ve Hazreti Muâviye’ye de benzeri cemîlede bulunmuştu; Ebû Süfyân ailesi bir anda, üç yüz deve ile yüz yirmi ûkıyye altın gibi muazzam bir servete sahip oluvermişti! O güne kadar Âhiret’leri adına ellerinden tutan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi de dünyalarına el atıyor, ihsanlarıyla şenlendirdiği Ebû Süfyân’ı, kaybettiği liderlik koltuğunu aratmayacak bir iltifata mazhar ediyordu! Bu kadar cemîle karşısında mahcup olan Ebû Süfyân, “Annem-babam Sana feda olsun!” diyordu. “Sen, ne kadar da kerîmsin! Bugüne kadar ben, hep Seninle harp ettim ama kendisiyle harp edilenlerin en hayırlısı yine Sensin! Daha sonra Seninle oturup güven iklimine girdim; gördüm ki semtine uğrayanlara güven dağıtanların en hayırlısı da yine Sensin! Allah (celle celâluhû) Sana, hayr-ı kesîriyle mukabelede bulunsun!”
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), gelişmeleri yakın takibine almış, şahısları bile adım adım izliyordu. Bilhassa gözü, henüz kararını verememiş ve kritik noktada duranların üzerindeydi; Ci’râne vadilerinde otlayan koyun ve develere gözü takılan Safvân İbn-i Ümeyye de bunlar arasındaydı. Yanına yaklaştı ve “Vadideki bu görüntü, hoşuna gitmiş olmalı, ey Ebâ Vehb!” dedi. Candan ve içten gelen bir sesti; “Git, dört ay düşün!” derken duyduğu sesin aynısıydı. Sıcaklığıyla içini ısıtan bu sesin sahibine doğruyu söylememek olmazdı; döndü ve başını sallayarak, “Evet!” dedi. Safvân için yeni bir şok dalgası daha geliyordu; santim santim mesafe aldırdığı Safvân İbn-i Ümeyye’ye Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “İçindekilerle birlikte hepsi senin olsun!” deyiverdi!
Küçük dilini yutacak gibi olmuştu Safvân. Bir insan bu kadar cömert olamazdı; nebevî şefkat çağlayan olmuş, âdeta Mekkelilerin yüreğine doğru akıyordu! Zira “Hepsi senin olsun!” dediği yerde, yüz tane kızıl deve duruyordu! Üstelik bu, dün aldığı borçların karşılığı değil, karşılıksız olarak verilen bir servetti.
Yakın takipteki Safvân için vakit tamamdı; “Ben şehâdet ederim ki!” dedi. “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Sen de O’nun Resûlü’sün!”
Ardından da yeryüzündeki en hayırlı sözü kendisine söylettirmeye vesile olan son hamleyi vurgularcasına, “Çünkü!” dedi. “Böylesine bir cömertliği, ancak bir Nebi yapabilir.”
İstediği iki aya mukabil kendisine dört ay süre verilen Safvân İbn-i Ümeyye, henüz bir ay bile geçmeden çözülmüştü. Yakın takip, sürekli irtibat, üst üste jestler ve nihayet dünya malıyla yapılan cemîleler karşısında o da erimiş, yıllardır “düşman” olarak baktığı Allah Resûlü’nün safına geçmişti. O günkü ruh haletini anlatırken, soranlara şöyle diyecekti:
“Huneyn günü bana o ganimetleri vereceği ana kadar Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), benim için yeryüzündeki en buğzedilecek insandı; karşılıksız o kadar malı bana vermeye başlayınca sanki bir anda O (sallallahu aleyhi ve sellem), benim için dünyadaki en sevgili kişi hâline geliverdi!”
Safvân İbn-i Ümeyye gibi yine kendilerinden borç para aldığı Süheyl İbn-i Amr ve Huvaytıb İbn-i Abdiluzzâ’ya da Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, o gün yüzer deve vermişti.
Bu centilmenlikte Ebû Cehil ailesi de unutulmamıştı; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün, Ebû Cehil’in kardeşi Hâris İbn-i Hişâm’a yüz, huzura gelirken mal-mülk yerine istiğfar talep eden İkrime’ye de elli deve vermişti. Ebu Cehil’in bir diğer kardeşi Hâlid İbn-i Hişâm da o gün nebevî cemîleye mazhar olanlardandı. Ebû Cehil’in amcazadesi Hâlid İbn-i Velîd’in kardeşi Hişâm İbn-i Velîd de onlardan birisiydi.
Hakîm İbn-i Hizâm, Hâris İbn-i Hâris, Alâ İbn-i Câriye, Esîd İbn-i Câriye, Abbâs İbn-i Mirdâs, Kays İbn-i Adiyy, Nudayr İbn-i Hâris, Esîd İbn-i Hârise, Uyeyne İbn-i Hısn ve Akra’ İbn-i Hâbis’e de yüzer deve vermiş;
Cübeyr İbn-i Mut’im, Hişâm İbn-i Velîd, Ebû Cehm İbn-i Huzeyfe, Mutî’ İbn-i Esved, Nevfel İbn-i Muâviye, Ahnes İbn-i Şerîk, Uhayha İbn-i Ümeyye, Cedd İbn-i Kays, Kays İbn-i Mahreme, Ka’b İbn-i Ahnes, Lebîd İbn-i Rebîa, Hâtıb İbn-i Abdiluzzâ, Harmele İbn-i Hevze, Hâlid İbn-i Hevze, Hakîm İbn-i Tulayk, Hâlid İbn-i Esîd, Hâlid İbn-i Kays, Half İbn-i Hişâm, Rakîm İbn-i Sâbit, Züheyr İbn-i Ebî Ümeyye, Zeyd İbn-i Hayl, Sâib İbn-i Ebî Sâib, Sayfiyy İbn-i Âiz, Süfyân İbn-i Abdi’l-Esed, Tulayk İbn-i Süfyân, Abdurrahmân İbn-i Yerbû’, İkrime İbn-i Âmir, Amr İbn-i Hişâm, Alkame İbn-i Ulâse, Ebû Senâbil Amr İbn-i Ba’kek ve Umeyr İbn-i Vekeka’ya da elli ilâ yüz deve arasında ihsanda bulunmuştu.
Saîd İbn- Yerbû’, Osmân İbn-i Vehb, Umeyr İbn-i Vehb, Hişâm İbn-i Amr, Mahreme İbn-i Nevfel ve Adiyy İbn-i Kays da ellişer deve verilenler arasındaydı.
İşin garip tarafı, Huneyn’in baş mimarı ve bu kadar sıkıntının yaşanmasına sebebiyet veren Mâlik İbn-i Avf’a da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yüz deve vermişti. Çoluk çocuğu da kendisine iade edilmiş, sanki hiçbir şey olmamışçasına memleketine geri giderken, yanında yüz deveyle dönüyordu. Hâlbuki, normal şartlarda bu şahıs, savaşı kaybeden tarafın lideri olarak esir alınması ve bundan sonraki hayatını, kendisini esir alana veya onların köle pazarında sattığı bir başkasına hizmet ederek geçirmesi gereken bir konumdaydı.
Bir o kadar ilginç olan bir husus daha vardı; Uhud’dan bu yana intikam hırsıyla yanıp tutuşan ve Huneyn günü babasının intikamını almak için Resûlullah’ın arkasından dolaşıp yanına kadar sokulan ve nihayet kınından sıyırdığı kılıcını kaldırıp Fahr-i Âlem Efendimiz’i alenen öldürmeye teşebbüs eden Şeybe İbn-i Osmân’a da iltifat etmiş, cemîlede bulunmuştu.
Hâlbuki, “müellefe-i kulûb” olarak bu insanlara bu kadar mal-mülk veren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendi ashâbına dört deve veya kırkar koyun vermişti. Süvariler için bu rakam, on iki deve veya yüz yirmi koyun idi. Bunun anlamı, gönüllerine dünya malıyla girmek istediği Mekkelilere Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osmân ve Hazreti Ali’ye verdiklerinin belki yirmi, hatta elli katını veriyordu.
Bir tarafta bu civanmertliklerle gönüllere girilirken diğer yanda Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, “Yâ Resûlallah!” demişti. “Uyeyne İbn-i Hısn ve Akra’ İbn-i Hâbis gibilere yüzer deve verirken Cuayl İbn-i Sürâka’ya herhangi bir ihsanda bulunmadın!”
Hazreti Sa’d’ın bu cümlesini duyunca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yeni Müslüman olan veya Müslüman olacağını umduğu yahut zararından emin olmak istediği bu insanlara niçin verdiğini ifade sadedinde şunları söyledi:
“Hayatım yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki yeryüzü, Uyeyne ve Akra’ gibi kişilerle dolup taşsa, Cuayl İbn-i Sürâka onların bütününden daha hayırlıdır! Bunlara verirken ben, onları İslâm’a ısındırmak ve alıştırmak için yapıyorum; Cuayl İbn-i Sürâka gibileri ise sımsıkı bağlı olduğu müslümanlığına ve Âhiret’te kendisi için hazırlanmış üstün mükafaatlara havale etmiş bulunuyorum!”
Aynı zamanda bu, kendisine daha az pay verilen herkesin gönlünü alacak bir yaklaşımdı; zaten Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Herkes koyun ve develerle evine giderken siz Resûlullah ile dönmek istemez misiniz?” demiş ve o gün herkesin gönlünü almıştı.
O gün, kendi payına düşeni azımsayan Abbâs İbn-i Mirdâs, alınganlık göstermiş ve bu alınganlığını şiirine yansıtarak açıkça ifade etmişti; kendisine akran olarak gördüğü Akra’ İbn-i Hâbis ve Uyeyne İbn-i Hısn’a verildiği gibi kendisine de yüz deve verilmesini istiyordu. Statü farklılığı olarak algıladığı bu uygulamayla, kendi atının payına düşen hissesin, Akra’ İbn-i Hâbis ile Uyeyne İbn-i Hısn arasında bölüştürüldüğünü söylüyor ve hakkının yenildiğinden yakınıyordu! Hâlbuki ne Akra’ İbn-i Hâbis ile Uyeyne İbn-i Hısn’a verilenler bir hak edişin neticesiydi ne de o gün, kalbi İslâm’a ısındırılmak istenen müellefe-i kulûbün dışındakilere verilenler birer zulüm sayılabilirdi! Böyle bir durumda herkesin, payına düşenle iktifa etmesi ve kendisini bir başkasına verilenle kıyaslamaması gerekiyordu; zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhû) kendisine emrettiğinin dışında bir icraat yapmıyordu. Ancak, bilenle bilmeyen bir değildi ve huzursuzluğundan haberdar olur olmaz Abbâs İbn-i Mirdâs’ı yanına çağırdı; şiirini kendisine hatırlatarak, “Az önce ‘Sonra da benim hissemle atım Ubeyd’in hissesini, Akra’ ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!’ diyen sen misin?” diye soracaktı.
Bunları o söylemişti; Hazreti Ebû Bekir de buna şahitti. Zaten Abbâs da bunu inkar etmiyordu. Bunun üzerine Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Gidin ve onun dilini kesin!” buyurdu. Bu arada Hazreti Bilâl’e işaret etmiş, “Ey Bilâl!” demişti. “Haydi, onu götür ve dilini kes! Kendisine bir kat da elbise ver!”
Başta Abbâs İbn-i Mirdâs olmak üzere Efendimiz’den bu cümleyi duyan herkesin gözü dört açılmış, yaptığı taksimatta Resûlullah’ı açıkça tenkit eden Abbâs’ın, dilinin kesileceğini düşünmeye başlamıştı. Zaten bu arada Hazreti Bilâl de elinden tutmuş onu bir tarafa doğru götürüyordu. Arkasını dönen Abbâs, “Yâ Resûlallah!” diye bağırıyordu. “Gerçekten de dilimi mi kesecek? Ey Muhâcir topluluğu! Şimdi benim, dilim mi kesilecek?”
Emr-i nebevî karşısında olabildiğince duyarlı olanlar, o gün Abbâs İbn-i Mirdâs’ın dilinin kesileceğine kesin gözüyle bakıyordu. Hâlbuki, Resûlullah’ın bu türlü harcamalarını organize eden Hazreti Bilâl, meseleyi öyle anlamamıştı; zira, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona bunu söylerken mecazı kastetmişti. Bu arada, elinden tutup da götürdüğü Abbâs’ın iki de bir, “Dilim kesilecek!” diye tekrarlaması karşısında ona, “Sus be adam!” diyecekti. “Zannettiğin gibi dilin falan kesilmeyecek! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, sana ihsanda bulunarak dilini kesmemi emretti!”
Gerçekten de öyle oldu; onu bir yere götüren Hazreti Bilâl, Abbâs İbn-i Mirdâs’a, ihtiyacı kadar elbise verdi ve akabinden de kendisine, Uyeyne İbn-i Hısn ve Akra’ İbn-i Hâbis gibi yüz deve ihsan edildi.
Zü’l-Huveysıra Ve Gelecekteki Müslümanları Bekleyen Bir Tehlike (15 Zîlkâde 8 Hicrî)
Huneyn ganimetlerini taksim ederken Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hiç kimsenin beklemediği bir yolu tercih etmiş, kin ve nefret adına o güne kadar başı çeken Mekkelileri öne çıkarmıştı. Zira onların kalblerini İslâm adına kazanmak ve onların şahsında kabilelerin kalbini de yumuşatmak için ganimetlerinden hatırı sayılır paylar veriyordu!
Olayın keyfiyetini anlamayanlardan birisi, Efendimiz’in yaptığı taksimin miktarına takılıp “Bu taksimatta Allah’ın rızası gözetilmedi!” diyerek O’na dil uzattı. Onun bu sözüne şahit olan Hazreti Abdullah İbn-i Mes’ud, bu haddi aşan söz karşısında öfkelenerek “Ey Allah düşmanı! Bu söylediklerini Allah Resûlü’ne haber vereceğim!” dedi. Ardından da kalkıp Efendimiz’in yanına geldi ve durumu O’na arz etti. Hazreti Abdullah’ın anlattıkları karşısında celallenen ve yüzünün rengi değişen Efendimiz, öfkesini yuttu ve “Yüce Allah, Hazreti Mûsâ’ya merhamet etsin. O, bundan daha ağır ve üzücü itham ve saldırılara maruz kaldı ama sabretti.” buyurdu.1
Bu sırada şahsî menfaatlerini düşünen, nebevî adımlardaki hikmeti anlama zahmetine girmeyen Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra denilen bir adam da Allah Resûlü’nün yanına gelerek: “Yâ Muhammed! Bugün ben, senin yaptıklarına tanık oldum!” dedi. Sesin geldiği tarafa yönelen Allah Resûlü ona: “Evet, neye tanık oldun?” diye sordu. O da: “Senin adaletli davranmadığını görüyorum; adaletli ol!” deyiverdi.
Adaletin en hassas temsilcisi Allah Resûlü’nü celallendiren cümlelerdi bunlar. Bunun üzerine O (sallallahu aleyhi ve sellem): “Eğer ben de adil olmazsam işim bitmiş demektir!” buyurdu. Ardından: “Yazıklar olsun sana! Şayet adalet, benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir!” diye çıkıştı Zü’l-Huveysıra’ya.
Orada bulunan Hazreti Ömer’i de çileden çıkaran bir davranıştı bu ve Efendimiz’in yanına yaklaşarak “Yâ Resûlallah! Şu münafığı bana bırak da boynunu vurayım!” diye izin istedi. Hazreti Ömer’in bu çıkışı ayrıca endişelendirmişti Allah Resûlü’nü. Önce: “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” dedi. Kendisini bu kadar üzse, gayretullaha dokunacak laflar etse de en azından zahir itibarıyla ashâbı arasında yerini alan birine karşı kılıç kullanılmasını istemiyordu. Ancak bir uyarısı vardı; gözünü istikbale dikmiş şunları söylüyordu:
“Onu kendi hâline bırakın zira ileride onun gibi başka insanlar da zuhur edecekler! Onlar, din konusunda belki çok derin bilgilere ulaşacaklar; Kur’ân’dan başlarını kaldırmayacaklar ama bu, gırtlaklarından aşağıya inmeyecek ve okun yaydan çıkıp gitmesi gibi dinden uzaklaşacaklar! Bir kere ok çıkıp gittikten sonra ne yaya bakıldığında oktan bir şey görülebilir, ne okun ucunun konulduğu yerde bir iz kalır ve ne de kirişin olduğu yerde oktan bir eser bulunabilir! Zira o, çoktan hedefine ulaşmış ve hayvanın karnını delip kana bulanmıştır! Aynı zamanda sizler, onların namazları yanında kendi namazlarınızı; oruçları yanında da oruçlarınızı küçümsersiniz!”2
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), daha o günlerden gelecekteki ümmetini uyararak, din-i mübin-i İslâm’ın daha fazla gönül tarafından benimsenmesi için başkalarının da elinden tutma adına köprüler kurup kapılar aralayarak yeni diyalog zeminleri araştırırken, bazı insanların bunu fazla bulacağını ve böyle davrananlar hakkında ulu orta beyanda bulunacaklarını hatırlatmakta ve bu insanların takıntılarına kulak asmadan, doğru bilinen hedefte ilerlemeye devam edilmesi gerektiğinin mesajını vermektedir.
Efendimiz’in (Sas) Ci’râne’de Ensara Yaptığı Konuşma (15 Zilkâde 8 Hicrî)
Allah Resûlü’nün Huneyn’de elde edilen ganimetleri herkese dağıttıktan sonra “Kendi payına düşen beşte biri” kalplerini kazanmak ve gönüllerini İslam’a daha da ısındırmak için Mekke’nin ileri gelenlerine dağıtması bazı insanlarda rahatsızlık meydana getirmişti. Henüz işin gerçek boyutunu kavrayamayan bu insanlar, aralarında oturmuş şunları konuşuyorlardı:
– Allah (celle celâluhû), Resûlullah’a mağfiret buyursun; gerçekten de bu garip bir iş! Baksanıza, henüz hürriyetlerini yeni kazanmışlarla muhâcirîne veriyor da, kılıçlarımızdan onların kanı damladığı hâlde bize bir şey vermiyor! Ortalıkta riskli bir durum olduğunda öne çıkarılanlar bizler iken sıra ganimetin paylaştırılmasına gelince onlar el üstünde tutulup onlara veriliyor! Keşke bu durumun kimden ve nereden kaynaklandığını bir bilebilseydik; şâyet bu, Allah’ın emrettiği bir durum ise dişimizi sıkar ve sabreder, Resûlullah’ın şahsî bir görüşü ise durumu O’na arz edip hoşnutsuzluğumuzu bildirirdik!
Bu arada bilhassa gençlerden bazıları, işlerin yolunda gittiği dönemlerde kendilerinin göz ardı edilerek başkalarının tercih edildiğini söylemiş ve durumun Resûlullah’a arz edilerek hoşnutsuzluğun bildirilmesi gerektiğini söylemişlerdi. Zahire bakınca söylenilenlerin haklı olduğu zehabına kapılıyorlar ve mesele, Allah Resûlü’nün icraatlarını tenkit noktasına doğru gidiyordu!
Bütün bunlar birer fitneydi ve bünye içinde yaşanan bu hastalıktan Allah Resûlü’nün haberdar edilmesi gerekiyordu. Gelişmelerden rahatsızlık duyan Sa’d İbn Ubâde, soluğu Sultanlar Sultanı’nın yanında almıştı:
– Yâ Resûlallah, diyordu. “Ensâr içinde bir kısım insanlar, içlerinde Sana karşı bir kırgınlık ve dargınlık duymaktadır!”
Hz. Sa’d’ı dinleyen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
– Hangi konuda, diye sorunca da:
– Şu ganimetleri taksim ederken, kendi kavmin ve diğer Arap kabileleri arasında onları dağıtıp da, onlara bundan hiçbir şey vermemen sebebiyle, diye cevapladı. Memnuniyetsizliğin gerekçesini öğrenir öğrenmez Efendiler Efendisi:
– Peki bu konuda sen ne düşünüyorsun, diye sordu Hz. Sa’d’a. Mahcup bir eda ile:
– Kavmim arasında ben, sadece bir insanım, diyordu Hz. Sa’d. Anlaşılan Hz. Sa’d’ın da anlayamadığı bir husustu bu ve o da farklı düşünmüyordu! Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona:
– Öyleyse hemen kavmini şurada topla ve herkes gelince de Bana haber ver, diye emir buyurdu. Artık Hz. Sa’d dışarı çıkmış, gözüne ilişen her Ensâr’ı tarif edilen yere toplamaya çalışıyordu. Nihâyet herkes gelip de Ensâr bir araya toplanınca, gidip durumu Allah Resûlü’ne haber verdi. O da (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmişti:
– Aranızda sizden başkaları da var mı, diye sordu önce.
– Hayır, yâ Resûlallah! Sadece kız kardeşimizin oğulları var, diyorlardı. Bunun üzerine O (sallallahu aleyhi ve sellem):
– Kız kardeşin oğlu, o kabileden sayılır, buyurdu.
Çok doluydu; belli ki kulağına kadar ulaşanlara oldukça üzülmüştü! Sanki yüzünde, dizinin dibinde sekiz yıldır yetişen cemaatinden hiç beklemediği bir tepkiyi görmüş olmanın hüznü vardı! Bugüne kadar ölümüne kapılarını aralayıp O’nu korumak için seve seve canını veren bir cemaatin, dünya nimetlerinin paylaşımı söz konusu olduğu bir yerde verdiği bu tepkiye çok üzülmüştü! Hiç ummadığı bir tepkiydi bu! Davasını yarınlara taşıyacak olanlarla özel görüşmeyi de zaten bunun için istemişti; şimdi ise onlarla aynı kubbenin altında buluşmuş, harîmde olanlarla o ölçüde bir mükâleme yapmak üzereydi! Önce Allah’a hamd edip senâda bulunduktan sonra:
– Ey Ensâr topluluğu, diye başladı sözlerine. “Ben size geldiğimde her biriniz dalâlette bocalıyor iken Allah (celle celâluhû), Benim vesilemle sizi hidâyete ulaştırmadı mı? Hepiniz fakr u zaruret içinde idiniz de Allah (celle celâluhû), Benim vesilemle sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşman iken Allah (celle celâluhû), kalplerinizi telif edip de aranızdaki düşmanlıkları yok etmedi mi?”
Deri kubbenin altında bulunan kimseden çıt çıkmıyordu; minnet dolu bu sözlere verilebilecek bir cevap olabilir miydi hiç! Derin sessizliği yine Resûlullah’ın şu sözleri bozdu:
– Ey Ensâr topluluğu! Bana cevap vermeyecek misiniz, diyordu. Cevap olarak:
– Sana ne söyleyebiliriz ki yâ Resûlallah, diyorlardı. “Sana nasıl cevap verelim? Bütün bu nimetler Allah’tandır ve hepsi de O’nun Resûlü sayesindedir!”
Bu bir kabuldü ama Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) için henüz yeterli bir cevap sayılmıyordu; onun için daha özele inecek ve onlara şunları söyleyecekti:
– Vallahi, isterseniz sizler, “Sen bize kovulmuş olarak geldin, biz Seni barındırdık! Sen bize muhtaç olarak geldin, biz Sana yardımcı olduk! Sen bize korku ve endişeyle geldin, bizler Sana sahip çıkıp güvenliğini sağladık! Sen bize terk edilmiş olarak geldin, bizler Sana destek verdik ve yine Sen bize yalanlanmış olarak geldin, bizler Seni tasdik ettik!” diye de söyleyebilirsiniz! Bu durumda hem doğruyu söylemiş, hem de Benim tarafımdan doğrulanmış olursunuz!
Boyunlarını bükmüş:
– Minnet Allah ve Resûlü’nedir, diyor başka bir şey söylemiyorlardı. Bu durumda Allah Resûlü onlara:
– Peki, öyleyse sizden Bana ulaşan sözler nedir, diye sordu. Yine sükût murakabesine dalmışlardı! Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, cevap bekliyordu ve aynı soruyu yeniden sordu:
– Peki, öyleyse sizden Bana ulaşan sözler nedir?
Durumun nezaketi adına yeni bir yanlışlık daha yapmaktan çekiniyorlardı; onun için gözler, önde gelenlere yöneldi; Resûlullah’a onların cevap vermesini istiyorlardı. Bunun üzerine Ensâr’ın önde gelenleri ileri çıkarak şunları söyleyebildiler:
– Bizim ileri gelenlerimize gelince onlar, asla böyle bir şey söylemediler! Bunu söyleyenler, sadece bıyığı yeni terlemiş olan gençlerimizdir; onlar da, “Allah (celle celâluhû), Resûlullah’a mağfiret buyursun; Kureyş’e veriyor da bizi kendi hâlimize bırakıyor! Hâlbuki kılıçlarımızdan hâlâ onların kanı damlıyor!” demişlerdi!
Şimdi sıra, stratejiyi has dairede söylemeye gelmişti; Resûlullah, ganimetler konusunda neden böyle davrandığını anlatacak ve onların da kalbini kazanacaktı! Ensâr’ı kucaklayan bir tavırla hepsini süzen Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri şunları söylüyordu:
– Şüphesiz ki Kureyşliler, sıkıntılardan yeni kurtulmuş ve cahiliyye dönemini bırakıp da yeni gelmişlerdir; elbette Ben, onların içlerindeki kırgınlıkları düzeltip kalplerini İslâm’a ısındırmak istedim! Yoksa ey Ensâr topluluğu! Sizler, henüz yeni Müslüman olmuş bir kavme, kalplerini kazanmak için verdiğim dünyalıktan dolayı Bana kırılıp kötü duygular içine mi girdiniz? Hâlbuki Ben sizi, Allah’ın sizin için taksim buyurduğu İslâm’la baş başa bırakarak bunu yapmak istemiştim!
Ey Ensâr topluluğu! İnsanlar yurtlarına davar ve deve sürüleriyle dönerken sizler, evlerinize Resûlullah ile gitmeye ve yurdunuza O’nunla dönmeye razı değil misiniz? Vallahi de sizin kendisiyle birlikte geri döndüğünüz şey, onların birlikte gittiklerinden çok daha hayırlıdır! Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, bütün insanlar bir yola girse ve Ensâr da başka bir yol tutsa muhakkak ki Ben, hiç şüphesiz Ensâr’ın tuttuğu yolu tercih ederim! Zira sizler, has dairenin insanlarısınız; onlar ise henüz bu konumu ihraz edememiş kimseler! Benim için Ensâr, en seçkin ve en has insanlardır! Şâyet hicret olmasaydı Ben de Ensâr’dan bir fert olurdum! Allah’ım! Sen Ensâr’a merhamet buyur; onların evlatlarına da rahmetinle muamele et!
Bu kadar içten ve yüreklerini eriten cümleleri dinledikçe kalpleri rikkate gelip gözyaşı döken Ensâr:
– Bizler, taksim ve hisse olarak payımıza Allah ve Resûlü’nün düşmesine gönülden razıyız, diyorlardı. Üç kuruşluk dünya malı için Resûlullah’ı bu denli üzmüş olmaktan o kadar üzüntü duymuşlardı ki, ağlamaktan sakalları ıslanmış ve gözleri de kan çanağına dönmüştü! Hatta o gün Efendimiz onlara, Bahreyn tarafından elde edilen bir ganimeti tahsis etmek isteyince tepki göstermiş ve:
– Senden sonra bizim, dünya nimetine ihtiyacımız yok, demişlerdi! Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara:
– Muhakkak ki sizler, Benden sonra da mal konusunda başkalarının size üstün tutulduğuna şahit olacaksınız; ancak sizler, havzımın başında Benimle buluşacağınız âna kadar dişinizi sıkıp sabredin, tavsiyesinde bulunacaktı!
Ganimetlerin müellefe-i kulûba dağıtılmasından sonra sıra, başlangıçtan beri Efendimiz’le birlikte omuz omuza çarpışan samimi insanların hisselerinin dağıtılmasına gelmişti. Eldeki koyun ve develerle askerlerin sayısı ortaya konulmuş ve neticede her bir piyadeye dört deve ile kırk koyun, süvari olanlara da on iki deve ile yüz yirmi koyun hisse düşmüştü. Savaşa birden fazla at ile katılanlar için ayrıca bir hisse hesap edilmemiş ve böylelikle ashâb-ı kirâm hazretleri, uzun bir bekleme döneminin ardından birer servet değerindeki mallarla geri dönmenin heyecanını yaşamaya başlamışlardı!

