Medine’de Kuraklık Ve Yağmur Duası (6 Ramazan 6 Hicrî)

Hicretin 6. yılının Ramazan’ına Peygamber Efendimiz ve Medine halkı kuraklığın gölgesinde girmişti. Allah Resûlü Cuma namazını kıldırdıktan sonra mübarek ellerini açmış ve üç defa “Al­lah’ım, bize rahmetini gönder!” diyerek dua etmişti. Bunun üzerine ashâbından Hz. Ebû Lübâbe ayağa kalkmış ve “Yâ Resûlallah, ambarda hurma var. Yağmur yağarsa zarar görebiliriz!” demişti.

Ebû Lübâbe kıtlık ve kuraklığında etkisiyle ambardaki hurmaları düşünüyordu. Ama Peygamberimiz umumun menfaati için Allah’tan yağmur istiyordu. Bunun üzerine Efendimiz duasına şunları da eklemişti: “Ya Rabbî! Ebû Lübâbe, ambarının delik­lerini elbisesiyle tıkamaya mecbur kalıncaya kadar yağmur ver.”

Ebû Lübâbe, “Gökyüzünde hiç bulut yoktur, yâ Re­sû­lal­lah!” demeye kalmamış, hava kararmış, şimşekler çakmaya, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamıştı. Telaşlanan Ebû Lübâbe’ye sahabe: “Ey Ebû Lübâbe, sen Re­sû­lul­lah’ın dediğini yapıncaya ka­dar bu yağmur kesilmez.” diyerek Allah Resûlü’nün duasını hatırlatmışlardı.

Hurma ambarının açık yerlerini tıkamaya bir şey bulamayan Ebû Lübâbe (radiyallahü anh) en son sırtındaki elbisesini çıkar­mış, su giren yerlere tıkamaya başlamış ve böylece yağmur da kesilmişti. 

Hudeybiye Öncesi Görülen Hak Rüya (29 Şevval 6 Hicrî)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyasında, ashâb-ı kiramın bir kısmının saçlarını tıraş ettirdiğini, diğer bir kısmının da kısalttığını, emniyet ve güven içinde Kâbe’yi tavaf ettiklerini; Kâbe’nin anahtarlarını aldığını ve onu tavaf ederek umre vazifesini gerçekleştirdiklerini gördü. Sabah olup da bu rüyasını ashâbıyla paylaşınca Medine’de büyük bir sevinç yaşandı ve ashâb-ı kiram Kâbe’ye gideceklerinin müjdesini almış olmanın huzurunu yaşamaya ve umre için hazırlık yapmaya başladı.1

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüğü bu rüyadan Kur’ân’da şöyle bahsedilir: “Allah, Resulü’nün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. İnşaallah siz kiminiz başını tıraş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid-i Haram’a korkmaksızın tam bir güvenlik içinde gireceksiniz. Ama Allah sizin bilemediğiniz şeyleri bildiğinden, ondan önce, yakın bir zafer nasib etti.”2

Hudeybiye sürecine ve anlaşmasına sebep olan bu rüya, bir yıl sonra hicretin yedinci yılında Kaza Umresi olarak gerçekleşmiştir.

  1. Vâkıdî, Meğâzî 404
  2. Fetih Sûresi 48/27

İlk Umre (Hudeybiye) İçin Medine’den Hareket (1 Zilkâde 6)

Gündüzler Mekke’nin hayaliyle tüllenirken geceler de Kâbe’de ibadet rüyalarıyla geçiyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir rüya görmüş ve bu rüyasında, ashâbının bir kısmının saçlarını tıraş ettirmiş, diğer bir kısmının da kısaltmış olarak emniyet ve güven içinde Kâbe’yi tavaf ettiklerine şahit olmuştu; Kâbe’nin anahtarlarını almış ve onu tavaf ederek umre vazifesini gerçekleştirmişti!

Resûlullah, sabah olup da bu rüyasını ashâbıyla paylaşınca Medine’de büyük bir sevinç yaşanmış ve ashâb uzaktan kendilerine el sallayan Kâbe’ye gideceklerinin müjdesini almış olmanın huzurunu yaşamaya başlamışlardı; gidecek ve umrelerini yapıp Kâbe ile hasret gidereceklerdi. Resûlullah da zaten aynı şeyleri söylüyordu!

Hemen hazırlıklar yapılmaya başlandı. Zira Kâbe, kimsenin tekelinde olamazdı; onu ataları Hz. İbrâhim inşa etmiş ve Allah’a kulluk etsinler diye kendisinden sonrakilere emanet etmişti. Şimdi bu emanet, ehil olmayanların elinde heba ediliyordu; onun şan ve şerefini yeniden iade edecek olan da yine, Allah Resûlü’ydü. Gidecek ve orada, Allah’a kulluk vazifesinin nasıl eda edilebileceğini bizzat gösterecekti.

Bu sırada Medine’ye, Büsr İbn Süfyân gelmiş ve Müslüman olmuştu. Geri dönmek istediğinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona:

– Ey Büsr, diye seslendi. “Gitmekte acele etme; belki hep birlikte gideriz! Çünkü biz, inşâallah umre için yola çıkmak üzereyiz.”

Maksat, savaş değil ibadetti; onun için yanlarına sadece vahşi hayvanlardan kendilerini koruyacak çapta küçük kılıçlar almışlardı. Bu yolculukta kendilerine, kurban edilmek üzere bir kısım koyun ve develer de eşlik ediyordu. Resûlullah da bunun için yanına bir deve almıştı.

Yine bir pazartesi günüydü; takvimler, altıncı yılın Zilkâde ayının birini gösteriyordu. Hücre-i saadetlerine girerek abdest alan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), iki kat elbise giyerek dışarı çıktı ve kapısının önündeki Kasvâ’ya binerek hareket etti. Artık yeryüzünün merkezine doğru yeni bir yolculuk başlamıştı. Bu sefer yanında Ümmü Seleme validemiz vardı.

Medine’de yine İbn Ümmi Mektûm bırakılmıştı.[1] O’nunla birlikte, iki yüzü atlı olmak üzere Ensâr ve Muhâcirîn bin dört yüz kişi bulunuyordu.[2] Az dahi olsa etraftaki Arap kabilelerinden gelenler de bu kutlu kervana katılmıştı. Aralarında Ümmü Ümâra, Ümmü Menî’ Esmâ Binti Amr ve Ümmü Âmir el-Eşheliyye gibi hanım sahabiler de vardı. Rüyası görülmüştü ya, Kâbe’ye girip de onu tavaf edeceklerinden şüphe etmiyorlardı.

Zü’l-Huleyfe’ye gelindiğinde burada öğle namazı kılındı. Ardından Efendiler Efendisi, kurbanlık olarak ayrılan yetmiş kadar deveye işaret koymaya başlamıştı; kurbanlıkları kıbleye çeviriyor ve sağ yanına işaret koyuyordu. Bir kısmını kendileri yapmış, geride kalanları da Nâciye İbn Cündeb’e bırakarak onun yapmasını istemişti.

Bu sırada yeni Müslüman Büsr İbn Süfyân’ı yanına çağırarak gözcü olarak önden gitmesini söyledi. Aynı zamanda Abbâd İbn Bişr komutasında yirmi kişilik bir müfrezeyi de,[3] herhangi bir gelişmeye karşılık öncü kuvvet olarak gönderiyordu.

Bu arada Hz. Ömer ve Sa’d İbn Ubâde Allah Resûlü’nün yanına gelmiş, yanlarına daha fazla silah alma konusunda O’nunla konuşmak istiyorlardı. Endişeleri vardı; Kureyş’in ne yapacağı belli olmazdı. Her ne kadar ibadet maksadıyla yola çıkmış olsalar bile onların kural tanıyacak halleri yoktu. Onun için ihtiyatlı olmak istiyorlardı. Ancak bütün ısralarına rağmen Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, yolcu silahından başka silahlanmayı arzu etmeyecek ve her hâlükârda ibadet niyetinden taviz verilmesini uygun bulmayacaktı.

[1] Hudeybiye’ye gidilirken Medine’de Nümeyle İbn Abdullah el-Leysî’yi veya Ebû Ruhm Gülsüm İbn Husayn’ı bıraktığı da ifade edilmekte, üçünü birden bırakarak İbn Ümmi Mektûm’u namaz kılmakla görevlendirdiği de anlatılmaktadır. Bkz. Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, 1/154; Salihi, Sübülü’l-Hüda ve’r-Reşad, 5/33
[2] Umre için yola çıkanların sayısı bin üç yüz, bin dört yüz, bin dört yüzden biraz fazla, bin beş yüz, bin beş yüz yirmi beş, bin altı yüz, bin yedi yüz ve bin sekiz yüz şeklinde de ifade edilmektedir. Büyük ihtimalle rakamlardaki farklılık ve bin dört yüzden sonraki rakamlar, yola çıkıldıktan sonra etraftaki kabilelerden katılan mü’minler sebebiyledir. Aynı zamanda burada, o gün genel manzaraya bakanların mü’minlerin adedini tahminen söylemeleri veya kadın, çocuk ve savaşma durumunda olmayanları bu rakama dahil etmeyişleri de etkili olmuştur. Bkz. Salihi, Sübülü’l-Hüda ve’r-Reşad, 5/70-71
[3] Bu müfrezenin komutanının, Sa’d İbn Zeyd olduğu da söylenmektedir. Bkz. Vâkıdî, Meğâzî, 1/574; Salihi, Sübülü’l-Hüda ve’r-Reşad, 5/34

    “Allah, Mallarınızı Mübarek Ve Hayırlı Kılsın!” (4 Zilkâde 6 Hicrî)

    Zilkâde ayının başında umre niyetiyle Medine’den hareket eden Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bugün annesinin de kabrinin bulunduğu Ebva’ya ulaşmıştı. Bu sırada Îmâ İbn-i Rahda isimli bir şahıs, ikisi süt yüklü bir kaç deveyi ve yüz civarında koyunu hediye olarak Kendisine göndermişti.

    Hediyeleri takdim eden Îmâ’nın oğlu Hufaf: “Babam bu develeri ve sütü, size gönderdi.” dedi. Hufaf’a birkaç soru soran Efendimiz, hediyeleri kabul buyurdu ve “Allah, mallarınızı size mübarek ve hayırlı kılsın!” diyerek dua etti. İkram edilen sütten içen Allah Resûlü, davarların sahabeye dağıtılmasını emretti.

    Ebva’dan Veddan’a geldiğinde bu sefer de Kendisine ekmek, ıtr ve acur hediye edildi. Itr bir tür yeşillikti ve Allah Resûlü, hem ondan hem de acurdan tatmış ve tadı da hoşana gitmişti. Bu yolculuğunda kendisine Hz. Ümmü Seleme eşlik ediyordu ve O, acurdan eşine de götürülmesini talep etti.1

    1. Vâkıdî, Megâzî 2/73, 74

    Mekkelilerin İlk Umreye Mani Olma Kararı (6 Zilkâde 6 Hicrî)

    Hicretten sonra ilk defa umre niyetiyle Mekke’ye doğru hareket eden Allah Resûlü ve ashabı, bugün Cuhfe’ye ulaşmış ve burada konaklamışlardı. Bu arada umre seferini haber alan Mekkeliler, bu durumu kendileri açısından kabullenilemez görmüş ve Müslümanların Mekke’ye girişini engellemek için birtakım girişimlerde bulunmuşlardı.

    Öncelikle Halid İbn-i Velid komutasında 200 süvariyi Kurâu’l-Gamîm’e yolladılar. Hakem İbn-i Abdimenaf’ın başında olduğu 10 kişiyi aralarında Vezer ve Veza’nın da bulunduğu Mekke dağlarının başına gözcü olarak diktiler. Ardından Sakîf kabilesine haber uçurup destek sözü aldılar. En son Mekke civarında yaşayan Ehâbiş’in ileri gelenlerinin bir kısmını Dâru’n-Nedve’ye bir kısmını da evlerine davet edip yemekler yedirdiler ve muhtemel bir savaş durumunda yardım sözü aldılar.1

    Mekkelilerin umre seferiyle alakalı problem çıkartabileceğini hesaba katan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onların tepkilerini ölçmek ve yaptıkları hazırlıkları haber alıp tuzağa düşmemek için Büsr İbn-i Süfyan’ı gözcü olarak önden göndermişti ki Hz. Büsr, yarın gelecek ve bütün bu faaliyetleri Efendimiz’e haber verecekti.

    1. Vâkıdî, Megâzî 2/74, 75; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/72

    “Savaş Onları Yiyip Bitirdi.” (7 Zilkâde 6 Hicrî)

    Mekke’den ayrılığın, Medine’ye hicretin altıncı yılında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), umre niyetiyle yola çıkmıştı. Fakat Mekkelilerin nasıl bir tepki vereceğini ve ne tür bir hamle yapacağını önceden haber almak istiyordu. Böylece hem O’nun hem de yanında bulunan 1400 sahabenin pusuya düşmesinin önüne geçebilirdi. Bunun için görevlendirdiği ve henüz Müslümanlığı Mekkeliler tarafından bilinmeyen Hz. Büsr İbn-i Süfyan, Mekke’ye girmiş, gerekli bütün malumatları toplamış ve bunları Allah Resûlü’ne iletmek için yola koyulmuştu.

    Allah Resûlü, yolculuğun yedinci gününde Usfan yakınlarındaki Gadîru’l-Eştat’a ulaşmıştıki Hz. Büsr (radiyallahü anh) burada kendisine kavuştu. Efendimiz, “Ey Büsr! Mekkelilerden ne haber var?” diye sorunca şunları söyledi:

    “Yâ Resûlallah! Şu Kureyş, Senin geliş haberini almış ve sağmal develerle çoluk çocuklarını da yanlarına alarak zırhlarını giymiş vaziyette Zû Tuvâ’da karargâh kurmuş. Seni Mekke’ye sokmamak için Allah adına yeminler edip ahitleşiyorlar. Hâlid İbn Velîd de, iki yüz atlıyla birlikte Kürâü’l-Ganîm denilen yerde bekliyor!”

    Hz. Büsr’ü büyük bir dikkatle dinleyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekkelilerin bu anlaşılmaz tavırlarını hayretle karşılayacak ve her defasında kılıca sarılıp şiddet ve kavgadan yana olan Kureyş’e için şunları ifade etti:

    “Yazık! Kureyş helâk oldu. Savaş onları yiyip bitirdi. Ne olurdu benimle kabileler arasından çekilseydiler ve beni onlarla baş başa bıraksaydılar. Şayet onlar bana galip gelecek olursa böylece onların da istediği şey gerçekleşir. Yok eğer ben muvaffak olursam onlar da gelip akın akın İslam’a girerlerdi. Ne zannediyorlar. Vallahi, Allah’ın insanlara ulaştırmak için beni görderdiği din adına mücahedeye devam edeceğim. Allah bu yolda ya bu dini galip ve üstün kılar ya da boynumun yanı gider (şehit olurum)!”

    Haberler, yeni bir krizin daha sinyalini veriyordu ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), önce yolun değiştirilmesini emir buyurdu; ardından da ashâbına dönerek, Allah’a hamd edip layık olduğu vechile O’nu tazim ettikten sonra şunları söylemeye başladı:

    – Ey Müslümanlar topluluğu! Fikrinizi söyleyerek Bana yol gösterin; ne diyorsunuz? Kureyş, Ahâbîş kabilelerine yemekler yedirerek Beytullah’ı tavaftan bizi alıkoymak istiyor; ne yapalım? Doğruca Beytullah’a yönelip ilerlememizi ve bizi ondan alıkoymak isteyenlerle çarpışmamızı mı uygun görüyorsunuz? Yoksa şunlara yardım eden etraftaki kabilelere yönelip onların hakkından mı gelelim ki, bu durumda bizimle uğraşacak vakit bulamazlar ve Allah da, onları rezil ve rüsva eder, haklarından gelir.

    – Doğrusunu, Allah ve Resûlü bilir, diyordu Hz. Ebû Bekir. “Ancak yâ Resûlallah! Bizler savaş niyetiyle gelmedik; kimseyle savaşmak gibi bir düşüncemiz de yok! Dolayısıyla biz, yolumuza devam edelim; bizi Beytullah’ı tavaftan engelleyenler olursa onlarla savaşırız.”

    Üseyd İbn Hudayr da benzeri şeyler söylemişti; ashâbın genel olarak niyeti buydu ve hep birlikte Hz. Ebû Bekir’in söylediklerini tekrarlıyorlardı. Bu arada Mikdâd İbn Esved ileri atılmış ve:

    – Allah’a yemin olsun ki bizler, yâ Resûlallah! Benî İsrâil’in Hz. Musa’ya söyledikleri gibi Sana, ‘Sen ve Rabbin git, bizler burada oturuyoruz’ demeyiz; bilakis bizler, ‘Sen ve Rabbin dilediğin gibi hükmünü verip yürü, bizler de Seninle birlikte savaşmaya hazırız’ deriz, diyordu.

    Kıvam, yerindeydi ve Allah Resûlü de:

    – Haydi, Allah’ın adıyla yürüyün, buyurdu. Yeniden hareket edilmişti. Nihâyet Usfân’la Decnân arasındaki Gamîm denilen vadiye kadar gelip burada konakladılar.

    Allah Resûlü (Sas) Hudeybiye’de (8 Zilkâde 6 Hicrî)

    Umre yolculuğu devam ediyordu. Nihâyet, Hudeybiye denilen mevkiye yaklaştıklarında, hiç beklemedikleri bir durumla karşı karşıya kaldılar. Kasvâ çökmüş, her türlü çabaya rağmen bir türlü ayağa kalkıp yürümüyordu. Kasvâ’nın çökmesine ve ashâb-ı kirâmın onca gayretlerine rağmen bir türlü hareket etmemesine Allah Resûlü de bir anlam verememişti. Ashâb-ı kirâm:

    – Kasvâ inat etti, dediklerinde hemen:

    – Hayır! Kasvâ inat etmedi; onun böyle bir âdeti yoktur; ancak onu, vaktiyle fil ashâbını Mekke’ye girmekten alıkoyan aynı Zât alıkoydu, buyurdu. Zira kâinatta tesadüfe yer yoktu ve O’nun için her hareket, Allah tarafından kendisine bir mesaj anlamına geliyordu. Aynı zamanda bu durum, Mekke’ye yürüyüp de sonucu belli olmayan hadiseler zinciriyle karşılaşmaktan daha iyiydi. Zira iyice gerginleşen bu atmosferde, çok fazla kan dökülme ihtimali vardı; bir de o güne kadar Müslüman olduğu hâlde kendilerini Mekke’de gizleyen ve bu sebeple durumlarını, Medine’deki ashâbın da bilmediği mü’minler vardı. Bu durumda kılıçlara sarılıp da savaşla karşı karşıya kalındığında ashâb-ı kirâmın, farkına varmadan başka bir mü’mini öldürme ihtimali vardı. Aynı zamanda Mekke’de, yarın İslâm’la tanışacak potansiyel mü’minler bulunuyordu; onların ya kendileri ya da nesillerinden pek çok insan Allah Resûlü’ne sadâkatlerini bildirecek ve O’nun yolunda ölümüne mücadele edeceklerdi. Öyleyse zemin, her hâlükârda sulhun aranması gereken bir zemindi ve Allah Resûlü de:

    – Muhammed’in nefsi, yed-i kudretinde olana and olsun ki bugün Benden, içinde Allah’ı tazim olan ne türlü bir plan istenirse istensin onu mutlaka kabul edeceğim, buyurdu. Sulh peygamberi, yine sulhu tercih ediyordu.

    Mesajı alan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’nın yönünü değiştirerek onu kaldırmak istedi. Aynen tahmin edildiği gibiydi; Kasvâ kalkmış ve yürüyordu! Bu hareket, anlaşılan mesajın doğruluğunu da tasdik eder mahiyetteydi.

    Artık Hudeybiye’nin en uzak noktasına kadar gelinmişti; hava oldukça sıcaktı ve insanların suya ihtiyacı vardı. Aynı zamanda gelişmeler, bir müddet burada kalınacağını gösteriyordu. Bu sebeple Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), içinde bir miktar su bulunan bir kuyunun yanına gelip burada konakladı. Zaten yakında başka bir kuyu da yoktu!

    Resûlullah’ın konakladığı yer, Harem’in dışında kalıyordu; ancak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke Haremi’nin içine giren yere kadar geliyor ve namazlarını hep burada kılıyordu. O günün ikindi vakti girmiş ve Resûlullah da, bir aralık abdest almak için eline ibrik almıştı; abdest alıyordu! Ancak O abdest alırken ashâb-ı kirâm etrafında toplanmış O’na bakıyorlardı. Ortada bir gariplik vardı ve sordu:

    – Size böyle ne oluyor?

    – Mahvolduk yâ Resûlallah, diyorlardı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara döndü ve:

    – Ben, sizin aranızda olduğum sürece sizler mahvolmazsınız, buyurdu. Gönülde Resûlullah olduğu sürece kim mahvolurdu ki! Ancak meseleyi olduğu gibi ortaya koymak gerekiyordu; onun için:

    – Yâ Resûlallah, diyorlardı. “Yanımızda, Senin elindekinden başka ne abdest alacak ne de içecek bir yudum suyumuz var!”

    Susuzluk son kerteye gelmişti ve anlaşılan ashâb, Resûlullah’tan bir mucize bekliyordu. O da (sallallahu aleyhi ve sellem), önce ibrikteki suyu bir kabın içine boşaltmalarını söyledi; ardından da mübarek parmaklarını bu kabın içine sokup dua etmeye başladı. Sonra da:

    – Haydi alınız; buyurun! Bismillah, dedi.

    Ashâb-ı kirâm hazretleri, büyük bir dikkatle olacakları beklemeye durmuştu. Aman Allah’ım! Bir de ne görsünler; Resûlullah’ın parmaklarından su akıyordu!

    Eline kırbasını alan koşuyordu! Kana kana bu sudan içmiş, abdest almış ve hayvanlarını da sulamışlardı.[1] Hudeybiye’de yüzler yeniden gülmeye başlamıştı; kırbalar da dolmuş, bir süreliğine de olsa su ihtiyaçlarını gidermişlerdi. Gelişmeler karşısında tebessüm eden Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri de ellerini açmış:

    – Allah’tan başka ilah olmadığına ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehâdet ederim, diyor ve Rabbine hamd ediyordu.[2]

    [1] Hadiseyi rivâyet eden Hz. Câbir’e, “O gün kaç kişiydiniz?” diye sorulduğunda önce, “Yüz bin dahi olsaydık o su hepimize yeterdi!” diyecek ve o günkü sayılarının bin beş yüz olduğunu söyleyecekti. Bkz. Buhârî, Sahîh, 4/1526 (3921); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/329 (14562); Dârimî, Sünen, 1/27 (27)
    [2] O gün Hudeybiye’de, su ile ilgili başka mucizeler de gerçekleşecektir. Bkz. Buhârî, Sahîh, 3/1311 (3384), 4/1525 (3919); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/290; İbn Hibbân, Sahîh, 11/126 (4801); Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 5/73

    Hudeybiye’ye Yağan Yağmur Ve Tevhid Gerçeği (9 Zilkâde 6 Hicrî)

    Umre kafilesi, Mekkeliler engel çıkartınca dün Hudeybiye’ye gelip konaklamıştı. Gece Hudeybiye’de gönülleri ferahlatan bir rahmet yağmış, böylelikle kuruyan otlara can gelmiş, susuzluktan bitkin düşen haşerata da ümit olmuştu. Mü’minler için de bu, rahmet-i ilahîyenin bir tezahürü anlamına geliyordu. Ancak herkes aynı ölçüde hassasiyet gösteremiyor ve tam zamanında gelen bu bereketi, sebeplere izafe ederek onu gerçek manada gönderen Kudreti göremiyorlardı. Bilhassa Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl gibi duruşu netleşmemiş olanlar:

    – Bu, sonbahar aylarında olagelen tabii bir hadisedir; onu bize Şi’râ yıldızı indirmiştir, diyorlardı. Üst üste bu kadar ihsanla serfiraz olup dururken, her şeyi kendilerine bahşeden Yüce Kudreti görmemezlik olamazdı.

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldırdıktan sonra ashâbına döndü ve onlara:

    – Biliyor musunuz, Rabbiniz size ne söylüyor, diye sordu. Nebevî terbiyenin yoğurduğu mümtaz insanların, böyle bir soruya nasıl cevap verecekleri belliydi:

    – Allah ve Resûlü en iyisini bilir!

    Söz yine kendisine gelmişti ve O da, meseleyi yine genelleyecek ve kimseyi incitmeden esas maksadını anlatacaktı. Önce:

    – Allah (celle celâluhû) buyurdu ki, diye başladı sözlerine. Belli ki yine Cibril-i Emîn gelmiş ve gökler ötesinden yeni haberler getirmişti. Her yeni hadise karşısında ilahî talimata göre hareket etmeyi itiyat edinen sahabe cemaati pür-dikkat Resûlullah’ı dinlemeye durmuştu. Resûlullah sözlerine şöyle devam etti:

    – Kullarım arasında kimi mü’min kimi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır; mü’min olarak sabahlayanlar, “Allah’ın fazlı ve rahmeti vesilesiyle üzerimize yağmur yağdırıldı” diyenlerdir ki Bana inanmış ve yıldızları da inkar etmişlerdir! “Şu yıldızlar sebebiyle bize yağmur yağdı” diyenler ise onlar, Beni inkar edip yıldızlara mü’min olan talihsizlerdir!

    Böylelikle kimseyi rencide edip perdeyi yırtmadan bir yanlışı daha tashih ediyor ve sebeplere takılıp da Müsebbibü’l-Esbâb’ı görememe gibi bir yanlışlığa düşmemeleri için ashâbını uyarmış oluyordu.

    Bu arada ashâb arasından Amr İbn Sâlim ve Büsr İbn Süfyân, Allah Resûlü’ne koyun ve deve hediye etmişlerdi. Daha sonra Hz. Amr, benzeri bir hediyeyi yakın arkadaşı olan Sa’d İbn Ubâde’ye de ulaştıracak ve o da, gelip bunu Allah Resûlü’ne takdim edecekti. Bunun üzerine Efendiler Efendisi:

    – Amr, şu sürüleri de bize hediye etti; Allah Amr’ın bereketini artırsın, diye dua etti. Ardından da gelen hediyelerin kesilerek etlerinin ashâb arasında taksim edilmesini emretti; hediye edilen koyun ve develerin etinden kendisi de diğerleri kadar bir pay alıyor ve böylelikle sıkıntılı zamanlarda birlikte oldukları gibi bolluk anlarında da yüreklerinin birlikte attığının mesajını veriyordu.

    Hudeybiye’de Namaz Hassasiyeti (10 Zilkâde 6 Hicrî)

    Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de kalacağı günlerde konaklayacağı çadır, Mekke’deki Harem bölgenin dışına kurulmuştu. Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), namazlarını Harem bölgesinin sınırları içine giriyor, öyle kılıyor ve kıldırıyordu. Bu hassasiyetin ana sebebi, Harem sınırları içerisinde yapılan ibadetin daha faziletli olmasıydı. Böylece Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mekanın kutsiyetini dikkate alma şuurunu sahabe aşılıyor ve Hareme hürmet duygusunu da canlı tutuyordu.

    Hudeybiye’de Efendimiz’in (Sas) Diyalog Hamlesi (12 Zilkâde 6 Hicrî)

    Mekke’de ve Hudeybiye’de dört gündür gergin bekleyiş devam ediyordu. Mekkeliler, Müslümanları umrelerini yapmaları için Mekke’ye sokmuyor; Müslümanlar da Hudeybiye’de konaklamış Allah Resûlü’nün yapacağı hamleyi gözlüyorlardı. İki taraf arasında gergin bekleyiş devam ederken Allah Resûlü’nün bulunduğu yere, aralarında Amr İbn-i Sâlim, Hırâş İbn-i Ümeyye, Hârice İbn-i Kürz ve Yezîd İbn-i Ümeyye gibi isimlerin bulunduğu bir heyetle birlikte Büdeyl İbn-i Verkâ çıkageldi; hepsi de Huzâa kabilesine mensuptu. Huzâa ise, Müslüman olsun veya olmasın her zaman Allah Resûlü’ne sırdaş olan bir kabileydi; insanlık ortak paydasında aralarında bir diyalog söz konusu idi. Tihâme bölgesinde olup biten her şeyi Allah Resûlü’ne bildirir, böylelikle bir nevi istihbarat görevini yerine getirirlerdi. Şimdi ise, en kritik bir noktada bu diyalog semere vermiş, durumdan vazife çıkaran Huzâa hey’eti Allah Resûlü’nün imdadına koşmuştu.

    Selam verdikten sonra Büdeyl söze başladı:

    – Biz, Senin kavmin olan Ka’b İbn-i Lüeyy ve Âmir İbn-i Lüeyy kabilelerinin yanından geliyoruz, diyordu. Onlar, Ahâbîş olarak bilinen çevre kabileleriyle kendilerine bağlı bulunan daha başka kabileleri Sana karşı harekete geçirmişler; beraberlerine yavrulu develerle çoluk ve çocuklarını da alarak Hudeybiye sularının olduğu yere gelip yerleşmişler! Allah adına yeminler vererek, önde gelenlerini kurban vermedikçe Seninle Beytullah arasından çekilmeyeceklerini söylüyorlar!

    Büyük bir dikkat ve sabırla Büdeyl’in sözlerini dinledi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Gelenler, Kureyş’in haberini getirdikleri gibi aynı zamanda Resûlullah’ın bilgilerini de onlara taşıyacaklardı. Aynı zamanda bu, sulh çizgisinde Kureyş’le ilk defa bir araya gelmenin bir işaretiydi. Onun için esas maksat, olanca netliğiyle ortaya konulmalı ve Müslüman olmanın onurunu da koruyarak bir anlaşma zemini bulunmalıydı:

    – Biz kimseyle savaşmak için gelmedik, diye başladı sözlerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Biz, sadece Beytullah’ı tavaf etmek için yola çıktık; kim bizi ona yürümekten alıkoymak isterse onunla savaşırız! Zaten her fırsatta kılıca sarılıp savaşmak Kureyş’i büyük bir zarara uğratmış, onları perişan etmiştir! Şâyet dilerlerse onlara, kendilerini emniyette görebilecekleri bir süre veririm ve onlar da insanlarla aramıza girmekten –ki diğer insanlar onlardan daha çoktur– geri dururlar; şâyet o insanlar Bana galip gelirlerse –ki zaten onların da istediği budur– ne âlâ. Eğer Benim davam o insanlara üstünlük sağlarsa o zaman da onlar, dilerlerse diğer insanların da tercih ettiği dini seçerek İslâm’a girerler, isterlerse kılıca sarılıp Benimle savaşırlar; hem bu süre içinde dinlenmiş de olurlar! Şâyet bütün bunlara olumsuz yaklaşırlarsa, işte o zaman şu başım gövdemden ayrılıncaya kadar bu davam uğruna bütün cehdimi ortaya koyacağım; muhakkak ki Allah (celle celâluhû) da, hükmünü icra edecektir!

    Resûl-ü Kibriyâ’yı büyük bir dikkatle dinledikten sonra:

    – Söylediklerini aynen Kureyş’e ileteceğim, diyen Büdeyl ve arkadaşları Allah Resûlü’nün yanından ayrılıp doğruca Kureyş’in yanına gittiler. Onların kendilerine doğru geldiklerini görenler:

    – Büdeyl ve arkadaşları geliyor; büyük ihtimalle ağzınızı yoklayıp sizden istihbarat toplamak maksadıyla aranıza geliyorlar! Sakın ola onlara bir tek kelime bile sormayın, diyorlardı. Bir anda ortalık buz gibi oluvermişti! Durumun nezaketini fark eden Büdeyl, onların suskunluğuna karşılık çaresiz söze başladı:

    – Bizler, Muhammed’in yanından geliyoruz, dedi. Onların haberlerini size vermemizi istemez misiniz?

    Buz gibi hava hâlâ dağılmamıştı; üstüne üstlük İkrime İbn Ebî Cehil ve Hakem İbn Âs ileri atılmış ve burunlarından soluyarak:

    – O’nun hakkında bize vereceğin herhangi bir bilgiye hiç ihtiyacımız yok, demişlerdi. Ancak O’na, aramızda tek bir adam bile kalmayıncaya kadar mücadele edip bu yıl O’nun Mekke’ye girmesine izin vermeyeceğimizin haberini verebilirsin!

    Böylelikle onlar, çıktıkları yolda sonuna kadar kararlı olduklarını göstermek istiyor ve her türlü alternatife kapalı olduklarını da ifade etmiş oluyorlardı. Ancak hepsi aynı düşünceye sahip değildi; Urve İbn Mes’ûd ileri atıldı:

    – Büdeyl’in anlatacaklarını dinlemek lazım; şâyet hoşunuza giderse kabul eder, hoşlanmazsanız reddedersiniz, diyordu. Bunun üzerine Safvân İbn Ümeyye ve Hâris İbn Hişâm Büdeyl’e dönerek:

    – Anlat bakalım; görüp de işittiğiniz şeyler nelerdi, diye sordular.

    Nihâyet konuşma fırsatı vermişlerdi; öyleyse bu fırsatı en iyi şekilde kullanmak gerekiyordu:

    – Sizler Muhammed konusunda acele edip fevrî karar veriyorsunuz, diye söze başladı Büdeyl. Çünkü O, savaşmak maksadıyla değil, umre yapmak için yola çıkmıştır!

    Büdeyl, Resûlullah’tan duyduklarını teker teker anlatınca meclisin havasında yeniden bir değişiklik meydana gelmişti; Bedir, Uhud ve Hendek’in acıları hâlâ zihinlerdeki tazeliğini korurken çıkılan bu yeni yolda, savaştan başka bir alternatif daha sanki kendini gösterir olmuştu! Onun için tecrübeli Urve yeniden ileri atıldı:

    – Ey Kureyş, diyordu. “Sizler hiç benden kuşkulanıp şüphelenir misiniz?”

    – Hayır, diyorlardı. Belli ki bu sözüne bir hüküm bina edecekti Urve. Ardından, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

    – Sizler benim babam yerinde değil misiniz?

    – Evet, öyle!

    – Ben de sizin oğlunuz gibi değil miyim?

    – Evet, bu da doğru!

    – Hani bir gün benim, bizzat kendim, çocuklarım ve bana itaat edenlerle birlikte size yardım etmek için koşup da Ukâz’daki insanları sizden nasıl uzaklaştırdığımı hatırlıyor olmalısınız![1]

    – Evet, doğru; öyle yapmıştın! Aramızda kimse senin samimiyetinden asla şüphe duymaz!

    – Öyleyse bugün ben size bir tavsiyede bulunayım; bilirsiniz, sizi çok severim; iyiliğinize olacak hiçbir şeyi sizden gizlemem! Büdeyl size, aslında çok isabetli ve akıllıca bir planla gelmiştir; bunu ancak, aklı başında olmayan cahiller gözardı eder! Onları kabul edin! Beni de, bütün bunların doğru olup olmadığını araştırmak için gönderin ki size işin gerçek yüzünü bildireyim. O’nun yanında neler olup bittiğine bir bakayım ve sizin bir casusunuz olarak gidip O’ndan size yepyeni haberler getireyim!

    [1] Urve İbn Mes’ûd’un annesi, Kureyş’li Sübey’a Binti Abdişems’in kızıydı ve “Benim annem sizlerdendir ve bu yönüyle ben de sizin bir nevi oğlunuzum” manasında bunu söylüyordu. Bkz. . İbn Hişâm, Sîre, 4/280; Taberî, Tarih, 2/118

    “O’nu Bırakıp Da Kaçacak Olanlar Bizler Miyiz!” (13 Zilkâde 6 Hicrî)

    Hudeybiye’de konaklayan Allah Resûlü, dün Büdeyl İbn-i Verkâ’yı elçi olarak göndermiş ve maksadını Mekkelilere haber vermişti. Büdeyl’i dinleyen Mekkeliler, Urve İbn-i Mes’ûd’u, Büdeyl’in dediklerinin aslını araştırmak için Allah Resülü’ne göndermişti. Bugün Hudeybiye’ye ulaşan Urve, gelir gelmez:

    – Yâ Muhammed! Ben, Ka’b İbn-i Lüeyy ve Amir İbn-i Lüeyy’i, yanlarında sağmal develeri ve çoluk çocuklarıyla birlik­te Hudeybiye sularının başında bırakıp da geldim; Ehabiş kabilele­riyle onlara itaat eden diğer insanlar da onlarla birlikte Sana karşı birleşmiş durumdalar! Aslan postu giymiş ve Sen onları ezip geçme­dikçe, Beytullah’la aranızdan çekilmemeye Allah adına and içmekte­ler! Bu durumda siz, şu iki şeyden birisini tercih etme durumunda­sınız: Ya kavmini çiğneyip geçecek, onları yok edeceksin ki -Senden önce kendi kavmini ve ailesini çiğneyip de yok eden kimse duyul­mamıştır!- ya da şu etrafında gördüğün insanlar Seni tek başına bı­rakıp Seni hüsrana uğratacaklardır! Vallahi de ben, Senin etrafın­da şerefli kimseler göremiyorum; onların çoğu, nereden geldikleri belli olmayan toplama insanlar! Onların ne yüzlerini tanıyorum ne de nesepleri hakkında bir bilgiye sahip olabiliyorum! Şayet savaşa­cak olursan, bunların hepsi Senin etrafından dağılıp gidiverirler ve Sen de onların eline esir düşersin; Senin için bundan daha ağır ve şiddetli ne olabilir ki!” diyerek Efendimiz’i, Mekkelilerle ve zoru görünce ashâb-ı kiramın O’nu bırakıp kaçacağıyla korkutmak istemişti.

    Urve’nin sözleri yenilir yutulur cinsten değildi ve o ana kadar Allah Resûlü’nün arkasında büyük bir edeple gelişmeleri takip eden Hz. Ebû Bekir’in sabrını taşırmıştı; kaçmak da ne kelimeydi! Orada bulunanların hepsi kütükte doğranır gibi lime lime olmadan hiç kimse, Allah Resûlü’nün tek bir kılına bile dokunamazdı. Öyleyse Urve’nin ağzının payı verilmeliydi; hem de anladığı dilden! Sair za­manlarda Allah Resûlü’nün yanında ağzını bile açmaktan haya eden edep insanı Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) bulunduğu yerden:

    – Sen, Lât’ın eteklerinde sürünmene bak, diye gürleyiverdi. “O’nu yalnız bırakıp da kaçacak olanlar bizler miyiz!”

    Onun bu çıkışı, aynı zamana ashâb-ı kiramın da yüreğine su serpmişti; zira duygularına tercüman oluyordu! Urve beklemediği bu çıkış karşısında şaşkına dönmüştü! Ancak sesin sahibini tanımamıştı; zira ashâb-ı kiram hazretleri yüzlerini de kapatmışlardı. Sesin geldiği yöne doğru döndü ve:

    – Bu da kim, diye sordu. Etraftakiler:

    – Ebû Bekir, diyorlardı. Ebû Bekir adını duyunca Urve duraksadı; aklına, öldürdüğü bir adama karşılık onun diyetini ödeyeceği sırada Hz. Ebû Bekir’den istediği yardım geldi. Zira o gün, en yakın dostları bile kendisine ancak iki veya üç deve yardımda bulunurken Hz. Ebû Bekir, on deve ile elinden tutmuş ve onu büyük bir sıkıntı­dan kurtarmıştı. Onun için döndü ve:

    – Allah’a yemin olsun ki, dedi. Şayet bana olan o henüz karşılı­ğını ödeyemediğim iyiliğin olmasaydı mutlaka sana cevap verirdim!

    Ashâb-ı kiramın dikkatlerinden kaçmayan bir husus da Ur­ve’nin her konuşmaya yeltenişinde Allah Resûlü’nün sakal-ı şerif­lerine el uzatıp onu sıvazlamak istemesiydi. Onun bu halini gören ve Hendek günü gelip de Müslüman olan Muğîre İbn-i Şu’be, eli kılıcının kabzasında olduğu halde Allah Resûlü’nün yanı başında bekliyor, Urve’nin her el uzatmak isteyişinde kılıcının kabzasıyla eline vurarak:

    – Şu kılıç karnına işlemeden önce elini Resûlullah’ın sakalına uzatıp dokunmaktan vazgeç; zira O’na, asla bir müşrik eli dokuna­maz, diyordu.

    Her hareketine mukabil Hz. Muğire’nin aynı hamleyi yapması Urve’yi öfkelendirmişti; ona döndü ve:

    – Yazıklar olsun sana; ne kadar da katı ve kaba bir adammışsın, diye çıkıştı. Sonra da Allah Resûlü’ne dönerek:

    – Şu başıma gelenlere bak! Ashabın arasında bana bu eziyeti veren de kim, diye sordu. Ve ekledi:

    – Vallahi de aranızda ondan daha kötü ve daha şerir birisi oldu­ğunu sanmıyorum!

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tebessüm ediyordu; sanki Urve’ye, dünkü arkadaşının bugün hangi seviyeye ulaştığını göster­mek istercesine:

    – Bu, kardeşinin oğlu Muğire İbn-i Şu’be’dir, buyurdu.

    Muğire’yi tanımamak olur muydu? Zeka ve kiyaset açısından Arap yarımadasında ondan daha etkili kimse yoktu. Bir insan, ancak bu kadar değişebilirdi! Şaşkınlık ve hayranlıkla süzdü önce; ardın­dan da:

    – Sakif kabilesinin düşmanlığını sonsuza kadar aramızda yeşer­ten sen değil miydin, dedi.

    Bunu o, altta kalmamak ve ona da bir şey demiş olmak için ko­nuşuyordu. Yoksa, bu kadar seri ve etkili değişim, Urve’yi can evin­den vurmuştu. Sadece Hz. Muğire değil, ashâb-ı kiramın hal ve tavırlarını süzüyor ve insanlık adına gelinen noktayı hayranlıkla sey­rediyordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir işin yapılması­nı işaret buyurduğunda hep birlikte onun için koşturup birbirleriyle yarışa girişiyor, abdest almak istediğinde her biri, eline su dökmek için azami gayret gösteriyordu. Mübarek saç tellerini bile yere dü­şürmemek için itina gösteriyor, azametinden dolayı cemal-i vechi­yesine keskin nazarlarla bakamadıkları Allah Resûlü’nün huzurun­da edep ve hayadan, ihtiyaç olmadıkça sükûtu tercih ediyor, ihtiyaç olduğunda ise en alt perdeden konuşuyorlardı.

    Nihayet konuşmalar uzayıp gitmiş ve Allah Resülü (sallallahu aley­hi ve sellern), Urve’ye de Büdeyl’e söylediklerini tekrarlamıştı; maksa­dı, kimseyle savaşıp da kan dökmek değil, sulh zeminini bulup asha­bıyla birlikte umre yapmaktı!

    “Bu İnsanların, Beytullah’a Girmelerine Engel Olunamaz!” (17 Zilkâde 6 Hicrî)

    Mekkeliler, Urve İbn-i Mes’ûd’u elçi olarak Hudeybiye’ye göndermiş fakat zihinleri, onun dönüp anlattıklarıyla iyice karışmış ve Kureyş arasında tam bir belirsizlik hüküm sürmeye başlamıştı. Her giden, aynı duygularla geri dönüyordu ve bunu gören Ahâbîş kabilelerinin reisi Huleys İbn Alkame:

    – Bana müsaade edin; bir de ben gidip bakayım, diyerek Ku­reyş’ten müsaade istedi.

    – Olur, bir de sen git, diyorlardı. O da kalktı ve Resûlullah’ın bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı.

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), muhataplarını çok iyi tanıyordu ve ufkuna Huleys’in doğduğunu görünce ashâbına dönerek:

    – Şu gelen, filân kavimden falandır ve o, Allah’a saygılı ve kurbanlık develeri de önemseyen biridir; onun için kurbanlıkları öne çıkarın, buyurdu.

    Yine denilenler yapılmış ve anında kurbanlık develer, telbiye ve tekbirlerle Huleys’in geldiği tarafa doğru sürülmüştü.

    Yanlarına yaklaşıp da boyunlarında kurbanlık olduklarını gösteren işaretleri ve on beş gün gibi uzun bir süredir bağlanıp da hapsedilmekten dolayı tüylerinin döküldüğünü, inleyerek perişan ve dağınık hâlde develerin kendilerine doğru geldiğini gören Huleys, farkına bile varmadan:

    – Sübhanallah, diye çığlık kopardı. “Bu insanların Beytullah’a gitmelerine engel olmak hiç de doğru değil; Lahm, Cüzâm, Kinde ve Hımyer halkı gelip de haccedebildikleri hâlde Abdulmuttalib’in oğluna engel olmaya Allah razı olmaz! Bu insanların, Beytullah’a girmelerine engel olunamaz! Kâbe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki Kureyş helâk olmuştur; baksanıza, adamlar sadece umre için geliyorlar!”

    Gördükleri karşısında kendini tutamayıp da bunları dile getiren Huleys’i uzaktan takip eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de:

    – Evet, aynen dediğin gibi ey Kinâneoğullarının kardeşi, diye mukabelede bulunuyordu.

    Huleys, ilerleyip Resûlullah ile konuşmaya bile gerek duymadan geri dönüyordu. Kureyş’in yanına gelir gelmez de:

    – Ey Kureyş, diye seslendi onlara. Sesinin tonunda, “Bu kadarı da olmaz” dercesine bir tını vardı. İnsaflı ve kadirşinas bir tutumla şöyle devam etti:

    – Ben öyle şeyler gördüm ki, onları yolundan alıkoymanın imkânı yoktur; kurbanlık develer, uzun zamandır bağlanıp hapsedildiği için tüylerini yemişler ve uzun zamandır Beytullah’ı tavaf için ihrama girmiş oldukları için de insanlara haşerat musallat olmuş! Vallahi de sizinle biz, ne hakkını verip de ona olan hürmetlerini sunmak için Kâbe’ye gelenleri Beytullah’ı tavaftan alıkoymak ne de kurbanlıkların yerine ulaştırılıp da orada salınmasına engel çıkarmak maksadıyla anlaşma yapmıştık!

    Allah’a yemin olsun ki, ya O’nunla geliş gayesi arasına girmekten vazgeçersiniz ya da ben Ahâbîş kabilelerinin tamamını yanıma alarak dağıtır ve geri dönerim!

    Huleys’in söyledikleri de Kureyşlilerin hoşlarına gitmemişti:

    – Hele bir dur, diyorlardı. “Kendi aramızda, bizim de hoşumuza gidecek bir konuda ittifak edeceğimiz âna kadar biraz bekle! Hem sen, bâdiyede yaşayan bir adamsın; bu türlü şeylerden anlamazsın! Muhammed tarafından gördüklerinin hepsi de bir tuzaktır!”

    Küfür aynı küfürdü; onun zemininde mantık ve muhakeme olmadığı gibi muhatabını mesnetsiz karalama da, onun için her zaman başvurulan bir yoldu ve Kureyş bugün onu yapıyordu. Ancak, ardı ardına yaşanan bu gelişmeler de, adım adım takip ediliyordu. Bu sefer, insanların anlatılanlardan etkilendiğini gören ve daha farklı bir sonuç bekleyen Mikrez İbn Hafs ileri atıldı ve:

    – Bırakın, bir de ben gideyim, dedi. Ona da ‘olur’ demişlerdi. Bu sefer de Mikrez’in gelişini gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

    – Bu adam hain ve facir birisidir, diyerek ashâbını uyaracak ve benzeri konumda bulunanların muhataplarını ne kadar yakından tanımaları gerektiği hususunda fiilen ashâbına ders verecekti. Zira Mikrez, Bedir Savaşı’nın devam ettiği sıralarda Benî Bekir kabilesinin efendisi Âmir İbn Yezîd’in üzerine ani bir baskın yapıp onu öldürmüş ve ondan sonra da hep bu türlü hıyanetleriyle tanınır olmuştu.

    Efendimiz’in (Sas) Hz. Osman’ı Mekke’ye Göndermesi (19 Zilkâde 6 Hicrî)

    Mekke ile Hudeybiye arasındaki gergin bekleyiş, Mekkelilerin gönderdiği elçilere Allah Resûlü’nün niyetini açık ve net bir şekilde beyan etmesine rağmen devam ediyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir adım atarak ashâbı arasından Hırâş İbn Ümey­ye’yi, Sa’leb adındaki kendi devesini vererek Kureyş’e gönderdi; maksadı, savaş niyetinde olmadığını ve sadece umre maksadıyla geldiğini bir daha anlatmaktı.

    Hz. Hırâş gelir gelmez İkrime İbn Ebî Cehil, kılıcını çektiği gibi devenin ayaklarına indiriverdi; o kadar kin ve nefretle doluydu ki neredeyse Hz. Hırâş’ı da öldürecekti. Onun bu kadar öfkeli olduğunu gören Ahâbîş kabileleri hemen müdahale ederek Allah Resûlü’nün elçisini öldürmesine müsaade etmediler ve Hz. Hırâş’ı serbest bırakarak geri gönderdiler. Bunun üzerine Hz. Hırâş da, hemen Allah Resûlü’nün yanına gelerek onlardan gördüğü muameleyi anlattı.

    Hadisenin nezaketi her geçen gün daha da artıyordu ve böyle bir zeminde atılacak her adım çok önemliydi. Kureyş çok tedirgindi, düşünmeden hareket ediyor ve fevrî hareketleriyle önü alınmaz sıkıntılara sebep oluyordu.

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, Kureyş’in ileri gelenlerine mesajının net bir şekilde ulaştırılması konusunda kararlıydı; akıl ve vicdanlarına hitap edecek ve Allah rızasından başka hedefi olmayan bu insanlarla Beytullah’ın arasından çekilmelerini söyleyecekti. Bu sefer yanına, Kureyş’e elçi olarak göndermek üzere Hz. Ömer’i çağırdı. Huzura gelip de Efendimiz’in niyetini öğrenen Hz. Ömer:

    – Yâ Resûlallah, diyecekti. “Kureyşlilerin canıma kastedeceklerinden endişe ederim; çünkü onlar, benim onlara olan düşmanlığımı iyi bilirler. Hem aralarında beni koruyacak Adiyy oğullarından da kimse yoktur! Ancak buna rağmen, yâ Resûlallah, onlara benim gitmemi istiyorsan, tereddütsüz giderim!”

    Elbette ki Hz. Ömer’in endişesi, sadece kendi canıyla ilgili değildi; o gün orada Hz. Ömer gibi bir elçinin öldürülmesi, tereddütsüz savaş sebebiydi ve şartların olgunlaşmadığı bir yerde böyle bir savaşın ne getireceğini kestirmenin de imkânı yoktu. Hz. Ömer’i dinlerken Allah Resûlü de düşünmeye dalmıştı:

    – Yâ Resûlallah, diye devam etti Hz. Ömer. “Fakat ben Sana, Kureyş nezdinde benden daha kıymetli ve hatırı sayılır, koruyup kollayacak insanları açısından daha avantajlı ve bağlantıları daha sağlam birisini tavsiye ederim: Osman İbn Afvân.”

    Mü’minin feraseti çok önemliydi ve Hz. Ömer’in bu ifadeleri de, serâpâ feraset ve basîret doluydu. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Osman’ı huzuruna çağırdı:

    – Kureyş’e git ve bizim, onlarla savaşmak için değil, sadece umre yapmak için geldiğimizi haber ver! Aynı zamanda onları İslâm’a davet et, diyordu. Hz. Osman’a yüklenen misyon sadece bunlardan ibaret de değildi; yanına yaklaşan Hz. Osman’a, o güne kadar iman edip de bir türlü hicret edemeyen veya hicret sonrasında Mekke’de Müslüman olanların yanına da gitmesini ve onlara, çok yakın bir zamanda yaşanacak fethin haberini vermesini, Allah’ın pek yakında Mekke’de de dinini hakim kılacağını ve bundan böyle kendilerini saklayıp da imanlarını gizleme ihtiyacı hissetmeden ve açıktan dinlerinin gereğini yaşayabileceklerinin müjdesini vermesini söyleyecekti.

    Derken Hz. Osman yola çıktı; Beldah’a geldiğinde Kureyşliler karşısına çıktı ve:

    – Nereye gidiyorsun, diye sordular. Temkinliydi ve:

    – Beni size Resûlullah gönderdi, diye başladı sözlerine. “Sizi İslâm’a ve Allah’a iman etmeye davet ediyorum; ya hepiniz toptan O’nun dinine girersiniz –ki Allah (celle celâluhû), mutlaka dinini üstün kılıp peygamberini de galip getirecektir– ya da O’nun yolundan çekilirsiniz ki, bu durumda O’na karşı koyanlar, siz değil de başkaları olur! Buna göre şâyet Resûlullah mağlup olursa, zaten sizin istediğiniz de budur! Galip gelmesi durumunda ise, tercih size kalmış; ya sizler de diğer insanlar gibi gelir ve İslâm’ı tercih edersiniz, ya da O’na karşı koyarak hep birlikte savaşırsınız! Savaşın sizi ne hâle getirdiğini çok iyi biliyorsunuz; iyice bitkin ve yorgun düştünüz ve önde gelen adamlarınızı da kaybettiniz! Ayrıca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), savaşmak için değil, yanında işaretlenmiş kurbanlıklarla birlikte sadece umre niyetiyle geldiğini ve onları kurban edince de geri dönüp gideceğini size haber vermemi istedi!”

    – Söylediklerini duyduk, diyorlardı. “Ancak bu, asla olmayacak bir husustur; O böyle ansızın üzerimize gelemez! Git ve arkadaşına söyle; asla üzerimize gelemeyecek!”

    Kureyş’in kapısını aralamak mümkün gözükmüyordu; daha Kureyş’in ileri gelenlerinden kimseyle görüşemeden ayak takımının tepkileriyle karşılaşmış ve kendisinden beklenilen vazifeyi icra edememişti. Adamları aşmanın imkânı yok gibi görünüyordu ve neredeyse Hz. Osman da geri dönmek üzereydi. Tam bu sırada karşısına Ebân İbn Saîd çıkıverdi; onu görünce önce yanına geldi ve bir müddet hâl hatır sorduktan sonra Hz. Osman’a:

    – Ne ihtiyacın varsa çekinmeden söyle, diyordu. Hatta kendi atından inmiş ve onun üzerine Hz. Osman’ın binmesini istiyor, kendisi de onun arkasına biniyordu. Hz. Ömer haklı çıkmıştı; yolların kapanıp da kapıların sürgülendiği yerde eski dostluklar işe yarıyor ve açılmaz gibi duran nice kapılar birden açılıveriyordu! Zira bir taraftan Ebân:

    – Sağ ve sola istediğin tarafa git ve sakın kimseden korkma!

    Çünkü Saîdoğulları Harem’in en aziz ve şereflileridir, diyor ve Hz. Osman’a emân verdiğini şiirinin diliyle herkese ilan ediyordu.

    Öylece Kâbe’ye kadar geldiler ve Hz. Osman, hemen Kureyş’in ileri gelenlerini ziyarete başladı. Teker teker her birine gidiyor ve Resûlullah’ın mesajını ulaştırıyordu. Hepsi de:

    – Muhammed, asla üzerimize böyle gelemez, diyor ve kapıları bütünüyle kapatıyorlardı.

    Ancak Hz. Osman’ı da dışlayamıyorlardı; ona:

    – İstersen sen, gel ve Beytullah’ı tavaf et, diyorlardı. Ancak o:

    – Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tavaf etmedikçe ben de Beytullah’ı tavaf etmem, diyecek ve bu teklifi geri çevirecekti.

    Kureyş’in niyeti anlaşılmıştı ve vakit kaybetmeden Hz. Osman, diğer vazifesini de yerine getirmek için, o güne kadar sıkıntıların cenderesinde inim inim inleyip duran mü’min erkek ve kadınların kapısını çalmaya başladı:

    – Resûlullah buyuruyor ki, diye başlıyordu sözlerine. Kapılarında Hz. Osman gibi bir sahabîyi görenlerin ve kendilerine Allah Resûlü’nden haber geldiğini duyanların sevincine diyecek yoktu. Bunun için altı yıldır bekleyenler vardı; zira O’nu bulduktan sonra bu kadar ayrılığın hicranı dayanılır gibi değildi! Ancak Hz. Osman, onlara selam getirip kapılarına sadece mücerred ziyaret için gelmemişti. O:

    – Sizleri pek yakında kanatlarımın altına alıp koruyacağım ve artık bundan sonra Mekke’de kimse imanını gizleme lüzumu hissetmeyecek, şeklinde Resûlullah’ın müjdesini getirmişti. Zemherîr içinde bahar meltemleri gibi bir müjdeydi bu! Açıktan kendilerini ifade edebilmeyi o kadar arzuluyorlardı ki! Bugün kapılarına Hz. Osman gibi bir elçi geldiğine göre elbette pek yakında bu müjde de gerçekleşirdi; ayrılırken kapılarından:

    – Resûlullah’a bizden de selam söyle, diye el sallıyor ve arkasından gözyaşı döküyorlardı.

    Hz. Osman’ın bu gayretleri tam üç gün sürecekti.

    Efendimiz’in (Sas) Hz. Osman’ı Mekke’ye Göndermesi (19 Zilkâde 6 Hicrî)

    Mekke ile Hudeybiye arasındaki gergin bekleyiş, Mekkelilerin gönderdiği elçilere Allah Resûlü’nün niyetini açık ve net bir şekilde beyan etmesine rağmen devam ediyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir adım atarak ashâbı arasından Hırâş İbn Ümey­ye’yi, Sa’leb adındaki kendi devesini vererek Kureyş’e gönderdi; maksadı, savaş niyetinde olmadığını ve sadece umre maksadıyla geldiğini bir daha anlatmaktı.

    Hz. Hırâş gelir gelmez İkrime İbn Ebî Cehil, kılıcını çektiği gibi devenin ayaklarına indiriverdi; o kadar kin ve nefretle doluydu ki neredeyse Hz. Hırâş’ı da öldürecekti. Onun bu kadar öfkeli olduğunu gören Ahâbîş kabileleri hemen müdahale ederek Allah Resûlü’nün elçisini öldürmesine müsaade etmediler ve Hz. Hırâş’ı serbest bırakarak geri gönderdiler. Bunun üzerine Hz. Hırâş da, hemen Allah Resûlü’nün yanına gelerek onlardan gördüğü muameleyi anlattı.

    Hadisenin nezaketi her geçen gün daha da artıyordu ve böyle bir zeminde atılacak her adım çok önemliydi. Kureyş çok tedirgindi, düşünmeden hareket ediyor ve fevrî hareketleriyle önü alınmaz sıkıntılara sebep oluyordu.

    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, Kureyş’in ileri gelenlerine mesajının net bir şekilde ulaştırılması konusunda kararlıydı; akıl ve vicdanlarına hitap edecek ve Allah rızasından başka hedefi olmayan bu insanlarla Beytullah’ın arasından çekilmelerini söyleyecekti. Bu sefer yanına, Kureyş’e elçi olarak göndermek üzere Hz. Ömer’i çağırdı. Huzura gelip de Efendimiz’in niyetini öğrenen Hz. Ömer:

    – Yâ Resûlallah, diyecekti. “Kureyşlilerin canıma kastedeceklerinden endişe ederim; çünkü onlar, benim onlara olan düşmanlığımı iyi bilirler. Hem aralarında beni koruyacak Adiyy oğullarından da kimse yoktur! Ancak buna rağmen, yâ Resûlallah, onlara benim gitmemi istiyorsan, tereddütsüz giderim!”

    Elbette ki Hz. Ömer’in endişesi, sadece kendi canıyla ilgili değildi; o gün orada Hz. Ömer gibi bir elçinin öldürülmesi, tereddütsüz savaş sebebiydi ve şartların olgunlaşmadığı bir yerde böyle bir savaşın ne getireceğini kestirmenin de imkânı yoktu. Hz. Ömer’i dinlerken Allah Resûlü de düşünmeye dalmıştı:

    – Yâ Resûlallah, diye devam etti Hz. Ömer. “Fakat ben Sana, Kureyş nezdinde benden daha kıymetli ve hatırı sayılır, koruyup kollayacak insanları açısından daha avantajlı ve bağlantıları daha sağlam birisini tavsiye ederim: Osman İbn Afvân.”

    Mü’minin feraseti çok önemliydi ve Hz. Ömer’in bu ifadeleri de, serâpâ feraset ve basîret doluydu. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Osman’ı huzuruna çağırdı:

    – Kureyş’e git ve bizim, onlarla savaşmak için değil, sadece umre yapmak için geldiğimizi haber ver! Aynı zamanda onları İslâm’a davet et, diyordu. Hz. Osman’a yüklenen misyon sadece bunlardan ibaret de değildi; yanına yaklaşan Hz. Osman’a, o güne kadar iman edip de bir türlü hicret edemeyen veya hicret sonrasında Mekke’de Müslüman olanların yanına da gitmesini ve onlara, çok yakın bir zamanda yaşanacak fethin haberini vermesini, Allah’ın pek yakında Mekke’de de dinini hakim kılacağını ve bundan böyle kendilerini saklayıp da imanlarını gizleme ihtiyacı hissetmeden ve açıktan dinlerinin gereğini yaşayabileceklerinin müjdesini vermesini söyleyecekti.

    Derken Hz. Osman yola çıktı; Beldah’a geldiğinde Kureyşliler karşısına çıktı ve:

    – Nereye gidiyorsun, diye sordular. Temkinliydi ve:

    – Beni size Resûlullah gönderdi, diye başladı sözlerine. “Sizi İslâm’a ve Allah’a iman etmeye davet ediyorum; ya hepiniz toptan O’nun dinine girersiniz –ki Allah (celle celâluhû), mutlaka dinini üstün kılıp peygamberini de galip getirecektir– ya da O’nun yolundan çekilirsiniz ki, bu durumda O’na karşı koyanlar, siz değil de başkaları olur! Buna göre şâyet Resûlullah mağlup olursa, zaten sizin istediğiniz de budur! Galip gelmesi durumunda ise, tercih size kalmış; ya sizler de diğer insanlar gibi gelir ve İslâm’ı tercih edersiniz, ya da O’na karşı koyarak hep birlikte savaşırsınız! Savaşın sizi ne hâle getirdiğini çok iyi biliyorsunuz; iyice bitkin ve yorgun düştünüz ve önde gelen adamlarınızı da kaybettiniz! Ayrıca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), savaşmak için değil, yanında işaretlenmiş kurbanlıklarla birlikte sadece umre niyetiyle geldiğini ve onları kurban edince de geri dönüp gideceğini size haber vermemi istedi!”

    – Söylediklerini duyduk, diyorlardı. “Ancak bu, asla olmayacak bir husustur; O böyle ansızın üzerimize gelemez! Git ve arkadaşına söyle; asla üzerimize gelemeyecek!”

    Kureyş’in kapısını aralamak mümkün gözükmüyordu; daha Kureyş’in ileri gelenlerinden kimseyle görüşemeden ayak takımının tepkileriyle karşılaşmış ve kendisinden beklenilen vazifeyi icra edememişti. Adamları aşmanın imkânı yok gibi görünüyordu ve neredeyse Hz. Osman da geri dönmek üzereydi. Tam bu sırada karşısına Ebân İbn Saîd çıkıverdi; onu görünce önce yanına geldi ve bir müddet hâl hatır sorduktan sonra Hz. Osman’a:

    – Ne ihtiyacın varsa çekinmeden söyle, diyordu. Hatta kendi atından inmiş ve onun üzerine Hz. Osman’ın binmesini istiyor, kendisi de onun arkasına biniyordu. Hz. Ömer haklı çıkmıştı; yolların kapanıp da kapıların sürgülendiği yerde eski dostluklar işe yarıyor ve açılmaz gibi duran nice kapılar birden açılıveriyordu! Zira bir taraftan Ebân:

    – Sağ ve sola istediğin tarafa git ve sakın kimseden korkma!

    Çünkü Saîdoğulları Harem’in en aziz ve şereflileridir, diyor ve Hz. Osman’a emân verdiğini şiirinin diliyle herkese ilan ediyordu.

    Öylece Kâbe’ye kadar geldiler ve Hz. Osman, hemen Kureyş’in ileri gelenlerini ziyarete başladı. Teker teker her birine gidiyor ve Resûlullah’ın mesajını ulaştırıyordu. Hepsi de:

    – Muhammed, asla üzerimize böyle gelemez, diyor ve kapıları bütünüyle kapatıyorlardı.

    Ancak Hz. Osman’ı da dışlayamıyorlardı; ona:

    – İstersen sen, gel ve Beytullah’ı tavaf et, diyorlardı. Ancak o:

    – Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tavaf etmedikçe ben de Beytullah’ı tavaf etmem, diyecek ve bu teklifi geri çevirecekti.

    Kureyş’in niyeti anlaşılmıştı ve vakit kaybetmeden Hz. Osman, diğer vazifesini de yerine getirmek için, o güne kadar sıkıntıların cenderesinde inim inim inleyip duran mü’min erkek ve kadınların kapısını çalmaya başladı:

    – Resûlullah buyuruyor ki, diye başlıyordu sözlerine. Kapılarında Hz. Osman gibi bir sahabîyi görenlerin ve kendilerine Allah Resûlü’nden haber geldiğini duyanların sevincine diyecek yoktu. Bunun için altı yıldır bekleyenler vardı; zira O’nu bulduktan sonra bu kadar ayrılığın hicranı dayanılır gibi değildi! Ancak Hz. Osman, onlara selam getirip kapılarına sadece mücerred ziyaret için gelmemişti. O:

    – Sizleri pek yakında kanatlarımın altına alıp koruyacağım ve artık bundan sonra Mekke’de kimse imanını gizleme lüzumu hissetmeyecek, şeklinde Resûlullah’ın müjdesini getirmişti. Zemherîr içinde bahar meltemleri gibi bir müjdeydi bu! Açıktan kendilerini ifade edebilmeyi o kadar arzuluyorlardı ki! Bugün kapılarına Hz. Osman gibi bir elçi geldiğine göre elbette pek yakında bu müjde de gerçekleşirdi; ayrılırken kapılarından:

    – Resûlullah’a bizden de selam söyle, diye el sallıyor ve arkasından gözyaşı döküyorlardı.

    Hz. Osman’ın bu gayretleri tam üç gün sürecekti.

    “Biz Tavaf Etmeden O, Kâbe’yi Tavaf Etmez!” (21 Zilkâde 6 Hicrî)

    Allah Resûlü, Hz. Osman’ı (radiyallahü anh) Hudeybiye’den elçi olarak Mekkelilere göndermişti. Bir de kendisinden Mekke’de imanını gizlemek zorunda kalan Müslümanlara tek tek uğramasını ve onları fetihle müjdelemesini talep etmişti.

    Hz. Osman Mekke’de ziyaretlerine devam ededursun beri tarafta Allah Resûlü ve ashâbın endişeli bekleyişi devam ediyordu. Her ne kadar Kureyş karşı çıkıp meydan okuma gibi bir durum sergilese de, onca tecrübeden sonra yeni bir savaşa hazırlıksız girmeyi göze alamıyordu. Gelişmeler karşısında öfkeden burunlarından solusalar da fiilî olarak bir yanlışlık yapacaklarından da çekinmiyor değillerdi; onun için her hadiseyi değerlendiriyor ve isabetli bir sonuca ulaşmaya çalışıyorlardı.

    Beri tarafta ashâb-ı kirâm hazretleri, elçi olarak giden Hz. Osman’ı merak etmeye başlamışlardı; aralarından bazıları:

    – Aramızdan Osman gitti ve Beytullah’a varıp tavafını da yapmıştır, deyince Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara dönmüş ve:

    – Bizler burada bekleyip dururken Ben, onun Beytullah’ı tavaf edeceğini sanmıyorum, buyurmuştu. Ashâb:

    – Oraya kadar varmışken buna engel olan ne ki, diye sormaya devam ediyordu. Arkadaşını iyi tanıyan Allah Resûlü onlara döndü ve:

    – Bu, benim onun hakkındaki zannım; bu durumda bir sene bile orada kalacak olsa yine de biz tavaf etmeden o Kâbe’yi tavaf etmez, buyurdu.

    Mekke’de Müslümanların Esir Alınması Ve “Hz. Osman Şehit Edildi!” Haberi (22 Zilkâde 6 Hicrî)

    Hudeybiye ve Mekke arasında ortamın gerginliği sabebiyle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), geceleri ashâbının nöbet tutmasını istemiş ve Evs İbn Havlî, Abbâd İbn Bişr ile Muhammed İbn Mesleme aralarında münavebeli olarak bu vazifeyi deruhte etmeye başlamışlardı. Efendiler Efendi­si’ne ait bir hassasiyetti bu ve çok geçmeden bunun ne kadar isabetli olduğunu herkes görecekti. Zira Muhammed İbn Mesleme’nin nöbette olduğu sırada, başlarında Mikrez İbn Hafs olduğu hâlde Kureyş’ten elli kadar adam gelmişti ve ashâb-ı kirâmın olduğu yerde tur atıyordu. Zira Kureyş onları, mü’minlerin üzerinde baskı kurmak ve fırsat buldukları takdirde ani bir baskınla onlara büyük bir zarar vermek için göndermişti.

    Durumu fark eden Muhammed İbn Mesleme, hemen harekete geçmiş ve Kureyş’in adamlarını esir almıştı; yalnız Mikrez kaçmıştı! Adamları alıp Allah Resûlü’nün yanına getirirken Mikrez de koşar adımlarla Mekke’ye gidip durumdan Kureyş’i haberdar etmişti.

    Diğer yandan Kürz İbn Câbir, Abdullah İbn Süheyl, Abdullah İbn Hüzâfe, Umeyr İbn Vehb, Ebu’-Rum İbn Umeyr, Hişâm İbn Âs, Ebû Hâtıb İbn Amr, Abdullah İbn Ebî Ümeyye, Ayyâş İbn Ebî Rebîa ve Hâtıb İbn Ebî Beltea gibi ashâbdan bazıları Allah Resûlü’ne gelerek gizlice Kâbe’ye gitmek istediklerini bildirmiş ve Resûlullah da, ısrarlı talepler karşısında onlara izin vermişti. Ancak Kureyş, onların aralarına geldiğini görünce bundan ciddi rahatsızlık duymuş ve adı geçen ashâb-ı kirâmı esir almıştı.

    Muhammed İbn Mesleme’nin kendi adamlarını da esir aldığını öğrenince ortam daha da gerginleşiverdi. Hemen bir grup Kureyşli Hudeybiye’ye koşarak Allah Resûlü ve ashâb-ı kirâmın üzerine taş ve ok yağdırmaya başladı. Ashâb-ı kirâm sürekli tetikte bekliyordu. Bu kargaşa sırasında Kureyş’ten on iki atlı daha esir alınmış, yüksek bir yere çıktığı sırada kendisine ok isabet eden İbn Zenîm de şehit olmuştu.

    İki tarafın da savaşmak gibi bir niyeti olmadığı hâlde yeniden savaş kapıya dayanmış görünüyordu; bu durumda çok küçük bir kıvılcım bile büyük yangınları körükleyebilir ve önü alınmaz sonuçlar doğurabilirdi. Onun için Kureyş, oturup aralarında yeni bir durum değerlendirmesi daha yapmaya başladı. Sonuç itibariyle Süheyl İbn Amr, Huveytıb İbn Abdiluzzâ ve Mikrez İbn Hafs’ı Allah Resûlü’ne elçi olarak gönderme kararı aldılar; gelecek ve tansiyonu aşağıya düşürmeye çalışacaklardı.

    Süheyl’in uzaktan gelişini gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına döndü ve:

    – İşiniz kolaylaştı, buyurdu. İsminden tefe’ül etmişti; zira kelime olarak süheyl, ‘kolaycık’ anlamına geliyordu.

    Bu sırada Kureyş’in elçileri de gelmişti, Allah Resûlü’ne yaklaşan Süheyl İbn Amr:

    – Yâ Muhammed, diye sesleniyordu. Sesindeki tereddüt, Kureyş’in ruh hâletini yansıtır mahiyetteydi. Anlaşılan Kureyş de anlaşmaktan yanaydı. Üstten bakan hâkim tavır son bulmuştu. Şimdi daha makul seviyede bir görüşme zemini aranıyordu. Şöyle devam etti Süheyl:

    – Gerek arkadaşlarının hapsedilmesi, gerekse Seninle savaşa girişenlerin yaptıkları taşkınlık bizim görüşümüzün bir sonucu değil; zaten böyle bir şeyin olacağını bilmiyorduk ve öğrenince de bunları hoş karşılamayıp yapılanların doğru olmadığını söyledik. Onlar, içimizdeki beyinsizlerin ve bir kısım ayak takımının yaptıkları şeyler! Öncelikle Sen, daha önce esir aldığın arkadaşlarımızla sonradan esir alınan yandaşlarımızı serbest bırakıp bize teslim et!

    Süheyl’i dinleyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

    – Sizler Benim ashâbımı bırakmadıkça Ben de, sizin adamlarınızı size teslim edecek değilim, buyurdu. Zira bundan daha tabii bir şey olamazdı; üstelik, Kâbe’ye gidip de Kureyş’in esir aldığı ashâb-ı kirâm, onların adamları gibi taşkınlık da yapmamıştı! Onun için:

    – Gerçekten de insaflı davrandın, diyorlardı. Bunun üzerine Süheyl İbn Amr ve yanındakiler, Şüyeym İbn Abdimenâf’ı Ku­reyş’e gönderip on kişilik ashâb-ı kirâmın serbest bırakılarak geri gönderilmesini istediler. Sulh için yeni bir umut daha doğmuştu; Allah Resûlü de ashâbına haber salmış, Kureyş’in adamlarını serbest bırakmalarını istemişti.

    Denilenler yapılmış ve Kureyş’in adamları da serbest kalmıştı. Ancak, yola çıkıp da gelirken on sahabeyle birlikte Hz. Osman’ın da şehit edildiği şeklinde gelen son haber, her şeyi bir anda değiştiriverdi; şimdi ortada yeni bir durum vardı ve bütün hesaplar ona göre yapılmalıydı!

    Rıdvân Beyatı (23 Zilkâde 6 Hicrî)

    Hz. Osman ve on sahabenin şehit ediliş haberi Hudeybiye’ye ulaşır ulaşmaz Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

    – Herhalde Kureyş’le savaşmadan buradan ayrılmayacağız, diyerek ashâbını beyata çağırdı. Kendileri de, Benî Mâzin İbn Neccâr’ların evlerinin bulunduğu yere doğru gelmiş ve buradaki bir ağacın altında durup oturmuştu:

    – Allah (celle celâluhû) Bana, biat yapmayı emrediyor, diyordu. Efendiler Efendisi’nin talebini bir an önce yerine getirebilmek için münadiler etrafa dönmüş:

    – Ey insanlar! Haydi beyata, haydi beyata, diye nida ediyorlardı. “Ruhu’l-Kudüs gelmiş; Allah’ın adıyla çabuk olmaya bakın!”

    Bunun üzerine ashâb-ı kirâm hazretleri, birbirleriyle yarışırcasına Allah Resûlü’nün yanına gelip teker teker Resûlullah’a biat etmeye başladılar; hayatlarını ortaya koyuyor ve ne pahasına olursa olsun savaş meydanından geri durmayacaklarını söyleyip müşriklerin de hakkından geleceklerine dair söz veriyorlardı. Beyat devam ederken ashâbdan Nu’mân İbn Mukarrin Allah Resûlü’nün başında durmuş, üzerine gelen dalları aralayarak insanların rahat hareket etmeleri için yardımcı oluyordu.

    Elini ilk uzatan, Ebû Sinân el-Esedî:

    – Elini uzat yâ Resûlallah, Sana beyat edeceğim, demişti. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona:

    – Bana ne üzerine beyat edeceksin, diye sordu. Büyük bir teslimiyetle Ebû Sinân:

    – Sen neyi istiyorsan, onun üzerine, diye cevapladı. Bir adım daha atarak Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri:

    – Peki, Ben neyi istiyorum, diye tekrar sordu. Ebû Sinân şunları söyledi:

    – Kılıcımla Senin önünde dikilecek ve Allah (celle celâluhû) bize üstünlük vereceği veya O’nun uğruna şehit olacağım âna kadar vuruşacağım!

    Bundan sonra herkes geliyor ve Ebû Sinân gibi elini uzatıp Allah Resûlü’ne biat ediyordu. Bir noktaya gelince Efendiler Efendisi, elinin birisini yukarıya doğru kaldırdı ve onu diğer eliyle tutarak:

    – Allah’ım! Şüphesiz ki Osman, Senin ve Resûlü’nün bir işini takip için gitmişti, diye Allah’a niyazda bulundu. Ardından da, elinin birini Hz. Osman’ın eli, diğerini de kendi eli olarak kabul edip gıyabında onun adına beyatını kabul ettiğini ifade etti. Aynı zamanda ashâbına dönmüş ve onları:

    – Sizler, yeryüzünün en hayırlılarısınız, diye müjdeliyor, ağacın altında Resûlullah’a beyat edenlere Cehennem ateşinin dokunmayacağını söylüyordu.

    Hudeybiye’ye kadar gelenler arasından sadece Cedd İbn Kays beyat etmemişti; içindeki nifakı atamamış ve devesinin altına âdeta yapışırcasına gizlenerek, beyat etmemek için kimseye gözükmemeye çalışıyordu.

    Allah Resûlü dahil herkes, güç bela bulabildikleri silahlarını da kuşanmışlardı. Ortada güç dengesi yoktu ama ashâb-ı kirâmın, her şeyin üstesinden gelebilecek bir imanı vardı. Hatta Ümmü Ümâra, çadır direği olarak kullanılan bir sırığın ucuna bıçak bağlamış ve herhangi bir tehlike anında bununla kendisini korumayı hedeflemişti.

    O âna kadar geceleri ateş yakmayı uygun bulmayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), iş bu noktaya geldikten sonra ateş yakmak isteyenlere müsaade edecek ve:

    – Ateş yakın ve yiyecek hazırlayın; çünkü bundan sonra hiç kimse, sevap yönüyle sizin yaptıklarınızın zerresine bile ulaşamaz, buyuracaktı.1

    Hudeybiye Anlaşması (23 Zilkâde 6 Hicrî)

    Dün, Rıdvan beyatına şahit olan Süheyl İbn-i Amr ve arkadaşları yeniden Mekke’ye dönmüş ve Hudeybiye’de gördükleri manzarayı olanca açıklığıyla Kureyş’e anlatmaya başlamışlardı. Arkadaşlarının öldürüldüğü haberi gelir gelmez her bir sahabînin aldığı tavırdan ve Allah Resûlü’nün beyat davetine icabet etmedeki süratlerinden oldukça etkilenmiş, bütün imkânsızlıklara rağmen savaşma konusundaki kararlılıklarından da ciddi manada çekinmişler ve gördüklerini arkadaşlarına anlatmışlardı. Müslümanların savaş için kolları sıvadığının haberini alan sağduyu sahibi Kureyşliler, durumun nezaketi karşısında şu görüş birliğine vardılar:

    – Bizim için, diyorlardı. “Bu yıl Beytullah’ı tavaf etmeden vazgeçip geri dönmeleri şartıyla Muhammed’le bir barış anlaşması yapmaktan daha hayırlı bir iş yoktur. Böylelikle Araplar ve O’nun buraya doğru geliş haberini duyanlar, bizim O’nu engellediğimizi de duymuş olurlar! Gelecek yıl da gelir ve Mekke’de üç gün kalarak kurbanlarını kesip geri dönerler. Böylece zorla yurdumuza girmemiş, burada sadece birkaç gün ikamet etmiş olurlar!”

    Bunun üzerine yine Süheyl İbn-i Amr başkanlığında Huveytıb ve Mikrez’i bugün yeniden Allah Resûlü’ne gönderdiler. Süheyl’e:

    – Muhammed’e git ve O’nunla bir anlaşma yap! Fakat o anlaşmada, bu yıl Mekke’ye girmeme şartı mutlaka olsun; vallahi de biz, Arapların yarın sağda solda, O’nun zorla yurdumuza girdiğini konuşmalarına müsaade edemeyiz, diye tembihte bulunmuşlardı.

    Kararlaştırıldığı şekliyle Süheyl ve arkadaşları yola çıkıp yeniden Hudeybiye’ye geldiler. Onların yeniden gelişlerini uzaktan gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

    – Bunları tekrar gönderdiklerine göre Kureyş sulh istiyor, buyurdu. Ümitlenmişti; zira O’nun istediği de buydu. Çünkü Mekke müşrikleriyle Hayber’de bir araya gelip de odak oluşturan Yahudilerin, aralarında oturup da Medine’ye karşı ortak tavır belirleme konusunda anlaştıklarını biliyordu. En azından şimdi, bu ittifakın taraflarından birisiyle anlaşıp düşmanın gücünü parçalama fırsatı doğmuştu ve bu fırsat, tebliğini yapmakla mükellef olduğu İslâm adına iyi değerlendirilmeliydi.

    Bağdaş kurarak yere oturan Allah Resûlü’nün yanına gelen Süheyl de yaklaşmış ve yere diz çökmüştü. Abbâd İbn Bişr ve Seleme İbn Eslem İbn Harîş, zırh ve miğferlerini giymiş olarak Efendiler Efendisi’nin başında nöbet tutuyorlardı. Ashâb-ı kirâm da etraflarında halkalanmış, olup bitenleri takip etmeye çalışıyorlardı.

    Uzun uzun konuştular. Kıyasıya bir pazarlık cereyan ediyor; ses tonları da bir yükselip bir alçalıyordu. Bir ara Süheyl’in ses tonunun daha da yükselmesi karşısında buna dayanamayıp sinirlenen Abbâd İbn Bişr ona:

    – Resûlullah’ın yanında sesini kıs, diye tembihte bulunacak ve Resûlullah’ın huzurunda bulunma hassasiyetinin ihlâl edilmemesi gerektiğini hatırlatacaktı. Bu uzun konuşmaların neticesinde prensipte şu maddeler kabul görmüş ve sıra bunların yazıya geçirilmesine gelmişti:

    1. Taraflar arasında on yıl süreyle savaş yapılmayacaktı.
    2. İnsanlar, birbirlerinden gelebilecek tehlikelere karşı güvende olacaklardı.
    3. Allah Resûlü ve ashâb-ı kirâm hazretleri, bu yıl geri dönecek ve ancak gelecek yıl Beytullah’ı ziyaret edebilecekti. Mekke’de üç gün kalabilecekleri bu gelişlerinde yanlarında sadece yolculuk silahları olacak ve kılıçlarını da kınlarından çıkarmayacaklardı.
    4. Velisinin izni olmadan Kureyş’ten gelip de Efendimiz’e sığınanlar, İslâm’ı kabul etmiş bile olsalar velisine iade edilecek; diğer yanda mü’minlerden birisi gidip de Kureyş’e sığınırsa onlar onu iade etmeyeceklerdi.
    5. Karşılıklı ayıplamalar ortadan kalkacak; ne hıyanet ne de hırsızlık gibi olaylara mahal verilecekti.
    6. İki tarafın dışındaki kabile ve topluluklar, diledikleri zaman diledikleri tarafla ittifak kurup anlaşma yapabileceklerdi.

    Bilhassa bu son madde kabul edilir edilmez Huzâ’a kabilesi, “Bizler, Muhammed’le ittifak edip anlaşmayı kabul ettik.” derken, Benî Bekir kabilesi de, “Bizler de, Kureyş ile ittifak kurup anlaşma yaptık.” diyerek saflarını netleştirmiş oldular.1

    1.Bkz. . Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/325; İbn Sa’d, Tabakât, 2/97; Vâkıdî, Meğâzî, 1/608