Ebvâ/Veddân Seferi (1 Safer Hicrî 2. Yıl)

Allah’a kulluklarını, en temel insanî hak ve hürriyetlerini Mekke’de yaşama imkânı bulamayan Müslümanlar, gördükleri ağır zulüm ve baskı üzerine memleketlerini terk edip Medine’ye yerleşmişlerdi. Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) rehberliğinde yeni bir medine ve medeniyet inşası başlatmış ve emin adımlarla ilerliyorlardı.

Hayır, hikmet ve hukuk dolu hamleler, kısa zamanda etkisini göstermiş ve Yesrib her köşesine huzur havasının hâkim olduğu bir havzaya dönüşmüştü. Yalnız bütün bunlar, Mekkelilerin hazımsızlığını daha da artırmıştı. Gözleri, kin ve nefretin etkisiyle Müslümanları yok etmekten başka bir şey görmüyor; sürekli Medine’ye tehdit içerikli mesajlar gönderiyorlardı. Medine’deki gruplardan Müslümanları şehirlerinden çıkartmalarını aksi takdirde yaşanacaklara onların da muhatap olacaklarını söylüyorlardı.

Olup bitenleri yakından takip eden ve anbean haberdar olan Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) hemen devreye giriyor ve tehlikenin önünü daha ortaya çıkmadan alıyordu. Fakat Mekkelilerin veya onların kışkırttığı kabilelerin her an ani bir saldırı düzenleme ihtimali uykuları kaçırıyordu. Bu duruma bir çare arayan Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), bir taraftan kritik yerlere güvenlik devriyeleri göndermeye diğer taraftan komşu kabilelerle temas kurup onlarla güvenlik ve saldırmazlık anlaşmaları yapmaya karar verdi. Amaç Medine’deki sulh havasını korumak ve bunu dalga dalga etrafa yaymaktı. Zira cihanda sulh olmadan yurtta sulhun sabitkadem olması çok zordu.

Bu maksatla ilk seferini annesinin de kabrinin bulunduğu Ebvâ tarafına yaptı. Ebvâ coğrafi konum olarak Mekke-Medine yolu üzerinde, Herşâ, Furu’ ve Cuhfe yakınlarında kritik bir mevki ve önemli bir kavşaktı. Buraya en yakın yerleşim yeri sekiz mil mesafedeki Veddân’dı. Veddân, Kinâne kabilesine mensup Damra oğullarının yurduydu. Mekke kaynaklı askerî hareketliliği izleme ve erken haber alma adına en kritik mevki idi. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), onlarla stratejik dostluk kurmak ve karşılıklı iyi ilişkiler geliştirmek istiyordu. Üstelik bu çerçevede oluşan zemin, muhtaç sineleri İslam’a davet etmek için de değerlendirilebilirdi.

O gün itibarıyla Benî Damra’nın lider olarak başlarında Mahşi İbn-i Amr bulunuyordu. Mahşi ile Ebvâ’da buluşan Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine karşılıklı çarpışmama, birbirine saldırmak için askeri yığınak yapmama ve bir saldırı durumunda düşmana yardımcı olmama hususlarında anlaşmayı teklif etti.

Dünden bugüne huzur ve güvenlik herkesin ortak kaygısıydı ve güvenilir müttefikler bulmak hayati bir ihtiyaç gibi duruyordu. Mahşi, Allah Resûlü’nden (aleyhissalâtu vesselâm) gelen bu açık ve net teklife hiç tereddüt etmeksizin ve Mekkelilerin haber aldığında vereceği tepkiyi de hesaba katarak evet dedi. Zira Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) duruşuyla muhatabına her türlü tehlikeyi ve tehdidi göz önüne alabilecek bir güven telkin ediyordu.

Mahşi’nin evet demesiyle metne dökülen anlaşmanın içeriği şu şekildeydi:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu Allah’ın Resûlü Muhammed’in Benî Damrâ için kaleme aldığı yazıdır: Onların malları ve canları emniyettedir. İslâm’a karşı çarpışmadıkça, düşmanların baskınına karşı Medine’den yardım görecekler ve Peygamber’in onlara olan bu yardımı deniz bir kıl parçasını ıslatabilecek suya sahip olduğu sürece devam edecektir. Bir tehlike anında Peygamber onları kendisine yardıma çağırdığı zaman da onlar bu davete icabet edeceklerdir. Bu onlara Allah’ın ve Resûlü’nün bir ahdi ve emânıdır. Yardım, onların iyilik eden ve kötülüklerden kaçınanlarına mahsustur.”

İçeriğe konu olan hususlar, Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) çevresini de barış iklimini dâhil etme hassasiyetini hissettirir mahiyettedir ki böylesi anlaşmalar, O’nun için en büyük fetihtir. İlk seferinde barış, huzur ve güvenlik adına böylesi büyük bir kazanım elde eden birlik, on beş gece süren ayrılıktan sonra hiçbir sıkıntı yaşamaksızın ve hiç kimseye bir sıkıntı vermeksizin Medine’ye geri dönmüştü.

Kıblenin Kâbe Oluşu (15 Receb Hicrî 2)

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’ye hicret ettikten sonra ilk olarak Mescid-i Nebevî’nin inşasına başlamış ve mescidin kıblesini de Mescid-i Aksa’ya doğru belirlemişti. Bu konuda nihai, kesin ve bağlayıcı bir hüküm henüz inmediğinden dolayı Allah Resûlü, Mekke’deki uygulamayı Medine’de de devam ettirmişti. Bu aynı zamanda Yahudi toplumuyla arasında diyaloğa köprü olacak ortak bir nokta ve güzel bir vesileydi. Ancak Peygamber Efendimiz, daha risaletin ilk günlerinden beri namazlarda kıble olarak Kâbe’ye yönelme arzusu içindeydi. Bir gün Cebrail’e de bu isteğini açmış ve Cebrail (aleyhissselam) ise onun bu talebi karşısında şöyle cevap vermişti: “Rabbine dua et ve ondan bunu iste!”1

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), her namazdan sonra başını semaya kaldırıp kıblenin değiştirilmesi için Rabbine yakarmaya başlamıştı. Derken hicretin ikinci yılı Receb ayının on beşinde bu talebine icabet edilmiş ve kıblenin değiştiğini bildiren ayet nazil olmuştu: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz! Haydi yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir! Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kıbleyi çevirmenin gerçekten Rab’leri tarafından olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.”2

Mescid-i Kıbleteyn

Bu esnada Peygamberimiz Benî Selime yurdunda Bişr İbn-i Bera İbn-i Ma’rur’un evinde ziyaretteydi. Bişr’in annesinin kendileri için hazırladığı ikramı almış yemeklerini bitirmişlerdi. Öğle namazının vaktinin girmesiyle Allah Resûlü burada bulunan mescide gitmiş ve ashabıyla öğle namazını kılmaya başlamıştı. İkinci rekâtı tamamlamışlardı. Üçüncü rekâta kalktıklarında Kendisine kıblenin Kâbe’ye çevrildiği emri nazil olmuştu. Bunun üzerine geriye dönerek arkasındaki safları yarmış ve en öne geçmişti. Kendisine tereddütsüz tabi olan cemaat de geri dönerek, yönlerini Kâbe’ye çevirmişlerdi. Bu değişimle namazda en arka saf ön saf olmuştu. Mescidin en arka kısmı da ön kısım olmuştu. Bu olay burada gerçekleştiği için de bu mescid daha sonra “Mescid-i Kıbleteyn” olarak adlandırılmıştır.3

Kıblenin Değişmesine Yahudilerin Tepkisi

Peygamber Efendimizin Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılması ehl-i kitabın ve Yahudilerin hoşuna gidiyordu. Fakat kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden hoşnut olmadılar ve dedikodu yapmaya başladılar. Tabii bununla da yetinmeyip kendi aralarında oluşturdukları sekiz kişilik bir heyeti de bu konuyu görüşmek üzere Allah Resûlü’ne gönderdiler. Gayeleri Efendimizi dinlemek ve hakka tabi olmak değildi. Bu konuda Allah Resûlü’nü sıkıştırmak, zor durumda bırakmak ve mü’minlerin zihnini karıştırmak istiyorlardı.

Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam), gelen gurubu kabul etmiş ve dinlemişti. Onlar, “Ya Muhammed! Seni, üzerinde bulunduğun kıbleden çeviren şey nedir? Hem Hz. İbrahim’in milleti ve dini üzerine olduğunu iddia ediyorsun hem de onun kıblesini terk ediyorsun?” diye sordular. Bununla da yetinmeyip bir de kendilerince tuzak bir teklif de sunup, “Eğer Sen eski kıblene tekrar dönersen, Sana iman edip Seni tasdik ederiz!” diye vaatte bulundular.

Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Akılsız insanlardan bazıları, ‘Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da Batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi doğruya yöneltir. İşte biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbe’yi kıble yapmamızın sebebi sırf Peygamberin izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri açığa çıkarmaktır. Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatli, çok merhametlidir.”4

Allah (celle celaluhu) onların asıl niyetlerini biliyordu. Vahiy, Resûlüllah’ı takip ediyordu. Yahudilerin kendisine “eski kıblene dönersen sana iman eder nübüvvetini tasdik ederiz” sözlerinin boş ve yalan olduğunu, açıkça Resûlü’ne bildirerek bir fitneye sebebiyet verilmemesi gerektiğini belirtiyordu: “Kendilerine kitap verilmiş olanlara her türlü delili getirsen de onlar senin kıblene yönelmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Zaten onların da bazısı bazısının kıblesine yönelmez ki!.. Faraza, sana verilen bunca ilimden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki o takdir de sen zalimlerden olursun.”5

Bundan sonra gelen ayette ise ehl-i kitabın aslında Peygamberimizi çok iyi tanıkları halde gerçeği gizleme gayreti içinde oldukları şöyle ifade edilir: “Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu (Muhammed’i) tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler.”6 Bu ayetten sonra ise bir kez daha Allah (celle celaluhu), Resûlü’nü ve O’nun şahsında bütün sahabilerin yakînini besleyecek şekilde şöyle buyurmaktadır: “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir. Bunda hiç tereddüdün olmasın!”7

Bu ayetlerle hem Yahudilerin hem müşriklerin hem de münafıkların iddialarına cevap verilmiş ve çıkaracakları dedikoduların önü tamamen kesilmişti. “Hak ve gerçek olan Rabbinden gelendir” ayeti, kıble konusunda ölçünün mekândan ziyade mekânın Rabbi’nin emri olduğu hakikati, zihinlere yerleştirilmiş, gönüllere nakşedilmişti.

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât I/176
  2. Bakara Sûresi, 2/144
  3. İbn-i Sa’d, Tabakât I/176.Bu hadisenin yine burada fakat ikindi namazında gerçekleştiği şeklindeki rivayet ise kıble değişikliğinden sonra Kâbe’ye doğru ilk kılınan namaz olarak yorumlanmıştır.(Bkz. Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, II/187)  Bu konudaki bir başka rivayette ise Allah Resûlü’nün burada olmadığı, kendisiyle beraber ikindi namazını kılan bir şahsın buraya ikindi vaktinde gelerek onlara kıblenin değiştiği haberini getirdiği belirtilmektedir. Onlara kıblenin değiştiğini bildirdiğinde ise onlar rükû’ halindeydiler. Onlar da haberi alır almaz rükûdan kalkmış ve yönlerini Kâbe’ye çevirmişlerdi. İbn-i Sa’d, Tabakât, I/177; Buharî, Salât 384.
  4. Bakara Sûresi, 2/142, 143
  5. Bakara Sûresi, 2/145
  6. Bakara Sûresi, 2/146
  7. Bakara Suresi, 2/147

Ramazan Orucunun Farz Kılınması (10 Şaban Hicrî 2)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretinden 18 ay sonra hicretin ikinci yılının Şaban ayında “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece fenalıklardan korunmayı umabilirsiniz.” ayetinin nuzulüyle Ramazan orucu, Müslümanlara farz kılındı.1

İslam’ın temel şartlarından olan orucun, inananlar için sayısız hikmetleri vardır: Mümin topluluk, yanı başındaki nimetlere el uzatmak için, nimet sahibinin iznini bekler. Böylece oruç Allah’ın, kâinatın Rabbi olduğu gerçeğinin daha geniş çapta anlaşılmasını sağlar. İnsanın rûhunu kötü etkilerden, hırslardan korur. Bedenine iyi bir perhiz olarak zararlı maddeleri atmasına vesile olur. İnsanlara açların ve fakirlerin sıkıntılarını tattırarak toplumdaki dengesizlikleri gidermeye katkıda bulunur, Haramlardan uzaklaşmaya vesile olarak, kişinin ebedî hayatını korur. Hülasa bütün bu gayeleri Kur’ân, korunma (ittika) kelimesiyle özetlemiş olmaktadır.

Orucun, risaletin 15. yılı, Hicretin İkinci yılı, 10 Şaban’da farz kılınmasıyla Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), vefatına kadar 9 yıl Ramazan orucu tutmuştur.

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/248

Farz Orucun Tutulduğu İlk Gün (1 Ramazan 2 Hicrî)

Hira’da ilk vahyin nuzulüyle başlayan İslam dininin esasları ve hükümleri, tedrici bir şekilde inmeye devam ediyordu. Takvimler risaletin on beşinci, hicretin ikinci yılı Şaban ayının 28’ini gösterirken İslam’ın temel şartlarından olan Ramazan orucu Müslümanlara farz kılındı. İki gün sonra hilalin gözükmesiyle Allah Resûlü ve ashabı, ilk defa farz olan Ramazan orucunu tuttular.

Hz. Talha Ile Hz. Zeyd’in İstihbarat İçin Gönderilişi (2 Ramazan 2 Hicrî)

Mekkeliler içerisinde Muhacirlerin mallarınında bulunduğu bir ticaret kervanını, Ebû Süfyan başkanlığında Şam’a göndermişlerdi. İki yıldır ortaya koydukları faaliyetler, onların bu kervanın gelirlerini Medine’ye saldırmak için kullanacaklarını gösteriyordu. Allah Resûlü kervanı kontrol altına almak ve Mekkelilere bu fırsatı vermek istemiyordu. Kervanın Şam’dan dönüş vakti yaklaşınca kervan hakkında bilgi toplamaları için Hicretin 2. yılı Ramazan ayının 2. gününde Hz. Talha İbn-i Ubeydullah (radiyallahü anh) ile Hazreti Saîd İbn-i Zeyd’i (radiyallahü anh) göndermişti. Vazifelerini yerine getirmeye çalışan iki sahabî, bundan dolayı ani gelişen Bedir’e iştirak edememişlerdi. Buna rağmen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onları Bedir ashâbından kabul etmiş ve öyle muamelede bulunmuştu.1

1-İbn-i Sa’d, Tabakât 3/216, 382

Kervan İçin Medine’den Hareket/Bedir (12 Ramazan 2 Hicrî)

Mekke’de baskı ve zulümlerden dolayı dinlerini yaşama imkânı bulamayan ve sürekli şiddete maruz kalan Müslümanlar, izin verilmesiyle birlikte Medine’ye hicret etmişler ve orada Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) rehberlik ettiği temelinde din, vicdan, adalet ve kimlik hürriyetinin yer aldığı yeni bir sosyal hayata başlamışlardı. Fakat hicretlerini bile Mekkelilerin tazyiki altında yapmak zorunda kalan muhacirler, bütün birikimlerini, mal mülklerini ve doğup büyüdükleri evlerini eşyalarıyla beraber arkada bırakmışlardı.

Müslümanların varlığına tahammül edemeyen ve sürekli onlara zarar verme düşüncesiyle yatıp kalkan Mekkeliler, onları Medine’de de rahat bırakmıyordu. Burada beraber yaşadıkları farklı gruplara tehdit içerikli yazılı ve sözlü mesajlar gönderiyor; onlardan Müslümanları diyarlarından kovmalarını aksi takdirde topyekûn Medine’ye saldıracakları uyarısında bulunuyorlardı.

Bütün girişimleri, Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) yerinde ve zamanında müdahaleleriyle sonuçsuz kalan Mekkeliler, harekete geçmiş ve ilk olarak Müslümanların arkalarında bıraktıkları malı mülkü yağmalamışlardı. Ardından da yağmaladıkları bu malları satmak ve onlardan elde ettikleri gelirle mühimmat satın alıp Müslümanları kendi varlıklarıyla vurmak istemişlerdi ki bunun için Ebû Süfyân’ı büyük bir kervanla Şam’a göndermişlerdi.

Arkada bıraktığı Hazreti Abbas (radıyallahu anh) gibi Müslümanlar vesilesiyle Mekke’deki gelişmeleri takip eden Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), gönderdiği seriyyelerle de bölgedeki hareketliliği yakından izliyor ve onları, Müslümanlar lehine değerlendirmeye çalışıyordu. Gidiş yolunda yakalanamayan kervanı dönüş yolunda kontrol altına almak istiyordu. Hazreti Talha İbn-i Ubeydullah (radıyallahu anh) ile Hazreti Saîd İbn-i Zeyd’i (radıyallahu anh) Şam’daki Kureyş kervanı hakkında bilgi toplamak için göndermişti.1

Elde edilen bulgu ve malumatlar, kervanın Şam’da işini bitirdiğini ve Mekke’ye dönüş için yolda olduğunu haber veriyordu. Kervandakilerin Mekkelilere ulaşması büyük bir savaşa zemin hazırlayacak ve kan dökülmesine vesile olacaktı. Bunu engellemek isteyen Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) kervan için yola çıkılacağını ve katılmak isteyenlerin hazırlık yapması gerektiğini duyurdu. Bunun üzerine üç yüz onu aşkın sahabî hicretin ikinci yılı Ramazan ayının on ikisinde Medine’den hareket etti.

1-Vâkıdî, Meğazî 50; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/8

Nöbetleşe Binilen Deve Ve Efendimiz’in (Sas) Duruşu (12 Ramazan 2 Hicrî)

Bugün, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Sükyâ denilen yerden Kureyş kervanını kontrol altına almak için üç yüz onu aşkın sahabi ile birlikte yola çıkmıştı. Yanlarında sadece iki tane at, yetmiş tane de deve vardı. Nöbetleşe binerek yol alıyorlardı. Efendiler Efendisi de ashâbından farklı değildi; aynı deveye Hz. Ali ve Ebû Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Hz. Ali ve Ebû Lübâbe:

– Sen bin yâ Resûlallah! Biz, Seninle birlikte yürürüz, diyerek kendi sıralarını vermek için ısrar etmişlerdi ama O (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Ne sizler yürüme konusunda benden daha güçlüsünüz, ne de Ben, vadedilen uhrevî mükafata sizlerden daha az ihtiyaç duyuyorum, diyerek bu teklifi geri çevirmişti.

Kervan Mı Mekke Ordusu Mu? (14 Ramazan 2 Hicrî)

Müslümanlara ait gasp edilmiş malları taşıyan ve geliri Müslümanlara karşı bir savaşı organize etmekte kullanılacak Kureyş kervanını kontrol altına almak için Medine’ye hareket eden Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), Zefiran’da konakladı. Bu sırada Mekkelilerin kervanı korumak için tam teçhizatlı bir orduyla yola çıktığını ve Ebû Süfyan’ın da kervanın yolunu değiştirdiğini haber aldı. Yola devam etmeden önce son gelişmeleri ashabıyla istişare etmek istedi. Zira onlar kervan için yola çıkmışlardı ama ufukta, onları yok etmek için gelen kalabalık Mekke ordusuyla savaş riski belirmişti.

Onlara kervanın mı peşine düşelim yoksa Kureyş ordusunun mu karşısına dikilelim diye sordu. Kendisinin kanaati Kureyş ordusunun karşısına çıkmaktı zira onlar kervanın peşine düştükleri sırada Ebû Cehil’in orduyla Medine’ye saldırma riski çok yüksekti. Aralarından bazıları savaş maksadıyla yola çıkmadıkları için kervanı takibe devam edilmesini istedi.

Allah Resûlü’nün bu tekliften pek hoşlanmadığını fark eden Hazreti Mikdad İbn-i Amr ayağa kalktı ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın emrettiği şeyi yerine getir. Biz yanındayız. Vallahi, biz sana Benî İsrail’in Musa aleyhisselâma dediği gibi, ‘Sen ve Rabbin gidip savaşın! Biz muhakkak burada oturucuyuz!’ demeyiz… Sen bizi Berku’l-Gımad’a kadar yürütecek olsan seninle birlikte yürür, senin önünde savaşırız!” dedi. Mikdad’a hayır duada bulunan Efendimiz, asıl Ensarın kanaatini bilmek istiyordu zira onlar Akabe’de Medine içerisinde O’nu koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Bunun üzerine Sa’d İbn-i Muaz söz aldı ve “… Ey Allah’ın Resûlü! Sen, dilediğini yap! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, Sen bize şu denizi gösterip dalsan seninle birlikte biz de dalarız, içimizden hiç kimse geri kalmaz! … Yürüt bizi Allah’ın bereketine doğru!” dedi.

Ashabının cesareti ve bağlılığı Allah Resûlü’nü çok sevindirdi. Onlara dönerek şöyle buyurdu: “Haydi yürüyünüz Allah’ın bereketine doğru! Allah bana iki taifenin birini va’d buyurdu…”

Bedir’e Varış Ve Ordunun Konuşlanması (16 Ramazan 2 Hicrî)

Mekke ordusu ile müslümanlar, birbirine çok yaklaşmış ve buluşacakları yer, Bedir ola­rak kesinlik kazanmıştı. Öyleyse bir an önce oraya gidip karargah kurarak yerleşmek gerekiyordu. Efendimiz, ashabıyla birlik­te Bedir’e geldi ve konaklama emri verdi.

Hubâb İbn-i Münzir genç bir sahabi idi. Konaklanan yerin uygun olmadığını düşünüyordu. Ancak zaman ve mekan açısından ortada, isti­şarenin hakkını vermeyi ve bildiğini ortaya koyup tecrübeyi paylaş­mayı gerektiren bir durum vardı. Allah Resûlü’nün yanına yaklaşarak sordu:

– Bu mekanı tercihiniz; bizim herhangi bir değişiklik yapıp da takdim veya tehir tercihimiz olmayan ve Allah’ın Size bildirdiği bir vahiy neticesi mi yoksa bu, harp ortamını göz önüne alarak Zatınızın yaptığı bir tercih mi?

– Bilakis, savaş şartları düşünülerek yapılmış bir tercih, diyor­du Allah Resûlü. Bunun üzerine şunları söy­ledi:

– Ya Resûlallah! Şu anda bulunduğumuz yer, savaş açısından uygun bir mekan değil. En iyisi insanlara emret ve bizler, onlara yakın olan aşağı taraftaki kuyunun yanına gidelim. Çünkü ben, bu­rayı ve buradaki kuyuları iyi biliyorum. Orada, benim bildiğim, suyu tatlı ve kesilmeyen bir kuyu var. Oraya bir havuz yapıp daha fazla su toplar ve ihtiyacımızı buradan karşılar, diğer kuyuları da kapatırız.

Ortam, savaş ortamıydı ve yürekten gelen bu samimi teklif, makul görünüyordu. Bu arada Cibril-i Emin de gelmiş, Hubab’ın teklifinin isabetli olduğu müjdesini getirmişti.

Bunun üzerine Efendimiz:

– Doğru olan, Hubab’ın işaret ettiğidir, dedi ve tarif edilen yere doğru yola koyuldu ve sözü edilen kuyunun yanına gelerek burada karargah kurdu.

Bedir’e İnen Sekine (16 Ramazan 2 Hicrî)

Allah Resulü, ordusu ile Bedir’e varmış ve konaklamıştı. Bu arada, Bedir’de tatlı bir yağmur başlamıştı ve bu, gelecek zafer öncesinde âdeta tatlı bir rahmet müjdesi gibiydi. Mü’minler için, rahmetin sağanak olup yağacağının müjdesiydi. Elbette aynı yağmurdan karşı tarafın olduğu yer de etkilenmişti. Bir farkla ki onlar, giderek şiddetlenen bu yağmur sebebiyle perişan olmuş ve bulundukları yerde çamurdan hareket edemez hâle gelmişlerdi.

Bir de o akşam, üzerlerine sekîne inmiş ve ashâb, sanki rahmet banyosu yapmışçasına tatlı bir huzura gark olmuş, iliklerine kadar huzur soluklamıştı. Zaten sekîne de böyle bir huzurun adıydı. Öyle tatlı bir uykuya dalmışlardı ki, bu tatlı uyku âdeta buraya kadar yaşanan onca sıkıntı ve yorgunluğu tamamen unutturmuştu. Belli ki ertesi gün için zinde olmaları gerekiyordu ve bu telaşla uykusuz kalıp da dirençlerini düşürmemek için Allah (celle celâluhû) onlara böyle bir nimet bahşetmişti.

Hatta mü’minler, üzerlerine sinen bu sekinenin tesiriyle ayakta kalabilmek için kılıçlarına dayanmak istiyorlar ama bu vaziyette bile uyuyakalıyorlardı. Allah Resûlü ise gece boyunca Hazreti Sa’d İbn-i Muâz’ın etrafında gönüllü bir şekilde nöbet tutacağı karargah çadırına çekilmişti ve müslümanlara zafer ihsan etmesi için dua dua niyazda bulunuyordu.

Bedir Harbi Ve Zaferi (17 Ramazan 2 Hicrî)

Müslümanları yok etmek için yola koyulan Mekkeliler, Allah Resûlü’nün geri dönün çağrılarına olumlu karşılık vermeyince iki taraf arasında, artık kaçınılmaz hale gelen Bedir savaşı vuku buldu. Sabah erken saatlerde başlayan savaş toplamda üç saat sürdü. Varlık mücadelesi veren İslam ordusu, sayıca birkaç kat az olmalarına rağmen Allah’ın yardımıyla İslam tarihinin en manidar zaferini kazandılar. 14 sahabînin şehit düştüğü savaşta aralarında Ebû Cehil gibi ileri gelenlerin de bulunduğu yetmiş müşrik etkisiz hale getirildi ve bir o kadarı da esir alındı. Orduya gerekli taktikleri verdikten sonra çadırına çekilen Allah Resûlü, savaş bitinceye kadar başına secdeden kaldırmadı ve zafer ihsan etmesi için Allah’a dua etti.

Müşriklerin Ölülerine Sesleniş Ve Bedir’den Ayrılış (21 Ramazan 2 Hicrî)

Bedir savaşı biteli üç gün olmuştu. Efendimiz, atını hazırlayıp yola koyulmadan önce, ölü vaziyette yerde yatan ve yakınlarının gömmeden Bedir’de bırakıp kaçtığı müşriklerin elebaşlarının olduğu yere geldi. O’nun müşrik de olsa insana Yaradandan ötürü bir saygısı vardı. Hepsini bir kuyuya defnettirdi ve ardından da kendilerine şöyle hitap etti: 

– Ey filan oğlu falan! Ey Ebû Cehil İbn-i Hişâm! Ey Utbe İbn-i Rebîa! Ey Şeybe İbn-i Rebîa! Ey Ümeyye İbn-i Halef! Allah ve Resûlü’ne itaatsizlik etmenin ne demek olduğunu şimdi gördünüz mü? Rabbinizin, sizin için vadettiklerinin de hak olduğunu gördünüz mü? Ben, gerçekten Rabbimin Bana vadettiklerinin hak olduğunu yakînen görmüş bulunuyorum! Sizin kadar peygamberine kötülük yapan yoktur. İnsanlar beni tasdik ederken sizler beni yalanladınız. Onlar beni sinelerine sararken sizler beni memleketimden çıkarıp kovdunuz. Başkaları bana yardım ederken sizler, bana karşı savaş ilan ettiniz. Ve Allah da Bana yaptığınız bütün bunlardan dolayı sizi çok kötü şekilde cezalandırdı. Hâlbuki sizler, emîn hâlde bana yalancı diyordunuz!

Efendiler Efendisi’nin bu ifadelerine şahit olan Hz. Ömer devreye girdi ve:

– Yâ Resûlallah! Üç gün sonra onlara böyle sesleniyorsun; içlerinde ruh olmayan, kokuşmuş ve cansız bedenlerle nasıl konuşuyor, cevap vermeleri için de sesini duyurmaya çalışıyorsun, diye sordu. Efendimiz:

– Onlara söylediklerimi siz, onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Çünkü onlar, şimdi kendilerine söylediğim her şeyi duyuyor ama bunlara cevap vermeye güç yetiremiyorlar, buyurmuştu.

“Esirlere Hayırla Muamele Edin!” (21 Ramazan 2 Hicrî)

Bedir’den Medine’ye doğru hareket edilecekti. Ashâbın elinde 70 esir vardı. Yol uzundu, hava sıcaktı ve binekte azdı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), askerlerine döndü ve “Esirlere hayırla muamele edin!” tavsiyesinde bulundu. Kendisini yok etmek için Bedir’e kadar gelen bu insanların da gönlüne girmek istiyordu. O’nun tavsiyeleri ashab için emirdi. Bunun üzerine sahabe attan indi ve onları ata bindirdi. Onlar yürüyor esirler atla seyahat ediyorlardı. Üzerlerinde bulunan elbiseleri çıkartıp esirlere giydirdiler.

Seyer’de Bedir Ganimetlerinin Taksimi (22 Ramazan 2 Hicrî)

Dün, Medine’ye dönmek için Bedir’den hareket eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Seyer isimli yere gelince konaklama emri verdi. Konaklama sırasında Bedir’de elde edilen ganimetleri, askerler arasında bölüştürdü. Kendisine verilen vazifelerden dolayı Bedir’e iştirak edemeyen sekiz sahabiye de pay verildi. Bedir ganimetlerinden Allah Resûlü’ne düşen pay Ebû Cehil’in devesi ve Münebbih İbn-i Haccac’ın “Zülfikar” isimli kılıcı oldu. Ebû Cehil’den kalan bu deveyi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye umresinde kurban etti ve etini Mekkelilere dağıttı.

Hz. Rukayye’nin (R.Anha) Vefatı (23 Ramazan 2 Hicrî)

Medine’ye hicret ettikten sonra aradan on altı ay geçmişti. Her şey çok güzel giderken Hz. Rukayye (radiyallahü anha) kızamık hastalığına yakalandı. Hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. O sırada Kureyş kervanını kontrol altına almak için hazırlanan Allah Resûlü, kızını ziyaret ettikten sonra Hazreti Osman ve Üsâme İbn-i Zeyd’e kendisiyle ilgilenmeleri için Medine’de kalmalarını emretti.

Hastalığı gittikçe ağırlaşan annemiz, babası Bedir’den dönerken 22 yaşında hakkın rahmetine kavuştu. Hastalığı sırasında Hazreti Fâtıma gibi başından hiç ayrılmayan Ümmü Eymen, Hazreti Rukeyye hayata gözlerini yumunca onu yıkayıp kefenledi. Musallaya götürülen annemizin cenaze namazını bizzat eşi Hazreti Osman kıldırdı. Namazdan sonra Bakî’ Kabristanına götürdü, itina ile kabre koydu, gözyaşları içinde ebedî istirahatgâhına uğurladı.

Hazreti Rukiyye’nin üzerine toprak atılırken Hazreti Zeyd İbn-i Hârise Medinelilere Bedir Savaşı’nın kazanıldığı müjdesini getiriyordu. Habeşistan’da olduğundan annesi Hazreti Hatice’yi vefat ettiğinde göremeyen Hazreti Rukayye, bu kez vefatında da babasını göremedi. Kutlu evin genç bir hanımı olarak iman yolunda inancı uğruna dünya gurbetlerini yaşamış, yabancı diyarlarda İslam’ı temsil etmiş, vahyi tebliğ etmiş, ciddi bedeller ödemişti. Şimdi de sessizce dünyaya veda ediyordu…

Bedir Savaşı dönüşü o büyük zaferin sevincini yaşayamadan kızının vefat haberini alan Allah Resûlü, çok üzüldü. Kabrini ziyaret ederek başucunda hüzünle dua edip gözyaşı döktü. Taziyeye gelen sahabîlere kızının ahlakından ve yaşadıklarından dolayı memnuniyetini beyan ederek, “Allah’a hamd olsun! Kızım en güzel şekilde yaşadı, en güzel şekilde defnedildi” buyurarak ona hayır dualarında bulundu.