Dâru’n-Nedve’de Planlanan Tuzak Ve Suikast Kararı (26 Safer Hicrî 1)

Bütün baskı ve engellemelere rağmen hicret devam ediyordu. Nihayet, Ebû Seleme ile başlayan hicret sürecinin üzerinden üç ay geçmişti ki, geride köle ve işkence altında esir bırakılanların dışında hicret etmeyen sadece Allah Resûlü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali kalmıştı. Zaten, Hz. Ebû Bekir’le Hz. Ali’nin hicret arzularını tehir eden de Efendimiz’den başkası değildi. Demek ki şimdi sıra onlardaydı. Bunlar da gider ve Medine’ye yerleşirlerse, zaten savaş konusunda tecrübeli olan Evs ve Hazreçlilerle başları dertten kurtulmaz; Şam ve Yemen istikametinde yaz ve kış aylarında yapageldikleri ticari hayatları tehlikeye girer ve bir daha da asla huzur (!) bulamazlardı.

Halbuki, henüz her şey bitmiş değildi ve işi, daha baştan çözme imkânları vardı. Bunun için acil bir önlem alınmalı ve meseleye son nokta konulmalıydı. Takvimler, risaletin on dördüncü yılı (Hicretin 1. yılı) Safer ayının yirmi altısı, Perşembe gününü gösteriyordu.

Nihayet bir kuşluk vakti, bir araya gelecek ve bir durum değerlendirmesi yaparak bu konudaki nihâî stratejilerini tespit edeceklerdi. Bunun için, her zamanki istişâre meclisleri olan Kusayy İbn-i Kilâb’dan kalma Dâru’n-Nedve’de bir araya gelerek aralarında konuşmaya başladılar. Bu önemli kararı almak için bir araya gelenler, Ebû Cehil, Cübeyr İbn Mut’im, Tuayme İbn Adiy, Hâris İbn Âmir, Utbe ve Şeybe İbn Rebîa kardeşler, Ebû Süfyân, Nadr İbn Hâris, Ebu’l-Bahterî, Zem’a İbn Esved, Hakîm İbn Hizâm, Nübeyh ve Münebbih İbni’l-Haccâc kardeşler ile Ümeyye İbn Halef’ten oluşuyordu.

Onların niçin topladıklarını Kur’ân bizlere şöyle haber verir:

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar, yahut öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı…”1

On üç yıldır devam eden bir meseleyi, temelinden çözmek istiyorlardı; işi o kadar gizli yürütüyorlardı ki, yaşı kırkı geçmeyen toy kimseleri içeri almıyor; içeride konuşulanların da dışarıya sızmaması için azami gayret gösteriyorlardı.

Bu arada, hiç tanımadıkları, kıyafeti kaba ve Necidli olduğunu söyleyen sarıklı bir ihtiyar da çıkagelmiş; heyetlerine katılmak için kapıda bekliyordu. Telaşla:

– Bu ihtiyar da kim, diye sordular.

– Necid’den bir ihtiyar; sizin dayıoğullarınızdanım! Burada, çok önemli bir iş için bir araya geldiğinizi duydum ve belki benim de size bir faydam dokunur diye geldim! İstemiyorsanız çıkar giderim, diyordu.

– Dayıoğlu demek bizden demektir! Necid’den gelip de aramızda casusluk yapacak değil ya! Nasılsa Mekkeli değil, dedi ve onu da içeri buyur ettiler.

Nihayet, meşveret başlamıştı. Toplantıyı, Ebû Cehil yönetiyordu. Söze şöyle başladı:

– Şu adamınızın halini biliyorsunuz; şayet aranızdan ayrılıp da bir başka yerde güç toplayıp üzerinize saldırırsa sürekli başınız ağrıyacak demektir. Bu durumdan kurtulmak için fikrinizi söyleyin ve haydi, bir araya gelmenin hakkını verin!

Ebu’l-Bahterî ileri atıldı:

– O’nu demirlere bağlayıp hapsedin; üzerine kapıları kapatarak beklemeye durun. Nasıl olsa bir gün, kendisinden önceki şairlerin başına geldiği gibi O da ihtiyarlayacak ve ölüp gidecek, diyordu. Necidli ihtiyar devreye girdi:

– Vallahi de ben aynı görüşte değilim! Çünkü bu, asla çözüm olamaz! Dediğiniz gibi O’nu hapsetmiş olsanız da bu iş, üzerine kapattığınız kapı ve etrafını çevirdiğiniz duvarları aşarak arkadaşlarına ulaşır. Sonra da üzerinize saldırır ve O’nu sizin elinizden alıp götürür, böylece dışarıda güç elde ederek size yeniden saldırırlar. Bu, asla bir çözüm değil; siz başka bir çözüm üretin!

Esved İbn Rebîa ileri atıldı:

– O’nu aramızdan söküp atalım ve yurdumuzdan çıkarıp sürgün edelim; nereye giderse gitsin! Böylelikle O’ndan kurtulmuş oluruz! Bizden ayrıldıktan sonra da vallahi, O’nun nereye gidip yerleştiği bizi hiç ilgilendirmez, diyordu. Bu fikir de İhtiyar’ı memnun etmemişti; ileri atıldı ve:

– Vallahi bu da çözüm değil! Sözündeki güzellik, mantığındaki insicam ve siretindeki letafeti görmüyor musunuz; bunlar, insanların kalbine nüfûz eder ve yine O, bir gün karşınıza çıkar. Şayet böyle yaparsanız, gün gelir O, meziyetleriyle arkasında kitleleri hareket ettirir ve böylelikle siz, kendilerinden söz aldığı kabileleri karşınızda buluverirsiniz! Gelir ve sizin elinizdekilere göz dikerler ve o zaman da siz, hiçbir şey yapamazsınız. En iyisi siz, başka bir çözüm arayın, dedi.

Ortada gerçekten bir gariplik vardı; Mekke, kendi arasında meseleyi çözmek için bir araya gelmişti; ama Necidli ihtiyar, Mekkelilerden daha aktif çıkmıştı. İyi ki onu bu meclise almış, tanımıyoruz diye dışarıda bırakmamışlardı!

Toplantıya başkanlık yapan Ebû Cehil de Necidlinin yaklaşımından hoşlanmıştı. Ona göre de, önceki fikirler kesin çözüm olamazdı. Ancak, başka da bir çözüm çıkmıyordu. Gözler, ihtiyarın yaklaşımını onaylayan Ebû Cehil’e yöneldi. Zaten o da, sıranın kendisine gelmesini bekliyordu:

– Şu bocalayıp durduğunuz konuda, vallahi benim de bir fikrim var, dedi.

– Nedir o, ey Eba’l-Hakem, dediler. Şunları söylüyordu:

– Bana kalırsa kesin çözüm, her bir kabileden eli silah tutan, çevik ve atak, attığını vuran ve vurduğunu da deviren gençler seçmek. Hep birlikte üzerine, keskin kılıçlarıyla saldırsınlar ve tek bir vuruşla O’nun işini bitirip öldürsünler ve siz de, O’ndan kurtulup rahat edin! O’nu bu şekilde öldürünce de, malûm kanı kabileler arasında dağılır ve böylelikle Abdimenâfoğulları, bu kadar kavmi karşısına alıp da onlarla savaşmaya cesaret edemez; önlerinde sadece diyet alternatifi kalır ki, onu da biz öder ve bu işi, bir diyet ödemekle bitirmiş oluruz!

Necidli ihtiyar, yine devreye girdi; ancak bu sefer, aynı zamanda konuşurken, işte şimdi oldu mânâsında kafa sallıyordu ve son cümlesi:

– İşte söz, bu arkadaşın söylediği sözdür! Ben, başka da bir çözüm bilmiyorum, şeklinde olmuştu.

Artık, kararlarını vermişler ve üzerinde ittifak ettikleri planı ortaya koyarak Muhammed’i öldüreceklerdi. Yine, toplanırken ortaya koydukları hassasiyeti tatbik ederek Dâru’n-Nedve’den ayrılıp evlerinin yolunu tuttular.2

  1. Enfâl Sûresi, 8/30
  2. Halebî, Sîre, 2/189, 190

Efendimiz’in (Sas) Hicret İçin Evinden Ayrılışı (27 Safer Hicrî 1)

Daru’n-Nedve’de toplanıp Efendiler Efendisi’nin canına kastetme kararı alan Mekkeliler, kendilerince kesin sonuca ulaşmak üzereydi; aralarından seçtikleri Ebû Cehil, Hakem İbn Ebi’l-Âs, Ukbe İbn Ebî Muayt, Nadr İbn Hâris, Ümeyye İbn Halef, Zem’a İbn Esed, Tuayme İbn Adiy, Ebû Leheb, Übeyy İbn Halef ile Nübeyh ve Münebbih İbn Haccâc kardeşler bir araya gelmiş ve Resûl-i Kibriyâ Hazretlerinin evini sarmışlardı. Böylelikle her bir kabileden birer temsilci devreye girmiş ve diğerleri de, bir kenara çekilmiş, zafer naraları atmak için sabırsızlıkla bekliyorlardı. Gözü dönmüş bu talihsizler, Efendimiz’in evini kuşatmış, son vuruşu yapmak için artık dakikaları sayıyorlardı. Hatta Ebû Cehil, Allah davasına çağırırken Efendimiz’in kullandığı kelimeleri diline dolayarak kendince bunları alay konusu yapıyor ve istihzâî bir tavırla etrafındakilere şunları söylüyordu:

– Hani Muhammed, kendisine tâbi olduğunuzda Arap ve Acem meliklerine hâkim olacağınızı söylüyordu? Hani, O’na uymazsanız, hayatınız tehlikeye girecek ve kelleleriniz gidecekti? Öldükten sonra da, yeniden ayağa kalkacak ve cehennemin alevleri içinde cayır cayır yanacaktınız!1

Artık, meseleyi gürültüsüz çözecekleri (!) anı bekliyorlardı. Ancak Allah (celle celâluhû), her şeye hakimdi ve bütün bu olup bitenleri de biliyordu. Semavât ve arzın mülkü O’nun yed-i kudretindeydi ve O, istediğini dilediği zaman yapar, kimse de buna bir şey diyemezdi. Böyle olunca, Kureyş’in kurduğu tuzak ve hazırladığı ölüm komandosunun hiçbir önemi yoktu ve olamazdı! Sonuç da, öyle olacaktı.

Normal şartlarda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yatsı namazını kıldıktan sonra bir miktar yatar, Kâbe’den el-ayak çekilince de kalkıp buraya gelir ve huzur içinde Rabbine ibadet ederdi. Ancak bu gece durum farklıydı; durumdan haberdar olur olmaz, Hz. Ali’yi yanına çağırmış ve:

– Şu yeşil örtüye bürün ve gel de yatağımda sen yat! Hiç endişe etme; yat ve uyu; çünkü sana, zerre kadar zarar veremeyecekler, diye sesleniyordu.

Hz. Ali’yi, kendi yatağına yatırmış ve yerine vekil bırakmıştı. Hz. Ali’ye hane-i saadetlerinde kalarak, o güne kadar kendisine emanet edilen emtiayı sahiplerine verme vazifesi vermişti. Bu ne büyüklüktü ki, canına kastedenlerin mallarını bile zâyi etmiyor; canı gibi sevdiği yeğeninin hayatını tehlikeye atma pahasına da olsa, emanete riayet etmeyi bir borç biliyor; can düşmanlarının mallarını kendilerine ulaştırmasını istiyordu.

Derken, kendisine hicret izni verilen Efendiler Efendisi, Yâ-Sîn suresinin ilk dokuz ayetini okuyarak evinden dışarı adım attı. Kapının önünde, fırsat kollayan Kureyş nöbet tutuyordu. Bu esnada:

– Onların hem önlerinden hem de arkalarından birer engel koyduk ve gözlerinin önüne de bir perde çektik; artık onlar, hiçbir şey göremezler, mânâsındaki ayeti okuyordu.

Bu arada, eline aldığı kum, toprak benzeri malzemeyi, kendisini öldürmek üzere evini kuşatanların üzerine saçıverdi. Bu hareketine paralel olarak da şöyle diyordu:

– Şu yüzler kararıp gözler görmez olsun!

Attığı toprak, orada bulunanların her birine isabet etmişti ve adeta kör olmuşlardı. Olacak ya, aralarından yürüyordu; ama hiçbirisi de Allah Resûlü’nü görmüyordu. Evet, onlar, kendilerini imana davet etmekten başka hiçbir suçu olmayan Allah’ın en sevgili kulunu yakalayıp öldürmek, yurt ve yuvasından mahrum ederek hayatına son vermek üzere tuzak kurmuşlardı; ama O’nu peygamber olarak gönderen ve âlemlere rahmet vesilesi kılan Allah (celle celâluhû)’ın da bir planı vardı. Ve yine görülüyordu ki, küfür ne kadar köpürürse köpürsün, Allah’ın iradesinin önüne asla geçilemeyecek ve her zaman olduğu gibi yine, O’nun dediği olacaktı.2

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), çoktan uzaklaşmıştı. Bir müddet sonra, kapısının önünde kendisine tuzak kurup da sessizce bekleyenlerin yanına bir başkası geldi ve onları bu halde görünce:

– Sizler burada niye bekliyorsunuz, diye sordu. Tereddütsüz cevap verdiler:

– Muhammed’i.

Adam, hiddetlenmişti. O’nu öldürmek için seçtikleri en seçkin insanlar, kapısının önünde munis birer kediye dönmüş; üzerlerine saçılan toprağın bile farkına varamamışlardı. Muhammedü’l-Emîn, arkadaşıyla birlikte yol alırken bunlar, miskin miskin kapısında oturuyor ve kendilerince O’nu öldürmenin planını yapıyorlardı! Resmen bu, açık bir aptallıktı! Onları azarlarken:

– Vallahi de yazıklar olsun size! Sizi gidi beceriksizler! Vallahi de O, başınıza toprak saçmış ve aranızdan da sıyrılıp çoktan uzaklaşmış durumda, diyordu.

– Vallahi de biz O’nu görmedik, diyorlardı. Büyük bir çöküntü içindeydiler! Sanki görme özellikleri alınmış ve etraflarına baktıkları hâlde Allah Resûlü’nü görememişlerdi. Ellerini başlarına götürüp birbirlerine bakıştılar; gerçekten de adamın söyledikleri doğruydu. Hemen, üstlerindeki toz-toprağı silkeleyip temizlemeye başladılar.

Çok geçmeden mesele, Kureyş arasında da duyulmuş, ölüm müjdesini bekleyen diğer ileri gelenler, Efendimiz’in hicret ettiğininin haberiyle yıkılmışlardı; bütün ağa takımı birden hane-i saadete hücum etmişti. Kapıyı aralayıp da içeri girdiklerinde, bir anlık nefes aldılar; zira, yatak boş değildi! Dışarıda kendilerini ayıplayıp kızan adamlarına inat, fısıltıyla:

– İşte Muhammed, şu örtünün altında, diyerek bunca endişenin yersiz olduğunu söylemeye başlamışlardı. Ancak bu da uzun sürmedi; çünkü, bu kadar insanın içeri girmesiyle ayağa fırlayan Hz. Ali, meydan okurcasına karşılarında duruyordu. İkinci büyük şoktu bu onlar için… Hiddet ve hışımla:

– Muhammed nerede, diye sormaya başladılar.

– O konuda herhangi bir bilgim yok, cevabını verdi Hz. Ali. Yine kaybeden onlar olmuştu; aldıkları cevapla daha da sinirlenmiş, etrafa tehditler yağdırıyorlardı. Hz. Ali’yi de bırakmak istemiyorlardı; önce bir miktar itip kakıştırdılar ve ardından da tutup Kâbe’ye kadar getirdiler. Belki, yolcuların yerlerini söyler ve kendilerine bir ip ucu verir, diye bir müddet onu hapsettiler.3 Ancak, ne kadar zorlasalar da istedikleri cevabı alamayacaklarını anlamışlardı. Hem, Hz. Ali’yi serbest bırakmamak kendi aleyhlerindeydi; çünkü o, kendilerine ait emanet malları dağıtmak için geride kalmış ve şimdi de bu emanetleri sahiplerine geri verecekti.

Ümmetin firavunu Ebû Cehil, bu lakabı ne kadar hak ettiğini gösterircesine şöyle ilan ediyordu:

– Muhammed’i, ölü ya da diri getirene yüz deve benden!4

Tam, yakaladık, derken ellerinden kaçırdıkları Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir’i tamamen kaybetmek üzerelerdi. Belli ki, sadece kendileri bu işin üstesinden gelemeyeceklerdi; onun için Ebû Cehil’in bu yaklaşımına herkes sahip çıkacak ve başlarına konulan bedel, her ikisi için de, ölü ya da diri getirene yüzer deve olarak resmiyet kazanacaktı.5

Aynı zamanda Ebû Cehil, aklını kullanmasını bilmese de zeki bir insandı. Hiç vakit geçirmeden Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Kapıyı açan, Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ idi. Babasının nerede olduğunu sordu önce. Bilmediğini söylüyordu Hz. Esmâ. Ebû Cehil’e göre, onun bilmemesine imkân yoktu ve aldığı cevapla küplere binen Ebû Cehil, Hz. Esmâ’nın yüzüne öyle bir tokat indirdi ki, şiddetinden Hz. Esma’nın kulağındaki küpe kopup yere düşecekti. Halbuki, o günkü toplumun genel teamüllerine göre, onun gibi genç ve aynı zamanda hamile bir kadına böyle bir hareket, normal şartlarda da ayıp karşılanırdı. Ama bu, Ebû Cehil’di. Hz. Esmâ bu olayın etkisinden yıllarca kurtulamayacak ve kendisine hatırlatıldığında ise Ebû Cehil için:

– Pis ve haddi aşmış bir adam, diyecekti.6

1-İbn Hişâm, Sîre, 3/8; Taberî, Tarih, 1/567

2-Bkz. Enfâl, 8/30

3-Bkz. Taberî, Tarih, 1/568

4-Bkz. el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 12/779 (35744)

5-Bkz. Taberî, Tarih, 1/570

6-Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 2/56; İbn Hişâm, Sîre, 3/14

    Sevr’de İlk Gün Ve Hz. Ebu Bekir’in Hassasiyetleri (28 Safer Hicrî 1)

    Arkadaşı Hz. Ebû Bekir’i de yanına alan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Sevr’in zirvesine gelince zirvedeki mağaraya önce Hz. Ebû Bekir girmek istedi. Zira, karşılaşabilecekleri her türlü olumsuzluğu, önce kendi sine­sinde söndürüp Habibine herhangi bir zararın gelmesine engel olmalıydı. Hz. Ebû Bekir’ce bir hassasiyetti bu. Bütün telâşı, İnsan­lığın Emîni’ne bir tozun dahi konmasını istememesinden kaynaklanıyordu. Bu yüzden, üstündeki libasını parçalamıştı; zararlı hayvanların Allah Resûlü’ne ilişmemeleri için deliklerini kapatıyordu. Kapatamadığı iki delik kalmıştı; bunlar için de bir çözüm üretmiş, ayağının biriyle birini, diğeriyle de öbürünü kapatarak Efendisi’ni buyur etmişti. Hz. Ömer’in yıllar sonra, “Mağaradaki o gecesine bütün amelimi verirdim.” diyerek gıptayla baktığı Hz. Ebû Bekir’i, ayağıyla kapattığı delikten yılan sokmuş; ama o, Efendimiz’i rahatsız etmemek için dişini sıkıp, bir kez olsun “ah” etmemişti. Nihayet, gözünden akan yaş ve alnından dökülen soğuk terler, Efendimiz’in dikkatini çekip de:

    – Sana neler oluyor yâ Ebâ Bekir, diye sebebini sorduğunda:

    – Anam-babam Sana feda olsun yâ Resûlallah! Yılan soktu, diyebilmişti. Bunu söylerken de, üzerinde olabildiğince bir mahcubiyet hâkimdi; kendisine ait bir durumdan dolayı Efendimiz’in üzülmesini ve kıymetli zamanını böyle bir meseleyle meşgul etmeyi istemiyordu. Bunun üzerine Efendiler Efendisi, yaranın üzerine hafifçe tükürüğünü serpecek ve ardından da, şifa bulması için Rabbine dua edecekti. Bir anda her şey, yeniden normale dönüvermişti; sanki bu hadise, hiç olmamış gibiydi. Çünkü Ebû Bekir’de, acı adına hiçbir şey kalmamıştı.1

    Onlar Sevr’deyken Hz. Ebû Bekir’in ailesi de üzerlerine düşen görevi yapmaya başlamışlardı. Zira;

    Kızı Esmâ’ya da evden ayrılırken tembih etmişti Hz. Ebû Bekir; Sevr’de kalacakları günlerde arkadan azık hazırlayıp gönderecekti. Esmâ, hassasiyetle yiyecek ve içecek hazırlıyor, hazırladıklarını da küçük bir torbanın içine koyarak ağzını bağlayıp öyle gönderiyordu. Hatta, torbanın ağzını bağlayacak ip bulamamış ve annesinin de talimatıyla belindeki kuşağı çözerek ikiye ayırmış ve her iki torbayı da bu iple bağlamıştı. Ve, bundan dolayı da kendisine, iki kuşak sahibi mânâsında ‘zünnitakayn’ denilecekti.2

    Bir başka tedbiri daha vardı Hz. Ebû Bekir’in; koyunlarını otlatan çoban Âmir’i yanına çağıracak ve yol alırlarken arkalarından koyunlarını sürüp, böylelikle geride bıraktıkları izleri yok etmesini söyleyecekti.3 Zira biliyordu ki Mekkeliler, iz sürmekte mahir idiler ve böyle bir tedbire müracaat edilmediği yerde, sebepler açısından kendilerini fark ederler ve başlarını zora sokarlardı.

    Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah da, çoban Âmir’le münavebeli olarak yanlarına gelecek ve Esmâ’nın hazırladığı azıkla birlikte, burada kaldıkları süre içinde kendilerine Mekkelilerin haberini getirecekti. Akşamları mağaraya gelen Abdullah, sabahın erken saatlerinde yine buradan ayrılacak ve bu süre içinde de Âmir, koyunlarıyla birlikte gelip onları Sevr’de otlatmaya başlayacaktı. Ve bu, orada kaldıkları her gün için yaşanacak bir hadiseydi. Aynı zamanda bu vesileyle, bu mübarek ve kutlu yoldaki en değerli yolcularının süt ihtiyaçları da karşılanmış olacaktı.4

    1. Bkz. Muhibbuttaberî, er-Rıyâdü’n-Nadıra, 1/450. Hatta Hz. Ömer (radıyallahu anh), bu rivayetinde Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) bu sebepten dolayı öldüğünü de vurgulamaktadır.
    2. Bkz. Buhârî, Sahîh, 3/1087 (2817). Bu tavrını sonradan duyduğunda Allah Resûlü (s.a.s.) kendisine iltifat edecek ve “Senin o iki kuşağına bedel Allah, cennette iki kuşak verecektir.” buyuracaktı.
    3. Buhârî, Sahîh, 3/1419 (3692)
    4. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 3/12

    İz Sürenler Sevr’de/Üzülme! Allah Bizimle… (29 Safer Hicrî 1)

    Allah Resûlü ve Hz. Ebû Bekir Sevr’de iken bir örümcek işe koyulmuş, atkılarını örerek mağaranın önünde ter döküyordu. Bir de, iki tane güvercin gelmiş ve burada yuva yapmıştı. Aynı zamanda mağara girişinde bir ağaç büyümeye başlamış ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) önünde perdedarlık yapıyordu. Belli ki Allah (celle celâluhû), Habîb-i Ekrem’ini kimseye bırakmayacak ve bizzat kendisi koruyup kollayacaktı.

    İz sürenler, Sevr’e de tırmanmış; burada olabileceği endişesiyle mağarayı kontrole gelmişlerdi. Girişteki güvercinlerle büyüyen ağaçları ve örümcek ağını görünce aralarından birisi, gayr-i ihtiyari şunları söyleyecekti:

    – Baksana şu örümcek ağına; sanki Muhammed daha dünyaya gelmeden önce örülmüş gibi!

    Öbürleri de farklı düşünmüyordu ve örümcek ağları arada incecik bir perde kalmasına rağmen Allah (celle celâluhû), Resû­lü’nü korumuş ve onlar da elleri boş geri dönüyorlardı.1

    Mağaranın içinde ise, müşriklerin bir mızrak boyu mesafeye yaklaştıklarını görüp seslerini duyan Hz. Ebû Bekir, yine soğuk terler döküyordu. Deli danalar gibi burnundan soluyan bu gözü dönmüşlerin ayaklarını gören Ebû Bekir (radıyallahu anh):

    – Yâ Resûlallah! Şayet birisi eğilip de ayağının hizasından içeriye bakıverse, ayaklarının dibinden bizi rahatlıkla görecekler!

    “Sen benim kardeşim­sin.” dediği mağara arkadaşını teselli yine Allah Re­sûlü’ne kalmıştı:

    – Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında, niye endişe duyuyorsun ki yâ Ebâ Bekir?

    Bunu diyen Resûlullah’tı. Allah’ın en sevgili kuluydu ve O’nu, insanlardan gelecek zararlara karşı koruyacağını bizzat O (celle celâluhû) bildirmişti:

    “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri emellerine kavuşturmaz.”2

    Kendinden emin konuşuyordu; zira biliyordu ki, Kureyş anlamayıp O’na yardımcı olmasa da Allah (celle celâluhû), vaktiyle bütün elçilerine yardım ettiği gibi Son Nebi’sine de yardımcı olacak ve üzerine indirdiği sekine ve huzurla des­tekleyip gözlerin göremeyeceği ordularla inayette bulunacaktı.

    Aynı husus, Cibril-i Emîn’in getirdiği Ebedî Mesaj Kur’ân’da da yer alacak ve bu meseleyi Yüce Mevla, şöyle anlatacaktı: “Eğer siz o (Hak elçisi)ne yardım etmezseniz, iyi bilin ki, Allah ona yardım etmişti: Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler kendisini (Mekke’den) çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına ‘Üzülme, Allah bizimle beraberdir!’ diyordu. (İşte o zaman) Allah (ona yardım etti) onun üzerine sekine(huzur ve güven duygu)sunu indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi; inanmayanların sözünü alçalttı. Yüce olan, yalnız Allah’ın sözüdür. Allah dâimâ üstündür, hüküm ve hikmet sâhibidir.”3

    Hz. Ebû Bekir de biliyordu; ama bu bilmek, olayın bütün sıcaklığıyla yaşandığı zamanda karşılaşılan endişeleri gidermeye yetmiyordu. Bütün endişesi, Efendiler Efendisi’nin başına gelmesi muhtemel sıkıntılar içindi. Zira o, kendi başına gelebilecek her türlü meselenin, sadece bir kişiyle sınırlı kalacağını, ancak söz konusu meselenin Efendimiz’i hedeflemesi durumunda ise, bütün insanlığı hedefleyeceğinin hassasiyetini ortaya koyuyordu.4

    1. Bkz. İsbehânî, Delâil, 1/76, 77; Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 3/231
    2. Mâide, 5/67
    3. Tevbe, 9/40
    4. Bkz. İsbahânî, Delâil, 1/62; Necdî, Abdullah, Muhtasaru Sîreti’r-Resûl, s. 168

    Sevr’de Son Gün (30 Safer Hicrî 1)

    27 Safer perşembe günü hicret yolculuğu için evinden çıkan Allah Resûlü, yanına aldığı Hz. Ebû Bekir’le beraber Medine’ye ters istikamette olan Sevr’e gelmişti. Zira O, Mekkelilerin peşini bırakmayacağını ve Medine’ye giden yolları tutacağını çok iyi biliyordu.

    Bir müddet Sevr’de kalacak; Mekkelilerin O’nu ve arkadaşı Hz. Ebû Bekir’i aramaktan ümidini kesmesini, en azından Medine güzergahının biraz rahatlamasını bekleyeceklerdi. Nitekim öyle de olmuş ve Mekkeliler, büyük bir heves ve istekle her yeri didik didik aramışlardı. Fakat hedeflerine ulaşamamış ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardı.

    Sevr’de bir müddet bekleme stratejisi meyvelerini veriyordu. Allah Resûlü bugün de (üçüncü gün) Sevr’de kalacak ve yarın İslam ve insanlık tarihinde büyük dönüşümleri netice verecek Medine’ye hicret için Sevr’den harekete geçecekti.

      Sevr’den Ayrılış (1 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Tarih 1 Rebiülevvel Pazartesi Hicrî 1. yılı gösteriyordu. Allah Resûlü ve Hz. Ebû Bekir, Sevr’de üç günü arkada bırakmışlardı. Derken Âmir ile birlikte rehber Abdullah İbn Uraykıt da gelmiş; kendilerini Medine’ye taşıyacak olan develeri beraberinde getirmişti. Zira bugün Sevr’den Medine’ye doğru hareket edilecekti.

      Develeri teslim alan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), en güzel ve bakımlı olanını Efendimiz’e takdim etti ve:

      – Anam-babam sana feda olsun! Bin yâ Resûlallah, dedi.

      Beklemediği bir tepkiyle karşılaşacaktı:

      – Ben, bana ait olmayan deveye binmem.

      Hz. Ebû Bekir bu durumda ‘Sıddîk’ vasfına uygun hareket edecek, ve:

      – Anam-babam sana feda olsun! O senindir yâ Resûlallah, diyecekti.

      Fakat, bu da çözüm olmamıştı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ısrarlıydı:

      – Hayır, ancak, satın aldığın değeri sana ödemek şartıyla.

      Mecburen anlattı Ebû Bekir. Bunun üzerine Habîb-i Zîşan:

      – Ben de onu, bu bedele senden aldım, buyurdu ve böylelikle, hicret gibi önemli bir dönüm noktasında, ümmete kalıcı bir mesaj daha sunulmuş olunuyordu.

      Mekke’den gelen haberler, arama taleplerinin ilk günküne nispetle kısmen de olsa şiddetini yitirdiğini söylüyordu. Demek ki artık, ayrılık vakti gelmişti.

      Rebîülevvel ayının ilk ışıklarıydı. Yine bir pazartesi sabahı erkenden mağaradan ayrıldılar. Önce sahil tarafından batıya, ardından da Kızıl Deniz cihetinden asıl hedefleri olan Medine istikametine doğru yol alacaklardı.

      Bir an önce Mekke civarından uzaklaşmak istiyorlardı. Bunun için durup dinlenmeden yarın ikindi vaktine kadar yaklaşık 35 saat yol gideceklerdi.

      Mekke’ye Atfedilen Son Nazar: “Vallahi De Ey Mekke!..” (1 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Sevr’den ayrılan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), son kez Mek­ke’ye doğru yöneldi; belli ki içine, peygamberlerin uğrak yeri, yeryüzündeki ilk binanın sahibi ve kendisinin de ikizi sayılan bu beldeden ayrılığın hüznü çökmüştü. Adeta, yüreğini bırakıp da gidiyordu. Halbuki, vahiy geleceği ana kadar kırk yıl beklemiş ve bu süre içinde de, sıklıkla Hira’ya çıkıp oradan, Kâbe’nin kendine yakışır bir şekilde ibadet ü taatla bütünleşebilmesi için dualar etmiş, istikbali seyre dalmıştı. Kolay değildi; Allah’ın en sevgili kulu ve peygamberlik zincirinin son halkası Habîb-i Zîşân Hazretleri, Allah’ın evinden ayrılmak zorunda kalıyor ve başka bir beldeye doğru yol alıyordu.

      Artık, Mekke’ye atfedilen son nazarlardı bunlar ve adetâ Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke ile konuşuyordu. Hz. Ebû Bekir de dikkat kesilmiş, bu sessiz muhavereye şahit oluyordu. Dudaklarından şu cümleler dökülecekti:

      – Vallahi de ey Mekke! Ben, senden ayrılmak zorunda kaldım! Şüphe yok ki sen, yeryüzünde Allah’a en sevimli olan beldesin; Allah’ın sana özel lütufları var! Allah’a yemin olsun ki, senin ehlin buradan Beni çıkarmaya zorlamasaydı, asla seni terk edip dışarı adım atmazdım!1

      Bundan sonra da, başta Efendiler Efendisi Hz. Muhammed, O’nun sadık yâri Hz. Ebû Bekir ve Mekkeli müşrik rehber Abdullah İbn Ureykıt, yola koyuldu ve sahil tarafını takip ederek Medine istikametinde mesafe almaya başladılar.

      1-İbn-i Mâce, Sünen 2/1037 (3108); Halebî, Sîre, 2/195, 196

      En Bahtiyar Binek Kasvâ (1 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret yolculuğunu gerçekleştirmek için bugün 400 dirheme Hz. Ebû Bekir’den satın aldığı deve Kasvâ, denilebilir ki en bahtiyar binektir. Hicret dahil Medine döneminin bütün dönüm noktalarında o, Allah Resûlü’ne hizmetinde bulunmuş ve tarihi hadiselere şahitlik etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

      Mukaddes göç hicreti Allah Resûlü onun üzerinde gerçekleştirmiştir.
      Mescid-i Nebevî, onun çökmekle memur bulunduğu yere inşa edilmiştir.
      Bedir’e giderken Allah Resûlü onun sırtındadır.
      Mâide Sûresi Allah Resûlü’ne onun üzerindeyken inmiştir.
      Hudeybiye’ye Allah Resûlü onunla gitmiştir.
      Mekke’nin fethini onun sırtında gerçekleştirmiştir.
      Veda Hutbesi’ni onun üzerinde irad etmiştir.
      Allah Resûlü’nün birçok sahabîyi sırtında yetiştirdiği seyyar bir mektep hizmeti görmüştür. Zira Efendimiz hemen her yolculuğunda arkada bulunan terkisine bir sahabîyi alır ve yolculuk boyunca kendisine ilim ve irfan aktarırdı.
      Hızlılığından dolayı acil durumlarda o kullanılırdı.
      Kasvâ’nın, Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra dünyası kararmıştı. Cennetü’l-Bakî’ye gelir ve âdeta ağlarcasına gözlerinden sürekli yaşlar dökülürdü.

      Kasas Sûresi 85. Ayetin Nuzülü/Hicret’in Başında Verilen Fetih Müjdesi (1 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Medine’ye hicret için Sevr’den hareket eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’ye son bir nazar atfetmiş ve dudaklarından şu cümleler dökülmüştü:

      – Vallahi de ey Mekke! Ben, senden ayrılmak zorunda kaldım! Şüphe yok ki sen, yeryüzünde Allah’a en sevimli olan beldesin; Allah’ın sana özel lütufları var! Allah’a yemin olsun ki, senin ehlin buradan Beni çıkarmaya zorlamasaydı, asla seni terk edip dışarı adım atmazdım!1

      Allah Resûlü, dünyaya teşrif buyurduğu yerden, vahyin ilk merkezinden, Kâbe’den ayrılacağı için çok hüzünlüydü. İçindeki hüznü dışa aksettiren bu sözlerin üzerinden çok geçmemişti ki Allah kendisine şu ayeti indirdi:

      “Kur’ân’ı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevasına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette seni varılacak yere döndürecektir. De ki: “Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.”2

      Böylece Allah, Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) daha Mekke’den ayrılmadan sekiz yıl sonra gerçekleşecek olan fethin müjdesini veriyordu. Böylece O, Kâbe’sine; Kâbe’de en emin ele kavuşacak, sinesini putlardan kurtaracaktı.

      1. İbn-i Mâce, Sünen 2/1037 (3108); Halebî, Sîre, 2/195, 196
      2. Kasas Sûresi 28/85

      Hicret Yolunda Yapılan Dua (2 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Mekkelilerin canına kastetmek için köşe bucak kendisini aradığı bir zeminde ve zamanda Medine’ye hicret yoluna koyulan Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret yolculuğu esnasında yaptığı dualardan birisi şöyledir:

      “Ben bir hiçken beni yaratan Allah’a hamd olsun. Allah’ım! Dünya korkusuna, zamanın getireceği felaketlere, gecelerin ve gündüzlerin musibetlerine karşı bana yardım et. Allah’ım! Yolculuğumda benimle ol, arkamda bıraktığım ailemi gözet. Bana rızık olarak verdiğin şeyleri bereketli kıl. Beni yalnızca Sana karşı zelil kıl. En güzel ahlâkım üzere beni sabit kıl. Rabbim, beni Sana sevdir. Beni insanlara bırakma. Sen zayıfların ve benim Rabbimsin. Senin kerîm vechine sığınıyorum. O kerîm vechin ki, semalar ve yeryüzü onunla nurlanır. Karanlıklar onunla aydınlanır ve açılır, öncekilerin ve sonrakilerin işi onunla düzene girer. Öfkene maruz kalmaktan ve kızgınlığına uğramaktan, nimetinin kaybolmasından, azabının ansızın gelmesinden, afiyetini gidermenden ve gazabının tümünden sana sığınıyorum. Senin için yapabildiğim en iyi şey, sana yalvarıp yakarmaktır. Güç ve kuvvet ancak senindir”.1

      1. Sâlihi, Sübülü’l-Hüdâ 3/345

      Hicretin II. Günü: Efendimiz (Sas) Kudeyd’de (2 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Dün Sevr’den ayrıldıktan sonra sahil yolunu takip eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve beraberindekiler, önce Batn-ı Merre’ye oradan Dacnan’a ardından Kurrau’l-Ğamim’e sonra da Usfân’ın alt tarafından sahile geçmiş ve Emec’in aşağısına doğru inmişti.

      Mekke civarından bir an önce uzaklaşmak isteyen Efendimiz, gece de hiç dinlenmeden yol almış ve bugün (2 Rebiülevvel Salı) öğleden sonra Emec’le Kudeyd arasında bir yerde mola vermişti. Biraz dinlendikten sonra da Kudeyd’e doğru yola devam etmişti.

      Efendimiz’e (Sas) Süt İkramı (2 Rebiülevvel Hicrî 1)

      53 yaşındaki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Sevr’den bu yana yaklaşık 33 saattir hareket halindeydi. Emec’le Kudeyd arasında bir yere geldiklerinde ilk molalarını vermişlerdi. Allah Resûlü dinlenirken Hz. Ebû Bekir o civarda koyun otlatan bir çobanı fark etmişti. Yanına varıp kendisine süt verip veremeyeceğini sormuş ardından da çobanın rızasıyla verdiği sütü alıp Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dinlendiği yere gelmişti. Uyanıncaya kadar beklemiş sonra da sütü Efendiler Efendisine ikram etmişti.

      Ümmü Ma’bed Ve Süt Mucizesi (3 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün hicret yolculuğunun üçüncü günü (3 Rebiülevvel Çarşamba Hicrî 1). Sevr’den hareket ettikten sonra yaklaşık yüz otuz kilometre mesafe alan Allah Resûlü ve beraberindekiler, Ümmü Ma’bed’in çadırının bulunduğu yere ulaşmışlardı. Ümmü Ma’bed, yaşlı bir kadındı; Huzâaoğulları yurdunda bulunan çadırının önünde oturur, yoldan geçen yolculara ve kervanlara yemek satardı.

      Hicret yolcuları da Ümmü Ma’bed’den, satın almak için yiyecek bir şeyler istediler. Ancak, olacak ya, o gün için kadının yanında satın alınabilecek bir şey yoktu; zira, uzun zamandır yağmur yağmamış ve bu sebeple de yeşillikler kuruyup yok olmuştu, büyük bir kıtlık yaşıyorlardı.

      Bu arada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), çadırın kenarında duran koyunu göstererek:

      – Ey Ümmü Ma’bed! Şu koyunun hali ne, burada niye duruyor, diye sordu.

      – Açlıktan tâkati kalmadığı için sürüyle birlikte gidemedi zavallı, diyordu acıyarak.

      – Onun sütü var mıdır, diye ikinci kez sordu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

      – O, ayakta zor duruyor; sütü nasıl olsun, diye garipsiyordu kadın. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

      – Onu sağmama izin verir misin, dedi. İmkânsızı istiyordu. Derisi sırtına yapışmış ve gününün çoğunu yatarak geçiren bir koyundan hiç süt çıkar mıydı? Onun için:

      – Anam-babam Sana kurban olsun; şayet onda bir damla süt bulabilirsen sağ tabii ki, diyordu, gülerek!

      Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), artık koyunun sahibinden de izin de almış; yanına giderek dua etmeye başlamıştı. Allah’ın adını veriyor ve sütsüz memelere süt vermesi için Rabbine yalvarıyor, bunu yaparken bir taraftan da, büzüşen memelerini sıvazlıyordu. Bu arada Ümmü Ma’bed, beyhûde çaba olarak gördüğü bu hareketlere bir anlam verememesine rağmen olacakları uzaktan seyrediyordu.

      Birdenbire, koyun canlanmaya başlamış ve ayağa kalkmıştı; o da ne, memeler süt doluyordu! Bunu gören Efendimiz de, hemen bir kap istemiş ve süt taşan memeleri mübarek elleriyle tutarak bu kaba sütü sağmaya başlamıştı. Sanki, az önceki o kuru memeler, bitip tükenme bilmeyen bir süt pınarına bağlanmıştı ve onlardan bol süt geliyordu.

      Kovadaki sütten, önce şaşkın bakışlarla meseleyi çözmeye çalışan Ümmü Ma’bed’e takdim etti Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Belki de, gördüklerinin birer hayal değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu göstermek istiyordu. Aldı ve kana kana içti Ümmü Ma’bed. Ardından, aylardır karınları doymayan çoluk-çocuğuna da verdi ve onlar da içtiler doyuncaya kadar. Evdeki en son kişi de içip süte doyunca Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sağma işine yeniden döndü ve kovayı dolduruncaya kadar da devam etti bu işleme.

      Artık herkes doymuş ve üstüne üstlük bir kova süt de artmıştı. Vakit, ayrılık vaktiydi. Aslında onun gibi birisine başka bir şey anlatmaya gerek yoktu. Kısa bir davetin ardından Ümmü Ma’bed, oracıkta Müslüman oluverdi.

      Akşam olup da kocası Ebû Ma’bed, bütün gün otlatmaya çalıştığı halde bir türlü karınlarını doyuramadığı koyunlarıyla birlikte eve gelince, kovadaki sütü görecek ve:

      – Ey Ümmü Ma’bed! Bu süt dolu kova da neyin nesi? Koyunlar burada değildi; kaldı ki, burada olsalar da hiçbirinde süt yok, diyecekti.

      Gözü önünde yaşanılanlara şahit olan büyük kadın, tane tane konuşuyordu ve:

      – Allah’a yemin olsun ki bugün, buraya çok mübarek birileri geldiler, diye başladı ve yaşadıklarını anlattı teker teker…

      Ebû Ma’bed de heyecanlanmıştı:

      – Bana biraz tarif edebilir misin, diyordu. Belli ki, bir yerlerle bağlantı kurmuştu. Adeta Efendimiz’in fotoğrafını çekmişçesine anlatmaya başladı Ümmü Ma’bed:

      – Nur yüzlü bir adamdı; güzel ve parlak bir yüzü vardı. Yaratılışı güzel ve şekil itibariyle de vücudu düzdü. Ne göbeği öne çıkmış ve karnı büyümüştü ne de başı küçük ve kusurluydu; orta büyüklükte, güzel mi güzel ve mutedil bir vücut yapısı vardı. Gözleri siyah, göz kenarları da uzundu. Sesinde kadife gibi bir yumuşaklık vardı. Omuzları geniş, sakalı da sıktı. Kaşları, uzaktan dikkat çekecek kadar belirgin duruyordu. Sükût buyurduğunda üzerinde bir vakar, konuştuğunda ise meclisinde insibağ hakimdi; Allah’ın adını anarak konuşmasına başlıyor ve hep O’nu yücelterek devam ediyordu. Uzaktan bakıldığında, insanların en güzel ve alımlısıydı; yakınına yaklaşıldığında ise cemal ve ihsanın kemalini temsil ediyordu. Konuşmaları, tane tane ve kulak tırmalamayacak şekilde, ne az ne de çoktu. Mantığı, şiir gibi akıp gidiyordu. Ne, herkesten üstte kalacak kadar çok uzun boylu ne de insanlar arasında seçilmeyecek kadar kısa idi; görünüş itibariyle sanki O, iki dal arasında duran üçüncü bir dal gibiydi. Üç kişi arasında altın gibi parlıyordu ve görünüş itibariyle onların en güzeli idi. Arkadaşları, etrafında pervane gibi dönüyorlar; bir beyanı olduğunda ona kulak veriyor, O’ndan bir emir sudûr edince de koşarak bu emrini yerine getiriyorlardı. Etrafında dört dönüyor ve her arzusunu yerine getirmek için de, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden ve gönülden isteyerek koşturuyor, adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

      Ebû Ma’bed’in gözleri dört açılmış, sanki yuvasından çıkacak gibi olmuştu; meğer evde yokken hanesine saadet güneşi gelip konmuş da haberi yoktu. Hanesine teşrif eden misafirini bu kadar tafsille ve detaylı bir tarifle kendisine aktaran hanımına heyecanla:

      – Vallahi de bu, şu bize bahsedilen Kureyş’in adamı olmasın, dedi ve arkasından da şunları söylemeye başladı:

      – Ne kadar isterdim, ben de O’na yetişeyim ve O’nunla arkadaş olayım! Şayet bir gün buna muktedir olursam, Mekke’de duracak ve avazım çıktığı kadar bağırıp dünyaya O’nun faziletini anlatacağım! Önemli değil; insanlar bu sesin nereden geldiğini bilmesinler. Çünkü, önemli olan sesin sahibi değil, sesin anlattıklarıdır.

      Bunu dedikten sonra Ebû Ma’bed duracak ve duygularını şiirin kalıplarına dökerek Efendimiz’i anlatmaya başlayacaktı.

      Ümmü Ma’bed’in Dilinden Efendimiz (Sas) (3 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ve beraberindekiler, Ümmü Ma’bed’in çadırının bulunduğu yerde konakladıklarında kocası Ebû Ma’bed orada değildi. Eve döndüğünde Ümmü Ma’bed, şahit olduğu şeylerden bahsetti. Meraklanan Ebû Ma’bed ondan çadırlarına uğrayan yolcuyu tarif etmesini istedi. Bunun üzerine yaşlı kadın o gün gördüğü, 53 yaşındaki Allah Resûlü’nü eşine şöyle tarif etmişti:

      “Nur yüzlü bir adamdı; güzel ve parlak bir yüzü vardı. Yaratılışı güzel ve şekil itibariyle de vücudu düzdü. Ne göbeği öne çıkmış ve karnı büyümüştü ne de başı küçük ve kusurluydu; orta büyüklükte, güzel mi güzel ve mutedil bir vücut yapısı vardı. Gözleri siyah, göz kenarları da uzundu. Sesinde kadife gibi bir yumuşaklık vardı. Omuzları geniş, sakalı da sıktı. Kaşları, uzaktan dikkat çekecek kadar belirgin duruyordu. Sükût buyurduğunda üzerinde bir vakar, konuştuğunda ise meclisinde insibağ hakimdi; Allah’ın adını anarak konuşmasına başlıyor ve hep O’nu yücelterek devam ediyordu. Uzaktan bakıldığında, insanların en güzel ve alımlısıydı; yakınına yaklaşıldığında ise cemal ve ihsanın kemalini temsil ediyordu. Konuşmaları, tane tane ve kulak tırmalamayacak şekilde, ne az ne de çoktu. Mantığı, şiir gibi akıp gidiyordu. Ne, herkesten üstte kalacak kadar çok uzun boylu ne de insanlar arasında seçilmeyecek kadar kısa idi; görünüş itibariyle sanki O, iki dal arasında duran üçüncü bir dal gibiydi. Üç kişi arasında altın gibi parlıyordu ve görünüş itibariyle onların en güzeli idi. Arkadaşları, etrafında pervane gibi dönüyorlar; bir beyanı olduğunda ona kulak veriyor, O’ndan bir emir sudûr edince de koşarak bu emrini yerine getiriyorlardı. Etrafında dört dönüyor ve her arzusunu yerine getirmek için de, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden ve gönülden isteyerek koşturuyor, adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.”

      Sürâka Allah Resûlü’nün (Sas) Peşinde (4 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Sevr’den ayrılalı üç gün olmuştu. Dün Müşellel’i aşan Allah Resûlü ve baraberindekiler, bugün de (4 Rebiülevvel Perşembe Hicrî 1) temkin ve teyakkuz içerisinde yolculuklarına devam ediyordu. Mekkeliler geride kalsa da başlarına konulan ödüle nâil olabilmek için takibe koyulanlar, ısrarla onları aramaya devam ediyordu.

      Müdlicoğulları arasından birisi gelmişti ve köy meydanında oturanlara, Mekkelilerin başına yüzer deve ödül koydukları iki yolcuyu gördüğünü söylüyordu. Başlarına talih kuşu konmuşçasına gözleri dört açılmış ve Sürâka İbn Mâlik’e yönelmişlerdi. Yolcuları gören adam da, meseleyi kime söylemesi gerektiğini anlamış ve onun yanına gelmişti:

      – Ey Sürâka! Biraz önce sahilde yürüyen bir karartı gördüm. Sanırım onlar, Muhammed ve arkadaşı!

      Sürâka da öyle tahmin ediyordu; gelen bu haber, tahminini güçlendirmiş ve artık tereddüdü kalmamıştı. Ancak, böyle bir mesele, öyle ulu orta herkesin arasında konuşulmazdı. Onun için renk vermek istemiyordu ve:

      – Onlar, sandığın gibi o adamlar olamaz! Senin gördüklerini ben de az önce gördüm; onlar falan ve filan adamlar, dedi. Onun bu yaklaşımıyla birlikte, yüzer tane deveyi alıp da bundan sonra zengin yaşama adına kurulan hayaller bir anda sönüvermişti. Meseleyi çaktırmamak için de, istifini bozmadan oturmaya devam etti bir müddet daha.

      Artık hava değişmiş ve konu bir başka alana kayarak yolcular unutulmuştu. Sürâka yerinden kalktı ve evine geldi. Hizmetçisine, yolculuk için hemen atını hazırlamasını ve falan vadiye gidip de kendisini orada atla birlikte beklemesini söyledi. Ardından da, mızrağını alarak evin arka tarafından çıktı ve hizmetçisini gönderdiği vadiye doğru yöneldi. İşte şimdi, herkesi atlatmıştı, vadedilen develere tek başına konmak istiyordu. Ve çok geçmeden hizmetçisiyle atının olduğu yere gelmiş, sessizce bir yolculuğa başlıyordu.

      Mukaddes göçün kutlu yolcuları, hiç beklemedikleri bir anda arkalarından bir toz bulutunun hızla kendilerine yak­laştığını gördüler. Ebû Bekir’de, Sevr’deki duyduğu telâş vardı. Bu sefer, ne sığınacak bir mağara ne de müdafaa edecek ellerinde bir imkân vardı:

      – Yâ Resûlallah! Peşimizdeki adam yetişmek üzere!

      Aynı temkin ve tevekkül ile çağlıyordu:

      – Mahzun olma! Allah bizimle beraberdir.

      Tabii ki, vazifesini îfa ile gelen birine, kim ne düşünürse düşünsün kötülük yapamayacaklardı ve onlar için ilâhi inayet, sığınılabilecek en emin yerdi. Ancak, Ebû Bekir’deki telaş artmış ve sebepler açısından sona geldiklerini düşünerek göz yaşı döküyordu. Onun bu hâlini müşahede eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:

      – Niye ağlıyorsun sen?

      – Vallahi de kendime değil; Size bir zararı dokunacağından dolayı ağlıyorum yâ Resûlallah, diyordu.

      İyice yaklaştığında, gelenin Sürâka olduğu anlaşılmıştı. Hz. Ebû Bekir’de aynı endişe ve telaş devam ededursun, önce arkasını dönüp dikkatlice Sürâ­ka’ya baktı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Belli ki, gözleriyle esir alıp tesirsiz hâle getirmek istiyordu; hasım olarak arkasına düşen Sürâka’yı, âdeta nazarıyla tutacak ve yere çalıp ‘tuş’ ede­cekti.

      Bir de, ilahî dergâha yöneliş vardı ortada. Allah Resûlü’nün dudakları hareket ediyordu; belli ki, duaya durmuş:

      – Allah’ım! Şu gelen konusunda bize, dilediğin gibi destek olup güç ver, diyor ve bir taraftan da gelen Sürâka’ya nazar ediyordu.

      Pey­gamberî nazarın kendisine ilişmesiyle birlikte, hem de hiç beklenmedik bir anda Sürâka’yı taşıyan atın ayakları kumlara saplanıverdi. Metrelerce ileriye savrulmuş ve bulunduğu yerden bir toz bulutu yükselmişti semaya!

      O, önce bunun bir kaza olduğunu düşündü. Ancak, öyle kazaya benzer yanı yoktu. Sebepler açısından, böyle bir sonuçla karşılaşmasını gerektiren bir husus göremiyordu. Acaba anlatılanlar doğru muydu? Muhammedü’l-Emîn, bir peygamber miydi gerçekten? Ya doğruysa? Bir müddet zihninde alıp verdi bütün bunları. Başka çıkış yolu gözükmüyordu ve yalvaran bakışlarla süzmeye başladı İnsanlığın Emîni’ni. Aynı zamanda:

      – Benim için Allah’a dua et de buradan kurtulayım, diyor ve ekliyordu:

      – Söz, kurtulur kurtulmaz da Senin peşini bırakıp, takipten vazgeçeceğim!

      O (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamberdi; kendisine bir talep gelir de hiç boş çevirir miydi? Velev ki talep eden, can düşmanı bile olsa!

      Sanki hiçbir şey olmamış gibi kurtuldu Sürâka. Başlarına konulan mükâfatın büyüklüğü duygularını esir almış gibi görünüyordu ve toparlanır toparlanmaz yeniden atına binip mahmuzlamak istedi. Yine aynı nazarlar vardı üze­rinde ve atın ön ayakları tekrar saplanmıştı kumlara. Devâsâ bir toz bulutu yükselmişti düştüğü yerden. Büyük bir şok geçiriyordu; hiç sebep yokken atın ayakları, öncekinden daha derine dalmıştı ve bir türlü çıkaramıyordu!

      Olanlara bir mânâ veremiyordu… Bunca yıldır buralarda at koşturuyordu; ama ilk defa böyle bir olayla karşı karşıya kalmıştı. Yok… Yok… Ebû Cehil değil, belki de Ebû Bekir haklıydı. Öyleyse, ilâhî inayet altında yoluna râm olan bu insanlara kötülük yap­maya çalışmak beyhûdeydi. Bu sefer, yürekten sesleniyordu:

      – Yâ Muhammed! Anladım ki, bu başıma gelenler, Senin duan sebebiyledir. Benim falan yerde develerim var; onlardan istediğini al, ama ne olur, bir kez daha dua et ki buradan kurtulayım. Söz, bir daha tövbeler olsun ki, kesinlikle peşini bırakacağım. Önce:

      – Develerine benim ihtiyacım yok, diye cevapladı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Ardından da, kurtulması için duada bulundu. Sürâka, atıyla birlikte yeniden ayaktaydı.1

      Toz-toprak içinde yerden kalkar­ken, kim bilir ruh dünyasında neler alıp verdi ki, ayaklarının üstüne doğrulduğunda halindeki değişikliği sezmek zor değildi artık. Hz. Ebû Bekir, gelişmeleri hayret ve dehşetle seyrediyor; Resûlü Kibriyâ’nın bir kez daha korunmasına şahit olmanın hazzıyla Rabbine hamd ediyordu. Zira, Sürâka da, tökezleyen atının ardından Allah Resûlü’nün önünde diz çökmek üzereydi. Üzerine teslimiyetin boyası sinmiş, usul usul huzura geliyordu. “Sen de mi?” dercesine mânâ yüklü nebevî bakışlara:

      – Evet, ben de yâ Resûlallah, diye mukabelede bu­lundu önce. Ardından da, söz verdi O’na; geri dönecek ve arkadan gelen bütün düşmanlarını başka istikamete sevk edecekti.2 Ne de olsa, herkes, kendi alanında fedakârlık ve feragatte bu­lunmalı ve ihtiyaç olduğu yerde Hak adına maha­retini ortaya koymalıydı. Artık O da, Allah yoluna râm olmuş, Resûl-i Kibriyâ’nın biricik müdâfilerindendi. Arkasından şu müjdeyi yetiştirdi Efendiler Efendisi:

      – Kisrâ’nın iki bilekliğine malik olacağın gün, nasıl olursun acaba ey Sürâka!3

      Kurtuluşu karşılığında herhangi bir bedel ödemediği gibi aynı zamanda İslâm’la şereflenmiş, şimdi de istikballe ilgili bir müjdeye nail oluyordu. Bu, o günkü en büyük iki devletten birinin yakın zamanda dize geleceği ve gücü temsil eden kralın bilekliklerine de, Sürâka’nın sahip olacağı mânâsına geliyordu. Önce inanamadı ve:

      – Hürmüz’ün oğlu Kisrâ mı, diye sordu telaşla. Efendimiz:

      – Evet, diyordu.4

      Az öncesine kadar Efendimiz’in ölümüne niyet eden bu insan, artık Efendimiz’i takip eden diğer insanları da geri çevirecek ve geldiği istikamette, yakalanacak kimsenin olmadığını anlatacaktı.

      1. Bkz. İsbahânî, Delâil, 1/62
      2. Bkz. Müslim, Sahîh, 4/2309 (2009); Mübârekfûrî, er-Rahîku’l-Mahtûm, s. 159
      3. İbn Abdilberr, İstîâb, 2/581 (916)
      4. Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 3/16 vd. Kâdı İyâz, Şifâ, 1/687. Aradan yıllar geçecek ve Hz. Ömer’in hilafeti zamanında bu haber de gerçekleşecektir. İran’ı dize getiren Hz. Ömer, Kisrâ’nın bilekliklerini alacak ve Sürâka’ya getirerek yüksek sesle şunları söyleyecektir:– Ellerini kaldır ve şöyle de: “Allahü Ekber! Bunları, ‘Ben, insanların Rabbiyim.’ diye büyüklük taslayan dirayetli Hürmüzoğlu Kisrâ’dan selbedip de, Arap çöllerindeki Müdlicoğullarından Sürâka’ya giydiren Allah’a hamd olsun!” Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 2/414; Beyhâkî, Sünenü’l-Kübrâ, 6/357(12812)

      Yolda Hediye Edilen Elbise (5 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün, Allah Resûlü ve beraberindekilerin hicret yolculuğunun beşinci günü. Arada dinlenme molaları verseler de Medine’ye doğru yol almaya devam ediyorlar. Cuhfe’den Mai ahya’ya oradan Harrar’a geçen hicret kafilesi burada bir müddet mola verdikten sonra Seniyyetü’l-Mürre, Likf, Mudlice Lekif, Mudlice Micâc güzergahını takip ettiler.

      Yolculuklarına devam ederlerken yolda ticaret için gittiği Şam’dan dönen Hazreti Talha İbn-i Ubeydullah1 ile karşılaştılar. Hazreti Talha (radıyallahu anh) hicret yolcularına beyaz kumaştan elbiseler hediye etti.

      1. Zübeyr İbn-i Avvam olduğu da ifade edilir.

      Allah Resûlü (Sas) Kâhe’de (6 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün hicret yolculuğunun altıncı günü (6 Rebiülevvel Cumartesi Hicrî 1). Tedbir, temkin ve teyakkuz içerisinde Allah Resûlü ve beraberindekiler, yarınların iman, emniyet ve medeniyet yurdu olacak Medine’ye doğru emin adımlarla ilerliyorlar. Mercih-i Mucâh’tan hareket ettikten sonra Rim’de bir müddet dinlenen kafile, Mercih-i Zi’l-Gazaveyn, Batnu Zî Keşr, Cedâcid, el-Ecred, Zîsâlim-i Batnı A’dâ ve Ababîd güzergahını takip ederek Kâhe’ye varacak ve burada konaklayacak.

      Hz. Büreyde Ve Kabilesinin Müslüman Oluşu (7 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün hicret yolculuğunun yedinci günü (7 Rebiülevvel Pazar Hicrî 1). Yolculuk sırasında, yaklaşık seksen hanelik bir köyün yakınından geçerken burada, başka birisiyle daha karşılaşmışlardı. Büreyde İbn Huseyb adındaki bu zata önce Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:

      – Sen kimsin?

      – Ben Büreyde’yim, diye cevaplamıştı. Bunun üzerine tebessüm etmeye başlayan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir’e döndü ve:

      – Yâ Ebâ Bekir! İşimiz berd ü selâma ulaşıp sulha erdi, iltifatında bulundu. Yine sordu:

      – Peki, nerelisin?

      – Eslem’denim, diyordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden sadık yârine döndü:

      – Artık esenlik ve silme ulaştık demektir, dedi. Belli ki, aldığı cevaplardan tefe’ülde bulunuyor ve kulağına gelen sese paralel yorumlar yapıyordu. Belki de, bu kadar zorluklarla başlayıp sıkıntılarla devam eden yolculuğun yorgunluğunu, latifelerin enginliğinde yumuşatmak istiyor; böylelikle yol arkadaşlarına da tebessüm ettirmek istiyordu. Yine Büreyde’ye döndü ve:

      – Peki, kimlerdensin, diye bir kez daha sordu. Büreyde:

      – Sehmoğullarındanım, cevabını vermişti. Mübarek yüzlerini yeniden yol arkadaşına çevirdi ve:

      – Artık ok yaydan çıktı ve hedefini buldu, buyurdu. Anlaşılan, tesadüfe yerin olmadığı bir dünyada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhû) karşısına çıkardığı böyle bir tabloyu değerlendiriyor, eşyanın perde arkasından kendisine sunulan mesajları alıyor ve bu bilgileri de, latife yollu bir üslupla Hz. Ebû Bekir’le paylaşıyordu.1

      Sonra da, oturup uzun uzun konuştular; kendisiyle böyle lâtifeli şekilde konuşan kişiyi merak etmişti Büreyde. Onun için sordu:

      – Peki, Sen kimsin?

      – Abdullah’ın oğlu ve Allah’ın Resûlü Muhammed, buyurdu Efendiler Efendisi.

      Evet, bu kadar duruluk ve duruştaki ululuk, ancak bir Nebi’de olabilirdi. Bir anda tavrı değişivermişti; meğer, aradığı kısmet ayağına gelmişti de haberi yoktu. İçinden gelerek:
      – Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlüh, dedi.

      Artık Büreyde, Müslüman olmuştu; ancak o, bu yolda yalnız değildi. Çok geçmeden kendi kabilesinden onunla birlikte olan herkes, onun tercih ettiği bu yeni dini kabullenecek, hiçbir baskı ve zorlukla karşılaşmadan gelip teslim olacaktı. Hamd makamında şunları söylüyordu:

      – Hiç zorlanmadan ve sadece itaat düşüncesinden hareketle, Sehmoğullarından gelip de Müslüman olanlardan dolayı Allah’a hamd olsun!

      Hz. Büreyde, coşmuş ve bu coşkusunu ifade sadedinde Habîb-i Ekrem’e şunları söylüyordu:

      – Yâ Resûlallah! Senin gibi birisi, Medine’ye girerken yanında sancaktarsız olmamalı!

      Daha bunu söylerken, bir taraftan da sarığını çözmüş ve mızrağına bağlamaya başlamıştı bile. Böyle, gönülden gelen bir tepkiye karşı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de sesini çıkarmayacak ve artık Hz. Büreyde, Medine’ye gelinceye kadar Allah Resûlü’nün önünde yürüyecekti.2

      1. Bkz. İbn Abdilberr, İstîâb, 1/185, 186
      2. Beyhakî, Delâil, 2/221; İbnü’l-Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 1/209; Mübârekfûrî, er-Rahîku’l-Mahtûm, 160.Hz. Büreyde, Müslüman olduktan sonra Efendimiz (s.a.s.) onu, Eslem ve Ğıfâr kabilelerine göndermiş ve o da Uhud sonrasında Efendimiz’in yanına gelmişti. Çok geçmeden, onun gayretleriyle köy halkının hepsi de Müslüman olacaktı. Efendimiz’in vefatından sonra bir müddet daha Medine’de ikamet eden Hz. Büreyde, daha sonraları Horasan taraflarına gelerek Yezîd İbn Muâviye zamanında Merv’de vefat etmiştir. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 4/242

      Ebû Evs’in Hassasiyeti (7 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Arc denilen yerden geçen yolları, artık Kuba’ya yaklaşmıştı; meşakkatli yolculuk son bulmak üzereydi. Ancak, bindikleri develer yorulmuş; adımları bir hayli yavaşlamıştı. Bu sebeple, Hz. Ebû Bekir’le Efendimiz aynı deveye binip; yorulan deveyi dinlendirmek maksadıyla yollarına öylece devam ediyorlardı.

      Yolda, Ebû Evs Temîm İbn Hacer adında birisiyle karşılaştılar. Onların bu hâlini gören Ebû Evs, hemen bir deve tahsis etti. Yanlarına da Mes’ûd adındaki kölesini veriyor ve bu kutlu yolcuları sağ-salim Medine’ye ulaştırması için tembih üstüne tembihlerde bulunuyor ve:

      – Bunlarla birlikte git ve kimsenin bilmediği şu yolu tut! Ve sakın, Medine’ye ulaşıncaya kadar onlardan ayrılma, diyordu.1

      1. Daha sonra da Efendimiz (s.a.s.), köle Mes’ûd’u deve ile birlikte geri gönderecek; bundan böyle de develerine nasıl bir işaret koymaları gerektiğini tarif edecekti. Efendimiz (s.a.s.) Medine’ye ulaştıktan sonra Müslüman olan Ebû Evs’in, aynı zamanda başka bir görevi daha vardı; Uhud Savaşı öncesinde Mekke’den kopup gelen müşrik ordusunun gelişini, yine aynı Mes’ûd’u yürüyerek Medine’ye göndererek Efendimiz’e haber verecek ve böylelikle önemli bir istihbarat görevini yerine getirecekti. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 1/173; İbn Hacer, İsâbe, 1/157

      Efendimiz’in (Sas) Medine’de Ilk Namazı (8 Rebiüelevvel Hicrî 1)

      Bugün hicret yolculuğunun sekizinci günü (8 Rebiülevvel Pazartesi Hicrî 1). Sabah namazı vaktinde Medine sınırlarına ulaşan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), beraberindekilerle Medine’deki ilk namazını (sabah namazı) kıldı. Namaz kıldıkları ilk yer, Evs kabilesinin Benî Üneyf koluna aitti. Daha sonra buraya Mescid-i Musabbah veya diğer ismiyle Mescid-i Benî Üneyf adında küçük bir mescid inşa edildi. Üstü açık bir şekilde bu mescid bugün de varlığının devam ettirmektedir.

      Efendimiz (Sas) Kuba’da (8 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün Allah Resûlü ve beraberindekilerin hicret yolculuklarının son bulduğu ve Kuba’ya vardıkları gün (8 Rebiülevvel Pazartesi Hicrî 1).

      Allah Rasûlü, Hz. Ebu Bekr’le beraber hicret yolculuğuna çıkalı sekiz gün olmuştu. Günlerdir O’nu bekleyen Ensar ve Muhacir, dua ve sabırla geleceği anı bekliyor ve yollarını gözetliyorlardı. Kutlu yolcuların gelişi gecikmişti. Her gün sabahın ilk ışıklarıyla “Harratu’l-Usbe”nin sırtlarına çıkıyor, bin ümitle ufuklarında doğacak Nebi’ye kavuşacakları anı iple çekiyorlardı.

      Sıcaklığın yüksek olduğu bir döneme denk geldiği için güneş yakıcı hale gelince evlerine dönüyorlardı. Allah Resûlü ve yanındakilerin varacağı günde yine çıkmış epey beklemişlerdi. Tarih, 8 Rebiu’l-Evvel pazartesi gününü gösteriyordu. Ancak yine onun geldiğini görememiş ve güneş dayanılmaz hale gelince de evlerine dönmüşlerdi. Derken aradan biraz zaman geçmişti ki ağacın gölgeliğinde hala onların gelişini bekleyen bir Yahudi, yüksek sesle bağırmaya başlamıştı:

      “Ey Kayleoğulları! İşte beklediğiniz arkadaşınız geliyooor!”1

      Bu müjdeli haberi alanlar yollara dökülmüş, Ben-i Amr İbn-i Avf yurdunu büyük bir heyecan sarmıştı. Bu sevinç ve coşkuyla yüksek sesle tekbirler getiriyor ve yeri-göğü inletiyorlardı. Diğer taraftan muhtemel bir saldırıya karşı onu korumak için Müslümanlar silahlarını da kuşanmıştı. Bu şekilde ağır ağır ilerleyen Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Kuba’ya varınca devesinden indi ve dinlenmek için bir hurma ağacının altına oturdu.

      İnsanlar O’nu ziyarete geliyor ve selam veriyorlardı. Bazıları O’nu daha önce görmedikleri için Hz. Ebu Bekr’le karıştırıyorlardı. Ancak Hz. Ebu Bekr, Efendimiz’i güneşten korumak için ayağa kalkıp yanı başında gölgelendirmeye başlayınca O’nu tanıyabilmişlerdi. Zira Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) daima onlardan biri gibi davranıyordu. Diğer taraftan yaşanan izdihama karşı Hz. Ebu Bekr, gelen ziyaretçileri de uyarıyordu. Burada bir süre istirahat eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) daha sonra kalkarak Külsüm İbn-i Hidm’in evine geçti.2

      1. Bkz., İbn Hişam, II/105; İbn Sa’d, Tabakat, I/169
      2. İbn Sa’d, Tabakat, I/169-170; İbn Hişam, II/105-106

      “Vallahi De Bu Yüzde Yalan Yok!” (8 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Abdullah İbn Selâm, iyi bir Yahudi âlimiydi. Nesebi, Hz. Yûsuf ve dolayısıyla da Hz. Yakub’a (aleyhimü’s-se­lam) kadar dayanıyordu. İsrailoğulları arasında neş’et et­miş ve medeniyete beşiklik yapmaya hazırlanan Medine civarın­daki üç büyük Yahudi kabilesinden birisi olan Benî Kaynukâ arasında dünyaya gelmişti.

      Babası Selâm da, dedesi Hâris de iyi bir Yahudi âlimiydi; dolayısıyla o da iyi bir din adamı olarak yetişmiş, şân ve şöhretini Hicaz’da duymayan kalmamıştı. Gelecek son Nebi ile ilgili sohbetlere o da katılmış, aynı nasi­hat­leri artık, Abdullah İbn Selâm da yapar olmuştu. Zira, elinden düşürmediği Tevrat, ay­­nı konulara parmak basıyor ve O’nun geleceğinin müjde­lerini ve­­riyordu. Bekleyip durdukları âhir zaman Peygamberinin Mekke’de dün­ya­ya teşrifinden haberleri olmasa da hep Mekke’yi işaret ediyorlar ve geliş zamanının daraldığını söylüyorlardı. Hatta, Mekke’de neş’et ettikten sonra O’nun Medine’ye hicret edeceğini söylüyorlardı ve zaman zaman yaşadıkları mağlubiyetlerde bunu, düşmanlarına karşı bir koz olarak kullanır olmuşlardı.

      Şimdi ise Abdullah İbn Selâm, kitaplarda özelliklerini okuyup sohbetlerine konu ettiği Zât’ın muhatabı olmak üzereydi. Belli ki kader O’nu, diğer arkadaşlarından daha önce İnsanlığın İftihar Vesilesi’yle karşılaştıracaktı.

      Abdullah İbn Selâm da, Efendimiz’in geleceğini iştiyakla gözleyenlerden birisiydi. Aslına bakılacak olursa o, O’nun sıfatlarını, ismini, ge­nel durumunu ve Me­di­ne’ye ne zaman geleceğini de biliyordu.

      Resûlullah’ın Kuba’ya geliş haberi kendisine ulaştığında, ağacın tepesine çıkmış hurma topluyor; halası Hâ­li­de Binti Hâris de, o ağacın altında oturuyordu. Haberi duyar duymaz, avâ­zı çıktığı kadar tekbir getirmeye başlamıştı. Kadın, durup dururken bu kadar yüksek sesle tekbir getirmesine şaşıracak ve:

      – Allah cezanı versin!.. Şayet, İmrân oğlu Mûsâ’nın gel­di­ğini duymuş olsaydın, vallahi bundan daha gür bir sesle tekbir getirmezdin, diye çıkışacaktı.

      – Ey halacığım! Allah’a yemin olsun ki bu, Mûsâ’nın kar­deşidir. O’nun dini üzerinedir. O, ne ile gönderilmişse Muhammed de aynı vazifeyle mükelleftir, diyerek halasına da tanıt­ma­ya çalıştı O’nu. Onun, bu sözlerine karşılık:

      – Ey kardeşimin oğlu! Bu yoksa, bizim geleceği günü bek­lediğimiz kıyamet öncesi zuhûr edecek son Nebi mi, diye sordu halası. Bunda şüphe olamazdı ve tereddütsüz:

      – Evet, cevabını yapıştırdı Abdullah İbn Selâm. Heyecanlanmıştı halası da!.. Ne diyeceğini şaşırmış bir hâli vardı ve:

      – Bu, O öyleyse, diyordu hâlâ. Arkasından da ekleyecekti:

      – Öyleyse niye duruyoruz?

      Zaten, Abdullah İbn Selâm da aynı şeyi düşünüyordu; zira, geçen her an ziyan demekti ve doğruca Kuba’ya gitti. Huzuruna girdiğinde karşısında, yine o nur yüzlü Nebi vardı. Gayr-ı ihtiyari dudakları hareket etmişti, şöyle diyordu:

      – Vallahi de bu yüzde yalan yok!

      – Ben şehadet ederim ki Sen, Allah’ın Hak Resûlüsün ve şüphesiz ki Sen, Hak ile geldin!

      Müslüman olduktan sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sel­lem), daha önceleri Husayn olan adı­nı Abdullah diye değiştirecek ve bundan böyle de o, hep Abdullah İbn Se­lâm diye anılır olacaktı.1

      1. Abdullah İbn Selâm’ın Efendimiz’e Medine’ye hicretten önce iman ettiğine dair rivayet de vardır. Bkz. Buhâri, Sahîh, 3/1211 (3151)

      İlk Söz; “Selamı Yayınız…” (8 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Allah Resûlü’nün hicret yolculuğu bugün son bulmuş ve O, Kuba’ya varmıştı. O’nun gelişini haber alan Yahudilerin büyük ve meşhur bilgini Husayn (Abdullah İbn-i Selam), kitaplarında gelişi ve vasıfları haber verilen Son Nebî’nin o olup olmadığını anlamak için hemen koşmuş gelmiş ve Allah Resûlü’nün simasını görür görmez Müslüman olmuştu.

      Bu sırada o Allah Resûlü’nün Medine’de ilk beyanlarına da şahit olma imkanını yakalamıştı:

      “Aranızda selamı yayın, yemek yedirin, akrabalarınızı zi­ya­rete devam edin, insanlar gece uykuya daldıklarında na­maz kılın ve emniyetle cennete girin!”1

      1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/451 (23835); İbn Mâce, Sünen, 1/423 (1334); Hâkim, Müstedrek, 3/14 (4283)

      Kuba’da İlk Hamle; İlk Dershanenin Açılışı (8 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret diyarında, Kuba’da geçirdiği ilk gün. 100 deve için peşine düşen kiralık katilleri geride bırakıp Kuba’ya varan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir müddet dinlenip sekiz günlük yol yorgunluğunu attıktan sonra kendi medeniyetini inşa adına hemen harekete geçmiş ve ilk hamlelerinden biri de “Menzilu’l-Uzzâb” yani “bekarlar evi” olarak adlandırılacak dershaneyi açmak olmuştu.

      Hazreti Sa’d İbn-i Hayseme’nin evinin bir odası bu işe tahsis edilmişti. Gençlerin yetiştirileceği bu merkezde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuba’da kalacağı 14 gün boyunca bizzat talim ve terbiyede bulunacaktı.1

      1. İbn Hişam, II/105; İbn Sa’d, Tabakat, I/170

      Efendimiz’in (Sas) Mescid-I Kuba’yı İnşası (9 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) önce hicret etmiş muhacirlerin büyük bir çoğunluğu da Kuba’da kalıyordu. Muhacirler burada bulundukları süre içinde Amr İbn-i Avf oğullarına ait hurma kurutulan boş bir arsayı cemaatle namaz kılmak için kullanıyorlardı. Hazreti Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Hz. Salim de burada onlara imamlık yapıyor ve beş vakit namaz kıldırıyordu.1

      Dün (8 Rebiüelevvel Pazartesi Hicrî 1) Kuba’ya gelen Peygamber Efendimiz, bu mekâna kalıcı bir mescid inşa etmek istedi. İnşası dört gün sürecek mescidin temeline ilk kazma bugün atıldı. Allah Resûlü bu mescid yapılırken kendisi de bizzat çalışmış, taş taşımıştı. Hatta O’nu burada çalışırken seyreden Eş-Şemmus Bint-i Nu’man gördüklerini şöyle anlatmaktadır:

      “Baktım, en ağır taşları alıyor, onu taşırken de zorlanıyor ve ister istemez öne eğiliyordu. Kendisine yardımcı olmak isteyenlere de ‘Hayır! Git, bir mislini de sen al’ diye cevap veriyordu.”2

      Temele ilk taşı koyan da O olmuştu. Sonraki taşı Hz. Ebu Bekr daha sonra ise Hz. Ömer koymuştu. Sonra bu temelin üzerine herkes getirdiği taşları yerleştirmeye başlamıştı.3 Bu sırada ashâb-ı kiram ilk mescidi inşa ediyor olmanın heyecanıyla çok neşeliydi. Bu sevinçle Abdullah İbn-i Revaha’nın söylediği çoşkulu şiirlere Allah Resûlü de son kafiyeyi tekrar ederek iştirak ediyordu.

      Hz. Abdullah, “Mescidin inşasına katılanlar, ayakta olsun oturarak olsun Allah’ı zikredenler, Kur’ân okuyanlar, geceleri uykuyla geçirmeyenler kurtuluşa ererler”4 diye bir taraftan şiirle coşkusunu ifade ederken diğer taraftan gece ve gündüz daimi zikre vurgu yapıyor, insanlara kurtuluşun vesilelerinden bir kaçını hatırlatıyordu.

      Allah Resûlü’nün Kuba’da kaldığı günlerde misafir olduğu Külsüm İbn-i Hidm’in evi, bu mescidin güney kısmında ve arsaya bitişikti. Sa’d’ın evi “Beytu’l-Uzzab” da buradaydı5 ve evden mescide bir kapı açılmıştı. Kıblenin değişmesinden sonra Allah Resûlü bu mescide gelerek Cebrail’in (aleyhisselam) işaretiyle kıbleyi belirlemiş, gerekli değişikliği yapmış ve mescidi yenilemişti.6

      Kuba Mescidinin Değeri
      Kuba Mescidi, İslam’da ilk bina edilen mabed olduğu için ayrı bir değere sahiptir. Bu yönüyle o, İslam’ın ve o gün dinlerini yaşamak için zulümden kaçarak hicret eden Müslümanların hürriyetini ve zalimlerden kurtuluşunu remz ediyordu. Bu hamle yeni bir doğuşun ve başlangıcın göstergesiydi. Artık müesseleleşme başlamıştı. Yeni bir neslin hür bir ortamda yetişeceği kurumların ilkinin temeli atılmıştı. Toplumları karanlıklardan nura çıkaracak ilim, marifet ve eğitim merkezleri kubbe kubbe serpiştirilmeye başlamıştı. Bu artık bundan sonra ne yapılması gerektiğine dair örnek bir başlangıçtı.

      Kur’ân-ı Kerim’de de bahsi geçen bu mescidin kuruluşuna ve gördüğü misyona özellikle dikkat çekilmektedir. “…ta ilk günden beri temeli takva üzerine kurulan mescidde namaza durman daha münasiptir. Orada maddi ve manevi kirlerden arınmayı seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.”7 Ayet-i kerimenin dile getirdiği hususiyetiyle mescid, bir takva mescididir. Bu ve emsali mescidlerin önemli bir fonksiyonu dışın yanında asıl iç temizliğidir.

      Zaten Kur’ân’ın beyanıyla her mümin mescide gelmeden önce temizlenecek ve en temiz, en güzel elbiselerini giyerek gelecektir.8 Dış temizliği buraya gelmeden yapacak adeta iç temizliğe hazırlanacaktır. Mescide geldiğinde ise onu iç temizlikle taçlandıracaktır. Böyle bir temizliğe muvaffak olabilmenin yegâne şartı ise takvadır. Mü’minler, takva üzerine kurulu bu mescid ve emsali mescidlerde temizlendikçe, takvaları artacak, takvada derinleştikçe imanda da tahkiki yakalayacaklardır. Kıyamete kadar da onun kuruluştaki bu temel esas muhafaza edilecek ve o, bir sevap kaynağı olarak varlığını sürdürecektir.

      Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) daha sonraları şayet Medine’de ise her Cumartesi bazen yaya bazen binekle buraya gelir ve iki rekat nafile namaz kılardı.9 Ramazan aylarında ise on yedinci günün sabahında buraya gelir ziyaret ederdi.10 O, bu ziyaretleri esnasında Mescid-i Nebevî’nin yanında burada da devam eden eğitim/öğretim faaliyetlerini de takip eder öyle dönerdi.11

      Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece kendisi değil ashâbına ve ümmetine de Kuba’yı ziyaret sünnetini şöyle tavsiye etmişti: “Kim evinde güzel bir şekilde abdest alır, sonra da Kuba Mescidi’ne gelerek iki rekat namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır.”12 Dolayısıyla Medinelilere ve kıyamete kadar buraya Allah Resûlü’nü ziyarete gelen herkese Kuba mescidine gidip iki rekat nafile namaz kılmakla umre yapmış gibi sevap elde etme imkanı bahşedilmişti. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer (radıyallahu anh): “Kuba Mescidi, çok uzak mekanlar da bile olsaydı biz oraya develerle seferler düzenlerdik.” demiştir.13

      Hz. Abdullah İbn-i Ömer, Allah Resûlü’nün bulunduğu, uğradığı, durduğu veya namaz kıldığı mekanları araştıran ve bilen birisiydi. Kendisi, Kuba Mescidi’ni ziyarete geldiğinde “Ustuvane-i muhalleka”nın önünde durur namazını öyle kılardı.14 Zira Peygamber Efendimiz’in mescidde ilk namaz kıldığı yer burasıydı.

      1. Bkz., İbn Hacer, el-İsabe, s., 538; İbn Sa’d, Tabakat, III/65
      2. Semhudî, Veafu’l-Vefa, I/438
      3. Semhudî, Vefau’l-Vefa, I/436-437
      4. Bkz., İbn Şebbe, I/20; Semhudi, Vefau’l-Vefa, I/439
      5. Muhammed Emin eş-Şenkıt’î, ed-Dürrü’üs-Semîn, s.117
      6. İbn Şebbe, I/51
      7. Tevbe Sûresi 9/108
      8. A’raf Sûresi 7/31
      9. Buhari, Fazlu’s-Salat 3-4; Müslim, Hac 516
      10. İbn Şebbe, I/44
      11. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II/771
      12. Nesai, Mesacid 9; İbn Mace, İkame 197
      13. İbn Sa’d, Tabakat, I/180; Abdurrezzak, Musannef (9141)
      14. İbn Şebbe, I/51

      Düşmanlık Andı (9 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Medine’de, Huyey İbn Ahtab ve Ebû Yâsir adında iki kardeş vardı. Her ikisi de, Tevrat ilmine vâkıf kimselerdi. Gelecek bir Nebi hakkında malûmat sahibi olan bu kardeşler, Efendimiz’in yakınlarına geldiğini duyunca merakla yola düşmüş; Kuba’ya kadar gelmişlerdi. Henüz sıcakların yeni başladığı kuşluk vaktiydi.

      Konakladığı yeri öğrendiler; çok geçmeden Amr İbn Avf oğullarının yurduna geldiler. İmanla inkâr arasında gidip geliyorlardı; ya gerçekten Beklenen Nebi buysa?.. Kendilerinden olmadığını biliyorlardı ve bunun için de, bildikleri özellikleri taşımayacağını umarak yürüyorlardı.

      Nihayet, değişmeyen realite ile karşılaşıverdiler! Ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Oturup onlar da sohbetine kulak verdiler; oturması, kalkışı, konuşması, duruşundaki ululuk ve simasındaki duruluk çarpmıştı onları da! Ancak, bir türlü kendilerini ikna edemiyorlardı. Renklerini belli etmemek için de durumlarını gizliyor ve her şeyi kabullenmiş gibi duruyorlardı.

      Derken güneş dönmüş ve gurûba yaklaşmıştı; meclis dağılınca bunu fırsat bilip onlar da ayrıldılar Kuba’dan. Yolda konuşarak geliyorlardı. Küçük Safiyye, babasıyla amcasının gelişini görünce, koşarak onları karşılamaya gitmiş ve babasının boynuna sarılmıştı. Sanki, baba eski baba değildi; amca da başka bir amca oluvermişti! Kol ve kanatları kırılmış ve bitkin bir halleri vardı. Konuştuklarına biraz kulak vermeye çalıştı; şöyle diyordu amca Ebû Yâsir:

      – Bu, gerçekten O mu?

      – Vallahi de O!

      – İyi bakıp teşhis ettin ve tanıdın mı yani?

      – Evet!

      – Peki, O’nun hakkında ne düşünüyorsun?

      – Vallahi de, yaşadığım sürece karşısında olacağım!1

      Bu son cümleyi söyleyen, daha sonraları Efendimiz’e zevce olacak olan Safiyye validemizin babası Huyey İbn Ahtab’dan başkası değildi ve görüldüğü gibi, net bilgi sahibi olmasına rağmen kuru bir inada kurban gidiyor, bir adım daha atıp bir türlü teslim olamıyordu.

      1. İbn Hişâm, Sîre, 3/52

      Selmân-i Fârisî’nin Efendimiz’le (Sas) Buluşması (9 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Medine’de, O’nun gelişini heyecanla bekleyenlerden biri de, Selmân-ı Fârisî idi. İran topraklarından çıkmış; gerçek dini bulma adına önce Şam’a, daha sonra da sırasıyla Musul, Nusaybin ve Ammûriye’ye gelerek hakikat arayışını devam ettirmişti. Her uğradığı yer, onu aradığına bir miktar daha yaklaştırıyordu. En son Ammûriye’de yanında kaldığı papazın:

      – Buralarda, bizim gibi seni emanet edebileceğim kimse kalmadı; fakat, İbrahim’in hanif dini üzere gelecek olan bir Nebi’nin gölgesi üzerimize düşmek üzere. O’nun hicret edeceği yer, hurma ağaçlarıyla doludur. O’nun, gizli kalmayacak üç alâmeti vardır; iki kürek kemiği arasında risalet mührü vardır, hediye kabul edip ondan yer, ama O asla sadaka kabul etmez ve ona el sürmez. Şayet gücün yetiyorsa sen git ve O’nu bekle, diyerek kendisini yönlendirmesiyle yola koyulmuş, Medine’ye gelip beklemeye niyet etmişti.

      Bunun için önce, o tarafa gidecek bir kervan bulmak gerekiyordu. Çok geçmeden bu kervanı da bulmuştu. Kendisini de götürmeleri karşılığında, bütün mal-mülkünü vermeyi teklif etti; kabul etmişlerdi.

      Derken, gelecek bir Nebi’nin yolunu gözlemek üzere yeni bir yolculuk başlamıştı. Ancak yolda, bir ihanetle karşılaşacak ve fazlasıyla bedelini ödediği halde, bir de esir edilip köle diye bir Yahudi’ye satılacaktı. Gerçi, onun için önemli olan, tarifi verilen adrese gelebilmekti. Şimdi ise, köle de olsa, hurma ağaçlarının arasında, Medine’deydi.

      İşte, Efendimiz’in Kuba’ya teşrif ettiği gün Selmân, her zamanki gibi yine ağacın tepesinde hurma toplamakla meşguldü. Bir ara, kendilerine doğru koşarak birisinin geldiğini gördü. Efendisinin amcaoğluydu bu. Gelişindeki telaş, önemli bir olayı haber veriyordu; belli ki yeni bir gelişme vardı. Bir taraftan koşup gelirken diğer yandan da:

      –Ey falan, ey falan, diye sesleniyordu.

      Efendisi de telaşlanmıştı. Onu bu kadar koşturan sebep ne ola­bi­lirdi ki?..

      Nihayet yanlarına geldi. Nefes nefese kalmıştı… Kendini to­par­la­ma­ya çalıştı ve ekledi:

      – Allah, Gayleoğullarını kahretsin. Biraz önce onlara uğ­ra­mıştım. Herkes Mekke’den gelen ve Nebi olduğunu söy­ledikleri bir adamın başında toplanmış, heyecanla O’na kulak veriyorlar!

      İnanılacak gibi değildi. Allah nelere kâdirdi! Yıl­lar­ca bekleyip yolunda emeklediği Zât, hürriyetini kaybettiği yer­de Selmân’ın ayağına geliyordu. Heyecandan diz­le­rinin bağı çözülmüştü âdeta. O kızgın güneşin altında, buz gibi ter dökmeye başladı; bir taraftan da kış soğuğunda donmuşçasına titriyordu. O kadar ki, kendisiyle birlikte sallanan ağaçtan efendisinin üzerine düşecek gibi olmuştu.

      Bekleyemezdi. Hızla ağaçtan indi ve efendisinin amcaoğluna yöneldi:

      – Ne diyorsun?.. Neden bahsediyorsun sen?.. Nasıl bir haber bu, diyecekti ki, yüzüne inen şiddetli bir tokatla sarsıldı. Köleye insan olarak bakmıyorlardı ki… Onun bu heyecanı sahibini kızdırmış ve şiddetli bir tokat savurmuştu Selmân’ın yüzüne… Bir taraftan da:

      – Sana ne bu işten, diye çıkışıyordu Selmân’a. “Git işinin başına!” diye de eklemişti.

      Çaresizdi Selmân. Çıktı tekrar hurma ağacına ve işini görmeye çalıştı. Elleri hurma dallarında dolaşırken hayalen Efendiler Efendisi’nin huzurunda, Ammûriyeli şeyhinin verdiği alâmetlerin, Kuba’ya gelen Zât’ta olup olmadığını sınamaya çalışıyordu.

      O gün, akşam olmak bilmiyordu. Nihayet gün batar batmaz bir şeyler toplayıp aldı eline ve doğruca tarif edilen yere gitti.

      Medine’ye ay doğmuştu; Beklenen Nebi karşısında duruyordu. Yıllarca yanlarında ömür tükettiği papazlara hiç mi hiç ben­ze­mi­yordu. Kuba, O’nun nuruyla ışıl ışıldı. Yanında bulunanlarla sohbet ediyordu. Elindekileri koydu ortaya:

      – Size sadaka niyetiyle bunları ben topladım. Bildiğim kadarıyla Sen, salih bir kişisin. Yanında ihtiyaç sahibi ar­kadaşla­rın da var. Ve bugün sizin, buna daha çok ihti­ya­cı­nız var!

      Dikkatle bakıyordu Selmân… Elini sürmemişti Allah Resûlü (sal­lal­la­hu aleyhi ve sellem). Ashabına döndü ve:

      – Allah’ın adıyla yiyin, buyurdu.

      Selman’ın derdi başkaydı. Onun aklında Ammûriyyeli şeyhinin sözleri vardı ve adresin doğruluğunu anlamaya çalışıyordu. Evet, sadaka yemiyordu… Öyleyse ilk işaret tamamdı. Dudaklarından şunlar döküldü:

      – Vallahi de bu bir; sadaka yemiyor!

      Ve geri döndü. Ertesi gün yine bir şeyler toplamıştı. Aldı yanına ve doğruca huzura geldi. Bu sefer, ne yapacağını çok iyi biliyordu:

      – Gördüğüm kadarıyla Sen sadaka yemiyorsun. Senin kerem ve güven veren halin benim çok hoşuma gitti. Ve, Sa­na sadaka değil, bu sefer hediye getirdim, dedi.

      Eline aldı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve kendisi de, ashabı da yedi ondan.
      Vakit tamam gibiydi… İçindeki heyecanı gizleyemiyordu Sel­mân. Dudaklarından şunlar döküldü:

      – İşte, bu da iki; hediye kabul edip ondan yiyor.1

      Artık Selmân, sadece zorunlu olarak efendisinin yanında bulunduğu zamanlarda Allah Resûlü’nden ayrılacak, onun dışında kalan bütün zamanlarını Efendiler Efendisi’yle birlikte geçirmeye çalışacaktı.

      1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/441 (23788); İbnü’l-Esîr, Üsüdü’l-Ğâbe, 2/511, 512

      Efendimiz (Sas) Kuba Mescidi’nin İnşasında (10 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün Allah Resûlü’nün Kuba’da hicret diyarında üçüncü günü (10 Rebiülevvel Çarşamba Hicrî 1). Dün takva üzere temeli atılan Kuba Mescidi’nin inşası, bugün de devam ediyor. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabıyla birlikte mescidin inşasında bütün gün bizzat çalışıyor.

      “Es’ad İbn-i Zürâre’yi Göremiyorum! Nerede?” (10 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuba’da üçüncü gününü geçiriyordu. Herkes gelmiş “Hoş geldiniz” demiş ama kendisini Mekke’den Medine’ye davet eden Hazrecin nakîblerin Hazreti Es’ad İbn-i Zürâre’yi görememişti. Sordu:

      – “Es’ad İbn-i Zürâre’yi göremiyorum! Nerede?”1

      İnsanlar birbirlerine bakışırken Hz. Sa’d İbn-i Hayseme, Hz. Mübeşşir İbn-i Abdulmünzir ve Hz. Rifaâ İbn-i Abdulmünzir (radıyallahu anhum) yerlerinden kalktılar ve:

      – “Yâ Rasûlallah! O, Buas savaşında bizden bir zatı öldürmüştü! Aramızda kan davası var! Bundan dolayı onun buraya gelmesi imkânsızdır!”

      Allah Resûlü, sükût etti.

      120 yıldır devam eden iç savaşlar, iki kardeş kabileyi Evs ile Hazrec’i birbirine düşman etmiş; cephenin dışına taşan kavgalar kan davalarına dönüşmüştü. Neredeyse birbirlerinin mahallelerinden geçemez olmuşlardı.

      Hz. Es’ad İbn-i Zürâre Allah Resûlü’nü tanımadan önce dün tutuştukları bu kavganın bugün sıkıntısını yaşıyor; çok sevdiği Gönlünün Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) ziyarete gidemiyordu. Hasret yüreğini sarıp dağlamıştı. Daha fazla dayanamadı; tebdili kıyafet bugün akşamla yatsı arasında Efendimiz’in yanına geldi.

      Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu görünce çok sevindi ve sordu:

      – “Ey Es’ad İbn-i Zürâre! Evinden şuracığa nasıl gelebildin? Seninle şu kavim arasında geçmişte ne var?”2

      – Seni hak din ve Kitâb ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, bir şey yok. Sadece İslâm’a girmeden önce aramızdaki Buas Savaşı’nda karşılıklı birbirimizin yakınlarını öldürmüştük. Açık bir şekilde kalkıp gelseydim, burada istenmeyen şeyler meydana gelirdi. Yoksa Seni görmeden nasıl dururum ben. Üstelik Sen buralara kadar geldiğin halde! Sen bize böylesine yakın bir yerde bulunursun da ben Seni selâmlamak üzere hayatım pahasına da olsa, nasıl kalkıp gelmem?

      Kimseye görünmeden huzura gelen Hz. Es’ad (radıyallahu anh), o gece Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında kaldı. Çektiği onca hasretten sonra bu ne büyük mazhariyetti.

      1. İbn-i Hişâm, Sîre 2/137-138
      2. Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ 1/249-250

      Hz. Es’ad’a Verilen Eman Ve Biten Kan Davaları (11 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Hazreti Es’ad İbn-i Zürâre (radıyallahu anh) dün Buas savaşından kaynaklanan kan davası dolayısıyla gizlice Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelmiş ve geceyi O’nun misafir kaldığı evde geçirmişti. Bugün sabahleyin Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte, ashâb-ı kiramın huzuruna çıktı.

      Bir yandan bütün ashâbına, diğer yandan da özellikle Hz. Sa’d İbn-i Hayseme, Hz. Rifaâ ve Hz. Mübeşşir İbn-i Abdulmünzir’e bakan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Es’ad İbn-i Zürâre’yi göstererek şöyle buyurdu…

      – “Onu himayenize alınız, koruyunuz!”

      Mecliste bulunanlar birbirlerine bakarlarken bu üç sahâbi, edeb dolu bir ses ve tavırla şöyle cevap verdiler:

      – Yâ Rasûlallah! Onu Sen himayene al. Çünkü Senin himayendeki, bizim himayemizde demektir!

      Bunun üzerine Efendiler Efendisi:

      -“Herkes duysun ve bilsin ki ben Es’ad İbn-i Zürâre’yi himayeme aldım!”1 buyurdu.

      Efendimiz’in beyanları üzerine kan davalıları olan Hz. Sa’d İbn-i Hayseme, Hz. Rifaâ ve Hz. Mübeşşir İbn-i Abdülmünzir ileri atıldılar:

      – Es’ad İbn-i Zürâre bizim de himayemizdedir artık!

      Bu olayı gören ve duyan Evsliler hemen Peygamberimiz’in yanına gelip, O’nu çok sevindirecek bir güzelliği dile getirdiler:

      – Yâ Rasûlallah! Sen şahit ol ki, biz Evsliler olarak hepimiz Es’ad İbn-i Zürâre’nin himayecileriyiz!

      Bununla da yetinmeyen bu seçkin insanlar, onunla el ele tutuşup, Amr İbn-i Avf oğulları mahallesine kadar böyle gittiler. Sonra da Es’ad bin Zürâre’yi evine bırakıp döndüler.

      Böylece yıllardır en küçük bir yumuşama olmayan kan davası, bir anda tarihe karışmış oldu. Bundan sonra Hz. Es’ad İbn-i Zürâre (ra), Peygamberimiz’in yanına sabah akşam gelmeye başladı…

      1. İbn-i Esîr, Usdu’l-Ğâbe 2/99

      Kuba Mescidi’nin İnşası Devam Ediyor (11 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) Kuba’da, hicret yurdunda dördüncü günü (11 Rebiülevvel Perşembe Hicrî 1). Salı günü temeli kazılan ve atılan Kuba Mescidi’nin inşası bugün de devam ediyor. Efendiler Efendisi bugünü de ashâbıyla birlikte mescidin inşasında çalışarak geçiriyor.

      Efendimiz’in (Sas) İlk Cuma Namazı Ve Hutbesi (12 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün Allah Resûlü’nün Kuba’da beşinci günü (12 Rebiülevvel Cuma Hicrî 1). Günlerden Cuma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk Cuma namazını kıldırmak için Kuba’da kendisi için kurulan minbere çıktı. Ümmetine seslenmek üzereydi. Aynı zamanda bu, O’nun Medine’deki ilk hutbesiydi.

      Önce Rabbine hamdetti; lâyık olduğu şekilde O’nu bütün noksanlıklardan tenzih ediyor ve ardından da övgü dolu cümlelerle Allah’ı senâ ediyordu. Ardından, cemaate yöneldi ve şunları söyledi:

      “– Ey insanlar! Kendiniz için, ahiretiniz adına istikbalinize yatırım yapın; yarın bunların hepsini görüp bileceksiniz! Allah’a yemin olsun ki, sizden biri yarın aklı başına gelip de koyunlarını çobansız olarak yalnız bıraktığında, Rabbiyle baş başa kalacak; arada hiçbir tercüman veya perde olmadan Allah (celle celâluhû), ona soracak:

      – Sana peygamberim gelip de tebliğde bulunmadı mı? Ben de sana, bu kadar mal verip de onları önünde yığmadım mı? Peki, öyleyse sen, bugün için ne yatırım yaptın?

      Bu hitaba muhatap olan insan, önce sağ ve soluna bakar; tutunabilecek hiçbir dal bulamaz! Sonra önüne bakar; bütün dehşetiyle birlikte önünde cehennem durmaktadır! Sizden her kim, yarım hurma dahi olsa cehennemden kendini sakındırabiliyorsa bunu mutlaka yapsın! Şayet, bunu da bulamıyorsa, en azından güzel söz söylesin! Çünkü burada her bir iyilik, en az on kat olarak karşılık görür ki bu, yedi yüz kata kadar çıkabilmektedir.

      Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun!”

      Bu hitabet, hutbenin ilk bölümünü oluşturuyordu ve minbere kısa bir müddet oturup ayağa kalkan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şöyle devam etti:

      “– Şüphesiz ki hamd, Allah içindir; Ben de O’na hamd eder ve yine yardımı da O’ndan dilenirim. Nefislerimizin şerrinden O’na sığınır, amellerimizin kötü olanlarından da yine O’nun rahmetine iltica ederiz. Şüphe yok ki, Allah’ın hidayet verdiğini dalâlete ulaştıracak yoktur; dalâlette ısrar edip de artık kalbine mühür vurulanı da hidayette tutmaya kimse güç yetiremez!

      Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir ve şeriki yoktur. Sözün en güzeli, Allah’ın kitabıdır! Şüphesiz ki her kime Allah (celle celâluhû), küfürden sonra iman iklimini nasip etmiş; kalbini iman nuruyla tezyin edip de, insanların alımlı sözleri yerine Rabbin kalıcı ifadelerine râm olmayı nasip etmişse artık o, kurtulmuş demektir. Şüphe yok ki Allah kelamı, sözün en güzeli, en güzel ve ahenkli olanıdır.

      Sizler, Allah’ın sevdiklerini sevin ve kalplerinize Allah sevgisini yerleştirin! Allah kelâmı karşısında asla usanma konumunda kalıp da zikir-i ilahiden uzak kalmayın ki, kalbiniz katılıkla baş başa kalmasın! Çünkü Allah (celle celâluhû), yarattıkları arasından bazılarını tercih edip diğerleri arasından onları seçer!

      Amellerin en hayırlısını Allah bize bildirmiş ve önümüze koymuş, kulları arasından bazılarını seçerek rehber yapmış ve sözlerin içinden de en güzel ve salih olanları açıkça beyan etmiştir. İnsanlara verilen helal ve haram ne varsa artık bunlar, tebeyyün etmiş, gizli bir şey kalmamıştır.

      Gelin, Allah’a kulluk yarışına girin ve asla O’na, başka bir şeyi şerik koşmayın! O’ndan, takvanın gerektirdiği gibi bir haşyet duyup rahmetine iltica ümidiyle şahlanıp azabı karşısında da titreyin! Ağzınızdan çıkanların en salih olanlarıyla Allah huzurunda sadakatinizi ispat edin! Allah’ın rahmet ve bereketiyle aranızdaki muhabbetinizi artırın! Şüphesiz ki Allah (celle celâluhû), ahdinin yerine getirilmemesinden hoşnut olmaz ve bunu yapanlara buğzeder.

      Allah’ın selamı, hepinizin üzerine olsun!”1

      1-İbn Hişâm, Sîre, 3/30, 31

      “Süheyb Ne Büyük Kâr Elde Etti!” (15 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Süheyb İbn-i Sinan, ailesiyle birlikte Musul’da, Dicle kenarında yaşarken Rumlar tarafından küçükken esir alınmış ve daha sonraları Kelboğulları tarafından satın alınarak Mekke’ye getirilmiş biri idi. Artık boynuna köle damgası vurulmuştu. Daha sonra da onu Abdullah İbn-i Cüd’ân almış ve hürriyete kavuşturmuştu. Ancak o, Abdullah İbn-i Cüd’ân ölünceye kadar onun yanında kalacaktı.

      Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hitabını duyunca Ammâr İbn-i Yâsir’le aynı gün İbn-i Erkam’ın evine gelmiş ve Müslüman olmuştu. Zayıf ve kimsesiz olduğu için en fazla işkenceye muhatap olan mü’minlerden birisiydi. Nihayet önüne, hicret gibi bir alternatif çıkmış ve o da bütün bu sıkıntılardan kurtulacaktı.

      Günün birinde o da yola koyulmuş hicret etmek için Me­dine’ye doğru gidiyordu. Bunu duyan Kureyş’in, bu hicrete müsaade etmeye hiç niyeti yoktu; karşısına dikilmiş ve:

      – Sen, bizim aramıza geldiğinde beş parasız ve perişan bir haldeydin! Ne kazandıysan burada bizim aramızda kazandın! Şimdi de çıkmış kendi başına malını alıp öyle gitmeye yelteniyorsun, olacak şey mi? Vallahi de buna müsaade etmeyiz, diyorlardı.

      Önce, uzun uzun baktı onlara Süheyb! Akıllarınca, malına el koyduklarında o da gitmez sanıyorlardı. Dünyadan başka değeri olmayan insanlar, uğruna dünyanın feda edilebileceği başka bir alternatif düşünemiyorlardı. Onun için döndü onlara ve önce:

      – Ey Kureyş topluluğu! Siz de bilirsiniz ki ben, aranızda en iyi ok atanlardanım; vallahi de, elimdeki oklar tükeninceye kadar asla yanıma yaklaşamazsınız! Arkasından da, elimde en küçük parçası kaldığı sürece kılıcımın hakkını verir sizi kendime yaklaştırmam! Şayet beni değil de, elimdeki imkân ve malımı hedefliyorsanız, isterseniz onun yerini size göstereyim ve dilediğinizi yapın, dedi.

      – Malının yerini göster, yolunda engel olmayalım, diyorlardı. Adamları anlamanın imkânı yoktu; dünya metaına tav olmuşlardı ve büyük bir şaşkınlıkla yeniden sordu:

      – Şayet size, bütün malımı bıraksam, yolumdan çekilip beni serbest bırakır mısınız?

      – Evet, bırakırız, diyorlardı, alaycı tavırlarıyla. Belki de, böyle bir şey olmaz diye düşünüyorlardı. Ancak Süheyb, çok ciddiydi ve:

      – Peki o zaman, malımın tamamını size bırakıyorum, deyiverdi.

      Şaşırmışlardı; nasıl olur da bir adam, bütün mal ve mülkünü bir kenara bırakır ve yine de Muhammedü’l-Emîn’e koşabilirdi? Kendileri olsa, en küçük bir değerini kaybetmemek uğruna hayatı pahasına mücadele eder ve gerekirse bunun için canını bile ortaya koyarlardı. Gerçekten şaşılacak bir durumdu ve bunun, Kureyş mantığıyla anlaşılmasına da imkân yoktu.

      Süheyb’in bu yiğitliğinin haberi Allah Resûlü’ne kendisinden önce ulaşmıştı. Duyar duymaz da:

      – Süheyb ne büyük kâr elde etti! Süheyb ne büyük kâr elde etti, buyuracak ve böyle bir fedakarlığı, karşılaştığı insanlara da anlatacaktı.1 Cibril-i Emîn’in getirdiği mesaj da, bu ticaretin getirisini haykırır mahiyetteydi:

      – İnsanlardan öylesi var ki o, Allah’ın rızasını kazanma yolunda kendi hayatını satın almaktadır. Şüphesiz ki Allah, kulları adına çok merhametli ve onları kuşatıcıdır.2

      Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) Allah rızası için malını feda etmiş, müşriklere, “Siz benim malımı alın, fakat benimle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasına girmeyin.” demişti; o böyle demişti ve hakkında bu âyet nazil olmuştu. Bu bir fedakârlık tablosuydu ve bu tabloda açıktan açığa Hz. Suheyb’den bahsediliyordu…

      Ve Hazreti Suheyb (radıyallahu anh) 1440 yıl önce bugün 15 Rebiülevvel Pazartesi Hicrî 1. yılda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) henüz ayrılmadan Kuba’ya varmış ve hicret yurduna ulaşmıştı.

      1-Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 3/173; İbn Sa’d, Tabakât, 3/338

      2-Bkz. Bakara Sûresi, 2/207

      Hazreti Ali’nin Kuba’ya Varışı (15 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), evinin etrafını saranlar yokluğunu fark etmesinler diye yerine Hazreti Ali’yi yatırmış ve O’na teslim edilen emanetleri sahiplerine geri verdikten sonra hicret yolculuğuna çıkmasını talep etmişti.

      Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği görevleri yerine getiren Hazreti Ali (radıyallahu anh) hemen gerekli hazırlıkları yapmış ve O’nun Sevr’den ayrılmasından üç gün sonra hicret yolculuğuna çıkmıştı.

      Deve olmadığı için hicret yolunu yayan yürüyen Hazreti Ali (radıyallahu anh) 15 Rebiülevvel Pazartesi Hicrî 1. yılda Kuba’ya varmıştı. Yalnız ayakları yolda yaralandığı için Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelememişti. Efendimiz: “Ali’yi bana çağırınız.” buyurunca ashab-ı kiram “Ya Resûlallah! Yürümeye takati yok.” diyerek onun durumunu haber vermişlerdi.

      Bunun üzerine kalkan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ali’nin konakladığı yere gelmiş; onun halini görünce hüzünlenmiş ve göz yaşı dökmüştü. Ardından Hazreti Ali’ye sarılan Efendimiz, mübarek elleriyle onun ayaklarını sıvazlamış ve iyileşmesi için Allah’a dua etmişti.

      Efendimiz’in (Sas) Kuba’da Son Günü (21 Rebiülevvel Hicrî 1)

      Bugün Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) Kuba’da on dördüncü ve son günü (21 Rebiülevvel Pazar Hicrî 1).

      14 gün boyunca misafir kaldığı evin taşlanması

      On üç yıl boyunca Mekkeli müşriklerin her türlü şiddetine maruz kalan Efendimiz’in imtihanı, hicret esnasında ve sonrasında da devam etmişti. O daha Medine’ye ayak basmadan Kuba’da şiddete maruz kalmış ve orada bulunduğu sırada kaldığı ev, geceleri Benû Amr kabilesinin sefihleri ve münafıkları tarafından taşlanmıştı. Şüphesiz bunda Mekkelilerin on üç yıl boyunca Arap yarımadasında yürüttüğü karalama kampanyalarının, nefret söyleminin ve vicdanlar
      üzerinde kurulmaya çalışılan baskının da etkisi olmuştu. Ama Efendimiz’in bu yeni muhatapları ve onların başvurduğu şiddet karşısındaki duruşu, Mekke’dekinden farklı
      olmayacaktı. Zira O’nun dünyasında hilm, silm ve rıfk günübirlik bir hadise değil bütün hareketlerine yön veren temel değerler, en paslı kilitleri açan anahtarlardı. Bunun
      için yapılanları sineye çekti ve sadece “Komşuluk bu mu?” buyurdu.1

      Hastaları ziyaret, cenazelere iştirak ve davetlere icabet

      Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuba’da kaldığı 14 gün boyunca hastaları ziyaret etmiş, ölenlerin cenazelerine katılmış ve kendisine yapılan davetlere iştirak etmiştir.

      1-Ya’kûbî, Târîh 2/27