Hicret Diyarında Ölme

Mina’dan Ayrılık

Bugün, “nefr-i âhir” veya “nefr-i sâni” denilen bayramın dördüncü ve son günü. Aynı zamanda bugün, teşrik tekbirlerinin de son günü. Yine bugün, şeytan taşlama ameliyesinden sonra hac menâsikinin son bulacağı ve dönüş için Minâ’dan ayrılığın başlayacağı gün. Onun için diğer günlerden farklı olarak bugün cemerâta, sabah namazından sonra çıkıldı ve ardından Minâ’daki kalabalık, yönünü yine Mekke’ye çevirdi; Bekke vadisine doğru akan dupduru bir cemaat vardı Allah Resûlü’nün arkasında.

Bu yolculuk, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını, Medine’den gelirken konakladıkları ve “terviye” gününe kadar da ârâm eyledikleri Muhassab’daki Ebtah’a getirdi. Buraya gelineceğinin haberini bir gün önceden veren Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebtah’ta kalacağını anlayan Ebû Râfi’ Hazretleri, önceden gitmiş ve Resûlullah’ın içinde kalacağı çadırı çoktan kurmuştu.
Ebtah’a özel ilgi gösteren ve Mekke yerine burada konaklamayı özellikle tercih eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bugünün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını da Ebtah’ta kıldırdı.

Allah’ın Hakiki Dostları ve Dokuz Büyük Günah

İlk defa buluştuğu ve yaklaşık on gündür beraber olduğu ashâbından ayrılacağı vakit yaklaşmıştı. Bugünden itibaren insanlar, yavaş yavaş memleketlerine dönecek ve bir daha da onların birçoğuyla dünyada buluşamayacaktı. Onun için, bu demleri değerlendirmek istiyor ve fırsat buldukça onlara hem hitâb hem de dua ediyordu.
Allah’a hamd ü senâ ile başladığı konuşmasında yine vedalaşma, yine vazifeyi hatırlatma vardı. “Allah (celle celâlühü), sözlerimi ezberleyen ve sonra da onu duymamış olanlara ulaştıran kişinin yüzünüzü aydınlatsın!” diyordu. Bunun anlamı açıktı; baştan beri yaşanılanları nazara aldığımızda bu, “Benimle birlikte yaşadığınız bu günleri ve bu süre içinde size söylenilenleri iyi belleyin ve onları, gittiğiniz beldeye götürdüğünüz gibi aynı zamanda yeryüzündeki her ev ve çadıra ulaştırın!” demekti.
“Dikkat edin!” diyerek sürdürdüğü hitâbına şöyle devam etti:

“Muhakkak ki Allah’ın namaz kılan dostları; kendilerine farz kılınan beş vakit namazı ikame eden; orucun kendi üzerinde Allah hakkı olduğunu bilerek ve mükafatını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan; karşılığını Allah’tan umarak malının zekâtını veren ve Allah’ın kendisine yasakladığı büyük günahlardan içtinap eden kimselerdir.”

Namazı, Ramazan orucunu ve zekâtı biliyorlardı; bunlar, yıllardır yaşadıkları ve hayatlarıyla bütünleştirdikleri birer ibadetti. Ancak onlarla birlikte zikredilen Nebevî beyanın sonundaki ayrıntı dikkat çekiciydi ve birisi sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! Nedir o büyük olan günahlar?”

Resûlullah’ın cevabı şöyleydi:

“Onlar dokuz tanedir: Allah’a şirk koşmak, haksız yere mü’min bir canı katletmek, savaş meydanından firar edip kaçmak, yetimin malını haksız olarak yemek, faiz yemek, temiz ve iffetli kadınlara iftirada bulunmak, Müslüman valideynlere itaatsizlik etmek ve hayattayken veya öldükten sonra kıbleniz Beytu’l-Haram’a hürmetsizlik etmek.”

Bu cevabı verdikten sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hedef haline getirilmesi gereken bu hususları, yeniden hatırlattı ve şu müjdeyi verdi:
“Şayet bir adam namazını ikame eder, zekâtını verir ve bu büyük günahları işlemeden ölürse, ona, kapılarının altından olduğu bir yurtta Nebî ile birlikte olmak vardır!”

Hazreti Âişe’nin Umresi

Muhassab’da bir miktar dinlenmek için çadırına geldi. Orada boynu bükük vaziyette Âişe Validemiz’i gördü. “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Arkadaşlarım hem hac hem de umre yapmış olarak dönecekler! Halbuki ben, (umre ile hacca birlikte niyet ettiğim halde hastalığım sebebiyle) sadece hac yapmış olarak dönüyorum! Böyle olur mu?”
Bilindiği üzere bundan dokuz gün önce Serif’te ay hali vuku bulan Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anhâ) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Umreni feshet, saçını çözüp tara ve hac için telbiye getir!” buyurmuştu. Minâ’da bulunduğu sırada hayzı biten ve “ifâza” tavafını da yapan Annemiz, belli ki bu fırsatı kaçırmak istememiş ve gelirken niyet ettiği üzere hac yanında bir de umre yapmayı arzu etmişti.

Onun ibadet arzusuyla söylediği bu cümlelerini duyan ve hâlden anlayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Öyleyse sen, Ten’im’e git ve oradan umreye niyetlen!” buyurdu. Gecenin bu vakti yalnız göndermemek için de kardeşi Abdurrahmân’ı yanına çağırdı. “Kız kardeşinle Harem bölgesinden çık. O umre için telbiye getirsin! Sonra da umrenizi yapıp buraya gelirsiniz; ben, sizi burada bekliyor olacağım!” diyerek ablası Âişe’yi alıp Ten’im’e götürmesini ve oradan ihrama niyet ederek umre yapmalarını emretti. Yanından ayrılmadan önce onlara şunu söyledi:
“Yapacağın umre, harcama miktarına veya çekeceğin zahmete göredir!”

Bunun üzerine Hazreti Abdurrahmân, Âişe Validemiz’i bineğinin arkasına bindirdi ve birlikte Ten’im’e gittiler.

Hazreti Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ı Ziyaret

Ardından kendisine, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın hastalandığını haber verdiler. Şiddetli baş ağrısı yaşadığı ve artık bu hastalıktan kurtulamayacağını düşündüğünü söylüyorlardı. Hiç vakit kaybetmeden çıktı ve çadırına gelerek, aynı zamanda anne tarafından yakın akrabası olan ve bu yönüyle kendisine “dayı” dediği Hazreti Sa’d’ı ziyaret etti.

Vefanın mücessem halini karşısında gören Hazreti Sa’d, çok duygulanmış, sevinç-hüzün arasında gidip gelen duygular yaşıyor ve ağlıyordu. Nasıl ağlamasın ki Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bunca işin arasında kendisini ziyarete geliyordu! “Ölümden başka çare yok!” diye düşündüğü hastalığını bile unutmuştu. Böyle bir saâdet ayağına geldiğine göre içini arz etmeyi düşündü ve sözü hicrete getirdi:
“Yâ Resûlallah! Ne acı ki kendisinden hicret edip ayrıldığım bir yerde öleceğim!”
Şimdi anlaşılmıştı; Hazreti Sa’d, ölümden korkmuyor, hicret ederek kendisinden ayrıldığı beldede ruhunu teslim edeceğinden endişe duyuyordu!

Eski günleri gözünün önünden geçercesine Hazreti Sa’d’a bakan Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek elini alnına koydu; kendisini Mekke’nin ilk yıllarından itibaren sinesine basan dayısı Hazreti Sa’d’ı teselli ediyordu: “Hayır! İnşaallah burada ölmeyeceksin!” Bir taraftan şefkat dolu bakışlarla onu süzerken diğer yandan da yüzünden aşağıya doğru mübarek eliyle Hazreti Sa’d’ı sıvazlıyordu. Bu tablo dostun, dostla halveti adına dünyanın görebileceği en güzel örnekti!

Hastalığın bir realitesi vardı ve önce bu realiteyi ortaya koydu; sebeplere riayet adına rehberlik yaptı ve “Sen, kalbinden hasta bir adamsın! Sakîflilerin kardeşi Hâris İbn-i Kelede, doktorluğu iyi bir adamdır; Medine acvesinden yedi tane hurma alıp onları çekirdekleriyle birlikte ezsin ve macun yapsın! Sonra da onları sana içirsin!” buyurdu. Bu arada ashâbdan bazıları hemen çıkmış ve Sakîfli hekim Hâris İbn-i Kelede’yi çağırmaya gitmişlerdi.

Resûlullah’ın bu mualecesine şahit olanlarda tereddüt kalmamıştı; Allah’ın izniyle O’nun eli değen insan şifa bulurdu. Ancak Hazreti Sa’d’ı endişelendiren husus, önünde duran Sa’d İbn-i Havle örneğiydi. Habeşistan ve sonrasında Medine’ye hicret etmiş, üstelik Bedir ashabından olduğu halde memleketi olan Mekke’de vefat etmişti. Allah için hicret edenin, eski beldesine yeniden dönüşüne Resûlullah’ın sıcak bakmadığını biliyordu ve kendisini de onun gibi bir âkıbetin beklediğinden korkuyordu. “Yâ Resûlallah!” dedi. “Hicret edip ayrıldığım bu yerde, ben de Sa’d İbn-i Havle’nin öldüğü gibi öleceğim diye korkuyorum! Benim şifa bulmam için Allah’a dua eder misin? İnsanın hicret edip ayrılmış bulunduğu bir yerde ölmesi mekruh mudur?”

Onun bu samimi duruşuna, “Evet!” diyerek cevap verdi Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Sonra da ona şöyle dua etti:

“Allah’ım! Sa’d’a şifa ver!”

Nebevî duayı duyan Hazreti Sa’d’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Allah’ın en sevgili kulu, baş ucunda dikilmiş kendisine dua ediyordu! Bundan daha büyük bir bahtiyarlık olamazdı. Ancak bu da içindeki ateşi söndürmemişti ve yeniden “Yâ Resûlallah!” dedi. “Şimdi arkadaşlarım buradan gidecekler, ben de hicret edip çıkmış olduğum bir yurtta ölecek ve onlardan geride mi kalacağım?”

Ardından gayb-bîn gözüyle istikbâle nazar edip “Hayır!” buyurdu. “Öyle zannettiğin gibi sen geride kalmayacaksın! Allah’ın rızasını hedeflediğin, senin dereceni artıracak ve seni yükseltecek salih ameller işleyeceksin! Umarım ki sen, bugünlerde ölmeyecek ve çok yaşayacaksın! Öyle ki Müslümanlara büyük hizmetin, başkalarına ise zararın dokunacaktır!”

Arkasından da, mübarek ellerini açtı ve “Allah’ım!” dedi. “Sa’d’a şifa ver ve onun hicretini tamamla! Allah’ım ashabımın hicretlerini tamamla! Onları gerisin geriye çevirme!”

Şimdi Hazreti Sa’d, tam bir itmi’nân halindeydi. Hastalığından şifa bulacak, hicret için çıkıp terk ettiği beldesinde ölmeyecek ve üstelik uzun bir ömür sürerek İslâm adına büyük işler yapacaktı! Saâdetin en büyüğünü yaşamaktaydı ve ölümü düşündüğü demlerde Allah’ın lutfettiği bu sevinci, yine Allah için bir adım atarak taçlandırmak istedi. “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bilindiği üzere benim bir hayli servetim var. Üstelik, vâris olarak sadece bir kızım var! Servetimin tamamını Allah yolunda tasadduk edip yoksullara dağıtayım!”

Malının tamamını Allah yolunda vakfetmek isteyen Hazreti Sa’d’e, Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hayır!” karşılığını verdi. Halbuki bundan bir yıl öncesinde Tebûk’e giderken malının tamamını getiren Hazreti Ebû Bekir’i geri çevirmemiş, yarısını getiren Hazreti Ömer’i tebrik etmiş ve neredeyse ordunun üçte birisini finanse eden Hazreti Osmân’a ne iltifatlar yağdırmıştı! Anlaşılan, yapılan işin yere ve zamana göre bir kıymeti vardı. Zira o gün, Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına devrin en güçlü devletlerinden birine, Doğu Roma’ya karşı cepheye gidiliyordu ve buna çok ihtiyaç vardı. Şimdi ise durum daha farklıydı ve onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hayır!” buyurdu. Cevap “Hayır!” şeklinde olsa da kapının kapanmadığı ortadaydı ve Hazreti Sa’d devam etti:

“Öyleyse üçte ikisini tasadduk edeyim?” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yine “Hayır!” buyurdu ve kabul etmedi. Bunun üzerine Hazreti Sa’d, “Öyleyse üçte birini?” dedi. Bunu söylerken duruşunda, “Artık bunu da geri çevirme!” der gibi bir hâli vardı. Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, “Hadi üçte bir olabilir ama aslında o da çok!” dedi. Ancak bu vesileyle Hazreti Sa’d’ın şahsında herkese diyecekleri vardı:

“Şu bir hakikat ki vârislerini muhtaç bırakmaman, onları başkasına el-avuç açtırmandan daha hayırlıdır! Muhakkak ki sen Allah rızası için yapacağın bir tasaddukla da ecir ve sevaba nâil olursun. Servetinden harcadığın herşey, senin için sadaka olur. Aileni geçindirmen, senin için bir sadaka, ev halkını geçindirmen de bir sadakadır. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokmada bile senin için ecir vardır!”
Bu arada Hazreti Sa’d’ı tedavi edecek olan doktor Hâris İbn-i Kelede de gelmişti; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, “Sa’d’ı hurmalarla tedavi et; vallahi ben, onun bunlarla iyileşeceğini ümit ediyorum!” buyurdu ve ardından, “Yanında, acve hurmalarından var mı?” diye sordu. “Evet, var!” diyen Hâris İbn-i Kelede, çoktan işe başlamıştı; önce hurmaları süt ile karıştırıp pişirdi ve ardından tereyağı ile karıştırıp zenginleştirdi ve sonra da Hazreti Sa’d’a içirdi.

İşin manevi boyutundan sonra esbâba tevessül adına yapılması gerekenler de yapılmış ve ayrılık vakti gelmişti. Hazreti Sa’d’ın yanından ayrılırken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbdan birisinin kulağına eğilmiş ve Allah’ın takdiri farklı olur da burada vefat ederse onu Mekke’ye gömmemelerini tavsiye etmişti.
Bu arada, haccın bittiğini düşünüp de memleketine gitmek üzere Mekke’den ayrılmak isteyenler vardı. Onların bu hâlini gören Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kâbe’ye gidip de vedâ tavafı yapacağı âna kadar hiç kimse bir yere ayrılmasın!” buyurdu. Yarınki adres, Kâbe idi.

Beytullah’tan Ayrılık

Ebtah’tan Kâbe’ye Hareket

Ten’im’de ihrama giren Âişe Validemiz, kardeşi Hazreti Abdurrahmân ile umrelerini bitirmiş ve sabaha doğru Ebtah’a gelmişlerdi. Gecelerinin çoğunu ayakta ve kulluk hâlinde geçiren Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gelişini görür görmez, umrelerini kastederek “Bitirdiniz mi?” diye sordu. “Evet!” cevabını alır almaz da hareket emrini verdi; Kâbe’ye gidiyorlardı!

Sabah vaktinden önce varmışlardı. “Benî Şeybe” kapısı olarak da bilinen “Abdimenâf” kapısından giriyordu. Hastalığı sebebiyle kafileye ayak uydurmakta zorlanan Ümmü Seleme Validemiz “Yâ Resûlallah! Ben, hâlâ hastalıktan muztaribim!” diyerek halini arz etmiş ve “Ne yapayım?” diye sormuştu. Bunun üzerine Annemiz’e yol gösteren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “O zaman sen, binekli olarak ve insanların arasına karışmadan dışardan tavaf yap!” buyurdu.
Diğer tarafta bu tavafa gelemeyen bir annemiz daha vardı; Hazreti Safiyye’nin (radıyallahü anhâ) hastalandığını öğrenen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şimdi o, bizim ayrılıp gidişimizi durdurdu mu?” diye sordu. Bunu sorarken halinde, hastalığından kurtuluncaya kadar burada kalacağının endişesi okunuyordu. O’nu rahatlatan, Âişe Validemiz oldu; “Ey Allah’ın Resûlü!” dedi. “O, ifâza tavafını yapmıştı!”

Resûlullah’ı rahatlatan bir haberdi bu ve “O halde ayrılıp gidebilir!” buyurdu. Aynı zamanda bu, haccın ikinci rüknü olan ifâza tavafını yapmayanların, hac ibadetlerinin tamamlanmayacağı, bu ibadeti yaptıktan sonra hayız gören kadının da veda tavafını yapmadan önce memleketine dönebileceği anlamına geliyordu.

Gelir gelmez tavafa başlayan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), herkesin kendisini görebilmesi, sorusu olanların da rahatlıkla sorabilmesi için devesinin üzerinde tavaf ediyordu.

İnsana İnsanca Muamele

Etrafındaki kalabalıkla birlikte Kâbe’yi tavaf ederken gözüne ilişen bir manzara hoşuna gitmemişti. Adamın birisi, Kâbe’yi tavaf ederken kendini bir iple bir başkasının eline bağlayarak tavaf yapıyordu. Bu, mahlukatın en şereflisi olarak yaratılan insana, diğer canlılara yapılan muameleye benzer bir uygulamayı çağrıştırdığından Allah Resûlü’nün hoşuna gitmedi. Böyle yapmalarının sebebini soran Efendimiz’e “Ya Resûlallah! Biz bu şekilde tavaf yapmayı nezretmiştik!” dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü “Bu şekilde bir adak doğru değildir. Hakiki adak, kendisiyle Allah’ın rızasının arandığı şeydir.” buyurdu ve müdahale edip bizzat kendi elleriyle bu bağı çözdü. Sonra da “Bundan böyle bu insanı, elinden tutarak yürüt!” dedi.

Tavaf ve Dua

Her şavtında, elinde bulunan ve “mihcen” denilen ucu azıcık kavisli değnekle Hacerü’l-Esved’i istîlâm ediyordu. Bunu yaparken aynı zamanda “Allahu Ekber” dediği duyuluyordu. O’nu daha yakından takip edenler, her istîlâmından sonra elindeki değneği mübarek dudaklarına götürüp öptüğünü görüyorlardı.
Sabah namazından önce tavafını bitiren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Makâm-ı İbrâhîm’e geldi ve burada iki rekât tavaf namazı kıldı. Ardından “Mültezem” adı verilen ve Hacerü’l-Esved ile Kâbe kapısı arasındaki yerde durdu. Ona göğsünü yasladı; sanki üzerinde, efendisinin kapısında dilenip yalvaran bir kölenin hâline benzer bir hâl vardı ve izzet ü celâl sahibi Yüce Mevlâ’ya uzun uzadıya dua ediyordu!

Namaz ve Bazı Uyarılar

Ezanının okunuşuyla birlikte saf tutan ve sünnetini kılıp da kendisini bekleyen cemaatinin yanına geldi ve ashâbına sabah namazını kıldırdı; “Tûr” Sûresi’ni okuyordu.

Namaz sonrasında uyarılarına devam etti; cemaatini son bir defa daha kontrol eder gibi bir hâli vardı. Toplumun kanayan yaralarını yeniden gündeme getiriyor ve dün ile bugünün arasındaki farkı ortaya koyup yeniden eskiye dönmemek için insanları ikaz ediyordu. Namaz konusunda duyarlı olmayı ifade etmiş ve hemen arkasından konuyu kadınlar konusuna getirmiş ve “Aman ha! Sakın aksatmayın ve onlara gözünüz gibi bakın!” manasında şöyle demişti:

“Namaz, namaz! Ellerinizin altındaki kölelere takat getiremeyecekleri görevler vermeyin. Kadınların hakları hususunda da Allah Allah! Zira onlar size bağlıdır ve yanınızda hiçbir şeye malik değildir. Siz onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız. Kendileri size Allah’ın emriyle helal oldu.”

Yine konuyu kadınlara getirmişti; neredeyse her fırsatta onları gündeme getiriyor ve Câhiliyye döneminde ayaklar altında çiğnenen kadınlık dünyasına, kendilerine yakışır şekilde muamele etmelerini istiyordu.

Muta’nın Haramlığının Hatırlatılması

Üstelik bununla da kalmadı; devam ediyor ve “Dikkat edin!” diyordu. Herkesin dikkatini çekmek için bir kez daha “Ey İnsanlar!” diye seslendi. “Bu konuda çok hata edecek, söylenilenleri çabuk unutacaksınız!” der gibi bir hâli vardı. “Muhakkak ki ben, kadınlarla geçici nikâh akdetme (mut’a) konusunda size izin vermiştim! Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah (celle celâlühü), Kıyâmet’e kadar bunu size haram kılmıştır! Kimin yanında böyle birisi varsa ona hemen yol versin; ondan ayrılsın ve ona verdiği şeyden hiçbirini geri almasın!” dedi.

O’ndan bu cümleleri duyanlar, bundan dört yıl önce yaşadıkları Hayber günlerini hatırlıyorlardı. O gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Câhiliyye’de yaygın olarak uygulanan bu türlü geçici birliktelikleri yasaklamış ve “nikah” adı altında icra edilen bu uygulamaya son vermişti. Hatta Hayber’dekinden daha büyük kalabalıklara ve özellikle de yeni müslüman olan Mekkelilere de hatırlatmış, fetih günü Muta’nın haramlığını tekrar gündeme getirmişti. Şimdi ise, Efendimiz’in etrafında o günlerden daha büyük bir kitle vardı; dağ başlarından ve derin vadilerden akıp akıp gelmiş, ilk defa görüştükleri Resûlullah’tan din adına yeni yeni bilgiler alıyorlardı. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), cemaati için bu kapının Kıyâmet’e kadar kapandığını ilan ediyordu.

Muhacirlerin Mekke’de İkamet Süresi

Mekke’den hicret eden muhâcirlere de bir uyarısı vardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), muhtemelen bazılarının yeniden Mekke’ye geri dönme düşüncelerini hissetmişti ki onların “muhacir” vasıflarını kaybetmemelerini arzuladığını ifade sadedinde şunları söyledi:

“Muhâcirinin hac ibadetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalabileceği müddet, en fazla üç gündür!”

Tevhid Hakikati ve Onsuz Ölenlerin Akıbeti

Bu sıralarda Efendimiz’in yanına, Ebû Cehil’in kardeşi Hâris İbn-i Hişâm’ın yaklaştığı görüldü. “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Şüphesiz ki siz, akrabalık bağlarını güçlü tutmayı ve ziyaretleri aksatmamayı, komşulara ihsanda bulunmayı, yetimi koruyup gözetmeyi, zayıf ve miskinleri yedirip içirmeyi teşvik ediyorsunuz. Bütün bunların hepsini, Hişâm İbn-i Muğire de yapıyordu; sizin onun hakkında ki kanaatiniz nedir?”
Hişâm İbn-i Muğîre, Hâris’in babasıydı. Hâris Mekke fethine kadar kardeşi Ebû Cehil’den farksız bir duruş sergilediği halde fetih sonrasında hassaslardan hassas bir Müslüman olmuştu. Belli ki babasının yaptığı bu iyi işlerin, ötede ona bir faydasının olup olmayacağını merak ediyordu. Herhâlükarda hakkı temsil eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şunları söyledi:

“Kabir’de yatan bir kimse, ‘Lâ ilâhe illallah!’ diyerek Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik yapmadan ölmüşse, o kabir, onun için ateşten bir çukurdur. Ben amcam Ebû Talib’i de Cehennem’in orta yerinde bulmuştum. Ancak Allah (celle celâlühü), benim hatırıma ve bana yaptığı iyiliklerden dolayı onu, Cehennem azabının en hafif ve az olduğu sığ yerde kıldı.”

Cennete Girmenin Vesileleri

Bunları ifade ettikten sonra yine bamteline dokunan cümlelere geldi sıra; “Benden sonra nebî gelmeyeceği gibi sizden sonra da başka bir ümmet yoktur!” diyordu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Şüphesiz ki böyle bir meziyetin korunabilmesi, mükellefiyetlerin titizlikle yerine getirilmesine bağlıydı ve bu hassasiyete dikkat çekme kabîlinden şunları söyledi:

“Rabbinize kulluk edin, beş vakit namazınızı ikâme edin, zekâtlarınızı verin, Ramazan orucunuzu tutun ve ulü’l-emre itaat edin ki Rabbiniz’in Cennet’ine giresiniz!”

Şefaat İzni

Ayrılık vaktinin yaklaştığı bu demlerde bir de müjdesi vardı. Dünya hayatında ellerinden tutup dupduru bir hayatı yaşamalarına vesile olduğu ümmeti için Hesap Günü’nde de devreye girecek ve onlara şefaat edecekti. Bunu ifade ederken şöyle diyordu:

“Bana şefaat izni verildi!”

Beytullah’tan Ayrılık

Şimdi sırada, vatandan, acı-tatlı hâtıralardan, ikizi olan Beytullah’tan ayrılmak var. Hicret esnasında son nazarlarını atfederken, “Biliyorum ki Allah nezdindeki en kıymetli şehirsin; şayet seni benden mahrum etmeselerdi seni bırakıp gitmezdim!” dediği Mekke ile Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), dünya gözüyle son kez vedalaştı. Gölgesinde doğup çocukluğunu semtinde geçirdiği ve hayatı boyunca ünsiyet peydâ edip kıble olarak yöneldiği Kâbe’den ayrılıyordu! Âdeta ruhun bedenden ayrılışı gibi zor olsa da insanlığın yöneldiği “mihrâb” artık Mekke’de kalmış, yüzleri ona çeviren Rehber-i Ekmel ise Medîne’ye dönüyordu!

Kâbe’den çıkarken, aşağı tarafa denk gelen ve “Hayyâtîn” kapısı olarak bilinen “Hazvere” kapısından çıktı. O’nun hareketiyle birlikte Kâbe’den ayrılmaya başlayan ashâbı, Arafat’ta omuzlarına emanet olarak aldıkları vazifeleri eda etmek için akın akın kendi memleketlerine dönüyordu.

Efendimiz ile birlikte Medîne istikametine gidecek olanların konaklama yeri, yine Zî Tuvâ idi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) buraya gelmiş, gece burada konaklayacağını ilan etmişti.

Hazreti İkrime’nin Zekât Âmili Olarak Görevlendirilmesi

Kâbe’den ayrılık söz konusu olsa da hayat devam ediyordu ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslümanlara ait işlerin organizesi adına boşluk bırakmak istemiyordu. İki yıl öncesine kadar babası Ebû Cehil’i aratmayan Hazreti İkrime’yi, Hevâzin tarafına zekât âmili olarak tayin etti.

Benî Gâmid Heyetinin Medine’ye Gelişi (8 Ramazan 10 Hicrî)

Benî Gâmid, Kahtan’ın soyundan gelen Ezd kabilelerindendi. Benî Gâmid temsilcileri, hicretin 10. yılında, Ramazan ayında Medine’ye Peygamberimiz’in yanına geldiler. On kişi idiler. Bakiyyu’l-Garkad’a indiler. Üzerlerinde en güzel elbiseleri vardı. Daha sonra Efendimiz’in yanına gittiler. İçlerinden yaşça en küçük olanını, hayvanlarının, ağırlıklarının yanında arkada bırakmışlardı. Ancak o kimse, uyuyakalmıştı. Bunu fırsat bilen bir hırsız gelip temsilcilerden birinin içerisinde elbisesi bulunan heybesini çaldı.

Bu arada Benî Gâmid heyeti, Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelip İslam’a girdiklerini dile getirdiler. Ardından Efendimiz heyettekilere geride bıraktıkları kimsenin uyuyakaldığını, bunu fark eden bir hırsızın heybeyi çaldığını, ancak bu heybenin tekrar onlara iade edileceği haberini verdi. Bunun üzerine konaklama yerine giden heyet her şeyin Allah Resulü’nen anlattığı gibi olduğunu öğrenince çok şaşırdılar ve Efendimiz’in peygamber olduğunu bir kere daha ikrar ettiler.

Allah Resulü yeni müslüman olan bu heyete İslam’ı ve Kur’an’ı öğretmesi için Hz. Übeyy İbn-i Ka’b’ı görevlendirdi. Daha sonra da heyet memleketlerine geri döndüler.

Benî Becîle’nin Medine’ye Gelişi (11 Ramazan 10 Hicrî)

Bedevî bir hayat yaşayan Benî Becîle kabilesi mensupları komşu kabilelerle olduğu gibi zaman zaman kendi aralarında da savaşmışlar ve çeşitli kollara ayrılarak muhtelif bölgelere dağılıp oralardaki kabilelere iltihak etmişlerdi. Benî Becîle de diğer Arap kabileleri gibi putperest olup kendi putlarının yanı sıra kardeşleri Has‘am kabilesinin putu Zülhalasa’ya da tapardı.

Hicri 10. yılın Ramazan ayında Medine’ye gelen 150 kişilik Becîle heyeti Efendimiz’le görüştükten sonra İslam’a girdiklerini açıkladılar. Becîle’nin bir kolu olan Ahmesliler de o günlerde 250 kişilik bir heyetle Medine’ye geldi ve Allah Resulü’ne bağlılıklarını arzettiler. Her iki heyet mensuplarına hediyeler verildi ve kabilenin zekâtlarını toplamak üzere de Ebû Süfyân görevlendirildi. 

Resûlullah’ın Kur’ân’ı Cebrâil’e Arza-ı Âhiresi (27 Ramazan 10 Hicrî)

Vahyin emin elçisi Cibrîl her Ramazan ayında geceleri gelir ve Kur’ân’ın o güne kadar inen ayetlerini karşılıklı birer defa bir bütün olarak okurlardı. Ardından Allah Resûlü, Mescid-i Nebevî’de halkın huzuruna çıkar, o güne kadar inen ayetleri baştan sona kadar okur ve Kur’ân’ı hıfz eden ashâbından dinlerdi. Böylece hem hafızalar hem de vahiy katiplerinin yazdıkları nüshalar baştan sona kontrol edilmiş olurdu. Ve bu kontrol (arza) hadisesi Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatının son yılında ve son Ramazan’ında baştan sona iki kere yapılmıştır ki buna arza-i ahîre denir. Abdullah İbn-i Mesud ve Zeyd İbn-i Sabit bu arzalarda hazır bulunan sahabîlerdendir. Arzanın Kur’ân’ın indiği haliyle korunmasında hıfz ve kitabetle birlikte çok mühim yeri olmuştur. Hazreti Ebu Bekir’in hilâfeti sırasında Kur’ân’ın cem edilmesi çalışmalarında, arza-i ahîrede kontrolden geçen yazılı nüshalar da dikkate alınmıştır.

“Bana, Ecelim Haber Verilip Davet Vâki Oldu!” (27 Ramazan 10 Hicrî)

Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), her yıl on gün yaptığı i’tikâfını hicretin 10. yılında/son Ramazan’ında 20 gün olarak gerçekleştirmiş ve herkese, yüzünü “Yüce Dostluğa” çevirdiğinin mesajını vermişti. Yine vahyin emîni Hazreti Cibril, İnsanlığın Emîni’ne bu yıl iki kez gelmiş ve O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân’ı iki kez mukabele etmişti. Sanki onuncu yılın Ramazan ayı, ayrılığını dünyaya ilan eden bir zemine dönüşmüştü. Hazreti Fatıma (radiyallahü anha) babasına, Kur’ân’ın arzının bu yıl iki kere gerçekleşmesinin hikmetini sorduğunda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bana, ecelim haber verilip davet vâki oldu!” buyurmuş ve bunu açıkça ifade etmişti.

Veda Haccının İlanı (1 Zilkâde 10)

Hicretin üzerinden on yıl geçmişti.[1]Herşeyin bir vakt-i merhunu vardı ve zamanın gurûba doğru kaydığı bu günlerde söz konusu vaktin yaklaştığı anlaşılıyordu. Zira onuncu yılın Zilkâde ayının girişiyle[2]birlikte Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, bu yıl haccedeceğini herkese ilan etti ve ashâbının da kendisiyle birlikte haccetmesini açıkça emir buyurdu.[3]

Bunun için fiilî bir adım atmıştı; birkaç ay öncesinden Hazreti Ali’yi Yemen’e göndermiş, orada edâ etmesi gereken bir dizi iş arasında kurbanlık develer satın alarak hac mevsiminde Mekke’ye getirmesini istemişti.[4]

Herkesin özlemle beklediği bir karardı bu ve işte o ân gelmişti. Allah’ın Resûlü ile birlikte Kâbe’ye gidilecek, Arafat ve Müzdelife’de vakfeye durulacak, Mina’da şeytan taşlanıp traş olunacak ve Beytullah’ta unutulmaz, müşterek bir bayram yaşanacaktı! Medine’de etrafa dalga dalga yayılan bir sevinç yaşanıyordu!

O günden itibaren Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gündemi hep hacdı. Hutbelerinde konuyu hacca getiriyor ve hac menâsikini anlatıyor, ihramdan başlayarak bir dizi konuda malumat veriyordu.

İslâm’a gönül veren her kabilede yankı bulan bu haberle birlikte O’nun mesajlarını kaçırmak istemeyen herkes, evini-köyünü bir kenara bırakmış kimi bineği ile kimi de azığını omuzuna alıp yaya olarak soluğu Medine’de almaya başlamıştı. Kadın-erkek, yaşlı-ihtiyar, çoluk-çocuk, hasta-sökel herkes, bu çağrıya “Evet!” demiş Medine’ye akın etmişti.

[1]Vâkıdî, Megâzî 715; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/131; Kurtubî, İstîâb 1/34

[2]Süreçle ilgili haberlerin bütünü nazara alındığında, Efendimiz’in hacca gideceğini ilan ettiği bugünün, Zilkâde ayının ilk günü olduğu ve gün olarak da bunun Çarşamba gününe denk geldiği anlaşılmaktadır.

[3]O kadar ki hac dönüşünde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisiyle beraber bu yıl hacca gelemeyenlere bunun sebebini teker teker soracaktır. Hesaba çekilenler arasında Ümmü Ma’kıl ve Ümmü Sinân gibi hanım sahâbeler de vardır. Bkz. Beyhakî, Kübrâ 6/448

[4]Buhârî, Megâzî 61; Nesâî, Menâsik 52; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 8/437

Veda Haccı İçin Mescid-i Nebevî’den Zü’l-Huleyfe’ye Hareket (25 Zilkâde 10 Hicrî)

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zilkâde ayının başında her tarafa münadiler göndermiş ve bütün Müslümanların hac için hazırlanmalarını talep etmişti. Medine civarındaki onbinlerce Müslümanlar, yolculuğa O’nunla beraber çıkmak için Medine’ye toplanmış hareket gününü beklemeye başlamışlardı.

Derken hareket günü de gelip çatıverdi; takvimler, Zilkâde ayının yirmi beşini gösteriyordu. Bir Cumartesi günüydü. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere’den her ayrılışında yaptığı gibi o gün de kendi yerine vekalet etmesi için birini bırakmıştı. Ebû Dücâne Hazretleri O’na vekaleten Medine’de kalacaktı.

Mekke’ye yolculuk başlıyordu! Bu ilk hareketin başlangıç noktası, her zamanki gibi yine Mescid-i Nebevi idi. Mescid, çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı ihtiyar olmak üzere insan kaynıyordu! Şüphesiz Medîne, tarihi günlerinden birini, üstelik en kalabalık haliyle yaşıyordu.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), evinden çıkmadan önce gusül abdesti aldı. Saçlarını tarayıp yağlamış, üzerine de rida ve izârdan müteşekkil ihramını da giymişti. Güzel kokular da sürünen Medîne’nin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mescidi’ne gelirken etrafına gül gibi kokular saçıyordu! 

Ashâbına da tembihleri vardı; za’feranla boyanmış ve boyası cilde geçme ihtimali olan rida ve izâr çeşitlerini giymemelerini söylüyordu.

Beri tarafta Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hacda keseceği kurbanlıklar bir kenara ayrılmıştı. Onların sevk ve idaresi için de Nâciye İbn-i Cündüb’ü görevlendirilmişti. Bu işi yaparken Hazreti Nâciye’nin yanında, kendi kabilesinden iki genç daha bulunuyordu.

Önce mahşerî kalabalığa öğle namazını kıldırdı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); henüz yolculuk başlamadığı için dört rekât olarak kıldırıyordu! Ardından Zü’l-Huleyfe istikametine doğru bir insan seli akın etti Mescid-i Nebevî’den. 

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu uzun yolculuğa, kendisine hicret esnasında bineklik yapan devesi Kasvâ ile çıkmıştı. Bineğinin üzerinde, Allah Resûlü’nün azığının bir kısmı ile yol metâı da bulunmaktaydı. Efendiler Efendisi, tevazudan iki büklümdü. Böylesine bir kalabalıkla Mekke’ye doğru akarken bineği Kasvâ’nın üzerinde, toplamda fiyatı 4 dirhem bile etmeyen eski bir çul vardı. Zaten O (sallallahu aleyhi ve sellem) niyet ederken, “Allah’ım! İçinde gösteriş ve şöhret olmayan bir hac yapmak istiyorum.” demişti.

Âdeta her adımı bir dua olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’nın üzerine oturduğunda üç defa tekbir aldı ve ardından derin bir murakabe hissiyle yine duaya başladı. “Bize bu bineği musahhar kılan Allah’ı tenzih ederim. Biz buna takat getiremezdik. Şüphesiz ki biz Rabbimiz’e dönücüleriz.” diyordu. Aslında bu dua, bineğine her binişinde okuduğu dualardan birisiydi. Kur’ân menşeliydi. Zira bunu O’na, “Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve ‘Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir; her türlü eksiklikten münezzehtir. O lütfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz!’ diyesiniz.” demek suretiyle bizzat Allah öğretmişti. Ancak duası bununla sınırlı değildi. “Ey Rabbim!” diyordu. “Bu seferimizi sen bize âsân eyle! Onun uzaklığını bize yakın kıl! Allah’ım! Seferde yoldaş, ailede vekil sensin! Allah’ım! Seferin meşakkatinden, manzaranın kötüye değişmesinden, mal ve aile hususunda kötü dönüşten sana sığınırım!”  

Her zaman olduğu gibi Şecere yolunu takip ediyordu. Öğleden sonra mescidinden çıkan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ikindi vaktinde Zü’l-Huleyfe’ye ulaştı ve burada, ashâbıyla birlikte ikindi namazını kıldı. Seferilik hali başladığı için dört rekâtlık namazları, ikişer rekât olarak kıldırıyordu! Üstelik Zü’l-Huleyfe, hac ve umre ibadeti için önem arz eden bir mekandı. Burada herkes ihrama girecek, iki rekât ihram namazı kılacak ve çıktıkları hac yolculuğu için niyet edecekti.

Civar kabilelerden hâlâ gelenler vardı. 23 yıllık irşad ve tebliğin semeresi sel olmuş Resûlullah’a akıyordu. Onun için bu gece burada kalınacaktı. Aynı zamanda Medine’den hareket eden herkes de gelebilmiş değildi. Mesela Ezvâc-ı Tâhirât ile hayatta kalan tek evlâdı Hazreti Fâtıma da O’nunla beraber idi. Öyle bir izdiham vardı ki başta annelerimiz olmak üzere Abdurrahman İbn-i Avf ve Hazreti Osman gibi en öndekiler bile o gün gecikmiş, Zü’l-Huleyfe’ye ancak gece ulaşabilmişlerdi.

Mahşeri kalabalıkla birlikte yatsı namazı da kılınmış, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) istirahate çekilmişti. İnsanların bir kısmı istirahate çekilmiş olsa da tabii olarak herkes aynı anda hareket etmiyordu. Zü’l-Huleyfe âdeta panayır yerini andırıyordu.

Hudeybiye ve Kaza Umresi münasebetiyle mikat, ihram ve niyet gibi konulara ashâb-ı kirâm yabancı değillerdi. Ancak bugün Resûlullah’ın yanında, önceki yolculukların onlarca kat fazlası insan vardı. Üstelik bunların büyük çoğunluğu, umre veya hacla ilgili hükümlerle ilk defa karşılaşıyordu. Onun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Zü’l-Huleyfe’nin mîkat mahalli olduğunu hatırlattı onlara. Medine ve cihetinden gelenlerin Zülhuleyfe, Şam tarafından gelenlerin Cuhfe, Necid istikametinden gelenlerin Karnu’l-Menâzil ve Yemen cihetinden gelenlerin de Yelemlem’de ihrama gireceklerini söylüyordu.

Veda Haccı’nın Yeni Doğan Yolcusu (25 Zilkâde 10 Hicrî)

Allah Resûlü ve arkasındaki onbinlerce sahabî, bugün öğle namazını Mescid-i Nebevî’de eda ettikten sonra hac yolculuğu için Zü’l-Huleyfe’ye doğru harekete geçmişlerdi. Ebû Bekir ailesi için bu yolculuğun daha farklı bir anlamı vardı. Hanımı Esmâ (radıyallahu anhâ), doğum sancıları çektiği halde bu hac yolculuğundan geri kalmak istememiş ve o haliyle bu çağrıya icâbet etmişti. Hazreti Esmâ’nın hac yolculuğuna çıkışı, o gün bu davetin ne kadar ciddiye alındığının açık bir misaliydi.

Bu duruşu sergileyen Hazreti Esmâ, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile Mûte’den kanatlanıp ötelere giden Hazreti Ca’fer’in şehadetinden sonra evlenmişti. Bu evliliğin semeresini taşıdığı bu demlerde aldığı çağrıya “Evet!” demiş ve yola çıkmıştı. Ancak bir müddet sonra doğum sancıları başlayınca da “Şecere” denilen mevkide konaklamak zorunda kalmışlardı. Çok geçmeden, bulundukları yerden müjdeli bir haber yükseldi. Hazreti Ebû Bekir es-Sıddık’ın hac yolculuğunun ilk gününde bir oğlu olmuştu.

Altıncı çocuğuydu bu Hazreti Ebû Bekir’in. Doğum müjdesi verilerek kucağına getirilen çocuğuna önce tahnik yaptı ve ardından da kulağına ezan okudu. Sevinç gözyaşları içinde kulağına ismini fısıldarken, uğruna herşeyini fedâ ettiği Gönlünün Efendisi’nin adını söylüyordu: “Muhammed”.   

Her hâdise bir okul gibiydi ve bu doğum, bilinmez birçok konunun bilinmesine vesile olacaktı. Hazreti Esmâ yeni doğum yapmıştı. Ama çıktığı yol, baştan sona meşakkat dolu ve ibadet yörüngeli bir yoldu. Şimdi ortada yeni bir durum vardı ve yola devam edip etmeme konusunda bir tereddüt hasıl oldu. Nifas halindeki Hazreti Esmâ’nın durumunu gelip Allah Resûlü’ne sordular. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gusül abdesti alıp temizlenmesini, bir elbise veya kuşakla kanını durdurmasını, ardından da niyet edip ihrama girmesini ve telbiye getirerek yola devam etmesini emir buyurdular. O gün doğan Muhammed de (radıyallahü anhümâ), Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte hac yolculuğuna çıkıyordu!

“O Ayda Yapılan Umre, Tıpkı Hacc Gibidir!” (25 Zilkâde 10 Hicrî)

Allah Resûlü, bugün hac yolculuğu için Mescid-i Nebevî’den hareket etmek üzereydi ki yanına Ümmü Ma’kıl adında pür heyecan bir kadın geldi; “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Haccetmek için ben de hazırlık yapmıştım. Fakat bir mâni arız oldu, gelemiyorum; ne yapayım?”

Meğer Ümmü Ma’kıl’in kocası Heysem İbn-i Nehîk (radıyallahü anh), salgın hastalığın kurbanı olmuş ve bu sıralarda vefat etmişti. Üstelik sahip oldukları tek deveyi de vefat etmeden önce Allah yoluna vakfetmiş bulunuyordu. Hem kocası vefat eden hem de üzerine binebileceği devesi kalmayan, üstelik kendisi de aynı hastalıkla mustarip olan bu kadın, Resûlullah’tan ayrılmak istemediği bu yolculuğa katılma adına bir çare arıyordu.

Halden anlayan Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Ma’kıl’in yaşadıklarına muttali olunca, “En iyisi mi sen, gelecek Ramazan’da umre yap!” buyurdu. Sonra da arkadan geleceklere yol gösteren şu müjdeyi ilave etti:

“Zira o ayda yapılan umre, tıpkı hacc gibidir!”1

1.Beyhakî, Kübrâ 4/565, 6/448.

Efendimiz’in (Sas) İhram Namazı, Niyeti, Telbiyesi Ve Mekke’ye Hareketi (26 Zilkâde 10 Hicrî)

Bugün (26 Zilkâde 10 Hicrî), Teheccüd namazıyla birlikte Zü’l-Huleyfe’de yeni bir hareketlilik daha başlamıştı. Aslında dünden bu yana söz konusu hareketlilik hiç durmamıştı; zira, sayıları nisbî olarak azalmış olsa da hâlâ arkadan gelenler vardı! Sabah namazına çıkmadan önce o gün de gusül abdesti aldı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Sefer boyunca arasına toz-toprak girmemesi için saçlarını birbirine yapıştırmış, rida ve izarı üstünde olduğu halde yeniden güzel kokular sürmüştü. O kadar ki o gün Resûlullah’ın mübarek saçlarındaki parıltı, göz kamaştırır bir görüntü arz ediyordu! Ardından ashâbının önüne geçti ve mahşerî kalabalığa sabah namazını kıldırdı.

Zü’l-Hulefye’deki namazın ardından heyecan dolu kalabalığa dönen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına yeniden hitap etmeye başladı. Çıkılan seferin ehemmiyetinden bahsediyor ve hac yolcularını titizlikle bilgilendiriyordu. Ashâbına söyledikleri arasında iki şey, ayrıca dikkat çekiyordu. Gecenin bir yarısında Cibrîl-i Emîn gelmiş ve Akîk Vadisi’ni kastederek, “Bu mübarek vadide namaz kıl!” demiş, o güne kadarki uygulamadan farklı olarak, “Hac içinde aynı zamanda umre de yap!” emrini talim etmişti.

Cibrîl-i Emîn’in mesajını Muhammedü’l-Emîn’den duyan herkes Akîk Vâdisi’nde namaz kılıyor, hac ibadeti yanında aynı zamanda umreye de niyet etmesi gerektiğini konuşuyordu. Zira Câhiliyye dönemleri dâhil bugüne kadar hac ibadetinin içinde umre yer almamış, bir önceki yıl Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) ile yapılan hacda da bu konuda bir değişiklik söz konusu olmamıştı. Bu yolculukta, haccın yanında umreye de niyet edilecekti. Burada niyet edecek, “Kıran” haccı mı “temettu’” haccı mı yapacağına herkes kendisi karar verecekti. Nebevî yönlendirme şu şekildeydi:

“Sizden her kim, hac ile umreye niyet etmek isterse bunu yapsın! Sizden kim de yalnızca hacca niyet etmek isterse o da öyle niyet etsin! Sizden kim de yalnız umreye niyet etmek isterse o da umreye niyet etsin!”

Beydâ denilen mevkideki bu manzara görülmeye değerdi. Yönünü Kâbe’ye çeviren her bir sahabî namaza durmuş, evrâd ü ezkâr ile zamanına ayrı bir kıymet kazandırıyordu! Akik vadisi adeta arı kovanı gibi kaynıyordu.

Resûlullah ile birlikte hac ibadetini îfâ edebilmek için hâlâ gelip cemaate katılanlar vardı. Onun için öğle namazına kadar burada bekledi Habîb-i Kibriyâ Hazretleri. Vaktin girmesiyle birlikte namaz mahallinde toplanan ashâbına önce öğle namazını da kıldırdı. Ardında da kendisi iki rekât namaz daha kıldı. Bilenler biliyordu ve bilmeyenler de öğrenecekti. Allah Resûlü’nün kıldığı bu iki rekât namaz, “ihram” namazıydı. Birinci rekâtta Kâfirûn, ikincisinde ise İhlâs, sûrelerini okumuştu!

Bu, hac ibadetinin başladığı anlamına geliyordu. Zira Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’a hamd ü senada bulunduktan sonra tesbih çekip tekbir getirmiş, Cibrîl’in getirdiği hükme uyarak “Umre ve hac için lebbeyk!” diyerek niyet etmişti. Ardından da “Allah’ım! Bunu bana, içinde riya ve süm’a bulunmayan mebrur ve makbul bir hac kıl!” diye niyazda bulunmuştu. Bu dakikadan itibaren ihram yasakları da başlamış oluyordu.

“Umre ve hac için lebbeyk!” ifadeleriyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hac ve umreye birlikte niyet ettiğinden dolayı “kıran” haccı yapacağını ilan etmiş oluyordu.

Sahâbeden bazıları ise umre niyetiyle ihrama girip telbiye getirirken diğer bazıları da hac ile birlikte umreye niyet etmiş ve öyle ihrama girmişlerdi. Onlar arasında eskiden olduğu gibi sadece hacca niyet edip ihrama giren ve telbiye getirmeye başlayanlar da vardı.

Bu andan itibaren Zü’l-Huleyfe telbiye sesleriyle inler olmuştu; başta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere ashâbın hepsi, “Emrine âmeâdeyim, Allah’ım, emrine âmâdeyim, Senin ortağın yoktur. Emrine âmâdeyim, hamd ve nimet Sana mahsustur, mülk de. Senin ortağın yoktur!” manasında, شريك لك لبيك ، إنّ الحمد والنّعمة لك والمُلك لا شريك لبيك لك ،لا اللّهم لبيك” diyerek telbiye getiriyordu!

Yüksek sesle telbiye getirmeyi, bizzat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) teşvik ediyordu; zira Cibrîl-i Emîn gelmiş ve “Yâ Muhammed!” demişti. “Ashâbına, telbiyede seslerini yükseltmelerini emret; çünkü bu haccın alametlerindendir!”

Bir aralık ashâbdan birisi, “Hangi amel daha faziletlidir Yâ Resûlallah?” diye sormuştu. Efendimiz’in cevabı şu istikamette oldu: “Telbiye getirirken sesi yükseltmek ve hedy kurbanı kesmek!”

Bundan böyle telbiye, Kâbe’ye ulaşılacağı âna kadar her fırsatta hatırlanacak, yollardaki her iniş ve yokuşta tekrar edilir olacaktı.

Aslına bakılacak olursa telbiye, muhtevası değişken olmakla birlikte Câhiliyye Araplarının bildiği bir husustu. Bunu, “Buyur Allah’ım; özür ve ta’zim sanadır! İşte Zübeyd, zorluklara katlanarak ve zayıflatılmış binekler üzerinde sana geldi! Çölleri, dağları ve ıssız yerleri aşarak sana geldi! Onlar, putları yalnız ve başıboş bıraktılar!” gibi bir muhteva ile ifade ediyorlardı. “Onlar” derken muhtemelen putları yalnız başlarına bırakıp ilgilenmeyenleri, fedakârlık yapanları zikrederken ise kendilerini kastediyorlardı!

Tevhid anlayışını bütün yönleriyle ikame için gönderilen Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), muhtemelen köken itibariyle ilahi dinlere dayanan ancak zamanla asıl mihverinden uzaklaştırılan telbiyeyi de ıslah etmiş, yeniden tevhid çizgisine çekerek aslî hüviyetine büründürmüştür!

Telbiyelerle ile teyakkuza geçen ashâb, artık hareket zamanının geldiğini anlamış ve yola çıkmak için etrafını toplamaya çoktan başlamıştı. Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri ise, mescidden çıktıktan sonra kurbanlık devesinin getirilmesini istemişti. Kıbleye dönen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hafif kan akacak şekilde devenin sağ hürgücünü çizdi ve boynuna da iki nalın takarak (taklîd) işaretledi. Üstelik kurbanlıklarıyla birlikte yola çıkan az sayıdaki ashâbına da aynı şeyi yapmalarını emrediyordu.

Aslında bu da o güne kadar bilinen bir âdetti. Câhiliyye Arapları, kurbanlık olarak ayırdıkları hayvanları bu şekilde işaretler ve böylelikle onlara zarar verilmesinin önüne geçmek isterlerdi. Çünkü yol kesen eşkıyalar, işaretli olan bu hayvanlara dokunmaz, hacda kesileceğini anladıkları hayvanları sahiplerine bırakırlardı. Bu işareti görenler, söz konusu hayvana hürmet eder, hatta üzerine bile binmezlerdi. Nitekim bu yolculuk esnasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yanında devesi olduğu halde yürüyerek giden birisini görünce sebebini sormuş, kurbanlık olduğu için binmediğini öğrenince müdahale ederek devesine binmesini emretmiş ve böylelikle bu âdeti ortadan kaldırmıştı.

Beydâ Tepesi’nde bir müddet daha bekleyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’ya binerek Allah’a hamd ü senâda bulundu ve tesbih ü tekbir getirerek Mekke’ye doğru ilk hareketi başlatmış oldu. Zü’l-Huleyfe’den Arafat’a kadar uzanacak büyük hac yolculuğu başlamıştı. Yine her fırsatta ve yüksek sesle telbiye getiriyordu!

Kurbanlık develeri Mekke’ye götürmekle görevlendirilen Hazreti Nâciye, bir aralık Efendimiz’e gelmiş ve işaret konulan hayvanlardan herhangi birisinin telef olmayla karşı karşıya kalması durumunda ne yapacağını sormuştu. Fahr-i Rusül Hazretleri, “Onu kesebilirsin!” buyurdu ve devam etti:

“Sonra da gerdanlığını kanına bulaştır. Ardından onu sağ tarafı üzerine yatır ve sakın ondan yeme; senin ihramlı dostlarından birisi de yemesin!”

Güzergâh itibareyle Melel’e uğramış ve günün akşamında Şerefü’s-Seyyâle’ye varmışlardı. Burada konakladı ve önce akşam namazını, vakti girdiğinde de yatsı namazını kılarak istirahat ettiler.

“Bundan Sonra Size, Bu Hac Ve Hasırların Üstleri Vardır!” (26 Zilkâde 10 Hicrî)

Bugün ihram namazı kılıp hac yolculuğuna çıkacak olan Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), harekete geçmeden önce annelerimize uğramış, onların da hâl ve hatırını sormuştu. Bir aralık, yapacakları haccı kastederek onlara, “Bundan sonra size, bu hac ve hasırların üstleri vardır!” buyurdu.

Annelerimiz arasında uzun uzadıya konuşulacak bir beyandı bu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir daha hac ibadeti yapmamaları gerektiğini mi söylüyor, yoksa bundan sonra farz olarak benimle birlikte hac ibadeti yapamayacaksınız mı demek istiyordu. Sözün sahibi Allah Resûlü olunca kıymeti de farklı oluyordu. Onun için annelerimizden Zeyneb Bint-i Cahş ve Sevde Bint-i Zem’a, “Peygamber’den sonra bizi herhangi bir dabbe hareket ettiremez!” demiş ve bundan böyle hac ibadeti için yola çıkmayacakları sonucuna varmışlardı. 

Diğer annelerimiz ise Allah Resûlü’nün bu beyanını, “farz hac yoktur” şeklinde değerlendirmişler ve nafile olarak haccedilebileği kanaatine varmışlardı. Zira onların başka delilleri de vardı; başta Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) olmak üzere Efendimiz’e, “Kadın olarak biz de cihâda çıkıp gazvelere katılalım mı?” diyerek kadının cihadını sormuşlar ve “Kadın için cihâdın en güzel ve iyi olanı, kabul görmüş güzel bir hactır!” cevabını almışlardı. Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), “Resûlullah’tan bunu duyduktan sonra ben, haccı asla terk etmem!” demişti.

“Ey Enceşe! Nazik Ol! Kristaller Kırılmasın!” (26 Zilkâde 10 Hicrî)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte bugün hac yolculuğana çıkan annelerimizden her birisinin, kendisine mahsus bir hevdeci vardı. Develerini de Habeşli Enceşe yediyordu. Yolda giderken bir aralık Hazreti Enceşe develeri hızlandırmış, Efendimiz’in hanımları bir tedirginlik yaşamıştı. Bunun üzerine hilm ü silmin temsilcisi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mütebessim bir çehreyle Hazreti Enceşe’ye dönmüş ve kadınlara karşı takınılması gereken nezaketi ifade sadedinde şöyle buyurmuştu: “Ey Enceşe! Nazik ol! Yürüyüş ve sürüşünü yavaşlat ki kristaller kırılmasın!”1

1.Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/96, 143, 207; 20/164, 192, 266, 274, 371, 393; 21/80, 437; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1/284, 285

“Sana Da Ecir Vardır!” (27 Zilkâde 10 Hicrî)

Hac kafilesi, Ravhâ’da konaklarken çoluk-çocuk, kadın ve erkeklerden müteşekkil bir kervanın daha geldiği görüldü. Yanına yaklaştıklarında Resûlullah, ilk defa gördüğü bu insanlara selam verdi ve hangi kavimden olduklarını sordu. Müslüman olduklarını ve hacca gittiklerini söylüyorlardı! Resûlullah’ı görmeden iman etmiş, kendisine inananları hacca çağırdığını duymuş ve O’nun bu çağrısına uyarak onlar da yola koyulmuştu! Tabii olarak “sahâbe” payesini de henüz alamamışlardı! Nihayet, kendilerine selam veren ve tanımadığı halde kabilelerini soran bu şahsa, “Ya siz kimsiniz?” diye sormuşlardı. Hemen araya giren sahâbîler, O’nun “Resûlulah” olduğunu ifade etmişlerdi. 

Beklemedikleri bir anda Allah Resûlü ile karşılaşmalarından dolayı şaşkınlık ve hayret yaşıyorlardı. Onlar için bu, dünyalara değişmeyecekleri bir buluşmaydı. Bu sıradan bir karşılaşma değil aynı zamanda onları “sahâbe” olma payesine ulaştıran bir kavuşmaydı. Az önce kendilerine selam verip soru soranın, bizzat “Allah Resûlü” olduğunu duyan ve bunun heyecanıyla iki büklüm olan bir kadın, devesinin hevdecindeki küçük çocuğunu elleriyle kaldırıp göstemiş ve “Yâ Resûlallah! Bu çocuk da bizimle birlikte haccedebilir mi?” diye sormuştu. 

Heyecan dolu duruşuna ve din adına bir hakikatı öğrenebilmek için bu buluşmayı fırsat bilen sahabiye, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Evet!” karşılığını verdi. Ancak cevabı bundan ibaret değildi; onu sevindirecek başka bir hakikati daha söyledi:

“Sana da ecir vardır!”

Yaralı Ceylan Ve Nebevî Hassasiyet (27 Zilkâde 10 Hicrî)

Veda Haccı kafilesi, Ruveyse ile Arc arasındaki Üsâye’ye geldiklerinde, yolun kenarında yaralı bir ceylan gördüler; belli ki birisi tarafından hedef alınmış ve atılan bir okla avlanmak istenmişti! Herkes ihramlı olduğu için ona kimse el süremezdi. Yiyeceğe ihtiyaçları vardı ve ihramla imtihan oluyorlardı. Sultân-ı Rusül devreye girdi. Gölgede yatan bu yaralı ceylanın rahatsız edilmemesi için ashâbından birisini görevlendirdi. Ceylanın başında bekleyecek ve kafiledekiler geçip gidinceye kadar kimsenin ona dokunmasına müsaade etmeyecekti!

Efendimiz (Sas) Hac Yolculuğunun Üçüncü Gününde (27 Zilkâde 10 Hicrî)

Hac yolculuğu boyunca sıcaktan etkilenmemek için geceleri de yol alınıyordu. Zira hac kafilesinde on binlerce insan vardı. Yatsı namazının ardından bir müddet dinlenildikten sonra yeniden yola düşülmüştü. Telbiyeler eşliğinde Medine’ye 68 kilometre uzaklıktaki Irku’z-Zubye’ye kadar gelinmişti. Demek ki Zü’l-Huleyfe’den bu tarafa 58 kilometre mesafe kat edilmişti! 

İnsanlar yorulmuş, fecir de yaklaşmıştı. Şimdi yolculuğa ara verilecek ve teheccüd için hazırlık yapılacaktı. Bilindiği gibi teheccüd namazı, Resûlullah için farz idi. Kabir sonrası hayatı aydınlatacak olan bu namazı kılmaları için ashâbını da teşvik ediyordu. İbadetle bütünleşen ve Resûlullah’ın her talebini yerine getiren cemaati, yolun sağ tarafındaki mescide koşmuş ve fecir vaktinin gireceği âna kadar namaz kılıyorlardı!  

Vaktin girmesiyle birlikte Irku’z-Zubye’de sabah ezanı yükselmeye başladı. Mahşeri kalabalık yek-vücud olmuş, bu çağrıya koşuyordu! Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi de onlara sabah namazını kıldırıyordu! 

Namazın akabinde yolculuk yeniden başladı. Coşkulu kafile, tekbir ve telbiyeyi hiç bırakmadan yürüyordu. O kadar ki havanın sıcaklığı, çoğu zaman maruz kaldıkları toz ve yolun diğer meşakkatlerine rağmen ibadet coşkusundan taviz vermiyorlardı. Umumi koroya katılarak seslerini yükseltebildikleri kadar yükselttikleri için çoğunun ses telleri yıpranıp boğazları ağrımaya başlamış ve sesleri kısılmıştı!

Namaz sonrasında Irku’z-Zubye’den başlayan yolculuk, önceki gibi uzun olmadı. Yaklaşık 4 kilometre mesafedeki Ravhâ’ya gelindiğinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına döndü ve burada istirahate çekilmeleri talimatını verdi.

Daha önce gelenler için Ravhâ, bilindik bir yerdi. Zira bir gazvelerinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte buraya uğramış ve o zaman da konakladıkları Ravhâ’da daha önce yaşananlar hakkında malumat sahibi olmuşlardı. Nitekim bundan yıllar önce o güne şahit olanlar, Resûlullah’tan dinlemiş oldukları bilgileri etraflarındakilere anlatmaya çoktan başlamışlardı: “Üstlerinde aba, yalınayak 70 peygamber Kabe’yi ziyarete giderken buraya uğramıştı.” 

Ayrıca Efendimiz Ebva gazvesine giderken Ravhâ’nın az berisinde bulunan Irku’z-Zubye mescidinde konaklamış ve orada ashabına dönerek “Bu dağın adı nedir? Biliyor musunuz?” diye sormuş, onlar da Allah ve Resûlü daha iyi bilir diye cevap vermişlerdi.  Bunun üzerine Allah Resûlü “Bu dağ ‘Hamt’ dağıdır. Cennet dağlarından bir dağdır. Allah’ım! Bu dağı hem sakinleri hem de bizim için bereketli kıl. Bu kez Ravhâ vadisini kastederek “Bu vadinin ismi nedir? biliyor musunuz, diye sordu. “Bu ‘Secasic’ vadisidir.” buyurdu ve şunları söyledi:

“Bu vadide benden önce 70 peygamber namaz kılmıştır. Nitekim Musa İbn-i İmran beraberinde Ben-i İsrail’den 70 bin kişiyle üzerinde Katavan bölgesine ait iki elbise ve kül rengi devesiyle buradan geçmişti. Ve yine Hazreti İsa ya hac için ya umre için ya da her ikisini eda için buradan geçmeden kıyamet kopmayacaktır.”

Efendimiz’in dedeleri arasında yer alan Mudar İbn-i Nizâr’ın kabri de burada bulunuyordu.

Bu arada sahabeden bazıları, yaralı bir zebra görmüş ve durumu gelip Resûlullah’a haber vermişti. Yalnız zebrayı kimin avladığı bilinmiyordu. Bunun için Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), sahibi gelinceye kadar kimsenin ete dokunmamasını emir buyurdu. Çok geçmeden avın sahibi Zeyd İbn-i Ka’b de çıkageldi. 

Bu kadar kalabalık bir cemaatle bulunduğu yere gelen Habîbullah’ı görünce sevincinden uçacak gibi olmuştu. Ve “Yâ Resûlallah! Zebra sizindir! Dilediğinizi yapabilirsiniz.” diyerek avını hediye etti. Avı ihramlı birisinin kendisi veya ihramlı olmayan birinin ihramlı diğer insanlar için avlamadığı belli olunca zebrayı Hazreti Ebû Bekir’e teslim etti ve onu ashâbı arasında taksim etmesini emretti.  Sonra Fahr-i Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) etrafındaki kalabalığa dönüp “İhramlı iken avlanmadığınız ve sizin için de avlanmadığı sürece kara hayvanları size helaldir!” buyurdu. 

Ravhâ’daki istirahat öğle namazına kadar devam etti. Ezanın okunmasıyla burada namazı kıldıran Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), etrafındaki ashâbıyla birlikte yeniden yola koyuldu. İstirahat sonrası yol yorgunluğunu atan ashâb, yine tekbir ve tehlil getirmeye başlamış, aynı iştiyakla Kâbe’ye yürüyordu!

Munsaraf denilen mevkiye gelindiğinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ikindi namazının kılınması için mola verdi. Namaz kılındı kılınmasına ama yolculuk devam etmedi. Zira insanlar yorulmuş ve sıcaktan bunalmışlardı. Bu gece burada ârâm eyleyeceklerdi! Akşam ve yatsı namazlarının ardından istirahate çekildiler.

Kaybolan Deve Ve Sahabenin Hayat Anlayışı (28 Zilkâde 10 Hicrî)

Hac yolculuğuna devam eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Arc’a ulaştığında konaklamak için durmuştu. Öğle vakti girmek üzereydi. Bu sırada Resûlullah’ın yanına, kızları Esmâ ve Âişe ile birlikte Hazreti Ebû Bekir de gelmişti. Zira acıkmışlar ve yola çıkmadan önce birşeyler yemek istemişlerdi! Bunun için Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), hizmetçisine seslenir ve azık yüklü devenin üzerinden yiyecekleri alıp getirmesini emreder. Ancak ortada, yeni bir durum vardır. Azık yüklü deve kaybolmuştur! 

Maiyyet makamının serveri Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), Medine’den hareket etmeden önce Resûlullah’a gelerek kendisininki yanında O’nun da azığını taşımayı teklif etmiş ve kabul gören bu teklif sonrası onları bir deveye yükleyerek hizmetçisine teslim etmişti. Hizmetçi yol boyunca deveye belli mesafe biniyor belli mesafe ise yürüyordu.

Hizmetçi Üsâye’de istirahat ederken uyuyakalmış ve deve kalkıp yüküyle birlikte gitmiş, gözlerden kaybolmuştu. Uyandığında emanet deveyi yanında görememiş, arayıp taramış, önüne gelen herkese sormuş ama azık olarak un ve sevîk yüklü deveyi bir türlü bulamamıştı. Perişan haldeydi. Ancak yapacak birşey gözükmüyordu. Devenin kafilenin peşinden gitmiş olabileceğini düşünerek henüz bulamamış olsa da az sonra deveye kavuşacağını tahmin ederek buraya kadar gelmişti. Hâlâ sorup soruşturuyor ve aramaya devam ediyordu! Belki de sormadığı, bir efendisi Hazreti Ebû Bekir kalmıştı. Ancak devenin nerede olduğunu şimdi o (radıyallahu anh), ona soruyordu! Gerçeği söylemekten başka çaresi yoktu:

“Deve kayboldu!”

Binbir ihtimamla ve Allah Resûlü’nü de düşünerek hazırlık yapmış olan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), deli-divane olmuştu. Başından kaynar sular dökülmüşcesine bir hâli vardı! Hizmetçisine dönmüş, ateş püskürüyor, hatta “Yiyecekler sadece bana ait olsaydı neyse! Onda Resûlullah ile ev halkının azığı da vardı!” deyip vuruyordu.

Allah Resûlü ile Hazreti Ebû Bekir’in azığının yüklü olduğu devenin kaybolduğunu duyan herkes, harekete geçmişti. Kimisi onu aramaya başlamış kimisi de elinde-avucunda ne varsa Allah Resûlü’ne getirme yarışına girişmişti. Benî Nadle de yiyecek getirenler arasındaydı.

Bu arada dikkatsizliği sebebiyle hizmetcisine kızmaya devam eden Hazreti Ebu Bekir’e dönen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sakin ol! Bu iş ne sana ne de seninle birlikte bize aittir! Baksana, senin deveni kaybetmeme konusunda köle son derece istekli!” dedikten sonra ona, “İyisi mi sen gel de Allah’ın sana onun yerine gönderdiği bu yiyeceklerden ye!” buyurdu. Nebevî davete icabet etmemek olmazdı ve bu sözler karşısında yeniden hilm ü silm gömleğini giyen Hazreti Ebû Bekir de gelmiş, Benî Nadle’nin ikram ettiği azıkla karınlarını doyurmuşlardı.

Ashâbın getirdikleriyle herkesin karnı doyduğu bu sıralarda, hac kafilesini arkadan kontrol ederek gelen Safvân İbn-i Muattal’ın, kaybolan deve ile birlikte çıkageldiği görüldü. O âna kadar ölüp ölüp dirilen ve az önceki muameleye muhatap olan kölenin sevincine diyecek yoktu. Koşarak devesinin yanına gitti ve yularından tutarak onu huzura getirdi. Bir taraftan da Hazreti Ebû Bekir’e, “Bak! Kaybolan herhangi bir eşya var mıdır?” diye soruyordu. 

Bunun üzerine devenin yükünü kontrol etmeye başlayan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), bir su tasından başka herşeyin yerli yerinde olduğunu söyledi! Hizmetçi, su tasının da kendisinde olduğunu haber verdi! Onun bu sözünü duyan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), kendisine dönerek, latifevârî bir edâ ile “Allah (celle celâlühü), emaneti sana teslim etti!” dedi. Böylelikle az önceki gerginlik ortadan kaybolmuş ve kaybolan azık yüklü deve hâdisesi de kapanmıştı. 

Ancak artçıları devam etmekteydi; azık yüklü devenin kaybolduğu haberini alır almaz Benî Nadle gibi harekete geçenlerden birisi de Hazrec Kabilesi’nin lideri Sa’d İb-i Ubâde idi. Oğlu Kays ile birlikte develerinden birisine yiyecek yükleyen Hazreti Sa’d’ın, devenin bulunduğundan haberi yoktu. Oğluyla birlikte çadırın önüne gelmiş ve “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Azık yüklü devenizin kaybolduğunu duyduk. İşte bu yiyecek yüklü deve onun yerinedir!” 

Medine’ye hicret ettiği günden bu yana cömertliğiyle göz dolduran Hazreti Sa’d ve oğlu Kays’a dönen istiğna insanı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah (celle celâlühü) bize, yiyecek yüklü devemizi geri verdi! Allah (celle celâlühü), ikinize de onu mübarek kılsın; azığıyla birlikte devenizi götürebilirsiniz!” buyurdu. Ancak onun bu hassasiyete mukabil kendisine dua ettiği görülüyordu. Ardından da künyesiyle seslenip bugüne kadar yapageldikleri cömertliği özetler mahiyette, “Ey Ebâ Sâbit!” dedi. “Medine’ye geldiğimiz günden beri, bizi ağırlamak için verdiğiniz ziyafetler yetmez mi!”

Bir sahâbî olarak Resûlullah’ın duasına mazhariyet elbette çok önemliydi. Bunun için minnet ve şükürle iki büklüm olan Hazreti Sa’d’ın, Allah’a hamd ettikten sonra, “Allah’a yemin olsun ki yâ Resûlallah! Mallarımızdan sizin aldıklarınız, bizim için geriye bıraktıklarınızdan daha sevimlidir!” dediği duyuldu. 

İçten gelen, gönlün sesi bir karşılıktı bu. Candan ve sıcacıktı! Ancak arkası da gelecek, Resûlullah da bunu mukabelesiz bırakmayacaktı. Bir farkla ki artık muhatap sadece Hazreti Sa’d değil, Kıyâmet’e kadar gelecek herkesti:

“Doğruyu söylediniz Yâ Ebâ Sâbit! Müjde ile felaha erdiniz; şüphesiz ki güzel ahlak, Allah’ın (azze ve celle) eliyledir. Allah, salih ahlakı kime ihsan etmeyi isterse onu ona verir! Şu da bir gerçek ki Allah, sana salih ahlakı ihsan etmiştir!”

Ortaya çıkan hayır işleme fırsatını iyi değerlendiren ve attığı bu isabetli adımın arkasından bu kadar iltifata mazhar olan Hazreti Sa’d (radıyallahu anh), hamd ü şükürle iki büklümdü. Büyük bir sevinçle “Bana bunu ihsan eden Allah’a hamd olsun!” dediği duyuluyordu.

Bu arada Sâbit İbn-i Kays Hazretleri devreye girmiş ve “Yâ Resûlallah! Muhakkak ki Sa’d İbn-i Ubâde’nin hâne halkı, Câhiliyye devrinde bizim büyüğümüzdü. Onlar kıtlık zamanlarında da bizi yedirip içirirlerdi!” demişti.

Hakikatı tespit ve tescil manasına gelen bir ifadeydi bu! Ortada, zaman ve zemine göre değişkenlik gösteren değil şartlar ne olursa olsun başından beri aynı vasfın sahibi bir karakter vardı. İşte Sâbit İbn-i Kays, Resûlullah’a bunu haber vermek istemişti. Muhtemelen bununla da niyeti, Hazreti Sa’d’ın geçmişte yaptığı iyiliklerinin de kendisine bir faydasının olup olmadığını öğrenmekti. 

Bu asil insanın yaptıklarını gören ve mazisi hakkında da malumat sahibi olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yerinde ve zamanında ifade edilen bu hakikata karşılık şunları söyledi: 

“İnsanlar, maden cevherlerleri gibidir. Câhiliyye döneminde hayırlı olanı İslam’da da hayırlılarıdır! İslam’ı anlamada ve yaşamada derinleştikleri sürece şüphesiz onlara, Hakk’a teslimiyetlerinin karşılığı vardır!”  

Allah Resûlü (Sas) Arc’da (28 Zilkâde 10 Hicrî)

Allah Resûlü, hac yolculuğuna devam ediyordu. Gündüz güneşe maruz kalmadan daha fazla yol alabilmek için gecenin bir vakti kalkılmış, yolculuk yeniden başlamıştı. Bugün sabah vakti girdiğinde, Cuhfe yolu üzerindeki Üsâye’ye gelinmişti. Üsâye, Medîne’ye 140 km mesafede bir yerdi. Bu, 60 kilometre daha yol katettiklerini gösteriyordu.

Burada durup devesinden inen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah namazı için hazırlık yapmaya başladı ve Üsâye’de yükselen ezanın ardından ashâbına namaz kıldırdı.

Namazın hemen akabinde yolculuk yeniden başladı ve 2 km uzaklıktaki Arc denilen yere kadar gelindiğinde istirahat emrini verdi ve ashâbıyla birlikte burada konakladı.

Arc’daki bu istirahatten sonra hac yolcuları yeniden yola koyuldular. Geçecekleri güzergahı tahmin edip yolda bekleyenler ve etraftaki farklı kabilelerden hareket edip yolda kervanla buluşanlarla sayıları artıyor, Resûlullah’ın başında olduğu hac kafilesi, büyümeye devam ediyordu.

Lahyu’l-Cemel’egeldiklerinde sabah namazının vakti girmişti. Önce namazı kıldıran Allah Resûlü’nün başı ağrımaya başlamıştı. Üstelik her geçen dakika şiddetini artırıyordu. Ağrısını dindirebilmek için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ihramlı olduğu halde hacamatta mahir birisini çağırdı ve burada, başından hacamat yaptırdı.

“Yâ Şukayrâ! Şu An Rengin Ne Güzel!” (29 Zilkâde 10 Hicrî)

Bir müddet dinlenen Allah Resûlü’nün hac yolculuğu yeniden başlamıştı. “Lahyu’l-Cemel”den itibaren yedi mil daha yürüdü ve Sukyâ’ya geldiler. Her geçen dakika sayıları artan hac yolcularının, tekbir, tehlil ve telbiye getirirken çıkardığı ses daha bir gürleşiyor, yürekleri titretiyordu!

Zu’l-Huleyfe’de ihrama girmeden önce Hazreti Âişe Validemiz saçını yağlamış ve koku sürünmüştü. Daha sonra da saçını yıkamamıştı. Kâha’ya vardıklarında sıcaktan başına sürdüğü sarı renkteki yağ erimiş ve yüzüne akmıştı. Onu bu halde gören Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine şöyle bir latifede bulunmuştu: “Yâ Şukayrâ! Şu an rengin ne güzel!”

Aynı zamanda bu yolculuk, arkadan gelenlerin önden gidenler tarafından bilgilendirilmelerine sahne oluyordu; Medine’den itibaren kafilede olanlara sorular soruyor ve eksikliklerini tamamlamaya çalışıyorlardı! Onun için yolda giderken de mola verip dinlenirken de canlı bir manzara göze çarpıyordu.

Sükyâ’ya varmışlardıki burası namazların kılınacağı, karınların doyurulacağı ve yolculuk için bir müddet istirahat edilecek yerdi!

“Bunu Sana Iade Etmezdik! Ne Var Ki Ihramlıyız!” (1 Zilhicce 10 Hicrî)

Hac yolculuğu devam ediyordu. Yeni ayın hilaliyle birlikte çıkılan yol, yorucu bir gece yolculuğundan sonra kafileyi Ebvâ’ya getirmişti. Sabahın erken saatleriydi. Mûtâd olduğu vechile yine namazlar kılınmış ve dinlenmek için istirahat ilan edilmişti. 

Burada istirahat edip beklemeyi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), özellikle istemişti; zira Ebvâ, bağrında annesi Hazreti Âmine’yi barındıran bir mekandı. Daha önceleri buraya üç kez gelip annesini ziyaret etmiş, mübarek elleriyle düzelttiği mezarının başında ağlamış ve etrafındaki ashâbını da ağlatmıştı. 

Ebvâ’daki konaklama esnasında Sa’b İbn-i Cessâme adındaki bir sahâbinin Efendimiz’e, üzerinden kan damlayan bir zebra eti hediye etmek istediği görüldü. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hayvanın kendisi için avlandığını anladı ve hediyeyi nazikçe geri çevirdi. 

Dört yıl önce Hudeybiye’ye giderken Ebû Katâde’nin avladığı zebrayı kabul edip etinden yiyen Allah Resûlü’nün bugünkü tercihini anlayamayanlar vardı ve bakışlarıyla sanki, sebebini sorar gibiydiler. Zaten O da (sallallahu aleyhi ve sellem), hem bu bakışların anlamını hem de hediyenin sahibi olan Hazreti Sa’b’ın yüzündeki memnuniyetsizliği okumuştu. Öncekilerden farklı bu uygulamanın gerekçesini açıklama lüzumu duydu; ona dönerek, “Bunu sana iade etmezdik! Ne var ki ihramlıyız!” buyurdu. 

Bu vesileyle zihinler o günlere bir kez daha gitmişti. Ebû Katâde o gün ihramlı değildi ve zebrayı da Resûlullah’a hediye etme niyetiyle avlamamıştı! Bu izahıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hem ashâbının gönlünü almış oluyor hem de ihramlı birisi kastedilerek avlanan hayvanın etinden yenilemeyeceğini tekrar ifade etmiş oluyordu.

Öğle vakti girdiğinde Ebvâ vadisine bakan bir mescidde namaz kılan Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), Veddan’da kendisine hediye edilen bir yemek ile karnını doyurdu.

Ebvâ’ya ve burada yatan güle vedâ eden kervan, yeniden yola koyuldu. Bir müddet sonra “Telâtu’l-Yemen”e ulaştı. Ashâbına namaz kıldırdıktan sonra Bir “semure” ağacının altına gelip oturdu. Etrafındakilerle bir müddet sohbet etti. 

O gün Efendimiz’i bu ağacın altında otururken görenlerden birisi olan Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahu anhümâ), O’na ve O’nun hâtıralarına saygının bir neticesi olarak ne zaman hac için Mekke’ye gidecek olsa bu ağacın altında istirahat etmeyi itiyâd haline getirecek ve kurumaması için dibine kırbasıyla su dökecekti. 

Ağaç altındaki moladan sonra başlanan yolculuk, hac yolcularını yeni bir vadiye getirmişti. Etrafındakilere dönen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu vadinin adı ne?” diye sordu. “Ezrak vadisi!” cevabını vermişlerdi. Hal ve duruşundan, bildiği halde sorduğu anlaşılıyordu; belli ki burası ile ilgili bilgi verecekti:

“Şehâdet parmaklarını kulaklarına koymuş, yüksek sesle Allah’a telbiye getirerek yürüyen Hazreti Mûsâ’yı, bu vadide ilerlerken sanki görüyor gibiyim!”

Peygamber yolunun en müstesna temsilcisi, peygamberlerin yolunu takip ediyordu! O’ndan bunları duyanlar, üç gün önce Ravhâ’da işittiklerini de hatırlamaya başlamıştı! Bunu pekiştiren bir soru daha geldi:

“Bu yokuşun adı nedir?”

Sorunun gelişinden sürpriz bir bilgi daha geleceği anlaşılıyordu. “Herşâ veya Lefet yokuşudur!” diye cevapladılar. Tarihten bir sayfa daha açılmak üzereydi. Yokuşa nazarlarını kilitleyen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), müşahedesini şöyle seslendirdi: 

“Yûnus İbn-i Mettâ’nın, yuları hurma lifinden yapılmış kızıl bir devenin üstünde, sırtında yünden bir abâ bulunduğu halde telbiye getirerek buradan geçtiğini görüyor gibiyim!”

Allah Resûlü (Sas) Cuhfe’de (2 Zilhicce 10 Hicrî)

Hac yolculuğu Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberliğinde devam ediyordu. Namaz kıldıktan sonra Ezrak vadisini arkada bırakan Efendimiz ve ashâbı, artık Mekke’ye daha yakındırlar. Zira adım attıkları Cuhfe, Mekke’ye 187 kilometre mesafededir.

O gün istirahat için burada konaklanmış, havaların serinlemesini beklemek için gün boyunca Cuhfe’de kalınmıştı. Bu dinlenme esnasında vakti giren namazlar, “Hum” adı verilen mevkide bulunan ve Şam ile Mısır tarafından gelenlerin ihrama girdikleri mescidde kılınmıştı.

Bilindiği üzere Cuhfe, Efendimiz’in Mekke fethine giderken de uğradığı bir mekandı. Medine’den hareket ettiklerinin haberini alan Hazreti Abbâs da Mekke’den yola çıkmış ve o gün burada buluşmuşlardı. Hazreti Abbâs Mekke’ye giden orduya katılmış ve yeğeni ile birlikte Mekke fethine iştirak etmişti. 

Efendimiz (Sas) Zu’l-Mecâz Panayırında (1 Zilhicce Risaletin 4-13. Yılları)

Kâbe’ye 28, Arafat’a 5 km uzaklıkta, Muğammes vadisinde, Kebkeb dağının eteğinde, kurulan Zu’l-Mecâz panayırı, her yıl Zilhicce’nin 1’i ile 8’i arasında düzenlenirdi.1

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu panayırı da mesajını insanlara sunmak için bir zemin olarak değerlendirirdi. Sekiz gün boyunca bütün zamanını panayıra katılan Arap kabilelerini tek tek gezerek tevhide davet etmek, İslam’ı tebliğ etmek ve onları Kendisini destekleyip himaye etmelerini sağlamak için harcardı. 

İbn-i Sa’d, Tabakât 6/53, 54; Zübeyr İbn-i Bekkâr, Mecenne 1/367, 368; Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl 7/175, 176; İbn-i Asâkir, Târîh 15/102

“Adımlarınızı Dengeli Atın…” (3 Zilhicce 10 Hicrî)

Hac için Medine’den çıkalı sekiz gün olmuştu. Hergün biraz daha kalabalıklaşan cemaatiyle birlikte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), belli aralıklarla mola vere vere yolculuğuna devam ediyordu. Bugün gelinen yerin adı, Mekke’ye 120 km mesafede bulunan “Kudeyd” idi. Hacta kurban edilmek üzere buradan ilave hayvanlar satın aldı. Namazlarını da Mescid-i Müşellel ve Lefet’in aşağısında bulunan bir mescitte kıldı.

Önlerine gelen vadinin adını bu sefer, Sevr sultanlığının sırdaşı Hazreti Ebû Bekir’e sormuş ve “Usfân” cevabını almıştı. Yine tarihten bir sayfa açacak gibi duruyordu ve iki sâlih peygamberle ilgili bir tabloyu arz etti onlara. “Hazreti Hûd ve Hazreti Sâlih, ihram olarak giydikleri kalın peştemalları ve üstten giydikleri elbise de yünden olduğu halde yularları liften genç kızıl develer üstünde telbiye getirerek ve hac niyetiyle bu vadiye uğrayıp Beyt-i Atik’e doğru geçip gittiler!”

Usfân, Mekke’ye 80 kilometre mesafede bir yerin adıydı; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret başta olmak üzere Hudeybiye ve Kaza Umresi yolculuklarında da buraya uğramış ve konaklamıştı. Hudeybiye’ye giderken, cephede namazın nasıl kılınacağını bildiren âyetler burada inmişti. İlk tatbikatını da Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) burada yapmıştı. Zira 200 atlı ile birlikte Hâlid İbn-i Velîd buraya kadar gelmiş ve Allah Resûlü’nün önünü keserek, namaz esnasında saldırıp hepsini öldürmeyi planlamıştı. Kaderin güzel bir tecellisidir ki o gün Mekkeliler adına bunu düşünen Hâlid İbn-i Velîd, bugün ise bir haftadır hac için yürüyen yolcular arasındaydı!

Resûlullah’ı yakından takip edenlerin gözü, “Tefle” tabir edilen kuyunun üzerindeydi. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hudeybiye umresi yolculuğunda suyu acı ve oldukça az olan bu kuyunun başına gelmiş, dua ederek suyunun artması ve içilebilir bir tatta olması için Rabbine yalvarmıştı. Gerçekten de öyle oldu; o günden itibaren suyu artıp taşan Tefle kuyusunun suyu da tatlanmış, gelip geçenlerin istifade ettiği en önemli kaynaklardan birisi haline gelmişti.

Yaklaşık bir haftadır yüksek tempo ile yürüyen ashâb arasında bineği olmayanlar da vardı. Yürümekten ayakları şişmiş, ağrıdan adım atamaz olmuşlardı! Gamîm’e geldiklerinde soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldılar. Hallerini arz ediyorlardı! Durumlarına muttali olan ve beyanlarına kulak veren Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Adımlarınızı dengeli atın. Ne yavaş ne hızlı, önceki adımınızın sonrakini kolaylaştıracağı tarzda seri ve ahenkli yürüyerek kuvvet kazanın!” buyurdu. Resûlullah’ın tavsiyesini hemen tatbik eden sahabe, ağrılardan kurtulmuş ve yürürken büyük rahatlık hissetmeye başlamışlardı.1

1.Heysemî, Mecma’ 5/267; Vâkıdî, Megâzî 720

“Akîl Bize Ev Mi Bıraktı Ki!” (4 Zilhicce 10 Hicrî)

Hac yolculuğunun son gününde Mekke’ye ulaşan Allah Resûlü, Zî Tuvâ’da konaklamıştı. Akşamın bir vakti huzura giren Hazreti Üsâme, “Yarın nerede kalacaksınız yâ Resûlallah?” diye bir soru sordu. O, Allah Resûlü’nün konaklayacağı yeri hazırlamakla vazifeliydi. Ancak bu sefer durumu kendisine sorma ihtiyacı hissetmişti. Zira Peygamber Efendimiz, Fetih günlerinde yerleşim alanının dışında konaklamıştı.

Resûlullah’ı duygulandıran bir soruydu bu. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), hicretle Mekke’den ayrılınca biri babasından diğeri de Hazreti Hadîce ile birlikte yaşadığı, ondan kendisine kalan evlerine el konulmuştu. Üsâme doğru söylüyordu; yarın memleketine, ana ve ata yurduna kavuşacaktı kavuşmasına ama nerede kalacaktı?

Yüreğine ok gibi saplanan bu soru karşısında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), amcası Ebû Tâlib’in büyük oğlunu kastederek, “Akîl bize ev mi bıraktı ki!” buyurdu. Zira o günkü Mekkeliler, Muhacirlerin maddi varlıklarına el koyarken Ebû Tâlib’in oğlu Akîl de, hicret sonrasında Efendimiz’e ait olan herşeye sahip çıkmış ve kendi tasarrufuna almıştı. Ardından ilave etti:

“Allah’ın izniyle yarın, Benî Kinâne Vâdisi’nde konaklayacağız!”

Benî Kinâne Vâdisi’nde bulunan Muhassab, Mekke’nin yukarı tarafındaki bir yerleşim biriminin adıydı; Kedâ adı verilen tepe de burada yer almaktaydı ki biraz aşağısında bulunan yerde de Küdâ tepesi bulunmaktadır.

Muhassab’ın bir başka özelliği de sakinleri olan Benî Kinâne ile Kureyş’in el ele verip boykot kararını aldığı, müslümanlara ekonomik ve sosyal boykot ilan ettikleri yer olmasıydı. Müslümanları muhasara altına alarak üç yıl mudayaka altında tuttukları, yiyecek ve içecekten mahrum bıraktıkları, beşerî münasebetlerini keserek kız alıp verme ve her türlü akrabalık yollarını kapattıkları çetin sürecin kararını burada almışlar, sonra da gidip bu kararları Kâbe’nin içine asmışlardı! Bütün bunları özetler mahiyette Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri şunları söyledi:

“Kureyş küfür üzerinde, Benî Hâşim ile nikâh akdi ve alışveriş yapmamak üzerine burada anlaşmıştı!”

Mekke’yi fetih adına geldiği zaman da benzeri bir ifadesi olmuştu Allah Resûlü’nün. Ezâhir mevkiine geldiğinde durmuş ve Mekke evlerini seyretmişti. Ardından Allah’a hamd u senada bulunmuştu. Sonra da çadırının kurulduğu yeri göstermiş ve “Burası Kureyş’in küfür üzerine yeminleşip bizi Mekke’den sürmek için anlaştıkları yerdir!” buyurmuştu.

Küfürden de küfrü temsil eden kâfirden de çok çekmişti. Üstelik çeken, sadece kendisi değildi; O’na gönül veren, O’nun için imkanlarını seferber eden ve hak bildiği davayı hayatına taşıyan herkes çekmişti. Ancak şimdi o acı günler geride kalmış, lezzetli birer hâtıraya dönüşmüştü.

Şüphesiz ki Mekke’nin çetin baskı ve zulümlerine on yıl boyunca tahammül eden, geniş imkanlarına rağmen üç yıllık muhasara yıllarında yokluğu acı acı yaşayan, insanları aydınlığa çıkarabilmek için canını koyduğu bu davada bütün servetini feda eden ancak güzel günlere erişemeden ruhunu teslim edenlerden birisi de Hadîce Validemiz idi. Zî Tuvâ’ya her geldiğinde yaptığı gibi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), 25 yıllık hayat arkadaşı ve çileli günlerinin en sarsılmaz destekçisi Annemiz’in mezarını ziyaret etti. Mezarı başında durmuş, sanki hayattayken konuşuyor gibiydi. Uzun uzadıya dua ediyor ve sanki, Şi’b-i Ebî Tâlib’deki üç yıllık çilenin sonunda mübarek dizlerine başını koymuş vaziyette ebediyete göçen Annemiz’le de helalleşip vedalaşıyor gibiydi! Şüphesiz ki bu ziyaret, dünyadaki son buluşmaydı. Bundan sonraki vuslat, bir daha ayrılmamak üzere, ebedî âlemde olacaktı!

Allah Resûlü (Sas) Zî Tuvâ’da (4 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, yolculuğun dokuzuncu günü. Daha farklı bir ifadeyle hac kafilesinin Mekke’ye daha yakın olduğu bir gün. Yaklaştıkça sayısı daha da artan kafilenin heyecanına diyecek yok. Geceleyin yürüyenlerin her adımı, onları vuslata yaklaştıran ayrı bir heyecan demek! Semadaki yıldızların altında, onlara paralel yürüyen yıldızlarıyla birlikte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sabaha yakın bir zamanda Merrü’z-Zehrân’a ulaştı ve gün boyunca burada kaldı.

Mekke’ye 24 kilometre mesafede olan Merrü’z-Zehrân, bundan iki yıl önce fethe giderken konaklayıp etrafındaki on iki bin ashâbına ateş yaktırdığı, gecesini burada geçirip ertesi sabah fetih için Mekke’ye yürüdüğü yerin adıydı. O’nunla o geceyi burada yaşayanların dünyasında, başkalarına anlatacak çok hâtıra söz konusuydu. Bu kadar kalabalığın içinde o günü merak edip soran ve sorulan sorulara hâtıraların ışığında cevap veren bir hayli insan vardı!

Aynı zamanda o, 300 civarında su kuyusunun bulunduğu önemli vadilerden birisidir. Efendimiz’in her uğradığı yere uğrayıp ziyaret etmeyi itiyat haline getiren Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri (radıyallahu anhümâ), o gün Efendimiz’in konakladığı yeri tarif ederken şöyle demiştir:

“Konakladığı yer, bir sel yatağı idi ki orası ile yol arasında, bir taş atımlık mesafe vardı!”

Havaların bir nebze serinlemesiyle birlikte o gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mahşeri kalabalıkla birlikte Merrü’z-Zehrân’dan hareket etti ve gün batımında Serif’e ulaştı. Mekke’ye yaklaşıldıkça sayısı artan kalabalıkların tekbir, tehlil ve telbiyeleri de gürleşiyordu.

Serif, Kâbe’ye on kilometre mesafede ve Allah Resûlü’nün üzerinde derin izler bırakan yerlerden birisiydi. Zira annelerimizden Hazreti Meymûne ile burada evlenmiş, bir ağacın altında kurulan çadırda zifafa girmişti. Annemiz açısından da burası önemli hatıralar barındırıyordu. Sonraki yıllarda çok farklı bir tevafuk daha gerçekleşecekti. Efendimiz’le evlendiği bu mekânda o, 80 yaşında tam 44 yıl sonra vefat edecek ve buraya defnedilecekti.

Mekke’de bulunduğu günlerden birisinde hastalanınca öleceğini hissetmiş ve yanındakilere, “Beni Mekke’den çıkartın; çünkü bana Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de ölmeyeceğimi söyledi!” diyerek ikaz etmişti. Bunun üzerine, yakınları onu almış ve Serif’e getirmişlerdi. Efendimiz ile zifafa girdiği aynı ağacın altına geldiğinde ruhunu burada teslim etmiş ve böylelikle Nebevî bir haberin daha doğruluğu tescil edilmişti. Mezarı da bugün burada bulunmaktadır.

Serif’e gelindiğinde başka bir gelişme daha oldu. İbadet için çıktığı yolda buraya kadar gelen Hazreti Âişe’ye (radıyallahu anhâ), ay hâli ârız olmuştu. Efendimiz’le birlikte umre ve hac yapmayı, tavaf ve sa’yi candan arzulayan, O’nun attığı her adımı takip edip söz konusu ibadetlerin ahkâmı adına çok şey öğrenmeyi hedefleyen ve bunun için onca yolu kat eden Annemiz, ârız olan bu hâl karşısında çok üzülmüş ve ağlamaya başlamıştı. Onu böyle ağlarken gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sordu:

“Seni ağlatan ne; niçin ağlıyorsun?”

Mahcubiyet içinde, “Bu yıl hac yolculuğuna çıkmamış olmayı ne kadar isterdim!” dedi. Allah Resûlü, halini anlamış ve ona, “Muhtemelen sen hayız gördün!” buyurmuştu. Başını sallayan Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ), “Evet!” diyordu. Bunun üzerine Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bu hâl, Allah’ın, Âdem’in kızlarına takdir buyurduğu bir şeydir! Sen hacıların yaptıklarının hepsini yap. Ancak temizlenene kadar Beytullah’ı tavaf etme!”

Katılımın zirveye çıktığı Serif’te bir hatırlatması daha oldu Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem). Hac yolculuğunda yanına kurbanlık almayanlar, umre yapacak ve ihramdan çıkacaklardı. Bu hatırlatmayı, yola çıkılırken Zü’l-Huleyfe’de de yapmıştı. O güne kadarki uygulama, hac mevsiminde umre yapmamak istikametindeydi. Cahiliyede bu, büyük bir günah olarak kabul ediliyordu. Üstelik bir yıl önce Hazreti Ebû Bekir’le hac yapanlar da eski durumu devam ettirmiş, hac ibadetiyle umreyi birleştirmemişlerdi.

Muhtemelen Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), cemaatinin kalabalık oluşu ve Zü’l-Huleyfe’den bu yana katılanları düşünerek Serif’te bu yeni durumu bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissetti. Meselenin bu kadar açık beyan edilmediği yerde farklı yorumlar ortaya çıkabilirdi! Yanında kurban getiren ve hacc-ı kırana niyet edenler ise tavaf ve sa’y yaptıktan sonra da ihramdan çıkmayacak, muhrim olma durumları devam edecekti.

Bir müddet sonra Serif’ten ayrılan Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Kedâ ve Küdâ denilen iki tepenin arasında ve Hacûn mevkiinde bulunan Zî Tuvâ’ya ulaştı. Kafiledeki herkesin azığı azalmış ve yükleri de hafiflemişti. İnsanlar da binekleri de yorulmuştu.

Kâbe’ye bir solukluk mesafe kalmıştı. Gönülden arzu ediliyor olmasına rağmen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), her zaman olduğu gibi yine Zî Tuvâ’da konakladı. O (sallallahu aleyhi ve sellem), yarınki ibadetin dinlenilmiş, dingin ve daha hüşyâr bir halde edâ edilmesini istiyordu. Dolayısıyla acele etmedi ve Kâbe’ye varmadan önceki son geceyi burada istirahatla geçirdi.

Efendimiz’in (Sas) Son Umresi Ve Hikmet Dolu Hadiseler (5 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, iki yıl aradan sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Kâbe’nin birbirine kavuşacağı büyük gün! Zira hâtıralarıyla kendini hatırlatmaya başlayan Kâbe, az öteden misafirlerine el sallıyor!

Her zaman olduğu gibi yine çok erken kalkılmış, Teheccüd’le aydınlanan geceler, nöbetini artık sabaha devretmişti. Vaktin yaklaşmasıyla birlikte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), namaz öncesinde gusül abdesti aldı. Sabah namazını da yine Kedâ ile Küdâ tepeleri arasındaki Zî Tuvâ’da kıldı. Arkasında mahşeri bir kalabalık vardı. Yolda gelirken katılanlarla Zî Tuvâ’da buluşanlar birleşmiş, sanki insan denizinden müteşekkil görkemli bir manzara oluşturmuştu!

Derken mübarek devesi Kasvâ’ya binen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), gündüzün bereketli bir zamanı olan kuşluk vaktinde Kedâ’dan hareket etti. Arkasında yürüyen insan seli de O’nunla birlikte hareket etmiş, Kâbe’ye geliyorlardı!

Taş ve toprağında acı tatlı birçok hatıralarının olduğu Hacûn’dan aşağıya doğru ilerlermeye başlamıştı. Bu esnada onları karşılamak için Benî Abdilmuttalib’in çocukları ve kadınları önlerine çıkmıştı. Dün Mekkelilerin yaşatmak istemedikleri Resûlullah’ı, arkasındaki cemaatiyle birlikte sinelerine basıyorlardı! Bu arada Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), çocuklardan birisini önüne, diğerini de arkasına bindirmişti. Adım adım Kâbe’ye yaklaşırken şöyle buyuruyordu:

“Hac menâsikini benden alınız!”

Kâbe, Efendimiz’in bu sene hacca geleceği haberini alan mü’minlerin akınına uğramış, günlerdir artan bir kalabalığa sahne oluyordu. On binlerce insan da burada terâküm etmişti! O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), Hacûn’dan geliş haberiyle beraber müthiş bir his tufanı yaşanmaya başladı. Zira gelenlerin büyük çoğunluğu, davasına ömürlerini adadıkları Resûlullah’ı ilk defa görecekti! Bu, onları “sahâbe” olma meziyetine yükseltecek bir vuslattı.

Benî Şeybe kapısına yönelmiş, Kâbe’ye buradan giriyordu. Kâbe’nin tamiri ve Hacerü’l-Esved’i yerine koyma hâdisesinin yaşandığı gün de buradan girmiş ve Mekkelilere “hakemlik” yapmıştı! Bu girişle birlikte Kâbe’den, Fârân Dağları’na doğru coşkun bir tekbir yükselmeye başlamıştı. Tavaf için bekleyen cemaat ile Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) beraberinde gelenler metafta buluşmuştu. Bekke Vâdisi, âdeta iki denizin buluştuğu bir nehir yatağını andırıyordu. İki taraftan gelen su birbiriyle kaynaşmış, sarmaş dolaş olmuştu.

Tevazudan iki büklüm olan Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın ihsan ettiği bu lutfa mukabil, minnet ve şükür hisleriyle dopdoluydu. Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda hariminde iki kişiyle bile buluşmasına müsaade edilmeyen Kâbe, Resûlullah’ı ve ashabını sinesine basıyordu! Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır ve teenni ile hareket, semeresini vermiş, en büyük müfessir olarak zaman da hükmünü icra etmişti! Dua ederken mübarek dudaklarından şunların döküldüğü duyuldu:

“Allah’ım! Sen Selâm’sın ve selâm da Sen’dendir! Rabbimiz! Bizi selâm içinde yaşat! Allah’ım! Bu Beytin’in şerefini, ululuğunu, heybetini artır! Ona hac ve umre ile tazimde bulunanların da şereflerini, heybetlerini, tazimlerini ve iyiliklerini artır!”

Bütün gözlerin odaklandığı Server-i Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’yı Beytullah’ın kapısında ıhtırdı. Abdestini yeniledikten sonra Necrân dokuması ridâsının bir ucunu sağ koltuğunun altından alıp sol omuzunun üstüne attı.

O’nun bu sünnetine şahit olanların zihninde, Kaza Umresi’nin yapıldığı an canlanmıştı. O gün Resûlullah’ın, “Sakın Kureyşliler, sizde bir gevşeklik ve eksiklik görmesin! Bugün onlara, pazusunun kuvvetini gösterenlere Allah merhametle muamele buyursun!” dediğini duyar gibi olmuşlardı. Zira bunu O’na, güç ve kuvvetlerinin azaldığını söyleyen müşriklere karşı yapılması gereken bir hareket olarak Cebrâil söylemişti. Şimdi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sağ omuzu açık halde Kâbe’ye doğru ilerliyordu!

Tabii olarak ilk iş, Hacerü’l-Esved’i istilam etmekti. Cennet’ten gelen ve insanların işlediği günahlarla kararan bu kutlu taşı, O (sallallahu aleyhi ve sellem), bundan 38 yıl önce kendi elleriyle oraya yerleştirmişti! Kâbe’de, Rahmânî bir yâkût gibi parlayan Hacerü’l-Es’ved, nihayet beklediği misafirine kavuşmuştu! Alemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü ile musafaha yapıyordu.

O gün Kâbe, her yönüyle tam bir vuslat yaşıyordu. Cahiliye döneminde birbirine düşman olanlar, bugün birbirini sinesine basan candan dostlara dönüşmüştü! Husumetler tarih olmuş, toprağa gömülen kin ve nefret tohumlarından âdeta muhabbet filizleri fışkırmıştı!

Nebiler Serveri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) yağmur yüklü bulutlar gibi dolu, güvercin kalbi gibi hassas gönlü coşmuş, Kâbe’nin gölgesinde gözler ceyhûn olmuştu! O’nun gözyaşlarına şahit olan ashâb da ağlıyordu! Uzun uzadıya ağladıktan sonra mübarek elleriyle Hacerü’l-Esved’e dokunan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ardından yaklaşıp onu öptü.

İki yıl önce Mekke’nin fethinde Kasvâ’nın üzerinde Kâbe’yi tavaf ederken Hacerü’l-Esved’i uzaktan işaretle istîlâm etmişti. O güne şahit olanlar, öpmek ile uzaktan istîlâmın hükmünü merak ediyorlardı. Allah Resûlü’nün sükûtuyla anladılar ki uzaktan istîlâm da yeterliydi. O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunu iki farklı muamelesiyle açıkça göstermişti. Aksi halde herkesin Hacerü’l-Esved’e dokunmaya çalışması, metaf alanında büyük bir izdihamın yaşanmasına sebep olabilirdi. İnsanlığın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), Kâbe’ye akın edip gelen milyonların yaşayacağı dönemlerin de peygamberiydi!

Bu arada Allah Resûlü, Hacerü’l-Esved’in yanında Hazreti Ömer’in de ağladığına şahit olmuş ve “Ey Ömer! Burada gözyaşları dökülür!” buyurmuştu.

Hazreti Ömer’in hayatı boyunca unutamadığı beyanlardı bunlar. Ne zaman Kâbe’ye gelse bu ânı hatırlayacak, tıpkı Efendimiz’in ogünkü hâli gibi o da gözyaşı dökecek ve Hacerü’l-Esved’e bakarak, işi dengede götürebilme adına herkesin kulağına küpe olacak şu cümlelerini söyleyecekti:

“Ey taş! Ben biliyorum ki senin hiç kimseye ne zararın ne de faydan dokunur. Eğer Allah Resûlü’nün seni öptüğünü görmeseydim, vallahi seni öpmezdim!”

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bismillâhi vallahu ekber!” diyerek tavâfa ilk adımlarını atmış ve şöyle dua etmişti:

“Allah’a iman ederek ve Muhammed’e gönderdiklerini de tasdik ederek ve ahdine vefa göstererek başlıyorum!”

Öğle namazının girmesine bir hayli zaman vardı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Kâbe’yi soluna alarak Hacerü’l-Esved’in olduğu yerden hareket etmek suretiyle tavâfa başlamıştı. Kaza Umresi’nde olduğu gibi ilk üç şavtında yine “remel” yapıyordu! Adım adım kendisini takip eden ashâbın da O’na uymasıyla Kâbe’de mehîb bir manzara ortaya çıkmıştı!

Dördüncü şavta gelindiğinde yürüyüş normale döndüğü gibi açık bırakılan sağ omuz da kapatılmıştı! Dikkat çeken bir başka ayrıntı ise her bir şavtta, Hacerü’l-Esved ve Rükn-ü Yemânî’nin tekbirle istîlâm ediliyor olmasıydı. İstîlâm esnasında meshettiği ve bu dokunmanın, hataları azaltacağını ifade ettiği de şahit olunup duyulanlar arasındaydı.

Rükn-ü Yemânî ile Hacerü’l Esved arasına her geldiğinde, رَبَّنآَ اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَالنَّارِ” “Ey bizim Yüce Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru!” ve “اَللَّهُمَّ قَنِّعْنِي بِمَا رَزَقْتَنِي وَبَارِكْ لِي فِيهِ وَاخْلُفْ عَلٰى كُلِّ غَآئِبَةٍ لِي بِخَيْرٍ” “Allah’ım! Lutfettiğin rızıklarda beni kanaat ile serfiraz eyle ve onu bereketli kıl. Bana ait olan ve kaybolup giden herbir şeyin yerine daha hayırlısını ihsan et!” diye dua ettiği duyuluyordu.

O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), Hacerü’l-Esved ve Rükn-ü Yemânî’ye olan ihtimamını görenler, Rükn-ü Şâmî ve Rükn-ü Irâkî denilen diğer iki rüknü istîlâm etmeyişinin sebebini anlamaya çalışmaktaydı. Aslında bu, Allah Resûlü’nün Hazreti Âişe’yi muhatap alarak söylediği, “Şayet kavmin Câhiliyye’den yeni çıkmış olmasaydı, yeniden inşâ için Kâbe’nin yıkılmasını emrederdim! Sonra da Hıcr’i Kâbe’ye katar, biri doğu diğeri de batıdan olmak üzere iki kapı açar ve bunların girişini zemine kadar indirirdim. Böylece onu, İbrâhîm’in inşa ettiği hale tam uygun gelecek şekilde yeniden bina etmiş olurdum!” şeklindeki beyanlarını bilenlerin anlamakta zorlanmadıkları bir husustu.

Bu beyanlarını nazara veren Abdullah İbn-i Ömer (radıyallahu anhümâ), Hicr olarak da bilinen Hatîm tarafına gelen rükünleri, Resûlullah’ın bundan dolayı istîlâm etmediğini, çünkü onların, Hazreti İbrâhîm zamanındaki temeller üzerinde olmadıklarını söyler.

Şavtların yediye tamamlanmasıyla birlikte tavaf bitmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek elleriyle Hacerü’l-Esved’i yeniden meshedip öpmüştü. Şimdi sırada “tavaf namazı” vardı. Makam-ı İbrâhîm’e gelen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “İbrâhîm’in makamını namazgâh edininiz!” mealindeki ayeti okudu ve burada iki rekât namaz kıldı. Namazın birinci rekâtında Kâfirûn, ikincisinde ise İhlâs sûrelerini okudu! Namazını bitirince yeniden Hacerü’l Esved’i yöneldi ve istîlâm etti.

Yine gözüne Hazreti Ömer ilişmişti. Muhtemelen Hacerü’l-Esved’e ulaşmak için gayret gösteriyor, bu arada kalabalığı sıkıştırıyordu. Belki de nazı geçtiği için onun şahsında ümmetine söyleyecekleri vardı; döndü ona ve şunları söyledi:

“Ey Ömer! Sen güçlü kuvvetli bir adamsın; Hacerü’l-Esved’e erişmek için kimseye omuz vurma. İnsanları, zayıfları sıkıştırma! Ne rahatsız edil ne de rahatsız et! Rüknü boş görürsen yanaşarak istilam et, değilse tekbir getirip geç git!”

Bu Nebevî uyarıya şahit olanlar, tavaf esnasında Hacerü’l-Esved’le olan münasebetini anlatan Abdurrahmân İbn-i Avf’ın, “İzdiham varsa uzaktan tekbir getirerek selamladım geçtim yoksa yaklaşıp dokunarak istîlâm ettim!” sözüne mukabil Efendimiz’in, “İsâbet etmişsin!” cevabını da hatırlıyorlardı.

Mekke fethi esnasında bizzat Allah Resûlü’nün de uzaktan istîlâm ettiğini hatırlayanların kanaati kesinleşmişti. İzdiham olmadığında Hacerü’l-Esved’e el sürülüp öpülmesi teşvik ediliyordu. Fakat izdihamın söz konusu olduğu, başkasının hukukuna girmenin kaçınılmaz hâle geldiği ve sevap kazanma arzusuyla daha vahim günahlara girme ihtimalinin olduğu durumlarda tekbir getirerek uzaktan selamlama da yeterliydi.

Bir taraftan ashâbını da yönlendiren Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), tavaf namazından sonra Zemzem’in başına geldi. Ayakta olduğu halde ve Kâbe’ye müteveccih bir şekilde Zemzem içti. Sadece içmekle kalmamış, serinlemek için suyu başına da serpmişti. Ardından bir kez daha Hacerü’l-Esved’i istîlâm ettikten sonra Benî Mahzûm kapısından Safâ tepesine doğru yöneldi. Şimdi sırada sa’y vardı!

Safâ tepesine yaklaşınca, “Safâ ile Merve, Allah’ın belirlediği nişânelerdendir; kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, oraları tavaf etmesinde bir beis yoktur. Her kim de farz olmadığı halde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah, şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat veren ve her şeyi bilendir!” mealindeki âyeti okudu. Sonra Kâbe’ye dönerek üç defa tekbir getirdi. Ardından da, “İnne’s-Safâ ve’l-Merve..”yi kastederek, “Allah’ın başladığından başlayalım!” diyerek Safâ’dan sa’y’e başladı. Merve’ye doğru yürürken üç kez tekrarlayacağı şu sözleri söylediği duyuldu:

“لآَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌصدق اللهوَعْدَهُ وَنَصَرَ عَبْدَهُ وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ” “Allah’tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı da yoktur. Mülk ve hamd o’na mahsustur. O’nun herşeye gücü yeter. Va’dini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, düşman ordularının hepsini tek başına bozguna uğratmıştır!”

Safâ’dan inip vadiye geldiğinde, Hazreti Hâcer’in o günkü telaş ve koşuşturmasını canlandırırcasına izarını topladı ve koşar gibi hızlı adımlarla yürümeye başladı. “Hervele” denilen bu hızlı ve çalımlı yürüyüşünü bitirdikten sonra yeniden normal yürüyüşüne döndü. Bu esnada, “Vadi, ancak süratli ve hızlı yürümekle geçilir!” dediğini duyanlar olmuştu.

Sa’y esnasında da sürekli dua ediyordu; Safâ ve Merve’nin yâdedildiği âyetlerle tekbirlerini ve “اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ الْأَعَزُّ الْأَكْرَمُرب” “Rabbim! Bağışla ve merhamet et; şüphesiz ki sen en Azîz ve Kerîm’sin!” beyanlarını tekrarladığı oluyordu. Safa tepesinde yaptığı dualardan birisi de şöyleydi:

اللهُمَّ اعْصِمْنَا بِدِينِكَ وَطَوَاعِيَتِكَ وَطَوَاعِيَةِ رَسُولِكَ، وَجَنِّبْنَا حُدُودَكَ، اللهُمَّ اجْعَلْنَا نُحِبُّكَ وَنُحِبُّ مَلَائِكَتَكَ وَأَنْبِيَاءَكَ وَرُسُلَكَ وَنُحِبُّ عِبَادَكَ الصَّالِحِينَ. اللهُمَّ حَبِّبْنَا إِلَيْكَ وَإِلَى مَلَائِكَتِكَ وَإِلَى أَنْبِيَائِكَ وَرُسُلِكَ وَإِلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ. اللهُمَّ يَسِّرْنَا لِلْيُسْرَى وَجَنِّبْنَا الْعُسْرَى، وَاغْفِرْ لَنَا فِي الْآخِرَةِ وَالْأُولَى، وَاجْعَلْنَا مِنْ أَئِمَّةِ الْمُتَّقِينَ. “Ey Allah’ım! Dinin ile, sana ve peygamberine itaat etmekle beni koru. Ey Allah ’ım! Beni hadlerinden, cezalarından, yasakladıklarından uzaklaştır. Ey Allah’ım! Beni, seni, meleklerini, rasûllerini ve salih kullarını sevenlerden eyle. Ey Allah ’ım! Beni kendine, meleklerine, rasûllerine ve salih kullarına sevdir. Ey Allah’ım! Bana Cennet yolunu kolaylaştır ve beni cehennem yolundan uzaklaştır. Ahiret ve dünyada beni affet. Beni muttaki imamlardan kıl.”

Etrafındaki kalabalıkla birlikte Merve’ye ulaşan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden Kâbe’ye yöneldi ve Safâ tepesinde yaptıklarının aynısını burada da tekrarladı.

O’nu yakından takip edenler, Safâ ile Merve arasında nasıl sa’y edileceğini görmüş, Rabbe teveccüh adına sergilenmesi gereken kulluk şuuruna şahit olmuşlardı. Artık Safâ ile Merve arası, insan selinin gidip geldiği bir alana dönüşmüş, içten gelen dualarla inim inim inliyordu! Nihayet sa’yin de sonuna gelinmişti. Ashâbına dönen Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri şunları söyledi:

“Ey insanlar! Şüphesiz Yüce Allah, size sa’yi vacip kıldı; sa’y ediniz!”

Yanında kurbanlık getirmeyen ve “temettu’” haccına niyet edenlere, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), saçlarını traş etmeleri ve ihramdan çıkmaları emrini verdi. Bu emri duyanlardan birisi, “Yâ Resûlallah! Neleri helal olarak yapabileceğiz?” diye sorunca “İhramla yasak kılınan hususların hepsi helal olacak!” buyurdu.

Bu Nebevî haberi alan ve kurban sevk etmeksizin hac kafilesine katılanlar, Merve’de son bulan sa’ylerinin ardından saçlarını traş ettirip ihramdan çıktılar. Onlardan bir kısmı saçlarını kısalttırmak suretiyle “taksîr” yapmış, kimisi de kökünden kestirerek “halk” ettirmişlerdi.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nunla birlikte bayram günü kurban kesecek olan ve “kıran” haccına niyet edenlerin ihramı devam ettiği için onların burada saç traşı söz konusu değildi. Bu farklılığı yeniden gündeme getiren Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), daha önceden konuyu bilenlere hatırlatmak veya sonradan kervana katılanlara talim etmek üzere tekrar şunları söyledi:

“Kimin yanında kurbanı varsa o, ihramı üzerine kalsın! Yanında kurbanı olmayanlar ise hemen ihramdan çıksın ve haccını umreye çevirsin!”

Bu uyarının arkasında şüphesiz, o güne kadar böyle bir uygulamanın olmayışı ve hatta bunu yapanların büyük günah işlediklerine dair algı yatıyordu. O’ndan bu sözleri duyan Sürâka İbn-i Mâlik, “Ya Resûlallah!” dedi ve zihinlerde oluşması muhtemel karışıklığı ortadan kaldırabilmek için “Bu uygulama, bu yıla mı mahsustur yoksa kıyamete kadar sürüp gidecek midir?” diye bir kez daha sorma lüzumu duydu. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek parmaklarını birbirine kenetledi ve önce, “Umre hacca dâhil olmuştur ve Kıyâmet’e kadar sürüp gidecektir!” buyurduktan sonra herhangi bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak ve konuyu iyice pekiştirmek için aynı cümlesini üç kere tekrar etti. Bu beyanıyla O (sallallahu aleyhi ve sellem), hac aylarında umreyi terk eden müşriklerin asılsız uygulamasını da kaldırıyordu.

Kalabalığın arasında olup bitenleri yakından göremediği anlaşılan Hafsa Validemiz, “Ey Allah’ın Resûlü!” diye seslendi ve sordu: “Umreden sonra insanlar ihramdan çıktıkları halde siz neden çıkmadınız!” Sorudan da anlaşıldığı üzere konu tam anlaşılmamıştı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hafsa Validemiz’in şahsında meseleye bir kez daha açıklık getirdi:

“Muhakkak ki ben saçlarımı yapıştırdım ve kurbanımı işaretledim; kurbanımı kesinceye kadar ihramdan çıkmam helal olmaz!”

“Yâ Resûlallah! Mekke İçinde Konaklasanız Olmaz Mı?” (5 Zilhicce 10 Hicrî)

Allah Resûlü, hac için çıktığı yolculukta bugün Kâbe ile buluşmuş ve hayatındaki son umresini yapmıştı. Umre bitmiş olmasına rağmen öğle vaktine hayli zaman vardı ve uzun zamandır kızgın güneşin altında kalan Resûlullah da hac günleri boyunca ikamet edeceği Ebtah denilen mevkiye geldi. O’nun bu tercihini anlamaya çalışan ve Mekke içinde kalmasını arzu edenlerden birisi olarak amca kızı Ümmü Hâni, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Mekke içinde konaklasanız olmaz mı?” 

Efendimiz’in kararı değişmedi; ısrarlara rağmen Mekke’de değil, Ebtah’ta kurulan bu çadırı tercih etti. Üstelik Medine’ye döneceği âna kadar Mekke’deki herhangi bir evin çatısı altına girmedi ve gölgesinden de istifade etmedi!

Allah Resûlü’nün kalması için Ebtah’ta, deriden mamul kırmızı bir çadır kurulmuştu. Çadırın içine giren Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öğle vakti girinceye kadar burada istirahat etti. Vaktin girmesiyle birlikte Ebtah, Hazreti Bilâl’in ezanı ile yankılanmaya başladı; bir zamanlar yine onun “Ehad! Ehad!” sesleriyle yankılanan Ebtah, dünkü ilhad ve inkâr düşüncesinden arınmış ve yerini, İslâm’ın namaz çağrısına bırakmıştı!

Ezanı duyan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dışarı çıkmadan önce çadırının içinde abdestini aldı. Bu sırada O’nun abdest suyunu dışarıya çıkaran Hazreti Bilâl’i bir sürpriz bekliyordu. Abdest suyundan bir miktar alabilmek için ashâb, âdeta birbiriyle yarışıyordu. Resûlullah’ın abdest suyu ile ıslanan ellerini yüzlerine sürüp teberrükte bulunuyorlardı! 

Derken üzerinde kırmızı bir cübbe olduğu halde Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), çadırının dışına çıktı; Ebtah’ta saf tutan cemaatini süzüyordu! Hâlâ abdest alanlar, abdestini henüz tamamlayıp saflar arasına koşanlar vardı! Onun için namaza durmadan önce kıble cihetine bir sütre koydurdu ve o günkü öğlen namazını da iki rekât olarak kıldırdı. Resûlullah’ın koydurduğu bu sütrenin önünden, namaz esnasında gelip geçenler de oluyordu.

O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk defa görenlerde ayrı bir şevk, önceden beri tanıyanlarda da ayrı bir iştiyak vardı. Herkes O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) musafaha yapmak istiyor, yanına kadar yaklaşıp temaşa etmeyi arzuluyordu. O gün yanına kadar yaklaşıp da mübarek elinden tutan ve kadife tenine temas edebilenler, mübarek ellerinin kardan daha serin ve kokusunun da miskten daha güzel olduğunu hayranlıkla anlatıyorlardı.

Hac kafilesi çok kalabalık da olsa kurban keseceklerin sayısı azdı. Bazıları deve bazıları koyun kurban edecekti. Fakat deve kurban edenle, bir koyunu kesenin durumu aynı mı olacaktı. Hem ihtiyaçlarını arz etmek hem de konunun dinî hükmünü öğrenmek için Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumu sordular. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kesecekleri kurbanlardan sığır ve develer için yedi kişiye kadar ortak olabileceklerini söyledi.

Rahat bir nefes aldılar. Ancak Sultan-ı Rusül’ün bir ikazı oldu; söz konusu kurbanları, mutlaka kurban günlerinde keseceklerdi! Buna rağmen kesecek kurban bulamayanlara da diyecekleri vardı. Üç günü hacda ve geriye kalan yedi gün de döndükleri zaman memleketlerinde olmak üzere toplamda on gün oruç tutacaklardı!

Zilhicce ayının sekizinci günü olan “yevm-i terviye”ye kadar ihramsız kalabilecekken ashabı kiramdan bazıları, kurban kesecek kimselerin ihramlı oluşuna özenerek veya muhtemelen erkenden ihrama girip daha fazla sevap kazanma arzusuyla öğlen namazından sonra hac için tekrar ihrama girdiler.

Meysere İbn-i Mesrûk El-Absî’nin Müslüman Oluşu (6 Zilhicce 10 Hicrî)

Hac için Mekke’de bulunan Allah Resûlü, Ebtah’ta konaklıyordu. Bu sırada yanına Meysere İbn-i Mesrûk el-Absî adında birisi geldi. Önceden Efendimiz’i görmüş birisi olduğu her halinden belli oluyordu. On üç yıl önce Mina’da karşılaşmışlardı. Hac mevsiminde Mekke’ye gelen herkesle görüştüğü gibi Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Zeyd İbn-i Hârise ile birlikte Abs Kabilesi’nin yanına da uğramış ve onları da İslâm’a davet etmişti. Ancak kabile olarak Abs, Mekkelilerin baskısından çekindikleri için o gün bu çağrıya “Evet!” diyememiş ve bu duruş karşısında Meysere de geri adım atmak zorunda kalmıştı. Şu kadar var ki o gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Meysere’nin Müslüman olacağından ümitlenmişti. Ancak o, “Sözlerin çok güzel ve nurlu; ancak kavmim bana muhalefet ediyor! İnsan da kavmi ile birlikte olmalı! Aksi takdirde yalnız kalır!” demiş ve bu adımı atamamıştı.

Şimdi ise Meysere’nin içindeki kor alevlenmiş, küllerin altındaki cevher meydana çıkmaya başlamıştı. Zira Efendimiz’in hacca geldiğini duymuş ve bu kervana katılmak için o da Mekke’ye gelmişti. Arayıp taramış, kalabalıkların arasında Nebiler Serveri’ni bulmuş ve ziyaret ediyordu! Mahcubiyet içinde “Yâ Resûlallah!” diye başladı sözlerine. “Bize gelip selam verdiğin günden bu yana, sana tabi olma irade ve azmi, içimden hiç kaybolmadı! Ancak gördüğün gibi Müslüman olmam bir hayli gecikti!” 

Bu haliyle o, Resûlullah’a hac yolunda yeni bir bayram yaşatacak gibi duruyordu! Ancak önce aklına takılan bir soru vardı. Aynı zamanda bu, hayır adına önümüze çıkan fırsatları kaçırmamanın ne kadar ehemmiyetli olduğunu ifade eden bir soruydu. “Yâ Nebiyyallah!” dedi. “Biliyor musun, o gün benimle birlikte olanların çoğu ölüp gittiler; şimdi onlar neredeler?” 

“İslâm’dan başka bir inanış üzerine ölen herkes Cehennem’dedir!” buyurdu Habîb-i Kibriyâ Hazretleri. İç dünyasında fırtınalar yaşadığı her halinden okunuyor, yüreğinin titrediği belli oluyordu. Tanıdığı onca iyi insan, bugün-yarın derken gelememiş, ayaklarına kadar gelen Resûlullah’a icabet edip kendilerini kurtaramamıştı! İçi yanıyordu ama yapılabilecek bir şey yoktu. Derin bir ürperti içinde, “Beni -Cehennem’den- kurtaran Allah’a hamd olsun!” dedi. Sözlerinden samimiyet dökülüyordu! İçten ve sıcak bir duruşu vardı; bir taraftan, candan bakışlarıyla Allah Resûlü’nü süzerken diğer yandan da “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!” diyordu.

Bunları dinlerken Allah Resûlü de duygulanmış, hac yolunda yeni bir bayram yaşamış gibi olmuştu. Duyguları göz pınarlarına aksetmiş, sevincinden yaş döküyordu!

“Ne Niyetle Ihrama Girip Telbiye Getirdin?” (6 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, gün boyu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebtah’ta kaldı. Huzuruna gelenlerin sorularını cevapladı. Yanlış bilgileri tashih etmekle meşgul oldu. Genel görüntüye bakıldığında çoğunlukla, bir önceki gün gündeme gelen konuların konuşulduğu anlaşılmakta. Mesela umre sonrası ihramdan çıkma, hac mevsiminde umre yapmamakla ilgili Câhiliye’den kalma kuralın kaldırılması, kurbanlık hayvanı hacca gelirken beraberinde getirme veya getirmemenin ihramdan çıkmaya tesirinin olup olmadığı gibi konular kulaktan kulağa aktarılıyordu. 

İletişim adına, bugün bizim elimizde bulunan radyo, televizyon ve internet gibi imkanlardan hiç birisinin olmadığı ve aynı anda yüz bini aşkın insanın bilgilendirilmesi gerektiği düşünüldüğünde ortada garipsenecek bir durumun olmadığı anlaşılıyor. 

Günün en önemli hâdisesi, şüphesiz Hazreti Ali ile Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin Yemen’den gelişleri. Ramazan ayında Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’yi, başta kurbanlık hayvanlar tedarik edip Mekke’ye getirme işi olmak üzere birçok görevle Yemen’e göndermişti. Aradan geçen zaman zarfında Hazreti Ali (radıyallahü anh), verilen vazifeleri yerine getirmiş ve kurbanlıklarla birlikte bugün Mekke’ye gelmişti. 

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Ebtah’ta buluştu ve getirdiği develeri teslim etti. Üç ay boyunca görüp duyduklarından, karşılaştığı farklılıklardan bahsediyordu. 

Beri tarafta Hazreti Fâtıma (radıyallahu anhâ), üç aydır merakla beklediği eşinin geldiğini duyunca kaldığı çadıra güzel kokular sürmüş, gözlerine sürme çekmiş ve üstüne de boyalı bir elbise giymişti. Çadıra gelip de hanımının bu halini gören Hazreti Ali, bir garip olmuştu. Zira hanımı Fâtıma, ihram yasaklarını ihlal edecek işler yapmış gözüküyordu! Din adına “temsil” makamında bulunanların, dinin ruhuna aykırı bir tavır sergilememeleri gerektiğini düşünüyor ve hanımına kızıyordu! 

Bir yönüyle bu çok normaldi; zira neredeyse üç aydır Resûlullah’tan uzakta bulunuyordu. Halbuki vahiy devam ediyor ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kıyâmet’e kadar yaşayacak bir dinin değişmez kurallarını koyup tatbik ediyordu! O’nun Yemen’e gidişinden sonra da birçok yenilik söz konusu olmuş ve iletişim imkanlarının sadece mektup ve birebir görüşmeyle gerçekleştiği o günlerde Hazreti Ali’nin bazı değişikliklerden haberi olmamıştı. 

Ancak bir yanlışlığın olma ihtimali de vardı ve Hazreti Fâtıma’yı bu halde görür görmez hemen sebebini sordu. Tabii olarak Hazreti Fâtıma (radıyallahü anh), “Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bize umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmayı emretti, biz de çıktık!” diyordu. İlmin kapısı Hazreti Ali’nin bilmediği birşeyi söylüyor ve üstelik bunu da Allah Resûlü’ne dayandırıyordu. Halbuki bir yıl öncesinde o (radıyallahü anh), Hazreti Ebû Bekir’in hac emirliği altında vazifesini yaparken umre yapmamış, eskiden olduğu gibi sadece hac yapmıştı. Demek ki az zamanda çok şey değişebiliyordu; Yemen’e gitti gideli kim bilir daha neler olmuştu?

Hanımından bunu duyar duymaz soluğu, Habîb-i Ekrem’in yanında aldı Hazreti Ali. Elbette bu gelişiyle o (radıyallahü anh), hanımı Fâtıma’ya güvenmiyor değildi; onun hedefinde, duyduğu bu haberi, asıl kaynağından öğrenme arzusu yanında, din adına daha ne türlü bilgilerin geldiğini anlama isteği yatıyordu. Huzura girer girmez de sordu: 

“Fâtıma, boyalı elbisesini giydi, sürmesini sürdü ve ‘Bunu bana babam emretti!’ dedi; doğru mu yâ Resûllalah?” 

Damadının heyecanlarında, din adına bir hassasiyet nümâyândı. Onda gördüğü bu asil duruşu tasdik edercesine baktıktan sonra, kızı Fâtıma’yı kastederek, “Doğru söyledi, doğru söyledi, doğru söyledi; bunu ona, ben emrettim!” buyurdu.

Bu sefer sorma sırası Efendimiz’deydi; “Sen nasıl bir niyetle ihrâma girip telbiye getirdin?” “Yâ Resûlallah!” hitabıyla söze başlayan Damad-ı Nebî, “Allah’ım! Yanımda kurbanlık olduğu halde ben, Senin Peygamberi’nin niyeti gibi niyet edip telbiye getiriyorum!” diye söyledim. 

Bu cevabıyla onun niyetinin de kendisi gibi “kıran” haccı olduğunu anlayan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hazreti Ali’ye, “O halde sen ihramdan çıkma!” buyurdu. Böylelikle Hazreti Ali “kıran” haccı yaparken hanımı Hazreti Fâtıma (radıyallahü anhâ), “temettu’” haccına niyet etmiş oluyordu.

Beri tarafta Yemen’den gelen başka birisi daha vardı; aslen Yemenli olan Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hac öncesi bir vesileyle yine Yemen’e göndermişti. Kabilesine Nebevî ruhu taşıyan sahâbisine de aynı soruyu sordu: “Ne niyetle ihrama girip telbiye getirdin?”

Hepsi aynı kalıptan çıkmış gibilerdi ve Ebû Mûsâ el-Eş’arî de, Hazreti Ali’nin verdiği cevabı verdi: “Allahım! Peygamberimiz nasıl niyet edip ihrama girmişse ben de o niyetle ihrama girdim!”  Bu cevaba karşılık, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ona bir soru daha sordu: “Peki, yanında kurbanlık getirdin mi?” 

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (radıyallahü anh), “Hayır!” dedi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, Kâbe’yi tavaf etmesini, Safâ ile Merve arasını sa’yetmesini ve traş olmak suretiyle ihramdan çıkmasını söyledi. Çünkü Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin (radıyallahü anh), “temettu’” haccı yapması gerekiyordu!

“Önce Kendi Haccını Yap; Sonra Da Şübrüme Adına Yaparsın!” (7 Zilhicce 10 Hicrî)

Diğer yanda yarına bugünden hazırlık yapmayı düşünenlerin ihrama girme işlemi de devam ediyordu. Bir aralık Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), birisinin, “Şübrüme adına lebbeyk!” dediğini duydu. Bu niyet, kendisinin dışında Şübrüme adındaki birisi için vekaleten hac yapacağı anlamına geliyordu. Sözün sahibine döndü ve “Şübrüme kim?” diye sordu; “Bir yakınım veya erkek kardeşim!” demişti. Yanlış anlaşılmamıştı. Adam, daha sonraları “bedel” veya “vekil” hac olarak literatüre geçecek olan bir ibadete niyet ediyordu. 

Bunu yapabilmesi için bu adamın, öncelikle kendi hac vazifesini yapmış olması gerekiyordu ki bunun için de önceki yıl Hazreti Ebû Bekir ile birlikte hac yapmış olmasından başka bir yol yoktu. Adama bir kez daha dönen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bunu öğrenebilmek için daha önce kendi adına hac yapıp yapmadığını sordu. “Hayır!” cevabını alınca, “Önce kendi haccını yap; sonra da Şübrüme adına yaparsın!” buyurdu.

Efendimiz’in (Sas) Kâbe’nin Örtüsünü Değiştirmesi (7 Zilhicce 10 Hicrî)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâb-ı kirâm (radıyallahü anhüm), Arafat’a çıkılacak yolculuğun hazırlığı içindeler bugün. Zira yarın bu yolculuk başlayacak; “terviye” tabir edilen 8. gün Mina’ya, oradan da “arefe” günü Arafat’a çıkacaklar. 

Arafat için Kâbe’den ayrılmadan önce Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bugünü, hep Kâbe’de geçirecekti. Onun için Ebtah’tan hareket eden Fahr-i Âlem Efendimiz, arkasındaki kalabalıkla birlikte Kâbe’ye geldi. O’nu görebilmek, yakınına gelip mübarek eline temas edebilmek için bulunduğu yerde sürekli bir izdiham vardı. Aynı zamanda ilk defa çıktıkları bu yolculukla ilgili akıllarına takılan sorular vardı ve her fırsatta bunları dile getiriyorlardı. 

Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem), daha önce defalarca izahını yapmış olsa bile hem duyulmamış olma ihtimaline binaen hem de herkesi ayrı bir âlem kabul edip teker teker cevaplıyordu bu soruları. 

Kâbe’ye adım atar atmaz ayrı bir ciddiyet, ayrı bir duruş göze çarpıyordu. Herkeste kendini gösteren derin bir kulluk şuuru vardı! Efendimiz’in de aralarında oluşuyla, yürekleri bir güvercin kalbi gibi tir tirdi! Duruş ve temsillerine meleklerin bile gıptayla baktıkları bir manzarayla kuşatılmıştı âdeta Kâbe! 

Bu arada, Kâbe’nin anahtarlarını taşıyan ailenin ferdi Osmân İbn-i Ebî Talha’yı yanına çağırmıştı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Kâbe’nin içine girmek ve orada namaz kılmak istiyordu! Gelirken yanında, Hazreti Üsâme ve Hazreti Bilâl de vardı. Vakarla kalabalıkların arasından yürüdü ve Kâbe kapısına kadar geldi. Ta’zim adına ortaya koyduğu duruşunu görenler, “Beytullah”ta nasıl durulması gerektiği hususunda çok şey anlıyordu!

Kumun üzerinde olmasına rağmen nalinlerini çıkardı Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) ve büyük bir tazim içinde içeri girdi. O’nunla birlikte Osmân İbn-i Ebî Talha, Hazreti Bilâl ve Üsâme İbn-i Zeyd de girmişti. Kapıyı kapattı ve bir müddet Kâbe’nin içinde kaldılar. Kâbe’nin bütün köşelerine uğrayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), her bir köşede tekbir getirmiş, sonra da öndeki iki direğin arasında iki rekât namaz kılmıştı.  

 Vaktin girmesiyle birlikte Hazreti Bilâl’in sesi yankılanmaya başladı Kâbe’de. Ashâbına öğlen namazını kıldıran Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), Hacerü’l-Esved ile Makâm-ı İbrâhîm arasında ve ayakta durarak insanlara hitab etti. Hitabesinin muhtevası, yarın çıkılacak yolcukla ilgiliydi. “Sizden kim, öğlen namazını Mina’da kılmaya güç yetirebilirse, öyle yapsın!” buyuruyordu. Görüldüğü gibi “Mutlaka yapın!” deyip kimseyi zorlamamıştı. Mina’ya gidip kalmayı hatırlatmakla iktifa ediyor, insanların imkân ve isteklerine bırakıyordu! 

Ancak Arafat’a gitmeden önce Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), ikizi olan Kâbe ile ilgili bir arzusu daha vardı. Zamanla yıpranıp aşınan örtüsünü değiştirecek, ona yeni bir örtü giydirecekti. Bunun için hazırlattığı Yemen kumaşından yapılmış alacalı bir örtüyü getirtti ve eski örtüsünü indirdikten sonra, bayram öncesinde yeni elbisesini giydirdi Kâbe’ye!

Ardından bir tezyin işi de kurbanlıklar için devreye girdi. Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), üç gün sonra kesilecek olan kurbanlık hayvanları da süsledi bugün. Onun için bugüne, “süsleme günü” manasında “zînet günü” de denilir oldu.

Gün bitiminde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kâbe’yi tavaf etti ve yine Ebtah’a geri döndü. Annelerimizin bulunduğu çadıra girdiğinde, yüzündeki hüznü okuyan Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ), “Ne oldu yâ Resûlallah?” diye sordu. Hüzün Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetine olan şefkatini ifade sadedinde Annemiz’in sorusuna şöyle mukabelede bulundu: 

“Bugün öyle birşey yaptım ki keşke yapmaz olaydım; Kâbe’nin içine girdim! Halbuki ümmetimden herkes bunu isteyecek ama giremeyecek! Dolayısıyla içinde bir ukde kalacak! Halbuki biz, onun içine girmekle değil, onu tavaf etmekle emrolunduk!”

“Ey Insanlar! İlim, Yeryüzünden Kaldırılıp Alınmadan Önce Ilmi Elde Edin!”(7 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün Kâbe’yi ziyaret edip örtüsünü değiştiren Allah Resûlü, insanlara da hitap etmişti. Öğrenmeyi teşvik adına da diyecekleri vardı. “Ey insanlar! İlim, yeryüzünden kaldırılıp alınmadan önce ilmi elde edin!” buyurdu. Herkesin bir çırpıda anlayabileceği bir beyan değildi bu ve aralarından birisi kalkıp sordu: 

“Ey Allah’ın Resûlü! Elimizde mushaflar olduğu ve bu mushaflardakini öğrendiğimiz; kadınlarımıza, çocuklarımıza ve hizmetçilerimize de öğrettiğimiz halde ilim bizden nasıl kaldırılır?” 

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kimsenin âkıbetinden emin olmaması gerektiğini ifade eden ibret dolu şu karşılığı verdi:

“Ellerinde mushaflar olduğu ve onları okudukları halde şu Ehl-i Kitap, peygamberlerinin getirdiği hangi şeye tutunabilmişlerdir!”1

1.Buhârî, İlim 44; Tirmizî, İlim 5; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 36/621; Taberânî, Kebîr 18/43

“Size, Gerçek Mü’minin Kim Olduğunu Haber Vereyim Mi?” (7 Zilhicce 10 Hicrî)

Yarın Mina’ya hareket edecek olan Allah Resûlü, bugün Ebtah’tan Kâbe’yi ziyarete gelmişti. Bir ara etrafındakilere, “Size, gerçek mü’minin kim olduğunu haber vereyim mi?” diye sordu. Dikkatleri kendi üzerine çekmiş ve anlatacaklarını iyice kavramaları için duyarlılıklarını zirve noktaya çıkarmıştı: 

“O, malları ve canları hususunda diğer kimselerin kendisinden emin olduğu insandır. Doğru Müslüman, insanların, onun dilinden ve elinden gelebilecek zararlardan salim olduğu kimsedir. Hakikî mücahid nefsinin engellemelerine rağmen ömrünü Allah’a itaatle geçiren yiğittir. Ve hâlis muhacir de hata ve günahlardan uzak duran iman eridir!”1

1.Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 39/381; Taberânî, Kebîr 18/309; Hâkim, Müstedrek 1/54; İbn-i Hibbân, Sahîh 11/204

“Mina, Erken Gelenin Menzilidir!” (8 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, hacılar için su depo edildiği ve Arafat’a doğru hareket etmeden önce hacılara ve bineklerine su verilerek suya kandırdıkları bir gündür. Yine Arafat’a su götürdükleri ya da günahkâr insanların susamış kimseler gibi Allah’ın rahmet deryasından doya doya istifade edecekleri gün olması hasebiyle de terviye günü denilmiştir. Zaten “Terviye” sözlük anlamı itibarıyla düşünme, sulama ve suya kandırma anlamlarına gelmektedir. Ayrıca Minâ’da kalındığı için “Minâ Günü” de denilmektedir. 

Bugün, hac yolcularının Arafat öncesi kalacakları Mina’ya doğru akmaya başlayacağı gün. “Temettu’” ve “ifrâd” haccı yapacakların da ihrama gireceği gün aynı zamanda.   Geceyi Ebtah’ta geçiren Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah namazının ardından Mina’ya hareket etti. O’nunla birlikte yürüyen Hazreti Bilâl, üzerine kumaş koyarak şemsiye haline getirdiği bir ağaç dalıyla Allah Resûlü’ne gölgelik yapıyor ve O’nu güneşten koruyordu! Öncekilere göre uzun olmayan bir yürüyüşün ardından Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisiyle birlikte hareket eden cemaatiyle Mina’ya ulaştı. Güneş yükselmiş, bunaltıcı hava kendini iyiden iyiye hissettirmişti. Bunu gerekçe gösteren Âişe Validemiz, “Yâ Resûlallah! Senin için bir çardak yapsak!” dedi.

Genel görüntüye bakıldığında makul duran bu teklife Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sıcak bakmadı ve “Mina, erken gelenin menzilidir!” buyurdu.       

Ashâbın Mina’ya gelişi, akşama kadar dur durak bilmeden devam etti. Birçoğu itibariyle yabancısı olmadıkları bir mekandı. Aralarında daha önceleri de buraya gelen, o günkü anlayışlarına göre hac yaparken burada ârâm eyleyip çadır kuranlar vardı. Ancak bugünkü samimi kulluğa, mahviyete ve mahşeri kalabalığa daha önce hiç şahit olmamışlardı!

O gün Mina’da ashâbına, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kıldırdı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Dörder rekâtlı namazları yine ikişer rekât kıldırıyordu! Bunun için tercih ettiği yer, günümüzde Mescid-i Hayf’ın bulunduğu mevkiydi. Çünkü burada 70 tane peygamber gelip namaz kılmıştı ki Hazreti Mûsâ da o peygamberlerden birisiydi. Bunu anlatırken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Onu, liften yular takılmış Şenûe devesi üzerinde Katavan mamülü kumaştan yapılmış ihram ile görüyor gibiyim!” diyerek tasvir etmişti.

Zaten Mekke, yerin üstü kadar altı itibariyle de zengin bir şehirdi. Kibir, inat ve ilhadlarının kurbanı olan kavimleri helak olunca, vazifesi son bulan peygamberler, gelip âhir ömürlerini burada geçirmiş ve ruh ufuklarına burada yürümüşlerdi. Onların ruhlarını teslim ettikleri yerlerden birisi de Mescid-i Hayf’ın bulunduğu yer idi. Ki bu Mescid, bağrında 70 tane peygamberin bedenini misafir ediyordu!

Yanına gelip de soru soranlar, görebilmek için birbirleriyle yarışanlar ve teberrüken musafaha yapmak arzu edenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Vaktini, evrâd ü ezkâr ve tefekkür ile değerlendiren Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Arafat vakfesini zirvede edâ edebilmek için bugün, şahsı adına hazırlık yaptığı gibi ümmetini de küllî buluşmaya hazırlıyordu!  

Terviye gününün akşamının ilerleyen saatlerinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbından bir grupla birlikte bölgede bulunan bir dağın eteklerine doğru çekilmişti ki burası, bir zamanlar Mürselât Sûresi’nin nâzil olduğu yerdi. Mağaraya benzer bir yere geldi ve durdu. Taşı-toprağı, vayhin emîn meleği Cebrâîl’in gelişine ve Allah Resûlü’nün vahyi alışına şâhitlik etmiş, semtlerine boncuk boncuk ter dökülmüştü! Vahiy hâli geçip gidince, büyük bir yükün altında ıztırap çekercesine kan-ter içinde kalan Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem), tebessüm ettiği görülmüş ve “Allah’a imân ettik!” manasında “Âmennâ billâh!” dediği duyulmuştu.1

1.Bkz. Buhârî, Hac 84; Hac 50, 51; Ebû Dâvûd, Menâsik 58, 89; İbn-i Mâce, Menâsik 52; Vâkıdî, Megâzî 723; Taberânî, Kebîr 11/452; 12/414; Fâkihî, Ahbâru Mekke 4/237

Maide Sûresi 3. Âyetin İnişi Ve Hz. Ömer’in Gözyaşları (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Allah Resûlü, Arafat’ta vakfe halindeydi. Güneşin gurûba kaydığı demlerde Allah Resûlü’nün üzerinde farklı bir hâl görmüşlerdi. İşin aslına bakılınca gören görmüş, bilen de anlamıştı; Efendimiz’e vahiy geliyordu! Asırlar önce Hazreti İbrâhim’e hac menâsikini ta’lim için gelen Cebrâil, Kur’ân’ın yeni bir mesajını daha indirmek için Arafat’a gelmiş, Allah Resûlü’ne dinin kemale erdirildiği müjdesini veriyordu! Bu yönüyle Arafat, vahyin Emîn meleği Hazreti Cibrîl ile son kez buluşuyordu! Getirdiği mesaj, “…Artık bugün kâfirler, dininizi söndürmekten ümitlerini kestiler. Öyleyse onlardan korkmayın, Benden çekinin. İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim!” şeklindeydi.      

Hirâ sultanlığında başlayan sürecin sonuna yaklaşıldığının habercisiydi bu. Ayeti haber alınca bir kenara çekilip de ağlayanlar olmuştu! Fahr-i Âlem’in de gözünden kaçmamıştı bu durum. Diz çöküp ağlayan Hazreti Ömer’in yanına yaklaştı ve “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Nemli gözlerle Gönlünün Gülü’ne bakan Hazreti Ömer (radıyallahu anh), boğazına dizile dizile, “Ağlıyorum!” dedi. “Çünkü şu âna kadar biz, dinimizde sürekli bir ziyâdelik yaşıyor, yeni şeylerle muhatap oluyorduk. Kemâlden sonra ancak noksanlık vardır!”

Gelişmeleri önceden sezmekle iştihar eden arkadaşı Ömer’e, “Doğru söylüyorsun!” buyurdu. 

Hilafeti döneminde Hazreti Ömer’in yanına bir Yahudi gelir ve “Ey Muminlerin Emiri!” der. “Sizin kitabınızda öyle bir âyet var ki şayet o âyet Yahudilere nâzil olsaydı, o günü bayram ilan ederdik!” Yahudinin bu ifadesi üzerine Hazreti Ömer, bahsini ettiği âyetin hangisi olduğunu sorar. Yahudi, “…Artık bugün kâfirler, dininizi söndürmekten ümitlerini kestiler. Öyleyse onlardan korkmayın, Benden çekinin. İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim!” mealindeki âyeti okur. Buna mukabil Hazreti Ömer, “Vallahi ben o âyetin, Allah Resûlü’ne indiği gün ve zamanı biliyorum; bir Cuma günü, Arefe akşamı ve Arafat’ta iken nâzil olmuştu.” buyurur.1

1.Buhârî, Îmân 33; Megâzî 77; Tefsîr 5; İ’tisâm 1; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/320, 375

Efendimiz’in (Sas) Arafat’taki Duası (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün Arafat’ta vakfe duran Allah Resûlü, bu özel anlarda âdeta yüreği yırtılırcasına dua ediyordu. Cebel-i Rahme’nin eteğinde durmuş, Rahmân’dan nasıl mağfiret ve merhamet dilenileceğini herkese gösteriyordu! Mübarek ellerini göğüs hizasına kadar kaldırıp avuçlarını semaya doğru açmış dua dua yalvarmaktaydı. Hatta bir aralık Kasvâ’nın yuları elinden kayınca onu eliyle yakalamış ve bir eliyle yuları tutarken diğer elini semaya kaldırmış, duasına devam ediyordu! 

“Allah’tan başka ilah yoktur! O birdir; O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nun, hamd de O’na mahsustur! Hayır, yalnız O’nun elindedir. O diriltir ve öldürür. O her şeye kâdirdir!” diye başladı duasına. Ardından, “Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahid, bizzat Allah’tır. Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe -mutlak gâlib, tam hüküm ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilah olmadığına- şahittirler!” mealindeki âyeti okudu ve “Ben de bu gerçeğe şâhid olanlardanım Yâ Rab!” buyurdu. Duasına şöyle devam ediyordu:

“Allah’ım! Bizim söylediğimizden daha üstün olarak Sana hamd olsun! Ey Allah’ım benim namazım, ibadetim, diriliğim, ölümüm Senin içindir! Dönüşüm de Sanadır! Sevabım da Sana aittir!         

Allah’ım! Kabir azabından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Rüzgârların getireceği afetin şerrinden Sana sığınırım! Ey Allah’ım! Gözümde bir nur, kulağımda bir nur, kalbimde bir nur yarat! Ey Allah’ım! İçime inşirah sal! İşimi kolaylaştır!Ey Allah’ım! Rabbimiz bize dünya ve ahirette bize iyilik ihsan eyle ve bizi Cehennem azabından koru. Allah’ım! Beni günahın zilletinden koruyarak taatin izzetine ulaştır. Haram kıldığın şeylerden kaçınarak helal kıldıklarınla yetinmeye muvaffak kıl.  Senden başkasına beni muhtaç eyleme. Kalbimi ve kabrimi nurlandır ve beni bütün kötülüklerden koru. Bütün hayırları bana lütfet. Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.           

Allah’ım! Kabir azabının şerrinden vesveseden, işlerin karışıklığından ve her şer sahibinin kötülüğünden Sana sığınırım. 

Allah’ım! Gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği afetlerin şerrinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet ve belalarının şerrinden Sana sığınırım!          

Allah’ım! Bana olan nimetlerinin kaybolup gitmesinden, sıhhatimin bozulmasından, ansızın gelip çatacak azabından ve bütün gazabından Sana sığınırım!           

Ey verenlerin en cömerdi, ey kendisinden istenilenlerin en hayırlısı, ey kendisinden merhamet dilenilenlerin en merhametlisi Allah’ım! Tam bir hidayetle beni hidayete erdir. Dünya ve ahirette beni mağfiret eyle. 

Ey kastedilenlerin en hayırlısı. Otağına konaklanılanların en yücesi. Ve hazinelerinde bulunanlardan istenenlerin en cömerdi. Yarattıklarından herhangi birine ve Beytinin hacılarına verdiklerinin en üstününü şu akşamüzeri bana ver! 

Ey dereceleri yükselten, bereketleri indiren, ey gökleri ve yeri yaratan Allah’ım! Sesler çeşit çeşit dillerle Sana doğruyükseliyor; ihtiyaçlarını Senden talep ediyorlar! Benim ihtiyacım da dünya halkının ve beni unuttuğu imtihan yurdunda Senin beni hatırlamandır!       

Allah’ım! Sen sözümü işitiyor, bulunduğum yerimi görüyor, gizli açık neyim varsa biliyorsun! İşlerimden hiçbiri Sana gizli değildir. Ben çaresizim, yoksulum. Senden yardım ve eman diliyorum! Korkuyorum, kusurlarımı itiraf ediyorum! Bir çaresiz Senden nasıl isterse, ben de öyle istiyorum! Zelil ve günahkâr Sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle yalvarıyorum! Senin yüce huzurunda boynunu bükmüş, Senin için gözlerinden yaşlar boşanan, Senin uğrunda bütün varlığını zelil eden, Senin için burnunu topraklara sürten bir kulun Sana nasıl dua ederse, ben de öyle dua ediyorum!

Rabbim! Duamı kabul buyurmaktan beni mahrum kılma! Bana Rauf ve Rahim ol, ey istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!

İlâhî! Sana karşı kim kendisini övebilir? Ben nefsini kınayan birisiyim. İlâhî! Masiyetler dilimi tutuklaştırdı. Benim vesile kılacak ne işe yarar bir amelim ne de ümitten başka bir şefaatçim var! İlâhî! Biliyorum ki; kusurlarım yüzünden ne huzurunda mevkiim ne de Senden özür dilemeye yüzüm kalmıştır! Fakat Sen kerem sahibi olanların en kerîmisin! İlâhî! Ben merhametine nail olmaya layık olmasam da Senin merhametin Bana yetişebilir! Çünkü Senin rahmetin her şeyi kuşatacak derecede geniştir! Ben de o kuşatılacak şeylerden biriyim!          

İlâhî! Benim kusurum ne kadar büyük de olsa, Senin affının yanında küçük kalır! Sen onları benim için bağışlayıver ey kerem sahibi Allahım!            

İlâhî! Sen kerem sahibi Allah’sın! Ben ise âciz bir kulum! Ben günah işler durursam, Sen de bağışlar durursun!           

İlâhî! Sen ancak Sana itaatli olanlara rahmet ve merhamet edeceksen günahkârlar kime sığınacaklar!    

İlâhî! Ben, bile bile tâatinden uzaklaştım! Sana karşı kasten günahlara yöneldim! Sen, her türlü eksik ve noksan sıfatlardan münezzehsin! Senin bana karşı delilin ne azimdir! Senin bana olan affın ne kadar büyüktür. Senin delilinin büyüklüğüne rağmen benim ise Sana karşı hiçbir delilim yoktur! Ben Sana her an muhtacım! Senin ise Bana hiçbir ihtiyacın yoktur! Senin kereminden bağışlanmayı dileniyorum!      

Ey kendisinden istenilenlerin en hayırlısı. Ey kendisine ümit bağlananların en üstünü! İslâm’ın ve Muhammed’in (aleyhisselatu vesselam) hürmetini vesile ederek Sana yöneliyorum. Benim bütün günahlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden, bütün hâcetleri yerine getirilmiş, dilekleri ihsan buyurulmuş, temennileri gerçekleştirilmiş olarak döndür!     

İlâhî! Bana öğrettiğin dua ile Sana dua ediyorum! Bana müjde verdiğin ümitten benimahrum etme! İlâhî! Karşında huşû ve hudû ile eğilen, kusurlarını itiraf ederek Sana sığınan,gözyaşları akıtarak tevbe eden, haksız davranışlarının bağışlanması ve affedilmesi için yalvaran, umduğuna ermeyi ancak senden bekleyen, bütün kusurlarına rağmen vakfesinde Senin ihsanından ümidini kesmeyen bu kuluna akşam üzeri ne yapacaksın?

Ey bütün canlıların sığındığı ve bütün mü’minlerin yardımcısı ve koruyucusu! İyilik edenler Senin rahmetinle kurtulurlar, kötülük edenler de kendi günahlarıyla helâk olurlar! 

Allah’ım! Senin huzuruna çıktık, Senin civarına konduk! Ümitlerimiz Sensin, dileklerimiz Senin yanındadır! Senin ihsanını diler, rahmetini umar, azabından korkarız! Kusurlarımızın bütün ağırlığıyla yine Sana kaçıp sığındık! Senin Beyt-i Haramını ziyaret ettik! Ey dilenenlerin her türlü ihtiyaçlarının sahip ve maliki olan! Ey sukût edenlerin içlerinden geçirdiklerini bilen! Ey kendisinden başka yardım beklenecek başka Rab bulunmayan! Ey kendisinin üstünde korkulacak başka bir yaratıcı bulunmayan! Ey yanına varılacak veziri, rüşvet verilecek kapıcısı bulunmayan! Ey dilekler çoğaldıkça cömertliği, keremi artan; ihtiyaçlar çoğaldıkça fazl u ihsanı artan! EyAllah’ım! Sen her misafiri kondurup ağırlarsın! Bizler de Senin misafirleriniz! Bizleri cennetinde ağırla! 

Ey Allah’ım! Her kâfileye bahşiş, her isteyene atiyye verilir; her ziyaretçiye ikram edilir! Her sevap umana sevap verilir! Senin katındaki mükâfattan her mükâfat dilenene mükâfat, Senin katındaki rahmetten her rahmet dilenene rahmet, Sana yakın olmayı özleyen her özleyene yakınlık ihsan olunur! Senin af yollarını her arayana da af ve mağfiret buyurulur! Bizler topluca Senin Beytine geldik! Şu büyük meşâirde vakfeye durduk! Şu mübarek yerlerde hâzır bulunduk! Ümidimiz, yüce katındaki sevap ve mükâfata nâil olmaktır! Ümidimizi boşa çıkarma ey merhamet edenlerin en merhametlisi!”     

Sanki mücessem bir duaya dönüşmüştü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Bir aralık ashâbına döndü ve ümmetinin tamamının, Allah’ın ezeli ve ebedi engin rahmetine kavuşması istikametinde de dua ettiğini, zalimler hariç bunun kabul gördüğünü ifade etti. Buna çok üzülmüştü. Kendisine, “Birbirlerine zulüm ve haksızlık edenler hariç olmak üzere ümmetini affettim; ancak zâlimden mazlumun hakkını alacağım!” cevabının verildiğini söylüyordu!

“Arefe Günü Kadar Cehennemden Insan Azat Edilen Başka Bir Gün Yoktur.” (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Herşey insanların gözü önünde cereyan ediyor olsa da Arafat’ta, hiç kimsenin muttali olmadığı ve sadece Efendimiz ile Rabbi arasında yaşanan muhavereler de vardı. Mesela bir aralık Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “İzzet ve celal sahibi Allah, Arefe günü akşama doğru meleklerine şöyle seslendi” diye başlıdı sözlerine. Ardından Allah’ın, “Şu kullarıma bakınız; uzak yollardan bana saçları dağınık ve toz-toprak içinde geldiler. Onlar rahmetimi umuyorlar. Rahmetimi umuyorlar halbuki benim azabımı görmüş de değiller! Acaba görmüş olsalardı ne yaparlardı? Arefe günü kadar Cehennemden insan azat edilen başka bir gün yoktur. Hiçbir günde bu kadar çok kimse azat edilmemiştir. Sizi şahit kılıyorumki ben onların hepsini affettim.”     

Muhtevadan da anlaşılacağı üzere Yüce Mevlâ, Arafat’ta Resûlü’nün etrafında hâlelenen cemaati meleklerine resmetmiş ve âdeta “Git ve onlara haber ver!” dercesine, melekleri geride bırakan Resûlü’nü de bu muhavereye muttali kılmıştı. Bu müjdeyi alan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), tabii olarak mahşeri kalabalığa döndü ve herkese şöyle seslendi:        

“Eğer sizin günahlarınız kum taneleri, gökten yağan yağmur damlaları veya ağaçlar sayısınca da olsa Allah (celle celâlühü), onları sizin için affeder! Ey Allah’ın kulları! Şimdi hem siz hem de kendilerine dua ettiğiz kimseler, affedilmiş olarak Arafat’tan ininiz.”

Veda Hutbesi: “Ey Insanlar!…” (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Urane vadisine gelen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’nın üzerinde durmuş, ashâbının etrafında toplanmasını bekliyordu! Belli ki bütününü ilk defa gördüğü bu mahşeri kalabalığa hitâb edecek, hepsini muhatap alıp helalleşecek, 23 yıldır temsil ve tebliğ ettiği İslam dinini, bütün insanlığa ulaştırma vazifesini, omuzlarına bir mukaddes bir yük olarak koyup vedalaşacaktı.         

Kasvâ’nın üzerinde mücessem bir Nûr duruyordu. Kalabalığın tamamı hazır olup pür-dikkat kesildiğinde, Allah’a hamd ederek başladı sözlerine; O’ndan mağfiret talep ediyor, tevbe ile yine O’na iltica ediyordu. “Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin günahlarından Allah’a sığınırız. Allah’ın doğru yola hidayet ettiğini saptırıp yoldan çıkartacak, saptırdığını da doğru yola hidayet edecek yoktur! Şehadet ederiz ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! O birdir; O’nun eşi ortağı yoktur. Ve yine şehadet ederiz ki Muhammed, O’nun kulu ve Resûlü’dür!” buyurdu. Ardından, “Ey Allah’ın kulları!” diye seslendi. “Ben size Allah’tan sakınmanızı tavsiye ve O’na itaate teşvik ederim!”

Besmele ve hamdeleden sonra “Söze hayır dileyerek başlar ve derim ki…” dedi ve “Ey insanlar!” diye seslendi. Mübarek dudaklarından dökülecek her beyanı almaya teşne hâle gelen ashâbının dikkatini toplamasını istediği her halinden belliydi. Onları, “Sözlerimi iyi dinleyin!” diye uyardı. Gerekçesini şöyle ifade ediyordu:

“Çünkü Ben, bu yıldan sonra bir daha sizinle burada buluşabileceğime ihtimal vermiyorum! Dikkat ediniz! Belki, bu yıldan sonra beni bir daha göremeyeceksiniz!”

Kol-kanadın kırıldığı demlerdi; helalleşe helalleşe Arafat’a kadar gelen Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi herkesi muhatap almış, daha konuşmasının başında dünyanın en acı haberini veriyordu! Yüreklerde burkuntu hâsıl eden bu beyanlar, buluşma zeminini ayrılık çeşmesine çevirmiş, kalplerdeki hüzün, göz pınarlarından yaş olarak iner olmuştu! Ruh dünyaları itibariyle müthiş bir tezat yaşıyorlardı. Sıkıntılı günlerin geride kaldığı ve bundan böyle din adına gürül gürül koşacaklarını düşündükleri bir zamanda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ayrılıktan bahsediyordu!

“Benim şu sözlerimi duyup da ezberleyenlere Allah merhamet etsin. Zira bu beyanların götürüleceği öyle insanlar vardır ki kendisine bunları taşıyanlardan daha anlayışlıdır!”

Bu cümleleri duyan ashâbı kiram, sevinç ve hüznü aynı anda yaşıyordu. Arafat’ta yaşanan bu tarihi günü, herkesin duyup hissedebilmesi için Rebîa İbn-i Ümeyye İbn-i Halef ve Amr İbn-i Hârice gibi gür sesli insanlar o gün, Efendimiz’in beyanlarını yüksek sesle tekrarlıyordu.        

Bir aralık Şenûe Kabilesi’nden birisi, kalbindeki ürpertiyi yansıtan bir ses tonuyla “Yâ Resûlallah! O zaman biz ne yapacağız?” dedi. “Sen gidersen, hâlimiz nice olur?” demek istiyordu. Şefkat Peygamberi, onun şahsında herkese yol göstererek şöyle cevap veriyordu:

“Rabbinize kulluk ediniz; beş vakit namazınızı kılınız, Ramazan orucunuzu tutunuz, Beytullah’ı haccediniz, gönlünüzden koparak ve gönül hoşluğu ile zekâtınızı veriniz ki Rabbiniz’in Cenneti’ne giresiniz!”

Sonra mübarek seslerini yükseltti ve ashâbına sordu: 

“İşitiyor musunuz?”

Muhtemelen Nebevî beyanları tam duyamayan veya öncekilerle bunlar arasındaki münasebeti kuramayan birisi öne çıkarak, “Ne diyorsunuz? Ne taleb ediyorsunuz?” diye seslendi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), az önce söylediklerini te’yîd yanında belli başlı ilaveler yaparak şunları beyan buyurdu:

“Rabbinize karşı takvalı olun; beş vakit namazınızı ikame edin, orucunuzu tutun, mallarınızın zekâtını verin ve âmirlerinize de itaat edin ki Cennet’e giresiniz!”

Araya giren bu birkaç soru-cevaptan sonra, “Ey insanlar!” diye seslenip yeniden herkese döndü ve sordu:

“Bu, hangi gündür?” 

Günün hangi gün olduğunu çok iyi bilen ashâb, bu kadar bedihi bir sorunun başka bir hikmetinin olabileceğini hesaba katarak veya farklı bir cevap alacaklarını umarak, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dediler. Ancak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sormaya devam etti:

“Peki, bu ay hangi aydır?”

Mahşeri kalabalıktan az önce yükselen cevap değişmedi:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir!”

Bunun üzerine Hâtemü’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem), muhataplarına bir soru daha sordu:

“Bu beldeniz, hangi beldedir?”

Cevap yine aynıydı:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir!”

Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, söyleyeceklerini harfiyyen alıp hayata taşıyacaklarından emin olduğu cemaatine bu soruların ardından şunları söyedi:

“Bu gününüz, nasıl haram ve dokunulmaz bir gün; bu ayınız nasıl haram ve dokunulmaz bir ay ve bu beldeniz de nasıl haram ve dokunulmaz bir belde ise Yüce Rabbinize kavuşacağınız güne kadar kanlarınız ve mallarınız da birbirinize haram ve dokunulmazdır!

Haberiniz olsun ki ben, önceden gidip Havuz başında sizi bekleyeceğim! Ayrıca ben, başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim! Sakın, çok günah işleyip yüzümü kara çıkarmayınız!          

Beni gördünüz, benden işittiniz ve ben size sorulacağım. Dikkat edin! Kim kasten, bana isnad ederek yalan uydurursa, Cehennem’deki yerine hazırlansın!

Haberiniz olsun ki ben, birtakım insanlara şefaat edecek ve onları kurtaracağım! Ancak bazı insanlar da benden uzaklaştırılacak. Ben o gün onları da ‘Yâ Rabbi! Bunlar da benim ümmetim!’ diyerek kurtarmak isteyeceğim. Fakat Allah (celle celâlühü) bana, ‘Senden sonra onların neler yaptığını sen bilmezsin!’ buyuracak!

Dikkat edin! Câhiliyye’yeait ne varsa, hepsi ayaklarımın altındadır ve kaldırılmıştır! Câhiliyye’deki kan davaları kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım kan davası da amcam Hâris’in oğlu Rebîa’nın kanıdır ki onu, Benî Sa’d yurdunda emzirilmek üzere bulunduğu sırada Hüzeyl kabilesi öldürmüştü! Sakın ola ki benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın!

Câhiliyye’deki fâiz uygulamaları da kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım ribâ da amcam Abbâs İbn-i Abdilmuttalib’in faiz alacağıdır! Fakat ana paranız size aittir, sizin hakkınızdır. Ne bundan fazlasını isteyip borçlulara zulmediniz ne de hakkınızdan aşağı alıp mazlum durumuna düşünüz! Allah (celle celâlühü) ‘Faiz haramdır!’ diye hükmetmiştir.         

Ey insanlar!    

Muhakkak ki Şeytan, bu mukaddes beldede kendisine ibadet edilmesinden ebedi olarak umudunu kesmiştir. Ancak bunun dışında şayet siz, önemsiz zannettiğiniz bazı amellerinizde ona uyacak olursanız, bu da onu ziyadesiyle memnun edecektir. Dininiz konusunda ondan sakının ve dikkatli olun!

Ey insanlar!    

‘Nesî’ denilen ayların yerini değiştirme işi, katmerli bir küfür sebebidir ki onunla kâfirler şaşırtılır. Zira onlar, Haram ayları bir yıl helâl, bir yıl da haram sayarlar da zamanla oynamak suretiyle Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar! Şunu iyi bilin ki Allah katında ayların sayısı on ikidir. Onların dördü haram aylardır ki Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem olarak üçü birbiri ardınca gelir. Dördüncüleri ise ikinci Cumâdâ ile Şa’bân arasında bulunan Mudar’ın ayı Receb’tir!

Ey insanlar! 

Kadınlar konusunda daha duyarlı olun ve Allah’tan korkun. Çünkü siz onları, Allah’ın emaneti olarak alıp, Allah’ın kelimesi ile kendinize helâl kıldınız! Sizin onlar üzerinde hakkınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlar üzerinde sizin hakkınız, hoşlanmadığınız kimseleri mahreminize almamalarıdır. Şâyet bunu yaparlarsa Allah (celle celâlühü) size, onları yatakta ilgisiz bırakmanıza izin vermiştir. Bu durumda -yanlıştan uzaklaşmalarına katkıda bulunacaksa- aşırıya gitmemek kaydıyla onlara müeyyide de uygulayabilirsiniz! Eğer söz dinler ve itaat edip vazgeçerlerse örfün gerektirdiği şekliyle onların yiyecek ve giyeceklerini temin etmek de sizin üzerinize bir borçtur! Size, kadınlara hayırla muamele etmenizi vasiyet ederim. Çünkü onlar sizin yanınızdaki emanetlerdir! Kendileri için bir şeye malikdeğildirler.      

Muhakkak ki Allah (celle celâlühü), her insanın mirasından hissesini ayırmış, her hak sahibine hakkını vermiştir. Vâris için, vasiyete gerek yoktur. Çocuk, kimin döşeğinde doğmuşsa, ona aittir. Zâni, bir hak talep edemez! Kendisini babasından başkasına isnâd eden kişi veya efendisinden başkasına nisbet edilen köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine müstehaktır! Allah (celle celâlühü), öylelerinin ne tevbe ve nâfilesini ne de fidye ve farîzasını kabul eder!

Ey insanlar!    

Allah’a karşı takvalı olun! Size, kıvırcık saçlı ve azası kesik Habeşli bir köle bile ’emir’ tayin edilse, Allah’ın Kitabı ile size idare ettiği sürece onu dinleyin ve itaatte kusur etmeyin! Kölelerinize karşı iyi muamele edin! Onlara iyi bakın; kendi yediklerinizden yedirin ve yine kendi giydiklerinizden de giydirin! Onlar bir suç işlerler de şayet kendilerini bağışlamak istemezseniz asla işkence etmeyin, götürüp satın!

Ey insanlar!   

Sözümü iyi dinleyiniz ve aklınızda iyice tutunuz! Müslüman, Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler! Kendisi gönlünden koparak ve isteyerek vermedikçe kardeşinin malı kişiye helal olmaz! Kimin yanında emanet varsa, onu hemen sahibine teslim etsin!

Allah’ın gönderdiği her peygamber, Deccal’a karşı ümmetini uyardı. Hazreti Nuh aleyhisselam ve ondan sonra gelen bütün peygamberler de ona karşı ümmetlerini uyardılar. Bilesiniz o, aranızdan çıkacaktır. Eğer ki onu tanıyamazsanız biliyorsunuz ki Rabbiniz kör değildir. Hâlbuki Deccal’ın sağ gözü kördür ve âdeta pertlek bir üzüm gibidir. Haberiniz olsun!

Dikkat ediniz. Sadaka ve zekât almak, bana da ev halkıma da helal değildir!” 

Bu cümleyi söylerken Allah Resûlü’nün, bineği Kasvâ’nın üzerinden bir tüy aldığı görüldü. Onu herkese gösterirken şöyle diyordu:

“Buna eşit veya buna benzer ağırlıkta bir şey bile olsa helâl değildir!”   

Çağlayana dönüşen hitâbet devam ediyordu:

“Ey insanlar!  

Rabbiniz bir olduğu gibi babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in soyundansınız ve Âdem de topraktandır! Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır! Arabın Arap olmayana üstünlüğü, ancak takva iledir!” 

Tam burada sözü, kendisinden sonra kıyamete kadar takip edilmesi gereken yol ve yönteme getiren Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), şöyle diyordu:

“Size öyle bir değer bırakıyorum ki ona tutunduğunuz sürece, benden sonra asla dalâlete dûçar olmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti!”

Büyük bir ihtimamla o gün bunları dinleyenler, ümmetinin bütününü muhatap alan Habîbullah’ın, Allah davasının ebedlere kadar pâyidâr olabilmesi için dikkatlerini bir noktaya çektiğini fark etmişti. Âdeta O, kendilerini, fizikî anlamda aralarından ayrılacağı günün sonrasına hazırlıyordu! Arkadan gelen Nebevî beyan da bunu teyîd eder mahiyetteydi. Zira ashâbına, “Yarın sizler de Rabbinize kavuşacak ve bütün amellerinizden sorguya çekileceksiniz! O gün size benden sorulacak; hakkımda nasıl şehadette bulunacaksınız?” diye soruyordu.

Yine bamteline dokunmuştu. Belli ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), dünya ile ahiret arasında muhayyer bırakılmış ve O (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yüce Dostluğu” tercih etmişti. Göz göze gelenler, bir kenara çekilip ağlayanlar vardı. Resûlullah’a şehadette bulunulmaz mıydı hiç! Gözyaşlarıyla hep bir ağızdan şöyle haykırdılar:

“Biz şehâdet ederiz ki sen, üzerine düşen tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirdin, hepimize rehberlik yaptın ve nasihatını da hakkıyla eda ettin!” 

Arafat meydanından taşan bu coşkun ses, âdeta Fârân dağlarına çarpıp geri geliyordu! Onların bu şehadetine mukabil Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), önce işaret parmağını semaya kaldırmış ardından ashabına yönelterek şöyle buyurmuştu: 

“Allah’ım! Bunlara tebliğde bulunduğuma sen de şâhit ol; Allah’ım! Sen şâhid ol! Allah’ım! Sen şâhid ol! Allah’ım! Sen şahid ol!”

Her cümlesinde bir vedâ bûsesi gizliydi. Yirmi üç yıllık birikimi siyah gözleriyle süzüyor ve cemaatini, kendisinden sonraki günlere hazır hâle getirmek istiyordu. Ufuktaki ayrılık, şimdi iyice tebellür etmişti. Ashâbına Arafat’ta hitâb eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sözünü evirip çevirip “veda”ya getiriyor, ruhunun ufkuna yürürken ardından emin olmak istiyordu. Bu mesajı alan yüz bini aşkın sahâbenin dizlerinde derman kalmamıştı. Otu­rup kalkışı, sesinin iniş çıkışı, jest-mimikleri, hep ayrılık televvünlüydü! 

Dikkatlerin yoğunlaştığı ve kıvamın yakalandığı bu demlerde söylenmesi gereken bir hakikat daha vardı. 23 yılın sonunda Arafat’ta bu manzarayı oluşturan davay-ı nübüvvet, Mekke ve Medîne ile sınırlı kalmayacak, dünyanın dört bir bucağına ulaşacaktı! Rüyalarını süsleyen bu hakikati ifade ederken bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah, yeryüzünü dürüp küçülterek bana gösterdi. Ben onun doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin hakimiyeti bana gösterilen her yere ulaşacaktır!” buyurmuştu. İşte şimdi sırada, dünyanın dört bir yanına ulaşacak olan risalet davasını, birer emanet olarak herkesin omuzlarına yüklemek vardı. 

Sevinç ve hüznün birbirine karıştığı Arafat’ta yaşanan tarifi imkânsız bu lâhûtîliğin üzerine bir kez daha ashâbına döndü ve şöyle buyurdu:

“Benim vazifem tebliğ etmek; hidayeti ve­recek olan şüphesiz Allah’tır!” 

Ardından yine, “Ey insanlar!” diye seslendi ve şöyle devam etti:

“Dikkat edin ve şunu iyi bilin ki benden sonra ne bir peygamber ne de sizden başka bir ümmet gelecektir! Hiç şüphe yok ki bu din veya bu iş, gece ve gündüzün ulaştığı her yere varacaktır! Allah (celle celâlühû), yeryüzünde kerpiç ve tuğladan inşa edilmiş her eve; deve tüyü, keçi kılı veya koyun yünü cinsinden örülmüş her bir çadıra bu dini ulaştıracaktır! Bununla Allah (celle celâlühü), insanları el üstünde tutulan birer aziz kılacak veya itibarını yitirmiş birer zelîl hâline getirecektir. O izzetle Allah İslâm’ı azîz ve yine o zilletle küfür de zelîl kılacaktır!”

Bu hem büyük bir müjde hemde ağır bir mesuliyetti. Bu beyanları herkesle vedalaştığı Arafat’ta söylemesinin ayrı bir anlamı vardı. O (sallallahu aleyhi ve sellem), âlemşümûl davası­nın hedefine ulaşabilmesi için çok önemli bir mesaj veriyordu. Âdeta bu iş, teoriden ibaret değil diyor, azimle yürünüp sabırla sebat edildiğinde böylesine güzel neticeler alınabileceğini gösteriyordu. Üstelik bu güzelliklere nasıl ulaşıldığı, sıkıntılı süreçlerin nasıl aşıldığı ve kritik dönemeçlerde hangi metodlarla yol alındığı da herkesin zihnindeydi! İşte söz konusu beyanlarıyla bunları hatırlatan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), herkesle vedalaştığı yerde ümmetinin bütün fertlerine, adeta “Ben gidiyorum ama bundan sonra bu dava size emanet; alın bu davayı ve yeryüzünde hiçbir ev, hiçbir çadır kalmayıncaya kadar dünyanın her yerine siz taşıyın!” diyordu.

Hutbesinin sonuna geldiği anlaşılıyordu ve burada ashâbını bir kez daha uyardı: “Bunları, burada bulunanlar bulunmayanlara da tebliğ edip ulaştırsınlar! Nice kendisine mesaj ulaştırılan kimse bulunur ki işitip aktarandan daha kavrayışlıdır.” 

Ardından da “Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun!” diyerek noktayı koydu. Çünkü vakit girmiş ve Efendimiz de ezan okuması için Hazreti Bilâl’e işaret etmişti. 

“Bunu Bana Ver!” (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Arafat’ta göze çarpan başka bir hâdise daha yaşanmış; Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ibadetle meşgul olduğu sırada bedevinin birisi gelmiş ve üzerindeki ridasını tutup “Bunu bana ver!” demişti. Manzarayı görenler, onun niçin böyle yaptığını düşünüyorlardı. Yaptığı işi garipseyip doğru bulmayan, teberrüken istediğini düşünüp makul gören veya bedeviliğine verip önemsemeyenler vardı. Onlar düşüne dursun, Fahr-i Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hiç beklemeden ve tereddüt etmeden ridasını çıkarıp bedeviye verdi. “Efendimiz’in ridası!” deyip etrafındakilere mi gösterecekti yoksa kefeni yapsınlar diye çocuklarına mı vasiyet edecekti bilemiyoruz ama üzerine Allah Resûlü’nün güzel kokusunun sindiği bir ridayı alıp giderken bedevinin sevincine diyecek yoktu!

Bedevi, ridayı alıp gittiği halde arkasından konuşmalar kesilmedi. Zira konuyla ilgili ortada net bir hüküm yoktu. Üstelik dilencilik yapıp isteyen sadece o değildi. Allah Resûlü’nden birşeyler istemek için az önce iki adam daha gelmişti. Onların bu halini görünce, “İsterseniz size istediğinizi vereyim. Ancak şunu bilin ki zengin ve ekmeğini kazanabilecek güçte olana bu helâl değildir!” buyurdu. Ardından da sözlerine şöyle devam etti:  

“Dilenmek, perişan eden bir fakirliğe düşen, haysiyeti kırıcı bir borç altında ezilen ve başındaki büyük bir gâileyi giderebilmek için çırpınıp duran kimseler dışında hiç kimseye helâl değildir. Öyleyse her kim, servetine servet katmak için insanlara el açarsa onun için bu, Kıyâmet Günü’nde yüzünün tırmalanması ve Cehennem’de yiyeceği kızgın bir taş demektir! Buna göre şimdi, kim dilencilik yapmak istiyorsa yapsın kim de elindekiyle yetinmek istiyorsa kananat etsin ve çalışsın!”          

Sonra da şu mühim ikazda bulundu:

“Ben, bir adama ihsanda bulunurum ve adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider. Şayet ona muhtaç değilse bu, o adam için ateşten başka bir şey değildir!” 

Huzurdakilerden Hazreti Ömer (radıyallahu anh), bu sözü duyar duymaz “Yâ Resûlallah! Öyleyse, ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu.

“Allah (celle celâlühü), benim cimri olmamı kabul etmedi. İnsanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” buyurdu. 

Geride sorulmayan, dilenmeyi haram kılan zenginliğin ölçüsü kalmıştı ve onu da bir başkası sordu:      

“Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir Yâ Resûllallah?”

Buna mukabil Nebevî cevap, “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” şeklindeydi.  

Cennet’e Yaklaştırıp Cehennem’den de Uzaklaştıracak Amel (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Arafat’ta vakfenin bitmesi ve güneşin batımıyla birlikte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) terikesine Hazreti Üsâme’yi alarak, Müzdelife’ye doğru hareket etti. O’nun hareketiyle birlikte Arafat da sel olmuş, Müzdelife’ye akıyordu!

Bu akış esnasında bedevinin birisi, her nasılsa devesini ürkütmüştü. Ürken deve diğer develerin de huysuzlaşmasına sebebiyet vermiş ve kalabalığın arasında bir kargaşa meydana gelmişti. Yularını kurtaran deve kaçıyordu! Bu kaçışma esnasında yüklerinde bulunan eşyanın birbirine çarpmasıyla çıkan ses, onları daha fazla ürkütmüş ve nihayet bu izdihamdan Kasvâ da etkilenmişti. Bir taraftan Kasvâ’nın yularını çekip sakinleştirmeye çalışan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer yandan “Ey insanlar! Sakin ve sükûnetli olun; deve ve atları koşturmak, taat ve iyilik değildir!” diyerek sukûnet çağrısında bulunuyordu. Bu arada, izdiham ve sıkışıklığın olduğu yerlerde Kasvâ’yı dizginliyor, önünde boş alan bulduğunda ise yularını serbest bırakmak suretiyle hiç kimseyi incitmeden vakur bir şekilde yoluna devam ediyordu.

Muzdelife sınırına yaklaştığında yanına gelen birisi, Kasvâ’nın yularından tutarak, “Yâ Resûlallah!” diye seslendi. Yukarıdan aşağıya doğru akan kalabalığın önünde durup yolun akışını engelleyen bu adamın tavrından hoşlanmayanlar olmuştu. “Behey adam! Çekil yoldan!” diyorlardı. Bu olaya şahit olan Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bırakın onu; belli ki bir ihtiyacı var!” buyurdu.        

Sonradan adının Abdullah el-Yeşkûrî olduğunu öğrendiğimiz ve Kûfe civarından gelen bu şahıs, Allah Resûlü’nü görebilmek için önce Minâ’ya, ardından da Arafat’a gelmiş ama kendisine görüp konuşmak nasip olmamıştı. Müzdelife’ye gideceğini öğrenince bu fırsatı kaçırmak istememiş ve erkenden hareket edip sınırda beklemeye başlamıştı. Şimdi ise beklediği fırsatı yakalamış olmanın sevinciyle Efendimiz’in önüne çıkmış, ebedî hayatını ilgilendiren bir soru soruyordu.        

Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), âdeta “İhtiyacın neydi, haydi söyle!” dercesine bir bakış atfedince cesaretini topladı ve “Beni Cehennem’den kurtarıp Cennet’e sokacak; Cennet’e yaklaştırıp Cehennem’den de uzaklaştıracak amel nedir?” diye sordu.    

Adamın sorusunu dinleyen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Peki, bu konuda sen ne yapıyorsun; seni bu pâyeye ulaştıracak amelin var mı?” diye sordu. Adam, “Evet, var!” dedi. Bunun üzerine onun şahsında herkese şunları söyledi:

“Farz olan namazı kıl ve zekâtı da ver! Beytullah’ı ziyaret et ve hac vazifeni yerine getir! Ramazan orucunu da tut! Buna ilave olarak insanların sana nasıl davranmasını istyorsan sen de onlara öyle davran. Tabi onların sana davranmasını istemediğin şekilde de onlara davranma!” 

Adamın sevinçten gözlerinin içi gülüyordu; kestirmeden kendisini Cennet’e götürebilecek bir güzergâhın cevabını, bizzat Resûlullah’tan almış ve rahatlamıştı. Gözü Müzdelife’de olan Fahr-i Âlem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine, “Haydi, şimdi kervanın önünden çekil!” dediğini duyunca bir kenara çekiliverdi.       

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), artık Müzdelife’ye varmak üzereydi. Yolda bir dağ geçitinin önünde durdu ve Kasvâ’dan indi. Hazreti Üsâme’nin döktüğü su ile hızlı ve hafif bir abdest aldı. Bu sırada Hazreti Üsâme, akşam namazı vaktinin girdiğini hatırlatmıştı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ise namazın ileride ikame edileceğini beyan buyurdu.     

Yeniden Kasvâ’ya binen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), etrafındaki cemm-i gafîr ile birlikte bir miktar daha yürüdükten sonra nihayet Müzdelife’ye ulaştı. Bu sırada yanına yaklaşan birisi, “Yâ Resûlallah! Ben, Tayy dağlarından geldim. Hayvanım bitkin ve kendim de çok yorgunum. Neredeyse her dağda vakfe yaptım! Ne dersiniz; benim haccım kabul oldu mu?” diye sordu. 

Adının Urve olduğunu öğrendiğimiz bu adamı dinleyen Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Her kim, gece veya gündüz daha önceden Arafat’ta vakfe yapar, bizimle birlikte şu mekânda bu namazı kılar ve buradan ayrılıncaya kadar vakfeye durursa, haccını tamamlamış ve ihramdan çıkma aşamasına gelmiş demektir!” buyurdu.

Bu arada yatsı namazı vakti de girmişti ve Kasvâ’dan iner inmez gidip yeniden abdest aldı. Önce akşam namazından başlayarak yatsı ile birlikte cem yaptı.

Namaz sonrasındaümmetine döndü ve yanlış anlaşılmaması için tavzih manasında şu ikazda bulundu:  

“Şüphe yok ki akşam ve yatsı olarak bu iki namaz, sadece buraya mahsus olmak üzere kendi vakitlerinden alınıp bu vakte te’hir edildiler; insanlar, yatsı vakti girmedikçe sakın cem’ etmesinler! Sabah namazı ise her zamanki vaktinde kılınacak!”   

O akşam Resûlullah’ı merak edip takip edenler, yine uzun uzadıya dua ettiğine şahit oluyordu; Kur’ân okuyor ve vaktini de evrâd ü ezkâr ve tefekürle geçiriyordu!           

Oldukça uzun ve yorucu bir günün ardından şimdi vakit, istirahat vaktiydi; zira ertesi gün de çok yoğun olacaktı!        

Efendimiz (Sas) Arafat’ta Vakfeye Duruşu (9 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hac, Arafat’tır.” buyurduğu ve vakfeye durulan Arefe günü. Hac yolcularının buraya gelmedikleri takdirde ibadetlerinin geçerli olmayacağı hayati bir gün. Hac ibadetinin en temel rüknü.   

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Minâ’da kıldığı sabah namazının ardından, vakit çıkacağı âna kadar bekledi. Vaktini yine evrâd ü ezkâr ve dua ile geçiriyordu!         

Güneş doğar doğmaz Arafat’a hareket etti. Dabb yolunu takip ediyordu. Yüzbinin üzerindeki ashâbı da O’nunla birlikte yola çıkmış, Kasvâ’nın üzerinde telbiye getiren Resûlullah’a eşlik ediyordu.

Günün ağarmasıyla birlikte vadinin ihtişamı daha da göz kamaştırıyordu. Arafat istikametinde, yukarıya doğru akan bir nehir görüntüsü vardı!

Beri tarfta Allah Resûlü’nü ilk defa görenlerin heyecanlı hâli hâlâ devam ediyordu. Mesela Irak tarafından geldiği anlaşılan bir grubun, Kasvâ’nın üzerinde dolunay misali yürüyen Allah Resûlü’nü görünce hayranlıktan bakakaldığı görülüyor, “Bu ne mübarek bir simadır!” dedikleri duyuluyordu. O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem), devesinin üzerinde, “Allah’ım! Haccımı, içerisinde riyanın, sum’anın ve hebanın olmadığı bir hac kıl!” şeklinde dua ederken ilk defa görenler, Efendimiz’i işaret ediyor ve sevinçten “İşte, bu Resûlullah’tır!” diyerek birbirlerine gösteriyorlardı.

Bu arada kervana sonradan katılan, kalabalık sebebiyle konuşulanları duyamayan, yolu uzun olduğu için ancak Arafat yolunda kervana yetişen ve benzeri sebeplerle hacla ilgili bilgilere vakıf olamayanlar da vardı. Mesela Necid tarafından birileri Allah Resûlü’ne yaklaşmış, “Yâ Resûlallah! Hac nasıldır; nasıl tamam olur?” diye soruyorlardı.      

Peygamber Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem), bu türlü soruları vesile ediyor ve yolculukla ilgili eski bilgileri hatırlattığı gibi yeni malumatlarda veriyordu. Necidlilerin sorusu üzerine ashâbına döndü ve herkesin duymasını ister bir edâ ile şunları söyledi:

“Hac, Arafat’tır! Her kim Müzdelife’de kılınacak sabah namazından önce Arafat’a gelir ve vakfeye durursa hacca yetişmiş ve ibadetini tamamlamış olur.”

Bununla da yetinmemiş ve şunu da ilave etmişti:

“Mina günleri de üç gündür. Acele edip orada iki gün kalan kimseye günah olmadığı gibi üçüncü günü burada geçiren kimseye de günah yoktur!”

Bunları söylemişti söylemesine ama bu, sadece etrafındakiler tarafından duyulmuştu. Halbuki O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunların herkes tarafından duyulmasını arzu ediyordu. Yanındakilere bakarak, bir münâdî vasıtasıyla bunların, Arafat’a yürüyen herkese duyurulmasını söyledi.

Bu arada, Efendimiz’in Arafat’a yönelişini, bazı insanların yadırgadığına da şahit olmaktayız. Zira Câhiliyye günlerinde olduğu gibi O’nun Meş’ar-i Haram’a gideceği ve vakfesini orada yapacağını zannediyorlardı. Müzdelife’de durulmayıp yola devam edildiğini görünce gelip müşkillerini Allah Resûlü’ne sordular. 

İşin başını çekenler, bilhassa bugüne kadar vakfelerini Müzdelife’de yapan ve bunu da Allah’ın ehli oldukları için yaptıklarını söyleyen Kureyş’in ileri gelenleriydi. Huzura gelen Nevfel İbn-i Muâviye, “Yâ Resûlallah! Kavmin Senin, toplanma mekânı olan Müzdelife’de vakfe yapacağını zannediyorlardı!”

Sorunun altında, düne kadarki uygulamaların baskısı vardı. Çünkü onlar, Müzdelife dışında vakfe yapmayı büyük bir hata olarak kabul ediyor ve Arafat’a çıkanlarla kat-ı alaka edip konuşmuyorlardı! 

Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben, nübüvvet gelmeden önce de onlara muhalefet ediyor ve Arafat’ta vakfe yapıyordum!” buyurdu. Bu beyanlar, O’nun bilerek bir tercihte bulunduğunu ifade ediyor ve üstelik bu tercihinin, nübüvvet öncesine dayandığını gösteriyordu.          

Yolda giderken, Na’mân adı verilen bir tepeyi gösterdi ve şöyle buyurdu: “Burası, bugün Allah’ın (celle celâlühü), Âdem’in sulbündeki neslinden söz aldığı yerdir. Onun sulbünden yarattığı bütün nesilleri çıkarttı ve zerreler gibi önüne saçarak kendileriyle konuştu ve ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedi. Onlar da ‘Elbette Sen bizim Rabbimizsin! Biz buna şâhitlik ederiz.’ cevabını verdiler.”

Bu arada Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), daha önceden ashâbından bazılarını gönderdiğini ve kendisi için, Arafat sınırının başladığı Nemire ismiyle maruf yere çadır kurdurduğunu görmekteyiz. Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), istirahat için söz konusu bu çadırın yanına geldi. Bu duruş, burada kalınacağının bir işareti gibiydi ki Annelerimizin çadırları da bu çadırın etrafına kurulmuştu.

Ancak Sultân-ı Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kısa bir müddet sonra devesinin hazırlanmasını emir buyurdu. Güneşin zevâle kayışıyla birlikte Kasvâ’ya binen Efendiler Efendisi’nin yeni hedefi, Batn-ı Vâdî/ Urane Vâdisi idi. Attığı her adımı takip eden ashâbı da O’nunla birlikte buraya gelmiş, Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri’nin ne yapacağını merak ediyorlardı. Ve çok geçmeden herkes toplandı ve Efendiler Efendisi, Kasva’nın üzerinden bütün insanlara hitap etti.

Böylesine mübarek bir mekân ve mübarek bir günde, hac vazifesini eda ederken oruç tutmanın hükmünü merak edenler vardı. Resûlullah’ın, “Arefe günü oruç tutmak, önceki sene ile bu yılın günahlarına kefarettir!” buyurduğunu biliyorlardı. Aynı zamanda bugüne kadar, Zilhicce ayının ilk on gününün ehemmiyetinden bahsedilmiş ve bayram gününün dışındaki günlerde oruç tutmanın faziletleri anlatılmıştı. Zira bu, bizzat Yüce Mevlâ’nın nazara verdiği bir husustu: “Fecr hakkı için! O on gece hakkı için! Çift ve tek hakkı için! Akıp giden gece hakkı için ki: (Kıyamet gelecektir.)” Burada âyetlerde zikredilen on günden maksadın Zilhicce’in ilk on günü, günlerden tek olanın “arefe”, çift olanın ise “bayram” günü olduğu, akıp giden geceye yemin edilirken de “Müzdelife”nin kastedildiği anlaşılıyordu. 

Onun için başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere önde gelen ashâbın bayram günleri hariç bu günlerde oruç tuttukları da biliniyordu. Ancak bu seneki arefe gününün durumu çok farklıydı. Çünkü sefer hâli söz konusuydu. Bu sebeple dört rekâtlı namazlarını ikişer rekât olarak kılıyorlardı. Üstelik havalar sıcak ve izdihamdan kaynaklanan ayrı bir meşakkat vardı. Bazı sahabîler, bugün Resûlullah’ın oruçlu olduğunu söylüyor bazıları da buna itiraz ediyordu.

Onlar kendi aralarında konuşa dursun, bunlara şahit olan Hazreti Abbâs’ın hanımı ve Efendimiz’in de baldızı Ümmü Fadl (radıyallahü anhâ), Allah Resûlü’ne bir bardak süt gönderdi. Konuşulanlardan haberi olmuşçasına Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), herkesin gözü önünde ve devesinin üzerindeyken sütü içti. Arkasından da Arefe günü Arafat’ta oruç tutmayı nehyetti.          

Bu arada bazı sahabîler, Allah Resûlü’nün yanına yaklaşmış sorular soruyorlardı. Cevap verebilmek için onlarla konuşmaya başladığı esnada Arafat’tan yükselen Hazreti Bilâl’in sesini duyunca Fahr-i Âlem’in sustuğu ve ezanı dinlemeye başladığı görüldü. Ezan-ı Muhammedî’nin bitimiyle birlikte söz konusu şahıslara döndü ve yarım kalan cümlelerini tamamladı.Hazreti Bilâl, namaz için kâmet getirmeye başlamıştı. Arafat’ta saf tutan cemaatine imam olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), önce öğle namazını ardından da ikindi namazını kıldırdı.

Gönüllerin rikkat kesbettiği Arafat’ta ashâbına namaz kıldıran Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), etrafındaki yüz yirmi bin kişiyle birlikte vakfeye duracağı yeriçin yürümeye başladı. Cebelü’r-Rahme’ye kadar geldi.      

Mübarek eliyle ashâbına da işaret ediyor ve Cebelü’r-Rahme’nin uzağında bulunanlara İbn-i Mirba’ El- Ensârî ile haber gönderip, “Meşâir sınırını geçmeyiniz! Çünkü siz, babanız İbrâhîm’in mirasından bir miras üzere bulunuyorsunuz!” diyordu. 

Zira o güne kadar Kureyş, “Harem” bölgesinin dışında kaldığından dolayı vakfe için buraya gelmez ve Arafat yerine Müzdelife’de vakfe yaparlardı. Gerçi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), konuyu ashâbına daha önce de beyan etmişti. Ancak bir kez daha söyleme lüzumu duyuyordu. Arkasından da “İşte burası Arafat’tır ve vakfe yeridir; Arafat’ın her tarafı da vakfe yeridir!” buyurdu. Bu arada telbiye getirmiş ve “Hayır, ancak Âhiret hayrıdır!” demişti.       

İçinden çıkamadıkları müşkillerini arz için fırsat bekleyenler de vardı. Onlardan birisi Allah Resûlü’ne yaklaştı ve “Yâ Resûlallah! Biz hac mevsiminde develerimizi kiraya veren bir kavimiz. Yaptığımız bu işten dolayı insanlar bize, ‘Size hac yoktur!’ diyorlar; ne dersiniz?” diye sordu.

İbadet neşvesiyle Rabb-i Rahîmi’ne teveccüh edeceği bir vakitte gelen böyle bir soru karşısında önce sükûtu tercih etti Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem). Belki de sükûtu, henüz konuyla ilgili açıklayıcı bir hükmün gelmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Ancak cevabını alamayan ve genel tabloya bakarak zamanlama hatası yaptığını düşünen şahıs, bir müddet bekledi ve cevap alamayacağını sanarak vakfe yapacağı yere döndü.

Çok geçmemişti ki Arafat, yeni bir buluşmaya daha sahne oldu; Cibrîl-i Emîn gelmiş, Efendimiz’e şu mesajı getirmişti:

“Hac mevsiminde ticaret yaparak, Rabbinizden size gelecek kâr ve yarar taleb etmenizde size bir vebal yoktur. Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi Müzdelife’ye doğru akın ettiğinizde, Meş’ar-ı Haram’da Allah’ı zikredin. O size nasıl güzelce doğru yolu gösterdiyse, siz de öyle güzel bir şekilde O’nu zikredin! Bilirsiniz ki, O’nun yol göstermesinden önce siz yolu şaşırmış kimselerdiniz!”          

Âyet iner inmez Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), deve kiralama işini yaptığını belirtip soru soran şahsı yanına çağırttı ve ona, “Sizler hacısınız!” buyurdu. Bu onların haccının geçerli olacağının açık bir ifadesiydi.     

Resûlullah’ın, o gün vakfe için durduğu yer, Rahmet Tepesi’nin eteğiydi. Kıbleye dönen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), insanların toplandığı yeri önüne almış ve vakfeye durmuştu. Bu esnada Kasvâ’nın karnı, tepedeki kayalara değecek kadar yakındı.         

Vakit, vakfe vaktiydi. Zaman, halvet zamanıydı; kulun Rabbiyle buluştuğu, hatta yer yer dillerin sükût edip gönüllerin konuştuğu hususi bir zaman dilimi başlıyordu!       

Bu özel anlarda Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, âdeta yüreği yırtılırcasına dua ediyordu. Cebel-i Rahme’nin eteğinde durmuş, Rahmân’dan nasıl mağfiret ve merhamet dilenileceğini herkese gösteriyordu! Mübarek ellerini göğüs hizasına kadar kaldırıp avuçlarını semaya doğru açmış dua dua yalvarmaktaydı. Hatta bir aralık Kasvâ’nın yuları elinden kayınca onu eliyle yakalamış ve bir eliyle yuları tutarken diğer elini semaya kaldırmış, duasına devam ediyordu! 

“Allah’tan başka ilah yoktur! O birdir; O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nun, hamd de O’na mahsustur! Hayır, yalnız O’nun elindedir. O diriltir ve öldürür. O her şeye kâdirdir!” diye başladı duasına. Ardından, “Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahid, bizzat Allah’tır. Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe -mutlak gâlib, tam hüküm ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilah olmadığına- şahittirler!” mealindeki âyeti okudu ve “Ben de bu gerçeğe şâhid olanlardanım Yâ Rab!” buyurdu. Duasına devam etti.     

Vakfe esnasında ashâbdan birisi bineğinden düşmüş ve boynu kırılarak vefat etmişti. Buluşma yeri Arafat’ta, Rabbine kavuşmuştu! İlk defa yaşanan bir hadiseydi ve ne yapacaklarını gelip Resûlullah’a sordular. “Onu su ve sidirle yıkayınız ve iki ihram elbise ile kefenleyiniz!” buyurdu. Ardından da bir uyarıda bulundu:     

“Sakın kefene koku saçmayın! Başını ve yüzünü de örtmeyin! Çünkü Kıyâmet Günü’nde Allah (celle celâlühü), onu telbiye getirir bir halde diriltecektir!”

Artık Arafat’ta güneş, gurûba iyice yaklaşmıştı. Eski alışkanlıklarının tesirinde kalan bazı insanlar, bir an önce Müzdelife’ye gitmek istiyorlardı. Onların bu hâlini Resûlullah da fark etmiş ve bir defa daha uyarma lüzumu duymuştu. İnsanların Câhiliyye döneminde güneş dağ başlarında insanın başındaki sarık gibi durduğu dönemde Müzdelife’ye hareket ettiklerini hatırlattı ve “Biz ise, güneş batmadan Arafat’tan hareket etmeyeceğiz!” buyurdu. Bir hatırlatma da ertesi sabah için yapmıştı: “Müzdelife’den ise, güneş doğmadan hareket edeceğiz. Bizim yolumuz putperest ve müşriklerin yolundan farklıdır.”        

Günbatımına kadar dua dua yalvaran Sultân-ı Rusül’ün (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisiyle birlikte haccedenlere bir müjdesi vardı. Onlara döndü ve şöyle dedi:

“Allah (celle celâlühü), bugün size büyük bir lütufta bulunmuş ve aranızdaki haklar hariç günahlarınızı affetmiştir! Şüphesiz bu, iyileriniz sebebiyledir; onların vesilesiyle kötülerinizi de bağışlamış, iyilerinize de istediklerini vermiştir! Haydi şimdi Allah’ın adıyla Müzdelife’ye doğru hareket ediniz!”          

Arafat, bayram yeri gibiydi. Zaten günlerden Cuma olması sebebiyle bir bayram yaşıyorlardı. Ertesi gün de kurban bayramını idrak edeceklerdi. Ancak ashâb arasında Resûlullah’ın bu müjdesi, bütün bayramları unutturacak ölçüde bir sevinç meydana getirdi. “Hareket” emri de gelmişti ya, maziye ait bütün hata ve günahlardan arınmış, annelerinden doğdukları gün kadar saf ve duru olarak Müzdelife’ye doğru harekete geçmişlerdi.

Efendimiz’in (Sas) İfaza Tavafı (10 Zilhicce 10 Hicrî)

Şeytan taşlama, bayram namazı ve kurbanların kesilmesi derken vakit bir hayli ilerlemiş; artık öğle yaklaşmıştı. Efendiler Efendisi (sallalahu aleyhi ve sellem), Kasvâ’nın getirilmesini talep etti ve ifâza tavafı yapmak üzere Kâbe’ye yöneldi. O’nun hareketiyle birlikte Minâ’daki insan seli de yola koyulmuş, Bekke Vadisi’ne doğru akıyordu! Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, ifâza tavafı için Beytullah’a mutlaka gündüz gitmelerini emretmişti. Ancak hanımlarına başka tavsiyesi vardı; erkeklerden farklı olarak bu tavafı onlar, ortalığın tenhalaştığı gece vaktine bırakacaklardı!

Derken vakit girmişti ve tavaftan hemen sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına Kâbe’de öğle namazını kıldırdı.

Namazdan sonra, hac yolcularına Zemzem suyu ikrâm etmekte olan Benî Abdulmuttalib’in yanına geldi. Mübarek omuzlarını göstererek “Ey Abdulmuttalib oğulları! Kovalarla su çekiniz! Eğer sikâye hizmetiniz hususunda halkın üşüşüp size galebe çalmayacağından emin olsaydım, ben de sizinle birlikte gelir ve kovalarla Zemzem suyu çekerdim!” buyurdu. Yapılan işi takdir ediyordu. Sonra, “Bana da bir kova su uzatınız!” dedi ve kendisine uzatılan Zemzem’den bir miktar içti. Sonra geriye kalanı serinlemek için başından aşağıya döktü. Ancak yine de kovanın dibinde su kalmıştı; arta kalan Zemzem’i de ağzına aldı ve mübarek ağızlarında çalkaladıktan sonra onu yeniden kovanın içine boşalttı. Bu arada mübarek dudakları hareket ediyor yine Rabbine yalvarıyordu. Ardından kovadaki bu suyu, bir bereket vesilesi olarak Zemzem Kuyusu’nun içine boşaltmalarını emretti.        

Beri tarafta Mekkeliler harekete geçmiş ve başta Efendimiz’in amcası Hazreti Abbâs olmak üzere Allah rızası için huccâca üzüm şerbeti dağıtmaktaydı. Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bineğinin arkasına Hazreti Üsâme’yi alarak onların yanına geldi. Efendimiz’in geldiğini gören Hazreti Abbâs (radıyallahü anh), çok sevinmiş; hemen oğlu Fadl’a şöyle seslenmişti: “Yâ Fadl! Annene git de Resûlullah için yanındaki özel şerbeti sana versin al gel!” Amcasının ayrıcalıklı bu arzusundan hoşlanmadı Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem). İnsanlardan bir insan olmayı şiar edinmiş ve “Sizden farkım, sadece bana vahyediliyor olmamdır!” buyuruyordu. Duruşuyla, “Kureyşli kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!” diyen bir Nebî’nin bunu kabullenemeyeceğini ifade ediyordu ve onun bu teklifini duyar duymaz, “Hayır” dedi. “Bana da bu şerbetten ver!”   

Hazreti Abbâs, “İyi de buradaki şerbete insanların eli değiyor!” demek istedi; Resûlullah’ın kararı değişmedi ve böyle bir mazereti de kabul etmeyeceğini belirterek, “İşte bana da halkın içtiği bu şerbetten ver!” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Abbâs, İnsanlığın İftihar Tablosu’na söz konusu şerbetten takdim etti. Bu sefer aldı ve içti; kalanını da Hazreti Üsâme’ye verdi. 

Şerbetin tadını beğenmişti ve “Pek güzel yapmışsınız; hep böyle yapın!” buyurarak takdirlerini ifade etti. Bu Nebevî takdir karşısında amca Hazreti Abbâs (radıyallahü anh), ayaklarının yerden kesildiğini hissediyor, göklere yükselecek kadar bir hiffet duyuyordu!

Zaman ilerliyordu; vakti geldiğinde ikindi namazı da kılınmış ve artık akşam vakti girmek üzereydi. Gönlü Kâbe’de olsa da Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden gecelerini geçireceği Minâ’ya yöneldi. Tabii olarak ashâbı da O’nunla birlikte yürüyordu. Çünkü Sultân-ı Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem), Minâ dışında gecelemelerini yasaklamıştı. Ancak bunun belli başlı istisnaları da vardı; mesela hacılara su dağıtma işini organize eden Hazreti Abbâs (radıyallahü anh), Mekke’de kalmasına izin verilenlerden birisiydi. At ve develere bakan insanlara da aynı izin çıkmıştı. Fahr-i Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, Minâ dışında gecelemelerini söylemiş, hayvanların başında bekledikleri için cemrelerini de gün aşırı nöbetleşe yapmalarınına izin vermişti.

Minâ’daki bu ilk gecede Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerimizden Ümmü Seleme Validemiz’in yanında kalıyordu. Akşamın bir vakti çadıra, yanına aldığı bir grup insanla birlikte Vehb İbn-i Zem’a gelmişti. Üzerinde, ihramdan çıktığını ifade eden yeni bir gömlek vardı. Onu bu vaziyette gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sen ifâza tavafını yaptın mı ey Ebâ Abdillah?” diye sordu. “Hayır, vallahi de yapmadım ey Allah’ın Resûlü!” deyince Hazreti Vehb’e, “Öyleyse şu elbiseyi çıkar!” buyurdu. Efendimiz’in bu ikazı karşısında hem Hazreti Vehb hem de yanında aynı konumda bulunan arkadaşı, hiç tereddüt etmeden üzerindeki elbiseyi çıkardılar. Ancak sebebini de öğrenmek istiyorlardı ve Hazreti Vehb, “Niçin ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu. Hâtemü’l-Enbiyâ Hazretleri şöyle buyurdu: 

“Çünkü bugün, cemreye taş attığınız takdirde ihramdan çıkmanıza, yani size haram edilen her şeyin -kadın hariç- helal olmasına ruhsat tanındı. Eğer siz, Beytullah’ı tavaf etmeden akşama girerseniz, cemretü’l-Akabe’ye taş atmazdan önceki gibi haram olursunuz, bu hal Beytullah’ı tavaf edinceye kadar devam eder!” Ortalık durulup da el etek çekilince Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerimizle birlikte yeniden Kâbe’ye geldi ve onlarla birlikte yeni bir tavaf yaptı. Üstelik O (sallallahu aleyhi ve sellem), bundan sonraki gecelerde de Kâbe’ye gelecek, iki rekât namaz kılacak, tavaf yapacak ve sabah namazı vakti girmeden yeniden Minâ’ya dönecektir. 

Efendimiz’in (Sas) Mina’daki Bayram Hutbesi (10 Zilhicce 10 Hicrî)

O gün Hazreti Ali ve Abdullah İbn-i Huzâfetü’s-Sehmî gibi sahâbîler, Efendimiz’in bu emirlerini insanlara duyuruyorlardı.

Duruşundan, ashâbına söylemek istediği önemli hususların olduğu anlaşılıyordu. Burada da bir hutbe îrâd edecekti. Onun için bekliyor ve belli ki arkadan gelenlerin de kendisine yetişmesini istiyordu. Büyük çoğunluk itibariyle insanların geldiğini görünce, mübarek elleriyle işaret ederek “Muhâcirler buraya!”, “Ensâr da şuraya!” demiş ve kıblenin sağına Muhâcirleri, soluna da Ensârı yerleştirmişti. Diğer insanların da onların etrafında halkalanmasını istemişti.

Ardından yeniden devesi Kasvâ’ya bindi. Amr İbn-i Hârice Kasvâ’nın önünde dururken Hazreti Bilâl onun yularını tutuyor, Hazreti Üsâme de ihramıyla Efendiler Efendisi’ne gölge yapıp güneşin hararetinden O’nu korumaya çalışıyordu.     

“Ey insanlar!” diye başladı sözlerine ve “Sözlerimi iyi dinleyin ve sakın unutmayın! Bilemiyorum; belki de bu yılımdan sonra ben, sizinle bir daha burada buluşamayacağım!” buyurdu.          

Bu, yeniden kalpleri titreten, göz pınarlarını harekete geçiren bir hatırlatmaydı. Yolculuk öncesinden başlayan ve yol boyunca her fırsatta tekrar ettiği bir husustu. Yine söz vedalaşma ve helalleşmeye getirilmişti!            

Mübarek beyanlarının bir kısmı, Arafat’taki hitabını hatırlatır mahiyetteydi. “Ey insanlar!” deyip üst üste sorular sormaya başladı. Her defasında ashâb, farklı bir cevap alacaklarını zannederek ihtiyatla karşılıyor ve cevabını da Resûlullah’a havale ediyordu. Üst üste gelen karşılıklı şu diyaloga sahne oldu o gün Minâ:      

            – Biliyor musunuz; bugün hangi gündür?

            – Allah ve Resûlü daha iyi bilir!

            – Bugün, Kurban günü değil mi? 

            – Evet, Kurban günüdür! 

            – Doğru söylediniz; büyük hac günüdür! 

            – Peki, bu ayın hangi ay olduğunu biliyor musunuz? 

            – Allah ve Resûlü daha iyi bilir! 

            – Zilhicce değil mi? 

            – Evet, Zilhicce’dir. 

            – Doğru söylediniz; Zilhicce’dir!       

            – Burası hangi beldedir? 

            – Belde-i Haram değil mi? 

            – Evet! 

            – Doğru söylediniz!

            – En çok hürmet gösterdiğiniz gün hangisi? 

            – Bu günümüzdür! 

            – Kıymet itibariyle en çok hürmet ettiğiniz ay hangisi? 

            – Bu ayımızdır! 

            – Kutsallık açısından en önemli belde hangi beldedir? 

            – Bu beldemizdir!

Üst üste gelen bu soru ve cevaplardan sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), sözü esas mecrasına getirip ashâbına şunları söyledi: 

 “Rabinize kavuşacağınız âna kadar kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz bu şehrin, bu ayın, bugünün haramlığı ve dokunulmazlığı gibi birbirinize haramdır; Allah size bunları haram kılmıştır!”

Herkesin duymasını arzu eden ve iyice pekiştirilmesini dileyen bir görüntüsü vardı ve dün olduğu gibi yeniden, “Tebliğ ettim mi?” diye sordu. Ayrılığı hatırlatan her ifadeyle gönüllerindeki coşkuyu dışa vuran ashâb-ı kirâm, “Evet!” diye karşılık verirken, bulundukları yerden hıçkırık sesleri yükseliyordu. Resûlullah’ın mukabelesi yine aynıydı: 

“Allah’ım! Şâhid ol!”

Sonra şöyle devam etti:

“Muhakkak ki sizler Rabbinize kavuşacaksınız! O da sizleri amellerinizden sorguya çekecektir!          

Dikkat ediniz! Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine hemen teslim etsin!

Biliniz ki Câhiliyye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır! 

Câhiliyye devrindeki bütün kan davaları kaldırılmıştır! Kaldırdığım ilk kan davanız da İyâs İbn-i Rebia İbn-i Hâris’in kan davasıdır! 

Biliniz ki müslümanın müslümana her şeyi haram kılınmıştır; rızası olmadıkça müslümanın malı, başkasına helal olmaz!”

Bu arada Amr İbn-i Yesrîbî isimli bir sahabî araya girdi ve şöyle bir soru sordu: “Yâ Resûlallah! Amcaoğlumun sürüsünü görsem bir koyun alıp kesemez miyim?” Allah Resûlü Hazreti Amr’ı tanımıştı veşöyle karşılık verdi: 

“Bir koyunla karşılaşsan üzerinde de bıçak ve çakmak olsa üstelikte odunun bol olduğu bir vadide bulunsan değil onu kesip alman dokunman bile uygun olmaz!”     

Araya giren soru cevabın ardından Allah Resûlü konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Nefislerinize zulmetmeyiniz ve benden sonra, sakın küfre geri dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!      

Ey insanlar!    

Nesi’ -haram (saygın) ayların yerlerini değiştirip ertelemek- sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Öyle yapmakla, kâfirler büsbütün şaşırtılırlar. Allah’ın saygın kıldığı sayıya denk getirmek üzere onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ve böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kabul ederler. Haberiniz olsun ki zaman Allah’ın, gökleri yeri yarattığı gündekine benzeyen şekline, ilk haline dönmüştür. Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü haram aylardır. Üçü birbiri ardınca gelir Zilkade, Zilhicce, Muharrem. Biri de Cumâda’l-Âhire ile Şa’bân arasında bulunan Mudar’ın ayı diye isimlendirilen Receb’tir. Ay da 29 veya 30 gündür.      

Ey insanlar!

Muhakkak ki kadınların sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin de onlar üzerinde hakkınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız; döşeğinize hiç kimseyi ayak bastırmamaları, istemediğiniz kimseyi izniniz olmadıkça evlerinize sokmamalarıdır. Eğer onlar aksini yaparlarsa, Allah sizin onları yatakta ilgisiz bırakmanıza izin vermiştir. Faydası olacaksa kendilerini fazla incitmeyecek derecede, tedip edebilirsiniz de! Eğer vazgeçip size itaat ederlerse, onların üzerinizdeki hakkı; mâruf veçhile kendilerinin bütün yiyecek ve giyeceğini sağlamaktır. Çünkü onlar yanınızda zayıf bir durumdadırlar, kendileri için bir şeye malik değildirler. Siz onları ancak Allah’ın emaneti olarak aldınız ve kendileriyle evlenmeyi de Allah’ın kelimesi, emir ve müsaadesiyle helâl edindiniz. Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Onlara daima hayırla muamele ediniz! 

Muhakkak ki Yüce Allah (celle celâlühü), mirasdan her insanın hissesini belirlemiş, her hak sahibine hakkını vermiştir. Vâris için, vasiyete gerek yoktur. Biliniz ki; çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zânî için mahrumiyet vardır. Kendisini babasından başkasına nisbet eden kişi veya kendisini efendisinden başkasına nisbet eden köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın! Allah öylesinin farz ve nafilesini kabul etmez! Müslüman, müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler! Müslüman kişiye, kardeşinin kanı da malı da helâl olmaz! Meğer ki kendisi gönlünden koparak vermiş olsun!        

Ey insanlar!

Muhakkak ki Şeytân, şu toprağınızda kendisine tapılmaktan umudunu kesmiş bulunuyor! Fakat sizin küçük gördüğünüz bazı amellerinizde ona uymanız onu hoşnut edecektir!

Size, âzası kesik siyahi bir köle bile emir tayin edilirse o sizi Allah’ın Kitabı ile yönettiği sürece onu dinleyiniz ve kendisine itaat ediniz! 

Dikkat ediniz! Suçlu, kendi suçundan başkasıyla suçlanamaz! Baba, oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz!

Dikkat ediniz! Siz şu dört şeyi kat’iyyen işlemeyeceksiniz: Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayacaksınız! Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı cana haksız yere kıymayacaksınız! Zina etmeyeceksiniz! Hırsızlık yapmayacaksınız!  

Ben, insanlar ‘Lâ ilâhe illallah’ deyinceye kadar mücadele etmek üzere emrolundum! Onlar, bunu söyledikleri zaman canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Geriye kalan hesapları ise Allah’a aitir!

Ben aranıza, sizi sapıklıktan koruyacak şeyi bıraktım. O da Allah’ın Kitabıdır!”

Bunları söyledikten sonra bir kez daha sordu:

            “Tebliğ ettim mi?”

Mahşeri kalabalığın cevabı yine aynıydı:

            “Evet!”

Yine mübarek elini kaldırdı ve “Allah’ım! Sen şahit ol!” buyurdu.

Hutbesinde verdiği mesajların, huzurda bulunup işitenler tarafından, orada bulunmayanlara ulaştırılmasını tembih ediyordu. Abdullah İbn-i Ömer gibi orada Allah Resûlü’nü dinleyenler mesajı almış ve bu haccın adını çoktan koymuşlardı: “Veda Hacı!” Abdullah İbn-i Abbâs gibi sahâbîler, neredeyse her bir sahâbisi ile teker teker helalleşmeyi ifade eden bu beyanlarıyla Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), artık insanlar arasından ayrılık vaktinin geldiğini anlamış ve buradaki hutbelerini de Resûlullah’ın ümmetine bir vasiyyeti olarak okumuşlardı!

Hayatî meselelerin birkez daha toplu halde gündeme getirildiği bu hutbesiyle Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), birkaç gündür zikrettiği bazı konuları Minâ’da yeniden hatırlatmak suretiyle o âna kadar bunları duymayanların da duymasını sağlıyor ve söylenilenlerin muhataplar nezdinde özümsenmesinin önemine de vurgu yapmış oluyordu. Zira muhataplar nezdinde, konuşulanların doğru anlaşılması, söylenilen sözler kadar önemliydi! 

İşin bir de inayet tarafı vardı; hitâbet esnasında ashâb-ı kirâmın duyma yetenek ve kabiliyetleri katlanmış, Resûlullah’ın Minâ’da yaptığı bu konuşmayı, sanki yanı başlarındaymışçasına bir netlikte duyuyor ve anlıyorlardı! Halbuki bu esnada onlardan bazıları çok uzaklarda, hatta bir kısmı itibariyle kendi çadırlarında bulunuyorlardı. Onlar, Minâ’da yaşanan bir mu’cizeye de şahitlik ediyorlardı!

“Üç Şey, Mü’minin Kalbine Kin Ve Kıskançlık Sokmaz…” (10 Zilhicce 10 Hicrî)

Mina’da kurbanların kesimi bitmişti. Havanın sıcaklığına ve günün yakıcılığına rağmen sabahın erken saatlerinden beri sürekli bir hareket halinde olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yorulmuştu. Ashâbından bir kısmıyla birlikte az ileride bir mekâna giderek oturdu ve burada dinlendiler. 

Bir müddet sonra buradan ayrılan Allah Resûlü’nde bir değişiklik vardı; ihramını çıkarıp gömleğini giymiş ve güzel kokular sürmüştü! “Tahallül-ü evvel” adıyla literatüre geçecek olan bir adım atmış ve ailevî münasebetler dışındaki ihram yasaklarının, bu dakikadan itibaren kalktığını ifade etmektedir. Diğer taraftan bunun anlamı, ihrama girdiği andan itibaren bu yasaklara direnen ve kan-ter içinde geçen yolculuktan sonra ashâbının bir nebze nefes alabilmesi için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara şefkatinin bir neticesi olarak işin kolay tarafını göstermiş, henüz ifâza tavafı ve sa’y yapmadan önce, belli şartlara riayet etmek suretiyle ihramdan çıkılabileceğini göstermişti. Zaten bunu açıkça ifade ediyordu:

“Akabe cemresini taşlayıp kurban ve tıraş işlemini de yaptığınızda, eşlerinizle birleşmek dışında size herşey helâl olur!”    

Ashâbıyla oturduğu bu demlerde gelip de Resûlullah’a soru soranlar oldu; onlardan birisi, “Ben, kurban kesmeden önce tıraş oldum! Ne yapmam gerekir” diye sormuştu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, hiçbir müeyyide gerekmez, mahzuru yok manasında, “Kurbanını kes; zorluk yok!” buyurdu.

Başka birisi, “Sıralamayı bilemediğim için cemreden önce kurbanımı kestim?” diyerek hâlini arz etti; cevap yine aynıydı:      

“Olsun; mahzuru yok!”      

Bir diğeri gelmiş, “Yâ Resûlallah! Ben de traş olmadan önce tavafımı yaptım?” diyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ona da aynı cevabı verdi:       

“Şimdi traş ol; mahzuru yok!”

O gün öne alınan veya geriye bırakılan her meseleye, “Olsun; mahzuru yok!” şeklinde cevap veren Allah Resûlü’nü takip edenler, bugün hangi konu hakkında ve ne türlü soru sorulursa sorulsun O’nun aynı cevabı vereceğini düşünmeye başlamışlardı. Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şöyle buyurdu:

“İzzet ve celâl sahibi Allah (celle celâlühü), -haksızlıkta bulunup müslümanın gıybetini yapan hâriç- kullarından zorluğu kaldırdı. Çünkü haksızlıkta bulunup müslümanın gıybetini yapanlar zâlim konumundadır ve helâk olmuştur!”

Ardından şöyle devam etti:    

“Yüce Allah (celle celâlühü), ihtiyarlık hariç indirdiği bütün dertlerin devasını da indirmiştir!”

Aslında Resûl-ü Ekrem’in bu cevaplarında, yine ümmetine olan şefkati nümâyândı. “Hac menâkisini benden alın!” buyurup onları tatbikî bir süreçten geçiren Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zayıf olanların ayağıyla yürüyor ve işin kolay taraflarını da göstermiş oluyordu. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), daima kendisine arz edilen veya gündemine gelen iki hususun, kolay olanını tercih ederdi! Sonra ashâbına şunları söyledi:

“Şunu iyi biliniz ki üç şey, mü’minin kalbine kin ve kıskançlık sokmaz; Allah’a ihlas dolu bir yürekle ibadet, emir sahiplerine nasihatte bulunmak ve Müslüman cemaatine tâbi olmak ki onlar dua ettiğinde duaları makbuldür ve arkadakilere de şamildir!”           

Minâ’da bulunduğu sırada Has’am Kabilesi’nden bir kadın gelmişti; yanındaki oğlunu gösterip mârûzatını arz ediyor ve “Bir çare!” dercesine yardım talep ediyordu; “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bu, benim tek oğlum; ailemden geriye tek o kaldı. Ancak o da konuşamıyor!”

Kadının samimi ve çaresiz hâline muttali olur olmaz su istedi. Getirilen su ile önce mübarek ellerini yıkadı ve ardından o suyun bir miktarını mübarek ağızlarına aldı. Biraz çalkaladıktan sonra yeniden kabın içine boşalttı. Bir müddet sonra Has’amlı kadına döndü ve hasta oğluna içirip üzerine dökmesi için bu suyu ona verdi ve ona şifa vermesi için Allah’a dua etmesini tavsiye etti. Resûlullah’ın verdiği suyu alıp giderken kadının sevincine diyecek yoktu. Tavsiye yerine getirilince çocuk iyileşmekle kalmamış aklıyla da temayüz eden bir gence dönüşmüştü.!  

Bu arada başka birisi, fırsatı değerlendirmek istercesine yaklaştı ve “İnsanlara ihsan edilen en faziletli şey nedir?” diye sordu. Efendimiz’in cevabı kısa ve netti: 

“Güzel ahlaktır!”   

Efendimiz’in (Sas) Son Kurban Bayramı Ve Mina’da Yaşananlar (10 Zilhicce 10 Hicrî)

Bilindiği üzere bugün bayram; günün yolculuğu, Minâ istikametinde ve cemerât, kurban, tıraş derken ihramdan çıkılacak ve yeniden Kâbe ile buluşulacak. 

Müzdelife’de bir müddet istirahat eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ibadet güzergâhını mutâd ibadetleri yanında yenileriyle de süsleyebilmek için bugün de erken kalktı. İbadet dolu hayatını, farzları yanında nafileleriyle de süslüyordu. Aynı hassasiyet, âdeta Müzdelife’yi arı kovanı haline getiren ashâbda da vardı. Zira Peygamber olduğu halde O’ndaki bu iştiyak, azim ve kararlılığı görenler, şâhidi oldukları güzellikleri hayatlarına taşımayı vazgeçilmez bir vazife görüyor ve bunları yaşayabilmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı! 

Henüz sabah vakti girmemişti. Hazreti Sevde Validemiz, Efendimiz’in yanına gelmiş bir maruzatını arz ediyordu. Yürürken arkada kalacağından veya kalabalıklar arasında izdiham yaşamaktan endişe duymuş, insanlardan önce Minâ’ya doğru hareket edebilmek için Resûlullah’tan izin istiyordu. Bunu yaparken yalnız da değildi; onunla birlikte yanında, yürümekte zorlanan başka kadınlar da vardı ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara izin verdi.

Onlara, Ümmü Seleme ve Esmâ Bint-i Ebî Bekir gibi başkaları da katılmıştı. Yürümekte zorlanan kadın ve zayıfların bulunduğu bu hey’etin, gecenin karanlığında güvenle gidebilmeleri için de başlarına, Hazreti Abdullah İbn-i Abbâs’ı rehber olarak tavzif etmişti.

Bir diğer annemiz Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ), Müzdelife’den Mina’ya giderken yaşadığı sıkıntılardan dolayı, ince düşünen ve düşüncelerini böyle bir izinle taçlandıran bu insanları hatırlayacak ve izin alıp onlara katılmadığı için üzülüp hayıflanacaktı!

Beri tarafta hâlâ Müzdelife’de bulunan ve vaktin girişiyle birlikte ashâbına sabah namazını kıldıran Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), yeniden Kasvâ’ya bindi ve Kuzah denilen dağa geldi. Câhiliyye dönemlerinde üzerinde bir ateşin yanıp durduğu bu dağı göstererek, “İşte burası Kuzah’tır!” buyurdu ve ilave etti:      

“Burası, vakfe yeri olduğu gibi Müzdelife’nin her tarafı da vakfe yeridir!”            

Bu beyanının arkasından kıbleye döndü ve Müzdelife vakfesine durdu. Bir miktar tekbir ve telbiye getirdikten sonra Allah’a hamd ü sena ederek yine dua edip yalvarmaya başladı.    

Hareket öncesinde son bir hatırlatma daha yaptı ve “Cemrede atılacak taşları toplayınız!” buyurdu. Bu arada, topladıkları taşları gösterip makbul olan büyüklüğün hangisi olduğunu anlamak isteyenler vardı. Onları görünce “Evet!” buyurdu. “İşte bunlar gibi! Siz, dinde aşırı gitmekten sakının; zira sizden öncekileri helâk eden şey dinde aşırıya gitmeleriydi!”            

Aynı zamanda bu, Müzdelife vakfesinin de bittiği anlamına geliyordu. Câhiliyye’deki uygulamadan farklı olarak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), güneşin doğuşunu beklemeden ve telbiyeler eşliğinde Minâ’ya hareket etti. Güneşin Sebir dağı üzerinde doğacağı âna kadar Müzdelife’den hareket etmeyen eski uygulamalara kimsenin takılıp kalmaması ve İslâm’ın getirdiği yeniliği perçinleyebilmek için de şu uyarıyı yapıyordu:     

“Kureyşliler, İbrâhîm’in (aleyhi’s-selam) ahdine aykırı davrandılar. Câhiliyye halkı, güneş, dağların başında insanların başındaki sarık gibi göründüğü zaman Müzdelife’den dağılır, öyle dönerlerdi. Biz ise güneş doğmadan Müzdelife’den ayrılacak ve döneceğiz! Zaten bizim yolumuz onların yolundan farklıdır!”

Derken, arkasına bindirdiği Fadl İbn-i Abbâs ile birlikte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Müzdelife’deki mahşerî kalabalık da Minâ istikametine doğru akmaya başladı. Telbiyelerle yer-gök inliyordu! Arafat’tan inişte olduğu gibi acele edenler, bir an önce Minâ’ya ulaşabilmek için şartları zorlayanlar vardı; bunları gören Nebiler Serveri’nden bir uyarı daha geldi:

“Ey insanlar! Sakin olunuz! Sukûnetle hareket ediniz!”

Bir aralık arkasındaki amca oğlu Fadl’a hitâb eden Allah Resûlü’nün, “Ey kardeşimin oğlu!” dediği duyuldu. “Bugün öyle bir gündür ki kim kulağına, gözüne ve diline sahip olursa affedilir.” diyor ve amca oğlunu ikaz ediyordu.           

Yolculuk esnasında Allah Resûlü’nün yanına yaklaşan Has’am Kabilesi’nden bir kadın, “Yâ Resûlallah! Babam devenin üzerinde duramayacak kadar yaşlı. Onun namına ben haccedebilir miyim?” diye bir soru sordu. Habîb-i Ekrem “Elbette!” buyurdu ve ilave etti: “Onun borcu olsaydı, sen onu ödemeyecek miydin?”    

Derken Muhassir adı verilen Müzdelife ile Mina arasında bulunan vadiye gelmişlerdi. Burası, Kâbe’yi yıkmak için tâ Yemen’den kalkıp gelen Ebrehe ve ordusunun, hiç beklemedikleri bir sırada bölük bölük kuşlarla hedef alındığı ve helâk edildiği yerdi. Allah Resûlü (sallalahu aleyhi ve sellem), buraya gelince devesini hızlandırdı ve daha seri sürmeye başladı. 

Habîb-i Kibriyâ, emr-i ilâhî neticesinde Hazreti İbrâhîm’in, oğlu Hazreti İsmâîl’i kurban etmek için yere yatırdığı “cemerât” denilen mekâna gelince durdu. Zira burada şeytan taşlanacaktı! Müzdelife’den toplanan taşların nasıl ve her bir cemreye kaçar tane atılacağı konusunda ashâbını bilgilendiriyor, o taşlardan birisini baş ve şehadet parmakları arasına yerleştirip herkese gösteriyor ve “İşte böyle tutarak atın!” buyuruyordu. Ardından “Ey insanlar!” dedi ve sözü bir kez daha ayrılığa getirdi: 

“Hac amellerinizi nasıl yapacağınızı benden öğreniniz! Bilmiyorum, belki de bu yılımdan sonra bir daha haccedemem!”      

Yüreğine düşen koru bir kez daha canlandırdığı ashâbına daha başka söyleyecekleri de vardı. Burada atacakları adımların sırılamasını ifade sadedinde, “Bugün ilk ibadetimiz, cemreleri taşlamaktır. Sonra kurban kesmek ve ardından da tıraş olmaktır.” buyurdu ve Minâ’da edâ edilecek menâsikin sıralamasını beyan etti.          

Fahr-i Âlem, Minâ vadisinin ortasında, Mekke solunda, Arafat ve Müzdelife de sağında kalacak şekilde durdu. Herkesin görebilmesi için de devesinin üzerinden inmemişti. Atası Hazreti İbrâhîm’in ta’lîm buyurduğu hac ibadetini, Cebrâil’in rehberliğinde insanlığa yeniden ders veriyordu! 

Abdullah İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anhümâ) anlattığına göre hac ibadeti farz kılındığında bundan hoşnut olmayan Şeytan, değişik yerlerde karşısına çıkarak Hazreti İbrâhîm’e vesevese vermiş ve onu, bu ibadetten alıkoymaya çalışmıştı. Sa’y esnasında şeytan karşısına çıkınca koşmaya başlayan Hazreti İbrâhîm onu geçmişti. Cibrîl-i Emin kendisini cemarâta getirmişti. Burada da karşısına çıkan Şeytan’a yedi taş atan Hazreti İbrâhîm, oğlu Hazreti İsmâîl’i kurban etmek için orta cemrenin yanına geldiğinde karşısında yine Şeytan’ı görünce yedi taş daha attı. Bu arada, üzerinde beyaz bir gömlek olan oğlu İsmâîl’i yere yatırmış kurban etmek üzereyken o, “Babacığım! Benim, bundan başka kefenleneceğim elbisem yok; onu çıkar da öldükten sonra onunla kefenleneyim!” demişti.

Oğlu İsmâîl’in bu teklifi karşısında Hazreti İbrâhîm, tam da gömleği çıkarmaya yönelmişti ki “Ey İbrâhîm! Rüyana sadık kaldın!” diye bir ses duymuştu. Sesin geldiği yöne döndüğünde, bambaşka bir manzara vardı. Arkasında beyaz renkli, boynuzlu ve güzel gözlü bir koç duruyordu!

Daha sonra Cebrâîl, Hazreti İbrâhîm’i uzaktaki cemreye götürmüştü ki Şeytan burada da musallat olmuştu; burada da ona yedi taş atan Hazreti İbrâhîm, Hazreti Cibrîl’in rehberliğinde Minâ’ya gelmişti. Ona, “Burası Minâ! İnsanların, hayvanlarını ıhtırıp istirahat ettikleri yerdir!” diye tarif etmişti.       

Şimdi ise O’nun zürriyyeti arasından seçilip gönderilen, Kâbe’yi inşâ ettikten sonra ellerini açıp da “Allah’ın âyetlerini ta’lîm, kitap ve hikmeti de öğretmek için gelişine” dua ettiği Âhir Zaman Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem), arkasındaki cemaatin şahsında Kıyâmet’e kadar yaşayacak herkese yeni bir ta’lîmde bulunuyordu.

Atası İbrâhîm gibi O da (sallallahu aleyhi ve sellem), Büyük Akabe cemresi önünde durmuştu. Abdullah İbn-i Mes’ûd’a toplattığı yedi tane taşı aldı ve bunları, akla musallat olup kalbe dokunmak isteyen Şeytan’ı ve şeytânî dürtüleri hedef almışçasına atmaya başladı! Her bir taş için tekbir getiriyor ve bu esnada, “Allah’ım! diyordu. “Bu haccımı, makbul ve mebrûr bir hac olarak kabul et ve günahların affına vesile kıl!”

Bu arada cemrelere atılan taşların Efendimiz’e gelmemesi için Fadl İbn-i Abbâs’ın (radıyallahü anhümâ), bedenini sütre yaptığını görmekteyiz. Bu izdihama şahit olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek parmakları arasına aldığı taşları göstererek “Ey insanlar!” dedi ve şu ikazda bulundu: 

“Sakin olunuz! Burada birbirinizi öldürmeyiniz! Sizler, taşları atacağınız zaman küçük olanları seçin ve parmaklarınızla şöyle tutarak atın!”           

Attığı her adımı takip etmeyi ve her bir beyanını hayata geçirmeyi hedef haline getirmiş olan ashâbında bu Nebevî ikaz, hemen karşılık buldu. O dakikadan itibaren, “Çekil, çekil!” diyerek birbirini itip kakmadan taş atmaya özen göterir oldular. 

Minâ’da bulunan Akabe cemresine taş atma işi gerçekleşmiş ve böylelikle, bu ilk günkü “şeytan taşlama” işi de sona ermişti. Sona eren başka bir konu daha vardı; ihram giydiği andan itibaren her fırsatta telbiye getiren Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bu andan itibaren telbiye getirmeyi de bırakmıştı.

Şimdi sırada, kurban kesmek vardı. Taşlama biter bitmez Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Akabe cemresinden ayrıldı ve kurban kesim yerindeki mescide geldi. Gelir gelmez bir tembihi oldu: “Şüphesiz ki bu günler yeme, içme ve Allah’ı (Azze ve Celle) zikretme günleridir.” Ardından ilave etti:     

“Hacta kurban kesemeyenlerin tutacağı oruç hariç bu günlerde oruç tutmak yoktur!”

Ardından bir hutbe irade eden Efendimiz, Minâ’daki bu hutbeden hemen sonra kurban kesim yerine gitti ve bölgeyi kastederek, “Burası, kurban kesme yeridir!” buyurdu ve ilave etti:

“Minâ’nın her tarafı kurban kesme yeridir! Bütün teşrik günlerinde de kurban kesilebilir! Mekke’nin bütün vadileri de kurban kesme yeridir!”     

Ardından Akabe cemresinin yanında bulunan mescide yakın bir yere geldi ve “Yâ Eba’l-Hasen!” diyerek yanına damadı Hazreti Ali’yi çağırdı. Huzura gelen Hazreti Ali, niçin çağırıldığını anlamış ve hazırlığını da çoktan yapmıştı. Gelir gelmez, kurbanlıklarını kesmesi için elinde tuttuğu bıçağı Allah Resûlü’ne uzattı.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kurbanlık olarak işaretlenen develerin yanına geldi ve açıktan besmele çektikten sonra kurban kesmeye başladı. Kurbanlık develerini, ayakta kesiyordu. İncinmemeleri için ihtimam gösterdiği, daha az acıduymaları için kesme işini bir hamlede yaptığı görülüyordu! Kaçıp serkeşlik yapmamaları ve başkalarına da zarar vermemeleri için develerin sol ayağı bağlıydı.

Herkesin imrenerek seyrettiği Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kurban olarak o gün, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ömür kadar (63) deveyi kurban etti. Geri kalanlarını kesmesi için elindeki bıçağı Hazreti Ali’ye verdi ve kalan 37 deveyi de o kesti. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerimiz için de ortak bir sığır kurban etmişti.      

Kurban edilen hayvanların etlerinden birer parça alınmasını emreden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bunları bir çömlekte pişirtti ve hem kendisi yedi hem de ailesine gönderip onlara ikram etti. Kurban edilen develerden geriye kalan etleri ise fakirlere dağıttırdı. Bu arada bir de ikazı vardı; kurban edilen hayvanların kelle ve ayakları, ücret olarak kasaplara verilmeyecekti. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “O ücreti biz veririz!”  buyuruyordu.   

Resûlullah’ın kurbanlarını kesmeye başladığını gören ashâb-ı kirâm da kurban kesme işlemine başlamış ve O’ndan gördükleri şekilde ibadetlerinin sonuna gelmişlerdi. Kurban etlerini, üç gün boyunca kalacakları Minâ’da yiyecek, kalanı da azık yapacaklardı. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, “Kurban etlerini yiyin ve kalanı da azık yapın!” buyurmuştu.       

Kurbanların kesilmesiyle birlikte sıra traş olmaya gelmişti. Resûlullah da bir kenarda saçlarını traş ettirecekti ki orada, elinde bıçak bekleyen Süheyl İbn-i Amr ile göz göze geldi. Mekke fethine kadar küfrün başını çeken ancak fetih sonrasında gözü yaşlı ve hassas bir mü’nine dönüşen Hazreti Süheyl, hâl diliyle kendi kurbanını da Resûlullah’a kestirmek istemekteydi. Onun bu talebini geri çevirmeyen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Süheyl İbn-i Amr’ın kurbanını da kesiverdi. 

Saçlarını traş ettirmek için ashâb arasından Ma’mer İbn-i Abdullah’ı çağırmıştı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem). Niçin çağrıldığını çok iyi bilen Hazreti Ma’mer, usturası ve diğer malzemeleriyle birlikte hemen huzura geldi; mübarek yüzlerine bakıyor ve başlamak için emir bekliyordu. Bu esnada Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey Ma’mer!’ diye seslendi ve mütebessim bir çehreyle “Allah’ın Resûlü, kulağının yumuşağından itibaren başını, elinde usturan olduğu halde sana teslim etti!” buyurdu. Resûlullah’ın latifesiyle işe başlayan Hazreti Ma’mer de şöyle diyordu:          

“Vallahi yâ Resûlallah! Muhakkak ki bu vazife bana, Allah tarafından ihsan buyurulan bir nimettir!” 

Allah Resûlü’nün mukabelesi de “Evet; öyledir!” şeklindeydi.     

Hazreti Ma’mer (radıyallahü anh), Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) sağ tarafından başlayarak traş ede dursun, O’nun mübarek saçlarının bir telini bile  yere düşürmemek için koşuşturanlar vardı. Başının ön tarafı traş edilirken Allah Resûlü’nün yanına yaklaşan Hâlid İbn-i Velîd, “Anam-babam sana feda olsun Yâ Resûlallah! Alnının saçını bana ver ve hiç kimseyi bu hususta bana tercih etme!” demiş ve bunun için âdeta Allah Resûlü’ne yalvarmıştı. Onun bu talebini geri çevirmeyen Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem), ön perçemine denk gelen saçlarını Hazreti Hâlid’e verdi. Cephelerin aranan kumandanı Hazreti Hâlid, çocuklar gibi sevinmişti. Onun bu sevincini takip edenler, aldığı saç tellerini yüzüne gözüne sürdüğünü görüyor, ardından da sarığının ön tarafına özenle yerleştirdiğine şahit oluyorlardı!  

O gün, Efendimiz’in saç tellerinin yere düşmemesi için tehâlük gösterenlerden birisi de Hâlid İbn-i Velîd’in en yakın arkadaşlarından birisi olan Süheyl İbn-i Amr idi. Hudeybiye’de işi zorlaştıran, anlaşma metnindeki besmeleden‘Rahmân’ ve ‘Rahîm’ isimlerini sildiren, imzadaki ‘Resûlullah’ kelimesine bile tahammül edemeyip ‘Abdullah’ın Oğlu Muhammed’ diye değiştirten Süheyl! Ne kadar da değişmişti! Aynı Süheyl şimdi avucunu açmış ve Resûlullah’ın mübarek başından düşen saç tellerini topluyordu! Bu arada yere dökülenler de vardı; onları da teker teker alıyor, toz ve toprağını silkeledikten sonra yüzüne gözüne sürüyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu! Onun bu hâlini uzaktan seyreden Hazreti Ebû Bekir (radıyallahü anh), Süheyl İbn-i Amr’ın Hudeybiye’deki hâlini hatırlamış, herşeye rağmen ona da İslâm’ı bahşeden Allah’a hamd ediyordu!

Bu manzaralara şâhid olan Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, yanına Ebû Talhâ’yı çağırarak sağ ve sol tarafından kesilen saç tellerini, “Halk arasında bölüştür!” diyerek ona teslim etti.

Hazreti Ma’mer (radıyallahü anh), saç traşını bitirmişti ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine, hayranlıkla mübarek yüzlerine bakan Süheyl İbn-i Amr’ın saçlarını da traş etmesini söyledi.     

Ashâb-ı kirâmın bir kısmı, Efendimiz’in yaptığı gibi saçlarını ustura ile kökünden kazıtmış, diğer kısmı ise makasla kısaltmayı tercih etmişti.

Bu sıralarda Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’ım! Kökünden kazıtmak suretiyle saçlarını tıraş edenlere mağfiret buyur!” diye dua ettiği duyuldu. Pür-dikkat kesilmişlerdi; Hudeybiye’de olduğu gibi yine kısaltanlardan hiç bahsetmemiş ve doğrudan ustura ile kökünden kesenlere dua ediyordu! Bu durumu fark edenler, diğerlerinin de duadan mahrum kalmaması için, “Yâ Resûlallah!” dediler. “Kısaltanlara da desen!”            

Ellerini kaldırıp dua eden Fahr-i Âlem’in duruşu hiç değişmedi ve yine, “Allah’ım!” dedi. “Saçlarını kazıtanlara mağfiret buyur!”      

Şimdi daha çok dikkat kesilmişlerdi; Resûlullah’ın bu tercihi iradî gibi gözüküyordu. Emin olmak için aynı niyetle bir kez daha “Ey Allah’ın Resûlü!” dediler. “Kısaltanlara da!”  

Bu talebe rağmen Nebevî duruşta bir değişiklik yoktu az önceki duasını bir kez daha tekrarladı. Bunun üzerine saçını makasla kısaltanlarda büyük endişe ve telaş başgöstermişti. Bir kısmı itibariyle ihramdan çıkarken kökünden kazıtma dışında traşta başka bir alternatifin olmadığı şeklinde bir algı oluşmaktaydı ki Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dördüncüsünde “Ey Allah’ım!” buyurdu. “Saçlarını kısaltanlara da mağfiret buyur!”

Derin bir nefes almışlardı; bu Nebevî duruştan çıkardıkları sonuç, saçları kökünden kesip kazıtmanın, makasla kısaltmaktan daha faziletli olduğu şeklindeydi. Meseleyi Kur’ân’ın çizgisinde değerlendirenler, onun da önce ustura ile kökten kesip kazıtmaktan bahsettiğini, ardından kısaltmayı zikrettiğini hatırlamışlardı! Aralarından birisi ileri atılıp, “Yâ Resûlallah! Saçlarını kazıtanlara niçin üç kere dua ettin de kısaltanlara bir kere dua ettin?” diye sordu.Bu kadar açık soruya karşılık Nebevî cevap da “Onlar, verilen emri yerine getirmede hiç tereddüt etmediler!” şeklinde oldu.    

Kadınların durumu daha farklı idi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kadınlara tıraş değil, saçlarından kırpmak vardır!” buyurarak onların fıtratına uygun bir kesme şeklini tarif etmişti.

“Zâlim Ve Güç Sahibi Bir Idareciye Karşı Hak Sözü Söyleyip Adaleti Dile Getirmendir!” (11 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, “yevmu’l-karr” de denilen ve Allah katında bayram gününden sonra en faziletli gün kabul edilen bayramın ikinci günü; bugünün en önemli işi, cemarâtın taşlanmasıdır. 

Ashâbından bazıları izin alarak Mekke’de kalmış olsalar da Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), çoğunluğu oluşturan cemaatiyle yine Minâ’da bulunmaktaydı. Her ne kadar gecenin karanlığında Kâbe’ye gitmiş ve geç vakit dönmüş olsa da erken saatlerde kalkmış ve kulluk vazifesini yerine getirmişti! Şimdi Minâ’da yükselen ikinci ezan ise artık sabah namazı vaktinin girdiğini söylüyordu. 

O da (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldırmak için ashâbının arasına çıktı ve Mekke yıllarında kabile kabile dolaşıp herkesi davet ettiği Minâ’da, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kalabalık bir cemaate namaz kıldırdı.            

Namazının akabinden tesbihâtını ve sabahları îtiyât haline getirdiği dualarını yapmıştı. Bu arada uzakda duran ve cemaate gelmeyen iki kişinin varlığından haberdar olmuş ve onları yanına çağırmıştı. Onlara “Sizi, bizimle birlikte namaz kılmaktan alıkoyan şey nedir?” diye soruyordu. İki sahâbe, “Namaza yetişemeyeceğimizi zannettik ve gelirken yolda kıldık!” cevabını verince onlara, arkadan gelenler için de ölçü olacak mahiyette şu tavsiyede bulundu:

“Siz geldiğiniz zaman imam namaz kıldırıyorsa onunla beraber siz de kılın. Şüphesiz bu, sizin için nafile olur!”        

Resûlullah’a bu kadar yaklaşıp O’nunla konuşma şerefine ulaşan bu iki bahtiyar insan, bu beraberliği fırsat bilerek rahmet ve şefkat Peygamberi’nden, günahlarının affı adına istiğfarda bulunmasını talep ediyorlardı. O da bu talebi kırmadı onlar için Minâ’nın sabahında istiğfar talebinde bulundu.    

Bu esnada ashâbdan birisi Allah Resûlü’nün yanına geldi ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Allah katında en faziletli, en sevimli, en makbul cihad hangisidir?” 

Kendisini ibadete kilitlediği böyle bir zamanda sorulan bu soruya karşılık Efendimiz (sallallahu alehyi ve sellem) sükût etti ve birşey söylemeden mescidden ayrıldı. Fahr-i Âlem’in sükût ettiği böyle zamanlarda ashâbın genel tavrı, “Cevap vermediğine göre bir hikmeti vardır!” deyip ısrar etmemekti; ancak bu şahsın öyle bir niyetinin olmadığı her hâlinden anlaşılıyordu.

Öğle vakti tekrar yanına yaklaşan aynı şahısla beraber Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “cemre-i suğrâ” denilen küçük şeytanın yanına kadar geldi. Etrafındaki ashâb da O’nunla birlikte hareket ediyordu. Yine elinde yedi tane taş vardı ve bunların her birisini, “Allahu ekber!” diyerek ona attı. Ardından cemre mahallinden bir miktar uzaklaştı ve uzun uzadıya dua etmeye başladı. 

Dua sonrasında yeniden cemerâta yönelen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sefer de “cemre-i vustâ”nın yanına geldi. Sabah namazından sonra soru soran şahıs, cevabını alacağının ümidiyle Resûlullah’ı adım adım takip ediyordu. Öncekilerde olduğu gibi ona da yedi tane taş attı ve her atışında yine “Allahu ekber!” deyip tekbir getiriyordu. Ardından, Cemre-i Akabe’ye doğru bir miktar ilerledikten sonra kıble istikametine döndü ve yine uzun uzadıya dua etti. Resûlullah’ın bu duası, öncekilerden daha uzundu. 

Duasını bitirir bitirmez bu sefer de “cemre-i Akabe”ye geldi ve yine tekbirler eşliğinde ve ona da yedi tane taş attı. Bir farkla ki bu sefer dua için durmadı ve cemarât işini bitirir bitirmez yeniden Minâ’daki mescide geri dönmek için yola koyuldu. Hâlâ sorusuna cevap bekleyen ve bu niyetle Allah Resûlü’nü takip eden şahıs önüne çıktı ve “Yâ Resûlullah!” dedi. “Allah katında en faziletli, en sevimli, en makbul cihad hangisidir?”  

Bu soruya mukabil, soran şahsa dönerek ve onun şahsında Kıyâmet’e kadar herkesi ilgilendiren şu hikmetli cevabı verdi:       

“Zâlim ve güç sahibi bir idareciye karşı hak sözü söyleyip adaleti dile getirmendir!”1

Bu arada Resûlullah’ı gören koşuyor ve bir meselesini daha halletmeye bakıyordu ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bugünkü öğlen namazını hemen kılamadı ve bir hayli te’hîr etmek zorunda kaldı; ancak onu, vaktin son demlerinde kılabildi.

Gecenin ilerleyen saatlerine kadar Minâ’da kaldı; kalabalıklardan fırsat bulduğunda vaktini, hep ibadet ü taat, evrâd ü ezkâr ve tefekkürle geçiriyordu.     

Minâ’da el-etek çekilip de gece karanlığı çöktüğünde, O’ndan hiç ayrılmayan birkaç kişiyle yeniden Kâbe’ye geldi. Kısmen yalnızlaşan ikiziyle yeniden buluştu ve Allah’ın matmah-ı nazarı olan bu mekânı tavaf etti; aynı zamanda namaz kılıyor ve uzun uzadıya dua ediyordu! 

1.Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 36/541

Nasr Sûresi’nin İnişi (12 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, “nefr-i evvel” denilen bayramın üçüncü günü. Her zaman olduğu gibi bugün de Minâ’da hayat erken başladı. Teheccüd ile başlayan süreç sabah namazı ile devam etmiş ve yine mûtâd olduğu vechile evrâd ü ezkâr, dua ve tefekkürün merkezde olduğu bir seher vakti daha geride kalmıştı.

Bugün, çok önemli bir gelişme daha oldu; kuşluk vaktine doğru vahyin emîni Cibrîl Allah Resûlü’ne “Nasr” sûresini indirdi.1 Bu, günden güne artarak devam etmekte olan vedalaşma sürecinin sonuna yaklaşıldığını haber veriyordu! Aynı zamanda bu sûre, Kur’ân’ın bütün halinde gelen son mesajıydı. Yüce Mevlâ, “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği ve insanların kafile kafile Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile; çünkü O, tevbeleri çok kabul eden Tevvâb’dır!” diyordu.

O gün Abdullah İbn-i Abbâs gibi yaşı küçük bile olsa basîret ve ferâsetiyle öne çıkanlar, başından beri tekrarlanıp duran ayrılık mesajını, bu sûrenin de ifade ettiği sonucunu çıkarmışlardı. Hatta açık bir vedalaşmayı ifade ettiği için sûreye, “vedalaşma” manasında “Tevdî’ Sûresi” dedenilecekti.

Şüphesiz bu, başından beri her fırsatta hatırlatılan ayrılığın artık daha da yaklaştığının habercisiydi. Zira muhteva, beşer için mukadder olan yolculuğun, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) için de yakın olduğunu haber veriyordu! Allah Resûlü’nün yaptığı bu haccın, “vedâ” haccı olduğu kesinleşmişti! Şimdiye kadar farklı yerlerde ümmetiyle vedalaşan Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konuda ümmetiyle bir defa daha yüz yüze konuşmayı, ayrılık ve helalleşmeyi bir kez daha tescil etme lüzumu duydu. Bunun için kuşluk vakti geldiğinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), devesi Kasvâ’nın hazırlanmasını emretti ve ona binerek cemrelerin yanına gelip durdu. 

Bugünün öğle ve ikindi namazlarını Minâ’da kıldırdı.

Bir de ilanı vardı; yarın Minâ’dan ayrılacaklarını söyledi ve bir zamanlar Kureyş ile Kinâne’nin, kafa kafaya verip anlaşarak Benî Hâşim ve Benî Muttalib’den kız alıp vermeyi, alışverişi de yasaklayarak boykot çağrısı yaptıkları Muhassab’a inileceğininin haberini verdi.  

1.Beyhakî, Kübrâ 5/247; Delâil 5/447; Bezzâr, Müsned 12/298; Fâkihî, Ahbâru Mekke 4/219.

Efendimiz’in (Sas) Mina’daki Son Hutbesi (12 Zilhicce 10 Hicrî)

Mina’da bulunan Allah Resûlü, kuşluk vakti geldiğinde devesi Kasvâ’nın hazırlanmasını emretti ve ona binerek cemrelerin yanına gelip durdu. 

Az önce Cibrîl-i Emîn ile buluşan ve ondan Nasr Sûresi’nin alan İnsanlığın Emîni’nin, kendilerine tebliğ ettiği âyetleri dinleyen ashâb-ı güzîn, şüphesiz ki bu duruşun ifade ettiği manayı anlamakta gecikmediler; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerine hitâb edecekti! O’nu yakından takip eden ashâb da etrafına toplanmışlardı. Ashâbdan Hızyem İbn-i Hanîfe, bir tarafdan Kasvâ’nın yularını tutuyor diğer yandan da izdiham olmasın diye insanlara sütre oluyordu. Gelenlerin bir kısmı oturmuş diğerleri ise ayakta bekliyordu. Hazreti Ali ise, Efendimiz’in hutbesini insanlara ulaştırabilmek için önde duruyordu.      

Bu sırada Hâris İbn-i Amr es-Sehmî’nin (radıyallahü anh), yaklaştığı görüldü; “Ey Allah’ın Resûlü!” diyordu. “Anam-babam size feda olsun! Benim için istiğfarda bulunun!” Hazreti Hâris’in samimi talebi karşısında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah sizemağfirette bulunsun!” diye dua etti. Ancak Hazreti Hâris, özellikle kendisinin zikredilmesini istiyordu ki bu seferde diğer taraftan yaklaştı ve yeniden, “Ey Allah’ın Resûlü! Benim için istiğfarda bulunun!” dedi. Onu kırmayan Sultân-ı Rusül, yine “Allah sizin için mağfirette bulunsun!” buyurdu.

Bu arada Efendimiz’e yaklaşan bir başka sahâbî, “Yâ Resûlallah!” dedi. “Câhiliyye halkının, anasının bereketi ve neslinin çoğalması için devenin ilk yavrusunu kurban etmeleri ve Receb ayını tazim için bu ayda kestikleri kurban hakkında ne buyurursunuz?” Bu soruya karşılık Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şunu söyledi:

“Dileyen, devenin ilk yavrusunu kurban eder, dileyen etmez; dileyen Receb ayı için koyun kurban eder dileyen etmez. Ancak davarın kurbanını kesmek gerekir!”

Araya giren bu soru-cevaplardan sonra Allah’a hamd ü senada bulunan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbına hitâb etmeye başladı; sözüne başlarken yine “Bugün hangi gündür?” diye soruyordu. Benzeri bir soruya daha önce de muhatap olmuş ve “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” cevabını vermişlerdi; bugün de öyle oldu:

“Allah ve Resûlü daha iyi bilir!”

Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Teşrik günlerinin ortası değil midir?” diye sordu ve “Ey insanlar!” diye seslendi. Yine pür-dikkat kesilmiş, gelecek cevabı bekliyorlardı. “Biliyor musunuz, siz hangi günde, hangi ayda ve hangi beldedesiniz?” diye sorunca, “Haram olan günde, haram olan ayda ve haram olan beldedeyiz!” diye cevapladılar. Belli ki bunları, vereceği hükme dikkat çekmek için sormuştu ve şunları söyledi:

“İşte, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da –Rabbinize kavuşacağınız ve O’nun size amellerinizi soracağı güne kadar- şu ayınızda, şu beldenizde, şu gününüzün haramlığı gibi birbirinize haramdır!

Beni iyi dinleyiniz! Dikkat ediniz! Sakın zulmetmeyiniz! Müslüman bir kimsenin malı, –rızası olmadıkça- başkasına helâl olmaz! Biliniz ki Câhiliyye dönemine ait bütün kan ve mal davaları ile öğünmeye vesile olan şeyler, Kıyâmet’e kadar şu ayaklarımın altındadır ve hükümsüzdür! Kaldırdığım ilk kan davası da Rebîa İbn-i Haris İbn-i Abdilmuttalib’in kan davasıdır ki onu, Benî Leys yurdunda emzirilmek üzere bulunduğu sırada Hüzeyl kabilesi öldürmüştü!

Haberiniz olsun ki Câhiliyye dönemine ait bütün ribâ alacakları da kaldırılmıştır. Yüce Allah ilk olarak Abbas İbn-i Abdulmuttalib’in ribâ alacağını kaldırmaya hükmetmiştir. Ana paralarınız sizindir. Ne bundan fazlasını isteyip zulüm ve haksızlık ediniz, ne de hakkınızdan aşağı alıp mazlum duruma düşünüz.

‘Biliniz ki zaman, Allah’ın göklerle yeri yarattığı gündekine haline dönmüştür! Allah katında ve kitâbullahta ayların sayısı, tâ gökleri ve yeri yarattığı günden beri on ikidir; onların dördü haram olanlardır. İşte bu, en doğru hesaptır. O haram olan aylarda kendinize zulmetmeyiniz!’

Dikkat ediniz! Benden sonra küfre dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Haberiniz olsun ki Şeytan, kendisine kulluktan umudunu kesmiştir. Fakat o sizi kandırıp azdırmak için aranızda bulunacaktır.

Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Onlar sizin yanınızda zayıftırlar, kendileri için hiçbir şeye mâlik değildirler. Onların sizin üzerinizde hakkı, sizin de onların üzerinde hakkınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, döşeğinize sizden başkasına ayak bastırmamaları, istemediğiniz kimsenin evlerinize girmesine izin vermemeleridir. Eğer size ait hakları çiğnerlerse, onları önce öğütleyiniz. Vazgeçmezlerse, kendilerini yatakta ilgisiz bırakınız. Yine kâr etmezse, çare olacaksa ölçülü olmak kaydıyla hafifçe dövün! Onların sizin üzerinizdeki hakkına gelince, kendilerinin maruf veçhile yiyeceklerini ve giyeceklerini sağlamaktır. Siz onları ancak Allah’ın bir emaneti olarak aldınız ve kendileriyle evlenmeyi de Allah’ın kelimesi ve müsaadesiyle helâl edindiniz. 

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine teslim etsin! 

Ey insanlar!

Dikkat ediniz! Sizin Rabbiniz bir, babanız da birdir. Şunu da iyi biliniz ki takva hasletinden başka hiçbir şeyle ne Arab’ın Arap olmayana ne de Arap olmayanın Arab’a; ne beyazın siyaha ne de siyahın beyaza bir üstünlüğü vardır!

Size, Müslümanın kim olduğunu haber vereyim mi?

Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden emîn olduğu kimsedir!

Mü’min kimdir, size haber vereyim mi?

O, Müslümanların canları ve malları hakkında kendisinden emniyette olduğu kimsedir!

Peki, size Muhâcirin kim olduğunu haber vereyim mi?

Muhâcir de Allah’ın haram kıldığı günahları terkeden kimsedir!

Bugünün haram olması gibi mü’min de mü’mine haramdır. Etiniyememesabesindeolanmü’mininmü’minigıybetidenamusunazararvermesideharamdır! Mümininyü­zünetokatvurmak,onaeziyetetmekveonuitipkakmakdaharamdır!”

Sözlerininsonunayaklaştığıanlaşılıyorduveburadabirkezdahasordu:

“Tebliğ ettim mi?”

Yine Minâ’dan, gözü yaşlı cemaatinin coşkun sesi yükseldi:

“Allah’ın Resûlü tebliğ etti!”

Bunun üzerine Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), hutbeler halinde emanet ettiği hususları kastederek, “Burada bulunanlar bunları, bulunmayana da ulaştırsın! Olabilir ki kendisine ulaştırılan kişi, bizzat işitenden daha çok istifade eder!”

Daha sonra tekbirler eşliğinde cemreleri taşlayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ilk iki cemrenin yanına geldiğinde kıbleye dönerek durdu; mübarek ellerini açıp kaldırdı ve yine uzun uzadıya dua etti.

“Allah’ım Ashabımın Hicretlerini Tamamla!” (13 Zilhicce 10 Hicrî)

Allah Resûlü, bugün Mina’dan ayrılmış ve Ebtah’a gelmişti. Kendisine, Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’ın hastalandığını haber verdiler. Şiddetli baş ağrısı yaşadığı ve artık bu hastalıktan kurtulamayacağını düşündüğünü söylüyorlardı. Hiç vakit kaybetmeden çıktı ve çadırına gelerek, aynı zamanda anne tarafından yakın akrabası olan ve bu yönüyle kendisine”dayı” dediği Hazreti Sa’d’ı ziyaret etti. 

Vefanın mücessem halini karşısında gören Hazreti Sa’d, çok duygulanmış, sevinç-hüzün arasında gidip gelen duygular yaşıyor ve ağlıyordu. Nasıl ağlamasın ki Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bunca işin arasında kendisini ziyarete geliyordu! “Ölümden başka çare yok!” diye düşündüğü hastalığını bile unutmuştu. Böyle bir saâdet ayağına geldiğine göre içini arz etmeyi düşündü ve sözü hicrete getirdi:

“Yâ Resûlallah! Ne acı ki kendisinden hicret edip ayrıldığım bir yerde öleceğim!”

Şimdi anlaşılmıştı; Hazreti Sa’d, ölümden korkmuyor, hicret ederek kendisinden ayrıldığı beldede ruhunu teslim edeceğinden endişe duyuyordu!

Eski günleri gözünün önünden geçercesine Hazreti Sa’d’a bakan Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek elini alnına koydu; kendisini Mekke’nin ilk yıllarından itibaren sinesine basan dayısı Hazreti Sa’d’ı teselli ediyordu: “Hayır! İnşaallah burada ölmeyeceksin!” Bir taraftan şefkat dolu bakışlarla onu süzerken diğer yandan da yüzünden aşağıya doğru mübarek eliyle Hazreti Sa’d’ı sıvazlıyordu. Bu tablo dostun, dostla halveti adına dünyanın görebileceği en güzel örnekti!

Hastalığın bir realitesi vardı ve önce bu realiteyi ortaya koydu; sebeplere riayet adına rehberlik yaptı ve “Sen, kalbinden hasta bir adamsın! Sakîflilerin kardeşi Hâris İbn-i Kelede, doktorluğu iyi bir adamdır; Medine acvesinden yedi tane hurma alıp onları çekirdekleriyle birlikte ezsin ve macun yapsın! Sonra da onları sana içirsin!” buyurdu. Bu arada ashâbdan bazıları hemen çıkmış ve Sakîfli hekim Hâris İbn-i Kelede’yi çağırmaya gitmişlerdi. 

Resûlullah’ın bu mualecesine şahit olanlarda tereddüt kalmamıştı; Allah’ın izniyle O’nun eli değen insan şifa bulurdu. Ancak Hazreti Sa’d’ı endişelendiren husus, önünde duran Sa’d İbn-i Havle örneğiydi. Habeşistan ve sonrasında Medine’ye hicret etmiş, üstelik Bedir ashabından olduğu halde memleketi olan Mekke’de vefat etmişti. Allah için hicret edenin, eski beldesine yeniden dönüşüne Resûlullah’ın sıcak bakmadığını biliyordu ve kendisini de onun gibi bir âkıbetin beklediğinden korkuyordu. “Yâ Resûlallah!” dedi. “Hicret edip ayrıldığım bu yerde, ben de Sa’d İbn-i Havle’nin öldüğü gibi öleceğim diye korkuyorum! Benim şifa bulmam için Allah’a dua eder misin? İnsanın hicret edip ayrılmış bulunduğu bir yerde ölmesi mekruh mudur?”

Onun bu samimi duruşuna, “Evet!” diyerek cevap verdi Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Sonra da ona şöyle dua etti: 

“Allah’ım! Sa’d’a şifa ver!”  

Nebevî duayı duyan Hazreti Sa’d’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Allah’ın en sevgili kulu, baş ucunda dikilmiş kendisine dua ediyordu! Bundan daha büyük bir bahtiyarlık olamazdı. Ancak bu da içindeki ateşi söndürmemişti ve yeniden “Yâ Resûlallah!” dedi. “Şimdi arkadaşlarım buradan gidecekler, ben de hicret edip çıkmış olduğum bir yurtta ölecek ve onlardan geride mi kalacağım?”

Ardından gayb-bîn gözüyle istikbâle nazar edip “Hayır!” buyurdu. “Öyle zannettiğin gibi sen geride kalmayacaksın! Allah’ın rızasını hedeflediğin, senin dereceni artıracak ve seni yükseltecek salih ameller işleyeceksin! Umarım ki sen, bugünlerde ölmeyecek ve çok yaşayacaksın! Öyle ki Müslümanlara büyük hizmetin, başkalarına ise zararın dokunacaktır!”

Arkasından da, mübarek ellerini açtı ve “Allah’ım!” dedi. “Sa’d’a şifa ver ve onun hicretini tamamla! Allah’ım ashabımın hicretlerini tamamla! Onları gerisin geriye çevirme!”

Şimdi Hazreti Sa’d, tam bir itmi’nân halindeydi. Hastalığından şifa bulacak, hicret için çıkıp terk ettiği beldesinde ölmeyecek ve üstelik uzun bir ömür sürerek İslâm adına büyük işler yapacaktı! Saâdetin en büyüğünü yaşamaktaydı ve ölümü düşündüğü demlerde Allah’ın lutfettiği bu sevinci, yine Allah için bir adım atarak taçlandırmak istedi. “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bilindiği üzere benim bir hayli servetim var. Üstelik, vâris olarak sadece bir kızım var! Servetimin tamamını Allah yolunda tasadduk edip yoksullara dağıtayım!”

Malının tamamını Allah yolunda vakfetmek isteyen Hazreti Sa’d’e, Fahr-i Âlem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hayır!” karşılığını verdi. Halbuki bundan bir yıl öncesinde Tebûk’e giderken malının tamamını getiren Hazreti Ebû Bekir’i geri çevirmemiş, yarısını getiren Hazreti Ömer’i tebrik etmiş ve neredeyse ordunun üçte birisini finanse eden Hazreti Osmân’a ne iltifatlar yağdırmıştı! Anlaşılan, yapılan işin yere ve zamana göre bir kıymeti vardı. Zira o gün, Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına devrin en güçlü devletlerinden birine, Doğu Roma’ya karşı cepheye gidiliyordu ve buna çok ihtiyaç vardı. Şimdi ise durum daha farklıydı ve onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hayır!” buyurdu. Cevap “Hayır!” şeklinde olsa da kapının kapanmadığı ortadaydı ve Hazreti Sa’d devam etti:

“Öyleyse üçte ikisini tasadduk edeyim?” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yine “Hayır!” buyurdu ve kabul etmedi. Bunun üzerine Hazreti Sa’d, “Öyleyse üçte birini?” dedi. Bunu söylerken duruşunda, “Artık bunu da geri çevirme!” der gibi bir hâli vardı. Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, “Hadi üçte bir olabilir ama aslında o da çok!” dedi. Ancak bu vesileyle Hazreti Sa’d’ın şahsında herkese diyecekleri vardı: 

“Şu bir hakikat ki vârislerini muhtaç bırakmaman, onları başkasına el-avuç açtırmandan daha hayırlıdır! Muhakkak ki sen Allah rızası için yapacağın bir tasaddukla da ecir ve sevaba nâil olursun. Servetinden harcadığın herşey, senin için sadaka olur. Aileni geçindirmen, senin için bir sadaka, ev halkını geçindirmen de bir sadakadır. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokmada bile senin için ecir vardır!”

Bu arada Hazreti Sa’d’ı tedavi edecek olan doktor Hâris İbn-i Kelede de gelmişti; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, “Sa’d’ı hurmalarla tedavi et; vallahi ben, onun bunlarla iyileşeceğini ümit ediyorum!” buyurdu ve ardından, “Yanında, acve hurmalarından var mı?” diye sordu. “Evet, var!” diyen Hâris İbn-i Kelede, çoktan işe başlamıştı; önce hurmaları süt ile karıştırıp pişirdi ve ardından tereyağı ile karıştırıp zenginleştirdi ve sonra da Hazreti Sa’d’a içirdi. 

İşin manevi boyutundan sonra esbâba tevessül adına yapılması gerekenler de yapılmış ve ayrılık vakti gelmişti. Hazreti Sa’d’ın yanından ayrılırken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbdan birisinin kulağına eğilmiş ve Allah’ın takdiri farklı olur da burada vefat ederse onu Mekke’ye gömmemelerini tavsiye etmişti.

“Öyleyse Sen, Ten’im’e Git Ve Oradan Umreye Niyetlen!” (13 Zilhicce 10 Hicrî)

Allah Resûlü, Muhassab’da bir miktar dinlenmek için çadırına geldi. Orada boynu bükük vaziyette Âişe Validemiz’i gördü. “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Arkadaşlarım hem hac hem de umre yapmış olarak dönecekler! Halbuki ben, (umre ile hacca birlikte niyet ettiğim halde hastalığım sebebiyle) sadece hac yapmış olarak dönüyorum! Böyle olur mu?”

Bilindiği üzere bundan dokuz gün önce Serif’te ay hali vuku bulan Hazreti Âişe’ye (radıyallahü anhâ) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Umreni feshet, saçını çözüp tara ve hac için telbiye getir!” buyurmuştu. Minâ’da bulunduğu sırada hayzı biten ve “ifâza” tavafını da yapan Annemiz, belli ki bu fırsatı kaçırmak istememiş ve gelirken niyet ettiği üzere hac yanında bir de umre yapmayı arzu etmişti. 

Onun ibadet arzusuyla söylediği bu cümlelerini duyan ve hâlden anlayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Öyleyse sen, Ten’im’e git ve oradan umreye niyetlen!” buyurdu. Gecenin bu vakti yalnız göndermemek için de kardeşi Abdurrahmân’ı yanına çağırdı. “Kız kardeşinle Harem bölgesinden çık. O umre için telbiye getirsin! Sonra da umrenizi yapıp buraya gelirsiniz; ben, sizi burada bekliyor olacağım!” diyerek ablası Âişe’yi alıp Ten’im’e götürmesini ve oradan ihrama niyet ederek umre yapmalarını emretti. Yanından ayrılmadan önce onlara şunu söyledi:

“Yapacağın umre, harcama miktarına veya çekeceğin zahmete göredir!” 

Bunun üzerine Hazreti Abdurrahmân, Âişe Validemiz’i bineğinin arkasına bindirdi ve birlikte Ten’im’e gittiler. 

“Ey Allah’ın Resûlü! Nedir O Büyük Olan Günahlar?” (13 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün, “nefr-i âhir” veya “nefr-i sâni” denilen bayramın dördüncü ve son günü. Aynı zamanda bugün, teşrik tekbirlerinin de son günü. Yine bugün, şeytan taşlama ameliyesinden sonra hac menâsikinin son bulacağı ve dönüş için Minâ’dan ayrılığın başlayacağı gün. Onun için diğer günlerden farklı olarak bugün cemerâta, sabah namazından sonra çıkıldı ve ardından Minâ’daki kalabalık, yönünü yine Mekke’ye çevirdi; Bekke vadisine doğru akan dupduru bir cemaat vardı Allah Resûlü’nün arkasında. 

Bu yolculuk, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını, Medine’den gelirken konakladıkları ve “terviye” gününe kadar da ârâm eyledikleri Muhassab’daki Ebtah’a getirdi. Buraya gelineceğinin haberini bir gün önceden veren Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebtah’ta kalacağını anlayan Ebû Râfi’ Hazretleri, önceden gitmiş ve Resûlullah’ın içinde kalacağı çadırı çoktan kurmuştu.

Ebtah’a özel ilgi gösteren ve Mekke yerine burada konaklamayı özellikle tercih eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bugünün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını da Ebtah’ta kıldırdı.

İlk defa buluştuğu ve yaklaşık on gündür beraber olduğu ashâbından ayrılacağı vakit yaklaşmıştı. Bugünden itibaren insanlar, yavaş yavaş memleketlerine dönecek ve bir daha da onların birçoğuyla dünyada buluşamayacaktı. Onun için, bu demleri değerlendirmek istiyor ve fırsat buldukça onlara hem hitâb hem de dua ediyordu. 

Allah’a hamd ü senâ ile başladığı konuşmasında yine vedalaşma, yine vazifeyi hatırlatma vardı. “Allah (celle celâlühü), sözlerimi ezberleyen ve sonra da onu duymamış olanlara ulaştıran kişinin yüzünüzü aydınlatsın!” diyordu. Bunun anlamı açıktı; baştan beri yaşanılanları nazara aldığımızda bu, “Benimle birlikte yaşadığınız bu günleri ve bu süre içinde size söylenilenleri iyi belleyin ve onları, gittiğiniz beldeye götürdüğünüz gibi aynı zamanda yeryüzündeki her ev ve çadıra ulaştırın!” demekti. 

“Dikkat edin!” diyerek sürdürdüğü hitâbına şöyle devam etti:

“Muhakkak ki Allah’ın namaz kılan dostları; kendilerine farz kılınan beş vakit namazı ikame eden; orucun kendi üzerinde Allah hakkı olduğunu bilerek ve mükafatını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutan; karşılığını Allah’tan umarak malının zekâtını veren ve Allah’ın kendisine yasakladığı büyük günahlardan içtinap eden kimselerdir.”

Namazı, Ramazan orucunu ve zekâtı biliyorlardı; bunlar, yıllardır yaşadıkları ve hayatlarıyla bütünleştirdikleri birer ibadetti. Ancak onlarla birlikte zikredilen Nebevî beyanın sonundaki ayrıntı dikkat çekiciydi ve birisi sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! Nedir o büyük olan günahlar?”

Resûlullah’ın cevabı şöyleydi:

“Onlar dokuz tanedir: Allah’a şirk koşmak, haksız yere mü’min bir canı katletmek, savaş meydanından firar edip kaçmak, yetimin malını haksız olarak yemek, faiz yemek, temiz ve iffetli kadınlara iftirada bulunmak, Müslüman valideynlere itaatsizlik etmek ve hayattayken veya öldükten sonra kıbleniz Beytu’l-Haram’a hürmetsizlik etmek.”

Bu cevabı verdikten sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hedef haline getirilmesi gereken bu hususları, yeniden hatırlattı ve şu müjdeyi verdi:

“Şayet bir adam namazını ikame eder, zekâtını verir ve bu büyük günahları işlemeden ölürse, ona, kapılarının altından olduğu bir yurtta Nebî ile birlikte olmak vardır!”

Bu arada, haccın bittiğini düşünüp de memleketine gitmek üzere Mekke’den ayrılmak isteyenler vardı. Onların bu hâlini gören Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kâbe’ye gidip de vedâ tavafı yapacağı âna kadar hiç kimse bir yere ayrılmasın!” buyurdu. Yarınki adres, Kâbe idi.

“Muta”nın Haramlığının Tekrar Hatırlatılışı (14 Zilhicce 10 Hicrî)

Bugün veda tavafını yapan ve ihram namazını kılan Allah Resûlü, namaz sonrasında uyarılarına devam etti; cemaatini son bir defa daha kontrol eder gibi bir hâli vardı. Toplumun kanayan yaralarını yeniden gündeme getiriyor ve dün ile bugünün arasındaki farkı ortaya koyup yeniden eskiye dönmemek için insanları ikaz ediyordu. Namaz konusunda duyarlı olmayı ifade etmiş ve hemen arkasından konuyu kadınlar konusuna getirmiş ve “Aman ha! Sakın aksatmayın ve onlara gözünüz gibi bakın!” manasında şöyle demişti:

“Namaz, namaz! Ellerinizin altındaki kölelere takat getiremeyecekleri görevler vermeyin. Kadınların hakları hususunda da Allah Allah! Zira onlar size bağlıdır ve yanınızda hiçbir şeye malik değildir. Siz onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız. Kendileri size Allah’ın emriyle helal oldu.”

Yine konuyu kadınlara getirmişti; neredeyse her fırsatta onları gündeme getiriyor ve Câhiliyye döneminde ayaklar altında çiğnenen kadınlık dünyasına, kendilerine yakışır şekilde muamele etmelerini istiyordu. 

Üstelik bununla da kalmadı; devam ediyor ve “Dikkat edin!” diyordu. Herkesindikkatini çekmek için bir kez daha “Ey İnsanlar!” diye seslendi. “Bu konuda çok hata edecek, söylenilenleri çabuk unutacaksınız!” der gibi bir hâli vardı. “… Dikkat edin!  Şüphesiz ki Allah (celle celâlühü), Kıyâmet’e kadar mutayı size haram kılmıştır! Kimin yanında böyle birisi varsa ona hemen yol versin; ondan ayrılsın ve ona verdiği şeyden hiçbirini geri almasın!” dedi.

O’ndan bu cümleleri duyanlar, bundan dört yıl önce yaşadıkları Hayber günlerini hatırlıyorlardı. O gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Câhiliyye’de yaygın olarak uygulanan bu türlü geçici birliktelikleri yasaklamış ve “nikah” adı altında icra edilen bu uygulamaya son vermişti. Hatta Hayber’dekinden daha büyük kalabalıklara ve özellikle de yeni müslüman olan Mekkelilere de hatırlatmış, fetih günü Muta’nın haramlığını tekrar gündeme getirmişti. Şimdi ise, Efendimiz’in etrafında o günlerden daha büyük bir kitle vardı; dağ başlarından ve derin vadilerden akıp akıp gelmiş, ilk defa görüştükleri Resûlullah’tan din adına yeni yeni bilgiler alıyorlardı. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), cemaati için bu kapının Kıyâmet’e kadar kapandığını ilan ediyordu.

Mekke’den hicret eden muhâcirlere de bir uyarısı vardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), muhtemelen bazılarının yeniden Mekke’ye geri dönme düşüncelerini hissetmişti ki onların “muhacir” vasıflarını kaybetmemelerini arzuladığını ifade sadedinde şunları söyledi:

“Muhâcirinin hac ibadetlerini yerine getirdikten sonra Mekke’de kalabileceği müddet, en fazla üç gündür!”