İnsanın en büyük hakikati, aczidir. Kâinatın ihtişamı, göğün sessiz kudreti, toprağın dirilişi karşısında insan, kendi küçüklüğünü her nefeste hisseder. İşte bu acziyet, insana bir kapı açar: Yalvarmak, zikretmek, dua etmek… Dua, kulun sınırlı varlığını sonsuz kudrete bağlayan görünmez bir iptir; zikir ise o ipin kalpte ritim bulan, ruhu titreten yankısıdır.
Cevşen, işte bu yankının derin bir tezahürüdür. Sözlerinden yayılan nur, kulun Rabbini bin bir ismiyle çağırmasına, O’nu bir çok yönüyle tanıyıp övmesine vesiledir. Cevşen, yalnızca kelimelerin toplamı değil; varlığın kalpten Allah’a doğru yükselen nefesidir. Onda insanın korkusu, ümidi, teslimiyeti ve sevgisi aynı anda dile gelir.
Kur’an’ın “En güzel isimler Allah’ındır; O’na bu isimlerle dua edin.” (A’râf, 180) beyanı, duanın bilinçli bir yöneliş olması gerektiğini bize hatırlatır. Dua, sadece ihtiyacın ifadesi değil, Rabbini tanımanın ve tanıdığın Rabbine uygun bir şekilde yönelmenin de adıdır.
Her bir hitap, Allah’ın bir sıfatına açılan bir penceredir; kudretiyle korkuyu, rahmetiyle umudu, hikmetiyle teslimiyeti öğretir. Göğü yaratan, yağmuru taşıyan, hesabı hızlı gören, cezayı şiddetli kılan, bağışlaması bol olan… Hepsi tek bir hakikate işaret eder: Bütün güç, bütün güzellik, bütün hüküm yalnız O’na aittir.
Cevşen, kulun Allah’a yaklaşmak için kullandığı bir merdivendir. Her basamak, insanın içindeki benliğin bir perdesini aralayarak Rabbine doğru saflaşmasını sağlar. Bu dua, ne sadece dilin sözüdür, ne de sadece aklın bilgisi… O, kalbin secdesidir; gözyaşının dile dönüşmüş hâlidir.
Kim Cevşen’i okursa, aslında kendi varlığını yeniden okur. Çünkü her isimde, her hitapta, kulun kendisine sorulan bir soru gizlidir: “Seni yaratanı tanıyor musun?” İşte Cevşen, bu tanımanın rehberidir. Kul ile Rabbi arasında her nefesi ibadete dönüştüren bir sırdır.
Ve bazen gece, sessizliğini kalbin en derin köşelerine kadar indirir. Herkes uyumuş, dünya bütün gürültüsünü çekip almış gibidir. İşte o an, Cevşen eline alınır; dudaklardan dökülen her “Yâ Men…” hitabı, göklere doğru yükselen bir yankı gibi hissedilir. Kul, artık dua eden değil, dua olan bir hâle gelir. Gözyaşları, bir arınma; kalbin her atışı, bir secde olur. Cevşen artık okunmaz, yaşanır. Her isim, kalpte bir kapı açar; kul, o kapıdan geçtikçe dünyadan biraz daha soyunur, Rabbine biraz daha yaklaşır.
Cevşen’in her bir duası, aslında Kur’an’ın hakikatlerine işaret eder. Çünkü O’nu tanımanın, O’na yönelmenin, O’ndan istemenin en doğru yolu, O’nun kelâmıyla aydınlanmaktır. Cevşen’de zikredilen isimlerin çoğu, Kur’an’da geçen sıfatların, kudret ve rahmet tecellilerinin yankısıdır. Dolayısıyla bu dua, gökten inen hakikat güneşiyle beslenmiş, Kur’an’ın ruhuyla yoğrulmuş bir zikirler mecmuası gibidir. Kur’an, nasıl ki insana Rabbini tanıtır; Cevşen de o tanımayı kalpte derinleştirir, dilden kalbe, kalpten amele bir yol açar. Böylece dua, sadece söz değil, Kur’an’ın öğrettiği şekilde bir teslimiyet ve kulluk haline dönüşür.
Şimdi sen de bu yolculuğa adım at.
Kalbini aç, her ismin ardındaki hikmeti dinle.
1.BAB
اَللّٰهُمَّ اِنِّٓى اَسْئَلُكَ بِاَسْمَٓائِكَ
1-0) Allah’ım! Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum:
Kur’an’da doğrudan bu ifade geçmez, ama mantığı şu ayetle örtüşür: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o isimlerle dua edin.” (A‘râf, 180) Bu ayet bize, Allah’ın kendini tanıttığı isimlerin birer kapı olduğunu ve kulun ihtiyaçlarını bu isimler üzerinden dile getirmesi gerektiğini gösterir. İsimler aracılığıyla insanlar Allah’ı tanırlar; isimler yaratılmışlara benzer anlamlar çağrıştırsa da Zât mutlak ve sınırsızdır. Dua bir yöneliştir ve yöneldiğin varlığı tanımak gerekir. Bu, dua ile ihtiyacın uyumlu olması gerektiğini öğretir. Dua sadece bir “istek listesi” değil; bilinçli bir yöneliş, isim ve sıfatlarla tanınan bir Rabbe uygun bir niyazdır. Rabbin kudretini tanıyıp, ihtiyacımızın farkında olarak doğru şekilde yönelmek, duanın hem adabını hem de derinliğini gösterir. Kur’an’da isim ve sıfatların kullanımı farklıdır: İsim, Allah’ın zatını tanıtan özel nitelik; sıfat ise o isimlerin yansıması olan özelliktir. Dua eden kul, ikisini birlikte kullanır. Peygamberimizin dualarında da, Allah’ın isimleri zikredilerek dua etmenin fazileti sıkça geçer. Efendimiz (sav): “Allahümme innî es’eluke bi esmâike kullihâ, mâ alimtu minhâ ve mâ lem a‘lem” Yani: “Allah’ım! Bildiğim ve bilmediğim bütün isimlerinle Senden istiyorum.” buyurur.
يَا اَللّٰهُ
1-1) Ey her şeyin gerçek Mâbudu olan Allah,
“Allah” ismi, diğer sıfatlara ve isimlere zemin hazırlar; tek başına söylendiğinde bütün nitelikleri içinde taşır. Bu yüzden dua ve yakarışlarda en temel ve kapsayıcı sesleniştir. “Allah’tan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Tâhâ 8) Bu ayet, Allah isminin bütün sıfatların kaynağı olduğunu açıkça ortaya koyar. “En güzel isimler O’nundur” kısmı, Allah’ın tek bir isimle sınırlanamayacağını, her ismin bir yönü olduğunu, ama hepsinin kaynağının aynı Zât olduğunu vurgular. İnsan, sınırlı aklı ile Allah’ın zâtını bütünüyle kavrayamaz; ancak O’nun kendisini tanıttığı Esmâü’l-hüsnâ (en güzel isimler) aracılığıyla Rabbini tanır. “Kullarım sana Beni sorduğunda, şüphesiz Ben (onlara) yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin duasına cevap veririm…” (Bakara 186) Burada nida olmamakla birlikte, kulun yönelişi ve seslenişi vurgulanır.
يَا رَحْمٰنُ
1-2) Ey ayırt etmeden bütün mahlûkatı rızıklandıran Rahman,
“Rahman”, Allah’ın özel isimlerindendir; diğer isimlerden farklı olarak sadece Allah’a nispet edilir, başkaları için kullanılmaz. “Rahman” genellikle Allah’ın kainattaki bütün mahlûkata, mümin-kâfir ayırmadan geniş rahmetini ifade eder. “Rahman” bir isimdir ancak içerik olarak merhamet sıfatını da ifade eder; diğerlerinden farklı olarak isimleşmiş sıfat kategorisindedir. Arap toplumunda “Rahman” ismi daha az biliniyordu. Bazıları bu isme yabancı olduğu için “Rahman da kim?” diye soruyorlardı (bkz. Furkan 60) Oysa “De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın; hangisiyle çağırırsanız (çağırın), en güzel isimler O’nundur.” Bu ayet, “Rahman” isminin de Allah’a ait olduğunu teyit ediyor ve sınırlı tanımlara karşı çıkıyor.
يَا رَحِيمُ
1-3) Ey itaatkar kullarına hususi rahmet eden Rahîm,
“Rahîm”, kökü “rahmet”tir; merhamet, şefkat anlamına gelir. Rahmân ve Rahîm arasında şöyle nüans vardır: Rahmân, Allah’ın rahmetinin sınırsız ve herkesi kuşatan boyutunu; Rahîm ise bu rahmetin özellikle müminlere yönelen, süreklilik gösteren, özel ve derin boyutunu ifade eder. “Rahîm” hem bir isim (Allah’ın özel adlarından) hem de rahmet etme özelliğini belirten bir sıfat olarak kabul edilir. Kur’an’da “Rahîm” ismi sık geçer; çoğu zaman başka isimlerle beraber kullanılır. “Şüphesiz Allah, insanlara karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir (Raûf, Rahîm).” (Bakara 143) “Şüphesiz O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir (Gafûr, Rahîm).” (Yusuf 64) Hadis-i Şeriflerde, “Allah, kullarına annelerin çocuklarına olan merhametinden daha merhametlidir.” (Buhârî, Edeb, 18) ve “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Tevhîd, 2) gibi ifadelerle rahmet vurgulanır.
يَا عَلِيمُ
1-4) Ey her şeyi bilen, ilmi mutlak olan Alîm,
Alîm, Allah’ın sıfatlarından biri, her şeyi eksiksiz, doğru ve tam olarak bilen anlamındadır. Kur’an’da Allah’ı tanımlayan bilgi sınırsızdır; gizli, açık, geçmiş, gelecek fark etmeksizin Allah her şeyi bilir. Bu ismin Kur’an’daki kullanımı çoğunlukla kulun her şeyin farkında olan Allah’a yönelişi bağlamındadır. Alîm, hem isimleşmiş sıfat hem de zâtın bilinmesini sağlayan ana isim olarak değerlendirilebilir. İnsan ne kadar bilir gibi görünse de, Allah her şeyi bilir. Bu farkındalık tevazu ve teslimiyeti doğurur. “Ya Alîm” diyerek kul, Allah’ın bilgisini vesile alır; yaptıkları, niyetleri, gizli durumları Allah’ın en iyi bildiğini kabul eder. İnsan sınırlı aklıyla bazı şeyleri yanlış değerlendirebilir; Alîm ismi, eksik bilgimizi ve yanılsamalarımızı Allah’ın mutlak bilgisiyle dengelemeyi öğretir. Efendimiz (sav): “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33) buyurmuştur.
يَا حَلِيمُ
1-5) Ey çok yumuşak davranan, acele etmeden uyarı ve cezayı geciktiren Halîm,
Halîm, Allah’ın isimlerinden biri; kullarına karşı öfkesini hemen göstermeyen, sabırlı ve merhametli olan anlamındadır. Bu isim, Allah’ın kudreti ile merhameti arasındaki uyumu temsil eder. Güç sahibi ama sabırlı ve adaletli. Kur’an’da kullanımı genellikle ceza ve ikaz bağlamında geçer. Allah’ın öfkesini ertelemesi, tevbe eden kul için fırsat vermesi gibi. Hem isimleşmiş sıfat hem de zâtın özelliklerinden biri olarak kabul edilir. “Halîm” ismi, insanın sınırlarını ve davranışlarını gözden geçirmesini sağlar. Allah sabırlıdır; kullarına acele etmeden fırsat verir. Bu, tevbe ve düzeltme şansıdır. İnsan da kendi hayatında sabırlı ve anlayışlı olmayı öğrenir; aceleci kararlar yerine düşünce ve adaleti önceler. Allah’ın hemen cezalandırmaması, kulun imanını ve davranışlarını düzeltmesi için fırsattır. Bu, insanın özgür iradesi ile Allah’ın hikmet ve sabrının nasıl birbiriyle denge içinde işlediğini gösterir. Ruhsal olarak, kulun korku yerine güven ve teslimiyet duygusu kazanmasına yardımcı olur. Kul: “Allah hemen cezalandırmaz; bana fırsat verir.” düşüncesinde olur. Resûlullah (s.a.v.) öfke anında “Allah’ım, kalbime halîm bir sekine indir.” diye dua ederdi (Müsned, 5/447) bu hadis isimle ahlakî yönelişin teşvikine işaret eder.
يَا عَظِيمُ
1-6) Ey yüce, mutlak büyüklük ve haşmet sahibi Azîm,
“Azamet” Allah’ın büyüklüğünü, sınırsızlığını ve hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak yüceliğini ifade eder. Bu isim, Allah’ın her şeyi kuşatan kudretinin ve yüceliğinin bir yansımasıdır. Kur’an’da genellikle Allah’ın büyüklüğünü, kudretini ve azametini vurgulamak için geçer. وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ “O çok yücedir, çok büyüktür.” (Bakara 255) Hem isimleşmiş sıfat hem de Zâtın haşmetini ifade eden isim olarak kabul edilir. Allah’ın büyüklüğü, sadece fiziksel değil; mahiyet, kudret, ilim, hikmet ve rubûbiyet açısından da sınırsızdır. “سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ” Rükûda okunan bu zikir, Allah’ın azametini bedenle ve kalple teslimiyet içinde dile getirir. Tirmizi’de geçen hadiste Efendimiz (sav): “كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ” “İki kelime vardır ki, dile hafif, mizanda ağırdır: ‘Sübhânallâhi ve bihamdihî, Sübhânallâhi’l-azîm’ buyurmuşlardır.
İtikad ve Kelâmdaki Yeri
Mu‘tezile, Allah’ın büyüklüğünü kabul ederler; ancak bazı sıfatları aklî sınırlarla yorumlarlar. “Azamet” gibi sıfatları mecazî anlamda ele alma eğilimindedirler. Cebriyye, Allah’ın büyüklüğünü vurgularlar; ancak bu büyüklük karşısında kulun iradesini yok sayma eğilimindedirler. Ehl-i sünnet, bu iki uç yaklaşımı reddeder ve Allah’ın azametini kabul ederken kulun sorumluluğunu da korur.
يَا حَكِيمُ
1-7) Ey her şeyi hikmetle yapan, her işinde ölçü ve denge sahibi Hakîm,
Hakîm, Esmaü’l-Hüsna’da bir isimdir; Allah’ın her şeyi yerli yerinde yapan, boş ve anlamsız hiçbir fiili olmayan, ve mutlak hikmetle hükmeden yönünü dile getirir. Bu isim, Allah’ın hem zatî kemâlini, hem de fiilî mükemmelliğini yansıtır. Hikmet, sadece bilgi değil; aynı zamanda bilgiyi yerli yerinde kullanma, maksada uygun yaratma, ve adaletle hükmetme anlamına gelir. Allah hikmet sahibidir; ama bu hikmet yaratılmışların aklıyla sınırlı değildir. Kur’an’da Hakîm ismi, çoğunlukla yaratılış, kader ve hüküm verme bağlamında geçer. Hz Adem’in yaratılış safhasında meleklerin: قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ «Seni tenzih ederiz. Senin bize öğretdiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yok. Çünkü (her şey’i) hakkıyle bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sensin Sen» demişlerdi. Hem isimleşmiş sıfat hem de zâtın hikmetini ifade eden isim olarak kabul edilir. “Hakîm” ismi, kulun yaşamındaki olayları ve zorlukları sadece tesadüf değil, bir hikmet çerçevesinde değerlendirmesini sağlar. Allah Hakîm olduğundan, kainatta rastgelelik yoktur; her yaratılış, her olay belirli bir hikmet çerçevesinde işler. Hadislerde “حَكِيم” sıfatı, özellikle Allah’ın kararlarının en doğru ve hikmetli olduğunu hatırlamak için geçer. “اللَّهُمَّ إِنِّي عَبْدُكَ، وَابْنُ عَبْدِكَ، وَابْنُ أَمَتِكَ، نَاصِيَتِي بِيَدِكَ، مَاضٍ فِيَّ حُكْمُكَ، عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُكَ..” “Allah’ım! Ben Senin kulunum, erkek ve kadın kullarının evladıyım. Her şeyimle Senin elindeyim. Üzerimde geçerli olan sadece Senin hükmündür. Benim hakkımdaki takdirin adaletin ta kendisidir…” Müsned (Ahmed b. Hanbel), 1/391, 452)
يَا قَدِيمُ
1-8) Ey ezeli, başlangıcı olmayan, varlığı ve hükmü daima olan Kadîm,
Kadîm, Allah’ın isimlerinden biri; zamanın başlangıcına bağlı olmayan, ezeli ve ebedi olan anlamındadır. Bu isim, Allah’ın yaratılmışlara ve zamana bağlı olmadığını, varlığının başlangıçsız ve sonsuz olduğunu vurgular. İnsanlar yaratılış içinde zamanla ölçülüyken, Allah’ın varlığı zamanın ötesindedir. Bu isim aynı zamanda, Allah’ın varlığının zorunlu (vâcibü’l-vücûd) olduğunu ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterir. Allah’ın ezelîliği, yaratılmışların “hadis” (sonradan var olan) oluşuyla zıtlık içinde tanımlanır. O, başlangıcı olmayan tek varlıktır. Kur’an’da doğrudan “Kadîm” ismi geçmez, ama kökünden türetilmiş fiiller ve sıfatlar ile Allah’ın ezeli oluşu Kur’an’da sıkça vurgulanır. Hadid Suresi 3.ayette: “هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ” “O her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı son’dur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir.” buyrulmuştur. Kadîm, hem zâtın özelliği hem de tevhidi anlayışın bir parçasıdır. Efendimiz (sav) dualarında: “اللَّهُمَّ أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ…” “Allah’ım! Sen ilksin, Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen sonsuzsun, Senden sonra hiçbir şey yoktur.” buyurmuşlardır. (Müslim)
يَا مُقِيمُ
1-9) Ey her şeyi devam ettiren, varlığı ve düzeni sürekli kılan Mukîm,
Allah’ın düzeni koruyan, varlıkları ayakta tutan ve hikmetle sabitleyen yönünü dile getirir. Bu isim, Kur’ân’da doğrudan bu lafızla geçmese de, anlam olarak Allah’ın kudret, hikmet ve rubûbiyet sıfatlarıyla derin biçimde ilişkilidir. O’nun yarattığı düzeni devam ettirdiğini, evrenin varlığını sürdüren tek güç olduğunu gösterir. Bu isim, Allah’ın: Kâinatı düzen içinde tutması (kozmik sabitlik), kulların hâlini gözetmesi (manevî istikamet), haşir günü herkesi ayağa kaldırması (diriltici kudret) gibi anlam katmanları da taşır. Allah sabit kılar; ama bu sabitleme yaratılmışların düzen kurmasına benzemez. Düzenin sürekliliği Allah’ın kudret ve iradesiyle mümkündür. Sabit gibi gördüğümüz kanunlar aslında Allah’ın devam eden yaratma fiilinin sonucudur. Yani “varlık her an O’nun kudretiyle duruyor.” İnsan için sorumluluk ve imtihan ortamı, evrensel düzen sabit kaldığı için anlamlıdır. Her an değişen fizik yasaları olsaydı, hayat mümkün olmazdı. Evrenin dengesinin tek elden yönetildiğini, birden çok ilah olsaydı düzenin kaosa dönüşeceğini gösterir (Enbiyâ 22). Kur’an’da: اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ “İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.” (Hud 56) buyrulur.
Kozmik Sabitlik Nedir? (Bilimsel Çerçeve)
Kozmik sabitlik, genelde iki bağlamda konuşulur:
- Fizikte/kozmolojide: Evrenin genişleme hızı, temel fizik sabitleri (yerçekimi sabiti, ışık hızı, Planck sabiti vs.) belirli değerlere sahiptir. Bu sabitlerin çok az değişmesi bile evrenin dengesini bozar. Buna “fine-tuning” (ince ayar) da denir.
- Felsefî anlamda: Kâinatın kaotik değil, düzenli ve kararlı kanunlara bağlı olduğunu, tesadüfi değil bilinçli bir düzen içinde çalıştığını ifade eder.
Dolayısıyla kozmik sabitlik, varlığın dengeli, sürekliliğe sahip, belli sabit kanunlar çerçevesinde devam etmesi demektir. Kozmik sabitlik dediğimiz fizik kanunları, değişmez sabitler, evrenin dengesi, aslında Allah’ın “ikâme” sıfatının tecellisidir.
يَا كَرِيمُ
1-10) Ey çok cömert, karşılık beklemeden lütuf ve ikram eden Kerîm,
Kerîm, Allah’ın isimlerinden biri; sonsuz cömertlik ve ikram sahibi anlamındadır. Bu isim, Allah’ın kuluna verdiği nimetlerin büyüklüğünü ve karşılıksızlığını ifade eder. Allah, nimetlerini bir zorlama olmaksızın, dileyene dilediğince lütfeder; kul buna lâyık olsa da olmasa da ihsan eder. O’nun ikramı, izzetinin şanına uygun, azametinin ağırlığıyla bezenmiştir. Ne vakitle sınırlanır, ne miktarla daralır; rahmetinin ufku ne kadar genişse, ikramı da o kadar sınırsızdır. O’nun ihtiyaçtan münezzeh olduğu için ikramından dolayı kulunu minnet altında bırakmak gibi bir gaye güttüğü de düşünülemez. Allah kerem sahibidir; ama bu kerem yaratılmışların cömertliğine benzemez. İmam Gazali Allah’ın Kerim ismini şöyle tanımlar: “Kerîm, muktedirken affeden, vaadini yerine getiren, lutfunu umulanın ötesinde gerçekleştiren, kendisinden başkasına başvurulmasına razı olmayandır.” Kur’an’da Kerîm ismi genellikle nimet ve lütuf bağlamında, Allah’ın cömertliğini vurgulamak için geçer. (İnfitar 6) يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ “Ey insan! Seni yaratıp şekillendiren ve ölçülü kılan Rabbine karşı seni aldatan nedir? O, Kerîm olan Rabbindir.” Bu ayet, Allah’ın kerem sahibi oluşunu insanın gafletiyle karşılaştırır. Yine Rahman 27. ayette وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ “Rabbinin celâl ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.” Burada “ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ” ifadesi, Allah’ın kerem ve azametini birlikte sunar. Hz. Peygamber (sav), Allah’ın çok cömert olduğunu ve cömertliği sevdiğini belirtmiştir. “Cömert” kelimesinin Arapça karşılığı olarak “cevâd” kelimesi kullanılmıştır. (Tirmizî, “Edeb”, 41)
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
2.BAB
يَا سَيِّدَ السَّادَاتِ
2-1) Ey önderlerin, üstünlerin ve efendilerin Efendisi,
سَيِّد kelimesi, Arapça’da sadece “efendi” değil, aynı zamanda “olgun, vakar sahibi, cömert, kerem sahibi” anlamlarını da taşır. السَّادَاتِ “Saidler, önde gelenler, saygı değerliler” anlamına gelir. Allah’ın tüm yaratılmışlar arasında en yüce ve her şeyin üzerinde otorite sahibi olduğunu ifade eder. Bu isim, Allah’ın mutlak egemenliğini, üstünlüğünü ve liderliğini vurgular. Allah’ın “seyidü’s-sâdât” oluşu, hem zâtî kemâlini hem de fiilî üstünlüğünü ifade eder. “Efendi” olmak, sadece sahiplik değil, aynı zamanda terbiye edici, koruyucu, yönlendirici olmayı da içerir. Bu, Ehl-i sünnet inancında tevhidin kemâl noktasıdır: En üstün görülenlerin bile üstünü yalnız Allah’tır. Kur’an’da “Seyyidü’s-Sadât” tam ifadesi doğrudan geçmez, ancak anlam olarak Allah’ın üstün ve her şeyin sahibi oluşu pek çok ayette vurgulanır. فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ “Gerçek hükümdar olan Allah yücedir.” (Tâhâ 114)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Ya seyidü’s-sâdât’a yönelmek, kalpteki bütün ara vasıtaların ve izafi önderliklerin silinip, doğrudan Hak ile buluşmayı temsil eder. İnsan mürşide “seyyidim” der, büyüklerine “efendi” der; ama tüm bu nispi efendilikler Allah’ın huzurunda yok olur. Allah’ın huzuruna girildiğinde “Ya seyidü’s-sâdât” diyerek en yüce mertebeye yönelinir. Tasavvufta gerçek “seyyid” aynı zamanda “hizmetkâr”dır. Allah ise kulun efendisi olmakla beraber Rahman ve Rahîm olduğu için kullarına merhametle muamele eder. Bu bağlamda mürid, Allah’a “Efendilerin Efendisi” diyerek bir taraftan huşu ile boyun eğer, diğer taraftan rahmete sığınır.
Kelâm ilminde Allah’a “seyyid” gibi insana da nispet edilen sıfatlar verilirken dikkatli olunur. Ancak “seyyidü’s-sâdât” ifadesi, Allah’ın benzersiz Efendi oluşunu vurguladığı için mecaz değil, zatî kemâl anlamında kullanılır. Bu, “لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayetiyle de örtüşür.
َيَا مُجِيبَ الدَّعَوَاتِ
2-2) Ey tüm dualara cevap veren, bütün çağrılara icabet eden,
Bu ifade Allah’ın kulun çağrılarına karşılık veren ve duaları işiten olduğunu belirtir. Kur’an’da kullanım bağlamı, duanın Allah ile kul arasındaki bağlantıyı güçlendirmesi üzerinedir. (Bakara 186) → “وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ” “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” Mucîb ismi, insanın umutsuzluğa kapılmadan dua etmesini sağlar. Çünkü اِنَّ رَبّ۪ي قَر۪يبٌ مُج۪يبٌ ‘Şübhesiz ki Rabbim (in rahmeti) çok yakındır; O, (duaları da) kabul edendir’ (Hûd Sûresi 61) Dua sadece bir ritüel değil, Allah’ın Mucîb sıfatı aracılığıyla insanla iletişim kurma yoludur. “Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” Yani Allah (c.c), dualarımızla istediğimiz şeyleri vermeyecek olsaydı, bizlere isteme duygusunu vermezdi. Bu, İslam akaidinde Allah ile kul arasındaki canlı bağın en güçlü göstergesidir. Dua eden, Allah’ın varlığına, kudretine, rahmetine ve hikmetine iman etmiş olur. Efendimiz (sav) hadislerinde, “Allah hayâ sahibidir, kerimdir. Kulu dua ederek Kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten hayâ eder.” (Tirmizî, Daavât 118) ve “Allah’a dua eden herkese Allah cevap verir. Bu cevap, ya dünyada peşin olur ya da ahirete saklanır yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek sûretiyle olur.” (Tirmizî, Daavât 145) buyurmuşlardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için “icabet” sadece sözlü duaya verilen cevap değil, kulun kalbinde doğan hâller, işaretler, ilhamlar ve içsel huzurdur. Yani icabet bazen görünürdeki dileğin gerçekleşmesi, bazen de kalpteki huzur ve rızadır.
(الدَّعَوَات): Burada sadece “dua” değil, tüm dualar, bütün kulların çağrıları kast edilir. Bu, Allah’ın her mekân, her zaman ve her kulun duasına mukabele ettiğini anlatır. “Ya Mucib” tek başına da kullanılabilirdi; ama “ad-daʿavât” eklenince, anlam “yalnızca benim değil, herkesin, bütün çağrıların karşılık vereni” olur. Bu da Allah’ın rahmetinin genişliğini hissettirir.
يَا وَلِىَّ الْحَسَنَاتِ
2-3) Ey iyiliklerin ve güzelliklerin koruyucusu, Sahiplenen,
وَلِىَّ kelimesi Arapça’da “yakın dost, koruyucu, sahip çıkan” anlamlarına gelir. Allah’a nispet edildiğinde, “velî” sıfatı O’nun kullarına olan özel ilgisini, himayesini ve manevî yakınlığını ifade eder. Kur’ân’da “velî” bazen dost (meveddet bağlamında), bazen de yöneten/koruyan (velâyet anlamında) için kullanılır. Bu velâyet, mahlûkatın velâyetinden farklıdır. İnsan velî olabilir ama sınırlıdır. Allah’ın velâyeti ise mutlak, ezelî ve hikmetle doludur. “Hasenât” kelimesi çoğul kullanılarak, bütün çeşitleri (ibadetler, güzel ahlâk, hayır işleri, içsel güzellikler) kapsanmıştır. يَا وَلِىَّ الْحَسَنَاتِ ifadesi, Allah’ın insanın iyi amellerine sahip çıkıp onları koruduğunu, bereketlendirdiğini ve artırdığını vurgular. Allah, iyilikleri yalnızca kayda almaz, onları arttırır ve korur. Kulun yaptığı bir iyilik, Allah’ın izniyle gerçekleşir; ama Allah onu kulun hanesine yazar ve karşılığını verir. O, kulunun iyiliğini sahiplenir, büyütür ve karşılığını kat kat verir. Bu anlayış, İslam akaidinde “إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ” “Allah, iyiliği zayi etmez” (Tevbe 120) ilkesiyle örtüşür. İnsan, iman ederek, kendi iyi amellerini Allah’ın desteği ve korumasıyla değerli hale getirir. “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yaparsa onu görür.” (Zilzal, 7-8.). Allah, iyiliklerin kaynağıdır: Kur’an’da “وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ” Size ulaşan her ni’met Allah’dandır. (Nahl 53). İnsanın yaptığı hasenât aslında Allah’ın tevfîki, lütfu ve hidayetiyle mümkündür. Bu yüzden Allah “يَا وَلِىَّ الْحَسَنَاتِ” diye çağrılır: Çünkü, Hasenâtı yaratandır, onu kulun kalbine ilham edendir, onu kabul edip sevap olarak yazandır. Allah’ın velî oluşu, sadece iyiliklere değil, iyilik sahiplerine de yöneliktir. Mü’min, iyilik yaptıkça Allah’ın velâyetine yaklaşır. Bu velâyet, kulun kalbinde huzur, güven ve manevi yakınlık doğurur. Bu durum, Kur’ân’da şöyle ifade edilir: “اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا” (Bakara 257) “Allah, iman edenlerin velîsidir.” Efendimiz (sav) naklettiği Kudsi hadiste ise Allah Teâla: “Kim benim bir velîme düşmanlık ederse, ben ona harp açarım.” (Buhârî, Rikâk 38) buyurmuşlardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
İyilik, kuldan mı Allah’tan mı gelir?
Ehl-i sünnet bu soruya şöyle cevap verir: İyilik, kulun iradesiyle tercih edilir. Ama yaratılması ve tesiri Allah’tandır. Dolayısıyla iyilik, kulun kesbiyle Allah’ın yaratması arasında bir ortaklıktır. “يَا وَلِيَّ الْحَسَنَاتِ” ifadesi, bu ortaklığı Allah lehine yorumlar. İyiliklerin gerçek sahibi, koruyucusu ve mükâfatlandırıcısı Allah’tır. Hasenât, kibir veya riyâ ile ziyan olabilir. “يَا وَلِيَّ الْحَسَنَاتِ” zikri, yapılan iyiliklerin sahibine (Allah’a) emanet edilmesi, onların korunması anlamına gelir.
Tasavvufî okuma: Velâyet burada yalnızca kulların değil, iyiliğin de bizzat “Allah’a ait olduğu” vurgusudur. Yani her hayrın kaynağı Hakk’ın feyzidir; kul, hayrı işlediğinde aslında hayır Allah’tan Allah’a dönmektedir. مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.“ (Nisâ 79) Sûfî bakışta kişi “ben iyilik yaptım” demekten sıyrılır; iyiliğin hakiki faili Allah’tır. Kul sadece vesiledir. Böylece kul hasenâtı kendine nispet etmez, onları Allah’ın velâyeti altına koyar.
يَا رَفِيعَ الدَّرَجَاتِ
2-4) Ey dereceleri yükselten, yüksek derecelerin sahibi olan,
رَفِيعَ kelimesi, “yüksek, yüce, yücelten” anlamına gelir. Allah’a nispet edildiğinde, O’nun zatî yüceliğini, ulûhiyet makamının erişilmezliğini ve fiilî yükseltme kudretini ifade eder. Bu ifade, Allah’ın kullarına manevî değerler kazandırma, katında yükseltme, ve ahirette dereceler verme fiilini vurgular. Allah’ın zâtı zaten “Aliyy”dir yani mutlak yücelik sahibidir. Ancak “رَفِيعَ الدَّرَجَاتِ” ifadesi, O’nun başkalarını yüceltme fiilini öne çıkarır. Allah’ın “يَرْفَعُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ” (Allah, sizden iman edenleri derecelerle yükseltir. Mücadele 11) ayetiyle desteklenir. Allah’ın dereceleri yükseltmesi, kulun: İmanı, sâlih ameli, sabrı, ihlası gibi niteliklerine karşılık olarak gerçekleşir. Allah’ın dereceleri yükseltmesi, keyfiyetsizdir yani nasıl olduğu bilinmez ama hakikidir. Tüm mahlûkat tabakalar hâlindedir; arş, kürsî, semâvât, arz, insan, melek, cin. Hepsi derece farkıyla yaratılmıştır. Bu ifade, düzenin ilahî takdirle tabakalar hâlinde inşa edildiğini gösterir. Allah’ın kudreti tekdüzelik değil, çeşitlilik, derecelendirme, uyum ve bütünlük içinde kendini gösterir. Kısaca: Tabakalaşma, rubûbiyetin sanatıdır. İnsan bu tabakalaşmanın merkezinde, imtihanla yükselip melekleri geçebilir veya hayvandan aşağıya inebilir (“ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ” Tîn 5). Bu yükseltme ve alçaltma, adaletle ve hikmetle gerçekleşir: Kimseye haksız yükselme verilmez, kimseye de layık olduğu dereceden az verilmez. Efendimiz (sav): “Cennette yüz derece vardır; her biri arasındaki mesafe gökle yer arasındaki gibidir.” (Sahih Müslim) hadisiyle Allah’ın ahirette derecelerle ödüllendirdiği ve “Allah, şehitlere cennette en yüksek dereceleri verir.” (Tirmizî) hadisiyle de Allah’ın amellere karşılık derece takdir ettiğini gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
“Rafīʿ” kelimesi, Allah’ın yüceliğini anlatırken soyut değil, aynı zamanda dinamik bir fiiliyet içerir: O sadece yüksek değil, yükselten de. “Ad-deracât” kelimesinin çoğul oluşu, Allah’ın dilediği kadar çok dereceler bulunduğunu, bunların sonsuz mertebeler zinciri gibi olduğunu ima eder.
Tasavvufî okuma: Sûfîler için “deracât” sadece ahiretteki makamlar değil, kalbin seyr u sülûk yolunda geçirdiği haller ve makamlar anlamına gelir (tevbe, sabır, şükür, tevekkül, rızâ…). Derecelerin asıl kaynağı marifetullah (Allah’ı bilmek) ve muhabbetullahtır. Kul kendi gayretiyle bazı mertebelere ulaşır gibi görünse de, asıl yükselten Allah’ın lütfudur. “يَا رَفِيعَ الدَّرَجَاتِ” zikri, bu hakikati sürekli hatırlatır. Son mertebe, kulun Allah’ta yok olup (fenâ), O’nunla bâki olmasıdır (bekâ).
Arş: Varlığın en üst makamı. Allah’ın kudretinin, rubûbiyetinin ve hükümranlığının sembolik ifadesi. Yaratılmışların en yücesi kabul edilir.
Kürsî: Arş’tan sonra gelen, yaratılmışlar âleminde hükmün yayılımını temsil eden bir makam.
يَا عَظِيمَ الْبَرَكَاتِ
2-5) Ey bereketleri pek büyük olan, her hayrı artıran,
“Azim” kelimesi bereketin sıradan değil, büyük, ölçülemez boyutta olduğunu vurgular. “Berakât” kelimesi çoğul olarak Allah’ın bereketlerinin çeşit çeşit, sınırsız ve sayısız oluşunu ifade eder: Rızıkta, ömürde, ilimde, kalpte, ilişkilerde, amelde, zikirde… يَا عَظِيمَ الْبَرَكَاتِ ifadesi, Allah’ın her türlü iyiliği ve bereketi artıran, çok büyük hayırların kaynağı olduğunu ifade eder. Bereket, sadece çokluk değil; azda çok hayır olması, devamlılık ve kalıcı fayda demektir. Allah’a nispet edildiğinde bereket, sonsuz lütuf, hikmetli artış ve kemâlî ihsan anlamına gelir. Allah’ın bereketi, yaratılmışların verebileceği hiçbir şeyle kıyaslanamaz; çünkü O’nun Zatı kemâl sıfatlarıyla mutlak mükemmeldir. İslam akaidinde bereketin gerçek kaynağı yalnız Allah’tır. İnsan, eşya, zaman veya mekân bereketli olabilir; ama bu bereket Allah’ın izniyle ve yaratmasıyla gerçekleşir. Örneğin: Sadaka bereketlidir çünkü Allah onu kat kat artırır. Ramazan ayı bereketlidir çünkü Allah öyle kılmıştır. Salih ameller bereketlidir çünkü Allah onları büyütür. İlâhî bereket, miktarın ötesinde, hayrın sürekliliği ve etkinliğidir; az olanda çok fayda, çok olanda zarar olmaması gibi. Kur’ân’da da Allah’a şükretmenin ve O’nun zikriyle meşgul olmanın bereket getirdiği vurgulanır: “Eğer o şehir halkı iman edip Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket kapılarını açardık.” (A’râf 96) Efendimiz (sav) bir hadislerinde, “Bir grup, Allah’ın evlerinden birinde toplanıp Allah’ın Kitabı’nı okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner, rahmet onları kuşatır, melekler onları sarar ve Allah onları yanında bulunanlara anar.” Kaynaklar: Müslim, Zikir 38; Ebû Dâvud, Salât 349; Tirmizî, Kırâ’at 3
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelâmî Boyut: Bereketin Mahiyeti ve Allah’a Nispeti
Kelâm ilminde Allah’a nispet edilen fiillerin mahiyeti tartışılırken, “bereket” gibi kavramlar fiilî sıfatlar kapsamında değerlendirilir. Allah’ın bereket vermesi:
İrade ile olur: Dilediğine verir.
Kudret ile olur: Sınırsız şekilde verir.
Hikmet ile olur: Yerli yerinde ve anlamlı şekilde verir.
Bu fiillerin keyfiyeti bilinmez; yani Allah’ın bereketi nasıl verdiği, nasıl artırdığı bilinemez ama hakikidir.Tasavvufî okuma: Sûfîlere göre bereket, Allah’ın bir şeydeki gizli artırış sırrıdır. Az bir şeyin çok sonuç vermesi, sıradan bir amelin ilahî feyze dönüşmesi bereketin eseridir. Bir lokma ekmeğin doyuruculuğu, bir anlık zikrin kalpte açtığı huzur, bir damla gözyaşının ilahî rahmete vesile oluşu hep berekettir. Bereket Allah’ın ismidir; kullar bereketi şahıslardan, mekânlardan veya eşyalardan değil, Allah’tan bekler. Velîlerin ve mübarek mekânların bereketi de aslında Allah’ın tecellîsidir.
يَا غَافِرَ الْخَطِيئَاتِ
2-6) Ey günahları bağışlayan, hataları örten,
“غَافِرَ” → sürekliliği ifade eden bir sıfattır, Allah’ın bağışlaması anlık değil, daimî bir vasıftır. “الْخَطِيئَاتِ” kelimesinin çoğul oluşu, kulun hatalarının çeşitliliğini ve çokluğunu ifade eder. Allah’ın mağfireti bunların tümünü kuşatır. يَا غَافِرَ الْخَطِيئَاتِ ifadesi, Allah’ın kulun yanlışlarını affeden, hatalarını örten ve onlara merhametle yaklaşan özelliğini ifade eder. Mağfiret, sadece affetmek değil; aynı zamanda günahın izini silmek, kulun kalbini arındırmak ve onu yeniden kabul etmektir. Bu affedicilik, yaratılmışların affına benzemez. İnsan affettiğinde unutmaz; Allah affettiğinde siler. İnsan affettiğinde iz bırakır; Allah affettiğinde kalbi arındırır. “الْخَطِيئَاتِ” kelimesi, genellikle bilinçli olarak yapılan günahlar için kullanılır. Bu, kulun hata ettiğini bildiği hâlde yaptığı fiilleri kapsar. Allah’ın bu tür günahları bile affetmesi, O’nun rahmetinin genişliğini ve affediciliğinin mutlaklığını gösterir. Bu, Kur’ân’da şöyle ifade edilir: “وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَّحِيمًا” (Nisâ 110) “Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder, sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.” Allah Teâlâ, Zümer Suresi 53. ayette kapsamı daha da genişletip, şöyle buyurur: “Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder.” Efendimiz (sav)’de, “Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu memnuniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır.” (Buhârî, Daavât 4; Müslim, Tevbe 1, 7, 8) Yine Efendimizin (sav) duaları arasında yer alan: اَللَّهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى “Allah’ım! Sen affedicisin, cömertsin, affetmeyi seversin, beni affet.” (Tirmizî, “Deavât”, 89)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelâmî Açıklama: Allah’ın Affı Hikmetlidir
Ehl-i sünnet kelâmcıları der ki: Allah’ın affı mutlak değildir; rahmetle birlikte hikmetle işler. Kulun tevbesi, Allah’ın affını celbeder; ama bu tevbe şartlara uygunsa. Yani Allah, affetmemeyi zulümle değil, hikmetle yapar. Tevbe samimi değilse, affetmemek adalettir.
Ehl-i Sünnet kelâmında, günah işlemek kulun iradesiyle gerçekleşir; affedilmesi Allah’ın yaratıcı, rahmet dolu fiilidir.
Sûfîlere göre Allah’ın mağfireti, sadece günahın silinmesi değil, aynı zamanda kulun kalbinden günaha meyli söküp atmasıdır. Allah, kulun günahını setreder; hem dünyada insanların gözünden gizler, hem de ahirette kulunu rezil etmez. Bu “Settar” ismiyle de ilişkilidir.
يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ
2-7) Ey musibetleri def eden, sıkıntıları uzaklaştıran,
“دَافِعَ” kelimesi aktiftir: Yani Allah musibetlere sadece “izin veren” değil, aynı zamanda onları fiilen savan, defeden, kulunu koruyan bir güçtür. “الْبَلِيَّاتِ” çoğul olarak gelmiş → Belâ tek tür değil; bedenî, ruhî, dünyevî, uhrevî, içsel ve dışsal olmak üzere çeşitlidir. Allah hepsini def edebilir. يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ terkibi, Allah’ın kulun karşılaştığı felaketleri ve zorlukları önleyen, sıkıntıları gideren vasfını ifade eder. Belâların def’i, Allah’ın yaratılmışlar üzerindeki aktif müdahalesini ve koruyucu Rubûbiyetini gösterir. “الْبَلِيَّاتِ” kelimesi, hem imtihan hem de ceza anlamında kullanır. Allah’ın belâları def etmesi, kulun, samimi duası, salih ameli, takvası, sabır ve tevekkülü ile ilişkilidir. Rabbimiz, sadece yaratıp ve terbiye etmez; aynı zamanda korur, savunur ve rahmetle müdahale eder. Belâların def’i, Allah’ın kullarına olan şefkatli yönetiminin bir parçasıdır. Hiçbir şey kendiliğinden def olmaz; sebepler zinciri Allah’ın kudretiyle işler. “Def” Allah’ın yaratması ve iradesiyle gerçekleşir. Allah’ın belâyı def etmesi keyfiyetsizdir; yani nasıl olduğu bilinmez ama hakikidir. Bazen kul belâyı görmez bile; çünkü Allah onu daha gelmeden savmıştır. “يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ” ismiyle Allah’a yönelmek, sığınma ve tevekkül duygusunu güçlendirir; kul, sıkıntının da rahmetin de Rabbinden olduğunu idrak eder. Yûnus Suresi 12. Ayette: “İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken, ayakta iken bize dua eder. Fakat biz ondan zararı giderince, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç dua etmemiş gibi geçip gider.” buyrulur. Dua, kaderi değiştirmez; kaderin içinde belâya karşı konulmuş bir kalkandır. Hadislerde açıkça şöyle buyrulur: “Kaderi ancak dua geri çevirir.” (İbn Hibbân, Hâkim) “Dua, başa gelen ve gelmeyen belâlara fayda verir.” (Tirmizî, De’avât 102)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelâmî Boyut: Dua, Belâ ve Kader İlişkisi
Kader, Allah’ın ezelî ilmidir; yani Allah olmuş, olan ve olacak her şeyi önceden bilir. Bu bilgi değişmez; çünkü Allah’ın ilmi zamanla sınırlı değildir. Dolayısıyla dua, Allah’ın bilmediği bir şeyi “bildirme” aracı değildir. Dua, kaderi Allah’ın ilminde değiştirmez. Allah, ezelî ilminde kulun ne zaman, nasıl ve ne için dua edeceğini zaten bilir. Bu dua, kaderin içinde bir sebep olarak yer alır. Yani Allah, kulun duasını da kaderin içine sebep-sonuç ilişkisiyle yerleştirmiştir.
Örnek: Ezelde bir belâ takdir edilmiştir, ama onun def’i için kulun dua etmesi de takdir edilmiştir. Bu durumda dua, kaderin bir parçası olur. “Dua kaderi değiştirmez” çünkü kader ezelîdir. Ama “dua belâyı def edebilir” çünkü Allah, dua eden kulun duasını kaderin bir parçası olarak takdir etmiştir. Bu, kaderin dinamik bir tecelli biçimi olduğunu gösterir: Allah’ın ilminde her şey sabittir, ama kulun duası da o sabit ilmin içinde etkili bir araçtır.
Sûfîlere göre belâ sadece musibet değil, aynı zamanda kulun kalbinin arınması için gelen ilahî bir sınavdır. Allah dilediğinde belâyı def eder, dilediğinde devam ettirir. Her iki hâl de kul için rahmettir. Tasavvufta bazen belânın def edilmemesi de bir tür rahmet sayılır; çünkü o, kulun kalbini Allah’a yaklaştırır. Belâ sadece dışsal felaket değil, kalpteki vesvese, kibir, gaflet de olabilir. Allah bunları da def edendir.
يَا سَامِعَ الْاَصْوَاتِ
2-8) Ey her türlü sesi işiten, tüm çağrıları duyan,
“سَامِعَʿ” kelimesi sürekli, kesintisiz işitme anlamı taşır; yani Allah her zaman hazırdır, kulun çağrısına anında cevap verebilir. يَا سَامِعَ الْاَصْوَاتِ ifadesi, Allah’ın her türlü sesi, dileği ve çağrıyı eksiksiz işiten özelliğini ifade eder. Allah’ın işitmesi, sadece fiziksel seslere münhasır bir işitme değil, kalpteki fısıltıları, içten gelen duaları ve mahlûkatın her türlü yönelişini kapsayan bir işitmedir. Burada dikkat çekici olan, işitmenin bir “duyma” eylemi olmaktan öte, anlama, değer verme ve cevap verme potansiyeliyle birleşmesidir. Allah’ın işitme sıfatının, O’nun kul ile sürekli ilişkisinin temel taşı olmasıdır. Allah’ın Sâmi sıfatı, evrendeki varlık düzeninin şeffaflığı ve bilinçli işleyişi ile bağlantılıdır. Hiçbir feryat, dilek veya niyet boşa gitmez; her şey O’nun ilahi bilinci ve takdiri içinde değerlendirilir. Allah için uzak-yakın, sesli-sessiz, fısıltı-kıyamet gürültüsü fark etmez; her şey aynı anda tam şekilde O’nun ilmindedir. Allah işitir; ama kulakla değil, zamanla sınırlı değil, mesafeyle engellenmez. Allah her şeyi işitir → Kul gizli günah işleyemez. Allah niyeti işitir → Dua sadece sözle değil, kalple yapılır. Allah fısıltıyı işitir → Samimi yöneliş, yüksek sesli yakarıştan daha değerlidir. Bu, kulun Allah’a karşı ihlâs, haya ve edep içinde olmasını gerektirir. Çünkü O, her sesi işitir; hatta ses çıkmadan önceki niyeti bile bilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.)’ın duasında geçen “Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen işiten ve bilen (سَمِيعٌ عَلِيمٌ) olansın.” ifadesi Allah’ın hem sesleri hem niyetleri işittiğini gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelâmî Boyut: Ehl-i Sünnet ile Mu‘tezile Arasındaki Fark
Mu‘tezile’nin Allah’ın işitmesi, mecazîdir; yani Allah sesleri işitmez, onları bilir görüşü, Sem‘ (işitme) sıfatını, Allah’ın ilim sıfatına indirger. Bu görüş, Allah’ın kuluyla kurduğu canlı ve doğrudan ilişkiyi zayıflatır. Ehl-i sünnet bu yaklaşımı reddeder; çünkü Kur’ân’da Allah’ın “سَمِيع” ismi açıkça geçer ve fiilî olarak kullanılır. İşitme, sadece bilgi edinme değil; aynı zamanda rahmetle yönelme, duaya icabet etme gibi fiilî sonuçlar doğurur.
Sem‘ sıfatı, “sıfât-ı sübûtiyye”nin temel başlıklarından biridir (Hayat, İlim, Sem‘, Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvîn).
Sessiz zikir sırasında, kalbin feryadını Allah’a açmak ve O’nun her sesi duyduğuna güvenmek sûfîlerin pratiğinde merkezi bir yer alır.
يَا مُعْطِىَ الْمَسْئوُلَاتِ
2-9) Ey kendisinden istenilenleri veren, dilekleri karşılayan,
Bu terkib, Allah’ın kulun ihtiyaçlarını, sorularını ve dileklerini karşılayan yönünü ifade eder. Bu isim, Allah’ın kuluyla kurduğu en doğrudan ve en müşfik ilişki biçimlerinden birini yansıtır. Derin boyutta, “vermek” burada sadece maddi veya fiziksel anlam taşımaz; ruhsal doyum, ilahi rehberlik ve doğru yönlendirme de kapsanır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın her tür ihtiyaç ve dileğe karşılık veren özelliği ile kulların yönelim ve niyetlerini değerlendirmesidir. Hiçbir talep veya ihtiyaç boşa gitmez; her şey O’nun iradesi ve bilgisi doğrultusunda karşılık bulur. Bu, sadece maddî talepleri değil, dua ile istenen manevi nimetleri, kalpte doğan arzuları, Ahiret için yapılan niyazları, hidayet, af, sabır gibi içsel talepleri de kapsar. Allah’ın vermesi, hak ediş ile sınırlı değildir; vermek, O’nun keremidir, engellemek de O’nun hikmetidir. Kur’an’da: “Allah’ın insanlar için açtığı rahmeti hiçbir kimse engelleyemez. O’nun tuttuğunu da kimse salıveremez.” (Fâtır 2) buyrulur. Bu ayet, Allah’ın verdiğini kimsenin engelleyemeyeceğini, vermediğini de kimsenin ulaştıramayacağını vurgular. Sahih-i Müslim’de geçen: “اللهم لا مانع لما أعطيت، ولا معطي لما منعت، ولا ينفع ذا الجد منك الجد.” “Allah’ım! Senin verdiğini engelleyecek kimse yoktur, Senin vermediğini verecek kimse de yoktur.” Bu dua, Efendimiz’in (s.a.v.) namaz sonrası yaptığı zikirlerden biridir. Allah’ın mutlak ihsan sahibi olduğunu ve verme kudretinin sınırsız olduğunu gösterir. Dua edebinde en yüksek edeplerden biri, istenilen her şeyin Allah’tan bilinmesi; başka kaynaklara bağımsız güç atfetmemektir.
Kelâmî Boyut: Mu‘tezile’ye Göre Kulun Fiili Belirleyicidir
Mu‘tezile, insanın özgür iradesini merkeze alır. Onlara göre: İnsan, yaptığı fiillerin tam sorumlusudur. Allah, kulun fiilini önceden bilse bile, bu fiil kulun özgür tercihiyle gerçekleşir. Dolayısıyla kul bir şey isterse, Allah o isteğe göre verir. Bu anlayışta dua, sadaka, salih amel gibi şeyler Allah’ın vereceği şeyi belirleyen etkenlerdir. Yani Allah, kulun fiiline göre hareket eder gibi bir sonuç çıkar. Mu‘tezile bunu Allah’ı zulümden tenzih etmek için yapar. Derler ki: “Eğer Allah, kulun fiilini yaratıyorsa ve kul buna mecbursa, o zaman kulun cezalandırılması zulüm olur.” Bu yüzden kulun fiilini tamamen kendisine ait sayarlar. Ama bu, Allah’ın iradesini pasif hâle getirir.
Ehl-i sünnet bu sorunu şöyle çözer: Kul fiili kazanır (kesb); yani niyet eder, yönelir, tercih eder. Allah fiili yaratır (halk); yani fiilin varlığını sağlar. Böylece: Kul sorumludur. Allah yaratıcıdır. Ama Allah’ın iradesi kulun iradesine bağlı değildir. Bu, tevhidî dengedir.
يَا عَالِمَ السِّرِّ وَ الْخَفِيَّاتِ
2-10) Ey gizli olanı ve sırları bilen, her şeyin özünü kuşatan,
Bu ifade, Allah’ın hem görünen hem de görünmeyen her şeyi bilen, kalplerin derinliklerini ve gizli niyetleri idrak eden sıfatını ifade eder. Bu bilgi salt biliş değil, anlamlandırma ve yönlendirme yetisiyle birleşir; O’nun bilgisi her şeyi kapsar ve sınırsızdır. Kur’an’da Allah’ın gizli ve görünen her şeyi bilen sıfatı birçok ayette geçer: (Mülk 13) → وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki, O, göğüslerin özünü bilir.” Bu bağlam, insanın niyet ve eylemlerinin Allah tarafından eksiksiz değerlendirildiğini gösterir. Sırlı ve gizli olanların bilinmesi, insanın içsel hesaplaşması ve sorumluluğu ile doğrudan ilişkilidir. Allah’ın bu sıfatı, varlığın derin bütünlüğünü ve düzenini de gösterir. İnsan, kendisini bile tam anlamıyla bilmezken, Allah insanın niyetini, yönelişini, içteki mücadeleyi bilir; adalet ve rahmeti de buna göre tecellî eder. Hiçbir gizli düşünce, duygu veya niyet O’ndan saklanamaz. Allah’ın ilmi, ezeli ve ebedîdir, sonradan kazanılmış değildir. Kapsayıcıdır, olmuş, olan, olacak her şeyi kuşatır. Keyfiyetsizdir, nasıl bildiği bilinmez; yaratılmışların bilgisine benzemez. يَا عَالِمَ السِّرِّ وَ الْخَفِيَّاتِ, Allah’ın sadece gizli olanı değil, gizlinin de gizlisini bildiğini vurgular. Bu, Kur’ân’da geçen “عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ” (görüneni ve görünmeyeni bilen) ifadesiyle örtüşür. Allah her şeyi bilir → Kulun gizlisi yoktur. Allah niyeti bilir → Amel değil, niyet belirleyicidir. Allah kalbi bilir → Kalp temizliği, dış görünüşten önemlidir. Bu, kulun Allah’a karşı samimi, dürüst, ve içten olması gerektiğini gösterir. Çünkü Allah, kalbin en derin kıvrımlarını bile bilir.
Kelâmî Boyut: Allah’ın İlim Sıfatının Mahiyeti
Mu‘tezile: “Allah’ın ilmi vardır ama sadece mevcut olanı bilir; henüz gerçekleşmemiş olanı bilmesi tartışmalıdır.” der. Mu‘tezile, Allah’ın sıfatlarını aklî ölçütlerle tanımlamaya çalışır. Onlara göre: Allah’ın ilmi vardır. Ancak bu ilim, mevcut olan şeylere yöneliktir. Henüz gerçekleşmemiş olan şeyler (örneğin gelecekteki insan fiilleri), varlık kazanmadığı için bilinemez. Bu görüş, Allah’ın ilmini varlıkla sınırlı kabul eder. Yani bir şey henüz var olmamışsa, Allah onu bilmez demek istemezler ama “bilinmesi gerekmez” diyerek aklî bir sınır çizerler. Mu‘tezile’nin bu yaklaşımı iki temel kaygıya dayanır: Eğer Allah, kulun gelecekte işleyeceği günahı önceden biliyorsa, bu durumda kulun cezalandırılması adaletsiz olur. Bu yüzden Mu‘tezile, Allah’ın ilmini kulun fiilinden sonra devreye giren bir bilgi gibi yorumlar. Yine kulun fiili, kendi özgür iradesiyle oluşur. Allah’ın bu fiili önceden bilmesi, kulun özgürlüğünü gölgeler. Bu yüzden Allah’ın ilmini fiilden sonra oluşan bir bilgi gibi düşünürler.
Ehl-i Sünnet ise: “Allah, olmuş, olan ve olacak her şeyi bilir; hatta mümkün olanı da bilir (yani gerçekleşmeyecek ihtimalleri bile). Allah’ın ilmi ezelîdir; zamanla sınırlı değildir.” derler. Allah’ın her şeyi bilmesi, kulun iradesini zorlamaz; kul özgürce seçer, Allah seçimi önceden bilir, yazmıştır.
Gazâlî’nin “el-Maksadü’l-Esnâ”sında bu isim, kulun kalbini Allah’tan başkasına açmaması gerektiği uyarısıyla birlikte ele alınır.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
3.BAB
يَا خَيْرَ الْغَافِرِينَ
3-1) Ey bağışlayanların en hayırlısı, en üstünü, en yücesi,
Anlamı, Allah’ın affediciliğinin her türlü bağışlamadan üstün ve kusursuz olduğunu ifade eder. Allah’ın affı, yalnızca “görmezden gelmek” değildir; günahın hükmünü kaldırmak, azabını düşürmek, kulun ruhunu temizlemek, bazı durumlarda günahı sevaba çevirmek (Furkan 70) bile olur: اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” Kur’an’da Allah’ın bağışlayıcılığına dair birçok ayet vardır. Hz. Musa (a.s.) kavmi için istiğfar ederken: “Sen, bağışlayanların en hayırlısısın” → (أنت خير الغافرين) ifadesini kullanır. Bu ifade, peygamberlerin Allah’ın affediciliğine tam teslimiyet gösterdiğini kanıtlar. Allah’ın bağışlaması yaratıcı ve nihaidir; başka hiçbir merci bu kadar kapsamlı affedemez. İnsanların bağışlaması sınırlıdır, Allah’ınki ise hem kalpteki niyeti hem fiili hem de sonuçları kapsar. Bu isim, insanın umut kapısını açar; hiçbir günah affedilmeyecek kadar büyük değildir. Aynı zamanda, “en hayırlı bağışlayan” vurgusu, affın şartsız bir lütuf olduğunu hatırlatır. İnsan, Allah’ın bağışlamasını düşündüğünde başkalarını affetmeye daha yatkın olur. Kullar, hataları karşısında sadece Allah’a yönelerek bağışlanma arar; bu, tevhidin bir yansımasıdır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Affetmek Allah için bir zorunluluk değil, saf lütuf ve iradeye bağlı bir tasarruftur. Cehennemi hak etmiş birini affetmek, O’nun kudreti ve iradesi içindedir, fakat hikmetine tabidir.
Gazâlî’nin “el-Maksadü’l-Esnâ”sında mağfiret, kulun kalbinde iki etki oluşturur:
- Ümit: Büyük günahlardan bile dönüş umudu.
- Hayâ: Affedilme lütfu karşısında daha dikkatli kulluk arzusu.
يَا خَيْرَ النَّاصِرِينَ
3-2) Ey yardım edenlerin en hayırlısı, en mükemmel destek ve zafer veren,
Bu ifade de vurgu, İlahi yardımın mutlak üstünlüğüdür. İnsanların yardımı sınırlı, koşullu ve geçicidir; Allah’ın yardımı ise sınırsız, tam ve asla gecikmez. (Âl-i İmrân 150): “Bilakis, sizin dostunuz (veliniz) Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır →(وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ).” “Allah yardım edenlerin en hayırlısıdır” denilmesi, Allah’ın yardımının yalnızca kuvvet değil, aynı zamanda hayır açısından da en üstün olduğunu gösterir. Yani insan bazen yardım eder ama o yardım, hayır değil şer de getirebilir; Allah’ın yardımı ise hikmetle yapılmış tam bir hayırdır. Bu vurgu, ilahi yardımın stratejik, koruyucu ve nihai başarıya ulaştırıcı olduğuna işaret eder. Yardım isteyen bir insan çoğu zaman başkalarına bel bağlar; fakat Allah, yardımda ne çıkar gözetir ne de sınır tanır. “İyyâke na‘budu ve iyyâke nesta‘în” kul ibadetle Allah’a yönelir, yardım diler; Allah da hikmetiyle yardım eder. Kul için bu isim, bir yönüyle tam güven ve teslimiyet çağrısıdır. Gerçek başarı, Allah’ın desteğine dayanır. Zor zamanlarda insan, çaresizliği hisseder. Bu isim, kriz anlarında bile umudu diri tutar. Gerçek yardım ve zafer yalnızca Allah’tandır. İnsanlar sebeptir; kudret, sonuç ve zafer Allah’ın takdiriyledir. Peygamberler ve ümmetleri, bu ismin pratiğini yaşamıştır. Bedir’de Peygamber (s.a.v.)’in duası: “Ey Rabbim! Eğer bu topluluk helak olursa, yeryüzünde Sana ibadet eden kimse kalmayacak.” Allah yardımıyla Bedir zaferini nasip etti. Bu, toplumlar için bir derstir. Sayı ve güçten çok, haklılık ve ilahi yardım önemlidir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için gerçek yardım, kalbin Allah’a yönelmesini sağlamaktır. Dünyadaki zaferler veya düşmanlara karşı yardımlar tali (ikincil) düzeydedir. “Nasr”ın en büyük şekli, kulun nefs ve şeytan karşısında zaferidir. Bu yüzden tasavvufta “Allah’ın yardımı” çoğu kez “kalbin uyanışı”, “gafletten kurtuluş”, “ihlâsın verilmesi” gibi manevî yardım biçimlerinde yorumlanır. Sûfîler, Allah’ın yardım edenlerin en hayırlısı olduğuna iman ederek tam teslimiyet yaşar. Ama bu tevekkül, pasif bir “oturup beklemek” değil, aktif bir hazırlık, gayret, ahlâkî temizlik ve duayla birleşir. Şöyle derler: “Sebebe sarılmak emirdir, neticeyi Allah’a bırakmak tevhidden doğar.” Marifet makamında kul artık Allah’tan “dünyevî yardım” değil, O’na yaklaşma ister.
Yardım bazen zafer, bazen imtihan, bazen de görünüşte mağlubiyet şeklinde gelir; fakat hepsi hakikatte en hayırlı olandır. Bu, Ehl-i Sünnet’te kaderin şer gibi görünen yüzünün aslında hayra hizmet ettiği anlayışına dayanır. Allah yardım eder, fakat insanın irade ve kesbi ile bağlantı kurar. Bu, Cebriyye’nin (tam kadercilik) aksine, insanı sorumluluk sahibi kılar; Mu‘tezile’nin (tam özgürlük) aksine, sonucu Allah’ın kudretine bağlar.
يَا خَيْرَ الْحَاكِمِينَ
3-3) Ey hükmedenlerin en hayırlısı, ey adaletin mutlak kaynağı,
Allah’ın hükmü mutlak adalet ve hikmete dayalıdır; insani yargılar eksik, sınırlı, duygu ve çıkarla engellidir, dolayısıyla hata payına açıktır. Allah ise geçmişi, anı ve geleceği tam olarak bilir. O’nun ilmi mutlak, hükmü zatîdir. Kulun başına gelenler, ilk bakışta acı veya nimet gibi görünebilir, ama hakikatte en hayırlı olan hüküm, O’nun hükmüdür. Bu ifade Kur’an’da doğrudan geçer: (A‘râf 87): “…Rabbiniz aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır → (خَيْرُ الْحَاكِمِينَ).” Şer‘î hükümler (helâl, haram) ve kevnî hükümler (yaratılış düzeni, kader) O’nun irade ve hikmetiyle sabittir. Allah’ın hükmü hiçbir şeye muhtaç değildir; ne şahit ister, ne delil. Bu ismin geçtiği ayetlerde genellikle sabır ve teslimiyet vurgusu vardır. Çünkü ilahi hüküm hemen tecelli etmeyebilir; gecikmiş gibi görünen adalet, aslında en doğru zamanda gelir. Bu isim, adalet arayanlara üst bir referans noktası sunar. “En hayırlı hükmeden”e iman eden biri, başkasına zulmetmekten çekinir; çünkü hüküm nihayetinde Allah’a aittir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler, Allah’ın “hükmedenlerin en hayırlısı” oluşunu sadece dünya mahkemeleri gibi düşünmez. O, kalpteki hak-bâtıl dengesini kurar. Kalbin derinlerinde hangi yönelişin hak, hangisinin nefs ve hevâ olduğunu O hükmeder ve bildirir. İnsanların hükmü genelde adalet ile sınırlıdır; Allah’ın hükmü ise adaleti aşar, lütfa ulaşır. Tasavvufta, her takdirin, her hükmün O’nun hikmetiyle verildiğine iman etmek rızâ makamının temelidir.
Kelâm literatüründe, “خَيْرُ الْحَاكِمِينَ” en çok âhirette açığa çıkar. O gün, mahlûkatın ihtilâf ettiği her konuda nihâî hüküm O’na aittir. Bu da Ehl-i Sünnet’in “hesap ve cezanın nihâî merciinin yalnızca Allah olduğu” ilkesini teyit eder. İman, sadece “O hükmeder” değil, “O’nun verdiği her hüküm hayırlıdır” demektir.
يَا خَيْرَ الْفَاتِحِينَ
3-4) Ey fethedenlerin, hükmü başlatanların, kilitleri açanların en hayırlısı,
“Fetih” kelimesi Arapçada sadece “kapı açmak” değil, bir davayı çözmek, hüküm vermek, yardım etmek, kapalı bir şeyi çözmek, zafer kazandırmak gibi geniş bir anlam yelpazesi taşır. Burada Allah’ın evsaf-ı kemali: Hem maddi hem manevi tüm kapıları açan, işlere hükümle başlayan ve zaferleri veren tek merci olmasıdır. Bu ifade doğrudan Kur’ân’da geçer: (A‘râf 89): “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın. ( رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ). ”Şuayb (a.s.), kavmi tarafından reddedilince Allah’tan hak ile hüküm vermesini, kapalı durumu çözmesini, zaferi ve yardımı istiyor. Bu isim burada hak ile fetih (açılım, hüküm) ve ilahi yardım vurgusu taşır. Savaş meydanlarındaki galibiyet kadar, kalpteki zafer de Allah’ın fetih sıfatının tecellisidir. Zor görünen meselelerde çözüm arayan için dua niteliği taşır. “Ya Fattâh” ismiyle de bağlantılıdır. Dünya ve ahirette, engellerin kalkması, yolların açılması, gönlün huzur bulması hep bu ilahî isimle ilgilidir. Allah dilediğinde fetih verir; bazen de bir kapıyı kapalı tutarak kulunu sabır ve tevekkülle terbiye eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için fetih, sadece şehirlerin değil, kalplerin açılmasıdır. Marifet, keşif, ilham ve iç huzurun gelmesi de bir çeşit “fetih”tir. “Yâ Fettâh” zikri bu manada özellikle içsel aydınlanma, basiret ve hakikat kapılarının açılması için yapılır. Sûfîler, en büyük fetih olarak kulun Hakk’a yakınlıkla perdelerin kalkmasını görür.
Kelâm ilminde fetih, sadece kapı açmak değil, aynı zamanda ihtilafların çözülmesi, hakkın ortaya çıkmasıdır. Gerçek fetih, mahşerde, cennet kapılarının açılması, sırların ortaya çıkması, hak ile bâtılın ayrılmasıdır. İnsanın planı ve gücü sınırlıdır; Allah dilerse açar, dilerse kapatır. Bu, Ehl-i Sünnet’in kader anlayışıyla uyumludur.
يَا خَيْرَ الذَّاكِرِينَ
3-5) Ey zikredenlerin ve zikredenleri mükafatlandıranların en hayırlısı,
Bu isim, Allah’ın kullarını anmada, onları unutmamazlıkta ve rahmetle yâd etmede eşsiz olduğunu gösterir. Kullar Allah’ı anar; ama Allah’ın zikri hem daha yüce hem daha kuşatıcıdır. Allah’ın zikri ihtiyaç değil; kulunu değerli kılmak, ona önem vermektir. İnsan unutkandır; Allah unutmaz. Kul, Allah’ı anarak değer kazanır; ancak Allah’ın kulunu anması, kulu yüceliğe eriştirmesidir. Bu isim, zikrin karşılıklı bir ilişki olduğunu gösterir: Kul Rabbini anarken, Rabbin zikri kulun gönlünü huzur ve güvenle doldurur. Allah’ın zikri sadece hatırlama değil; rahmet, koruma ve ikram içerir. (Bakara 152) → فَاذْكُرُون۪ٓي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ۟ “O halde beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin.” Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ben kulumun beni düşündüğü gibiyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer beni yalnız başına anarsa, ben de onu yalnız anarım. Şayet beni bir toplulukla beraber anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım.” (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19, 50; Tevbe 1.) Allah’ın kulunu zikretmesi, dünya hayatında rahmet, kalbine sekînet ve melekler nezdinde övgü ile tecelli eder. Âhirette ise bu anma, kulun cennette ikram görmesi, Allah’ın rızasına erişmesi şeklinde sonuçlanır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler der ki: İnsan Allah’ı anmaya başlar, fakat asıl olan Allah’ın onu anmasıdır. Çünkü kulun zikri kesilebilir, gaflet gelebilir; fakat Allah’ın kulunu anması sürekli ve rahmet doludur. Sûfîlere göre hakikî zikir, Allah’ın kulunu zikretmesiyle tamamlanır; kulun dili sadece aynadır, zikir Hakk’ın kulunda kendi ismini anmasıdır. Allah dilediği kulunu anmakla şereflendirir; bu da ilahî seçkinlik (istifâ) ve lütuf göstergesidir.
Kelâm açısından Allah’ın “zikir” etmesi, bizim anladığımız biçimde “hatırlama” değildir. Allah unutmaz (لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَىٰ — Tâhâ 52). Allah’ın “zikir” fiili, unutmanın zıddı değil; rahmet, değer verme ve melekler huzurunda övmedir. Allah’ın zikir sıfatı, fiilî sıfatlar kategorisine girer; mahlûkatta gerçekleşen değişimle ilişkilidir, fakat Allah’ın zatında değişim yoktur.
يَا خَيْرَ الْوَارِثِينَ
3-6) Ey mirasçıların en hayırlısı, Ey her şeyin nihai sahibi olan,
Bu isim, Allah’ın yarattığı her şeyi en doğru şekilde sahiplenip devrettiğini ifade eder. Burada miras kavramı mecazîdir; gerçek anlamda miras değil, her şeyin sonunda Allah’a kalacağı hakikatidir. İnsan mirasçı olabilir ama sınırlıdır; Allah’ın mirasçılığı, mutlak ve kusursuzdur. Tüm varlıklar ve mülk, eninde sonunda Allah’a aittir. İnsan, geçici sahiplikler yaşar; nihai sahip ve mirasçı Allah’tır. Allah, evrendeki her varlığın nihai varisidir. Yaratılanlar geçici, O kalıcıdır. İnsan miras alırken, aslında Allah’ın yarattığı düzenin bir parçasını devralır. (Enbiyâ 89 – Zekeriya Peygamber’in duası) وَزَكَرِيَّٓا اِذْ نَادٰى رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْن۪ي فَرْدًا وَاَنْتَ خَيْرُ الْوَارِث۪ينَۚ “Zekeriya’yı da (an). Hani o, Rabbine: «Rabbim, beni yalınız başıma bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın» diye niyaz etmişti.” Bu ifadenin çok zikri, mülkiyet kaygısını ve kalıcılık hissini azaltır. İnsan, sahip olduklarını aşırı bağlanmadan değerlendirir; her şeyin nihai sahibinin Allah olduğunu bilir. Âhirette, insan tüm sahip olduklarından soyunur, sadece iman ve ameller kalır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için “Yâ Hayral Vârisîn” zikri, nefsin dünyaya bağını zayıflatır. Çünkü bilir ki insan, eşyaya, mülke, insanlara, hatta evlada bile mutlak mâlik değildir; hepsi geçici olarak emanet edilmiştir. Kul, her şeyi Allah’a bırakır, kalbini mülk sevdasından temizler. Mülk sahibinin Allah olduğu idrak edilince dünya genişler, haset ve hırs söner, kalp huzur bulur.
Kelâm açısından Allah’ın varis oluşu, mahlûkatın yok olmasıyla O’nun bâkî kalmasını ifade eder. Gerçekte mülk zaten Allah’ındır; mahlûka verilen sadece emanet ve tasarruf hakkıdır. İnsanlar arası miras hükümleri şer’î bir düzenlemedir, mutlak mülkiyet değildir.
يَا خَيْرَ الْحَامِدِينَ
3-7) Ey hamd edenlerin en hayırlısı, övgüye en layık olan,
Buradaki “hamd” kelimesi sıradan bir övgü değildir; içinde hem övgü (özelikleriyle övmek) hem de şükür (nimetin sahibini bilip teşekkür etmek) anlamı vardır. Bu ifade, Allah’ın övgüye en layık, hamdin en yüksek mertebesine sahip olduğunu gösterir. Buradaki “en hayırlı hamd eden” ifadesi, Allah’ın Kendini ve varlıklarını övmekte, Kendi kudret ve hikmetini sergilemekte, tüm yaratılışıyla uyumlu bir övgü örneği olmakta benzersiz olduğunu vurgular. Yani Allah, hamdiyle kendini yüceltir ve bunu en doğru şekilde yapar; insanın övgüsü ise sınırlı ve eksik kalır. O, hem hamdi en güzel yapan hem de hamde en layık olandır. Başka varlıkları övmek aslında onların üzerinden Allah’ın kudret ve hikmetini övmektir. Kur’an’da Allah’ın övgüye layık oluşu sürekli vurgulanır; O’nun varlığı, kudreti ve hikmeti, tüm hamdlerin kaynağıdır. Bu ifade kulun şunu idrak etmesine vesile olur: “Asıl övülmeye layık olan ve en güzel övgüyü bizzat yapan Allah’tır.” Kur’an’da (Fâtır 34): “(وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَۜ).(Cennette şöyle) derler: Bizden her türlü tasayı gideren Allah’a hamdolsun.” Kur’ân’ın ilk ayeti: “الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” Efendimiz (sav): “Sübhanallah demek mizanın yarısını doldurur. Elhamdülillah demek ise mizanı (sevap terazisini) doldurmuş olur.” (Tirmizî, Daavat, 87)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler der ki: Allah, kendi esmâsıyla kendi kemâlini övmektedir. Bizim dilimizden dökülen “elhamdülillah” da aslında O’nun bize verdiği bir izin, bir lütuftur. Hamd, kulun kendi varlığını ve sahip olduklarını Allah’a nispet ederek minnettarlık duymasıdır. Tasavvufta “hamd”, kulun şükür makamlarında ilerledikçe bir hâle dönüşür; her hâlde memnuniyet, her nimette veya musibette Hakk’a teslimiyete dönüşür.
يَا خَيْرَ الْحَامِدِينَ kulun şükür mertebelerinde yükselmesine bir anahtar gibidir.
Kelâm âlimleri de der ki: Hamd, yaratılışın maksadını özetler. Allah insanı, kendisine şükretsin ve onu tanısın diye yarattı. “Hamd” ile başlayan Kur’ân bu gayeyi teyit eder. Her hükmü, her takdiri, her yaratışı övgüye lâyıktır; zira hepsi hikmet üzerinedir. Hamd, tevhid inancının bir özeti ve yaratılışın temel amacıdır. Allah’ın “en hayırlı hamd eden” oluşu, O’nun zatının kemâline uygun övgüyü ancak O’nun yapabileceğini gösterir.
يَا خَيْرَ الرَّازِقِينَ
3-8) Ey rızık verenlerin en hayırlısı, tüm varlıklara hakkıyla rızık veren,
Buradaki vurgu şudur: İnsanlar, kurumlar, anne-baba, devlet, patron… görünüşte rızık verir. Fakat rızkı asıl takdir eden, miktarını belirleyen ve ulaştıran, Allah’tır. O, bütün rızık vasıtalarının üstünde, onların kaynağıdır. Bu ifade, Allah’ın yarattığı her varlığa hem maddi hem manevi ihtiyaçlarını eksiksiz ve en hayırlı şekilde sağlayan olduğunu gösterir. Bu şekliyle Kur’an’da doğrudan geçer (Sebe’ 39) “O, rızık verenlerin en hayırlısıdır (وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ). Rızık miktarı ve zamanı Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. (Bkz. Hûd 6) İtikadî olarak mü’min bilir ki helâl yoldan istemek görev, nasibi veren Allah’tır; hırs, telaş, haram yollar, rızkı artırmaz. Efendimiz (sav): “Ey insanlar! Allah’tan sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helal olanı alın, haram olanı terk edin! (İbn Mace, Ticaret, 2) Allah, var olan her şeyin rızık kaynağıdır. İnsan çaba gösterir ama sonuçta rızık veren O’dur. Rızık kaygısı, kalbi çok meşgul eder. Bu isim, tevekkülün anahtarıdır: “Benim rızkımı asıl veren O’dur, kapılar kapanırsa O yenisini açar.” Dünyadaki rızık imtihanın bir aracıdır, nimet veya darlık kulluğu ortaya çıkarır. Asıl rızık, ebedî âlemde verilecek olan, kesintisiz cennet nimetleridir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler der ki: Kul, rızkın sebeplerine bağlanırsa kalbini dünyaya kilitler. Sebepleri vesile, Allah’ı kaynak bilirse kalbini Hakk’a bağlar. Sûfîler, rızkı yalnız yiyecek, içecek, para değil; iman, ilim, muhabbet, huzur gibi kalbî rızıklar olarak da görür. Rızkı Allah’tan bilen, elindekine kanaat eder; başkasının elindekine göz dikmez. Zühdün temeli, rızkı verenin bir olduğunu bilmekle atılır.
Kelâm kitaplarında rızık vermek, Allah’ın rubûbiyetinin (yaratma ve yönetme) alt başlığıdır. O, yaratır, yaşatır, ihtiyaçları giderir; hiçbir mahlûk kendi rızkını bağımsız belirleyemez. İnsanlar rızık dağıtır gibi görünür, ama bu dağıtma ancak Allah’ın takdiriyle olur. Tevhid açısından bu, fiillerde şirk ihtimalini temizler; “veren” insan değil, insan üzerinden veren Allah’tır.
يَا خَيْرَ الْفَاصِلِينَ
3-9) Ey hüküm ve hak ile ayıranların en hayırlısı, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı en adil şekilde birbirinden ayıran,
“Fasl” kelimesi Arapça’da “kesmek, ayırmak, netleştirmek, hükmü sonuçlandırmak” anlamlarını taşır. Yani kararı kesinleştirmek, bir meseleyi bitirmek, hakkı ortaya koymak. Burada kastedilen, Allah’ın kullar arasında, hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, zulüm ile adalet arasında mutlak bir ayırım yapmasıdır. Bu isim, Allah’ın hâkimiyet ve hükümranlık sıfatının adalet yönünü vurgular. Mazlum için teselli, zalim için uyarıdır. İnsanlar hüküm verirken delil, şahit, hukuk düzeniyle sınırlıdır. Allah’ın faslı bunların ötesinde, her şeyin iç yüzüne vâkıftır; dolayısıyla O, “hükmünde en hayırlı ayırıcı”dır. فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ (Şuarâ 118) “Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.” Allah, mutlak adalet sahibidir. İnsanların karışık, bulanık veya çıkar odaklı hükümlerine karşılık O’nun hükmü açık, kesin ve hakkaniyetlidir. Kul çoğu zaman dünyada adalet göremeyebilir; bu isim, Allah’ın nihai adaletine kalben teslim olmayı sağlar. Bu isim, mahşer gününün hakikî mahkemesini hatırlatır. Tüm ihtilaflar, tüm zulümler, tüm haksızlıklar orada ayrıştırılacak, fasl edilecektir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler der ki: Allah, kıyamette hak ile bâtılı ayırdığı gibi, dünyada da kalplerde hak ile hevâyı birbirinden ayırır. “Yâ Hayral Fâsılîn” zikri, kalpte hakkı bâtıldan, nefsi Hakk’tan, hevâyı hikmetten ayırma duasıdır. Tasavvuf, niyetin de saflaştırılmasını ister; bu isim, kulun niyetinin de fasl edilmesi (temizlenmesi) için bir işaret gibidir.
Kelâm açısından bu isim, Allah’ın “Hakem” ve “Adl” sıfatlarıyla bağlantılıdır. O’nun verdiği hüküm mutlaktır, yanlışlık, eksiklik, tarafgirlik içermez. Ayrım yapabilmek için hakikati eksiksiz bilmek gerekir. Allah, bütün bilgiyi kuşatır; O’nun faslı, ilmin kemali ve kudretin mutlaklığı ile gerçekleşir.
يَا خَيْرَ الْمُحْسِنِينَ
3-10) Ey iyilik edenlerin en hayırlısı, Ey ihsanı en kâmil olan,
“İhsan” kelimesi İslâm düşüncesinde iki ana anlam taşır. Birincisi İyilik etmek, lütfetmek. İkincisi İbadeti güzelleştirmek yani Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmektir. Dolayısıyla Allah, hem nimetleriyle tüm varlığa iyilik yapan hem de kullara en mükemmel güzelliği öğreten olarak bu ismin en yüksek sahibidir. اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (Nahl 90) “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” Resûlullah (s.a.v.) Cibril hadîsinde ihsanı şöyle tarif eder: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir; her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” (Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1) İhsan, salt ihtiyaç giderme değil, fazlasıyla ve en güzel şekilde lütfetmedir. İnsanlar iyilik yapabilir ama sınırlıdır; Allah’ın ihsanı mutlak, kusursuz ve bitimsizdir. İtikadî olarak Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir; yani fazlı (karşılıksız ihsanı) adaletini aşar. İhsanı bilen kul, başkasına zulmetmekten sakınır, güzel davranışlarla Hakk’ın ahlâkını yansıtmaya çalışır. Fakat asıl iyilik kaynağının Allah olduğunu bilir; iyiliğini kendine nispet etmez.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tüm güzellik, iyilik ve lütufların kaynağı Allah’tır; kulun yaptığı her ihsan da aslında O’nun ihsanıdır. Sûfîler der ki: Allah kullarına ihsan eder, kullar da O’nun eliyle mahlûkata iyilik ulaştırır. Tasavvufta “ihsan”, iman ve İslâm’ın üzerine konan üçüncü boyuttur; ruhu güzelleştiren, ibadeti derinleştiren boyut. Tasavvuf diliyle: Allah’ın ihsanı olmasa kul ne imanı bulabilir, ne kulluğu sürdürebilir. Bu isim, ilâhî inayeti fark ettirir.
Kelâm açısından Allah’ın fiilleri yalnız adalet değil, aynı zamanda fazl ve ihsandır; yani kulun hak etmediği pek çok iyilik Allah’tan gelir.
“Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.”
“Sen de mi ya Resulallah!” dediklerinde de
“Evet ben de meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.” (Buharî, Rikak, 18; Müslim, Münafikîn, 71-73).
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
4.BAB
يَا مَنْ لَهُ الْعِزُّ وَ الْجَمَالُ
4-1) Ey mutlak izzet (yücelik, kudret) ve cemâl (güzellik, kusursuzluk) yalnızca Kendisine ait olan,
Bu isim bir “sıfat terkibi”dir; Allah’ın iki temel yönünü birlikte zikreder: Birincisi, Celâl (heybet, yücelik, azamet) → “İzz” bunun bir parçasıdır. İkincisi, Cemâl (güzellik, lütuf, incelik) → “Cemâl” bunun zirvesidir. Yani Allah, hem sonsuz kudretiyle azamet sahibidir, hem de sonsuz güzelliğiyle kalpleri kendisine çeker. Allah’ın izzeti, kulların hiçbir zaman O’nu aciz bırakamaması demektir. Cemâl ise, Allah’ın fiillerinde ve yaratışında gözüken kusursuz uyumdur. Kur’ân’da “izzet” sıkça Allah’a mahsus bir özellik olarak vurgulanır: يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَٓا اِلَى الْمَد۪ينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّۜ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه۪ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ۟ (Münâfikûn 8) “Diyorlar ki: Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır. Üstünlük, ancak Allah’a, O’nun elçisine ve müminlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler.” Hiç kimse Allah’ın hükmünü bozamaz; O’na boyun eğmeyen, izzeti başka yerde arayan zelil olur. Allah’ın yaratması kusursuzdur, güzellik ve uyum ondandır; O’nun rahmeti, lütfu da cemâl sıfatının bir tezahürüdür. اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍۚ “O ki yarattığı her şey’i güzel yarattı ve insanı yaratmağa bir çamurdan başladı.” (Secde 7) Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Bu söz üzerine bir adam, “İnsan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır!” deyince Resûlullah (sav), “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakikati inkâr etmek ve insanları küçümsemektir.” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 147)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
İzzet, Allah’ın mutlak hâkimiyeti ve hiçbir varlığa muhtaç olmaması demektir. Kelâmda bu, Allah’ın “Kıyâm bi-nefsihî” (varlığının kendinden olması) sıfatıyla ilişkilendirilir. Mâturîdî ve Eş’arîler, Allah’ın hem “Celâl sıfatları” (kahr, izzet, azamet) hem de “Cemâl sıfatları” (rahmet, güzellik, kerem) olduğunu kabul ederler. Bu ifade, Allah’ın zatında zıt sıfatların kemâl halinde bir arada bulunduğunu vurgular.
Tasavvufî yorum: İzzet, “heybetullah”; cemâl ise “rahmetullah” olarak anlaşılır. Kul, Allah’a yaklaşırken bazen celâl sıfatıyla korkar, bazen cemâl sıfatıyla huzur bulur. Bu denge kulun manevi seyrinde önemlidir. İbn Atâullah el-İskenderî, Hikem’inde der ki: “Celâl tecellisi, kulun benliğini kırar; Cemâl tecellisi, kulun kalbini onarır.”
َيَا مَنْ لَهُ الْمُلْكُ وَ الْجَلَالُ
4-2) Ey mülk (saltanat, mutlak hâkimiyet) ve celâl (yücelik, azamet, heybet) yalnızca Kendisine ait olan,
Mülk (الملك): Allah’ın bütün varlıkların yaratıcısı ve mutasarrıfı olduğunun ifadesidir. İrade, kudret ve hâkimiyet sadece O’na mahsustur. Celâl (الجلال): Allah’ın zatının aşkınlığını, hiçbir mahlûka benzememesini, mutlak büyüklük ve yüceliğini ifade eder. Bu isim birlikte zikredildiğinde, Allah’ın hâkimiyetinin sadece güç değil aynı zamanda izzet ve yücelikle gerçekleştiğini anlatır. Allah’ın mülkü sınırsızdır, hiçbir güç O’nun mülküne ortak olamaz. Celâl sıfatı mahlûkatın Allah karşısında mutlak acziyetini gösterir. فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ (Tâhâ 114) “Hükmü her yerde geçerli gerçek hükümdar olan Allah yücedir.” Bu ifade aynı zamanda tesbihlerde geçen: ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ (Celâl ve ikram sahibi) ile aynı kudret ve yücelik temasını taşır. Kur’an’da da açıkça “قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ” (De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! – Âl-i İmrân 26) ifadesi vardır. Yaratılan her şeyin mülkiyeti Allah’a aittir; insan, devlet, güç merkezleri yalnızca emanetçidir. O’nun büyüklüğü, kudreti ve heybeti, hiçbir mahlûkun erişemeyeceği bir azameti gösterir. Bu iki kavram bir arada Allah’ındır. Sadece hâkim değil, aynı zamanda yüceler yücesi olduğunu. O’na yönelene hem otoriteyi hem de heybeti hatırlatır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufta Mülk → zahir âlem, müşahede edilen varlıklar; Celâl → Allah’ın kudret ve azamet tecellisidir. Sûfîler Allah’ın “Mülk sahibi” oluşunu, kulun hiçbir şeye gerçek anlamda malik olamayacağı bilinciyle yorumlamışlardır. Bu, fakr (Allah’a muhtaçlık) halini besler. Celâl ise Allah’ın heybet ve kudret sıfatlarının kul üzerindeki etkisini ifade eder. Bu tecelli karşısında kulda haşyet (saygı dolu korku), inkisar (mahviyet) ve teslimiyet doğar. Allah’ın mülküne mutlak aidiyetin ve celâline boyun eğmenin, müridin seyr u sülûkte kemale ermesinin bir anahtarı olduğunu gösterir.
Mâtürîdî: Daha çok aklî deliller ve tevhidin ispatı için bu isimleri kullanır. Yani, “Allah’ın mülkü vardır → başkası malik olamaz” gibi mantıkî sonuç çıkarır.
Eş‘arî: Daha çok imanî tavır ve teslimiyet açısından kullanır. Yani, “Allah’ın mülkü vardır → kulun yapacağı şey, sadece teslim olmaktır.”
يَا مَنْ لَهُ الْقُدْرَةُ وَ الْكَمَالُ
4-3) Ey kudret (mutlak güç) ve kemâl (mükemmellik, eksiksizlik) yalnızca Kendisine ait olan,
Allah’ın gücü sınırsızdır, hiçbir engel tanımaz. Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir eksiklik yoktur; kusursuzdur, en mükemmeldir. Allah’ın kudreti: Yoktan var eder. Ölüyü diriltir, hayatı alır. Evreni bir anda değiştirebilir; sebeplere muhtaç değildir. Hiçbir zorluk Allah için “zor” değildir. Kur’an’ın bir çok ayetinde: “Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.” (اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟) ifadesi geçer. Allah’ın kemâli: Zâtında → Eksiklik, yorgunluk, unutma, hata yok. Sıfatlarında → Her sıfatı en üst derecede; hiçbir eksik sıfat yok. Fiillerinde → Adalet, hikmet, rahmet ile uyumlu, asla tutarsız değildir. Nahl suresi 60. ayette, (وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ) “En yüce mesel (vasıflar) ise Allah’ındır,” buyrulur. Eksik olan kul, kendisini sürekli O’na yönelterek kemâl arar. İkisini birlikte düşündüğümüzde Allah’ın yaptığı hiçbir şey rastgele veya eksik değildir. Korkulan değil, sığınılan bir kudret; çünkü kudreti kemâl ile birleşmiştir. Ne dilerse dile, O’nun kudreti yeter, kemâli gereği asla yanlış yapmaz. Bu hitapta kul, Allah’ın kudretinin sınırsızlığı ve kemâlinin mutlaklığı karşısında aczini ikrar eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
قُدْرَة (kudra): Güç, kuvvet, iradeyi gerçekleştirme imkânı. Kelâm literatüründe “Allah’ın iradesini fiile dönüştüren sıfat”tır. Allah’ın kudreti sınırsızdır, bütün mümkinâtı kuşatır.
Mâtürîdîler: Allah’ın kudreti, mümkin olan her şeyi kuşatır; imkânsız olan (örneğin Allah’ın kendi benzerini yaratması) kudret kapsamına girmez. Bu, Allah’ın kudretini eksiltmez; çünkü imkânsız şey zaten “şey” değildir. Kemâl sıfatı da Allah için zarurîdir; çünkü noksanlık yaratılmışlara özgüdür.
Sûfîler için kudret, Allah’ın fiillerinde tecellî eden bir sıfat olarak görülür. Âlemin yaratılışı, her an yeniden var edilişi (تجديد الخلق في كل آن) Allah’ın kudretinin sürekli işleyişidir. Derviş, kendi iradesinin sınırlılığını fark ederek “La havle ve la kuvvete illa billah” sırrına erer. Tasavvufta Allah’ın kemâli, isim ve sıfatlarının tecellîleriyle anlaşılır. Hiçbir varlık Allah’ın zatındaki mutlak kemâle ulaşamaz; fakat insan, marifet yoluyla O’nun kemâlinden pay alır. İbn Arabî’nin ifadesiyle: “El-İnsânü’l-Kâmil, Allah’ın isimlerinin aynasıdır.”
يَا مَنْ هُوَ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ
4-4) Ey mutlak büyüklük sahibi ve yüceliği her şeyin üstünde olan,
El-Müte‘âl (المتعال): “Aşkın olan, yaratılmışların hiçbirinin ulaşamayacağı derecede yüce.” gibi anlamları ifade eder. (Kebîr) كَبِير: “Büyüklük, azamet, ululuk.“ anlamındadır. İnsanlar için büyüklük izafîdir; Allah için ise mutlak ve sonsuzdur. Kur’ân’da “Allah-u Ekber” formülüyle ifade edilen, O’ndan daha büyük hiçbir varlığın olmayışıdır. Ra’d 9. Ayette (عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ) “Allah görünmeyeni de bilir, görüneni de. Büyüktür ve yücelerden yücedir” buyrulur. Dolayısıyla dini metinlerde “müteâl” dendiğinde doğrudan Allah’ın aşkınlığı ifade edilir. Allah’ın büyüklüğü ölçülemez, mutlak ve sonsuzdur. Allah, mahlûkâtın tüm sınırlılıklarının, kavrayışlarının, derecelerinin ötesindedir, aşkındır. Sadece fiziksel büyüklük değil, hükümranlık, ilim, kudret, mertebe, her alanda “büyüklükte tek” olmadır. Hiçbir varlığın büyüklüğü O’nun büyüklüğüne yaklaşamaz. Allah, mahlûkâtın seviyesine indirgenemez. Zihnimizin O’na dair tasavvurları sınırlıdır, O sınırlı olanın ötesindedir. Hem zatında hem sıfatlarında yaratılmışlardan mutlak biçimde ayrıdır. Allah’ın hükümleri ve fiilleri bazen idrakimizi aşar; ama O’nun aşkınlığı ve büyüklüğü gereği her şey yerli yerindedir. İnsanın kibirlenmesi anlamsızdır, çünkü “tek büyük” Allah’tır. Burada şu husus unutulmamalıdır: Allah’ın yakınlığını anlatan ayetler, aşkınlık isimlerini gölgede bırakmaz; bilakis onları tamamlar. Allah’ın aşkınlığı → O’nun kudretini, büyüklüğünü; yakınlığı → rahmetini ve kullara şefkatini gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için Allah’ın büyüklüğü, kulun kalbinde bir “haşyet” (derin saygı + korku + huşû) doğurur. Zikirde “Allahu Ekber” tekrarı, kalpte sürekli bu azametin yerleşmesini sağlar. Sûfîler Allah’ın mutlak aşkınlığını (tenzîh) kabul etmekle birlikte, O’nun isim ve sıfatlarının âlemde tecellî ettiğini (teşbîh) de görürler. İbn Arabî’nin çizgisinde “O hem aşkın (müte‘âlî), hem içkin (dânî)”dir. Yani Allah’ın zatı idrak ötesidir ama isimleriyle her an her şeydedir. Cüneyd-i Bağdâdî, bu dengeyi şöyle ifade eder: “O bize bizden yakındır; ama biz O’na yaklaşamayız.”
Mâtürîdîler: Allah’ın aşkınlığını (tenzîh) vurgularken, sıfatlarının mahlûkata taallukunu da kabul ederler. Yani Allah zatıyla aşkındır ama fiilleriyle kullarına yakın ve etkindir.
يَا مَنْ هُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ
4-5) Ey kudretiyle her şeye karşı koyan, Ey tuzağı (planı, karşı koyması) şiddetli olan,
“مِحَال” kelimesi Arapçada genellikle ceza, zorluk çıkaran, aşılması imkânsız plan/kudret anlamındadır. Yani burada Allah’ın, kâfirlerin veya zalimlerin planlarını boşa çıkaran, onlara karşı koyulmaz kudreti, gizli düzenleyişi, hesap edilmez stratejisi kastedilir. Allah’ın cezalandırması, intikamı ya da müdahalesi rastgele değil; hikmetle, yerinde ve gerektiği zaman olur. Kudretin planlama ve sınama yönü öne çıkar. Allah’ın gücü, olayları insanı olgunlaştıracak şekilde düzenler. Kur’an’da (örneğin En‘âm 124; Ra‘d 13) Allah için kullanıldığında, O’nun düşmanlarını kahreden, onları kendi tuzağıyla yakalayan, kudreti karşısında kimsenin duramayacağı manalarına gelir. İbn Abbas, Mücahid, Katâde gibi erken müfessirler, “mihâl” kelimesini hem “şiddetli kudret” hem “şiddetli planlama / tuzak bozma” olarak anlamışlardır. Allah zalimlere mühlet verir ama ihmal etmez. Planlar kurulur, tuzaklar hazırlanır fakat Allah’ın planı hepsini aşar. “Şiddetli mihâl” Allah’ın adaletinin er ya da geç karşı konulmaz şekilde tecelli edeceğini bildirir. İnsan kaderi üzerinde kontrol sahibi gibi görünür; ama Allah’ın iradesi her şeyin üstündedir. Ayrıca Allah’ın “Şedidül-miḥal” oluşu, her türlü imtihanın ve zorlukların kaynağının O olduğunu, O’nun iradesi dışında hiçbir zorunluluk olmadığını da ortaya koyar. Hadislerde bu ifade aynen geçmese de, Efendimizin gök gürültüsü duyduğunda şöyle dua ettiği rivayet edilir: “اللَّهُمَّ لا تَقْتُلْنَا بِغَضَبِكَ، وَلا تُهْلِكْنَا بِعَذَابِكَ، وَعَافِنَا قَبْلَ ذَلِكَ” “Allah’ım! Bizi gazabınla öldürme, azabınla helak etme, bizi önce afiyetle kuşat.”
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Şiddetli mihâl, kulun gafletten uyanması için gelen manevi tokatlar gibidir. Allah’ın isimleri arasında Celâl ve Cemâl tecellileri vardır. Bu ifade, Celâl yönünü temsil eder: sertlik, kudret, azamet. İnsan, bu isimle tasavvufî olarak acziyetini fark eder, çünkü karşılaştığı tüm güçlükler O’nun kudretiyle düzenlenir. Zorluklar, Allah’ın kudretiyle gönderilir ve bu, müridin sabır, teslimiyet ve marifet yolunda olgunlaşmasını sağlar. Bu terkibi derk etmek, Allah’ı mutlak güç ve adalet kaynağı olarak bilmeği ve O’nun kudretine derin bir aşk ile bağlanmayı teşvik eder.
Kelamcılar, “المِحَال” kelimesini “ceza” değil, “karşı koyma gücü” olarak ayırır. Bu da Allah’ın cezalandırmasının sadece güç değil, aynı zamanda bilinçli ve yerinde olduğunu gösterir.
يَا مَنْ هُوَ شَدِيدُ الْعِقَابِ
4-6) Ey ikâbı, azabı ve cezalandırması şiddetli olan,
“عِقَاب” kelimesi ceza, karşılık, yaptırım anlamına gelir. Kudretin yaptırım ve uygulama yönü öne çıkar. Allah’ın gücü, suç ve günaha ölçülü, adil bir karşılık verir. Kur’an’da birçok yerde geçer: “إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ” (A‘râf 167) → “Şüphesiz Rabbinin cezası çabuktur.” Kur’an’daki bu ifade Allah’ın günaha ve isyana karşı cezalandırmasının vakti gelince çok çabuk ve engellenemez olduğunu bildirir. شَدِيدُ الْعِقَابِ ifadesi ise, Allah’ın adaletinin sertliğine, yani ilahî uyarıları ve sınırları bilerek çiğneyenlere karşı uygulayacağı cezanın şiddetine işaret eder. Buradaki vurgu, merhameti reddedenlere, zulmü seçenlere, uyarılara aldırmayanlara karşı kaçınılmaz ve ağır sonuç vurgusudur. Allah affedicidir; fakat inatla, kibirle, bile bile isyan eden için adalet tecelli eder. “Şiddetli ikab” ifadesi, adaletin etkisiz veya zayıf olmadığını; tam aksine kesin ve güçlü olduğunu vurgular. Kur’ân’da sıkça “غَفُورٌ رَحِيمٌ” ile “شَدِيدُ الْعِقَابِ” yan yana geçer. Bu, ümidi ve korkuyu dengede tutmak içindir. Allah’ın rahmeti geniştir, fakat cezayı ciddiye almamak gaflettir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Allah’ın azabı, sadece korkutmak için değil, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun olgunlaşması için bir uyarıdır. Şiddetli azap, müridin kendi kusurlarını fark etmesini ve tevbe yoluna yönelmesini sağlar. İnsan, azabı düşünerek takva ve tevbe bilincine ulaşır, bu da hem iman hem de marifet yolunda kritik bir adımdır.
Ceza, Ehli Sünnet’e göre hikmetli ve ölçülüdür; yani sadece zulme uğrayanın karşılığını verir, gereksiz değildir. Allah’ın azabı gerçek ve şiddetlidir, fakat Allah’ın rahmeti ve affı da eş zamanlıdır.
يَا مَنْ هُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ
4-7) Ey hesabı çok çabuk (olan) gören,
سَرِيعُ الْحِسَابِ Allah’ın hesap tutma ve değerlendirme işinde zaman ve zahmete ihtiyaç duymadığına işaret eder. Yani Allah’ın günah ve iyiliklerin karşılığını çabuk ve adil şekilde vermesi anlamına gelir. Bu hesap, beşerî zaman kavramına bağlı değildir. Kıyamet günü milyarlarca insanı ve cin tayfasını tek tek hesaba çekecek olsa bile, bu Allah için bir anda gerçekleşir. Aynı zamanda bu ifade dünyada da kulların yaptıklarını anında kayıt altına aldığına dikkat çeker. Burada “Allah’ın hesabı hızlıdır” ifadesi, O’nun zaman veya karmaşıklıkla engellenmediğini, kulların tüm amellerini eksiksiz ve gecikmeden değerlendireceğini, yargısında bekletme, karışıklık veya unutma olmadığını vurgular. İnsan algısında bazen gecikmiş gibi görünen mükâfat/ceza, Allah için anlık ve eksiksizdir. Bu, insan yargısının aksine kusursuz bir ilahî adalet anlayışını hatırlatır. İnsanlar karmaşık olayları hesaplamak için zamana, bilgiye, delile ihtiyaç duyar; Allah için bunların hiçbiri engel değildir. İbrahim Suresi 51.ayette bu ifade aynen geçer: (لِيَجْزِيَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ) “Allah, herkese kazandığının karşılığını vermek için böyle yapar. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” Günahı erteleyip “nasıl olsa uzun sürer” diye düşünmek boş bir umuttur. Hesabın hızlı olması, Allah’ın sevapların ve iyiliklerin karşılığının da tam ve çabuk verileceğini gösterir. Allah hiçbir şeyi unutmaz, en küçük ameli bile eksiksiz hesap eder. Allah’ın hesabı hızlıdır çünkü O zamanın ötesindedir. Bu, kulun “şimdi”yi önemsemesini sağlar: “Yarın değil, şimdi tövbe et. Çünkü Allah’ın hesabı hızlıdır.”
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvuf ehli için “سَرِيعُ الْحِسَابِ” ifadesi, kulun her an hesaba çekilebileceği bilinciyle yaşamasını sağlar. Bu, “muhasebe” (kendini sorgulama) ve “murakabe” (Allah’ın gözetimi altında olduğunu fark etme) kavramlarını doğurur. Mürid, kendi nefsini hesaba çekerek huşu, tevbe ve marifet bilincini geliştirir.
Kelam literatüründe, “ḥisab” sadece fiilî cezayı değil, her eylemin Allah katında kaydını ve değerlendirmesini içerir. Bu, mutlak ilim ve kudretin bir tezahürüdür: Allah her şeyi anlık ve eksiksiz bilir, her sonucu doğru ve zamanında belirler. Allah’ın adaleti, kelam açısından, her eyleme uygun karşılık vermeyi gerektirir.
يَا مَنْ هُوَ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ
4-8) Ey mükâfatı güzel olan, Ey katında karşılığın güzeli bulunan,
Önceki isimlerde (شدید المحال – شدید العقاب – سریع الحساب) Allah’ın kudret, ceza ve hesap yönü öne çıkmıştı. Burada ise ödüllendirici ve lütufkâr yönü vurgulanıyor. “Husnu’s-sevab”, Allah’ın vaad ettiği ihsanın güzelliğini öne çıkarır. Cennet, rıza, mağfiret ve ebedî nimetler demektir. Dünya ödülleri sınırlı, geçici ve eksiktir; Allah’ın sevabı ise ebedî, eksiksiz ve en güzeldir. Bu ifade Kur’an’da da çokça geçer: (Âl-i İmrân 195) وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ “Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” Allah’ın katında, yapılanların karşılığı sadece adalet değil, en güzel, en lütufkâr, en kusursuz şekilde verilir. “Karşılık vermek” bile insanın anlayışıyla sınırlı değil; Allah hem fazlasını verir hem de kalıcı ve mükemmel ödüllendirir. İnsanların yaptığı iyilikler aslında yaratılışta verilen nimetlerle yapılır; ama Allah onları mükâfatlandırır. Müslim’de geçen bir Hadis-i Kudsî’de: Allah şöyle buyurur: “Ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyler hazırladım.” (Bu hadis, “sevabın güzelliği” kavramını teyit eder).
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için “sevap” sadece somut cennet nimetleri değil, aynı zamanda Allah’ın rızasına ulaşmaktır. “Hüsnü’s-sevâb”, yani karşılığın en güzeli, Allah’ı tanıma (marifetullah) ve O’nunla manevi yakınlık (kurbiyet) makamına erişmektir. Kul, yaptığı amelin aslında Allah’ın tevfikiyle olduğunu fark eder. Sevap ve mükâfatın güzelliği, kulun amelinden değil, Allah’ın lütfundan kaynaklanır. Bu bilinç, müridi tevazu, şükür ve teslimiyet makamına yükseltir.
حُسْنُ الثَّوَابِ” (Hüsnü’s-sevâb): “Karşılığın güzeli” veya “en güzel karşılık” demektir. Kelam ilmi açısından bu, Allah’ın, kullarının amellerine vereceği ödülün mükemmel, eksiksiz ve en iyi olacağına dair kesin bir vaattir. Bu vaat, O’nun mutlak adalet ve kerem sıfatlarıyla ilişkilidir.
Ehl-i Sünnet (Eş‘arî, Mâtürîdî): Sevap Allah’ın hem adl (adaleti) hem fazlı (lütfu) ile verilir. İyiliğin kat kat artması Allah’ın lütuf tarafıdır.
Mu‘tezile: Sevap, adalet gereği zorunlu bir karşılıktır. Allah’ın iyiliğe mutlaka mükâfat vermesi gerekir.
Ehl-i Sünnet itirazı: Allah hiçbir şeye mecbur değildir; sevabı vermesi lütfudur.
يَا مَنْ هُوَ عِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ
4-9) Ey yanında Levh-i Mahfûz olan, bütün kaderi ve hikmeti bilen,
Ümmü’l-Kitâb ne demektir? Kur’an’da geçen bir ifadedir (Ra‘d 39, Zuhruf 4). “Kitabın anası/temeli” anlamındadır. Ra’d Suresi, 39. ayet: Bu ifadenin doğrudan kaynağıdır: يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Ana Kitap (Ümmü’l-Kitab) O’nun katındadır.“ Ayet, Allah’ın sınırsız ilmi ve iradesinin, Levh-i Mahfuz aracılığıyla işlediğini açıkça belirtir. Zuhruf Suresi, 4. ayet: “O, katımızdaki ana kitapta (Ümmü’l-Kitab) yücedir, hikmet doludur.” Bu ayet, Ümmü’l-Kitab’ın ilahi katındaki yüksek değerini vurgular. Müfessirler Ümmü’l-Kitâb ifadesini farklı şekillerde açıklamışlardır: Levh-i Mahfûz: Yani Allah’ın ezelî ilminde her şeyin yazılı olduğu ana kitap. Kur’an-ı Kerîm’in özü: İlâhî kelamın kaynağı. Fatiha Sûresi: Kur’an’ın özeti sayıldığından bu isim verilmiştir. Buradaki kullanım daha çok Levh-i Mahfûz veya ilâhî kader planı anlamını çağrıştırır: Her şeyin aslı, kaynağı, değişmez bilgisi Allah’ın katındadır. Bu nida, Allah’ın her şeyin bilgisine sahip olduğunu, kaderin ve hükümlerin O’nun katında kayıtlı bulunduğunu vurgular. “Ey yanında Levh-i Mahfûz olan, bütün kaderi ve hikmeti bilen Allah’ım!” Bu nida ile kul, Allah’ın hükmüne rıza gösterir, O’nun ilminden ve takdirinden hayır diler. Rivayetlere göre Hz. Ömer, Kâbe’yi tavaf ederken Zuhruf Suresi, 4. ayetin manasından ilhamla şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Eğer beni bedbahtlar zümresinden yazdıysan, ismimi oradan sil ve beni saadet ehli arasına yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini sabit kılarsın, ana kitap senin katındadır.” Bu rivayet, ilahi kaderin dua ile değiştirilebileceği yönündeki yoruma da kaynaklık eder.(Taberî, Câmi‘u’l-beyân, XIII, 219)
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için “Ümmü’l-Kitab”, varoluşun temelinde yatan mutlak hakikattir. Görünen her şey, bu mutlak hakikatin bir yansımasıdır. Bu ifadeyle Allah’a yönelen sufi, varlığın özünü, tüm hakikatlerin kaynağını talep eder. Tasavvufta en yüksek bilgi, “Ümmü’l-Kitab”da yazılı olan sırları keşfetmektir.
Kelamî ince çizgi: Ümmü’l-Kitâb, ezelî ve değişmez ilahî bilgi (Allah’ın ilminde). Maḥv ve isbât, yaratılmış düzlemde görünen değişim (mesela ömrün uzaması, sadaka ile bela def’i). Bu ikisi arasındaki fark, “ezelî ilim” ile “yaratılmış şahitlik” ayrımıdır.
Ehl-i Sünnet’e (Eş‘arî, Mâtürîdî) göre Ümmü’l-Kitâb Allah’ın ezelî ilmidir. Allah’ın ilmi mahlûk değildir, kadîmdir; bütün kader oradadır. Mu‘tezile‘ye göre Allah’ın ilmi ezelîdir ama Levh-i Mahfûz yaratılmıştır.
يَا مَنْ هُوَ يُنْشِىُٔ السَّحَابَ الثِّقَالَ
4-10) Ey (rahmet yüklü) ağır bulutları yaratan (meydana getiren),
السَّحَابَ الثِّقَالَ → Ağır bulutlar anlamındadır. “الثِّقَالَ” (es-sikâl): “Ağır, yüklü” anlamına gelir. Bulutların tonlarca su taşıyan ve yeryüzüne hayat veren bir yükün sahibi olduğunu vurgular. Bu ağırlık, bulutları taşıyanın, bulutları oluşturup yönetenin ve dilediği yere gönderenin Allah olduğunu gösterir. Kur’an’da bulutlar sıkça yağmurla ilişkilendirilerek anlatılır. Allah şöyle buyurur: “Sonra Allah o bulutları gökte dilediği gibi yayar ve parça parça dağıtır.” (Rum 48) Bu ifade, Allah’ın tabiat üzerindeki sürekli tasarrufunu gösterir. İnsanlar gökyüzünde buharlaşmayı, bulut oluşumunu fiziksel kanunlarla açıklayabilir, ancak tüm süreci başlatan ve yöneten kudret Allah’tır. “Ağır bulutlar” ifadesi, Allah’ın kudretini ve tabiattaki düzeni hatırlatır: Ağır, yoğun bulutlar yağmur taşır, hayatı sağlar. Bu aynı zamanda insanın Allah’a yönelmesinin bir sembolüdür: “Kudret sahibi, yaşam veren”. Yağmur yaşam verir, ama kontrolsüzse yıkıcıdır. Allah’ın kudreti hem rahmeti hem azameti içerir. Resulullah’ın (sav), rüzgar esip bulutlar geldiğinde yüzünün değiştiği, rahmet getirmesi için dua ettiği rivayetlerde geçer. Bu durum Allah’ın kudretinin bir tecellisi olduğuna işarettir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufi yaklaşımla, bulutların ağırlığı, nefsin veya kalp üzerinde birikmiş olan günahların, ağırlıkların ve kirliliklerin sembolü olabilir. Nasıl ki bulutlar yağmurla o yükten kurtulup yeryüzüne hayat veriyorsa, müminin kalbi de Allah’ın rahmetiyle arınarak manevi bir yenilenme yaşar.
Sebepler Allah’ın kudretine delildir, bulutların oluşumu Allah’ın koyduğu sünnetullaha bağlıdır. Ehli Sünnet’e göre nedenler sadece perdedir, hakikî fail Allah’tır. “Ağır bulutları inşa eden” ifadesi, bunu doğrudan vurgular.
NASA verilerine göre:
Büyük fırtına bulutları ≈ 100.000 ila 1 milyon ton su barındırabilir.
“Küçük” bir bulut ≈ 500 ton su içerir.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
5.BAB
وَ اَسْئَلُكَ بِاَسْمَٓائِكَ يَا حَنَّانُ
5-1) Allah’ım! Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum: Ey Rahmetinin en latif cilvesini gösteren Hannân,
Hannân: “h-n-n” kökünden gelir, bu kök Arapçada içli şefkat, derin bir sevgi, kalpte kaynayan merhamet anlamı verir. Bir annenin yavrusuna duyduğu içli acıma ve içten gelen şefkat için kullanılır. Allah’ın “Hannân” oluşu, sadece merhamet etmesi değil, aynı zamanda kulun özel hâlini bilip ona uygun bir şekilde şefkat göstermesidir. Rahmetinin en latif cilvesini gösteren “Ya Hannân” hitabı, Allah’a yakınlık ve güven duygusunu ifade eder. Yani bu isim, “Allah benim halime şahittir, bana şefkatle yönelir” bilincini güçlendirir. Kur’ân’da Hz. Yahyâ için kullanılır: “وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكٰوةًۜ” (Meryem 13) → “Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı ve temizlik de (verdik)” Bu isim, Allah’ın kullarına karşı bitmeyen şefkat ve merhametini vurgular. Özellikle sıkıntı, endişe veya ihtiyaç anında O’nun şefkatine sığınmayı hatırlatır. İnsanın hem yaratılmışlara karşı şefkatli olmasını hem de Allah’ın şefkatine teslimiyetini çağrıştırır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
“Yâ Hannân” zikri, müridi Allah’a daha yakın hissetmeye, O’nun şefkatini ve merhametini tecrübe etmeye sevk eder. Bu, kalp gözünün açılmasına ve manevi makamların yükselmesine katkıda bulunur.
Rahman isminden farkı: Allah’ın Rahman ismi, mümin-kafir ayırt etmeksizin tüm yaratılmışlara yönelik genel merhametini ifade ederken, Hannân ismi daha çok kulun yalvarış ve yakarışına karşılık gelen özel ve latif bir şefkati vurgular. Mürid, bu isimle Allah’tan günahlarının ağırlığından kurtulmayı ve manevi olarak arınmayı talep eder.
يَا مَنَّانُ
5-2) Ey sürekli ihsan eden, sayısız nimetler veren, lütfu bitmeyen Mennân,
Menn: “nimet vermek, bağışlamak, ihsan etmek, lütufta bulunmak” demektir. Âl-i İmrân Suresi, 164. ayette: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.” Cenab-ı Hakk bu ayetin başında لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ buyurarak “menn” kelimesini burada kullanmıştır. Yine Hucurât Suresi, 17. ayette: (بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ اَنْ هَدٰيكُمْ لِلْا۪يمَانِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ) “Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.” buyurarak burada da “menn” kelimesini kök olarak kullanmaktadır. El-Mennân, sürekli ihsan eden, sayısız nimetler veren, lütfu bitmeyen anlamındadır. “Rahman–Rahim” Cenab-ı Hakk’ın rahmet boyutunu gösterirken, Mennan doğrudan bu rahmetin “fiilî tezahürü” yani kullara ulaşmış halidir. Kur’an’da: “وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ” (Nahl 18) → “Halbuki Allah’ın nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız”, buyrulur. Allah’ın kullarına ardı arkası kesilmeyen nimetler ve fırsatlar bahşetmesini ifade eder. Allah’ın nimet vermesi sadece dünyayla sınırlı değildir; en büyük “menn”, hidayet ve iman nimetidir. “Yâ Mennân” demek, insanın Allah’ın lütuf ve ikramlarını fark etmesi ve şükretmesi için bir hatırlatmadır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için “ihsan” sadece maddi nimetler değil, aynı zamanda manevi feyz, ilahi ilham ve kalbe gelen huzur gibi manevi ikramlardır. Yâ Mennân diyerek Allah’a yakaran mürid, bu manevi lütufları talep eder. Bu isim zikredilirken genellikle “unutulmuş nimetleri hatırlama” tefekkürü yapılır. Çünkü insan çoğu nimeti fark etmez, ama “Mennan” ismi, kulun “görmediği ve hatırlamadığı nimetleri bile Allah’ın sürekli ikramıyla aldığını” öğretir. Mürid, kendi emeğini değil, Allah’ın “menn”ini görmelidir.
Burada dikkat: İnsan için kullanıldığında “men etmek” yani iyiliği başa kakmak kötü bir sıfattır; fakat Allah için mutlak ikram ve bağışın kaynağı anlamına gelir, olumsuz bir yön taşımaz.
يَا دَيَّانُ
5-3) Ey hakkı gözeten, her şeyi hesaba çeken, adaletle hükmeden Deyyân,
Deyyân, mutlak hâkim, hükmeden, kullarını hesaba çeken, herkese karşılığını veren demektir. İbn Manzûr, Lisânü’l-ʿArab eserinde, “Deyyân, mahlûkatı hesap gününde hesaba çeken, mülkünde tek hâkim olandır.” demiştir. Kur’ân’da doğrudan “Deyyân” lafzı geçmez ama şu ayetler onun mânâsını içerir: “Mâliki yevmiddîn” (Fâtiha 4) → “Hesap gününün mâliki.” “إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ * ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ” (Ğâşiye 25–26) → “Şüphesiz onların dönüşü, ancak bizedir. Sonrada muhakkak bize hisab verecekler.” Bu isim, Allah’ın tüm davranışları, niyetleri ve amelleri eksiksiz bilen ve adaletle hükmeden sıfatını yansıtır. Allah’ın hesap sorması keyfî değildir; hikmetine uygundur. Çünkü Allah kullara sorumluluk yüklemiş, peygamberler göndermiştir. Burada ilke: “Teklîf, hikmet ve adaletin gereğidir.” Dolayısıyla “Deyyân” kulları hesapsız bırakmayan mutlak adaletin ifadesidir. Allah’ın “Deyyân” oluşu, O’nun adalet sıfatının bir tecellisidir. Herkesi sorguya çekecek, kimseyi karşılıksız bırakmayacak. Bu, kader–sorumluluk dengesinde çok önemlidir. Hz. Ömer: “Hesaba çekilmeden önce nefsinizi hesaba çekin.” diyerek bu sorguyu özlü anlatır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler, her an Allah’ın huzurunda oldukları şuuruyla yaşar(yaşamaya çalışır). Tasavvuf ehli için “Deyyân” ismi, müridi sürekli murâkabe ve hesap bilinciyle yaşatır. İmam Kuşeyrî, “Deyyân ismini zikreden, nefsinin muhasebesinde dikkatli olur, kalbine gizlenen şeylerin dahi ilerde karşısına çıkacağını bilir” der. “Deyyân” ismi mürid için aynı zamanda ilâhî hâkimiyetin mutlaklığı demektir. Kul kendi hükmünden, iradesinden, hatta ameline güveninden “fânî” olur. Bekâ halinde kul şunu idrak eder: “Benim hesabımı gören, beni var edenle aynı zât; O dilerse affeder, dilerse adaletle hükmeder.” Haksızlığa uğrayan bir sufi, adaletini ancak Allah’tan bekler ve bu ismi zikrederek sabrını artırır. Çünkü bilir ki, en büyük destekçi ve adalet sahibi Allah’tır ve O, en iyi karşılığı verecektir.
Kuşeyrî Risâlesi: “Deyyân ismini çokça zikreden, gizlide ve açıkta kalbinin murâkabesinde sabit olur.” İbn Atâullah el-İskenderî: Hikem’inde dolaylı olarak “Deyyân”ın sırrına işaret eder: “Ameline güvenme; çünkü seni hesaba çekecek olan amelinin sahibi değil, O’dur.”
يَا غُفْرَانُ
5-4) Ey affı bizzat Zatında olan, ey bağışlaması sınırsız olan Gufrân,
Gufrân, Allah’ın kullarının kusurlarını örtme ve affetme sıfatıdır. “El-Gufrân”, günah ve hataları örtme yönüyle Allah’ın hem adalet hem merhamet boyutunu dengeler. Bu ifade, Allah’ın bağışlayıcılığını ve merhametini anlatan El-Gaffâr ve El-Gafûr isimleriyle yakın ilişkilidir. Bu nedenle, “Yâ Gufrân” doğrudan bir Esma-i Hüsna olmamakla birlikte, bu isimlerin manasını taşıyan bir nida ve sıfat olarak kullanılır. Bakara Suresi, 285. ayette: “Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez… Rabbimiz! Bizi affet (gufrân), bizi bağışla, bize merhamet et! (وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا) Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” buyrulur. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin.” (Tirmizi, Birr, 55) Bu hadis, gufrân (bağışlama) kavramının eylemle desteklenmesi gerektiğini gösterir. İnsanların hatalarını Allah’ın bağışlamasıyla telafi edebileceği vurgulanır, ama sorumluluk ve farkındalık da birlikte hatırlatılır. Allah, tövbe edenlerin günahlarını bağışlar, ancak bu bağışlama karşılıksız değildir. Kulun samimi bir pişmanlık duyması, tövbe etmesi ve bir daha o günaha dönmemeye azmetmesi gerekir. Bu, kul ile Allah arasındaki sözleşmeyi ifade eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler için, amel defterinde günahların silinip yerine hasenat yazılması, “tecellî-i gufrân” olarak görülür. Kul ne kadar tevbe ederse etsin, aslında affın kaynağı Allah’ın “Gufrân” isminin tecellisidir. Tevbe sadece bu affa vesiledir. Sûfîler Allah’ın “gufrânını” bazen mecazî olarak “kulun günahını Allah’tan başkasının görmemesi” anlamında da yorumlarlar. Bu da ilahî bir lütuftur.
Muʿtezile: Günah ve sevapta Allah’ın affının sınırlı olduğu görüşünü öne çıkarır. Büyük günah işleyen ve tevbe etmeyen bir mümini Allah’ın bağışlamayacağını savunurlar.
Mâturîdî: Affın hikmete bağlı olduğunu vurgular. Günahın affı, Allah’ın hem rahmetinin hem de hikmetinin gereğidir.
Ehl-i Sünnet: “Gufrân” ismi Allah’ın fiilî sıfatlarındandır. Çünkü bağışlama Allah’ın iradesine bağlıdır; kulların ameli sebep olur ama asıl affedicilik Allah’ın iradesidir.
Kelamcılar, Allah’ın rahmetinin gazabından daha büyük olduğunu belirtir. Gufrân da bu sınırsız rahmetin bir göstergesidir. Tövbe eden kulların günahları ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın affına mazhar olabilirler.
“Estağfirullah el-Azîm” ile birlikte, Allah’ın bağışlayıcılığına sığınmak için kullanılır. Mevlid gibi özel günlerde: “Gufranınla ört bizi, yâ Gaffâr!” gibi ifadelerle Allah’ın sonsuz mağfireti dilenir.
يَا بُرْهَانُ
5-5) Ey kullarına hak ve doğru yolu gösteren, Kendisinin ve her şeyin varlığına delil olan Burhân,
Burhân (بُرْهَان), Arapçada “apaçık, şüphe götürmez delil, kesin hüccet” anlamına gelir. “Yâ Burhân” ifadesi, Allah’ın her şeyi açıklığa kavuşturma ve doğruluğu ortaya koyma özelliğini hatırlatır. Kur’ân’da bu lafız doğrudan geçer: “إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّهِ” (Nisâ 174) → “Rabbinizden size açık bir burhân geldi.” Burada burhân hem Kur’ân hem de Hz. Peygamber’in risâleti olarak yorumlanır. Kur’an bağlamında, burhân hem vahiy, ayet ve mucizeler hem de akıl ve mantık yoluyla hakikati göstermek anlamında kullanılır. (Nahl 89) → “O, size ayetlerini açık deliller (burhân) olarak göndermiştir.” ifadesi geçerken, (En’am 57) → De ki: “Ben Rabbimden apaçık bir delile dayanmaktayım, siz ise onu yalanladınız.” Allah’ın vahyi ve delilleri insanları doğru yola yönlendiren burhân olarak sunulur. Ayrıca Bakara Suresi, 111. ayet: “Yahudiler ve hıristiyanlar ‘cennete ancak biz gireriz’ dediler. O, bir kuruntudur. De ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi (burhan) getirin!’ Bu ayet, inançların akli delillere dayanması gerektiğini gösterir. İman durağan bir varlık hali değil, sürekli beslenmesi gereken bir canlılıktır. İşte “Yâ Burhân” ismi tam da bu noktada: Allah’ın delilleri daimîdir, kesintisizdir. Yeter ki insan bakmayı, düşünmeyi ve kalbine indirmeyi sürdürsün. Burhân önce akla hitap eder, sonra vahiy ile derinleşir, en sonunda kalpte yakîne dönüşür. Burhân ismi, “imanın yolculuğu”nun üç aşamasını kapsıyor: İstidlâl (aklî araştırma), Tasdîk (vahyin kabulü), Zevkî marifet (kalpte yakin).
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufta bu isim, “şüphe ve vehim perdelerini yırtan ilâhî delil” olarak anlaşılır. İnsan aklı burhân ile ikna olur; fakat kalp ancak zevkî marifet ile tatmin bulur. Sufiler için delil (burhan), sadece akli bir ispat değil, aynı zamanda manevi bir tecrübe ve kalbin aydınlanmasıyla elde edilen bir kesinliktir. “Yâ Burhân” diyerek dua eden mürid, Allah’tan manevi olarak hakikati göstermesini, kalbine yakin nurunu vermesini ister.
Cüneyd-i Bağdâdî: “Burhân, kalbe doğan öyle bir işarettir ki, nefsin ve şeytanın gölgesi oraya giremez.”
İbn Atâullah el-İskenderî: “Hakikat yolcusuna lazım olan burhân, kitaplarda değil; kalbine indirilen nûrdadır.”
İbn Arabî: Allah’ın Burhân oluşunu, varlıkta görülen her bir zuhûrun O’na şâhitlik etmesi olarak yorumlar. Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah’a burhân olmasın.
Kelamcılar açısından “Burhân” ismi, Allah’ın varlığı ve birliğinin aklî ve naklî delilinin bizzat kendisi olduğunu ifade eder.
Eş’arîler: Allah’ın burhân oluşunu, yaratılmış âlemdeki hudûs ve imkân delilleriyle açıklarlar. Yani bütün kâinat O’nun birliği için burhândır.
Mâturîdîler: Akla daha geniş bir rol verir. “Burhân”, Allah’ın insana verdiği akıl ile hakikati bulmasına imkân tanımasıdır. Delil, hem vahiy hem akıl birlikte işler.
“Burhân” ismi, Allah’ın varlığının ispatı için kullandığımız delillerin üstünde, bizzat kendisinin en büyük delil oluşuna işaret eder. Burhân, Allah’ın varlığına işaret eden Kur’ân, peygamberlik ve kâinatın kendisinde tecelli eder. Bu isim, Allah’ın haklılığının ve mutlak otoritesinin ispatı anlamına da gelir; ahirette de kullara karşı “apaçık hüccet”tir.
“Burhân” isminin Kur’ân’a atıfla (vahiy boyutu) mı, yoksa kâinata atıfla (kozmolojik boyutu) daha güçlü tecellisi vardır?
Sadece Kur’ân (vahiy) üzerinden gidilirse — akıl ve tabiat delilleri dışarıda kalır. Bu durumda vahye inanmayan birine karşı burhân gücünü kaybeder.
Sadece kâinat (kozmolojik delil) üzerinden gidilirse — evet, akıl tatmin olur ama nihai yönlendirme ve ilâhî maksadı gösteren vahiy olmadan insan birçok ihtimal arasında boğulur (mesela panteizm, deizm, materyalizm).
Dolayısıyla:
- Kelamî denge: Burhân hem vahiy hem akıl hem kâinat üzerinden birlikte çalışır.
- Tasavvufî derinlik: İnsan kalbinde de burhân açılır; yani dışarıdaki delillerle içerideki yakîn birleşir.
- 🔹 Kâinat = gösterilen işaretler (âyât-ı tekvîniyye)
- 🔹 Kur’ân = açıklayan burhân (âyât-ı tenzîliyye)
- 🔹 Kalp = tasdik eden burhân (âyât-ı şuhûdiyye)
Üçü bir araya gelince tam hakikat çemberi kurulur.
Başlangıçta akıl delillerle tatmin arar: hudûs delili, nizam delili, imkân-vücûb delili… Burhân burada aklın şüphelerini dağıtan ışık gibi.
Vahiy geldikten sonra aklın bulduğu hakikat teyit edilir. Kur’ân’ın “burhân” diye kendini sunması da aslında bu: “Ben aklın yolunu teyit eden ilâhî ışığım.”
İbadet ve tasavvufî tecrübe ile kalp de aynı burhânı kendi lisanınca yaşar. Bu defa burhân bir “görüş” değil, bir “hâl” olur.
Aklî burhânlar, şüphe kapılarını kapatıyor. Ama tek başına burada kalırsa, iman bir “matematik denklemi” gibi kuru olur.
O yüzden ikinci aşamada vahyin burhânı giriyor: “Ben sadece evrenin matematiksel açıklaması değilim, aynı zamanda hayatınıza yön veren ilâhî maksadım.”
Üçüncü aşamada ise tasavvufî burhân devreye giriyor: “Tat, hisset, yaşa; kalbinle de gör.”
يَا سُلْطَانُ
5-6) Mutlak otorite sahibi, gerçek hükümranlık ve güç sahibi olan Sultân,
Sultân (سُلْطَان) kelimesi, Arapçada “kuvvet, delil, kudret, hâkimiyet, otorite” anlamlarını taşır. “Sultân” Allah’a nispet edildiğinde, O’nun mutlak güç, hükümranlık ve apaçık delil sahibi olduğunu ifade eder. Evrendeki hiçbir güç, otorite veya kural Allah’ın iradesinin üstünde değildir. Her şey O’nun mutlak hâkimiyeti altındadır. Bu isim, tüm güçlerin ve otoritelerin O’nun hükümdarlığına tabi olduğunu ilan eder. Kainatta gerçekleşen her olay, Allah’ın mutlak iradesinin bir sonucudur. Hiçbir şey, O’nun bilgisi ve izni dışında meydana gelemez. Rahman Suresi 33.ayette, (يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ) “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarından geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Allah’ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.” Allah için “Ya Sultân” denildiğinde, hem kudretin mutlak sahibi hem de delilleriyle hakikati ispat eden anlamı birleşir. Burhân delilin kendisi, Sultân ise hem delil hem de onu icraya koyan kudret demektir. Yani Burhân “aklî hüccet”, Sultân “otorite ve icra”dır. Bu isimde hem Allah’ın kudreti hem de kullar üzerinde bağlayıcı hücceti birleşir. Yani Allah’ın varlığı ve emirleri hem akıl hem vahiy açısından “sultân”dır. Allah’ın “sultânı” mutlak olup mahlûkatın hiçbir sultânı hakiki değildir; hepsi emanet ve mecazdır. İnsanlar arasındaki krallar veya hükümdarlar da “sultan” olarak anılır; ama onların sultanlığı sınırlı ve fânidir. Allah’a gelince, O’nun sultanlığı mutlak, sınırsız, başlangıçsız ve sonsuzdur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvuf, varlığın birliğini (vahdet) ön planda tutar. “يَا سُلْطَانُ” ifadesi, Allah’ın her şeyin üzerinde bir otorite olduğunu vurgular. Her şey O’ndan gelir ve O’na döner. Bu bağlamda, “Sultan” ifadesi, sadece bir yönetici değil, aynı zamanda varlığın özüdür. Sûfîler için “Yâ Sultân” zikri, Allah’ın kalpler üzerindeki mutlak otoritesi anlamına gelir. Tasavvuf ehli, bu otoriteyi kabul ederek, kendi iradelerini O’na teslim ederler.
Tasavvuf, bireyin içsel yolculuğunu ve nefsini terbiye etme sürecini önemser. “يَا سُلْطَانُ” ifadesi, kişinin kendi içindeki sultanı (yani ruhsal potansiyelini) keşfetme arzusunu simgeler. Bu, kişinin nefsini aşarak, ilahi olanla birleşme çabasını ifade eder. Tasavvuf, insanın kendi içindeki sultanlığı bulmasını ve bu sultanlıkla Allah’a yönelmesini teşvik eder. “Yâ Sultân” demek, “Ey mutlak otorite, hükmünü kimse geri çeviremez” diye niyaz etmektir. Ya Sultân diyerek Allah’a yakarmak, O’nun iradesine tam bir teslimiyetin ifadesidir. Cüneyd-i Bağdâdî: “Kalplere galebe çalan bir sultân vardır ki, akıl onun karşısında susar.” İbn Arabî: “Sultân, hem delil hem kudrettir. Allah’ın Sultânı, kâinatı kuşattığı gibi, marifet ehlinin kalbinde de açığa çıkar. O zaman kulun diliyle Allah konuşur.”
Yâ Sultân, Allah’ın her şeye gücünün yettiğini, hiçbir gücün O’na denk olamayacağını ve O’nu yenemeyeceğini belirtir. Kelamcılar, Allah’ın yaratma, yönetme ve yok etme gücünü bu sıfatla ilişkilendirirler.
يَا سُبْحَانُ
5-7) Ey bütün kusur ve noksan sıfatlardan uzak her türlü güzellik ve mükemmelliklerin mutlak sahibi Subhân,
“Subhân” kelimesi, tenzih kavramını taşır. Yani Allah’ı mahlûkata benzeten, O’na noksanlık yakıştıran her düşünceden uzaklaştırmaktır. Bizim için “mükemmel” görünen şeylerde bile bir eksiklik vardır. Ama Allah için “Subhân” dendiğinde bu, mutlak kusursuzluk ve mutlak yücelik demektir. “Ya Subhân” dendiğinde kul, bir bakıma kendi aklını ve hayalini de sınırlandırır. Çünkü Allah, hiçbir hayale sığmaz. Bu isim, kulun Allah’a dair düşüncelerini arındırma görevini görür. Kur’an’da doğrudan “Subhân” lafzı, özellikle “Subhâna’llâh” (Allah noksan sıfatlardan münezzehtir) şeklinde yer alır. Bu ifade tam 33 yerde geçer ve hep Allah’ın yüceliğini, kusursuzluğunu, benzersizliğini vurgular. “سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ” → “Allah onların nitelediklerinden münezzehtir.” (Mü’minûn 91) Bu ifade, kulun, Allah’ın büyüklüğünü ve kendi acizliğini idrak etmesini sağlar. Kendi acizliğinin farkında olan kul, Allah’ı noksanlıklardan arındırarak O’na olan saygısını ve bağlılığını namazda pekiştirir. Namazın rükû ve secdelerinde “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” (Büyük olan Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir) ve “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” (Yüce olan Rabbim her türlü noksanlıktan münezzehtir) diyerek Allah’ı tenzih etmek.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
“Subhân” kelimesinin kökeni, “yüzmek” anlamına gelen bir kelimeden türemiştir. Tasavvufta bu, kulun manevi kirlerden arınarak ilahi okyanusta yüzmesi olarak yorumlanır. Yâ Subhân zikri, müridin nefsinin kötülüklerinden temizlenmesine yardımcı olur. Kainattaki mükemmel düzeni ve her şeyin kusursuz işleyişini tefekkür eden sufi, Allah’ın “Subhân” isminin tecellisini müşahede eder. Bu tefekkür, kalpte bir hayranlık ve yücelik duygusu uyandırır.
Kelamcılar, bu isim üzerinden Allah’ın varlığının zorunlu olduğunu ve O’nun varlığının dışındaki her şeyin mümkün olduğunu tartışırlar. “Subhân” ismi, Allah’ın zatı, sıfatları ve fiilleri bakımından mutlak tenzihini bildirir. Yani Allah’ın hiçbir şeye benzememesi (leyse kemislihi şey) bu ismin özüdür. O’nun ilmi, kudreti, iradesi ve diğer bütün sıfatları mükemmeldir. “Yâ Subhân” diyerek Allah’a yönelmek, O’nun bu mutlak kemalini tasdik etmektir.
Enbiyâ Suresi, 33. ayette: “Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” buyrulur. Ayette geçen “yesbehûne” kelimesi, “Subhân” kelimesiyle aynı kökten gelir ve gök cisimlerinin kusursuz bir düzen içinde hareketini anlatır.
يَا مُسْتَعَانُ
5-8) Ey Kendisinden yardım istenen ve her durumda yardım edebilecek tek kudret sahibi Musta‘ân,
“Musta‘ân”, sadece yardım eden değil, aynı zamanda yardımı istenen tek merci demektir. İnsan bazen başkasına dayanır ama onlar ya acizdir ya da ihanet edebilir. Oysa Allah, yardımında sınırsız, kesintisiz ve mutlaktır. İslam’da yardım dileme eylemi (istiʿane), sadece Allah’a yapılır. Bu, tevhid inancının en önemli unsurlarından biridir. İnsanlar veya başka varlıklardan medet ummak yerine, doğrudan Allah’a yönelmek esastır. Allah, yalnızca sebeplerden biri değil; bütün sebeplerin varlığını yaratan ve işleyişini belirleyen Mutlak Fail’dir. Fatiha’da: “إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” — “Yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha 5) cümlesi en temel istiʿane ifadesidir; Müslümanın günlük kapısıdır. Allah’ın Musta‘ân olması, O’nun sadece yardım eden değil, aynı zamanda bu yardımı en hikmetli şekilde gerçekleştiren olduğunu gösterir. Bazen dua hemen kabul edilmez ama bu durum, yardımın gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. Yardım, en doğru zamanda ve şekilde tecelli eder. “Ya Musta‘ân” demek, aslında insanın varlık algısını da düzenler. Çünkü bu isim insan kudretini küçültür. İlahi kudreti yüceltir. Yardım istemeyi bir kulluk bilinci hâline getirir. Bu lafız Yusuf 18 ve Enbiyâ 112 ayetlerinde direkt geçer. Yusuf Suresi, 18. ayet: Hz. Yakup’un, oğullarının yalanını anladığında söylediği şu söz Kur’an’da yer alır: “O halde (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin anlattıklarınız karşısında yardımına sığınılacak (El-Musta‘ân) ancak Allah’tır.“ Bu ayet, çaresiz kalınan durumlarda yalnızca Allah’a sığınılması gerektiğini açıkça gösterir. Enbiyâ 112. ayette ise: “(Peygamber) dedi: «Yâ Rab, sen (benimle o tekzîb edenlerin arasını) hak ile hükmet. Bizim Rabbimiz; O çok esirgeyen (Allah) dır ki sizin vasf (-ü isnâd) edegeldiklerinize karşı (yegâne) (El-Musta‘ân) sığınılan O’dur».“
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufî terminolojide “Ya Mustaʿan” hitabı, kalbin acizliğini, yalnızca O’nun ilâhî yardımının gerçek anlamını idrak edenlerin dilidir. Bu hitap, yalnızca dışsal bir talep değil, kalpte bir teveccüh ve yokluk şuurudur. Mürid “Ya Mustaʿan” derken, aynı anda nefsin bağımlılığını, Rabbin merhametini ve nazar-ı ilâhiyi hissetmelidir. Fakat “Allah yardım edecek, ben uğraşmayayım” tavrı tasavvufta hastalık olarak görülür.
Soru: Allah’ın yardımına sığınmak, insanın sebeplere sarılmasını engeller mi; yoksa sebeplerle irtibatlı mı olmalıdır?
Eşʿarî eğilim (ve klasik Sünnî tevhid geleneği): Allah son faildir; gerçek yardım O’nun takdiriyle gerçekleşir. İnsanın fiili “kesb/iktisâb” veya “tecellî” ile açıklanır, insan sorumlu tutulur ama fiilin gerçekleşmesi Allah’ın iradesine dayanır. İstiʿane, bu mutlak bağlılığı ve kaynağa dayanmayı ifade eder.
Mâturîdî eğilim: Sebeplerin görünürdeki etkinliğini (ör. tıbbi tedavi, çaba) daha rahat bir biçimde korurken nihai yardımın Allah’tan geldiğini vurgular; yani hem sebeplere sarılma hem de nihai desteğe güven dengelenir.
Kelâmda asıl sorun dilsel değil pratikteki yönelimdir. “Allah’tan yardım dilerken sebepleri ihmal etmek mi, yoksa sebeplere gereksiz putperestçe güvenmek mi?” Bu iki uçta hata vardır; sağduyu Mâturîdî-Eşʿarî sentezi gibi bir orta yol gösterir.
Şunu unutmamak gerekir: İstiaʿne, dua ve çaba; tevekkül ise psikolojik ve ontolojik teslimiyettir.
“Ya Mustaʿan”’ı söyleyip sorumluluktan kaçmak da yanlış; “Ya Mustaʿan” demek, ilahi yardımı vesilelerle talep edip sorumluluğunu yerine getiren bir kul paradigması gerektirir.
“Ya Mustaʿan” derken Allah’ı bir sebep haline getirmekten uzak durulmalıdır; O, sebepleri de gerçek kılan Yaratıcıdır. Allah, nedensellik zincirinin içinde bir halka değildir; zincirin varlığını ve işleyişini sürekli yaratan Mutlak Varlık’tır. Sebeplerin etkisini yaratmadan, hiçbir sebep işlev görmez. Yani “Allah sebep olur” değil; “Allah, sebeplerin sebebidir.”
يَا ذَا الْمَنِّ وَ الْبَيَانِ
5-9) Ey lütufların sahibi, Ey sözü ve gerçeği beyan etmeyi öğreten ve maksadını en iyi açıklayan,
“Menn”nin karşılıksız nimet vermek, lütuf ve ihsan; birine bir şey verip onunla övünmek anlamı da vardır, fakat Allah için “tam lütuf, sınırsız ihsan” demektir. “Beyân” ise, açıklama, ifade etme, hakikati ortaya koyma, anlama ve anlatma gücü demektir. Allah, Kur’an gibi ilahi kitaplar aracılığıyla, peygamberler ve kainattaki ayetler aracılığıyla Kendini ve hakikatlerini insanlara açıklamıştır. Bu ifade, Allah’ın hem kullarına lütufta bulunma iradesine sahip olduğunu hem de bu lütfunu en açık şekilde beyan ettiğini belirtir. Bu, O’nun sonsuz rahmetinin bir göstergesidir. Kula bakan tarafıyla şu itiraf edilir: “Ey Rabbim! Bana hem varlık nimetlerini (menn) verdin, hem de onları anlamam ve ifade etmem için akıl ve dil verdin (beyân).” İnsanın hem nimetleri tanıması hem de şükür ve tebliğ için dili kullanması bu iki ilahi sıfatın birleşimidir. “Menn” → Varlığı mümkün kılan lütuf. “Beyân” → O varlığı anlamlı kılan açıklık. Yani insan sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda varlığını anlayıp dile getirebiliyor. Bir nimet geldiğinde sadece şükretmek değil, “bu nimeti bana beyan eden, fark ettiren de Allah” demelidir. Eğer Senin iznin olmasa, ne nimetleri kavrayabilir ne de onları ifade edebilirdim. Menn (büyük lütuf) Âl-i İmrân 164 ve Hucurât 17 ayetlerinde geçerken, Beyân (açıklama, ifade yeteneği) Rahmân 4. ayette geçmektedir. Bakara Suresi, 264. ayette, yapılan iyiliklerin, başa kakmak (minnet etmek) suretiyle boşa gitmemesi gerektiği vurgulanır. “لا تبطلوا صدقاتكم بالمنّ والأذى”. Bu, Allah’ın menninin karşılıksız olduğunu, kulların ise karşılık beklememesi gerektiğini gösterir. Rahmân Suresi, 1-4. ayetler: “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti.” Bu ayetler, Allah’ın yaratma kudretiyle birlikte, insana en büyük lütuf olarak beyan (açıkça ifade etme) yeteneğini verdiğini belirtir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ben beyânın özlü ifadeleriyle (cevâmiʿu’l-kelim) gönderildim.” (Buhârî, Müslim). Demek ki “Beyân” Allah’ın Resulünde en mükemmel tecellisini bulmuş. Resûlullah’ın, ümmetine “şefaat” sözü vermesi de bir tür “menn”dir (karşılıksız lütuf).
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufî bakış: Menn: Hakikat yolcusuna gelen “feyiz” ve “ilham”ın kaynağıdır. Sûfîlere göre bütün manevî ilerlemeler, kulun kesbiyle değil, Allah’ın menniyle (ihsanıyla) olur. Beyân: Sadece söz değil, “kalbin açılması, sırların beyanı”dır. Yani kul zikre daldığında kalbinde açılan perdeler de bir tür beyandır. Beyân kalbi ikna eder, hal kalbi tasdik eder, marifet yolunda söz kalbi hazırlayıp yaşantı kalbi olgunlaştırır. İkisi ayrılıp dengesizleşirse ya vehim (sadece söz) ya gösteriş (sadece hal) doğar. Sûfîler şöyle der: “Menn ile varlığa doyarsın, Beyân ile hakikate uyanırsın.”
“Beyan“, mürid için sadece sözlü bir açıklama değil, aynı zamanda ilahi hakikatin kalpte açığa çıkmasıdır. Yâ Ze’l-Menni ve’l-Beyân diyerek dua eden sufi, Allah’tan bu ilahi hakikati kalbine indirmesini niyaz eder.
Kelâmî bakış: Kelâm açısından bu isim, epistemoloji (bilginin kaynağı) ile aksiyoloji (değerler, nimet bilinci) arasında köprü kurar. Kelâmcılar, Allah’ın nimet vermesini “tevfîk” (hidayet için gerekli iç ve dış araçları sunması) olarak yorumlar. Bu, kulun kendi çabasıyla değil, Allah’ın lütfuyla gerçekleşir. Delil, hüccet, burhân olarak beyan. Yani Allah sadece nimet vermez; aynı zamanda o nimeti tanıyıp şükretmemiz için akıl ve beyan yetisi verir. Beyân, hüccet (burhân) kurar; hal ise hükmün uygulandığını, ahlâkî-mekânik sonuçların fiilen gerçekleştiğini gösterir. İkisi birlikte adalet ve sorumluluk algısını tamamlar.
Allah’ın “Beyân” ve “Menn” sıfatları bize şunu öğretir: Allah hem “beyân” (anlatan, açıklayan) hem “menn” (ihsan eden)dir. İnsan da hem öğretmeli hem örnek olmalıdır. Eksik olan taraf tamamlanmadıkça hakikat tam algılanmaz:
Sadece beyân → hipokrizi tetikler. Güzel sözler, yaşamla uymazsa insanlar sözü reddeder ve inanç motivasyonu düşer.
Sadece hal → anlamsızlık / iletişimsizlik. İnsanlar yaptığını görebilir ama niçin yaptığını bilmiyorsa anlamlandıramaz; eylem yüzeysel kalabilir.
Manipulatif beyan: İkna için gerçeği çarpıtmak, etik çöküşe yol açar.
Performatif hal: “Görüntü için” gösterilen davranışlar güveni bozar.
Siyasi/ontolojik tuzak: İnsanın “hal”ı kullanarak ilâhî iradeyi araçsallaştırması (siyasette ‘dindarlık gösterisi’).
يَا ذَا الْاَمَانِ
5-10) Ey güvenin sahibi, emniyetin kaynağı Emân,
Emân, güvenlik, korunma, huzur içinde olma anlamlarına gelir. Burada Allah’ın, kullarına korkudan eminlik ve güven veren, kaostan kurtarıp sükûnet sağlayan sıfatına işaret edilir. Allah, kulunu korkudan sadece uzaklaştırmaz, aynı zamanda onu güvenin ta kendisine yerleştirir. Bu ifade, Allah’ın Esmaü’l-Hüsna’sından olan El-Mü’min ismiyle yakından ilişkilidir. Mü’min, kendi birliğine inananları tasdik eden, onlara güven ve huzur veren demektir. Ya Za’l-Emân diyerek dua etmek, kulun hem Allah’ın gazabından korkmasını hem de O’nun sonsuz rahmetine ve korumasına umut beslemesini ifade eder. Bu, önemli bir kavram olan havf (korku) ve recâ (ümit) dengesini yansıtır. Tarih boyunca toplumların “güvenli liman” arayışı vardır: devlet, kale, mal, asker… Kur’an bunu tersyüz eder ve asıl güven kaynağını Allah’a bağlar. “Ya Za’l-Emân” zikri, kulun tüm korkulardan kurtuluşunu sadece Allah’a nispet eder. Emn ve Emnîn kelimeleri Kur’an’da çokça geçer. Kureyş Suresi, 4. ayet: “Onları açlıktan doyurdu ve korkudan emin kıldı.” Bu ayet, Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden birinin, korkusuzluk ve güvenlik (eman) olduğunu vurgular. Kasas Suresi, 57. ayet: “Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin ürünlerinin getirildiği, güvenli (emin) ve kutsal bir yere yerleştirmedik mi?“ Bu ayet, Allah’ın hem rızık veren hem de güven veren olduğunu belirtir. Hicr Suresi, 46. ayet: Cennetliklere şöyle denir: “Oraya güven içinde (bi-selâmin âmînîn) girin.” Bu ayet, Allah’ın vaad ettiği en büyük güvenliğin, cennet huzuru olduğunu gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için gerçek güven (eman), kalbin dünya endişelerinden ve nefsin vesveselerinden arınarak Allah ile tam bir huzura ermesidir. Ya Za’l-Emân zikri, müridin kalbini bu manevi huzurla doldurur. Tehlikeler ve zorluklar karşısında sufi, her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilir ve tam bir tevekkülle O’na sığınır. Manevi yolculukta mürid, nefsânî ve şeytânî saldırılara maruz kalabilir. Ya Za’l-Emân diyerek Allah’tan manevi olarak korunmayı, kalbinin emniyette olmasını diler.
Allah mutlak emniyetin kaynağıdır; güven duygusu sebeplerden değil, Allah’ın iradesinden doğar. Allah’ı bir “güven mekanizması” gibi araçsallaştırmak tehlikelidir. Örneğin: “Dua ettim, artık başıma bela gelmez” mantığı Allah’ı sebepler zincirinin içine indirger. Oysa Allah sebepleri var edendir; güven yalnız O’ndandır.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
6.BAB
يَا مَنْ تَوَاضَعَ كُلُّ شَىْءٍ لِعَظَمَتِهِ
6-1) Ey yüceliği karşısında her şeyin tevazu gösterdiği (boyun eğdiği),
Bu ifade, tevhîdin rubûbiyet boyutunu (her şeyin O’nun kudreti ve yüceliği önünde teslim olmasını) yansıtır. İmam Mâturîdî ve Eş‘arî geleneğe göre Allah’ın azameti mahlûkatın mahiyetini değiştirerek değil, onların zatî acziyetini ortaya çıkararak kendini gösterir. “Azamet“, büyüklük, yücelik, haşmet ve ihtişam anlamlarına gelir. Allah’ın azameti, yaratılmış hiçbir varlığın kavrayamayacağı derecede sınırsızdır. Allah’ın azameti, mahlûkatın boyun eğmesini zorunlu kılar; bu, yaratılmışlığın tabiatı gereğidir. İnsan ise bu büyük kozmik secdeye bilinçle katılmaya davetlidir. Bu ifade birebir Kur’ân’da yer almaz; ancak anlamı Kur’ân’da çok güçlü şekilde desteklenir. Mesela (Nahl 49. ayeti) وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ “Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler).” Burada boyun eğme, O’nun büyüklüğü karşısında iradeli-iradesiz tüm varlıkların teslimiyeti şeklinde geçer. Peygamberimiz (sav) şöyle dua ederdi: “لَا مَلْجَأَ وَلَا مَنْجَا مِنْكَ إِلَّا إِلَيْكَ” “Senden (gelebilecek şeylerden) sana sığınmaktan başka sığınak yoktur.” (Buhârî, Da‘avât 11) Yine Yüce Rehber (sav): “مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللَّهُ” “Kim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüceltir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/447) buyurmuşlardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için “boyun eğme” (tevazu), sadece zahiri bir durum değil, aynı zamanda manevi bir haldir. Bu, nefsin ve egonun ilahi kudret karşısında ezilmesi ve benliğin tamamen ortadan kalkmasıdır. Mürid, kainattaki azametli olayları (şimşekler, gök gürültüleri, dağlar, denizler vb.) müşahede ederek Allah’ın azametinin tecellisini görür. Bu müşahede, kalbinde bir huşu ve O’na karşı derin bir saygı oluşturur. Tasavvufun en yüksek makamlarından biri olan fena (yok oluş), kulun kendi varlığının, Allah’ın sonsuz azameti karşısında bir hiç olduğunu idrak etmesidir. Bu ifade, bu fena makamının bir yansımasıdır. (Fena fi’l-Allah)
Kelamcılar için “Azamet” Allah’ın zatına mahsustur; mahlûkatın büyüklüğü ise izafîdir. Güneş bize muazzam görünür, fakat Allah’ın “kün feyekûn” (ol der, olur) iradesi karşısında bir zerreciktir. Evrendeki her şeyin bir yaratıcıya ve yöneticiye muhtaç olması, Allah’ın Rububiyet sıfatının delilidir. Bu ifade, tüm varlıkların Allah’a itaat etmek zorunda olduğunu ve O’nun mutlak otoritesi altında bulunduğunu gösterir. Allah’ın azameti mutlak olduğundan, hiçbir varlık O’na denk bir varlık iddiasında bulunamaz. “Tevazu” burada mecazîdir; çünkü cansız varlıklar bilfiil tevazu etmez, ama O’nun kudreti karşısında “boyun eğmiş” gibi konumlanırlar. Ontolojik düzeyde bu ifade şunu hatırlatır: İnsan, gururlanıp kendini büyük görse bile, varlığının her zerresi O’nun azametiyle kuşatılmıştır. İnsanın “kibir” iddiası, kelamcı gözüyle akıl dışıdır: Çünkü sınırlı olan sınırsız olana karşı büyüklük taslayamaz.
يَا مَنِ اسْتَسْلَمَ كُلُّ شَىْءٍ لِقُدْرَتِهِ
6-2) Ey Kudreti karşısında her şeyin teslim olduğu,
Kudret, Allah’ın irade ettiği her şeyi, dilediği gibi yaratmaya muktedir oluşunun sıfatıdır. Bu ifade, rubûbiyet tevhidinin kudret boyutuna işaret eder: Bütün varlıklar, varlığını devam ettirme konusunda tamamen O’na bağlıdır. Mâturîdî ve Eş‘arî çizgi, Kudret, ezelîdir; mahlûkatın kudreti sınırlı ve yaratılmıştır, Allah’ın kudreti her şeyi kuşatır, demişlerdir. İfadenin ilk kısmı olan “istesleme kullu şey’in” (her şeyin teslim olması), sadece insanların değil, tüm varlıkların -cansızlar, canlılar, cinler, melekler, galaksiler- Allah’ın kudreti karşısında tam bir teslimiyet içinde olduğunu vurgular. İnsanın özgür iradesi Allah’ın yaratma kudretiyle çelişmez; teslimiyet burada, varlık yapısının Allah’a muhtaç oluşudur. Kur’an’da birebir lafız olarak geçmez; fakat aynı anlam çok sayıda ayette güçlü biçimde vardır. Âl-i İmrân 83.ayette اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ “Onlar, Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ister istemez O’na boyun eğmiştir ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” Efendimiz (sav) şöyle dua ederdi: “اللَّهُمَّ لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ” “Allah’ım! Senin verdiğini engelleyecek, engellediğini verecek kimse yoktur; güç ve kudret sahibine gücü fayda vermez (hepsi Senin kudretine boyun eğer).” (Müslim, Zikr 2714) Yine meşhur İstihâre Duasında: اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ، وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ، وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ…“Allah’ım! Senin ilminle hayırlı olanı Senden dilerim, Senin kudretinle güç isterim, büyük lütfundan (fazlından) isterim. Çünkü Sen gücü yetensin, ben gücü yetmeyenim; Sen bilirsin, ben bilmem; gaybleri en iyi bilen Sensin…” (Buhârî, Tefsîr 2:3) buyurmuşlardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sufiler için teslimiyet, sadece dışsal bir kabul değil, aynı zamanda kalbin ve nefsin tamamen Allah’ın iradesine boyun eğmesidir. Bu zikir, müridin kendi benliğini ve iradesini bir kenara bırakarak Allah’ın iradesine teslim olmasını sağlar. Nefs, isyan etmek ister; özgürlük, bağımsızlık vehmi taşır. Ama tasavvufta denir ki: “Senin nefsin bile Allah’ın kudretine teslim olmuştur; isyanın bile O’nun kudretiyle mümkündür.”
Kelamda Allah’ın kudreti “muhît”tir, yani her şeyi kuşatır. Mâturîdî ve Eş‘arî kelamcılar der ki: “Her şey Allah’ın kudretiyle var olur; kulun fiilleri bile kudretin dışında değildir. Ancak kul kesbiyle sorumludur.” Yani teslimiyet evrenseldir, ama irade meselesinde kulun imtihan boyutu ayrılır.
Önceki isim “يَا مَنْ تَوَاضَعَ كُلُّ شَىْءٍ لِعَظَمَتِهِ” idi: orada varlıkların Allah’ın azameti karşısındaki küçülmesi ön plandaydı. Burada ise “teslimiyet” var: Yani sadece küçülme değil, tam boyun eğme, dirençsizlik. Tevazu daha çok “azamete karşı küçülme”dir. Teslimiyet ise “kudrete karşı dirençsizlik, mutlak boyun eğme”dir.
Allah’ın koyduğu kanunlar..
Bilim bize kanunların düzenini gösteriyor, ama “neden böyle bir düzen var?” sorusuna cevap veremiyor. O cevabı kelam veriyor: Fizikte gördüğümüz “kanunlar” aslında tabiatın sabit işleyiş biçimlerini tanımlamak için insanların koyduğu ifadelerdir. Mesela “yerçekimi kanunu” dediğimiz şey Newton’un, Einstein’ın formüllerle açıkladığı bir gözlem düzenidir. O düzeni doğuran, sürdüren ve her an var kılan Allah’tır. Yani kanunlar kendi başına bağımsız varlıklar değildir; Allah’ın kudretinin düzenli tecellisidir. Tasavvufta buna “âdetullah” denir: Allah’ın alışılmış biçimde yarattığı düzen. Mesela ateşe elini sokarsan yanarsın; ama bu, ateşin bağımsız gücü olduğu için değil, Allah’ın öyle yaratmayı tercih ettiği için olur. Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması (Kur’an’da) bunun istisnasıdır. Eğer evrende her şey düzensiz, kaotik olsaydı insan akıl yürütüp sorumluluk alamazdı. Kanunların sabit olması, insanın gözlem yapmasını, teknoloji üretmesini mümkün kılıyor. Gün doğmasa, yerçekimi bazen çalışsa bazen çalışmasa, hayat sürdürülemezdi. Allah’ın rahmeti düzen koymakta tecelli ediyor. Kanunların evrensel olması “bir tek iradenin” işini gösteriyor. Eğer birçok ilah olsaydı kaos olurdu. Burada tehlike şu: “Yerçekimi çekiyor” deyip, sanki Allah işin dışındaymış gibi düşünmek. Halbuki “çekim kuvveti” sadece bizim isimlendirmemiz. Gerçekte olan: Allah’ın kudreti, her an atomları ve cisimleri düzen içinde var ediyor.
Kelamcıların “Allah sebebe muhtaç değildir; sebepleri bizim aklımız için yaratmıştır” sözü tam buraya oturuyor.
Allah kanunları koyarak aslında kullarına merhamet ediyor; düzenli bir dünya, imtihanın adaletli olması için gereklidir. Eğer evren kaotik olsaydı, insanlar “Ben ne yapayım, zaten hiçbir şeyin düzeni yoktu” diyerek sorumluluktan kaçabilirdi. Yani kanunların sabitliği, kulun hesap verebilirliğini garanti altına alıyor. Burada ince nokta şu: Mucizeler günlük hayatta sürekli olsaydı, imtihanın sırrı kaybolurdu. İnsan özgür iradesini değil, mecburiyeti seçerdi. Bu yüzden mucizeler istisnai, ibretlik ve dönüm noktalarında gösterilmiş. Evet, mucize aslında bir “kanun ihlali” gibi gözükse de, daha derinden bakınca o da kanunlar üstü bir kanunun işlediğini gösteriyor.
يَا مَنْ ذَلَّ كُلُّ شَىْءٍ لِعِزَّتِهِ
6-3) Ey izzeti karşısında her şeyin zelîl olduğu (boyun eğdiği),
ذَلَّ hem zorlama/mahkûmiyet hem de rûhî kıymet kaybı/tevazu hali ifade edebilir. عِزَّة “izzet” daha çok nüfuz/şeref/kuvvet ve onur boyutudur; “izzet”in sonucu olarak yaratılmışların alçalması, O’nun mutlak kudreti ve yüksek statüsü karşısında ontolojik bir çöküş/etkisizlik algısını öne çıkarır. Her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir. “ذلّ كُلُّ شَىْءٍ” (her şeyin zelil olması), tüm varlıkların Allah’ın izzeti karşısında boyun eğmesini, aciz kalmasını ve itaat etmesini ifade eder. Bu, sadece fiziki bir durum değil, aynı zamanda manevi bir teslimiyettir. Allah’ın mutlak izzeti (üstünlüğü) önünde tüm varlıkların kendi acziyetini fark edip boyun eğdiğini vurgular. Burada “boyun eğmek” zorunlu değil, varlıkların doğal konumudur: Kudret ve azamet karşısında alçalmaktan başka seçenekleri yoktur. Yaratılmış güçlerin tamamı, Allah’ın izzeti yanında aslında zayıf ve bağımlıdır. Her şeyin ontolojik konumu, Allah’a göre teslimiyet ve bağımlılık hâlidir, insan iradesi ise bunu bilinçli kılacak bir araçtır. İzzet, mahlûkat için emanet olarak verilebilir (örneğin: Mü’minlere izzet, İslam’a sarıldıkça verilir) ama asıl kaynağı Allah’tır. Mâturîdî/Eş‘arî bakışında Allah’ın izzeti zatîdir, mahlûkatın izzeti hâdistir (yaratılmıştır), her an Allah’ın dilemesine bağlıdır. Fâtır suresi 10. ayette Cenab-ı Hakk: مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعًاۜ “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır.” Yine Meryem Suresi 81–82 ayetlerde “Onlar Allah’tan başka ilahlar edindiler ki kendilerine izzet (güç) versinler diye. Hayır! Onlar, kendilerine karşı bir düşman olacaklardır.” Burada mesaj şudur: Allah’ın izzeti önünde bütün sahte güçler çöker; yaratılmış hiçbir güç bağımsız değildir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîler ontolojik boyutu varlığın “kendi hakikati karşısında teslimiyeti” olarak yorumlar: Kul, kendi egosunu ve bağımsızlığını küçülterek, varlığının kaynağı olan Allah’a yönelir. Bu alçalış, bilinçli bir tefekkür ve teslimiyet hâli yaratır.
Yani bu ifade, varlıkların gerçeklik düzeyinde O’nun izzetine göre “alçaldığını” — dışarıdan belirlenen bir konum değişikliğini — vurgular. Ancak bu dışsal vurgunun nedeni O’nun izzetinin kendisidir; dolayısıyla insan/kalp için bir bakış açısı olarak da içsel teslimiyete yol açar. Yani birincil okuma: dışsal/ontolojik teslimiyet (ama içsel sonuçlar doğurur). Varlıklar kendi güçleriyle bağımsız hareket edemez; her şey Allah’ın iradesine tabidir. İrade ve kudret arasındaki fark burada belirgindir. İnsan ve melek gibi irade sahibi varlıklar bile, kudret karşısında sınırlıdır. Buradaki “ذَلَّ” kelimesi sadece mecazi bir alçalış değildir; varlıkların ontolojik konumunu ifade eder. Tüm kainat, Allah’ın azameti karşısında zorunlu boyun eğiş içindedir; bu, doğal düzeni, kanunları ve iradeyi de kapsar.
يَا مَنْ خَضَعَ كُلُّ شَىْءٍ لِهَيْبَتِهِ
6-4) Ey heybeti karşısında her şeyin itaat ettiği (boyun eğdiği),
خَضَعَ → “Boyun eğdi, teslim oldu, itaat etti” anlamlarına gelir. Ama bir önceki terkipte geçen “ذَلَّ”dan farklı olarak burada içsel bir haşyet ve korkunun doğurduğu teslimiyet vardır. Heybet, Allah’ın celâl sıfatlarının kalpte uyandırdığı huşû ve korku ile karışık saygıdır. Tevhidî perspektifte, bu boyun eğiş; korku değil, tanıma ve teslimiyet duygusudur. Bu ifade, mahlûkatın, Allah’ın büyüklüğü karşısında mahviyet ve itaat hâlinde olduğunu bildirir. Ehl-i Sünnet’e göre Allah için “korkutucu heybet” demek, mahlûkata benzeyen bir korku sebebiyle değil, azamet ve kudretinin büyüklüğü sebebiyledir; teşbih ve tecsîmden sakınmak gerekir. Ra’d Suresi 13.ayette وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ “Gök gürültüsü O’nu hamd ile tesbih eder, melekler O’nun korkusundan tesbih ederler…” buyrulur. İbadetlerin özü huşûdur; huşû da Allah’ın heybetini idrak etmektir. Yine Secde Suresi 16.ayette Cenab-ı Hakk: تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًاۘ “…Rablerinden korkarak yataklarından kalkarlar ve dua ile O’na yönelirler.” buyuruyor. Bu ayetlerde hem meleklerin hem müminlerin Allah’ın heybeti karşısındaki boyun eğişi vurgulanır. Duaların Sultanı (sav): “اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَشْيَتِكَ مَا تَحُولُ بِهِ بَيْنِي وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ…” “Allah’ım! Senden, beni günahlarından uzak tutacak kadar (derin) bir korku (haşyet) isterim…” buyurmuştur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Heybet: Firâr merkezlidir → Kişi kendi aczini ve Allah’ın yüceliğini fark ettikçe, “uçuruma düşme” korkusu yaşar. Bu, bazen ruhbanlık (çok ağır ibadetlerle hayatı zorlaştırma) eğilimine bile götürür.
Haşyet: İlticâ merkezlidir → Kişi Allah’ın azametini görür ama O’nun rahmetini de idrak ettiği için her an “yakınlık ve sığınma” arayışı içindedir. Bu da kurbiyet (Allah’a yakınlık) duygusu üretir.
Sufi, kainattaki azametli olayları ve Allah’ın heybetinin tecellilerini müşahede ettiğinde, içinde bir huşu ve O’na karşı derin bir saygı oluşur. Bu, Allah’ın celâl (haşmet) sıfatının tecellisidir. Sûfîler der ki: “Allah’ın heybeti kalbe indiğinde, nefsin bütün istekleri susar.”
Ontolojik açıdan: Var olmak başlı başına Allah’ın heybetine boyun eğmek demektir. İnsanın iradesi bile Allah’ın heybetiyle sınırlıdır: İnsan özgürce karar verir ama o kararı uygulama imkânı yine Allah’ın yaratmasıyla mümkündür.
Pırlanta da Heybet ve Haşyet..
Bundan başka, bir kısım sofîler havfı; biri heybet, biri haşyet olmak üzere kendi içinde de ikiye ayırmışlardır. Her ikisi de korku ve saygı düşüncesinden kaynaklanmasına rağmen, bunlardan heybet daha ziyade “firar” yörüngeli, haşyet ise “ilticâ” mahreklidir. Seyr u sülûkte heybet sahibi, sürekli firar düşüncesi yaşar; O’nunla oturur-kalkar, O’nu düşler ve O’nu tasarlar; haşyet sahibi ise, her lâhza ayrı bir mülâhaza ile O’na ilticâ etme vesileleri araştırır ve O’na sığınma fırsatları kollar.
Bu itibarla da çok defa, rehbet yolunu seçenler, firarı da devam ettirirler. Firarı devam ettirdikleri için de kolayı zorlaştırır ve ruhbanların maruz kaldığı sıkıntılara maruz kalır, dolayısıyla da firarın hasıl ettiği bu’diyet ölçüsünde, O’ndan uzak kalmanın ızdırabını yaşarlar. Hayatlarının her lâhzasında “hevâ”yı “hüdâ”ya çevirebilmiş haşyet sâlikleri ise, her an ayrı bir ilticâ yol ayrımında ayrı bir “kurb” kevseri içer ve “Daha yok mu?” diyerek coşarlar.
يَا مَنِ انْقَادَ كُلُّ شَىْءٍ لِمُلْكَتِهِ
6-5) Ey mülkü (egemenliği) karşısında her şeyin inkıyat ettiği (boyun eğdiği),
Mülk hem mülkiyet hem de hâkimiyet/egemenlik demektir. Kur’ânî dil bu iki anlamı (hakiki sahip + mutlak hükümranlık) iç içe verir. Allah’ın mülkü, hem maddi hem manevi tüm kâinatı kapsar; O’nun mülkü dışında hiçbir şey yoktur. Allah’ın mülkü yaratılmışların mülküne benzemez. O’nun mülkü ezelî ve ebedîdir, kimse O’na ortak olamaz. Varlıkların Allah’ın mülkü karşısında inkıyadı, O’nun mutlak hâkimiyetini kabul etmeleridir. İnsanların sahip oldukları şeylere de mecazen “mülk” denir, ama bu izafî (geçici, emanet) bir mülkiyettir. Çünkü insan, sahip olduğunu sandığı hiçbir şeye mutlak anlamda tasarruf edemez: Bedeni, ruhu, zamanı, malı, hatta iradesi dahi sınırlıdır. İslâm akaidinde “Tevhîd-i Rubûbiyyet” (yaratma ve yönetme tevhidi) burada öne çıkar: Yönetim, yaratma, rızık verme, diriltme, öldürme gibi tüm fiiller Allah’a aittir. Allah mülkün gerçek sahibi olduğuna göre adaletin uygulanmasının ölçütü O’nun hikmeti ve kanunudur. Hukuk/şeriat, bu mülkten çıkan kuralların insan toplumuna yansımasıdır. Bu terkip, hem kudret hem şeref hem de heybet gibi önceki kavramları tamamlar; çünkü sahiplik ve yönetim olmadan kudret ve izzet eksik kalır. Âl-i İmrân Suresi 26. ayette, قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ “De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın..” ve Efendimiz (sav) dualarında: “أَنْتَ الْمَلِكُ، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ” “Sen Melik’sin (mutlak hükümran), Senden başka ilah yoktur.” (Müslim, Müsâfirîn 771) buyurmuştur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufî olarak mülk bilinci hem teslimiyeti (tevekkül) hem de emaneti doğurur: Kul, hem sahipsiz kalmaz hem de her tasarrufta hesap duygusunu taşır. İrade, eğer mülk sahibine yöneltilirse, insan gerçek özgürlüğe ve derin mutluluğa erişir. İbn Arabî vb. öğretilerde: “mülk” görünüşte çokluk sahasıdır; hakikat-gözle bakıldığında tüm çokluk, bir Tek’in tecellîsi olarak görünür. Mülk, tecellî sahasıdır; mülkü idare eden kul, doğru iradeyle bu tecellîyi yansıtabilir. Mülkü Allah’a nispet etmek, kulun kalbinden “ben yaptım” gururunu söküp alır.
Mülkün bütünü Allah’a ait olduğundan insanın iradesi sınırsız değil; ama emaneti taşıyacak kadar özgürlük verilmiştir.
Böylece mülk kavramı, hem Allah’ın mutlak kudretini hem insanın sınırlı ama gerçek sorumluluğunu aynı anda temellendirir.
Eğer mülk O’nun ise bütün tasarruflar, kullanımlar, dağıtımlar nihai olarak O’nun tasarrufuna bağlıdır. Buna rağmen insan nasıl sorumlu tutulur?
Çözüm 1 (kader-irade uyumu): Mâturîdî ve Eşʿarî yorumlarda, insan iradesi ile ilâhî kudret arasında bir iş bölümü vardır: insan karar ve niyette fail, gerçekleşmede nihai gücü veren Allah’tır; bu, adalet-sorumluluk ilkesini korur.
Çözüm2 (tefrik): Allah mülk sahibidir; fakat O, kullarına istifade hakkı / tasarruf (tasarruf-i istifade) verir. Bu, “emanet” anlayışıyla uyumludur: Mülkün aslı Allah’ındır, kullanım hakkı ikramla verilmiştir.
Heybet: Allah’ın azameti karşısında ürpermek.
Haşyet: Allah’ın azameti ve rahmeti karşısında ilticâ etmek.
İnkiyad: Bu duyguları davranışa dönüştürmek; teslimiyet, itaat, uyum.
يَا مَنْ دَانَ كُلُّ شَىْءٍ مِنْ مَخَافَتِهِ
6-6) Ey korkusundan dolayı her şeyin tâbi olduğu (boyun eğdiği),
دانَ (Dan), kök olarak “boyun eğdi/itaat etti, teslim oldu”; ve anlam olarak “alçaldı, teslim oldu” manası taşır. دانَ fiili içten bir teslimi/itibarı işaret eder; salt zora tabi olmayı değil, rûhî bir muhkemleşmeyi, “tanıma/itibarlı boyun eğme”yi çağrıştırır. مخافة kelimesi basit korkudan farklıdır; tasavvufi literatürde daha çok “hürmet ve huşu/kutsal korku” anlamına yakın kullanılır (yani yıkıcı korku değil, saygı-korku). Allah’tan korkmak (haşyet, havf vb.) Kur’ân ve sünnette merkezî bir imani kavramdır; Allah’ın celâli karşısında kulun aczini idrak etmesidir. Bu korku, sevgiyle karışık saygıdır (korku + ümit dengesi). Ceza korkusu değil, daha çok O’nun büyüklüğü karşısında mahviyet hâlidir. “Korku” burada paralize edici değil, temizleyicidir. Allah korkusu, umudun (raḥmet) yanında dengelidir. Ehl-i Sünnet’e göre mahlûkatın tamamı (insan, melek, cin, hayvanlar, cansız varlıklar vb.) Allah’ın kudreti ve korkusu karşısında iradeli veya iradesiz olarak boyun eğmiş durumdadırlar. Kâfir veya isyankâr biri Allah’ın kudretini fiilen engelleyemez; sadece Allah’ın belirlediği alan dahilinde isyan edebilir. Onların korkmamaları, imtihan dünyasındaki özgür irade tercihidir; varlık ve kader düzeyindeki boyun eğişi değiştirmez. O kişi ölümle, hastalıkla, ruhun kabzedilmesiyle eninde sonunda Allah’a geri döner. Cenab-ı Hakk Enbiyâ 28.ayette “….Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.” buyurmuştur. Efendimiz (sav), Allah korkusunun, marifetle arttığını işaret ettiği bir hadis-i şerifte: “لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا” “Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” (Müslim, Cennet 2840) Diğer bir hadis-i şerifte ise, “Allah’a karşı sizin en çok korkanınız ve O’na en çok takvâ sahibi olanınız benim.” (Buhârî, Rikāk 6094) buyurmuşlardır. Tevhidî açıdan, bu korku kulun iç disiplinini, saygısını ve ibadet ciddiyetini besler; sevgiyle dengelenmiş korku, imanı derinleştirir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfî okuma şöyle bir üç aşamayı çağrıştırabilir: önce varlık O’nun izzetine göre ontolojik olarak küçülür (bilinçlenme), sonra kalpler O’nun heybeti karşısında gönülden teslim olur, nihayet bu teslimiyet korku-huşu ile sabitlenir ama merhamet umuduyla dengelenir.
Klasik İslam söyleminde yaratılışın “teslimiyeti” hem ontolojik (yaratılışın fiili durumları, tabiat kanunları, meleklerin/dağların duruşu gibi dışsal gerçeklikler) hem de rûhî (kalplerin huşu, tevazu, ma‘rifet) düzeyinde anlaşılır. Bu üç ifade farklı “yüzleri” isimlendirir: İzzet → kudret/otorite; heybet → görkem; mehafet → huşu/korku.
يَا مَنِ انْشَقَّتِ الْجِبَالُ مِنْ خَشْيَتِهِ
6-7) Ey haşyetinden (korkusundan) dağların yarıldığı ve parçalandığı,
Dağların yarılması, burada Allah’ın kudreti karşısında yaratılmışların acziyetini ve dehşetini sembolize eder. Cansız bir varlığa “korku” duygusu atfedilmesi, ilahi gücün ne kadar büyük olduğunu vurgular. Kâinattaki en büyük ve sert varlıklar bile Allah’ın huzurunda boyun eğmişlerdir. Dağların “korkudan” yarılması, ilahi haşmetin ve celâlin (haşmetli büyüklüğün) bir tecellisidir. Bu, sadece fiziki bir olay değil, aynı zamanda tüm varlıkların Allah’a karşı duyduğu derin saygı ve huşuyu simgeler. İnsan veya cin gibi iradeli varlıklar iradeli boyun eğiş veya isyan düzleminde değerlendirilir; dağ gibi cansız varlıklar zorunlu boyun eğiştedirler. Kur’ân’da dağlar, Allah’a tesbih eden, O’ndan korkan, O’nun emrine boyun eğen varlıklar olarak tasvir edilir. “لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَىٰ جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ” (Haşr 21) “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, onu Allah korkusundan boyun eğmiş, parça parça olmuş görürdün.” Allah’ın yüceliğinin yaratılış üzerinde öyle bir etkisi olduğunu anlatır ki, katı görünümlü, sabit sayılan dağlar bile O’nun huzurunda parçalanır. Yine başka bir ayette: “اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ” (Sad 18) “Gerçekten biz, dağları (ona) boyun eğdirdik, akşam sabah onunla berâber tesbîh ederlerdi.” Gerçek haşyet sahibi Efendimiz (sav): “اللهم إني أعوذ بك من قلب لا يخشع” “Allah’ım! Huşu duymayan kalpten sana sığınırım.” şeklinde dua buyurmuşlardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfî literatürde bazen “ruhî kıyamet” anlatılır: Hakikatin zuhuruyla müşahhas (dış) tabiat unsurlarının bile sarsılması, ama esas olarak müridin iç âlemindeki dönüşümün haber verilmesi. Bu cümle, bu tür bir içsel dönüşümü mistik bir sahnede resmeder. Dağların yarıldığı gibi, katılaşmış ve gaflete düşmüş kalplerin de Allah’ın haşmeti karşısında yumuşayabileceği anlatılır. Bir sufi, bu ifadeyle kendi katılaşmış kalbinin yumuşaması için Allah’a yalvarır.
Kelamî bakışta bu tür yargılar iki şekilde okunabilir: (a) literal — Allah’ın dilediği anda tabiat kanunlarını değiştirip dağları yarıp kıyamet vb. mucizeler yapabilmesi; (b) mecazî — ilahî gücün ve huzurun etkisini göstermek için kullanılan güçlü teşbih/metafor. Her iki okuma da klasik teolojik literatürde mevcuttur; asıl maksat Allah’ın yüceliğinin ve mahiyetinin vurgulanmasıdır.
يَا مَنْ قَامَتِ السَّمٰوَاتُ بِاَمْرِهِ
6-8) Ey göklerin O’nun emriyle ayakta durduğu,
“قامت” fiili → aktif bir “duruşu” ifade eder. Gökler sadece var değil, bilinçli gibi bir duruş halinde “emir”le kâimdir. “بأمره” doğrudan Allah’ın iradesine bağlanır. Ara sebepler yok sayılır; tek müessir Allah’tır. “السموات” tek bir gökten ziyade, çok katmanlı evreni, bütün kozmosu kapsar. Bu ifade, Ehl-i Sünnet akidesinde kudret, rubûbiyyet, celâl, izzet ve daimî tasarruf kavramlarının bir arada tecellisini yansıtır. Bu cümle, sadece bir dua değil, aynı zamanda bir akaid manifestosu gibidir: Allah vardır, birdir, yaratır, yönetir ve her şey O’nun emrine bağlıdır. Ehl-i sünnet inancında “Allah âlemi yaratıp terk etmemiştir” ilkesinin bir yansımasıdır. Allah, yaratmış olduğu âlemi her an yönetmektedir. Gökler gibi büyük varlıklar bile O’nun iradesiyle ayakta durur; bu da mahlûkatın hem acziyetini hem de Allah’ın mutlak hâkimiyetini gözler önüne serer. Sadece kudret değil, tasarruf sıfatı da burada öne çıkar; yani her şey O’nun kontrolündedir. Dağlar, yıldızlar, gökler… iradesiz varlıklar, Allah’ın iradesine karşı koyamaz. “Gökler ayakta duruyor” ifadesi, sadece yaratılışı değil, sürekliliği ve daimiyeti vurgular. Allah’ın yaratması statik değil, sürekli tasarruf ve idare ile devam eder. Gökler, Allah’ın emriyle var olmuşlardır, Allah’ın emriyle varlıklarını sürdürmektedirler ve Allah’ın emriyle bir gün yok olacaklardır. Kur’an’da: “اللَّهُ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ أَنْ تَزُولَا” (Fâtır 35/41) → “Allah gökleri ve yeri, yok olmasınlar diye tutmaktadır.” buyrulur. Allah’ın emri yaratıcıdır; gökler O’nun emriyle var olur ve devam eder. Ancak bu emir, Allah’ın zatına yakışır şekilde, keyfiyetini bilmediğimiz bir tarzda gerçekleşir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Dua sahibinin doğrudan Allah’a yönelişi, O’nun kozmik kudretini zikrederek kendi aczini fark etmesi için bir hazırlık gibidir. Tasavvufi açıdan, bu ayakta duruş “her an yenilenen ihtiyaç” diye yorumlanabilir. Kulun kalbi de, göklerin varlığı gibi, her an Allah’ın iradesine muhtaçtır.
Kâinatın varlığı kendi kendine değil, sürekli Allah’ın emrine bağlıdır. Kelamî açıdan bu ifade, hudûs deliline (yaratılmışın süreklilik için yaratıcıya muhtaç olması) bir göndermedir. Kelamcılar için “emr” sadece “sözlü emir” değildir; ilahî irade ve kudretin tezahürü demektir. Yani Allah’ın “kün (ol)” buyruğu ile varlık sürekli kâimdir.
يَا مَنِ اسْتَقَرَّتِ الْاَرْضُ بِاِذْنِهِ
6-9) Ey O’nun izniyle yerin istikrar bulduğu (sabit olduğu),
Yeryüzünün “durulması” kavramı, görünürde fiziksel bir olayı anlatırken, aslında Allah’ın evren üzerindeki mutlak hakimiyetini metaforik(istiare) olarak temsil eder. Yeryüzünün sabitliği, Allah’ın sürekli tasarrufu ve iradesi olmadan mümkün değildir. İnsanlar veya tabiat, bu düzeni kendi güçleriyle sağlayamaz. İnsan ve cin gibi iradeli varlıklar da sınırlı ölçüde hareket etse de, yerçekimi, toprağın sabitliği, iklim düzeni, ekosistem gibi doğa yasaları Allah’ın iradesine tabidir. “İstikrarlı yeryüzü” ifadesi sadece yaratılışı değil, sürekliliği ve devamlılığı da kapsar. Allah’ın kudreti sadece yaratma ile sınırlı değildir; sürekli koruma ve idare de kudretin bir tezahürüdür. Bu, kâinatta her olayın O’nun izni ve hükmüyle gerçekleştiğini gösterir. Yerin sabitliği, fiziksel yasalarının değil, Allah’ın iradesinin bir sonucudur. Fizik yasaları da O’nun koyduğu sünnetullah’tır. Ehl-i sünnet inancında “Allah’tan başka müessir yoktur” ilkesinin bir yansımasıdır. Sebepler sadece perdedir; hakiki tesir Allah’a aittir. Yeryüzü bile O’nun izniyle “sabit” kalabiliyorsa, insanın O’na karşı bağımsızlık iddiası ne kadar boş olur. Bu ifade, Allah’ın Rabb oluşunun bir yönünü daha açığa çıkarır: “Kozmik istikrar.” İnsan, bu düzeni bilimle keşfeder ama kaynağı Allah’ın iznidir. Bu, “ilim sebepleri keşfeder, kudret ise yaratır” anlayışıyla örtüşür. Enbiyâ Sûresi 31 ayette: “Ve yeryüzüne, onları sarsmaması için, sabit dağlar yerleştirdik…” buyrulur. Bu ayet, yeryüzünün istikrarının Allah’ın bir lütfu olduğunu açıkça belirtir. يَا مَنِ اسْتَقَرَّتِ الْاَرْضُ بِاِذْنِهِ, bu ayetin ruhunu yansıtır. Kur’ân’da “بِإِذْنِهِ” ifadesi sıkça geçer. Yeryüzüyle ilgili Rahman 10.ayette, وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ Yani: “Allah yeryüzünü canlılar için alçalttı (serdi, düzledi ve yerleştirdi ki onlar orada yaşasın, yerleşsin ve nimetlerinden faydalansın.)” buyurulur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufa göre, dış dünya (el-arz) bir aynadır. “Yeryüzünün durulması” (istikrâr-ı arz) meselesi, insandaki “kalbin istikrarı” (istikrâr-ı kalb) meselesine işaret eder. Kalbi sürekli çalkalanan, nefsani arzuların ve dünyevi kaygıların etkisiyle huzursuz olan insan, ancak Allah’ın izniyle ve O’nun zikriyle gerçek huzur ve istikrara ulaşabilir. Bu ifade, bir müminin kalben tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde olması gerektiğini öğretir. Nasıl ki yeryüzü O’nun izniyle duruluyorsa, insanın iç dünyasındaki fırtınaların da ancak O’na yönelerek, O’nun iznine sığınarak durulacağı mesajını taşır. Bu, kulun kendi çabasının ötesinde, ilahi bir lütfa muhtaç olduğunun bilincidir. Salik (manevi yolcu), yeryüzünün sabitliğini müşahede ettiğinde, Allah’ın aşkının ve kudretinin bu evrendeki tecellisini görür. Bu görüş, onun kalbindeki sevgiyi ve hayranlığı artırır, böylece kalbi dünyevi bağlardan kurtulur ve ilahi aşkla istikrarlı bir şekilde dolmaya başlar.
Yeryüzünün durulması için yerçekimi, dağlar gibi fiziksel “sebepler” gösterilebilir. Ancak bu ifade, tüm bu sebeplerin nihai kaynağının Allah’ın izni olduğunu hatırlatarak, sebeplerin ötesindeki en büyük “Müsebbib’in” (sebepleri yaratanın) Allah olduğunu ortaya koyar.
Mu’tezile: Sebeplere daha fazla rol verir; Allah’ın izni mecazîdir.
Cebriyye: Her şey zorunlu olarak Allah’ın izniyle olur; insanın iradesi yoktur.
Ehl-i Sünnet: Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz; ancak sebepler yaratılmıştır ve hikmetle işler.
يَا مَنِ اسْتَقَرَّتِ الْاَرْضُ بِاِذْنِهِ ifadesi, Ehl-i sünnetin tevhidî denge anlayışını yansıtır: Allah’ın izni olmadan hiçbir şey olmaz, ama O’nun koyduğu sebepler de hikmetle işler.
َيَا مَنْ لَا يَعْتَدِى عَلىٰٓ اَهْلِ مَمْلَكَتِهِ
6-10) Ey mülkünün halkına (mülkiyetinde olanlara) zulmetmeyen,
“لَا يَعْتَدِي” → güçlü bir olumsuzlama ifade eder; Allah’ın zatına “haddi aşma, saldırı, zulüm” gibi şeyler asla yakıştırılamaz. Allah’ın sıfatları arasında adl (adalet) ve rahmet öne çıkar. İfade, “O adildir” demek yerine, “O ki zulmetmez” diyerek daha güçlü bir retorik kullanılır. Bu, sadece adalet sıfatını belirtmekle kalmaz, aynı zamanda adaletli olmamanın, yani zulmün, ilahi zata tamamen yabancı ve imkânsız olduğunu vurgular. “اَهْلِ مَمْلَكَتِهِ” (mülkünün halkı) ifadesi, sadece insanları değil, tüm hayvanları, bitkileri ve varlıkları kapsayan geniş bir anlam taşır. Bu, Allah’ın adaletinin tüm kâinatı kuşattığını gösterir. Mülk O’nundur, mülkünde dilediğini yapar; fakat hikmetsiz, zulüm sayılabilecek hiçbir tasarrufta bulunmaz. Allah’ın mülkü mutlak olmasına rağmen, yaratılmışlara zulmetmemesi, mutlak kudretin mutlak hikmetle birleştiğini gösterir. Yani: “Güçlü olduğu için haksızlık yapmaz, zaten Zatı gereği zulümden münezzehtir.” Kötülüklerin varlığı, zulüm değildir; hikmetli bir imtihanın parçasıdır. Dünyada görünen bazı adaletsizlikler, imtihan gereği ertelemedir, zulüm değildir. Allah’ın zulmetmemesi, ahirette tam adaletle hükmedeceğinin garantisidir. Kudsî hadiste: “Rahmetim gazabımı geçti.” (Buhârî, Müslim) buyrulur. Adalet ve rahmet, O’nun hükmünün iki temel sütunudur. Allah, mülkünde yaşayanlara zulmetmeyeceği Kur’ân’da da açıkça vurgulanır: “وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ” (Fussilet 46) “Rabbin kullarına asla zulmetmez.” Ayrıca Yunus Sûresi 44. ayette: “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; ancak insanlar kendi nefislerine zulmederler.” (إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَٰكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ) Bu ayet, ifadenin ana fikrini teyit eder ve zulmün kaynağının insan olduğunu vurgular. Ebu Zer el-Gıfârî’den (ra) rivayet edilen meşhur bir Hadis-i Kudsî’de Cenab-ı Hakk şöyle buyurur: “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Ve onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin!” (يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا).
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Mürid için başına gelen sıkıntılar “ilâhî zulüm” değil, “ilâhî terbiye”dir. Kul bunu idrak ettiğinde sabır ve rıza makamına yükselir. Kul, Allah’ın tasarrufunu mutlak adalet olarak gördüğünde güven duygusu doğar; tevekkül artar. Mürid, Allah’ın kendisine zulmetmeyeceğini bildiği gibi, kendisi de yaratılmışlara, hatta kendi nefsine karşı zulümden kaçınmalıdır. Allah’ın adaleti, müminin ahlaki duruşuna örnek teşkil eder. Tasavvufi açıdan en büyük zulüm, insanın kendi nefsine zulmetmesidir. Bu, nefsin arzularına uyarak, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğnemektir. “O ki mülkünün halkına zulmetmez” ifadesini içselleştiren bir derviş, kendi iç dünyasının (ruh ve bedeninin) halkına karşı da adil olmalı, onları günah ve zulüm batağından korumalıdır.
Allah’ın mülkünde olan herkes, O’nun adaletinin güvencesi altındadır. İlâhî tasarruf zulüm görünen icraatlar, aslında hikmettir. Kelam alimleri, zulmün (haksızlığın) genellikle zayıflıktan, cehaletten, bir şeye ihtiyaç duymaktan veya intikam duygusundan kaynaklandığını belirtir. Allah, Kadir, Alim ve Gani (hiçbir şeye muhtaç olmayan) olduğu için, O’nun zulüm yapması, kendi zatının kemaline aykırıdır. Bu ifade, Allah’ın sadece zulme karşı bir güç olmakla kalmayıp, O’nun zatında zulümden tamamen münezzeh (uzak) olduğunu belirtir. Bu, “Allah ne yaparsa adildir” değil; “Allah’ın zatı zulümden münezzehtir” ilkesine dayanır. Yani adalet, Allah’ın fiillerinden değil, zatından kaynaklanır.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
7.BAB
يَا غَافِرَ الْخَطَايَا
7-1) Ey günahların ve hataların boyutuna bakmadan onları affeden ve örten,
Daha önce (2.Bab-6.isimde) geçen خَطِيئَات kelimesi daha çok tek tek sayılabilen, bireysel günahlar için kullanılırken burada geçen خَطَايَا kelimesi daha çok dağ gibi birikmiş, çokça yapılan veya büyük günahlar için kullanılır. Burada tekil değil çoğul olarak “خطايا” kullanılmış olması Allah’ın yalnızca bir günahı değil, sayılamayacak kadar çok günahı bağışlamaya muktedir olmasına işarettir. “غافر” kelimesi ise ism-i fâil (etken sıfat) formunda, sürekli bir fiiliyet, devamlı bir sıfat ifade eder. Yani sadece “Allah affeder” demekten öte, Allah’ın günahları aktif bir şekilde ve sürekli olarak örttüğünü, bu eylemin O’nun zatından ayrılmaz bir sıfat olduğunu gösterir. Mü’min Sûresi 3. Ayette Cenab-ı Hakk kendini (غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ) “O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfu bol olandır.” şeklinde tarif eder. يَا غَافِرَ الْخَطَايَا ifadesi, Allah’ın غَفُور (çok bağışlayan), غَفَّار (sürekli bağışlayan) ve تَوَّاب (tövbeleri kabul eden) isimleriyle doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Efendimiz (sav): “التائب من الذنب كمن لا ذنب له” “Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 30) buyurmaktadır. Allah’ın mağfireti sadece “cezayı kaldırmak” değil, aynı zamanda “ayıpları gizlemek” olarak da anlaşılır. Bu, kulun toplum önünde rezil edilmemesi anlamına da gelir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfîlere göre insanın varoluşu “hata etme” ile kaimdir. Kulun kemâli, günahsızlıkta değil; günahının farkına varıp Allah’a yönelmesindedir. Hakiki velayet, günahsızlık iddiası değil; günahını bilip affı talep edebilme yeteneğidir.
Allah, günahkâr bir kulun tövbesini kabul ettiğinde, bu O’nun bir zorunluluğu değil, sonsuz lütfu ve cömertliğidir. “Ey hataları bağışlayan!” ifadesi, Allah’ın bağışlayıcılığını bir zorunluluk olarak değil, O’nun zatî bir kemali olarak takdim eder. Kelam, günahları bağışlama kudretinin sadece ve sadece Allah’a ait olduğunu bildirir. Bu ifade, “Ey günahları bağışlayan!” diyerek, bu ilahi yetkiyi başkalarına atfeden her türlü inancı reddeder ve yalnızca Allah’a yönelir. Bu, imanın en temel ilkesi olan tevhid‘in bir göstergesidir.
يَا كَاشِفَ الْبَلَايَا
7-2) Ey belâları açığa çıkaran veya gideren,
كَاشِفَ (Kâşif) “Gideren, açan, kaldıran” anlamına gelir. Bir şeyin örtüsünü kaldırmak, onu açığa çıkarmak, bir engeli gidermek manasına gelir. “Kâşif” kelimesi, Arapça’da “İsm-i Fâil” (etken sıfat) kalıbındadır. Bu, belayı giderme eyleminin sürekliliğini, aktifliğini ve bizzat Allah’ın bir vasfı olduğunu vurgular. الْبَلَايَا ise, “belalar, musibetler, sıkıntılar” anlamına gelir. “Belâ” kelimesinin çoğuludur. Çoğul (cem’î) formda kullanılması, bu giderme eyleminin sadece tek bir musibet için değil, kişinin karşılaştığı tüm bela ve sıkıntıları kapsadığını gösterir. Yine “Belâyâ” kelimesinin çoğul ve belirsiz bir şekilde kullanılması, hem büyük hem de küçük, hem bilinen hem de bilinmeyen her türlü sıkıntıyı içine alındığını gösterir. Tevbe Sûresi 51. Ayette: (قُلْ لَنْ يُص۪يبَنَٓا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَاۚ هُوَ مَوْلٰينَاۚ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) “De ki: “Hiçbir zaman bize Allah’ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim Mevlamızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” denerek Allah’ın hem musibet vermedeki hem de kaldırmadaki mutlak kudreti vurgulanır.. Yunus Sûresi 107.ayette: “Eğer Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, onu O’ndan başka giderecek yoktur…” (وَإِن يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ) buyrulur. Bu ayet de mana ve kelime olarak ifadenin teolojik temelini doğrudan destekler. Allah (c.c.) sadece belaları gidermez aynı zamanda onları açığa çıkarır. Belâların açığa çıkması, kulun musibetlerin farkına varması demektir. Bir taraftan, musibetler görünür hâle gelir, diğer taraftan, musibetler kaldırılır. Bakara 286. ayette: “Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma…” buyrulur. Buradaki “hata” ve “unutma” bir tür gizli belâdır; Allah onları açığa çıkarır ve affeder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufî literatürde “belâ” sadece dışsal değil, kalpteki arzu, kibir, nefis ve nefsânî sıkıntıları da kapsar. Belâların kaldırılması, nefsi arındırma ve manevi yükseliş sürecine işaret eder. Tasavvufta, her musibet bir “hidayet vesilesi”dir; Allah’ın kâşif sıfatı, bu hikmeti açığa çıkarır. Musibet anında “يَا كَاشِفَ الْبَلَايَا ”demek, kulun Allah’a olan bağını güçlendirir. Bu, çaresizliğin ifadesi değil, aşk ve samimiyetle O’na sığınmanın ifadesidir. Bu şekilde, kul nefsini değil, Allah’ı ve O’nun sonsuz lütfunu merkeze alır.
Hiçbir musibet Allah’ın izni olmadan gerçekleşmez; O aynı zamanda onları kaldıracak kudrete sahiptir. Musibetler, kulun imtihanı ve sınanması içindir. Kaldırılması ise Allah’ın rahmetidir. “Kâşif” sürekli bir fiil olarak O’nun sürekli müdahale eden sıfatını gösterir: sıkıntı gelirse de, giderilme ihtimali her zaman vardır.
Allah, musibetleri hem verir hem de def eder:
- Verme → kulun sorumluluğunu ve sınavını ortaya çıkarır.
- Açığa çıkarma → kul, belânın ne olduğunu, hangi eksikliği veya hatayı düzelteceğini fark eder.
- Giderme → Allah’ın rahmeti ile sıkıntı ortadan kalkar.
Yani burada iki yön var: belayı göstermek (tefekkür için) ve götürmek (şifa ve rahatlama için).
يَا مُنْتَهَى الرَّجَايَا
7-3) Ey umutların/beklentilerin son noktası (nihai hedefi),
“مُنْتَهَى” Muntaha kelimesi isim hâlinde “sona ulaşma, nihayet, nihai yer, en yüksek hedef/zirve” demektir; “gayeye ulaşma/son nokta” anlamı da taşır. “الرجايا” recâyâ kelimesi ise, Arapça klasik dua/edebî ifadelerde “uçsuz bucaksız umular/ümitler” anlamında çoğullaştırma, vurgulama işlevi görür. الرجايا kullanımı “tek bir beklenti” değil, “bin bir beklenti/çokça umudun tamamı” demektir; bu da Allah’ın büyüklüğünü ve merhametini daha geniş kılar. يَا مُنْتَهَى الرَّجَايَا ifadesi, tüm insanî arzuların ve beklentilerin O’nda son bulduğu, O’ndan öte bir hedef, O’ndan öte bir umut kaynağı bulunmadığının beyanıdır. Umut, genellikle bir ihtiyaçtan veya eksiklikten doğar. İnsan bir şeyi umut eder çünkü ona ihtiyacı vardır ve onu elde etmeye her zaman gücü yetmez. Ancak Allah Gani (hiçbir şeye muhtaç olmayan) ve Kadir (her şeye gücü yeten) olduğu için, O’nun hazineleri tükenmez, vaadi şaşmaz. Kur’an’da insanın son dayanacağı yerin Rabb olduğu, bütün ümitler ancak O’ndadır biçiminde temalar vardır: “وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى” – “Onların sonu Rabbinedir” (Necm Sûresi 42); ayeti klasik tefsirlerde “nihâyet/muntehâ” sözcüğünü hatırlatır. İnşirâh Sûresi 7-8. ayetlerinde: “Fe izâ ferağte fensab. Ve ilâ Rabbike ferğab.” “Öyleyse bir işi bitirince, hemen bir başkasına koyul. Ve yalnız Rabbine rağbet et (yönel, O’ndan iste).” Bu ayetler, kulun tüm çabasının ve nihai arzusunun (rağbetinin), yani umudunun sadece Allah’a yönelik olması gerektiğini emrederek, Muntaha’r-Racâyâ fikrinin Kur’ani temelini oluşturur. Bu ifade, sadece Allah’ın tüm umutları karşılama kudretine sahip yegâne varlık olduğunu ilan eder. Bir kul, yaratıcısından başka hiçbir yaratılmışın umutlarının tamamını gerçekleştiremeyeceğini bilir. Tüm sebepler O’na bağlı olduğu için, umutların da en son noktada O’na dayanması gerekir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufta önemli bir kavram olan recâ (umut) hali, kulun Allah’ın rahmetinden emin olması ve O’ndan daima iyilik beklemesidir. “Yâ Muntaha’r-Racâyâ” ifadesi, Recâ halinin nihai teslimiyete dönüştüğü noktadır. Salik, dünya ve ahirete dair tüm umutlarını, korku (havf) ve ümit (recâ) dengesini koruyarak sadece Allah’a hasreder. Umutların nihai noktası Allah olunca, kulun niyeti sadece dünyalık bir kazanım değil, vuslat (Allah’a kavuşma) olur. Maddi ve geçici umutlar O’na ulaşmak için birer basamak haline gelir. Bu, kulun Allah’a olan aşkının, O’ndan gelen her şeyi (belaları bile) umutla karşılamasına yol açan manevi bir mertebedir. Muntaha’r-Racâyâ ifadesi, kalbin mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) tamamen yüz çevirmesi gerektiği anlamına gelir. Kul, insanlar, mallar veya makamlardan medet ummayı bırakır, çünkü bunların hepsi geçicidir ve O’nun izniyle var olmuştur. Nihai ve tükenmez umut kaynağı sadece Allah’tır.
يَا مُجْزِلَ الْعَطَايَا
7-4) Ey bağışları bol olan, ihsanı taşıran, lütfu sınırsız olan,
مُجْزِلَ (Muczil) Arapçada bol bol veren, cömertçe ihsan eden, anlamındadır. Bu kelime, Arapça’da “İsm-i Fâil” (etken sıfat) kalıbındadır ve eylemin (bol vermenin) sürekliliğini ve aktifliğini vurgular. Yani Allah, pasif bir cömert değil, aktif olarak sürekli ve bol bol verendir.”Muczil” verilenlerin miktar ve kalitesindeki aşırı cömertliği ifade eden mübalağalı bir kullanımdır. الْعَطَايَا (El-‘Atâyâ) ise “bağışlar, hediyeler, lütuflar” anlamına gelir. “Atiyye” kelimesinin çoğuludur. Çoğul kullanılması, verilen şeylerin sayısının ve çeşitliliğinin çokluğunu ifade eder. Başındaki “el-“ takısı ile, tüm lütufları, maddi ve manevi tüm nimetleri kapsayıcı bir anlam kazanır. Muczilü’l-‘Atâyâ, Allah’ın cömertliğinin sınırının olmadığını, O’nun sadece ihtiyaca karşılık veren değil, hak edişin çok ötesinde bol bol lütufta bulunan olduğunu gösterir. Yaratılmışlar verdikçe hazineleri azalır, fakat Allah’ın vermesi, O’nun hazinelerinden hiçbir şey eksiltmez. Bu, O’nun kudret ve zenginliğinin sonsuzluğunu kanıtlar. Yaratılışta bir açıdan, Allah’ın lütfunu ve cömertliğini sergileme isteğinin bir tezahürüdür. Allah’ın “cömertliği”, kulun hiçbir şeye sahip değilken nimetlere boğulmasıyla görünür. İbrahim Sûresi 34. Ayette (…وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ) “Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız…“ buyrulurken Bakara Sûresi 212. Ayette Rabimiz cömertliğini rızık üzerinden (وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ) “Allah kimi dilerse ona hesâbsız rızık verir“ şeklinde dile getirir. Allah’ın nimetlerini bol bol vermesi mü’minlerin şükrünü artırırken, kâfir ve münafıkların nankörlüğünü daha da artırır. Allah imtihanı nimet üzerinden gerçekleştirir; çünkü nimet anında gösterilen şükür, sabır ve adalet, musibet anında gösterilenlerden daha yüksek bir iman samimiyetini ve kulluk bilincini ortaya koyar.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Mürid, Allah’tan istemenin adabı olarak, O’nun sıfatlarını bu şekilde yücelterek dua eder. Bol bol veren bir Rab’den, küçük şeyler değil, büyük manevi makamlar, mağfiret ve rıza istenir. Muczilü’l-‘Atâyâ, kulda üç ruh hali doğurur: Fakr (ihtiyaç bilinci), Recâ (ümid), şükür ve edep.
Birçok alim, nimetle yapılan imtihanın, musibetle yapılan imtihandan daha zor olduğunu belirtir. Musibet anında sabretmek bir bakıma zorunludur; ancak nimet anında şükretmek, iradeli bir kulluk göstergesidir. İmtihanın amacı, kulun rahat ve bolluk içindeyken bile, bu nimetlerin gerçek kaynağını (Allah’ı) unutup unutmadığını, O’na olan minnetini sürdürüp sürdürmediğini ölçmektir. İnsan fıtraten, sıkıntıya düşünce dua etmeye ve ibadete yönelmeye eğilimlidir. Ancak nimet içinde (sağlık, zenginlik, başarı) ibadetlere ve kulluk görevlerine devam etmek, bir zorunluluktan değil, samimi bir imandan kaynaklanır. Allah, bu durumda dahi kulluktan vazgeçmeyenin derecesini yükseltir. Zenginlik nimetiyle imtihan, kulun elindeki malı infak (hayır yolunda harcama) edip etmediğiyle de ilgilidir. İnsan, nimeti sadece kendi özel mülkiyeti olarak mı görüyor, yoksa onu Allah’ın bir emaneti ve ihtiyacı olanlara ulaştırılması gereken bir araç olarak mı kabul ediyor? Bu tercih, karakterinin özünü açığa çıkarır.
يَا وَاسِعَ الْهَدَايَا
7-5) Ey ihsanı, bağışları ve hidayeti sınırsız olan,
وَاسِعَ (Vâsi’a): “Geniş olan, kapsamlı olan, kapasitesi büyük olan” anlamına gelir. Allah’ın isimlerinden olan Vâsi’ (Her şeyi kuşatan, rahmeti ve ilmi engin olan) isminin etken sıfat (ism-i fâil) kalıbıdır. Buradaki kullanımı, Allah’ın hediyelerinin miktarını, çeşidini ve erişim alanını sınırsızlık ile niteler. الْهَدَايَا (El-Hadâyâ) kelimesinin ise iki temel anlamı vardır. Birincisi, hediyeler/ lütuflar, ikincisi ise hidayetler/doğru yollardır. Buradaki çift anlamlılık, maddi ve manevi tüm lütufları kapsayıcı bir zenginlik sunar. Hadâyâ kelimesinin hidayet anlamı göz önüne alındığında, bu ifade, doğru yolun, hakikatin ve kurtuluşun tüm iradeli varlıklar için geniş ve ulaşılabilir olduğunu, ancak nihai olarak yalnızca Allah tarafından bahşedildiğini belirtir. Allah’ın hediyelerinin Vâsi’ (geniş) olması, O’nun malikiyetinin ve ihsanının asla azalmayacağını ifade eder. Kul ne kadar isterse istesin, Allah’ın verecekleri, yaratılmışların hayal edebileceği her şeyden daha geniştir. Bu nedenle, O’ndan istenen hediyeler veya lütuflar, O’nun sonsuzluğuna uygun olarak sınırsız ve tükenmez olmalıdır. O’nun lütfu, belirli bir zümreye veya zamana mahsus değildir; tüm âlemi kapsar. Bakara Sûresi 268. Ayette: (وَاللّٰهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًاۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ) “Allah ise size, kendisinden bir mağfiret ve bir ihsan va’d ediyor. Çünki Allah, Vâsi’ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.“ Bu ayet, Allah’ın lütfunun Vâsi’ olduğunu doğrudan ifade ederek, Yâ Vâsi’a’l-Hadâyâ ifadesinin temelini oluşturur. A’râf Sûresi 156‘da “…Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır…” (..وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ..) Bu ayet, Allah’ın rahmetinin (ki bu da en büyük hediyedir) Vüs’atını (genişliğini) en kapsamlı şekilde ifade eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Tasavvufi açıdan bu ifade, sadece dünyalık nimetlere değil, kalbin genişlemesine ve manevi fetihlere (feyz) odaklanır. Sâlik (manevi yolcu) için en değerli hediye (Hadâyâ), maddi şeyler değil, kalbin hidayetle genişlemesi, yani İrşâd-ı İlâhîdir (İlahi rehberlik). Vâsi’a’l-Hadâyâ ifadesi, kulun, Allah’tan gönül daralmasını gideren, irfan kapılarını açan sınırsız feyz ve hidayet lütfunu istemesidir. Allah el-Vâsi’ olduğu gibi, kulun kalbi de O’nun lütfuyla genişleyebilir. Tasavvuf, kulun kalbini dünyevi kaygılardan arındırarak, ilahi lütufları alabilecek kapasiteye getirmesini amaçlar. Bu ifade, kalbin bu manevi genişlemesi için yapılan bir yakarıştır. Bu nida, kulun umutlarının (recâ) sınırsız olduğunu ve O’ndan umut kesmenin caiz olmadığını gösterir. Kul, işlediği günahlar ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rahmetinin daha Vâsi’ (geniş) olduğunu bilerek tam bir teslimiyetle O’na sığınır. Cüneyd-i Bağdâdî der ki: “Hediye, talebe değil yakınlığa göredir. Yakın olan çok alır.”
Allah’ın Sıfatları Birbirini Geçebilir mi? (Kelamî Analiz)
Efendimiz (sav), bir Hadis-i Kudsî’de, Allah’ın rahmetinin genişliğini şöyle ifade eder: “Sebekat Rahmetî Alâ Gadabî” “Merhametim (Rahmetim) gazabımı geçti/geride bıraktı/ona baskın çıktı” (Buhârî, Tevhîd, 55). Bu hadis, Allah’ın verdiği en büyük hediye olan Rahmet’in (Hadâyâ’nın), gazabından daha Vâsi’ (geniş) olduğunu belirtir.
Allah’ın Sıfatları Birbirini Geçebilir mi?
Bu hadisin lafzında (sözünde) geçen “geçme/baskın çıkma” ifadesi, kelam (İslam teolojisi) açısından önemli bir soruyu gündeme getirir: Allah’ın ezelî (başlangıcı olmayan) ve ebedî (sonu olmayan) olan sıfatları birbirini geçebilir mi?
Kelam alimlerinin ve Ehl-i Sünnet’in ortak görüşü şöyledir:
A. Sıfatların Özü (Zâtî Sıfatlar)
Allah’ın Zâtî Sıfatları (İlim, Kudret, İrade, Kelam, Tekvin, Hayat vb.) Ezelî ve Mükemmeldir. Bu sıfatlar, O’nun zatından ayrılmaz ve değişmezler, artmazlar, azalmazlar ve birbirleriyle yarışmazlar. Rahmet ve Gazap da bu kemâl sıfatların bir yansımasıdır. Sıfatların özleri itibarıyla, biri diğerini “geçmiş” veya “baskın çıkmış” olamaz, zira hepsi aynı anda ve mutlak kemâl seviyesinde vardır.
B. Sıfatların Tecellisi (Fiilî Tecellî)
“Sebekat” ifadesi, sıfatların özünü değil, bunların yaratılış üzerindeki fiilî tecellisini (yansımasını/görünümünü) ifade eder.
- Hâkim Olan Tecellî: Hadis, Allah’ın yaratılış ve hüküm verme eylemlerinde (fiillerinde) Rahmet sıfatının tecellisinin, Gazap sıfatının tecellisine göre daha yaygın, daha kapsamlı ve daha öncelikli olduğunu bildirir.
- Gazap, Rahmetin Gereğidir: Gazap, kulun rahmete sırt çevirmesi sonucu ortaya çıkan, ilahi Adalet ve Hikmetin bir gereğidir. Oysa Rahmet, Allah’ın kullarına olan sevgisinin ve lütfunun temel ilkesidir.
يَا رَازِقَ الْبَرَايَا
7-6) Ey bütün mahlûkâtı sürekli rızıklandıran,
رَازِقَ (Râzika): “Rızık veren, geçindiren, besleyen” anlamına gelir. Bu kelime, Allah’ın isimlerinden olan Rezzâk‘ın (en geniş rızık veren) fiilinin etken sıfat (ism-i fâil) kalıbıdır. “Râzika” formu, rızık verme eyleminin aktif, sürekli ve bizzat Allah’tan kaynaklanan bir fiil olduğunu vurgular. “Rezzâk” değil “Râzika” kullanılması nida bağlamında yakınlık ve niyaz tonunu güçlendirir. الْبَرَايَا (El-Berâyâ) ise “yaratıklar, mahlukat, varlıklar” anlamına gelir. “Beriyye” kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin kullanımı, rızıklandırma fiilinin sadece insanları değil, yeryüzündeki, göklerdeki, görünen ve görünmeyen tüm canlıları ve yaratılmışları kapsadığını ifade eder. Rızık, sadece yenilip içilen gıda maddeleri değildir. Aynı zamanda hava, su, sağlık, barınak, giysi, bilim, sanat ve hayatı sürdürmek için gerekli olan tüm imkanlardır. “Yâ Râzika’l-Berâyâ” demek, tüm bu maddi ve dünyevi ihtiyaçların tek bir kaynaktan, yani Allah’tan geldiğini tasdik etmektir. Allah’ın rızık vermesi, O’nun vaadi ve bir kanunudur. Kulun rızkı, dünyaya gelmeden önce belirlenmiştir ve Allah, verdiği rızkı kesmeyeceği taahhüdünde bulunur. (وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِيوَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ) “Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor.(Kendi te’mîn edemez) Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor.”(Ankebut 60) Bu ayet, yaratılmışların aczini ve Allah’ın bol lütfunu karşılaştırarak ifadenin manevi temelini sağlamlaştırır. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” (Tirmizî, Zühd, 33). Bu hadis, “Yâ Râzika’l-Berâyâ” ifadesinin ruhunu, yani rızık endişesi taşımadan sadece Allah’a güvenme ilkesini öğretir. Konunun doğru anlaşılması açısından Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde: “Allah, her kuşun rızkını tayin etmiştir; ama kuşun yiyeceği yuvasına uçup getirmesi gerekir” şeklinde ifade eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kulun kendi nefsini daima fakir, muhtaç ve aciz görmesi esastır. “Yâ Râzıka’l-Berâyâ” demek, bu fakirliğin ikrarı ve Allah’ın Gani (zengin) oluşunun itirafıdır. Kulun ihtiyacını yalnızca Allah’tan talep etmesi anlamına gelir (tevhid-i ef’al). Rızkı verenin Allah olduğunu bilen mürid, geçim endişesinden (havf-ı rızk) kurtulur ve tam bir tevekkül haline ulaşır. Bu durum, başkalarının elindekine göz dikme ve hırs hastalığından (tâmâ’) kurtulmayı sağlayan kanaat makamına ulaştırır. En büyük rızkın, iman, hidayet, ilim, hikmet, sevgi ve sükûnet gibi manevi gıdalar olduğunu bilir.. Yâ Râzika’l-Berâyâ, kalbin ve ruhun da beslenmeye ihtiyacı olduğunu ve bu en önemli rızkın da yaratılmışlar arasında sadece Allah tarafından verildiğini kabul etmektir.
“El-Berâyâ” kelimesi, Allah’ın rızkının sadece müminlere değil, inanan-inanmayan, itaat eden-etmeyen, insan, hayvan ve bitki ayırt etmeksizin tüm yaratılmışlara ulaştığını vurgular. Kelam ilmi, Allah’ın er-Razzâk (rızık veren) sıfatında O’na hiçbir ortağın kabul edilemeyeceğini savunur. Rızık verme fiili, yaratma (Halk) fiili kadar temel bir ilahi fiildir. Bu ifade, rızkı veren olarak hiçbir aracıya, güce veya insana ortak koşulamayacağını kesinleştirir.
Yaratılmışların (Berâyâ) rızka muhtaç olması, onların mümkün varlık (varlığı zorunlu olmayan) olduğunu, buna karşılık rızkı veren Allah’ın ise Vâcibü’l-Vücûd (varlığı zorunlu olan) olduğunu ispatlayan delillerdendir.
يَا قَاضِىَ الْمُنَايَا
5-7) Ey ölümleri (ecelleri) takdir eden, hükme bağlayan,
قَاضِيَ (Kâdî) “Hükmeden, yerine getiren, kesinleştiren.” anlamındadır. Kâdî, Allah’ın mutlak iradesini ve kazâsını (takdirini) ifade eder. O, sadece dünyevi olaylara değil, aynı zamanda hayatın sonu olan ölüme de hükmedendir. الْمُنَايَا (Münâyâ) ise, “ölümler, eceller” demektir. Tekili: منية (munya / maniyye), arzu, temenni anlamına da gelir; ama burada özellikle ecel, ölüm vakti manasındadır. Münâyâ (Ölümler/Mukadderat) kelimesi, tüm yaratılmışların kaçınılmaz sonu olan ecelleri ve ölümü kapsar. İnsanın yaşam süresini, şeklini ve sonunu belirleyen mukadderat demektir. (يَا قَاضِىَ الْمُنَايَا), kulun faniliğini (yok oluşa mahkûmiyetini) ve acizliğini, buna karşılık Allah’ın mutlak bekâsını (ebediliğini) ve kudretini kabul etmesidir. Bir dua ve yakarış biçimi olarak, hayatın ve ölümün tek sahibinin Allah olduğunu ikrar eder. Bu ifade, Allah’ın hayat ve ölüm üzerindeki mutlak hükmünü vurgular. Yaşamı bahşeden O olduğu gibi, her canlının ecelini de tayin eden O’dur. İnsanlar kendi ömür sürelerini ne kısaltabilir ne de uzatabilir; ölüm, Allah’ın takdir ettiği vakitte gelir (bkz. Yunus 10/49). Dolayısıyla bu hitap, hem Allah’ın kudretine teslimiyet hem de kulun ölüm karşısındaki aczinin itirafıdır. Nahl Sûresi 61. Ayette Cenab-ı Hakk: (فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ) “Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” buyurur. Mülk Sûresi, 2. ayette ise, “O ki, hanginizin amelinin daha güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, üstündür, bağışlayandır.” buyurulur. Ayet, “Yâ Kâdıye’l-Münâyâ” ifadesindeki hükmü teyit eder. Ölüm (el-Mevt), bir son değil, Allah’ın yarattığı ve bir amaç (imtihan) için takdir ettiği bir varlıktır. Bu, Allah’ın ölüme dahi hükmeden (Kâdî) olduğunu gösterir. Efendimiz (sav) Hadis-i Şeriflerinde (Tirmizî): “Hiçbir şey, duadan daha fazla kaderi (kazâ-i mübremi) geri çeviremez. Ömrü uzatan da iyilikten başka bir şey değildir.” buyurur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelamcılar, Allah’ın ölümle sonuçlanan hükümleri de dahil olmak üzere, bütün hükümlerinin hikmet ve adalet üzere olduğunu kabul ederler. Ölüm, hayatın bir sonu olmaktan ziyade, ahiret hayatına geçişin adil bir başlangıcıdır. “Yâ Kâdıye’l-Münâyâ” ifadesi Allah’ın kader (önceden takdir etme) ve kazâ (takdiri uygulama, hükmü yerine getirme) sıfatlarının doğrudan tecellisidir. Ölüm, Allah’ın kâinata dair külli iradesinin ve zorunlu hükmünün somut bir örneğidir. Ölüm gibi hayatın en kesin ve en evrensel gerçeği üzerinde sadece Allah’ın hüküm sahibi olması, O’nun rubûbiyetinde (Rablikte) mutlak yegâne olduğunu kanıtlar. Hiçbir varlık ne kendi ölümüne ne de başkasının ölümüne hükmedebilir. Kelamcılar ölüm vaktinin mutlak mı, değişebilir mi olduğunu tartışmışlardır.
Sûfi, ölümü “düğün gecesi” (şeb-i arûs, Mevlânâ) olarak görür. Sûfi için ölümün (münâyâ) üzerindeki hüküm sahibine yönelmek, dünya sevgisinden (hubb-u dünyadan) kurtulmayı sağlar. Bu, nefsi terbiye ve zühd yolunda önemli bir adımdır. “Kâdî”ye yönelmek, kulun kendi varlığını ve fani arzularını yok etmesini (fenâ) ve yalnızca O’nunla baki kalmasını (bekâ) talep etmektir. Ölüm, tasavvuf yolcusu için bir son değil, Hakk’a vuslattır. Bu ifade, Allah’ın ölüm de dahil olmak üzere tüm hükümlerine tam bir rızâ ve teslimiyet göstermeyi öğretir. Kul, mukadderata itiraz etmez, aksine onu getiren hakimi (Kâdî’yi) tazim eder. “Münâyâ” kelimesinin aynı zamanda “temenniler” anlamı, sûfîlere göre ince bir işarettir: İnsan kendi temennileriyle yaşar, Allah ise ölümle gerçek temenniyi yani hakiki vuslatı tahakkuk ettirir.
يَا سَامِعَ الشَّكَايَا
7-8) Ey bütün şikâyetleri, yakınmaları işiten,
الشَّكَايَا (Eş-Şekâyâ), yakınmalar, dertler, tazarruat manalarına gelir. سَامِعَ (Sâmi’) ise, dinleyen, kulak veren anlamındadır. Allah’ın işitmesi; sese, mesafeye, dile veya çokluğa bağlı değildir. En sessiz fısıltıyı, kalpte gizlenen dileği ve aynı anda milyarlarca canlının yakarışını eksiksiz ve kusursuz bir şekilde işitir. Şikâyet (Şekâyâ) kelimesi sadece dünyevi dertleri değil; nefsin azgınlığından, şeytanın vesvesesinden, dünyadan bıkkınlıktan ve Allah’tan uzak kalmaktan duyulan manevi acıyı da kapsar. Bu ifade Allah’ın rahmet sıfatı ile ilişkilidir. İnsan Allah’a şikâyet eder ama aynı zamanda bilir ki derdi veren de O’dur; bu şikâyet, kaderi reddetmek değil, rahmeti celp etmek içindir. İnsan ancak merhametli bir kudrete şikâyet eder. “Ya Sâmiʿa’ş-Şakâyâ” demek, kulun Allah dışında gerçek anlamda şikâyet edilecek başka merci olmadığının da itirafıdır. “Şikâyet” doğrudan Allah’a yapılır. Başkasına şikâyet etmek gaflet, Allah’a şikâyet etmek ise muhabbet göstergesidir. Nitekim Yusuf Suresi 86.ayette geçen ve Hz Yakub’un iniltisi olan: (قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ) “(Ya’kub da): «Ben (taşan) kederimi, mahzunluğumu yalınız Allah’a şikâyet ediyorum. Ben Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz (nice) şeyleri de biliyorum» dedi.“ Bu ayet Allah’ın mutlak “Sâmiʿa’ş-Şakâyâ” olduğunun delilidir. Yine Mücâdele Sûresi’nin ilk ayetinde geçen: “Şüphesiz Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve şikâyetini Allah’a arz eden (kadın)ın sözünü işitmiştir. Allah, sizin konuşmalarınızı (tahavvürünüzü) da işitiyordu. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” Bu ayet, “Yâ Sâmi’a’ş-Şekâyâ” ifadesinin en güçlü delilidir. Zayıf bir kadının Kendisine yaptığı şikâyetin Allah tarafından meclis içinde işitilmesi, O’nun işitme sıfatının mutlak ve kusursuz olduğunu somutlaştırır. Ayet sonunda geçen “Semîun Basîr” (Hakkıyla İşiten, Hakkıyla Gören) ismi, bu ifadenin kaynağıdır. Efendimiz (sav) Hadis-i Şeriferinde: “Mazlumun bedduasından (şikâyetinden) sakının! Zira onunla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî, Müslim) buyurur. Bu hadis, mazlumun şikâyetinin doğrudan Allah’a ulaştığını ve işitildiğini gösterir. “Yâ Sâmi’a’ş-Şekâyâ” ifadesindeki yalvarış, bu hadisin ruhunda saklı olan, aracısız ve kesin bir icabet beklentisini taşır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Bu ifade, Allah’ın Sübutî Sıfatlarından olan Semî’ (İşitme) sıfatının doğrudan ikrarıdır. Kelamcılar, Allah’ın işitmesinin, biz insanların kulağa ve titreşime bağlı olan işitmesinden tamamen farklı, ezelî ve ebedî bir sıfat olduğunu belirtirler. İşitme, Allah’ın İlim sıfatından ayrı düşünülemez. Allah (c.c.) hem şikâyeti işitir, hem de şikâyetin ardındaki sebebi, niyetini ve çözümünü bilir. Şikâyetleri işitenin, aynı zamanda onları giderme kudretine sahip olması gerekir. Bu ifade, Allah’ın adaletinin tecellisi için daima hazır ve nazır olduğunu gösterir; O, mazlumun ahını işitir ve zalimden hakkını alır.
Sûfîler, Allah’a şikâyeti “derdi aslî kaynağına götürmek” olarak görür. Çünkü dert de Allah’tandır, çare de O’ndandır. Kulun, en büyük dertlerini bile başkalarına değil, direkt Allah’a arz etmesi, yalnız O’na güvenme (tevekkül) ve huzur makamına ulaşma çabasıdır. Şikâyeti işitenin varlığını bilmek, kalbe sükûnet verir. Bu ifade, kulun Rabbi ile yaptığı özel ve içten konuşmanın (münacat) dilidir. Sûfî, dert yanarken bile, aslında o dert vesilesiyle Rabbiyle konuşmanın zevkini tadar. Sûfîler için en büyük şikâyet, dünya bağları sebebiyle Allah’tan uzak kalmaktan duyulan ızdıraptır. “Ey şikâyetleri işiten” diyerek, bu ayrılık derdinin sona ermesini (vuslat) talep ederler.
Nisâ Sûresi, 148.ayet (Mazlumun Şikâyeti):
“Allah, zulme uğrayan kimse hariç, çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
Normalde kötü söz ve dert yanma (şikâyet) sevilmezken, mazlumun şikâyetine ruhsat verilmiştir. Bunun nedeni, Allah’ın “Semî’an Alîmâ” olmasıdır; yani O, mazlumun sesini işitir ve durumunu en iyi bilir, bu yüzden ona özel bir icabet sözü vardır.
يَا بَاعِثَ السَّرَايَا
7-9) Ey seriyyeleri (ordu birliklerini) sevk eden,
بَاعِثَ (Bâ’ise), göndermek, harekete geçirmek, sevk etmek, uyandırmak, diriltmek anlamlarına gelir. Allah, ölü kalpleri diriltir, ümmetleri harekete geçirir, kullarını cihada ve hayra sevk eder. Zafer, asker sayısı veya savaş taktiğiyle değil, Allah’ın sevk ve gönderme iradesiyle gerçekleşir. السَّرَايَا (Serâyâ) ise askerî birlikler, sefer için gönderilen küçük ordular, seriyyeler manasındadır. “Serâyâ” çoğul geldiği için, Allah’ın sadece bir orduyu değil, sayısız kuvveti sevk ettiğini vurgular. سَرَايَا (Serâyâ) kelimesi askeri bir terim olmanın yanı sıra, mecazi olarak Allah’ın dilediği bir görevi yapmak üzere gizlice sevk ettiği her türlü kuvveti, melekleri, görünmez sebepleri ve tabiat güçlerini de kapsar. Allah, dilediğinde insan ordularını, dilediğinde melek ordularını harekete geçirir. (Enfâl 9. ayette: “Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz da O da: «Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin (lercesi) ile imdâd ediciyim» diyerek duanızı kabul buyurmuştu.” Bu ayet, Allah’ın (c.c.) yardım için askeri birlikleri (serâyâ) gönderdiği, orduları desteklediği ve savaşın seyrini değiştiren görünmez kuvvetleri (melekleri) sevk ettiği anlamına gelir. Âl-i İmrân Sûresi, 125.ayette ise: “Evet, eğer sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen üzerinize gelseler bile Rabbiniz size beş bin nişanlı (özel işaretli) melekle yardım eder.” Bu ayet, Serâyâ’nın ilahi yardım kuvvetleri olduğunu gösteren en somut örnektir. Allah, görünmez ve özel birlikleri (melekleri), müminlere destek olarak sevk etmiştir. Bu sıfatın tecellisi, özellikle peygamberlerin ve inananların zor zamanlarında görülür. Bedir, Hendek, Çanakkale gibi savaşlarda meleklerin indirilmesi ve düşman üzerine korku salınması, Serâyâ’nın maddi-manevi anlamda gönderilişine en büyük delillerdendir. Kul, Yâ Bâ’ise’s-Serâyâ diyerek hem ordularının galibiyeti için, hem de günlük hayatındaki zorluklar karşısında kendisine gizli yardımlar ve çıkış yolları (görünmez müfrezeler) sevk etmesi için Allah’a yalvarmaktadır. Efendimizin (sav) hadislerinde de yer alan, “Nefis ve şeytanla mücadele, en büyük cihaddır (cihâd-ı ekber).” İşte Allah manevi destek anlamında, kulunun kalbine iman, sabır ve tevekkül ordularını gönderir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfî için en büyük savaş, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı verilen iç savaştır. “Bâis”, nefsani arzuların ve şeytani düşüncelerin kalbe gönderdiği saldırılara karşı kalbe ilahi destek, manevi kuvvet, ilham ve yardım meleklerini (Serâyâ-i Rahmânî) gönderen tek makamdır. Sûfî, bu ifadeyle tüm dışsal sebepleri ve kuvvetleri aşarak, mutlak failin sadece Allah olduğunu müşahede eder. “Bâis” (dirilten) ismi, aynı zamanda kalbi dirilten ve manevi feyizleri sevk eden anlamına da gelir. Serâyâ, müridin kalbine ulaşan ilahi nurlar ve marifet sırlarıdır. Kul bu yakarışla, kalbini Gaibden gelen feyizlere açmasını ve kendisine hakikate ulaşma yolunda manevi destek göndermesini ister. Kendi çabasının sadece bir zahir olduğunu bilerek, neticeyi getirecek olan ilahi Serâyâ’yı göndermesi için tam bir tevekkül ile O’na yönelir. Hz. Mevlânâ: “Allah kalbinde askerler yürütür; bazen sabır askerini gönderir, bazen aşk askerini. Hangisini gönderirse, kulun hâli ona göre şekillenir.”
“Bâis” ismi aynı zamanda dirilten, harekete geçiren anlamına gelirken; “Serâyâ” ise kalpteki gizli ilhamları, harekete geçirilen gizli sebepleri, rüzgârları, yağmurları ve diğer doğal kuvvetleri temsil edebilir. Buna göre ifade, “Ey tüm gizli ve açık güçleri dilediği iş için harekete geçiren!” manasını taşır. Ayrıca “serâyâ” kelimesinin “gizlice, geceleyin giden birlikler” anlamı, Allah’ın yardımlarının ve hükümlerinin çoğu zaman kulun fark edemeyeceği gizli ve görünmez yollardan geldiğini vurgular. Bu, kul için derin bir umut ve gizem içerir.
Allah’ın Serâyâ’yı (birlikleri, kuvvetleri) göndermesi, O’nun Mutlak İrade sıfatının ve Tekvin sıfatının bir sonucudur. Allah dilediği an, dilediği şekilde, dilediği amaç için bir kuvveti var edebilir ve harekete geçirebilir. Bu, O’nun yaratma ve yönetme eyleminin sürekli ve kesintisiz olduğunu gösterir. Kelamcılar, olayların bir sebep-sonuç ilişkisi (Sünnetullah) içinde gerçekleştiğini kabul ederler. Ancak bu ifade, sebepleri ve sonuçları yaratanın da Allah olduğunu vurgular. Serâyâ (sebepler) harekete geçer, ancak onları harekete geçiren (Bâis) O’dur. Bu, tevhid-i ef’al (fiillerde birleme) ilkesini güçlendirir. Serâyâ üzerinde mutlak bir temellük (sahiplik) kurulmuştur. Birlikler O’nundur, eylem O’nundur. Bu, kulları için sığınılacak tek kapı olduğunu kesin bir dille ifade eder. Mâturîdî yorumu: İnsanlar sebeplerle hareket eder, plan yapar; fakat orduların zafer veya mağlubiyeti Allah’ın takdiri iledir.
يَا مُطْلِقَ اْلاُسَارٰى
7-10) Ey esirleri hürriyete kavuşturan,
مُطْلِقَ (Mutlika), serbest bırakan, salıveren, çözen, hür kılan manalarına gelir. اْلاُسَارٰى (Usârâ) ise, esirler, tutsaklar, bağlı olanlar anlamındadır. الْأُسَارَى (el-Usârâ) kelimesi sadece savaş esirlerini değil, mecazi olarak her türlü bağla bağlanmış, sıkıntılı, kederli ve hapis kalmış olan herkesi ve her şeyi kapsar. Yâ Mutlika’l-Usârâ demek, ruhu, kalbi, aklı zincirlerden kurtaran, kulunu günah esaretinden çıkaran, insanı nefsin ve şeytanın tutsaklığından özgürlüğe ulaştıran, sadece insanları değil, tabiatta bağlı kalmış olan her şeyi çözen, kabir esaretinden, cehennem azabından kurtaran… vb. anlamları da çağrıştırır. Yâ Mutlika’l-Usârâ, Allah’ın mahlukatı hem maddi hem de manevi esaretlerden kurtarmasını kapsar. Fiilen esir düşmüş, hapse atılmış veya bir borç/felaket zincirine bağlanmış olanları bu bağlardan azat eden (Mutlik) tek güç olmasıdır. İnsanı; nefsin esaretinden, şeytanın vesvesesinden, günahların zincirinden, gafletin uyuşukluğundan ve dünyanın geçici bağlarından serbest bırakıp, manevi hürriyete ulaştıran (Mutlik) anlamına gelir. Kul, bu yakarışla, sadece dış dünyadaki esaretinden değil, aynı zamanda iç dünyasındaki her türlü baskı ve kısıtlamadan kurtulmayı, yani mutlak hürriyeti talep etmektedir. Allah, Kudretiyle bağları çözer, Rahmetiyle esirleri serbest bırakır. Talâk Sûresi, 2 ve 3. ayetlerde Canab-ı Hakk: “…Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır…” “Mutlika’l-Usârâ”nın fiilî karşılığı bu ayetlerdir. Esaret veya sıkıntı içindeki kul, takva ile Allah’a yöneldiğinde, Allah ona esaret zincirinden kurtulması için “bir çıkış yolu” (hürriyet) açar. İnşirâh Sûresi, 5. ve 6. ayetlerde ise, “Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurulur. Bu ayetler, zorluğun (esaretin) geçici olduğunu ve ardından kolaylığın (hürriyetin) kaçınılmaz olarak geleceğini ilan eden ilahi bir vaattir. Esareti sona erdiren, Mutlik olan Allah’tır. Efendimiz (sav): “Müminin işi şaşılacak bir iştir. Her işi onun için hayırdır. Eğer bir nimete kavuşsa şükreder, bu onun için hayır olur. Eğer bir musibete uğrasa sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim) Musibet (Esaret) anında bile sabreden kulun durumu hayırdır, çünkü bilir ki, bu esaretin anahtarı Mutlik olan Allah’ın elindedir ve sabrının karşılığında hem manevi hem de maddi olarak serbest bırakılacaktır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelamda “hürriyet” meselesi kaderle ilişkilidir. Allah kulunu günah esaretinden kurtarabilir; bunun yolu iman ve tevbedir. Hiçbir esaret, Allah’ın izni olmadan devam edemez; hiçbir bağ, O’nun dilemesi dışında çözülemez. Esirleri serbest bırakmak, var olan bir zor durumu ortadan kaldırmak demektir. İnsanlar, esirlerini serbest bırakma konusunda sınırlı güç ve isteğe sahipken, Allah için bu eylem bir emirden ibarettir. Bu durum, Allah’ın Kudret sıfatının sınırsızlığını gösterir. Mutlak serbest bırakıcı, varlığı da yokluğu da yaratandır. Allah’ın kullarını esaretten kurtarması, O’nun Adaletinin bir yansımasıdır. Mazlumun esaretini sona erdirmesi, O’nun vaadi ve merhametinin gereğidir. Esaretin süresi ve bitişi O’nun Hikmeti ile belirlenir. “Mutlik” sıfatı, Allah’ın varlıklar üzerindeki Rab’lik (Terbiye Edici, Yönetici) yetkisinin bir parçasıdır. Rab, sadece yaratmaz; aynı zamanda yarattıklarını en iyiye ulaştırmak için yönetir ve onları esaretin kirlerinden arındırır. Bu, Tevhid-i Rubûbiyet‘in (Rablikte Birleme) bir gereğidir.
Tasavvufi hürriyet, kulun sadece Allah’a kul olmasıdır. Zira sadece Allah’a kul olan, O’ndan başkasına esir olmaz. Dolayısıyla bu yakarış, tam bir abdiyet (kulluk) ve sadece Allah’a bağlılık ile elde edilen hakiki hürriyeti talep etmektir. Sûfîlere göre her günah, kalpte bir zincir oluşturur. Zikir ve tevbe bu zincirleri çözer. Ruh da, beden kafesinde esirdir; Allah ahirette onu azad eder. Tasavvufta bu ifade, kulun bütün mâsivadan (Allah dışındaki her şeyden) kurtuluşunu ifade eden en yüksek manevi hedeflerden biridir. Sûfîye göre en büyük esaret, nefsin hevâ ve heveslerine (bencillik, kibir, şehvet) esir olmaktır. “Mutlika’l-Usârâ”ya yönelmek, nefsin bu zincirlerinden kurtulmayı, yani mücâhede yoluyla nefs-i mutmainne’ye (huzur bulan nefis) ulaşmayı talep etmektir. İnsan, genellikle dünya sevgisinin ve gafletin esiridir. Bu yakarışla kul, gafletin ve dünyanın fani bağlarının esaretinden kurtulmayı, kalbini ihlâs ve marifet ile serbest bırakmayı diler. Hakiki Mutlik, kalbi mâsiva zindanından kurtarıp Vahdet (Birlik) meydanına salıverendir.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
8.BAB
يَا ذَا الْحَمْدِ وَ الثَّنَٓاءِ
8-1) Ey hamdin ve senânın (övgü ve yüceltmenin) Sahibi,
الْحَمْدِ (Hamd), hakkıyla övgü, şükür, hamd etmek manalarına gelirken, الثَّنَاءِ (Senâ) ise yüceltmek, senâ etmek, taktir, tekrarlanan övgü anlamlarına gelir. ذَا (Zâ) ifadesi Allah için kullanıldığında, bir sıfatı “kâmil manada elinde bulunduran” demektir. Dolayısıyla Allah’ın Hamd ve Senâ’yı sadece hak eden değil, aynı zamanda bunların mutlak sahibi ve kaynağı olduğunu belirtir. Bu, O’nun makamının yüceliğini artırır. Hamd, Allah’ın varlığı, sıfatları ve nimetleri nedeniyle O’na övgü, şükür ve takdir edilmesidir. Özellikle O’nun Kendisi için yapılan övgüdür. Senâ ise Allah’ın her şeyin üstünde olduğunu, her şeyden üstün olduğunu vurgulayan bir kavramdır. Yani O’nun her şeyden daha büyük, güçlü ve yüce olduğunu ifade eder. Senâ, aynı zamanda yapılan iyilikler, güzellikler, sıfatlar ve yüce makam sebebiyle yapılan tekrarlı ve sürekli yüceltme ve medihdir. Yani Allah’a yapılan övgü sadece bir defalık değil, süreklidir. ‘Yâ Ze’l-Hamdi ve’s-Senâ‘, Allah’ın (c.c.) kendisinden başka övülmeye ve yüceltilmeye layık kimsenin olmadığını ve tüm övgülerin nihai olarak O’na ait olduğunu vurgular. Allah, sahip olduğu Mutlak Güzellik (Cemal), Mutlak Kemâl (Mükemmellik) ve Mutlak İyilik (İhsan) sıfatları sebebiyle, tüm övgülerin asıl ve tek kaynağıdır. Kullar, başkalarına yaptıkları övgülerde dahi, aslında o güzel fiilin yaratıcısı olan Allah’ı övmektedirler. Kul, bu yakarışla, Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını ve fiillerini en üst düzeyde tazim ve övgüyle kabul ettiğini ilan etmektedir. En üstün övgüyle başlamak, duanın kabul edilebilirliğini artırmayı amaçlayan güçlü bir tevessül (vesile kılma) yöntemidir. Efendimiz (s.a.v.) çoğu duasında ve hutbesinde Allah’a Hamd ve Senâ ile başlardı. İsrâ Sûresi, 111.ayette: (وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُن لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلِّ ۖ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرً) “De ki: Hamd, çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve zayıflıktan dolayı bir yardımcıya ihtiyacı bulunmayan Allah’a mahsustur. O’nu alabildiğine yücelt.” buyurulur. Hz. Ali’de: “Allah’a hamd etmek, nimetin bağını kuvvetlendirir; nankörlük etmek ise nimeti çeker alır.” şeklinde buyurur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelamcılar, Allah’ın zatında hiçbir eksiklik bulunmadığı için, Hamd’in zorunlu olarak O’na ait olduğunu savunur. Allah’ın Hamd’e sahip olması, O’nun Ganiyy-i Mutlak (Mutlak Zengin) oluşunun bir sonucudur. O, övülmeye ihtiyacı olmadığı halde övülür, çünkü tüm iyilik ve güzellik kendisindendir. Kulların övgüsü, O’nun zatına bir şey eklemez, ancak kulun kendi manevi yükselişine hizmet eder. ‘Yâ Ze’l-Hamdi ve’s-Senâ‘, Hamd ve Senâ gibi en üst düzeydeki tazimin ve yüceltmenin yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini vurgular. Bu, şirkin reddi ve ibadetlerin yalnızca Allah’a has kılınması anlamına gelen Tevhid-i Ulûhiyet ilkesinin güçlü bir ikrarıdır. İbn Kesîr, Fâtiha tefsirinde der ki: “Hamd bütün övgü çeşitlerini kapsar, çünkü nimet veren yalnız Allah’tır.”
Sûfî, başlangıçta nimete karşılık gelen şükür makamından, her durumda ve her halükarda yapılan Hamd makamına yükselir. Bu makamda kul, sadece nimet karşısında değil, imtihan (musibet) karşısında da Allah’ı över, çünkü bilir ki her şeyde bir Hikmet ve Cemal gizlidir. Hamd ve Senâ’nın sahibi olan Allah’a yönelmek, kulun kazaya (ilahi hükme) karşı tam bir rıza ve teslimiyet göstermesini gerektirir. Kalp, kendi isteği yerine, Allah’ın iradesini en güzel ve övgüye layık olarak görür. Marifetullah (Allah’ı bilme) arttıkça, kulun övgüsü de derinleşir ve O’nun her fiilinin en yüce takdire layık olduğunu idrak eder.
“Yâ Ze’l-Hamdi ve’s-Senâ” demek, kulun kendi övgüsünün yetmediğini, gerçek hamdin ancak Allah’ın zatında mevcut olduğunu kabul etmesidir. Kul kendi varlığını ortadan kaldırdıkça, övgüyü kendine değil Allah’a nispet eder. Gerçek övgü, kulun ortadan kalkmasıyla Allah’ın kendi zatını övmesidir. Hz. Mevlânâ bu durumu: “Hamd, Allah’ın kula verdiği bir lütuftur; kulun hamdi aslında Allah’ın kendi zatını övmesidir” şeklinde ifade eder.
يَا ذَا الْمَجْدِ وَ السَّنَٓاءِ
8-2) Ey Mecd’in (zatında ve fiillerinde şan ve şerefin zirvesinin) ve Senâ’nın (sürekli övülen parlak yüceliğin) Sahibi,
الْمَجْدِ (Mecd), şan, şeref, yücelik, azamet anlamlarına gelir. السَّنَاءِ (Senâ) ise yücelik, yüksek şan, parlaklık, ululuk manasındadır. Bir önceki(8-1) yakarışta geçen Allah’ı övmek için kullanılan ve peltek ‘s’ harfiyle yazılan الثَّنَٓاءِ (Senâ), O’nu sözle övmeyi, överken dile getirilen iltifat ve hamd ifadesini temsil eder. Buradaki السَّنَٓاءِ (Senâ) ise bu övgünün yükselip göklere kadar yankılanan, görkemli bir şekilde saçılan aydınlık hâlini ifade eder. Mecd, hem zatî (Kendine ait) şerefi ve asaleti, hem de fiilî (eylemlerdeki) büyüklüğü ve cömertlikte sınırsızlığı ifade eden kapsamlı bir yücelik kavramıdır. Allah’ın Mecîd isminin kökenidir. Allah’ın şerefi ve yüceliği (Mecd), yaratılmışların şerefinden farklı olarak ezelîdir ve hiçbir eksikliği yoktur. Yaratıcı’nın eylemleri, sıfatları ve varlığı (Mecd) o kadar mükemmeldir ki, kulların O’na sürekli ve tekrarlı övgü (Senâ) sunması kaçınılmazdır. Kul, bu hitapla şunu itiraf eder: “Ey zatında yücelik ve şan sahibi olan Allah! Bizim bütün sena ve övgümüz, senin azametin yanında küçük kalır.” Hûd Sûresi, 73. ayette: “…Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizedir ey hane halkı! Şüphesiz O, övülmeye layık olandır, yüceler yücesidir (Hamîd-i Mecîd’dir)” buyrulur. Ayet, Allah’ın Hamîd (Hamd Edilen) ve Mecîd (Yüce) isimlerini bir arada zikrederek, bu ifadenin ruhunu oluşturur. O, hem övülür (Senâ) hem de yücedir (Mecd). “Sübhâneke” duasında geçen: “…tebâreke’smüke ve teâlâ ceddüke (Ve senâüke)…” ifadesi, Allah’ın yüceliğine (Mecd/Ced) ve Senâ’ya layık olduğuna dair bir ikrardır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Mecd, Allah’ın zatına ait olan ve O’ndan ayrılması düşünülemeyen bir kemâl sıfatıdır. Senâ ise bu zatî kemâlin kullar tarafından fiilen kabulü ve dillendirilmesidir. Kul, O’nu övmekle, O’nun zaten var olan yüceliğini ilan etmiş olur. Böylece bu hitap, Allah’ın zatî büyüklüğü ile kulların ona yönelttiği övgünün birleşmesini ifade eder. Allah’ın Mecd ve Senâ’nın tek sahibi olduğunu ikrar etmek, tevhidin gereğidir. Bu, kulun kendini sadece bu yüce makama nispet etmesi (bağlaması) ve başkasına kulluktan (zilletten) uzak durması anlamına gelir.
Sûfî için Mecd, Allah’ın Celâl sıfatlarının (Ululuk, Azamet) tecellisidir. Kul, O’nun yüceliği (Mecd) karşısında hayranlık ve mutlak huşu duyar. Bu huşu, sadece korku değil, aynı zamanda hayranlıkla karışık bir muhabbettir. Tasavvufta Senâ, devamlı zikir ve vird haline gelmiştir. Kulun dili sürekli Allah’ı övmekle meşgul olur. Bu, dilin gafletten kurtulup Hakk’ı anma makamına yükselmesi anlamına gelir. Bu sadece müridin dilinden değil kalbinden ve halinden taşan sürekli bir övgüdür. Kul, Allah’ın Mecd ve Senâ’sının büyüklüğü karşısında kendi benliğini, şanını ve övgüye layık olma iddiasını terk eder (fenâ). Gerçek şeref ve yüceliğin (Mecd’in) sadece O’nda olduğunu idrak ederek, kendini hiçlik makamında görür.
يَا ذَا الْفَخْرِ وَ الْبَهَٓاءِ
8-3) Ey azamet ve ihtişamın, şeref ve güzelliğin sahibi olan,
الْفَخْرِ (Fahr), insanlar için kibir veya kendini beğenmişlik anlamına gelebilecekken, Allah için zatına mahsus, mutlak ve kusursuz büyüklüğü, şerefi ve övülmeye layık oluşu ifade eder. O, her şeyden yücedir ve bu, O’nun tekellüfsüz ve doğal övüncüdür. Burada mecazî değil, hakikî yücelik kastedilmiştir. Allah için “fahr” iftihar değil, varlıkların hepsine üstün gelen kemâlin ta kendisidir. الْبَهَاءِ (Bahâ) ise nurani güzellik, azametli parlaklık, cemal ile celalin birleştiği ihtişam anlamlarına gelir. Mâsiva için “bahâ’” geçici güzelliktir, Allah için ise sonsuz kemâl ve nurânî ihtişamdır. Övünç, genellikle eksiklikten doğan bir duygudur. Ancak Allah’ın (c.c.) Fahr’ı, zatının mükemmelliğinden kaynaklanır. O’ndan başka hiçbir varlığın gurur duymaya veya övünmeye hakkı yoktur, çünkü tüm güzellik ve yücelik O’nun yaratmasıyla kaimdir. Allah’ın Bahâ’sı, O’nun tüm isimlerinin ve sıfatlarının birleşimiyle ortaya çıkan göz kamaştırıcı güzelliğidir. İnsan için en büyük nimet, bu Bahâ’nın bir tecellisine mazhar olmaktır. Bu nida, Allah’ın hem yüceliğine huşû ile eğilmeyi, hem de güzelliğine sevgiyle yönelmeyi salıklar. Bu iki kelimenin yan yana gelmesiyle “cem‘u’l-azdâd” (zıtların uyumu) yapılmıştır. İfade hem azametli, hem güzel bir ahenk taşır ve kulun duasında derin tazim hissi uyandırır. Rahmân Sûresi, 27. ayette: (وَيَبْقَىٰ وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ) “Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalır.” buyurulur. Fahr ve Behâ kelimeleri, bu ayette geçen Celâl (Azamet, Büyüklük, yani Fahr) ve İkrâm (Lütuf, Güzellik, yani Bahâ’nın bir sonucu) kavramlarıyla yakından ilişkilidir. Allah’ın zatının bakiliği, aynı zamanda onun Fahr ve Bahâ’sının da ebedi olduğunu gösterir. Efendimiz (sav) kutsi hadisinde: “Büyüklük (el-Kibriyâ) benim ridâm (elbisem), azamet (el-Azametu) ise izârımdır. Kim bunlardan birinde benimle çekişirse, onu cehenneme atarım.” buyurur. Bu Hadis-i Kudsî, Fahr ve Büyüklük (Kibriyâ) gibi sıfatların münhasıran Allah’a ait olduğunu teyit eder. Hiçbir kula, Allah’ın bu “elbisesini” giymeye kalkışmak yaraşmaz. Bu, “Yâ Ze’l-Fahri…” diyerek, Fahr’ın tek sahibini tasdik etmenin tevhidî önemini gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Fahr, Allah’ın İzzet (üstünlük), Kibriya (büyüklük) ve Azamet (ululuk) gibi Celâlî sıfatlarının bir neticesidir. Kelamcılar, Allah’ın bu tür övünç ifadelerinin, O’nun Vacibü’l-Vücûd (varlığı zorunlu) ve eksiklikten münezzeh oluşunun kaçınılmaz bir sonucu olduğunu belirtirler. Kelamda, Allah’ın münezzeh zatını idrak etme çabası, bu Bahâ’nın bir kısmını müşahede etme isteği ile ilişkilidir. Fahr ve Bahâ’nın yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul etmek, Esma ve Sıfat Tevhidi’nin bir gereğidir. Bu, hiçbir mahlukun ne mutlak bir övünce (Fahr) ne de mutlak bir ihtişama (Bahâ) sahip olamayacağını ikrar etmektir. İmam Gazâlî, “İhya”da Allah’ın cemâlinin, kulun kalbine tecelli ettiğini ve bu tecellînin “bahâ” olarak hissedildiğini söyler.
Kulun en büyük engeli, nefsindeki Fahr (kibir, benlik gururu) hastalığıdır. “Yâ Ze’l-Fahri…” demek, bu fahrı yegâne sahibine teslim ederek, kendi nefsini zillet (hiçlik) makamına çekme ve tevazu ile donanma çabasıdır. Sâlik (yolcu), Hakk’ın Bahâ’sını (güzelliğini) müşahede etmek için zikre ve murakabeye dalar. Bu Bahâ’nın tecellisi, kulun kalbini arındırır ve ona manevi bir neşe (inşirah) verir. Bu güzelliğe kavuşma isteği, tasavvuf yolunun ana motivasyonudur. Tasavvufçulara göre, Allah’ın fahri, kulun kendi varlığını unutup O’na fena olması ile anlaşılır. Mevlânâ: “Senin fahrın, kulun fakrindedir.” Yani Allah’ın yüceliği, kulun fakirliğiyle (kendinden geçişiyle) tecelli eder. İbn Arabî, “Fütûhât-ı Mekkiyye”de Allah’ın “Fahru’l-Vücûd” (Varlığın Gururu) olduğunu söyler. Çünkü her varlık O’ndan tecelli eder.
Fahr (içsel yücelik ve gurur) ve Bahâ (dışsal güzellik ve ihtişam) kelimelerinin bir arada kullanılması, Allah’ın sadece özünde (zatında) değil, aynı zamanda tezahürlerinde (fiillerinde) de mükemmel olduğunu vurgulayan güçlü bir Cem’-Tefrik (Birleştirme-Ayırma) sanatıdır.
يَا ذَا الْعَهْدِ وَ الْوَفَٓاءِ
8-4) Ey Ahdin (Sözün/Vaadin) ve Vefanın (sözünü tam yerine getirmenin) Sahibi,
الْعَهْدِ (Ahd), söz, antlaşma, yemin, sorumluluk, emanet (Allah bağlamında: O’nun vaadi, emri, ahdi) anlamlarına gelir. الْوَفَٓاءِ (Vefâ) ise sözünde durma, vefakârlık, tam ve eksiksiz yerine getirme, borcu ödeme manasındadır. Bu nida ile mü’min, Allah’ın kendisine, kullarına veya peygamberlerine verdiği tüm sözlerin (Ahd) ve bu sözleri kusursuzca yerine getirme (Vefâ) sıfatlarının yegâne kaynağı ve mutlak sahibi olduğunu ikrar eder. Ahd, sadece bir “söz verme” değildir; karşılıklı sadakat ilişkisidir. Kur’an’da hem Allah’ın kullarına hem kulların Allah’a olan ahdini ifade eden ayetler vardır. Yâ Zâ’l-‘Ahdi ve’l-Vefâ ifadesi kısa olmasına rağmen, bütün bir ilahi vaat ve kulluk sorumluluğunu özetler. Bu tek bir cümle ile kul, hem Allah’ın güvenilirliğini tasdik eder hem de kendi taahhüdünü yeniler. Vefa, “bir şeyi tamamına erdirmek, eksiksiz yerine getirmek”tir. Kur’an’da Allah’ın mutlak vefa sahibi olduğu şöyle anlatılır: “…وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللَّهِ..” – “ ..Allah’dan ziyade ahdine riayet edecek kim vardır?..” (Tevbe 111) İnsanlar sözlerinden döner, vaatlerini unutabilir veya ihanet edebilir; fakat “فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ” – “O halde sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını sanma!” (İbrahim 47) ayetiyle Allah’ın vadinde vefalı olduğu vurgulanır. Yâ Zâ’l-‘Ahdi ve’l-Vefâ, “Ey hem sözleşmenin hem de sadakatin sahibi!” demektir. Yani: “Ey beni ezelde yaratmadan önce bile unutmayan, sözünden dönmeyen, kullarına her zaman sadık olan Zât!” demektir. Kul için kalpteki huzur, Allah’ın vaadinde şüphe olmaması (vefâ) bilgisine dayanır. Kul ne kadar günahkâr olsa da, Allah’ın tevbe ve mağfiret vaadinde vefalı olduğunu bilmek, manevi yükselişin kapısını açar. Yunus Suresi 64.ayette: “…Allah’ın vaadi haktır. O’nun sözünü kim değiştirebilir ki? O, işitendir, bilendir” ayeti doğrudan doğruya Allah’ın vaadinde vefâ sahibi olduğunu bildirir. “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz (vefâsızlık eder), kendisine güvenildiğinde hıyanet eder.” (Buhârî, Îmân, 24; Müslim, Îmân, 107) Bu hadis, kulun vefâsızlığının ciddi bir noksanlık olduğunu göstererek, Allah’ın mutlak Vefâ’sının yüceliğini dolaylı yoldan vurgular.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
“Ahd”, Allah’ın kavlî iradesi, “vefa” ise bu iradenin fiilî tecellisidir. Ahd, Allah’ın ezelde verdiği tüm sözleri (imtihan, rızık, cennet, cehennem vb. vaadleri) kapsar. Kelami açıdan, Allah’ın sözü yalan (kizb) içermekten münezzehtir (tenzih). O’nun vaadi haktır ve mutlaka gerçekleşecektir. Vefâ ise Allah’ın bu vaatleri gerçekleştirme gücüne sahip olduğunu (Kudret), bu vaatlerin bilgisine sahip olduğunu (İlim) ve iradesini (İrade) buna yönlendirdiğini gösterir. Bir vaadi yerine getirememek noksanlık (acizlik) sayılır, Allah ise her türlü noksanlıktan uzaktır. Allah’ın “Vefâ” sıfatı, müminler için vaat edilen mükâfatların (Cennet, mağfiret) ve kâfirler için tehdit edilen cezaların (Cehennem) Hikmet ve Adalet gereği kesinlikle yerine getirileceği anlamına gelir. Bu, kulun amellerinin boşa gitmeyeceğinin en büyük ilahi teminatıdır.
Tasavvufa göre, bu nida öncelikle “Mîsak Ahdi”ni (Ezelde Allah ile ruhlar arasında yapılan “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ahdini) hatırlatır. Kul, Zâ’l-‘Ahdi ifadesini söylerken, Allah’ın kendi ezeldeki varlık sözünü (Ahd) tuttuğunu ve kendisini var ettiğini ikrar eder. Bu yakarışla Allah’a dua eden kul, o anı hatırlayarak adeta Allah’a şöyle seslenir: “Ey o günde bana Rablik ahdi veren ve hâlâ bana vefalı olan Allah’ım!” Kul, aynı zamanda kendisinin de bu ahde vefâ göstermesi gerektiğini anlar. Tasavvufta vefâ, kulluk sözünü unutmamak, riyasız ve sadık bir şekilde Allah’a yönelmek, nefsin arzularından yüz çevirmektir. Vefâ ehli olmak, sıddıklık makamının bir gereği olarak görülür. Tasavvufta “vefa” aşkın ölçüsüdür. Kulun vefası, Allah’a olan sevgide devamlılık; Allah’ın vefası ise kuluna olan rahmetin kesilmemesidir. Cüneyd-i Bağdadî der ki: “Vefa, sevgide sadakatle kalmak ve sevgilinin hükmüne razı olmaktır.” “Yâ Zâ’l-‘Ahdi ve’l-Vefâ” demek, O’nun sevgisine layık olmaya çalışma sözüdür.
يَا ذَا الْعَفْوِ وَ الرِّضَٓاءِ
8-5) Ey bağışlayan, affıyla kullarını memnun eden ve rızasıyla onlara yakın olan,
الْعَفْوِ (Afv), af, bağışlama, silme, yok sayma anlamlarına gelirken الرِّضَٓاءِ (Rıdâ) ise rıza, hoşnutluk, razı olma, kabul etme manasındadır. “Zâ” kelimesinin kullanılması, Allah’ın Afv ve Rıza’nın yalnızca kaynağı değil, mutlak sahibi ve yegâne maliki olduğunu vurgular. Bu sıfatlar sadece O’na aittir ve O’ndan başka kimsenin mutlak affetme ve hoşnut olma gücü yoktur. Önce Afv (günahın silinmesi) zikredilir, ardından Rıdâ (manevi kabul) gelir. Bu sıralama mantıksaldır. Önce negatifin (günahın) temizlenmesi, sonra pozitifin (manevi kabulün) elde edilmesi istenir. Kul, bu sıfatlara sığınarak O’ndan hem günahlarının silinmesini hem de manevi kabulünü (Rıza) ister. Allah’ın affı kulun geçmişini temizler, Allah’ın rızası ise kulun geleceğini nurlandırır. Kul günah işler, sonra tevbe eder; Allah, hem affeder hem de razı olur. Bu, sadece günahın affedilmesi değil, kulun Allah katında değer kazanması demektir. Afv, Allah’ın en geniş bağışlama biçimidir. Mağfiret, günahı örtmek ve gizlemek (mahşerde ifşa etmemek) iken; Afv, günahın kaydını ve izini tamamen silmek, sanki hiç yapılmamış gibi kabul etmektir. Avf, adaletin üstüne çıkan rahmettir; Rıza, rahmetin en üst derecesidir. Avf, cehennemden kurtuluştur. Rıza, cennette Allah’ın cemalini görme nimetidir. ‘Yâ Zâ’l-‘Afvi ve’r-Rıdâ‘ diyerek kul hem bağışlanma hem de yakınlık ister. Affedilmek yetmez; affedilenin rızaya da erişmesi gerekir. Kur’an’da “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Mâide, 119) buyrulur. Bu ayet, karşılıklı rızanın (Rıdâ) müminin erişebileceği en büyük mutluluk olduğunu gösterir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Allah’a nispet edilen “Rıza” sıfatı, O’nun duygusal bir değişim geçirdiği anlamına gelmez. Kelamcılar, bu sıfatı, Allah’ın kulunu övmesi ve ona en büyük mükâfatı (Cennet ve Cemalullah’ı görme) hazırlaması olarak yorumlar. Allah’ın Rızası, en büyük ilahi ödüldür.
Sufiler için avf, sadece cehennemden kurtulmak değil, kalbin günah kirlerinden arınması ve mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) temizlenmesidir. “Yâ Zâ’l-‘Afvi” demek, nefsi temizleyerek Allah’a tam bir yönelişin önündeki engellerin kaldırılmasını dilemektir. Avf, korkunun; rıza, sevginin meyvesidir. Avf, Allah’ın kuluna “Git, seni bağışladım.” demesidir. Rıza ise Allah’ın “Gel, seni seviyorum.” demesidir. Bu nida, müridin tevbe ve inabe (Allah’a dönme) makamlarında ilerlemesi için temel dayanağıdır. Kul, kendisindeki tüm noksanlığa rağmen, Allah’ın Afv sıfatının sonsuzluğuna sığınır. Rızâ, Tasavvufi yolculuğun en yüce makamlarından biridir. ”Yâ Zâ’l-‘Afvi ve’r-Rıdâ‘, Allah’ın kulundan razı olmasını istemenin yanı sıra, kulun da Allah’tan razı olmasını (teslimiyet) içerir. Yani kul, başına gelen her şeye (hayır ve şer) ilahi bir hikmet olarak bakıp şikâyeti terk eder. Bu makamda kul, kendi iradesini Allah’ın iradesine teslim eder. Yunus Emre bunu şöyle dillendirir: “Rıza makamı nedir bilir misin? Dostun iradesi sana irade olur.” Allah’ın Rızası’nı kazanmak, İhsan (Allah’ı görüyormuş gibi yaşama) makamının sonucudur. Allah’ın kulundan razı olması (Rıdâullah), kulun da Allah’tan razı olmasıyla (Rıdâ-i Kul) karşılıklı bir muhabbet ve vuslat (kavuşma) ilişkisine dönüşür. “Rızâ-i İlâhî,” Cennet’ten bile daha üstün bir hedeftir. İmam-ı Gazâlî: “Allah’ın affı, sadece cezayı kaldırmaz; aynı zamanda kulun O’na yaklaşmasını sağlar.” derken Mevlânâ: “Günahını sakınma, affını um! O’nun merhameti, senin günahından büyüktür.” şeklinde ifade eder.
يَا رَازِقَ الْبَرَايَا
7-6) Ey bütün mahlûkâtı sürekli rızıklandıran,
رَازِقَ (Râzika): “Rızık veren, geçindiren, besleyen” anlamına gelir. Bu kelime, Allah’ın isimlerinden olan Rezzâk‘ın (en geniş rızık veren) fiilinin etken sıfat (ism-i fâil) kalıbıdır. “Râzika” formu, rızık verme eyleminin aktif, sürekli ve bizzat Allah’tan kaynaklanan bir fiil olduğunu vurgular. “Rezzâk” değil “Râzika” kullanılması nida bağlamında yakınlık ve niyaz tonunu güçlendirir. الْبَرَايَا (El-Berâyâ) ise “yaratıklar, mahlukat, varlıklar” anlamına gelir. “Beriyye” kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin kullanımı, rızıklandırma fiilinin sadece insanları değil, yeryüzündeki, göklerdeki, görünen ve görünmeyen tüm canlıları ve yaratılmışları kapsadığını ifade eder. Rızık, sadece yenilip içilen gıda maddeleri değildir. Aynı zamanda hava, su, sağlık, barınak, giysi, bilim, sanat ve hayatı sürdürmek için gerekli olan tüm imkanlardır. “Yâ Râzika’l-Berâyâ” demek, tüm bu maddi ve dünyevi ihtiyaçların tek bir kaynaktan, yani Allah’tan geldiğini tasdik etmektir. Allah’ın rızık vermesi, O’nun vaadi ve bir kanunudur. Kulun rızkı, dünyaya gelmeden önce belirlenmiştir ve Allah, verdiği rızkı kesmeyeceği taahhüdünde bulunur. (وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِيوَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ) “Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor.(Kendi te’mîn edemez) Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor.”(Ankebut 60) Bu ayet, yaratılmışların aczini ve Allah’ın bol lütfunu karşılaştırarak ifadenin manevi temelini sağlamlaştırır. Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” (Tirmizî, Zühd, 33). Bu hadis, “Yâ Râzika’l-Berâyâ” ifadesinin ruhunu, yani rızık endişesi taşımadan sadece Allah’a güvenme ilkesini öğretir. Konunun doğru anlaşılması açısından Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde: “Allah, her kuşun rızkını tayin etmiştir; ama kuşun yiyeceği yuvasına uçup getirmesi gerekir” şeklinde ifade eder.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kulun kendi nefsini daima fakir, muhtaç ve aciz görmesi esastır. “Yâ Râzıka’l-Berâyâ” demek, bu fakirliğin ikrarı ve Allah’ın Gani (zengin) oluşunun itirafıdır. Kulun ihtiyacını yalnızca Allah’tan talep etmesi anlamına gelir (tevhid-i ef’al). Rızkı verenin Allah olduğunu bilen mürid, geçim endişesinden (havf-ı rızk) kurtulur ve tam bir tevekkül haline ulaşır. Bu durum, başkalarının elindekine göz dikme ve hırs hastalığından (tâmâ’) kurtulmayı sağlayan kanaat makamına ulaştırır. En büyük rızkın, iman, hidayet, ilim, hikmet, sevgi ve sükûnet gibi manevi gıdalar olduğunu bilir.. Yâ Râzika’l-Berâyâ, kalbin ve ruhun da beslenmeye ihtiyacı olduğunu ve bu en önemli rızkın da yaratılmışlar arasında sadece Allah tarafından verildiğini kabul etmektir.
“El-Berâyâ” kelimesi, Allah’ın rızkının sadece müminlere değil, inanan-inanmayan, itaat eden-etmeyen, insan, hayvan ve bitki ayırt etmeksizin tüm yaratılmışlara ulaştığını vurgular. Kelam ilmi, Allah’ın er-Razzâk (rızık veren) sıfatında O’na hiçbir ortağın kabul edilemeyeceğini savunur. Rızık verme fiili, yaratma (Halk) fiili kadar temel bir ilahi fiildir. Bu ifade, rızkı veren olarak hiçbir aracıya, güce veya insana ortak koşulamayacağını kesinleştirir.
Yaratılmışların (Berâyâ) rızka muhtaç olması, onların mümkün varlık (varlığı zorunlu olmayan) olduğunu, buna karşılık rızkı veren Allah’ın ise Vâcibü’l-Vücûd (varlığı zorunlu olan) olduğunu ispatlayan delillerdendir.
يَا قَاضِىَ الْمُنَايَا
5-7) Ey ölümleri (ecelleri) takdir eden, hükme bağlayan,
قَاضِيَ (Kâdî) “Hükmeden, yerine getiren, kesinleştiren.” anlamındadır. Kâdî, Allah’ın mutlak iradesini ve kazâsını (takdirini) ifade eder. O, sadece dünyevi olaylara değil, aynı zamanda hayatın sonu olan ölüme de hükmedendir. الْمُنَايَا (Münâyâ) ise, “ölümler, eceller” demektir. Tekili: منية (munya / maniyye), arzu, temenni anlamına da gelir; ama burada özellikle ecel, ölüm vakti manasındadır. Münâyâ (Ölümler/Mukadderat) kelimesi, tüm yaratılmışların kaçınılmaz sonu olan ecelleri ve ölümü kapsar. İnsanın yaşam süresini, şeklini ve sonunu belirleyen mukadderat demektir. (يَا قَاضِىَ الْمُنَايَا), kulun faniliğini (yok oluşa mahkûmiyetini) ve acizliğini, buna karşılık Allah’ın mutlak bekâsını (ebediliğini) ve kudretini kabul etmesidir. Bir dua ve yakarış biçimi olarak, hayatın ve ölümün tek sahibinin Allah olduğunu ikrar eder. Bu ifade, Allah’ın hayat ve ölüm üzerindeki mutlak hükmünü vurgular. Yaşamı bahşeden O olduğu gibi, her canlının ecelini de tayin eden O’dur. İnsanlar kendi ömür sürelerini ne kısaltabilir ne de uzatabilir; ölüm, Allah’ın takdir ettiği vakitte gelir (bkz. Yunus 10/49). Dolayısıyla bu hitap, hem Allah’ın kudretine teslimiyet hem de kulun ölüm karşısındaki aczinin itirafıdır. Nahl Sûresi 61. Ayette Cenab-ı Hakk: (فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ) “Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” buyurur. Mülk Sûresi, 2. ayette ise, “O ki, hanginizin amelinin daha güzel olacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, üstündür, bağışlayandır.” buyurulur. Ayet, “Yâ Kâdıye’l-Münâyâ” ifadesindeki hükmü teyit eder. Ölüm (el-Mevt), bir son değil, Allah’ın yarattığı ve bir amaç (imtihan) için takdir ettiği bir varlıktır. Bu, Allah’ın ölüme dahi hükmeden (Kâdî) olduğunu gösterir. Efendimiz (sav) Hadis-i Şeriflerinde (Tirmizî): “Hiçbir şey, duadan daha fazla kaderi (kazâ-i mübremi) geri çeviremez. Ömrü uzatan da iyilikten başka bir şey değildir.” buyurur.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelamcılar, Allah’ın ölümle sonuçlanan hükümleri de dahil olmak üzere, bütün hükümlerinin hikmet ve adalet üzere olduğunu kabul ederler. Ölüm, hayatın bir sonu olmaktan ziyade, ahiret hayatına geçişin adil bir başlangıcıdır. “Yâ Kâdıye’l-Münâyâ” ifadesi Allah’ın kader (önceden takdir etme) ve kazâ (takdiri uygulama, hükmü yerine getirme) sıfatlarının doğrudan tecellisidir. Ölüm, Allah’ın kâinata dair külli iradesinin ve zorunlu hükmünün somut bir örneğidir. Ölüm gibi hayatın en kesin ve en evrensel gerçeği üzerinde sadece Allah’ın hüküm sahibi olması, O’nun rubûbiyetinde (Rablikte) mutlak yegâne olduğunu kanıtlar. Hiçbir varlık ne kendi ölümüne ne de başkasının ölümüne hükmedebilir. Kelamcılar ölüm vaktinin mutlak mı, değişebilir mi olduğunu tartışmışlardır.
Sûfi, ölümü “düğün gecesi” (şeb-i arûs, Mevlânâ) olarak görür. Sûfi için ölümün (münâyâ) üzerindeki hüküm sahibine yönelmek, dünya sevgisinden (hubb-u dünyadan) kurtulmayı sağlar. Bu, nefsi terbiye ve zühd yolunda önemli bir adımdır. “Kâdî”ye yönelmek, kulun kendi varlığını ve fani arzularını yok etmesini (fenâ) ve yalnızca O’nunla baki kalmasını (bekâ) talep etmektir. Ölüm, tasavvuf yolcusu için bir son değil, Hakk’a vuslattır. Bu ifade, Allah’ın ölüm de dahil olmak üzere tüm hükümlerine tam bir rızâ ve teslimiyet göstermeyi öğretir. Kul, mukadderata itiraz etmez, aksine onu getiren hakimi (Kâdî’yi) tazim eder. “Münâyâ” kelimesinin aynı zamanda “temenniler” anlamı, sûfîlere göre ince bir işarettir: İnsan kendi temennileriyle yaşar, Allah ise ölümle gerçek temenniyi yani hakiki vuslatı tahakkuk ettirir.
يَا سَامِعَ الشَّكَايَا
7-8) Ey bütün şikâyetleri, yakınmaları işiten,
الشَّكَايَا (Eş-Şekâyâ), yakınmalar, dertler, tazarruat manalarına gelir. سَامِعَ (Sâmi’) ise, dinleyen, kulak veren anlamındadır. Allah’ın işitmesi; sese, mesafeye, dile veya çokluğa bağlı değildir. En sessiz fısıltıyı, kalpte gizlenen dileği ve aynı anda milyarlarca canlının yakarışını eksiksiz ve kusursuz bir şekilde işitir. Şikâyet (Şekâyâ) kelimesi sadece dünyevi dertleri değil; nefsin azgınlığından, şeytanın vesvesesinden, dünyadan bıkkınlıktan ve Allah’tan uzak kalmaktan duyulan manevi acıyı da kapsar. Bu ifade Allah’ın rahmet sıfatı ile ilişkilidir. İnsan Allah’a şikâyet eder ama aynı zamanda bilir ki derdi veren de O’dur; bu şikâyet, kaderi reddetmek değil, rahmeti celp etmek içindir. İnsan ancak merhametli bir kudrete şikâyet eder. “Ya Sâmiʿa’ş-Şakâyâ” demek, kulun Allah dışında gerçek anlamda şikâyet edilecek başka merci olmadığının da itirafıdır. “Şikâyet” doğrudan Allah’a yapılır. Başkasına şikâyet etmek gaflet, Allah’a şikâyet etmek ise muhabbet göstergesidir. Nitekim Yusuf Suresi 86.ayette geçen ve Hz Yakub’un iniltisi olan: (قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ) “(Ya’kub da): «Ben (taşan) kederimi, mahzunluğumu yalınız Allah’a şikâyet ediyorum. Ben Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz (nice) şeyleri de biliyorum» dedi.“ Bu ayet Allah’ın mutlak “Sâmiʿa’ş-Şakâyâ” olduğunun delilidir. Yine Mücâdele Sûresi’nin ilk ayetinde geçen: “Şüphesiz Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve şikâyetini Allah’a arz eden (kadın)ın sözünü işitmiştir. Allah, sizin konuşmalarınızı (tahavvürünüzü) da işitiyordu. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” Bu ayet, “Yâ Sâmi’a’ş-Şekâyâ” ifadesinin en güçlü delilidir. Zayıf bir kadının Kendisine yaptığı şikâyetin Allah tarafından meclis içinde işitilmesi, O’nun işitme sıfatının mutlak ve kusursuz olduğunu somutlaştırır. Ayet sonunda geçen “Semîun Basîr” (Hakkıyla İşiten, Hakkıyla Gören) ismi, bu ifadenin kaynağıdır. Efendimiz (sav) Hadis-i Şeriferinde: “Mazlumun bedduasından (şikâyetinden) sakının! Zira onunla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî, Müslim) buyurur. Bu hadis, mazlumun şikâyetinin doğrudan Allah’a ulaştığını ve işitildiğini gösterir. “Yâ Sâmi’a’ş-Şekâyâ” ifadesindeki yalvarış, bu hadisin ruhunda saklı olan, aracısız ve kesin bir icabet beklentisini taşır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Bu ifade, Allah’ın Sübutî Sıfatlarından olan Semî’ (İşitme) sıfatının doğrudan ikrarıdır. Kelamcılar, Allah’ın işitmesinin, biz insanların kulağa ve titreşime bağlı olan işitmesinden tamamen farklı, ezelî ve ebedî bir sıfat olduğunu belirtirler. İşitme, Allah’ın İlim sıfatından ayrı düşünülemez. Allah (c.c.) hem şikâyeti işitir, hem de şikâyetin ardındaki sebebi, niyetini ve çözümünü bilir. Şikâyetleri işitenin, aynı zamanda onları giderme kudretine sahip olması gerekir. Bu ifade, Allah’ın adaletinin tecellisi için daima hazır ve nazır olduğunu gösterir; O, mazlumun ahını işitir ve zalimden hakkını alır.
Sûfîler, Allah’a şikâyeti “derdi aslî kaynağına götürmek” olarak görür. Çünkü dert de Allah’tandır, çare de O’ndandır. Kulun, en büyük dertlerini bile başkalarına değil, direkt Allah’a arz etmesi, yalnız O’na güvenme (tevekkül) ve huzur makamına ulaşma çabasıdır. Şikâyeti işitenin varlığını bilmek, kalbe sükûnet verir. Bu ifade, kulun Rabbi ile yaptığı özel ve içten konuşmanın (münacat) dilidir. Sûfî, dert yanarken bile, aslında o dert vesilesiyle Rabbiyle konuşmanın zevkini tadar. Sûfîler için en büyük şikâyet, dünya bağları sebebiyle Allah’tan uzak kalmaktan duyulan ızdıraptır. “Ey şikâyetleri işiten” diyerek, bu ayrılık derdinin sona ermesini (vuslat) talep ederler.
Nisâ Sûresi, 148.ayet (Mazlumun Şikâyeti):
“Allah, zulme uğrayan kimse hariç, çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
Normalde kötü söz ve dert yanma (şikâyet) sevilmezken, mazlumun şikâyetine ruhsat verilmiştir. Bunun nedeni, Allah’ın “Semî’an Alîmâ” olmasıdır; yani O, mazlumun sesini işitir ve durumunu en iyi bilir, bu yüzden ona özel bir icabet sözü vardır.
يَا بَاعِثَ السَّرَايَا
7-9) Ey seriyyeleri (ordu birliklerini) sevk eden,
بَاعِثَ (Bâ’ise), göndermek, harekete geçirmek, sevk etmek, uyandırmak, diriltmek anlamlarına gelir. Allah, ölü kalpleri diriltir, ümmetleri harekete geçirir, kullarını cihada ve hayra sevk eder. Zafer, asker sayısı veya savaş taktiğiyle değil, Allah’ın sevk ve gönderme iradesiyle gerçekleşir. السَّرَايَا (Serâyâ) ise askerî birlikler, sefer için gönderilen küçük ordular, seriyyeler manasındadır. “Serâyâ” çoğul geldiği için, Allah’ın sadece bir orduyu değil, sayısız kuvveti sevk ettiğini vurgular. سَرَايَا (Serâyâ) kelimesi askeri bir terim olmanın yanı sıra, mecazi olarak Allah’ın dilediği bir görevi yapmak üzere gizlice sevk ettiği her türlü kuvveti, melekleri, görünmez sebepleri ve tabiat güçlerini de kapsar. Allah, dilediğinde insan ordularını, dilediğinde melek ordularını harekete geçirir. (Enfâl 9. ayette: “Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz da O da: «Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin (lercesi) ile imdâd ediciyim» diyerek duanızı kabul buyurmuştu.” Bu ayet, Allah’ın (c.c.) yardım için askeri birlikleri (serâyâ) gönderdiği, orduları desteklediği ve savaşın seyrini değiştiren görünmez kuvvetleri (melekleri) sevk ettiği anlamına gelir. Âl-i İmrân Sûresi, 125.ayette ise: “Evet, eğer sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen üzerinize gelseler bile Rabbiniz size beş bin nişanlı (özel işaretli) melekle yardım eder.” Bu ayet, Serâyâ’nın ilahi yardım kuvvetleri olduğunu gösteren en somut örnektir. Allah, görünmez ve özel birlikleri (melekleri), müminlere destek olarak sevk etmiştir. Bu sıfatın tecellisi, özellikle peygamberlerin ve inananların zor zamanlarında görülür. Bedir, Hendek, Çanakkale gibi savaşlarda meleklerin indirilmesi ve düşman üzerine korku salınması, Serâyâ’nın maddi-manevi anlamda gönderilişine en büyük delillerdendir. Kul, Yâ Bâ’ise’s-Serâyâ diyerek hem ordularının galibiyeti için, hem de günlük hayatındaki zorluklar karşısında kendisine gizli yardımlar ve çıkış yolları (görünmez müfrezeler) sevk etmesi için Allah’a yalvarmaktadır. Efendimizin (sav) hadislerinde de yer alan, “Nefis ve şeytanla mücadele, en büyük cihaddır (cihâd-ı ekber).” İşte Allah manevi destek anlamında, kulunun kalbine iman, sabır ve tevekkül ordularını gönderir.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Sûfî için en büyük savaş, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı verilen iç savaştır. “Bâis”, nefsani arzuların ve şeytani düşüncelerin kalbe gönderdiği saldırılara karşı kalbe ilahi destek, manevi kuvvet, ilham ve yardım meleklerini (Serâyâ-i Rahmânî) gönderen tek makamdır. Sûfî, bu ifadeyle tüm dışsal sebepleri ve kuvvetleri aşarak, mutlak failin sadece Allah olduğunu müşahede eder. “Bâis” (dirilten) ismi, aynı zamanda kalbi dirilten ve manevi feyizleri sevk eden anlamına da gelir. Serâyâ, müridin kalbine ulaşan ilahi nurlar ve marifet sırlarıdır. Kul bu yakarışla, kalbini Gaibden gelen feyizlere açmasını ve kendisine hakikate ulaşma yolunda manevi destek göndermesini ister. Kendi çabasının sadece bir zahir olduğunu bilerek, neticeyi getirecek olan ilahi Serâyâ’yı göndermesi için tam bir tevekkül ile O’na yönelir. Hz. Mevlânâ: “Allah kalbinde askerler yürütür; bazen sabır askerini gönderir, bazen aşk askerini. Hangisini gönderirse, kulun hâli ona göre şekillenir.”
“Bâis” ismi aynı zamanda dirilten, harekete geçiren anlamına gelirken; “Serâyâ” ise kalpteki gizli ilhamları, harekete geçirilen gizli sebepleri, rüzgârları, yağmurları ve diğer doğal kuvvetleri temsil edebilir. Buna göre ifade, “Ey tüm gizli ve açık güçleri dilediği iş için harekete geçiren!” manasını taşır. Ayrıca “serâyâ” kelimesinin “gizlice, geceleyin giden birlikler” anlamı, Allah’ın yardımlarının ve hükümlerinin çoğu zaman kulun fark edemeyeceği gizli ve görünmez yollardan geldiğini vurgular. Bu, kul için derin bir umut ve gizem içerir.
Allah’ın Serâyâ’yı (birlikleri, kuvvetleri) göndermesi, O’nun Mutlak İrade sıfatının ve Tekvin sıfatının bir sonucudur. Allah dilediği an, dilediği şekilde, dilediği amaç için bir kuvveti var edebilir ve harekete geçirebilir. Bu, O’nun yaratma ve yönetme eyleminin sürekli ve kesintisiz olduğunu gösterir. Kelamcılar, olayların bir sebep-sonuç ilişkisi (Sünnetullah) içinde gerçekleştiğini kabul ederler. Ancak bu ifade, sebepleri ve sonuçları yaratanın da Allah olduğunu vurgular. Serâyâ (sebepler) harekete geçer, ancak onları harekete geçiren (Bâis) O’dur. Bu, tevhid-i ef’al (fiillerde birleme) ilkesini güçlendirir. Serâyâ üzerinde mutlak bir temellük (sahiplik) kurulmuştur. Birlikler O’nundur, eylem O’nundur. Bu, kulları için sığınılacak tek kapı olduğunu kesin bir dille ifade eder. Mâturîdî yorumu: İnsanlar sebeplerle hareket eder, plan yapar; fakat orduların zafer veya mağlubiyeti Allah’ın takdiri iledir.
يَا مُطْلِقَ اْلاُسَارٰى
7-10) Ey esirleri hürriyete kavuşturan,
مُطْلِقَ (Mutlika), serbest bırakan, salıveren, çözen, hür kılan manalarına gelir. اْلاُسَارٰى (Usârâ) ise, esirler, tutsaklar, bağlı olanlar anlamındadır. الْأُسَارَى (el-Usârâ) kelimesi sadece savaş esirlerini değil, mecazi olarak her türlü bağla bağlanmış, sıkıntılı, kederli ve hapis kalmış olan herkesi ve her şeyi kapsar. Yâ Mutlika’l-Usârâ demek, ruhu, kalbi, aklı zincirlerden kurtaran, kulunu günah esaretinden çıkaran, insanı nefsin ve şeytanın tutsaklığından özgürlüğe ulaştıran, sadece insanları değil, tabiatta bağlı kalmış olan her şeyi çözen, kabir esaretinden, cehennem azabından kurtaran… vb. anlamları da çağrıştırır. Yâ Mutlika’l-Usârâ, Allah’ın mahlukatı hem maddi hem de manevi esaretlerden kurtarmasını kapsar. Fiilen esir düşmüş, hapse atılmış veya bir borç/felaket zincirine bağlanmış olanları bu bağlardan azat eden (Mutlik) tek güç olmasıdır. İnsanı; nefsin esaretinden, şeytanın vesvesesinden, günahların zincirinden, gafletin uyuşukluğundan ve dünyanın geçici bağlarından serbest bırakıp, manevi hürriyete ulaştıran (Mutlik) anlamına gelir. Kul, bu yakarışla, sadece dış dünyadaki esaretinden değil, aynı zamanda iç dünyasındaki her türlü baskı ve kısıtlamadan kurtulmayı, yani mutlak hürriyeti talep etmektedir. Allah, Kudretiyle bağları çözer, Rahmetiyle esirleri serbest bırakır. Talâk Sûresi, 2 ve 3. ayetlerde Canab-ı Hakk: “…Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır…” “Mutlika’l-Usârâ”nın fiilî karşılığı bu ayetlerdir. Esaret veya sıkıntı içindeki kul, takva ile Allah’a yöneldiğinde, Allah ona esaret zincirinden kurtulması için “bir çıkış yolu” (hürriyet) açar. İnşirâh Sûresi, 5. ve 6. ayetlerde ise, “Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” buyurulur. Bu ayetler, zorluğun (esaretin) geçici olduğunu ve ardından kolaylığın (hürriyetin) kaçınılmaz olarak geleceğini ilan eden ilahi bir vaattir. Esareti sona erdiren, Mutlik olan Allah’tır. Efendimiz (sav): “Müminin işi şaşılacak bir iştir. Her işi onun için hayırdır. Eğer bir nimete kavuşsa şükreder, bu onun için hayır olur. Eğer bir musibete uğrasa sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim) Musibet (Esaret) anında bile sabreden kulun durumu hayırdır, çünkü bilir ki, bu esaretin anahtarı Mutlik olan Allah’ın elindedir ve sabrının karşılığında hem manevi hem de maddi olarak serbest bırakılacaktır.
Kelâmî ve Tasavvufî Boyut
Kelamda “hürriyet” meselesi kaderle ilişkilidir. Allah kulunu günah esaretinden kurtarabilir; bunun yolu iman ve tevbedir. Hiçbir esaret, Allah’ın izni olmadan devam edemez; hiçbir bağ, O’nun dilemesi dışında çözülemez. Esirleri serbest bırakmak, var olan bir zor durumu ortadan kaldırmak demektir. İnsanlar, esirlerini serbest bırakma konusunda sınırlı güç ve isteğe sahipken, Allah için bu eylem bir emirden ibarettir. Bu durum, Allah’ın Kudret sıfatının sınırsızlığını gösterir. Mutlak serbest bırakıcı, varlığı da yokluğu da yaratandır. Allah’ın kullarını esaretten kurtarması, O’nun Adaletinin bir yansımasıdır. Mazlumun esaretini sona erdirmesi, O’nun vaadi ve merhametinin gereğidir. Esaretin süresi ve bitişi O’nun Hikmeti ile belirlenir. “Mutlik” sıfatı, Allah’ın varlıklar üzerindeki Rab’lik (Terbiye Edici, Yönetici) yetkisinin bir parçasıdır. Rab, sadece yaratmaz; aynı zamanda yarattıklarını en iyiye ulaştırmak için yönetir ve onları esaretin kirlerinden arındırır. Bu, Tevhid-i Rubûbiyet‘in (Rablikte Birleme) bir gereğidir.
Tasavvufi hürriyet, kulun sadece Allah’a kul olmasıdır. Zira sadece Allah’a kul olan, O’ndan başkasına esir olmaz. Dolayısıyla bu yakarış, tam bir abdiyet (kulluk) ve sadece Allah’a bağlılık ile elde edilen hakiki hürriyeti talep etmektir. Sûfîlere göre her günah, kalpte bir zincir oluşturur. Zikir ve tevbe bu zincirleri çözer. Ruh da, beden kafesinde esirdir; Allah ahirette onu azad eder. Tasavvufta bu ifade, kulun bütün mâsivadan (Allah dışındaki her şeyden) kurtuluşunu ifade eden en yüksek manevi hedeflerden biridir. Sûfîye göre en büyük esaret, nefsin hevâ ve heveslerine (bencillik, kibir, şehvet) esir olmaktır. “Mutlika’l-Usârâ”ya yönelmek, nefsin bu zincirlerinden kurtulmayı, yani mücâhede yoluyla nefs-i mutmainne’ye (huzur bulan nefis) ulaşmayı talep etmektir. İnsan, genellikle dünya sevgisinin ve gafletin esiridir. Bu yakarışla kul, gafletin ve dünyanın fani bağlarının esaretinden kurtulmayı, kalbini ihlâs ve marifet ile serbest bırakmayı diler. Hakiki Mutlik, kalbi mâsiva zindanından kurtarıp Vahdet (Birlik) meydanına salıverendir.
1-12) Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok. Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.

