Kriz Yönetiminde Nebevî Esaslar (1)
Kriz, genelde bir anda ve beklenmedik şekilde ortaya çıkan, hayatın normal akışını çok olumsuz etkileyen, plan ve projeleri, hedef ve hesapları çıkmaza sokan hatta iyi yönetilip zararı en aza indirilmezse kaosa, çöküntüye ve büyük kayıplara sebebiyet verebilen olağandışı, tehlikeli ve zor dönemi ifade eder. Dün olduğu gibi bugün de fert, aile ve cemiyetler, idari, iktisadi, ictimai, hukuki, askeri, insani, ahlakî, ailevi, hülasa maddi ve manevi krizlerle karşılaşmaktadır.
Kriz, insanlar, gruplar, toplumlar, milletler ya da devletler arasında ortaya çıkabilir. İster insan kaynaklı isterse harici birtakım gelişmeler neticesinde ortaya çıkmış olsun krizler, her anı imtihana tabi insan, aile ve toplum hayatının bir gerçeği ve parçasıdır. Bazen öngörülüp gerekli tedbirler alınsa da engellemek mümkün olmayabilir. Yapılması gereken çözüme odaklanmak, hasarı ve kaybı azaltmak hatta kriz sürecini kazanıma dönüştürmektir. Burada da en büyük iş, sevk ve idareyi elinde tutan sorumluluk sahibi yöneticilere düşmektedir.
Bu çerçevede Asr-ı Saadet’te de -hem Mekke hem de Medine döneminde- çok sayıda kriz yaşanmıştır. Özellikle İslam’ı hazmedemeyenler, başvurdukları şiddet, ambargo, tecrid, tehdit, fitne, isyan, nifak ve savaş gibi yollarla Efendimiz’i ve Müslümanları çok sayıda insanî ve sosyal krizle karşı karşıya bırakmıştır. Bu krizler, onların hayatlarını, en temel hak ve hürriyetlerini, mali durumlarını, sosyal ilişkilerini, güvenliklerini, birlik ve beraberliklerini hatta vatandaşlıklarını tehdit edip tehlike altına sokmuştur. Fakat Efendimiz’in örnek yönetimi ve takip ettiği birtakım temel ilke ve stratejiler neticesinde kriz süreçleri, başarıyla götürülmüş, problemler bir bir çözülmüş hatta dünyevî uhrevî değişik kazanımlara vesile kılınmıştır:
Krizin Taraflarını Çözümün Parçası Haline Getirme
Risaletten beş yıl önceydi. Kusay İbn-i Kilâb tarafından yeniden inşa edilen Kâbe, yangın, sel ve hırsızlık gibi sebeplerle iyice yıpranmıştı. Kureyş kabileleri, onu yıkıp tekrar inşa etmeye karar vermişlerdi. Müşterek bir şekilde önce yıkım işini gerçekleştirmiş sonra da yapım işine başlamışlardı. Duvarlar örülmüş sıra Hacerü’l-Esved’in yerine konulmasına gelmişti. Fakat bu hususta bir anlaşmazlık çıkmış çok geçmeden de krize dönüşmüştü. Her kabile, onu yerine koymaya kendilerinin daha layık olduğunu iddia ediyor; yeltenene direniyor ve engelliyordu. Hacerü’l-Esved’i kabile sayısınca parçalara ayırıp herkesin bir parçayı yerine koyması teklif edilse de bu, kabul görmemiş ve silahlanan kabileler savaşın eşiğine gelmişti. İçi kan dolu çanağa ellerini sokuyor ve çarpışmak için yeminler ediyorlardı. Bu hal dört gün sürmüştü.
Kureyşin en yaşlı insanı Ebu Ümeyye İbn-i Mugîre araya girmiş, konuşmak için onları Mescid-i Haram’a toplamış ve kendilerine Beni Şeybe kapısını göstererek, o kapıdan ilk giren kimseyi aralarında hakem yapmalarını ve bu krizin çözümünü ona bırakmalarını tavsiye etmişti. Razı olduklarını bildiren bütün kabileler, beklemeye başlamışlardı. Derken o gün itibarıyla otuz beş yaşında bulunan Efendimiz, kapıdan ilk giren kimse olmuştu. Onu görünce o güne kadar şahit oldukları üstün ahlakî meziyetlerinden dolayı hepsi, “İşte, el-Emîn! Razıyız O’na!” demişlerdi. Yanlarına gelince Hacerü’l-Esved ile alakalı aralarında çıkan krizden bahsetmiş, kendisini hakem tayin ettiklerini ve vereceği hükme razı olduklarını bildirmişlerdi.
Efendimiz, hangi kabileyi işaret etse diğerleri razı olacaktı. Fakat O, bir insanı veya grubu öncelemektense içlerinde bir ukde kalmaması adına krizin bütün taraflarını içine alan bir çözüm sunmuştu. Önce onlardan bir örtü istemiş, sonra Hacerü’l-Esved’i serilen örtünün üzerine koymuş, her kabileden bir kişinin gelmesini ve kabileleri adına örtüyü aynı anda tutup yukarı kaldırmalarını istemişti. Onlar, örtüyü Hacerü’l-Esved’in konulacağı yerin hizasına kaldırınca onu almış ve kendisi yerine yerleştirmişti. Böylece kabileleri savaşın eşiğine getiren kriz, arkada iz bırakmayacak şekilde ve herkesi razı olduğu bir usulle çözüme kavuşturulmuştu.1
Gerginliği Tırmandırmama, Sabır ve Sükuneti Muhafaza
Efendimiz, kırk yaşına geldiğinde Hira’da kendisine ilk Kur’ân ayetleri indirilmiş, Allah tarafından son ve evrensel peygamber olarak seçilip gönderilmişti. Vazifesi, tevhid ve adalet dini İslam’ı insanlara tebliğ etmekti. Fakat müşrik Mekkeliler, bu gelişmeyi haber aldıklarında hemen teyakkuza geçmiş ve O’nu, -haşa- delilikle itham edip alaya almışlardı.2 Mekkeliler daha ilk günden kriz çıkarmışlardıki bu kriz, yirmi bir yıl sürecek ve zamanla birçok krizi de doğuracaktı. Mekkeliler, putperestliği ve onun etrafında şekillenen siyasî, iktisadî ve idarî düzenlerini korumada kararlı gözüküyorlardı. İş başlamadan bitebilirdi. Zira daha ilk günlerde Müslüman olan Ebû Zerr el-Gıfârî’yi onların linç girişiminden son anda yetişen Hz. Abbas kurtarmıştı.
Efendimiz, krizi derinleştirmeme adına insanları fert fert İslam’a davet etmeye karar vermişti. İyi tanıdığı ve güvendiği kimselere açılıyor, ashabı da aynı şekilde hareket ediyordu. Böylece gerginlik tırmandırılmadan büyük bir aksiyon ortaya konuluyordu. Hatta insanların Müslümanlıklarını gizli tutmalarına izin veriliyor, dışardan gelip Müslüman olanlar dikkat çekmemeleri için memleketlerine gönderiliyor,3 Kur’ân talimi ve namaz ibadeti gözden ırak yerlerde yapılıyordu.4 Efendimiz’in gerginliği tırmandırmama prensibi, meyvelerini vermiş, Mekkelilerin oluşturduğu kriz ortamına rağmen açıktan ve toplu davetin başlayacağı dördüncü yıla kadar yüzü aşkın insana ulaşılmış ve çekirdek bir kadro yetiştirilmişti.5
Açıktan ve toplu davet emrinin gelmesi üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), önce akrabalarını toplamış fakat amcası Ebû Leheb, meclisi sabote edip kriz çıkarmıştı. Akrabalarını ikiye bölmek ve krizi derinleştirmek istemeyen Allah Resûlü, sükutu ve sükuneti tercih etmişti.6 Nitekim üç yıl süren boykot yıllarında bu duruşunun meyvesini toplamış, müşrik akrabaları bile O’nu korumak için seferber olmuştu. Çok geçmeden Efendimiz, Kureyş kabilelerini de bir araya getirmiş ve onları İslam’a davet etmişti. Onlar bu davetten çok etkilense de yine devreye Ebû Leheb girmiş, O’na sözlü saldırıda bulunarak ikinci bir krize sebep olmuştu. Efendimiz’in buradaki duruşu da aynı olmuştu. Toplumun huzurunda Ebû Leheb ile tartışmaya girerek üslubunu bozmamış ve sükuneti tercih etmişti.7
Bu çizgisini O, vefatına kadar sürdürmüş; kriz çıkarılan anlarda ve kritik zamanlarda halkın önünde ne Ebû Cehillerle ne İbn-i Selüllerle ne de başkalarıyla tartışmaya girmemişti. Cahillerden yüz çevirmiş ve Kur’ân’ın “Şimdi sen sabret. Bil ki Allah’ın vaadi gerçektir. Yakîne ermemiş olanlar, seni hafifliğe (ve telvine) sevketmesin.”8 emrine uymuştu. O, iç kamuoyunu aydınlatırken Kur’ân da bu kem söz sahiplerine gereken cevabı veriyor ve âdeta Rahmet Peygamberi’ni müdafaa ediyordu.
Bütün bunlara rağmen Müslümanlar için Mekke’deki kriz her geçen gün büyüyordu. Zira düşmanlığa kilitlenen Mekkeliler, insanları yakın takibe almışlardı. Bir taraftan tespit ettikleri Müslümanlara işkence ediyor diğer taraftan Allah Resûlü’ne sahip çıkan amcası Ebû Talib’e yaptıkları tehdit ve tekliflerle O’nu tebliğden vazgeçirmeye çalışıyorlardı.9 Allah Resûlü, işkence gören ashâbına sabırlı olmalarını, asla kendilerine yapılan zulme misliyle karşılık vermemelerini tavsiye ediyordu. Canları pahasına da olsa bu tavsiyelere uyan Müslümanlar, şiddet zeminine çekilemediğinden dolayı yapılanlar, kamuoyu tarafından “şirkin önderlerinin zulmü” olarak algılanıp okunuyor hatta tarihe böyle kaydoluyordu.
Alternatif Yollar Düşünme ve Dışa Açılım
Mekke’de, İslam’a davetin çok zor şartlarda sürdürülmesi, Müslümanların güvenliklerinin temin edilememesi ve oluşturulan korku atmosferinden dolayı insanların İslam’dan uzak durması gibi krizler, gün geçtikçe tek taraflı şekilde büyüyordu. Efendimiz, bu krizleri aşmak için alternatif yollar düşünmeye başlamış; ilk olarak diğer Arap kabilelerine açılmaya karar vermişti. Bunun için Mekke civarında düzenlenen panayırlar ve hac mevsimi, büyük bir fırsattı. Zira bu panayırlara ve hacca, Arap yarımadasının her tarafından kabileler katılıyordu. Toplamda otuz sekiz gün süren bu panayırları kaçırmıyor, kabileleri çadırlarında ziyaret edip İslam’ı anlatıyor ve kendisine destek olmaya davet ediyordu.
Mekke’deki krizi aşma adına Efendimiz, Benû Âmir İbn-i Sa’saa, Benû Muhârib, Fezâre, Gassân, Mürre, Hanîfe, Süleym, Abs, Benû Nasr, Benû Bekâ, Kinde, Kelb, Hâris İbn-i Ka’b, Uzre, Hadârime, Hemdân, Benû Şeybân İbn-i Sa’lebe kabileleriyle görüşmüş, onlardan kendisine ve ashâbına sahip çıkmalarını istemişti. Yine panayırların hemen bitiminde başlayan haccı da değerlendiriyor, Mina’da bulunan kabileleri İslam’a davet edip davasına sahip çıkmaya çağırıyordu. Boş durmayan Mekkeliler, O’nu adım adım takip ediyor, uğradığı yerlerde kendisine sataşıyor, taşlıyor ve görüştüğü kimselere, O’na inanmamaları telkininde bulunuyorlardı. Efendimiz, kabilelerin önünde onlarla sözlü ya da fiili kavgaya tutuşmuyor ve hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki çadıra giriyordu.10
Panayır açılımından dolayı Mekkeliler, Müslümanlara uyguladıkları şiddetin dozajını iyice artırmışlardı. Zulüm dayanılmaz boyutlara ulaşmış ve Efendimiz, insanî bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Bunun üzerine ashâbına, adil hükümdar Necâşî’nin memleketi Habeşistan’ı, çözüm adına adres göstermiş ve yüzü aşkın sahabî buraya hicret etmişti.11 Din ve vicdan hürriyetinden habersiz müşrikler, tebliğ yapmasına izin vermemekle kalmamış artık O’nun şahsına da saldırmaya başlamışlardı. Secdede başına deve işkembesi koyuyor, elbisesiyle boğmaya çalışıyor, evini taşlıyor, yürüdüğü yollara dikenler döküyor, canına kastetmek için suikastler planlıyor, O’nu ve akrabalarını açlığa mahkûm ediyor ve dövüp evinden dışarı çıkmaktan korkar hale getirmeye çalışıyorlardı.12 Bunların hepsi ayrı ayrı krizlerdi ve o bunları aşmak için Taif’e gitmeye karar vermişti. Yalnız Sakifliler de O’na aynı kaba muameleyi reva görmüşlerdi. Taiflilerle de münakaşaya girmemiş hatta onların helak edilmesi teklifini de kabul etmemişti.13
Efendimiz’in bütün bu krizler sürecinde takip ettiği ilke ve stratejiler, uzun vadede semerelerini vermişti. Öncelikle Mekkelilerin aklında olumsuz bir iz bırakılmamıştı ki onlar, Mekke’nin fethiyle sular durulunca Efendimiz ve ashabını tenkit edebilecekleri geçmişe dair hiçbir söz ve davranış bulamamış; dün yaptıklarının mahcubiyeti içerisinde O’na “Sen kerim oğlu kerimsin!” demişlerdi. Bu itirafın arkasında bugünlerde ortaya konulan karşılık vermeme, sabır, af, sükût ve sükûneti muhafaza ilkesinin büyük etkisi vardı. Dışa açılım ile her ne kadar şimdilik kabul etmeseler de İslam’ı daha Mekke’de bütün Arap kabilelerine duyurmuştu.14 Nitekim Ensar ile tanışması da ısrarla sürdürdüğü panayırlarda ve hacda davet stratejisi neticesinde gerçekleşmişti.
Habeşistan hamlesiyle ise krizi çoklu kazanca çevirmişti. Öncelikle ashâbını dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir yere göndermişti. Müslümanlar Mekke’den çıkınca onlar üzerinden oluşturulan korku atmosferi dağılmış ve insanlar bir nebze olsun düşünme imkânı bulmuştu. Hz. Hamza, Hz. Ömer ve Hz. Hakîm İbn-i Hizâm gibi güçlü insanların İslam’ı kabulünde bunun büyük etkisi olmuştu. İslam, Afrika kıtasına taşınmış ve başta Necâşî ailesi olmak üzere Habeşistan’da İslam’ın yayılma süreci başlamış hatta yirmi civarında insan Mekke’ye gelip Müslüman olmuştu.15 Denilebilir ki kriz vesile yapılıp sahabîler Habeşistan’a gönderilerek İslam’ın ve Müslümanların geleceği garanti altına alınmıştı. Zira Hudeybiye anlaşması imzalanana kadar Efendimiz’in onları Habeşistan’da tutması, her ihtimalin düşünüldüğünü göstermektedir.
Hareket Alanını Genişletme ve Vicdanları Harekete Geçirme
Efendimiz’in Mekke’deki krize rağmen ilerde büyük neticeler verecek adımlar atması, yaşanan büyük haksızlıklara rağmen müspet hareket edip karşılık vermemesi, sürecin bir kavga değil de zulüm şeklinde halk tarafından yorumlanmasını beraberinde getirmiş bu da şirkin önderlerini iyice azgınlaştırmıştı. Hep birlikte O’nu ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi ki durumu haber alan Hâşim ve Muttaliboğulları silahlanmış ve O’nu koruma altına almışlardı. Bu iki ailenin Araplar nezdindeki konumundan dolayı kılıçlarını kınına sokan Mekkeliler, Hayf-ı Beni Kinâne’ye çekilmiş ve burada “Öldürülmesi için Muhammed’i kendilerine teslim edinceye kadar onlardan gelecek barış tekliflerini kabul etmemek, kendilerine hiçbir şekilde acımamak, şefkat ve müsamaha göstermemek, akrabalık ilişkileri kurmamak, alış veriş yapmamak, insani münasebetlerde bulunmamak (beraber oturma, görüşme, konuşma ve ziyaret gibi)” şeklindeki meşhur ambargo kararını almış, karar metnini her kabileden birilerine imzalatmış ve getirip halka ilan ettikten sonra Kâbe’nin içine asmışlardı. Maksatları, Efendimiz’in akrabalarını açlığa, susuzluğa ve tecride mahkûm edip Hz. Muhammed’i teslime zorlamak; buna yanaşmazlarsa hepsini tabii yolla ortadan kaldırıp bir soykırım gerçekleştirmekti.16
Kriz içre kriz yaşanıyordu. “İslam’a daveti ve Müslümanları bitirme” çabasının beraberinde getirdiği krizlere bir yenisi daha eklenmişti. Beklenmedik bir anda ve şekilde Allah Resûlü ve akrabaları ne zaman ve nasıl biteceği belli olmayan bir sürece mahkûm edilmişlerdi. Evlerde kalmak ölüme davetiye çıkarmak olurdu. Zira gece gündüz evlerin kapısına yerleştirilecek iki bekçi rahatlıkla ulaştırılacak yardımların önüne geçebilirdi. Bundan dolayı Allah Resûlü ve amcası Ebû Talib, bu süreci Şi’bi Ebû Talib denilen yerde göğüslemeye karar verdiler. Hemen gerekli malzemeleri alıp (çadır, kuru erzak, elbise vs.) Şi’b’e çekildiler.
Böylece Efendimiz hem akrabalarının hareket alanını genişletmiş hem birbirlerine destek olmaları için bir araya toplamış hem de yapılan zulmü halkın görebileceği görüp de vicdanlarını harekete geçirebileceği bir konuma yerleşmişti. Üstelik buradan Mekke’deki gelişmeleri takip etme ve boykot altındaki akrabalarına moral olabilecek güzel haberler verme imkânı da vardı. Nitekim bunun için de Hz. Hamza’yı görevlendirmişti. Aldıkları kararı uygulama adına Ebû Cehil, her türlü önlemi alsa da Efendimiz’in stratejisi sonuç vermiş; bir şekilde ulaşan yardımlarla yaşanan çilelere rağmen burada üç yıl sağ kalmayı başarmışlardı. Üçüncü yılın sonunda, yaşanan zulme daha fazla seyirci kalamayan eşraftan insaflı beş kişi, bir araya gelmiş ve boykotu bitirmişlerdi.17
İnsanları ve İşleri Ortada Bırakmama
Rahatlıkla söyleyebiliriz ki Mekke döneminin neredeyse tamamı kriz içerisinde geçmiştir. Fakat buna rağmen Efendimiz, müşriklerin ördüğü başta korku olmak üzere değişik duvarları aşmış; İslam’ı ve Mekkeli Müslümanları çok az kayıpla geleceğe taşımıştı. Bu kriz sürecinde takip ettiği bir ilke de insanları ve işleri ortada bırakmama olmuştu. Zulüm gören köleleri satın aldırıp özgürlüğüne kavuşturmuş,18 fakir veya ihtiyaç sahibi Müslümanları, hali vakti yerinde ve şiddete maruz kalmayan insanlara zimmetlemiş,19 onları birbirinin halini takip etmeleri ve birbirine destek olmaları için kardeşleştirmiş, işkence mahallerine uğrayıp moral vermiş,20 Mekkelilerin eylem ve söylemleri karşısında fikren onları beslemişti.21 Hapsedilenlere, işkence görenlere dua etmiş ve geleceğe dair güzel haberler vererek iradelerini güçlendirmişti.22 İnsanları kabiliyetlerine göre istihdam etmiş, kimini vahiy kâtibi, kimini muallim olarak görevlendirip dine ve davaya ait işlerin ortada kalmasına izin vermemişti.
Sonuç
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) daha risaletin ilk gününden itibaren Mekke’de müşriklerin sebep olduğu iç içe birçok krizle karşı karşıya kalmıştır. Her ne kadar basiret ve ferasetiyle bazı şeyleri önceden sezip gerekli tedbirleri alsa da bu sıkıntılardan kurtulamamıştır. Fakat bunlarla karşı karşıya kalınca da örnek bir liderlik ve rehberlik ortaya koymuş, emin adımlarla ve alternatif yollarla vazifesini yapmaya devam etmiştir. Hatta bu kriz süreçlerini kendi karakterini, ahlakını ve anlayışını, hem müşriklerin hem de ashabının zihnine ilmek ilmek işlemek için değerlendirmiş ve şu mesajı vermiştir: “Benim hareket felsefemde esas olan müspet hareket, sulh, sabır, müsamaha, af, hak ve hukuk kurallarının dışına çıkmamaktır.”
Kriz sürecini kazanca çevirmiş hem şahsı hem de ashabı itibarıyla ilerleyen süreçte çok büyük hayırlara kapı aralayacak hamleler yapmıştır. İlerdeki daha büyük krizlere karşı onların iradelerini bilemiş, dirençlerini artırmış ve ufuklarını açmıştır. Allah Resûlü’nün Mekke’de karşılaştığı krizler karşısında ortaya koyduğu bu temel ilkeler, benzeri süreçleri yaşayan Müslümanlar hatta tüm insanlık için de çıkış noktalarını ve kurtuluş kapılarını göstermektedir. O’nun hayatını derinlikli bir şekilde tetkik eden George Bernard Shaw, bu tespiti şu şekilde dile getirir:
“Olağanüstü canlılığından dolayı İslam’a daima büyük değer verdim. Bu din bana, varlığın ve hayatın değişen çehresini özümseyebilen ve her çağa hitap edebilen tek din olarak görünüyor. O harika Zât’ı da inceledim ve O, bana göre, bırakın İsa karşıtı olmayı, “İnsanlığın Kurtarıcısı” olarak çağrılmalıdır. İnanıyorum ki, O’nun gibi biri modern dünyada idareyi ele alsa, bu dünyanın en çok ihtiyacı olan barış ve mutluluğu sağlayacak bir tarzda onun bütün problemlerini çözer.”23
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 92, 93; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/146; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 3/294; Beyhakî, Delâil 2/57
- Bkz. Kalem Sûresi 68/2; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/199
- Ebû Zerr el-Gıfârî, Amr İbn-i Abese es-Sülemî ve Tufeyl İbn-i Amr ed-Devsî gibi. Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar 33; Müslim, Fedâil 28; İbn-i Hişâm, Sîre 176, 177; İbn-i Sa’d, Tabakât 4/169, 170, 176
- Bkz. Hâkim, Müstedrek 4/52; İbn-i Hişâm, Sîre 120; Taberî, Târîh 2/318; İbn-i Kesîr, Bidâye 3/37
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 115-120
- Bkz. Taberî, Târîh 2/319; Halebî, Sîre 1/283
- Bkz. Buhârî, Tefsîr 26, 34; Müslim, Îmân 89; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/74
- Rûm Sûresi 30/60
- İbn-i Hişâm, Sîre 120-123; Hâkim, Müstedrek 3/577
- Bkz. Hâkim, Müstedrek 2/612; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 6/21; İbn-i Hişâm, Sîre 194-200
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 148-154
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 132, 136, 137, 191
- Bkz. Buhârî, Bedü’l-Halk 7; Müslim, Cihâd 39; İbn-i Hişâm, Sîre 193, 194; İbn-i Kesîr, Bidâye 3/166-168
- İbn-i Hişâm, Sîre 129
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 180
- Kararlarını daha çok Dâru’n-Nedve’de alan Mekkeliler, bu sefer şehrin merkezinden uzak bir yerde bu işe imza atmışlardı. Zira yanlarındaki insanlar, zaten O’nu öldürmek için yola çıkmış kişilerdi. Dâru’n-Nedve’ye gelseler aykırı sesler çıkabilirdi. Onun için kararı Hayf-ı Benî Kinane’de alıp oldu bittiye getirmiş; bu konuda konsensüs ve hatta kutsallık var havası oluşturmuşlardı. Nitekim boykotu bitiren beş kişi de karar anında orada olsalar böyle bir şeye evet demeyeceklerini Ebû Cehil’e açıkça söylemişlerdi.
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 162, 173-176; Ebû Nuaym, Delâil 1/358, 359; İbn-i Abdilberr, Dürer 38
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 146, 147
- Bkz. Beyhakî, Delâil 2/216; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe 4/140; Heysemî, Keşfü’l-Estâr 3/169 (2493); Ahmed İbn-i Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe 1/285 (376); İsmâîl İbn-i Muhammed el-İsbehânî, Siyeru’s-Selefi’s-Sâlihîn 1/94
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/217; İbn-i Hişâm, Sîre 147; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 9/295
- Bkz. Buhârî, Menâkıb 16; Nesâî, Talâk 25; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 12/284
- Buhârî, Menâkıb 25; İkrâh 1; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 2/148
- Sir Georged Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, 1/8
Kriz Yönetiminde Nebevî Esaslar (2)
Mekke’deki krizler karşısında takip ettiği “dışa açılım” ilkesi meyvesini vermiş; ikisi kadın yetmiş beş Medineli, Akabe’de Efendimiz’i (aleyhissalâtu vesselâm) ve ashabını memleketlerine davet etmişti. O’na ve Müslümanlara sahip çıkacak, ne pahasına olursa olsun davasına destek olacaklardı.1 Bunun üzerine Efendimiz, önce peyderpey ashabını Medine’ye göndermiş ardından da kendisi Mekkelilerin kurduğu suikast planını aşıp hicret yolculuğuna çıkmıştı. Tarihler risaletin on dördüncü yılı Rebiülevvel ayının sekizini gösterirken O, Kuba’ya ulaşmış ve on yıl sürecek Medine dönemi başlamıştı.
Bu dönemde O’nun ve Müslümanların karşılaştığı krizler Mekke döneminden daha fazla ve daha kompleksti. Müşriklere ilave burada muhatapları arasında Münafıklar ve Yahudiler de vardı. Çok geçmeden yarımadanın diğer kabileleri de düşmanca davranmaya başlamış; İslam’ı ve Müslümanları bitirmeyi gündemlerine almışlardı. Üstelik Medine ziraatın hâkim olduğu bir yerdi ve sık sık kuraklıkla karşı karşıya kalındığı için mali sorunlar da yaşanıyordu. Bütün bunların sebep olduğu krizler karşısında Efendimiz, Mekke’de olduğu gibi temel birtakım esaslar üzerinden krizi yönetiyor hatta bu dönemleri gelecek adına kazanca çevirmeyi hedefliyordu:
Kaynaştırma, Çatı Kimlik Oluşturma ve Kardeşlik
Efendimiz’in Medine’de karşılaştığı ilk problemler, hicretin beraberinde getirdiği krizlerdi. Muhacirler, memleketlerini, akrabalarını, malını mülkünü arkada bırakıp göç etmişlerdi. Onlar, bütün Arapların saygı gösterdiği Kureyş’e mensup izzet sahibi insanlardı. “Sığıntı” bir pozisyon onlar için çok incitici olurdu. Üstelik tüccar kimselerdi. Halbuki Ensar, büyük çoğunluğu itibarıyla ziraatla meşguldü. İlk aylar, onlar için çok kırılgan ve duygusal zaman dilimleriydi. Yeni krizlere sebep olmadan hicret yurduna uyum sağlamaları ve yerli halkla kaynaşmaları gerekiyordu.
Mekkelilerle Medineliler arasında büyük kültür ve karakter farklılıkları da vardı. Bu durum Ensar açısından da değişik krizlere sebep olabilirdi. Sık sık kuraklığın yaşandığı beldelerinde omuzlarındaki yük bir kat daha artmış, bütün imkanları ikiye bölünmüştü. Ticaret ve pazar, Yahudilerin elinde olduğu için hatırı sayılır bir zenginlikleri de yoktu. Bir de üç yıl önce gerçekleşen Buas savaşı esnasında aldıkları yaraları sarmaya çalışıyor ve 120 yıldır devam eden iç savaşların beraberinde getirdiği kan davalarıyla uğraşıyorlardı. Üstelik altı bin müşrikin yaşadığı Medine’de Efendimiz’i davet edenlerin sayısı sadece yetmiş beş kişiydi.2
Göçün sebep olduğu veya olacağı krizleri aşma adına Efendimiz’in ilk yaptığı hamle Muhacir ile Ensar’ı günde beş defa aynı çatı altında toplayıp kaynaştırmak oldu. İlk konuşmasında, “Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz…”3 buyurarak kaynaşmayı hızlandıracak hususlara dikkat çekmişti. Hem Kuba’ya gelir gelmez hem de Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı iş, mescit inşa etmekti.4 İlk Cuma namazını da hicretinin beşinci gününde kıldırmıştı.5
Günde beş defa iki farklı karaktere ve kültüre sahip toplumu, mescitte bir araya getiriyor ve onların kendilerine ait bu farklılıkları yok etmeden çerçevesini İslam’ın çizdiği yeni bir insan, toplum, kültür ve medeniyet inşa ediyordu. Değişik yerlerden Medine’ye göçenleri, “Muhacir”; 120 yıldır kavgalı Evs ile Hazreci, Ensar; Ensar ile Muhaciri ise Müslüman kimliği ve çatısı altında bir araya getirip kaynaştırmıştı.
Muhacirler, Efendimiz’den önce göç etmiş ve Ensar’dan birilerinin evine yerleşmişlerdi. Aslında zahiren problem yok gibi gözüküyordu. Fakat bu durum zamanla birtakım komplikasyonlara sebebiyet verebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz, Ensar ile Muhaciri toplamış ve yeniden onları karakterlerine ve imkanlarına göre “muahat/kardeşleştirme” adı altında yerleştirmişti. Artık aynı evi paylaşanlar birbirlerine “misafir” değil “kardeş” nazarıyla bakıyordu. Bu hamle o kadar isabetli olmuştu ki Bedir’e kadar birbiriyle kardeş kılınanlar arasında miras hukuku da cereyan etmişti. Muhacirler, kardeşlerine bağ bahçe işlerinde ortak ve yardımcı olmuşlar; böylece Ensar’ın da yükü yarı yarıya azalmıştı.6 Hicretten önce Hz. Mus’ab’ı göndererek yetiştirdiği Ensarın, Muhacirlerle arasındaki İslamî bilgi ve birikim farkını da bu vesileyle kısa sürede kapatmış ve iki topluluğu donanım olarak birbirine eşitlemişti.
Ferdi ve Fevri Karar Almama, İstişare ve Danışmanlık Hizmeti
İstişare, Efendimiz’in risaletin ilk gününden itibaren idare ve işlerinde ahlak edindiği temel prensiplerdendi. O, ortaya çıkan ani gelişmeleri ve problemleri çözme adına atacağı adımları… ashabıyla istişare ediyordu. İlk vahiy sonrası yaşadıklarını Hz. Hadîce ile istişâre ettiği gibi Mekke döneminde yaşanan krizleri çözme adına gece sabahlara kadar Hz. Ebû Bekir ile istişarelerde bulunuyordu.
Hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Müslümanların gasp edilen mallarını da taşıyan Mekke kervanını kontrol altına almak için yola çıkmıştı. Fakat bu çıkışı haber alan kervanın başındaki Ebû Süfyan, Mekke’den yardım istemişti. Bunun üzerine Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan Ebû Cehil, bin kişilik bir orduyla hemen yola çıkmıştı. Müslümanların hedefinde savaş olmadığı için hem sayı hem de silah olarak yeterli değillerdi. Üstelik Müslümanların üçte ikisini, Ensar oluşturuyordu ki onlar Medine’ye bir saldırı olursa O’nu korumaya söz vermişlerdi. Efendimiz bir anda büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Hemen kervan için yola çıkan ashabına konaklama emri verdi ve onlarla bu yeni gelişmeyi istişare etti. Ortak kanaat, Ebû Cehil’in önünü kesmekti ki Efendimiz de bunu benimsedi. Böylece hem Ensar, Akabe’de verdiği sözü kapsamayan bir şeye zorla sevk edilmemiş hem Müslümanlar ikiye bölünmemiş hem de cepheye gitme kararı herkesin onayıyla alınmıştı.7
Bedir’de büyük bir yara alan Mekkeliler, aradan bir yıl geçince intikam için silahlanmış ve üç bin kişilik bir orduyla Medine’nin yolunu tutmuştu. Bu tehlikeli gelişmeyi ya da güvenlik krizini amcası Hz. Abbas’ın gönderdiği mektupla erken haber alan Efendimiz, yine ashabını toplamış ve atılacak adımları onlarla istişare etmişti. Kendisinin kanaati içerde kalıp şehri içerden müdafaa etmek olsa da ashabın çoğunluğunun fikri dışarı çıkıp düşmanla meydan savaşı yapmak şeklinde olmuştu. Bunun üzerine gerekli hazırlıklar yapılmış ve Uhud’a hareket edilmişti.
Şûradan çıkan cepheye gitme kararıyla toplumun içerisindeki nifak kitlesi ortaya çıkmıştı. Efendimiz’e itaat etmenin ne kadar hayati olduğu yaşanarak anlaşılmıştı. Bir de -kader planında- Mekkelilerin, Medine’yi içerisinde ki insanlarla beraber yıkıp yağmalayıp sonra da yakmalarının önüne geçilmişti. Zira gelirken hınçlarından Efendimiz’in annesinin kabrini açıp kemiklerini almayı düşünen Mekkeliler, savaşta şehit ettikleri sahabenin de bedenlerini paramparça etmişlerdi. İçerde kalınsa bu kinle şehri yakmaları kuvvetle muhtemeldi ki onlar Uhud’dan ayrılırlarken Efendimiz, Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ı takip için göndermişti. Zira onların şehre girip yakıp yıkmalarından endişelenmişti.8
İsyanlarından dolayı şehirden çıkarılan Nadiroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve intikam için bütün yarımadayı arkalarına alıp Müslümanlara saldırmaya karar vermişlerdi. Bunun için kabile kabile dolaşmış kiminin kinini kiminin de servet zaafını kullanarak “Ahzab Ordusunu” oluşturmuşlardı.9 Düne kadar Müslümanların karşılaştığı en büyük ordu, Uhud’daki üç bin kişilik Mekke ordusuydu. Halbuki şimdi on bini aşkın bir ordu, onları yok etmek için tam teçhizatlı bir şekilde yola çıkmış Medine’ye geliyordu. Müslümanlar, büyük bir güvenlik kriziyle karşı karşıyaydı. Gelişmeyi haber alan Efendimiz, yaklaşan tehlike karşısında ferdi ve fevri bir karar almaktansa ashabını toplamış ve yapılması gerekenleri onlarla istişare etmişti. İstişare de Hz. Selman, memleketinde edindiği bir tecrübeyi aktarıp şehrin etrafına hendek kazmayı teklif etmiş ve bu, makul ve isabetli bulunup kabul edilmişti.10 Nitekim faydalı da olmuş ve Ahzab ordusu, hendeği aşamayıp yirmi yedi gün sonra dağılıp geri dönmüştü.
Efendimiz, güvenlikle ilgili krizlerde olduğu gibi ashabıyla arasında yaşanan bazı sıkıntılı dönemlerde de istişare mekanizmasını işletmişti. Örneğin Hudeybiye’de anlaşma imzalandıktan sonra ashabına kurbanlarını kesip ihramdan çıkmalarını emretmiş fakat anlaşmanın şartlarını çok ağır bulan sahabe, belki vahiy gelir ve bir değişiklik olur düşencesiyle emri uygulamak için harekete geçmemişti. Bu büyük bir krizdi ve böylesi bir durum ile ilk defa karşılaşıyordu. Bunun üzerine onların bu tavrını hanımı Ümmü Seleme ile istişare etmiş; o “Yâ Resûlallah! Siz kurbanınızı kesiniz. Böylece onlar karardan geri dönüşün mümkün olmadığını anlar ve verilen emri tatbik ederler.” deyince Efendimiz, kurbanını kesip ihramdan çıkmış, bunun üzerine ashab da geri dönüşün olmadığını anlayıp O’na tabi olmuşlardı.
Efendimiz, ferdi olarak karar alacağı zaman da ilerde bir kriz çıkmaması adına ilgili konularda uzman sayılan kimselerin bilgi ve birikimlerinden de istifade etmeye çalışmıştı. Mesela miraç mucizesini anlatıp anlatmama hususunda Cibrîl’den, değişik yolculuklarında Hz. Ebû Bekir’den, devlet başkanlarına mektup göndereceği zaman mühür meselesi ile alakalı bazı sahabîlerden,11 Bedir, Hayber ve Taif’te ordunun konuşlanacağı yer hususunda Hz. Hübâb İbn-i Münzir’den danışmanlık hizmeti almıştı.
Kriz Yönetimi Esnasında Panik Oluşturmama
Mekkelilerin, Bedir’in intikamını almak için harekete geçtiklerini haber veren mektup Efendimiz’e Kuba’da bulunduğu bir sırada ulaşmıştı. Yanına vahiy kâtibi Hz. Übey İbn-i Ka’b’ı çağıran Efendimiz, mektubu ona okutmuş ve mektuptaki mesajı gizli tutması adına kendisine sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Ardından Ensar’ın önde gelenlerinden Hz. Sa’d İbn-i Rebî’nin evine gitmiş ve yaklaşan büyük tehlikeyi haber veren mektubu onunla paylaşmış, kanaatini almış ve ondan da bu bilgileri kimseyle paylaşmamasını istemişti.12
Efendimiz’in buradaki temel maksadı, halkın tehlikeyi bir anda haber alıp paniğe kapılmasının dolayısıyla böylesi kritik bir zamanda ikinci bir krizin ortaya çıkmasının önünü almaktı. Gerekli bütün görüşmeleri yapacak, atılacak adımları ve alınacak önlemleri tespit edecek ve sonra halka duyuracaktı. Bir de haberleşme ağının deşifre olup Mekke’deki ilgili Müslümanların durumunu tehlikeye atmamak ve onları da paniğe sevk etmemekti.
Müslümanları yok etmek için Medine’nin kapısına dayanan Ahzab ordusu, kazılan hendekleri görünce şok olmuştu. Hendeği aşabilmeleri için belli aralıklarla karşıda nöbet tutan Müslüman askerlerin, görev yerlerini terk etmeleri gerekiyordu. Bunun için Kurayzaoğullarının, Efendimiz ile yaptıkları anlaşmaya ihanet etmelerini, İslam ordusuna ya da askerlerin geride bıraktığı ailelerine saldırmalarını sağlamaya karar verdiler. Böylece İslam ordusunu iki ateş arasında bırakacak; paniğe kapılan askerlerin bir kısmı yakınlarını korumak için cepheyi terk edeceklerdi. Nitekim bunun için daha kuşatmanın ilk gününde Huyay İbn-i Ahtab devreye girmiş ve Kureyzalıları bir şekilde ikna etmişti.
Bu gelişme Efendimiz’e ulaşınca haberi tetkik etmek için dört kişilik bir ekip görevlendirmiş ve onlardan, şayet haber doğruysa bunu kendisine kimsenin anlamayacağı bir şekilde bildirmelerini istemişti. Hemen işe koyulan ekip ihanet olayının doğru olduğunu öğrenmiş ve Efendimiz’e gelip “Adel ve Kare” demişlerdi. Bu şifreli söz, Reci ve Maune olaylarında söz verip ihanet eden ve ilim ehli sahabîleri tuzağa çekip öldüren Adel ve Kare kabilelerinin yaptığı gibi Kurayzalıların da anlaşmaya ihanet ettiklerini bildiriyordu.13
Efendimiz’in onlardan şifreli bir dil kullanmalarını istemesinin sebebi, kuşatma kriziyle yaka paça olan askerlerini ve korku içerisinde evlerde bekleyen halkı, paniğe sevk etmemekti. Hatta hemen bir birlik oluşturmuş ve onlara, kuşatma boyunca şehirde devriye görevi vererek Medine sokaklarını kontrol altına almış ve Ahzab ordusunun planını bozmuştu.
Diplomasiyi ve Barışı Önceleme
İnsan hayatına büyük değer veren Efendimiz, özellikle güvenlikle alakalı krizleri can kaybını engelleyecek şekilde çözmeyi hedefliyordu. Mekke’de şiddet, daha çok bireyseldi ve bu süreci, temkin, sabır, af ve hicret ile atlatmışlardı. Fakat artık düşmanlığa kilitlenenler, hem orduyla hem de yok etmek için geliyorlardı. Kendilerini müdafaa etmemek, intihar olurdu. Bundan dolayı Efendimiz, Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına sık sık gazvelere çıkmak zorunda kalıyordu. Fakat cephelerde de krizi diplomasiyle çözmeyi önceliyor ve karşı taraftan dönüp gitmelerini, barış anlaşması yapmayı ya da teslim olmalarını istiyordu.
Bedir’e gelince Hz. Ömer’i elçi olarak Ebû Cehil’e göndermiş ve ondan geri dönmesini istemişti.14 Ebû Cehil’i ikna edip geri çevirmeye çalışan Utbe İbn-i Rebia’yı takdir etmişti.15 Anlaşmaya ihanet eden ve isyan çıkartan Kaynuka,16 Nadir ve Kurayza’yı teslim olmaya ya da şehri terk etmeye davet etmiş, onlar karşı çıkınca kalelerini kuşatmıştı.17 Umre için yola çıktığında Mekkeliler yolunu kesmiş O ise defalarca elçi gönderip maksadının savaş olmadığını, umre ibadetini yerine getirip dönmek istediğini haber vermişti. Onların elçilerini kabul etmiş ve onlara da aynı mesajı vermişti. Ardından problemin çözümü adına Hudeybiye anlaşmasına razı olmuştu. Yine Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasına ihanet edip masum yirmi üç Huzaalıyı öldürdüklerinde de hemen üzerlerine yürümemiş, krizin sulh yoluyla çözümü adına bazı şeyler talep etmişti…
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 203, 208
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 208
- Tirmizî, Kıyamet 42
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 228, 229
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 228
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
- Bkz. İbn-i Hibbân, Sahîh 4721; İbn-i Hişâm, Sîre 293, 294; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/9
- Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/255, 256
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 453
- Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/50
- Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/363
- Vâkıdî, Megâzî 1/189
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 456
- Bkz.Vâkıdî, Megâzî 78; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/33
- Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/31
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 369
- Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/43
Kriz Yönetiminde Nebevî Esaslar (3)
İslam toplumunun birlik ve beraberliğine büyük önem veren Allah Resûlü, inananları bu ufka taşıma adına sürekli hatırlatmalarda bulunuyor ve mesajlar veriyordu: “Mü’minler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirini korumada bir vücut gibidir. Vücudun bir organı hasta olduğunda diğer organları da bundan dolayı uykusuzluğa ve ateşli hastalığa düçâr olur.”1, “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir!”, “Merhamet etmeyen merhamet bulamaz!”2
Müslümanlarda başkalarının acılarını yüreklerinde hissetme, dertlenip çözüm üretme ve başkaları için yaşama şuur ve heyecanını oluşturmaya çalışıyordu. Allah Resûlü, toplumda oluşturduğu bu birlik ve beraberlik atmosferini, karşılaşılan krizleri yönetmek için de değerlendiriyor; yeri geldiğinde problemleri çözmek için “seferberlik” ilan ediyordu.
Muhacirler, malını mülkünü arkada bırakıp Medine’ye göç etmişlerdi. Onların problemlerini giderme adına Allah Resûlü, âdeta seferberlik ilan etmiş ve yerel Müslümanları yardımcı olmaya davet etmişti. Onlar da seferber olmuş ve herkes, sahip olduğu imkânı muhacir kardeşiyle paylaşmıştı. Ki onlar bu fedakarlıklarından dolayı Allah tarafından “Ensâr/Yardımcılar” olarak isimlendirilmişlerdi. “Planlı seferberlikle” krizin önüne geçildiği gibi bu durum toplumsal bütünleşmeyi de beraberinde getirmişti.3
Medine’nin temel geçim kaynağı ziraattı. Yaşanan kuraklık, halkı sık sık açlıkla karşı karşıya bırakıyordu. Yine öyle bir zamandı. Elde avuçta ne varsa tükenmiş ve fiyatlarda katlanmıştı. Allah Resûlü, krizi çözmek için tüm halkı mescide toplamış ve “Sabrediniz ve müjdeleyiniz: Ben sizin ölçü ve tartınız için bereket vesilesi kılındım. Birbirinize düşmeden birlikte yiyiniz. Zira bir kişinin yemeği iki kişiye, iki kişinin yemeği dört kişiye ve dört kişinin yemeği beş altı kişiye yeter! Bereket, birlik ve beraberliktedir. Kim Medine’nin bu sıkıntılarına sabrederse onun kıyamet gününde şahidi ve şefaatçisi olurum! Kim bilerek ayrılırsa Allah, ona ihsan edeceği hayrı değiştirir. Kim de kötülük yapmaya kalkarsa Allah, onu, tuzun suda eridiği gibi eritir, cezalandırır!”4 buyurarak “sabır ve seferberlik” ilan edip herkesi, sahip olduğu imkânı başkalarıyla paylaşmaya çağırmıştı.
On bini aşkın Ahzâb ordusunun, Müslümanları yok etmek için Medine’ye doğru ilerlediği haber alınınca şehri ve sakinlerini müdafaa için hendek kazılmasına karar verilmişti. Düşman ordusu Müslümanların dört katı, alan uzun ve zaman da azdı. Halkın en temel hak ve hürriyetleri dahil her şeyleri büyük bir tehlike altındaydı. Üstelik mevsim kış; havalar çok soğuk ve öncesinde yaşanan kuraklıktan dolayı açlık hüküm sürüyordu. Hendeği zamanında bitirme adına Allah Resûlü, herkesi seferber etmişti. Çalışırken açlıktan Allah Resûlü karnına taş bağlamış, sahâbe üç gün aç çalışmış hatta yorgunluktan durduğu yerde uykuya dalanlar bile olmuştu. Buna rağmen 6 gün gibi kısa bir zamanda Ahzab ordusunun aşamayacağı genişlikte (9 m.), derinlikte (4,5 m.) ve uzunlukta (5,5 km.) hendek kazılmıştı.5
Yine mali açıdan ciddi sıkıntıların yaşandığı bir dönemde devrin süper gücü Doğu Roma’nın Medine’ye saldırmak istediği haber alınmıştı. Tehlike, çok büyük; mesafe, çok uzaktı [20 gün gidiş 20 gün dönüş]. Kısa zamanda askerlerin teçhiz edilmesi, ordunun yolda ve cephede ihtiyaç duyacağı bineğin, erzakın ve levazımatın tedarik edilmesi gerekiyordu. Allah Resûlü, halkı toplamış ve seferberlik ilan etmişti. Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ve Hz. Abdurrahaman İbn-i Avf yarısını, Hz. Abbas, Hz. Talha ve Hz. Sa’d İbn-i Ubâde gibi varlıklı sahabîler yükler dolusu malı, Hz. Osman ise 950 deveyi ve yüz atı, tam teçhiz getirip infak etmişti.
Hiçbir şeyi olmayan, bu büyük gailenin atlatılması adına başındaki sarığı çıkarıp vermişti. Kadınlar da kendi aralarında seferber olmuş; taktıkları yüzükleri, bilezikleri, halhalları ve küpeleri… getirip bağışlamışlardı. Kadınından erkeğine, en zengininden en fakirine öylesine bir fedakârlık sergilenmişti ki şaşıran münafıklar oluşan havayı baltalamak için “Bunların yaptıkları, gösterişten başka bir şey değildir!” demeye başlamışlardı. Buna rağmen herkesin himmetini âli tutmasıyla kısa zamanda ihtiyaçlar giderilmiş ve 30 bin kişilik bir ordu, düşmanı durdurmak için harekete geçirilmişti.
O güne kadar aşılanan şuur, sevap ve rıza düşüncesi, güven kredisinin hep yerinde kullanılması, başta Allah Resûlü olmak üzere idarecilerin ve ileri gelenlerin en önde koşturması gibi sebeplerle “seferberlik” hamleleri hep meyvesini vermiş; kriz zamanları, maddi manevi birçok hayırlı neticeyi verecek şekilde yönetilmişti. Seferberlikle toplumun tamamında farkındalık oluşturulmuş, halkın gücü arkaya alınıp krizin çözümüne ortak edilmiş ve pratikte de Müslümanların birbirine kenetlenip tek vücut haline gelmesi sağlanmıştı.
Planlama
Cereyan eden hadiselerin nereye varacağını öngörüp çözüm adına gerekli planlamaları yapmak ve önceden tedbirler almak, irade ve idare adına çok önemli bir temel esastır. Doğru bir planlamayla yıllar sürecek büyük krizler, başarıyla idare edilebilir ve süreç, kayıpsız atlatılabilir. Bu çerçevede öngörü kabiliyetiyle donatılan Hz. Yusuf, bolluk yıllarında yaptığı planlama ve hazırlık ile Mısır halkının yedi yıl süren kıtlık senelerini kayıpsız atlatmasını sağlamıştı. Allah Resûlü de öngördüğü bazı krizleri engelleme ve yönetme adına planlamalar yapmıştı.
Mekkeliler ile Medineliler arasında ciddi manada kültür ve karakter farklılıkları bulunuyordu. Mekke hem Kâbe’den hem de panayırlardan dolayı yarımadanın en hareketli noktasıydı. Kureyş üst kimlik konumundaydı ve ticaretle meşguldü. Buna karşılık Yesrib ise sürekli iç savaşların yaşandığı ve Yahudiliğin üst kültür gibi algılandığı bir yerdi. Burada yaşayan Evs ve Hazrec, daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Fakat hicret, bu iki ayrı toplumu bir arada yaşamak zorunda bırakmıştı.
Ensar, şimdilik her şeye koştursa da zamanla farklılıklar farklı krizleri beraberinde getirebilirdi. Muhacirler, kendi ayaklarının üzerinde duracağı ana kadar yanında kalacakları ailelerin/şahısların çok dikkatli seçilmesi gerekiyordu. Durumun farkında olan Allah Resûlü, daha Mekke’deyken bütün planlamaları yapmıştı. Zira hem Kuba’ya hem de Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı şey, Ensar ve Muhacirlerin Müslüman kimliği altında kaynaşmasını temin edecek ortak bir mekân (mescid) inşa etmek olmuştu. Ayrıca Muhacirleri şahıs şahıs çok iyi tanıyordu. Ensarı da yakından tanıyınca yeni bir yerleşim planı yapmış; herkesi ve her aileyi, karakterine, potansiyeline, imkânına ve sayısına göre kardeşleştirmişti.6 Böylece aynı evi paylaşmanın ve aynı bağda çalışmanın beraberinde getirebileceği muhtemel krizlerin önüne geçmişti.
Bir kriz de Medine nüfusunun %40’ını teşkil eden Yahudi kabilelerle yaşanabilirdi. Allah Resûlü’nü dolayısıyla İslam’ı, Medine’ye davet eden şehirde yaşayan Araplardan sadece 75 kişiydi. Hicretle meydana gelecek değişim, kimlik ve alan kavgalarını beraberinde getirebilirdi. Fakat Allah Resûlü bunun da çözümü önceden planlamış ve çok geçmeden de hayata taşımıştı. Medine’deki bütün Yahudî kabilelerini toplamış, onlarında kabul edip altına imza attığı ve birlikte yaşamanın kırmızı çizgileri diyebileceğimiz Medine Anayasasını yürürlüğe sokmuştu.7
Uhud’da Mekkelilerin süvari birliğinin İslam ordusuna arkadan saldırmasının savaş gibi hassas bir zeminde oluşturacağı krizi engelleme adına plan yapmış; elli okçuyu, onları engelleyebilecek kritik bir noktaya yerleştirmişti. Ve onlardan her ne olursa olsun emir gelmeden burayı terk etmemelerini istemişti. Nitekim plana sadık kalınınca Müslümanlar muzaffer olmuş fakat dışına çıkılınca savaş meydanında büyük bir krizle karşı karşıya kalınmıştı. Elde edilen zafer, muvakkat mağlubiyete dönüşmüş, 70 sahabî şehit düşmüş ve Allah Resûlü dahil hemen herkes ciddi şekilde yaralanmıştı…8
Herakliyus’a gönderdiği elçi Hâris İbn-i Umeyr El-Ezdî’nin Gassanlılar tarafından yolda şehit edilmesi üzerine Zeyd İbn-i Hârise komutasında üç bin kişilik bir ordu hazırlamış ve hesap sormak için göndermişti. Fakat Gassanlılar, Doğu Roma ile yakın temas halindeydi ve onlardan destek alabilirlerdi. Gönderilen ordu ise Allah Resûlü’nün elindeki tek orduydu. Muhtemel gelişmeleri hesaba katan Allah Resûlü, orduyu göndermeden önce askerlere hitap etmiş ve şayet ordu komutanı Zeyd İbn-i Harise şehit edilirse komutayı Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib’in o şehit edilirse Abdullah İbn-i Revaha’nın almasını o da şehit edilirse aralarından ehil birini seçip komutan yapmalarını istemişti.9
Uhud’da “Muhammed öldürüldü!” yalan haberi üzerine yaşanan gelişmeler, her ihtimale karşı çok tehlikeli zeminlerde böyle bir planlama yapılmasının ne kadar gerekli olduğunu göstermişti. Ordunun başsız kalması, cephede büyük bir kriz oluşturuyordu ve bu, karşı tarafın saldırısından daha fazla gidişatı etkiliyordu. Elindeki tek orduyu kaybetmeme adına Efendimiz, böyle bir planlama yapmıştı. Nitekim hadiseler O’nun öngördüğü şekilde gerçekleşmiş; üç komutan peş peşe şehit edilince komutayı Hz. Hâlid devralmış ve en az kayıpla orduyu Medine’ye geri getirmişti.10
Hızlı Hareket ve Hitabet
Bir lider olarak Allah Resûlü, gelişmelerden zamanında haberdar olmayı çok önemsiyordu. Böylece tehlikeler, büyümeden ve yayılmadan çözülüyor; insan, imkân ve zaman kaybının önüne geçiliyordu. Haber aldığı hadiselerin doğruluğunu tetkik ettirdikten sonra hemen olay yerine hareket ediyordu. Birilerinin Medine’ye saldırmak için yığınak yapmaya ve toplanmaya başladığını haber alır almaz ya kendisi askeri bir birlikle ya da ashâbından bir grubu ilgili yere gönderiyor ve karşı tarafı dağılıp kaçmaya zorluyordu. Gazvelerin yarısı ve seriyyelerin büyük çoğunluğu bu maksatla gerçekleşmişti.
Aynı şekilde ashâbı arasında büyük krizlere sebebiyet verecek küçük büyük fitnelerin çıkartılmaya çalışıldığı bilgisi kendisine ulaşınca hemen olay yerine geliyor, tarafları sakinleştiriyor, onlara hitap edip hislerinden sıyırıyor; akıl, mantık ve muhakeme ile hareket etmelerini sağlıyordu. Bu konudaki örnekler için sitemizde yayınlanan “Sahabe Arasında Yaşanan Gerginlikler ve Nebevî Dokunuş” başlıklı makaleye bakılabilir!
İç Kamuoyunu Besleme
İnsanlar arasında yayılan asılsız haberlerin, söylentilerin ve iftiraların toplumsal hayata her zaman ciddi manada menfi tesiri olmuştur. Çoğu zaman yetkililer, zihinleri meşgul eden bu durumu önemsemediği ve kamuoyunu zamanında aydınlatmadığı için bunlar, kısa zamanda insanların eylem ve söylemlerine yön verecek boyutlara ulaşmıştır. Bundan dolayı iç ve dış kamuoyunu doğru beslemeye her zaman dikkat eden Allah Resûlü, hemen halkı topluyor; olayın taraflarının o güne kadar sergiledikleri ahlakî tavırlarını nazara verip böyle bir şeyin olma ihtimalinin düşüklüğünü ortaya koyuyor ve onlara olayın iç yüzünü anlatan bir konuşma yapıyordu. Bu da toplumda kargaşaya sebebiyet verecek, masum insanları zorda bırakacak bu türlü krizler karşısında toplumun daha dikkatli hareket etmesini temin ediyordu. İfk hadisesi sürecindeki hamleleri bu çerçevede değerlendirilebilir.11
Safları Sıklaştırma ve Kararlılık
Umre niyetiyle yola çıkan Müslümanların yolu Mekkeliler tarafından kesilmişti. İhramlı halde Mekke’nin dibine kadar gelmişken ortaya çıkan bu krizi çözmek isteyen Allah Resûlü, Hudeybiye’ye gelip çadır kurmuş; maksadını izah ve ikna adına Mekkelilere elçiler göndermeye başlamıştı. En son Hz. Osman’ı göndermişti ki çok geçmeden onun müşrikler tarafından şehit edildiği haberi Hudeybiye’ye ulaşmıştı. Bu sırada Mekke adına birileri de O’nunla görüşmek için Hudeybiye’de bulunuyordu.
Allah Resûlü, hemen ashâbını beyata çağırmıştı. 1400 sahabî, teker teker gelip beyat ediyor ve Hz. Osman’ın uğradığı gadrin hesabını sormak için gerekirse canlarını bile vereceklerine dair söz veriyorlardı. Bu birlik ve kararlılık manzarası, Mekke’nin Hudeybiye’deki elçilerinin gözünü öylesine korkutmuştu ki hemen dönmüş ve onları Müslümanlarla bir anlaşma yapmaya ikna etmişlerdi.12 Bu manada kriz anlarında safları sıklaştırmak ve çözüm adına kararlılığın ilanı da Allah Resûlü’nün kriz yönetiminde temel bir esastır.
Yine Uhud dönüşü Müslümanları gelecek yıl Bedir’de tekrar buluşmaya davet eden Ebû Süfyan, buluşma zamanı yaklaşınca korkmuş ve Bedir’e gitmekten vazgeçmişti. Fakat bu durumun duyulması, yarımadada Mekkelilerin itibarlarını bitirebilirdi. Çözüm adına Medine’ye birisini göndermeye ve Müslümanları korkutmaya karar vermişti. Böylece cepheye Müslümanlar çıkmamış olacak hem karşılaşmaktan hem de söylentilerden kurtulmuş olacaktı. Nitekim Ebû Süfyan’ın 20 deve karşılığında ikna ettiği Nuaym İbn-i Mes’ud gelmiş ve hemen faaliyetlere başlamıştı.
Müslümanlara, Mekkelilerin karşı konulamayacak bir güçle yola çıktığını ve şayet Bedir’e hareket ederlerse tamamen ortadan kalkabileceklerini söylüyordu. Uhud’u hatırlatıyor ve korku yayıyordu. Münafıklar ve Yahudiler de ona destek oluyordu. Bu durum Müslümanlar, arasında büyük bir krize sebep olmuştu. Askerlerin büyük bir kısmı cephe hazırlıklarını bırakmıştı ki durum Allah Resûlü’ne haber verilince halkı mescide toplamış ve “tek başına da olsa/kalsa” Bedir’e gideceğini beyan etmişti. O’nun bu duruşu ve kararlılığı, korku atmosferini dağıtmış ve sahabe cephenin yolunu tutmak için hazırlıklara başlamıştı.
Uyarı ve Görevden Alma
İnsanların bazen bir sözleri bazen de bir uygulamaları, toplum ya da topluluk içinde krize sebep olabilmektedir. Böylesi durumlarda Allah Resûlü, ilgili şahsı, uyarır ya da görevden alır ve böylece muhatapları rahatlatır, gerginliği yatıştırırdı. Hz. Muâz’ı kendi kabilesine namaz kıldırması için görevlendirmişti. Fakat o, namazda kıraati uzatınca cemaat içerisinde kriz çıkmış ve durum, Allah Resûlü’ne kadar ulaşmıştı. Bunun üzerine Hz. Muâz’ı yanına çağıran Allah Resûlü, onu uyarmış, daha dikkatli olmasını söylemiş ve hatta hangi sûreleri okuması gerektiğini kendisine haber vermişti.
Yine Mekke’nin fethedildiği gün Hz. Abbas, Mekke lideri Ebû Süfyan’ı fetih ordusunu Mekke’ye girerken görebileceği bir noktaya getirmişti. Ordu içerisindeki kabileler kendi komutanları ve sancakları altında ilerliyordu. Ensar’ın sancağını taşıyan Hz. Sa’d İbn-i Ubâde geçerken Müslümanlara düne kadar çok büyük sıkıntılar yaşatan Ebû Süfyan’a dönmüş ve “Bugün, büyük harp günüdür! Bugün, Kâbe’de kan dökme helal kılınmıştır! Bugün Allah’ın Kureyşi zelil kılacağı gündür!” demişti.
Tam şehre girileceği sırada yapılan bu bireysel çıkış, Ebû Süfyan’ı endişelendirmişti. Üstelik kan dökmeden şehri fethetmeyi arzulayan Allah Resûlü’nün planını bozacak ve büyük bir krize sebebiyet verebilecek bir sözdü. Durum kendisine iletilince “Hayır! Sa’d yanlış söylemiştir. Bilakis bugün merhamet günüdür! Bugün Allah’ın Kureyşi yücelteceği gündür. Bugün, Kâbe’nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür!” buyurmuş; komutanlık görevini ve sancağı, Hz. Sa’d İbn-i Ubâde’den alıp oğlu Hz. Kays’a vermişti. Böylece hem tarafları sakinleştirmiş hem de çok fazla kan dökülmesine sebebiyet verecek krizi daha başlamadan bitirmişti.13
- Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
- Buhârî, Edeb 27
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
- İbn-i Mâce, Et’ıme 2; Bezzâr, el-Bahru’z-Zıhâr 1/240
- Bkz. Buhârî, Megâzî 30; Müslim, Cihâd ve Siyer 44
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
- Geniş bilgi için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 232, 233
- Bkz. Buhârî, Megâzî 17; Müslim, Cihâd ve Siyer 37
- Bkz. Buhârî, Megâzî 45
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 530-534
- Bkz. Buhârî, Megâzî 35
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 502, 503
- Bkz. Buhârî, Megâzî 49
Kriz Yönetiminde Nebevî Esaslar (4)
İlk üç makalede Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) karşılaştığı krizleri yönetirken rastgele hareket etmediğini ve süreci, krizin taraflarını çözümün parçası haline getirme, gerginliği tırmandırmama, sabır ve sükuneti muhafaza, alternatif yollar düşünme ve dışa açılım, hareket alanını genişletme ve vicdanları harekete geçirme, insanları ve işleri ortada bırakmama, kaynaştırma, çatı kimlik oluşturma, kardeşlik bağları kurma, ferdi ve fevri karar almama, istişare ve danışmanlık hizmetine başvurma, panik oluşturmama, diplomasiyi ve barışı önceleme, seferberlik ilan etme, planlama, hızlı hareket ve hitabet, iç kamuoyunu besleme, safları sıklaştırma ve kararlılık, uyarı ve görevden alma gibi birtakım temel esaslar çerçevesinde idare ettiğini ve çözdüğünü örnekleriyle birlikte ele alıp incelemiştik.1 Bu makalede ise yine kriz zamanlarında esas aldığı bunların dışındaki bazı ilkeleri işleyeceğiz:
Yarayı Derinleştirmeme ve Güven Telkin Etme
Allah Resûlü, ortaya çıkan problemlerin ya da alınan yaraların büyümemesini ve yayılıp bütün bir bünyeye sirayet etmemesini; bir an önce çözülmesini ve iyileşmesini çok önemsiyordu. Bundan dolayı karşılaştığı krizleri yönetirken yarayı daha da derinleştirmemeyi; buhranı içinden çıkılmaz boyutlara taşımamayı, hissi, fikri ve fiili kopuşlara sebebiyet vermemeyi temel bir ilke olarak benimsiyordu. Yaşanan sıkıntı ne ile alakalı olursa olsun duruşuna, konuşmalarına, tavır ve davranışlarına ve tepkisine azamî seviyede dikkat ediyordu. Bir gün kendisine, Bedir’in intikamını almak ve Müslümanları yok etmek için üç bin kişilik Mekke ordusunun harekete geçtiği haberi ulaşmıştı. Savunma adına atılacak adımları ashâbıyla istişare etmiş ve bu çetin cepheden Müslümanların galip ayrılması için onlarca önlem almıştı. Bunlardan bir tanesi de Mekke süvari birliğinin, Müslümanlara arkadan saldırmasını engellemek amacıyla Ayneyn tepesine yerleştirilen okçulardı.
Alınan önlemler ve cephede ortaya konulan üstün mücadele, meyvesini vermiş ve mağlup düşen müşrikler, Uhud’dan çekilmişlerdi. Manzarayı gören okçuların büyük çoğunluğu, savaşın bittiğine hükmetmiş ve Allah Resûlü’nden emir gelmeden nöbet yerini terk etmişti. Bunu fırsat bilen iki yüz kişilik Mekke süvari birliği, Müslümanlara arkadan saldırmış ve durumu fark eden müşrikler de derlenip cepheye geri dönmüştü. Bir anda iki ateş arasında kalan Müslümanlar, bir de “Muhammed öldürüldü!” nidasını duymuş ve büyük sarsıntı yaşamışlardı. Bu sarsıntıyı iyi değerlendiren Mekkeliler, yetmiş sahabiyi şehit etmiş, arkada kalanların büyük çoğunluğunu da yara bere içerisinde bırakmıştı.2 Neredeyse kayıpsız kazanılan zafer, okçuların görev yerini terk etmesi ve “Muhammed öldürüldü!” şayiasının tesiriyle ağır bir mağlubiyete dönüşmüştü.
Olan olmuştu ve Allah Resûlü, çok büyük acılar yaşayan ve hüzünler çeken askerlerini daha da üzmemek, birbirine düşürmemek, derhal tedavi sürecini başlatmak, şehitler üzerinden fitne çıkartmaya çalışan münafıkların ve bazı Yahudilerin propagandasını etkisiz hale getirmek için kimseyi suçlamamış; atfı cürümlere de müsaade etmemişti. Allah, onları affetmiş; O da hiçbir şey olmamış gibi askerlerine, şefkat, merhamet, hilm ve rıfk ile muamele etmişti: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”3
Mekkelilerin geri dönüp Medine’ye tekrar saldırmak istediğini haber alınca “Dün Uhud’da bizimle beraber olanlar Hamrâu’l-Esed’de toplansın!” şeklinde bir duyuru yapmış; herkese güvendiğini ve kimseye gücenmediğini açıkça ortaya koymuştu.4 Böylece Uhud’da yaşananlar Uhud’da bırakılmış; yaralar hemen sarılmış, güven tazelenmiş ve hep ileriye bakan nazarlar, ufukta gözüken güzel günlerin peşine düşmüştü. Nitekim Allah Resûlü, Uhud’daki ashabıyla Hendek başına toplanan Arap kabilelerini, evlerine elleri boş göndermiş ve sadece beş yıl sonra da Mekke dahil yarımadanın dört bir köşesinde yaşayan insanların gönüllerini fethetmeyi başarmıştı. Bu arada Uhud’da yaşananlar askerlere de iyi bir ders olmuş ve ondan sonra Nebevî emirlere, önlemlere ve uyarılara daha sıkı tutunmuşlardı.
Halkın İçerisinde Olma
Allah Resûlü, bir rehber ve lider olarak sürekli halkının arasındaydı. Günde beş defa onlarla Mescid-i Nebevî’de buluşuyor, hastalarını ziyaret ediyor, her türlü problemlerine çözüm üretiyor hatta ötelere bile bizzat kendisi uğurluyordu. Özellikle kriz zamanlarında halkının yanında olmayı, onlarla birlikte çalışmayı, mücadele etmeyi ve onların katlandığı zahmetlere katlanmayı, çok önemsiyordu.
İsyan ve ihanetlerinden dolayı kaleleri kuşatılan ve ardından Medine’den sürülen Benî Nadir’in ileri gelenleri, Hayber’e yerleşmişlerdi. Hayberlilerin imkanlarını da kullanıp Müslümanları yok etme adına müşrik Araplar arasında adeta bir seferberlik başlatmış; katılmak istemeyenleri de dünyevî imkanlarla satın almışlardı. Neticede sayısı on bini aşan Ahzab ordusunu toparlamış ve Medine’ye saldırmak için Ebû Süfyan komutasında harekete geçmişlerdi. Bu, bütün Müslümanların varlığını tehlikeye atan çok büyük bir güvenlik kriziydi. Gelişmeyi haber alan Allah Resûlü, atılacak adımları ashâbıyla istişare etmiş ve Ahzab ordusunun Medine’ye saldırabileceği yerlere aşılması zor hendek kazılmasına karar vermişti. Vakit çok azdı ve altı gün içerisinde hendeğin kazılması gerekiyordu. Kargaşaya sebebiyet vermeme adına Allah Resûlü, ekipler kurmuş ve her ekibe belli mesafede ve yerde hendek kazma görevi vermişti. Kendisi de eline kazmayı küreği almış altı gün boyunca gece gündüz onlarla birlikte çalışmıştı.5
Bir de o günlerde Medine’de kıtlık ve kuraklık hüküm sürüyordu. Askerler açtı ve bazıları karnına taş bağlayıp çalışıyordu ve onlar arasında Allah Resûlü’de vardı.6 Zaten halkı açken O, tok uyumuyor; elinde avucunda varsa bir şey onlarla paylaşıyordu. Her türlü krizde çözüm adına halkının arasındaydı ve katlandıkları zorluklara onlarla birlikte O da katlanıyordu. Bu durum, münafıkların çıkarmak istedikleri fitneye rağmen halkın O’na olan iman ve itimadını artırdığı gibi krizin atlatılması adına gösterilmesi gereken mücadele noktasında da topluma moral ve motivasyon aşılıyordu.
İnisiyatif Alma ve İleri Atılma
Mekke’de elde edilen maddi manevi fetihleri hazmedemeyen Hevazinliler, Müslümanlara saldırmak için savaş hazırlıklarına başlamıştı. Gelişmeyi haber alan Allah Resûlü, bu güvenlik krizini aşmak ve savaşı yerleşim yerlerinin dışına taşımak için ordusuyla birlikte Mekke’den hareket etmişti. Huneyn’e ulaştıklarında aralarında Benî Süleym’e mensup süvarilerin ve iki bin civarında orduya fetihten sonra katılmış Mekkelilerin de bulunduğu bir öncü birliği vadiye inmişti. Allah Resûlü, Ensar ve Muhacir dahil ordunun geriye kalanı arkadan geliyordu. Fakat Hevazin ordusu pusu kurmuş; vadiye inen öncü birliğini ok yağmuruna tutmuşlardı. Ürken ve canlarını kurtarma telaşına düşen Süleym süvarileri ve iki bin Mekkeli geri dönüp kaçmaya başlamışlardı ki bu durum izdihama; arkadan gelen askerlerin de sağa sola kaçışmalarına neden olmuştu.7
Düzeni bozulan on iki bin kişilik ordu, dağılmış ve Allah Resûlü’nün etrafında sadece yüz kişi kalmıştı. Bu durum çok kalabalık bir orduyla Huneyn’e gelen ve Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan Hevazinliler de düşünüldüğünde büyük bir kriz demekti. Üstelik Mekkeliler de yeni yeni Müslüman oluyorlardı ve yaşanacak bir hezimet, onları da Müslümanlar aleyhine yeniden organize olmaya sevk edebilirdi. Nitekim bu karışıklıkta onlardan bazıları “O’nu yalnız bırakın. Tam sırası, dağılın!” demeye başlamış hatta kaçıp Mekke’ye gelmiş ve Müslümanların bozguna uğradıklarını haber vererek müminleri üzüntüye, müşrikleri sevince boğmuşlardı.
Manzarayı gören Allah Resûlü, hemen bineğini mahmuzlamış ve bir taraftan “Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz! Ben Allah’ın resulüyüm; bunda yalan yok! Ben Abdulmuttalib’in oğluyum. Ey Muhacirler! Ey Ensar!”8 şeklinde nida ederek bineğini ordunun aksine ileri sürmeye başlamıştı. O arada yanında kalan insanları da organize etmiş ve onlar da sağa sola kaçışan ordunun, Allah Resûlü’nün etrafında toparlanması için başta Muhacirler ve Ensar olmak üzere herkese seslenmeye başlamışlardı.9 Ve bu hamleler, meyvesini vermiş; dağılan askerler sarsıntıyı atlatmış ve ordu, tekrar toplanmıştı. Allah Resûlü’nün, lider olarak bir adım öne çıkması ve süreci tersine çevirme adına inisiyatif alması hem yaşanan krizi bitirmiş hem de cepheden zaferle ayrılmalarına vesile olmuştu.
Allah İle İrtibat ve Dua
Allah Resûlü, sıkıntı ve kriz dönemlerinde Allah ile irtibata ayrı bir önem veriyor; ellerini açıp dua dua yakarıyor ve secdeye koşuyordu. Zira Kur’ân, “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin…”10 buyuruyor; müminleri, zor durumlarda aktif sabra ve kulluğa davet ediyordu. Kulluğun özü ve Allah ile irtibatın farklı bir buudu olan duanın ise O’nun hayatında ayrı bir yeri vardı. Öncelikle O, hemen her meselede iradesinin, aklının, mantık ve muhakemesinin, sahip olduğu imkanların hakkını veriyor; çözüm adına atılması gerekli bütün fikri ve fiili adımları zamanında atıyordu. Sebepleri yerine getirdikten sonra ise mutlaka Allah’a yöneliyor; O’ndan hayırlı bir netice ihsan etmesini ve hali ya da halini arz edip yardımını talep ediyordu.
On üç yıl boyunca Mekke’de karşılaştığı bütün krizler karşısında ilahî kudreti arkasına alma adına dua etmiş; takatini aşan durumlarda ilgilileri Allah’a havale edip yoluna devam etmişti.11 Taif’te taşlanmış; Sakif kabilesini helakin eşiğine getiren krizi, sağduyu ve dua ile çözmüştü. Peşine ödül avcılarının düştüğü hicret yolcuğu esnasında Sevr’de, Bedir başta olmakla Müslümanların hak ve hukuklarını hatta varlığını korumak için çıkmak zorunda kaldığı bütün cephelerde bir taraftan alması gereken bütün tedbirleri almış diğer taraftan çıkış, kurtuluş ve zafer ihsan etmesi adına sabahlara kadar hatta savaş sırasında secdeye kapanıp dua dua Allah’a yalvarıp yakarmıştı.
Mesela Hendek savaşının son üç gününde, öğle ile ikindi arasında, Ahzâb mescidinde “Ey kitabı indiren ve hesabı seri gören Allah’ım! Şu Ahzâb ordusunun ahengini boz ve onları paramparça eyle; onlara karşı bize nusret lütfedip inâyetini müyesser kıl!”12 şeklinde dua etmişti. Kıtlık, kuraklık ve salgın hastalık neticesinde yaşanan krizlerde de aynı şekilde hareket etmiş;13 bir yandan iradenin, aklın ve hikmetin gereğini yerine getirip esbaba riayet ederken diğer yandan her şeyin gerçek sahibi ve hâkimi Allah’a yönelmiş; O’nun havl ve kuvvetine sığınmıştı.
Sonuç
Bütün türleriyle krizler, dünya hayatının bir gerçeğidir. Allah Resûlü de Mekke ve Medine döneminde çok sayıda krizle karşı karşıya kalmıştır. O, bu buhranlı dönemlerde esbaba riayet etmiş ve sahip olduğu imkanları rantabl değerlendirmiş; bütün krizleri, başarılı bir şekilde idare etmiş hatta ilerisi adına büyük kazanımlara vesile kılmıştır. Bunu da bazılarına dört makalede dikkat çekmeye çalıştığımız birtakım temel esaslar çerçevesinde yapmıştır. Böylece arkadan gelen ve kendisine inanan ve tabi olan müminlerin örnek alabilecekleri ve uygulayabilecekleri kriz yönetimine dair esaslar, sistem, metodoloji ve tecrübe oluşmuştur. Dün, Allah’ın kendisine hayırlı ve semereli neticeler ihsan eylediği bu temel esasların hepsi evrensel niteliktedir. İç içe geçmiş krizlerle boğuşan başta İslam dünyası olmakla insanlık, çözüm adına hem içinde yaşadıkları çağı ve şartları doğru okumalı hem de bu Nebevî esaslardan ilham almalıdır…
- ..
- Bkz. Buhârî, Megâzî 17
- Âl-i İmrân Sûresi, 3/159
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 398
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 454
- Bkz. Buhârî, Megâzî 30
- Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 564
- Bkz. Buhârî, Megâzî 55; Müslim, Cihâd 28; İbn-i Hişâm, Sîre 564
- Bkz. Müslim, Cihâd 28
- Bakara Sûresi, 2/153
- Bkz. Buhârî, Cihâd 98
- Buhârî, Megâzî 30
- Bkz. İbn-i Mâce, İkâme 154; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/235
Kriz Yönetiminde Nebevî Esaslar (5): Asr-ı Saadet Sonrası
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), ümmetinin geleceği ve gelecekteki ümmetiyle de çok yakından alakalıdır. Onların hem dünya hem de ebedî ahiret saadetini elde etmeleri adına yollar açar, arkasında ilahî ve evrensel bir mesaj ve problemleri çözerken takip edebilecekleri nebevî bir metodoloji bırakır: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünneti’dir.”1 Bunlara ilave O (aleyhissalâtu vesselâm), Allah’ın kendisine bildirdiği ğayba ait bazı bilgilere ve gösterdiği tablolara, insan gerçeğine, tarihi realitelere ve sosyal tecrübelere bakarak gelecekte yaşanacak toplumsal felaket, kargaşa ve iç savaş gibi bazı krizlere de dikkat çeker. Bir gün yanındakilere, “Benim gördüğüm fitneleri siz de görüyor musunuz?” diye sorar. Onlar, “Hayır!” cevabını verince “Şüphesiz ben, evlerinizin aralarına dökülen fitne ve felaket mahallerini, şiddetli yağmur sellerinin bıraktığı izleri görür gibi görüyorum.”2 buyurur. O, mü’minlere, gördüğü bu krizlerin olumsuz etkilerinden onları koruyacak, kurtaracak hatta hem dünyaları hem de ahiretleri için kazanıma dönüştürecek şekilde nasıl yönetmeleri gerektiğiyle alakalı birtakım esaslar da vaz eder.
Krize Sebebiyet Verecek Hususlardan Kaçınma
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), kendisinden sonra ümmetinin muhatap olacağı krizlerin sebepleri üzerinde özellikle durur ve böylece onlara, krizlerin önünü alma adına nelere dikkat etmeleri gerektiğini hatırlatır. Bu çerçevede “birlik ve beraberliğin zayıflaması, aşırı dünya sevgisi ve ölüm korkusu, mü’minlerin içine düştüğü halin onlara düşmanlık besleyenleri cesaretlendirmesi,3 güç ve idarenin alçakların/hainlerin ve ahmakların eline geçmesi,4 cinayetlerin çoğalması, cehaletin artması ve yayılması, ilmin kaldırılması,5 güvenilir kimselerin azalması,6 şuursuz hareket,7 ihtilafların artması ve Müslümanların gruplara ayrılması, söze sadakatin ve emanete sahip çıkmanın azalması,8 cimriliğin ve bencilliğin yaygınlaşması,9, insanların kendi görüşlerini Kur’ân ve Sünnet’in esaslarına üstün tutması,10 kamu malının korunmaması, akrabalar arası ilişkilerin yıkılması, maneviyatın ve hayırlı işlerin çok zayıflaması,11 ahlakî değerlerin zedelenmesi,12 helallere ve haramlara dikkat edilmemesi13, kamuoyunun yalanlarla manipüle edilmesi,14 doğru kimselerin yalanlanması, yalancı kimselerin doğrulanması, hainlere güvenilmesi ve emin kimselerin ihanetle suçlanması15” gelecekte karşılaşılacak krizlerin başlıca sebepleridir. Mü’minler, bu hususlarda dikkatli oldukları sürece krizlere karşı tedbirini almış olur. Gevşek hareket edilmiş ve krizler meydana gelmişse sonlandırma adına yapmaları gereken de yine bu sebepleri ortadan kaldırmaktır.
Kur’ân’ın Evrensel Esaslarına Sarılma
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), bir gün ileride büyük fitnelerin dolayısıyla büyük sosyal krizlerin ortaya çıkacağını haber verir ve mü’minleri, dikkatli olmaları hususunda uyarır. Mecliste hazır bulunanlardan Hz. Ali (radıyallahu anh), “Bu fitnelerden ne ile kurtuluruz?” diye sorar. O (aleyhissalâtu vesselâm), “Allah’ın Kitabı ile!” buyurur ve şu açıklamayı yapar: “Onda, sizden önceki milletlerin haberi, sizden sonra kıyamete kadar gelecek fitneler ve kıyamet ahvâli ile ilgili haberler ayrıca sizin aranızda cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler var. O, hak ile bâtılı ayırt eden yegane ölçüdür ve onda her şey ciddîdir.16 Kim bir zalimden korkarak, ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim onun dışında bir hidayet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipidir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyan ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur…”17
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), bu beyanıyla öncelikle mü’minlere karşılaştıkları fitne gibi büyük krizler karşısında gelişi güzel, başıbozuk ya da kuralsız hareket etmemelerini aksine kitabî olmalarını; Kur’ân’ın vaz ettiği evrensel disiplinlere yönelmelerini, hal ve hareketlerinde, bu disiplinlerle sınırları çizilen hak ve salih dairenin dışına çıkmamalarını salıklar. Kur’ân ise adaleti, ahlaklı olmayı, iyiliği, istişareyi, itidali, sabrı, ümidi, azmi, iradeyi, tefekkürü, affı, yardımlaşmayı, ilim ve araştırmayı, birlik ve beraberliği, iyiliği yaygınlaştırmayı, kötülüğe hareket alanı bırakmamayı, her türlü hak ve hukuka saygıyı ve riayeti emreder. Önceki kavim ve medeniyetleri helake götüren sebeplere ve peygamberlerin onları kurtarmak için sunduğu evrensel reçetelere dikkat çeker. Öyleyse mü’minler, fitne gibi birlik ve beraberliği, dirlik ve düzeni sarsıcı krizler karşısında çözümü, bu esaslarda aramalıdır. Bunların dışındaki yollar, kaosu ve kargaşayı artırabilir ve krizi, içinden çıkılmaz boyutlara taşıyabilir ya da öteleyip bir yük olarak gelecek nesillerin omuzlarına yükleyebilir.
Sabır ve Samimiyetle Hareket Etme
Allah Resûlü, ilerde vuku bulacak, çoğalıp hayatı tamamen etkisi altına alacak ve ihlaslı olanla olmayanı birbirinden ayıracak bazı problemlere dikkat çeker. Bunların doğuracağı krizleri aşma ve beraberinde getireceği yan etkilerden beri olma adına mü’minlere, sabrı ve samimiyetle hareket etmeyi adres gösterir. Bu çerçevede “Benden sonra dine uymayan (münker) işler göreceksiniz.” buyurur; dine aykırı işlerin İslam toplumu içerisinde yaygınlaşacağına, dine bağlılıkta samimiyetin azalacağına ve bunun da İslam’ın özünden uzaklaşmayı beraberinde getireceğine ve diyanet hususunda ortaya çıkacak krizlere vurgu yapar. Çözüm olarak “Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz.”18 buyurur ve mü’minlere, aktif sabırla işin aslını ve doğrusunu insanlar arasında temsile devam etmeleri, duygu ve düşünceleri, hal ve hareketleriyle kötü gidişe destek olmamaları gerektiğini haber verir.
İnsanların dünya menfaati karşısında nakavt olup dini terk ettikleri hatta dini kendi çıkarları istikametinde tahrife çalıştıkları ya da kültür ve medeniyetin diğer öğeleri arasında ötekileştirdiği böylesi bir dönemde dinin esasına bağlı kalmayı ve onu samimi bir şekilde yaşamayı sürdürmeyi, “Öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini yerine getirme hususunda dirençli davranıp İslam’ı hakkıyla temsil eden kimse, avuç içerisinde köz tutan kimse gibi olacak.”19 buyurarak elde ateş parçası tutmaya benzetir. Zemine ve şartlara dikkat çeker ve fitne gibi büyük kriz zamanlarında İslam’ın evrensel değerlerini hayata taşıyanlara elli kişinin ameline denk karşılık verileceğini haber verir.20
Fert ve Cemiyeti Aydınlatma
Kriz zamanlarında olayların ilim ve hikmetle değerlendirilmesi, tavır ve davranışlara hilm ve teenninin hâkim olması hayati öneme sahiptir. Böylece şiddetin ve yıkımın önüne geçilebilir, kardeş kavgaları engellenebilir, toplumun ıslahı ve sosyal barışın temini adına daha rahat hareket edilebilir. Özellikle ortada fitne gibi bir kriz varsa bu, zihinlerin karıştığını/karıştırıldığını, nazarların bulanık hale geldiğini/getirildiğine ve niyetlerin değiştiğini/değiştirildiğini gösterir. Bu da iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi hususunda ehliyetli mü’minlere düşen vazifelerin terk edildiğini ve zihinlerin, birilerinin sürmesine hazır hale getirildiğine işaret eder. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırırsınız ya da Allah size yakın zamanda bir azap gönderir de Allah’a yalvarıp yakarırsınız ama dualarınıza icabet edilmez.”21 buyurur ve insanların, aydınlatılmasını ister.
Fenalıklar ve kötüye gidiş görüldüğü halde sessiz kalmanın, umumî bir felakete sebep olacağını; toplumun karışacağını ve ilahî azabı netice verecek bir sürece girileceğini beyan eder.22 Eğer bu durum zulmün neticesi ise zalimin kollarından tutup onu batıldan hakka çevirmedikçe mazur sayılamayacaklarını ve ilahî azaptan kurtulamayacaklarını,23 zalime karşı hakkı dillendirmenin en faziletli cihad olduğunu haber verir.24 Yapılması gerekenin hem krizi netice veren sebepler hem de krizin daha da derinleşmesine mâni olacak ve çözümü beraberinde getirecek hususlarda fert ve cemiyetin ehil kimseler tarafından aydınlatılması olduğunu bildirir.
Hakkı bilenlerin korkmaması ve hakikati, dillendirmesi ve halkı bilinçlendirmesi gerektiğini beyan eder.25 Fitne sürecinde yaşananlar, insanlara maddi olarak zarar verdiği gibi manevî olarak da zarar verir. Hatta Allah Resûlü, bu zor zamanların insanların imanına bile etki edeceğini; mü’min sabahlayan bazılarının kafir olarak akşamlayacağını, mü’min olarak akşamlayan bazı kimselerin ise kafir olarak sabaha çıkacağını dile getirir ve sadece Allah’ın iç dünyasını ilim ile ihya ettiği kimselerin bu duruma düşmeyeceğini haber verir.26 Hak ve hakikatleri, hikmet ve hayırları ihtiva eden ilim ile insanların elinden tutulması gerektiğine işaret eder.
Dili; Dikkatli, Duyarlı ve Dengeli Kullanma
Fitne gibi büyük kriz zamanları, suyun bulanık olduğu; haklı ile haksızın ayırt edilemediği ya da haksız tarafın sahip olduğu güç ile haklı tarafın argümanlarının üzerini örttüğü ve zihinleri algılarla manipüle ettiği karışık dönemlerdir. Böylesi dönemlerde söylenen sözler, çarpıtılır, farklı yerlere çekilir ve maksadının aksi istikametinde anlaşılır veya anlaşılmasına yol açılır. Söz, gücünü ve değerini yitirir; faydadan çok zarar vermeye başlar.27 Yığınlar hakem, hâkim ve uzman kesilir. Gıybet, iftira, suizan ve ithamlar, insanların birbirine olan güvenini ve geleceğe olan ümidini yutan kara deliklere dönüşür. Allah Resûlü, “İleride sağır, dilsiz ve kör fitneler ortaya çıkar. Kim onlara yakın ve açık durursa, onu içine çeker ve helak eder. Dil ile karışıp o fitnelerin bir parçası olmak, kılıçla katılmaktan daha beterdir.”28 buyurur ve fitne zamanlarında dile dikkat edilmesini; dilin, krizi tırmandıracak ve zararı katlayacak şekilde kullanılmamasını talep eder.
Fitne zamanlarında iktidarı elinde bulunduran kimse/kimseler yanında söylenen sözler ise daha bir tehlikelidir. Zira burada söylenecek dikkatsizce ve düşüncesizce bir söz, iktidar sahiplerinin zulüm ve haksızlıklarını artırmasına dolayısıyla sıkıntıların katlanmasına sebebiyet verebilir ki Allah Resûlü, “…Biriniz Allah’ın gazabını sebep olacak çirkin bir sözü, vebal derecesini dikkate almadan söyleyiverir. Halbuki Allah, o söze karşılık o kimseye huzuruna çıkacağı ana kadar gazabını yazar.”29 buyurur ve bu çerçevedeki konuşmaların Allah katındaki yerine dikkat çeker. Netice olarak mü’minler, kriz zamanlarında da “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa hayır doğuracak şeyler konuşsun veya sussun.”30 ilkesine bağlı kalmalı; dili hakkı dillendirmek, iyilikleri yaymak, fenalıklardan sakındırmak ve Allah’a anmak için kullanmalı31 asla fayda sağlamayacak ve zararı katlayacak şekilde kullanmamalıdır.
Allah’a Güvenme ve Meşru Dairede Kalma
Krizleri çözüme kavuşturma adına en önemli dinamiklerden birisi de paniğe kapılmama ve hissi hareket etmemedir. Allah Resûlü, “Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz.” buyurur; Allah’a inanan, güvenen, teslim ve tevekkülle O’na yönelen imanlı sinelerin, en dehşet verici hadiseler karşısında bile dengeli ve korkusuz olacağına, olması gerektiğine dikkat çeker. Zira mü’min bilir ve inanır ki bir yaprak bile O’nun ilmi ve izni olmadan düşmez ve O, abes iş işlemekten münezzehtir. Öyleyse yaşanan gelişmelerin arkasında olayların taraflarına bakan iradî hususlar yanında O’na ait illet, hikmet ve hayırlar da vardır.
Allah Resûlü, “Benden sonra İslâm’ın çizdiği sınırların dışına çıkıp birbirinin boynunu vuran kafirlere dönmeyiniz.”32 buyurur. Mü’minlere, kendi dünyalarında meydana gelen krizler karşısında öncelikle yanlış bir duruş, tavır ve davranış ortaya koymama adına Allah’a sığınmalarını ardından da adaletten, iyilikten, doğruluktan ve güzellikten; hak yollardan ayrılmadan çözüm için mücadele etmeleri gerektiğini hatırlatır. Çünkü “Müslümanların, Müslümanlara kanı, malı ve ırzı haramdır.”33 ve onlar, krizleri, temel hak ve hürriyetlere bağlı kalarak adalet dairesinde çözüme kavuşturmak zorundadır.
Krizi Tırmandırmaktan Sakınma
Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Yakında fitneler olacak. O zaman fitneye karışmayıp oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen ise fiili olarak fitne ve fesada çalışandan daha hayırlı olacaktır. Fitneden yüz çevirmeyip onu görmeye çalışan (bile) ondan etkilenir.” buyurur ve insanın, fikren ve zihnen bu sisli havadan etkilenebileceğini haber verir. Ardından “Kim ilticâ edecek ve sığınacak bir yer bulursa, hemen sığınsın; fesat çıkaranlara karışmayıp kendini kurtarsın.”34 buyurur ve kurtuluşun, fitneden uzak durulması ve fitnecilerin yalnız bırakılmasında yattığını söyler. Zira fitnenin olduğu yerde fesat ve kargaşa, kargaşanın olduğu yerde ise şiddet, kavga ve faili meçhul olaylar vuku bulur. Dolayısıyla mü’minler, kimin haklı olduğunu bilmediği ya da tarafların tamamının haksız olduğu durumlarda olaylara taraf olup bilmeden de olsa karşıdaki insanın/insanların dokunulmaz haklarına zarar verebilir veya zarar verilmesine istemeden de olsa katkı sunabilir.
Allah Resûlü, bir noktadan sonra -ki o da idarenin yaşça küçük (ve ehliyetsiz) insanların eline geçtiği, fuhşiyatın ihtiyarlar arasında bile yaygınlaştığı ve ilmin, toplumdaki en rezil kimselerde olduğu dönemdir- hak ve hakikatlerin zarar görmemesi adına sukûtun/inzivanın tercih edilebileceğini haber verir.35 Mü’minlerin fitneden uzak durması krizin boyutlarının genişlemesine ve herkesi içine alıp tamamen çözümsüz hale gelmesine mâni olabilir. Allah Resûlü, “Bütün gruplardan uzaklaş ve ağaç köklerini kemirmek zorunda kalsan bile ölünceye kadar böylece sabret.”36 buyurur ve bu halde bulunmanın fitne çıkaranlara tabi ya da taraf olmadan daha hayırlı olduğunu haber verir.37 Kaos ortamında dini değerleri korumak ve yaşamak zor olacağı için bu durum mü’minlere dinlerini yaşama imkânı da sunacaktır: “Yakın bir gelecekte Müslüman’ının en hayırlı malı, dağ başında ve yağmur suyu (birikintileri) başında güttüğü davarlar olacaktır. (Böylece) dinini fitnelerden korumuş olur.”38
O (aleyhissalâtu vesselâm), bir gün ashabına “İnsanların elekten geçirilerek iyilerin gittiği, kötülerin kaldığı, verilen sözlere sadakatin azaldığı ve emanetlere riayetin bozulduğu, ihtilafın arttığı ve insanların bu ihtilaflardan dolayı birbirine düştüğü yakın bir gelecekte haliniz nasıl olacak?” diye sorar. Onlar, “Ey Allah’ın Resûlü! Anlattığınız durum olunca biz ne yapalım?” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Hak olduğunu bildiğinizi tutarsınız. Hak olduğunu kabul etmediğinizi bırakırsınız. Sizi ilgilendiren şeylere/işlere yönelirsiniz ve başkalarının karışık işlerini terk edersiniz.”39 buyurur.
Hak ile batılın birbirine karıştığı haklı ile haksızın ayırt edilemediği fitne zamanlarında mü’minler, birbirine zarar verecek, birbirini yanlış anlayacak, birbirini korkuya ve gerginliğe sevk edecek şekilde toplum içerisinde hareket etmemelidir. Allah Resûlü, “Bir kimse kardeşine kesici bir âlet (bıçak, hançer, kılıç vb.) doğrultursa, onu elinden bırakıncaya kadar melekler ona lanet eder. Bu kimseler ana baba bir kardeş olsa bile böyledir.”40 buyurur ve her şeyin yanlış anlaşılmaya müsait olduğu zeminlerde ve zamanlarda dikkatli hareket edilmesi gerektiğini belirtir. Böylesi zamanlarda yanında silah gezdiren insan, farklı saiklerle elini silaha atabilir ve fitneyi daha da derinleştirebilir ki Allah Resûlü, “Sizden biriniz silahını din kardeşine karşı doğrultmasın! Çünkü farkında olmadan belki şeytan silâhı elinden çıkarıp harekete geçirir (tetikler) de din kardeşini öldürür ve bu yüzden cehennemin bir çukuruna yuvarlanır gider.”41 buyurur.
Fitne krizlerini çözmek için en gerekli şey sükûneti, itidali ve esenliği artıracak adımlar atmak; gerginliği tırmandıracak şekilde hareket etmekten ve tırmanan gerginliğin içerisinde istemeden de olsa yanlış bir hamle yapmaya sebebiyet verecek şekilde bulunmaktan kaçınmaktır. Uzak durulması gereken bir şey de fitneyi çıkaran insanlardır ki onlara yakın durmak, insanı fitneye bulaştıracağı gibi aynı zamanda bu insanların çok ve güçlü gözükmesine ve ümitlerin kırılmasına da sebebiyet verebilir.42
Ruhu/Maneviyatı Besleyecek Şeylere Dönme
İnsanın, ayağının ucunu dahi göremediği sisli havalarda ve tehlikelerle dolu zeminlerde olduğu yerde durması en isabetli tercihtir. Aksi takdirde bir çukura düşebilir ve uçuruma yuvarlanabilir. Allah Resûlü, böylesi zamanlarda mü’minlere krizi daha da derinleştirmeme ya da yeni krizlere sebebiyet vermeme adına sis perdesi kalkıncaya kadar ibadete ve duaya yönelmelerini de tavsiye eder ve “Kargaşa (fitne ve fesat) dönemlerinde ibadete (ilim, tefekkür, zikir, namaz başta olmak üzere dinin emrettiği her türlü güzellik) ihtimam göstermek, bana hicret etmek gibidir.”43 buyurur. Böylece mü’minler, krizin beraberinde getirdiği yan etkilerden sıyrılabilir, krizi doğuran sebepleri dışardan daha objektif ve rahat gözlemleyebilir ve irdeleyebilir, çözüm adına atılması gereken adımları daha sakin tesbit edebilir, ıslah adına ihtiyaç duyacağı ruhu; aşkı, şevki ve maneviyatı daha hızlı depolayabilir. Allah Resûlü, dualarında sık sık fitnelerden ve değişik fitne unsurlarından Allah’a sığınır. Ebû Hureyre, “İleride fitneler olacak. Boğulmak üzere olan bir kişinin Allah’a yakarışı gibi yalvarıp dua etmedikçe o fitnelerden kurtulmak mümkün değildir.”44 buyurur, böylesi zor zamanlarda Allah’a yönelmenin önemine vurgu yapar.
Sonuç
Allah Resûlü, Asr-ı Saadet’te meydana gelen her türlü kriz karşısında örnek bir duruş ve yönetim ortaya koyar ve kriz yönetiminde rehber olacak birçok evrensel ilke ve metodoloji miras bırakır. Mü’minlere duyduğu derin sevgi, merhamet ve şefkatin bir yansıması olarak kendisinden sonra yaşanacak krizlere de dikkat çeker; bunlar karşısında nasıl ve hangi temel esaslar çerçevesinde hareket etmeleri gerektiği hususunda da bir takım ilave uyarı ve ikazlarda, tavsiye ve yönlendirmelerde bulunur. Krizleri doğuracak ve İslam dünyasını kaosa itecek temel sebepleri zikreder ve böylesi durumlarda mü’minlere, Kur’ân’ın çizdiği sınırlar içerisinde kalmayı ve hidayete götüren esaslarına sarılmayı, zorluklara rağmen sabır ve samimiyet içerisinde hak ve hakikati temsile devam etmeyi, fert ve cemiyeti aydınlatmayı ve ilimle beslemeyi, dili çok dikkatli kullanmayı, hep yapıcı olmayı, problemleri derinleştirecek hususlardan kaçınmayı, meşru dairede kalmayı ve ruh, heyecan ve dirayet adına Allah ile irtibatı güçlü tutmayı salıklar. Bu hususlarda dikkatli olmazlarsa karşılaşacakları sıkıntıların çokluğundan ve büyüklüğünden dolayı insanın, kabirlerde yatanların yerinde olmayı temenni edecek hale geleceğini söyler.45
- Mâlik, Muvatta’, Kader 3
- Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 3 (9/2885)
- Ebû Dâvud, Melâhim 5
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 10, 24
- Bkz. Buhârî, İlim 21; Fiten 5; Müslim, Fiten 4 (18/2888); Ebû Dâvud, Fiten 1; İbn-i Mâce, Fiten 10, 25
- Bkz. Buhârî, Fiten 13
- Bkz. Müslim, Fiten 55
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 10, 17
- Bkz. Buhârî, Fiten 5; Ebû Dâvud, Fiten 1; İbn-i Mâce, Fiten 24
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 21
- Bkz. Buhârî, Fiten 5
- Müslim, Fiten 1 (2/2880)
- Bkz. Buhârî
- Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 10724. hadis; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 7/330
- İbn-i Mâce, Fiten 24
- Bkz. Târık Sûresi, 86/13, 14
- Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 1; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/91
- Buhârî, Fiten 2; İbn-i Mâce, Fiten 26
- Tirmizî, Fiten 73; Tefsîr 6. Ayrıca bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/390
- Bkz. Tirmizî, Tefsîr 6; Ebû Dâvud, Melâhim 17; İbn-i Mâce, Fiten 21
- Tirmizî, Fiten 9; İbn-i Mâce, Fiten 20
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 20
- İbn-i Mâce, Fiten 20
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 20
- İbn-i Mâce, Fiten 20
- Bkz. Ebû Dâvud, Fiten 2; İbn-i Mâce, Fiten 9
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 12
- Ebû Dâvud, Fiten 3
- İbn-i Mâce, Fiten 12
- İbn-i Mâce, Fiten 12
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 12
- Buhârî, Fiten 8; İbn-i Mâce, Fiten 5
- Bkz. Buhârî, Fiten 8; İbn-i Mâce, Fiten 2
- Buhârî, Fiten 9; Müslim, Fiten 3 (10/2886); Ebû Dâvud, Fiten 2; İbn-i Mâce, Fiten 10
- Bkz. İbn-i Mâce, Fiten 21
- Buhârî, Fiten 11; İbn-i Mâce, Fiten 13
- Bkz. Ebû Dâvud, Fiten 1
- Buhârî, Fiten 14; Ebû Dâvud, Fiten 4; İbn-i Mâce, Fiten 13
- İbn-i Mâce, Fiten 10
- Müslim, Birr 125
- Buhari, Fiten 7; Müslim, Birr 126
- Bkz. Buhârî, Fiten 12
- Müslim, Fiten 26 (130/2948); İbn-i Mâce, Fiten 14
- İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 8/701
- Bkz. Buhârî, Fiten 23; Müslim, Fiten 18 (53/2907); İbn-i Mâce, Fiten 24

