Takdim

Elinizdeki eser, Muhterem Hocaefendi’nin, İzmir Bornova Merkez Camii’nde 20, 27 Ekim, 3, 10 Kasım 1978 tarihlerinde dört defada olmak üzere verdiği hac konulu vaaz ve hutbelerden derlenmiştir.

Kitabın temelini bu vaaz ve hutbeler oluşturmakla beraber muhterem müellifin başka zaman ve zeminlerde konuyla ilgili yaptığı konuşmalar, yazdığı yazılar da belli bir mantık örgüsü içerisinde kitaba alınmıştır.

Aslında kendisinin, gerek eserleri yoluyla okuyucuyla buluşmuş, gerekse henüz buluşma yolunda olan hacla ilgili başka beyanları da olmasına rağmen, kitap formatı gereği onların hepsi buraya alınamayacağından dolayı, bazıları birleştirilmek suretiyle, bazıları da özet olarak eserdeki yerini almıştır.

Kitap, bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunları da üç kısımdan oluşan bir ek bölüm takip etmektedir.

Giriş Bölümü’nde; haccın tarihi, farziyeti, önem ve fazileti ele alınmaktadır.

“Haccın Hikmetlerine Yolculuk” adını taşıyan Birinci Bölüm’de; önce, İslâm’da aklın yeri, değeri ve önemine değinilmiş, böylelikle haccın hikmet boyutunun oturduğu zemin gösterilmiş.. daha sonraki kısımda ise haccın hikmetleri üzerinde durulmuştur.

İkinci Bölüm; “Haccın Hakkını Verme” başlığını taşımakta ve dört kısımdan oluşmaktadır. Sırasıyla; hacca gitmeden önce, hac esnasında ve hac vazifesini bitirdikten sonra yapılması gerekenler anlatıldıktan sonra, son kısımda, Kâinatın İftihar Tablosu ve başımızın tacı Nebiler Serveri Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek merkadlerini, gül kokulu köyü Medine-i Münevvere’yi ziyaretin önemi üzerinde durulmuştur.

Üçüncü Bölüm’de; farklı zamanlarda muhterem müellifin bizzat kaleminden dökülen dört makale ve bir şiir yer almakta ve müellifin söz ve yazılarından derlenen bölüm böylece sona ermektedir.

Hac, içinde pek çok detay ve kavram barındıran bir ibadettir. Muhterem müellifimiz, belirlediği format gereği olarak, haccın ifade ettiği mânâlar, haccın hikmetleri ve Cenâb-ı Hakk’ın istediği mânâda bir hac yapabilmek için gerekli olan hususlar üzerinde durmuş; haccın teknik tafsilatı, kavramları, haccın yapılış keyfiyeti ve fıkhî hükümleri gibi konuları ilgili eserlere havale etmiştir.

Yayınevi olarak, müellifin bahsettiği mevzuların daha iyi anlaşılması ve konuların üzerinde döndüğü zeminin kavranması adına, –çok fazla detaya girmeden, yalnızca genel bilgi verecek mahiyette ve eserin anlaşılmasına katkı sağlama ölçüsünde– söz konusu hususların bir kısmını kitabın sonuna, “Editör’den…” ek bölüm olarak dercetmekte fayda mülâhaza ettik.

Ek bölümlerin ele aldığı konular şunlardır:

Bu konularla ilgili yeterli bilgi sahibi olmadığını düşünen okuyucularımızın –tercihen– bu bölümleri okuduktan sonra eseri okumaya başlamalarını tavsiye ediyoruz.

İslâm’ın beş ana esasından biri olan hac ibadetinin içerdiği mânâ ve hikmetlerin sırlı dünyasına yolculuk sayılacak bu hacmi küçük muhtevası büyük eserle sizi baş başa bırakırken, muhterem müellifimize bu kıymetli eserinden dolayı şükranlarımızı arz eder, Cenâb-ı Hak’tan kendilerine sıhhat ve afiyet üzere bir ömür dileriz.

Önsöz Yerine

Hac, kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kast ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususi bir zaman diliminde, hususi bir kısım yerleri, yine bir kısım hususi usûllerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram, haccın şartı; vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.

Her sene, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübarek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları.. hususi bir kısım usûllerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”(1) fermanıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.

Hac, Müslümanlar arasında içtimaî birliği tesis ve tecelli ettiren öyle büyük ve öyle şümullü bir İslâm şiarıdır ki, onun enginlik ve vüs’atini bir başka mekân ve bir başka cemaatte bulup göstermek mümkün değildir. Kâbe, o derin mânâ ve kudsiyetiyle ta Hazreti Âdem ve onun yaratılışından önceki zamanlara gidip dayanan.. ve daha sonra Hazreti İbrahim’le bilmem kaçıncı kez ortaya çıkarılıp imar edilen, millet-i İbrahimiye ile irtibatlı, Hakikat-ı Ahmediye’nin “amâ”nın bağrında eşi, Nur-u Muhammedî Aleyhisselâm’ın dölyatağı ve bütün semavî dinlerin kıblegâhı, eşsiz öyle bir tevhid ocağıdır ki, bu hususiyetleriyle ona denk, Allah evi denebilecek ikinci bir bina yoktur.

Her yıl yüz binlerce insan, Allah’a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk’a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, eda edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd ü peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimaî, iktisadî, idarî ve siyasî işlerini, her yanıyla Hakk’a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalblerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.

Hepimiz hacca, biraz da, ruh ve duygularımızın kirlenmiş olması mülâhazasıyla gider ve o güne kadar tanımadığımız farklı bir kapıdan, ayrı bir mânâ âlemine açılıyor gibi yola revân olur ve geçeceğimiz yollara sıralanmış şeâiri bir bir görür, duyar, enginliklerine iner.. ve ulu dağların mehabeti içinde gözümüzü, gönlümüzü dolduran bunca İslâm alâmeti karşısında, daha yolda iken Kâbe ve haccetme ruhunun perde perde sıcak ve derin esintilerini duymaya başlarız. Sonra da, gidip ta en son noktaya ulaşıncaya kadar otobüs kanepelerinde, tren kompartımanlarında, gemi kamaralarında, uçak koltuklarında, otel odalarında, misafir salonlarında, hatta çarşı ve pazarda hep o sımsıcak meltemlerin tesirini hissederiz. Bu vasıtalara, bu yollara ne kadar alışmış ve ne kadar kanıksamış olursak olalım; vasıtasına göre, saatler, günler ve haftalar süren bu mavi, bu ruhanî, bu âhenkli, bu vâridâtlı yolculuktan bir kurbet, bir vuslat, bir güzellik, bir şiir hatta bir romantizm banyosu ala ala, ruhlarımıza, asıl kaynağından gelen gücü kazandırmış, gönüllerimizi itminan arzusuyla şahlandırmış ve hususi bir âlemin namzedi olmuş gibi kendimizi bütün bu büyülü güzelliklere ulaştıracak sırlı bir kapının önünde sanırız. Bu kudsî yolculuk ve yol mülâhazası her zaman his dünyamıza öyle esbap üstü bir duyuş ve bir seziş kabiliyeti bahşeder ki; bazen neşeyle tüten, bazen murâkabe ve muhasebe duygusuyla buruklaşan bir ruh hâletiyle âdeta kendimizi ahiretin koridorlarında yürüyormuşçasına hep tedbirli ve temkinli hissederiz.

Kâbe; bakış zaviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edası ve endamıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harimini açıp bize:

“Gel ey aşık ki, mahremsin

Bura mahrem makamıdır

Seni ehl-i vefa gördüm.”

dediğini duyar gibi oluruz.

Kâbe; konumu itibarıyla, evimizin en mutena köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini ruhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüz binler içinde, uhrevî düşüncelerle onun etrafında pervaz ederken âdeta Allah’a doğru yürüyormuşçasına şevk u târâbla coşar ve kendinden geçer. Vücudunun yarısından çoğu açık, urbası omuzlarında “remel” yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik çavak bir yol alışın heyecanını yaşar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm mübarek evin çevresindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukba buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhî harimin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe’nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sinelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnada bulunduğumuz yerden Kâbe’nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.

Bu mülâhazaları bazen bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridât ve sünuhat karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı itibarıyla bir şeyler ifade etse de muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslubu da uhrevî olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysaki, avam-havas, cahil-âlim, genç-yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.

Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehîb dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrarını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin usâresinden meydana gelmiş bir kristal gibidir. İnsan, o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü’l-Müntehâ’ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.

Evet, hemen herkes, onun harimine sığınır sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe’yi, kendi varlıklarını ve Cenâb-ı Hakk’ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir ihlâs ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.

Kâbe’deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her şey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince bir başka ihtişam, bir başka mehabetle tüllenir.. tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir cazibeyle gider Mâbuduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun eda ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de Cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.

Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “seyr fillâh”a benzetecek olursak, sa’y mahallindeki gelip-gitmeleri, halktan Hakk’a, Hak’tan da halka urûc ve nüzûlün unvanı olan “seyr ilâllah”, “seyr minâllah” mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip-gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tufanı yaşanır.

İnsan mes’âda (sa’y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, musıkisini, vuslat ve “dâüssıla”sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emare insanın heyecanını bir kat daha artırır.. ve sineler:

“Bak şu gedânın hâline

Bend olmuş zülfün teline

Parmağı aşkın balına

Bandıkça bandım, bir su ver.”

(Gedâî)

der ve Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil burada bir hatt-ı müstakim üzerinde gelip gider; peygamberâne his ve duygularla, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hatta başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir.. telaşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semanın altın ışıkları altında, hac mevsiminin mavimtrak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı ve henüz aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bazen, mes’âda koşan insanların, daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp bir koro şivesiyle hislerini dile getirerek.. bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor olma ruh hâletiyle tek başına sa’y ediyormuşçasına, gözünde Hazreti Hacer’in silueti, elinde gönül kâsesi ve dilinde:

“İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et

Susuzam bir kez bu sahrada menim’çün âre su!

……………

Bîm-i dûzah nar-ı gam salmış dil-i sûzânıma

Var ümidim ebr-i ihsanın sepe ol nâre su.”(2)

(Fuzûlî)

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler.. ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizarın bitmeyen hasretiyle de kavrulur durur. Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit ve recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun derinliğiyle bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla kâh mizana sürükleniyor gibi, kâh kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdır ki mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.

Günler bayrama doğru kaydıkça, metâf, zemzem ve mes’â gizli bir gurbet ve hasret duygusuyla lacivertleşir.. Kâbe, bize araladığı pencerelerin panjurlarını yavaş yavaş indirir.. ve her hâdise ile faniliğini anlayan insan, buradan göçme zamanı geldiğinde ayrılması icap ettiği gibi, bir gün mutlaka dünyadan da ayrılacağını düşünür ve kendi içine, kendi hususi dünyasına çekilerek âdeta bir ruhî inzivaya bürünür.

Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk’a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve baş döndüren füsunuyla güzergâhı kesmiş duran “Mina” onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu “Arafat” onları gözlüyor.. “Müzdelife”, onlara mini bir şeb-i arûs yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe’de, kâbe-i kalblerine yönelerek, Hak’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerini noktalayarak “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” tedailerinin ilhamlarıyla tâli’lerine tebessümler yağdıracaklar.

Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla, şiirini ta Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selamlar.. selamlar ve yirmi dört saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet eder.

Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibarıyla tamamen, şimdiki durumu itibarıyla da kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki, ukbaya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler! Bizler Mina’yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki, oraya daha adım atar atmaz onun ruhumuzla kucaklaştığını, –Allah Resûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibarıyla da üzerinde durulabilir– bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.

Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâüssıla tutkusuyla koşan Hak konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla coşkun Hak konuklarını.

Arafat’ın öyle bir nuranîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat’ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur.. ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalblerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki bizi en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu vâridâtla hislerimizi şahlandırır.. görmüş geçirmiş varlıkların istiğnalarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde dolaştırır.

Arafat’ta, sabahlar da gurûblar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki en yüksek şairlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalblerimize boşaltır; bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulû’ ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.

Arafat’ta insan duanın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şahit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen dualar, daha bir derinlikle tüllenir; sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâ ile gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş gurûba kapanıp da kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları saldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp bir kısım mânevî anlaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat hâline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı.. mahiyet değiştirip birer mânevî varlığa inkılap ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız.

Arafat, insanların bütün bir gün melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semavîlik solukladığı, Hak rahmetinin sağanak sağanak gönüllerimize boşaldığı ve hâdiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar hesap, terazi, mizan endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolacaklarını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. değerlendirirler ama yine de bir başka yerde dua edip yakarışa geçmeleri lazım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.

Atmalarına gerek de yok, zira birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife’nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat’tan ayrılır, rükûa nispetle secde seviyesinde Allah’a yakın olmanın unvanı sayılan Müzdelife’ye yürürüz.. sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah’a yürüdüğümüz gibi Müzdelife’ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtabın dağ-dere, vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın semavîleştiği duyguları içinde, kendimizi orada Hakk’a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz. Kâbe’den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin hacıların simalarındaki akislerini, Allah’a yönelmiş yalvaran bu sadık bendelerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.

İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Arafat’ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife’de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tespitin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi! Eğer, Hazreti İbn Abbas’ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah’a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryâd u figân, bir başka âh u zâr ister.

Müzdelife’nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sineleri sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür. Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha kadar el pençe divan duran insanlar da vardır. Sesini sinesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden gönül ehline nağmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirirler! Kalb sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla at başıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zaman üstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mızrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi hâlinde yudumlarlar.

Ufuklarda şafak emareleri tüllenmeye başlayınca bir gün önce Arafat’ta yaşanan ses-soluk, his-heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife’ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk’a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan dualar her biri Hakk’a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte eda edilirler.

Bazen dört bir yanımızı saran ve bütün duygularımızı okşayan bir ipek urba gibi.. bazen ümitlerimize fer ve acılarımıza tesellibahş olan semavî eller gibi.. bazen ocaklar misali yanan sinelerimize su serpen birer tulumba gibi.. bazen ruhlarımıza en yüce hakikati duyurup gönüllerimize ürpertiler salan ezanlar gibi.. bazen yıkılmış, dağılmış eski dünyamızın parçalarını bir araya getirerek özümüzden, ebediyetimizden, dünyamızdan, ukbamızdan öyle mânâlar duyururlar ki kendimizi yeniden keşfediyor, özümüzü daha yakından tanıyor, dünyaya farklı bir zaviyeden uyanıyor, ukbayı da ayrı bir yakınlık, ayrı bir netlik içinde görüyor gibi oluruz.

Bu yalvarış ve yakarışlar güneş ışınları yeni bir günün müjdesiyle ufukta belireceği âna kadar da devam eder. Güneş doğarken de âdeta o âna kadar secdede olan başlar bir başka yakınlığa ulaşmak için yeniden “şedd-i rihâl” eder ve yollara koyulurlar. Şimdi, önümüzde daha önce de uğrayıp, vadi vadi selâm durup geçtiğimiz Mina var. Safvete ermiş kalblerin düz mantığa zimam vurup ruhun eline teslim edecekleri Mina.. teslimiyete ermiş gönüllerin inkıyatlarını ortaya koyacakları Mina.. Hazreti Âdem’den Hazreti İbrahim’e, ondan da insan nev’inin Şeref Yıldızı’na kadar binlerin, yüz binlerin akıl ve mantıklarını gemleyip muhakemelerini kalble irtibatlandırdıkları Mina.. nihayet bütün bunlardan sonra, şeytanı taşlarken nefislerimizin de paylarını aldıkları, ayrıca ibadetin esası sayılan taabbüdîliğin maşerî vicdan tarafından temsil edildiği Mina… Ve şeytan taşlamanın yanında daha neler neler yapılır orada.. kurban, tıraş, hac esvabından soyunma.. ve yol boyu derinleştirilen konsantrasyondan sonra tam bir metafizik gerilimle eda edilen farz tavaf bunlardan sadece birkaçı…

Hac yolcusu, evinden ayrıldığı andan itibaren yol boyu nefis ve enaniyeti hesabına iplik iplik çözülür, kalbî ve ruhî hayatı adına da bir dantela gibi ibrişim ibrişim örülür. Evet, insan bu ışıktan yolculuğunda en eski fakat eskimeyen, en ezelî ama taptaze gerçeklerle tanışır ve hâlleşir.. ve hiçbir zaman unutamayacağı edalara ulaşır. Hele, yapılan işin şuurunda olanlar için bu arzî fakat semavî yolculuk, ihtiva ettiği vâridât ve hatıralarla daha bir derinleşir ve ebediyet gamzetmeye başlar.. başlar ve güya semanın renkleri hacıların sesleri gelir hülyalarımıza dolar, ruhlarımızı sarar ve ömür boyu gönül gözlerimizde tüllenir durur.

Dünyada, Kâbe ve çevresi kadar, biraz hüzünlü de olsa, ama mutlaka füsunlu daha cazip bir başka yer göstermek mümkün değildir. İnsan, onun hariminde her zaman efsanevî bir güzelliğe şahit olur ve her şeyi en olgun, en tatlı bir meyve gibi koparır, yer. Oralara yüz sürme tâli’liliğini paylaşan ruhlar ebediyen başka bir ibadet mahalli arama vehminden kurtulurlar.. ve oraların öteler buudlu cazibesini ömürlerinin gurûbuna kadar da asla unutmazlar.

Sızıntı, Haziran 1994

1 Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

2 “O’nun ok misali kirpiklerinin talibi ol ey gönül, O’ndan ayrı kaldığım vakit duyduğum hafakanlarımı yatıştır! Susuzum; bu çöllerde bir kez benim için su ara!

……

Cehennem korkusu, yanık yüreğime gam ateşi salmış. Ümidim var ki, Senin ihsanının yağmur yüklü bulutları o ateşe su serpsin de onu söndürsün.”

Giriş

  1. Haccın Tarihi
    İslâm’ın beş ana rüknünden biri olan hac ibadetinin temellerini Hazreti İbrahim’e hatta Hazreti Âdem’e kadar dayandırmak mümkündür. Bir görüşe göre Kâbe ilk defa Hazreti Âdem tarafından bina edilmiştir. Ancak zamanla yıkılmış, sadece temelleri kalmıştı. Daha sonra Hazreti Şît tarafından tekrar inşa edilmiş, Nuh tufanıyla birlikte tekrar harap olmuştu. Aradan geçen uzun asırlar boyunca Kâbe’nin izleri yeryüzünden tamamen silindi. Hazreti İbrahim, Cenâb-ı Hakk’ın emri ve tevcihiyle Kâbe’nin ilk inşa edildiği yere gitti ve onu ilk temelleri üzerine yeniden inşa etti.

Kur’ân’da yer alan şu âyetler, Kâbe’nin, Hazreti İbrahim’den önce de var olduğuna işaret etmektedir:

اِنَّ اَوَّلَ بَـيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ى بِـبَـكَّـةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ

“İnsanlar için (ibadet yeri olarak yeryüzünde) yapılan ilk bina, Mekke’deki (Kâbe)dir. O pek feyizlidir, insanlar için hidayet rehberidir.”(3)

وَاِذْ بَوَّاْنَا لِاِبْرٰه۪يمَ مَكَانَ الْبَـيْتِ اَنْ لَا تُشْرِكْ ب۪ى شَيْــٔاً وَطَهِّرْ بَـيْـتِىَ لِلطَّۤائِـف۪ينَ وَالْقَۤائِم۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

“Biz İbrahim’e Beytullah’ın yerini bildirdik ve: ‘Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma ve Benim evimi kıyam, rükû ve secde edenler için tertemiz tut!’ diye emrettik.”(4)

İsrailiyat kaynaklı bazı rivayetlerde Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’nın Cennet’ten çıkarıldıktan sonra dünyada farklı mekânlara indirildikleri zikredilir. Cenâb-ı Hak daha sonra tevbelerini kabul buyurmuş ve onları Arafat’ta bir araya getirmiştir. Ardından, Kâbe’yi inşa etmek suretiyle yeryüzündeki ilk evi/mescidi bina etmelerini murad buyurmuştur.

Daha sonra, Beytullah’ı ilk temelleri üzerine yeniden kurma işi Cenâb-ı Hak tarafından Hazreti İbrahim’e tevdi edilmiştir. Şu âyetler, Hazreti Halilullah’ın makamını, Mekke ile irtibatını, oğlu Hazreti İsmail’le beraber Kâbe’yi inşa etmelerini ve bu esnada yaptıkları duayı anlatır:

وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي قَالَ لاَ يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ ۝ وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى وَعَهِدْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ ۝ وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا بَلَدًا آمِنًا وَارْزُقْ أَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ آمَنَ مِنْهُمْ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ قَلِيلاً ثُمَّ أَضْطَرُّهُ إِلَى عَذَابِ النَّارِ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ۝ وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ۝ رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ ۝ رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Bir vakit Rabbi, İbrahim’i birtakım emirlerle sınamıştı. O da onları hakkıyla yerine getirmişti. Bunun üzerine Rabbi ona: ‘Seni insanlara önder yapacağım.’ dedi. İbrahim: ‘Ya Rabbi, neslimden de önderler çıkar!’ deyince Allah, ‘Zalimler ahdime (nübüvvete) nail olamazlar.’ buyurdu.

Biz Beytullah’ı insanlara sevap kazanmaları için toplantı ve güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’i namazgâh edininiz! İbrahim ile İsmail’e de: ‘Tavaf edenler, itikâfa girenler, rükû ve secde edenler için bu evimi tertemiz bulundurun!’ diye emrettik.

O vakit İbrahim: ‘Ya Rabbi, burayı güvenli bir şehir yap. Buranın halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşit çeşit mahsullerle rızıklandır!’ dedi. Bunun üzerine Allah buyurdu ki: ‘İnkâr edenleri de rızıklandırıp bir müddet hayattan nasiplendirir, sonra da cehennem azabına düçar ederim. Ne fena bir akıbettir!”

İbrahim ile İsmail Beytullah’ın temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı: ‘Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Yaptığımız bu işi nezdinde kabul buyur! Her şeyi işiten ve bilen ancak Sensin. Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Bizi, yalnız Sana boyun eğen Müslümanlar kıl. Soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren bir Müslüman ümmet yetiştir. Bize Sana kulluğun yollarını göster, tövbelerimizi kabul buyur. Muhakkak ki tövbeleri en güzel şekilde kabul eden, merhameti her şeyi kuşatan ancak Sensin! Ey bizim Hakîm Rabbimiz! Onların içinden öyle bir peygamber gönder ki; onlara Senin âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin de onları tertemiz kılsın. Muhakkak ki azîz Sensin, hakîm Sensin! (Üstün kudret, hüküm ve hikmet sahibisin)’”(5)

Hazreti İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’yi inşa ettikten sonra Cenâb-ı Hak ona, insanları Kâbe’yi ziyarete ve hacca çağırmasını emretmiştir:

وَاَذِّنْ فِى النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَاْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ

“İnsanları hacca davet et ki gerek yaya gerek binek üstünde, uzak yakın demeden dört bir yandan oraya gelsinler.”(6)

Emr-i ilâhîye imtisal eden Hazreti İbrahim, Cenâb-ı Hakk’ın yönlendirmesiyle haccın menâsikini(7) tespit ederek Kâbe’nin her sene ziyaret edilmesini sağlamıştır. Bu tarihten sonra gelen peygamberler ve ümmetleri Kâbe’yi ziyaret ederek hac yapmışlardır.

Cahiliye Döneminde Hac
Aradan asırlar, ümmetler geçti, insanların müdahaleleri neticesinde zamanla haccın aslî hüviyeti bozuldu, mânâ ve muhtevası değişti. Hazreti İbrahim’in getirmiş olduğu hak dinden sapan ve putperestliğe meyleden insanların zihninde her ilâhın yerleştiği bir ev olduğu düşüncesi hâkim oldu. Bazı kabileler putları için bir yapı inşa ederdi. Dinî inançlarını yaşamaya çalışanlar, putların bulunduğu bu evleri ziyaret eder, güya onların feyzinden istifade etmeye çalışırlardı. Bu ziyaret günleri belli vakitlere tahsis edilmişti ve o günler aynı zamanda bayram olarak kabul ediliyordu.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi sellem) içinde doğup büyüdüğü Cahiliye dönemi Araplarında da bu düşünce hâkimdi. Kâbe’nin içini putlarla doldurmuşlardı. Hac ziyareti adı altında bu putları ziyaret ediyorlardı. Hazreti İbrahim’in belirlemiş olduğu hac menâsiki kısmen korunsa da uygulamada birçok farklılıklar vardı. “Cahiliye hacıları” da telbiye getiriyor, Kâbe’yi tavaf ediyor, vakfeye duruyor, şeytan taşlıyor, kurban kesiyorlardı. Hac günleri için özel kıyafetler tercih ediyorlardı. Ne var ki, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, uygulamalarına bir takım şirk unsurları karıştırmış ve haccın rükünleriyle oynamışlardı. Mesela, her kabile kendileri için değerli olan putları ziyaret ediyor, onlar adına telbiye getirip niyet ediyordu. Haccın kabul olması için ilâhlara tevessül etmek şarttı. Kestikleri kurbanları dahi putları adına kesiyorlardı.

Aynı şekilde hac mevsiminde de değişikliğe gitmişlerdi. Haccın Zilhicce ayında yapılması esastı. İbadetler hususunda kamerî takvim esas alındığı için Zilhicce ayı değişik mevsimlere denk geliyordu. Hac döneminde yapılan panayırlar vasıtasıyla elde edilen menfaatlerin her mevsim sağlanması mümkün değildi. Bu sebeple haccın yapılacağı günleri güneş takvimine göre sabitlemişlerdi. Nesî’ denilen bu uygulama sayesinde hac, her zaman bahar mevsimine denk geliyordu. Böylelikle Allah’ın yaratmış olduğu takvim hesabını kendi heva ve heveslerine göre tahrif etmişlerdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi sellem) hac ile ilgili birçok yanlışı düzelttiği gibi nesî’ uygulamasını da kaldırarak haccın yapılış zamanını aslına döndürmüştür.

Hac yapacak olanlar hac mevsiminin başlamasıyla birlikte ilk gün ihramlı olarak Ukaz panayırına gider, yirmi gece burada kalır, alış-veriş yaparlardı. Daha sonra sırasıyla on gece Mecenne panayırında, sekiz gece de Zülmecaz panayırında kalır, Terviye günü(8) Arafat’a çıkarlardı.

Haccın menâsikini yerine getirirken faydalandıkları imtiyazlar bakımından insanlar iki sınıfa ayrılmıştı. Kureyş ve müttefiklerinden oluşan imtiyazlı sınıfa “hums” ismi verilirken, bunların dışında kalan kabilelere “hille” ismi verilmişti. Hums sınıfına mensup olan imtiyazlılar, Arafat vakfesi yerine Harem bölgesi sınırları içerisindeki Nemîre’de hazır bulunurlardı. Güneş batmaya yaklaşınca herkes Müzdelife’ye akın ederdi. Ertesi gün öğleye doğru Müzdelife’den Mina’ya geçilir, Mina’da üç gün süreyle şeytan taşlanır ve kurban kesilirdi. Arafat ve Mina günlerinde alış-veriş yapmak yasaktı. Hac ile ilgili menâsik bitince çeşitli toplantılar yapılır, kabileler atalarını öven şiirler okur, konuşmalar yapardı. Kur’ân-ı Kerim bu âdeti kaldırdı:

فَاِذَا قَـضَيْــتُمْ مَنَاسِكَـكُمْ فَـاذْكُرُوا اللهَ كَـذِكْـرِكُمْ اٰبَۤاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْراًۜ

“Hac ibadetlerinizi tamamlayınca, vaktiyle öğünmek için atalarınızı andığınız gibi, hatta daha fazla, daha hürmetle Allah’ı anın!”(9)

Bu ve buna benzer pek çok âdet, hac ibadetinin içine yerleşmişti. İslâm, bunlardan haccın aslına uygun olanları yerinde bıraktı, ibadetin aslına muhalif olanları ise kaldırdı. Bu meyanda, Kâbe’nin içinde ve etrafında yer alan putlar ve diğer şirk unsurları Mekke’nin fethiyle birlikte tamamen temizlendi ve hac aslî hüviyetine döndürüldü.

  1. Haccın Farziyeti
    İslâmiyet’in beş temel esasından biri olan hac, hicretin 9. yılında farz kılınmıştır. Cabir İbn Abdullah’ın rivayet ettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi sellem) ikisi hicretten önce, biri de hicretten sonra olmak üzere toplamda üç defa hac yaptığı rivayet edilmiştir.(10) Bazı âlimler bu hadise dayanarak haccın hicretten önce farz kılındığını düşünseler de ağırlıklı görüş hicretin 9. yılında farz kılındığı yönündedir.

Şartlarını haiz olan her Müslümana haccın farz olduğu konusunda Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmamaktadır. Zira hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de hadislerde bu açık şekilde bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

وَلِلهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَـيْـتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَـيْـهِ سَب۪يلاًۜ

“İmkân bulabilenlerin Beytullah’ı ziyaret etmesi (hac yapması), Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.”(11)

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) de: “İslâm beş temel esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek.”(12) buyurmak suretiyle haccı İslâm’ın beş temel esasından biri olarak tespit etmiş ve “Veda haccı”nda bizatihi kendi uygulamasıyla da haccın nasıl yapılacağını göstermiştir. Cahiliye dönemindeki uygulamalarla karışmaması için de,

يَا أَيُّهَا النَّاسُ، خُذُوا مَنَاسِكَكُمْ، فَإِنِّي لَا أَدْرِي لَعَلِّي لَا أَحُجُّ بَعْدَ عَامِي هَذَا

“Ey insanlar! Hac menâsikinizi iyice öğrenin! Belki bu yıldan sonra bir daha hacca gelemem.” buyurmuştur. Gerçekten de bu O’nun son haccıydı.

Hâsılı, erkek olsun kadın olsun, şartlarını taşıyan her Müslümanın ömründe bir defa hacca gitmesi farzdır. Hac farizasının, imkân elde edilince, geciktirilmeden yerine getirilmesi gerekir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin, üzerlerine farz olur olmaz, vakit kaybetmeksizin hacca gitmelerini emir ve tavsiye buyurmuştur:

مَنْ أَرَادَ الْحَجَّ فَلْيَتَعَجَّلْ فَإِنَّهُ قَدْ يَمْرَضُ الْمَرِيضُ وَتَضِلُّ الضَّالَّةُ وَتَعْرِضُ الْحَاجَةُ

“Bir kişi hacca niyetlendiğinde bunu geciktirmesin, bir an evvel vazifesini yerine getirsin. Zira muhtemeldir ki hasta olur veya biniti kaybolur ya da başka bir durum ortaya çıkar (da gidemez).”(13)

Fukaha arasında ihtilaf konusu olmuş, haccın farziyetinin “fevr” mi yoksa “terâhî” üzere mi olduğu konusunu fıkıh kitaplarına havale ederek geçmek istiyorum.(14)

  1. Haccın Önemi
    İslâm’ın diğer rükünleri gibi hac da âyet ve hadislerle sabit muhkem bir farzdır. İfası büyük fazilet kazandıracağı gibi, imkân olduğu hâlde yapılmaması da insanı Allah katında çok zor durumda bırakır. –Senedi tenkit edilmiş olsa da– bir hadiste Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

مَنْ لَمْ يَحْبِسْهُ حَاجَةٌ ظَاهِرَةٌ أَوْ مَرَضٌ حَابِسٌ أَوْ سُلْطَانٌ جَائِرٌ وَلَمْ يَحُجَّ فَلْيَمُتْ إِنْ شَاءَ يَهُودِيًّا وَإِنْ شَاءَ نَصْرَانِيًّا

“Zaruri bir ihtiyaç, hastalık veya zalim bir idarecinin menetmesi gibi hacca gitmeye mani bir engeli olmadığı hâlde haccını yapmadan ölen kimse, bilemem, Yahudi olarak mı ölmüştür yoksa Hıristiyan olarak mı.”(15) Yani İslâm’ın temel esaslarından olan bu ibadeti yapmadığı için Müslümanlığı eksik kalmıştır; gönül rahatlığıyla nasıl Müslümanım diyebilir?

Hadis-i şerifin mânâsını tasdik ve meselenin önemini izah sadedinde Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) şöyle dediği rivayet edilir:

“İçimden geçiyor ki bütün eyaletlere talimatname göndereyim, imkânı olduğu halde hacca gitmeyenlerden cizye(16) alsınlar.”(17)

Bu ifadeler, insanlık çapında, hususiyle âlem-i İslâm’ı içine alan böyle bir kongreye, bir merasime her Müslümanın mutlaka gitmesi gerektiğini anlatması bakımından büyük önem taşır.

Evet, hac, âlem-i İslâm’ın kaderine ait meselelerin masaya yatırılıp gözden geçirileceği bir yerdir. Ne hazindir ki Müslümanlar, son dört-beş asırdır bu duygu ve düşünceden mahrumdur. Cenâb-ı Hak da ceza olarak onları hakiki mânâda hac yapmaktan mahrum etmiştir. Bu duruma işaret eden bir âyet-i kerimede Allah (celle celâluhu) şöyle buyurur: “İşledikleri bazı günahlardan dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.”(18)

Hac, dünya ve masivadan sıyrılıp doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmenin unvanıdır. İnsan hacda, günahlarının utancından iki büklüm olmuş bir hâlde Allah’tan af diler. Arafat’ta günahlarını dökmüş, Müzdelife’de kul haklarından bile kurtulmuş olma ümidiyle vakfe yapar. Kalbi rikkat kazanır, fikri bilenir, his ve duyguları durulup berraklaşır.

Şeytan, insanları, kulluğa ait bir kısım amellerden alıkoyuyor, faziletlere götüren merdivenleri tırmanmalarına engel oluyorsa, bilinmelidir ki bu durum insanların kendi sürçmelerine terettüp eden bir cezadır. Onlar hata ve günahlarıyla sürçüp düştüklerinde tevbe edip günahlarından dönmezlerse ibadetlerle Hakk’ın huzuruna çıkma liyakatini kaybederler. Cenâb-ı Hak da buna ceza olarak hac gibi bir ubûdiyet-i kübrayı hakkıyla edadan onları mahrum bırakır. Müslümanların hep bir ağızdan “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk…” demek suretiyle, şahsi kulluklarını, başkalarınınkini de ilave ederek, Allah’a takdim edecekleri yüce bir mevkiye, Allah’ın Rahmaniyet ve Rahimiyet arşına yükselmelerine izin vermez.

İslâm evrensel ve âlemşümul bir dindir. Herkes daha doğarken mahiyeti ile İslâm’a yönelmeye, O’nu anlayıp yaşamaya ve temsil etmeye müsait olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla bu davet, herkese açık bir davettir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, Hazreti İbrahim’e: وَاَذِّنْ فِى النَّاسِ بِالْحَجِّ يَاْتُوكَ رِجَالاً وَعَلٰى كُلِّ ضَامِرٍ يَاْت۪ينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ “İnsanları hacca davet et ki gerek yaya gerek binek üstünde, uzak yakın demeden dört bir yandan oraya gelsinler.”(19) buyurmaktadır.

Görüldüğü gibi bu davet, İslâm’ın âlemşümul derinliğine uygun olarak, sadece inananlara değil bütün insanlığa yapılmıştır. Şayet insanlar şartlanmışlıktan başlarını kaldırıp bu rehbere kulak verselerdi o sesi duyacak ve dünyanın dört bir yanından koşarak oraya geleceklerdi. Buna siz vicdandaki “nokta-i istinat” ve “nokta-i istimdat” nazarı ile bakıp, meseleyi Bergson’un sezgisi şeklinde anlayabilirsiniz. Çünkü vicdan yalan söylemez. Ya da acz ve zaafınızın dili ile bir Kudreti Sonsuz’a ihtiyacınız açısından bunu duyabilirsiniz. Böyle bir ihtiyaç tezkeresi ile müracaata hazırlandığınızda kulaklarınızda birdenbire bu sesin tınladığını duyacaksınız. Milyonlarca insanın bu davete icabet etmesinde bu sesin tesirinin çok büyük olduğu kanaatindeyim.

  1. Haccın Fazileti
    İslâm’ın beş temel esasından olan hac ibadeti, tabii olarak pek çok fazileti haizdir:

a. En Faziletli Amellerden Biri
Hadislerde hac, bir Müslümanın yapacağı en faziletli işlerden biri olarak nazara verilir. Bir gün Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), ‘En üstün amel hangisidir?’ diye soruldu. O, ‘Allah ve Resûlüne iman etmek.’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ denildi. O, ‘Allah yolunda cihad etmek.’ buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ denildi. O, ‘Şartlarına uygun olarak yapılan hac.’ buyurdu.(20)

Başka bir hadis-i şerif ise şöyledir:

اَلْعُمْرَةُ إِلَى اَلْعُمْرَةِ كَفَّارَةٌ لِمَا بَيْنَهُمَا وَالْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ إلاَّ الْجَنَّةَ

“Umre, diğer umreye kadarki günahlara kefarettir. Güzel bir şekilde yapılmış haccın mükâfatı ise ancak Cennet’tir.”(21)

Allah ile kulları arasındaki maniaların ortadan kaldırılması olarak tarif ettiğimiz cihad, Kur’ân ve Sünnet’te emredilen en önemli ameller arasında başlarda yerini bulur. Öyle ki pek çok âyette imanın hemen ardından cihad zikredilir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) her fırsatta ashabını cihada teşvik etmiştir. Bu sevaptan mahrum kalmak istemeyen hanım sahabiler de Peygamberimiz’den cihada katılmak için izin istediklerinde Efendimiz onlara haccı tavsiye buyurmuştur. Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:

“‘Ey Allah’ın Resûlü! Keşke biz de seninle gazaya çıkıp cihad etsek.’ dedim. Şu cevabı verdi: ‘Sizin için en faziletli ve en güzel cihad, şartlarına riayet ederek yapacağınız hacdır.’” Âişe (radıyallâhu anhâ) der ki: “Resûlullah’tan bunu işittikten sonra haccı hiç terk etmedim.”(22)

Milyonlarca insanla beraber yapılması itibarıyla haccın ‘küllî bir ubûdiyet’ olduğunu ifade eden Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin, onun faziletine dair Şualar’daki şu tespitleri, bu ibadetin farklı bir derinliğini ifade etmektedir:

“Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nispetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semâvâttaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde (bayramda) beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i ilâhiyenin Rabbülarz ve Rabbülâlemîn azamet-i unvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.

Nasıl bir nefer (er), bayramda bir müşir (mareşal) ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte, zabitinin makamıyla onu tanır. Aynen öyle de, her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakk’ı Rabbülarz ve Rabbülâlemîn unvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine Allahu ekber tekrarıyla umumuna cevap verir.”(23)

b. Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakkı
Hac ibadeti, Allah’ın, kulları üzerindeki haklarındandır. Bizi yoktan var eden, türlü nimetlerle perverde eden Rabbimizin bizim üzerimizde ölçüye tartıya gelmeyecek derecede hakkı vardır. Bu hakların büyüklerinden biri, O’nun evini ziyarettir. Bunu ifade sadedinde Kur’ân şöyle buyurur: “Beytullah’ı ziyaret, gücü yeten insanların üzerinde Allah’ın hakkıdır.”(24)

Bu hak, rüşte erip de şartları tahakkuk ettiği andan itibaren insanın zimmetine bir borç olarak yazılır. İslâm’ı kabul eden bir Müslümanın göz göre göre Rabbinin hakkını çiğnemesi söz konusu olamaz. Borcunu ödemeden ölürse ahirette karşısına çıkar. Bu sebeple, Efendimiz’in de (sallallâhu aleyhi sellem) yukarıda ifade buyurduğu gibi, tahakkuk ettiği andan itibaren hac vecibesini bir an önce yerine getirmek için çalışmak gerekir.

Cenâb-ı Hak, hacca gelenleri kendi misafirleri olarak kabul ediyor. Kerem sahibi bir ev sahibi, uzak yollardan aç ve yorgun gelen misafirlerine nasıl davranırsa, Allah da kendi misafirlerini kendine layık şekilde öyle karşılıyor. Onları kendi evinin hariminde ağırlayıp, bilhassa değer biçilemeyecek mânevî hediyelerle serfiraz kılıyor. Bu mânâyı izah sadedinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar:

الْحُجَّاجُ وَالْعُمَّارُ وَفْدُ اللهِ إِنْ دَعَوْهُ أَجَابَهُمْ وَإِنْ اسْتَغْفَرُوهُ غَفَرَ لَهُمْ

“Hacılar ve umreciler Allah’ın misafirleridirler. O’ndan bir şey isterlerse yerine getirir, istiğfar ederlerse onları bağışlar.”(25)

Bir başka hadiste de şöyle buyrulur:

وَفْدُ اللهِ ثَلَاثَةٌ الْغَازِي وَالْحَاجُّ وَالْمُعْتَمِرُ

“Allah yolunun yolcuları üçtür: Cihada çıkan kimse, hacca giden kimse ve umre için yola çıkan kimse.”(26)

Hadiste hac ve umre için yola çıkan kimse ile cihad etmek üzere gazaya çıkan kimse beraber zikredilmiş, üçü bu mânâda birbirine denk kabul edilmiştir. Bunlar, Allah’ın emrine icabet edip yola çıktıklarından dolayı Allah yolunun yolcuları, Cenâb-ı Hakk’ın misafirleri sayılmıştır. Allah kerimdir; sonsuz lütuf ve kerem sahibidir. Cömert bir ev sahibi nasıl misafirlerini en iyi şekilde ağırlar, bunun çok çok üstünde, Allah’ın lütuflarını tahayyül etmeye hayal gücümüz yetmez.

c. Arınma Kurnası
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

تَابِعُوا بَيْنَ الحَجِّ وَالعُمْرَةِ، فَإِنَّهُمَا يَنْفِيَانِ الفَقْرَ وَالذُّنُوبَ كَمَا يَنْفِي الكِيرُ خَبَثَ الحَدِيدِ، وَالذَّهَبِ، وَالفِضَّةِ

“Hac ile umreyi birbiri ardına yapın! Zira bunlar, körüğün demir, gümüş ve altının kirini pasını gidermesi gibi fakirliği ve günahları giderir.”(27)

Ateş nasıl demirin pasını eritir yok eder, öyle de hac, bizi günah kirlerinden arındıran bir temizleme kurnasıdır. O kurnada insan, günahlarla gelen her türlü isten-pastan kurtulur ve tekrar özüne döner. Saflaşıp durulur ve berraklaşır. Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) bu mânâyı şu hadisleriyle de pekiştirir:

مَنْ حَجَّ لِلهِ فَلَمْ يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ

“Kim Allah için hac yapar ve hac esnasında ailevî münasebetten uzak durur, kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış, tertemiz) olur.”(28)

Hicretin 8. senesine girildiğinde insanlar artık topluluklar halinde İslâmiyet’e girmeye başlamışlardı. Mekke’de Müslümanlara karşı yıllarca mücadele eden, onlara her türlü zulmü yapmış bazı şahıslar vardı ki iman bunların da kalbine girmiş, yerlerinde duramaz olmuşlardı.

Bunlardan üçü, birbirlerinden habersiz olarak Medine’ye doğru yola koyulurlar: Bir siyasî dahi olan Amr İbn Âs, askerî deha Halid İbn Velid ve Osman İbn Talha. Hadde denilen mevkide kader yollarını kesiştirir ve buradan itibaren Medine’ye beraber seyahat ederler. Medine’ye varıp Allah Resûlü’nün huzurunda diz çöktükten sonra herbiri elini sıkıp İnsanlığın İftihar Tablosu’na biat eder. Halid İbn Velid biat ederken Efendimiz, “Ben zaten senin akıllı biri olduğunu biliyordum. Bu akıllılığın seni er-geç hayra kavuşturacağını da ümit ediyordum.” buyurarak iltifat eder. Sıra Amr’a gelince o da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in elini sıkar ama bir türlü bırakmaz. Amr’ın söylemek istediği bir şey olduğunu fark eden Allah Resûlü ona: “Ne istiyorsun ey Amr?” diye sorar. O, “Yâ Resûlallah! Sana biat edeceğim ama günah ve kusurlarımın bağışlanması şartıyla.” diye cevap verir. Bunun üzerine Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

أَمَا عَلِمْتَ أَنَّ الْإِسْلَامَ يَهْدِمُ مَا كَانَ قَبْلَهُ وَأَنَّ الْهِجْرَةَ تَهْدِمُ مَا كَانَ قَبْلَهَا وَأَنَّ الْحَجَّ يَهْدِمُ مَا كَانَ قَبْلَهُ

“Ey Amr! Bilmiyor musun ki İslâm, önceki kusurları ve günahları siler yok eder; hicret, önceki kusur ve günahları siler yok eder; hac, önceki kusur ve günahları siler yok eder.”(29)

Haccın bu temizleyiciliğinden istifade etme adına dikkat edilecek hususlardan biri, –yukarıdaki hadiste de gördüğümüz üzere– hac esnasında günahlardan uzak durmaktır. Kendini günahlardan alıkoyan insan, haccın faziletinden tam olarak istifade etme yoluna girmiş sayılır. İbn Abbas (radıyallahu anhumâ) anlatıyor: “Arefe günü bir genç, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) terkisine binmiş beraber yolculuk yapıyorlardı. Ne var ki genç, gözüne yeteri kadar sahip çıkamıyor, kadın-erkek demeden gelip-geçene bakıp duruyordu. Peygamber Efendimiz bu durumdan rahatsız olarak eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi ve ona şöyle dedi:

إِنَّ هَذَا يَوْمٌ مَنْ مَلَكَ فِيهِ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ وَلِسَانَهُ غُفِرَ لَهُ

“Bu öyle bir gündür ki, her kim bugün kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır.”(30)

Yine Resûl-i Ekrem’in beyanları içinde, Allah, kullarını en çok, haccın temel rükünlerinden olan Arafat vakfesinin yapıldığı Arefe günü azat edip bağışlamaktadır.(31) Milyonlarca hacı, Arafat’ta gün batıncaya kadar dua dua yalvarır ve Rabbülâlemîn’den bağışlanma dilerler. Onların bu ortak duası Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini celbeder ve çok kimseler cehennemden azat olur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Arefe gününün faziletini bir hadislerinde de şöyle ifade etmiştir: “Allah indinde Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur…”(32)

Hac yapan kimsenin günahlarının affolması bir yana, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlar için bizzat dua etmiş, onları mağfiret etmesi için Allah’a niyazda bulunmuştur:

اَلّٰلهُمَّ اغْفِرْ لِلْحَاجِّ وَلِمَنِ اسْتَغْفَرَ لَهُ الْحَاجُّ

“Allah’ım! Hac yapanın ve onun bağışlanmasını istediklerinin günahlarını bağışla!”(33)

d. Birleri Binlere Ulaştıran İbadet Mevsimi
Allah, salih amellerde bulunan herkese, niyetinin derinliğine ve ameldeki hassasiyetine göre mükâfatını verir. Ancak öyle yerler ve zamanlar vardır ki buralarda yapılan ibadetler kat be kat fazlasıyla mükâfatlandırılır, edilen dualar kabul olur. Bu durum tamamen Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve fazlının bir tecellisidir. Fırsatını bulunca bunları değerlendirmek gerekir. İşte haccın zaman ve mekânı böyledir. Hac yapan bir kimse bu kısa zaman dilimini, saniyesini zayi etmeden namazla, duayla, zikirle, tavafla değerlendirmelidir. Tıpkı mübarek gün ve gecelerde amellerin sevabının katlanması, hassaten Kadir gecesinde bir ömürlük kazancın elde edilebilmesi gibi, hac zamanı ve hacda ziyaret edilen mekânlar da böyle bir hususiyete sahiptir.

Bu hususla ilgili olarak Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Mescid-i Aksa’da kılınan bir namaz bin namaza, mescidimde (Mescid-i Nebevî) kılınan bir namaz on bin namaza, Kâbe’de kılınan bir namaz ise yüz bin namaza bedeldir.”(34) Bir başka seferinde ise şöyle buyurmuştur: “Şu mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir.”(35)

Burada yapılan duaların reddolunmayacağı ile ilgili ise şöyle buyururlar:

خَمْسُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ حِينَ يَسْتَنْصِرُ، وَدَعْوَةُ الْحَاجِّ حِينَ يَصْدُرُ، وَدَعْوَةُ الْمُجَاهِدِ حِينَ يَقْفِلُ، وَدَعْوَةُ الْمَرِيضِ حِينَ يَبْرَأَ، وَدَعْوَةُ الْأَخِ لِأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ.

“Şu beş dua reddolunmaz: Hakkını alıncaya kadar mazlumun, beldesine dönünceye kadar hac yolcusunun, evine dönünceye kadar mücahidin, iyileşinceye kadar hastanın duası ve kardeşin kardeşe gıyabında yaptığı dua.”(36)

Resûl-i Ekrem Efendimiz Arafat’ta yapılan duaya da çok önem vermiştir. Üsame İbn Zeyd (radıyallahu anhumâ) O’nun Arafat’taki hâlini bize şöyle anlatır: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), devesinin üzerinde olduğu halde ellerini kaldırıp duaya durdu. Bir aralık devenin yuları elinden kaydı. Resûl-i Ekrem bir eliyle yuları almaya çalışırken diğer elini duadan indirmedi.”(37)

Kişi Kâbe’yi ilk gördüğünde yapacağı duanın reddolunmayacağına dair hadis(38) de, her ne kadar zayıf kabulse de, mevzumuzu destekler mahiyettedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek mevsimi, o bereketli mekânı çok iyi değerlendirmiş, Cenâb-ı Hak’tan ümmeti adına isteyeceği en büyük dileklerini oraya saklamıştı. Arafat vakfesinde günbatımına kadar tazarru ve niyazda bulunmuş, Allah’tan ümmetine mağfirette bulunmasını dilemişti. Günün sonunda, yanında bulunan sahabeye dönerek şöyle buyurdu: “Allah (celle celâluhu), bugün size büyük bir lütufta bulundu ve kul hakları hariç günahlarınızı affetti! Şüphesiz bu, iyilerinizin hürmetinedir; onların vesilesiyle kötülerinizi de bağışlamış, iyilerinize de istediklerini vermiştir! Haydi şimdi Allah’ın adıyla Müzdelife’ye doğru hareket ediniz!”(39)

Geceleyin Müzdelife’ye ulaşan hacılar burada da ibadet ü taatle meşgul olmaya başlamışlardı. Allah Resûlü bir süre tekbir ve telbiye getirdikten sonra Allah’a hamd ü sena ederek yine duaya durdu. Duasında “Rabbim! Sen dilersen uğradığı zulümden dolayı mazluma Cennet’i verip zalimi de bağışlarsın!” diyor, kul haklarının da bağışlanmasını talep ediyordu. O’nun bu talebini duyanlar, gündüz Arafat’ta yaptığı duayı hatırlamışlardı. İstediklerinin hepsine orada müspet cevap aldığı hâlde, tevbe eden insanın üzerinde kalan kul haklarının da affolması talebi kabul görmemişti. Ümmetinin istisnasız hepsinin affını talep eden Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ısrarla talebini sürdürüyordu. Bu duayı o kadar tekrarlamıştı ki, nihayet mübarek yüzlerinde bir tebessüm belirdi. Yakınındakiler bunu fark eder etmez, “Ya Resûlallah! Allah’a tazarru esnasında siz hiç gülmezdiniz. Bunun sebebi nedir ki?” dediler.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), tebessümünün sebebini şu cümlelerle anlattı: “Allah (celle celâluhu), salihlerinizi bağışladı. Ve salihlerinizin, salih olmayanlar hakkındaki şefaatini de kabul buyurdu. İnen ilâhî mağfiret, onları içine aldı ve sonra da yeryüzüne dağıtıldı. Tevbe edip dilini ve elini günahtan koruyan ve sakınan herkesin üzerine yağdı! Şeytan ve askerleri ise ‘Bakalım Allah onlara ne yapacak?’ diye Arafat dağlarının üzerinde gözlüyorlardı. Allah’ın benim duamı kabul buyurduğunu ve ümmetimi de mağfiret ettiğini öğrenince başlarına toprak saçtılar ve ‘Biz uzun zamandan beri onları tahrik edip duruyorduk! Sonunda rahmet ve mağfiret gelip onları bürüdü! Eyvah! Şimdi mahvolduk!’ diyerek çığlıklar kopardılar ve dağıldılar. İşte ben, İblis’in o haline güldüm!”(40)

Bir başka rivayette, Efendimiz o gün şöyle demiştir: “Şeytanın en hakir, en zelil, en perişan ve en hınçlı olduğu gün, Arefe günüdür. Bunun sebebi, o gün Allah’ın rahmetinin indiğini, Allah’ın, kullarının büyük günahlarını dahi bağışladığını görmesidir. Onu bu kadar kızdıracak bir şeyi, Arefe dışında sadece Bedir günü görmüştür. O gün, Hazreti Cebrail’in, melekleri, savaş için hizaya soktuğunu görmüştü.”(41)

e. Emniyet ve Güven Kaynağı
Hazreti İbrahim, Mekke’nin emin bir belde olması için Allah’a dua etmişti. Cenâb-ı Hak onun bu duasını kabul buyurdu ve Mekke’yle çevresini harem kabul etti. Bu açıdan bu bölgede, insan olsun hayvan olsun bitki olsun, hiçbir canlıya zarar verilemez. Kur’ân-ı Kerim’in Mekke için el-Beledü’l-Emîn (güvenli belde) ismini kullanması da bu mânâyı teyit eder.(42)

Özellikle hac mevsiminde bu bölgede bulunan herkes ve her şey bu güveni iliklerine kadar hisseder. İnsanlar canları, malları, ırzları hususunda güvende oldukları gibi hayvanlar ve bitkiler dahi güvendedirler. Can taşıyan her varlığı içine alan bu emniyetin hâsıl ettiği huzur atmosferinde insanlar ibadetlerini yerine getirirler.

Kâbe ve çevresinin sahip olduğu emniyeti ifade eden bir başka âyet-i kerimede de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ

“Oraya (Beytullah’a) giren emniyette olur.”(43)

İslâmiyet’ten önce Arabistan’da kabileler arasında vuku bulan ve bitip tükenme bilmeyen kargaşa ve savaşlara rağmen Kâbe ve çevresinde hep bir barış ve emniyet havası hüküm sürmüştür. Cahiliye döneminde bile Araplar, Kâbe’ye sığınan en amansız düşmanlarına dahi dokunmamışlardır. İslâm’ın gelmesiyle birlikte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), göklerin ve yerin yaratıldığı günden itibaren Mekke’nin harem belde olduğunu, kıyamete kadar da böyle devam edeceğini bildirmek suretiyle bu emniyeti daha bir pekiştirmiştir.(44)

3 Âl-i İmrân sûresi, 3/96.

4 Hac sûresi, 22/26.

5 Bakara sûresi, 2/124-129.

6 Hac sûresi, 22/27.

7 Menâsik: Hac ve umre ibadetlerini oluşturan fiiller.

8 Terviye günü: Zilhicce ayının sekizinci günü.

9 Bakara sûresi, 2/200.

10 Tirmizî, hac 6; İbn Mâce, menâsik 84.

11 Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

12 Buhârî, iman 2; Müslim, iman 19-22.

13 İbn Mâce, menâsik 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 1/214, 323, 355.

14 Bir ibadetin farziyetinin “fevr” üzere olması; o fiili yapmak kişiye farz olduğunda, onu geciktirmeden hemen yapmasının gerekli olması demektir. Şöyle ki; eğer ilk vaktinde yapmaz da geciktirirse kazaya bırakmış, dolayısıyla günaha girmiş olur.

“Terâhî” ise fevrin zıddıdır. Yani bir amelin farziyetinin vaktinin geniş olmasıdır. Dolayısıyla ibadetini ne zaman yerine getirirse getirsin eda olur, kaza olmaz.

Konumuza uyarlayacak olursak: Haccın farziyetinin fevr üzere olduğu görüşünde olan ulemaya göre; kişi imkân bulur bulmaz hac ibadetini ifa etmek kendisine farz olur ve onu, fırsatını bulduğu ilk anda, ilk sene yapması gerekir. Eğer imkân bulduğu ilk sene yapmaz da geciktirirse, daha sonra yaptığında bu “eda” değil, kaza olur. Terâhî üzeredir diyen ulemaya göre ise; kişi hacca gitmeye imkân bulur bulmaz kendisine hac farz olur; imkân bulduğu ilk sene yapması tavsiye edilse de (zira daha sonra ne olacağı belli olmaz; ölüm gelip çatabilir ya da herhangi bir sebeple imkânları elinden çıkabilir) haccını daha sonra yaptığı takdirde de yine eda olur, kaza olmaz.

15 Tirmizî, hac 3; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 3/430; el-Bezzâr, el-Müsned 3/87.

16 Cizye: İslam ülkesinde Müslüman olmayan tebaadan alınan vergi.

17 İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim 1/397.

18 Âl-i İmrân sûresi, 3/155.

19 Hac sûresi, 22/27.

20 Buhârî, bed’ü’l–vahy 18, hac 4; Müslim, iman 135.

21 Buhârî, hac 127; Müslim, hac 437.

22 Buhârî, cezâu’s–sayd 26.

23 Bediüzzaman, Şuâlar, s. 221 (On Birinci Şuâ, Meyve Risalesi, Sekizinci Mesele).

24 Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

25 İbn Mâce, menâsik 5; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 3/12; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/247.

26 İbn Mâce, menâsik 5; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 2/321, 3/12; el-Beyhakî , es-Sünenü’l-kübrâ 5/262.

27 Tirmizî, hac 2; Nesâî, menâsik 6, İbn Mâce, menâsik 3.

28 Buhârî, hac 4, muhsar 9; Müslim, hac 438.

29 Ahmed İbn Hanbel, el–Müsned 4/198, 204, 205; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/98, 123.

30 Ahmed İbn Hanbel, el–Müsned 1/329; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 12/232, 18/288.

31 “Allah’ın cehennemden en çok kul azat ettiği gün, Arefe günüdür” (Müslim, hac 436; Nesâî, menâsik 94; İbn Mâce, menâsik 56).

32 İbn Hibbân, es-Sahîh 9/164; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4/69.

33 İbn Ebî Şeybe, el–Musannef 3/122; İbn Huzeyme, es–Sahîh 4/132; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/261.

34 İbn Mâce, ikâmetü’s–salât 195; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/343, 397, 4/5.

35 Buhârî, fazlu’s–salâti fî mescid 1; Müslim, hac 505.

36 Beyhakî, Şuabü’l-iman 2/376.

37 Nesâî, menâsik 202; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/209.

38 Bkz.: et-Taberânî, el–Mu’cemü’l–kebîr 8/169, 171; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 3/360.

39 Abdurrezzak, el–Musannef 5/17.

40 Abdurrezzak, el–Musannef 5/17.

41 Muvatta, menâsik 97.

42 Bkz.: Tîn sûresi, 95/3.

43 Âl-i İmrân sûresi, 3/97.

44 Bkz.: Buhârî, cenâiz 76, hac 43, cezâü’s-sayd 9, 10, büyu’ 28, cizye 22; Müslim, hac 445.

Haccın Hikmetlerine Yolculuk

  1. Akıl – Vahiy İlişkisi
    “Menâsik” olarak isimlendirilen hac fiilleri bizzat Cenâb-ı Hak tarafından tespit edilmiştir. İnsan aklının bu konuda herhangi bir müdahalesi yoktur. Aklımız, bazılarının hikmetini kavrasa da bazılarını kavrayamaz. Bu konuda yapılması gereken şey, Cenâb-ı Hak’tan gelen bütün emirler hususunda olduğu gibi mutlak teslimiyettir. Zira akıl, ancak vahyin rehberliğinde yolunu ve hakiki anlamını bulur.

Haccın hikmetlerine girmeden önce akıl-vahiy ilişkisi üzerinde biraz durmak istiyoruz.

a. İslâmiyet’te Aklın Değeri
Akıl; hakla bâtılı, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü birbirinden ayırma adına insana bahşedilen ilâhî bir armağandır. Ruhun en önemli fakültelerinden biri olan bu ilâhî mevhibe, her şeyi anlayıp kavrayamasa da belli ölçüde birçok meseleyi idrak ona müyesser kılınmıştır. O, vahiyle beslenip semavî disiplinlere bağlı kaldığı müddetçe insan için ışıktan bir rehber konumundadır. Böyle bir aklın eline, üzerinde düşünüp değerlendirebileceği temel doneler verildiği takdirde, Ebû Hanife gibi bir fıkıh, Mâtüridî gibi bir kelam, Gazzâlî gibi bir düşünce âbidesinin yetişmesinin önü açılır.

Evet, akıl her zaman için böyle bir potansiyele sahiptir. Fakat aklın bu potansiyelini değerlendirebilmesi ve bunu yaparken istikamet üzere kalabilmesi, ilâhî vahiy ve ondan beslenen dinle irtibatını devam ettirerek meselelerini onun muhkemâtıyla sımsıkı irtibatlı götürmesine bağlıdır. Zira akıl ancak, dinin emrine girip ona tâbi olduğu, meselelerinde dinin referansını asıl kabul ettiği takdirde gerçek kıvamını bulabilir. Bu noktada aklın; karşılaştığı mevzuları, dinin sabit ve değişmez kaideleri olan muhkemâtıyla test etmesi çok önemlidir. İşte bu yapılabildiği takdirde akıl, sınırlılığı içinde kendisinden beklenen birçok fonksiyonu eda edebilir.

Akıl aynı zamanda mükellefiyetin çok önemli bir esasıdır. İnsan onunla Allah’a muhatap olma seviyesine yükselir, onunla sorumluluk yüklenmeye ehil hâle gelir.

Evet, mükellefiyet akla dayandırılmış olup akıl sahibi olmayan kişi mükellef kabul edilmemiştir. Bizler bir yönüyle aklımız sayesinde dinin emirleriyle mükellef oluyor ve bu sayede Cennet’i kazanmaya ve Cehennem’den uzak kalmaya çalışıyoruz. Bu sebeple denilebilir ki akıldan mahrum birine, dünyada herhangi bir vazife ve sorumluluk yüklemeyen rahmeti sonsuz Rabbimiz, –Allahu a’lem– ahirette de onu hesap ve cezadan muaf tutacaktır.

Aklın hayatî derecedeki bu ehemmiyetine dikkat çekme sadedinde ilâhî kelamda pek çok yerde “Hâlâ düşünüp tefekkür etmeyecek misiniz?” “Düşünüp anlamayacak mısınız?” “Aklınızı kullanmaz mısınız?” gibi tembihlere rastlarız.

b. Kur’ânî Akıl ve Fonksiyonları
Aklın fonksiyon ve sınırları, geçmişten bugüne İslâm dünyasında üzerinde farklı mülâhaza ve yorumların geliştirildiği bir husustur. Aklı her şey kabul edenler, ona haddinin üstünde değer atfetmiş ve onun boyunu aşkın fonksiyonlar yüklemişlerdir. Diğer yandan ona gerektiği değeri vermeyen, ondaki potansiyeli görmeyen veya küçümseyenler de yok değildir. Bu hususta orta yolu tutan ulema ve mütefekkirler aklın, insanın çok önemli bir donanımı olduğunu tespit etmenin yanında, onun doğru istikamette ilerlemesini ve kaymalara karşı güvencesini, ilâhî vahyin rehberliğine sığınmasında; yolun başında vahyi kendisine muallim kabul etmenin yanında, ulaştığı neticeleri de vahyin esaslarına göre teste tâbi tutmasında görmüşlerdir. Bunlardan İmam Muhasibî gibi bazıları, aklı Kur’ân’ın emrine vererek “Kur’ân aklîliği” düşüncesini geliştirmişlerdir ki, akıl için esas olan da budur.

Evet, eline bir kısım kıstaslar verildikten sonra onları değerlendirme ve yorumlama mevzuunda akla hak ve imkân bahşedilmelidir. Böylece ona götürebileceği bir yük yüklenmiş olur. Aksi takdirde tüm hakikatleri keşfetme, Hakikatü’l-Hakâik’a ulaşma gibi mevzuları yalnızca akla emanet edenler, akla hıyanet ettikleri gibi hakikate de hıyanet etmiş olurlar. Çünkü akıl, eşyanın zahire bakan yönünü ele almada fonksiyon eda edebilse de fizikî dünyanın ötesinde, hakikat-i esma, hakikat-i sıfât, hakikat-i ulûhiyet gibi insan boyunu aşkın çok büyük mevzularda onun tek başına söz söylemesi mümkün değildir.

c. Taabbüdîlik
İbadetlerde “taabbüdîlik” hâkimdir. Taabbüdîlik, sebebini aklımızla net olarak bilemeyeceğimiz meselelerde, hükmün sebebinin (şer’î ıstılahta “illet”) emr-i ilâhî olarak belirlenmesidir. Yani aklımızla ulaşamayacağımız bir konuda tek kıstas olarak Allah’ın emrini kabul etmek, Allah nasıl emrettiyse onu öyle yapmaktır. Misal vermek gerekirse, namazın günde beş vakit olarak farz kılınması.. öğle namazının farzının dört, akşam namazınınkinin ise üç rekat olması gibi konular taabbüdîdir. Aklımız bunlarla ilgili bazı hikmetlere açılabilse de bunların üzerine hüküm bina edemeyiz. Yapacağımız en doğru şey, Allah’ın emrine imtisal etmek, O nasıl emrediyorsa öyle amel etmek, Rabbimiz’e kulluğumuzu öyle sunmaktır.

Evet, ibadetler taabbüdîdir; yani onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparız. Allah’ın yasakladığı şeylerden de sırf O yasakladığı için sakınırız. Kur’ân nasıl beyan etmiş, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl göstermişse onları aynen öyle koruyup uygularız. Onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere gitmeyiz, Sünnet’te öğretilen şekline dokunmayız. İbadetlerimiz böylece ibadet olarak kalır.

Tabi ki ilâhî emir ve yasakların pek çok hikmetleri, akılla idrak edilebilecek pek çok fayda ve maslahatları vardır. Fakat sadece bu hikmet ve maslahatlar gözetilerek yapılan, içinde kulluk düşüncesi ve Allah’ın rızasını kazanma niyeti bulunmayan fiiller ibadet sayılmaz ve insana sevap da kazandırmazlar. İbadetlerin teşrii, doğrudan doğruya vahye dayalıdır ve bildiğimiz hikmetleri, bilmediklerimize göre çok azdır.

Evet, ibadetlerde önemli olan, Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Şekil, Allah tarafından ortaya konmuş ise bir kıymet ifade eder. Yoksa sizin ortaya koyacağınız bir ibadet şekli, sizin mantığınıza göre daha mükemmel, daha ağır olsa da onun Allah katında bir değeri yoktur.

Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller, talip olduğumuz rıza-i ilâhîye, Cennet ve Cemâlullah gibi büyük mazhariyetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Beklentilerimizi bize lütfedecek olan Allah’tır. Bu açıdan, ibadet ü taatimiz, Allah’ın vaz’ ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O, neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede bir fiil ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sırat’ı geçmeyi namaza, kurbana, hacca bağlamış; “Geçiş bileti ancak bunlarla alınır.” demişse Sırat’tan geçmek isteyen, o bedeli ödemeye mecburdur. Mesela, namazla ulaşılacak uhrevî nimetlere ulaşma adına, Allah’ın namaza rükün kıldığı kıyam, kıraat, rüku, sücud gibi mübarek fiilleri yerine getirmek yerine farklı hareketler sergileseniz, farklı şekillerde oturup kalksanız, elli türlü marifet döktürseniz namazla ulaşacağınız lütuflara ulaşamazsınız. Çünkü aslolan, Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ ettiği o mübarek fiillerdir, sizin bizim belirleyeceğimiz şeyler değil. Bunlar asıl, onlar sahtedir.

Evet, ibadetlerin Allah’ın vaz’ ettiği şekilde eda edilmesi lâzımdır. Çünkü ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nispetle kıymet kazanır. Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değer biçmiştir. Onların –izafî de diyemiyorum– zatî değerleri vardır. Çünkü Allah, bir şeye bir değer atfetmişse artık o şey kıymetlidir. Ebedî saadeti, lütf u keremini bir şeye bağlamışsa, o saadet ve o lütuflara ulaşmanın başka yolu yok demektir. Bizim nazarımızda kıymetli olsa da başkaca hiçbir şeyin onu satın almaya gücü yetmez.

“Yirmi Dokuzuncu Mektup”ta bir münasebetle bu mevzuya değinen Bediüzzaman Hazretleri, dinî emirlerin bir kısmının “taabbüdî” olduğunu, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolunduğu için yapıldığını, hikmet ve maslahatları var olmakla birlikte taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o hikmet ve maslahatların, o ibadetin pek çok hikmetinden sadece bazıları olduğunu söyledikten sonra şöyle bir misal verir:

“Mesela, biri dese, ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.’ Hâlbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilan-ı tevhid ve rububiyet-i ilâhiyeye karşı izhar-ı ubûdiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” (45)

Demek ki Allah, kullarının Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ibadetlerin zâhirini-bâtınını beraber vaz’ ediyor. Mânâsını vaz’ ettiği gibi kalıplarını da vaz’ ediyor ki kullar, ibadetlerini layıkı veçhiyle ifa ederek kullukta ideal kıvama ersinler. Dolayısıyla bunlarda bir kısım dünyevî faydaları, maslahat ve hikmetleri idrak etsek de esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha nice fayda ve maslahatlar vardır ve işte bunlardır ki fani olan insanı ebedî saadete ehil hale getirir.. gözlerin idrak etmekten âciz olduğu Cemâlullah’ı müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltir. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayacak insana Allah’ın rızasını kazandırır. Malın mülkün, evlâd ü iyalin fayda vermeyeceği gün, Allah’ın huzuruna selim bir kalble çıkmanın yollarını açar.

d. Haccın Hikmetleri Kavranabilir mi?
Hac, kalb ve ruhun önde yürüyüşünü, aklın ona râm oluşunu ifade eden bir ibadettir. Bu vadide akıl, insanın kalbine ve ruhuna, daha doğrusu bunlara gelen emr-i ilâhîye tabi olur. İbadetlerle ilgili pek çok meselede olduğu gibi burada da dizginleri, Allah’tan gelen tecellilere doğrudan doğruya mahal olan kalb ve ruh tutar. Akıl bu konuda söz söylemekten vazgeçer, mantık raflarda kendine yer arar.

Hac, içinde onlarca, yüzlerce, binlerce hikmet barındıran bir ibadettir. Ne var ki insanın bu hikmetlerin hepsini bilip kavraması öyle kolay değildir. Bir yerde çıkar, ihram adını verdiğimiz bir parça kumaşa sarınır, Allah karşısında el-pençe divan dururuz.. bir gecemizi bir arazide yataksız yorgansız geçiririz.. bir yerde dikili taşları taşlarız.. öbür tarafta, yine taşlardan inşa edilmiş bir binanın etrafında döner dururuz… Bütün bunlardaki bazı hikmetleri kavrarız da bazılarını kavrayamayız. Feyz-i Akdes’ten dalgalar hâlinde vicdanlarımıza gelip çarpan nurları ve sırları bazen duyar bazen duyamayız. Duyduğumuzda da çoğu zaman mânâ veremez ve değerlendiremeyiz.

Diğer bütün ibadetlerde olduğu gibi hacda da aklımız bir yere kadar bize yardımcı olur. Yapılan hareketlerin mânâ ve hikmetlerini aklımız sayesinde düşünür, onun ruhunu anlamaya çalışırız. Ancak bir yerden sonra aklı bir kenara bırakıp Hazreti Sahib-i Şeriat’a teslim olmaktan başka çaremiz yoktur. Zira aklın sınırı oraya kadardır. Ondan ötesinde taabbüdîliğin sınırları başlar. Yani akıl, işin hakikatini tamamen anlamaya yol bulamaz. İşte bu noktada ibadetler, ‘Allah’ın emrine teslim olma’ şuuruyla yapılmalıdır. Bu teslimiyetin insana vereceği huzurun, gönle vereceği sürurun da ayrı bir yeri vardır.

Mesela insan, şeytan taşlarken şöyle düşünmelidir: “Ben ki akıl ve dirayet sahibi, insan olmakla şereflenmiş bir varlığım. Karşımda duran dikili bir taşı taşlıyorum. Aklım bunu almasa da aklımın aldığı bir şey vardır: Bu senin emrindir Allah’ım! Sana itaat etmenin neşvesini gönlümde duyuyor, bununla dolup taşıyorum!”

  1. Haccın Hikmetleri
    Yukarıda vermeye çalıştığımız genel malumattan sonra, kendi darlığımızdan kaynaklanan dar bir zaviyeden haccın bilebildiğimiz hikmetlerinden bazılarını zikretmek istiyoruz. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, hac gibi her bir ibadetin bildiğimiz-bilemediğimiz ve bazıları itibarıyla da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, aklımızın sınırlarının tamamen dışında kalan yüzlerce, binlerce hikmeti, dünyevî-uhrevî fayda ve maslahatı vardır. Bize düşen ve iktidarımız dahilinde olan, onları tespit etmeye, anlamaya çalışmak.. anlayamadıklarımızı Allah’ın ilmine havale etmek.. ve her ne olursa olsun, O’nun emrini, O’nun fermanına imtisal ve teslimiyeti esas kabul ederek “yakîn gelinceye kadar” bir ömür boyu O’na taabbüdde, kullukta bulunmaktır. Her şeyin doğrusunu O bilir…

a. Hac Menâsikinin Her Biri Bir Semboldür
Hacda yapılan fiillere “menâsik-i hac” dendiğini daha önce söylemiştik. Bu fiillerden her birinin zatına bağlı bir değeri olduğu gibi, temsil edip hatırlattığı şeyler itibarıyla da ayrı bir değeri vardır. Bunlar ifa edilirken bir yandan da his ve düşünce dünyamız itibarıyla bunların sembolize ettiği mânâlar üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Bu mânâlar üzerinde tefekkür edilmeksizin ifa edildiklerinde, –her ne kadar mükellefiyet borcu sırtımızdan düşmüş olsa da– hacdan beklenen netice hakkıyla elde edilmiş olmayacaktır.

Hac; genel mânâsı itibarıyla insanın hayat yolculuğunu anlatır. Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’nın Cennet’ten yeryüzüne indirilmeleriyle başlayan insanlığın dünyevî hayatını, ölümü, yeniden dirilişi, mahşeri ve nihayetinde yitirilen cennete tekrar kavuşmayı sembolize eder. İnsan, hacda ölüm hakikatini ve dünyanın faniliğini bir kere daha görür. Allah katında en değerli şeyin takva olduğunu yakinen hisseder. İnsanlar arasındaki dünyevî farklılıkların önemsizliğini anlar. Neticede ihlâsı kazanma ve Allah’a hakiki kul olma yolunda önemli bir adım atmış olur.

İhram; ölen kimsenin her şeyini dünyada bırakıp kabre basit bir bez parçasıyla gireceğini hatırlatır insana. Dünyalık her şey, para, makam, rütbe… dünyada kalmış, insan, dikişi bile olmayan, cebi dahi bulunmayan basit bir beze sarılarak Allah’ın huzuruna gelmiştir. Tıpkı ilk doğduğu gün gibi. Bütün hacıların renk, ırk, dil ve statü ayrımı olmaksızın, kefene benzeyen aynı tip ihram elbisesi içinde bulunmaları, kıyamet günü herkesin bir araya geleceği o dehşetli tabloyu, dolayısıyla “Her nefis ölümü tadıcıdır.”(46) gerçeğini ihtar eder. Bu hâl, ihlâsı kazanmanın en tesirli sebeplerinden biri kabul edilen “rabıta-i mevt”(47) gibi ölümü hatırlatır. Ayrıca insanı gurur ve kibirden kurtarması cihetiyle de ihlâs ve tevazuu kazanmaya vesiledir.

Arafat ve Müzdelife, mahşer meydanını sembolize eder. Dünya üzerinde hayat sürmüş bütün insanların öldükten sonra tekrar dirilip hesap vermek üzere havf ve recâ duyguları içinde bekleyecekleri o dehşetengiz meydanı hatırlatır. Herkes kendi dilince duaya durmuş, Cehennem’den azat edip Cennet’i nasip etmesi için Rabbülâlemîn’e yalvarmaktadır.

Telbiye; her zaman Cenâb-ı Hakk’ın emrine amade olduğumuzu, dünya hayatında daima O’nun yolunda hareket edip masivaya gönlümüzü kaptırmayacağımızı ifade eder.

Kâbe; Allah ile mânen buluştuğumuz, O’na en gizli hislerimizi açıp yalvarıp yakardığımız yerdir. Kâbe’nin, taştan yapılmış bir bina olmanın çok ötesinde bir anlamı vardır. İnsan, bilhassa Kâbe’nin eteklerine yapıştığı, Mültezem’e sarıldığı zamanlar âdeta Cenâb-ı Hak’la arasındaki perdeler kalkar da doğrudan O’nunla konuşur, O’na yalvarır, yakarır, inler, sızlar… kalbinin derinliklerini orada Allah’a açar. Kâbe, insanlık tarihinde inşa edilen ilk mabet olması itibarıyla, insanlığın ilk zamanlarını akla getirir.. daha sonra Hazreti İbrahim’in, oğlu Hazreti İsmail’le birlikte onun duvarlarını örmesini, tuğla tuğla üstüne koyarken ettikleri duayı, o duanın semeresi olarak İnsanlığın İftihar Tablosu’nun dünyayı teşrif buyuruşunu hatırlatır.

Tavaf; Kâbe’nin etrafında tavaf eden insanlar misali meleklerin de Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar onun etrafında tavaf ettiğini, Arş’ın etrafında tavaf eden melekleri, atomlardan gezegenlere kadar her varlığın, tavaf eden insanlar misali, kendilerine has dönüşleri olduğunu hatırlatır ve insanı kâinatla bütünleştirir. Böylelikle insan, Allah’ın yarattığı bütün varlıklardan meydana gelen bir cemaat içinde kendi kulluğunu Allah’a takdim ettiğini hisseder.

Hacerü’l-Esved’i selamlama; bize, Allah’a teslimiyetimizi hatırlatır. Zira beri tarafta bir taşı taşlarken burada bir taşa selam çakma, hatta gidip ona yüzümüzü gözümüzü sürme, bunlara Allah tarafından yüklenen mânâların ve O’na olan sadakat ve teslimiyetimizin ifadesidir.

Sa’y; insanın sevap ve günahlarına; kalbin, nefis ile ruh arasında gidip gelmesine işaret eder. Öte yandan, Hazreti Hacer validemizin, oğlu için bir o yana bir bu yana koşuşturup durmasını, esbabın bilkülliye sukut ettiği bir anda Hazreti İsmail’in ayaklarının dibinden suyun çıkmasıyla ancak o koşuşturmanın sona ermesini hatırlatır.. ve bununla bize, insanın elinden bir şeyler geldiği sürece çalışıp koşturmasını yani esbaba riayetini, ortada esbap kalmadığında da tevekkül edip Allah’ın rahmetinin tecelli etmesini beklemesini salıklar.

Kurban; kurbanlık hayvanın uzuvları karşılığı uzuvlarımızın Cehennem’den kurtuluşunu, günahlardan uzak durmak ve kulluğa sarılmakla nefsimizi kurban edişimizi anlatır. Hazreti İsmail’in kurban edilmesi hadisesini hatırlatır; onun yerine nasıl bir kurbanlık hayvan kesildiyse, bizim kurbanlıklarımızın da bizim yerimize geçtiğine işaret eder.

Şeytan Taşlama; şeytana ve onun çağırdığı yola karşı olduğumuzun timsalidir. Çok kayıtlarla sınırlı aklımızın hakiki illetini kavramaktan aciz olduğu bu fiili yapmakla bir mânâda “akl-ı meâş”ımızı48 taşlarız.

Bir parçasını zikretmeye çalıştığımız bu mânâları haccın her rüknünde, her vacip, sünnet ve edebinde aramak gerekir.. ve arayan bulur…

b. İnsan Hacda Melekleşir
İnsan hac yaparken dünyaya ait kayıtlardan alabildiğine sıyrılır ve âdeta melekleşir. Hacı adayı, ihramı giydiği andan itibaren cismani ve bedenî davranışlarına bir had koyar. Yemesini, içmesini, uykusunu asgari seviyeye indirir. Dakikasını bile boşa geçirmeksizin gece-gündüz ibadet eder, evrad ü ezkârla meşgul olur. Zira bu öyle bir zaman dilimidir ki iyi değerlendirilirse Cennet gibi bir mükâfatı vardır. Bunun farkında olan kimse, olabildiğince beşeriyetten sıyrılıp melekleşmeye gayret eder. Haccın özündeki mânâ da budur; yani insanın bir süreliğine dahi olsa maddesini, cismaniyetini, beşeriyetini arkada bırakıp melekler gibi bir hayat yaşaması ve bu şekliyle Rabbine yakınlaşması.

Nefis elbette ki alışkanlıklarını bırakmak istemeyecek, itiraz edip karşı koymaya çalışacaktır. Sütten kesilen bir yavru gibi çırpınacaktır. Ne var ki nefsin bu çırpınışları, Allah’ın emrine itaat şuurunun karşısında bir şey ifade etmeyecektir. Bir süre sonra Rabbin emrine itaatteki zevki duyup hisseden kulun gözünde artık bütün zorluklar kolaylaşacaktır. Karşılaşılan sıkıntılar çoğu zaman görülmeyecek, görülse bile ehemmiyet verilmeyecektir. Zira artık o, bir melek gibi yaşamakta, melek gibi davranmakta ve melek gibi hissetmektedir.

İşte kul, haccını yerine getirirken bütün bunları mülâhazaya alacak ve haccın zorluklarını sırtında bir yük olarak görmeyecektir. Bazen aç-susuz kalacak, bazen yolunu kaybedecek, bazen kafilesinden ayrı düşecek fakat bütün bu ızdıraplar onun kalbine neş’e ve huzurdan başka bir şey getirmeyecektir.

c. Hazreti İbrahim’le İrtibat Kurulur

Hacca gitme, Kâbe’yi tavaf etme, menâsik-i haccı yerine getirme; millet-i İbrahim’den olan bizlerin, Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) ile kuracağımız irtibatın da ifadesidir. Biz, Allah’ın kulu, Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetiyiz ve Hazreti İbrahim’in milletindeniz; yani onun nişanesi olmuş “hanîflik”in yani saf tevhid akidesinin temsilcileriyiz. Hanîfiz; akidemiz itibarıyla tertemiziz. Zira totem karşısında dize gelmedik, puta secde etmedik.. güneşin, ayın, yıldızların karşısında rükûa varmadık, secdeye kapanmadık.. asla ufûl etmeyen, batıp gitmeyen Vâhid ü Ehad olan Rabbimiz’e teveccüh ettik, yalnızca O’na kullukta bulunduk.

“Allah’ın dostu” mânâsına “Halilullah, Halilurrahman” unvanına sahip İbrahim (aleyhisselâm), putperestliğin yaygın olduğu bir ortamda neş’et etmişti. Ne var ki o, bunlardan hiç etkilenmemiş, kâinatı tarassut etmiş, güneşe, aya, yıldızlara bakmış ve bu varlıkların sahibinin ancak bunların dışında biri olması gerektiğini idrak etmişti. O, tek başına bütün kavmine karşı koymuş ve Kur’ân’da “tek başına bir ümmet” olarak anılmıştır.49 Hak davası uğruna ateşlere atılmayı göze almış, Allah’ın buyruğuyla ateş onun için berd ü selam oluvermiş, güllük gülistanlığa dönmüştür.

Haccın menâsikini yerine getirirken neredeyse her yerde bize Hazreti İbrahim’i hatırlatan bir şeylerle karşılaşırız. Bir yönüyle diyebiliriz ki o ve hanîflik, haccın içinde temessül etmektedir. Bu yönüyle hac, milletinden olduğumuz Hazreti İbrahim’le, Allah Resûlü’nün bu mübarek cedd-i emcediyle bizi bir araya getirir, onunla aramızda bir bağ kurar. Haccın her bir rüknünde, her bir vacip, sünnet ve edebinde onu hatırlar, imanımızı tazeler, bir kere daha şirke ve küfre karşı olduğumuzu ilan ederiz.

d. Birlik Şuuru Yakalanır
Cenâb-ı Hak, insanların yaratılışlarından gelen farklılıklarını bize şu ifadelerle anlatır:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Bilin ki, Allah katında en şerefliniz, takvada en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah, her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.”(50)

Aslı itibarıyla insan, bir erkekle bir dişiden yaratılmıştır. Daha sonra kavimlere, kabilelere ayrılmış ve yeryüzünün muhtelif mıntıkalarına yerleştirilmiştir. Yaşadıkları coğrafyaların insanlar üzerinde tesiri olmuş ve birtakım değişikliklere maruz kalmışlardır. Bu değişiklikler onların fizikî görünüşlerine tesir ettiği gibi, kültür ve geleneklerine de tesir etmiştir. Herbirinin yemesi, içmesi, oturması, kalkması, zevki, anlayışı farklı farklı olmuştur. Kimi Arapça, kimi İbranice konuşur; kimi İngilizce, kimi Fransızca anlaşır. Kimi siyahtır, kimi beyaz. Kimi boylu posludur, kimi küçük yapılı…

İnsanların bu şekilde birbirlerinden ayrılmaları, birbirleriyle iftiraka düşmeleri için değildir. Tam tersine bu durum, bir ordunun taburlara, bölüklere, mangalara veya muhabere, lojistik, istihkâm gibi birimlere ayrılmasına benzer. Birbirinden ayrı gibi görünen birimlerin hepsi, aslında bir araya gelerek büyük bir birlik oluşturur.

İşte hac da birbirinden çok farklı özelliklere sahip bütün bu milletleri bir araya getirip onlara vahdet şuuru ve ittifak anlayışı kazandırır. Hazreti Âdem ve Havva’nın çocukları, bu muhterem ebeveynlerinin –rivayetlere göre– ilk defa menzil tuttuğu yerde yeniden bir araya gelecek, aynı atanın çocukları olduklarını, yani kardeş olduklarını hatırlayacak ve bütün insanlığa karşı kardeşlik hisleriyle dolmuş olarak memleketlerine döneceklerdir. Aklî ve mantıkî kardeşlik en iyi hacda tesis edilir. Amirinden memuruna, zengininden fakirine, siyahından beyazına bütün insanlar hacda buluşur, yan yana çadır kurar, yeri gelir omuz omuza aynı istikamette yürür, aynı kelimelerle Allah’a yönelirler. Allah’ın rızasını kazanma istikametinde bir araya gelip birlik şuurunu tesis ederler.

Hacda dağ-taş, “lebbeyk!” sözüyle inler. Bütün âlem âdeta dil kesilir. ‘Emrini ve fermanını dinlemek üzere Sana koşuyoruz, fermanına amadeyiz Allahım!’ mânâsında, dağdan-taştan dereden-tepeden yükselen tek söz vardır: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek. (Buyur Allahım buyur, emrine amadeyiz! Buyur, ulûhiyetinde rubûbiyetinde şerîkin, ortağın yoktur, buyur, emrine amadeyiz! Her türlü güzel sıfata, övgüye Sen layıksın.. nimet Senin, mülk Senindir, her şey Sana aittir. Senin şerîkin, ortağın yoktur!)”

Birbirinden çok farklı bu kadar insanı bir araya getiren tek şey, Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır. Başka hiçbir yerde, böyle ulvî bir gaye etrafında bir araya gelerek vahdet şuurunu yakalamış bu kadar insanı bir arada görmek mümkün değildir.

e. Müslümanlar İçin Bir Kongredir
Hac, ümmet-i Muhammed’in ana meselelerinin halledilebileceği umumi büyük bir kongre olma özelliğine de sahiptir. Müslümanlar her sene hac mevsiminde bir araya gelir, âlemşumül meselelerini orada görüşüp halletmeye çalışırlar. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatının sonlarına doğru yaptığı Veda haccındaki söz ve uygulamalarıyla haccın bu yönünü göstermiştir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o sene hacca gideceğini dört-bir yanda ilan ettirmiş ve imkânı olan herkesin katılmasını arzu etmişti. Nihayetinde binlerce insan o sene hacda bir araya geldi. İbadet niyeti mahfuz olmakla birlikte âdeta umumi bir kongre için de toplanmış gibiydiler. Herkes Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmek, O’nun sözlerini dinlemek, haccın menâsikini O’nunla beraber eda etmek istiyordu. Nitekim öyle de yaptılar. Efendimiz de haccı aynı zamanda ümmet-i Muhammed’in meselelerini çözme adına değerlendirmek istemişti.

Bu öyle umumi bir toplantı idi ki burada dine ait hükümler bir kere daha hatırlatılıp meseleler çözüme kavuşturulacaktı. İnsanların zihninde İslâmiyet’e ait hiçbir müşkül kalmaması gerekiyordu. Arafat, Cuma gününe denk gelmişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zeval vakti gelince devesine bindi, Arafat’ın zirvesine çıktı ve burada ashabına dinin usûlünü, ana prensiplerini hatırlattı ve son nasihatlerini verdi. Hac boyunca değişik mekânlarda insanlara konuşmalar yaptı, soruları cevapladı, problemleri çözüme kavuşturdu.

Hacda devlet reisi ile tebaa perdesiz hâilsiz bir araya gelip meselelerini yüzyüze konuşabilirler. Öyle ki devletin reisi de tebaanın en zayıfı da aynı ortamda bir araya gelir; aynı elbiseyi giyer, aynı yoldan yürür, bazen omuz omuza bazen sırt sırta gelir, aynı kalabalıkta Arafat’tan Müzdelife’ye akın eder, şeytan taşlar, tavaf yapar. Herkes günahlarının hicabıyla Rabbi’ne yalvarır ve mağfiret talep eder. Günahlarının affolacağını umarak gözyaşlarıyla ellerini kaldırıp dua eder. İşte böyle bir ortamın başka hiçbir yerde bulunması mümkün değildir.

Günümüzde de her ne kadar hakiki mânâsıyla ifa edilemese bile Müslümanlar, âlemşumül meselelerini hacda bir araya geldiklerinde görüşmeli, bir ibadet neşvesi içinde problemlerine çözümler aramalılar. Bir taraftan entelektüeller, entelektüel çapta bir araya gelerek kendi dünyalarına ait meseleleri konuşmalı, diğer yandan ticaret erbabı toplantılar yaparak karşılıklı ticari akitler yapma yollarını araştırmalıdır. Bir diğer yandan farklı gruplar, tebliğ ve irşat heyetleri bir araya gelmeli, kendilerine ait meselelerde nasıl işbirliği yapabileceklerini masaya yatırmalıdırlar.

f. Cemaat Kulluğunu Takdimdir
Hac, bir yönüyle ferdî bir ibadet olsa da diğer yönüyle içtimaî bir ibadettir. Her fert, haccın menâsikini yerine getirme bakımından bizzat kendisi sorumludur. Ancak menâsikin büyük bir cemaat içinde beraber yapılması açısından meselenin toplumu ilgilendiren yönleri de vardır.

Bu yönüyle hacca, İslâm cemaatinin, kulluğunu Allah’a takdimi de diyebiliriz. İnsan orada şahsi kulluğunu cemaatle birlikte Allah’a takdim eder. İnsanlar âdeta tek bir ağızdan telbiye, tekbir, tehlil, tahmid, tesbih getirir. Arafat’ta herkes kendi duasını yapsa da Cenâb-ı Hak, insanlara cemaat olarak nazar eder ve ona göre muamelede bulunur. Şeytan taşlayan binlerce el bulunsa da aslında Müslüman cemaati olarak tek bir el şeytanı taşlar. Hâkeza, Kâbe’de tavaf eden binlerce kişinin oluşturduğu tek bir şahs-ı mânevî vardır. Fikir ve ağız birliği ettiği sürece her bir Müslüman o cemaate dahil olur. Kendi kulluğunu o cemaatin kulluğu içinde eritir ve Cenâb-ı Hakk’a öyle teveccüh eder. Neticede Cenâb-ı Hak da ona, yalnızca bir fert olarak değil, cemaate teveccüh ettiği gibi teveccüh eder. Burada önemli olan husus, her bir ferdin, sahip olduğu bir takım beşerî hislerden, heva ve heveslerden sıyrılıp ruh ve düşünce açısından cemaate uyum sağlayabilmesidir.

Hâsılı hac, insanın kulluğunu Cenâb-ı Hakk’a büyük bir cemaat içinde takdim etmesi, Cenâb-ı Hakk’ın da buna göre ona/onlara muamelede bulunmasıdır.

g. Halkın İçinde Hak’la Beraber Olmanın Unvanıdır
Cenâb-ı Hak, Hadid sûresinde şöyle buyurur:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ ۝ ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلاَّ ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا…

“Biz Nuh ve İbrahim’e risalet, onların soyundan gelen evlatlarına da kitap ve nübüvvet verdik. Onlardan doğru yolu bulan da var, yoldan çıkan niceleri de. Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Meryem’in oğlu İsa’yı gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendi çıkardıkları ruhbanlığı ise onlara biz farz kılmadık, Allah’ın rızasına nail olma maksadıyla kendileri icat ettiler. Kaldı ki ona da gereği gibi riayet etmediler.”(51)

İslâm’dan önce Hıristiyanlar, Allah’a yakınlaşabilmek, ruh ve mânâda derinleşip Cenâb-ı Hakk’a dost olabilmek için ibadethanelerinde halvete çekiliyorlardı. Buralarda aylarca, yıllarca kalıyor, insanların içine karışmıyor, evlenmiyor, yeme-içmelerini asgari seviyeye indiriyor, vakitlerinin çoğunu ibadetle geçiriyorlardı. Onların bu gayretlerini takdir mahiyetinde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ

“İman edenlere en yakın, en muhabbetli olanların, ‘Biz Hıristiyanız.’ diyenler olduğunu görürsün. Bunun sebebi, onların arasında ilim sahibi din adamlarının ve dünyayı terk etmiş ruhbanların bulunması ve onların kibirden uzak olmalarıdır.”(52)

İslâm’a gelince, onda ruhbanlık yoktur. Zaten yukarıda verdiğimiz âyette Cenâb-ı Hak, onun Hıristiyanlığın aslında da olmadığını, onların kendilerinin ihdas ettiğini söylüyor. Zira bu bir yönüyle fıtrata baş kaldırmadır. Fıtrata uygun olarak gelen, fıtrî olanı emreden dinin böyle bir şeyi emretmesi veya ona müsaade etmesi düşünülemez. Âlemşümul bir din insanlığın maddî-mânevî saadetini hedef alan bir din, insanlıktan, insanlardan kaçmayı emredemez.

İhya-u ulûmiddin’de geçen zayıf bir hadiste, ruhbaniyetin yerine İslâm’da cihadla birlikte haccın vaz’ edildiği söylenir. Allahu a’lem bunun mânâsı şudur: Ruhbanlar, Allah’ın rızasını halvette, insanlardan uzak durmakta, evlenmemekte, Allah’ın helal kıldığı şeyleri kendilerine haram kılmakta aradılar. Onların halvette ve halktan uzaklaşarak aradıkları şeyi İslâm halkın içinde buldurmuştur. Meşhur ifadesiyle “Halkın içinde Hak’la beraber olma”nın yollarını göstermiştir ki bu da en açık şekilde hacda görülür. Zira hac büyük bir toplulukla yapılan bir ibadettir.

Evet, ümmet-i Muhammed’den istenen, vahdeti halvette arama, insanlardan kaçarak Hakk’a vasıl olma değil, vahdetin unvanı olabilecek ibadeti kesrette ifa etmedir. Halkın içinde, onların gürültü-patırtısını duymadan, Cenâb-ı Hak ile vuslat yaşamadır. Asıl mesele, halk içinde Hak’la beraber olabilmedir. Biz, ruhbaniyetten beklenen mânâyı, insanlık olarak insanlarla beraber tesis etmeye çalışırız. İşte hac, bu meselenin unvanı olmuştur.

Müslüman, hacda büyük bir topluluk içinde tavaf eder. Tavafı mahiyet-i nefsülemriyesine uygun şekilde eda eden kişi, yerin altında tavaf eden cinleri tahayyül eder. Başını kaldırdığı zaman ta Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar bu ulvi metâfta meleklerin pervaz edip döndüklerini müşahede eder. Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsil edebilmek ve rahmetine nail olabilmek için Kâbe’nin etrafında dönüp dururken üzerinde melekler, altında cinler tavaf etmektedir. Bu anlayış ve bu hava içinde tavafını yapan bir mü’min, sermest olup kendinden geçer ve ruhbaniyetle ulaşılmak istenen mânâyı orada benliğinin derinliklerinde duyar. Tavaf alanında kendisiyle birlikte dönen binlerce kişinin farkına bile varmaz; sadece Hakk’ı görür, halk içinde Hak’la beraber olur ve kesrette vahdete ulaşır.

Aynı duygu ve aynı düşünceyi Arafat’ta da hisseder. Kafile kafile Arafat’a çıkan, oradan Müzdelife’ye, Mina’ya hareket eden, şeytan taşlayan kalabalıkların belki yer yer sadece seslerini duyar, karaltılar olarak yanından geçip gittiklerine muttali olur. Fakat o sadece kendi ibadetiyle meşguldür. Halk içindedir ama Hak’la beraberdir. Gözü, başka hiçbir şey görmeyecek kadar O’nunla dolmuş, gönlü, başka sevdaları haram görecek seviyede O’nunla doymuştur.

Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, âlemşümul olan, fıtrat üzere gelen, insanlığın maddî-mânevî saadetini hedef alan İslâm’ın; âlemşümullüğüne ve fıtrîliğe ters olan ruhbanlığı, insanlardan kaçmayı, zaviyelere kapanıp inzivaya çekilmeyi emretmesi düşünülemez. O, müntesiplerine, halkın içinde, halkla beraber Hakk’a yürümeyi salıklar. Tıpkı Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kevn ü mekânı ubûdiyeti ile kat ederek miraca çıkması, Hakk’ı müşahede etmesi, hakaik-i imaniyeye muttali olması, meleklerin yazı yazan kalemlerinin seslerini işitmesi, Cennet’e-Cehennem’e şahit olması ve ardından yine çile çekeceğini bile bile halkın arasına dönmesi gibi. O, kulluğu ve şahsî kemalâtı adına bir yaratılmışın ulaşabileceği zirvelere ulaşmış, ancak arkasındakilerin elinden tutup Hakk’a giden yolda onlarla beraber yürüme adına geriye dönmüştü.

İşte hac, bu anlayışın temessülüdür; cemaat ruhunun, halk içinde Hak’la beraber olmanın en açık ve net şekilde tezahürüdür.

45 Bediüzzaman, Mektubat, s. 447 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Risale, Dokuzuncu Nükte).

46 Âl-i İmrân sûresi, 3/185.

47 Rabıta–i mevt: Ölümü ve ötesini düşünmek, kabrin vahşet ve yalnızlığını akla getirmek, ahiret güzergâhında insanı bekleyen tehlikeleri hatırlamak ve ölümün her an gelebileceği mülâhazasıyla yaşamaktır.

48 Sofîler aklı iki kategoride değerlendirirler: Akl-ı meâş ve akl-ı meâd.

Akl-ı meâş: Dünyevî akıl. Sadece zahire bakan, dünyevî olanla sınırlı kalan, kalbî ve ruhî hayattan habersiz akıl.

Akl-ı meâd: Uhrevî akıl. Eşyanın bâtınına açılan, dünyayla ve dünyeviliklerle sınırlı olmayan engin akıl.

49 Nahl sûresi, 16/120.

50 Hucurât sûresi, 49/13.

51 Hadid sûresi, 57/26-27.

52 Mâide sûresi, 5/82.

Haccın Hakkını Verme

Hac öyle bir ibadettir ki, hakkıyla ifa edildiği zaman Allah’ın izni ve inayetiyle, insanı annesinden doğduğu günkü gibi günahsız tertemiz bir hâle getirir. Nice insan vardır ki dağ kadar günah yüküyle hacca gelmiş ancak kendisini kuşlar kadar hafif hissederek memleketine dönmüştür. Kusurlarına tevbe edip önceki hayatını tamamen değiştiren, günahlar fasit dairesinden kurtulup salih amel doğurgan döngüsüne girenlerin haddi hesabı yoktur. Bu açıdan hac, pek çok insan için bir dönüm noktasıdır. Ama onun bu fonksiyonunu eda edebilmesi hakkıyla değerlendirilmesine bağlıdır.

Bugün isteyen ve gücü yeten pek çok insan rahatlıkla hacca gidebilmektedir. Gerek ulaşım vasıtalarının gelişmesi, gerekse konaklama ve sair ihtiyaçların giderilmesi hususundaki gelişmeler haccı nispeten kolaylaştırmıştır. Ne var ki mesele, hacca gidip menâsiki şöyle veya böyle yerine getirmekle bitmemektedir. Gitmeden önce fikren ve ruhen hazırlanmadan, orada da vazifeleri bihakkın yerine getirmeden ondan istenen semereye ulaşmak mümkün değildir. Nitekim maddî, mânevî, ruhî, fikrî bir hazırlığı olmayan pek çok insanın haccı, turistik bir seyahat görünümü arz etmektedir. Mâneviyat adına fayda umulan bir yerden –Allah muhafaza– eli boş dönmek, insan için ne büyük bir hüsrandır.

Bu bölümde, haccı hakkıyla değerlendirebilme, ondan istenen semereleri elde edebilme adına neler yapılması gerektiğini ele almaya çalışacağız.

  1. Gitmeden Önce Yapılacaklar
    a. Tevbe ve İstiğfar
    Hac yolcusunun yola çıkmadan evvel yapacağı öncelikli işlerden birisi, o güne kadarki hayatının muhasebesini yapmak, günahlarına tevbe ve istiğfar etmektir. Zira kişi, hacca, farz bir ibadeti yerine getirme niyetinin yanında bir de günahlarından kurtulup yeni, tertemiz bir hayata başlama ümidiyle gider.

Hakikat-i hâlde bir insanın, büyük küçük bütün günahlardan tamamen uzak kalması mümkün değil gibidir. Zira fıtratı itibarıyla o, melekler gibi günahtan masun (korunmuş) tutulmamıştır. Bu açıdan her zaman hata işlemekle yüz yüzedir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Herkes hata işler. Hata işleyenlerin en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.”53 mübarek beyanı da bu hususu ifade eder. Özellikle günümüz dünyası, çarşı-pazarıyla âdeta bir günah deryası hâline gelmiştir. Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol gezmekte, her köşe başında ağına düşecek kurbanlarını beklemektedir. Bu şartlar altında yaşayan her mü’min, Bediüzzaman’ın ifade ettiği şekliyle, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.”(54) ikazını hatırından hiç çıkarmadan hareket etmek zorundadır. Zira zamanla, hadis-i şerifte beyan buyrulan, “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.”(55) hakikati –Allah muhafaza– zuhur edebilir. Neticesi de âyette, “Allah onların kalblerini mühürlemiştir.”(56) ifadesiyle anlatılır –Allah cümlemizi muhafaza buyursun–. Kalbi mühürlenen, hakikate kapatılan kimseler ise –yine Kur’ân’ın ifadeleri içerisinde–duymazlar, bilmezler, anlamazlar.. günahlara dalar, yollarını kaybeder, gaflet içerisinde heva-yı nefislerine tâbi olurlar.. en kötüsü de imana karşı kapanırlar. İşte her bir günahın içinden küfre giden bir yol olmasının mânâsı budur.

Evet, günaha girmemeye azmetmek asıl olsa da insanın tüm günahlardan bütün bütün uzak kalması çok zor olduğu için, önemli olan, sürçüp düştükten sonra tekrar ayağa kalkmak ve eskisinden daha temkinli olarak yoluna devam edebilmektir. İşte onu meleklerden daha yüksek seviyeye ulaştıracak şey de budur.

Cenâb-ı Hak, yüce kelamında, tevbe edenlere şöyle iltifat eder: إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edip günah kirlerinden arınanları sever.”(57) Demek, Allah’ın sevgisine mazhar olabilmek için ortaya konması gereken en önemli aksiyonlardan biri, maddî-mânevî kirlerden arınmanın vesilesi olan tevbedir. Âyette geçen ve “çokça ve derince tevbe edenler” şeklinde dilimize aktarabileceğimiz “tevvâbîn” lafzı, kullanıldığı kip itibarıyla “mübalağa” ifade eder. Yani onlar, tevbe mevzuunda çok ciddi bir azim ve cehd ortaya koyar, hata ve günahlarının pişmanlığını bütün benliklerinde duyar, onu kalb heyecanları ve gözyaşlarıyla soluklar, Allah’tan af ve mağfiret talep eder ve bunu bir kez değil, her hataya düştüklerinde, işledikleri günahları her hatırlayışlarında yapar; yapar ve tevbe kurnalarına koşarak tertemiz hâle gelirler, demektir.

Hâsılı, hacca niyetlenen bir kimse evvela günahıyla-sevabıyla geçmiş hayatının bir hesabını yapmalı, işlediği hata ve günahlara karşı içinde pişmanlık hissetmeye çalışmalıdır. Henüz yola çıkmadan böyle bir pişmanlığı vicdanında hisseden ve samimi bir kalble tevbeye yönelen biri için hac, çok büyük hayırlara vesile olacak; yeni, tertemiz, günahsız, Allah’a itaatle geçecek yeni bir hayatın başlangıcı sayılacaktır. Bu ruhî ameliyeyi gerçekleştirmeksizin çıkılan bir hac yolculuğunun, zahiren bazı fiillerin yerine getirilmesinin ötesinde bir anlam ifade etmesi zordur.

Herkes kendi derecesine göre günahlarından pişmanlık duyar ve tevbede bulunur. Yeri gelmişken ulemanın, tevbenin tevbe olması için saydıkları şartları zikrederek bu bahsi bitirelim:

Birincisi: İrtikap edilen günah, ruhta bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdanda o günaha karşı bir nefret, tiksinti ve ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışılagelmiş sözlerle tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değildir, sadece bir merasim ve yararsız birkaç söz söylemekten ibaret bir şeydir. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise ancak, içte kaynayıp duran bu nedamet ve hacalete kavlen iştirak ve bir tercümanlık mânâsına olduğunda bir kıymeti haizdir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise evvela o hak, sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenmelidir.

Dördüncüsü: İşlenen kusur Allah hakkına ait ise fevt edilen şeyler tamamlanmaya çalışılmalıdır. Kılınmayan namazlar, tutulmayan oruçlar, verilmeyen zekâtlar… hâsılı ihmal edilen her ne varsa hâlis bir niyetle elden geldiğince kazası yapılmalı ve telafi yollarına bakılmalıdır.

b. Üzerindeki Haklardan Kurtulma

Hac yapmayı düşünen bir insan, üzerindeki Allah hakları için tevbe ve istiğfarda bulunduğu gibi, kul haklarından da kurtulmalı; bunun için, borcu varsa ödemeli, eskilerin tabiriyle “redd-i mezâlim” yapmalı yani zulmen birinin hakkına tecavüz ettiyse, birine haksızlık yaptıysa telafi etmeli ve o kişiden helallik istemelidir. Dolayısıyla, temizlenmek için geleceği hacca temizlenerek hazırlanmalı, temizlik ameliyesini daha gelmeden başlatmalıdır.

Zulüm; başka birinin hakkını gasp etmek, birinin hakkına ulaşmasına mani olmak, kişiyle hakkı arasına girmektir ve Kur’ân’da şiddetle yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak, “Zulmedenlere küçük bir temayülle dahi olsa eğilim göstermeyin. Yoksa size ateş dokunur.”(58) buyurmak suretiyle, zalim olmak, zulmetmek bir yana, zalimlere temayül dahi göstermeyi yasaklayarak zulmün önünü daha baştan keser. Zira işlenen zulümlere ve onların sahiplerine az dahi olsa meyleden biri hiç farkına varmaksızın zalimlerin sürüklendiği levsiyatın içine düşebilir.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus; zulmün sadece apaçık haksızlık ve taşkınlıklar olarak anlaşılmaması gerektiğidir. Bilinmelidir ki, herhangi bir mevkide bulunan bir idarecinin kendi yakınlarını, taraftarlarını, kendisi gibi düşünen insanları kayırıp kollaması zulüm olduğu gibi, arpa kadar dahi olsa milletin malını, başkasının hakkını yeme de bir zulümdür. İşte âyet-i kerimede, hangi seviyede olursa olsun zalime meyletme, ateşin insana dokunması için yeterli bir sebep olarak gösterilmektedir.

Evet, İslâm insan haklarına büyük önem vermiş ve onu muhafaza altına almıştır. Her Müslümanın, hangi din ve milletten olursa olsun başkalarının haklarına saygılı davranması ve bir başkasının hakkını üzerine geçirmemeye dikkat etmesi gerekir. Zira herkesin hesap endişesiyle titrediği kıyamet gününde hiçbir suale tâbi tutulmadan Cennet’e girecek olan şehidin bile hesap vereceği tek husus “kul hakkı”dır. Kıyamet ve mahşerin bir provası mahiyetinde olan hacca da insan bütün kul haklarını sırtından atmış olarak gelmelidir.

Üzerinde kul hakkı bulunan biri, hakkın sahibini bulup helallik dilemek mecburiyetindedir. Bu hak, gıybet, iftira, yalan isnadı gibi mânevî boyutlu haklar ise ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helal ettirilebilir. Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî yönü varsa bunları da hemen ödeme cihetine gidilmelidir.

Devr-i risalet-penahide bir gün mescide bir cenaze getirilir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Borcu var mıydı?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da, “Buyrun, kardeşinizin namazını siz kılın.” diyerek bir tavır sergiler.(59) Oysaki, Efendimiz’in, başka günahlara düşmüş kimselerin namazını kıldığını biliyoruz. Bundan, borçlu olarak öteye gitmenin ağırlığını anlamak mümkündür. Neyse ki bir sahabi, vefat eden zatın borcunu tekeffül eder ve Allah Resûlü de namazını kıldırır.

İşte hac öncesi insanın bütün davranışlarını, diğer insanlarla hatta sair mahlukatla olan münasebetlerini gözden geçirmesi, hakka girme mânâsına zulmün en küçüğüne dahi bulaşmışsa ondan kurtulmanın yollarını araması, temizlenmiş şekilde Rabb’in huzuruna gelmesi çok önemlidir.

c. Bol Bol Sadaka Verme
Hacca niyetlenen bir kimsenin yola çıkmadan önce yapacağı amellerden birisi de bol bol sadaka vermektir. Hakikat-i hâlde bir mü’min, sadece hac ile ilgili değil, hayatının her safhasında sadaka vermeyi, insanlara karşılıksız iyilik yapmayı bir ahlâk haline getirmelidir. Zira Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “İnsanın her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir.”(60) buyurmuştur. Yola çıkmadan önce her hak sahibine hakkını vermeye azmetmiş olan hacı namzedi, elden geldiğince hak sahipleriyle birebir görüşür, onlardan helallik diler. Haklarını tastamam ödeyebilmek için elinden gelen gayreti sarf eder. Ancak öyle durumlar olur ki ya hak sahibine ulaşamaz veya zayi ettiği hakkın belli bir sahibi yoktur. İşte bu durumda sevabının hak sahibine gitmesi niyetiyle bol bol sadaka vermeye çalışır.

Bir diğer yandan, sadaka vermekle ihtiyaç sahiplerinin gönüllerini kazanmış ve onların hayır dualarını da yolculuğunda yanına azık olarak almış olacaktır. Kim bilir alacağı bu dualar onu ne gibi bela ve musibetlerden –Allah’ın izniyle– muhafaza edecektir. Hacca giderken arkasında, kendisini daima hayırla yad edecek, tekrar memleketine dönene kadar ona duada bulunacak insanlar kazanmış olacaktır. Bu şekilde gönül kazanma, Allah katında çok önemli bir husustur. Zira cenazede bile Cenâb-ı Hak, cenazeye iştirak edenlerin şehadetlerine bir değer atfediyor, insanların ölen kişiye bakışlarına bir kıymet biçiyorsa, hac gibi ulvi bir yolculuğa çıkanlar hakkında dile getirilen iyi düşünceleri, yapılan hayır duaları da zayi etmeyecektir.

d. Hacca Helal Para ile Gitme
Hac yolcusu, özellikle hac için ayırdığı paranın helal olmasına dikkat etmelidir. Haddizatında mü’minlerin her zaman helal-haram hassasiyetine sahip olmaları gerekir. Zira haramdan beslenen bir vücutla, haram vesilelerle elde edilmiş imkânlarla ve üzerinde haram yoldan kazanılmış elbiseler olduğu hâlde Rabbin merhametine nail olmak kolay olmayacaktır.

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!”(61) mealindeki âyet-i kerimeyle nimetlerden istifadenin çerçevesini ortaya koymuş, helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini beyan buyurmuştur. Bu itibarla insan, Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden, helal kıldığı şeylerden afiyetle yiyip içebilir. Fakat bu, hangi yolla elde edildiğine bakmaksızın her eline geçeni kullanabileceği mânâsına gelmez. İstifade edeceği nimetlerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına yani bizatihi helal olmasına dikkat etmesi gerektiği gibi, onların meşru yoldan elde edilmişliğine, kendisinin onlardan istifade etme salahiyetinin olmasına, onlarda bir başkasının hakkının bulunmamasına da dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-mânevî tertemiz olan nimetlerden meşru dairede kalmak suretiyle faydalanmalıdır.

Günümüzde olduğu gibi, helalinden kazanmanın çok zorlaştığı, birçok şeyin haram kanalların içinden geçerek, haramın levsiyatıyla bulaşık olarak geldiği dönemler olabilir. Hâlbuki haram-helal mevzuu dinimizde çok önemlidir. Fukaha-i kiram, Müslümanlığın helal ve haramdan ibaret olduğunu söylemişlerdir. Bir insan namazını kılıp orucunu tutsa da eğer helalinden kazanma hususuna dikkat etmiyorsa ona kâmil bir Müslüman denemez.

Evet, kâmil bir Müslüman, rızkının nereden ve nasıl geldiğine çok dikkat etmeli, onun içine bir arpa kadar dahi haramın girmesine asla meydan vermemelidir. Şayet helalinden kazanmanın zor olduğu böyle bir zamanda dikkat kesilir, edip eylediği her şeyin helal olmasına azami derecede hassasiyet gösterirse, Cenâb-ı Hak da onun bu dert, gayret ve ızdırabını karşılıksız bırakmaz; namaz, oruç ve hac gibi mükâfatlandırır.

Meseleye ister Allah hakkı isterse kul hakkı açısından bakalım, meşru olmayan her türlü kazanç ancak zarar ve perişaniyet getirir. Sahih-i Müslim’deki bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar:

أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ اللهَ طَيِّبٌ لَا يَقْبَلُ إِلَّا طَيِّبًا، وَإِنَّ اللهَ أَمَرَ الْمُؤْمِنِينَ بِمَا أَمَرَ بِهِ الْمُرْسَلِينَ، فَقَالَ: {يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} وَقَالَ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ} ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ، يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟

“Ey insanlar! Allah her türlü kötülükten münezzehtir; kullarının da nezih olmasını ister, onların kendisine sunduğu şeylerden de ancak güzel, temiz ve helal olanlarını kabul eder. Allah, mü’minlere de peygamberlere buyurduğu gibi buyurmuştur: ‘Ey resûller! Helal ve temiz olan şeylerden yiyin için ve salih ameller işleyin! Yaptığınız her şeyi bilirim.’(62) ve ‘Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin için!’(63) Bir adam düşünün, (mesela hac için) upuzun yoldan gelmiş, saçı başı dağınık, toz toprak içinde.. ellerini semaya kaldırır, ‘Yâ Rab, yâ Rab!’ diye dua eder.. fakat yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, bedeni hep haramla beslenmiş… bunun duası nasıl kabul olur?” (64)

Bir başka hadis ise şu şekildedir:

إِذَا خَرَجَ الرَّجُلُ حَاجًّا بِنَفَقَةٍ طَيِّبَةٍ، وَوَضَعَ رِجْلَهُ فِي الْغَرْزِ، فَنَادَى: لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ، نَادَاهُ مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ: لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ، زَادُكَ حَلَالٌ، وَرَاحِلَتُكَ حَلَالٌ، وَحَجُّكُ مَبْرُورٌ غَيْرُ مَأْزُورٍ، وَإِذَا خَرَجَ بِالنَّفَقَةِ الْخَبِيثَةِ، فَوَضَعَ رِجْلَهُ فِي الْغَرْزِ، فَنَادَى: لَبَّيْكَ، نَادَاهُ مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ: لَا لَبَّيْكَ وَلَا سَعْدَيْكَ، زَادُكَ حَرَامٌ وَنَفَقَتُكَ حَرَامٌ، وَحَجُّكَ غَيْرُ مَبْرُورٍ

“Bir insan helal parayla hacca çıkarsa, atının üzengisine ayağını koyup ‘Lebbeyk, Allahümme lebbeyk (Buyur Allahım buyur, emrine amadeyim!)’ dediğinde, gökten bir münadi seslenir: ‘Sana da lebbeyk ve sa’deyk (Sen de dile ne dilersen, makbuldür, Allah seni mesut bahtiyar etsin); azığın helal, bineğin helal; dolayısıyla haccın da makbuldür.’ Öte yandan bir kimse haram bir parayla hacca çıkarsa, atının üzengisine ayağını koyup ‘Lebbeyk, Allahümme lebbeyk (Buyur Allahım buyur, emrine amadeyim!)’ dediğinde, gökten bir münadi ona da şöyle seslenir: “Ne lebbeyk ne de sa’deyk (Ne sesin duyulur ne de sana cevap verilir)”; azığın haram, paran haram; dolayısıyla haccın da merduttur (makbul değildir).”(65)

Allah muhafaza böyle biri Kâbe karşısında “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!” nidalarıyla etrafı inletse, Arafat meydanını gözyaşlarına boğsa ama üzerindeki ihramda haram bir kazancın tozu varsa ona verilecek cevap, “Sana bugün lebbeyk de yok sa’deyk de!” olacaktır ki ne acıdır! Kazanma kuşağında kaybetme diye işte buna denir.

Hak dostlarından biri şöyle der: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha eski hâlini alamaz. Günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müspet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevk eder. Kalblerini murâkabe halinde bulunduranlar, helal ve haram rızkın tesirlerini –İslâm’ın şehadetinin yanı sıra– kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Demek ki mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram veya şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.”(66) buyurmuştur.

Bir gün Sa’d İbn Ebî Vakkas hazretleri, “Ya Resûlallah, dua buyur da Allah Teâlâ benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olur ki?”(67) demiştir.

Hâsılı, hacca gitmeye niyet eden bir kimse, kazancına haram karıştırmama hususunda son derece hassas olmalıdır. Hem haccının makbul olup günahlarının bağışlanması hem de orada yapacağı duaların kabulü açısından bu son derece önemlidir.

e. Me’sûr Dualarla Yola Çıkma
Hac bir yönüyle namaza benzer. Namazda bedenen yapılması gereken hareketlerin yanında okunması gereken âyet, dua ve zikirler vardır. Hacca gitmeye niyet eden kimseler de yola çıktıkları andan itibaren ağızlarından duayı eksik etmezler. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi sellem) haccını anlatanlar O’nun, Medine’nin hemen çıkışında Zülhuleyfe’de iki rekâtlık ihram namazı kıldığını ve burada telbiye getirmeye başladığını zikrederler. Ardından yol boyunca ara ara insanların işitebileceği şekilde telbiye getirmeye devam etmiştir.

“Duanız olmasa Rabbim sizi ne yapsın (ne ehemmiyetiniz var!)”(68) âyetinin ifade ettiği hakikate göre, insanın çok önemli bir yanı, onun dua ile Allah’a teveccühüdür. Çünkü dua, ibadetin, ubûdiyetin özü mesabesindedir. Bazı ibadetlerin içine riya ve süm’a girme ihtimali vardır. Hâlbuki dua, bir nispette riyaya ve süm’aya da kapalıdır. Zira o, gönlün Rabbine teveccühü, içten içe niyazı, tazarruudur. İnsan dua sayesinde, hiç kimsenin olmadığı bir mekânda bütün gönlüyle Rabbine teveccüh eder, ellerini açar, gözyaşları ile yana yakıla yalvarır durur.

Duanın belli bir mekânı da yoktur. O, Allah’a yönelen her kulun gönlünden Rabbülâlemîn’e yükselen bir dilekçedir.

Duada sebeplere de müracaat edilmez. O, esbabın bi’l-külliye sukût ettiği noktada insanın tutunduğu daldır.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Dua, ibadetin özüdür.”(69) buyuruyor. Evet, hakikatinde tüm ibadetlerin aslı, esas unsuru duadır; Rabb’e iç dökme, yalvarıp yakarmadır, dünya-ahiret ihtiyaçlarımızı O’na arz ve O’ndan istemedir.

Bir mü’min, ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman artık onunla Allah arasında herhangi bir engel yoktur. Esbap, Allah ile kul arasına giremez. Sebepler, Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir. Dua eden kişi, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Azîz ü Kerîm’in kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece hâlis tevhid ufkuna yelken açmış olur.

Dua eden kimsenin huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve diliyle kalbinin aynı şeyleri söylemesi çok önemlidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz bir kalbin duasını kabul etmez.”(70) buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. İhsan şuuruyla, huzur, hudû ve huşû içinde dua etmek çok önemlidir. Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah’a (celle celâluhu) yönelmeli ve dua ederken kendisinden geçmelidir. Söylediklerini içten söyleyemiyor, duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa ortada bir iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir.

Evet, dua çok önemlidir. Özellikle “me’sur dualar” dediğimiz, Kur’ân’da varid olan, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sair büyüklerden nakledilen dualarla Allah’a teveccüh etmenin ayrı bir ehemmiyeti vardır. Elbette ki insan sadece bunlarla sınırlı kalmamalı, içini her zaman Rabbine dökebilmeli ve bunu günlük yaşantısının bir parçası hâline getirmelidir. Ancak büyüklerin duaları, özellikle Kur’ân ve Sünnet’te geçen, çok büyük sırları içinde barındırmasının yanında, Rabbimizden neyi nasıl isteyeceğimiz noktasında bize rehberlik etmesi açısından da çok büyük bir öneme sahiptir.

İşte hac boyunca edeceğimiz Kur’ân’dan, Sünnet’ten dua ve zikirlere ilaveten, yola çıkmadan önce ve yol boyunca telbiye, tekbir, tehlil, tesbih getirmeyi, bol bol dua etmeyi ihmal etmemeli; özellikle me’sûr duaları dilden düşürmemelidir. Böylece mübarek topraklara giden yol, hacı adayının kalbî, ruhî ve mânevî olarak oralara hazırlanmasına yardımcı olacaktır.

f. Hac Hakkında Bilgi Sahibi Olma
Hacca niyet eden bir mü’min yola çıkmadan önce hac hakkında bilgi edinmelidir. Haccın menâsiki ilk başta insanlara karışık gelebilir. Bu sebeple, pek çok insanın ömründe sadece bir defa yapacağı bu ibadeti düzgün bir şekilde yerine getirebilmek için mutlaka önceden hazırlık yapılmalıdır.

Farzını, vacibini, sünnetini, mendubunu, adabını iyice öğrenmeden hacca başlayan pek çok Müslüman haccı yerine getirirken hatalar yapıyor. Hatta bu hataların bir kısmı, yapılan ibadeti sakatlayacak, belki iptal edecek derecede büyük olabiliyor. Bu sebeple, hacca gidecek insanların hacla ilgili olarak yeterli şekilde bilgi sahibi olmaları ve iyi bir eğitimden geçmeleri şarttır.

Hacla ilgili yazılmış kitaplar bu konuda bize yol gösterecektir. Haccın hem yapılışını hem de mânevî cephesini anlatan kitaplar, makaleler temin edip okuma, ibadetimizi hem âdâb u erkânına uygun hem de duya duya yapma adına önemli bir adım sayılır. Bunun yanında, hacca daha önceden gitmiş, oraları tanıyan, hac hakkında malumat sahibi insanlara danışmak da çok önemlidir. Zira nazarî bilgi her zaman yeterli olmayabilir. Daha önce hac vazifesini yapmış, bilgi, tecrübe ve kanaatlerine güvenebileceğimiz birilerinin hac mekânlarını anlatması, belki kendi düştüğü hatalardan örnekler vererek bizleri uyarması daha tesirli olacaktır.

Fakir, öteden beri iki mevzuda insanların eğitime tâbi tutulup diploma/sertifika almaları gerektiği hususunda ısrarcı oldum. Bunlardan biri hac, diğeri de nikâh mevzuu.

Evet, hacca gidecek veya evlenecek kişiler için “Bu kişi hacca gidebilir.” veya “Bu kişi evlenebilir.” şeklinde bir diploma/sertifika verilmeden hacca gitmeye veya evlenmeye müsaade edilmemesi gerektiği kanaatindeyim. Belki bu teklife, “Şekil ve usûl itibarıyla dinde böyle bir şey yoktur.” denilerek itiraz edilebilir. Fakat bilinmesi gerekir ki dinde cehalete de, cahil olarak hayatını sürdürmeye de cevaz yoktur.

  1. Hac Esnasında Yapılacaklar
    Günümüzde, geçmişe nispeten seyr ü seyahat imkânlarının arttığı, yolculukların kolaylaştığı, mukaddes topraklarda hac farizasının daha rahat eda edildiği bir gerçektir. Fakat daha da önemlisi, birkaç asırdan beri üzerine ölü toprağı saçılmış gibi uyuşuk bir halde bulunan İslâm dünyasının yeniden din ve diyanete uyanmaya başlamasıdır. Şu an hacca giden iki üç milyon insanın yanında, kendilerine böyle bir fırsat tanınmadığından dolayı gidemeyenlerin sayısı da az değildir. Hac kayıt merkezlerine müracaat ettiği hâlde kendilerine böyle bir imkân doğmadığından dolayı ağlayarak geriye dönen insanlara şahit olduğumuzda, bu bize, toplumdaki dinî duygu ve dinî düşünce adına umut ve sürur kaynağı olmaktadır.

Vâkıa, insanlarla alâkalı değişim ve dönüşümler bir anda çarçabuk gerçekleşmez. İnsana yapılan yatırımın geriye dönmesi seneler ister. Dolayısıyla bu bir süreçtir ve öyle inanıyoruz ki, Allah’ın izni ve inayetiyle, bu diriliş süreci daha geniş çapta artarak devam edecektir. Belki önümüzdeki yıllarda Arafat’ta on milyon insan aynı anda ellerini kaldırıp Allah’a yalvaracak; bunun neticesinde kim bilir arş-ı rahmet nasıl ihtizaza gelecek, Cenâb-ı Hak ne lütuflarda, ne ihsanlarda bulunacak ve böylece inanan gönüller bir kez daha kendi ayakları üzerine doğrulup iman, itmi’nan, huzur ve emniyet soluklayacaktır.

Ne var ki böyle bir tablonun oluşması ve bu temennilerimizin yerine gelmesi için haccın hakkının verilmesi gerekir. Mü’min, üzerinde sayılamayacak kadar lütufları bulunan Rabbinin emrine inkıyadın gereği olarak hac farizasını hüşyar bir gönülle, mânâsını derinden duyarak, kabul olacağına gönülden inanarak, her tür günahtan, yakışıksız söz ve tavırdan uzak durarak, dua dua Allah’a yalvararak yerine getirmelidir.

Bu saydığımız hususları biraz daha açmaya çalışalım:

a. Hüşyar Bir Gönülle ve İhlâsla Eda Etme
Haccı hüşyar, uyanık bir gönülle eda etmeye çalışmak gerekir. Bunun için insan, daha baştan gittiği yerin şuurunda olmalıdır. Evet, hac yolcusu, yola çıkarken, Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümüne, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın teveccüh ettiği bir âleme yolculuk yaptığının, Müslümanların mihrabına doğru ilerlediğinin farkında olmalı ve sinesi bu duygularla dopdolu olarak oraya varmalıdır. Haccı; farz, vacip, sünnet, müstehap ve adabına riayet ederek eda etmeye çalışmalı ve bu esnada kalbi hep Allah’a müteveccih olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, orada olduğu süre içerisinde hep Allah için başlamalı, Allah için işlemeli, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı.. Allah için ihrama girmeli, Allah için Kâbe’ye yürümeli, Allah için Kâbe karşısında el açmalı, Allah için Mültezem’e yüzünü koymalı, Allah için Hacerü’l-Esved’i istilam etmeli, Allah için Mina’ya çıkmalı, Allah için Arafat’ta bulunmalı, Allah için Müzdelife’ye inmeli, Allah için şeytan taşlamalı, Safâ-Merve arasında Allah için sa’y etmeli… yaptığı her şeyi Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine, Allah’ın izni ve inayetiyle, seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.

Hacı adayı Müslüman, hac boyunca, laubaliliğe açık ortamlardan kaçmalıdır. Bunun için de elden geldiğince fuzuli işlerden ve fuzuli işlerle meşgul edebilecek kimselerden kendini uzak tutmalıdır. Evet, insan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine, gönüllerin yumuşayıp gözlerin ceyhun olduğu yerleri kollamalıdır. Mesela Muvâcehe’de, parmaklıklara yapışmış bir Peygamber aşığının hali ve ifadeleri benim yüreğimi delmişti. Şöyle diyordu o zat: “Ya Resûlallah! Günlerden beri buradayım. Sesini alamadım. Şimdi Kâbe’ye gideceğim. Bana ‘Ne getirdin?’ diye sorarlarsa ne diyeyim ben?” Buna benzer daha başka öyle şeyler söylüyordu ki insanın etkilenmemesi mümkün değildi. İşte o mübarek mekânlarda gönüllerde heyecan uyaracak böyle fırsatlar kollanmalı ve “Bir daha nasip olur mu, olmaz mı?” şuuruyla hareket edilmelidir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

الْإِسْلَامُ ثَمَانِيَةُ أَسْهُمٍ: الْإِسْلَامُ سَهْمٌ، وَالصَّلَاةُ سَهْمٌ، وَالزَّكَاةُ سَهْمٌ، وَحَجُّ الْبَيْتِ سَهْمٌ، وَالصِّيَامُ سَهْمٌ، وَالْأَمْرُ بِالْمَعْرُوفِ سَهْمٌ، وَالنَّهْيُ عَنِ الْمُنْكَرِ سَهْمٌ، وَالْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللهِ سَهْمٌ، وَقَدْ خَابَ مَنْ لَا سَهْمَ لَهُ

“İslâm, sekiz parçadan meydana gelir. İslâm (kelime-i tevhid hakikati) bir parçadır, namaz bir parçadır, zekât bir parçadır, hac bir parçadır, oruç bir parçadır, iyiliği yaymak bir parçadır, kötülüğe mani olmak bir parçadır, Allah yolunda cihad bir parçadır. Bu parçalardan hiçbirinden nasibi olmayan hüsrandadır.”(71)

Bu sekizi bir arada olduğu zaman insan İslâm’dan hissesini tastamam almış olur. Yapılan bir ibadete ibadet denilebilmesi için onun rükün ve şartlarının tamamının yerine getirilmesi gerektiği gibi, bir Müslümanın hakiki ve tam olarak Müslüman sayılabilmesi için de İslâm’ın bu sekiz parçasının hepsinden payının olması gerekir. Bir kısmı var, bir kısmı yoksa o, olan kadarıyla Müslüman demektir.

Hadiste birinci parça olarak zikredilen İslâm, “La ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” hakikatidir ki en büyük pay ona aittir. Bu hakikat, İslâm’a girmek için bir kapı, bir menfez mahiyetindedir. Onunla içeriye girilir. Sair erkânın kilidini açacak olan da yine bu hakikattir. Bu olmadıktan sonra namazın da, orucun da, haccın da mânâsı yoktur.

Sayılan bu parçalar işin bir yönünü teşkil eder ve belki bazı formüllerin yerine getirilmesinden ibarettir. Asıl olan, dış görünüşü itibariyle şekilden ibaret olan bu amellerin hakikatini ve bâtınını kavramak ve yaşamaktır. İbadetlerimizi eda ederken kalıpların ötesinde onların mânâlarını duyarak yapmaya çalışacağız. Namaz ne mânâ ifade ediyorsa, oruç ne mânâ ifade ediyorsa, hac ne mânâ ifade ediyorsa… bunları öğrenecek ve bu mânâları mülâhazaya alarak ibadeti eda edeceğiz. İşte ancak o zaman kulluğumuzu hakkıyla ifa etmiş sayılabiliriz. Mesele bu yönüyle kalbde olup bittiği için, bunlar ancak iç duruluğu ile ifa edildiği zaman bir kıymet ifade edecektir. Yaptıklarınızın Allah katına yükselmesi ve sizin de semalara pervaz edip terakki etmeniz, ancak yaptığınız iş ve ibadetlerinizdeki ihlâs ve samimiyetiniz ölçüsünde olacaktır. Yapılan bu formüllerin ruhu ihlâstır; ihlâs da ortaya konan her şeyin sırf Allah için yapılmasıdır. Namaz da, oruç da, hac da, zekât da… hepsi Allah için olursa bir değer ifade eder. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizi, şu kötü duruma karşı uyarır:

“Öyle bir zaman gelecek, ümmetimin zenginleri tenezzüh (seyahat) için, orta hallileri ticaret için, fakirleri dilenmek için, Kur’ân okuyanları da riya ve gösteriş için hacca gidecekler.”(72)

Hac, bütün günahları affettirebilecek büyük bir ibadettir. İnsanı anasından doğduğu gün gibi günahsız, tertemiz hâle getirir. Ne var ki onun bu semereyi vermesi, kulun ihlâs ve samimiyetine, duygularının hüşyar ve uyanık olmasına ve onun marifetullahtaki derinliğine bağlıdır. Duygu ve düşünceleri açık olarak menâsiki eda eden bir mü’min, –Allah’ın izni ve inayetiyle– günah yüklerini sırtından atmış olarak memleketine döner.

Marifetullah ufkuna ulaşmış gönlü aydın biri için, pek çok Müslümana nasip olmayan, pek çoklarına da ancak ömründe bir kere nasip olan bu büyük ibadeti gaflet içinde geçirmek ne büyük bir hüsrandır. Beş-on günlük bu uhrevî ticareti esnasında mü’min gözünü dört açmalı, bir ânını bile kaçırmadan Hak’tan gelen meltemlere gönlünü, latifelerini açık tutmalı ve kalbi nurlanmış olarak memleketine dönmeye bakmalıdır.

b. Mânâsını Düşünerek Eda Etme
Mü’min, haccını hem zâhirî şartlarına riayet ederek hem de bâtınî veçhesini anlamaya gayret ederek eda etmeye çalışmalıdır. Bunu yapabilmesi için de haccın ve menâsikinin taşıdığı mânâları bilmesi gerekir. Bu yönüyle hac, bir bilgiyle başlar, bir şevkle devam eder, bir azimle doruğa ulaşır ve kişi masivadan alâkasını kestiği nispette talep ettiği şeylerin kapısı açılıverir.

Haccın hakikatiyle eda edilebilmesi için onun anlamının bilinmesinin gerektiğini ifade ettik. Bu cümleden olarak kul, kendisinin hacca Rabbülâlemîn tarafından davet edildiğinin farkında olmalıdır. O, Allah’ın misafiridir ve mihmandar-ı kerîm olan Allah’ın evine davet edilmektedir. Misafir olduğu Zât ona çeşit çeşit ikramlarda bulunacak, cismaniyetinin yanında kalbine ve ruhuna da, onlara uygun gıdalar ihsan edecektir. O da bu gıdalarla dolmuş ve doymuş olarak memleketine geri dönecektir.

Kerem sahibi bir ev sahibi, davetine icabet ederek evine gelenleri ikramsız bırakmaz. Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ikramı, cemalini göstermesidir. O, cemalini gösterecektir ama dünyada bu gözlerimizin O’nu görmeye, idrak etmeye gücü yetmez.لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ “Gözler O’nu göremez, idrak edemez ama O bütün gözleri görür.”(73) Bunun içindir ki mü’min, O’nu burada vicdanıyla görüp kalbiyle muttali olacak; cismani gözü ile öbür âlemde müşahede edecektir. Evet insan, Allah’ın evini ziyaret ettiği zaman kendini, sanki gerçekten O’nun huzurundaymış gibi hisseder. Mânevî ikramlarını –bilâ teşbih– bizzat O’nun elinden alıyormuş gibi vicdanında duyar.

İşte mü’min, hacca böyle bir misafirlik havası ve anlayışı içinde gitmelidir. Bu havayı yakalayan kimsenin içinde oraya karşı ciddi bir şevk ve iştiyak uyanacaktır. O, büyük lütuflara mazhar olacağı bir mekâna yolculuk yapmaktadır, nasıl şevk u iştiyak içinde olmasın ki!

Böylesine bir anlayış ve iştiyak içinde haccını eda eden biri, ister istemez masivadan alâkasını kesecek, O’nun dışındaki bütün güzelliklere gözlerini kapayacaktır. Sadece O’nu düşünecek ve hayaline başka şeylerin girmesine izin vermeyecektir. Aslında hacca giden her insanda az-çok müşahede edilen bir durumdur bu. Gözünü O’ndan gayrısına kapama, yalnız O’nunla oturup-kalkma, dünyevî meseleleri hatıra getirmeme… herkeste az-çok vardır ancak tam mânâsıyla bu duyguyu hissetmesi için insanın buna ciddi şekilde azmetmesi gerekir.

Evet, aşk u şevkle geldiği bu mübarek mekânda mü’minin azim sahibi olması gerekir. Peki neye karşı azim? Hayaline başka şeylerin girmesine fırsat vermeme adına azim. Sadece matlup ve maksudu olan Allah’ı düşünme, başka şeylere kalbini kaptırmama, çarşı-pazara takılmama adına azim. Sadece ve sadece Allah’ı mülâhazaya alma, O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme, O’nunla hemdem olma, kendini O’na enis ü celis kılma adına azim. Cenâb-ı Hakk’ın misafiri ve ziyaretçisi olduğunu bir an hatırdan çıkarmama havası içinde yapılan hac, işte bu azmin ifadesidir.

Hacda böyle bir azmi yakalayabilmenin yolu, insanın yakasında hiçkimsenin elinin bulunmamasından geçer. Daha önce bahsettiğimiz gibi insan hacca gelmeden önce redd-i mezâlimde bulunacak, zulüm adına ne işlemişse hepsinden kurtulmaya çalışacaktır. Her türlü kul hakkından sıyrılıp melekleşmenin yolunu arayacaktır. Birilerine kötü söz söylemiş, birilerini çekiştirmiş, birilerinin gıybetini etmiş, birilerine haksızlık etmiş olabilir; önceden bunların hepsini tek tek gözden geçirip hak sahipleriyle helalleşecek ki kalben ve ruhen rahat olabilsin. Bu rahatlığı yakalayan bir mü’min, hacca daha bir şevkle gelecek, ona daha bir azimle sarılacaktır.

Kıyametin bir numunesi olan hac, Allah’ın ancak selim kalbleri, temiz gönülleri kabul ettiği bir yerdir. Kıyamet gibi orada da ne malın ne evlad ü iyalin insana faydası olur. Orada geçerli tek akçe, selim bir kalbdir. Öyleyse mü’min oraya giderken kalbinde kimseye karşı kin taşıyarak gitmeyecek; bütün kavgalarını, dedikodularını, düşmanca davranışlarını arkada bırakacak. Haccını en temiz hislerle, en pak düşüncelerle eda edecek, ne onun eli bir başkasının yakasında olacak ne bir başkasının eli onun yakasında.

İşte bu, Allah’a hakiki mânâda misafir olmadır. Mahiyetinde kendisini esfel-i sâfilîn’e çekecek herhangi bir şey kalmamış, temizlenmiş, arınmış, pâk olmuş, her şeyden sıyrılmış ve sonra Rabbini ziyarete azmetmiştir. Öyle değilse, yapılan münacatlar Allah katında kabul görmeyecek, –hadisin ifadesiyle– o, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk” dedikçe Cenâb-ı Hak ona, “Lâ lebbeyke velâ sa’deyk!” diyecektir.

Bu anlayış ve hava içinde vatanından ayrılan bir insan dünyadan ayrılıyor gibidir. Sanki vefat etmiş, tabutuna koymuşlar, omuzlar üzerinde Rabb’in huzuruna gitmektedir. İşte bu hava içinde önce bir gusül abdesti alacak, iki rekât namaz kılacak, sonra kefeni andıran ihram bezini giyecektir. Bu haliyle sanki vefatından sonra yıkanıp kefenlenmiş, tabutunda mezarına doğru yol almaktadır.

Mîkat sınırına geldiği zaman artık o, Allah’ın evinin sınırlarından içeri girmektedir. Burası Cenâb-ı Hakk’ın mahrem kıldığı alandır ve sınırlarına Mîkat ismi verilir. Bu sınırlardan geçen herkes o bölgenin adap ve erkânına riayet etmek zorundadır. Allah, o bölgede bulunan hacıların kalblerinin safvetine, duygularının duruluğuna, niyetlerinin hulûsuna nazar eder. İnsanların dışlarını gören Allah, onların içlerinin derinliklerini de görür ve kullarını asıl buna göre değerlendirir.

Mü’min, Mîkat sınırlarından içeri bu düşüncelerle dolu olarak girer ve bu düşünceler onda ciddi bir teyakkuz meydana getirir. Bu sebeple başka şey düşünmemek, masivaya nazar etmemek, mâlâyani şeyler konuşmamak için telbiyeyi kendine vird-i zeban eder. Uğradığı her noktada “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke Lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. Lâ şerîke lek.” der. Beytullah’a ulaşacağı âna kadar bu virde devam eder. Beytullah’ı karşıdan müşahede edince telbiyeyi keser ve ellerini kaldırıp duaya durur. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Beytullah’ı ilk gördüğünüz anda yapacağınız dualar makbuldür.”(74)

Allah’ım! Bu Senin evin, Senin haremindir. Burayı ilk defa ziyaret eden ben değilim. Benden evvel nice enbiya, nice evliya, nice salih kimseler geldiler, etrafında pervaneler gibi döndüler. Hâlâ da insanlarla birlikte melekler onun etrafında dönüyorlar. Herkes ellerini açmış Senden bir şeyler diliyor ve dileniyor. Ben de onların elleri arasında ellerimi kaldırıyor ve Senden af ve inayet istiyorum. Beni mağfiret ve merhametine mazhar eyle…

Ardından ciddi bir vakar ve sekine içinde Beytullah’a doğru ilerler. Artık Rabb’in, her hâline nigehban olduğuna katiyen emindir. Sırtında bir yumurta küfesi var gibi çok dikkatle hareket etmektedir. Rengi kaçmış, benzi solmuş, bir edep abidesi haline gelmiştir. Mahşerde Rabb’in huzuruna hesap vermek üzere çıkıyor gibidir. Kendisine verilen bütün selamları, bir emanet gibi muhafaza eden Hacerü’l-Esved’in karşısına dikilir. Tıpkı Fahr-i Kâinat Efendimiz’in selamladığı gibi o kutlu taşı o da selamlar. İmkân bulursa yaklaşır ve Resûl-i Ekem’in onu öpmesinden kalan mânâyı taşıyan o mübarek taşı öper. Yaşaran gözleri yüzünü ıslatırken o çoktan Kâbe’yi sol tarafına alarak Metâf’taki(75) yerini almıştır. Hakk’ın evinden içeriye girmek, kendisine açılan bir menfezden Hakk’ın cemalini vicdanında müşahede edebilmek için Beytullah’ın etrafında dönmeye başlar. Cenâb-ı Hak, tahammülümüzü hesaba katarak bu dönmeyi yedi defa ile sınırlandırmış. İnsanın tavaf edecek takati kalmadığı zaman oturup Beytullah’ı ve Beytullah’ın etrafında pervane dönen Allah kullarının o ruhani hâllerini seyretmesi daha efdaldir.

Ardından, Makam-ı İbrahim’de iki rekât namaz kılar. Bu namazda tercihen Kâfirûn ve İhlâs sûrelerini okuyarak tevhid-i ulûhiyeti ilan eder ve âdeta miraca yükselir.

Daha sonra sinesi yanmış, dudağı kurumuş olarak zemzem içmeye yönelir. Hatta imkân bulursa başından aşağı boşaltarak âdeta onunla yıkanır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavaftan sonra namaz kılıp zemzem kuyusuna indiklerinde Abdülmuttalipoğulları’nın harıl harıl su çektiklerini gördü. Onları takdir ederek şöyle buyurdu:

“Ey Abdülmuttalipoğulları! Çok güzel bir iş yapıyorsunuz. Eğer ben indiğimde başkalarının da inip yaptığınız işe mani olacaklarını düşünmeseydim iner, ipi omuzuma atar, sizinle beraber su çekerdim.”(76)

Zemzem’den de içtikten sonra bir zevk ü şevk zemzemesi içinde “mes’â”ya(77) koşar. Önce Safâ’ya(78) çıkar ve safayı bulmuş gibi zevk içinde Merve’ye bakar. Sonra bu ikisinin arasındaki vadide belki yerine göre mecnun gibi koşmaya durur. Bu esnada mazi, kitap sayfaları gibi önünde bir bir açılmaya başlar. Hazreti İbrahim’i görür, Hazreti Hacer’i takip eder, Hazreti İsmail’in hallerine şahit olur. Sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz’in devrine gelir. Müşriklerin, Ashâb-ı Kirâm’ı uzaktan uzağa seyrettiklerini görür ve Ashâb-ı Kirâm’ın, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine imtisalen cevval bir şekilde koşar adımlarla yürümelerine nazar eder. Safâ ve Merve’ye her çıkışında Beytullah’a bir kere daha teveccüh etmek suretiyle selam verir ve Beytullah’ın putlardan temizlenmesini izliyormuş gibi olur. Putlardan temizlenmeye bir selam… Gerçek tevhide ermeye bir selam… Bu lütuf ve ihsanlara erişine bir selam… Kâbe’ye selam verme makamını elde ettiğinden dolayı selam… her fırsatı değerlendirip selam verir. Sırtında hâlâ ihram vardır ve bu haliyle mahşerde kefeniyle sağa-sola koşturuyor gibidir.

Ve nihayet gün gelir çatar, Arafat’a çıkma fermanını alır. Sırtındaki yükler bir nebze hafiflemiş olarak Arafat’a çıkar ve durumuna göre bazen ayakta bazen oturarak saatlerce el açıp Allah’a yalvarır. Arafat tam bir mahşerdir. İnsanların, dünyaya ait bütün kayıtlardan sıyrılıp bir arazide toplanmasını ifade eder. Orası, dünyada sayısız örneği bulunan basit bir dağ değil, Cenâb-ı Hakk’ın özel bir kıymet atfettiği ulu bir dağdır. Herhangi bir şey, herhangi bir yer, Allah’ın büyük kılmasıyla büyük olur. Bugüne kadar kim bilir ne kadar enbiya, evliya, salihîn oraya çıktı, el açıp dua ettiler. Orası, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bol bol yağdığı bir mekândır. Dünya üzerinde bir kısım yerlerin şeytanın karargâhı olmasına bedel, orası nebilerin karargâhıdır. Bu sebeple o atmosferin içine girenlerin duygularında bir yumuşama olacak ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kendilerini salıvereceklerdir.

Orada ağlayıp kendinden geçen o kadar çok insan görürsünüz ki… İnsanlar mahşerdeymiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar, dize gelip yerlere kapanırlar. Herkes günahlarını dökme ümidiyle orada çırpınır durur.

Arafat’ta yeme-içme gibi dünyevî meşguliyetlere çok vakit ayırmamak gerekir. Belki yalnız belini doğrultacak kadar bir şeyle iktifa etmeli. Efendimiz’in Arafat’ta, zeval vaktinden ta güneş batacağı âna kadar devesinin üzerinde, bir eli yorulunca öbürünü kaldırıp dua dua yalvardığı nakledilir. Evet, Arafat’ın bir ânını bile boş geçirmemeye dikkat etmek gerekir.

Efendimiz’in, Müzdelife’de de vaktini dünyevî şeylerle geçirdiğine dair hiçbir rivayet yoktur. Aksine, İbn Abbas’ın nakline göre şafak sökünceye kadar orada da dua etmiş, yalvarıp yakarmıştır. Etrafında yer alan sahabe de O’nun duasına “amin” demiştir.

Müzdelife’de vazifesini yaptıktan, beraatine dair son bir senet aldıktan sonra şeytanı ve onun aklına düşürdüğü vesveseleri taşlamak üzere Mina’ya varır. O, akl-ı meâşını mîkat sınırlarının dışında bırakıp hâlis bir ubûdiyet düşüncesiyle menâsik-i haccı eda ederken, şeytan, bir kısım menfezler bularak içine birtakım şüphe ve tereddüt okları atmış olabilir. İşte bütün bu şüphe ve tereddütleri, sembolik olarak attığı taşlarla yerle bir etmeyi hedefler.

Bütün bunlardan sonra saçlarını traş ederken düşen her saç teliyle beraber günahlarının da bir bir döküldüğünü düşünür. Sonra da ibadetini yapabilme güç ve imkânı veren Rabbine şükranının bir ifadesi olarak kurban keser ve bir kere daha tavaf yapar…

İşte bir mü’min, bütün bu mânâları zihninde, gönlünde çevire çevire menâsikini eda ettiği sürece hac hac olur, kendisi de anasından doğduğu günkü gibi tertemiz hale gelir.

c. Kabul Olacağına İnanarak Yapma
Bir mü’min, Allah tarafından üzerine yüklenmiş, kulluğun gereği olan ibadetlerini yaparken, her bir ibadeti, Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ ettiği şekilde ve ihlâsla, sadece O’nun rızasını dileyerek yaptığı gibi, aynı zamanda, yaptığı ibadetini Rabbisinin kabul edeceğine inanarak yapmalıdır.

Her ibadet için geçerli olduğu gibi hac farizasını eda ederken de bu husus büyük önem arz eder. Mü’min, öncelikle, haccın gereklerini tam olarak yerine getirmeye çalışacak; tavafını, vakfesini, ihramını, sa’yini… tam tekmil yerine getirmenin yoluna bakacaktır. Bunları yerine getirirken de ihlâs ve samimiyeti elden hiç bırakmayacaktır. Zira ibadetin özü-hülasası ihlâstır. İhlâssız yapılan, sırf Allah için ifa edilmeyen bir ibadetten geriye kalacak olan sadece yorgunluk ve uykusuzluktur. İhlâsla yapılan ufacık bir amel bile Allah katında çok kıymeti hâizdir.

Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut etme niyetiyle başlanan bir ibadet, üzerinde sabr ü sebat edilerek kemâle erer. “Olsa da olur olmasa da olur.” değil, “Olmazsa ben helâk olurum, mutlaka bu ibadetimi bihakkın yerine getirip Allah’ın rızasına ermem gerek.” düşüncesiyle, bu hususta ısrarcı ve sebatkâr olmak gereklidir. Nazar-ı merhameti üzerine celbedebilmek için ısrar edeceksin.. Cennet’i hak edebilmek için ısrar edeceksin.. seni seyreden ervah-ı tayyibeyi memnun ve mesrur edebilmek için ısrar edeceksin… Hâsılı, yapılmaya başlanan bir ibadette ihlâs ve samimiyetin yanında, sebat etmek, o kapıdan ayrılmamaya azmetmek de çok önemlidir.

Sonrası ise Rabb’e karşı, senin ibadetini kabul edeceğiyle ilgili hüsnüzan beslemekle ilgilidir. “Benim gibi günahkâr birinin haccını Allah niye kabul etsin ki? Ben ne kadar istesem de haccı O’nun razı olduğu şekliyle yapamam! Ben Allah’ın misafiri olmaya layık değilim…” gibi düşünceler nefis muhasebesi açısından güzel olsa da, azmedilip yapılmaya başlanan bir ibadet hususunda Allah hakkında suizanda bulunmayı ifade etmeleri açısından mahzurludur.

Evet, her ne kadar hiçbirimiz Allah’ın misafiri olarak hacca gelmeye, Beytullah’ı ziyaret edip o kutlu evin sahibinin rızasını kazanmaya layık olmasak da bir ibadete başlamışsak artık o hususta Rabbimiz hakkında hüsnüzanda bulunuruz. Elimizden gelen bütün gayreti gösterdikten sonra O’nun, haccımızı kabul edeceğini umut eder, bu duygu ve düşünceyle memleketimize döneriz. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu nakleder:

أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي، وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي، فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي، وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً.

“Ben, kulumun benim hakkımdaki zannının yanındayım (yani beni nasıl düşünüyorsa ona öyle muamele ederim). Beni andığında da onun yanında olurum. Beni gizliden gizliye kendi içinde anarsa ben de onu öyle anarım. Eğer beni başkalarının yanında anarsa ben de onu, onun içinde bulunduğu topluluktan çok daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın(79) yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”(80)

İçinde müteşabih unsurlar da barındıran bu hadis, her zaman Rabbimizle ilgili hüsnüzanda bulunmamız gerektiğini çok beliğ şekilde ifade etmektedir.

d. İnsanlarla Olan Muamelelerde Dikkatli Olma
Hac, çekilen zorluk ve sıkıntılar bakımından diğer ibadetlere benzemez. Hacda kısa bir zaman diliminde belli bir bölgede milyonlarca insan bir araya gelir; hepsi aynı anda aynı rüknü eda etmek için gayret sarf ederler. Bu yönüyle haccın kendine göre bazı tatlı meşakkatleri vardır. Hacda yaşanan bu meşakkatler zaman zaman insanların sabırlarını zorlar ve bu yüzden birbirlerine karşı kırıcı olabilirler. Bu yüzden Kur’ân, hacda “cidal”i, sürtüşmeyi yasaklar:

فَـمَـنْ فَـرَضَ ف۪ـيـهِـنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِى الْحَجِّۜ

“Kim hac aylarında haccını eda ederse (bilmelidir ki) hacda eşlere yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur.”(81)

Hac yapan mü’minlerin, başkalarına sıkıntı verecek davranışlardan şiddetle uzak durmaları gerektiği gibi, başkalarından gelecek bu tür davranışlara da katlanmaları gerekir. Hadis-i şeriflerde genel olarak bir mü’minin sert ve kırıcı davranışlardan sakınması, yersiz tartışmalara girmemesi gerektiği üzerinde durulur ve her zaman kolaylaştırıcı bir tavır takınmasının gerektiğinden bahsedilir. Sair zamanlarda Efendimiz’in bu tavsiyelerine kulak veren mü’minlerin hacda daha bir dikkat kesilmesi gerekir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin sahip olması gereken bu ahlâkla ilgili şöyle buyurur:

إِنَّ الرِّفْقَ لَا يَكُونُ فِي شَيْءٍ إِلَّا زَانَهُ، وَلَا يُنْزَعُ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا شَانَهُ

“Rıfk (yumuşaklık, nezaket) bir şeye girdi mi onu mutlaka süsler, güzel kılar; bir şeyin içinde olmaması da onu mutlaka kusurlu kılar.”(82)

e. Günahlardan Uzak Durma
Cenâb-ı Hak, bir Müslümanın her zaman dikkat etmesi gereken günahlardan uzak durma konusunu hac yapacaklar için özellikle tekrar nazara verir. Yukarıda zikrettiğimiz âyeti hatırlayacak olursak:

فَـمَـنْ فَـرَضَ ف۪ـيـهِـنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِى الْحَجِّۜ

“Kim hac aylarında haccını eda ederse (bilmelidir ki) hacda eşlere yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur.”(83)

Hacca giden kimse, başka zaman olduğundan daha da dikkatli olmak zorundadır. Hayatına daha bir çekidüzen vermesi, sair zamanlarda yaptığı laubalilik sayılabilecek davranışlardan uzak durması gerekir. Bu cümleden olarak gerekli-gereksiz kimseyle tartışmaya girmemeye özen göstermeli, konuşmalarında mâlâyâniyattan ve çirkin sözlerden sakınmalıdır. Normal zamanlarda mubah olan ailevî münasebetten –ibadetin ruhu bunu gerektirdiği için– uzak durmalı, hele açıkça günah olan fiillere karşı kapılarını tamamen kapamalıdır.

Her günah, her hata ve her kötülük insanın zihninde mutlaka bir iz bırakır. O, çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla tezahürlerini gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü arttırır. Bu durum, şeytanın müdahalesine de ortam hazırlar. İnsanlar dupduru bir gönülle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme imkânı bulamaz. Dahası, birer pas, birer leke olan günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa o zaman üst üste yığılan bu kirler bir perde oluşturur; Allah’tan gelen tecellilerin önünü keser, rahmet esintilerine ve ilâhî inayete mani olur ve artık himayesiz kalan kalbler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşür.

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı gencin başını sağa-sola çeviriyor ve gözünün namahreme ilişmesine engel oluyordu.(84)

Haccını kusursuz yapmak isteyen bir insan, günahın nerede ve ne şekilde karşısına çıkacağını bilemediği için, öncelikle günahlardan, yılandan-akrepten çekinir gibi çekinmeli, onlara maruz kaldığında da tevbe ve istiğfarda bulunup arınmaya çalışmalı ve Efendimiz’in şu beyanını aklından çıkarmamalıdır: “Kim Allah için hac yapar ve bu esnada kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten, günahlardan sakınırsa hacdan, annesinin onu doğurduğu günkü gibi (arınmış, tertemiz olarak) döner.” (85)

f. Hac’da Dua
Hac’da, o mukaddes mekânlarda bulunmayı, tazarru ve niyazlarımızı Cenâb-ı Hakk’a sunma adına çok iyi değerlendirmeliyiz. Mesela Kâbe’nin ilk görüldüğü an, duaların kabul buyrulduğu sırlı ve sihirli bir andır. Böyle bir anın dua adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde insan Mina’ya gittiği zaman burayı Arafat’a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak görmeli ve saniyesini boşa geçirmeksizin orada Rabbine içini dökmelidir.

Arafat’a gelince, ehl-i tahkikin ifadesiyle, Cenâb-ı Hak orada yapılan duaları çoğunlukla kabul buyurur. Hatta diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak, Kendisine gönülden teveccüh etmiş insanların hürmetine, liyakati olmayan kişilerin dualarını da orada kabul eder. Daha önce de zikrettiğimiz bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi sellem) Arafat vakfesinin gerçekleştiği Arefe günü hakkında şöyle buyurur:

“Şeytanın en hakir, en zelil, en perişan ve en hınçlı olduğu gün, Arefe günüdür. Bunun sebebi, o gün Allah’ın rahmetinin indiğini, Allah’ın, kullarının büyük günahlarını dahi bağışladığını görmesidir. Onu bu kadar kızdıracak bir şeyi, Arefe dışında sadece Bedir günü görmüştür. O gün, Hazreti Cebrail’in, melekleri savaş için hizaya soktuğunu görmüştü.”(86)

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), Arafat’ta hep ümmeti için dua etmiş, kul haklarının bile affedilmesi için orada âdeta çırpınıp durmuştur. Bir hikmete binaen bu duanın orada kabule karin olmadığı rivayet edilir. Ancak Rahmet ve Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselâm) kalbi kırık ve mahzun olarak Müzdelife’ye geldiğinde, orada da ellerini açmış ve sabaha kadar hiç uyumaksızın ümmeti için dua dua yalvarmıştır. İbn Abbas (radıyallâhu anhumâ), bu esnada Efendimiz’in yanında bulunduğunu, duasının sonuna doğru Efendiler Efendisi’nin tebessüm ettiğini nakleder ve bunu, duanın kabul buyrulup Efendimiz’e bu mevzuda müjde verildiğine hamleder.

Evet, Kâbe, Mina, Arafat ve Müzdelife Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, tazarru ve niyaz adına açılmış birer koridor gibidir. Oralarda Cenâb-ı Hak, kendisine müteveccih olanları asla mahrum bırakmaz. Öncelikle buna yürekten inanmak gerekir. Zaten, Efendiler Efendisi de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize, kabul olacağına gönülden inanarak dua etmeyi tavsiye buyurmuyor mu?(87) Bu açıdan insan, “Ben dua edeyim de ne olursa olsun.” düşüncesiyle değil, “Allah’ım, bahtına düştüm. Allah’ım, büyüklüğüne sığınıyorum. Allah’ım, rahmetinin enginliğine dehalet ediyorum. Allah’ım, ne olur, beni, benim çirkinliklerimle baş başa bırakma! Allah’ım, buraya arınmaya geldim! Ne olur, arındır beni ya Rabbi!” gibi şuurlu ifadelerle, göbeğini çatlatırcasına, yüreğini yırtarcasına gönülden dua etmelidir.

Ümmet-i Muhammed İçin Yakaran Gönüller
İnsan bu mübarek mekânlarda ve bu kutlu zaman dilimlerinde kendisi, evlad ü iyali ve yakınları için dua edebilir. Fakat özellikle günümüzde ümmet-i Muhammed’in hali, kanaatimce, bizim şahsî durumumuzdan çok daha fazla önem arz etmektedir. Zira Müslüman coğrafyası olarak bugün hâl-i pürmelalimiz ortada. İslâm tarihi boyunca hiç bu kadar perişan bir vaziyete düşmemiştik. Bu acı tablo karşısında iki büklüm ızdırapla kıvranıp duran Hazreti Pir, ümmet-i Muhammed’in dertlerini düşünmenin, onu kendisini düşünmekten alıkoyduğunu ifade ediyor.(88)

Bu açıdan, haccetme imkânını elde eden Müslümanlar Kâbe’yi gördüklerinde ellerini açarak, yüreklerini çatlatırcasına, “Allah’ım, ümmet-i Muhammed’e selamet ver! Allah’ım, ümmet-i Muhammed’e merhamet eyle! Allah’ım, ümmet-i Muhammed’i mağfiret eyle! Allah’ım, Müslümanlara derlenip toparlanmayı müyesser kıl! Allah’ım, ümmet-i Muhammed’e dirilişe giden yolları göster!” diyerek ümmet-i Muhammed için dua dua Allah’a yalvarmalıdırlar.

Mina’ya yürürken ve orada gecelerken de aynı şekilde yüzlerini yere koymalı ve ümmet-i Muhammed’i dileyerek aynı duaları tekrar edip durmalıdırlar. Zira Mina, kendine has hususiyetleri bulunan mübarek bir mekânın adıdır. Düşünün ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de ve daha başka yerlerde muhataplarından bulamadığı cevabı orada bulmuş, orada O’na sahip çıkılmıştı. “Akabe bey’atı” olarak İslâm tarihinde yerini alan o kutlu hadise, Mina’da, Akabe denilen mevkide gerçekleşmişti. Bu açıdan belki sahip çıkılma esprisi açısından oranın ayrı bir kıymeti vardır. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bu ölçüde bir teveccühünün bulunduğu mekânda bize de sahip çıkılacağı ümidiyle ellerimizi açmalı ve “Allah’ım, ümmet-i Muhammed’in bükülmüş belini doğrult!” diye dua etmeliyiz.

Arafat’a doğru yürürken de çok önemli bir yere yüründüğünün farkında olunmalıdır. Kim bilir belki de orası yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’a en yakın olunan bir mekândır. Veli olmayan insanlar bile orada ciddi bir kurbet yaşayabilirler. Evet, Cenâb-ı Hak orada fevkalâdeden lütuflarda bulunuyor olabilir. Bu itibarla da ötelere en yakın bu karargahta insan yine içini dökmeli ve ümmet-i Muhammed adına Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarmalıdır. Orada yeme-içmeyle vakit kaybedilmemeli; ağza, açlığı yatıştıracak kadar bir-iki lokma bir şey alınmak suretiyle güneş batıncaya kadar, Arafat’taki o altın zaman dilimi, saniyesi fevt edilmeksizin, hep dua, yalvarma ve yakarmayla geçirilmeli ve Arafat’ta bulunmanın gerektirdiği samimiyet ve sadakat ortaya konmalıdır.

Bir kez daha ifade edelim ki, insan bu mübarek mekânlarda kendisi ve yakınları için dua etse bir kusur işlemiş olmaz. Fakat “Allah’ım, ben şu anda kendimi sildim. Üzerime bir çarpı koydum. Nazarımı ümmet-i Muhammed’e tevcih ettim. Sadece onları düşünüyor, onları diliyorum.” diyerek isteyeceklerini ümmet-i Muhammed için istemesi, fedakârlık ve hasbilik mülâhazaları adına çok önemlidir.

Bu mevzuda belki herkesle aynı seviyede dert ve ızdırap paylaşılamayabilir. Farklı bir ifadeyle, başkaları için yaşamanın önemi kavranamadığından dolayı bu hassasiyet herkes tarafından kabul edilmeyebilir. Fakat her şeye rağmen o mübarek mekânlarda yüz, iki yüz insanla bir araya gelip halkalar teşkil edebiliyorsanız, yüreğinizden kopup gelen inilti ve dualarınızı o insanlarla paylaşabilir; onların sinelerine bir avuç kor atarak içlerinde bir yangın meydana getirebilir, sonra da yüreği yanan insanların feryad u figanıyla birlikte el açıp yalvararak ümmet-i Muhammed’in yeniden dirilişi adına onlara da “amin” dedirtebilirsiniz.

Duaların külliyet kesbedince kabul edileceğine dair hazreti Pîr-i Muğan’ın bir ifadesi var.(89) Bir topluluk tarafından bir duaya ‘amin’ deniyorsa o dua Allah’ın izni ve inayetiyle kabule karin olur. Bu sebeple, imkân olduğu sürece bu türlü fırsatları kaçırmayıp değerlendirmek lazım.

Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum. İçlerinde delice Allah’a (celle celâluhu) dua eden, heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum. Eğer orada bin tane insan samimi olarak elini açsa ve yüce mülâhazalar bin ağızdan birden Cenâb-ı Hakk’a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrileceğine ihtimal vermiyorum. Hatta benim bu konudaki inancım şudur: Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah’ım, bu yeryüzünü değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki yeryüzü birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur.

Heyhat! Âlem-i İslâm’ın, var olduğu günden bu yana, günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır. Ama demek ki insanlar bu felâketleri, bu zillet hâlini bütün fecaatiyle hissedemiyorlar. Şayet hissetselerdi, en azından bir dua ölçüsünde bu durumdan kurtulma gayretleri olurdu. İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.

Hâsılı, Cennet bizim için çok önemlidir. Allah bizi Cennet’ten mahrum edip Cehennem’e koymasın. Bununla birlikte, orada ümmet-i Muhammed’in derlenip toparlanması, bir araya gelmesi, bütün dünyadaki bela ve musibetlerin, fitne ve fesatların, harb ü darplerin, nifak ve şikak ateşlerinin sönmesi için insan öyle dua etmeli, kendini duaya öyle salmalı ki, belki Cehennem’den azat olma, Cennet’e girme duasını unutmalı. Kendini tamamen o işe vermeli; o işin delisi gibi orada yalvarmalı, yakarmalı, kendini yerden yere vurmalı. Bugün her şeyden daha ziyade böyle bir ruha ihtiyacımız var.

  1. Hacdan Sonra Yapılacaklar
    Hacca niyet edip yola çıkan, onu adap ve erkanına göre ifa etmeye gayret ederek tamamlayan bir mü’minin hacdan sonra da yerine getirmesi gereken bazı hususlar vardır. Bunları iki başlık altında toplayabiliriz:

a. Dolduktan Sonra Dönme
Hac, belli bir mevsimde İslâm cemaati tarafından mutlaka yapılması ve ihmal edilmemesi gereken bir ibadettir. İhmal veya terk edilmesi, İslâm toplumu açısından büyük kayıplara sebebiyet verir. Bununla birlikte bir başka tehlike de hac vazifesi bittiği hâlde içtimaî konumlarına, yapacakları vazifelere bakmaksızın insanların o mukaddes mekânlarda kalma istek ve arzularıdır.

Hac mevsimi bittikten sonra bilhassa kendilerini iman ve Kur’ân hizmetlerine adamış kimseler, –içlerindeki arzu ve hasrete rağmen– orada uzun süre kalmayı düşünmemelidirler. Çünkü o mübarek mekân, herkes için kalma değil; dolma mekânıdır. Günde beş vakit camiye namaz kılmak için uğrayıp sonra dışarıya çıktığımız; senede bir kere Ramazan’a uğrayıp, oruç tuttuktan sonra ayrıldığımız gibi, hac vazifesini yaparken de en mukaddes ve mübarek yerlere uğrar, oralarda belli bir zaman misafir olarak kalır ve sonra oradan ayrılırız. Hac bir ziyarettir. Samimi bir kalble Allah’a yöneldikten ve hacca dair vazifelerini yerine getirdikten sonra insanın, orada kazandığı faziletlerle, huzur ve aşk içinde, Hakk’a kilitlenmiş bir gönülle yaşamak ve duyduğu bu güzellikleri başkalarına da duyurmak için memleketine dönmesi gerekir.

Bu hakikati kendisinden öğrendiğimiz büyük basiret sahibi Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), hac vazifesi bittikten sonra halkı ikaz eder ve şöyle dermiş: “Ey Şam ahalisi, haydi Şam’a! Ey Yemenliler siz de Yemen’e! Ey Iraklılar, ne duruyorsunuz, haydi Irak’a… ayrılın buradan!”(90) Hazreti Ömer efendimizin ikazlarından da anlaşılacağı üzere, o kutlu mekânlar, mânevî olarak doyma, gönül kabını doldurma yeridir. Kabını dolduranlar, gönüllerindeki nuru dünyanın dört bir yanına taşımak için yollara koyulmalıdırlar.

İşin bir yönü de şudur: Mekân ne kadar mukaddes olursa olsun, insan bir yerde uzun süre kalınca oraya karşı içinde bir ülfet oluşabilir. Oraya ait renkler solar da, duygu ve düşünceler ilk günkü canlılığını koruyamayabilir. Aşkla-şevkle etrafında pervaz edip döndüğü Beytullah, nazarında zamanla normal bir yapı haline gelebilir. Böyle bir durum, mü’min için büyük bir handikaptır. Zira orada sevaplar katlanarak yazıldığı gibi günahlar da katlanarak yazılır. İnsan, ülfetten hâsıl olabilecek bir gafletle dünyevî mülâhazalara dalıp günahlara girebilir. Oranın gerektirdiği edebe her zaman riayet edemeyebilir. Bu sebeple, hacca dair vazifelerini bitirenler orada kalmayı düşünmemeli, Ebû Hanife mantığıyla, Kâbe’de kalıp Bağdat’ı özlemektense Bağdat’ta kalıp Kâbe’yi özlemeyi tercih etmelidir.

b. İyi Bir Hayat Sürme
Hac, ölü gönülleri dirilten, duygu ve düşünceleri canlandıran, insanın hayatına yeniden yön veren çok önemli bir ibadettir. İnsan daha yola çıkmadan bütün günahlarından arınmaya çalışır; herkesle helalleşir, üzerindeki hakları eda eder, tevbe eder öyle yola çıkar. Yani üzerindeki yükleri atmış olarak o mübarek beldelere gider. Eğer bu durumunu hacda da muhafaza edebilir ve menâsiki usûlüne uygun yerine getirebilirse, –Allah’ın izniyle– bütün günahlarından kurtulur.

Mü’min, hac sayesinde elde ettiği bu hâli hacdan sonra da sürdürme niyet ve kararlılığında olmalıdır. Kazandığı Allah’a kurbiyeti, günahlardan arınmış tertemiz bir hayatı, –her ne sebeple olursa olsun– insanları kırmamaya gösterdiği özeni, dünyevî düşüncelerden sıyrılıp tamamen uhrevîleşmeyi… hâsılı, kazandığı her şeyi hayatının geri kalanına da taşımalıdır. Memleketine döndükten sonra eski hayatını yaşamaya devam eden bir insanın hayatında haccın fazla da bir etkisi olmamış demektir.

Bu mânâda, Pakistan’ın milli şairi merhum Muhammed İkbal’e izafe edilen bir söz çok manidardır. Hacdan dönen bir grup Müslüman kendisini ziyarete gelirler. Yanlarında getirdikleri hurma, tesbih, takke gibi şeyleri hediye olarak takdim ettiklerinde İkbal onlara şöyle der: “Hediyeleriniz için teşekkür ederim. Hepsi güzel hediyeler. Ama keşke hacdan Hazreti Ebû Bekir’in sadakatini, Hazreti Ömer’in adaletini, Hazreti Osman’ın hayâsını, Hazreti Ali’nin ilmini de getirseydiniz. Onlarla yeni bir Pakistan inşa edilirdi.”

  1. Efendiler Efendisi’ni Ziyaret
    Hac bir farîza-i ilâhiyedir. Rabbimizin hakkı olan bu farîzayı ifa etme dersini biz, Fahr-i Kâinat Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) aldık. Bunun için, haccımızı bitirdikten, Rabbimize kulluk vazifemizi yerine getirdikten sonra, bize bu şehrahı açan, rehberliğiyle bize doğru yolu gösteren, gönüllerimizin sultanı Hazreti Muhammed Mustafa’ya karşı da minnet ve şükranlarımızı arz etmek için O’nu ziyarete gideriz. O’na binlerce salât ve selam olsun.

Nasıl namazlarımızın sonunda okuduğumuz tahiyyatta, “Eşhedü enlâ ilâhe illâllah” diyerek tevhid-i ulûhiyeti ilan ettikten hemen sonra, Peygamber Efendimiz’e de ahd ü peymanımızı yenileme mânâsında “Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûluh” der, O’na selam verir, temenna eder, teşekkür ve senalarımızı arz ederiz. Aynen öyle de, fiilî bir vazifeden ibaret olan hac farîzasını eda ettikten sonra da orada vicdanen duyduğumuz, kalb gözü ile gördüğümüz nimetlere.. Cennet’e götürücü, Rabb’in cemalinden nikabı kaldırıcı lütuflara giden yolda bize rehberlik yapan o Rehber-i Küll’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), yol göstericiliğinin, vesileliğinin teşekkürünü arz etmek üzere bir mesafe daha kateder, Medine-i Münevvere’ye gelir, o Fahr-i Kâinat’ı ziyaret ederiz.

O’nu ziyaret, bir kadirşinaslığın ifadesidir, iyiliğe karşı teşekkürün, temennanın, ihtiramın ifadesidir. Gerçi O’nun buna ihtiyacı yoktur ama bizimkisi, sultana evdeki bir bardak suyu takdim etmedir.. bağında bahçesinde Diclelerin, Fıratların, Nillerin çağladığı zata bir testi su ile gidip, “Çam sakızı, çoban armağanıyla geldik” demenin ifadesidir. “Yâ Resûlallah! Gelişimize de getirdiğimiz şeylere de Senin ihtiyacının olmadığı müsellemdir. Ama huzuruna eli boş gelmekten haya ettik, Sana salât ü selam getirdik, ubûdiyetimizle günahlarımızdan arınmış olarak huzuruna çıkmaya çalıştık, alınlarımızda bir nuranilik, günah lekelerinden arınmış olarak, “gurran muhaccelîn”(91) olarak huzuruna geldik” demenin ifadesidir.

Bu bir kadirşinaslıktır, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı medyuniyetimizi izhar ve şükranlarımızı sunmadır, vefadır. Bunu terk ise O’na cefadır, gadirdir, hakkını vermemedir, kadirnâşinaslıktır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

مَنْ حَجَّ فَزَارَ قَبْرِي بَعْدَ مَوْتِي كَانَ كَمَنْ زَارَنِي فِي حَيَاتِي

“Haccedip kabrimi de ziyaret eden kimse, beni hayatımdayken ziyaret etmiş gibidir.”(92)

مَنْ زَارَ قَبْرِي وَجَبَتْ لَهُ شَفَاعَتِي

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olur.”(93)

مَا بَيْنَ بَيْتِي وَمِنْبَرِي رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الجَنَّةِ، وَمِنْبَرِي عَلَى حَوْضِي

“Hane–i saadetimle minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim de (Cennet’teki) havzımın başındadır.”(94) Yani dünyada oraya gelen, mânâ kadehlerini yudumlayan, ahiretteki havzımdan da benimle beraber kadeh kadeh kevser yudumlayacak demektir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in, kendini ziyareti vefanın, terk-i ziyareti ise cefanın ifadesi saydığı yerde kalb ürpermeli, O’na saygısızlık yaparım diye tir tir titremeli. “Kâbetullah’ı ziyaret eder de oranın hatibini ziyaret etmeden nasıl dönerim? Beytullah’ta namaz kılar da Allah’ın evinin imamına selam vermeyi nasıl ihmal ederim?” demeli.

İşte mü’min, böyle bir şevk ve heyecan dolu bir kalble Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gider, selam verir, O’na bağlılığını ifade eder. Allah cümleye nasip ve müyesser eylesin!

Yola çıkan herkes bu aşk u iştiyak içinde çıkar. O’nun köyünün toprağına ayağını basan herkes, Cennet’te geziyor gibi bir hava kazanır.

Burada, kendimi mü’minlerin en günahkârı gördüğümü itirafla beraber bir hissimi anlatmadan geçemeyeceğim. Bunu anlatırken de niyetim şudur: Ben dahi Allah Resûlü’nü bu derece sevebiliyorsam, kim bilir ehliyetli gönüllerde O ne derece sevgiyle tütüyordur. İşte anlatacağım kendime ait hâlet-i ruhiye de bu açıdan değerlendirilmelidir. Yoksa şahsıma ait bir meseleyi anlatmaktan haya ederim.

Cenâb-ı Hak, o mübarek topraklara günahkâr yüzümü sürmeyi nasip ettiği zaman, bana Allah Resûlü’nün köyü öyle parlak öyle parlak geldi ve orada bulunmaktan öyle ruhanî bir haz aldım ki, eğer o anda, –farzımuhal– Cennet’in bütün kapılarından davet edilseydim, inanın hiçbirine gitmez, orada kalmayı tercih ederdim. Aslında Cennet hepimizin arzusudur, oraya girmeyi istemeyen tek bir Müslüman dahi düşünülemez. Her sabah ve akşam dualarımızda, Cehennem’den korumasını ve Cennet’ine almasını Rabbimiz’den isteyip durmuyor muyuz? Bütün bunları kabulle beraber diyorum ki; o anda, şayet nasip olacak olan o yüce pâye verilmek üzere çağrılsaydım, ihtimal, Rabbimden müsaade ister ve Allah Resûlü’nün Ravza-i Tâhire’sinde kalma arzumu söylerdim. Sakın bununla o pâyelere liyakatim olduğunu söylediğim zannedilmesin; sadece Allah Resûlü’ne olan muhabbet ve sevgimi dile getirmek istedim. Yoksa, bütün hayatım boyunca Allah Resûlü’nün sahabesinin en küçüğüne boynu tasmalı bir köle olmak şerefine erebilmek için yalvarıp dua edenlerdenim. “Cenâb-ı Hak, yüzümüzü onların ayağının tozuna sürme düşüncesinden bizi bir lahza uzak tutmasın!” (Âmin) duası çok defa vird-i zebânımız olmuştur.

Aynı hâleti Beytullah’ta da hissetmiştim. Bu duygular belki de hepimizin ortak duygularıdır. Kaldı ki bu hislerle dopdolu yaşayan sadece ben ve benim gibi birkaç kişi değildir. Allah Resûlü’nün nice karasevdalıları vardır ki, onlara benim anlattığım bu hâlet-i ruhiye çok kaba ve ham gelecektir.

Söz bu noktaya gelmişken bir hatıramı daha arz edeyim: O günlerde milletvekili olan Arif Hikmet Bey’le hacda beraberdik. O, daha önceleri kendi kendine, “Medine’ye gidersem bir eşek gibi o mübarek topraklarda yatıp yuvarlanacağım.” diye söz vermiş. Medine topraklarına ayağını basar basmaz, sözünü yerine getiriyor ve o büyük ruh, kendini yere atarak Medine topraklarında yuvarlanıyor. Orada ve burada ne zaman bu tabloyu hatırlasam gözlerim yaşlarla dolar. Kuddusî bu mânâyı ne güzel ifade eder:

Medine menzil-i vahy-i Hudâ’dır

Medine menba-ı feyz-i Hudâ’dır.

Ona dertli varan bulur devalar

Cümle hastaya toprağı şifadır.

Niçün olmaya eşref cümle yerden

Duran ânda Muhammed Mustafa’dır.

Zemîn ü âsumân hep gıpta eyler

Ki me’vâ-yı İmâmü’l-enbiyadır.

Medine ehline kim ede tâzim

Kıyamette yeri tahte’l-livâ’dır.

Medine ehline veren hediye

Ulu devletlere erse revadır.

Medine ehline cevr eyleyenler

Saadet bulmaz, onlar eşkıyadır.

Medine ehlinin ayağı tozu

Bu Kuddusî gözüne tûtiyâdır.

Evet, tozunu toprağını alayım, yüzüme gözüme süreyim, öpeyim, koklayayım, bundan daha tatlı bir koku yoktur diyeyim. Yunus, bütün Anadolu’nun, bütün Hazreti Muhammed âşıklarının, dertlilerinin hissiyatına tercüman olma havası içinde:

Arayı arayı bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Hak nasip eylese görsem yüzünü

Ya Muhammed canım arzular Seni!

der, gerçek mü’minin aşk ve heyecanını ifade etmeye çalışır.

Her yıl hacılar oraya gider, yüzlerini gözlerini sürerler. Geride kalanlar da gidememenin inkisarını içlerinde hissederler. Niceleri vardır ki bu huzurla müşerref olur, doğrudan doğruya iltifat görür, selam verir selam alır, oturur da orada sohbet ederler. Niceleri, bu âli meclis içine girer de, هُمُ الْجُلَسَاءُ لاَ يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlarla oturup kalkan bedbaht olmaz.” semavi sofrasından nasiplenir, dua dua yakarışa geçerler: “Resûl-i Ekrem’le konuşan, O’nunla hemdem olup sohbet edenler arasında bulunduk yâ Rabbi, O’na selam verip alanlar arasında bulunduk yâ Rabbi, bizi elimiz eteğimiz boş olarak geriye döndürme, etekleri mücevherlerle dolu olanlarla beraber bizi de haşr u neşr eyle yâ Rabbi!”

İslâm tarihindeki ilk tarikatlardan birini kuran ve açtığı çığırda yetişen binlerce, milyonlarca insana nur-i Muhammedîyi intikal ettirme şerefiyle başı göklere ulaşan Ahmed Rifâî Hazretleri.. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in torunu o büyük zat.. haccını yapmış, ardından Ravza-i Mutahhara’ya gelmiş, şerefli dedesinin huzurunda mahzun ve mükedder oturuyor. O güne kadar nicelerine kederlerinden kurtulma yolunu göstermiş, saadetle tanıştırmış o mübarek zat, mükedder şekilde Resulullah’ın huzurunda oturuyor.. “cemal-i bâkemâlini yakazada görsem, o mübarek ellerine abansam, dudaklarımı o tatlı ellerin üzerinde gezdirsem, günahkâr alnımı sürsem.. ne olur, sultana sultanlık, gedaya gedalık yaraşır.. yâ Resûlallah, lütfediver!”

O bu düşüncelerle, bu iç heyecan ve helecanlarıyla meşgul, dilin tercüman olması mümkün olmayan mânâlarla meşbu iken Efendimiz’in kabrinden çıkan pamuk gibi bir el, Ahmed Rifâî hazretlerinin dudaklarına uzanır. Onun için zaman Cennet olmuştur, mekân Cennet olmuştur. O mübarek eli doya doya öper ve kendisinden geçer. Bu öyle bir lütuftur ki, buna mazhar olan insan o Ravza’nın eşiğine başını koysa, başını eşik taşı yapsa değer ve o da öyle yapar.

Biz de bugünün Müslümanları olarak böyle bir lütuf bekliyoruz. Huzuruna gidip de elini öpeceğimiz ânı bekliyoruz. Bize getirdiği Kur’ân’ı dudaklarımıza götürüp başımızdaki taca sorguç yapacağımız ânı bekliyoruz. O lütfa mazhar olalım, sonra bu uğurda başımızı yere koyalım, bütün insanlık bassın geçsin. O lütuf karşısında bu zilletin ne ehemmiyeti olur? Öyle bir lütuf için buna dünden razıyız. El verir ki Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölü gönüllerimizi ihya edecek bu iltifatta bulunsun.

Hazreti Muhammed yolu, aşk yolu, şevk yolu, iştiyak yolu.. Hazreti Muhammed yolu, gönüllere inşirah yolu, itmi’nan yolu. Bu zaviyeden bakınca neslimizin ne kadar büyük bir şey kaybettiğini idrak edebilir, aradaki boşluğu görebilirsiniz. O’nu tanımayıp birbirine düşen insanlığın nasıl canavarlaştığına şahit olabilirsiniz. Allah’a hamdolsun, O’nu bize tanıttırdı, gönüllerimize duyurdu, açtığı şehrah içinde bizi O’nun arkasında topladı.

Allah’ın kulu ve Senin ümmetin olarak yaptıklarımızı yaptık, yapamadıklarımıza üzüldük, bağışla yâ Resûlallah! Allah Seni âlemlere rahmet olarak gönderdi, Sana “şefaat-i uzmâ”yı95 verdi. Biz günahkârlara şefaat eyle ey Allah’ın habibi! Rabbimizin huzurunda kemerbeste-i ubûdiyetle Senin arkanda duruyor, dualarına “amin” diyor, elimizden tutmanı bekliyoruz.

Evet, başı secdeli, kalbi heyecanlı, “gurr u muhaccelîn” olan ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), iki üç asırlık perişaniyet ve derbederliğiyle, Peygamberinin elinin uzanıp ellerinden tutmasını bekliyor. O şanlı Nebi’nin, yüzlerine nazar-ı merhamet ve şefkatle bakacağı anı gözlüyor. O yüzümüze baktığı an içimiz yunacak yıkanacak, tertemiz kimseler olarak O’nun kurb-u huzuruna yükselme havasını kazanmış olacağız.

Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud hazretleri, günlerini uyku içinde geçiren milletimizi ve tüm İslâm milletlerini, Müslümanlığın dağidar olduğu şu zaman diliminde, omuzlarına düşen büyük vazifelerden haberdar eylesin, vecibelerini idrak etmeye muvaffak kılsın, yardım eylesin.

Huzurun Edebi
Resûlullah’ı ziyarete giden mü’min, o huzura girerken âdeta sırtında yumurta küfesi taşıyor gibi hareket etmelidir. O’nun mescidinde ve kabr-i şerifinin yanında yüksek sesle konuşmamalı, her türlü laubali hareketten uzak durmalı, tavır ve davranışlarında ciddi bir vakar ve sekîne hali olmalıdır.

Huzur-u Resûlullah’ta, o büyük makamın ciddiyetiyle bağdaşmayan uygunsuz hareket ve davranışlar görmenin beni ne kadar dağidar ettiğini bilemezsiniz. Eğer gerçek bir kalb taşıyor olsaydım, o manzaralar karşısında o kalbin hareketinin durması, benim hayatıma hatime çekmesi gerekirdi. Zira ümmet-i Muhammed, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in başının ucunda itişip kakışıyor, su-i edep sayılacak pek çok şey yapıyorlardı. Orası, huzurun ve edebin hükümferma olduğu bir yerdir; orada krallara taç giydirilir, kralların başlarından tacı alınır, sikke orada kesilir, tuğra orada mânâsını bulur. Zira yeryüzünde Allah’ın en kâmil halifesi, ferid-i kevn ü mekân orada yatmaktadır.

Huzura; eskilerin deyimiyle “Edeb ya Hu” deyip, edebi libas olarak giyinmek suretiyle girmek ve hep edepli davranmak lazımdır. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in huzuru; edep semti, aşk semti, şevk semtidir. Allah’tan niyaz ederim, duygularımız ve bütün Müslümanların duyguları bu istikamette gelişsin.

Fakir, o huzura çıktığım vakit sinemde taşıdığım kalb buna tahammül edemez zannediyordum.. Efendiler Efendisi’ne kavuşma onu durdurur sanmıştım. Heyhat! Nerede o hâl, nerede ben? Ölü olan kalbimi ben diri biliyormuşum. Gerçek âşıklar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü vesselâm’ın kapısının gerçek bendeleri oraya gittikleri zaman onların durumu bambaşka oluyor. Huzurdan ancak cenazesi çıkanlar oluyor.

Felaket günlerimizin destanını yazan Mehmet Akif, hayatının bir döneminde Mısır, Suriye, Haremeyn… dolaşır, dertlerini oralarda atmaya, kederlerinden kurtulmaya çalışır. Ravza-i Tâhire’de bulunduğu bir gün bir hadiseye şahit olur. O kutlu mekânda birdenbire bir ses gelir, bakar ki bir Sudanlı.. Allah Resûlü’nün kabrinin parmaklıklarına abanmış.. bağrı yanık.. Resûlullah aşkından sinesi kebap olmuş.. aşkını, hicranını, hasretini dile getiriyor.. yana yakıla söylüyor, söyleniyor.

Önce hikayesini anlatayım, sonra Akif’in şiirini vereyim. Şöyle diyor Sudanlı:

Nasıl ki güneş vurduğu zaman çölün bağrı yanar, ben de Senin hicranınla senelerce yandım yâ Resûlallah! Senelerce arzu ettiğim, harem-i pâkine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşleyip durduğum hâlde, hep memleketim, evlad ü iyalim karşıma çıktı, bu ziyaretimi geciktirdi. Nihayet hepsini aştım, Sudan diyarını geçtim, üç ay Tihame çölünü katettim. Burcu burcu duyduğum Senin kokun imdadıma yetişmeseydi o çöllerde kemiklerim bile yanmıştı yâ Resûlallah.

(Demir parmaklıkların önünde Resûl-i Ekrem’le hasbıhal ediyor, şikayet ve serzenişte bulunuyor) Elli üç yaşına kadar Senin hicranının azabını sinemde taşıdım. Yanına geldiğim zaman şu başımı çarptığım demir kafes de nedir yâ Resûlallah? Hâlâ vuslat olmayacak mı? Aylarca gözlerime uyku girmedi. Arzu edersen yıldızlara sor, sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü. Dağlarla, taşlarla, bütün mahlukatla hasbihâl ettim; geceye derdimi döktüm, dağları söylettim… ve nihayet huzuruna geldim ama bu demir parmaklıklar da nedir yâ Resûlallah?!

Akif; derinleşmiş, coşmuş bu Sudanlının feryad ü figanını, Peygamber karşısında gerçek bir aşığın nasıl dolu olduğunu müşahede ediyor. Âşık son sözlerini söylerken yavaş yavaş sesi kısılmaya başlamıştır. Akif şöyle bitiriyor: Küçük bir sessizlik oldu, ardından bir “ah” işittim. Döndüğüm zaman, parmaklıkların dibinde yıkılıp gitmişti. Bir Seylanlı gözlerini kapatıyordu. Birkaç dakika sonra cenazesini alıp gittiler. Mübarek cenazesini Bakî mezarlığına kaldırdılar ama ruhu muhtemelen Ravza-i Tâhire’de kaldı.

İşte şiirin aslı:

Henüz dua ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!”

Nidâsı kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyâh,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki “Bâbüsselâm” önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:

– Yâ Nebi, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicrânın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…

Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sudan’ı,

Üç ay “Tihame!” deyip çiğnedim beyâbânı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İradem olduğu gündür senin iradene râm,

Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azab-ı hecrine katlandım elli üç senedir…

Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?

Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezar-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş’ale? Nurun mu, yâ Resûlallah?

……………………………………………………….

Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “ah!”…

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemîne Sudanlı…

Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.

Bitince harice nakliyle gasli, tekfini,

“Bakî’”a gitti şehidin vücud-i fanisi;

“Harem”de kaldı, fakat, ruh-i câvidânîsi…

İşte ben de o coşkunluğu duydum, ben de gider orada kalırım zannettim ama heyhat! Anladım ki o bezmin eri değilmişim. Anladım ki Resûl-i Ekrem’e gerçekten gönül vermemişim. Anladım ki Ravza-i Tâhire’yi gördüğü zaman düşüp ölecek kıvamda değilmişim. Onun için, hacalet duydum, orada çok kalmayı düşünmedim. “Senin huzurunda heyecandan durmayan bir kalbi taşımak sırtımda yüktür; Senin köyünde öyle bir kalb taşımaktan haya ederim.” dedim, ayrılmak benim için daha iyi geldi, ayrılıp geldim. Utanırım orada ölü bir gönül taşımaktan.

Eğer diyebilme gücünü kendimde hissedebilseydim, eğer o iktidarı vicdanımda duyabilseydim, ben de o Sudanlı gibi buradan seslenecektim. O kapının önünde, İslâm’ın hakikatlerini ruhuna ve kalbine mal edemeyen bir mücrim olarak yıllardan beridir bekliyorum ama kalbime misafir gelmedi, âlem-i bekânın vüs’atine kalbimde bir menfez açılmadı. Ben de bu hâlimi şerh edecek, derdimi Efendim’in huzurunda dökecektim ama kendimde o havayı ve o iktidarı hissetmiyorum.

Oraya aşk dolu bir gönülle gitmek.. edep dolu bir hava ile ziyaret etmek.. Huzur-u Risaletpenâhî’de dururken, Kâinatın İftihar Tablosu’nun karşısında durduğunun şuurunda olarak durmak.. edeple, adab u erkanına riayet ederek durmak.. aşkla, şevkle vazifeyi yapmak ve geriye öyle dönmek…

Gönüller Allah’ın elindedir.. mürde gönülleri O ihya eder, ölü gönüllere canlılığı O ihsan eder. Rabbimden dilerim, Resûl-i Kibriya’yı ziyaret edeceklerin gönüllerini ihya etsin, gönüllerin mihrabı Hazreti Muhammed Mustafa’nın karşısında aşk u şevk içinde bulunmayı müyesser kılsın.

53 Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18.

54 Bediüzzaman, Lem’alar, s.9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte).

55 Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29.

56 Bakara sûresi, 2/7.

57 Bakara sûresi, 2/222.

58 Hûd sûresi, 11/113.

59 Buhârî, havâlât 3, kefâlet 3; Nesâî, cenâiz 67; İbn Mâce, sadakât 9.

60 Buhârî, sulh 11, cihad 72, 128; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 84, zekât 56.

61 Mâide sûresi, 5/88.

62 Mü’minûn sûresi, 23/51.

63 Bakara sûresi, 2/172.

64 Müslim, zekât 65.

65 et-Taberânî, el–Mu’cemü’l–evsat 5/251.

66 et-Taberânî, el–Mu’cemü’l–evsat 6/311.

67 et-Taberânî, el–Mu’cemü’l–evsat 6/311.

68 Furkân sûresi, 25/77.

69 Tirmizî, daavât 2; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/293.

70 Tirmizî, daavât 65; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670.

71 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 4/230, 6/158; Abdurrezzak, el-Musannef, 3/125, 5/173.

72 ed-Deylemî, el-Firdevs bi-me’sûri’l-hitab 5/444.

73 En’âm sûresi, 6/103.

74 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l–kebîr 8/169, 171; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 3/360.

75 Metâf: Tavaf alanı. Kâbe’nin çevresinde tavaf edilen alan.

76 Buhârî, hac 75; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/9.

77 Mes’â: Safâ ile Merve tepeleri arasında sa’y yapılan yer.

78 Safa–Merve: Kâbe yakınındaki iki tepenin adlarıdır. Bu iki tepe arasına mes’â, iki tepe arasında gidip gelmeye de sa’y denir.

79 Arşın: Kolun dirseğiyle parmak uçları arasındaki mesafe.

80 Buhârî, tevhid 15; Müslim, zikir 2.

81 Bakara sûresi, 2/197.

82 Müslim, birr 74-76; Ebû Dâvûd, edeb 11; İbn Mâce, edeb 9.

83 Bakara sûresi, 2/197.

84 Bkz.: Buhârî, hac 1, sayd 24; Müslim, hac 407.

85 Buhârî, hac 4, muhsar 9; Müslim, hac 438.

86 Muvatta, menâsik 97.

87 Tirmizî, daavât 65; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670.

88 Bkz.: Abdulkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat: Bediüzzaman Said Nursi, 1/154.

89 Bkz.: Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası, s.68, 69.

90 Ebû Talib el-Mekkî, Kûtu’l-kulûb 2/203; Diyarbekrî, Tarihu’l-hamîs 1/124.

91 Gurran muhaccelîn: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, ümmetinin, devamlı abdest almalarından dolayı, kıyamet günü elleri yüzleri nur içinde haşrolunacağını ifade ederken söyledikleri, “elleri yüzleri nurlu, parlak” mânâsına bir ifade.

92 ed-Dârakutnî, es-Sünen 2/278; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 3/489; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, 4/2.

93 ed-Dârakutnî, es–Sünen 3/334.

94 Buhârî, hac 222; Müslim, hac 502.

95 Şefaat–i uzmâ: En büyük şefaat demek olup, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mahşerde ümmetinin ve sair insanların bağışlanması için yapacağı aracılığı, vesileliği ifade eder.

1. Kâbe

Kâbe, mü’minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap ve “İnsanlar için vaz’edilen ilk ev…”(96) takdir ve tebciliyle yüceltilmiş ilk mabettir. Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi âlemlerde plânlandı ve durulardan duru bir Nebi’nin eliyle gerçekleştirildi. Oturduğu zeminin o işe tahsisi, Âdem Nebi’nin yeryüzüne teşrifinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hazreti Âdem’le karşılaştıklarında “Sen var edilmeden evvel bizler defaatle Kâbe’yi tavaf ettik.” diyeceklerdir.(97) Tufandan sonra “Hatırla o zamanı ki, İbrahim ve İsmail Kâbe’nin temellerini yükseltti ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul buyur!”(98) ilâhî beyanıyla, peygamberler babası Hazreti İbrahim ve onun oğlu İsmail (aleyhimesselâm), dümdüz olmuş Kâbe arsası üzerinde onu yeniden inşa ettiler.

Arzın merkezinden “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar ins, cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nuranînin (nurdan sütun) yeryüzünde mücessem bir kesiti sayılan Kâbe, her lahza görünür görünmez milyarlarca temiz ruhun, harimine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi olmayan bir binadır ki, kıymeti semalara eşittir dense sezadır.. zaten o gökte ve yerde Allah’ın evi mânâsına “Beytullah” olarak yâd edilmektedir.

Her yıl ehl-i iman, dünyanın dört bir yanından, uçak, vapur ve otomobillerle onun yumuşak; yemyeşil ve ötelere açık sıcak iklimine koşar ve daha yolun başında bütün günlük endişe ve telaşlardan sıyrılarak, sırtındaki sade, temiz ve beyaz urbalarıyla tarifi imkânsız bir imrendiriciliğe ulaşır ve âdeta meleklerle at başı hâle gelir.

Bu kutlu yolculukta az-çok hemen herkes, bambaşka bir âlemin sahillerinde farklı bir dünyaya doğru yol aldığını duyar gibi olur ve bütün seyahat esnasında hep hayret kuşaklarında dolaşır durur.. kâh ulu bir çınarın duruşu gibi vakarlı, kâh bir korunun sükûtunu andırır mahiyette heybetli ve kâh bir denizin ürperticiliğini hatırlatır şekilde azametli.. ama mutlaka samimi ve ihlâslı.

Kâbe yolları oldukça uzun, mesafeler de insafsızdır. Tasavvuf yolunun seyr u sülûku, tasfiyenin çilesi, Cennet çevresinin tepeleri, Cehennem civarının çukurları gibi, bu mübarek seferin de bir kısım sıkıntıları vardır; ama bunlar, ruhî gerilimin daha da artması ve iç hazırlığın tamamlanması için şarttır. Bu uzun yolculukta herkes derecesine göre kendini hazırlar.. dolabildiğince dolar.. gerilir ve büyük bir birikimle gider oraya ulaşır.

Bu mübarek yolculuk, eski zamanlarda, atlarla, develerle yapılırdı. O devirde hacılar, Kâbe’ye varıncaya kadar yüzlerce makam, yüzlerce merkade uğrar.. Enbiyâ-i izamın yaşadığı yerleri ziyaret eder; hayalen onlarla buluşur-görüşür.. evliya ve asfiyanın meclislerine koşar, onların aydınlık ikliminden ışık alır ve bu masmavi, mânâ dolu yollarda yüzüyor gibi yolculuk yapar.. bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu almışçasına ruhunun gücüyle silahlanır, mânâ âlemlerinden gelecek vâridâtı duymaya hazır hâle gelir ve sonra da gidip Hak kapısının tokmağına dokunurlardı…

Evet, bütün bir yol boyu görüp duydukları şeylerden, kalblerinde, ruhlarında hasıl olan en derin seziş ve duyuş kabiliyetleriyle gidip Kâbe’ye ulaştıklarında, onu, başı gökler ötesi âlemlere uzanmış; oradan ziyaretçilerine bakıyor ve için için bir iştiyakla onları bekliyor bulur ve şiddetli bir vuslat arzusuyla kendilerini onun kucağına atarlardı. Evet, onun vakarlı bir yüze benzeyen cephesini ve bu nurlu çehrenin çevresinde mermerlere akseden gölgesini.. göklere doğru uzayıp giden mânâsını, etrafa ışık yağdıran atmosferini gören her gönül, kendince bir şeyler duymaya, bu derin simanın arkasındaki mânâları sezmeye ve bu mübarek yolculuğa sebep teşkil eden gayedeki hazzı, en derin bir ibadet neşvesi içinde tanımaya başlar ve zevklerin en erişilmezine ererdi/erer…

Kâbe; bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan herkes, bulunduğu yerle, onun ruh ve mânâsı arasındaki sımsıkı rabıtayı hemen sezebilir. Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil de yerden fışkırıp çıkmış veya gökte melekler tarafından inşa edilip bilahare yeryüzüne indirilmiş gibidir. O, yanı başındaki, yanmış kavrulmuş, büyük-küçük, dağ-tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benzer. Çevresindeki her şey onun iniltileriyle inler, onunla yukarılara el kaldırır ve sonra da sessiz onu dinlemeye koyulur.

Kâbe, dost mahremiyetine açık bir haremlik, çevresi ise ağyâra da açık bir selâmlık; Safâ-Merve hakikat semasını temaşa için hazırlanmış birer kameriye, Makam-ı İbrahim ötelere yükselten nurlu bir merdiven, Zemzem kuyusu da bu aşk meclisinde bir sâkî gibidir. Bunların bütünü aşk yolcusunu birden selamlayınca, insan âdeta uhrevîleşir, ruhuna açılan pencerelerle “melekût âlemi”ni temaşaya başlar ve bütün bütün insan muhayyilesi, öyle geniş ufuklara yelken açar ki, bir adım daha atsa kendini ötelerin hülyalı mavilikleri içine girecekmiş gibi sanır…

Kâbe, yeryüzü binalarındandır ve gerekli materyal de kendi çevresinden tedarik edilerek inşa edilmiştir; ama sanki o, amâ’nın(99) bağrında kök salıp gelişmiş ve bütün varlığın esrarını ruhunda taşıyan bir nilüfer gibidir; hem arzla hem de semasıyla doğrudan doğruya olmasa bile dolaylı bir alâkasının var olduğu sezilir. O, geçmiş bütün devirlerden değişik çizgilerle en asil, en soylu, en eski bir tarihî pırlanta ve aynı zamanda değerini kat kat artırarak hep yeni kalabilmiş atik ve antik bir binadır; Hazreti Âdem, sulbünden gelen bütün nesillerin ruh, karakter ve mizaçlarında en önemli bir kaynak olduğu gibi; Kâbe de yeryüzünde bina ve inşaat vak’asının ruh, mânâ ve muhtevasını taşıyan sırlı bir evdir.

Onun hariminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikate açık gönüllere dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyanın dört bir yanından koşup ona gelenler, onu gördükleri andan itibaren kendilerinden geçer ve bu umumi mihrabın etrafında, ışığın çevresinde raks eden kelebekler gibi pervaz eder durur ve bütün ışıkların hakiki kaynağıyla daha yakından temas yollarını araştırırlar. Kendinden geçmiş gönül erlerinin tavafı, zahiren Kâbe’nin çevresinde olmaktadır; hakikatte ise bu deveran, kalbe dayalı nurdan bir helezon içinde mekânsızlıkta cereyan etmektedir.

Onun iklimine ulaşan ve onunla buluşan âşık ruhlar, zaten özlerinde mevcut olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun büyüsünü daha da bir başka duymaya başlarlar.

Böylelerinin nazarında Kâbe, Hak katındaki yeri, insanlar nazarındaki mânâsı, ruhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir üstad hâlini alır ve onların ruhlarına sürekli bir şeyler fısıldar.

Kâbe çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü vardır ve imanlı sinelerin, büyünün tesirinde kalmamaları da düşünülemez. Her lahza onun çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel hâlini alıp o mübarek mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o çağlayan içinde duydukları heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün unutur, ledünnî ve ruhanî bir başka âleme uyanırlar. Orada her söz, her dua ve her yakarışta kendi aşk ve iştiyaklarının dile getirildiğini hisseder, kalblerdeki en mahrem duyguların, duyulmadık en mahrem kelimelerle seslendirildiğine şahit olur ve bütün ömür boyu, buradaki ses, ışık ve musikiyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları, en ölümsüz hatıralar içinde elde ederler.

(Yeni Ümit, Nisan 1990)

96 Âl-i İmrân sûresi, 3/96.

97 Ebû’ş-Şeyh, el-Azâme 15/1565, 1587.

98 Bakara sûresi, 2/127.

99 Amâ: Varlığın eter ötesi safhası veya semâların bir bulutsu görünümünde olduğu ilk ân… Tasavvufta, Vâhidiyet tecellîsi.

2. Ravza

Ravza, bize dünyada bulunmanın ruhunu duyuran biricik binadır. Bu mübarek bina ile münasebet ve kalbî alâkalarımız, bizde öyle kudsî heyecanlar hâsıl eder ki; onu düşünüp, onun hakkında bir şeyler söylerken, sanki iffetiyle tanıdığımız bir namus âbidesini anlatıyor gibi yanlışın en küçüğüne dahi düşmeyelim diye korkar ve tir tir titreriz. Onun aydınlık semtine dehalet eden her ruh, vicdanının derinliklerinde, Nâbi’nin:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu

Nazargâh-ı İlâhîdir makam-ı Mustafâ’dır bu.

naatının yankılandığını duyar ve irkilir.

Mekke, beşer tarihi boyunca bir kısım kısa aralıkların istisnasıyla, hep insanlığın mihrabı olmuştur. Mekke’nin bu hususiyeti Kâbe’den ötürüdür. Ve bu yönüyle de Kâbe mihraplar mihrabıdır. Bu muhteşem mihrâbın bir de minberi vardır ki –Sahibine vücudumuzun zerrâtı adedince salât ü selâm olsun– o da Cennet bahçelerinden daha temiz olan Ravza-i Tâhire’dir.

Bahçe mânâsına gelen Ravza, inanmış insanların mukaddes şeylere karşı duydukları alâka, bu alâkadan kaynaklanan duygu, düşünce ve tasavvurların sürekli değişen telakkîlerle, sanat-mabet-metâf-ı kudsiyân mülâhazaları içinde öteden beri, bir çeper ve bir surla sınırlandırılmaya çalışılmış bir “haziratü’l-kuds”tür.

Bu mübarek mekân, hürmet hissi ve sanat telakkisiyle defaatle zarf değiştirmiş.. dış nakışlarıyla tekrar ber tekrar oynanmış; ama kat’iyen gönüller âlemiyle alâkalı ruh ve mânâsına ilişilmemiş ve ilişilememiştir.

Sahibinin ruhuna doğru parçalanmış sineler gibi aralanan kapılar veya O’nun ruhundan insanlığa açılan menfezlerin çokluğu gibi, Ravza-i Tâhire’nin de pek çok kapısı vardır. Bu kapılar arasında en namlısı da şair Nâbi merhumun, “Felekde mâh-ı nev Bâbüsselâm’ın sîne-çâkidir.” sözüyle anlattığı “Bâbüsselâm” (Selam Kapısı)’dır. Selam verip bu kutlu kapıdan içeriye girenler, iki adım ötede Gönüllerin Efendisi’yle karşılaşacakmış gibi bir ruh hâleti hissederler. Hisseder ve âdeta kendilerini bir kısım farklı esintilere salmış gibi olurlar.

Peygamber huzurunda bulunmanın vakar, ciddiyet ve temkiniyle, namaz kılan, dua eden, salât ü selâm okuyan Hak âşığı gönül erlerinin safları arasında, tıpkı nurlu bir koridorda yürüyor gibi, ışık alarak, aşk u şevkle dolarak Muvâcehe’ye doğru ilerleyen uyanık bir insan, her adım başı, akla hayale gelmedik sürprizlerle karşılaşacağı hissiyle ilerler.

Hele Muvâcehe, hele Muvâcehe… Oraya ulaşan nezih ruhlar, artık gözleri hiçbir şey görmüyor gibi, sadece O’nu anar ve inler, sadece O’nun hayal ve misaliyle teselli olurlar. Hele bir de, daha önceden hazırlanmış ve hayalinde birkaç defa o eşiğe baş koyup vicdanının derinliği ve gönlünün sınırsızlığıyla oraya varmışsa.. doğrusu öyle bir tabloyu tasvir için sözün nutku tutulur ve beyan, aczini ifadeden başka kelime bulamaz…

İnsan, daha çok hüzünle gülümseyen bir yüze benzeteceği, mübarek Merkad’in kıble cihetindeki sütrenin önüne varınca, ümit ve emel heyecanıyla çırpınıp duran yüzlerce âşık ruhla karşılaşır. Bu alabildiğine yeşil ve sihirli nur iklimi, derecesine göre hemen herkese, bir başka âlemin kapısının önünde bulunma hissini verir. Öyle ki, muvâceheye ulaşan her âşık ruh, bir iki kadem ötede sevgilisiyle buluşacakmış gibi his ve heyecanla köpürür ve vicdanında aşk u şevkin kalem ve mürekkep görmemiş besteleri duyulmaya başlar.. derken, o altın iklimin sesleri, sözleri, görüntüleri bin bir tedâi ile onun bütün benliğini sarar ve onu zaman üstü sırlı bir kuşağa çeker götürür. Bu kuşağa ulaşan herkes, bugünü dünle, dünü de Dost’un ışık çağıyla bir arada idrak eder ve O’nun meclisinden sızıp gelen en mahrem fısıltıları duyar ve kendinden geçer…

Ravza-i Tâhire karşısında hayat, hep bir hülya ve rüya gibi yaşanır. Bütün bütün ona sırtını dönmeyen hemen her ruh, onun elinden aşk şarabı içmiş, mest olup kendinden geçmiş gibi, bir türlü bu sihirli âlemden ayrılmak istemez. Burada fikirler durur, ruhlar duyguların tesirine girer ve bütün gönülleri bir vuslat arzusu sarar. Burada, insanın içinde birer çiçek gibi açan mahrem hülyalar, âdeta insana Cennet bahçelerinin hazlarını ve cennetliklerin neş’e ve huzurunu tattırır gibi olur.

Burası, hassas ruhların hülyalarına matkap salmak için, Kudret eliyle ta ezelden plânlanıp kurulmuş ve hisleri, istekleri, sevgileri tutuşturan, besteleyip mırıldanan, dünyada, gökler ötesinin bir uzantısı gibidir. Burada, kendini inanç buudlu tasavvurların rengîn ve zengîn iklimine salabilenler, uçsuz bucaksız hülyalara dalar; yaşadıkları hayatın içinde bir sır, bir hafî, bir ahfâ yolcusu gibi çok defa bizim için gizli kalan ve insanoğlunun asıl benliğini teşkil eden bir başka “ben”in var olduğunu duyarlar. Âdeta şehadet âleminin ince tenteneli perdesi delinip de her şeyin hakikatiyle beraber insanın özü de meydana çıkmış.. dolayısıyla herkes kendini uhrevîleşmiş gibi hisseder ve öbür âlemin âhengine uyar ve kendini Firdevsî hazlar içinde bulur.

Bizler, her zaman kendimizi Kâbe’de ibadet, Ravza’da da aşk u hasret kuşağında hisseder; birincisine kulluk sırrını idrakle cevap vermeye çalışır, ikincisini de samimiyet ve vefa ile kucaklarız. Buralarda duyduğumuz şeylerin aslını tam tefrik edemesek bile en duygulandırıcı şeylerden daha duygulandırıcı, en vecd verici şeylerden daha coşturucu; hülyasıyla mest olduğumuz bir âlemi, kendine has ahengi, şiirî büyüsüyle duyar ve ifadesi imkânsız hislerle yerlere kapanacak hâle geliriz.

Her zaman, aşk u şevkin gelgitleri arasında yaşanan buradaki hayat, bir vuslat demi, bir “şeb-i arûs” neşvesi içinde yaşanır. Her çığlık, her inilti, Dosta açılan kapıların gıcırtıları gibi yüreklere ürperti salar. Ruh “vuslat” der inler; ara sıra Dost yüzü kendi çağıyla kapısının önünde el pençe divan duranların, gözlerini yummuş, saygıyla bir menfez kollayanların hayallerine kâh açılır, kâh kapanır. Ama sürekli imrendirir, sürekli ümitlendirir ve daima rikkatli geçer…

Burada duvarlar, sütunlar ve aşk matkaplarıyla oyulmuş gibi görünen kubbeler, hatta döşemeler, sergiler hemen her şey mavi, yeşil, sarı her rengin nazlı çiçeklerini andırır mahiyette, güzelliklerin en derinlerine açılmış yaşıyor gibidir…

Zaten her zaman nezih bir ruha benzetebileceğimiz Merkad ve Yeşil Kubbe, âşıkların duygu ve düşünce dünyalarındaki derinliklerle yan yana gelince öyle muammalaşır ki, insan bulunduğu yeri Cennet’ten kopup gelmiş bir parça sanır.

Bugüne kadar mânevî havası ve ledünnî zevkleriyle pek çok feyizli makam gördüm.. bir hayli mübarek mahalleri müşâhede fırsatını buldum. Ama bunlar arasında, ruhumda en derin izler bırakan Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) köyü –o köyün izleri ebedlere kadar gönüllerimizde yaşasın– olmuştur. Ruhum o beldeyi her zaman bir “dâüssıla” hasretiyle kucaklamıştır. Kucaklarken de “İşte bir avuç toprağını cihanlara değiştirmeyeceğim beldeler beldesi!” demiş, içimi çekmişimdir.

Bunlar, bir ham ruhun duyup hissettiği şeyler. İrfanla kanatlanıp aşkla şahlanmış büyük sinelerin duyup hissettiklerini onlardan dinlemek ve onlardan öğrenmek icap eder. Bu mevzuda benim söylemeye çalıştıklarım ise beceriksizliğin ve istidatsızlığımın çehresinde hamiyet ehlini gayrete getirme arzusundan başka bir şey değildir… Bu kadarcık olsun bir şey yapabilmişsem, onu Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’ın teveccühüne vesile sayar, kapısının tokmağına dokunur “Beni de yâ Resûlallah..!” derim.

(Yeni Ümit, Temmuz 1990)

3. Mülâhazalarımızın Yeşil Kubbesi

Varlığın özü, yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O, yaratılış ağacı itibarıyla hem bir ilk hem de son gibidir. Varlık bir şiir gibi O’nun adına nazmedilmiş; vücudu ise bu manzumenin âdeta en son kelimesi gibidir. O’nun dünyayı şereflendirmesi, insanlığın yeniden doğuşunun remzi; peygamberliği, eşya ve hâdiselerin aydınlanıp gerçek değerleriyle ortaya çıkmasının vesilesi; hicreti, insanlığın kurtuluş yolu; mesajı da dünya ve ahiret saadetinin köprüsü olmuştur. Mü’min gönüller O’nun sayesinde varlığı bir meşher gibi temâşâ edip değerlendirebilmiş, bir kitap gibi okuyup yorumlayabilmiş ve O’nun aydınlık ikliminde yollar bulup Hakk’a yürüyebilmişlerdir. O’nunla hakikate uyanan ruhlar, sürekli ebediyet soluklar durur.. O’nu sîretinin derinlikleriyle kavrayabilenler, bütün ilimlerin özünü, usâresini elde etmiş sayılırlar.

Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen O hâlâ ufkumuzda yeni doğmuş bir yıldız gibi pırıl pırıl ve bütün varlığı aydınlatabilecek güçte güneş gibi –aslında O, güneşe de taç giydiren bir ziyadır– güçlü bir ışık kaynağı.. vazife ufku, gönüllere kulluk şuurunu sunan bir hikmet nüktesi, sevgiyle doygunluğa ulaşmış ruhu, varlığı birbirine bağlayan bir büyüklük emaresi.

İnsan ne zaman O’nu çağrıştıran iklime girse, kanının sevgiyle aktığını duyar.. O’nun atmosferine adımını atar atmaz, kendini Allah’a giden yolların ortasında bulur. O’nun köyünü ziyaret bile âdeta Işık Çağı’na ulaşma adına bir rıhtım, bir liman, bir rampa gibidir. Bu rıhtım, bu liman, bu rampa inanmış gönülleri O’nunla diz dize gelme bucağına ulaştırır ve doygunlaşmış ruhlara yeni bir aşk u şevk üfler. İnsan O’nu kaç defa ziyaret etmiş olursa olsun, müntesiplerinin derbederliğinden ötürü o mübarek hazîreyi ne kadar sönük görürse görsün, ne zaman o yeşil, o âhenkli, o romantik, o sevgiyle tüten “metâf-ı kudsiyân”a adım atsa, ruhu hep bir güzellik, bir şiir, bir musiki banyosu almış gibi o hususi âlemin derinliğini, zenginliğini duymaya başlar.. kalbi, bir vuslat mülâhazasına teslim olur, ritim değişikliğine girer ve neş’e-hüzün arası bir sürü duygu gelgitleri yaşar.

Evet insan, o mehabetle tüllenen mekân, onun çeperi sayılan mübarek mabet ve “Sidretü’l-Müntehâ”ya doğru fırlamış gibi bir edası olan yeşil kubbe karşısında, her zaman İslâm dünyasının umumi ahvaliyle alâkalı en derin mülâhazalara gömülür, en içten duygularla buluşur ve bin bir his tufanıyla sırılsıklam olur. Bazen o kudsî mekânı bir buğu bürür; mabedin her yanını bir hüzün sarar.. ve işte o zaman “Kubbe-i Hadrâ” şaha kalkmış gibi bir hâl alır.. ruhumuzla konuşur.. el açıp bağrındaki misafirin arkasına geçerek semalara dil döker; döker ve bize hasret ve hicranlarımızın destanlarını sunar. Bazen orada her yanı âdeta bir ışık sarar.. mescid, ayın etrafındaki hâleye döner ve kubbe, gök ehline sevinç tahiyyelerini takdim ediyor gibi bir vaziyet alır. Bazen onun göklere bakan ve için için bekleyen öyle derin bir görünümü olur ki, o hâliyle onu umumi tasalarınıza bir tercüman tahayyül edebileceğiniz gibi, sevinçlerinizi dile getiren bir gazelhân şeklinde de düşleyebilirsiniz; düşleyebilir de onun o derûnî sükûtu, o sessiz infiali içinde ne duyulmaz şeyleri duyar, ne sezilmez şeyleri sezer ve kendinizi âdeta bulunduğunuz mekânın buudlarını aşmış da bir başka derinliğe açılmış gibi sanırsınız.

Yeşil Kubbe ve onu çevreleyen mübarek mabet; bir yandan etrafındaki irili-ufaklı dağlar-tepeler, hep sonsuzluk duygusuyla esip duran çöller-vahalar ve her zaman ötelere açık gibi duran uçsuz bucaksız beyâbân; diğer yandan da göklerin nâmütenâhiliğiyle o kadar mükemmel bir uyum içindedir ki, sanki bu mübarek kütle, semada programlanmış da daha sonra bulunduğu yere resmedilmiş gibi bir görünüm arz etmektedir. Evet, hem en derin göklerden daha derin “Kubbe-i Hadrâ”, hem çevresinde onu kucaklayan o sırlı arsa, hem de tabiat kitabının o “Buk’a-yı Mübareke”yi teşkil eden satır ve sahifeleri, âdeta titizlikle seçilmiş, mükemmel bir şekilde yerli yerine yerleştirilmişçesine bu maddî-mânevî pek çok şeyin halitası, göklerin ve yerin âdeta birleşik noktası gibi bir görünüm sergilemektedir. Az buçuk o mekânın Sahibi’ne açık bulunan ruhlar –O Sahib’e canlarımız kurban olsun– başlarını o iklime uzatınca kendilerini gök ehliyle iç içe sanırlar. Bir de âşıkların has bahçesi sayılan Muvâcehe’ye varınca, kendilerini, o makama yakışır ve ora ile uyuşur o kadar temiz çehre ve o çehrelerden buğu buğu yükselen engin bir heyecan içinde hissederler ki, zaman zaman kalbleri duracak hâle gelir. Aslında orada o sekteyi yaşayanların sayısı hiç de az değildir.

Muvâcehe, âşıklar için her zaman bir liman ve bir rampa vazifesi görür. Oraya ulaşan her âşık gönül, oradan âdeta denizlerin enginliklerine ya da göklerin derinliklerine açılıyor gibi bir büyülü zaman koridoruna girer.. girer de o mübarek buk’anın o masumlardan masum hâlini ve sevimli görünümünü bir şiir gibi dinler, bir kevser gibi yudumlar ve her saniye ayrı bir zevk banyosu yapar.

Muvâcehe’de zaman o kadar aydınlık, o kadar gönül alıcı ve o kadar hülyalara açıktır ki, oraya ulaşan saygılı bir gönül, Asr-ı Saadet’te yaşıyormuşçasına, Nebi’nin o temizlerden temiz çehresini ve vahye açık sinesinin heyecanlarını duyar gibi olur.. gök kapılarının gıcırtılarını, Cibrîl’in kanat çırpışları içinde, Kur’ân’ın tok sesini muhatapların heyecanlı tavırları arasında duyar ve kendini bir kutlu çağın bereket sağanakları arasında sırılsıklam hisseder; eder de bu umumi armoniye o da gözyaşlarıyla katılır.. ve o güne kadar gönlüne sinmiş Ravza duygusunun, daha bir derince her yanını kuşatması karşısında oracıkta eriyip merkade akmayı düşünür.

Aslında, orada görülüp duyulan her şey çok içlidir. Orada mekân, mekîn her şey mutlaka insana bir şeyler fısıldar durur. Âşıkların ağlama ve inlemelerinin yanında, mekânın o tâli’li ama suskun sütunları; Muvâcehe’nin hüzünlü fakat mütebessim hâli; iki adım ötede parmaklıklar arasından hayallerimize doğan mübarek merkadin –hâşâ– metâf-ı kudsiyânın pürvefa bir mihmandar edasıyla gönül gözlerimize tebessümler yağdırması o kadar sıcak ve tesirlidir ki, içlerinde bu mahrem muameleyi duyan her gönül, ölümsüzlüğe erdiğini sanır. Hatta o melekler güzergâhını böyle bir gönülle duyup bu gözle temaşa edenler için sanki orada canlı-cansız hiçbir şey yokmuş da sadece mehabet televvünlü bir sessizlik ve ziyaret heyecanıyla umumi bir bekleyiş varmış gibi, o makama adımlarını atar-atmaz kendilerini oranın tesirinde bulur ve onu dinlemeye koyulurlar.. o da onlara kendi usûlünü, kendi sükûtunu meşk ediyor gibi, onların duygu dünyalarına, o güne kadar asla yaşamamış oldukları en bâkir hisleri aşılar ve ruhlarına elli türlü çağrışım menfezi aralar.

Ravza’nın bağrında insan her zaman, gözlere çarpan ve gönülleri saran bir büyüyle karşılaşır. Hislerinde, düşüncelerinde bir başka âlemin esintilerini duyar.. gönlünün derinliklerinde hayalî kapılardan geçer.. en mahrem iklimlerde dolaşır ve arzın minberinin dibinde Hak beyanıyla şekillenen o ezelî hutbeyi hem de Hatib’inin ağzından dinliyor gibi dinler ve O’na ümmet olmanın mutluluğuyla yerlere kapanır.

Böyle bir duyuş ve seziş, böyle bir zevk ve heyecan elbette bir inanç, bir kanaat, bir teveccüh ve derince bir sezinin birleşmesinden meydana gelmektedir. O inanç, o kanaat, o teveccüh ve o seziyi yakalayanlar için Peygamber Köyü, Mescid-i Nebevî, âşıklar durağı Muvâcehe neler söyler neler söyler..! Evet, konsantrasyonunu tamamlamış ziyaretçiler için Ravza, orada insanların his ve heyecanlarının çok üstünde kendine has hâli, içli sükûtu, vakarlı görünümü ve ledünnî derinliğiyle ötelere hep var olma zevkinin şiirini söyler.. göklerdeki korodan musikiler dinletir ve yürekten kendisine yönelenlerin gönüllerine korlar salar ve herkese bir aşk u vuslat demi yaşatır. Sonra da yine o derin sessizliğine gömülür ve sizi vuslat otağında hüzünlü bir yalnızlık melaline terk eder.. terk eder de, o dakikaya kadar sanki size hiç esrar perdesi aralamamış gibi o kadim bikrinin iffetine bürünür.. bürünür ama gönüllerinize ikinci çağrının davetiyesini bırakmayı da ihmal etmez.

(Sızıntı Nisan 1998)

4. Bayram Düşünceleri

Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir musiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.

Kurban Bayramı’nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga ta evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mina yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hak karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider veraların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu eda ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde Cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

İmana mazhariyetin, Hakk’a kulluğun, kullukta şuurun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur, “İşte kitap bu!” der ve tâli’imize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. derken ruhlarımıza gelip vâsıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inayet kanatlı dualar, münacatlar, sızlanışlar, âdeta tabiatlarımızı aşan semavî bir mânâ, bir hâl ve bir tesire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkân daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye layık birer kıymet alır; alır da, ruhanî zevklerle coşmuş vicdanlar “Lütfunu artır Allahım!” der daha da mest olmak isterler.

Bayram günleri, dinin ve meşru âdetlerin ferahfeza ikliminde ibadetlerle hazza ve ruhanî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî vâridâtla aydınlandığını daha açık seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen mânevîleştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaatlere doğru akarız.

Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa kendimizi havada uçuyor veya neş’eli, âhenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi hissederiz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pürneş’e kesilir ve kendimizi havaî fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccade üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin tesiriyle içten içe mumlar gibi eririz.. bazen de bunları o kadar tabiî, yerli yerinde ve baş döndürücü bir âhenk içinde görürüz ki, “Böylesinden daha mükemmeli olamaz.” der, kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, camilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur’ân’lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince, heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya yükselir, hislerimiz de bir tufan hâlini alır.

Hususiyle hac esnasında hemen her yerin umumi lisanı ve umumi şivesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilan ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok munis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız; ama her zaman arkamız Cehennemlere dönük, gözlerimiz Cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalblerimiz de ilâhî rıdvan avında olarak…

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalb ve ruh ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismaniyetin küllerini sağa-sola savurur ve vicdanın bir köşesinde muhafaza ettiğimiz, Cennet’ten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o hararet, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

(Sızıntı, Mayıs 1992)

5. Medinenin Gülü

Andım yine Seni, her şey yâdımdan silindi,

Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi;

Bu bir serâp olsa da hafakanlarım dindi..

Andım yine Seni, her şey yâdımdan silindi.

Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam,

Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam;

Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam..

Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.

Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?

Yoksa bu yanan gönlüm durmadan inleyecek;

İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek..

Bir bilsem, vuslata ne zaman ferman gelecek?.

Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,

Ne olur, Sana ulaşmam için kanadından

Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından..

Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.

Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül;

Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!

Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.

Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül!

Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım,

Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım;

Sensiz geçen bu acı rüyadan kurtulayım..

Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım..

Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta,

Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta;

Göster çehreni ki, güneş gurûba kaymakta..

Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta…

Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,

Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;

Her yanda tamburlar çalınsın, neyler duyulsun..

Ne olur, hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!

(Kırık Mızrap, s.347-348)

Ekler

Ek-1: Yer ve Kavramlar: Bu bölümde; okuyucunun hacla ilgili genel bir malumat sahibi olması adına, hac yaparken uğranılacak yerler ve hacla ilgili önemli kavramlar ele alınmış, umumi bir bilgilendirme çerçevesinde her biri kısaca tanıtılmaya çalışılmıştır.

Ek-2: Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Haccı: Bu bölümde; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretin 10. yılında yani irtihal-i dar-ı beka buyurmadan az önce yaptığı veda haccı, hadiselerin kronolojik sırasına uygun olarak anlatılmıştır.

Ek-3: Hac ve Umerinin Yapılışı: Bu bölümde de hac ve umrenin yapılış keyfiyeti hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır.

Yer ve Kavramlar

Mekke-i Mükerreme ve Fazileti

Mekke, Arap yarımadasının kuzeyinde Batn-ı Mekke adı verilen ve merkezinde Kâbe’nin yer aldığı bir vadi üzerine kurulmuştur. Vadinin doğusunda Ebû Kubeys, batısında Kuaykıân, güneybatısında Sevr ve kuzeydoğusunda ise Hira-Nur ve Sebir dağları yer alır. Kur’ân’da “ekin bitmeyen bir vadi”(100) olarak söz edilen Mekke, sıcak ve kurak bir iklime sahiptir.
Allah’a kulluk maksadıyla yapılan ilk mabet/evin burada yer alması sebebiyle Mekke’nin ayrı bir önemi vardır. Hazreti İbrahim Mekke’nin emin bir belde olması için Allah’a dua etmiş,(101) Cenâb-ı Hak da Mekke ve çevresini harem(102) kabul etmiştir.
İlk vahyin indiği ve İslâmiyet’in neş’et edip geliştiği yer olması nedeniyle Mekke’nin, Müslümanların nezdinde hep ayrı bir yeri olmuştur. İslâmiyet’in ilk yıllarında Müslümanlar Mekke’de zayıf ve güçsüz bir konumdaydılar. Bu sebeple müşrikler tarafında sürekli taciz ediliyor, psikolojik ve fiziksel olarak işkenceye maruz kalıyorlardı. Kâbe ve çevresi başta olmak üzere o günkü Mekke’nin hemen her ev ve her sokağı bu işkencelerden nasibini almıştır. İslâm tarihinde etraflıca anlatılan bu hâdiselerin izlerini taşıması açısından Mekke, tarihin canlı tanığıdır.
Mekke aynı zamanda doğum yeri ve vatanı olması nedeniyle Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayrı bir sevgisini kazanmıştır. Resûl-i Ekrem, her fırsatta Mekke’ye olan sevgi ve ilgisini izhar etmiş ve hatta bir rivayette hicret yolundayken Mekke’ye dönüp şöyle demiştir: “Sen ne hoş bir beldesin. Seni ne kadar çok seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi senden başka bir yerde ikamet etmezdim”(103)
Peygamber Efendimiz’in Mekke’yi bu kadar çok sevmesine rağmen fetihten sonra tekrar Medine’ye dönmesi, en sıkıntılı zamanlarında kendisine kucak açan Medinelilere vefasının gereği olsa gerek. Ayrıca Allah için bir beldeye hicret edildikten sonra vatanına geri dönmenin, yapılan hicreti yarım bırakacağına dair gelen rivayetler de bize bu hususta bir fikir vermektedir.
Kur’ân-ı Kerim, Mekke’den bahsederken “şehirlerin anası” mânâsına Ümmü’l-kurâ(104) tabirini kullanır. Mekke, dünyanın diğer şehirlerinde yaşayan Müslümanların namazlarında buraya yönelmesi ve hac mevsiminde yine buraya akın etmeleri sebebiyle bütün şehirlerin anası, merkezi konumundadır.
Kur’ân’da, Mekke için Mekke(105) ve Ümmü’l-kurâ isimleri dışında Bekke,(106) Karye,(107) Meâd,(108) el-Beled(109) ve el-Beledü’l-Emîn(110) isimleri de kullanılmıştır. İslâm alimleri bir beldenin isimlerinin çokluğunu o beldenin faziletleri arasında saymışlardır. Sahip olduğu faziletlerden ötürü kaynaklarda Mekke’nin birçok ismi zikredilmiştir.
Hazreti İbrahim’in (aleyhisselam) bu şehre olan duası, Kâbe’yi içinde barındırması, Efendimiz’in ve İslâmiyet’in burada doğup büyümesi gibi sebeplerden dolayı Mekke’nin kutsallığına dair birçok âyet ve hadis zikredilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
اِنَّـمَۤا اُمِـرْتُ اَنْ اَعْـبُـدَ رَبَّ هٰـذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذ۪ى حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَـْئٍۘ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۙ
“De ki: Bana bu beldeyi (yasaklarla koruma altına alarak) dokunulmaz ve mukaddes kılan ve her şey Kendisine ait olan Allah’a, yalnız O’na ibadet etmem emredildi.”(111)
وَقَالُٓوا اِنْ نَــتَّـبِـعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُـتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاۜ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَـْئٍ رِزْقاً مِنْ لَـدُنَّـا وَلٰـكِـنَّ اَكْــثَــرَهُـمْ لَا يَـعْـلَـمُـونَ
“‘Doğru söylüyorsun ama biz Sana tâbi olursak yerimizden-yurdumuzdan oluruz.’ dediler. Oysa tarafımızdan bir rahmet olarak Biz onları, her türlü ürünün getirilip toplandığı, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye) yerleştirmedik mi? Ne var ki onların çoğu bu nimetin kadrini bilmezler.”(112)
Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah bu beldeyi haram kıldı. Onun otu koparılmaz, av hayvanı ürkütülmez. Sahibini araştıracak kişi dışında hiç kimse buluntusunu alamaz.”(113)
Mekke ve Medine’nin faziletini belirttiği bir başka hadiste ise şöyle buyurmuştur: “Mekke ve Medine hariç Deccal’ın çiğnemeyeceği memleket yoktur. Mekke ve Medine’ye geçit veren yolların her birinde saf tutmuş melekler buraları korumaktadır.”(114)
Menâsik
Menâsik, “mensek” kelimesinin çoğuludur. Kelime, kök mânâsı itibarıyla zahidane bir hayat sürmeyi ifade eder. Terimleşmiş mânâsıyla menâsik kelimesi, hac ibadeti esnasında yerine getirilmesi gereken vazifeler için kullanılır. Ayrıca hac menâsiki anlamına “meşâir” kelimesi de kullanılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti İbrahim’in, oğlu Hazreti İsmail’le birlikte Kâbe’nin inşasını tamamladıklarında haccın menâsikini kendilerine öğretmesi için Cenâb-ı Allah’a yaptıkları dua zikredilir:
رَبَّـنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّـتِـنَۤا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَـنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
“Rabbimiz! Bizi, yalnız Sana boyun eğen kimselerden eyle. Soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren bir nesil yetiştir. Ve bizlere haccın menâsikini (hacda yapılması gereken vazifeleri) göster, tevbelerimizi kabul buyur. Muhakkak ki tevbeleri en güzel şekilde kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin!”(115)
Bu dua üzerine Cenâb-ı Hak, Cebrail’i (aleyhisselam) göndererek hac ibadetinin nasıl yapılacağını Hazreti İbrahim’e (aleyhisselâm) öğretir. Ne var ki Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelinceye kadar bu menâsikte bir kısım tahrifatlar meydana gelmiştir. Cahiliye döneminde de hac menâsiki vardı. Ancak aradan geçen uzun zamanın ve putperestliğin de etkisiyle bu menâsik Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ ettiği şekilde uygulanmıyordu. Allah (celle celâluhu) Peygamber Efendimiz’e razı olduğu menâsiki tekrardan talim etmiş, bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz de, “Haccın menâsikini benden alın, benden gördüğünüz gibi yapın.”(116) buyurmuştur.
Buna göre; ihram, tavaf, sa’y, vakfe, şeytan taşlama ve kurban, hac menâsikinden sayılmaktadır.
Mîkât
Sözlük mânâsı itibarıyla mîkât, bir işi yapmak üzere belirlenen yer veya zaman anlamlarına kullanılır. Fıkhî bir terim olarak hac ve umre ibadetleri yapılırken ihramsız olarak girilemeyecek yerleri çevreleyen sınırları ifade eder. Hacca niyetlenen bir insan mîkât olarak belirlenen sınırlardan içeriye ihramsız giremez. Mîkat mahalleri, Harem bölgesinin giriş kapıları mahiyetindedir.
Kâbe ve çevresi bizzat Cenâb-ı Hak tarafından harem (saygıdeğer ve korunmuş) kabul edilmiş, Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’nin, yerlerin ve göklerin yaratıldığı gün Allah tarafından harem kılındığını ve kıyamete kadar da öyle kalacağını ifade buyurmuştur.(117) Hac için Mekke’ye gelen kimselerin mîkât olarak belirlenen yerlerde ihrama girip belli kurallara uyması, Harem bölgesinin saygınlığını ihlal etmemesi gerekir.
Bu cümleden olarak ihramlı bir kimse Harem sınırları içerisinde tırnak kesemez, tıraş olamaz, ihram elbisesi dışında bir şey giyemez, eşine yaklaşamaz, insanlarla tartışıp kavga edemez, bitkileri koparamaz, herhangi bir hayvanı öldüremez. Eğer bunlardan herhangi birini yaparsa Harem bölgesinin saygınlığını ihlal etmiş kabul edilir ve dinin belirlediği birtakım cezalara çarptırılır.
Hacı, mîkat sınırlarından içeriye girerken Cenâb-ı Allah’ın, herkese açık olmayan mahrem bölgesine girdiğinin şuurunda olarak adımını atmalıdır. Artık adım adım Beytullah’a yaklaşmaktadır. Dolayısıyla duygu ve düşüncelerini tekrar tekrar gözden geçirmek suretiyle oranın adabına yakışmayan düşünce ve davranışlardan kurtulmaya çalışmalıdır. Allah’ın, kendisini her lahza gördüğünü, hem içine hem dışına muttali olduğunu hissetmeli ve ona göre bir edep takınmalıdır. Bu edebin zahirde neler gerektirdiğini yukarıda sıraladık. Bâtında neler gerektirdiği ise kişinin Allah hakkındaki marifetine bağlıdır.
Telbiye
Lügatte “çağrıda bulunan kimseye karşılık vermek, bir davete icabet etmek.” anlamına gelen telbiye bir fıkıh terimi olarak ihrama giren kimsenin şu ifadeleri söylemesidir:
لَبَّيْكَ اَلّٰلهُمَّ، لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ، إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ، لَا شَرِيكَ لَكَ
“Davetine icabet ettim Allah’ım! Emrine amadeyim. Senin eşin-ortağın yoktur, buyur Allah’ım! Nimeti veren Sensin, hamd Sana yapılır, mülk Senindir, Senin eşin-ortağın yoktur.”(118)
Araplar, Cahiliye döneminde hac yaparken de telbiye getiriyorlardı. Ancak bu telbiye kabilelere ve putlarına göre değişiklik gösteriyordu. İslâmiyet’in gelmesiyle birlikte telbiyede yer alan şirk unsurları temizlenmiş ve yukarıda zikrettiğimiz hâli almıştır.
Telbiyede, icabet ettiğimizi söylediğimiz davet, Hac sûresi 27. âyette geçen “İnsanlar arasında haccı ilan et.” emri gereğince Hazreti İbrahim (aleyhisselam) tarafından hacca yapılan davettir. Hacca niyetlenen kimse, Cenâb-ı Hakk’ın, insanları hacca çağırdığını duyduğunu ve bu emre imtisal ettiğini bütün âleme ilan eder. Bu bir nevi hac için yapılan niyetin dil ile ifadesidir. Hacı, Mekke’ye varana kadar yol boyunca bu sözleri tekrarlayarak niyetindeki istikameti korumaya çalışır. ‘Senin çağrına uyarak yollara düştüm. Yalnız Senin rızanı hedefliyor, dünya ve ona ait her şeyi mîkat sınırlarının gerisinde bırakıyorum. Hac için yollara çıkabilmek ne büyük nimet. Bu nimeti bana nasip eden Sensin. Bu nimetinden dolayı Sana hamd ederim Allah’ım!’
Telbiyeye, niyet edilerek mîkat mahallinde iki rek’at ihram namazı kılındıktan sonra başlanır. Telbiyenin söylenmesiyle ihrama ilişkin hükümler de yürürlüğe girmiş olur.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cebrail Aleyhisselam’ın tavsiyesine binaen telbiyenin yüksek sesle söylenmesini istemiştir.(119) Bu sebeple erkeklerin telbiyeyi yüksek sesle söylemesi müstehaptır. Ayrıca Resûl-i Ekrem, yüksek sesle telbiye söylenen ve kurban kesilen haccın daha faziletli olduğunu belirtmiştir.(120)
Telbiyenin faziletine dair Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Telbiyede bulunan hiçbir Müslüman yoktur ki onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın, bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikamette arzın son hududuna kadar devam eder.”(121)
İhram
İhram, sözlükte “haram kılmak, kendini mahrum bırakmak” anlamına gelir. Hacla ilgili bir terim olarak, hacca niyetlenen kimsenin, sair zamanlarda yapılması yasak olmayan bazı davranışları hac boyunca kendisine haram kılması demektir. Türkçede genel olarak ihrama girmek denilince ihramın sünnetlerinden olan, dikişsiz iki parça kumaştan oluşan ihram elbisesini kuşanmak anlaşılır.
Hacca niyetlenen kimse, ya mîkat mahallinden önce veya mîkat mahallinde, üzerinde bulunan günlük elbiseleri çıkararak ihram olarak isimlendirilen dikişsiz iki parça kumaş veya havluyu kuşanır. Hac (veya umre) yapmaya niyet eder, iki rekât namaz kılar ve telbiye getirir. Bu andan itibaren artık ihrama girmiş ve dolayısıyla ihram yasakları da başlamış olur. Bu kimsenin artık haccını (veya umresini) tamamlayana kadar, vücudundan kıl koparması, tırnak kesmesi, süslenme amacıyla yağ, kına, boya, koku… kullanması, dikişli elbise ve önü veya arkası kapalı ayakkabı giymesi, başını örtmesi, avlanması, ailevî münasebette bulunması, bitkilere zarar vermesi, günah işlemesi, başkalarıyla cedelleşip kavga etmesi, çirkin sözler söyleyip kalp kırması… yasaktır.
Bu davranışların yasak kılınması, bunların haccın ruhuna uymayan davranışlar olması bakımından önemlidir. Hacda kısa bir süreliğine de olsa her türlü dünyevîlikten uzaklaşma mânâsı vardır. Bu açıdan, dünyayı hatırlatıp ona çağırması muhtemel olan dikişli ve cazip elbiseler giyilmez, süslenilmez, bedeni güzel gösterecek şeylerden uzak durulur. İnsan, âdeta ilk yaratıldığı tabii haliyle Allah’ın huzuruna gelir. Hele günah işleme, insanlarla münakaşa edip onların kalbini kırma gibi davranışlar ibadetin ruhuyla asla bağdaşmaz.
Mültezem
Hacerü’l-Esved ile Kâbe kapısı arasında kalan 2 metrelik kısma “sıkı sıkıya yapışılan yer” anlamına gelen “Mültezem” ismi verilir. Hacılar tavafı bitirdikten sonra burada ısrarla dua eder Allah’tan istekte bulunurlar. Peygamber Efendimiz ile sahabe ve tâbiînden pek çok kimsenin burada dua ettiği nakledilmiştir. Efendimiz’den rivayet edilen bazı hadislerde, Mültezem’de yapılacak duaların kabul buyrulacağı ifade edilir.(122) Mültezem’in dışında altın oluğun altı ve Rüknü’l-Yemânî’nin civarı da sahabe ve tâbiînin ileri gelenlerinin durup dua ettiği yerlerdendir.
Hacerü’l-Esved
Arapça’da “siyah taş” anlamına gelen Hacerü’l-Esved’in, Hazreti İbrahim tarafından tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla Mekke yakınındaki Ebû Kubeys dağından getirilip bugünkü yerine yerleştirildiği rivayet edilir. Hazreti İbrahim gibi bir Halilullah’ın elinin değdiği bu taş, daha sonra Cenâb-ı Hak tarafından aziz kılınmıştır.(123)
Hacerü’l-Esved’in Cennet’ten gelen bir taş olduğuna dair de rivayetler vardır.(124) Belki de gökten gelen bir meteor, bir gök taşıdır, meleklere ait ulvî bir âlemden geldiği için kendisine bu değer verilmiştir. Geliş keyfiyeti ne olursa olsun bugünkü durumuna tesir etmez; o, bizler için mübarek bir taştır.
Fakihler, Resûl-i Ekrem ve ashabdan rivayet edilen uygulamalara dayanarak tavaf sırasında Hacerü’l-Esved’i selamlamanın gerekliliği üzerinde dururlar. Onu istilâm etmek, eğer imkân varsa el ile dokunmak veya öpmek ile gerçekleşir. Tavaf sırasında izdiham varsa öpülmesi ve dokunulması için başkalarına eziyet edilmesi doğru değildir. Zira Hacerü’l-Esved’e dokunmak her ne kadar sünnet olsa da başkalarına eziyet etmemek vaciptir. Öpme veya el ile dokunma suretiyle istilâm etme imkânı bulunamadığı durumlarda uzaktan işaret edilerek istilâm (selamlama) yapılabilir. Nitekim Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Veda haccının tavafında Hacerü’l-Esved’i elindeki değnekle uzaktan işaret ederek istilâm etmiştir.(125) Bugün Müslümanların genel olarak yaptığı uygulama ise şöyledir: Tavafın her şavtında avuç içleri Hacerü’l-Esved’e doğru kaldırılır ve sanki dokunuyormuş gibi hafifçe hareket ettirilir. Bu hareketin ardından tekbir getirilerek avuç içi öpülür.
Abdullah İbn Ömer’den nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem Efendimiz bir seferinde dudaklarını Hacerü’l-Esved’in üzerine koyup uzun süre ağlamıştı. Daha sonra dönüp Hazreti Ömer’in de ağladığını görünce şöyle buyurdu: “Ey Ömer! İşte burada gözyaşı dökülür.”(126)
Hazreti Ömer’in de Hacerü’l-Esved’le ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: “Allah’a andolsun ki senin fayda veya zarar vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Resûlullah’ın öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim.”(127)
Hazreti Ömer bu sözüyle putperestlikten yeni kurtulan kavmine bir taraftan Resûl-i Ekrem’e harfi harfine inkıyat etmenin önemini anlatmakta diğer taraftan ise onun da nihayetinde bir taş olduğunu, putlara kulluk yapanlar gibi karşısında el pençe divan durmadığını ifade etmektedir. Böylece bir kısım cahil insanların yanlış anlamalarının önüne geçmiş olmaktadır.
Hicr
“Engellemek, yasaklamak; bir şeyden bir parça ayırmak” gibi mânâlara gelen hicr, Kâbe’den sayılmakla birlikte ona dahil edilmeyen alana verilen isimdir. Bu alan, ilk yapıldığı zaman Kâbe’ye dahil bulunuyordu. Aradan geçen uzun zamanla birlikte Kâbe yıpranmıştı. Üstelik bir vadinin ortasında yer aldığından dolayı sürekli sel baskınlarına maruz kalıyordu. Yine böyle bir sel baskını neticesinde Kâbe’nin duvarları yıkılmıştı. Bunun üzerine Mekkeliler, Kâbe’yi yıkıp, Hazreti İbrahim’in attığı temeller üzerine yeniden inşa etmeye niyetlendiler. Fakat inşaata başladıktan sonra mâlî imkânlarının inşaatı tamamlamaya yetmeyeceğini anladılar ve binanın daha küçük tutulmasına karar verdiler. Bugün yarım daire şeklindeki bir duvarla ayrılan bölgeyi Kâbe’nin dışında bırakarak inşaatı tamamladılar. Bölgenin Kâbe’ye dahil olduğunu göstermesi bakımından da o günün şartları içinde taşlarla çevirdiler. Daha sonra bu bölgeye Hicr veya Hicr-i İsmail ismi verilmiştir. Hicrin sınırını gösteren yarım ay şeklindeki duvara “terk edilmiş, bırakılmış” mânâsına gelen Hatîm ismi verilmiştir. Hazreti İsmail ile annesi Hacer’in kabirlerinin burada olduğu rivayet edilir.(128)
Hicr’de kılınan namaz Kâbe’nin içinde kılınmış gibidir. Zira rivayet edildiğine göre Hazreti Âişe şöyle demiştir: “Ben Kâbe’nin içinde namaz kılmayı çok arzuluyordum. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) elimden tutup beni Hicr-i İsmail’e koydu ve, ‘Kâbe’ye girmek istediğin zaman Hicr-i İsmail’de namaz kıl. Çünkü Hicr-i İsmail, Kâbe’den bir parçadır. Senin kavmin Kâbe’yi bina ettiği zaman onu daraltıp Hicr’i ondan ayırdı.’ buyurdu.”(129) Resûl-i Ekrem, devamında, “Eğer kavmin küfür döneminden yeni çıkmış olmasaydı Kâbe’yi yıktırıp İbrahim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim.” Bir başka rivayette ise, “Dışarıda bırakılan kısmını içeri aldırırdım.” buyurmuştur.(130)
Tavaf
Tavaf, sözlükte “bir şeyin çevresinde dönmek, dolaşmak” anlamına gelir. Terim olarak ise usûlüne uygun olarak Kâbe’nin etrafında dönmeyi ifade eder. Tavafta Kâbe’nin etrafında yedi kez dönülür. Her bir dönüşe “şavt” ismi verilir. Dolayısıyla bir tavaf yedi şavttan oluşur. Tavafa, Kâbe sol tarafa alınarak Hacerü’l-Esved’in hizasından başlanır ve yine bu hizada bitirilir. Tavaf’ın yapıldığı alana “Metâf” ismi verilir. Ehl-i keşif bazı Hak dostlarına göre metâf alanında yüzlerce peygamberin bugün kaybolmuş mezarı yer almaktadır.
Makam-ı İbrahim
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de iki yerde Hazreti İbrahim’in makamından bahseder. Âl-i İmrân sûresinde, ibadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk binanın Mekke’deki Kâbe olup, pek feyizli ve insanlar için bir hidayet rehberi olduğu bildirildikten sonra orada apaçık âyetlerin ve Hazreti Hazreti İbrahim’in makamının bulunduğu zikredilir.(131) Diğer âyet-i kerimede ise Hazreti İbrahim’in makamının namazgâh edinilmesi istenir.(132)
Tevafukât-ı Ömeriye’den biri olarak zikredilen hâdiseye göre Hazreti Ömer, Hazreti İbrahim’in makamının özellikle namaz kılınacak bir yer olmasını arzu etmiş, bunun üzerine Bakara sûresindeki âyet nazil olmuştur.(133) Resûl-i Ekrem, Veda haccında Kâbe’yi tavaf ettikten sonra makamın arkasında iki rekat namaz kılmış,(134) bu da o mekânın âyette sözü edilen Makam-ı İbrahim olduğuna delil sayılmıştır. Ancak Makam-ı İbrahim’den kastın hac sırasında uğranılan bütün mekânlar olduğunu söyleyenler de vardır.(135) Bugün Müslümanların genel olarak kabul ettikleri görüşe göre Makam-ı İbrahim, Hazreti İbrahim’in Kâbe’yi inşa ederken iskele olarak kullandığı ve üzerinde tebliğ görevini yaptığı taşın bulunduğu makamdır.
Zemzem
Zemzem, kelime olarak “suyun bol olması, gök gürlemesi, arka arkaya ses çıkarma” gibi anlamlara gelir. Özel mânâsı itibarıyla Mescid-i Haram’da Hacerü’l-Esved’in yakınındaki kuyudan çıkan suyun ismidir.
Hazreti İbrahim, Hazreti Hacer ile oğlu Hazreti İsmail’i Allah’ın emriyle Mekke’ye getirmiş ve şu an Kâbe’nin bulunduğu Mescid-i Haram’a yerleştirmişti. Hazreti İbrahim onları bırakıp döndükten sonra yanlarına aldıkları az miktardaki azık iyice azalmıştı. Bunun üzerine Hazreti Hacer yiyecek ve su aramak üzere yakın çevresini dolaşmaya başladı. Safâ tepesine çıkarak etrafı gözetledi. Ardından az ilerideki Merve tepesine koşturdu. Bir taraftan küçük bir çocuk olan Hazreti İsmail’e bakıyor diğer taraftan su ve yiyecek arıyordu. Bu şekilde heyecan ve telaş içinde yedi kez Safâ ve Merve tepeleri arasında gidip geldi. Bu sırada Cenâb-ı Hak, Hazreti İsmail’in yanında yeraltından mucizevî olarak bir su çıkardı.
Suyun çıkması orada hayatın devam edeceği anlamına geliyordu. Zira insanlık, tarih boyunca daima suyun bulunduğu yerlere yerleşmiş, buralarda medeniyetler kurmuştur. Daha sonraları zemzem ismi verilen bu su, yeni bir medeniyetin de doğuşunu müjdeliyordu. Artık Kur’ân-ı Kerim’de “ekin bitmeyen bir vadi”(136) olarak zikri geçen çorak Mekke vadisi suyla birlikte insanlığı kurtuluşa ulaştıracak yeni bir medeniyetin beşikliğini yapacaktı.
Kur’ân-ı Kerim’de Zemzem’in bahsi geçmez. Ancak hadis-i şeriflerde Zemzem’den bahsedilir. Hatta Kitâb-ı Mukaddes’te Hazreti Hacer ile oğlunun hikâyesinin anlatıldığı bölümde zikredilen su kaynağının da zemzem olma ihtimali vardır.(137)
Rivayet edildiğine göre Hazreti Hacer, suyun yerden çıktığını görünce bir taraftan su kabını doldurmaya başlamış diğer taraftan da suyun akıp gitmesini engellemek için etrafını kumlarla çevirmeye çalışmıştı. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde bu hâdiseye işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah, İsmail’in annesine rahmet eylesin; eğer suyun önünü kapatmasaydı Zemzem gürül gürül akıp giden bir ırmak olurdu.”(138)
Yine başka bir hadiste Cebrail’in (aleyhisselam) Hazreti Hacer’e, “Bu suyun yok olacağından, kaybolup çekileceğinden korkma. Burası Allah’ın evidir, Allah dostlarını korur. Bu, Allah’ın misafirlerinin içeceği bir sudur.”(139) dediği rivayet edilir.
Mekke’nin fethedildiği gün Kâbe putlardan temizlenince Resûl-i Ekrem ve beraberindekiler Zemzem kuyusundan kovalarla su çekerek Kâbe’nin içini ve dışını yıkadılar. Efendimiz’in, Veda haccında ve umreleri sırasında Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim’in arkasında iki rekât tavaf namazı kılarak ardından zemzem içtiği rivayet edilir.
Sa’y
Lügatta “çalışmak, yürümek, koşmak” gibi anlamlara gelen sa’y kelimesi, terim olarak hac veya umre yapan kimselerin Safâ ve Merve tepeleri arasında toplam yedi kez gidip gelmesini ifade eder. Her bir gidişe şavt ismi verilirken sa’y yapılan alana mes’â ismi verilir.
Kur’ân-ı Kerim’de sa’y hakkında şu âyet vardır:
اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَۤائِـرِ اللهِۚ فَـمَنْ حَجَّ الْـبَـيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَـطَّـوَّفَ بِهِمَاۜ
“Şüphesiz Safâ ile Merve Allah’ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse oraları tavaf (sa’y) etmesinde herhangi bir günah yoktur.”(140)
Cahiliye döneminde Safâ ve Merve tepelerinde İsâf ve Nâile isimli iki put bulunuyor ve müşrikler sa’y yaparken bu putları selamlıyorlardı. Mekke fethedildikten sonra bütün putlar temizlenmişti. Ne var ki bazı sahabiler Cahiliye dönemini ve şirki çağrıştırdığı için Safâ ile Merve arasında sa’y yapmayı doğru bulmuyorlardı. İşte yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, burada sa’y yapmanın Cahiliye dönemi ve şirkle alâkalı olmadığını dolayısıyla günah sayılmayacağını belirtmiş, inananların gönlüne su serpmiştir.
Bir önceki bölümde Hazreti Hacer’in su bulmak amacıyla Safâ ve Merve tepeleri arasındaki koşuşturmasından bahsetmiştik. İbn Abbas tarafından nakledilen ve genel kabul gören rivayete göre Hazreti Hacer’in bu hareketi sa’yin temelini oluşturmaktadır.(141)
Arafat
Kök anlamı itibariyle “bilme, anlama, tanıma” mânâlarına gelen Arafat, terim olarak haccın temel rükünlerinden olan vakfenin yapıldığı yere verilen isimdir. Bu bölgeye niçin Arafat ismi verildiği hakkında kesin bir bilgi yoktur ancak rivayete göre Cebrail Aleyhisselam, Hazreti İbrahim’e, haccın menâsikini gösterirken Arafat’a geldiklerinde ona, “Arafte?” (Anladın mı? Tanıdın mı?) diye sormuş, o da “Araftu” (Anladım, tanıdım.) diyerek cevap vermiştir. İşte bundan dolayı bu bölgeye Arafat ismi verilmiştir. Bir başka rivayete göre ise Hazreti Âdem ile Hazreti Havva Cennet’ten çıkarıldıklarında yeryüzünün farklı bölgelerine indirilmişlerdi. Bir süre sonra Arafat’ta yeniden buluşup tanışmaları üzerine bu isim verilmiştir. Farklı bir rivayete göre ise her sene hac mevsiminde milyonlarca hacının Arafat’ta bir araya gelmesi, birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları üzerine bu bölgenin ismi Arafat olmuştur.
İslâm’ın beş şartından biri olan hac ibadetinde Arafat’ın çok önemli bir yeri vardır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Hac Arafat(tan ibaret)’tir.” (142) hadisiyle onun bu önemine vurguda bulunmuştur. Bu sebeple bütün mezhepler, vakfe zamanı içinde kısa bir süreliğine de olsa Arafat’ta bulunmayanların haccının geçersiz olduğuna hükmetmişlerdir. Arafat’ta yapılması gereken vakfe, Arefe günü (9 Zilhicce) öğle vaktinde başlar, güneşin batışıyla birlikte Müzdelife’ye doğru yola çıkılır.
Hac ibadetini yerine getiren mü’minler iki yerde vakfe yaparlar. Bunlardan biri yukarıda bahsettiğimiz Arafat, diğeri ise Müzdelife’dir.
Müzdelife
Arapça’da “yaklaşmak, yaklaştırmak” anlamına gelen z-l-f kökünden türeyen Müzdelife, Arafat ile Mina arasında yer alan ve Harem sınırları içerisinde bulunan bölgenin adıdır. Mü’minlerin, hac mevsiminde, Arafat vakfesinden sonra burada vakfeye durup dua ve zikirlerle Allah’a yaklaşmaları sebebiyle bu ismin verildiği rivayet edilmiştir. Kur’ân’da geçen “meş’ar-i haram” ifadesi, Müzdelife’yi anlatır:
فَـاِذَۤا اَفَـضْتُمْ مِنْ عَـرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللهَ عِـنْدَ الْمَشْعَـرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَـمَا هَـدٰيـكُمْۚ
“Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi (Müzdelife’ye doğru) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin. O size nasıl güzelce doğru yolu gösterdiyse siz de öyle güzel bir şekilde O’nu zikredin!”(143) âyetinde de ifade edildiği gibi hacılar, Arefe günü güneş battıktan sonra akın akın Müzdelife’ye gelirler. Geceyi burada dua ve zikirle geçirirler. Sabah namazının kılınmasının ardından vakfeye durur ve güneş doğmadan Mina’ya doğru yola çıkarlar.
Mina ve Şeytan Taşlama
Mina, Mekke ile Müzdelife arasında yer alan ve şeytan taşlama, kurban kesme ve bayram günlerinde konaklama gibi hac menâsikinin yapıldığı mekânın ismidir. Mina’da büyük, orta ve küçük cemre olarak isimlendirilen ve sembolik olarak şeytanın taşlandığı üç adet taş yapı bulunur. Bayramın birinci günü tan yeri ağardıktan sonra Müzdelife’den gelinerek sadece Akabe cemresine yedi taş atılır, ilk taşın atılmasıyla birlikte telbiyeye son verilir; kurban kesilir, ardından saçlar kesilerek ihramdan çıkılır. Daha sonra Mekke’ye gidilip ziyaret tavafı yapılır. Bayramın ikinci ve üçüncü günleri de bu cemrelerin her birine yedişer taş atılır.
Mina’da yapılan şeytan taşlama, sembolik bir anlam içermektedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından rivayet edildiğine göre Hazreti İbrahim, Kâbe’yi inşa ettikten sonra Cebrail’in (aleyhisselam) rehberlik yapmasıyla ilk haccını yapmıştı. Ne var ki Cenâb-ı Hak, ona, kurban olarak çok sevdiği oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmesini emretti. Hayatı boyunca nice ağır imtihanlara maruz kalan bu yüce peygamber, Allah’ın emrini yerine getirmek üzere hareket etti. Onun bu teslimiyet ve sadakati karşısında şeytan da boş durmuyordu. Tam üç yerde Hazreti İbrahim’in karşısına çıkarak, onu bu emri yerine getirmekten vaz geçirmeye çalıştı. Ancak Hazreti İbrahim her seferinde yerden aldığı bir taş parçasını şeytana fırlattı, onun vesvesesine kulak vermedi.(144) Ardından Hazreti İsmail’i tam kurban edeceği sırada Cenâb-ı Hak bir koç göndererek İsmail’in yerine onu kurban etmesini ve imtihanı kazandığını bildirdi. İşte, Mina’da taşlanan üç yapı, şeytanın, Hazreti İbrahim’in karşısına çıktığı bu üç yere işaret eder.
Şeytan, Hazreti İbrahim’e yaptığı gibi, gerek niyet aşamasında gerekse haccın menâsikini ifa esnasında pek çok yerde insanın karşısına çıkar, onu doğru yoldan saptırmaya çalışır. Sağdan yaklaşır, soldan yaklaşır, önden arkadan yaklaşır, alttan üstten yaklaşır. Onun bu çabalarına karşı mü’min, sağduyulu olmalı, Allah’a karşı olan ahd ü peymanını bozmamalıdır.
Kurban (Hedy)
Lügatte “yakın olmak” mânâsına gelen “kurb” kökünden türeyen kurban, terim olarak, Allah’a yakınlaşmak niyetiyle belli bir vakitte, özellikleri belli bir hayvanı kesmeyi ifade eder. İbadet amacıyla kesilen hayvana udhiyye (dahiyye), eti için kesilen hayvana ise zebîha denilir. Hac veya umrede kesilen hayvanlara genel olarak “sevkedilip götürülen, sunulan şey” mânâsında hedy ismi verilir.
Hacılar, Zilhicce’nin 10. günü sabahleyin Mina’da Akabe cemresini taşladıktan sonra kurban keserler.
Tıraş Olma
Hacıların, ihramlı oldukları sürece vücutlarından herhangi bir kılı koparmaları yasaktır. İhramdan çıkma vaktinin bir sembolü olarak, kurbanlarını kestikten sonra tıraş olur ve ihramdan çıkarlar. Tıraş olurken, vücutlarından ayrılıp düşen kıllarla birlikte affedilmeyip kalan son günahlarının da dökülmesini Allah’ın rahmetinden umarlar. Zira, hac esnasında yapılan diğer ameller gibi tıraş olmak da dinin emrine itaatin bir neticesidir. Dinin emrine itaatin insana sevap kazandırıp günahları sildiğinde ise şüphe yoktur.
Medine-i Münevvere
Hac yapanlar Mekke’de hac vazifesini tamamladıktan sonra, Efendimiz’in hicret diyarı Medine-i Münevvere’yi ziyaret ederler. Arap yarımadasının batısında Hicaz bölgesinde yer alan Medine ilk İslâm site devletinin kurulduğu şehirdir. Mekke’nin 450 km kuzeydoğusunda ve Kızıldeniz’in yaklaşık 160 km doğusunda yeralır. Şehrin kuzeyinde Uhud dağları, güneyinde Ayr dağları, doğusunda siyah volkanik akıntıların kapladığı Vâkım harresi, batı kısmında ise Vebere harresi yer almaktadır. Güneydoğudaki yüksek bölgelere Âliye ya da Âvâlî, onun alt kısımlarındaki düzlüklere ise Sâfile adı verilir. Toprağı tarıma elverişli olduğu için İslâmiyet öncesinde de Arap yarımadasında en önemli yerleşim merkezlerinden birisi olmuştur.
Medine, Hicret’ten (622) önce Yesrib ismiyle anılıyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) burayı teşrif edince, “kınamak, azarlamak” gibi olumsuz mânâlar taşıyan bu kelime yerine şehir mânâsına gelen “Medine” ismini vermiştir.(145) Bazı hadislerde de hoş ve güzel mânâsına gelen “Tâbe”, “Taybe” gibi adlar verdiği rivayet edilir.(146) İslâm’ın ilk döneminde Medine, tebliğ irşat ve diğer faaliyetler açısından çok önemli bir misyon eda etmiş, hayatın her alanında kurumsallaşma örneklerinin sergilendiği bir şehir devleti olmuştur.
Medine, Peygamberimiz tarafından tıpkı Mekke gibi Harem bölgesi ilan edilmiştir. Harem denilmesinin sebebi, zararlılar dışında hayvanların öldürülmesi ve bitkilerin kesilmesinin haram olmasıdır. Evet bu mübarek şehirde, yaş bitkilerin ve ağaçların kesilmesi, hayvanların avlanması, kan dökülmesi, taşının-toprağının başka yere taşınması yasaklanmıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Her peygamberin bir harem bölgesi vardır. Hazreti İbrahim’in Mekke’yi harem bölge kıldığı gibi, ben de Medine’yi harem bölgesi yaptım. Medine’nin taze otları biçilmez, ağaçları kesilmez ve orada savaş için silah taşınmaz. Allahım! İbrahim, Senin kulun ve elçin olduğu gibi; ben de Senin kulun ve elçinim. İbrahim’in Mekke’yi harem yaptığı gibi, ben de Medine’yi harem yaptım.”(147) buyurmuştur.
Medine, Peygamber Efendimiz’in “Allah’ım! Mekke’ye verdiğin bereketi iki katıyla Medine’ye de ver.” duasına mazhar olmuş mübarek bir beldedir.(148) Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Medine’ye geçit veren dağ gediklerinde birbirleriyle kenetlenmiş meleklerin olduğunu söylemiştir. Bu meleklerin ellerinde kılıçlarıyla orayı korumaları sebebiyle Medine’ye veba ve Deccal’in giremeyeceğini haber vermiştir.(149) Ayrıca Medine’ye gelip orada kabrini ziyaret edenlerin büyük sevaba mazhar olacağını şu ifadelerle dile getirmiştir: “Kim sadece beni ziyaret için Medine’ye gelirse kıyamet günü ona şefaat etmek benim boynumun borcu olur.”(150)
Mescid-i Nebevî
Hicret diyarı olmasının yanında Medine’yi farklı kılan hususlardan birisi de içerisinde barındırdığı mübarek mekânlardır. Bunların başında da Mescid-i Nebevî gelir. Efendimiz’in bizatihi yapımında yer aldığı bu mescid, Mescid-i Haram’dan sonra yeryüzündeki en yüce, en kutlu mesciddir. Orada namaz kılmanın ayrı bir ehemmiyeti olduğu hadislerde beyan edilmiştir.(151)
Mescid-i Nebevî’ye giren kimse Ravza’da iki rekât tahıyyet-ül-mescid namazı kılar. Sonra iki rekât da şükür namazı kılıp duâ eder. Duâdan sonra kalkıp edeb içerisinde Efendimiz’in kabrinin yer aldığı Hücre-i Saadet’e gelir. Yüzünü Muvâcehe’ye doğru Efendimiz’e dönerek edeple selam verir. Resûlullah’ın kendisini gördüğünü, selâmını, duâlarını işittiğini ve cevap verdiğini, âmin dediğini düşünür. “Esselâmü aleyke yâ Seyyidî, yâ Resûlallah, selam Sana ey Efendim, ey Allah’ın Resulü” diyerek selam verir. Kendisi vasıtasıyla Efendimiz’e selam gönderenlerin selamlarını iletir. Sonra da salavât getirerek duaya başlar.
Ravza-i Mutahhara
Ravza, bahçe demektir. Tertemiz mânâsına ‘mutahhara’ kelimesi de eklenerek “Ravza-i Mutahhara” denilir ve tertemiz bahçe anlamına gelir. Ravza-i Mutahhara, Mescid-i Nebevî içinde Hazreti Peygamber’in kabri ile minberi arasındaki mekâna verilen isimdir. Burası hadislerde Cennet bahçelerine denk görülmüştür. Efendimiz “Benim evimle minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir.”(152) buyurmuştur. Kâbe mihrâblar mihrâbı, bu muhteşem mihrâbın minberi ise Cennet bahçelerinden daha temiz olan Râvza-i Tâhire’dir. Efendimiz’in mihrâbı, minberi ve mübarek kabr-i şeriflerinin bulunduğu bu alanın uzunluğu 22 metre, genişliği 15 metredir. Mescid-i Nebevî’nin diğer bölümlerinden belirgin bir şekilde ayrılması için zeminine açık yeşil halı döşenmiştir. Bu mübarek mekânda yapılan ibadet ve duaların ayrı bir değeri vardır.
Hücre-i Saadet
Ravza’nın hemen yanında Efendimiz’in, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’in kabirlerinin bulunduğu Hücre-i Saadet yer almaktadır. Efendimiz: “Kim hac yapar da ölümümden sonra benim kabrimi ziyaret ederse, beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur.” buyurmuştur.(153) Bu sebeple buranın ziyaret edilmesi çok büyük önem arz etmektedir. Bunun yanı sıra, bir kısım ehlullahın bu mübarek mekâna bakışı daha da farklıdır. Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek naaşının konulduğu ve kendi ufkunda seyahatine devam ettiği bu kutlu mekânın, yeryüzündeki her yerden daha faziletli olduğu kanaatindedirler.
Muvâcehe-i Şerife
Muvâcehe, yüz yüze, karşı karşıya gelmek demektir. Peygamber Efendimiz’in mübarek kabrinin başına gelip yüzümüzü ona döndüğümüzde muvâcehe yapmış, O’nunla yüzyüze gelmiş oluruz. Bu sebeple burası “muvâcehe-i şerife” yahut “müvacehe-i saadet” diye adlandırılmıştır. Peygamberimiz’in mübarek kabrini ziyaret maksadıyla yapılmış bu kıymetli mekân, gümüşle kaplı bir pencere görünümündedir. Hücre-i Sadet’i aydınlatmak ve havalandırmak için düzenlenmiş üç pencereden oluşur. Efendimiz’e selam vermek ve dua etmek isteyenler buraya yönelirler.
Cennetu’l-Bakî (Bakî Mezarlığı)
Bakî mezarlığı Mescid-i Nebevî’nin hemen doğu tarafında bulunur. Hazreti Âişe’nin rivayetine göre Resûlullah zaman zaman oraya gider ve orada yatan ashabı için dua ederdi.(154) Hazreti Osman, Abdurrahman İbn Avf, Sa‘d İbn Ebî Vakkas, Abdullah İbn Mesud, Suheyb İbn Sinan ve Ebû Hüreyre gibi yaklaşık 10 bin sahabenin mezarı burada bulunmaktadır. Ezvac-ı Tahirat’tan başta Hazreti Âişe olmak üzere Hazreti Hafsa, Hazreti Ümmü Seleme, Hazreti Zeyneb binti Huzeyme, Hazreti Zeyneb binti Cahş, Hazreti Safiyye ve Hazreti Mâriye annelerimizin mezarları da buradadır. Ayrıca Ehl-i Beyt’in ileri gelenleri, tâbiîn neslinden birçok kimse de buraya defnedilmiştir. Onların kabirleri de ziyaret edilerek onlara selam verilip orada dua edilmeli, Rabbimizin bizleri onların aydınlık yolundan ayırmaması dilenmelidir.
Kubâ Mescidi
Medine’de ziyaret edilecek önemli yerlerden birisi de Kubâ mescididir. Burası, İslâm’da umuma açık ilk mescid olması bakımından büyük önem taşımaktadır. Kur’ân’da sözü edilen,(155) ilk günden takvâ üzerine kurulan mescidin Kubâ Mescidi olduğuna dair rivayetler vardır.(156) Hadislerde burada namaz kılmanın faziletine vurguda bulunulur. Efendimiz (aleyhisselam): “Kim ki evinde güzelce temizlenir, sonra Kuba mescidine gelip orada namaz kılarsa ona bir umre sevabı vardır.” buyurmuştur.(157)
Uhud Şehitliği
Hicretin 3. yılında vuku bulan Uhud savaşı, adını aldığı Uhud dağının yakınında olmuştur. Uhud savaşında şehit olan 70 kadar sahabi, savaşın akabinde oraya defnedilmiştir. İşte bu mekâna Uhud şehitliği diyoruz. Peygamber Efendimiz her yıl, Uhud şehitliğini birkaç defa ziyaret eder, oradaki şehitleri selamlar, onlara dua ederdi. Uhud dağı ve Uhud şehitliği, Mescid-i Nebevî’ye yaklaşık 5 kilometre uzaklıktadır.

Dipnotlar:
100 İbrâhîm sûresi, 14/37.
101 Bakara sûresi, 2/126; İbrahim sûresi, 14/35.
102 Harem/haram kelimesi sözlükte “yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz” mânâsına gelir. Özel mânâsıyla, sınırları bizzat Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenmiş olan, Mekke ve Medine’nin yer aldığı özel bölgelere verilen isimdir. Bu bölgelerin kendine ait hususi hükümleri vardır. Mesela, harem bölgede –zararlı olanlar hariç– hayvanların öldürülmesi, bitki örtüsüne zarar verilmesi yasaktır.
103 Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305.
104 En’âm sûresi, 6/92; Şûrâ sûresi, 42/7.
105 Feth sûresi, 48/24.
106 Âl-i İmrân sûresi, 3/96.
107 Nahl sûresi, 16/112.
108 Kasas sûresi, 28/85.
109 Beled sûresi, 90/1, 2; İbrâhim sûresi, 14/35.
110 Tîn sûresi, 95/3.
111 Neml sûresi, 27/91.
112 Kasas sûresi, 28/57.
113 Buhârî, cenâiz 76, hac 43, cezâü’s-sayd 9, 10, büyu’ 28, cizye 22; Müslim, hac 445.
114 Buhârî, fezâilü’l–Medine 9, fiten 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/41, 43, 46-47.
115 Bakara sûresi, 2/128.
116 Müslim, hac 110; Ebû Dâvûd, menâsik 77; Nesâî, menâsik 220.
117 Bkz.: Buhârî, cenâiz 76, hac 43, cezâü’s-sayd 9, 10, büyu’ 28, cizye 22; Müslim, hac 445.
118 Buhârî, hac 26, libâs 69; Müslim, hac 19-21.
119 Tirmizî, hac 15; Ebû Dâvûd, menâsik 27; Nesâî, menâsik 55; İbn Mâce, menâsik 16.
120 Tirmizî, hac 14; İbn Mâce, menâsik 16.
121 Tirmizî, hac 14; İbn Mâce, menâsik 15.
122 Bkz.: el-Beyhakî, es–Sünenü’l–kübrâ 5/164.
123 Bkz.: Buhârî, hac 50; Müslim, hac 248-251.
124 Bkz.: Tirmizî, hac 49; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/307; 1/329.
125 Bkz.: Buhârî, hac 58; Müslim, hac 254.
126 İbn Mâce, menâsik 27; İbn Huzeyme, es-Sahîh 4/212; Abd İbn Humeyd, el-Müsned, s. 245.
127 Buhârî, hac 57; Müslim, hac 249-250.
128 Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye 1/11; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/52.
129 Tirmizî, hac 48; Nesâî, hac 128.
130 Buhârî, hac 42, ehâdisü’l-enbiya 9, tefsiru sûre (2) 10; Müslim, hac 399, 404.
131 Âl-i İmrân sûresi, 3/96-97.
132 Bakara sûresi, 2/125.
133 Buhârî, salât 32, tefsiru sûre (2) 9; Müslim, fezâilü’s-sahabe 24.
134 Buhârî, salât 30, hac 69, 72, 80, umre 11; Müslim, hac 189.
135 et-Taberî, Câmiu’l-beyan 1/526, Tarihu’l-ümem ve’l-mülûk 1/170.
136 İbrahim sûresi, 14/37.
137 Bkz.: Tekvin, 16:14, 21:19.
138 Buhârî, müsâkât 10, ehadisü’l-enbiya 9, Ahmed Bin Hanbel, el-Müsned 1/253.
139 Buhârî, enbiya 9; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/100.
140 Bakara sûresi, 2/158.
141 Buhârî, enbiyâ 9.
142 Tirmizî, hac 57; Nesâî, menâsik 203; İbn Mâce, menâsik 57.
143 Bakara sûresi, 2/198.
144 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el–Müsned 1/297.
145 Buhârî, fezaîlü’l-Medine 2; Müslim, hac 488.
146 Buhârî, fezaîlü’l-Medine 3; Müslim, hac 491; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/89; İbn Huzeyme, es-Sahih 1/133.
147 Buhârî, büyu’ 53, cihâd 71, 74; Müslim, hac 454, 456, 458, 475.
148 Buhârî, fezâilü’l-Medine 10; Müslim, hac 466.
149 Bkz.: Buhârî, fezâilü’l-Medine 9, tıb 30, fiten 27; Müslim, hac 485, 486.
150 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/291.
151 Bkz.: Buhârî, fazlu’s-salât 1, 6, savm 67, cezâü’s-sayd 26; Müslim, hac 511.
152 Buhârî, fazlu’s-salat 5, fezâilü’l-Medine 12, rikak 73, i’tisam 16; Müslim, hac 500-502.
153 ed-Dârekutnî, es-Sünen 2/278; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/246. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/406.
154 Bkz.: Müslim, cenâiz 102; Nesâî, cenâiz 103.
155 Tevbe suresi, 9/108
156 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/23.
157 Nesâî, mesâcid 9; İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 197.

Peygamber Efendimizin (sav) Haccı

Medine’den Çıkış

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretin 10. yılı Zilkâde ayında hac yapmak üzere hazırlıklara başladı. Aynı zamanda imkânı olan herkesin kendisiyle birlikte hac yapmasını bütün inananlara ilan etti. Kendisiyle birlikte hac yapmak isteyenler, yolda katılacak olanlar hariç, Mekke’de bir araya geldiler. Resûl-i Ekrem, Zilkâde ayının 26. günü (miladî 22 Şubat 632 Cumartesi), yanında kızı Fâtıma (radıyallâhu anha) ve hanımları olduğu hâlde inananlarla birlikte yola çıktı. Allah Resûlü, hacda kurban edilmek üzere yanına 100 deve almıştı. Medine’nin dışında Zülhuleyfe denilen yere vardıklarında öğlen namazını seferî olarak kıldı ve ihrama girdi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zilhicce’nin beşinci günü kuşluk vakti, beraberindeki on binlerce Müslüman’dan oluşan büyük bir kalabalıkla Mekke’ye ulaştı. Kâbe’ye girdiklerinde tavaf yapmakta olan mü’minler yüksek sesle tekbir getirerek Efendimiz’i karşıladılar. Herkes O’na teveccüh etmişti. O ise son derece tevazu içinde şöyle duada bulundu: “Allah’ım! Sen Selâm’sın ve selâm da Sendendir! Rabbimiz! Bizi selâm içinde yaşat! Allah’ım! Bu Beytinin şerefini, ululuğunu, heybetini artır! Ona hac ve umre ile tazimde bulunanların da şeref, heybet, tazim ve iyiliklerini artır!”(158)
Umre Tavafı
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra ridâsını, sağ omzu açık kalacak şekilde düzeltti. O bu hareketini daha önce kaza umresinde de yapmış ve şöyle buyurmuştu: “Sakın Kureyşliler sizde bir gevşeklik ve eksiklik görmesin! Bugün onlara, pazusunun kuvvetini gösterene Allah rahmet etsin!” (159) Zira müşrikler, mü’minlerin Medine’ye hicret ettikten sonra güçten kuvvetten düşüp zayıfladıklarını iddia ediyorlardı. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) gelmiş ve müşriklere karşı pazularını gösterip gösterişli bir şekilde tavaf yapmalarını söylemişti. O gün artık böyle bir şeye ihtiyaç kalmamış olsa da O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sağ omzu açık olduğu hâlde Kâbe’ye doğru ilerliyordu! İlk iş olarak Hacerü’l-Esved’i sıvazlayıp öptü. “Bismillâhi Allahu ekber!” diyerek tavafa ilk adımlarını atarken şöyle söylediği duyuluyordu: “Allah’a iman ederek ve Muhammed’e gönderdiklerini de tasdik ederek başlıyorum!” Aynen Mekke’nin fethinde olduğu gibi ilk üç şavtta remel (hızlı yürüyüş) yaptı. Dördüncü şavttan itibaren yürüyüşü normal bir hal almış ve sağ omzunu da örtmüştü. Ayrıca her bir şavtta, Hacerü’l-Esved’in ve Rükn-ü Yemânî’nin hizalarına geldiği zaman bunları tekbirle istilâm ediyordu.
Rükn-ü Yemânî ile Hacerü’l-Esved arasına her geldiğinde, رَبَّناَۤ اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ “Ey Yüce Rabbimiz! Bize bu dünyada da âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem azabından koru!”(160) ve اَللَّهُمَّ قَنِّعْنِي بِمَا رَزَقْتَنِي وَبَارِكْ لِي فِيهِ وَاخْلُفْ عَلٰى كُلِّ غَآئِبَةٍ لِي بِخَيْرٍ “Allah’ım! Lütfettiğin rızıklarda beni kanaat ile serfiraz eyle ve onu hakkımda bereketli kıl. Bana ait kaybolup giden her bir şeyin yerine daha hayırlısını ihsan et!” (161) diye dua ediyordu.
Şavtların yediye tamamlanmasıyla birlikte tavafını bitiren Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek elleriyle Hacerü’l-Esved’i yeniden meshedip öptü.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra Makam-ı İbrahim’e geldi ve burada iki rekât namaz kıldı; birinci rekâtında Kâfirûn, ikincisinde ise İhlâs sûrelerini okudu! Namazını bitirince ashabına, “İbrahim’in makamını namazgâh edininiz!”(162) mealindeki âyeti okudu ve yeniden Hacerü’l-Esved’i istilâm etti. Ardından Zemzem’in başına geldi; ayakta olduğu hâlde ve Kâbe’ye müteveccih bir şekilde Zemzem içti. Bir miktarını içtikten sonra birazını da serinlemek için başına serpti. Ardından sa’y yapmak üzere Safâ tepesine yöneldi.
Sa’y
Safâ tepesine gelince,
إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ
“Şüphesiz Safâ ile Merve Allah’ın belirlediği nişanelerdendir. Kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse oraları tavaf (sa’y) etmesinde herhangi bir günah yoktur. Her kim de farz olmadığı hâlde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah, şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat veren ve her şeyi bilendir!”(163) mealindeki âyeti okudu. Sonra Kâbe’ye dönerek üç defa tekbir getirdi. Ardından da âyette Safâ’nın önce zikredilmesini kastederek, “Allah’ın başladığından başlayalım!” buyurdu ve Safâ’dan sa’y’e başladı. Merve’ye doğru yürürken,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ صَدَقَ الله وَعْدَهُ وَنَصَرَ عَبْدَهُ وَهَزَمَ الْأَحْزَابَ وَحْدَهُ
“Allah’tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı da yoktur. Mülk ve hamd O’na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter. Vaadini yerine getirmiş, kuluna yardım etmiş, düşman ordularının hepsini tek başına bozguna uğratmıştır!”(164) diyordu.
Safâ’dan inip Merve’ye yöneldiğinde Hazreti Hacer’in o günkü telaş ve koşuşturmasını canlandırırcasına eteklerini topladı ve çalımlı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. “Hervele” adı verilen bu yürüyüşünü bitirdikten sonra yeniden normal yürüyüşüne döndü. Bu esnada, “Vadi, ancak süratli ve hızlı yürümekle geçilir!” dediğini duyanlar oldu.
Sa’y esnasında sürekli dua ediyordu; Safâ ile Merve’nin şeâirden olduğundan bahseden âyeti okuduğu, tekbir getirdiği ve رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ الْأَعَزُّ الْأَكْرَمُ “Rabbim! Bağışla ve merhamet et; şüphesiz ki sen en aziz ve en kerim olansın!”(165) duasını tekrarladığı oluyordu. Merve’ye ulaşınca yine Kâbe’ye yöneldi ve Safâ tepesinde yaptıklarının aynısını burada da tekrarladı.
Bu şekilde sa’yini de bitirip umresini tamamlayan Allah Resûlü Mekke’de kalmadı ve hac günleri boyunca ikamet edeceği Ebtah denilen mevkie geldi.
Zilhicce’nin altıncı ve yedinci günlerini Ebtah’ta geçiren Allah Resûlü sekizinci gün (terviye günü(166)) sabah namazının ardından Mina’ya hareket etti. O gün Mina’da ashabına, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kıldırdı. Dörder rekâtlı namazlarını ikişer rekât kıldırıyordu! Bunun için tercih ettiği yer, yetmiş peygamberin kabrinin bulunduğu(167) rivayet edilen Hayf mescidi idi.
Arafat Vakfesi
Dokuzuncu gün yani Arefe günü Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mina’da sabah namazını kıldı. Sonra, sabah namazının vaktinin çıkacağı âna kadar bekledi. Güneş doğar doğmaz Arafat’a hareket etti. Daha önceden ashabından bazılarını göndermiş ve kendisi için Arafat sınırının başladığı Nemîre isimli yerde çadır kurmalarını emretmişti. Arafat’a gelince bu çadırda biraz dinlendi ve güneşin zevâle kaymasıyla birlikte Batn-ı Vâdi / Urane vadisi’ne geldi ve burada ashabına hitapta bulundu.
Vakfe günü oruç tutmanın hükmünü merak edenler vardı. Resûlullah’ın, “Arefe günü oruç tutmak, önceki sene ile sonraki senenin günahlarına kefarettir!”(168) buyurduğunu biliyorlardı. Hazreti Abbas’ın hanımı ve Efendimiz’in de baldızı Ümmü Fadl (radıyallâhu anhâ), bir aralık Allah Resûlü’ne bir bardak süt veya şerbet göndermişti. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), herkesin gözü önünde ve devesinin üzerinde olduğu hâlde bunu içti ve arkasından ashabına Arefe günü Arafat’ta oruç tutmalarını yasakladı.(169)
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), öğle vaktinde önce öğle namazını, ardından da hiç ara vermeden ikindi namazını kıldırdı. Ardından Nâbit tepesine kadar yürüdü. Bu arada mübarek eliyle ashabına da işaret ediyor, Cebelü’r-Rahme’nin uzağında bulunanlara da haber gönderip, “Meşâirinizin üzerinde durunuz! Çünkü siz, babanız İbrahim’in mirasından bir miras üzere bulunuyorsunuz!”(170) diyordu. Arkasından da, “İşte burası Arafat’tır ve vakfe yeridir; üstelik Arafat’ın her tarafı vakfe yeridir!”(171) buyurdu.
Resûlullah’ın, o gün vakfe için durduğu yer, taş yığınlarından oluşan ve Rahmet tepesi olarak bilinen yükseltinin eteğiydi. Topluluğu önüne alacak şekilde Kâbe cihetine yönelen Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada vakfeye başladı. Akşama kadar vakfede durdu ve dua dua Allah’a yalvardı. Güneşin batışıyla birlikte terkisine Hazreti Üsâme’yi alarak, Müzdelife’ye gitmek üzere Arafat’tan hareket etti. O’nun hareketiyle birlikte Arafat’da bulunanlar da âdeta sel halinde Müzdelife’ye doğru akmaya başladı.
Müzdelife Vakfesi
Müzdelife’ye vardıklarında yatsı namazı vakti de girmişti. Burada ashabına akşam ve yatsı namazlarını cem’ yapmak suretiyle peşi peşine kıldırdı. Namazın ardından ashabına döndü ve şu ikazda bulundu:
“Şüphe yok ki akşam ve yatsı olarak bu iki namaz, sadece buraya mahsus olmak üzere kendi vakitlerinden alınıp bu vakte tehir edildiler; insanlar, yatsı vakti girmedikçe sakın cem’ etmesinler! Sabah namazı ise her zamanki vaktinde kılınacaktır.”(172)
Geceyi Müzdelife’de geçiren Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zilhicce’nin 10. günü (Kurban bayramının ilk günü) henüz sabah namazı vakti girmeden kalktı. Bu sırada, Sevde validemizin talebi üzerine yürümekte zorlanan kadınlar ve zayıf kimselerden oluşan bir gruba erkenden Mina’ya doğru hareket etmeleri için izin verdi. Bunların, gecenin karanlığında güvenle gidebilmeleri için de Abdullah İbn Abbas’ı görevlendirdi. Vaktin girmesiyle ashabına sabah namazını kıldıran Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), devesine bindi ve Kuzah ismi verilen dağın yanına kadar gelerek şöyle buyurdu: “Arafat’ın her yeri vakfedir, Mina’nın her yerinde kurban kesilir, Müzdelife’nin her tarafı vakfedir!”(173)
Bu beyanının arkasından kıbleye döndü ve Müzdelife vakfesine durdu; bir miktar tekbir ve telbiye getirdikten sonra Allah’a hamd ü sena ederek yine dua edip yalvarmaya başladı.
Müzdelife’den hareket etmeden önce cemrelerde atılacak taşların toplanması gerektiğini hatırlattı. Bu arada, topladıkları taşları gösterip makbul olan büyüklüğün hangisi olduğunu anlamak isteyenler vardı. Topladıkları taşları görünce sürur içinde şöyle buyurdu: “Evet, işte bunlar gibi! Siz, dinde aşırı gitmekten sakının; zira sizden öncekileri helak eden şey dinde aşırıya gitmeleriydi.”(174)
Mina’daki Vazifeler
Müzdelife vakfesini tamamlayan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), güneşin doğuşunu beklemeden telbiyeler eşliğinde Mina’ya hareket etti.
Arafat’tan inişte olduğu gibi acele edenler, bir an önce Mina’ya ulaşabilmek için şartları zorlayanlar vardı. Bunları gören Nebiler Serveri insanları uyararak “Ey insanlar! Yavaş olunuz! Yavaş olunuz!” buyurdu.
Cemerât denilen mekâna gelince durdu ve Müzdelife’den toplanan taşların nasıl ve kaçar tane atılacağı konusunda ashabını bilgilendirdi. Taşlardan birisini baş ve şehadet parmakları arasına yerleştirip herkese gösteriyor ve “İşte böyle atın!” buyuruyordu. Daha sonra şöyle dedi: “Bugün ilk ibadetimiz taş atmak, sonra kurban kesmek ve ardından da tıraş olmaktır.”
Ardından “Büyük Şeytan” olarak bilinen Akabe cemresinin önünde durdu ve ona yedi tane taş attı. Attığı her bir taş için tekbir getiriyor ve bu esnada, “Allah’ım! Bu haccımı, makbul ve mebrûr bir hac olarak kabul et ve günahların affına vesile kıl.”(175) diyordu.
Bu arada Fadl İbn Abbas’ın (radıyallâhu anhümâ), atılan taşların üzerine gelmemesi için bedeniyle Efendimiz’e sütre olduğu rivayet edilir. Muhtemelen bu izdihama şahit olan veya daha sonra yaşanması muhtemel izdihamlarda meydana gelebilecek yanlışlıkları izale anlamında o gün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), parmakları arasına aldığı taşları göstererek şu ikazda bulundu: “Ey insanlar! Sakin olun! Akabe cemresinin yanında birbirinizi öldürmeyin! Sizler, cemre taşları atacağınız zaman, parmaklarınızın arasına taşı şöyle koyun ve onun küçüklerini alıp atın!”(176)
Böylelikle bayramın birinci günü şeytan taşlama işi de bitmiş oldu. İhram giydiği andan itibaren her fırsatta telbiye getiren Allah Resûlü, bu dakikadan itibaren telbiye getirmeye son verdi.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Akabe cemresini taşlayınca oradan ayrıldı ve kurban kesim yerine geldi. Burada Müslümanlara uzunca bir hutbe verdi. Mina’daki bu hutbeden hemen sonra kurbanlıkların yanına giden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bölgeyi kastederek, “Burası, kurban kesme yeridir! Mina’nın her tarafı kurban kesme yeridir! Bütün teşrik günlerinde de kurban kesilebilir! Mekke’nin bütün cadde ve yolları da kurban kesme yeridir!”(177) buyurdu.
Ardından, kurbanlık olarak işaretlenen develeri birer birer kurban etmeye başladı. Develeri ayakta kesiyor, incinmemeleri için ihtimam gösteriyordu. Kaçıp serkeşlik yapmamaları ve başkalarına da zarar vermemeleri için develerin sol ayakları bağlıydı.
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) o gün, kurban olarak getirdiği 100 devenin 63 tanesini bizzat elleriyle kurban etti. Geri kalan 37 deveyi de Hazreti Ali kesti. O gün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), annelerimiz için de ortak bir sığır kurban etmişti.
Kurban edilen hayvanların etlerinden birer parça alınmasını emreden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bunları bir çömlekte pişirtti ve hem kendisi yedi hem de ailesine gönderip onlara yedirdi. Develerden geriye kalan etleri ise fakirlere dağıttırdı. Bu arada bir de ikazı vardı; kurban edilen hayvanların kelle ve ayakları, ücret olarak kasaplara verilmeyecekti. Zira Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “O ücreti biz veririz!” buyurmuştu.(178)
Kurbanlıkların etlerini üç gün boyunca kalacakları Mina’da yiyecek, kalanı da azık yapacaklardı. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara, “Kurban etlerini yiyin ve azık yapın!” buyurmuştu.(179)
Kurbanların kesilmesiyle birlikte sıra, ihramdan çıkışın son fiili olan tıraş olmaya gelmişti; Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) saçlarını tıraş ettirmek için ashap arasından Ma’mer İbn Abdullah’ı çağırdı ve saçlarını kökünden kazıttı.
Ashab-ı kiramın bir kısmı, Efendimiz’in yaptığı gibi saçlarını ustura ile kökünden kazıtmış, diğer kısmı ise makasla kısaltmayı tercih etmişti. Bu sırada Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ım! Kökünden kazıtmak suretiyle saçlarını tıraş edenlere mağfiret buyur!” diye dua ettiği duyuldu. Bu duayı işitenler, diğerlerinin de duadan mahrum kalmaması için, “Ya Resûlallah! Kısaltanlara da mağfiret dileseniz.” dediler. Ancak Fahr-i Âlem yine, “Allah’ım! Saçlarını kazıtanlara mağfiret buyur!” dedi. Ashabın taleplerine rağmen Resûlullah Efendimiz, aynı duayı üç kere tekrarladı. Ardından ilave etti: “Saçlarını kısaltanlara da mağfiret buyur!”(180) Aralarından birisi ileri atılıp, “Ya Resûlallah! Saçlarını kazıtanlara niçin üç kere dua ettiniz de kısaltanlara bir kere dua ettiniz?” diye sordu. Allah Resûlü şöyle cevap verdi: “Onlar, verilen emri yerine getirmede hiç tereddüt etmediler!”
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kadınların tıraş olmasıyla ilgili ise şöyle buyurdu: “Kadınlara tıraş değil, saçlarından kırpmak vardır!”(181)
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), tıraş olduktan sonra ihramını çıkarıp gömleğini giydi ve güzel kokular süründü. Ashabına da şöyle buyurdu: “Akabe cemresini taşlayıp kurban kestiğiniz ve tıraş olduğunuzda, eşleriniz dışında size her şey helal olur!”(182)
İfâza Tavafı
Şeytan taşlama, kurban kesme ve tıraş bittiğinde vakit öğleye yaklaşmıştı. Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra ifâza tavafını yapmak üzere Kâbe’ye yöneldi. O’nun hareketiyle birlikte Mina’daki insan seli de yola koyulmuştu. Zira Resûlullah onlara, ifâza tavafı için Beytullah’a mutlaka gündüz vakti gitmelerini emretmişti. Ancak hanımlarına başka tavsiyesi vardı; erkeklerden farklı olarak onlar bu tavafı, ortalığın tenhalaştığı gece vaktine bırakacaklardı!
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’ye gelir gelmez ifâza tavafına başladı. Herkesin görebilmesi için devesinin üzerinde tavaf yapıyordu. Tavafın hemen bitiminde ashabına Kâbe’de öğlen namazını kıldırdı.
Namazdan sonra Zemzem’in yanına geldi ve kendisine uzatılan bir kovadan bir miktar içti. Daha sonra geriye kalanı serinlemek için başından aşağıya döktü.
Mina’da Geçirilen Bayram Günleri
Allah Resûlü ikindi vaktini de Kâbe’de eda ettikten sonra akşam vakti girmek üzereyken Mina’ya yöneldi. Ashap da O’nunla birlikte hareket ediyordu. Zira onlara Mina dışında gecelemelerini yasaklamıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), annelerimizle birlikte yeniden Kâbe’ye geldi ve onlara ifâza tavafı yaptırdı. Bu arada kendisi de onlarla birlikte tavaf yaptı. Üstelik O, bundan sonraki gecelerde de Kâbe’ye gelecek, iki rekât namaz kılıp tavaf yapacak ve sabah namazı vakti girmeden yeniden Mina’ya dönecektir.
Zilhicce’nin 11. günü (Bayram’ın ikinci günü) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), cemreleri taşladı. İlk olarak “Cemre-i Suğrâ”ya taş attı. Ardından cemre mahallinden bir miktar uzaklaştı ve durup dua etti. Daha sonra “Cemre-i Vustâ”yı taşladı. Biraz uzaklaştıktan sonra yine duada bulundu. Duasını bitirir bitirmez bu sefer “Cemre-i Akabe”ye geldi ve yine tekbirler eşliğinde ve ilk günkü gibi ona da yedi tane taş attı. Bir farkla ki bu sefer dua için durmadı ve taşlama işini bitirir bitirmez tekrar Mina’ya döndü. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar Mina’da kaldıktan sonra yanına aldığı birkaç kişiyle birlikte Kâbe’ye gelip tavaf yaptı, namaz kıldı.
Zilhicce’nin 12. günü (Bayram’ın üçüncü günü) kuşluk vakti geldiğinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), cemrelerin yanına geldi ve burada ashaba hitap etti. Hitaptan sonra tekbirler eşliğinde cemreleri taşlayıp uzun uzun dua etti. Bugünün öğle ve ikindi namazlarını Mina’da kıldırdı. İnsanlara ertesi gün Mina’dan ayrılacaklarını ilan ettirdi.
Zilhicce’nin 13. günü (Bayram’ın dördüncü günü), diğer günlerden farklı olarak cemrelere sabah namazından sonra çıkıldı. Cemreler taşlandıktan sonra Allah Resûlü ve beraberindekiler Medine’den gelirken konakladıkları ve “terviye” gününe kadar ikamet ettikleri Ebtah’a geldiler. Allah Resûlü, bugünün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını Ebtah’ta kıldırdı.
Birçoğuyla belki ilk defa buluştuğu ve yaklaşık on gündür beraber olduğu ashabından ayrılık vakti artık yaklaşmıştı. Bugünden itibaren insanlar yavaş yavaş memleketlerine dönecekti.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bundan dokuz gün önce hastalanan Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhâ) “Umreni feshet, saçını çözüp tara ve hac için telbiye getir.” buyurmuştu. Mina’da bulunduğu sırada hastalığı biten ve ifâza tavafını da yapan annemiz, gelirken niyet ettiği üzere haccın yanında bir de umre yapmayı arzu etmişti. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Öyleyse Ten’im’e git ve oradan umreye niyetlen!” buyurdu. Gecenin bu vakti yalnız göndermemek için de kardeşi Abdurrahman’ı yanına çağırıp şöyle dedi: “Ablanı Harem bölgesinden çıkar da umre için telbiye getirsin! Sonra da umrenizi yapıp buraya gelirsiniz; ben, sizi burada bekliyor olacağım!”
Bunun üzerine Hazreti Abdurrahman, Âişe Validemiz’i bineğinin arkasına bindirdi ve birlikte Ten’im’e gittiler.
Veda Tavafı
Bu arada, haccın bittiğini düşünüp de memleketine dönmek üzere Mekke’den ayrılmak isteyenler vardı. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara, “Kâbe’ye gidip de veda tavafı yapacağı âna kadar hiç kimse bir yere ayrılmasın!” buyurdu.(183)
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve beraberindekiler Zilhicce’nin 14. günü sabah vaktinden önce veda tavafını yapmak üzere Kâbe’ye geldiler. Gelir gelmez tavafa başlayan Efendimiz devesinin üzerinde tavaf ediyordu. Her şavtta, elindeki değnekle Hacerü’l-Esved’e istilâmda bulunuyordu. Bunu yaparken aynı zamanda “Allahu Ekber” dediği duyuluyordu. O’nu daha yakından takip edenler, her istilâmdan sonra elindeki değneği öptüğünü görmüşlerdi.
Sabah namazından önce tavafını bitiren Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Makam-ı İbrahim’e geldi ve burada iki rekât tavaf namazı kıldı. Ardından Mültezem’de dua etti ve vakit girince sabah namazını kıldırdı. Daha sonra Mekke’den ayrılmadan önce geceleyecekleri Zîtuvâ’ya geldiler. Burası, Efendimiz’le birlikte Medine istikametine gidecek olanların konaklama yeri idi.
Zilhicce’nin 15. günü sabah namazının akabinde on günlük Mekke günleri geride kaldı ve Medine’ye doğru yolculuk başladı.
Veda Hutbesi(184)
Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidayet ederse artık onu kimse saptıramaz. Sapkınlığa düşürdüğünü de kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür.
Ey Allah’ın kulları! Ben size Allah’tan sakınmanızı tavsiye ve sizi O’na itaate teşvik ederim.
Ey insanlar! Sözlerimi iyi dinleyin! Çünkü bu yıldan sonra bir daha sizinle burada buluşabileceğime ihtimal vermiyorum! Dikkat ediniz! Belki bu yılımdan sonra beni bir daha göremeyeceksiniz!
Benim şu sözlerimi duyup da muhafaza edenlere Allah merhametiyle muamelede bulunsun; zira bu beyanların götürüleceği insanların bir kısmı, o sözleri, kendisine bunları taşıyanlardan daha iyi anlayacaktır! Benden görmüş, benden işitmiş ve benden sormuş olduğu şeylerde, bana isnat ederek yalan uyduran kimse Cehennem’deki yerine hazırlansın!
Rabbinize kulluk edin; beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, haccınıza gidin, gönlünüzden koparak zekâtınızı verin ki Rabbinizin Cenneti’ne giresiniz!
Bir ara Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile ashap arasında şöyle bir konuşma cereyan eder: “Ey insanlar! Bugün hangi gündür?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” “Peki, bu ay hangi aydır?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” “Bu beldeniz hangi beldedir?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” “Bu gününüz, nasıl haram ve dokunulmaz bir gün; bu ayınız nasıl haram ve dokunulmaz bir ay ve bu beldeniz de nasıl haram ve dokunulmaz bir belde ise Yüce Rabbinize kavuşacağınız güne kadar kanlarınız ve mallarınız da birbirinize öylece haram ve dokunulmazdır!
Haberiniz olsun ki, Cennet’te Kevser havzının başında sizi bekleyeceğim! Ayrıca ben, başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim! Sakın, çok günah işleyip yüzümü kara çıkarmayınız!
Biliniz ki, –Allah’ın vereceği izinle– pek çoklarına şefaat edecek ve onları Kıyamet’in sıkıntılarından kurtaracağım! Ancak o gün, “Ya Rabbi! Bunlar da benim ümmetim!” diyerek kurtarmak istediğim hâlde birtakım kimseler için bu müyesser olmayacak ve ısrarlarım karşısında Allah (celle celâluhu) bana, “Senden sonra onların neler yaptığını bilmiyorsun!” buyuracak! Sakın ola ki benden sonra dininizden dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın!
Ey insanlar! Muhakkak ki şeytan, bu topraklarda kendisine ibadet edilmesinden ebedi olarak umudunu kesmiştir. Ancak bunun dışında şayet siz, diğer bazı konularda ona uyacak olursanız bu da onu ziyadesiyle memnun edecektir. Dininiz konusunda ondan sakının ve dikkatli olun!
Dikkat ediniz! Siz şu dört şeyi kat’iyyen işlemeyeceksiniz: Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayacaksınız! Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz! Zina etmeyeceksiniz! Hırsızlık yapmayacaksınız!
Dikkat edin! Cahiliye’ye ait ne varsa hepsi ayaklarımın altındadır ve kaldırılmıştır! Cahiliye’deki kan davaları kaldırılmıştır; ilk kaldırdığım kan davası da İyâs İbn Rebîa İbn Hâris’in davasıdır.
Cahiliye’deki faiz uygulamaları da kaldırılmıştır; ilk kaldırdığım faiz de, Abbas İbn Abdülmuttalib’in faiz alacağıdır ve şüphesiz o, bütünüyle kaldırılmıştır! Fakat ana paranız size aittir, sizin hakkınızdır. Ne bundan fazlasını isteyip borçlulara zulmediniz ne de hakkınızdan aşağı alıp mazlum durumuna düşünüz! Yüce Allah (celle celâluhu) “Faiz yoktur!” diye hükmetmiştir.
Ey insanlar! Kadınlar konusunda daha duyarlı olun ve Allah’tan korkun; çünkü siz onları, Allah’ın emaneti olarak alıp, Allah’ın kelimesi ile kendinize helal kıldınız! Sizin onlar üzerinde hakkınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır; onlar üzerinde sizin hakkınız, mahremiyetinizi kimseye çiğnetmemeleridir.
Kadınlara iyi davranın; çünkü onlar, zayıf oldukları gibi size emanettirler!
Ey insanlar! Allah’a karşı takvalı olun ve sakın ola ki O’nun sınırlarının dışına çıkmayın! Bir köle bile başınıza idareci olsa, Allah’ın Kitabı ile hükmettiği sürece onu dinleyin ve itaatte kusur etmeyin!
Kölelerinize karşı iyi muamele edin! Onlara iyi bakın; kendi yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin!
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyin ve aklınızda iyice tutun! Müslüman, Müslümanın kardeşidir, bütün Müslümanlar kardeştirler! Kendisi gönlünden koparak ve isteyerek vermedikçe kardeşinin malı kişiye helal olmaz!
Kimin yanında emanet varsa onu hemen sahibine teslim etsin!
Ey insanlar! Rabbiniz bir olduğu gibi babanız da birdir; hepiniz Âdem’in soyundansınız ve Âdem de topraktandır! Allah katında sizin en şerefliniz, en müttaki olanınız; Allah’ın emirlerini en çok yerine getireniniz ve yasaklarından da en çok sakınanınızdır! Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva iledir!
Size iki şey bırakıyorum, onlara tutunduğunuz sürece, asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün Sünnet’i!
Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki Benden sonra ne bir peygamber gelecek ne de sizden başka bir ümmet söz konusu olacaktır! Hiç şüphe yok ki bu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır! Bunun neticesinde Allah (celle celâluhu), bir kısım insanları aziz, diğer bir kısmını da zelil kılacaktır. İslâm aziz, küfür de zelil olacaktır!
Ben, insanlar “Lâ ilâhe illallah” deyinceye kadar mücadele etmek üzere emrolundum! Onlar bunu söyledikleri zaman canları ve malları koruma altındadır; hesapları ise Allah’a aittir!
Benim vazifem tebliğ etmektir; hidayeti verecek ise şüphesiz Allah’tır!
Yarın Rabbinize kavuşacak ve bütün amellerinizden sorguya çekileceksiniz! O gün size beni soracaklar; hakkımda nasıl şehadette bulunacaksınız?” Ashap: “Biz şehadet ederiz ki Sen, üzerine düşen tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirdin, hepimize rehberlik yaptın ve nasihatini de hakkıyla eda ettin!” buna mukabil Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah’ım Sen şahit ol! Allah’ım Sen şahit ol! Allah’ım Sen şahit ol!” buyurdu ve şunu söyledi:
“Burada bulunanlar, bu sözlerimi, bulunmayanlara ulaştırsınlar!

Dipnotlar:
158 el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/73; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/81.
159 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/305.
160 el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/84.
161 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 3/443; İbn Huzeyme, es-Sahîh 4/217.
162 Bakara sûresi, 2/125.
163 Bakara sûresi, 2/158.
164 el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/93.
165 İbn Ebî Şeybe, el–Musannef 3/420, 6/83; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/148.
166 Terviye, sulamak, suya kanmak mânâlarına gelmektedir. Eskiden Araplar, Arafat’ta su olmadığı için bugünden bol bol su içer ve hayvanlarına da içirirlerdi. Bu ismin bu sebeple verildiği rivayet edilir.
167 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/414.
168 Müslim, sıyâm 196-198; Tirmizî, savm 46; Ebû Dâvûd, savm 53; İbn Mâce, sıyâm 40.
169 Bkz.: İbn Mâce, sıyâm 40; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/304.
170 Tirmizî, hac 53; Ebû Dâvûd, menâsîk 62; İbn Mâce, menâsik 55; Nesâî, menâsik 202.
171 Müslim, hac 149, Tirmizî, hac 54, Ebû Dâvûd, menâsik 56, 64.
172 Buhârî, hac 99; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/418, 449.
173 Ebû Dâvûd, menâsik 64; İbn Mâce, menâsik 55, 73.
174 Nesâî, menâsik 17; İbn Mâce, menâsik 63.
175 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/427; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/151.
176 Ebû Dâvûd, menâsik 77; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/503, 5/270.
177 Ebû Dâvûd, menâsik 64; İbn Mâce, menâsik 55, 73.
178 Buhârî, hac 120-121; Müslim, hac 348.
179 Buhârî, hac 124; Müslim, edâhî 29-30.
180 Buhârî, hac 127; Müslim, hac 316, 318.
181 Ebû Dâvûd, menâsik 78; Dârimî, menâkıb 63.
182 Ebû Dâvûd, menâsik 77.
183 Müslim, hac 379; İbn Mâce, menâsik 82.
184 Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Veda haccı esnasında birçok yerde ashabına hitap etmiştir. Bugün “Veda hutbesi” olarak bilinen metin, bu konuşmaların özeti mahiyetindedir.

Hac ve Umrenin Yapılış Keyfiyeti

Haccın Yapılış Keyfiyeti
Hac, umre ibadetiyle birlikte yapılıp yapılmamasına göre üç şekilde eda edilir. Mü’minler, bu mübarek mevsimde haccın yanında bir de umre sevabı kazanabilmek için genelikle hacla birlikte umre de yapmak isterler. Zira Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) uygulaması da bu yöndedir.
Umre ve hac, ayrı ayrı yapılmaya niyet edilmişse buna (yararlanma, istifade etme mânâsına) temettu haccı denir.
Umre ve hac, ihramdan çıkmaksızın bir arada yapılmaya niyet edilmişse buna (birleştirme mânâsına) kıran haccı denir.
Umre yapmaksızın sadece hacca niyet edilmişse buna da (tek yapma, yalnız bırakma mânâsına) ifrad haccı denir.
Şimdi bunların nasıl yapıldığını sırasıyla görmeye çalışalım:
a. Temettu Haccı
Temettu haccı yapacak kimse hazırlık safhasından sonra umreye niyet eder. Umresini bitirdikten sonra ihramdan çıkar. Vakti gelince bu sefer hac için yeniden ihrama girer. Haccın menâsikini de yerine getirdikten sonra ihramdan çıkar. Bu şekilde yapılmasının sebebi, uzun süre ihram yasaklarına uymanın zorluğudur. Zaten umre ile haccın arasına ihram yasaklarının olmadığı serbest bir zaman diliminin girmesi sebebiyle buna temettu (yararlanma, istifade etme) haccı ismi verilmiştir.
Umre İçin İhrama Girme
Gerek hac gerekse umre için ihrama girecek kimselerin yapması gereken birtakım hazırlıklar vardır. Bu hazırlıkları şu şekilde zikredebiliriz:
Hem ibadet esnasında kendisini rahatsız etmemesi hem de temizlik olması açısından koltuk altı ve kasık kıllarını giderir, saç tıraşı olur, bıyıklarını düzeltir, tırnaklarını keser ve boy abdesti alır. Boy abdesti imkânı bulamazsa namaz abdesti alır. Erkekler, üzerlerindeki bütün elbiseleri çıkartır ve izâr ve ridâ olarak isimlendirilen ve iki parçadan oluşan ihram örtüsünü bürünürler. Ayakkabı yerine üzeri ve arka kısmı açık terlik giyerler. Bele kemer bağlanması, sırta çanta alınması ve şemsiye kullanılmasında herhangi bir sakınca yoktur. Kadınlar, elbise ve ayakkabılarını çıkarmaz, başlarını açmazlar, eldiven giyebilirler ancak yüzlerini örtmemeleri gerekir.
Bunları yerine getirdikten sonra iki rekâtlık ihram namazı kılar. Namazın birinci rekâtında Fatiha’dan sonra Kâfirûn sûresi, ikinci rekâtında ise yine Fatiha’dan sonra İhlâs sûresini okur. Daha sonra umre yapmaya niyet eder ve telbiye getirir. Telbiyeyi getirdiği andan itibaren ihram yasakları başlar.
Burada unutulmaması önemli olan nokta, ihrama girebilmek için kişinin Mîkat sınırlarını geçmemiş olması gerekir. Eğer sınırları geçmişse mîkat mahalline geri dönmesi ve burada ihrama girmesi gerekir.
Havayoluyla gelen kimseler, mîkat sınırlarını geçip geçmediklerini tam olarak anlayamayacakları ve uçakta ihrama girmenin zor olması sebebiyle genellikle havaalanlarında ihrama girerler.
Kâbe’ye varıncaya kadar her fırsatta yüksek sesle telbiye, tekbir, tehlil ve salavât getirmek suretiyle yolculuğuna devam eder. Kâbe’ye ulaşıp tavafa başlamadan hemen önce telbiye getirmeyi bırakır.
Umre Tavafı
Temettu haccına niyetlenen kimsenin yapacağı ikinci vazife umrenin tavafıdır. Tavafa başlamak üzere Hacerü’l-Esved’in hizasına gelir, ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp Hacerü’l-Esved’i selamladıktan sonra umre tavafına niyet edip tavafına başlar.
Tavaf ederken sünnet olarak rivayet edilen duaları okumaya çalışır. Eğer bilmiyorsa bildiği duaları okur, tekbir, tehlil getirir veya Kur’ân okur. Tavaf’ta “ıztıbâ”(185) ve ilk üç şavtta “remel”(186) yapar. Tavaf alanında izdiham varsa remel yapmaz. Zira remel yaparken insanlara eziyet etmek kesinlikle doğru değildir.
Yedi şavt olarak tavafı bitirince Mültezem ve Hatîm’de duaya durur. Mümkünse Makam-ı İbrahim’in arkasında, değilse uygun bir yerde iki rekât “tavaf namazı” kılar. Tavaf namazında birinci rekâtta Fatiha’dan sonra “Kâfirûn”, ikinci rekâtta ise “İhlâs” suresini okur. Namazdan sonra bol bol dua eder. Sonra Hacerü’l-Esved’in hizasına gelir, elleriyle istilâm eder.
Temettu haccında ayrıca kudûm tavafı yapılmaz, umre tavafıyla yetinilir.
Umre Sa’yi
Tavaftan sonra umrenin sa’yini yapmak üzere Safâ tepesine yönelir. Burada Kâbe’ye müteveccihen tekbir, tehlil, tesbih ve salat ü selam getirir, ellerini açıp dua eder ve sa’y yapmaya niyet eder. Sa’y esnasında sünnet olarak rivayet edilen duaları okur. Bilmiyorsa bildiği duaları okur, tekbir, tehlil, tesbih ve tahmid getirir veya Kur’ân okur. Her şavtta yeşil ışıklı sütunlar arasında “hervele”(187) yapar. Sa’yini en son Merve’de tamamlar ve burada dua eder. Ardından saç tıraşı olur. Böylece umre ibadetini tamamlamış ve ihramdan çıkmış olur.
Temettu haccının umresini bu şekilde tamamlayan kimse terviye gününe (8 Zilhicce) kadar Mekke’de vaktini ibadetle geçirir.
Hac İçin İhrama Girme
Umre için ihrama girerken yaptıklarının aynısını bu sefer “terviye” günü hac için yapar. “Allah’ım! Hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul buyur.” diyerek hacca niyet eder ve telbiye getirir. Böylece hac için ihrama girmiş olur ve ihram yasakları başlar.
Bu arada isterse nafile olarak yapacağı bir tavaftan sonra haccın sa’yini yapabilir. İsterse de bunu ziyaret tavafından sonraya bırakır.
Bayramın ilk günü Akabe cemresine taş atıncaya kadar her fırsatta telbiye, tekbir, tehlil ve salavât-ı şerife getirmeye devam eder.
Arafat Vakfesi
Terviye günü (Zilhicce 8) sabah namazından sonra Mina’ya gidip burada gecelemek ve Arefe günü (Zilhicce 9) sabah namazından sonra Arafat’a çıkmak Peygamber Efendimiz’in sünnetidir. Ne var ki günümüzde izdiham sebebiyle terviye günü sabah namazından itibaren doğrudan Arafat’a çıkılmaktadır. Arafat’ta Arefe günü öğle vaktine kadar kalacağı çadırda vaktini ibadet ü taatle geçirir. Öğle vakti girince öğle namazını ikindi namazı ile birlikte cem-i takdim niyetiyle (yani ikisini birden, sırasıyla öğle namazının vaktinde) kılar. Namazdan sonra ayakta kıbleye yönelerek “Arafat vakfe”si yapar. Güneş batacağı âna kadar vaktini ibadetle geçirir. Güneş battıktan sonra Müzdelife’ye hareket eder.
Müzdelife Vakfesi
Müzdelife’ye ulaşınca burada akşam ve yatsı namazlarını yatsı vaktinde cem-i tehir niyetiyle (yani ikisini birden, sırasıyla yatsı namazının vaktinde) kılar. Bu gece sabah namazına kadar Müzdelife’de kalacaktır. Vaktini yine gücü yettiği kadar ibadetle değerlendirir. Vaktin girmesiyle birlikte sabah namazını erkenden kılar ve namazdan sonra ayağa kalkarak “Müzdelife vakfesi”ni gerçekleştirir. Burada, aynı zamanda ertesi gün cemrelere atacağı taşları toplar. Güneş doğmadan önce Mina’ya doğru hareket eder.
Akabe Cemresini Taşlama
Artık bayramın birinci günü gelmiştir. Mina’ya varınca uygun bir zamanda Akabe cemresine gider ve yedi adet taş atar. Taşları attıktan sonra oyalanmadan oradan uzaklaşır. Duasını yolda yürürken yapar ayrıca beklemez. Akabe cemresine ilk taşı attıktan sonra telbiye getirmeye son verir.
Şükür Kurbanı Kesme
Akabe cemresini taşladıktan sonra Harem bölgesi sınırları içinde kurbanını keser. Ne var ki günümüzde izdiham sebebiyle kurbanlar İslâm Bankası aracılığıyla vekâleten kesilmektedir.
Tıraş Olma
Kurbanı kesildikten sonra saçlarını tamamen kazıtmak veya bir miktar kısaltmak suretiyle tıraş olur. Böylece ihramdan çıkmış olur ve ailevî münasebet dışındaki diğer ihram yasakları kalkar.(188)
Ziyaret Tavafı
Bayramın birinci günü “şeytan taşlama”, “kurban kesme” ve “tıraş olma” görevlerini yaptıktan sonra imkân olursa aynı gün, farz olan ziyaret tavafını yapar.(189)
Tavafa başlarken, “Allah’ım! Haccın tavafını yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul buyur.” şeklinde niyet eder. Tavafı yukarıda tarif edildiği şekilde yapar.
Haccın sa’yini daha önce yapmamış ise tavafta “ıztıbâ” ve ilk üç şavtta “remel” yapar. Tavaftan sonra haccın sa’yine niyet ederek usûlüne uygun şekilde sa’yini yapar.
Bayramın birinci günü ziyaret tavafını ve sa’yini yaptıktan sonra gecelemek üzere Mina’ya döner. Bayramın ikinci ve üçüncü günlerini de Mina’da geçirir.(190)
Cemreleri Taşlama
Bayramın ilk günü sadece Akabe cemresini taşlamıştı. 2. ve 3. günleri öğle ezanının okunmasından itibaren fecr-i sadığa kadar devam eden süre içinde cemreleri sırasıyla taşlar. Bu iki gün zevalden önce “şeytan taşlama” yapılmaz. Yapılmış ise zevalden sonra tekrarlanır.
Küçük ve orta cemrelere taş attıktan sonra her seferinde uygun bir yere çekilerek dua eder. Ancak Akabe cemresine taş attıktan sonra dua etmez ve oradan hemen ayrılır.
Bayramın 4. günü tan yeri ağarmaya başlamadan önce Mina’dan ayrılmazsa o gün cemrelere bir kez daha taş atar.
Veda Tavafı
Bütün işlerini bitirdikten sonra Mekke’den ayrılacağı güne kadar ibadet, tavaf, zikir, dua ve Kur’ân ile meşgul olur. Mekke’den ayrılmadan önce son kez “Veda tavafı” yapar. Böylece hac görevini tamamlamış olur.
b. Kıran Haccı
Umre ve hacca niyet edilerek ihramdan çıkmaksızın peşi peşine yapılan hacca “kıran haccı” isminin verildiğini söylemiştik. Eda edilişi itibarıyla temettu haccıyla hemen hemen aynıdır. Burada temettu haccından farklarını zikretmekle yetineceğiz:
Kıran haccına, “Allah’ım! Umre ve hac yapmak istiyorum. İkisini bana kolaylaştır ve kabul buyur.” diyerek niyet edilir.
Umrenin tavaf ve sa’yi yapıldıktan sonra ihramdan çıkılmaz; ihram yasaklarına uymaya devam edilir.
Temettu haccında ayrıca kudûm tavafı yapılmazken kıran haccında umre tavaf ve sa’yinden sonra kudûm tavafı yapılır.
Haccın sa’yi, istenirse kudûm tavafının arkasından yapılır, istenirse de daha sonra ziyaret tavafının peşinden yapılır. Kudûm tavafının peşinden yapılacak olursa tavafta “ıztıbâ” ve ilk üç şavtta “remel” yapılır.
c. İfrad Haccı
Umreye niyetlenmeksizin sadece hacca niyetlenilen hacca “ifrad haccı” denildiğini yukarıda söylemiştik. İfrad haccının diğerlerinden farkına gelince:
İfrad haccına, “Allah’ım! hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul buyur.” diyerek niyet edilir.
Temettu ve kıran haccının aksine ifrad haccında hacdan önce umre yapılmaz.
İfrad haccında sadece hacca; temettu haccında sadece umreye, kıran haccında ise hem umreye hem hacca niyet edilir.
İfrad haccında Mekke’ye ilk gelişte kudûm tavafı yapılır. Haccın sa’yi, istenirse kudûm tavafının arkasından yapılır istenirse de daha sonra ziyaret tavafının peşinden yapılır. Kudûm tavafının peşinden yapılacak olursa tavafta “ıztıbâ” ilk üç şavtta “remel” yapılır.
İfrad haccı yapan kimsenin kurban kesmesi vacip değildir. Ancak isterse nafile olarak kesebilir.
Umrenin Yapılış Keyfiyeti
Umre yapmak isteyen kimse Mîkat sınırında ihrama girer ve ardından iki rek’at ihram namazı kılar. Namazdan sonra umre yapmak üzere niyet eder ve “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk. La şerike lek.” diyerek telbiye getirir.
Harem-i Şerif’e gelince umre tavafını yapmak üzere niyet eder. Yedi şavt olarak tavafını bitirdikten sonra iki rekât tavaf namazı kılar. Ardından umre sa’yine niyet eder ve Safâ ile Merve arasında yedi şavt olarak sa’yini yapar. Akabinde saçlarını dipten kazıttıktan veya kısalttıktan sonra ihramdan çıkar. Böylece umresi tamamlanmış olur.
Umrenin hacdan farkı, Arafat, Müzdelife ve Mina’da eda edilen menâsik ile birlikte kudûm ve veda tavafının bulunmamasıdır. Ayrıca teşrik günleri hariç bütün bir sene yapılabilmesi de umrenin özelliklerindendir.

Dipnotlar:
(185) Iztıbâ: Hac ve umre yaparken ihram elbisesinin üst kısmının bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atmak, böylece sağ omuz ve kolu açık bırakmaktır.
186 Remel: Ardından sa’y yapacağı tavafın ilk üç şavtında hızlı ve çalımlıca yürümektir.
187 Hervele: Safâ ile Merve arasında sa’y yaparken, mes’ânın belli bir kısmında daha tempolu, daha hızlıca yürümek demektir. Kadınlar hervele yapmazlar.
188 “Şeytan taşlama”, “kurban kesme” ve “tıraş olma” görevleri arasındaki sıraya uymak cumhura göre sünnet olsa da Ebû Hanife’ye göre vaciptir. Günümüzde kurbanlar İslâm Bankası aracılığı ile kestirildiğinden bu üç görev arasındaki tertibe uyulması zaman almaktadır. Bu itibarla “şeytan taşlama” ve “tıraş olma” arasındaki sıraya uymak yeterli görülmüştür.
189 Bu tavafın en geç bayramın 3. günü güneş batımından önce yapılması cumhura göre sünnet, Ebû Hanife’ye göre ise vaciptir.
190 Teşrik günleri Mina’da gecelemek İmam Âzam’a göre sünnet, diğer üç mezhebe göre ise vaciptir.

Kaynakların Tespitinde Faydalanılan Eserler

Abdürrezzak, Ebû Bekir Abdürrezzak b. Hemmam (v. 211 h.); el-Musannef, I-XI, [Tahkik: Habiburrahman el-Âzamî], el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1403 h.

el-Aclûnî, İsmâîl b. Muhammed (1087-1162 h.); Keşfü’l-hafâ ve müzîlü’l-ilbâs, I-II, Mües­se­setü’r-risâle, Beyrut, 1405.

Ahmed İbn Hanbel, Ebû Abdillah Ahmed b. Muhammed eş-Şeybanî (164-241 h.); el-Müs­ned, I-VI, Müessesetü Kurtuba, Mısır, tsz.

Aliyyülkârî, Ebu’l-Hasan Nureddin Ali b. Sultan Muhammed (v. 1014/1606); el-Esrâru’l-merfûa fi’l-ahbâri’l-mevdûa, [Tahkîk: Muhammed b. Lütfi es-Sabbâğ], Dâru’l-emâne-Müessesetü’r-risâle, Beyrut, 1391/ 1971.

Badıllı, Abdulkadir; Mufassal Tarihçe-i Hayat: Bediüzzaman Said Nur­si, I-III, İstanbul, 1998.

Bediüzzaman, Said Nursî (1877-1960); Kastamonu Lâhikası, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2010.

__________; Lem’alar, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.

__________; Mektubat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2010.

__________; Şuâlar, Şahdamar Yayınları, İstanbul, 2010.

el-Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed İbnu’l-Hüseyin (384-458 h.); es-Sünenü’l-kübrâ, Mektebetü dâri’l-bâz, I-X, Mekke, 1414/1994.

__________; Şuabü’l-îmân, I-IX, [Tahkîk: Muhammed es-Saîd Besyûnî ez-Zağlûl], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1410/1990.

el-Bezzâr, Ebû Bekir Ahmed b. Amr b. Abdilhâlık (215-292 h.); el-Müsned, I-IX, [Tahkîk: Mahfûzurrahman Zeynullah], Müessesetü ulûmi’l-Kur’ân/Müessesetü’l-ulûmi ve’l-hikem, Beyrut/Medine, 1409 h.

el-Buhârî, Ebû Abdillah, Muhammed İbn İsmail (v. 256 h.); Sahîhu’l-Buhârî, I-VIII, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, 1979.

ed-Dârakutnî, Ebu’l-Hasan Ali İbn Ömer (v. 385 h.); Sünenü’d-Dârakutnî, I-IV, [Tahkik: es-Seyyid Abdullah Haşim Yemânî el-Medenî], Dâru’l-ma’rife, Beyrut, 1386/1966.

ed-Dârimî, Abdullah b. Abdirrahman (181-255 h.); es-Sünen, I-II, Dâru’l-ki­tâ­bi’l-Arabî, Beyrut, 1407/1987.

ed-Deylemî, Ebû Şucâ’ Şîreveyh b. Şehredâr (445-509 h.); el-Müsnedü’l-firdevs bi me’sû­ri’l-hitâb, I-V, [Tahkîk: Muhammed es-Saîd Besyûnî ez-Zağlûl], Dâru’l-kütübi’l-il­miyye, Beyrut, 1406/1986.

Ebû Dâvûd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî (202-275 h.); es-Sünen, I-V, Çağrı Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1413/1992.

Ebu’ş-Şeyh, Abdullah b. Muhammed b. Cafer b. Hayyan el-Esbahânî (274-369 h.); el-Azâme, [Tahkik: Rızaullah b. Muhammed İdris el-Mübarekfûrî], I-V, Dâru’l-âsıme, Ri­yad, 1408 h.

Ebû Talib el-Mekkî, Muhammed b. Ali b. Atıyye el-Acemî (v. 386/996); Kûtü’l-kulûb fî mua­meleti’l-mahbub ve vasf-i tariki’l-müridi ilâ makami’t-tevhid, I-II, [Tahkik: Said Nesib Mekârim], Dâru sâdır, Beyrut, 1995.

Ebû Ya’lâ, Ahmed b. Ali b. Müsennâ el-Mevsılî et-Temîmî (v. 307 h.); el-Müsned, I-XIII, [Tah­kik: Hüseyin Selim Esed], Dâru’l-Me’mun li’t-türâs, Dimaşk, 1404/1984.

el-Hâkim, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdillah en-Neysâbûrî (v. 405 h.); el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, I-IV, [Tahkik: Mustafa Abdülkadir Atâ], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1990.

el-Halebî, Ali b. Burhaneddin (v. 1044 h.); es-Sîretü’l-Halebiyye (İnsanü’l-uyûn fî sîreti’l-Emîni’l-Me’mûn), I-III, Dâru’l-ma’rife, Beyrut, 1400.

el-Heysemî, Ali İbn Ebî Bekr (v. 807 h.); el-Mecmeu’z-zevâid, I-X, Dâru’r-reyyan li’t-türas-Dâru’l-kitâbi’l-Arabî, Kahire-Beyrut, 1407 h.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed (v. 235 h.); el-Musannef fi’l-ehâdîs ve’l-âsâr, I-VII, [Tahkik: Kemal Yusuf el-Hût], Mektebetü’r-Rüşd, Riyad, 1409 h.

İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibban b. Ahmed et-Temîmî el-Bustî (v. 354 h.); Sa­hî­hu İbn Hibbân, I-XVI, [Tahkik: Şuayb el-Arnavut], Müessesetü’r-risale, Beyrut, 1414/1993.

İbn Hişâm, Abdülmelik İbn Hişam İbn Eyyûb el-Himyerî (v. 213 h.); es-Sîratü’n-nebeviyye, I-IV, Dârü’l-Kalem, Beyrut, tsz.

İbn Huzeyme, Ebû Bekr Muhammed İbn İshak es-Sülemî en-Neysabûrî (v. 311 h.); es-Sa­hîh, [Tahkik: Muhammed Mustafa el-A’zâmî], I-IV, el-Mektebu’l-İslâmî, Beyrut, 1390/ 1970.

İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmail b. Ömer b. Kesîr ed-Dimaşkî (v. 774 h.); Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I-IV, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1401 h.

İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî (207-275 h.); es-Sünen, I-II, Çağrı Yay., 2. baskı, İstanbul, 1413/1992.

İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d ez-Zührî (v. 230 h.), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Dâru sâdır, Beyrut, tsz.

Kitab-ı Mukaddes (Türkçe terceme) Eski ve Yeni Ahit, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1988.

Mâlik b. Enes, Ebû Abdullah el-Esbahî (93-179 h.); el-Muvatta, I-II, Dâru’l-hadis, Kahire, 1993.

Müslim, Ebu’l-Hüseyn el-Haccâc en-Neysâbûrî (206-261 h.); Sahîhu Müslim, I-V, [Tahkik: Muhammed Fuad Abdulbakî], Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî, Beyrut, tsz.

en-Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb (215-303 h.); es-Sünen, I-VIII, Çağrı Yay., 2. baskı, İstanbul, 1413-1992.

__________; es-Sünenü’l-kübrâ, I-VI, [Tahkîk: Abdulğaffâr Süleyman el-Bün­dâ­rî], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1411/1991.

es-Süyûtî, Abdurrahman b. el-Kemal Celâleddîn (849-911 h.); el-Hâvî li’l-fetâvâ fi’l-fıkh ve ulûmî’t-tefsîr, I-II, [Tahkik: Abdüllatif Hasan Abdur­rah­man], Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1421 h.

et-Taberânî, Ebu’l-Kasım Süleyman b. Ahmed (260-360 h.); el-Mu’cemü’l-evsat, I-IX, [Tah­kik: Tarık b. Ivazullah b. Muhammed-Abdülmuhsin b. İbrahim el-Huseynî], Dâru’l-Ha­ra­meyn, Kahire, 1415.

__________; el-Mu’cemü’l-kebîr, I-XXV, [Tahkik: Hamdi b. Abdülmecîd es-Selefî], Mekte­betü’z-Zehra, Musul, 1404/1983.

et-Taberî, Muhammed İbn Cerir İbn Yezid İbn Halid (224-310 h.); Câmiu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, I-XXX, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1405 h.

__________; Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk (Tarîhu’t-Taberî), I-V, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 1407 h.

et-Tayâlisî, Ebû Dâvûd Süleymân b. Dâvûd (v. 204 h.); el-Müsned, Dâru’l-ma’rife, Beyrut, tsz.

et-Tirmizî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsa b. Sevre (209-279 h.); el-Câmiu’s-Sahih, I-V, Çağrı Yay., 2. baskı, İstanbul (1413-1992).