Hocaefendi de tebliğ ve irşad adına profilini çizmeye çalıştığımız çerçevede yerini alan, hayat pusulasını ona göre ayarlamış, ülkemizin ilgi odağı olan mümtaz ve müstesna şahsiyetlerden biridir. Gerek yurt içi ve gerekse yurt dışında vesile olduğu sayılamayacak kadar çok hayırlı faaliyetleri bugün Türkiye’de artık çokları tarafından bilinmektedir. Bununla beraber onun zatına, üzerinde taşıdığı yüksek vasıflara ve şahsî hayatına ait kamuoyunun bildiği şeyler ise çok az. İşte bu bağlamda, tebliğ ve irşad onun 24 saatlik günlük hayatının her saniye ve salisesine varıncaya kadar hâkim olan bir unsurdur. Evet o, yaklaşık 1955 yılından itibaren 1991 yılına kadar sürdürdüğü resmî vaizlik görevi ile cami kürsülerinde dini anlatmanın yanında, yerken, içerken, gezerken… vs. hayatının tüm safhalarında İslâm’ın getirmiş olduğu hakikatleri temsil ederek tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürmüş ve hâlen sürdürmektedir. İşte Fasıldan Fasıla, onun dini anlatma babında yapageldiği tebliğlerin derlendiği bir kitaptır. Temsil ile gerçekleştirdiği tebliğler ise inşâallah bundan sonra yazılacak hatıralarla gün yüzüne çıkacaktır.
Abbasi Döneminin Mütercimleri
Abbâsîler, 750–1258 yılları arasında hüküm süren İslam devletidir. Bağdat’ı başkent yaparak bilimin ve kültürün altın çağını başlatmışlardır.
Abbasi saraylarında birçoğu yabancı olan mütercimler vardı. Bunlar yaptıkları tercümelere kendi düşüncelerini de katmış olabilirler. Katmamış olsalar bile, yine de Eflâtun ve Aristo’nun düşünceleri İslâm ilâhiyat düşüncesi içine girip bulaşmış olabilir. Bu açıdan denebilir ki; belli bir dönem itibariyle sadece tercümeler değil, telif eserler de bir hayli bulanmıştır.
Acbü’z Zeneb
Kelime İncelemesi: Acbü’z-zeneb, insan omurgasının en altındaki kuyruk sokumu kemiği (coccyx) kısmıdır. Hadislerde bu kemiğin, insanın öldükten sonra çürümeyen en küçük temel parçası olduğu belirtilir.
Bediüzzaman Hazretleri, acbü’z-zeneb mes’elesine, hafiziyyet ve inşa etme, yani haşirde yeniden dirilme mevzûunu işlerken temas etmektedir. Üstad’ın anlattıkları açısından acbü’z-zeneb insanın genleri, kromozomları veya herhangi bir uzvu olabilir.
İmam-ı Gazali gibi ruhçuluk yanı ağır basan ve ‘Madde esassızdır’ diyen alimlerin görüşü esas alınarak bir değerlendirme yapılacak olursa, acbü’z-zenebi, insan yapısının plânı olabilecek madde ötesi bir şey olarak anlamak da mümkün.
Adn ve Firdevs Cenneti
Hadislerden anlaşıldığına göre, Adn cenneti, cennet nimetlerinin hepsinin toplandığı bir yerdir. Bazı hadîslerde ise Firdevs cennetini isteyin’ buyuruluyor. Bunu nasıl te’lif edebiliriz?
Adn cenneti, bütün cennet nimetleri ile dayalı-döşeli bir yerdir. Firdevs cenneti ise, (cenneti piramit gibi farz edersek) bütün cennet mertebelerinin birlikte müşahede edileceği en yüksek bir yer ve uç noktadır.
Bazı insanlarda cismanî hevesler inkişaf eder. Onları şâirâne ilhamlar ve ruhun istifade edeceği zevkler pek alâkadar etmez. Bu açıdan Adn cenneti üstündür. Bazılarında ise rûhî hevesler, duygular inkişaf etmiştir. Ruhânî halleri arzu ederler. Onlar için yeme, içme, huri vs. pek önemli değildir. Bu açıdan da Firdevs cenneti üstündür.
Geçmiş ümmetlerde gaybe iman, ümmet-i Muhammed’e nispeten çok az gelişmiştir. Onlarda nazarî ilim daha galipti. Bu noktadan, bir bakıma cismaniyet cenneti diyebileceğimiz Adn cenneti, diğer ümmetlerin ufuk noktasıdır. Buna karşılık, Muhammed Ümmeti, gaybe imanda çok derinleştiği için, onlara da Firdevs cenneti hedef olarak gösterilmiştir.’
Ağaç Dikmek
Ağaç dikmek toplumsal bir görev olmalı, herkes yaşamındaki dönüm noktalarında bir ağaç dikmelidir.
Ağaç dikmek, bende ızdırap derecesine varan bir arzu ve iştiyaktır. Memleketimin verimli arazilerini böyle çorak görünce çok üzülüyor ve üzüntümü ifade edecek kelime bulmakta zorluk çekiyorum.
Bence, çeşitli vesileleri değerlendirerek bu milletin her ferdine ağaç diktirmek gerekiyor. Mesela, evlenen her çifte, askere giden her gence, liseden mezun olan ve ayrıca üniversiteyi kazanan her talebeye, vazifeye başlayan her memura, bir işe giren herkese, emekli olan bir insana.. ağaç diktirmeli ve bu bir ahlâk haline getirilmelidir.
Ayrıca, hapishanelerde bulunan mahkûmlar, kabiliyetlerine göre belli işlerde istihdam edilmeli, böylece bir yandan üretmeyen tüketiciler olmaktan çıkarılıp, onca iş gücünün zayi olmasının önüne geçilirken, diğer yandan da meslek sahibi insanlar haline getirilmelidirler.
Ahir Zamanda Diriliş ve Kadir İsminin Tecellisi
‘La havle ve la kuvvete illâ billâh’ı laâkal günde beşyüz defa tekrar etsek de yine az sayılır.
Kadir isminin dünya ve ahirette tecellisi farklı farklıdır. Dünya; darü’l-hikmet, ahiret ise darü’l-kudret olduğundan, ahirette Cenâb-ı Hakk’ın Kadir ismi sebepler perdesi olmadan doğrudan doğruya tecelli edecek ve orada tamamen kudret hakim olacaktır. Hadîste de ifade edildiği gibi, istenilen her şey anında yerine getirilecek ve insan arzu ettiği her şeye nail olacaktır. Kudretin ahiretteki bu tecellisi dünyada tecelli etmeyeceği mânâsına gelmez. Zira dünyada Kudret, hikmet perdesi altında zuhur etmektedir. Dolayısıyla da bizler dünyada eşya ve hâdiseleri sebepler perdesi altında temâşâ etmekteyiz. Oysa ki bu perdelerin verasında asıl icraatta bulunan yine Allah’ın Kudreti’dir.. Şimdi bu açıklamanın ışığı altında mevzuu tahlil etmeye çalışalım.
Bizler sebepler aleminde yaşadığımızdan dolayı, istikbale ait vereceğimiz hükümlerde veya değerlendirmelerde de tenasüb-i illiyet prensibine göre düşünüyor ve hüküm veriyoruz. Bundan dolayıdır ki henüz sebepleri ortaya çıkmamış pek çok meseleyi daha gelişme sürecinde iken henüz göremiyoruz. Ancak netice zuhur ettikten sonra onlara aklımız eriyor. Meselâ: Müslümanlığın -hal-i hazırda içinde bulunduğu durum itibariyle- bir gün dirileceğini, herkesin Müslümanlığa iltihak edeceğini, Hristiyanlığın dahi İslâm’a sığınacağını çoğumuzun aklı almıyor. Çünkü, günümüzde Müslümanlar hakkında pek çok plan ve entrikalar düzenleniyor, bizim de mevcut potansiyel güçle bunlarla mücadele edip, galebe çalacağımıza ihtimal verilemiyor.
Bu durum aynen Rûm Sûresi’nde ele alınan, Rum’ların İran’lılara galebe çalacağının müjdelenmesi hâdisesine benzemektedir. Evet, o zaman da böyle bir galebe mümkün görülmüyordu. Çünkü, Rumlarla İranlılar arasına kesinlikle kuvvet dengesi yoktu. İnsanlar hâdiseleri sadece sebepler açısından değerlendirdiklerinden sebepler alemine zuhur etmemiş ama, gelişme vetiresine girmiş böyle bir realiteyi göremiyorlardı. Bu sûre ile Cenâb-ı Hakk onlara, şu hakikatı hatırlatıyordu: bir gün gelecek Müslümanlar mutlaka Sasani ve Rum’lara galebe çalacaklar!
Bugün için de yine ilhad dünyasıyla Müslümanlar arasında kuvvet dengesi yok. Çünkü, Müslüman ülkelerde hayatî ehemmiyeti olan pek çok müesseseye Müslüman olmayanlar hâkim. Bütün bunlara rağmen, Müslümanların cephesinde de kâfirlerin hiç de tahmin etmedikleri gelişmeler ve inkişaflar oluyor. Zaten onları korkutan da işte bu türlü faaliyetlerdir.
Onlar bizden değil, Müslümanlığın tekrar ihya edilmesinden korkuyorlar. Bu sebeple bilhassa bugünlerde,’Havkale’ adını verdiğimiz ‘La havle ve la kuvvete illâ billâh’ı laâkal günde beşyüz defa tekrar etsek de yine az sayılır.
Ahir Zamanda İstanbul’un Fethi
Ahir zamanda İstanbul’un fethi meselesini nasıl anlamalıyız?
Ahir zamanla ilgili hadîslerde, İstanbul’un fethi ile Deccalın çıkması arasında bir haftalık mesafe olduğu ifade ediliyor. Bu fethi, o zaman İstanbul kimin elinde ise, onlardan geri alma şeklinde anlamalı. Dahilden piyonların elinde ise, bu manen onlardan halâsı, Bizanslıların elinde ise onlardan. Yoksa top-tüfek ile, Çandarlılarla, Zağanoslarla, Fatihlerle yeniden bir fetih olacak diye anlamak uygun değildir.
Ahirette Karâbet
Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sav), kızı Hz. Fatıma’ya hitaben, ‘Nefsini Allah’tan satın almaya bak! Allah katında senin nâmına hiçbir şey yapamam’ buyururlar. Bu hadis-i şerifi nasıl anlamalıyız?
Bu hadîste anlatılmak istenen, ‘İnsan için çalıştığından başkası yoktur’ âyetinde de buyurulduğu üzere, kişinin kurtuluşu için çalışmanın esas olduğudur. Evet insan, Efendimiz’in (sav) çok yakını da olsa, şahsî sorumluluklarını yerine getirememişse kurtulamaz.
Öte yandan, Hz. Ali (ra), Ebû Cehil’in kızı ile evlenmek isteyince, Efendimiz (sav) bu defa, ‘Ahirette bütün nesepler kesiktir, benim nesebim müstesnâ’ buyururlar. Bu hadis-i şerifte anlatılmak istenen de, Ahirette dînî ve nesebî yakınlığın sadece Efendimiz’e (sav) ait olduğudur. Bu gerçeğin farkında olan Hz. Ömer, dînî yakınlığa nesebî yakınlığı da katmak için, Efendimiz’in (sav) soyundan biri ile evlenmek istemiş ve bu arzusunu yıllar sonra Hz. Ali’nin kızı ile evlenerek tahakkuk ettirmiştir.
AIDS ve Şehitlik
Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın. (Amin)
Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında kaza ile veya kan nakli gibi endirekt yollarla bulaşır ve insan da bundan ölürse, bu takdirde şehit olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur. Zira onun hakkında zihinlerde hep kirli bir soru kalacaktır. Gerçi şehitlik, makam olarak çok büyüktür; fakat, kimse böyle bir şekilde şehit olmayı arzu etmez. Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın. (Amin)
Akibet Korkusu
İnsana şans bir defa verilmiştir. O, okunu bir defa atacak, 12’den vuracak ve kurtulacaktır. Yoksa vay haline!..
İbrahim Nehâî, Esved bin Yezid en-Nehâî, Alkame, Ebu Hanife gibi şahıslar akıbetlerinden endişe ediyorlardı. Sabahlara kadar damın üstünde ibadet eden Esved vefat edince, onu rüyada görüyor ve soruyorlar: Allah sana nasıl muamele yaptı? Cevap veriyor: Neredeyse peygamberlerle beraber haşredecekti. Buna rağmen, bu zatlar hayatları boyunca kabre imansız gitmekten korkmuşlardı.
İnsana şans bir defa verilmiştir. O, okunu bir defa atacak, 12’den vuracak ve kurtulacaktır. Yoksa vay haline!..
Akika
Akika’da çocuğun saçının kesilmesinin sebebi nedir?
Bu işin poliklinik bir tespitinin yapılması lazım.
Zekât, nasıl malın sigortasıdır; saçının ağırlığınca altın tasadduk edilmesi de, bir nevi çocuğun sigortasıdır. İnşaallah onu belâ ve musibetlerden korur.
Sadece bir tefe’ül yani, hayra yorma, hayır dileme olabilir.
Allah(cc) Halim’dir
Halîm, Allah’ın isimlerinden biri; kullarına karşı öfkesini hemen göstermeyen, sabırlı ve merhametli olan anlamındadır.
Allah (cc), kullarına devamlı Halîm olarak muamele eder. Meselâ, Suheyl İbn Amr veya Esid İbn Attab Müslüman olmadan evvel söylediği şiirlerle İslâmiyete karşı hep cephe oluşturmuş biri. Hz. Ömer, Efendimiz’den, ona haddini bildirmek için izin ister fakat, Efendimiz (sav) Hayır, o bir gün seni memnun edecek cevabını verir. Efendimiz’in vefatını müteakip Hz. Ebu Bekir galeyana gelen halkı Medine’de yaptığı o tarihî konuşmayla yatıştırdığı gibi, Suheyl İbn Amr da Mekke’de bu tür bir konuşma yaparak önemli bir hizmet ifa etmişti. Demek ki, Allah (cc) onun temerrüdüne 5-6 sene sonra yapacağı hizmetlerden dolayı mehil vermiş ve böylece bize Halîm isminin tecellilerinden televvünler göstermek istemişti.
Allah’a Ulaşma Yolları
Bence insan Allah’a aşk, şevk, cezb u incizab ve acz u fakr gibi yüzlerce yolla ulaşabilir.
Aşk yolu, acz-fakr yoluna biraz muhalif gibidir. İnsan, perde halinde açılan menfezden Allah’a bakabilir. Aşk’ta, acz u fakrın insan ruhuna kazandırdığı hiç olma haletini kaybetme söz konusu olabilir. Aşkta ikilik vardır fakat, varlığı nefyetme yoktur.
Tabii ki bütün bunlar, vicdanlarında Allah’a kurbiyete erememişler için tantanalı sözler. Bence insan Allah’a aşk, şevk, cezb u incizab ve acz u fakr gibi yüzlerce yolla ulaşabilir. Bazıları vicdanında duyarlar ama, bunu ifade edemezler. Zira o, ‘hal’ dir ve o hali kelimenin dar kalıpları istiap edemez.
Altın Kanal – Zift Kanal
Arapça “sifâh” (سِفَاح) kelimesi, “zina” veya “nikâhsız cinsel ilişki” anlamına gelir.
Efendimiz (sav), bir hadis-i şeriflerinde, Benim soyumda sifah (zina) yoktur. Ben, hep nikâhtan geldim buyururlar. Diğer bütün nebîlerin nesebi de aynıdır. Fakat, kefere ve fecerenin soyu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Amel-i Salih, Cennet ve Cehennem Münasebeti
Susamış bir köpeğe su içiren fahişe kadının cennete girmesini, kediyi hapsederek ölümüne sebebiyet veren abide-sâcide kadının cehenneme girmesini nasıl anlamalıyız?
Bir kere bu bir kader-i ilâhîdir. Bizler Aynştayn’ın nazariyesini bile anlamakta güçlük çekiyor, hatta çoklarımız itibariyle anlayamıyoruz da, Allah’ın ilm-i ezelîsi ve onun belirlenmiş bir tablosu olan kader hakkında nasıl hüküm verebiliyoruz. Nasıl oradaki takdire ve bu takdirin sebep veya hikmetlerine muttali olabiliriz ki?
İkinci olarak, o bağiye fahişe kadın, kim bilir hangi toplumun ne tür bir gadri ile bu kötü yola itilmişti. Kim bilir ne tür zorlamalar veya komplolarla kendini o vadide bulmuştu. Aslında, her susayan köpeğe su içiren bağiye, fahişe cennete girmez ama, bu kadın belki, içi ızdırapla doluydu.. iki büklümdü.. hacaletaver bir hayat yaşıyordu ve susuz köpeğe su içirmesi ile -tabir caizse- Rahmet’in bam teline dokundu ve affedildi. Evet, bağiyenin ızdıraptan çatlayan sinesi ile, Allah’ın rahmeti bir vahidin iki yüzünden ibarettir. Bakınız, tevbe nasıl içte duyulan nedamet ve ızdırabın dışarıya sözle yansıması ve ’estağfirullah’ ile seslendirilmesidir. Aynen öyle de pişmanlığı doruk noktaya ulaşmış, gönlü kalaklar içinde bir kadın, susuz köpeğe su içirmesi ile rahmet serasına sığınıyor ve cennete giriveriyor.
Bunun tersi de gadabullahtır. Yani kediyi hapsederek, acından onun ölümüne sebebiyet veren kadın. O abide-sacide olmasının yanında, zulüm üstüne zulüm işlemiş bir kadın olabilir. Yoksa her kediyi hapseden ve ölümüne sebep olan cehenneme girmez. Ama bu kadının, kediyi hapsetmesi, bardağı taşıran son damla olmuş, gadabın bam teline dokunmuş ve cehenneme girmiştir.
Evet, meselelere böyle ilm-i ilâhînin taalluku açısından bakmak lazımdır. Şunu da unutmamalı bunlar Allah için mücbir (zorlayıcı) sebepler değildir çünkü:
‘Ona kimse cebriyle bir iş işletemez asla Ne kim kendi murad eder vücuda ol gelir billah.’
Öyle ise olsa olsa, bunlar şart-ı adi olabilir. Kaldı ki, zaten Allah hükümlerini o şart-ı adilere göre vermiştir.
Arzu ve İstekler Birer İmtihandır
Herkesin imtihanı, kendi seviyesine göredir, mukarrebinin tâbi tutulduğu imtihan, herkesinkinden daha çetindir.
İnsan, dünyada kendisine verilen her şeyle imtihan olur, meselâ, aile de, imkân da, çocuk da böyle birer imtihan unsurudur.
Kur’ân-ı Kerim’in beyânına göre, Hz. İbrahim ve Hz. Zekeriya’da çocuk sahibi olma arzusu vardı. Hz. İbrahim’ın (as) ve zevcesinin böyle bir arzu taşıdığını, meleğin gelip de kendilerine çocuk müjdesi verdiği zaman gösterdikleri sevinçten anlıyoruz. Hz. Zekeriya (as) ise, bu arzusunu açıktan izhar buyurmuştu. Neticede, hem Hz. İbrahim (as), hem de Hz. Zekeriya (as) çocuklarıyla imtihana tâbî tutuldular.
Hz. İbrahim (as), isteğini içinde tuttuğu için, çocuğunu kesme emriyle imtihan olundu. Hz. Zekeriya (as) açıktan istekte bulunduğu içindir ki, hem kendisi, hem de oğlu Hz. Yahya (as) Yahudiler tarafından kesilmekle imtihana tâbi tutuldu.
Herkesin imtihanı, kendi seviyesine göredir, mukarrebinin tâbi tutulduğu imtihan, herkesinkinden daha çetindir.
Asfiyalar
Halk arasında Asfiyâ diye meşhur olanlar var, bunlar kimlerdir ve temsil ettikleri makamlar nasıldır?
Bunlar perdesiz, hailsiz Hakk’a nazır ve ilâhî tecellilere aşinadırlar. Eskiden kalelerde her ayın doğuş noktasını görebilmek için bir menfez tespit edip gedik açarlardı. İşte Asfiyâ da, Hakk’a karşı böyle bir rasat kabiliyet ve imkânıyla serfirazdır. Sizin en pes dediğiniz şeylerde bile onlar Hakk’ın tecellilerini görürler. Bunlarda ilk mevhibe, cebrîdir de, ama sonra inkişafla, iradeleriyle de Halık’a açılırlar. Hakka açık olunca, mülk âlemini seyrettikleri gibi, melekut âlimini de her zaman temâşâ edebilirler. Bu müşahede ve seziş firasetten farklı bir şeydir. Zira, ferasete bazen tecrübe ile ulaşılabilir.
Ashab-ı Bedr
Ashab-ı Bedr’in hususiyetleri nelerdir?
Ashab-ı Bedr, harbin hiç bilinmediği bir devirde harp etmişlerdir.
Bu hususta ana-baba engelini dinlememişler, hatta aşmışlardır.
Bedr’e harp için değil, Suriye’den gelmekte olan Kureyş kervanını takip için gitmişlerdi. Karşılarına harp çıkınca, bundan çekinmemişlerdi.
Ölüme seve seve koşmuş neticede öyle bir makam kazanmışlardı ki, bu onları kıymetler üstü kıymete ulaştırmıştı. Allah da, sonraları, onlara hep bu noktadan bakmış ve nazara vermişti.
Ama meseleyi harbin çetinliği açısından alacak olursak, Yermuk, Hendek vak’aları daha çetindir.
Aşk
Yaşadığımız devir arızalı bir devirdir. ‘Allah’ deyip de burnunun kemikleri sızlayan insan, ne kadar da az..
İnsanı Cenab-ı Hakk’a ulaştıran yollardan biri de Aşktır. Aşk, beş duyunun dışında cereyan eden bir vak’adır. Aşk yolu, caziptir çekicidir. Bu yola girip de dönen olmamıştır. Bunun için, aşktan çok misal verilmiştir. Bir kere, aşk yolunda mahbûbda kusur aranmaz. Sonra aşkla ulaşılan cezbe gider ilâhî incizaba dayanır. Derken kul bir hamlede Allah’a ulaşır.
Yaşadığımız devir arızalı bir devirdir. ‘Allah’ deyip de burnunun kemikleri sızlayan insan, ne kadar da az..
Atâ, Kaza, Kader Münasebeti
Atâ: Allah’ın kullarına lütuf ve ihsan olarak verdiği şey; ilahî bağış.
Kaza: Allah’ın ezelde takdir ettiğini zamanı gelince yaratması; hükmün gerçekleşmesi.
Kader: Allah’ın her şeyi ölçü ve planla belirlemesi; ilahî takdir.
Atâ kazaya tesir eder. Kaza da kadere. Meselâ, âsi bir insan belayı hak ettiği bir anda, Allah’a döner ve günahlarından istiğfarda bulunur. İşte, Allah (cc) bu anda atâsı ile kazayı durdurabilir. Ama unutmayalım, atâ Allah’ın ihsanıdır. O, Rabbin hoşuna gidecek amellerle serfiraz olan kişilere verilir.
Ayasofya Gerçeği
Fakat bu iş, şuurlu bir toplum ister; yani Fatih çapında liderler, Ulubatlı çapında da erler..
İstanbul’un fethi, Ayasofya’nın fethidir; tersinden ifadesiyle, Ayasofya’nın fethi, İstanbul’un fethini gerektirir. Bu gerçeği iyi bilen Fatih, fetihten sonra ilk iş olarak Ayasofya’yı ele almıştır. Aynı çerçevede, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi de, Hilâfet’in kaldırılmasını takip eden yıllara rastlar. Bu sebeple denebilir ki, Ayasofya’nın aslî fonksiyonuna döndürülmesi, Müslümanlar için âlem-i İslâm çapında bir fâl-i hayr sayılabilir. Fakat bu iş, şuurlu bir toplum ister; yani Fatih çapında liderler, Ulubatlı çapında da erler..
Ayetlere Muhatap Olmak
‘O ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin, azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için acı bir azap vardır.’
Bu ve benzeri bazı ayetler, her ne kadar ehl-i kitap hakkında inmiş ise de, bizim de onlardan alacağımız dersler vardır. Ömer b. Abdülaziz, bazı ibret ayetlerini sabahlara kadar okuyup ağlardı. Halbuki, bu ayetlerin bazıları müşrikler hakkında nazil olmuştu. Fakat o, Kurân’ın her ayetine kendini muhatap görüyor ve kendine hitap ediyormuş gibi değerlendiriyordu. Bizden önceki ümmetler hakkında nazil olan hükümler -eğer nesh olmamışlarsa- bizim de şeriatımızdır. O halde, bu ayetlerin bizlere de anlatacağı birtakım hususlar vardır. Bizler peygamber olmadığımız halde, ayrıca Kur’ân’ı sanki bize nazil oluyormuş gibi okuyup anlamaya çalışırsak Kur’ân’ı anlamanın ilk basamağına adım atmış sayılırız.
İnsan, Kur’ân’dan, kendisini sorgulayacak şeyleri araştırmalı ama, kat’iyen ümitsizliğe de kapılmamalı. Zira ümitsizlik, bir kâfir sıfatıdır. İnsan en iyi amellerinde bile bir bit yeniği aramalı, kesinlikle Allah’a karşı emniyet tavrı içine girmemelidir.
Az Yemeli
Çok yiyenin, Allah ile münasebetinin kuvvetli olması düşünülemez.
Çok hareketli olmayan bir insanın, günde 800 kaloriye ihtiyacı vardır. Bu ise, bir öğünde yarım dilim ekmek, 2 köfte, bir kibrit kutusu kadar da peynir eder. Fazlası yüktür. Az yemeli. Zira çok yiyenin, Allah ile münasebetinin kuvvetli olması düşünülemez.
Balıkların Yenmesi
Necisü’l-ayn: Bizzat kendisi necis (pis, hükmen kirli) olan şey demektir.
Yani temizlenince temiz hâle gelmeyen, özünde necis kabul edilen varlık.
Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katılmış yemle beslenen balıkların yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere, yani kimyevî değişikliklere uğrar. Şu kadar ki, nasıl sokaklarda salma gezen hayvanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bekletiliyor, öyle de, necisü’l-ayn yani tabiatıyla pis bir şey yiyen balıklar da bir-iki gün bekletilmelidir.
Basının Durumu
Muhtevasıyla gerekli seviyeyi yakalayan gazetelerdir ki, gelecekte yaşama hakkını elde edeceklerdir.
Türkiye’de basın denince akla gelen ilk kelime gazetedir. Ama, son zamanlarda sayıları oldukça kabaran haftalık veya aylık aktüel dergileri de şimdilerde düşünebiliriz. Ancak, ister gazete isterse bu dergilerde müşterek bir husus vardır ki bence çok önemlidir. O da şudur:
Bilhassa Türkiye’de basın, muhtevadan oldukça yoksundur. Zaten on senedir tirajın aynı rakamda donması da bunun açık bir göstergesidir.
2,5-3 milyona yakın insan, ister istemez günlük okuma ihtiyacını bu gazetelerden karşılamaktadır. Gazete tercihinde eski alışkanlıkların tesirini görmezden gelmek yanlıştır. Ama yine de, okuyucunun alışkanlık yerine kalite ve muhteva zenginliğine yönelmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu durumun gün geçtikçe daha da net ve kesin bir tavır halinde ortaya çıkacağına inanıyorum.
Muhtevasıyla gerekli seviyeyi yakalayan gazetelerdir ki, gelecekte yaşama hakkını elde edeceklerdir. Tirajları şu anda kabarık olsa bile, muhteva fakiri gazetelere gelince, bunlar ister kısa, ister uzun vadede ama mutlaka bir gün silinip gideceklerdir.
Belki de birinci gruba ‘ZAMAN’ ve emsali; ikinci gruba bazı süper görünümlü gazeteler örnek teşkil edecektir.
Ne diyeyim? Bekleyelim, görelim..
Batı Şoku
Dolmabahçe Sarayı’nın maliyeti: Yaklaşık 5 milyon Osmanlı altın lirası harcanmıştır. Bu da dönemin ekonomisi için devlet bütçesinin yaklaşık 1/4’üne denk gelen son derece yüksek bir miktardı.
Osmanlılar’ın son döneminde Batı’dan yediğimiz darbe tesirini her alanda göstermiştir. Meselâ, düyûn-u umûmiye’nin gırtlağımıza bastığı dönemde, Dolmabahçe Sarayını inşâ etmek hiç de akıllıca bir iş değildi. Fakat, İngiliz Kraliyet Sarayını ve benzeri eserleri görünce, aşağılık duygusu ile Dolmabahçe’yi yapmaya koyulmuşuzdur. Rica ederim, zirvelerde dolaştığımız yıllarda hiç böyle duygulara kapılmış, böylesi yapılar inşâsına girişmiş miydik? İşte Fatih, işte eski payitaht! Tarih, İstanbul’da, bu, Fatih’in sarayıdır diyeceği bir bina gösterebilir mi?
Batı’nın Çöküşü
Bugün, Amerika ve Avrupa tarafından temsil edilen Batı zihniyeti ve Batı hükümranlığının başlangıcı Rönesans’a kadar gidiyorsa, yıkılışı da yılları alabilir demektir.
Devletlerin çöküş süreci, ömürleri ile doğru orantılıdır. Yani, nasıl 70 yıllık ömrü olan bir insan 45-50 yaşından sonra çöküş sürecine girer ve bu süreç 20-25 yılda tamamlanır, aynen öyle de, 600-700 yıl ömür sürmüş ve hep zirvelerde dolaşmış devletlerle, ömrü 150-200 seneden ibaret devletlerin çöküş süreci bir olmaz. Osmanlı Devlet-i Âliyesi’nin çöküş süreci Kanûnî’den sonra 1600’lü yıllarda başlamış ve yaklaşık 300 yıl devam etmiştir.
Bugün, Amerika ve Avrupa tarafından temsil edilen Batı zihniyeti ve Batı hükümranlığının başlangıcı Rönesans’a kadar gidiyorsa, yıkılışı da yılları alabilir demektir. Yıkılma emarelerine gelince, onlar çoktan ortaya çıkmış sayılır…
Bazı Hasletlerin Kazanılması
Bazı hasletler de vardır ki, 40 günde inkişaf ederler.
Vicdânî tecrübem ile sâbittir ki, bazı hasletlerin kazanılması için bazen 40 yıl amel etmek kâfi, gelmeyebilir. Buna karşılık, bazı hasletler de vardır ki, 40 günde inkişaf ederler. Meselâ, Allah’a imanın kalbimize tam manâsıyla oturması ve günaha girmenin, cehenneme atılıyor gibi ona kerih gelmesi için bazen 30-40 senelik ibadet ü tâate ihtiyaç olabilir.
Sünnet-i Gayr-i Müekkede
Bazıları Sünnet-i Gayr-i Müekkedelerin Terkinde Bir Şey Gerekmez Diyorlar. Doğru mudur?
Efendimiz (sav), başladığı bir ibadeti hayat-ı seniyyeleri boyunca hiç terk etmemiştir. Bir cemaat gelmiş, öğleden ikindiye kadar onu meşgul etmiş, o, öğle sonrası kılınan iki rekat namazı ikindiden sonra kaza etmiştir. Halbuki bütün mezheplerin icmaı ile sünnet kaza edilmez. Demek ki, onda çok ciddi bir disiplin ruhu vardı ve başladığı bir ibadeti sonuna kadar götürmek istiyordu. O kadar ki, teheccüd kılamadığı zamanlar, onu da kaza ediyordu. Ta ki, hayatında ibadet adına bir boşluk oluşmasın.
İkindi ve yatsının ilk sünnetlerine fazilet nev’inden çok teşvik vardır. İkindiden önce 2 veya 4 rekat sünnet kılınır; Hanefiler 4, diğer mezhepler 2 rekat kılarlar. Fakat, birisi ikindinin sünnetini hiç kılmıyorsa, gıyabında niye kılmıyor deseniz gıybet etmiş olursunuz. Zira, bunlar farz değildir.
Yatsı namazına gelince:
Yatsı namazından önce bugünkü anladığımız manâda bir sünnet yoktur.
Akşam namazından sonra 6 rekatlık bir nafile namaz vardır. Bunun ikisi sünnet, dördü evvabin olabilir.
Akşam ile yatsı namazları arasında kılınacak yirmi rekat namazın sevabıyla alâkalı hadis var. Aslında bu, akşam ve yatsı namazlarının toplamıdır.
Şafiî mezhebinde ‘Her ezanla kamet arasında namaz vardır’ hadisine dayanarak akşam namazının farzından evvel kılınan iki rekatlık bir namaz vardır.
Netice: Yatsıdan önce umûmî manâda bir namaz vardır. Fakat yatsının dört veya iki rekatlık ilk sünneti vardır derseniz kitabî konuşmamış olursunuz.
Bediüzzaman ve Cemaat
‘Mesihiyet, Mehdiyet’ diyene, o ‘şahs-ı manevî’ derdi.
Hz. Bediüzzaman’ın yaşadığı devrede cemâat çok önemliydi. O kadar ki, onun kazanına atılan her şeyin buharı ‘cemaat’ diye tüterdi. Meselâ, ‘Mesihiyet, Mehdiyet’ diyene, o ‘şahs-ı manevî’ derdi. Kendisine, ‘Rüyada sizi Efendimiz’in yanında gördük’ deseler, o yine, ‘şahs-ı manevî’ derdi. O kadar ki, şahsıyla temsil edilen hakikatler için bile ‘şahs-ı manevî’ diyerek, kendini geri çeker ve hep ‘adî bir tercüman’ olarak görünmeye çalışırdı.
Belâ ve Musibetler Karşısında
Ne var ki, belâ ve musibet istenilemez. Belki, ‘dünyada ve ahirette hasene ver Allah’ım’ denilmesi daha uygundur.
Bu dünyada çeşitli belâ ve musibetlere uğrayanlar, maruz kaldıkları bu belâ ve musibetler karşılığında ahirette kendilerine verilen cennet meyvelerini görünce, ‘keşke belâ ve musibetlerimiz daha çok olsaydı!’ diyecekler. Ne var ki, belâ ve musibet istenilemez. Belki, ‘dünyada ve ahirette hasene ver Allah’ım’ denilmesi daha uygundur.
Belâ, musibet ve sıkıntılarla insan, durulaşacak ve öz haline gelecektir. Tıpkı tereyağı gibi. O da, yayığın içerisinde bir o tarafa bir bu tarafa çarpar durur. Sonra da sade yağ olarak topak topak sütün üzerinde belirir. Artık onu süte karıştırmak isteseniz de karıştıramazsınız. Artık âdetâ ‘Ey mücrimler, bugün ayrılın’ sırrı zuhur etmiştir.
Bu öyle bir tasaffi ediştir ki, bu yolla saflaşan mü’minler, cehennemin üzerinden geçerken, cehennemin ‘çabuk geç, ateşimi söndürüyorsun’ diyeceği hadis-i şeriflerde rivayet edilir.
Benzeyen-Benzemeyen Kesitler
Saadet asrıyla günümüz arasında belli noktalarda benzerlikler olsa bile, benzemeyen noktalar daha çoktur.
Saadet asrıyla günümüz arasında belli noktalarda benzerlikler olsa bile, benzemeyen noktalar daha çoktur. Onun için her iki devir de kendi şartlarıyla ele alınıp öyle değerlendirilmelidir.
Birincisi: Her iki devirde de küfür ve küfran vardır. Ancak Saadet Asrında, karanlık ile aydınlık en net çizgilerle birbirinden ayrılmıştır. Cahiliye adı verilen dönemde din olmadığı için diyanet de yoktur. Dolayısıyla insanlarda dinî duygu ve düşünce adına en küçük bir tezahür ve emare görmek mümkün değildir. Halbuki günümüzün böyle olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçi günümüzde de, din bütün üniteleriyle hayata geçirilmese bile, dinî duygu ve düşünce vardır; ama eksiktir. Öyle ise, din adına yapılacak irşad ve tebliğ bir daha gözden geçirilerek ona göre tanzim ve tertip edilmelidir.
İkincisi: Saadet asrında din doğrudan doğruya Efendimiz (sav) tarafından temsil ediliyordu. Dolayısıyla değişik alternatifler yoktu. Peygambere tabi olan doğru yolda, diğerleri ise bâtıldaydı ve bunu herkes de böyle kabul ediyordu. Halbuki günümüzde sayılamayacak kadar çok cemaat ve her cemaatin de kendine göre hizmet metodu var. Bu kadar çok alternatif arasında yapılacak hizmet de yine bu devrin şartları nazara alınarak yapılmalıdır.
Üçüncüsü: O gün için dinin bütün emirleri orijinaldi. Dolayısıyla sahabi hep orijinaller kuşağında dolaşıyordu. Bu da onlardaki metafizik gerilimin canlı kalmasını sağlıyordu. Halbuki günümüzde bu orijinalliği temin için yeni yeni hizmet yolları ve usulleri keşfetmek lazımdır ki hizmet erleri daima canlı kalabilsinler ve gevşemeden korunmuş olsunlar.
Dördüncüsü: Günümüz nesliyle sahabi arasında durum ve şartlar itibariyle bazı benzer noktalar bulunsa bile, benzeyenin benzenene tam olarak ve ayniyet ölçüsü içinde benzemesi söz konusu olamadığı gibi, onlarla başkaları arasındaki benzerliklerde de, hiçbir zaman misliyet-i tamme bahis mevzuu değildir. Bir kere onlara liderlik eden ve öncülük yapan bizzat Efendimiz’dir (sav). Bu açıdan da onlara benzemek kat’iyen mümkün değildir. Değildir ki, onlar bu Yüce Başbuğ’un yönlendirmesiyle çok kısa bir zamanda çok büyük işler başarmışlardır. Öyleki, tarih aynı muvaffakiyeti bir daha ne görmüş ne de görecektir.
Beşincisi: Her iki döneme ait hasım güçler arasında da farklılık vardır. Efendimiz (sav) döneminde ilâh kabul edilen putlar vardı. Ve bunlar açıktan açığa mabut sayılıyorlardı. Halbuki günümüzde insanların serfuru ettiği bir hayli uydurma ilâhlar mevcuttur. Ama, hiç kimse onlara açıktan açığa ilâh dememektedir…
Berzah Âlemine Ait Bir Prensip
Allah’ın kendilerine ta’lim buyurduğu bazı isimlerini okumaları sonucudur.
Melâikenin ve âlem-i berzahtakilerin temessülü, onların, Allah’ın kendilerine ta’lim buyurduğu bazı isimlerini okumaları sonucudur. Bununla birlikte, her istedikleri zaman temessül edip, bize görünemez veya bizi göremezler. Bu da, Allah’ın iznine bağlıdır.
Besmelesiz Et
Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir meselesinde dahi hassasiyet göstermektir.
Hanefî mezhebi, üzerine Allah’ın ismi anılmayan (yani besmele çekilmeyen) şeyleri yemeyin ayetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık Şafiîler, Buharî’de geçen bir hadîsi farklı yorumlayarak, besmele kasden terkedilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görüşündedirler.
Buharî’deki hadis şöyledir: Efendimiz’in (sav) Mekke’de bulundukları bir sırada, etraf kabilelerden Müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mi, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda, Efendimiz (sav), ‘Besmele çekin ve yiyin’ buyururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfî olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efendimiz ise, ‘eti gönderen kabile Müslümandı ve ilgili Kur’ân ayetinden haberdardı. Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikleri sadece bir şüphe meselesiydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Rasûlü (sav), hayvanı keserken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zannıyla etin yenmesini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çekilir diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.
Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir meselesinde dahi hassasiyet göstermektir. O, bir taraftan ferdî hayatında besmelesiz etleri yemezken, içtimâî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin ‘Besmele’ ile kesilmesi için gereken her şeyi yapar.
AIDS ve Şehitlik
Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın. (Amin)
Bir insana AİDS virüsü, gayr-i meşru yollar dışında kaza ile veya kan nakli gibi endirekt yollarla bulaşır ve insan da bundan ölürse, bu takdirde şehit olur. Kaldı ki bu hal, insanlar içinde utanılacak bir husustur. Zira onun hakkında zihinlerde hep kirli bir soru kalacaktır. Gerçi şehitlik, makam olarak çok büyüktür; fakat, kimse böyle bir şekilde şehit olmayı arzu etmez. Cenab-ı Hakk bizleri dünya ve ukbada utandırmasın. (Amin)
Akibet Korkusu
İnsana şans bir defa verilmiştir. O, okunu bir defa atacak, 12’den vuracak ve kurtulacaktır. Yoksa vay haline!..
İbrahim Nehâî, Esved bin Yezid en-Nehâî, Alkame, Ebu Hanife gibi şahıslar akıbetlerinden endişe ediyorlardı. Sabahlara kadar damın üstünde ibadet eden Esved vefat edince, onu rüyada görüyor ve soruyorlar: Allah sana nasıl muamele yaptı? Cevap veriyor: Neredeyse peygamberlerle beraber haşredecekti. Buna rağmen, bu zatlar hayatları boyunca kabre imansız gitmekten korkmuşlardı.
İnsana şans bir defa verilmiştir. O, okunu bir defa atacak, 12’den vuracak ve kurtulacaktır. Yoksa vay haline!..
Akika
Akika’da çocuğun saçının kesilmesinin sebebi nedir?
Bu işin poliklinik bir tespitinin yapılması lazım.
Zekât, nasıl malın sigortasıdır; saçının ağırlığınca altın tasadduk edilmesi de, bir nevi çocuğun sigortasıdır. İnşaallah onu belâ ve musibetlerden korur.
Sadece bir tefe’ül yani, hayra yorma, hayır dileme olabilir.
Allah(cc) Halim’dir
Halîm, Allah’ın isimlerinden biri; kullarına karşı öfkesini hemen göstermeyen, sabırlı ve merhametli olan anlamındadır.
Allah (cc), kullarına devamlı Halîm olarak muamele eder. Meselâ, Suheyl İbn Amr veya Esid İbn Attab Müslüman olmadan evvel söylediği şiirlerle İslâmiyete karşı hep cephe oluşturmuş biri. Hz. Ömer, Efendimiz’den, ona haddini bildirmek için izin ister fakat, Efendimiz (sav) Hayır, o bir gün seni memnun edecek cevabını verir. Efendimiz’in vefatını müteakip Hz. Ebu Bekir galeyana gelen halkı Medine’de yaptığı o tarihî konuşmayla yatıştırdığı gibi, Suheyl İbn Amr da Mekke’de bu tür bir konuşma yaparak önemli bir hizmet ifa etmişti. Demek ki, Allah (cc) onun temerrüdüne 5-6 sene sonra yapacağı hizmetlerden dolayı mehil vermiş ve böylece bize Halîm isminin tecellilerinden televvünler göstermek istemişti.
Allah’a Ulaşma Yolları
Bence insan Allah’a aşk, şevk, cezb u incizab ve acz u fakr gibi yüzlerce yolla ulaşabilir.
Aşk yolu, acz-fakr yoluna biraz muhalif gibidir. İnsan, perde halinde açılan menfezden Allah’a bakabilir. Aşk’ta, acz u fakrın insan ruhuna kazandırdığı hiç olma haletini kaybetme söz konusu olabilir. Aşkta ikilik vardır fakat, varlığı nefyetme yoktur.
Tabii ki bütün bunlar, vicdanlarında Allah’a kurbiyete erememişler için tantanalı sözler. Bence insan Allah’a aşk, şevk, cezb u incizab ve acz u fakr gibi yüzlerce yolla ulaşabilir. Bazıları vicdanında duyarlar ama, bunu ifade edemezler. Zira o, ‘hal’ dir ve o hali kelimenin dar kalıpları istiap edemez.
Altın Kanal – Zift Kanal
Arapça “sifâh” (سِفَاح) kelimesi, “zina” veya “nikâhsız cinsel ilişki” anlamına gelir.
Efendimiz (sav), bir hadis-i şeriflerinde, Benim soyumda sifah (zina) yoktur. Ben, hep nikâhtan geldim buyururlar. Diğer bütün nebîlerin nesebi de aynıdır. Fakat, kefere ve fecerenin soyu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

