Bakımı üstlenilen engelli akrabanın gelirini ev bütçesinde değerlendirmek caiz midir?
Soru Detayı: Eşimim erkek kardeşi (kayınbiraderim) bakıma muhtaç engelli olup, bizimle birlikte yaşamaktadır. Kayınbiraderim, vefat eden babasından (kayınpederim) kalan hissesi oranında emekli maaşı almaktadır. Bu maaşı aile bütçemiz içinde kullanıyoruz. Ancak, maaşın sadece ihtiyaç kadarını kullanmak ya da tamamını bütçeye dahil etmek konusunda tereddütlerimiz var. Bu konuda doğru uygulama hakkında bilgi verirseniz sevinirim. Teşekkürler.
Değerli kardeşimiz,
Sizin bakım-görümünüz altındaki kayınbiraderinizin durumu, bir kişinin himayesindeki yetimin durumuna benzemektedir. Bir yetime bakan kişinin, o yetimin malından yararlanması konusunda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ
“(Yetimin bakımını üstlenen kişi) zenginse, yetimin malından faydalanmaya ihtiyacı yoksa müstağni davransın (yani onun malına el sürmesin). Şayet fakirse, “maruf” ölçüsünde ondan istifade edebilir.” (Nisa suresi, 4/6) Buradaki maruf; makul ölçülerde, örfe/duruma uygun, aşırıya kaçmadan gibi anlamlara gelir.
Yalnız burada şu fark var: Yetim çocuk, rüşdüne erinceye kadar hamisi olan kişinin yanında kalır, sonra kendisine malı teslim edilir. (Yukarıda verdiğimiz ayetin baş tarafı da bunun usulünden bahsetmektedir) Bu yüzden yetimle ilgili ameliye, o büyüyüp kendi malında kendisi tasarruf edebilecek olgunluğa erişinceye kadar onun malını bir emanet olarak muhafaza etmektir. Yani bu işin bir sonu vardır, emaneti o zamana kadar muhafaza edersiniz.
Sizin içinde bulunduğunuz durum biraz daha farklı. Zannederim kayınbiraderinizin özrü devamlı. Dolayısıyla sizin ailenizin bir üyesi olarak onun maaşını aile bütçenize katmanızda bir mahzur olmayabilir. Zira şu anda ya da ileride onun sizden müstakil bir hayatı olmayacak. Ancak yine de ihtiyatlı davranıp ihtiyaç kadarını ev bütçesinde değerlendirip geri kalanını onun adına bir yere koymayı ve bununla daha sonra onun herhangi bir şekilde ortaya çıkabilecek bir ihtiyacını karşılamayı düşünürseniz bu da sizin takvanızdan kaynaklı bir davranış olabilir. Zira belki ileride onun bakım görümünü başkası üstlenmek durumunda kalabilir ya da başka bir durum ortaya çıkabilir.
Her şeyin doğrusunu Allah bilir. O’na emanet olun.
Bir erkeğin kadın psikoloğa danışması caiz mi?
Değerli kardeşimiz,
Dinimizde mahremiyet kurallarına ve iffetin korunmasına büyük bir önem verilmektedir. Bu bağlamda, genellikle kadınların kadın, erkeklerin ise erkek psikologları tercih etmeleri önerilir.
Ancak bazı durumlarda kişinin ihtiyaçlarına ve bulunduğu koşullara bağlı olarak, karşı cins bir psikologa başvurması gerekebilir. Bu durumda, kişinin psikolojik sağlığı için zaruri bir ihtiyaç olduğunda ve diğer seçenekler mümkün değilse, karşı cins bir psikologla görüşmesinde bir sakınca olmayacaktır.
Unutulmamalıdır ki danışmanlık sürecinde mahremiyet ve dini prensiplere uygunluk gibi konulara dikkat edilmelidir.
Selametle kalın..
Eşi vefat eden biri yeniden evlenirken, İslami ölçülere göre nasıl hareket etmelidir?
Soru Detayı: Eşi vefat eden bir erkek yeniden evlenirken; davetiye, düğün salonu, tebrikler, çevreye olan yaklaşımları nasıl olmalı. Efendimiz (SAV) in yaklaşımı nasıldı? İslami açıdan Asgari ölçüler neler olmalı?
Bu, şahısların durumuna, örf ve adetlere göre düzenlenecek bir durum. Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellemin hayat-ı seniyyelerinde, eşlerinden sadece Hazreti Hatice ve Hazreti Zeynep binti Huzeyme (radıyallahu anhüma) vefat etmişler. Diğer zevceleri, kendinden sonra vefat etmişler. Efendimiz’in evlilik merasimleri şaşaadan uzak, sade şekilde olmuştur. Akit yapılır, yemek verilir.
Kişinin eşinin vefatının üzerinden ne kadar zaman geçtiği, yeni evleneceği kişinin bekar veya dul olması, karşıdaki kişinin istekleri, kişilerin geldiği kültürlerin ve içinde yaşadıkları cemiyetin kabulleri gibi durumlar, hareket tarzını belirlemede önem arz eder. Kişi kendisi, ilk evliliğindeki gibi bir düğüne gerek duymuyor olabilir ancak buna tek başına karar veremez; yeni eşinin ve onun yakınlarının istekleri de bu hususta önemli. Dolayısıyla, bu tür durumlar için genel bir şey söylemek çok zor olsa da belki şu kadarını söyleyebiliriz:
Bir Müslümanın düğün merasimi zaten belli ölçüde vakar üzere olmalı. Bu ölçüde olduktan sonra, iki tarafın yakınlarının isteklerinin, çevrenin, örflerin belirleyeceği bir çerçevede düğün yapmakta bir sakınca yoktur.
Allah’a emanet olun.
Fizik tedavi için karşı cins bir doktordan tedavi almak caiz midir?
Değerli kardeşimiz,
Dinimiz mahremiyet kurallarına ve iffetin korunmasına büyük bir önem vermektedir. Bu bağlamda esas olan, kadınların kadın, erkeklerin ise erkek doktorları tercih etmeleridir. Hele ki günümüzde doktor seçimlerinin esnek olması ve bu konuda bir çok alternatifin bulunması, hemcins bir doktoru tercih etmeyi kolaylaştırmaktadır. Ancak yine de bazı durumlarda bu tercihin yapılması mümkün olmayabilir ve kişi sağlığı için acil bir ihtiyaçtan dolayı karşı cinsten bir doktora tedavi olmak zorunda kalabilir.
Fizik tedavi için karşı cins bir doktordan tedavi almak, ancak zaruret durumunda caiz görülebilir. Karşı cinse gitmenin caiz olduğu zaruret durumları ise, kişinin sağlık durumu ve bulunduğu şartlara bağlıdır. Eğer kişi, sağlığı için gerekli görülen bir fizik tedaviyi sadece karşı cins bir doktordan alması gerekiyorsa ve bu bir zaruretse, bu durumda bu tedaviyi almasında bir sakınca yoktur. Ancak bu durumda da mahremiyet ve iffetin korunmasına büyük özen gösterilmelidir. Fizik tedavi sırasında mahremiyet korunmalı, fazla temas ve gereksiz yakınlıktan kaçınılmalıdır. Yani tedavinin zaruret durumunda yapıldığı ve kişinin sağlığı için elzem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.
Selametle kalın…
Anne babasına erkek kardeşinden daha fazla destek olan bir kız evladın günümüz şartlarında medeni hukuka göre eşit miras paylaşımı yapılmasını talep etmesi dinen uygun mudur?
Soru Detayı: Miras paylaşımında kız ve erkek evlat eşit miktar almıyorlar. Günümüzde kız evlatlar ebeveynleriyle daha çok ilgileniyor, maddi destek oluyorlar. Maddi bir külfetin altına giriyorlar. Benim de erkek kardeşimle mirası medeni hukuka göre eşit paylaşma imkânım var. Ayet-i kerime’ye muhalefet etmekten de çok korkarım. Bu şekilde bir paylaşımda hakkım olmayanı mı almış olurum?
Değerli kardeşimiz,
Sorunuzda iki ayrı mesele var: Birincisi miras payları ve mirasın medeni hukuka göre paylaşımı, ikincisi anne-babaya maddi destekte bulunulması.
Öncelikle miras meselesinin mahiyeti kapsamı ve ilgili muhatapların paylarının ne olduğu temel dini kaynaklarımızda net bir şekilde ortaya konulmuştur. Başka bir ifade ile Kur’an ve Sünnet tarafından detaylı bir şekilde bu mesele düzenlenmiştir. Buna göre her bir mirasçının alacağı pay belirlenmiş; “Miras payları ile pay sahiplerinin aile içi sorumlulukları arasında kendine özgü hak ve yükümlülükler sistemi çerçevesinde ve hukukî yaptırımlarla desteklenen bir denge gözetildiğinden evlâtlar, öz ve baba bir kardeşler arasında kadınların hissesi erkeklerinkine göre yarı olarak belirlenmiştir.” Net bir şekilde düzenlenmiş olan miras paylaşımını, düzenlendiği gibi icra etmeli, bu noktada bir değişikliğe gidilmemelidir. Zira taraflar haklarını payları nispetinde talep ettikleri sürece belirlenen oranlar dışında bir paylaşıma gidilmesi fıkhî açıdan caiz olmayacaktır.
Ancak hak sahibi olanların herhangi bir baskı altında kalmaksızın kendi rıza ve onayları dahilinde yürürlükte olan kanunun düzenlediği şekilde paylaşım yapılması da mümkündür. Bu, mirasçıların bir kısmının kendi haklarından/alacakları payların bir kısmından feragat etmeleri manasına gelir. İnsan, kendi hakkından feragat edebilir, bunun dinen bir sakıncası yoktur, hatta iyi bir niyetle kişi sevap da kazanır.
İkinci mesele ise genel olarak aralarında kan bağı olup darda olan (mu’sir) yakınların özelde ise anne babanın gözetilmesi, maddi ihtiyaçlarının karşılanması meselesidir. Bu da nafaka yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmektedir. Buna göre, temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken fakir anne-babanın ihtiyaçları çocukları, şayet çocukları yoksa kan bağı olan diğer yakınları tarafından karşılanmalıdır. Bu dinî bir yükümlülüktür ve yerine getirilmediği zaman kişiyi dünyevî/hukukî ve uhrevî açıdan sorumlu kılar.
Buna göre anne-babanızın temel ihtiyaçlarına dair giderleri -şayet kendileri karşılayamayacak durumda iseler- hem sizin hem diğer kardeşlerinizin sorumluluğu kapsamındadır. Kardeşlerin kendi aralarında anlaşıp konuşmalarıyla bir neticeye ulaşmaları ve bu temel ihtiyaçları birlikte karşılamaları gerekir. Bu ihtiyaç giderilmiyorsa taraflar veya taraflardan bu sorumluluğu yerine getirmeyenler dinen ve hukuken sorumlu olurlar.
Bu sorumluluğu yerine getirmeyen tarafların varlığından yola çıkarak belirlenmiş miras paylarında değişikliğe gitmek -yukarıda değindiğimiz üzere- doğru değildir. Bunun yerine, alternatif olarak şu yapılabilir:
Diğer kardeşlerin yükümlülüğü dahilinde olan maddi giderleri de yüklenmemek için –aile bağlarını zedelememek kaydıyla– mevcut medeni hukukun “bakım nafakası” düzenlemesinden istifade edilebilir. Anne babanın ihtiyaçlarının karşılanması Türk Medeni Hukuku’nda “Nafaka Yükümlülükleri” başlığı altında düzenlenmiştir:
“Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür. Kardeşlerin nafaka yükümlülükleri, refah içinde bulunmalarına bağlıdır. Eş ile ana ve babanın bakım borçlarına ilişkin hükümler saklıdır.” (364.madde).
Anne babanın temel ihtiyaçları dışındaki diğer masrafları ve kendilerine yapılacak maddi destekler ise zaten gönüllülük esasına bağlıdır. Dinimizce teşvik edilmiş, güzel bulunmuş olmakla birlikte sorumluluk doğuracak bir ödev olmadığı için bu tür yardımların dinen ve hukuken bir bağlayıcılığı dolayısıyla hükme tesiri yoktur.
Netice itibarıyla şu şekilde özetleyebiliriz: Bahsettiğiniz gibi durumlarda miras paylaşımı, dinimizde düzenlenmiş olduğu şekli ile yapılmalı, nafaka yükümlülüğü ile ilgili olarak da kardeşler kendi aralarında bir çözüm üretmeli, şayet buna muvaffak olamazlarsa, ilgili yasal merciler üzerinden çözüm aramalıdırlar. Bu şekilde hem dinî bir vebal altına girilmemiş, hem de mağduriyet ve haksızlıklar yaşanmamış olur.
Selametle kalın…
Evlenmek maksadıyla kadın ve erkek yalnız başlarına bir odada görüşme yapabilirler mi?
Birbirlerine namahrem olan yani yakın akraba olmayan erkek ve kadının, başkalarının göremeyeceği, başkalarının rahatlıkla giremeyeceği bir yerde yalnız kalmaları haramdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururlar:
“Bir erkekle bir kadın baş başa kalmasınlar.” (Buhârî, nikâh 110; Müslim, hac 424)
Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere burada maksat, insanları nefisleriyle, şeytanla baş başa bırakmamak, günaha götürebilecek kapıları kapatmaktır.
Evlilik görüşmesi yapacak kişiler de bu hükmün dışında değillerdir. Bu görüşme için ya halka açık bir ortam seçilmeli ya da görüşülecek yerin en azından başkalarından tamamen uzak bir yer olmamasına dikkat edilmelidir. Mesela bir tanıdıklarının evinde görüşeceklerse, ev ahalisi evde bulunmalıdır. Bu şekilde olduktan sonra kapının kapalı olmasında bir sakınca yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken, bu iki kişinin, görüşmelerini, kendilerini başkalarının gözlerinden tamamen uzak hissettirmeyecek bir yerde yapmalarıdır.
Başörtüsü beni çok zorluyor. Dışarı çıktığımda başıma ağrılar giriyor. Böyle bir mükellefiyet insana neden yüklenmiştir?
Hayat bir imtihandan ibarettir. Bu dünyada her şeyimizle imtihan oluyoruz. Varlıkla da yoklukla da sınava tâbi tutuluyoruz. Hayatın sahibi, imtihanı geçenlere büyük mükâfatlar vadediyor. Varlığa yoktan var eden, her şeyin Kendisine doğru akıp gittiği Yaratıcı, vaadinden dönmez. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. Vaadine erdirmek için insanları imtihan ediyor. İmtihanda olduğunu bilen insanoğlu, şuurlu, sabırlı bir şekilde bu imtihanı vermeye çalışmalı, kınayanların kınamasından korkmamalı, kısmen yaşanan meşakkatlere katlanmalı ve bu dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğunu unutmamalıdır. Esasında bütün ibadetlerin ve dinî kuralların uygulanmasındaki temel inanç budur: Rahman ve Rahim Allah’ın kuluyuz. O’nun tarafından imtihan ediliyoruz. Her şeyle O’nu tanımaya ve O’na yaklaşmaya çalışıyoruz. En sonunda O’nun bahşedeceği ebedi güzelliklere kavuşmayı arzu ediyoruz.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, amellerin temeli inanca dayanır. İnanmayan insanın inanmadığı konuda bir şey yapması beklenmez. Bir şey yapan insan, onu inanarak yapıyordur. İnanmadan yapıyorsa zaten samimi değildir.
Diğer yandan Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Bugün dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kadın, başörtüsü takarak yaşıyor. Demek ki başörtüsü takmak, insana yaşanmaz bir hayatı dayatmıyormuş. Onun elinden bütün imkanları alıp, onu mahrumiyete mahkûm etmiyormuş. O halde meseleyi temelden almak gerekiyor. O temel de şudur:
Kulluk, inanarak yaşanacak bir süreçtir. İnsan inanmadığı şeyi yapmaz ya da yapmak istemez. Eğer normal şartlar altındayken kulluğun gereklerini yerine getirmede bir kusur, bir zayıflık, bir ihmal varsa, bunun sebebi başka yerde değil inançta aranmalıdır. Amelinde kusur olanın imandan çıkacağı iddia edilemez. Ancak ameldeki kusur, inancın kuvvetlendirilmesi gerektiğine dair bize bir kanaat verir. Bu kanaat bizi inanca yönlendirmeli, inancın içimizde yerleştirilmesi ile alakalı bazı faaliyetlere sevk etmelidir.
Netice itibariyle, inanç sağlam olmalı ki, insan amelleri yerine getirirken oluşan meşakkatlere sabretsin, yılgınlık göstermesin, usanmasın, Allah’tan başka kimseden korkmasın.
Başörtüsü takan bazı kadınlar, bulundukları yerlerde zorluk yaşayabilirler. Etraflarından baskı görebilir, ötekileştirilebilir, bir kısım eza cefaya maruz kalabilirler. Böyle durumlarda, kulluğun bir imtihan olduğunu, Allah’ın emirlerine sadakatin bu dünyada bir bedelinin olduğunu, cenneti kazanmanın kolay olmadığını, sadıkların cennetle mükafatlandırılacağını, Allah’ın emirlerini yerine getirmenin başka şeylerde bulunmayan bir zevk ve huzuru olduğunu düşünüp sabretmeleri gerekir.
Ayrıca bir Müslümanın kıyafeti bazen bazı yerlerde tepkiyle karşılansa, kıyafet sahibine karşı olumsuz tavır sergilense de onun, ahlakıyla, ilmiyle, hayat anlayışıyla farklılığını ortaya koyacağı, böylece insanlarla zaman içerisinde daha kaliteli bir irtibat sağlayabileceği de göz ardı edilmemelidir. Nitekim insanlar, başta kıyafetleriyle ağırlansalar da sonunda fikirleriyle uğurlanırlar. Buna dair dünyada yaşanan pek çok örnek vardır.
Hz. Mariye validemiz bile başörtüsü kullanmadıysa, bugünkü bayanların da böyle bir seçeneği olamaz mı?
Soru Detayı: Efendimizin hanımı Hazreti Mariye annemiz, cariye olarak kaldığı için başını örtmemiş. O zaman başörtüsü nasıl her bayana farz oluyor. Mariye validemiz bile başörtüsü kullanmadıysa, bugünkü bayanların da böyle bir seçeneği olamaz mı?
Mariye validemiz, bir cariye olarak Mısır lideri tarafından Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilmişti. Bir rivayete göre yolda, başka bir rivayete göre ise Medine’ye geldikten sonra Müslüman oldu. Efendimiz, Mariye’yi cariye olarak aldı. Kendisine kalacak bir yer tahsis etti. Daha sonra ondan İbrahim isminde bir çocuğu oldu. Böylece Mariye validemiz hürriyetine kavuştu.
Onun cariyeyken başı açık namaz kılması da hürriyetine kavuştuktan sonra başı kapalı namazı kılması da tamamen Allah’ın emirleri ve Resullullah’ın uygulamaları dahilinde gerçekleşmiştir. O dönemde cariyeler dışarıda başları açık gezebildikleri gibi namazı da başları açık kılabiliyorlardı. Bu tamamen onların toplumsal statülerinin bir neticesiydi. Onlara böyle bir statüyü veren ise Allah ve Resulüdür.
Kölelik ve cariyeliğin geçerli olmadığı, uygulanmadığı, yaşanmadığı zamanlarda ve toplumlarda bu meseleyi tam manasıyla anlamak kolay olmayabilir. Pratikte uygulaması olmayan bir şey hakkındaki hükümleri anlamak zor oluyor.
Günümüzde konuyla alakalı gelen soruların pek çoğu bundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu mesele tarihi bir gerçeklik olarak önümüzde bulunuyor. Kölelik ve cariyeliğin toplumun bir gerçekliği olduğu dönemde İslam’ın bunları görmezlikten gelmesi mümkün değildi. O yüzden de bir düzenleme getirdi ve köleye de hürre de bir statü tayin etti.
Bu statüler hayatın diğer alanlarını olduğu gibi ibadet ve uygulamaları da içine alıyordu. Başörtüsü de bunlardan biridir. Ancak daha sonra insanlığın geldiği seviye itibarıyla kölelik ve cariyelik ortadan kalktı. Günümüz şartlarında olmayan bir uygulamaya kıyasla bugün bir hüküm vermeye kalkmak, isabetli değildir ve bizi yanlış neticelere götürür.
Zıhar’ın tanımı, şartları ve hükmü nedir?
Zıhar da îlâ gibi bizim toplumumuzda az bilinen ve uygulanmayan bir boşama çeşididir; fakat evliliği sona erdiren bu yöntemler İslâm hukukunda bulunduğu ve daha önemlisi haklarında âyet ve hadisler yer aldığı için genel bir malumat vermenin faydalı olacağını düşündük.
Zıhar, uygulama bakımından îlâya çok benzer çünkü o da îlâ gibi erkeğin belli lafızlarla karısına yaklaşmayı kendisine haram kılmasıdır. Zıhar da îla gibi Cahiliye’de uygulanan bir âdettir. Cahiliye toplumunda bir erkek, karısına “Sen bana anamın sırtı gibisin.” diyerek onu kendisine ebediyen haram kılar ancak boşamazdı. Bu yönüyle o boşamanın en ağır şekliydi. Tabii bu arada mağdur olan da kadın olurdu. İşte İslâm bu uygulamayı yasaklamış ancak yasak olmasına rağmen zıhar yapanlar için de bazı müeyyideler vaz’ etmiştir.
Tanımı
Arapça bir kelime olan zıhar, sırt manasına gelen “zahr” kelimesinden türemiş bir mastardır. Zıharın ıstılahî manası ise; bir erkeğin, karısını nikâhı kendisine ebediyen haram olan bir kadına veya onun bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesi demektir.
Meşruiyeti
Mücâdele Sûresinde geçen zıhar âyetlerinin nüzul sebebi olarak gösterilen hâdise şu şekilde cereyan etmiştir. Havle binti Mâlik b. Sa’lebe’ye (radıyallahu anhâ) kocası Evs b. Sâmit zıhar yapınca Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gitmiş ve kocasını şikayet etmiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise henüz bu konuda indirilmiş bir hüküm olmadığı için ona Allah’tan korkmasını ve Evs’e iyi davranmasını söylemiştir. Ancak Hz. Havle ısrarına devam etmiş ve bu arada şu âyet-i kerîmeler nazil olmuştur:
“Kocası hakkında sana başvurup tartışan ve hâlini Allah’a arzeden o kadının sözlerini elbette Allah işitti. Allah sizin konuşmalarınızı dinliyordu. Şüphesiz Allah Semî’dir, Basîr’dir (her şeyi işitir ve görür). İçinizden kadınlar hakkında zıhar yapanlar bilsinler ki onlar kendilerinin anneleri değildir, onların anneleri sadece kendilerini doğurmuş olanlardır. Onlar gerçekten çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber, Allah’ın affı ve merhameti çoktur (geçmiş durumlar hakkında tevbe edenleri affeder.)
Eşlerine zıhar yaparak onlardan ayrılmaya kalkıp da sonra söylediklerinden dönenlerin, eşleriyle temastan önce bir köleyi hürriyetine kavuşturmaları gerekir. İşte size emredilen budur. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Buna imkân bulamayan kimse, temaslarından önce, iki ay ara vermeksizin oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurmalıdır. Bu hükümler Allah’ı ve Resûlünü tasdik ve onlarla amel edip Cahiliye uygula-malarını redd etmeniz için konulmuştur. İşte bunlar Allah’ın hudutlarıdır. Kâfirler için gayet acı bir azap vardır.” (Mücadele Sûresi, 58/1-4.)
Vahiy üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Havle arasında şu konuşma geçmiştir.
— Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kocan bir köle âzâd eder.” buyurdu.
— Ben: “Onun kölesi yok!” dedim.
— Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam): “Öyleyse ard arda iki ay oruç tutar” dedi.
— Ben tekrar: “Ey Allah’ın Resûlü, kocam çok Boşanma yaşlıdır, oruca tahammül edemez!” dedim.
— “Öyleyse, dedi, altmış fakir doyursun!”
— “Onun elinde, sadaka olarak verecek hiçbir şeyi yok, (nasıl altmış fakir doyuracak?)”
— “Öyleyse, dedi, ona ben yardım edeyim. Şu bir arak hurmayı al götür!”
— “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, diğer bir arak’ı da ben verip ona yardım edeyim.”
— “Güzel söyledin, dedi, git bunlarla ona bedel altmış fakiri doyur. Sonra da (eski nikâhınla) amcaoğluna (kocana) dön!”
Kullanılan Lafızlar
Bu lafızlar sarih (açık) veya kinayeli olabilir. Sarih olursa niyete ihtiyaç olmaksızın zıhar gerçekleşir. Kinaî lafızlarda ise niyet aranır. Mesela bir zevcin zevcesine hitaben: “Sen bana anamın sırtı gibisin”, “Sen bana kız kardeşimin batnı gibisin” vs. sözleri açık olup bunlarla zıhar gerçekleşmiş olur. Ancak “Sen bana anam gibisin” sözü kinai bir sözdür; çünkü erkek karısını başka bir yönden annesine benzetmiş olabilir. Ancak bu sözü zıhar kastıyla söylediyse artık kefaret ödeyinceye kadar karısı kendisine haram olur.
Şartları
- Diğer boşama çeşitlerinde olduğu gibi burada da erkeğin akıllı ve ergin olması gerekir. Deli, bunak, uyuyan, çocuk gibi kimselerin zıhar yapmaları sahih olmasa da hata edenin, kendisine zor kullanılanın (mükrehin) ve sarhoşun zıharı muteber kabul edilmiştir.
- Zıhar yapan, erkek olmalıdır. Hanefîlerde esas alınan görüşe göre kadının kocasına karşı zıhar yapması muteber değildir.
- Kadının nikâh bağı devam ediyor olmalı veya ric’î talâktan dolayı iddet bekliyor olmalıdır.
- Zıhar yapan Müslüman olmalıdır çünkü gayrimüslimler zıhar neticesinde ödenen kefarete ehil değillerdir.
- Kadının benzetilen yanı, ya tamamı ya da onun yarısı, üçte biri, dörtte biri gibi cüzü veyahut da boyun, baş gibi bedenin tamamını temsil eden bir uzvu olmalıdır. Benzetilen kadının eli, ayağı, tırnağı, saçı vs. olursa, zıhar muteber olmaz.
- Kendisine benzetilen kadın olmalı ve bu kadın, erkek için evlenilmesi haram kılınanlardan olmalıdır. Anne, kız kardeş, teyze, hala vs.
Hükmü
Zıharda bulunan bir erkeğin kefaret ödeyinceye kadar eşine yaklaşması, onu öpmesi, ona dokunması vb. fiiller haramdır. Zıhar, kefaret ödemekle son bulur ve artık kocanın eşine yaklaşması helâl olur. Eğer erkek kefaret ödemeden eşiyle birleşirse, haram bir fiil işlemiş olacağından Allah’a tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Bu durumda ilk kefaretin dışında başka bir şey gerekmez. Bu mutlak zıharın hükmüdür.
Eğer zıhar belli bir vakitle kayıtlanmışsa, bu vaktin bitmesiyle sona erer. Bu süre içinde erkek eşine yaklaşmazsa kefaret ödemesi de gerekmez. Mesela bir erkek karısına “Sen bana bir ay boyunca validem gibisin” derse bir ayın dolmasıyla zıhar hükmü de biter ve kefaret de gerekmez çünkü zıhar yemin gibidir.
Zıhar kefareti âyet-i kerîmeyle tespit edilmiştir. Buna göre kocanın tekrar karısıyla birlikte olabilmesi için köle azad etmesi, bu mümkün olmazsa iki ay aralıksız oruç tutması, buna da güç yetiremeyen kimsenin altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurması gerekir.
Alman markı üzerinden belirlenen mehir günümüzde nasıl hesaplanmalıdır?
Soru Detayı:
2001, temmuz ayinda 5000 alman markı ile mehri belirlenip evlenen bir kadın 2022 Mayıs ayında resmi olarak boşandı ve mehrini almak istiyor. Bu mehir nasıl hesaplanmalı günümüz şartlarında?
Cevap:
Sorunuzda belirttiğiniz bilgiler ışığında şunları söyleyebiliriz:
Fıkıh kitaplarımızda herhangi bir paranın tedavülden kalkması (kesadı) durumunda öncesinde yapılan akitlerden doğan sorumlulukların nasıl yerine getirileceği detaylı bir şekilde tartışılmıştır. Nikah akdinden doğan mehir, erkek tarafından ödenmesi gereken bir borçtur. Boşanmanın gerçekleşmesi ile hemen ödenmesi gerekir. Belirlenen mehir şayet para cinsinden ise ve bu para da tedavülden kalkmışsa, paranın tedavülden kalktığı tarih esas alınarak değeri hesaplanır ve o değer ödenir.
Bu durumda 5000 Alman markının tedavülden kalktığı tarihin/günün altın veya euro fiyatı üzerinden bir değer belirlenir ve ödenir. Küsuratta dahi olsa hak kalmaması adına tarafların ödemeden sonra karşılıklı helalleşmesi güzel olur.
Selametle kalın.
Not: Yukarıdaki cevap sadece sorudaki bilgiler ışığında düşünülmüştür. Yani mehir net olarak belirlenmiş ve hepsi veya bir kısmı boşanma sürecine kadar ödenmemiştir. Mehrin karşı tarafa hibe edildiği veya ödenmesine gerek kalmadığı/kalmayacağı vb. gibi sözleşmeler/konuşmalar söz konusu olmadığı varsayılmıştır.
Kaynaklar: Mecmeu’l-enhur, 2/509; Fetava el-hindiyye, 1/341, Nehru’l-Fâik 2/230; Bahru’r-Râik, 3/154; Reddu’l-muhtar, 3/201.

