Tarihte Kadına Bakış

Bir başka coğrafyada, erkek ailenin mutlak hâkimi, kızlarsa evlerde hizmetçi konumunda birer zavallı; hatta bazen babaları tarafından satılan birer esir gibidirler. Aslında onlar böyle bir muameleye müstahak idiler; zira kadın Âdem’i aldatmış ve onu kötülüğe sevk etmişti. Bu açıdan da o mutlak mel’un sayılmalıydı.. (Bazı İsrail kaynakları itibarıyla kadın hakkında biçilen hüküm de bu çerçevede…)

Diğer bir dünyada ise, o insan sayılmıyor, kendisine isim verilmiyor; 1, 2, 3 diye hitap ediliyor, hatta bazen domuz gibi görülüyor. (Bu mide bulandıran tablo da Eski Çin’den…)

Daha başka bir âlemde ise o, çocuk yapan bir makine ve orta malı değersiz bir metâ idi. (Yunan ve Roma’ya ait bu yaklaşımda edebimize takılıp dışarıda kalan daha başka mülâhazalar da var…) Şu sözler de, işte bu kültürün devâsâ düşünülürlerine ait: ‘Kadın yaratılış itibarıyla yarım kalmış bir erkektir.’ (Bu da Aristo’ya ait.) ‘Kadın, erkekler büyük işler başarmasın diye yaratılmıştır. O yaratılmasaydı, erkekler tanrılaşabilirlerdi. ‘(Çiçero) Kadını aşağılayıcı benzer yaklaşımlar daha sonra da devam etmiştir. Sekizinci Henry dönemine kadar (1509-1547) kadın, Cennet’te ilk günahın işlenmesine sebebiyet verdiği için İncil’e el süremezdi. İşte bu atmosferde şu kabil mülâhazalar çok yaygındı: ‘Kadın -hâşâ- bir hilkat hatasıdır.’ (‘Yitirilmiş Cennet’ yazarı Milton) Bir azizin ağzından dökülen şu sözlerse fevkalâde ürperticidir: ‘Eğer kadınlar Ahiret’te cinsî duygularıyla dirilecek olurlarsa, korkarım orada da erkekleri baştan çıkarırlar.’ (Dilerim bu, Saint Augustine’e bir isnad olsun)

Modern çağlarda da kadını karalama hep aynı çizgide devam etmiştir: Nietzsche; ‘Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma!’ diyerek, âdeta bir dünyanın düşüncesine tercüman oluyordu.

Leon Tolstoy, evlilikle âlakalı hatıra defterinde; ‘Evlendiğim için çok mutluyum. Yuva saadeti bir güneş gibi ruhumu aydınlatıyor’ diyordu ki, bunlar yerinde ve doğru sözlerdi. Ama bir süre sonra yazdığı bir romanında roman kahramanını: ‘A, sakın evlenme; eşin ortaya iyi bir eser koymanı engeller. Alâkalarını baskı altıda alır ve seni aşağı ve sıradan bir varlık haline getirir. O bayağı bir varlık olduğu için kocasının ruhunu da bayağılaştırıp alçaltmak ister’ şeklinde konuşturarak, kadınlar hakkında gerçekten ne düşündüğünü açıkça ortaya koymuştu.

İslâm’ın ilk zuhur ettiği Arap Yarımadası’nda cahiliye dönemi itibarıyla durum aynıydı; kadının dünyaya gelişi de büyümesi ve büyütülmesi de ve daha sonra evlenmesi de tamamen birer trajediydi. Kız çocukları bir taraftan ailenin sırtında birer yük kabul edilir, diğer yandan da mevcudiyetleri birer ar vesilesi sayılarak, bazı bölgeler itibariyle diri diri toprağa verilirdi.