Gerçek kadın, fizyoloji ve psikoloji açısından farklı bir tabiata sahip ve ayrı özellikleri hâizdir; ama bu, erkeğin kadından üstün yada kadının erkekten aşağı olması mânâsına gelmez. Kadını-erkeği havadaki azot ve oksijen şeklinde düşünecek olursak, her ikisi de hususi yerleri, konumları itibarıyla fevkalâde önemlidirler ve aynı ölçüde birbirlerine muhtaçtırlar. Havadaki unsurları birbiriyle mukayese ederek: ‘azot daha kıymetlidir’ yada ‘oksijen daha faydalıdır’ mülâhazası ne ölçüde abes ise, kadın-erkek arasında bu türlü mukayeselere girmek de o ölçüde bir münasebetsizliktir. Evet, kadın-erkek, yaratılış ve dünyadaki misyonları açısından birbirlerinden farksızdırlar ve vâhidin birbirine muhtaç iki ayrı yüzü gibidirler.

‘Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç;
Ezcâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.’

Ama acaba kadın, dünyanın her yerinde ve her zaman bu ölçüdeki değerleriyle tanınabildi mi.? Hiç zannetmiyorum; işte merhum Ş. Can’dan küçük alıntılarla bir kısım örnekler: Dünyanın bir bölümünde o, hiçbir zaman evlenme, miras ve diğer insanî hakların en küçüğüne dahi sahip olamadı. Herhangi bir hakka sahip olmak bir yana o, kasırgadan, ölümden, yılandan, zehirden daha zararlı bir yaratıktı. (Vedalar’daki onun fotoğrafından gördüklerimiz bunlar…) Bir başka zaviyeden aynı bölgede o, hislerine tâbî bir mahlûk gibi görülüyor, kendisine bakılıp görülmemesi lâzım geldiği vurgulanıyor, bakıp görme mecburiyetinde kalınınca da kendisiyle konuşulmaması, konuşunca da uzakta durulması esas alınıyordu. (Ki Buda ile Amenda arasında geçen konuşmadan süzüp çıkardığımız resimde bunlar apaçık…)