Prizma (1 2 3 4)

Pırlanta Kitaplar Serisi

Bölüm Başlıkları

Adanmış Ruh Olabilmek 7 dk.

“Ben ne şanlı geçmişten ne de muhteşem gelecekten biri olmayı değil de günümüzdeki adanmış ruhlardan biri olmayı isterim.” sözünü izah eder misiniz?

Şanlı geçmişimizi arzulamamak, hatta onun küçük bir neferi olmayı temenni etmemek mümkün mü? O muhteşem geçmiş dile getirildiğinde, hepimizin zihni bir yönüyle gayr-i ihtiyarî olarak oraya kayar. Onun için felaket günlerimizin felâketzede şairi Merhum Âkif –ki kadimden bu yana gelmiş geçmiş şairlerimiz arasında, acısıyla tatlısıyla yaşadığı dönemi o ölçüde içten terennüm eden bir-iki şair varsa bunlardan biri, belki de birincisidir o– diyor ki:

Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm.
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.
Yâ Rabb beni evvel getireydin ne olurdu!

Evet, hangimiz Kanuni dönemini paylaşmayı düşünmeyiz? Hangimiz Yavuz Selim’in yanında, onunla beraber yeniçeri türküsünü mırıldanmayı istemeyiz? Hangimiz, Merci­da­bık’ta, Ridaniye’de veya Çaldıran’da o hünkâr-ı âzamın sağında veya solunda, demirden bir kalkan gibi, göğsümüzü siper edip ona kalkan olmayı düşünmeyiz? Evet, bu muhteşem tarih, her zaman bizim içimizde gayr-i iradî bir alâka odağıdır.

Bir diğer taraftan, nebinin vaadinde, velinin yâdında, güvercinin kanadında, ümit dolu bir intizarla beklediğimiz mutlu geleceği düşünürken içinde bulunduğumuz bir kısım karamsar şeylerden sıyrılarak hep geleceğe de akmak isteriz.

Bu tarz bir düşünceye “nostaljik yaklaşım” denebileceği gibi, içinde bulunduğumuz dar ve sıkıcı zaman diliminin yetmezliğine isyan ederek, tabir-i diğerle, bir sanatkâr, bir ressam, bir şair gibi sübjelere, objelere başkaldırarak, ya maziye ya da gelecek zamana sığınma da diyebiliriz.

Evet, hepimizin bazen bu türlü mülâhazaların içine girdiği olur. Vazife ve sorumluluğumuzun içinde olmasa da, hatta Allah’la pazarlık yapma mânâsına gelse de, bu tür şeyler aklımıza gelebilir. Ama sonra, ihlâsımızla, samimiyetimizle bu yanlış anlayışımızı tadil eder, “Estağfirullah yâ Rabbi, bu bizi alâkadar etmez.. bize ne! Biz vazifemizi yapar, şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmayız.” deriz ama, ne kadar istikamet üzere olsak ve ayağımızı sağlam bassak da hayal ve düşünce dünyamız yer yer bizi bu eğri büğrü düşüncelere götürüp kalbimizi kaydırabilir. Hemen arz edeyim ki, bu, iman adına kalbin kayması gibi affedilmeyen bir günah değil, belki masum bir seyyiedir.

Aslında, bizim için de başkaları için de o şanlı geçmişimiz, arzu edilmeyecek gibi değildir. Geleceğimiz de inşâallah o şanlı kökün sürgünleriyle geçmişe denk muhteşem olacaktır.

Ancak kıtmirce bir yaklaşım ile ben, ne geçmişin o şanlı Yavuzları, Kanunileri olmayı ne de geleceğin çok üst seviyede bu işi temsil edecek kudsîleri olmayı arzu ederim. Buna bedel günümüzde hizmet eden, sade ve basit bir nefer olmayı tercih ederim. Neden?

Çünkü:

1. Gelecekteki başarılar, muvaffakiyetler beraberinde gıybeti, hasedi, nefreti de getirecek. Paylaşılması zarurî görünen ganimetler olacak. Makam ve mevki sevdası insanların ruhunu saracak. Hırslar, kinler, nefretler kabaracak. Nerden mi biliyorsun? Biliyorum, zira bunlar insanın tabiatında var… Beşer tarihi şahittir ki, hemen her zaman, çile ve ızdırabı takip eden refah ve saadet dönemlerinde, insanlar eski safvetlerini, samimiyetlerini koruyamamışlardır. Dün aynı saflarda beraber mücadele edenler, böyle bir dönemde menfaat veya makam uğrunda birbirleri ile kıyasıya vuruşmuş ve sıkıntıda kazandıkları her şeyi rahat ve rehavete erince har vurup harman savurmuşlardır. İşin doğrusu ben, hizmet döneminden sonra, böyle dağdağa, yıkım ve döküntü devresini yaşamak istemem vesselâm..!

Allah bize hizmet ettirsin; parsayı da kim paylaşırsa paylaşsın; hiç önemli değil. İnsanımız mutlu olsun, huzur soluklasın da, bizi ister alsın bostancı yapsınlar, ister tutup sürgün etsinler; hiç fark etmez. Gider dağ başlarına çekilir ve hayatımızı zâhidane sürdürmeye çalışırız. İşte işe, bu açıdan bakınca, “Ben ne mazide ne de gelecekte değil de, günümüzde hizmet eden sade, tekdüze bir nefer olmayı her şeye tercih ederim.” demiştim.

2. Bizler günümüzün çocuklarıyız. Ne geçmişe hulûl ne de geleceğe nüfuz etmemiz mümkün değildir. Belki içimizden bazıları geleceğe kavuşacaktır ama, esas dolu dolu yaşanması gerekli olan hâlihazır ve şimdiki zamandır. Yani geçmişe masal demeyeceğiz, geleceği de hülya görmeyeceğiz. Bir başka ifadeyle, geçmiş bir “mezar-ı ekber”, gelecek de gulyabaniler ülkesi değildir; değildir ama, o şanlı geçmişimize denk bir geleceğin hazırlanması da ancak şimdiki zamanı iyi değerlendirmeye bağlıdır. Onun için bu mülâhazalarla, günümüzde sadece hizmet düşüncesiyle oturup kalkan, gözlerini onunla açıp onunla kapayan ve başka hiçbir şey düşünmeyen nefer, başka dönemlerin şahlarından, meliklerinden, hatta veli, kutub ve gavslarından daha hayırlıdır denilebilir.

3. Belli bir dönemde hizmet etmiş ve şart-ı âdî ölçüsünde bu işe iştirakta bulunmuş insanlar –hafizanallah– bunun gururunu ruhlarında taşıyabilirler. Bu ise, onların mükâfat adına bütün varını yoğunu alır götürür. Onun için, Müslümanların başarısından bir gün evvel, ikindi sonrası göçüp gitme gibi, bu dünyadan ayrılmak en güzelidir. Evet, işte o zaman, “Allahım, emanetini al!” demenin tam zamanıdır.

İşte bu mülâhazalarla “Ne mazi ne müstakbel.. belki günümüzün adanmış bir ruhu olmayı isterim.” demiştim, bugün de diyorum. Ama yine de hakikat-i hâli tam bilemiyoruz.. bilemiyor ve bu düşüncenin şeytanî mi, Rahmânî mi olduğuna karar veremiyorum. Zira nefis çok mekkârdır ve şeytan insana bazen sağdan gelir; böyle bir düşünce, şeytanın insana sağdan yaklaşmasının ürünü de olabilir. Allah doğruyu en iyi bilendir.

Ahir Zaman Fitneleri 8 dk.

Bir hadis-i şerifte: ‘Âhir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhûr edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’ân’ı okurlar. İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar. Onları nerede görürseniz öldürünüz. Zira onları öldürene kıyamet günü Allah’ın vereceği bir ücret vardır.’ buyuruluyor. Bu hadisin izahı nedir?

Hadisin ifade ettiği mânânın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup hatırlatmakta fayda mülâhaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i Kiram efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim kriterlerimizle değerlendirmeye tâbi tutulmayacak kadar muallâdırlar. Günümüzde, onları kritiğe tâbi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan naklettiklerini kritiğe tabi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları sisle, dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar. Gariptir bunlar, İmrü’ü’l-Kays, Ferezdak, Tarafe ya da Mütenebbî gibi kimselerin sözlerini nahiv ve belâğatta esas aldıkları halde, hadis rivayetinde Sahabe’ye o ölçüde güvenmemektedirler. Oysaki Sahabe-i Kirâm, hadis rivayetinde insan üstü bir hassasiyet göstermiş ve fevkalâde titiz davranmışlardır; zira onlar bilmektedirler ki hadis, gayr-i metlüv vahiydir, ahzi ve muhafazası hususî ihtimam ister. Hadislerin her kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmış ve her birinin bir i’câz yönü söz konusudur.

Bir örnek olarak aynı i’câzı, Allah Resûlü’nün yukarıda zikredilen hadis-i şerifinde de görmek mümkündür. Kur’ân-ı Kerim, bir hakikat-ı külliyenin küçük bir kenarını göstererek, daha sonra zuhur edecek aynı tür hâdiseleri haber verdiği gibi; Allah Resûlü (sav) de, gayb-bîn gözüyle gördüğü gelecekle alâkalı olayları bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir.

Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün (sav), âhir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte İslâm’ı kabul ettik’ deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve mânâsından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, teemmülsüz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz câmidâne, süratle ve hiçbir şey duymadan İslâm’a girmesiyle çıkması bir bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalâde mânidârdır.

Yine Allah Resûlü (sav), âhir zaman fitneleriyle alâkalı başka bir hadislerinde: ‘Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid’alar istila edecek, tıpkı kuduz, kuduza yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid’a da onların her hallerine sirâyet edecektir.’ buyurarak, o dönemde meydana gelen bid’atları, vücudun her organına sirâyet edip orada tesirini gösteren kuduz hastalığına benzetir. Bu misâl, Sünnet-i Seniyye’nin terkinin yanında bid’atların, insan hayatını dört bir yandan kuşatmasını ifade bakımından fevkalâde mânidardır. Zira bid’atlar, kişinin ruh dünyasına tıpkı bir virüs gibi girer, sonra da kılık-kıyafetten oturup-kalkmaya kadar onun her halinde kendisini gösterir.

Bu hadiste dikkat çeken bir başka husus da, Allah Resûlü’nün; ‘Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söyler ve Kur’ân okurlar..’ ifadesidir. Aynı mânâda başka bir hadis-i şerifte de: ‘Siz, kendi amellerinizi onların amellerinin yanında küçük görür ve hafife alırsınız.’ buyurmaktadır ki, irtihal hâdisesinden kısa bir süre sonra, karmakarışık hâdiselerin sevimsiz lisanıyla Sahabe’ye bir kere daha ‘Muhammedün Resulullah’ dedirtecek keşmekeşi ifade açısından ne ürpertici bir üslûptur!

Bu hususta ilk dikkatimizi çeken hiç şüphesiz, Asr-ı Saadet’e yakın, o dönemde zuhur eden Hâricilîk olayıdır. Onlar, dinde, günaha giren bir insanın kâfir olacağına inanacak kadar hassas düşünmüş ve ibadet ü taatlerinde olabildiğine dikkatli davranmışlardır. Hatta bu çerçevede yalan söylemeyi küfür saydıklarından, onca taşkınlıklarına rağmen hadisçiler, onların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmişlerdir. Yine onlar, Kur’ân varken yapılacak başka içtihatları kabul etmemiş; etmemiş ve bundan dolayı, Ebû Musa el-Eş’arî ile Amr İbn Âs’ın hakemlik için bir araya gelmelerini, Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye’nin küfrüne vesile saymışlardır.. evet, Hz. Ali de, Muaviye de kâfir oldu demişlerdir.

Onlar, Müslümanlığı kendi hesaplarına bu kadar derince yaşamalarına rağmen, davranışlarında aşırı, saldırgan ve dengesizdirler. Evet onlar, Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye gibi şerefli sahabilere kâfir dedikleri gibi, ‘Lâ ilâhe illallâh’ diyen pek çok kimseyi de kâfir saymaktadırlar. İşte bütün bunlar göstermektedir ki Hâricîler, Allah Resûlü’nün ifadeleri içinde, İslâmiyet’in içine bir ok gibi girmişler; girdikleri gibi de hiçbir şey elde etmeden ve duymadan çıkıvermişlerdir. Hz. Ali (ra), Sıffîn Savaşı’nda kolunda ‘ben’ veya ‘ur’ olan birini görünce, İbn Abbas’ın (ra), Efendimiz’in: ‘İşte bunlar sana karşı savaşacak ey Ali!’ sözünü hatırlatması üzerine, onların öldürülmesini kendi hakkaniyetine delil saymış ve Peygamberimizi her zaman doğru çıkaran Allah’a hamdetmişti…

Benzeri örneklerin, günümüzde de yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şöyle ki, Allah Resûlü (sav), Deccal’le ilgili bir hadislerinde, âhir zamanda Deccal’in ortaya çıktığı dönemde, Horasan civarında yetmiş bin taylasanlı (sarıklı) insanın ona iltihak edeceğini haber vermiştir. Bir dönemde komünist düşünce yaygınlaşmaya başladığında, kendisini Müslüman sayan nice insan, namaz kılıp hacca gittiği ve İslâm’ın diğer rükünlerini yerine getirdiği halde; İslâm’ın emirlerine karşı, ’14 asır önce inmiş köhne düşünceler..’ -haşa- deyip komünizm ideolojisine temennâ durmuşlardı.. durmuş, küfr ü küfrânın her tarafa yayılması karşısında yer yer hıçkıra hıçkıra ağladığı ve Rabbin huzurunda edeple durup ibadet ü taatte bulunduğu halde, bir vahşi sisteme karşı ses çıkarmamış, hatta ‘ale’r-re’si ve’l-ayn’ diyerek hüsnükabul göstermişlerdi.

Aynı şekilde, günümüzde, ibadetlerinde bir hayli hassas davrandıkları halde, İslâm’ın gurbetini kendine dert bile edinmeyen ve böylece amelî münafıklık içine düşen nice insan vardır.. hele bazılarının Müslümanlık adına bir kısım folklorik hareketlerle mütesellî olduklarını gördükçe, ‘Acaba Allah Resûlü (sav)’in haber verdiği insanlar bunlar mı?’ diye endişe duymamak elden gelmiyor.

Hâsılı; Allah Resûlü (sav), kıyamete yakın zamanda cereyan edecek çeşitli hâdiseleri, bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir ki, O’nun gayb-bîn gözüyle görüp haber verdiği bu tür olayların bir bir cereyan etmesi, O’nun Sadık u Masdûk olduğunun apaçık delilidir.

Ahiret İnancı 12 dk.

Öldükten sonra diriltilmenin gereği ve bu inancın bize kazandırdıklarını anlatır mısınız?

İnsan bütün varlıklar içinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin nokta-yı mihrâkiyesidir. O her ismin âzam derecede tecellisine mazhar mükemmel bir varlıktır. Gülleri, çiçekleri, bağları-bahçeleriyle bütün yeryüzü; ayları, güneşleri, kehkeşanları ve dev adalarıyla topyekün sema, insan mahiyeti karşısında çok sönük kalır. Akif’in ifadesiyle bütün cihanlar insanın mahiyetinde matvîdir. Evet bütün âlemler bir fihrist gibi, insanın mahiyetiyle ifade edilmektedir. Demek ki Allah (cc), insanın yaratılmasına hususî ehemmiyet vermiş, Hakîm isminin tecellisi ile, insanı tam bir hikmet âbidesi hâline getirmiştir. Diğer bir ifadeyle kâinatı bir kitap, insanı da onun fihristi olarak tanzim etmiş.

Şimdi eğer bu mahiyetteki bir varlık, öldükten sonra diriltilmeyecek olursa, ihtimamla yaratılanın ihmali gibi bir durum söz konusu olur ki, Cenâb-ı Hak, böyle bir abes fiili işlemekten münezzeh ve müberrâdır. Evet, insan öldükten sonra dirilecek ve gerçek değerini de işte o zaman bulacaktır.

Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hak, kâinatta cemal ve kemâlini göstermek için, daima esma ve sıfatlarıyla tecellî etmektedir. Hatta kâinat bu tecellilerin tecessüm etmesinden ibarettir denebilir. İşte bu tecellilerin daha dar bir noktada, herkesin görüp anlayabileceği, meleklerin rahatça sezebilecekleri, cin taifesinin, rûhânilerin mütalâa edebilecekleri küçük bir kitap halindeki şekillenmesi ise insandır. Bu itibarla da insanın ehemmiyeti çok büyüktür. Kaldı ki Cenâb-ı Hak, her sene pek çok şeyi ba’sü ba’del mevt’e mazhar edip yeniden diriltmektedir. Şimdi hiç mümkün mü her sene en ehemmiyetsiz şeyleri haşr u neşr etsin, yeniden diriltsin, hatta en ehemmiyetsiz çekirdekleri dahi yeni bir hayata mazhar etsin de; insan gibi çok mânâ ifade eden, önemli bir varlığa ehemmiyet vermesin.. burada çok güzel olan o sıfat ve isimlere ayna olan insanı, öbür âlemde de aynı mahiyette, sıfatlarına ve isimlerine ayna yapmasın.. işte bu, her işinde pek çok hikmet bulunan Cenâb-ı Hakk’ın icraatına muhaliftir. Her şeyi hikmetle yaratan ve hiç abes işlemeyen Allah (cc), insanı bu kadar hikmetlerle donattıktan sonra, çürümeye terk eder mi?

Rabbimize ait yönüyle haşr ü neşrin lüzumu adına -Haşir Risalesine bakılabilir- bu çizgide daha çok şeyler söylenebilir. Evet, kâinatta var olan sâir cinsler cins olarak ahirette diriltilecekler; insan ise, tek başına bir cinsmiş gibi, fert fert diriltilecektir ve kendine has karakteri, duyguları, lâtifeleriyle uhrevîliğin bütün hususiyetlerini aksettiren bir mucize-i kudret olarak mutlaka yeniden yaratılacaktır.

Konunun bize ait yönlerine gelince; içtimaî hayatın, nizam ve ahenk içinde yürümesinin, ailevî huzurun temin edilmesinin, her yaş ve başta ferdi huzurun sağlanmasının en güçlü ve tutarlı müeyyidesi, öldükten sonra dirilme hakikatine inanmaktadır. Evet haşr ü neşr akîdesinin olmadığı bir yerde ferd, kat’iyen huzur içinde olamaz. Buna, ‘inanmayanlar da huzur içinde olamaz’ diyebiliriz. Hatta bu akîde üzerine oturtulamamış bir toplumun da huzurlu olduğu söylenemez.

Evet, haşr ü neşr akîdesi gereği, dirilme, Rabbin huzurunda hesap verme, defterini sağ elinden alıp cennete girme, Rabbimizin cemalini görmeye namzet olma gibi.. hususlar, ümitli ve huzurlu bir yaşama adına çok önemli esaslardır. Bir insan ötelere ait bu mazhariyetlere inanıyorsa, hem Rabbin istediği istikamette yaşayacak hem de hep huzur içinde olacaktır. Şöyle ki, bir ferdin kalbinde öldükten sonra o dirilme inancı ve inanç çizgisinde amelleri varsa, o ferd, ahirette ölümsüzlük içinde yeni bir gençlik kazanacak, burada inkişaf ettirdiği duyguları orada kendisine iâde edilecek, Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde kendisine sunulacaktır. Bu,
وَاَنْ لَيْسَ لِلاِْنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى

‘İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.’ (Necm, 53/39) âyetinin tam anlamıyla zuhuru demektir.

Evet, haşre iman, ferdin biricik huzur kaynağıdır. Bu hususu çok iyi kavrayan Sahabe-i Kiram, yaşarken huzur içinde olmuş, ölüme giderken de sevinçle gitmişlerdir. Meselâ; İslâm adına ciddî bir mücâdele ve kavganın verildiği esnada bir sahabi, hurma ağacının dalına dayanmış, hurma yerken birdenbire Efendimiz’in ümitle gürleyen sesi duyulur: ‘Bugün kim sevabını sırf Allah’tan bekleyerek ölürse, cennete hangi kapısından dilerse girebilir.’ Bunu duyan sahabî elindeki hurmaları etrafa saçar, ‘Beh beh! Eğer bunların (kâfirlerin) eliyle cennete gireceksem bu canıma minnet.’ der.. evet ölümü bile insana sevdiren, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Ve işte bu, fert için önemli bir huzur kaynağıdır.

Öte yandan; insanın gençlik zamanında ve hevesatının galeyânı hengâmında arzularını frenleyecek, nefsine gem vurabilecek bir şey varsa o da, öldükten sonra dirilme duygusudur. Bu duyguyla genç, ‘Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin.’ fehvâsınca nefsini hesaba çeker ve yanlış adım atmamaya gayret eder. Bu ise hem şahsın, hem ailesinin hem de toplumun rahat ve huzur içinde olması demektir. Bu çizgide Hz. Yusuf’un daha peygamberlik vazifesi ile muvazzaf kılınmadan, Zeliha’nın teklifi karşısında ‘Allah’a sığınırım.’ (Yûsuf, 12/22) demesini hatırlatmak yeter zannediyorum.

Benzeri bir vak’a da Hz. Ömer döneminde cereyan ediyor: Fettân bir kadının entrikalarına maruz kalan bir delikanlı, tam devrileceği sırada dilinde
اِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ

‘Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gözlerini dört açarlar.’ (A’râf, 7/201) âyetiyle, kendine gelir ve âyetin ruhunda uyardığı heyecanla da ahirete yürür.

Hz. Üstad’ın konu ile alâkalı mülâhazalarından hareketle; çocukların saadet düşüncelerinin devam etmesi de yine, ancak öldükten sonra dirilme inancına bağlıdır. Aksi halde o zayıf, nahif, minnacık dimağlar, etraflarında ölüp giden kimselerin, onların ruhlarında açacakları yaralarla hep yutkunup duracak ve kat’iyen huzur duyamayacaklardır.

Evet, çocukların ölüm hâdiseleri karşısında tek tesellileri, öldükten sonra dirilme inancıdır. Onlar, çevrelerindeki ölümler karşısında, ‘Doğru, yakınlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz öldüler ama Cenâb-ı Allah onları daha güzel bir yere aldı, şimdi bizden daha iyi yaşıyorlar, belki cennetin bağ ve bahçelerinde dolaşıyorlar. Cennetin ırmaklarına girip çıkıyorlar ve kevserlerinden içiyorlar.’ inancıyla o zayıf ruhlarında, mukavemet kazanacak ve değişik belâlar, musibetler ve ölümlerle yüz yüze geldiklerinde mukavemet edebileceklerdir.

Gençlik için de benzeri şeyler söylenebilir. Şöyle ki; Gençlik dönemi, beşerî garîzaların gemi azıya aldığı bir dönemdir. Zira gençler büyük ölçüde serâzât ve çakırkeyftirler. Önlerine gelen ve akıllarına esen her şeyi yapmak isterler. Onların gücü, kuvveti ve serâzât keyifleri karşısında, milletin ırzı, namusu, hatta bütünlüğü daima tehlikededir. Hâlbuki bu hususların korunması hemen her sistemin temel prensibidir. Öldükten sonra dirilme inancı, gönlünce yaşamak isteyen gençler için de frenleyici bir özelliğe sahiptir. Bakın bu akîdenin nesillerimizin dimağlarından ve ruhlarından sökülüp atılmaya başlandığı günden itibaren dinamik güçler, büyük çoğunluğu itibarıyla, dinamik anarşi unsurları hâline geldiler ve toplum huzurunu tehdit ediyorlar. Bu açıdan eğer yeni bir nesil inşa etme düşünülüyorsa, yapılacak ilk ve en etkili şey, onları haşr ü neşre inandırmak olmalıdır.

Avrupa’da da, Orta Çağı müteakip dönemde Russo, E. Renan gibi kimseler dini inkâr ediyor, Allah, Peygamber ve haşri kabul etmiyorlardı. Ancak, gün gelip de her yanı anarşi ve huzursuzluk alınca, bunlar ve diğer bazı mütefekkirler ‘tabiî din’ düşüncesi ortaya atarak gerçeğinden uzaklaştırdıkları nesilleri sahtesiyle rehabilite etmeye çalıştılar. Bu şu demekti: ‘Eğer insanları mevhûm dahi olsa beşer üstü bir güce ve kuvvete inandırmazsak, bunları zabturabt altına alma imkânı olmayacaktır.’ Ne var ki, bu temelsiz teşebbüsler hiçbir işe yaramadı.

Öyle ise yeni bir dünya kurmak isteyenler, mutlaka iman kaynağına müracaat etmelidirler. Yoksa gençlerin karınlarını doyurmakla, sırtlarına birer urba giydirmekle, her yerde bir petrol kuyusu kazıp, petrol fışkırtmakla, onları tatmin etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ebed için yaratılan insan, ebedden ve Ebedî Zât’dan başka hiçbir şeyle tatmin edilemez.
اَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

‘Dikkat edin kalbler ancak Allah’ı anmakla itminana erer.’ (Ra’d, 13/28)

Aile içinde huzurun zembereği, esâsı, kâidesi, yine öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Erkek ve kadın öldükten sonra dirilmeye inanıyorlarsa, gençliklerini, sıhhatlerini kaybetmeleri, onların mutluluğuna dokunmayacaktır. Evet onlar, ‘Biz bugüne kadar genç, tatlı, güzel bir hayat yaşadık, bundan sonra -inşâallah- öbür âlemde bu hayatımızı, aynıyla devam ettireceğiz.’ deyip hep ilk günlerin neşvesini soluklayacaklardır.

Hâsılı insanlara hayatı ve tabiatın güzelliklerini sevdiren, Rabbe giden yolları açan, ruhları şahlandıran, insana insanın ebediyete namzet olduğunu gösteren; Allah’a ve öldükten sonra dirilmeye inançtır ki, bunlar huzurun, rahatın ve emniyetin de kaynağıdırlar. Bakınız maddî imkân ve zenginlik içerisinde bulunuyor olmalarına rağmen bugün yeryüzündeki birçok ülkede ciddî bir huzursuzluk hakim. Bazı ülkelerin nüfusunun % 60-70’i alkolik. Uyuşturucu kullanımı had safhada. Ahlâksızlık ve rezalet diz boyu.. ve daha nice olumsuzluklar. Bu problemlerin kaynağı nesillerin tatmin edilemeyişi ve daima mihrap ve minber değiştirmeleridir. Ayrıca onların çare adına atmış oldukları her adım da yeni bunalımlara kapı aralamakta ve onları yeni yeni buhranlara sürüklemektedir. Zira çıkış noktaları yanlış.

Evet bir milletin huzur ve saadetini düşünenler, en başta o millete ahirete giden yolları açmalı ve gençleri, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar. Bu sayede, anarşist ve dinsiz olan gençler birdenbire karıncayı ezmeyen, haşarata ayağını basmayan, meleknümûn insanlar hâline geleceklerdir. Tarih içinde öyle insanlar olmuştur ki, karıncayı basıp öldürdüklerinden dolayı hep kefâret yolları araştırıp durmuştur. Muhasebe duygusunda bu kadar derinleşen bir insanın, ferdi, aileyi huzursuz etmesine, toplumu sarsacak problemler çıkartmasına imkan yoktur.

Akibet Endişesi 8 dk.

Bediüzzaman Hazretleri: ‘Herkesin iman mukabilinde bu zemin mukabili kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve dâimi bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk taunuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız bir kaç tanesinin kazandığını sekeratte müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler’ buyuruyor. Bu durum karşısında halimizden endişe ediyoruz. Ne yapmalıyız?

Kişinin, kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemli bir hadisedir. Çünkü bu endişe, Allah’a yönelmenin ve günahlara karşı tavır almanın hem ilk saiki, hem de ilk merhalesini teşkil eder. Bu yönüyle ona, gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmamak için, kulun teyakkuza geçmesi ve uyanık olması da diyebiliriz. Halinden endişe etmeyenlere gelince onlar, bir kısım gafilane yaşayanlardır ki, Kur’ân-ı Kerim onların bu halini çarpıcı bir üslupla şöyle anlatır: Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.’ (Tevbe, 9/109) âyette geçen ‘cüruf’ kelimesi, dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu toprak parçasını ifade etmektedir ki bu, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. Bu toprak parçası üzerine yapılan binanın ne kadar çürük olacağını ise varın siz tasavvur edin. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanlar da, tıpkı bu toprak parçası üzerine yapılan ev gibi, her an bir kayma ve yıkılma ile karşı karşıyadırlar.

Evet, Allah (c.c)’ın rahmeti olabildiğine geniştir ve bir kudsî hadiste ifade edildiği gibi, O’nun rahmeti gadabını aşmıştır. Hatta bu rahmetin boyutları, Yunus’un ifadesiyle:

Benden kemter kula benzer
Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer
Allahu Allah, Allahu Allah..

kulun, dağlar kadar günah ve kusurları olmasına rağmen, her günah işlediğinde: ‘Allah’ım, ben yine günah işledim. Günahımı affet..’ demesi karşısında onu affedecek kadar geniştir. Ve işte bu yönüyle o, insanı hayrete düşürecek ölçüdedir. Allah Resûlü (s.a.s.), bu hususa dikkat çekmek için bir mecliste ashabına: ‘Kimse ameliyle kurtulamaz’ der. Sahabe: ‘Sen de mi Ya Resûlallah!’ dediğinde, O: ‘Evet, Allah’ın rahmeti ve fazlı olmadan ben de kurtulamam.’ cevabını verir. Cenâb-ı Hak, başka bir kudsî hadiste ise, tevbe edip salih amel işleyen kullarına, başka sürprizlerinin de olacağını ifade için: ‘Ben, salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.’ buyurmuş ve tefsircilerin ‘Cennette cemalullah’ı görme’ şeklinde tefsir ettikleri bir ‘zaide’ vereceğini bildirmiştir. Ebû Hureyre (r.a.) de, ‘Eğer buna inanmıyorsanız, ‘Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak, ne mükâfatların saklandığını kimse bilemez.’ âyetini okuyun.’ demiştir.

Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bunca genişliğine rağmen, kul yine de endişe etmeli; kabre imansız girmekten tir tir titremelidir. Zira Allah Resûlü’nün ifadeleri içerisinde, akşam mü’min olanın sabah kâfir; sabah mü’min olanın da akşam kâfir olabileceği şu dönemde, kimse akıbetinden emin olmamalıdır.

Evet, Üstad’ın 1940-45’li yılları arasında ifade ettiği bu hakikatin, üç yönden incelenmesi gerekir. Bir; ehl-i keşif ve tahkik kimdir? İki; Üstad, bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Üç; aynı mesele, günümüzde de geçerli midir?

Bir: Yaygın bir kanaate göre o ‘ehl-i keşif ve tahkik’ Bediüzzaman’ın kendisidir. Evet, kendinin şuurunda ve farkında olan, fakat bunu etrafına açmayan Hak dostu onun kendisidir. Aslında daha 20-25 yaşlarında iken, kabirde olup-biteni sezecek kadar keşfe-keramete açık bir insanın, bir yerde ölen insanlardan ancak kırkta bir ya da ikisinin imanla, gerisinin imansız kabre girdiğini haber vermesi normal sayılabilir. Hayatı boyunca, gözlerini harama kapayan bir insanın, Cenâb-ı Hak kalb gözünü açmış ve onunla berzah âleminde olup biteni seyrettirmişse bu Allah’ın ona bir lütfudur.

İki: Üstad bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Herkesin bildiği gibi, onun yaşadığı devir, her yönüyle farklıdır. Tefsir yazacak seviyedeki din âlimleri bile, birtakım İslâm düşüncesiyle telifi imkânsız olan fikrî cereyanlara maruz kalmış; hilkat mevzuunda evolüsyona inanacak kadar tereddüde düşmüşlerdir. Böyle bir dönemde elbette avam halkın, kamil bir imânâ sahip olması düşünülemez. Kâmil imânâ sahip olmaları bir yana, insanlar küfür seylapları önünde yuvarlanan birer kütük haline gelmişlerdir. Dönemin bu özelliği, elbette o dönemde yaşayan insanlar üzerinde etkili olmuştur. İman ve Kur’ân adına en küçük bir kıvılcımın bile tutuşturulmasına müsaade edilmeyen bir dönemde Üstad, o döneme mahsus ölen insanların kırkta bir ya da ikisinin ancak imanlı olarak kabre girdiğini haber vermiştir.

Üç: Aynı mesele günümüzde de geçerli midir? Üstad’ın bundan 40-50 yıl önceki bir müşahedesini, bunca Allah’a iman etmiş ve gönül vermiş insanın olduğu şu döneme teşmil ve tamim etmek doğru olmasa gerek diye düşünüyorum. Zira o, aynı mesele ile ilgili başka bir yerde, iman ve Kur’ân’a hizmet dairesi içine girenlerin imanla kabre gireceklerini müjdeler. Dolayısıyla bugün, aynı daire içinde bulunup dünyanın dört bir yanına dağılmış, kalbleri aynı duygu ve aynı düşünce etrafında atan binlerce insan vardır. Bu insanlar her akşam-sabah ellerini kaldırıp: ‘Allahümme ecirna minennar; Allah’ım! İslâm’a gönül vermiş bütün Müslümanları cehennem ateşinden koru..’ diyerek birbirlerine dua etmektedirler. Bu dua, ferdan ferda herkes için söz konusudur. Bir insanın duasını bile geri çevirmeyen Allah’ın (c.c) bunca insanın duasına hayır demesini düşünmek, O’nun hakkında yapılacak en büyük sû-i zan olur. Cenâb-ı Hak’tan ümidimiz, şimdilerde İslâm’ı tanıyıp kabullenen, O’na gönül veren ve hatta iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlara düşmanlık duyguları içeresinde olmayan insanlara bile, -bir kısım ibadetleri eksik ve kusurları olsa bile- imanla kabre girmeyi nasip edeceği istikametindedir.

Burada üzerinde durulacak başka bir husus ise, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri hayatı boyunca yazdığı eserlerle, insanların zihnindeki şüpheleri izale edip, imanı tahkime çalışan bir İslâm âlimidir. Belki de Cenâb-ı Hak, bu görevi daha çevik-çavak yapsın diye, ona bu imansızlık fezaat ve fecaatini göstermiş, aşk ve şevkle iman hizmetinde bulunmasını sağlamıştır.

Akıl ve İradenin Zaferi 6 dk.

‘Akla kapı açılır, fakat aklın ihtiyarı elinden alınmaz’ sözünü izah eder misiniz?

Kâinat; Allah’ın ilim programına göre kudret, irade ve meşiet kalemiyle yazdığı bir kitaptır. Bu kitabın en önemli özelliği, her yönüyle Allah’ı anlatıyor olmasındadır. Bu kitap, aynı zamanda insanı, Allah yolunda sonsuz bir aşk, şevk ve heyecanla araştırmaya sevk edecek, onun içinde tecessüs duygularını şahlandıracak, araştırma, tahlil ve terkipte bulunma hususiyetlerini coşturacak, sonra da mârifete, takdire dönüşerek insanın bütün benliğini saracak zenginlik ve muhtevada bir kitaptır. Böyle muhteşem bir kitabın arkasında ahiret gibi ebedî ve sermedî bir âlem olmasa, bu kitabı yazan kâtibin -hâşâ- abes, gâyesiz ve hikmetsiz iş yapıyor olması lâzım gelir ki, O Zat (cc) hikmetsizlikten münezzeh ve müberrâdır.

Kâinat kitabının özü, esası, mürekkebi ise Hz. Muhammed’in (sav) nurudur. O’nun sönmeyen sesi, tükenmeyen solukları olmasaydı insan, ne kâinatın ihtivâ ettiği sırlara muttali olabilir, ne de mebde-i ûlâ O Mübdi’i tanıyabilirdi… Binâenaleyh bu mânâda, ibtida ile intihayı cemeden, başlangıçla sonu bir araya getiren, en mübtediyâne ile en müntehiyâneyi bir arada yaşayan hakikat-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bizim için de varlık için de her şeydir.

Her zaman ifade ettiğimiz gibi, bu kâinat kitabı gürül gürül Cenâb-ı Hakk’ı anlatmaktadır. Ancak, bu kâinatta varlık ve hâdiseler, sebeplere bağlı cereyan etmektedir. Meselâ, çocuğu anne karnında yaratan Allah’tır ama, bu yaratma, yumurta, sperm ve rahmin bu işe müsait olması gibi zahirî sebeplere bağlanmıştır. Gerçi kâinattaki her şeyin, bir şiir ahengi içinde, gayet ritmik olarak cereyan etmesi, kâinat çapında her şeyi idare eden bir Nâzım-ı A’zam’ın mevcudiyetine delâlet etmektedir. Ama, Cenâb-ı Hak, kapkara bir ruh olan Ebû Cehil’i, bîhemtâ bir elmas mahiyetindeki Ebû Bekir’den ayırmak için bu imtihan meydanında her şeyi sebeplerle irtibatlandırmıştır. Bu açıdan ancak iradesini ve aklını kullanan kimseler hakikatlere ulaşabilecek ve aklını kullanıp vicdanını dinleyenler sonuca ulaşabileceklerdir. Nebi’nin solukları, onların vicdanlarını uyarma bakımından bir ezan sesidir; bu sesi duyanlar uyanacak, uyananlar da kurtulacaktır. Evet irade ve akıl,


يُرِيدُونَ وَجْهَهُ

İş ve davranışlarda sırf O’nu isterler.'[1] hakikati gereğince, Hak yolunun yolcuları için bir iç dinamik ve sonsuza yelken açanlar için de önemli birer esastırlar. Bu dinamikleri yerinde kullanıp bu esaslardan tam yararlanabilenler yolda kalmazlar.

Hidâyeti yaratan da, dalâleti îcâd eden de Allah’tır. Ancak, bu iki hâdise ile insan aklı ve iradesi arasında hiss-i bedâhetle anlaşılabilecek bir münasebetin olduğu da açıktır. Hârika lütuf ve ihsanlar bu genel kaideyi bozmaz.. harikaların üstünlüğü müsellem olsa da, hükümler onlara bina edilmez. İşte bir harika ve harika müessiriyet: Bir gün Nebiler Serveri (sav) bir bedevîye İslâm’ı anlatır; ancak bedevi bu nurlu teklifi kabul etmeyip yoluna devam eder. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) ile bedevî arasında şöyle bir konuşma cereyan eder:

– Nereye gidiyorsunuz?
– Ailemin yanına gidiyorum.
– Sizi daha hayırlı bir yola yönlendirmek istesem gitmek istemez misin?
– Nedir o yol?

Efendimiz (sav), yol üzerindeki bir ağaca, yanına gelmesi için işaret eder. Ağaç Efendimiz’in (sav) yanına gelir ve herkesin duyacağı şekilde, ‘Muhammedü’r-Resûlullah’ der. Böylece bedevî daha hayırlı yolun hangisi olduğunu anlar ve İslâm’ı seçer.

İmanı takviyeye, bazı gözleri açmaya mâtuf bine bâliğ mucize, akıl ve irade üstü hususî birer lütuf ve o mucizeler kahramanı için de birer belgedir. Evet, Peygamber Efendimiz (sav), her mucizesi ile birçok gönlü açmış bir hârikalar insanıdır. Ama O’nun en büyük hizmeti, iradeyi harekete geçirip aklı uyarması olmuştur. Mucizeler, ilk vesile ve bir tembih, akıl ve irade ise sonuna kadar bu uyanmanın hakkını edâ edip, o tembihe saygılı kalmanın esaslarıdırlar.

Peygamber Efendimiz (sav) bütün bütün akla kapıları açmış ama insanların iradeleri ellerinden alınmamış ve onları hiçbir zaman cebren imana zorlamamıştır. Zira bazen onlar mucizeleri bile ‘Bu apaçık bir sihirdir, bir göz yanılmasıdır.'[2] türünden ifadelerle kendilerince izah yoluna gitmişlerdir. Herhalde akla kapı açma ve ihtiyarı elden almama mülâhazası da bu çerçevede anlaşılmalıdır.

Evet, kâinat bir kitaptır ve ona bağlı hakikatler de bize Rabbimizi anlatan birer muarriftir (tanıtıcı). Kur’ân ise harika muhtevâsıyla ayrı bir muarriftir ki, hem Rabbimizi hem de o kitabı getiren Nebiler Sultanı’nı anlatmaktadır. Ne var ki bütün bunların hepsinde birer ince perde vardır.. ve ancak bir nur, saf ve temiz bir yürekle ve O’na tam teveccüh etmek suretiyle işin hakikati anlaşılabilir. İnat, tenkit ve teşvişle ona el uzatan ve ona kuşkuyla bakan kimseler, kat’iyen ondan istifade edemezler. Bunlar karanlık gezer, karanlık dolaşır, karanlık yaşar ve ebedî olarak karanlıklar içinde kalır giderler.



[1] En’âm, 6/52; Kehf, 18/28 [2] Mâide, 5/110; Yûnus, 10/76; Neml, 27/13; Sebe’, 34/43; Sâffât, 37/15; Ahkaf, 46/7; Saff, 61/6

Allah (celle celâluhu) 42 dk.

Rabbimizi anlama ve anlatma mevzuunda malumat verir misiniz?

Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi yaratılışımızın hedefi ve fıtratımızın da gayesidir. Her şeyden önce O’nun yolunda ‎olmak, ancak O’nun tam bilinmesiyle devamlılık kazanır. Onun için öncelikle fert plânında gönüllerimizin ‎onarılması, donatılması ve itminana ermemiz hatta zevk-i ruhânî ile kanatlanmamız, sonra da cemaat halinde, o ‎cemaatin hücreleri sayılan aileler plânında huzura kavuşmamız bu yolla mümkün olabilecektir. Bu sayededir ki ‎insan, kendisi için mukadder olan ufka ulaşabilir. Ancak, bütün bunlar, O’nu azametiyle kavramaya, O’ndan ‎gelen sinyallere devamlı açık bulunmaya, O’nun bu mevzudaki ihtarlarına kulak vermeye bağlıdır. O (c.c), ‎kendi beyan-ı sübhânisiyle anlattığı gibi “külle yevmin hüve fî şe’n; her an O kemmiyetsiz, keyfiyetsiz ayrı bir ‎hâl ve ayrı bir şe’ndedir.” Yani O, her an yaratmakta, her an, yarattığı şeyleri en mükemmele irca etmekte, ‎onlara yeni yeni suretler, keyfiyetler giydirmekte.. ve tabii her an kendisini değişik dillerle mahlukatına ‎anlatmaktadır. O, bir kere anlatmış da sonra kitabı kapatmış, “bildiğinizle amel edin” dememiştir. İnsan, ‎zamanın ve mekânın hangi parçasında bulunursa bulunsun, istediği takdirde, bu kudsî dersten bir kısım ‎paragraflar, cümleler, kelimeler duyabilir, anlayabilir. Bu sayede hayatının gayesi, fıtratının neticesi olan bu ‎yüce hakikati, bir kere daha idrak eder, onunla dolar, itminana erer, kalbî huzura kavuşur, zevk-i ruhanî ile ‎kucaklaşır ve daha dünyadan göçmeden cennetin bir çekirdeğini içinde inkişaf ettirerek daha dünyada iken ‎cennet hayatını -Allah’ın izniyle- yaşayabilir. ‎

Aslında, Zât-ı Uluhiyyet hakkında verilecek her malumat, bilhassa mübtedî insanlar için, onların elinden ‎tutup ve önlerindeki maniaları bertaraf ederek, onları âdeta güneşle yüz yüze getirme ameliyesi ve gayreti ‎demektir. Güneş, bizim kendisini göstermemizden çok çok muallâ ve mübecceldir. Hemen herkes, gözünü ‎açtığı ve nazarını ona tevcih edebildiği ölçüde onu görebilir ve ondan istifade edebilir. Ancak bazı kimselerin ‎gözleri küsûfa tutulduğundan onların rehbere ihtiyaçları vardır.. ve ellerinden tutulup, güneşi görebilecekleri bir ‎ufka götürülmeleri gerekmektedir. İşte bunun içindir ki bizler çok defa deliller âleminde dolaşırız.. dolaşır ve ‎etrafımızdan Allah’ın varlığına şahitler ararız. Aslında bu da Kur’ânî bir yoldur. Allah, yüce kelâmında, yer yer ‎eşyâ ve hadiseleri ele almış, onun sinesinde kendisine giden yolları bizlere göstermiştir. Yüzlerce yerde, Kur’ân ‎elindeki asasını yere vurmuş, oradan su fışkırtmış ve bu “âb-ı hayatı” çıraklarına, çömezlerine içirmiş ve ‎‎”unutmayın O’nu” ihtarında bulunmuştur. Dahası hedefe varılacak yolun en kestirmesini göstermiş ve herkesin ‎‎”mârifetullah” balını ve peteğini kolaylıkla elde edebilmesi için âdeta bir reflektör vazifesi görmüştür. Aslında ‎bir çiçeğin gamzesinden, bir rüşeyme uzanan yolda Cenâb-ı Hakk’a giden yolu hemen her zaman bulmak ‎mümkündür. İşte, günümüzün irşat erleri de, insanları, güneşi rahat görebilsinler diye delâil ve şevâhid ufkuna ‎götürüyor, hem kendileri hem de başkaları görsün, bilsin diye avaz avaz O’nu (c.c) ilan ediyor, O’nu haykırıyor ‎ve “Biz bu yollarda senin şahidleriniz” diyorlar…‎

Evet, öteden beri gözleri küsûf tutmuş, bakışları maddeye takılıp kalmış olan bazı kimseler, göremedikleri ‎şeyleri inkâr edegelmişlerdir. Hâlbuki “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise ‎mânâya karşı kördür.” Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; her şeyin bir arama yolu vardır. Bizler, maddeyi, ‎duygularımızdan akseden düşüncelerimizle, vicdanlarımızla değerlendirebiliriz; ama madde ötesi şeyler ve ‎metafizik hadiseler, daha başka şeylerle değerlendirilmelidir. Binaenaleyh maddeyi ararken kullandığımız usul ‎ve metodlarla mânâyı anlamak istersek, araştırma adına dökülür, yollarda kalırız. Hatta, delillerle Allah’ı (c.c) ‎anlatırken, maddeyi kendi karakteristiği, kendi hususiyetleri içinde ele alırsak maddeye saplanır kalır, metafizik ‎hadiselere onca ehemmiyet vermemize rağmen, bir çeşit maddeci veya natüralist oluruz. Bu yüzden, önce her ‎şeyin usulünce araştırılması çok önemlidir. ‎

Şimdi, zannediyorum göremediklerini inkâr edenlerin, o delilsiz iddiaları kendiliğinden çürümüştür. Evet ‎onlar, mânâyı, hep maddeci usullerle arıyorlar.. arıyorlar sonra da dökülüp yollarda kalıyorlar. Hâlbuki bizler, ‎cazibe kanununu göremiyoruz ama kabul ediyoruz. Mıknatıs hakkında mahdut bilgimize rağmen, âsârını tespit ‎edebiliyor ve onu da kabulleniyoruz.‎

İnsanoğlunun eliyle tutabileceği, gözüyle görebileceği, kulağıyla duyabileceği şeyler gayet mahduttur. ‎Röntgen ışınlarını göremediğimiz gibi, karıncanın ayak seslerini de duyamıyoruz. Aslında her var olanı görüp ‎her sesi de duysaydık, bu hayat bizim için yaşanmaz hale gelirdi. Mahdut görüş ve duyuşlarımız da, ‎Rabbimizin bize olan lütuflarının ayrı bir derinliği olsa gerek.‎

Öyleyse bizler, her şeyi kendi yolunda araştıracak, delillere başvuracak ve her objeyi kendi ‎laboratuvarında denemeye tâbi tutacağız ki, Allah mârifetine -inşaallah- ulaşabilelim.‎

Ne var ki -insanlığın talihsizliği- beşer, kadimden bu yana hep aynı vartalarla Allah’tan uzaklaşmış ve ‎küfür bataklığında boşu boşuna çırpınıp durmuştur.‎

Evet, bir kere daha hatırlatalım ki, neyin, nereden, nasıl alınacağı bilinemediğinden dolayı hep yanılmalar ‎olmuş ve ardı ardına inhiraflar meydana gelmiştir. Biz buna bakış zaviyesinin bozukluğu da diyebiliriz. Evet ilk ‎başta bir sapmanın meydana gelmesi, bunu zulmün, haddi aşmanın takip etmesi ve kendini bilememe gibi ‎hallerin eklenmesiyle hep hak ve hakikat körü körüne inkâr edilegelmiştir. Yani, ta baştan bir yanlış yola ‎girilmiştir ki, yanlış yolun encamı da elbette yanlış olacaktır. ‎

Kur’ân “Allah bizimle konuşmalı değil miydi?” diyenleri anlatır ki, bunlar bakış açıları yanlış insanlardır.. ‎girdikleri yol da, ulaştıkları netice de yanlıştır. Biz buradan şunu anlıyoruz; inhiraf sadece bize ve bizim ‎dönemimize has değil; o bugünün ateist ve inkârcıları gibi dünün kâfirlerini de benzer şekilde aldatmıştır ki, bu ‎da “küfür tarihî tekerrürleri” demektir. Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed ‎‎(aleyhimüs’salatü vesselam) hep benzer şeyleri söylemiş. Ve tarihî tekerrür açısından aynı cevapları almış, aynı ‎akıbetleri paylaşmışlardır. Evet, Rabb’i tanımaya gidilen yolda, bakış açısının da çok iyi seçilmesi şarttır. ‎Firavun, Allah’ı ararken yüksek kuleler yapıp, çıkıp o kulelerin başından Allah’ı bulmaya çalışırken hata ‎ediyor, kendini bir olmazlar “fasit daire”sine salıyordu. Gökyüzüne ok atarak onu vurmaya çalışan Nemrud da ‎aynı varta ile kendi iflasını ilan ediyordu.‎

Evet O, zâhiren nazarlardan saklıdır ama, her şeyden daha ayandır. O (c.c), yarattığı şeylerin diliyle, ‎rengiyle, şekliyle, haliyle, tavrıyla her zaman kendini bize okutturur.. okutturur ama şiddet-i zuhurundan ‎gizlidir. Aslında her şeyde, O’na ait değişik cilveleri görmek mümkündür. Ancak, öyle bir Hâlık’tır ki, sadece ‎bizim görebileceğimiz şekilde, bizim temas edebileceğimiz şekilde cisim olmadan, herhangi bir yer tutmadan ‎da münezzeh ve müberradır. O, bütün sistemleri, kâinatları elinde tutar, onlara hükmeder ve aynı anda bizim ‎soluklarımıza, teneffüsümüze de nigehbandır. ‎

Binaenaleyh, zerreden sistemlere kadar her şeye hükmü geçen bir Zât’ın -haşa- bir balon gibi yerden ‎müşahedesi mümkün değildir ve böyle bir davranış, yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun göstergesidir. ‎Gagarin, küre-i arzın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, “Allah’a rastlamadım” sözüyle 20. asırda, ‎firavunca bir düşünceyi ifade etmişti. Allah’ın, küre-i arzın etrafında bir peyk olduğunu kim söylemişti ki, ‎böyle gülünç bir yaklaşımda bulunuluyordu..! ‎

Kendini kibre kaptırmış olanların da Allah’a ve Peygamber’e inanmaları çok zordur. Mekke kâfirleri, kibir ‎ve gururlarından, Mekke’de Velid b. Muğire’yi, Taif’te de Urve b. Mesud’u kastederek, “Bu Kur’ân, Mekke’de ‎veya Taif’teki iki şerefli insandan birine inmeli değil miydi?” diyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), maddî açıdan fakir ‎birisiydi. Ebû Talib’in himayesinde yetişmişti. Dolayısıyla O’nu, o günkü toplum telâkkisine takılarak ‎kabullenemiyor ve hazmedemiyorlardı. Evet, onların kibirleri de inanmalarına mani oluyordu. Zaten kibir, bir ‎cehennem zakkumu gibidir; her gafil gönülde neşv ü nemâ bulup gelişebilir. Öyleyse insan inanmayı ‎düşünüyorsa kibirden de sıyrılmalıdır. Hatta Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla hidayete ermiş kibirli bir insan, şayet ‎kibrini terk edemezse, kat’iyen yükselemez, iki adım öteye gidemez, hakikat ona inkişaf etmez, o imanda ‎derinleşemez, zevk-i ruhaniyi idrak edemez; hatta hadisin ifadesiyle “kalbinde zerre miktar kibir varsa, cennete ‎giremez.”‎

Rabb’i tam bilip tanımada, insanların zulümden de sıyrılmaları lazımdır. Kur’ân da: “Allah zalim ‎kavimleri hidayet etmez” buyurulur. Haddini aşma, zulmün değişik bir şeklidir. Haddini aşan İsrailoğulları ‎‎”Allah’ı bize açıktan göstersene” derken zulmediyorlardı. Efendimiz (s.a.s.), kâfir cemaat tarafından bazı ‎şeylere zorlanıyordu ve sürekli zulme maruz kalıyordu. Evet zulüm de diğer unsurlar gibi insanı, küfre ‎perçinleyen bir marazdır. ‎

Bu olumsuz sıfatlara karşılık bir de, insanı imânâ götüren, onu arş-ı kemalata ulaştıran ilim, akıl, tevazu ‎gibi vasıflar vardır.‎

Kur’ân birçok âyetinde âyât-ı tekviniyyeden bahseder. Nazarları göklerdeki âhenge, o âhengin, yerdeki ‎nizamla uyumlu bütünleşmesine ve insanın bu âhenkler kuşağındaki zuhuruna çevirir. İnsan-varlık ve kâinat ‎üzerinde düşündürür; sonra da: “İşte bunlarda ilim erbabı için ibretler, dersler vardır” der. Kerrat ile kâinat ‎kitabının müşahede edilmesini ister. Böyle bir yaklaşım ise ancak ilimle mümkündür. Öyle ise ilim, cehalet ve ‎inhirafa karşı, insanı imânâ götürücü yolların başında gelir. ‎

Bir diğer yol da insanın aklını kullanmasıdır. Üstadın yaklaşımıyla “Allah kelâmı, kâinat mescid-i ‎kebirinde, kâinatı okuyor.” İnsan, okunan o kitaba, aklıyla bakmalı ve tefekkür etmelidir. Mesela: “Semâvât ve ‎arzın yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için âyetler vardır” ‎buyuruyor Kur’ân. Öyleyse insanların yaratılmasından ayrı ayrı dilleri kullanmalarına, yüz çizgilerinin ‎farklılığından seslerine her şey muhakeme edilmeli, akıl süzgecinden geçirilmeli ve bir neticeye varılmalıdır. ‎Evet, bütün bunlar tesadüflerle pek de tekevvün edecek şeyler gibi değil. Bilakis, ancak irade ile, meşietle ‎olabilecek şeylerdir.. evet, işte bu mülâhazalar insana, Allah’a ulaşma yollarını açar ve onu mârifet semalarında ‎gezdirir.‎

İnsanın düşünmesi, mevcut ve hâlihazırdaki vak’aları çok iyi değerlendirmesi, iman adına atılmış çok ‎önemli ayrı bir adımdır. Şöyle ki, her zaman vak’alar çok iyi rapor edilmeli, sebepler ve neticeler arasındaki ‎münasebetler araştırılmalı ve bu kabil ameliyelerle sürekli yeni komprimelere ulaşılmalıdır. Ulaşılmalıdır ki ‎imanın va’dettikleri çok iyi bilinsin, iman koridoru hızla geçilsin ve varılması istenilen ufka varılsın.‎

Bir üçüncü yol, kibrin kalbten çıkarılıp atılması, başka bir ifadeyle tevazudur. Kendini beğenmiş insanların ‎inanmaları çok zordur.. ve bu hüküm Kur’ân’a aittir. “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri, âyetlerimden ‎uzaklaştıracağım.”‎

Yani bunlar kitabımıza bakmak istedikleri zaman, o kitabı kapatacağız. Bir yerde semayı ve zemini ‎müşahede ettikleri zaman, biz kâinat kitabının ifade ettiği mânâları onlara duyurmayacağız. O, arz u semâya ‎hep başka bir mahlûk gibi bakacak, doğruluğa götürücü yolu bulsa bile kat’iyen bu yolda mesafe ‎alamayacaktır. Çiçeklerdeki nağamatı, suların akışındaki hemhemeyi ve demdemeyi duyamayacak, tatlı ‎korolardaki duygulara, ilhamlara.. ulaşamayacaklardır.‎

Evet, kendi içinde mağlup düşmüş ruhların, kâinat baştan sona delil olsa da hatta Nebiler gelse ve gürül ‎gürül konuşsalar da onlar yine inanmayacaklardır. Bilakis taşkınlık ve inkâr yolunu, Allah’ı tanımama yolunu ‎bulduklarında, bu sarp yola revan olacak, “yol budur” deyip kendilerini boşluğa salacaklardır. Zaten âyetin ‎devamında da öyle buyurulmuyor mu? “Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler ‎de onu yol edinmezler. Şayet azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi ‎yalanlamalarından ve gafil olmalarından ileri gelmektedir.”‎

Hidayete götüren yollara karşı zulüm, büyük bir mania teşkil eder.. evet hidayet kapıları böylesi zalim ‎insanlara hep kapalıdır. Kur’ân “Allah, kezzap ve inkârcı kimselere hidayet etmez” buyuruyor. Aslında Allah ‎‎(c.c) böylesi insanları asla sevmez. Haddini aşmış, mütecaviz, saygısız, terbiyesiz olanlara karşı o, kapıları ‎sürmelemiş ve onların kalblerini mühürlemiştir. Bu demektir ki, onların içlerine, iman ve irfan adına hiçbir şey ‎girmeyecektir. İman ve irfan sahipleri bu tablo karşısında içlerine akıp akıp gelen ışık hüzmelerini müşahede ‎edecekler ama, ötekiler aynı tablodan hiçbir şey anlamayacaklardır.‎

Tıpkı zulüm gibi, gaflet de, insanın, inanmaya giden yolunu kesen bir devdir. İnsan bunu aşmadıkça iman ‎ufkuna ulaşamaz. “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar gaflet içinde ve yüz ‎çeviriyorlar.” diyen Kur’ân-ı Kerim, sık sık bu canavara karşı bizi uyarır. Evet insan, gaflet içinde ellerini ‎kaldırıp dua ediyorsa, kabul olunmasını Allah bilir, ihtimal böyle bir dua, döner o insanın yüzüne çarpılır. İşin ‎doğrusu, ne dediğini bilmeyen, dediğinin şuurunda olmayan kimselerin duasına cevab-ı savab verilmez. ‎Öyleyse duaların en mühimi, insanın bizzat gafletten kurtulup hidayet için yaptığı duadır. Aksi halde kırık ‎plakta iğnenin hep aynı sesi çıkarması gibi, gaflet içinde bulunan insan da, çok iş yapabilir, çok söz ‎söyleyebilir; ama kat’iyen mesafe alamaz. ‎

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, zahiren ve madde plânında zirveleri tutan pek çok kimsenin niçin ‎hidayete eremediği kendi kendine anlaşılır. ‎

Belli bir noktaya ulaşmış, belli bir makama gelmiş ama aramayı bilememiş; bilip hak yola revan ‎olamamış, olamamış da kalbine mühür vurulmuş ki böylelerinin hidayete ermeleri imkânsız olmasa da çok ‎zordur. Bunların, hidayete ermeleri ancak kitle ruh haleti içinde olabilir. Evet İslâm seylapları, birgün her şeyi ‎önüne katıp sürükler ve bu müthiş akış ve vakum karşısında herkes imânâ koşarsa, işte o zaman bu tipler ‎Müslüman olabilirler. Devr-i Risalet Penahi’de sonuna kadar direnen Ebû Süfyan, Safvan b. Umeyye, Akra b. ‎Hâbis ve hatta Hz. Ebû Bekir’in babası Ebû Kuhâfe bu şekilde İslâm’la şereflenmişlerdi.‎

Buraya kadar anlatılanlar ana hatlarıyla Allah’a varmadaki âdâb ve erkana ait hususlardı. Şimdi Allah’ın ‎varlığının canlı misallerinden bir ikisini arz etmek istiyorum ki, bunların birincisi hudûs nazariyesidir.‎

Hudûs, eşyanın sonradan var edilmesi demektir. “Eşya kadimdir” diyenler Allah (c.c)’a verilmesi gerekli ‎olan ezeliyeti, eşyaya veriyorlar. Ezeliyet ise zamanda sonsuzluğun adıdır.. ve ebediyetle iç içedir.. onda zaman ‎yoktur. Şayet yeryüzündeki bütün kumlar, çakıl taşları sıfır olsa ve bunların sol taraflarına en büyük bir rakam ‎gelse, bu müthiş sayı, ezeliyetin yanında hiçbir şey ifade etmez. Ayrıca eşyaya ezeliyet damgasını vuranlar, her ‎şeyi kadim görmenin yanında diyorlar ki, bir gün kâinat sönecek, her şey bir humûdet içine girecek. Hâlbuki ‎termodinamik kanunu, onların bu hükmünü tekzib ettiği gibi, hareket kanunu da onları yalanlamaktadır. ‎Termodinamik kanununa göre bir gün, kâinattaki hareket müsavi hale gelecek. Bir maddenin sıcaklığı, ‎diğerinden fazla olmayacak ve bu umumi bir ölüme sebebiyet verecek ki, varlıkta pozitif-negatif diye bir şey ‎kalmayacak.. ve kâinat işlemeyen bir saate dönecek. Eğer kâinat sonunda yok olacaksa, demek ki, onun ezeli ‎olması mümkün değildir. Evet her şeyin bir mebdei, her mebdein de bir mübdii vardır. Allah (c.c), her mebdein ‎Mübdii’dir.‎

Hareket kanununa göre eşyada asıl olan atâlettir. Hâlbuki biz görüyoruz ki, her şeyde bir hareket var. ‎Atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlardan korkunç büyüklükteki sistemlere kadar müthiş bir hareket, ‎ürperten bir tahavvülat müşahede edilmektedir. Hareket için bir zaman ve bir mekâna ihtiyaç vardır. İşte bu ‎ihtiyaçları karşılayan, her şeye gücü yeten de Zat-ı Ecell-i A’la yani Allah’tır. Evet hareket edeni durduran, ‎duranı da hareket ettiren yine O’dur.‎

Evet, sistemlerden zerrelere kadar her şey Allah’a verilmedikçe hiçbir problem izah edilemez. Eşya, ‎sonradan meydana gelmiştir, hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır. O da ezelî ve ebedî Allah (c.c)’tır.. ve O, ‎bütün göklerin ve yerin yaratıcısıdır.‎

Allah varlığının sabah aydınlığı gibi olan münasebetlerinden bir ikincisi de her şeyin çehresinde bir meşiet ‎ve iradenin müşahede edilmesidir.‎

İnsanların ağzından çıkan, dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın da bilmeden kullandıkları, eşyanın ortaya ‎çıkışıyla alâkalı -Üstad’ın tabiriyle- 3 kelime vardır ki; eşya ya kendi kendine meydana gelmiştir (abiyogenes) ‎ya onu sebepler icat etmiştir veya her şeyi tabiat yapmaktadır. Aslında bu üç dehşetli kelime, doksan muhâlâtı ‎içine alır. Biz, bu üç kelimenin tersine olarak diyoruz ki, her şey irade ve meşiet sahibi bir zat tarafından, onun ‎program, plân ve hesabına göre vaziyet almış ve yaratılmışlardır ki o da mutlak kudret sahibi olan Allah ‎‎(c.c)’tır.‎

Yukarıda zikredilen üç kelimeyi kullanan, bunlara veya bunlardan birine inanan ve bu şekilde kendini ‎teselli edenler, esasen kendilerine karşı tenakuz içerisindedirler. Eşyâyı tesadüflerle yorumlayanlar, amipe ‎tesadüflerle oldu diyorlar. Hâlbuki bu hücre, o büyülü yapısıyla ve devlet gibi işleyişiyle bir harikadır. Evet ‎‎”Hücrenin yapısına şaşakaldık” diyen Engels, kendisiyle tenakuz içindedir. Hücreye tesadüf diyen, güneşe de ‎tesadüf diyor. Şuursuz atom parçacıklarının biraraya gelerek güneş olmalarına, ısı ve ışık kaynağı haline ‎gelmesine “evet” diyenler tenakuzun katmerlisini yüklenmişlerdir. Bütün bunlar, “kendi kendine oldu” ‎diyenler, kendi kendileriyle müzaaf çelişki içerisindedirler.‎

Düşünün ki, biri, size bir şiir söylese, meselâ Hüseyin Efendi’nin;‎

‎”Derd-i hicrana tabibim bir devâ bilmez misin?‎
Göz ucuyla bir nigâh-ı aşina bilmez misin?‎
Hep cefa dersin talim etti üstad sana!
Ey cefa-cû nidüyüm semt-i vefa bilmez misin”‎

güzel güftesini ele alalım. İster güftesi, ister bestesi kendi kendine, sebepler dairesinde oldu diyenler, “bu ‎şiir, harflerin yuvarlana yuvarlana bir araya gelmesiyle olmuştur.. bestesi, ağaçların nağmelerinden bulunmuş ‎ona göre tespit edilmiştir” demek gibi bir garabet içindedirler.‎

Hâlbuki, daha sırrını tam olarak çözemediğimiz göz, bundan daha basit değildir. İnsanın kalbi, beyni hâlâ ‎tam keşfedilememiş birer muammâ gibidir. Evet, insanın bir muhteşem abide halinde yaratılışını tabiata ‎vermek, kendi kendine oluyor demek veya sebeplere bağlamak, kâinattaki âhenk ve nizamı görememe değil de ‎ya nedir?..‎

Atmosferdeki oksijen nisbeti, dünyamızın dönmesi ve dönerken de bir meyille dönmesi, güneşin bize olan ‎uzaklığı.. ve daha neler neler.. hepsi o muhteşem Hâlık’ın, o tesbihe, takdise şâyeste Allah’ın icraatı, O’nun ‎sanatı, O’nun meşieti, O’nun yaratması değil midir?‎

Hayat da, başlı başına bir muamma ve Cenâb-ı Allah’ın varlığının delillerinden bir diğeridir.. evet, hayat, ‎öyle bir muammadır ki, onu da kuru maddiyecilikle izah etmek mümkün değildir. Hayat, bilhassa 3 nokta ‎itibarıyla apaçık Allah’ın varlığına delâlet eder. Birincisi; hilkatin mebdei yani hayatın başlangıcı itibarıyla. ‎Evet, Allah (c.c) Hayy’dır. Hayat kaynağı ve hayatı veren, verdiği gibi de alacak olan O’dur. O, “Yuhyî ve ‎Yumît”tir.. ve aynı zamanda Kayyûm’dur. Yani verdiği hayatı âhenk içinde devam ettiren ve her an her şeyi ‎görüp gözeten O’dur. Biz bir organizmanın hayatı gittikten sonra bütün teknik imkânlarımızla seferber olsak ‎bile, onu yeniden hayata döndüremeyiz. Öyle olsaydı herkes, kendi yakını vefat ettiğinde, onu tekrar hayata ‎döndürürdü. Hâlbuki, etrafımızda devamlı ölümler cereyan ediyor. Ve biz bu geliş-gidişin muamması ‎karşısında, olup bitenleri sadece şaşkın şaşkın seyrediyoruz. Allah (c.c), hayatı, varlığına bir ayna yapmış, ‎kendini bir kere de onda göstermektedir. Zira hayatın mülk ve melekût yönleri, doğrudan doğruya Cenâb-ı ‎Allah’a bakmaktadır. Onun için evvelâ, kâinatın hilkatı mevzuu, hilkatin nizam, rahmet ve adalet buudu, ‎yeryüzünde hayatın zuhuru sebeplerle izah edilememiştir. Evet, bunları sebepler dairesi içinde izah etmek ‎imkânsızdır. Gerçi sebepler vardır ve Allah (c.c) icraatını ona göre yapmaktadır; ancak ilk hilkat, mucizedir. ‎

Bu mevzuda ikinci nokta; tenevvuâttır. Ayrı ayrı varlıkların meydana gelmesi diye ifade edebileceğimiz ‎tenevvûat, hayat muammasının ikinci buudu, Allah’ın varlığının önemli bir delilidir. Allah (c.c), dilediğini ‎dilediği gibi yaratır. O, mahlûkatı farklı farklı yaratmış ve nevilere ayırmıştır. İnsanlar bile ayrı ayrıdır. “Ey ‎insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve ‎kabilelere ayırdık” âyeti bunu açık olarak ifade eder.‎

Bu meselenin bir diğer yönü de ahlâk mevzuudur. Psikolojinin ve pedagojinin ilgi alanı olan bu mesele, ‎insanın faziletiyle alâkalıdır. İnsan, benliğinin sırlarını kavrayarak ubudiyyet şuuruyla kanatlanabiliyor ve ‎cismaniyetinden uzaklaşabiliyor. İnsanlar içinde şehevî duygu ve düşüncelerini arkada bırakabilen öyle ‎rabbâniler var ki melekleri bile geride bırakabiliyorlar. ‎

Evet, hiçbir kabiliyet ve istidadı olmayan cansız ve câmid maddede ahlâkın bu ölçüde bulunması dahi başlı ‎başına bir harikadır ki, o da yine Allah’ın varlığına bakar. Demek ki, etten kemikten ibaret olan insan, bu ‎ölçüdeki ahlâkıyla da yine Rabbinin varlığının delillerinden oluyor. Ahlâk mefhumu, insana has bir keyfiyettir. ‎Bunu taşta toprakta bulamayacağımız gibi, etrafımızdaki diğer canlılarda bulabilmemiz de mümkün değildir.‎

İşte, yukarıda zikredilen bu üç yolla hayat dediğimiz muamma, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına delâlet eder ki; ‎Allah (c.c) her varlığı, hangi kalıp içinde, nasıl programlamış ve sahneye sürmüş ise, o öyle devam ‎edegelmiştir. Ne evolusyonla, ne mutasyonla, ne de başka bir şekilde bir canlının meydana gelmesi, hatta cins ‎değiştirmesi mümkün değildir. Güvercin, güvercin olarak yaratılmış ve öyle kalmıştır. Tavuk, tavuk olarak ‎yaratılmış ve öyle devam etmektedir. Hatta bunlardan kısmen değişikliğe uğrayan, melezler her zaman akîm ‎kalmış, başkalaşma süreci bir yana, tabii tenasül sistemini bile koruyamamıştır. Bu itibarladır ki Cenâb-ı Hak, ‎bir bakıma meydan okuyor gibi “Ey insanlar dikkat edin, size bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı ‎bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) onun için biraraya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar” ‎buyuruyor. Burada, bir tek sineği bile yaratamazlar demek suretiyle hayatın ve hilkatın Allah (c.c)’a ait ‎olduğuna parmak basılmaktadır. Bu mevzuda şimdiye kadarki araştırma ve tecrübeler şunu göstermiştir ki; bu ‎kapı daima kapalı kalacaktır, hayat, bir muammâ ve hem mülk hem de melekût yönleriyle daima Allah’ı ‎gösteren bir ışık kaynağı olarak devam edecektir. O devam edecek, biz de bunlardan istidlâlde bulunarak ‎önümüzdeki perdenin verasında O Ezel ve Ebed Güneşini görmeye çalışacağız.‎

Ayrıca, rahmet de yine her iki yanının nuraniyeti cihetiyle O’nu gösterir ve O’na îmada bulunur.‎

Evet Rahmet, gayet geniş olarak Hâlık-ı Azam’ın varlığına delâlet eder. Bu mevzuya kavlî dua açısından ‎yaklaşılırsa mesele daha iyi anlaşılabilir. Kavlî dua, esbap dairesi dışında Allah’a teveccüh etmek demektir. ‎Dua insanlardan, insanların güçlerinden, esbap ve esbâba isnad edilen her şeyden sıyrılarak, her şeye gücü ‎yeten bir Zât-ı ecell-i âlâ’ya teveccüh etmek demektir. Bakınız Hz. Nuh (a.s) “Allah’ım, yurt ve yuva tutacak ‎şu kâfirlerden bir tanesini bırakma, bir tane kalırsa yine kâfir, yine facir doğuracaktır” diye beddua etmiş. Evet ‎o kavmini şu kadar sene irşat etmesi, hak ve hakikatı anlatmasına rağmen, onların inanmamaları karşısında ‎rahmetten gazaba yönelmiş.. ve neticede ortalığı seller almış.. yer kaynamış.. batan denizler olmuş.. yeni ‎denizler meydana gelmiş.. zirveler dahi insanlara vefa etmemiş.. ve Allah, kulunun duasını kabul buyurmuş.‎

İbrahim (a.s), çölün ortasına hanımını, çocuğunu bıraktıktan sonra, “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: ‎Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ey Rabbimiz! Ey ‎Sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben; çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin ‎‎(Ka’be’nin) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara ‎meylettir ve meyvelerden onlara rızık ver. Umulur ki, bu nimetlere şükrederler” diye dua etmiş. Allah (c.c) bu ‎duayı öyle bir kabul buyurmuş ki, o gün-bu gün insanlık akın akın o emin beldeye gidiyor, Kâ’be’yi tavaf ‎ediyor.. ve orası öyle mukaddes bir yer oluyor ki, Sidretü’l-Müntehâya kadar meleklerin ve ruhanîlerin metafı ‎haline geliyor. ‎

Devr-i Risalet Penâhî’de de dualar edilmiş ve bu dualara cevap verilmiştir. Daha Efendimiz (s.a.s.)’e ‎peygamberlik gelmeden O’nun yüzü suyu hürmetine yağmur istenmiş; istenilmiş ve daha eller aşağıya inmeden ‎bardaktan boşanırcasına yağmur yağıvermiştir. Bi’setten sonra da bu ve benzeri duaların tesiri hep devam ‎edegelmiştir.‎

Duada azim bir tesir vardır ve dua mahz-ı ubûdiyettir. Evet “Dua edin, icabet edeyim” demek suretiyle ‎Cenâb-ı Hak, bizlere aynı zamanda dua ile kendi varlığına istidlâl yolunu göstermektedir.. ‎

Kur’ân, “Darda kalan, dua ettiği zaman, ona icabet eden kimdir? Düşündünüz mü?” diyor. “Kullarım beni ‎sana sordukları vakit de ki; ben onlara yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin dileğine karşılık veririm..” ‎buyuruyor. Öyleyse insanlar, her zaman Cenâb-ı Hakk’a duada kusur etmemelidirler ki, aslında öyle dua ‎edenlerin alınları ve çehreleri Allah’ı gösteren birer mücellâ ayna haline gelir.‎

Bazen insanın başından geçen şeylerin, onun kendi nankör nefsini ikna etmesi bakımından da çok ‎önemlidir. Bakın bir misal arz edeyim; bir yerde arkadaşlar bir araya gelmiş, kitap okuyorlar. Hodfuruş gaddar ‎bir kesimin bazı plânlar çevirdiklerini duyunca da toplanıp dua ediyorlar. Bunlardan bazıları Ashab-ı Bedir’i ‎okuyor. Bedir Ashabı ki, onlar kimsenin kendileriyle boy ölçüşemeyeceği kimselerdir. Şöyle ki, harbin, ‎vuruşmanın ne demek olduğu bilinmediği bir dönemde, kendilerinden kat kat üstün bir düşmanla yaka-paça ‎olmuş ve din-i mübin-i İslâm’ı, onun yüce peygamberi Efendimiz (s.a.s.)’i savunmuşlardır. Ve hele onların ‎arasında, Uhud’da da bu kahramanlığına ayrı bir buud kazandıran Hz. Hamza (r.a) vardır ki, o bir arslanlar ‎arslanıydı.‎

Evet, işte bu sıkışık zamanda bu insanlar Hz. Hamza (r.a)’ın ruhaniyetine tazimat ve tekrimâtlarını arz ‎ediyorlar. Oradakilerden birisi çadırında uyku-uyanıklık arası, birdenbire bir manzarayla karşılaşıyor. ‎Başlarında miğferleri, ellerinde tuğları, sırtlarında zırhlarıyla müthiş bir ordu tarrakalar çıkararak oraya geliyor, ‎kim oldukları sorulunca da Ashab-ı Bedir oldukları söyleniyor. Hatta onlardan biri, Cenâb-ı Hakk’ın kuvvet ve ‎kudretini temsil etme bakımından, elindeki mızrağı, delinmez gibi görünen kapıya vurunca, kapının bir ‎tarafından giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Tam o mızrağın atılması esnasında, başka bir yerde başka bir hadise ‎cereyan ediyor. Kötü düşünce ve kötü duyguların esiri bir kısım sefil ruhlar, tam onların bulunduğu yere ‎gelirken, virajda kaza yapıyor ve bu kazada arabaları yanıyor, dolayısıyla da mızrağın nereye atıldığı tebeyyün ‎ediyor.‎

Bu ve buna benzer hâdiseler o kadar çoktur ki, omuz omuza verip biraraya geldikleri zaman, Allah’ın ‎varlığına ve birliğine delâlet eden kocaman bir projektör ve bizi O’na bağlayan kocaman bir halat ya da O’na ‎götüren ışıktan bir helezon halini alır. Ve biz bütün bunlardan, rahmetin cilvelerini görüyor, Rabbimizin ‎inayetini müşahede ediyor gibi oluruz.‎

Rahmetin bir diğer delâlet yönü de; Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı her varlığı, o varlık için hedef olan noktaya ‎sevk etmesidir. Allah (c.c) sade yaratmakla kalmaz, aynı zamanda herkesi istidâdı ölçüsünde, onun için ‎mukadder olan hedefine ulaştırır. Bu çizgide, her uzuv âdeta bu şevkle işler. Ağzımıza lokmayı koyduğumuz ‎zaman beyine hemen bir şifre, beyinden mideye ayrı bir şifre gönderilir. Mide yemeği hazmetmeye hazırlanır ‎ve bir kısım asitler ifraz eder. İşte bütün bunlar birer şevktir. İnsanın içinde hissettiği bir kısım duyguların onu ‎belli hedeflere yöneltmesinden, arının gidip çiçeklere konmasına, çiçeklerin özlerini alıp bal üretmesine, bu ‎uğurda mesafeler katetmesi; bu upuzun yollarda şaşırıp kalmadan geriye dönmesine kadar hepsi birer şevk ‎içinde sevktir. Giderken bir hesap için gidecek, dönerken bir hesap içinde dönecek..ve bütün bunları o küçücük ‎kafasındaki programa göre gerçekleştirecek… ‎

İnsan da bu programı koyan eli görür, o programı işletmek için, arının içine bir şevkin atıldığına şahit olur ‎ve “La ilahe illallah” der.‎

Rahmaniyyetin ayrı bir cilvesi de Cenâb-ı Hakk’ın zemin yüzünü bin bir güzelliklerle tefriş edip önümüze ‎sermesidir. Evet, göklerde ve yerde ne varsa hepsi, en iç açıcı şekilde tanzim edilmiş ve en göz kamaştırıcı ‎haliyle nazarlara arz edilmiştir. Her şey o kadar güzeldir ki, insan başını kaldırıp semalara baktığı zaman ‎şairane ilhamları coşar; dönüp yeryüzündeki güzellikleri görünce de ayrı bir ruh haleti yaşar. Denizler çok ‎güzeldir. Onların rüzgârla cilveleşmeleri ondan da güzeldir. İnsanın kaşı, gözü, kulağı, ruhu, ahlâkı çok ‎güzeldir. “Allah yarattığı her şeyi çok güzel yaratmıştır.” Ve bütün bunlar hiç de tesadüfe verilmeyecek kadar, ‎insanın en ince zevklerini okşayacak ölçüde güzellerden güzeldir. Her şey bir tatlılık ve güzellik içinde iç ‎içedir. İşte bu mükemmel âhenk ve nizâm, bir Nâzım-ı Âzâm’a delâlet etmektedir.‎

Rahmetin bir diğer buudu da hikmettir. Cenâb-ı Hak, abes hiçbir şey yaratmamış, aksine her şeyi yerli ‎yerince halketmiştir. Kâinatta ne eksiklik ne de fazlalık vardır.. onun içindeki varlıklarda da her şey tam bir ‎tenasüp içindedir: Denizlerin tuzlu olması, güneşin bize olan uzaklığı, yer kabuğunun kalınlığı, atomların ‎sayılarına göre dizilişi hep hikmettir ve Cenâb-ı Allah’ın rahmetinin sâdık birer şâhitleridirler.‎

Gözlerimiz, her yönüyle tam bir harikadır.. ve onlarda her şey yerli yerincedir. Azâmî tasarruf prensibi ‎bakımından hem korunması, hem de insan hayatı adına, gözler için bundan daha mükemmel bir konum ‎düşünülemez. Kulak da, burun da, dudak da, yanak da öyledir. Bunlardan bir tanesinin yeri değişse, ahsen-i ‎takvîmin önemli bir buudu olan çehre, sevimsiz bir hal alır. Eller, ayaklar ve vücudumuzdaki bütün mafsallar ‎da böyledir. Onun için Muhbir-i Sadık (s.a.s..) “İnsanın vücudunda şu kadar mafsal vardır, hepsi de hamd ü ‎sena ister. Binaenaleyh siz sadaka verdiğiniz zaman, Rabb’in size bahşettiği bu nimetlere şükürle mukabele ‎etmiş olursunuz. Şayet bunları yapamazsanız, kuşlukta kılacağınız iki rekat namaz, bu nimetlerin bütününe ‎karşı iyi bir şükür olabilir.” mealiyle bu gerçeği hatırlatır.‎

Ölüm de yine hikmet buudlu bir nimettir. O olmasaydı, bir evde anne-babaların yanında, nineler, dedeler, ‎bunların da nineleri dedeleri… Onların hastalıklarla mücadeleleri, onlara hizmet edenlerin durumu bu hayatı ‎yaşanmaz hale getirecekti. Bırakın onları, sinekler devamlı yavruladıkları halde ölmeselerdi, bir-iki sene içinde ‎dünyanın etrafını birkaç santim kalınlığında sinek kaplayacaktı. Evet, ölümde bile bir vech-i rahmet vardır. ‎Ölümü de, hayatı da birer nimet olarak yaratan ve varlık içinde onları derin bir hikmetle sürdüren Allah (c.c), ‎hiç abes iş yapmamış; her şeyi yerli yerinde ve tam bir mükemmeliyet içinde yaratmıştır. Bizler neyi tahlil ‎edersek edelim, her şeyin çehresinde engin bir rahmetin parladığını müşahede edecek ve Allah’ın inayet eline ‎şahid olacağız.‎

Haddizatında inâyet de rahmetin ayrı bir derinliğidir. Allah’ın (c.c), her şeyi bizim emrimize sunması, ‎imdâdımıza koşturması; her hâdisede kendisine giden bir yol açması.. hep O’nun inâyetinin eserleridir. Kur’ân, ‎Allah’ın inâyetini anlatırken “Âdetleri üzerine seyreden güneşi ve ayı size faydalı kılan, geceyi ve gündüzü ‎istifadenize veren yine Allah’tır. O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız ‎sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür!” buyurur. Evet bir nefeste iki şükrü eda etmesi ‎gereken insan, bunca nimetler karşısında, Mün’im-i Hakiki’yi vicdanında bulup şükranla iki büklüm olmalı ‎değil midir?‎

Buraya kadar anlatılanlar, istidlâl yoluyla elde edilen küçük delillerdir. Bize Rabbimizi anlatan 4 mühim ‎unsur vardır ki, esas söz onlara aittir ve bu hususlar Nur’un temel konularıdırlar.‎

Bunlardan birincisi, kâinat kitabıdır ki, yukarıda tafsilatıyla anlatılmaya çalışıldı. İkincisi Kur’ân-ı ‎Kerim’dir. Tebliği, o Nebiyyi Ümmi (s.a.s.)’nin esas vazifesi sayılan harikalar kaynağı, erişilmez bir ulu ‎beyandır. Dünden bugüne, varlık ve onun esrarını en ma’kul ve insanın içini okşayıcı mahiyette en tatlı bir dille ‎bize anlatan Kur’ân-ı azimü’ş-şân, Allah’ın varlığına öyle bir delildir ki, onu anlatma imkânı olsa, kâinat ‎kitabının parlak dili, aydın çehresi gibi, onda da bir parlaklık ve aydınlık zuhur edecek, onunla da herkes ‎‎”Lailâhe illallâh” diyecektir. Bize Rabbimizi anlatan üçüncü ışık kaynağımız da Nebiyyi Ekrem (s.a.s.) ‎Efendimiz’dir. O’nun huzurunda yaşayanlar, her zaman sihirli iklimine kapılarak semada yaşıyor gibi ‎yaşadılar. Biz O’nu (s.a.s.), beyanlarıyla, yolunda hırz-ı can eden ashabıyla (r.anhüm) ve ortaya koyduğu ‎sistemiyle, din-i mübin-i İslâm ile tanıyor, ilklerin mazhariyetini paylaşmağa çalışıyoruz. Bir ümminin bu kadar ‎sağlam bir yolu getirip beşere hediye etmesi, başlı başına tam bir hediye olduğundan, Allah’ın varlığına da ‎başlı başına bir delildir. Efendimiz (s.a.s.), maddî-mânevî bütün hayat-ı seniyyelerinde, ahlâk-ı âliyeleri ve ‎secâya-yı gâliyeleri ile gökyüzüne âdetâ açıktan açığa “La ilahe illallah” yazan bir kalemdir, bir dildir. ‎‎”Kâinata bir kitap nazarıyla bakılsa, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.” ‎‎”Evet, O ki, onun için varız.” ‎

Bir dördüncüsü de insanı hiçbir zaman aldatmayan, onun vicdanıdır. Evet vicdan bir ibredir ve devamlı ‎Allah’ı gösterir. Kâinattaki nizam bize Nâzım’ı; hayat, hayat sahibi olan Allah’ı; varlık, vücudu olan Allah’ı.. ‎her şeyin görülüp bilinerek yapılması ise bize, Semî ve Basîr bir Zât-ı Ecell-i Alâ’yı anlatmaktadır. Öyleyse ‎bizler, bu delille uğraşırken aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın zatının gereği bir kısım sıfatları da istinbat etmiş ‎oluruz. Mesela; Allah’ın varlığı, O’nun vücûd sıfatına, işaret eder. Allah’ın varlığının evveli olmaması onun ‎kıdem sıfatını gösterdiği gibi, her şey sona erdikten sonra onun devamı da O’nun bekâ sıfatının göstergesidir. ‎‎”Her şey fena olup gidecektir ama, fenâ ve zevâl şaibesinden münezzeh Allah (c.c), bâkî kalacaktır.” O (c.c), ‎mahlûkatta hiçbir şeye benzememektedir. “O’nun benzeri gibi bir şey bulamazsınız.” Evet, O’nun gibi bir şey ‎yoktur. O’nun zıddı da niddi de yoktur ki, bunlar da “muhalefetün lilhavadis” sıfatının tarifleridir.‎

Bazen bu sıfatlara, kâinat kitabını mütalâa ile ulaşırız. Şöyle ki; Allah Alîm’dir, her şeyi bilmektedir. ‎Çünkü bu kâinat ilimsiz, programsız, düzensiz olacak gibi görünmüyor. Semî’dir, her şeyi duyar. Dua ederiz, ‎icabet eder. Basîr’dir mahiyetlerimize bakar, çeşitli hallerimize göre ihtiyacımız olan lütuflarda bulunur. En ‎küçük bir şey bile O’nun görmesinden gizlenemez. Hadiselerin akışına bakıldığı zaman bunlar, kör ve sağır ‎tabiata verilemez. Evet bunlar, görüp bilen o Zat’a verildiği zaman izah edilebilecek şeylerdir. Bizler ‎etrafımızda her şeyin bir irade ile sevk ve idâre edildiğini görmekteyiz. Bu, bize Allah’ın iradesini gösterir. ‎Aynı zamanda Allah (c.c), kudret sahibidir. Ayrıca, şu muhteşem varlıklar ve yapılan baş döndürücü işler, ‎zerreden seyyârâta kadar ne varsa hepsi, Allah’ın kudretini anlatan delillerdir.‎

Sadece Allah’ı bilme değil, O’nu evsaf-ı kemâliyesiyle bulma ve idrak etmek, eşyasından istinbat ederek, ‎istidlâl yoluyla O’na ulaşmak, O’nu noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâ görmek, bunların yanında kâinat ‎kitabını müşahede etmek için bir de kelâm sıfatı vardır. Körler, sağırlar bile anlasın diye, en saf ve en temiz ‎kullarını göndermiş, kitaplarla makâsıd-ı Sübhânî’sini bize anlatmıştır. ‎

Allah’ın varlığına götürücü delillerden veya konu ile ilgili yapılan araştırmalardan maksat önümüze çıkan ‎bir kısım engelleri, maniaları bertaraf etmek, temiz vicdanları, vicdandaki nokta-yı istimdat ve istinadı ‎işlettirmek, onu semt-i ezel ve ebede tevcih etmek, kişiyi vicdanıyla o ışık ve şualarla baş başa bırakmak ve yüz ‎yüze getirmektir. Yoksa deliller Cenâb-ı Hakk’ın zatının ve sıfatlarının kayyimi olamaz. Biz O’nun fiillerinden ‎isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından mevcud-u meçhul olan Zat’ına intikalle, kendisini tanımaya ‎çalışırız. Bununla beraber, Zat-ı İlâhî kat’iyen idrak edilemez. Biz, her zaman “Mâ arefnâke hakka mârifetike ‎ya Maruf” sözüyle bunu itiraf ederiz. O’nun Zat-ı ulûhiyetine karşı tam bir ibadet de yapılamaz. “Mâ abednâke ‎hakka ibadetike ya Mâbud.” beyanıyla da bunu dile getiririz. Verdiği nimetlerin binde birine bile şükredemez ‎‎”Mâ şekernâke hakka şükrike ya Meşkur.” itirafıyla bunu mırıldanırız ve “Mâ hamidnake hakka hamdike ya ‎Mahmud.” ebedî ahd ü peymânımızla da aczimizi, fakrımızı, zaafımızı terennüm eder, O’nun dergâh-ı nimet ‎pervânesine sığınırız.

Amellerin Fizikî Tezahürleri 9 dk.

İnsanların amellerinin fizikî olarak kâinatta bir tesiri olmakta mıdır?

Her şeyden önce, kâinatın fizikî yapısı ve genel teşekkülünde nelerin nelere müessir olacağı açıkça bilinememektedir. Sâni-i Hakîm, evrende, değişik sebep ve müsebbepler vaz’etmiştir. Bu nedenle, kâinat hakkında daha ziyade elde olan verilerle ve bilinebildiği kadarıyla bazı hükümler verilebilmektedir. Kim bilir belki de kâinatta, metafiziğin fizik üzerindeki müessiriyeti, fiziğin metafizik üzerindeki müessiriyetinden daha fazladır.

Meseleyi, İleyhi yes’adü’l-kelimü’t-tayyibu ve’l amelü’s-sâlihu yerfeuhû.’ âyeti ışığında değerlendirecek olursak, yeryüzünde söylenen bütün güzel sözlerin hepsi, gökler ve ötesine yükselmektedir. Bu yükseliş, âdeta Efendimizin (sav) miracı gibi değişik yer ve kapılardan geçerek bütün varlığı temaşâdan geçmektedir. Kim bilir belki de, o baş döndürücü sistemlerin gerçek ruhu, hakikî mânâsı ve hikmet-i hilkatları bu olmasına ve bizim de onlarla değişik şekilde münasebetlerimizin bulunmasına rağmen, biz bu meseleyi atom dalga boyunda ifade ediyor olabiliriz. Hâlbuki, bunların dışında bize kadar gelip ulaşan farklı dalga boyunda, farklı şeylerin bulunması da imkân dahilindedir.

Yukarıda ifade ettiğimiz âyet-i kerimede geçen ‘kelim-i tayyib’ sözü, başta kelime-i tevhid (Lâ ilâhe illallah) olmak üzere; tesbih (sübhânallah), tahmid (elhamdülillah), tekbir (Allâhü ekber), dua, istiğfar ve zikir gibi ulvî kelimelerin hepsini içine alır. İşte bu kelime-i tayyibe, insanların yapacakları salih ameller sayesinde tâ arşa ulaşmaktadır. Belki de kâinatın gerçek kıvamı, ancak bu mübarek kelimelerle korunmaktadır. Eğer burada bir ‘Sübhânallah’, bir ‘Elhamdülillah’ veya bir ‘Allâhu Ekber’ demek, öbür âlemde bir meyve-i cennet haline geliyorsa, aslında söylediğimiz bu zikirlerle cennetin canlı-cansız aksesuarı teşekkül ediyor demektir. Nasıl ki, güneşten gelen radyasyonlarla karbondioksit buluşunca, meyvelerin neşv ü nema bulması için bir ortam teşekkül ediyor; öyle de insanın ağzından çıkan güzel kelimeler, amel-i salih kanadı ile kanatlanınca, bilemediğimiz bir yerde, bilemediğimiz şartlara göre, bilemediğimiz başka âlemlerin teşekkülüne vesile olabilir. Mademki, peygamberler ve Allah’ın sevgili dostları, oranın şu anda bir nüve halinde var olduğunu söylüyorlar; öyleyse, her ne kadar ağzımızdan çıkan bu sözlerin gökler ötesi âlemlere yükselme keyfiyetini bilmesek bile, bizim de kelime-i tayyibemiz, amel-i salihimiz, o nüveyi nemalandırma, geliştirme ve inkişaf ettirme keyfiyeti kazanabilir.

Levh-i mahfuzda hakikati bulunan her şey, belli sembollerle âlem-i misale aksetmektedir. Bu açıdan âyân-ı sâbitedeki hakikatler, âlem-i hakikate aksedince, bu âlemin hususiyetine göre şekillenmektedir. Ehlullah’ın gözüne akseden ve rüyalarımızda bizim nazarlarımıza sunulan şeyler, işte bu tür motiflerle ifade edilerek, âyân-ı sâbiteye çarpıp kırılan ve belli inkisarlarla bizim nazarımıza takdim edilen hakikatlerdir. Aslında bu, onların gerçek şekilleri de değildir. Bu açıdan rüyasında bir şey gören, hatta âlem-i yakazada bazı şeylere muttali olan insanların, müşahede ettikleri o meseleleri gördükleri gibi aktarmaları yanlıştır. Zira o meseleler, onların gördükleri konumlarla mukayyettir.

Evet evvela, yukarıda ifade ettiğimiz âyân-ı sâbite hakikati, levh-i mahfuz gerçeğinin âlem-i misale aksetmesi ve bizim, perdeden geçen o şeyi müşahede etmemizden ibarettir ki, velilerin de müşahede ettiği işte bu hakikatlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad, bir dönemdeki değişik müşahedelerini, başka bir zaman farklı bir zaviye yakalayınca, ‘Ben, onu küllî dairede zannediyordum, meğer cüz’î dairedeymiş’ veya ‘Ben onu cüz’î dairede zannediyordum, meğer küllî bir dairedeymiş’ diyerek tashih etmektedir.

İmam Rabbânî de böyle bir hâlet-i rûhiyede, ‘Ümit ediyorum ki, ahir zamanda en son ve en güçlü nurunu neşredecek zat ben olayım’ diyerek, bir râî mer’î mülâhazası ortaya koymaktadır. Şimdi siz, Mektubât’ı okurken, Hazret’in bu türlü beyanları karşısında ona çok rahatlıkla, ‘Ey İmam! Senin gibi ciddi bir insan nasıl böyle bâlâpervezâne konuşur’ diye düşünebilirsiniz… Aslında o mülâhaza, bir râi-mer’î konumu içinde ortaya konmuştur. Zaten İmam Rabbânî gibi bir zat, daha farklı bir şey söyleyemezdi. Çünkü o takdirde söylenen şey, aklın bedaheti açısından müşahedeye mutabık olamadığı gibi, başkalarının müşahedesine de mutabık olamazdı. Müşahedeye mutabakat, bir yönüyle de Rahmanî tenezzüldür ki, Efendimiz (sav) ve Kur’ân-ı Kerim’in kendi cemaatlerine haber verdikleri, ileriye matuf bazı şeylerde, vâki öncelikli değil, müşahede öncelikli ele alınmıştır. Mesela, ilme delâlet eden şeyler, ‘bir su damlasında şu kadar milyar atom vardır’ denerek günümüzün ilmiliği içinde anlatılsaydı, o günkü insanlar bunu asla anlamazlardı. Zaten böyle bir şey insanları kendi müşahedeleri ile çelişki içine atmak demektir ki, ne kelamullah, ne de onun müfessir-i zîşânının böyle bir çelişkiye kapı aralamaları mümkün değildir. Bu türlü durumlarda her şey müşahede öncelikli olur ve vâki, biraz geriye çekilir. Peygamberler eşya ve hadiseleri müşahede ettiklerinde her şeyi apaçık görmektedirler. Ne var ki, burada bir de ‘tenezzül’ vardır. Tilmizlerinin durumu nazara alınınca, onlar için tenezzülât-ı İlahiyye olduğu gibi, tenezzülât-ı nebeviyye; hatta tenezzülât-ı Rabbâniye veya tenezzülât-ı irşadiye de olabilir.

Sâniyen, âlem-i misale akseden hakikatler, levh-i mahv ve isbat hakikatinden birer gölgedir. Yani günümüzde her ferdin teker teker veya milletlerin millet olarak yaşadıkları olaylar, bir âlemde sinema şeridi gibi değişik şeylere kaydedilmekte ve bunlar, âlem-i misale aksetmektedir. Velilerin genel müşahedeleri, levh-i mahv ve isbata göre bir müşahededir. Onlar, hakikatle alâkalı bir gaybî haberi görüp, gâibâne haber vermekten daha ziyade, levh-i mahv ve isbatla alâkalı mevcut bir gerçeği ifade etmektedirler. Levh-i mahv ve isbatla alâkalı bu gerçeklere muttali olanların, tıpkı suyun içine sokulan bir çubuğun, güneşin şuaları karşısında kırık görülmesi gibi, âlem-i misale intikal ederken büyük ölçüde kırılma görmeleri her zaman mümkündür. Çünkü orada müşahede, vâkinin önüne çıkmaktadır.

Hatta bazen insanın kendisine ait çeşitli hâl ve davranışları, iyi veya kötü fiilleri, değişik sembollerle âlem-i misale aksederek, zaman zaman o insan tarafından da görülebilir. Onun için ehlullah, bu mevzuda çok temkinli hareket etmiş, perde-önü ve perde-arkasını müşterek değerlendirmeye çalışmışlardır. Diyelim ki bir insan, kendi mânâ ve ruh yapısını zehirleyip, tahrip edecek bir iş yaptı veya yapacak; şayet bu kişi, o işi yapacaksa, bunu âlem-i misalde levh-i mahfuz-u hakikatten akseden bir motifle görebilir. Yani böyle bir insan, rüyasında kendisine bir yılanın musallat olduğunu ve kendisinin akreplerin içinde bulunduğunu müşahede edebilir. Mesela dünya için, ‘E’d-dünya cîfetün ve tevâlibuha kilâbun’ denilmiştir. Dünyaya ait bütün varidatın görüntüsü, âlem-i misalde bir pislik şeklindedir. Bu açıdan insanın kendisi veya bir başkası, rüyasında böyle bir pisliğin bulaştığını görürse, işte o kadar dünya malı kendisine bulaşacak demektir. Bu bir rüyadır ve rüyaların kendilerine göre bir kanun ve prensipleri vardır. Bu, bazen bir sembol halinde yansıdığı gibi, bazen de açık olarak yansıyabilir. Belki gördüğü şeylerle şahsı tiksindirmek için, bir hikmete binaen her şey bu kabil sembollerle gösterilebilir. Şayet tiksindirme meselesi söz konusu değilse, Efendimize (sav) göründüğü ve Hz. Ebû Bekir’e (ra) temessül ettiği gibi, açıktan açığa da ifade edilebilir. Bu, aynı zamanda o kişinin şahsı ve ufkuyla alâkalı bir durumdur.

Ashab-ı Uhdud ve Bir Çocuk 14 dk.

Kısmen Kur’ân’da, biraz daha genişçe Sünnet’te anlatılan ve Ashab-ı Uhdud diye anılan kıssanın günümüze verdiği mesajlar nelerdir?

Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a vardır. Müslim, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur: Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala: Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.’ der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat büyücü ile kral arasında bir rahip vardır ve çocuk bir gün o rahibin yanına uğrar. Rahibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider. Birgün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve: ‘Allah’ım, eğer sen rahibin yaptıklarını büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.’ diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı rahibe anlatınca, rahib: ‘Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan anında beni ele verme.’ der. Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abrası ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, birgün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı: ‘Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah’a inanırsan, O sana şifa verir.’ şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, ‘Rabbim iyi etti.’ diye cevap verir. Kralın, ‘yani ben mi?’ sorusuna ise, ‘Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.’ cevabını verir. Kral, ‘Senin benden başka Rabbin mi var?’ diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar. Yapılan işkenceye dayanamayan nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin rahipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder. Bunlar inançlarında ısrar edince, rahibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, ‘Allah’ım, beni bunlardan kurtar.’ diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır. Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder. Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da insanları bir yere toplayıp, kendisini bir dala asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, ‘Çocuğun Rabbi olan Allah’ın adıyla.’ diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifade eder. Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, biz çocuğun Rabbine inandık derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar…

Bir dönemde yaşanmış böyle bir hadise, günümüzün şartları içinde de, irşat ve tebliğ adına önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Günümüzde farklı boyutlarıyla da olsa bunun örneklerini görmek mümkün. Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el atılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış. Şu kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım kerâmetler daha zahir ve daha bâriz olduğu anlaşılıyor. Benzer bir durum Hz. Mesih için de, söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta olanları tedavi ediyor, hatta bir mânâda ölüleri de diriltiyordu. Tabi bütün bunlar birer ikram-ı ilâhî ve birer mucize idi. İnsan bu kerâmet veya mucizelerle başka birine ait herhangi bir arızayı giderebilir.

Ancak, bunların yanında, ilmî kerâmeti, irşaddaki sistem kerâmetini, bu sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerâmetini de hafife almamak gerekir. Bunlara nail olan bir irşat eri, yetmiş seksen sene dinsizlik cereyanına maruz kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir gelecek yankılanıyor. İlmî kerâmet açısından bakıyorsunuz birisi çok azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor. İmam Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri gibi zatlar böyle bir kerâmete mazhar olanlardan sadece iki sîmâdır. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla bugün bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor. Buna karşılık dünya kadar insan Arapça’yla birlikte diğer dînî ilimleri hallaç etmiş ama bakıyorsunuz onlar da yerlerinde sayıyor. Üstad Hazretleri, buna bir yerde işaret eder ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine imada bulunduktan sonra, sözü muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir. Ancak günümüzde, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım hastalıklardan kurtulmasından ise böyle birinin kalb kapılarının açılması daha önemli olsa gerek. Başka bir ifadeyle Hz. Mesih’in üç beş hastayı tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen maddeye kilitlenmiş bir cemaati irşat etmesi daha önemlidir. Evet, O’nun bilinen mucizeleri içinde en büyük mucizesi de işte budur. Keza Efendimiz’in de en büyük mucizesi, parmaklarından suyun akması, her şeyin kendisine selâm vermesi değildir; zira bütün bunlar meydana geleceği ana kadar da, bir çok insan fevc fevc İslâm’a dehâlet etmiş ve O’nu dinlemişlerdi. O’nun en büyük mucizesi, ses ve soluğunun insanların sinelerinde makes bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.

Böyle olunca, günümüzde kerâmet-i ilmiyeyle birlikte kerâmet-i beyâniyeye, kerâmet-i iknâiyeye, kerâmet-i irşadiyeye sahip olan çocuklar, aynen o çocuğun yaptığı işler gibi, mektepte, sokakta, sanat dünyasında aynı şeyleri yapabilirler. Zannediyorum bu çocuklar, o rahibin yanında yetişen çocuktan daha fazla avantajlara sahip bulunuyorlar. İşte bu zaviyeden, rahibin yanında yetişen çocuğun durumu bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği kanaatindeyim.

Ayrıca anlatılan bu vak’a ile, Hz. Musa’nın, Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir parelellik de söz konusu. Aslında hep dikkatimi çekmiştir; Seyyidinâ Hz. Musa (as), Firavun’la vaidleşirken, bütün halkın toplanacağı bir meydanı, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer. Bu iki intihap da çok önemlidirler. Hz. Musa (as), Cenâb-ı Hakk’a güvenip dayandığını, O’na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki âsâsının O’nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını göstermek için, Firavun ve onunla beraber birkaç insanla yetinmiyor; bütün halkın toplanabileceği ve izhar etmek istediği hakikatleri herkese duyurabileceği bir ortamın hazırlanmasını istiyor. Evet O (as), Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş insana karşı kullansındı ki..! O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki, bütün sihirbazlar nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma’şerî vicdan da buna şahit olmalıydı.. bu çok önemli bir taktikti ve peygamber fetanetinin gereğiydi.

İkinci bir taktik de, Hz. Musa’nın (as), insanların toplanma zamanı olarak bayram günü kuşluk vaktini seçmesiydi. Yani etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes oraya, uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi. Bu mevzuda Hz. Musa’nın (as) taktiği çizgisinde olan Abdullah İbni Hüzafetü’s-Sehmi (ra), esir düştüğünde, bir papazın kendisine mühlet vermesi ve Hıristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der: ‘Aziz peder, bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim. Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana hak din olan İslâm’ı anlatırsam, ölsem bile gam yemem.’ Evet, işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz. Musa’yı dinlemeyecek ve O’na karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı, ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.

Bir üçüncü husus da sihirbazlar, o dönemin entel sınıfını teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla Hz. Musa (as), kendi döneminin elit sınıfını yenmekle işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti.. bu tıpkı Allah Rasulü’nün (sav) şairleri yendiği gibi bir şeydi. Elindeki âsâ, bir mucize ifadesi olarak kocaman bir ejderha halini alıyor ve sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor. Bunun üzerine de bütün sihirbazlar, kendilerini secdeye atıp, ‘Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.’ (Tâhâ, 20/70) diyorlardı. Onlar bu şekilde secde edince oradaki insanlarda da bir intibah hali hasıl oluyordu. En azından bir tereddüt ve şüphe kapısı aralanıyordu. Hz. Musa da, rahatlıkla o kalbleri eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu. Çünkü artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.

Buradaki kıssanın kahramanı o rahibin yanında yetişen çocukta da bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabi bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu. Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nâfile, Allah (cc) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonları olabileceği endişesi de taşınıyordı. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür. Sonra da tıpkı Hz. Musa’nın (as) yaptığı gibi, halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ‘çocuğun Allah’ının adıyla’ deyip atacaksın diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah’ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor.

Tabi bu konu, günümüz adına bir şey ifade eder mi, etmez mi, onu bilemeyeceğim, ama ben mümkün mertebe bu türlü ferdî kahramanlıklardan sakınmamız gerektiğine inanıyorum. Allah’ın bize vermiş olduğu kredi çok iyi kullanılmalı. Her hangi bir hizmetten bazen iki, bazen üç netice alınıyorsa, onu daha rantabl şekilde değerlendirip daha fazlası alınmalıdır. Meselâ, Allah (cc), bizim bir hasenemize bazen on, bazen yetmiş bazen yediyüz sevap vereceğini bildiriyor ve bununla bize aynı zamanda bir hedef gösteriyor. Yani siz de, toprağın bağrına attığınız her şeyi, yerinde yediyüz olarak nemâlandırabilirsiniz demek istiyor. Madem her işte bir hikmet var, o halde meseleyi sadece ukba buuduyla ele almamak lazım; bunun dünyamıza ait yanlarının olabileceğini düşünmek gerek. Kur’ân ve Sünnet’in bu kabil işaret ve remizleri birer tükenmez hazinedir ve mutlaka çok iyi değerlendirilmelidir.

Yine bu mevzuda bir örnek olması açısından ‘ben şehit olayım’ düşüncesi, çok doğru ve önemli bir mülâhazadır ama bence bu dahi birebir bir şeydir. Ferdî olarak cennete gidip firdevslere ulaşmak çok önemlidir, ama bunların ötesinde ‘vatanımız, milletimiz adına daha neler yapabiliriz?’ deyip bunların yollarının araştırılması şehitlikten daha önemlidir. Bu mülâhazayla şehitliğin önüne geçebilmesi, insanın kendi kadrini kıymetini daha iyi bilmeyle alâkalıdır. Şu koskoca kainat, insan etrafında dantela gibi örülmüş ve sanki yapılan onca masraf bütünüyle insan için yapılmış gibidir. Dolayısıyla insan kendi kadr ü kıymetini bilmeli, ölürken dahi bir insan gibi ölmelidir. Evet o, darağacına götürülürken dahi, arkada kalanlar için, bu gök kubbede hoş bir sadâ olup inlemelidir.

Aşk ve İtaat 9 dk.

Hallac-ı Mansur ‘aşkı şeytandan, itaatı da Âdem’den’ öğrenmek gerektiğini ifade ediyor. Aşk ve itaat kavramını nasıl anlamalıyız?

Başta bu görüşün Hallac-ı Mansur’a ait bir düşünce olduğunu, dolayısıyla da Vahdet-i Vücudçu bir yaklaşım içerdiğini ifade etmek isterim.
Saniyen; buradaki aşkı iki mânâda anlayabiliriz. Bir; hakikati keşfetmek ve onu keşf adına önü alınmaz bir arzuya sahip olmak. İki; birine karşı inhisar-i fikr etme, teveccüh bekleme, kendine başka rakip kabul etmeyip ‘ben varken başkaları da kim oluyor ki?!.’ vs. gibi düşüncelere saplanmak.

İşte bu ikinci şıkta bir bencillik ve egoizma sezilmektedir. Aslında şeytanın, kendi mahiyetinin müsait olduğu ölçüde, yani zaman ve mekân cihetiyle, kapsayıcılığı açısından bir faikiyeti söz konusu olabilir. Böyle bir hususiyeti ile o, insanın önünde görünebilir ki, bu yanıyla şeytan, ‘ben Âdem’i istemem, onu kendime tercih etmem..’ düşüncesine girebilir.. Eğer buna bir aşk denecekse şeytanınki böyle bir aşktır.

Fakat böyle malul, karşılık bekleyen ve yanlış bir gayrete iten aşktansa, insanı kemâle götüren itaat düşüncesi -ki her şeyi Allah rızası için yapıp semerâtını burada beklememe, dünyevî garazlardan uzak kalma, Allah’la pazarlığa kapalı olma, daima inkıyad ve teslimiyet içinde hareket etme demektir- daha emniyetli ve zengince bir düşüncedir.

İşte bu şekilde değişik mülâhazalarla mukayyed bir düşünceyi ifade için Hallac: ‘Aşkı şeytandan, itaatı da Âdem’den öğrenmek gerek’ demiştir.

Bir de aşk, acz ve fakr kaynaklı olması itibarıyla kendi ruhunda, birtakım su-i istimallere açık kapıları bulundurmaktadır. Evet aşık, maşukundan kat’-ı alâka edebilir, edebilir ama, onun bir kısım perdelere takılıp kalması da muhtemeldir. Bu zaviyeden baktığımızda şeytanın maruz kaldığı bu durumu, o perdelerden biri kabul edebiliriz.

Onun için de hem aşkta, hem şevkte, hem de şükürde sünnet-i seniyye yolunu takip etmek çok önemlidir. Bazen insan, bunlarda arayıp hayal ettiği şeyleri bulamayabilir; bulamayıp çeşitli beklentilere girebilir, hatta sebepler adına ortaya konan şeyleri mutlak değer olarak ele alıp ‘bu sebepler, şu neticeleri doğurmalıydı’ diyebilir vs. Oysa ki, Allah’ın (cc) bizi cebirler içinde sürüklemesinde de ayrı bir rahmet ve adalet vardır. -Haşa- O’nun, bizim sebeplere tevessülümüzle neticeyi yaratma gibi bir mecburiyeti yoktur. İşte Sünnet-i seniyye bize bu hakikati öğretmektedir. Aliyyü’l-Kârî bunu ifade ederken, ‘Hiçbir şey, ‘Müteâl’ olan Allah üzerine vacib değildir. Allah’ın kul ile kendisi arasında tenezzülen yaptığı bazı mukavelelerde; ‘bu senin hakkın, bu da benim hakkım’ demesi, dilin bir hususiyeti olan mukabele esasına göredir. Yoksa ne haddimize ki, bütün malzemesi kendisine ait olan irade dediğimiz şeyle, kalkıp o işin neticesine sahip çıkalım? Nasıl ki, neticeyi hasıl etmek elimizden gelmez, öyle de hükümleri neticeye bina etmek de elimizde değildir’ der.

Evet, esasen sebeplerle müsebbeb arasında bir münasebet vardır ve âdet-i sübhaniye prensipleri içinde, o sebeplere riayet edilince, sonuç meydana gelmektedir. Ancak o sebepleri temsil eden insanların, müsebbebi düşünme ve ‘ille de böyle olacak’ deme hakları yoktur. Çünkü sebep-müsebbep irtibatı olsa da, gerçekte neticeler sebeplere bina edilmemiştir. Meselâ, Cenâb-ı Hakk, meşietini ortaya koymak için insanlara: ‘Siz Güneş Sistemine üflediğinizde ben onu dağıtırım’ dese ve biz de Güneş Sistemine üflesek; Allah (cc), onu dağıtır ve buna da biz sebebiyet vermiş oluruz. Ama realite planında yani sebep-netice münasebeti açısından bizim üflememizle Güneş Sisteminin dağılmayacağı muhakkaktır.

Hasılı, şeytan aşkı yerine, Hz. Âdem’in itaatını esas alarak kulluk yoluna süluk etmemiz daha güzeldir. Zira aşk, bazen insanın ayağının doğru yoldan kaymasına sebebiyet verebilir. Fakat sünnet-i seniyye çizgisinde bir itaat, asla!..

Hallac-ı Mansur’un bu tespitine bir de aşk-itaat mukayesesi açısından bakalım. Aslında Hallac’a bu sözü söyleten onun şeytan hakkındaki şu düşüncesidir. ‘Şeytan, Allah’a karşı gönlünü kilitlemiş, O’ndan başkasına gönül vermeyen birisi idi. Ne var ki o, Allah ile kendisi arasında insanı görünce; böyle görmenin de ötesinde, bir de Âdem’e secde ile emr olununca, -Hallac gibi düşünenlere göre- şeytanın aşkı; onun Allah’tan gayrısına secde etmesine mani oldu. Bu sebeple ‘ben senden başkasına secde etmem dedi.’ Bu düşüncelere bütünüyle katılmak mümkün değil. Kaldı ki böyle bile olsa, Hallac’ın da şeytan’ın da atladığı bir şey var; o da emre itaatteki incelik. Hz. Âdem emre itaattaki inceliği anlamış ve sürçtükten sonra hemen doğrulup, ‘Ey Rabbimiz! Biz (emrini dinlememek suretiyle) kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz’ (A’raf/23) diyerek dua dua yalvarmıştı. Şeytana gelince o, Allah’ın Âdem’e (as) secde emrindeki espriyi anlayamamıştı.

Aşk-itaat mukayesesi açısından demiştik yukarıda; aşk, itaat kaynaklı olursa bir mânâ ifade eder. Eğer aşkta itaat yoksa, ondan şatahatlar doğabileceği gibi, ümitsizlikler, inkisarlar, inkârlar da doğabilir. Hatta aşkın büyüklüğü nisbetinde şatahatlar büyür, kurbiyet ufkunda bu’diyetler, yani Hakk’a yakınlaşma çizgisinde uzaklaşmalar meydana gelebilir ve kıymetli şeyler bir anda kıymetsizleşebilir. Bu neticeler, aşkın ehemmiyetsiz bir şey olduğuna delâlet etmez. Aşk, ‘Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde de ifade edildiği gibi çok önemlidir. Hatta bazıları onun mecazisine bile çok büyük önem vermiş, cismanî ve bedenî aşk yüzünden ölen insanlara şehit nazarıyla bakmışlardır. Leyla ile Mecnun, Şirin ile Ferhat, Aslı ile Kerem vb. halk hikayeleri hep bu türlü kara sevdaları destanlaştırmıştır. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, aşka değer kazandıran kaide ve kurallara riayet edildiği müddetçe aşk bir mânâ ifade eder. Aksi halde aşktan beklenilen şeyler bulunamayınca ve vuslat da bir türlü gerçekleşmeyince, ilgi ve alâka küskünlüğe inkılap edebilir.

İşte -ihtimal- şeytan Allah’tan bu mukabeleyi bulamadığı için hüsrana uğramış, yıkılmış ve bir daha da doğrulamamıştır.

İtaate gelince, onda bazı yanlarıyla da olsa, bu türlü hatalı şeyler hiç olmaz. İtaat, itaat edilmesi gerekli olan Zat’a, O’nun arzu ve isteklerine itaat edilmesi gerektiği için, onun rızası istikametinde yapılan kalbî ve fiilî bir ameldir.

Öte yandan aşk, insanın muvazenesine tesir eder. Bu ise dengesiz davranışlara kapı açar. Yani aşk insanı bir açıdan mecnun/deli eder. Bu açıdan da bir yönüyle şeytan, temelden dengesiz bir varlıktır.

İtaatta vaz’edilen kurallara milimi milimine uymak şarttır. Bu ise denge demektir. Âdem’in itaati tercih etmesi, onun bir dengeli varlık olduğunu gösterir.

Son bir husus, ilk başta bir tek cümle ile işaret ettiğim gibi Hallac panteist bir adamdır. O ve bir ölçüde Muhyiddin İbn-i Arabî gibi zatlar çok defa Allah’ın rahmetinin enginliği açısından meseleleri değerlendirirler; değerlendirir ve şeytan ve firavunlar için bile bir kurtuluş yolu ararlar. Bu açıdan da onların şeytan hakkında bu türlü yorumda bulunmaları, temel felsefelerinin gereğidir. Zira onlara göre ‘heme ost; her şey O’dur’ ve şeytan O’nun ayrı bir tezahürü, farklı bir tecellisidir. Oysa bize göre ‘heme ez ost; her şey O’ndandır.’ Dolayısıyla Hallac’ın ‘aşkı şeytandan, itaati Âdem’den öğrenmek lazım’ demesini, benimsemiş olduğu panteist düşünce açısından normal kabul etmek gerekir.

Asya'da Dirilmek 9 dk.

Bir zamanlar Orta Asya steplerinden Anadolu’ya gelip belli bir misyon eda eden alperenlerle bugün Anadolu’dan oralara gidenler arasındaki kaderî ilgiyi ve bu açıdan Anadolu’nun yüklendiği misyon nedir?

Soruda beyan edilen husus bir hakikati ifade etmektedir. Bu sebeple onu kabul etmenin bir mahzuru olmasa gerek. Evet, bugün Anadolu’dan Orta Asya steplerine akın akın giden binlerce insan bulunmaktadır. Öyleyse bu mukaddes göçün, soruda bahsedilen kaderî tecellilerle elbette alâkası ve irtibatı vardır.
Soruya cevap olabilecek hususlar arasında öncelikle tarihî gelişim adına şu noktayı hatırlatmak isterim: Değişik zaman dilimleri içinde Anadolu, çokları için bir ‘sefine-i Nuh’ olmuştur. Meselâ, yakın tarihimiz itibarıyla, etrafımızdaki hemen bütün ülkelerin dinimize, dilimize, tarihimize, kültürümüze rağmen yabancı anlayış ve sistemlere angaje olmalarına karşılık, Anadolu bu badireyi Allah’ın izniyle ucuz atlatmıştır. Yani Suriye ve Irak’ın Baasçıların eline düştüğü, Orta Asya Türklerinin komünist rejimin ağında can çekiştiği, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas, Suud, Kuveyt gibi İslâm ülkelerinin emperyalist baskılara boyun eğdiği bir zamanda Anadolu bu kabil şeylerden âzâde kalmış ve dolayısıyla de ona hep sefine-i Nuh nazarıyla bakılmıştır.

19. asrın son çeyreğinde başlayan ve insanlığı âdeta tufanlar gibi saran felâketli günlerde de Anadolu yine korunmuştur. İstiklâl mücadelesi, misâk-ı millî vs. bu korunmanın sebepler planındaki vesileleridir. Bazıları o devrin şartlarını nazara almadan dönemin devlet erkanına, ihtimal onların hak etmediği ölçülerde acımasızca eleştirilerde bulunuyorlar. Halbuki tarih kritiğinin yapılmasında temel ölçü, o devrin şartlarının nazar-ı itibara alınmasıdır. Bu hususa dikkat edilmediği müddetçe yapılacak her türlü kritik, objektif olmayacak ve dolayısıyla da doğru neticeler ortaya konamayacaktır. Bana göre, dört bir yandan sıcak muharebeye maruz bırakıldığımız o devirlerde -Allah o günleri bu millete tekrar göstermesin- devrin idarecileri haricî baskılar karşısında taviz vermek, geri adım atmak zorunda kalmış ve ‘ehven-i şerreyn’i esas alarak birtakım kararlar vermişlerdir. Ve belki de ‘hele bir ayaklarımızı sağlam yere basalım.. basıp özümüzü tekrar kazanarak istikrar bulalım. Ondan sonra Allah kerim’ mülâhazalarıyla farklı uygulamalarda bulunmuşlardır. Yoksa Batılı zalim devletlere karşı ayak diretip de esareti mi, ya da ‘manda’ fikrini mi kabullenselerdi? Bakın Orta Asya devletlerine. 70 yıl bir cenderenin merkezinde yaşadılar ve şimdi de güya istiklaliyetlerini ilan etmiş görünüyorlar. İhtimal orada hâlâ hakim olan güç kendileri değildir.. ve devlet idaresinden habersiz, fakir, perişan, derbeder bir sürü insan. Esaretin ne demek olduğunu anlamak için, onlara bakmak yeter zannediyorum.

Öte yandan Anadolu, sadece yakın çağda değil, Emevî-Abbasî idaresi döneminde de ehl-i beyt için bir ‘sefine-i Nuh’ olmuştur. Evet, o devirlerde ehl-i beyt, mevcut idarelerden görmüş oldukları tazyik, zulüm ve şiddet karşısında bizim Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgemize sığınmışlar, sığınmış ve oraları mesken edinmişler. Gerçi o sıralarda Anadolu Bizans hakimiyeti altında idi ama, onlar Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde bugün bile, hâlâ daha ulaşılamayan sarp yerlere gidip yerleşmişlerdir. Yani Anadolu, ehl-i beyt adına bir sefine-i Nuh olmuştur.

Evet, Anadolu öteden bu yana hep memerr-i akdâm olmuştur. Asya steplerinden kalkıp gelen insanlar önce Anadolu’ya uğramış, burada bir medeniyetin bânileri (kurucuları) olmuş, ardından Köstence’den geçerek ta Avrupa içlerine ve Roma’ya kadar uzanmışlardır. Sosyologların tespitine göre, Makedonya medeniyetinin oluşumunda Türk boylarının tesiri vardır. Hatta Ali Şeriatî’nin söylediğine bakılacak olursa, Yunan medeniyetinin bânileri bile Asya’dan gelen Eski Mezopotamyalılardır.

Fakat daha sonraları Asya, Rus işgaline maruz kalınca, bu defa da Küçük Asya dediğimiz Anadolu o misyonu üstlenmiştir. Hassaten Osmanlı döneminde bütün dünyaya açılarak onlara gerçek medeniyete giden yolları öğretmişlerdir.

Günümüze gelince; şimdilerde yeniden ata yurdumuza giderek, vefa ve kadirşinaslık hisleri içinde vazife yapma sırası bize gelmiştir. Hayatın her ünitesine ait temsilcileriyle oralara gidenlerin önemli bir misyon eda edeceklerine inanıyorum. Müteşebbislerimiz, sanayicilerimiz, Batı ile entegrasyon neticesi dış dünyayı bilen tüccarlarımız, hatta esnaflarımız ve işçilerimiz, imkânları ölçüsünde mutlaka Asya’ya gitmeli ve oradaki istihdam problemini de halletme yolunda, sınaî ve ziraî yatırımlarda bulunmalıdırlar. Aslında içinde bulunduğumuz süreç itibarıyla ülke olarak böyle bir şeye de çok ciddi olarak ihtiyacımız var. İç piyasanın doyum noktasına ulaştığı günümüzde, bizim yeni yeni mahreçlere ve dünya ile rekabete girebileceğimiz dış pazarlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İşte tam bu aşamada Orta Asya bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şayet yatırımcımız akıllı davranıp, aramızdaki din, dil, kültür, tarih birliği gibi dinamikleri de değerlendirerek bu fırsatı kullanabilirse, içinde bulunduğumuz ekonomik çıkmazdan kurtulmamız ve dünyanın sayılı zengin devletleri arasına girmemiz işten bile değil… Ben bu ve buna benzer hususları Rusya’nın çözülmeye başladığı 1989 yılında cami kürsülerinde anlatmaya başladım. Ne var ki, bu hususta muvaffak olduğumuzu söyleyemem. Aradan geçen 6 yıllık süre içinde, maalesef ya bizimkilerin iş bilmezliğinden, köşeyi aceleden dönme niyeti ile sınaî yatırım yerine, alım-satım yolunu, ticareti tercih etmelerinden, yada Orta Asya ülkelerinin devlet ve devletlerarası kanunî düzenlemeleri yapamadıklarından, uygulamaları çok iyi bilemediklerinden kaynaklanan bir başarısızlık sözkonusu oldu. Bu açıdan da, eğitim alanında kat edilen yolun yarısı kadar dahi olsa, bu konuda yol alındığı söylenemez. Halbuki bu işin müjdesi çok önceden verilmiştir. ‘Asyanın bahtının miftahı….’ denmiş, ‘Ümitvâr olunuz. Şu istikbâl inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacak’ denilmiş.

‘Ümidim var ki semâvât-ü zemin âsiyâbâ
Hem olur teslim, yed-i beyza-i İslâm’a.’

Yani ‘Asya, İslâm’ın Hz. Musa’nın eli gibi nûrefşân, o ışık saçan bembeyaz eline teslim olacak’ denilmiştir. Elbetteki bütün bunlar kendi kendine olmaz. Bu iş, bu müjdeleri hayata geçirecek ışık orduları, ışık süvarileri ister. Meselâ, Asya’nın yeniden fethedilmesi, yeniden dirilmesi söz konusu ise, oraya bir Hızır seccadesi sermek gerekir. Oraya İsrafil’in gelmesi bahis mevzuu ise, daha önceden İsrafil solukluların gelip geçmesi iktiza eder. Bütün bunlar işte ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim-kültür faaliyetleri gerçekleştirerek halka açılmakla gerçekleşebilir. Ticarî, sınaî, ziraî yatırımlarda bulunarak, halk ile içli-dışlı olmakla tahakkuk eder. Şahsen ben, bu altın kuşak insanının bunu gerçekleştireceğine inanıyorum. Hatta bunun temsildeki samimiyetin ölçüsüne göre hızlı bir şekilde olacağı kanaatindeyim. Evet, hiçbir şey kendi kendine olmaz. Akif’in ifadesiyle:

‘Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû’tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdadı
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? ‘Leyse li’l-insâni illâ mâ se’â’ vardı.’

Netice itibarıyla; dün Orta Asya’dan Anadolu’ya, bugün Anadolu’dan Orta Asya’ya gelenler ve gidenler var. Aynı zamanda bunlar arasında kaderî bir ilgi ve irtibat da var. Şimdi Anadolu’da yaşayan insanlar, tarihî bir misyonu -farkında olmasalar bile- yüklenmiş bulunuyorlar. İnşâallah bu işin şuuruna çabucak ererler de, şimdilerde biraz naz-niyaz ile yapılan her alandaki bu atılımları, gönülden ve candan yerine getirmeye çalışırlar.

Bazı Tasavvufi Esaslardan Kesitler 16 dk.

Soru: Mucize, keramet, istidraç kelimelerini açıklar mısınız?

Harikulade haller olarak bilinen mucize, keramet, istidraç ve bir anlamda sihir arasında zahiri açıdan herhangi bir fark yoktur. Bir kere halk (yaratma) açısından hepsinin kaynağı ve mercii Allah’tır. Bunların değişik ad ve ünvan almaları, bu harikulade hallere mazhar olan insanlar zaviyesindendir. Gerçi sihir ve istidraca ve insanı yoldan çıkaran keramete mazhariyet demek doğru değildir. Böyle bir şeye marûziyet demek herhalde daha yerinde olur.

Mucize, bir peygamberin peygamberliğini ispat için, onun eliyle Allah’ın yaratmış olduğu harikulade haldir. Keramet, bir Allah dostunun, velayetinin remzi ve işareti olmak üzere, o şahsın iradesinin taalluku olmaksızın, yine Allah’ın yarattığı bir harikulade haldir. İstidraç ise takva, zühd, ihlas vb. esaslarla hiç alakası olmayan, belki de metafizik alemle bile hiç mi hiç münasebeti bulunmayan birinin eliyle gerçekleşen meş’um (uğursuz) bir fevkaladeliktir.

Bu üç kavramın tariflerinde de görüldüğü gibi, gerçekleşen olay itibariyle aralarında herhangi bir fark gözükmemesine rağmen, onunla alakalı yaratıldığı zat itibariyle sera-süreyyâ farkıyla birbirlerinden uzak olduğu da bir gerçek.

Keramet ve istidraç için mazhariyet veya marûziyet ayrımı yapmaya çalıştım. Şöyleki, İslam tarihi içinde bazı şahıslar var ki, kendilerine lutfedilen kerametvâri şeyler sebebiyle, zamanla doğru yoldan ayrılmış ve dalalet fırkalarına iltihak etmişlerdir. Her zaman emsalini gördüğümüz bazı metafiziğe açık şahıslar, çevrelerinin kendilerine: “Sen mücedditsin, mehdisin” ve daha sonraları “Hz. Mesih’sin ve Allah sana hulul etti” demelerine inanmış ve geriye dönüşü olmayan bir yola girmişlerdir. Dolayısıyla da bu tür şeylere mazhariyet demek doğru değildir.

İnsanın sağlam bir akîdesi yoksa ve dinî düşüncesi de Kur’anî değilse, vâridât gibi gözüken bu tip şeyler, onun helakine sebep olabilir. Onun için insan böylesine kerametler isteyeceğine, her zaman Rabbinden ihlas, samimiyet, zühd, takva, daha doğrusu rızasının bulunduğu şeyleri istemeli.. Yunus’un dediği gibi “Bana Seni gerek Seni” deyip sadece Allah’ı arzu etmeli.

Bir veli kerametinin izharına çalışsa, yanlış mı yapmış olur? Mesela küfre girer mi?

İslamda, insanı küfre sokacak olan düşünceler, sözler ve fiiller bellidir. Yani ıstılahî ifadeyle “ef’al-i küfür” ve “akvâl-i küfür”, temel kriterleri açısından bellidir. Bu sebeple, veli olsun, olmasın bir müslüman, mübah çizgide cereyan eden yanlış yorumlamalardan dolayı küfre girmez. Ancak, başta veliler olmak üzere hemen her müslümanın, dinin usulü diyebileceğimiz meseleleri çok iyi bilmesi lazımdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, mucize nedir, keramet nedir ve onların izharının hükmü nedir, bunların bilinmesi çok önemlidir. Mesela, mucize: Nebinin eliyle Allah’ın gerçekleştirdiği dava-yı nübüvveti isbata râci harikulade bir haldir ve Nebi bunu; Hakk’ın izniyle izharla mükelleftir. Keramete gelince, onun izharı ne vaciptir, ne sünnettir ne de müstahaptır. Hatta tam tersine, ihfası, yani gizlenmesi esastır. O bir ikram-ı İlâhidir. Öyleyse bu türlü şeylere mazhariyete takılmadan ve aldırış etmeden, Üstad’ın yaklaşımıyla “nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ” demeli ve bunu bir ibtilâ bilmelidir. Aksi, halde bir takım yanlışlıkların içine düşülmesi her zaman mukadderdir.

Ayrıca bahsini ettiğimiz türden dine ait usullerin çok iyi bilinmesi, bizlere üstadlık yapmış İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye varıncaya kadar, birçok rehber şahsiyeti daha iyi anlamamıza sebep olur. Onun için bırakın velileri, üç-beş insana birşeyler anlatan ve onlara müessir olan kişilerin bile, İslamın temel prensip ve kaidelerini bilmeleri şarttır. Bunları bilmeyen insanlar, daha sonraları kendilerine gösterilen teveccühler karşısında bocalayabilir ve dengeyi koruyamayabilirler. Üstad da böyle bir endişeyi izhar etmiştir. Evet, bazen hüsn-ü teveccüh, usul-ü İslamiyeyi bilmeyen insanların yoldan çıkmasına sebep olabilir.

Kalbî istikameti korumak çok zor o halde?

Evet, güzel bir noktaya temas ettiniz. İstikamette kalmak ile kalmamak arasında çok ince bir perde vardır. Onun için insan, Allah Rasulü’nün defaatle dediği gibi, “Ey kalbleri eviren-çeviren Allahım. Benim kalbimi din üzerinde sâbit kıl!” demeli ve Rabbisine dua dua yalvarmalıdır. Hatta bana göre bu dua, değil günde 3 defa, 50 defa okunsa yine de azdır. Çünkü hassaten günümüzde dalalete giden yollar, mahlukatın soluklarının kat-katı adedince. Evet bugün, kayma noktaları o kadar çok ki, bu ve benzeri dualarla Rabbine sığınmayan insanın istikamette kalabilmesi oldukça zordur.

Öte yandan hiç kimse kalkıp “ben aklım ve mantığımla doğru yolu bulmuş yürüyorum. Kaymam mümkün değildir” diyemez ve dememelidir de; zira Allah Rasulü o fetanet-i âzâmıyla doğru yolu bulabilmeye musait olmasına rağmen, yine sabah-akşam hep bu duayı okuyordu. İnsanlığın İftihar Tablosunun böyle davranmasını yadırgayıp, “acaba buna gerek var mı?” gibi düşünen insan, -bana göre- farkına varmadan kendini merede-i şeytanın zimmetine salmış demektir.

Hasılı, istikamet çok önemlidir. Bunun için de önce usul-ü İslamiyeyi bilme ve onun ardından da sürekli Rabbimize yalvarma, yakarma şarttır.

İnsan, bahsini ettiğiniz duaya gerek yok, nasıl olsa kurtulurum düşüncesine neden girmiş olabilir?

Öncelikle şunu ifade edeyim ki; bir insanın kafasında ahirette kurtulma veya kurtulamama mülahazası yer etmemişse, o insan boşlukta yaşıyor demektir. Dolayısıyla insanın bomboş olmaması, boşlukta yaşamaması güzel ama kendini garantiye almış görmesi de en azından bir küstahlıktır. Bakın Esved b. Yezid -ki Ebu Hanife gibi dâhilerin hocasıdır- bir gecede yüz rekat namaz kılar ve devamlı ağlar. Kendisine sorarlar; günahlarına mı ağlıyorsun? “Hayır” der Esved b. Yezid. “Dünyanın ötesinden korkuyorum.” Halbuki bu zatı öldükten sonra birisi rüyasında görür ve ona sorar: ne muamele gördün? ” O, “peygamberlikle aramda, bir mesafe kaldı” der. Bir de Bediüzzaman Hazretlerinden bir misal arzedeyim: Üstad’a Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan, abid, sâcid, müttaki Zübeyr Abi, birgün “Üstadım, akibetimden çok korkuyorum” der. Üstad birden sert bir sesle ona “korkma, titre” cevabını verir. Evet ahiret çok pahalıdır ve onun için sadece bir korkma yetmez; titremeli ve gereğine göre hareket edilmelidir.

Bana göre, bırakın akibetimizden emin olmayı, biz bu eracif içinde nasıl küfre girmiyoruz ve bunca kirlilikler karşısında kalbimizi, iman noktasında nasıl canlı tutabiliyoruz, esas ona şaşırmalı ve Allah’ın ihsan ettiği bu engin lutuflar karşısında iki büklüm olup, şükran secdesine kapanmalıyız…

Gaflet arıyorum diyen velilere ne diyeceğiz?

O, ehlullah arasında geçerli olan bir olgudur. Hayatını daimi mehafet, mehabet altında ve sürekli ciddiyet içinde geçiren insanlar, bazen nefes almak isterler. Yani bunlar, başlarını yastığa koydukları zaman, vicdanî muhasebesinin hasıl ettiği sarsıntı ile kalbi duracak, çatlayacak hale gelir; işte bunlar azıcık teneffüs etmek için faniyat u zâilata yönelirler. Yoksa bizler gibi hergün binbir türlü inhiraf ile yüzyüze ve zaten gaflet içinde hayatını sürdürenlerin, gafle-i muvakkate-i sun’iyeye ihtiyaçları yoktur.

Kalbin Allah ile olan irtibatı irâdî midir, gayri irâdî midir? İkisi de söz konusu ise hangisi makbuldür?

Kalbin Allah ile hem iradî hem de gayri iradî irtibatı vardır ve tabii ki iradî olanı daha makbuldür. Yalnız gayr-i iradî olarak yapılan irtibatlarda da yine Allah (c.c.) mutlaka irtibatın gereğini yerine getirir ve onun sevabını verir. Mesela, siz “Allah” deseniz, orda size “kulum” der. Siz Allah’ı sevseniz, O da sizi sever. “Razıyım Sen’den” deseniz, rızasına ulaştırır.

Fakat bütün bunların iradî olarak yapılması esastır. Mesela; bir yerde Allah’ı anlatacaksınız. Konuştuğunuz şeylerin onda dokuzu O’nu anlatıyor ama, onda biri kendinizi anlatıyor olabilir. Veya halk içinde Hakk’ın temsilciliğini kendi davranışlarınızla göstereceksiniz; davranışlarınızın onda dokuzu O’nu gösteriyor, onda biri ile kendinizi ön plana çıkarıyor olabilirsiniz. İşte bunu hissettiğiniz anda, hemen kendinizi sorgulayarak, o, onda birlik şeylerden dahi vazgeçmelisiniz. Bu insanın, O’na ait olmayan şeyleri söylememesi, bakmaması, düşünmemesi, yaşamaması vb. demektir. Fakat takdir edersiniz ki, bu o kadar kolay da değildir. Bunun hayata geçirilebilmesi sürekli irade ve cehd, sürekli azim ve gayret ister. Bir defa yapınca bitecek birşey de değildir bu. Değişen ve sürekli bir sel gibi akan hayatın bütün saniyelerinde, ya da bütün bir ömür boyu yapılması gerekli olan bir mücadeledir. Hatta bu konuda zirvelere çıksanız, peygamberlerin hemen altındaki mertebelere erişseniz dahi, şayet o zirvenin gerektirdiği mücadeleleri vermezseniz, başaşağı, derin bir çukura düşmek ihtimali vardır.. evet, yukarılara doğru tırmandıkça mücadelenin daha da ağırlaşacağı muhakkaktır.

Öyleyse çok sık sözünü ettiğimiz “Halk içinde Hakk’ın temsilcisi olmak”, çok zor.

Çok zor tabiri bunu karşılamaz. Daha ağır bir tabir bulmak zorundayız. Zira halk içinde Hakk’ın temsilcisi demek, peygamber mesleğine talib olma ve onu temsîl etmek demektir. Onu yapabilmek için de peygamberâne aşk, şevk, gayret, azim cehd ve irade gerekir. İnsanın bunu yapabilmesi ise, öncelikle “iç irtibatı” diyebileceğimiz niyete, kararlılığa bağlıdır. Ardından bu iç irtibat, niyet ve kararlılığın fıtratla bütünleşmesi, insanın tabiatının bir yanı haline getirilmesi gelir ki, siz buna tabiatın ibadetle bütünleşmesi de diyebilirsiniz. Üstad’ın saika ve şaika dediği latifeler de bu görevleri yerine getiriyor olabilir. Evet, düşünme dediğimizde hep O’nun hissedilmesi altında düşünmeli, beyan O’nu mülahaza ile preslenmiş olarak ağızdan çıkmalı, bakma dendiğinde gözler O’nun rızasına ayarlı şeylere bakmalı.. hasılı herşeyimizi O yönlerdirmeli ve dahası, insan bütün bunları peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde bir tabii hadise gibi yerine getirmelidir. Dini duyguların, fıtratla bütünleşmesi ve insan tabiatının bir yanı haline gelmesi de bu olsa gerek.

Sonra halk içinde Hakkın temsilcisi olma, “kavs-i uruc” dan sonra bir “kavs-i nüzul”dür. Urucu olmayan birisi için ise böyle birşey söz konusu değildir. Kavs-i nüzul, urucun ötesinde ayrı bir derinliktir ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hastır. Yani seyr-i sülûkünde belli mertebeleri katetmiş, cennet kapılarının kendisine aralandığına şahid olmuş, ölümün güler yüzünü görmüş, ondan “gel, gel” şeklinde davetiyeler almış ve gördüğü bunca iltifat karşısında iştiyakla oraya gitmek isterken, birden “lâ havle” deyip geriye dönmüş; geriye dönmüş zira burada Hak namına halkın arasında yapılacak daha çok iş var.. evet, gerçek temsilcilik işte böylesi insanlar için bahis mevzuudur. Bana göre, en azından bu kadarcığı olsun yaşamamış insanların halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapması, Hakla beraber olması düşünülemez. Ve yine bana göre Kur’an’ın “kalilün min ibâdiyeş şekür ; şükreden kullarım ne kadar da azdır”(Sebe, 34/13). Yine “Sülletün mine’l evvelin ve kalilün mine’l ahirin ; ilklerden bir grup arkadan gelenlerden ise daha az” (Vâkıa, 56/13-14) ayetleri bu hakikata işaret eder.

Son birşey daha ilave etmek istiyorum; bunlar ferdin kendi kendine düşüneceği şeyler. İnsanları böyle düşündürmek elimizden gelmez. Allah’dan hidayet ola! Dolayısıyla hiç kimseye “sen böyle değilsin”, “sen gâfil ü nâdânsın” demek doğru değildir. Aksi halde zorlama olur ki, onunla bir yere varılamıyacağı ve varılmadığı da meydandadır.

Halkın temsilciliğini cidden yapmayı isteyenler nelere dikkat etmeli, nasıl bir yöntem izlemelidirler?

Bana göre önce, insanın kendini keşf etmesi lazım. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” beyanından hareketle, insan, nerede, hangi seviyede olduğunu bilmeli ki, bu çok önemlidir. Kimseyi aldatmanın bir manası yok. Yorumlara, te’villere girmek kimseye birşey kazandırmaz. Her insan davranışları ile kendi tabiatının rengini aksettirir. Öyleyse, öncelikle onun keşfedilmesi gerekir. Mesela, Kur’an “Hayır! siz âcile’yi (peşin olanı) sever, âhire’yi bırakırsınız” (Kıyame, 75/20-21) , buyurur. Evet, peşin olanı daha sonra verilecek olana tercih etme bizim insâni tabiatımızın icabıdır.

Bunu bilmeli sonra da bu tabiatı terbiye etme cihetine gitmeliyiz. Bu da, insanın nazarını fenadan bekaya çeviren mürşitlerin yaptıklarını yapmak demektir. Hakikat-i hale gelince, çoklarımız günde en az 2-3 saat konuşuruz. Acaba bu 2-3 saatlık gevezelik içinde dinin “ümmühat” dediği ana meselelere ait ne kadar zaman ayırırız? Şayet, Futboldan, siyasetten konuştuğumuz kadar, ümmühât hakkında konuşmuyorsak, Hakk’ın temsilciliği makamını yakalamamız çok zordur. Bütün bunlar başta herkese zor gelebilir. Ne varki herşey başta biraz da tekellüfle başlar. Öyleyse insan kendini biraz zorlamalı; gayretleri ciddi bir aşk ve şevke iktiran etmese bile, sözü evirip çevirip Allah’ı ve ümmühat dediğimiz meseleleri anlatmaya getirmelidir. Aksi halde insanın yollarda takılıp kalması kaçınılmazdır.

Bir üçüncü merhale olarak, nazarî bilgilerin ötesinde bütün bu anlatılanların bir “ilm-i sâni” olarak vicdanda duyulması, hissedilmesi gerekir ki, esas hedef de işte budur. Aslında velinin, zevken ve keşfen elde etmek istediği şey de budur. Ancak bu mertebeye yükselebilmenin yolu, öncede ifade ettiğimiz gibi, her yerde ve her fırsatta Allah’ı anlatmaktan, konuşmaktan, müzakere etmekten geçer. Öyleyse gelin, mukaddes bildiğimiz değerler üzerine yemin edelim; bizim her mecliste birinci meselemiz bu olduğuna.. şayet, dünyaya ait on dakika konuşursak Hakka ait yarım saat konuşacağımıza.. aksi halde………..” diyelim, birbirimize söz verelim.. ve İbrahim Hakk’ın tavsiyeleri çizgisinde, gece-gündüz hep O’nunla olalım:

“Çün gündüz olursun nice ağyar ile gâfil
Koy gafleti dildârdan utan gecelerde
Dil beyt-i hüdadır, ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzul eyler Rahman gecelerde”

Beni Anlayamadılar 9 dk.

‘Üstadımız yaptıklarıyla büyük olduğu gibi yapma kudretinde olduğu halde yapmadıklarıyla da büyüktür’ buyuruluyor. Bu nasıl izah edilebilir?

Üstad Bediüzzaman’ı, yaptığı insanüstü hizmetlerle anlamak zor olduğu gibi, bilkuvve yapabileceği şeyleri idrak etmek de oldukça zordur. O, Dost’a vuslat ânının yaklaştığı o son demlerinde, yanındaki en sadık talebelerine: Beni anlayamadılar.’ der, inler. Bence, bu mesele üzerinde durulmaya değer. Acaba Üstad’ı anlamayanlar, yaşadığı dönemin cebbar hafiyeleri miydi, yoksa kendi vefalarıyla onun çevresinde dönüp durdukları ve onu kabul ettikleri halde, o misyon insanının esas vazifesini tamamıyla kavrayamayanlar mıydı? Şunu özellikle vurgulamakta yarar görüyorum ki, eğer bu serzeniş talebe ve dostlarına idiyse, bu sözden bizim almamız gereken hisse ötekilerden çok daha fazladır.

Üstad, insanlığa hizmet adına yaptığı faaliyetler ve miras olarak bıraktığı nadide eserleriyle meydandadır. Onu görmezlikten gelenleri, dün Kur’ân’ı ve Efendimiz (s.a.s.)’i görmezlikten gelenlere mukayese ederek anlayabiliriz. Evet bazıları, İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı gözlerini yummuş ve O’na bakma lüzumunu bile duymamışlardı. Şahsen ben, Bediüzzaman’ın da yakın-uzak, vefalılar-vefasızlar açısından aynı kaderi paylaştığına inanıyorum.

Üstad, bütün dünyaya yeniden dirilişin mesajını sunan ama buna rağmen kendi iç fethini de gerçekleştirebilmiş nadide insanlardan biridir. Mesela o, bir yerde içine ‘dine hizmet ettim’ duygusu gelince hemen, ‘Sen kendini racül-i fâcir bilmelisin.’ diyerek, kendisini hesaba çeker ve kendini âdeta fâsık bir adam kabul edip nefsini yerden yere vurur. Bir başka yerde, ‘Sen Allah’ın nimetlerine mazhar değil, memersin’ mülâhazasına sarılarak en yüksek bir tevazu ve mahviyet örneği sergiler.

Şu sözler O’na aittir: ‘Nasıl ki murassa ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese, ‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârâne desen, ‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfrân-ı nimet olur ve o hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur.

Eğer mütfehirâne desen, ‘Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.’ bu da mağrurâne bir fahirdir.

İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.’

İşte, bunun gibi, ben de, sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur’ân-ı Kerim’in hakâikinden telemmu’ etmiş şualardır.

‘Ve mâ medahtü Muhemmeden bimekâletî
Velâkin medahtü mekâletî bi Muhammedin,

Ben sözlerimle Hz. Muhammed’i methetmedim. Fakat O sözlerime mevzu teşkil ettiğinden dolayı ben O’nu sözlerimin içine soktum, sözlerim O’nunla güzelleşti’ düsturuyla derim ki:

‘Ve mâ medahtü’l-Kur’âne bikelimâtî
Velâkin medahtü kelimâtî bi’l-Kur’âni,

Kur’ân’ın hakâik-i i’cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim. Belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabirâtlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.’

Evet bu büyük insan, temsil ettiği misyonu itibarıyla hep büyümüş ama büyüdükçe daha bir mütevazı hale gelmiştir. Fakat o, kendi mahviyet ve tevazuunu anlattıkça çevresindekilerden bazıları; -haşa- İmam Rabbani Hazretleri’nin böyle bir tevazu ve şahsî muhasebe adına ‘Nefsim itibarıyla ben kendimi …k bile görmüyorum’ sözüne karşılık ‘Acaba bunda gerçekten bir …k mi var? vs. demek gibi, ‘Acaba Bediüzzaman gerçekten kendi kametini mi anlatıyor?’ zannına kapılmalar ve onu kendi bayağılıklarıyla mukayese etmeler olabilir. Hâlbuki Üstad, bu sözleri nefsiyle Allah arasındaki münasebeti açısından söylemiştir. İhtimal bazıları onu hiç anlamamışlar ve kendi zaviyelerinden bakarak bu sözleri yanlış değerlendirmişlerdir. Oysa bana göre, umumî bir dirilişin dellâlıdır bu ciddi insan. Kendisine en küçük bir paye vermeyen bu yüce kâmet, -kendi ifadesiyle- ihsân-ı İlâhî tarafından omuzuna konulan ulvî vazifeyi îfâ etmek için, ’13. asrın minaresinin başında durmuş, sûreten medeni, sîreten çok geri olan’ asrın bedevi insanlarını Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’nın imametini eda ettiği, küre-i arz mescidindeki namaza davet etmiştir. Ama onun bu daveti, atom bombasının patlamasındaki farklı tesirler gibi insanlar üzerinde farklı şekillerde etki göstermiştir. Örneğin, Türkiye’de yaşayan bir kısım kimseler O’nun iman adına telkin ettiği yüce hakikatlerden ve o mükemmel şahsiyetin temsil gücünden doğrudan doğruya istifade etmişlerdir. Bu insanlar, ayın on dördünün güneşe mukabil gelip de, güneşin şualarını absorbe etmesi gibi, sinelerini O’nun neşrettiği Kur’ânî hakikatlere açarak, onları pratiğe dönüştürmüşlerdir. Evet, artık dört bir yanda onun düsturları yaşanmakta, onun gördüğü rüyalar tabir edilmekte ve onun hülyaları yorumlanmaktadır.

Bugün sadece duygu ve düşünce itibarıyla tâ o zaman onun, çerçevesini belirlediği dairede olanlar değil; o dairenin dışında olanlar da, bu ışık kaynağından istifade etmektedirler. Mesela, -makamları cennet olsun- Türkiye’de Necip Fazıl ve Nureddin Topçu’yu, Mısır’da Hasan el-Benna, Pakistan’da Mevdudi’yi dış dünyadan istifade eden insanlar olarak görebiliriz. Demek ki, Üstad’ın engin düşünceleri ile insanlığa sunmuş olduğu mesaj, Türkiye’de ‘evvelen ve bizzat’ dışarıda ise ‘saniyen ve bi’l-araz’ İslâmî dirilişte rol oynamıştır.

Meselenin bir başka yönü ise, bugün onun temsil ettiği düşüncelerin dünyanın dört bir yanına götürülmesidir. Yani yukarıdaki tesbit içinde onun İslâmî yorumları, hizmet metodları bunlara sahip çıkan insanlar tarafından evvelen ve bizzat Türkiye’de, saniyen ve bi’l-araz da dış dünyada temsil edilmektedir. Bütün bunları -Allah’ın inayet ve keremiyle- Kur’ân ve Hz. Sahibü’l-Kur’ân (s.a.s.) namına, onun temsil ve tebliğ ettiği gerçeklerle yeniden dirilişin ilk hamleleri olarak görebiliriz.

Şimdi tekrar başa dönecek olursak; bütün bu gelişmelere rağmen nasıl Efendimiz (s.a.s.) ve O’nun âlemşümûl nübüvveti, çokları tarafından kabullenilemedi ise, Hz. Bediüzzaman için de aynı şeyler geçerli olabilir. İhtimal, bu gerçeği kendi döneminde gören ve geleceğin dünyası itibarıyla de o engin feraset ve basiretiyle sezen Üstad, ‘Beni anlayamadılar…’ serzenişinde bulunmuştu. İster onun fikir, düşünce ve kalb hayatı, ister delice Allah’la irtibatı, mekânüstü-zamanüstü bir yerde enbiya-i izamla sık sık görüşmeye açık mübarek hayatı, dava-yı nübüvvetin vârisi olma keyfiyeti ve isterse Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Harrânî ve İmam-ı Rabbânî gibi kuvve-i kudsiyesinin bugünlere kadar uzaması, onun nasıl bir şahsiyete sahip ve nasıl bir vazifeli olduğunu ifade ettiği halde, hâlâ ona, kalb ve gönül dünyası itibarıyla kapalı kalanlara ‘Allah insaf versin.’ demekten başka elimizden bir şey gelmez.

Biz, bir nurlu yoldayız. İnsan ya bütün şartlara rağmen bu yolda yürür ve maksuduna erişir ya da gerisin geriye dönerek daha yolda iken dökülür. Bu her iki durum da hepimiz için mukadderdir. Zira Allah hakkımızda ne takdir buyurmuş bilemeyiz. Evet biz, her köşe başında ayrı bir imtihan olan çetin bir yoldayız. ‘Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var.’ Biz ise aciziz, hiçbir garantimiz yok, ancak matluba ulaşmada bir karınca misali yolda olma, gücümüz yettiğince bu yola baş koyma ve ayağımızı öbür âlemin koridorundan içeriye atma, el ve his yordamıyla kapının arkasında durup içeride olup biten şeyleri sezmeye çalışma gibi vesileler var. Bütün bunları küçümseyemeyiz. Ne var ki, bütün bunlar, yolda olmayı da değiştirmeye yetmez. Kudsilerle ayrı bir mânâ kazanan bu yol, dünya kadar cehd ve bir o kadar da sancı ister. Zira her sancı bir kutlu doğumla neticelenir. İşte içinde bulunduğumuz şu günler ve şu köhne dünya da birbiri ardına doğacak sürprizlere gebedir ve vakt-i merhunu geldiğinde -Allah’ın inayetiyle- bu sürprizler peş peşe zuhur edecektir.

Benlik Duygusu 6 dk.

İnsanları, hakkı sadece kendi meşrebi içinde görmeye iten sâikler nelerdir? Hakk’a hizmet eden herkesi kucaklamanın yolu nedir?

Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde ben’ deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret vb. duygularla donatmıştır. Bu duygulardan kötü olanlar fenalıklara sebebiyet veriyor diye, onların insanda bulunmamasını istemek, insanlığın da olmamasını istemek olacaktır. Zira insana, insan olma özelliği kazandıran bu ve benzeri duygulardır. Dolayısıyla her şeyden önce bu duyguların bilinmesi, hem insan benliğinin keşfi hem de onların kaynağının Cenâb-ı Hak olması yönüyle kanaatimce büyük önem arz etmektedir. ‘Nefsini bilen, Rabbini bilir.’, bu hususu ifade eden güzel bir özdeyiştir. Sokrates’in, bu düşünceyi ifade eder mahiyette olan ‘kendini bil’ sözünü, okulunun girişine astırdığı söylenir. Tasavvufçular bir yandan insan benliğine ilân-ı harp ederken, diğer yandan ‘fenâfillah’ düşüncelerini sağlam bir zemine oturtmak için benliği kazanma sırları üzerinde durmuş ve konuyla alâkalı nice kitaplar yazmışlardır…

Evet insan, kendisinde bulunan bu duygular vasıtasıyla yerinde ‘ben’ deyip, sadece kendini görebilir; görebilir zira bu duygu, onun tabiatında vardır. Haddizatında bu özellik olmadan onun hak bildiği dâvâda ısrar etmesi ve bağlandığı şeylere sağlam bağlanması da mümkün değildir. Meselâ, insan kendi araştırmaları sonucu ve tesiri altında kaldığı kültürün etkisiyle, aklî/mantıkî yönden Hanefi mezhebinin daha doğru olduğunu kabul edip benimseyebilir. Zaten böyle bir kabulleniş olmadan, ondan istifade etmesi de mümkün değildir. Aynı durum, İslâm’a hizmet için seçilen metodlar için de geçerlidir. Bu açıdan bir insan, Üstad’ın ifadesiyle: ‘Benim mezhebim/meşrebim daha iyi, daha güzeldir.’ demeli; ama ‘Güzel ve iyi sadece benim yolumdur.’ dememelidir. Bu meselede insanın dengeyi tam yakalayabilmesi, öncelikle kendi duygularını istikamet üzere temsil etmesine bağlıdır. Allah Resûlü (sav) bir hadis-i şerifte: ‘Her insanın bir şeytanı vardır. Benim de bir şeytanım var. Ne var ki, benim şeytanım bana teslim olmuştur.’ buyurur. Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâdan hareketle, nefis ve ona bağlı duyguların da ıslah edilmesi her zaman mümkün görünmektedir. Aksi halde bu duygular ıslah edilmez ve istikamet üzere olunmazsa, nefse ait bu duygular, şeytanın çok rahatlıkla işletebileceği birer duygu haline gelebilirler. İşte o zamandır ki, meydana gelecek ifrat ve tefritler, insan hayatında birer boşluk halinde tebârüz eder ve onun yolda takılıp kalmasına vesile olurlar. -Allahu a’lem- Şeytanın, henüz ruh üflenmeden Hz. Adem’in (as) cesedinde keşfettiği boşluklar da bunlar olsa gerek!

Meselâ, bu duygulardan şehvet, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşrû isteklere karşı tavır almakla olur. Keza ona, inat duygusu hakta sebat için; hırs duygusu da dünyayı imar için verilmiştir. O, bütün duyguları yerli yerinde kullanabildiği takdirde aşırılıklara sürüklenmeden istikamet içinde kalabilecektir. Bu hususta diğer önemli bir âmil de, insanın kendi kültür ve terbiye anlayışıdır. İnsan, duyguları pes şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır. Zaten terbiye deyince de, bedene yönelik terbiyeden çok, duygu ve düşüncenin terbiyesi akla gelmektedir. Evet, hepimizde nefis vardır; bu yüzden de iltizam ettiğimiz bir şeye karşı daha fazla alâka duyup, alternatif düşüncelerden rahatsız olabiliriz. İşte bu tür rahatsızlıkların her hissedilişinde insan,


اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ

‘O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler..’ (Âl-i İmrân, 2/134) âyetini esas alıp; ‘Madem bu insanlar bizim insanımıza hizmet veriyor; ve diğer taraftan Allah’ımız bir, Kitabımız bir, Peygamber’imiz bir, Kâbe’miz bir.. binlerce bir’de müşterekiz. Ve madem berzahta, mahşerde, sıratta ve -inşâallah- cennette beraber olacağız; o halde onlara karşı kin duymamız doğru değildir.’ diyerek bütün olumsuzlukları kendi enginliği içinde eritebilir. Bu mantık ve bu anlayışıyla hareket edip, hissiliğimizi yendiğimiz oranda, bağrımıza basamayacağımız kimse kalmayacaktır.

Hâsılı; dine hizmet eden her insanla iyi geçinme hususunun, en az cihad etme kadar önemli bir mesele olduğunu bildiğimiz an, bütün insanlara sinelerimizi açmamız mümkün olacaktır.

Bilgi Çağı ve Medeniyetler Çatışmasına Dair 11 dk.

Zaman hızla akıyor ve atom çağı, elektronik çağ derken, artık bilgi çağından bahsediliyor. Bu çağ, bilginin çeşitlenerek artması ve hayatımızda daha önemli hale gelmesi ve medeniyetin ilimle daha fazla beslenmesi gibi olumlu yanlarının yanısıra, gerek su ve petrol gibi maddî ihtiyaçlara dayalı, gerekse, Huntington’ın iddiasında gerçeklik payı varsa, din ve kültür farklılıklarına dayalı çatışmalara da sahne olacak gibi görünüyor. 2000’li yıllarda daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünya için ne tür bir hazırlık içinde olmalıyız?

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, gelecekle alâkalı bir kısım tahminlerde bulunulmaktadır. Geleceğin bilgi çağı olması iddiası da bu tahminlerden biridir. Günümüzde geleceği tartışanlar daha çok bazı fütüristlerdir. Böylesi tahminleri, 2000’li yılların kerameti olarak görenlerin sayısı da bir hayli fazla. Tarihî çevrimler içinde gelecekle alâkalı ileri sürülen iddialar, objektif değerlendirmelerden daha çok, bazı husûsî arzu ve istekler etrafında düşünce oluşturmaya yönelik bir gayret olup herhangi bir ihtimalden öte bir değer ifade etmemektedir. Yani, böylesi iddialar neticesinde insanlar, âdeta birer dua mahiyetinde beklentilere girmediği kanaatindeyim. Evet, bu tür tahminler, ileride böyle olacak’ beklentisi içinde bir cehd ve gayret doğurmakta derken bir hedef ve bir gaye-i hayal haline gelmektedir. Bir defa hedef belirlendikten sonra, bu hedefe ulaşmak için değişik strateji ve politikalar üretilecek ve o hedefe varmaya çalışılacaktır. Zannediyorum işin esprisi de işte bu.

Bununla beraber, Efendimiz’den (s.a.s.) sonra velayet çerçevesinde Peygamberlik misyonunun, Muhyiddin İbn Arabî, İmam Gazali, İmam Rabbani, Mevlâna Halid ve Üstad Bediüzzaman gibi temsilcilerle günümüze kadar gelen bir uzantısı var. Bu kutlu silsilenin gördüğü fonksiyon, öyle ümit ediyoruz ki önümüzdeki yıllarda Peygamberlik ruhunun yeniden dirilmesine zemin hazırlayacak ve bu ruh, bu mânâ bir defa daha yaşanacaktır. Gerçi başlarında Peygamber olmayacak ama, sahabînin saf anlayışı içindeki Müslümanlık bir defa daha hayata merhaba diyebilecektir.

Bütün bunlar bir yana, insan, sebeplerle çevrili bulunduğundan, sebepleri görmezlikten gelerek hareket ettiği takdirde, cebrî determinizme düşeceği için, gelecek adına bir taraftan iradesini kullanarak, sebeplere öyle riayet etmelidir ki, dıştan bakanlar onu sadece sebeplere bağlı hareket eden ve sebeplere güvenen biri zannetsinler. Diğer taraftan da o, netice itibarıyla öylesine Allah’a teslim olmalı ve tevekkül etmelidir ki, dışardan bakanlar onu sebepleri hiç kabul etmeyen biri sansınlar. Evet, işte böyle davranmak bir taraftan sebeplerin çok önemli olduğunu göstermektedir ki insan, mutlaka yapacağı her şeyi sebepler plânında ve hiç kusur etmeden yapmalı; diğer taraftan da bunu yaparken, şirke girmeme endişesiyle neticeleri, başarıları, kendinden değil, doğrudan doğruya Allah’tan bilmelidir. Meseleyi bu şekilde tespit ettikten sonra yarınlar hakkındaki düşüncelerimizi şöyle özetleyebiliriz.

Gelecekte her şey adeta ilim yörüngeli olacaktır.. ve bir dönemde ihmallerimizle kararttığımız ufuklar yeniden aydınlanacaktır. Evet biz, hicrî 4-5. asırda Kur’ân’ın bilhassa kevnî ilimlere bakan yönünü büyük ölçüde ihmal ettik ve bizi ayakta tutabilecek çok önemli dinamiklere tamamen sırtımızı döndük. Ben, şahsen İslâm’ın ruhî hayatı diyebileceğimiz tasavvufun medreseden kovulduğunu hep esefle müşahede etmiş ve üzülmüşümdür. Daha sonraları tecrübî, yani ‘gözlem’ ve ‘deneye’ dayalı ilimlere karşı medresede alâkanın azalması, hattâ pozitif ilimlerin medreseden bütün bütün kapı dışarı edilmesi ve bu çok önemli dinamiklerin her birerlerinin tek başına bırakılması mağduriyet, mazlûmiyet ve mahkûmiyetimizin esaslarını oluşturmuştur. Ne var ki, artık bu ihmal bugün sezilir hale gelmiştir. Bu büyük ihmal, mutlaka telafi edilecek ve yarınlar mutlaka ilim üzerine örgülenecek ve her şey güç ve kuvvetini ilimden alacaktır.

İlim, hızla küreselleşen, -hadisin ifadesiyle- tekârüb-ü zaman ve tekârüb-ü mekâna, yani zaman ve mekândaki mesafelerin kısalmasına kayan bir dünyada çok önemli bir yer işgal edecektir. İşte bu noktada önemli olan, bizim böyle bir dünyaya hazır olup olmayışımızdır. Gerçi bugün hem Türkiye hem de dünyanın değişik ülkelerinde birçok ilim adamımız var; ama kanaat-ı acizanemce bu topyekün bir Asya’yı da beraber kucaklayacak olan büyük bir dünyanın kurulması için yeterli değildir. Bunun için bugün Türkiye’de, yeni bir düşünce, yeni bir anlayış ve yeni bir hayat felsefesiyle yeni eğitim müesseselerine ihtiyaç var. Yeni nesiller, ta kreşlerden ele alınarak ortaokul, liselere, oradan da milletleri adına kendilerini isbat edecekleri değişik branşlarda uzmanlaşmalara kadar hayatın her ünitesinde bir seferberlik ilan etme mecburiyetindeler. Gelecekte her şey gücünü ilimden alacağına göre, böyle bir geleceğin ilim üzerinde örgülenmesi ancak bu şekilde bir gayretle mümkün olabilecektir.

Hamiyetli, ülkesini ve milletini seven iş adamlarımızın açtığı ve şimdilerde bütün dünyaya yayılan okullar, üniversiteye hazırlık kursları ve üniversiteler, bu hedefe giden yolda henüz bir heceleme mahiyetindedir ki, bu da, mübarek bir aydınlık ve aynı zamanda geleceğin fecr-i kâzibi, yani sadece bir yalancı şafağı demektir. Yalancı şafak, sadık fecrin, yani gerçek şafağın en sadık şahididir.. evet bundan sonra artık gerçek şafaklar tüllenecek ve -inşaallah- bir muhalif rüzgâr esmezse, milletçe hedeflenen bu yüce ufka mutlaka ulaşılacaktır.

Huntington’ın iddia ettiği medeniyetler çatışması meselesine gelince:

Bu türden iddiaların, gelecekle alâkalı gerçekçi değerlendirmelerden daha çok, dünya hakimiyetini elinde tutan güç adına yeni hedefler belirleme ve bu hedefler çerçevesinde kamouyunu şartlandırma gayesinin güdüldüğü kanaatindeyim. Sovyet bloku dağılıncaya kadar, bir Doğu-Batı veya NATO-Varşova çatışması etrafında parçalanan insanlığın düşüncesi, bu defa da yeni bir sun’î düşman üretilerek, din ve kültür farklılığı üzerinde bir medeniyetler çatışmasına hazırlanmakta ve böylece hâkim blokun hakimiyetinin devamı için yeni bir zemin oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Aslında bugüne kadar çatışma hep bazı güç merkezleri için arzu edilen bir şey olmuştur. Yani, sık sık var olduğu vehmedilen ve büyük bir tehlike gibi gösterilen gerçekten daha çok hayalî bir düşmana karşı, kitleler alarma geçirilmiş ve bu şekilde yığınlar savaşın her çeşidine hazır hale getirilmişlerdir.

Aslında dünden bugüne ister Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s) ile temsil edilmiş olan dinler, ister Hz. Muhammed (s.a.s.) ile temsil edilmiş bulunan, Allah’ın razı olduğu hiçbir İlâhî din, çatışma temeline oturmamıştır; oturmak şöyle dursun, bu dinler ve hususiyle de İslâm yeryüzünde fitneye, fesada, çatışmaya, zulme ilan-ı harp etmiştir. İslâm sulh, güven ve esenlik demektir. Dolayısıyla, sulhün, emniyetin ve dünya barışının esas olduğu bir dinde, savaş ve çatışma gibi şeyler arızîdir. Sağlam bir bünyeye musallat olan mikropları savmak için, bünyenin kendini savunması gibi bir tavır istisna edilecek olursa ki, bu da belli prensipler çerçevesinde cereyan etmektedir. O hep, sulh ü salah soluklamıştır. Evet İslâm, savaşı insan tabiatının yol açtığı tabiî ve arızî bir hadise olarak ele almış, onu dengelemek için de kaideler koymuş ve onu sınırlamıştır. Meselâ, ‘Bir topluluğa, bir millete olan kininiz, sizi adalet yapmaktan alıkoymasın.’ buyurarak, adaleti ve cihan sulhünü esas almış; modern hukuk sistemlerinin de kabûl ettiği, dinin, canın, malın, neslin ve aklın korunması hususunda prensipli bir müdafaa sathı oluşturmuştur. Buna karşılık, Hıristiyanlık, ta baştan mücerret bir sevgi dini olma mülâhazasıyla, bir insanlık realitesi olan savaş konusunda kaideler koymamakla, Batı’da dünya savaşlarının, Yüzyıl Savaşları gibi daha başka savaşların, Nagazaki ve Hiroşimaların meydana gelmesine mani olamadığı gibi, bunların çok fazla kanlı ve birer fecaat halinde tecellî etmesine de âdeta tersinden katkıda bulunmuştur. Evet, Batı tarihi, İslâm’ın ta başında Mute ve Yermuk’la başlayan, Haçlı seferlerinde ve onu takip eden süreçte devamlı İslâm’a karşı saldırılarla ve hatta kendi içinde savaşların tarihi olagelmiştir. Huntington ve benzerlerinin geleceğe bakış açıları da aynı mantalitenin ürünü olup, aynı ruh haletini yansıtmaktadır.

Biz, Allah’ın lütuf ve keremiyle şimdilerde başlayan ve bir ölçüde bütün dünyaya yayılma istidadı gösteren hoşgörü ve diyalog esintilerinin devamı için elimizden geleni yapmaya çalışacak ve inşaallah tahmincileri yalan çıkaracağız. Zira biz inanıyoruz ki, bu meltemler öldürücü silahları, mekânize birlikleri ve daha başka pek çok olumsuzlukları altedecek güçtedir. Plânı çok eskilere dayalı bu yepyeni mesajın toplumun her kesiminde ifade edilip sahneye konulması, günümüzün muhabbet fedailerine bir İlahî iltifattır. Bu açıdan da diyoruz ki, hoşgörü ve diyalog, ülkemizde en iyi bir şekilde temsil edilmeli ve bu konuda mutlaka bütün dünyaya örnek olunmalıdır. Asya, Allah’ın inayet ve keremiyle bu hususta dirilirse, bütün bir dünyanın onun etrafında kümelenmesi hayal olmasa gerek. Bu da, insanlığa, çatışma değil, temelde aynı değerlere oturan İlâhî dinlerin, bu temeller etrafında bir araya gelmesine sebep olacak ve insanlık, kıyametten önce inşaallah yeni ve kutlu bir bahar daha yaşayacaktır.

Bilgi Toplumu 10 dk.

“Geleceği kucaklama bilgi toplumu olmaktan geçer.” ifadesindeki “bilgi toplumu olmak”tan kastedilen nedir?

İlmin önemi eskiden beri üzerinde durulan bir gerçek. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran ve onların önüne geçiren de ilim değil mi? Aslında, meleklerin Hz. Âdem’e ister inkıyat, isterse büyüklüğünü kabullenme mânâsında secde etmeleri de bu hikmete mebnidir. Allah (celle celâluhu) “Esmâ”yı talim ile Hz. Âdem’i tafdil etmişti. Esmâ, müsemmadan ayrı düşünülemeyeceğine göre, demek ki, Hz. Âdem’e öğretilen eşyanın hakikatiydi. Bir mânâda aynı mazhariyet, Efendimiz’e de verilmişti. Aradaki fark ise, Hz. Âdem’e icmalen verilenler, Allah Resûlü’ne tafsilen verilmiş olmasındaydı. Hz. Âdem kendi devrinde rehberlik yaptığı insanların seviyesine göre “Esmâ”yı biliyor ve bildikleriyle o günün insanına yetecek ölçüde terkipler yapıyor ve onlara sunuyordu.

Evet, Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e esmâyı da, müsemmayı da talim etmiş ve ona eşyanın perde arkasını öğretmiş; sonra da eşya ve hâdiselere müdahale imkânını vermişti. Şimdi isterseniz ona bahşedilen hilâfete, bu zaviyeden de bakabilir ve “Hi­lâ­fet, varlığın sahibi olan Allah’a niyabeten, varlığa müdahale etme yetkisidir.” diyebilirsiniz. Ne var ki, böyle bir mazhariyet de ancak bilgi sayesinde gerçekleşebilir.

Günümüzde de eşyaya müdahale vardır. Fakat bu müdahale ehil ellerce yapılmadığından, bir kısım komplikasyonlar da söz konusudur. Hem de önü alınmayacak şekilde komplikasyonlar. Evet, bu yüzdendir ki, nice tersliklerle karşı karşıya bulunuyoruz. Hâlbuki peygamberâne yaklaşımlarda bu tersliklerin hiçbiri söz konusu değildir.

Evet, tâlim-i esmâ ünvanı altında Hz. Âdem’e öğretilen esasen bilgidir. Buna isterseniz günümüzdeki ayrımı nazara alarak “bilim” dersiniz, isterseniz bilime esas teşkil eden; araştırmalar, tespitler ve mebdeden müntehaya, müntehadan mebdeye gelip gitmelerle elde edilen en doğru, en gerçek anlamıyla bilgiler mânâsına “ilim” dersiniz, netice değişmez. Hz. Âdem’in meleklere rüchaniyetinin arkasında işte bu bilgi veya ilim vardır. Bu bilgi Hz. Nuh’ta daha bir gelişmiş; Hz. İbrahim’de daha bir hızlanmış; Hz. Hud, Hz. Salih’te daha bir katlanmış; İnsanlığın İftihar Tablosu’nda ise zirveye ulaşmış ve –Bediüzzaman’ın ifadesiyle– tam tafsil edilmiştir. Zira O’ndan sonra artık peygamber gelmeyecektir. Öyleyse O’nun anlattıkları, ister Kur’ân, isterse Sünnet-i Sa­hi­ha olsun, daha sonra elde edilecek yeni keşif ve tespitlerle asla zıtlaşmamalıdır.

Değişik bir ifadeyle şöyle de denilebilir: Allah (celle celâluhu) kudret, irade ve meşîetiyle yazdığı kâinat kitabı koridorlarında, insanlığın rahat hareket edebilmesi için, kelâm sıfatından gelen “şeriat-ı garra” rehberliğini lütfedip insanlığın eline vermiş ve böylece insanlık o koridorlarda rahatça yürüyebilmektedir.

Evet, Kur’ân insanla varlık arasında köprüler kurmuş, bu sayede insan, varlığa karşı yabancı nazarla bakmaktan kurtulmuş ve insanoğlu varlığı kendisine âdeta “enîs-i celîs” gibi görür olmuştur. Bu açıdan da denebilir ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), varlık adına söylenecek her şeyi söylemiştir. Kıyamete kadar ilimler ne kadar gelişirse gelişsin, 14 asır evvel haklarında beyan buyurulan şeylere zıt ve farklı şeyler söylemeyeceklerdir. Bu, aynı zamanda, bazılarının zannettiği gibi, fizik, kimya matematik, biyoloji, anatomi adına keşfedilen şeyleri, Efendimiz daha önce söylemiştir şeklinde de anlaşılmamalıdır. Bizim demek istediğimiz: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı bu türlü meselelere zıt düşmediği, hatta bütünlük içinde olduğu şeklindedir. Bu açıdan ilim çok önemlidir, çok önemli olduğundan dolayı da, “Netice itibarıyla her şey ilme bağlıdır.” diyebiliriz.

Evet, geleceğin kaderini bir ölçüde tayin edecek ilimdir. İlimsiz hiçbir yere varılmaz. Hususiyle de dünyadaki küreselleşme, ilmin önemini daha da artırmaktadır. Durum böyle olunca, nasıl ki, bir dönemde Batılı sanayi inkılâbı yaparken biz o meselenin gerisinde kalmanın faturasını çok pahalı ödedik ve ceremesini asırlar ve asırlar boyu çektik, hâlâ da çekiyoruz. Teknoloji inkılâbı karşısında geri kalmışlığın şokundan henüz kurtulmuş sayılmayız. Öyle de, şu anda dünyanın içinde bulunduğu seviyeye ulaşamaz ve bir kere daha gemiyi kaçıracak olursak, ihtimal, düşmanlarımız belimizi doğrultmamıza fırsat vermeyeceklerdir.

Bu açıdan bizler, bir taraftan Allah’a çok iyi inanmalı, Efen­dimiz’e çok saygılı olmalı ve din-i mübîn-i İslâm’ın bütün inceliklerini kavramanın yanında, diğer taraftan da hayatı bütünüyle kucaklamalı yani en iyi araştırma merkezlerine sahip olunmalı; “NASA” gibi dünya çapında ünlü kuruluşlarımız olmalı ve fezadaki kent kurmalar bizimle gerçekleşmelidir. Yoksa dünya muvazenesinde bir dahlimiz olamaz ve dünyadaki hâdiseler hep aleyhimizde gelişir durur.

Şayet birileri “Ün görmüşüm, gün görmüşüm, hemen şu olsun” aceleciliğine kapılırsa, âheste yürünmesi ve sistemli olunması gereken böyle bir meselede zarar vermiş olurlar. Oysaki henüz hiçbir sahada yeterli elemanın yetiştiği söylenemez.

Burada istidradî olarak bilhassa şu hususu da belirtmekte fayda var: Günümüzde İslâm Fıkhı’nın, yani İslâm hukuk sisteminin tekrar gözden geçirilerek, bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tertip, tensik ve tanzim edilmesi şarttır. Fakat üzülerek söylüyorum ki, henüz hem sayı hem de vasıf olarak bu işin üstesinden gelebilecek seviyede elemanın var olduğundan söz etmek mümkün değildir. Bu elemanların yetişmesi elbette belli bir vakit ister. Ayrıca mevcut fıkhî bilgilerin mutlaka kompüterlere yüklenmesi gerekir. Sadece bu işin bile çok uzun zaman isteyeceğinde şüphe yok. Hâlbuki iş, mevcut bilgilerin kompüterlere yüklenmesiyle de sınırlı değildir. Bu bilgilerden istifade ile yeni terkiplere ulaşılması da lâzımdır. Ama yukarıdaki üzüntümü tekrar ederek söylemek zorundayım; şu anda bütün bunları istenen seviyede yapabilecek kadroya sahip olduğumuz söylenemez. Yani, nasıl ki NASA’yı ve NASA gibi çok büyük araştırma merkezlerini idare edecek yeterli derecede elemanımız yok ve bunu rahatlıkla itiraf edebiliyoruz, aynı şekilde İslâmî ilimlerdeki durum da bundan farklı değildir. Söylediklerimde kat’iyen mübalağa etmiyor ve mevcudu da hafife almıyorum. Sadece gerçeğe tercüman olmaya çalışıyor ve vak’ayı rapor ediyorum…

Dolayısıyla çok önemli meselelere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst üste fiyaskolar yaşatabilirler. Ve böyle bir falso da bizde, önü alınamayacak bozgunlara sebep olur ki, böyle bir durumda da elden kaçırdığımız fırsatları bir daha elde etmemiz oldukça zordur. Böyle mühimlerden mühim bir meseleye, toyca yaklaşımlarla bir yere varılmaz. Fıkıhta Ebû Hanifeleri, İmam Ebû Yusufları; hadiste Buhârîleri, Tirmizîleri, Müslimleri; kelâmda Seyyid Şerif Cürcanîleri, Teftâzânîleri; ahlâkta ve tasavvufta İmam Gazzâlîleri, İmam Rabbanîleri, Hz. Bediüzzaman gibi insanları hazırlayıp yetiştireceğimiz ana kadar topluma her mualece yanlıştır, komplikasyon doğurur ve bir daha da bu yanlışlıkların sebebiyet verdiği tersliklerin altından kalkamayız.

Bütün bu söylediklerimin hesabını Allah’a vermeye âmâde ve hazır olduğumu da burada bir parantez cümlesiyle ifade etmek isterim. “Niye kuvve-i mâneviyeyi kırıyorsun?” denilebilir bana. Ne var ki vicdanım çok rahat, hesap vermeye de hazırım; zira bu meselenin, kat’iyen şakaya, gayr-i ciddî insanlarla temsile tahammülü yoktur.

Evet, mevzuu özetleyecek olursak: Soruda da denildiği gibi, geleceği kucaklama, bilgi toplumu olmaktan geçer. Öyledir; zira bilgi, eşya ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin ve bu tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradan’ına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.

Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makinalaşması ve bir karınca topluluğu hâline gelmesi gibi, felâketler getireceğine inanırlar. Bu, kat’iyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Her şey netice itibarıyla ilme bağlıdır.. ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.

Vâkıa, pek çok şehirlerimizde, insanın makinalaştığı, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insanî faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İçtimaî sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni eda etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı..!

Bilginin Kaynaklarına Dair 7 dk.

Batı dünyasında bilginin kaynakları kabul edilen pozitivizm, rasyonalizm gibi düşünce akımları hakkında genel tavrımız ve düşüncemiz ne olmalıdır? Bu akımlar ne kadar gerçeği ifade etmektedirler?

İslâm’a göre ilmin sebepleri üçtür: Bunlardan ilki, havass-ı selime dediğimiz, eskilerin ifadesiyle mubsırât, mesmûât.. gibi duyu organları ve onların ilgi alanı içine giren şeylerdir. Bunu bilginin tek kaynağı kabul eden anlayışa göre; duyu organlarımızla alınamayacak hiçbir şey bilgi ve tecrübe konusu olamaz. Batıda pozitivizm diye adlandırılan bu ekol, her şeyi duyu organları ve tecrübe üzerine bina ettiğinden, yer yer sarsıntıya maruz kalmıştır. En basit bir örnekle bunlar, güneş şuaları altında suya sokulan bir çubuğun, eğik ya da kırık şekilde görülmesini hakikat kabul edip, buna muhalif olan her düşünceyi yerden yere vurmuşlardır.

İlmin sebeplerinden bir diğeri ise, selim akıldır. İslâm’da akılcılık denilen ve günümüzde rasyonalizm diye tarif edilen şeydir bu. Rasyonalizm, kadimden beri devam edegelen ve bilginin yegâne kaynağı olarak insan aklını, zihnini kabul ve müdafaa eden bir anlayıştır. Burada selim vasfı, herhangi bir şeye karşı şartlandırılmamış, eşyayı saf ve yalın haliyle algılayıp değerlendirebilen akıl demektir. Ne var ki, rasyonalizm de gerçek ilme ulaşmada tek başına yeterli bir kriter değildir.

O halde her iki ilim sebebinden kaynaklanan yanılgıları, tashih edecek başka bir kaynağa ihtiyaç vardır ki, o da haber-i mütevatir yani vahiydir.

Haber-i mütevatir İslâm’a göre ilmin sebeplerinden üçüncüsüdür. Bu iki ayrı kategori içinde mütalâa edilebilir. Birincisi; yalan üzerinde ittifakı imkânsız denecek ölçüde insanların verdiği haber. Meselâ Amerika’ya gidip görmediğimiz, oranın keşfinde bulunmadığımız halde varlığından şüphe etmemekteyiz. Çünkü biz orayla ilgili haberleri bu tür bir kaynaktan almakta ve öyle değerlendirmekteyiz. İkincisi; semavî vahiy, yani Kur’ân’dır.

Evet, insanlar bazen akıllarının altında kalıp ezilebilirler, pozitivizm karşısında nakavt olabilirler. Fakat meseleleri bir de vahy-i semavînin tayfları altında değerlendirdiklerinde, daha sağlam ve yanılmaz bir bilgiye ulaşacaklardır. İlim dünyası bu şekilde örgülenip işlendiğinde, ilimden beklenen şey ancak o zaman hasıl olacaktır. Öyleyse gerçek bilgiye ulaşmak için, bu üç esasın birden ele alınması ve kriter olarak kabul edilmesi gerekir.

Aksi halde ikinci asırda Ömer Hayyam’larla başlayan ve sonraları ‘İslâm Rasyonalizmi’ adı altında devam edip giden her şeyin temeline akıl ve mantığı oturtan anlayış esas alınacak olursa, Kurân’ın bir kısım âyetlerinin reddedilmesi, ya da yanlış teviller içine girilmesi kaçınılmazdır. Veya sadece his-tecrübe esas alınırsa ‘gördüğümden, duyduğumdan.. başka bir şeye inanmam’ denilmek zorunda kalınacaktır. Bu ise, aklın ortaya koyacağı her şeye başkaldırmak anlamını taşır. Aslında her iki durum bir cihetle Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış olduğu kâinatta insanların, kendi akıl, mantık ve his hendeselerine uygunluk arayışı içine girmeleri demektir. Buna göre akıl-mantık-his kriterlerine uyan şeyler doğru, uymayanlar da yanlıştır. Oysa ki Allah (cc), ‘göklerin ve yerin yaratılışına insanları şahit tutmadık’ (Kehf/51) demekle, semavî vahyin hesaba katılmadığı her iddianın zan ve tahminden ibaret olacağına işaret etmektedir.

İşte bu kriterlerin bir bütün olarak ele alınmaması sonucu reddedilen nice Kur’ân âyeti ve hadîs vardır ki, ilmin gelişmesine paralel, onların gerçek olduğu yine ilmî verilerle te’yid edilmiştir. Mesela, Kur’ân-ı Kerim’de, ceninin anne rahminde geçirmiş olduğu embriyolojik safhaların anlatılması. Mûtezilî mânâda rasyonalist olan Ömer Hayyam’a bu mesele sorulduğunda, bu âyetlerde asıl anlatılmak istenen şey bu değil deyip, Kur’ânî gerçeklere karşı çıkmıştır. Veya bir kısım ulema, Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla, haşre, kıştan sonra baharın gelmesi kat’iyetinde inanılması mümkünken, ‘akıl mikyası ile ölçülecek bir şey değil, sadece inanılır’ demişlerdir. Zira bunlar, bahsi geçen olaylarda aklı ve müşahedeyi esas almış, temel esasları bile tevil yönüne gitmişlerdir. Farabî, İbn-i Rüşd gibi dâhi kişiler bile, bir takım Batılı felsefe cereyanlarının etkisi altında kalıp, peygamberlik ve vahyi anlatırken -haşa- bunlara bir kurgu olarak bakmakta ve sonra da bunu dışarı aksettirmektedirler.

Bazıları da feylesofların, akıllarını kullanarak ihraz etmiş oldukları makam itibarıyla, peygamberlerden daha üstün olduklarını kabul etmişlerdir. Onlar Allah’ın; peygamberlerin dünyada vazife yaparken şakaklarını zonklatırcasına, göbeğini çatlatırcasına bir performans sergileyeceklerini bildiği için peygamberliği bir avans olarak onlara verdiğini düşünememiş, bu espriyi kavrayamamışlardır. Bu yönüyle feylesoflar Aristo’nun birer nakilcisi ve çırakları kabul edilebilir.

Fakat İslâm dünyası bir bütün halinde mütalâa edilecek olduğunda, bu tür vartalar içine düşmeyen insanların da var olduğu görülecektir. Meselâ, Zehravî, Ali Kuşçu, Celaleddin Devvanî, Gelenbevî.. gibi İslâm âlimleri olabildiğine mütedeyyin olmakla beraber, hayatlarında bu türlü sakim anlayışlara girmemiş ve kendi zamanlarında ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Molla Hüsrev, Harizmî.. gibi insanlar pozitivist mânâda ilimlere hakim oldukları gibi, kullandıkları alet ve eserlerle de asırlarca Batı ülkelerinde ilimde öncülük yapmışlardır ve bunlar %95 itibarıyla istikametlerini koruyup mütedeyyin yaşamışlardır.

Netice olarak; ilmin sebeplerini bir bütün halinde alıp neticeye gitmek gerektir. Bu sebepleri birbirinden bağımsız olarak ele almak, ilmî verileri yegâne kaynak kabul etmek, insanlığı yanılgılar içine düşürmüştür. Bu böyle devam ettiği müddetçe de düşürmeye devam edecektir. İnsanoğlu dün yanlış dediğine, bugün doğru demek zorunda kalacaktır. Halbuki bilginin temeline vahyin konulması, havass-ı selime ve akıl ile çerçeve altına alınması bu konuda yegâne ve yanıltmaz bir yoldur.

Bilim Olimpiyatları ve Türkiye 8 dk.

Orta öğretim seviyesindeki birtakım okulların son yıllarda yurt içi ve yurt dışında düzenlenen proje ve bilim olimpiyat yarışmalarına katılmaları, başarılar elde etmeleri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu milletin bağrından kopmuş ve yine bu milletin hamuru ile yoğrulmuş inançları, düşünceleri temsil eden okulların, gerek yurt içi, gerekse yurt dışında tertiplenen bilim olimpiyat yarışmalarına veya proje yarışmalarına katılmaları çok önemlidir. Geleceğe açık ve geleceği bütünüyle kucaklama azmiyle yollara düşmüş insanların bu gerçeği bir an olsun hatırdan dûr etmemeleri gerekir. Hele bu meselenin devlet politikası olarak ele alınmadığı günümüzde, devletini, milletini seven ve onu geleceğe taşımak isteyen fertlerin ve grupların bunu hiç ihmal etmemeleri önemli bir vecibe hâline gelmiştir. Şayet, ricalarımın bir şey ifade ettiğine inansaydım, bu mesele ile alâkalı devlet kademelerindeki zatlara, “Ne olur bunu bir devlet politikası olarak ele alın!” ricasında bulunurdum. Bilmem ki, böyle bir yaklaşım meselenin ehemmiyeti adına sizlere bir fikir veriyor mu?

Bir diğer açıdan; meseleyi dinle irtibatlandırmak mümkündür. Şöyle ki, gerek Asr-ı Saadet’te bazı münferid vak’alarla, gerekse fıkhın bir mektep olarak ele alınıp ekoller hâlinde geliştiği dönemlerde –tabiî o devirdeki şartlara göre– bu türlü ilmî faaliyetler hep teşvik görmüştür. O günlerden Osmanlı’ya uzanan çizgide, ilmin hemen her dalına ait bu gelişmeler, başta padişah veya halifeler olmak üzere herkes tarafından ilgiyle takip edilmiş, başarılı olanlara mükâfatlar verilmiştir. Zaten bizi asırlarca dünya idaresinde söz sahibi yapan da bu anlayış ve bu anlayışın ürünleri değil mi?

Ayrıca; aşağılık komplekslerine girmeden özünü koruyup kendi olarak kalabilen, millî ruh ve millî düşünce ekseninde milletimizle aynı şeyleri duyup hisseden, hissedip yaşayan gençlerimizin bilim olimpiyatlarına katılması, oralarda başarılar elde etmesi, hatta sadece yurt içinde değil, Türkiye’yi temsilen gittikleri yabancı ülkelerde başarılar elde etmesi, başta milletimiz olmak üzere bütün dünyaca çok büyük önem arz etmektedir. Zira asırlar var ki, “Müslümanlardan ilim adamı çıkmaz.” düşüncesi, etrafta kol gezmekte ve âdeta bizi felç etmekteydi. Hatta bu düşünce bir inanç hâlinde kromozomlarımıza öyle işlemiş idi ki; yıllardan beri ümit konuşan, ümit anlatan bir insan olarak buna neredeyse ben bile inanmıştım. Onun için “Başta biz olmak üzere” tabirini kullandım. Evet, Allah’ın lütfuyla elde edilen bu başarılar gerek içte, gerek dışta, gerek dost çevrede, gerekse düşman çevrede Müslümanlardan ilim adamı çıkmaz imajını yıkmış ve paramparça etmiştir.

Aslında, asırlardan beri güç ve kuvveti ile bizi ezen Batı, bu türlü düşüncelerle bizi psikolojik olarak da eziyor, biz de bunun karşısında hep aşağılık kompleksi içinde bulunuyorduk.. bulunuyorduk, zira ufkumuzda buna mâni olacak yalancı bir şafak emaresi bile gözükmüyordu. Ama şimdiden sonra, aynı şeyleri söylemek doğru değildir. Öyle zannediyorum ki, kendi içimizdeki bu ezikliği atmanın verdiği rahatlıkla, önümüzdeki yıllarda –Allah’ın inayetiyle– daha büyük projelere daha büyük başarılara imza atmak mümkün olacaktır.

Bu başarıların içe dönük bir diğer faydası da; bazıları yıllardan beri bu okullara “Kur’ân Kursu” diyorlardı. –Kur’ân kurslarına canlarımız feda– Ama bu okullarla birlikte kâinat kitabını hallaç etme, Kur’ân’ın kâinatı, kâinatın Kur’an’ı okumasından hareketle, fizikî dünyada cereyan eden hâdiselere vâkıf olma, eşyayı derinlemesine inceleme.. ve Kur’ân’ın, Peygamber vasıtasıyla gösterdiği ufku yakalayarak insanlığın hizmetine sunma gibi, ülkemiz ve ülkümüz için çok yararlı bir düşünce milletimizin istifadesine sunulmuştur. İşte bu gayeye ulaşma, hatta onun zirvesine çıkma, yani Türkiye’yi dünya çapında organizelerde temsil ederek başarılar elde etme; içeride de bu okullara karşı bakış açısını değiştirmiş, tabandan tavana ilgi odağı hâline getirmiştir. Bu nimetleri bizlere ihsan eden Rabbimiz’e binlerce hamd ü senâ olsun!..

Ayrıca bu başarılar, okulları gönülden destekleyen insanları alabildiğine rahatlatmıştır. Artık bu insanlar, çarşıda-pazarda gezerken, esnaf arkadaşları ile konuşurken, oldukça rahat ve bu okullara mensubiyetle iftihar eder hâle gelmişlerdir. Böylece bir taraftan bugüne kadar devam edegelen gönülden desteklerini katlayarak sürdürürken, öte taraftan da, başka destek bulmada çok önemli bir vesile elde etmiş ve bunu her mahfilde kullanmaya başlamışlardır.

Bütün bunlar yapılırken şu da bilinmeli ki, elde edilen bu başarılar, gelinen bu seviye hedef değildir veya son nokta değildir. Himmeti dûn tutmayı günah sayanlardanız. Bu sebeple şimdilerde amatörce yapılan bu işlerle, gelecekte yapılacak –inşâallah– daha profesyonelce şeylere zemin, altyapı, blokaj hazırlandığını düşünüyoruz. İnşâallah, yakın bir gelecekte bütün dünyanın gıpta edeceği ABD’nin NASA’larına bedel TÜRKSA’ların kurulacağı ve ilim adına hemen hemen her şeyin patentinin Müslüman ilim adamlarına ait olacağı günler yakındır ve mutlaka gelecektir.

Unutulmaması gereken bir husus da şudur: A’dan Z’ye her safhada, başlangıçtan bitişe, kalb balansının iyi ayarlanması, niyetin hâlis tutulması şart, hatta farzdır. A’dan Z’ye dedik, yani bu yarışmalarda derece alan talebesinden, onu yetiştiren öğretmenine, maddî-mânevî desteklerini esirgemeyen insanlardan, hiçbir rolü olmayıp sadece başarılar karşısında sevinen kadın-erkek bütün taraftar gönüllere kadar.. evet, bütün bu insanlar kalb balanslarını iyi ayarlamalı ve daima “şükr-ü mutlak” içinde bulunmalıdırlar. “Şükrederseniz nimetimi artırırım, nankörlükte bulunursanız azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim sûresi, 14/7) ulvî beyanından hem fer alarak hem de ürpererek, her zaman olduğu gibi, elde edilen başarılardan sonra, herkes Rabbi’sine şükretmeli, kendini secdeye atıp tevhid hakikatini bütün benliğinde duyma neşvesiyle, yana yakıla O’na yönelmelidir. Zira, kat’iyen biliyor ve inanıyoruz ki mazhar olduğumuz her şey O’ndan.

Bir hedef göstererek bu bahsi kapatalım. Keşke çalışmalardan bazıları da kanser ve AIDS ile alâkalı olsaydı! Evet, bu amansız ve imansız hastalıkların devasının bulunabilmesi insanlığa çok büyük hizmet olacaktır. Hatta diyebiliriz ki yüz okul, talebeleri, hocaları ve maddî imkânlarıyla birleşerek, kansere deva bulup bir insanın kurtuluşuna vesile olsalar, bu inanmış insanların hepsi Cennet’e girebilir. Rica ederim, bu hasta siz olsanız ve ötede Cennet’in kapısı size açılsa, burada o kanserden veya AIDS’den kurtulmanıza vesile olanları, “Bunları almadan gitmem Allahım!” demez misiniz?

Bir süre önce, bir TV programında temiz olmayan enjektörden AIDS virüsünü kapmış bir kadını seyrettim. Aradan 2-3 ay geçmiş olmasına rağmen, o manzara hâlâ gözümün önüne gelince, bir türlü hislerime hâkim olamıyor ve gözyaşlarımı salıveriyorum. Kadın ağlıyordu. Zira iffetli biriydi. Ve toplum içinde bilinen şekliyle de o hastalık fuhuş yoluyla bulaşıyor. İşte kadın ihtimal bunun ezikliğini yaşıyor ve ağlıyordu.

Evet, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” fehvâsınca, eğitim gönüllüleri çalışmalarını bu düşünce ve inanç etrafında örgülemelidirler.

Bir Âyetin Tedaî Ettirdikleri 5 dk.

Bosna-Hersek faciasına ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edersin Allah’ım!’ âyetinden hareketle, farklı şekilde yaklaştığınızı biliyoruz. Bu düşüncenizi biraz açar mısınız?

Soruda bahsettiğiniz âyetin sebep-i nüzûlünü izahla cevaba başlayayım. Hz. Musa kendisinden onlarca mucize gördüğü, firavunun zulmünden kurtulup, semavî sofralarla beslendiği halde, Tur’a Rabbisiyle mülâkata gittiğinde, buzağıyı ilah edinen ve Musa gitti, dönmedi, unuttu..’ diyen kavmi karşısında Allah’a ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edersin Allah’ım!’ diye nida eder (A’raf/155). Fakat âyetin nüzul sebebinin bir olaya özgü olması ve bir vak’ayı bildirmesi, onun mânâsının umumiyet ifade etmesine mani değildir. Bu itibarla da o günden bugüne, bugünden de kıyamete kadar gelecek insanların bu âyetten alacakları ders ve ibretler vardır. Zaten Kurân’ın evrensel olması da bunu gerektirir.

Buna göre; sadece Hz. Musa kavminde değil; Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, ondan Hz. İbrahim’e ve ondan da Hz. Muhammed’e (sav) uzanan çizgide, hidayete götüren doğru yolu bırakıp dalâlete sapan pek çok kimse gelip-geçmiştir. Onlar dalâletleriyle âdetâ semavî ve arzî belalara davetiye çıkarmışlardır. Şahsen ben, son dönemlerde Orta Asya’da, Balkanlar’da Müslümanım diyen insanların bulunduğu ülkelerde cereyan eden hadiselere biraz da bu gözle bakıyor ve o açıdan değerlendiriyorum. Hatta onlar adına Rabbime dua dua yalvarırken, bu mülâhaza her aklıma geldiğinde de ürperiyor ve; ‘acaba İlahî merhameti aşkın merhamet küstahlığında mı bulunuyorum; bulunuyor ve acaba gayretullaha dokunur mu bu dualarım?’ diye endişelerle kıvranıyorum. Evet, acaba orada pek çoğu itibarıyla dinlerinden dolayı öldürülen insanlar, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, haram-helâl bilmiyorlarsa, bu ötede bana sorulur mu? Savaşların başlangıç yıllarındaki bu durum şimdilerde değişmiş olabilir. Böyle bir değişiklik mahfuz o insanların, Müslümanlık ile, diyanetle yani dinî emir ve yasakları hayatlarına tatbik ile uzaktan-yakından alâkaları yoksa, hatta her şeye rağmen bazıları itibarıyla bunlar İlâhî sıyanetten kaçıyor, İlâhî seraya sığınmıyor ve Rabbimin merhamet etmesine liyakat kazanmaya çalışmıyorlarsa, benim bu yana-yakıla hallerim Allah’a karşı saygısızlık olmaz mı? Keşke biri çıkıp da bana: Hayır, saygısızlık olmaz deyiverseydi..! Dense de denmese de ben, şeklini biraz değiştirerek onlara dua etmeye devam edeceğim: ‘Allah’ım! Bunların kalplerine hidayet lutfeyle!.. Onları makbûlîn, sâlihîn güruhuna ilhak buyur!. Onları Senin merhametini celbedebilecek ve ona layık olabilecek insanlar konumuna yükselt!’ Evet, ilk defa o insanların merhamet-i İlahiyeye liyakat kazanmaları çok önemli. Bakın hele onu bir kazansınlar, ardından ‘Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.’

Burada bir hususu daha açıklamakta fayda mülahaza ediyorum. Bazıları bu düşünce karşısında ‘biz TV’lerde seyrediyoruz. Dünyanın değişik yerlerindeki bu insanlar hep ‘Müslümanlık’ diyorlar. Buna bir şey demek elimizden gelmez; ancak İslâm’da o görünümden daha önemli hususlar vardır. Meselâ namaz.. evet eğer bir insan namaz kılmıyorsa, teferruâta ait meselelerin ifası onun yanında çok önemsiz kalır. Rica ederim nice fer’î meseleler var ki Hicretten sonra teşri kılınmıştır. Halbuki o döneme kadar da Müslümanlar hep namaz kılmışlar, oruç tutmuşlar, hatta bu önemli ibadeti kadınlar başları açık olarak yerine getirmişler. Neden sonra tesettürle alâkalı emirler gelmiştir. Faiz de öyle; faiz Veda Haccı esnasında kesinlikle haram kılınan mükellefiyetlerdendir. Ama namaza gelince, o bazı rivayetlere göre -şekli şimdiki gibi olmayabilir- farz kılınmazdan önce de vardı. O günlerde Hz. İbrahim’in bakiye-i dini ile amel ediliyor ve ona göre namaz kılınıyordu. Çünkü namaz beşer tabiatında var olan Yüce Yaratıcı’ya karşı itaatı, inkıyadı ifade etmektedir.

Aslında aynı hususlar bizler için de geçerlidir. İçimizdeki beyinsizler yüzünden, âyetin ifade buyurduğu tehdit, bize de birşeyler ifade etmektedir. Daha doğrusu etmelidir. İslâmî hakikatlere daha önceden uyanmış insanlar, çevrelerindeki bu kabil insanlara, daha musibet gelmeden önce, tebliğ ve irşad adına gitmeli ve onların da bu hakikatlere uyanmalarını sağlamalıdırlar. Unutmayalım ki, Kur’ân bir başka âyetinde şöyle der: ‘Öyle bir fitneden korkun ki, geldiğinde içinizden sadece mücrimlere isabet etmez.’ (Enfâl/25). Yani hepinizi kırar geçirir.

Bir İnsanda İki Kalb Olmaz 7 dk.

Ahzâb sûresinde bahsedilen, bir insanda iki kalb olmaması ne demektir, nasıl anlamalıyız?

Kur’ân, Ahzâb sûresinde,

مَا جَعَلَ اللهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ

Allah, bir adamın içinde iki kalb yaratmadı.’ (Ahzâb, 33/4) buyurur. Öteden beri müfessirler, bu âyete farklı yorumlar getirmişlerdir. Bazıları, cahiliye döneminde yaygın bulunan; çok kimselerin akıl erdiremediği, çözüm bulamadığı meselelere aklı eren, çözüm getiren kişilerin ‘Benim iki kalbim var.’ iddialarına karşı Kur’ân bu âyeti ile, bahsi edilen yaygın kanaati zihinlerden silmek istemiştir. Bazıları, Nadr b. Hâris’in iddialarıyla alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da Zeyd b. Hârise ile irtibatlandırmak istemişlerdir. Kur’ân’ın bu âyeti ile ilgili bunun gibi başka mülâhazalar da söz konusu olabilir… Ancak ben bu âyete, sûrenin genelini nazara alarak daha geniş bir perspektiften bakılması gerektiği kanaatindeyim.
Şöyle ki; Ahzâb sûresi, ele aldığı konular itibarıyla hep Tevhid hakikatini vurgulamaktadır. Gerek bu mesele, gerek peygamberlerden alınan söz, gerek Hendek Savaşının safahatı, gerek tesettür meselesi, gerek kadın-erkek bütün Müslümanlara, Allah ve Resûlü’nün hüküm verdiği şeylerde ihtiyar hakkının tanınmaması, gerek Hz. Peygamber ile münasebette bulunmanın âdâbı ve gerekse ahirete ait ahvâl.. evet bütün bu mevzuların hepsi Allah’ın birliği etrafında örgülenmektedir. Bu bize Mekkî sûrelerin genel karakterini hatırlatmaktadır. Ne var ki, Ahzâb sûresi Medenîdir. Medine’de nâzil olan sûrelerde, bu türlü şeyler istıtrâdîdir. Ahzâb sûresinde ise, bu hususiyetler sûrenin mihverini oluşturmaktadır. Öyleyse bahsi geçen âyeti ‘Tevhid’ zâviyesinden ele almakta zaruret var. Evet tevhid, her ne kadar ‘Lâ ilâhe illâllah’ deyip, Allah’ı birleme olsa da, bu, işin nazarî olanını ifade etmektedir. Bunun amelî plâna çıkması ya da mârifet olarak ‘ilme’l-yakîn’, ‘ayne’l-yakîn’ mertebelerine, onu da aşıp ‘hakka’l-yakîn’e ulaşması da, meselenin diğer yönünü teşkîl etmektedir.

Bazı insanlar vardır, ‘Allah birdir.’ der, ama, sebeplere tesîr-i hakikî vermeden de geri durmaz. Hatta Allah’ın icraatından tam hoşnut olmayabilir; hayatını dizaynda beşerî mülâhazaları tercih edebilir. Bunların hepsi, aslında tevhidin muhtevâ ve mânâsına ters şeylerdir. Evet böyle bir insan ‘Allah birdir.’ dese de, tevhid hakikatine tam ulaşamamış, ‘fenâ fi’t-tevhid=tevhid’de fâni’ olamamıştır. Onun tevhidde fâni olabilmesi, önce, ibadet, ubûdiyet ve ubûdet şuuruna ulaşması ve onu hayatına hâkim kılması ile mümkün olur. Sonra da o bunu, vicdanı ile hisseder. Hatta zaman gelir öyle bir yakîne ulaşır ki, tevhide götüren delilleri bile zâid bulur. Ve nihayet bu yolda ilerleye ilerleye ‘keşf’ derecesine ulaşarak, tevhid hakikatini, hissin ve vicdanın ötesinde keşfederek yaşar. Fakat hemen ifade edeyim ki, bu seviyeye gelinceye kadar kişi, çarpıklıklara girmekten, düal yaşamaktan, düal düşünmekten kurtulamayabilir.

Evet, gerçek mânâda

لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ

‘Allah’tan başka Mâbud-u bi’l-hak, Maksud-u bi’l-istihkak yok.’ demektir. Bu, Arapça ifadesiyle

لاَ جَمِيلَ, لاَ خَالِقَ, لاَ مُشَرِّعَ, لاَ مُنْشِئَ… إِلاَّ اللهُ

mânâsına da gelebilir. Ehlullahın, namaz tesbihatlarında okudukları; ‘Ya Cemil Ya Allah…’ bu hakikatin yani isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhul Zât’ın ilânından ibarettir. Bunu şuurluca söyleyen kişi, Allah ile karşılıklı bir mukaveleye imza atmış sayılır. Bu mukavelede icmalen şunlar vardır: ‘Allah’ım! Duygu ve düşüncelerim içine Senden başkası girmeyecek. Tasavvur, davranış ve tavırlarım, hep Senin razı olduğun istikamette olacak. Aileme, çocuklarıma ve dünyama bakışımda Senin hoşnutluğun esas alınacak. Senin düşünülmediğin yerde düşünceler zihinlerde kir sayılacak…” Bu, bir bakıma Üstad’ın, ‘Allah için işleme, Allah için başlama, Allah için görüşme ve Allah için konuşma.’ ölçüsü ile tam uyum arz eder.

Şimdi, ‘Bir insanın içinde iki kalb olmaması’ gerçeğine bu zâviyeden bakacak olursak; bu âyet, herhangi bir kimse, Tevhid hakikatine inandığı halde, düşünce, tasavvur, tavır ve davranışlarında o çizgiyi koruyamıyorsa ona bu önemli hususu hatırlatmaktadır. Bir insanın hem tevhid deyip hem de ona ters davranması, iki kalblilik demektir ki, böyle bir şey bir tenâkuzdur ve bir mü’minde olmamalıdır.

Evet her insan, inanmalı ve inandığını da yaşamalıdır. Yani hayatını da o birlik etrafında örgülemelidir. Zaten gerçek inanmışı tarif eden ehl-i tahkik, ‘davranışları ile Allah’ı hatırlatan insan’ demekte ve bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedirler. Buna göre mü’min, yemesinden içmesine, konuşmasından oturmasına varıncaya kadar her şeyde, hep başkalarında ‘inanan insan imajı’nı uyarmalıdır. Namaz kılıp faiz yeme, oruç tutup karaborsacılık yapma, insanın iki şahsiyet, iki kalb taşımasıdır ki bu, tevhide aykırıdır. İki yüzlülüğün, bozuk şahsiyet ve karakterin göstergesidir. Bu kişiler herhalde ahirette iki yüzlü olarak haşr ü neşr olacaklardır.

Burada çok acı, acı olduğu kadar da gerçek bir hâtıramdan bahsetmek istiyorum. Eski yıllarda -zannediyorum 25 yıl kadar önce- borcunu bilerek ödemeyen birine, alacaklının şikayeti üzerine hatırlatma mahiyette iki satırlık bir mektup yazmıştım. Ondan uzun bir mektup aldım. Mektupta kendinin ileri gelen biri olduğunu vb. anlattıktan sonra: ‘Ben o borçları falan-filan olarak değil, tüccar sıfatım/kimliğim ile yaptım.’ diyordu. Hâlbuki bir insanın böyle ‘iki şahsiyetli’ olması, âyetin ifadesiyle ‘iki kalb’ taşıması imkânsızdır. Sen ya ‘o’sun, ya da ‘bu’. Bana göre helâl-haram mevzuunda bu denli yalpası olan birine bırakın Müslüman demeyi, insan deme bile oldukça zordur. Keşke bu insan, ‘Fıtratımı zorluyorum, hile yapmaktan, başkalarını kandırmaktan, zimmetime hak geçirmekten kendimi kurtaramıyorum.’ dese.. belki bu kişiyi Allah o sonsuz rahmetiyle affederdi… Ama O, yanlışlıklarına mahmil bulmaya çalışan ve ‘onu falan-filan olarak değil, tüccar kimliğimle yaptım.’ diyeni ciddî hesaba çeker. Misalleri çoğaltmak mümkündür.

Hâsılı, bu âyete, sûrenin genel karakterini esas alarak yorumlar yapmak, lâfzî yorumlardan ve parça parça yaklaşımlardan daha iyidir ve bizi daha sağlıklı sonuçlara ulaştırır.

Bir Kaderi Tecelli Karşısında Teessürlerimiz 13 dk.

Düşmanların saldırısından, dostların da gıpta ve hased damarlarını harekete geçirmekten her zaman uzak durmak, üzerinde hassas olunması gereken bir prensiptir.

Geçenlerde bir vesile ile, yaklaşık üç ayı bulan zaman dilimi içinde Türkiye gündeminin birinci maddesini teşkil eden malûm hadiseler (Susurluk ve devamı) hakkındaki değerlendirmelerimi arzetmiştim. Fakat o günden bu yana meydana gelen gelişmeler, beni bu konu ile ilgili birtakım düşüncelerimi daha arz etmeye âdetâ mecbur kıldı. Yine maddeler halinde ele alacak olursak;

1) Malum hadiseleri, birtakım güç kaynakları olabildiğine büyüttü ve hâlâ büyütmeye devam ediyorlar. Şahsen ben bunun altında şunların olabileceğini hissediyorum.

Batılı devletler, -ister istemez- Osmanlı’nın vârisi olan veya öyle görülen Türkiye’yi iktisadî, siyasî, idarî ve kültürel alanlarda uyguladıkları stratejilerle yıllarca kendi kontrolleri altında tutmayı başarmış ve hemen her sahada istedikleri gibi onu yönlendirmişlerdi. Fakat dünya coğrafyasında meydana gelen yeni gelişmeler, özellikle Rusya’nın başını çektiği komünist blokun çökmesi, dünya dengesinde zaten önemli bir konumu olan Türkiye’yi daha da önemli hale getirdi. Türkiye, kısmen de olsa bunun farkında olarak değişik açılım ve atılımlar içinde bulundu. Bu durum, herkesten çok Batılı devletleri ve âdetâ onların temsilcileri hüviyetinde iş yapan güç odaklarını rahatsız etti ve halen de etmektedir. Zira, şimdi Türkiye, şartların zorlamasıyla uranyum atomu gibi yerinde duramıyor ve vâkî dünya gerçekleri karşısında bizzat devlet eliyle veya sivil toplum örgütleri vasıtasıyla birtakım açılımlarda bulunuyor. Batılı devletler, bu gelişmeleri önlemek ve eskiden olduğu gibi Türkiye’yi yine abluka altına almak için, başta PKK olmak üzere, komşularımızla da bizi gaileden gaileye sürüklemeye çalışıyorlar. İşte tam bu ortamda meydana gelen malûm hadise ve peşi sıra sökün eden gelişmeler, iç ve dış güç odaklarının arayıp da bulamadığı bir fırsat oldu. Onun için -olayları örtbas etmek isteyen marjinal bir kesim hariç- Çankaya’nın, hükümetin, muhalefetin, ordunun, emniyetin ve halkın bir an önce olayların sonuçlanmasını istemesine rağmen, onların bunu, bahsini ettiğim gerekçeye binaen kasıtlı olarak büyüttüğü kanaatindeyim.

2) Hadiselere adı karışan insanların isminin geçtiği listede, benim de adımın zikredilmesine gelince;

Liderler zirvesinde görüşülen raporda birçok insanın isminin geçtiği günlerce yazıldı ve söylendi. Bu yazılıp söylenenler, ilgili ve yetkili merciler tarafından hiçbir tekzip almadı. Daha sonra ne olduysa oldu; bir el bu listeye adımı da ilave etti. Bunu kim, hangi maksatla yapmışsa mutlaka açıklığa kavuşmalı ve bu haberin kaynağı bulunmalıdır.

Olayı bana ilk haber verdiklerinde, ben meseleyi ölüm listesinde yer aldığım şeklinde anlamış ve hiç umursamamıştım. Hatta, haberi bana ulaştıran ve beni benden daha çok düşündüğüne inandığım arkadaşın heyecan içinde olmasını farklı bir şekilde yorumlamıştım. Ben, dünyadan daha çok ukbâ beklentisi içinde bulunan bir insanım. Bu açıdan ölüm, bana bahşedilmiş en büyük ihsan ve lütuftur. Bir su-i kasd neticesi öldürülme ise, onu da telkin ede ede nefsime kabullendirmiş durumdayım. Onun için ne ölümden, ne de öldürülmekten korkmuyorum. Seve seve, güle güle onu karşılamaya hazırım.

Fakat, neden sonra işin gerçek mahiyetini öğrenince, işte o zaman sabahlara kadar uyuyamadım. Bunu yapanları Rabbime şikâyet etmemek için dişimi sıktım, dilimi ısırdım, sürekli la havle’ çektim. ‘Kadere teslim olmuşum; onun her hükmüne razıyım; beni alâkadar eden bir şey yok, sen bilirsin Allah’ım!’ dedim. Ve öyle sarsıldım ki, tabir caizse ot gibi oldum, bütün duygularım dumura uğradı. Neden? Çünkü benim şerefim, onurum, haysiyetim artık bu hizmet ile bütünleşmiştir. Bundan böyle bana râci olan her şey, bu hizmet ve hizmet etrafında kümelenen insanlara râcidir.

Pekâlâ, böyle bir iftiraya neden tevessül edilmiş olabilir? Dost-düşman artık bütün dünya biliyor ki, bu hizmet etrafında kenetlenmiş insanlar dünyanın dört bir yanına dağılmış müesseseleri ile misyonlarını hemen herkesin takdirini kazanacak biçimde yerine getirmektedirler. Devlet, millet, ülke menfaati ve bütünlüğü çerçevesinde yerine getirilen bu hizmet uzun vadede, inşaallah bugünkünden çok daha parlak bir konuma oturacaktır. İşte, ister şimdiki mevcud durum, isterse bu hizmetin gelecek adına vaad ettiklerini önlemek adına karanlık gayelerle harekete geçen bazı kişi, kurum, kuruluş veya güç odakları, bu gelişimin önünü alabilmek maksadıyla böyle çirkin bir iftiraya tevessül etmiş olabilirler diye düşünüyorum. Fakat bu millet, böyle bir şeye kat’iyen inanmayacaktır, nitekim inanmamıştır da. Onlar, kendi hesaplarına belki hedefi çok iyi tesbit etmiş, zamanlamayı güzel yapmış ve hamlelerini gerçekleştirmişlerdir ama, netice umdukları gibi olmamıştır.

Şahsen ben bu noktada, milletine ve ülkesine hizmeti hayatına hedef yapmış bir kadronun her ferdine bundan böyle bu türlü komploların yapılabileceği endişesini taşıyorum. Özellikle küçük ve büyük çapta hizmet eden insanların, bu yüzden kendilerine çok dikkat etmeleri ve böylesi komplolara sebebiyet vermeme hususunda azamî gayret ve dikkat içinde bulunmaları gerektiğine inanıyorum. Avcının insafı yok. İmanı ise hiç yok. Uyuşturucudan tutun da kadına varıncaya kadar birçok vasıtayı, bu hizmet erlerini karalamak, itibar kaybına uğratmak ve böylece ademe mahkûm etmek yolunda kullanabilir ve menfur maksatlarına ulaşmak için her türlü kötülüğü yapabilirler. O yüzden, ‘aman dikkat!’ diyorum.

Bu arada şunu da özellikle belirtmek isterim: Düşmanların saldırısından, dostların da gıpta ve hased damarlarını harekete geçirmekten her zaman uzak durmak, üzerinde hassas olunması gereken bir prensiptir. Bu sebeple, iyi bir mü’min, içte ve Rabbi ile münasebetinde olabildiğine derin, fakat dış görünüşü itibarıyla mukassî olmalıdır. Aksi hâl, nifak alâmetidir. Bu tür prensipleri, hayatî esasları pratiğe geçirmek zor olabilir. Hizmet, Allah’ın lütfu ve inayetiyle tasavvur ve tahayyül edilenin çok ötesinde cereyan ediyor. Düşünceler aksiyon içinde şekilleniyor ve her şey tabiatıyla açıkta cereyan ediyor. Gizlenecek bir şey yok. Ne var ki; bütün bu olup bitenler, düşmanca tavır içinde bulunan kişi, kurum, kuruluş ve güç odaklarının hasmane düşüncelerini harekete geçiriyor.

Fakat, ya dostlara ne demeli? Haberi tahkik etmeden, etme lüzumunu duymadan, sanki bir açık bekleniyormuş da bulunmuş gibi, hangi üslupla olursa olsun, hiç kimsenin yapmadığı bir şekilde bunu manşetlere, spotlara taşıyan dostlara ne demeli? Bu davranışları ile, duygu ve düşünce açısından kendilerine hiç yakıştıramadığım münafıkça bir yaklaşım tarzı sergileyen bu arkadaşlara diyecek bir şey bulamıyorum..! Kur’ân, Hucûrat sûresinin 6. âyetinde haberin tahkikini emrederken, bir telefon açma zahmetine dahi katlanmadan, bunu yayınlayan ve hasedleri imanlarının önüne geçmiş bu dostlara inanın bir şey diyemiyorum..!

3) Kur’ân, ‘Bakarsınız, hayır zannettiğiniz şeyler hakkınızda şer, şer zannettiğiniz şeyler de hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz’ (Bakara, 2/216) buyuruyor. Bu âyet zaviyesinden bu son olay, zahirî yüzü itibarıyla gerçekten şer ama, neticesi itibarıyla hakikî dost olanla olmayanı, tefrik etmemize vesile olması sebebiyle hayırdır. Hadiseyi ilk duyduğumuz andan bu yana, sizin tasavvur edemeyeceğiniz boyutlarda üzüldüm ve âdetâ şok üstüne şok yaşadım. Bugüne kadar hep iffetli kalmaya azamî dikkat göstermiş, hele maddî konularda hizmetin parasını kendi parasına değdirmeyecek kadar hassas, ölüp gittiğimde cüzdanımda kefen parası dahi bulamasınlar düşüncesine kilitli, kardeşlerim için dedikodu olmasın düşüncesiyle, kût-u lâ yemut’la, yani ölmeyecek kadar geçimlerine yetecek bir parayla yaşasınlar diye dua dua Rabbine yalvaran bir insan olarak hem şahsım, hem de hizmet adına tarif edilmez boyutlarda sancı duydum. Fakat yukarıda ifade ettiğim gibi, en azından gerçek dost olanla, olmayanı tefrik etmeye vesile olduğu için, bu hadiseye yüzde yüz hayır nazarıyla bakıyorum.

4) Bu hadise münasebetiyle şükranla ifade edeceğim bir başka gelişme de, şimdiye kadar ancak birkaç defa görüşme imkân ve fırsatını bulabildiğim bazı siyasî parti liderlerinin TV ekranlarına çıkarak hakkımda müsbet kanaatlerini izhar etmeleri oldu. Ömrüm boyunca unutmayacağım bu mertçe, erkekçe davranışları yüzünden onlara karşı medyun-u şükranım. Fakat ben, onlardan gördüğüm bu civanmertliği, daha başkalarından da beklerdim. Bu çizgide sözü uzatmam ve birtakım mukayeselere girmem gönül incitebilir.

5) Kim ne derse desin ve ne yaparsa yapsın, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, din ve ülkemiz adına hayatlarını ortaya koymuş eroğlu erlerin temsil ettiği bu hizmetler, misyonunu hakkıyla yerine getirecektir. Ve gelecekte daha başka hizmet çizgilerinin hemen hepsi, bu hizmetle uyum ve imtizacları nisbetinde onlarla bir ve beraber olacak, bu temiz su kaynağına kovasını salarak, kabiliyeti ölçüsünde istifade edecektir. Aklı başında, sosyolojik gerçeklere vâkıf, mânâ ufku açık, hemen her insan bunu tahmin edebilir. Yalnız bu muhtemel gelişmelerin vukuat yerine konularak şimdiden düşmanca tavırlar takınılması ve birtakım komplolar üretilmesi ve uygulanması doğru değildir. Rızası istikâmetinde davranıldığı müddetçe, Rabbimin bizleri her türlü fitne, fesad ve şerden koruyacağına iman ve itminanım tamdır. Yalnız herkes dua etsin. Allah bizleri eşrarın şerrinden, füccarın keydinden, küffarın mekrinden, hussadın hasedinden muhafaza buyursun. Bu ülkede bir zamanlar Bediüzzaman gibi bir dâhi ve aksiyon insanı muasırları tarafından anlaşılamamıştı… anlaşılamamıştı da, sokaktaki sarhoşların dahi reddettiği ‘bakkaldan rakı alıyor’ iftirasını ona yapmışlardı. Fakat tutmadı. Halkımız bu iftiralara kulak asmadı. İtibar kaybettirmek için yapılan şeyler, aksine onun itibarını artırdı. Bu son olayın da, İslâm adına aynı neticeleri doğurmasını Allah’tan niyaz ederim.

Bitirirken, bu iftira münasebetiyle, Hz. Âişe Validemize yapılan zina iftirası olayının sık sık aklıma geldiğini itiraf edeyim. Malûm o hadise, Hz. Âişe’nin gözyaşı pınarlarını kurutmuş, o mübarek anamızı bildiği şeyleri dahi hatırlayamayacak bir hale sokmuştu. Zira bir taraftan kendi iffeti, diğer taraftan babasının itibarı, annesinin şeref ve haysiyeti, mensup olduğu kabilesinin durumu ve hepsinden öte Hz. Muhammed’in (sav) namusu söz konusuydu. Dolayısıyla, o iftirayı şahsî bir olay olarak değerlendirmek doğru değildir. Onun için Hz. Âişe Validemiz, berâtı semadan Hz. Cebrail’in getirdiği vahiy ile tescil edilene kadar ağladı durdu. Bu arada cereyan eden gelişmelerde belki Allah Resûlü de dahil, birçoklarına karşı içinde bir burukluk hissetti. Çünkü Efendimiz (sav) ona: ‘Böyle bir şey yaptınsa istiğfar et, Allah Gafur ve Rahîm’dir’ demişti. O da berât fermanı geldiğinde, anne ve babasının ‘Kızım kalk, Resulullah’a teşekkür et’ teklifine: ‘Hayır, ben Allah’a teşekkür ederim’ cevabını vermişti. Halbuki o Hz. Âişe idi, karşısındaki de yeryüzünde vahyin temsilcisi. Demek ki o seviyedeki insanlar arasında bile bu türlü rencide olmalar olabiliyor.

Bununla mevhum liste olayı arasında ne türlü bir irtibat kurarsanız, onu da sizin irfan, iz’an ve idrakinize havale ediyorum.

Bir Kalkınma Modeli 7 dk.

Müslümanların iktisadî, içtimaî ve siyasî alanlarda mahkûm konumdan kurtulabilmesi mümkün müdür? Bu hususta ne gibi esaslara riayet edilmesi gerekir?

İslâm, kendisine tâbi olanların hem dünya hem de ahiret saadetlerini garanti eden bir dindir. Niyet esas olmak üzere, İslâm için hizmete gönül vermiş her fert; ferdî, ailevî, içtimaî hayatının her anını ibadet hâline getirebileceği gibi, iş hayatını hizmet yörüngesine göre tanzim ettiği takdirde, ömrünü de bütünüyle ibadet hâline getirebilir.

Müslümanlar, dünyanın her yerinde ve her zaman hem zengin hem de hâkim güç olmalıdırlar. Çünkü günümüzde Müslümanların iktisadî ve ilmî açıdan bir üstünlük sağlamadan cihanla hesaplaşmaları mümkün değildir.

Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de: “Mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyeceğini”[1] ifade buyurur. Yani kâfirlerin mü’minler üzerinde hâkimiyet kurmalarına razı olmadığını, hem de kudsî bir üslûpla hatırlatır. Buradan hareketle mü’minin; ister fert ister cemaat olarak, kâfirlerin muvazenelerine tâbi olmalarının bir vebal olduğu söylenebilir.

Meselâ, dünyadaki iktisadî hayatı hep başkaları belirliyor ve biz yerimizde sayıyorsak.. ve bu fakirlik ve mezelletten kurtulma cehdi, gayreti yoksa, sürekli günah işliyoruz demektir. Çünkü tefsircilere göre, Allah (celle celâluhu), burada, zâhiren tarihî bir gerçeği haber vermektedir. Ne var ki tarihte pek çok defa mü’minlerin, kâfirlerin sultası altına girerek esaret hayatı yaşadıkları da bir gerçek. Öyle ise, onların bu hâli Kur’ân’ın haber verdiği gerçekle çelişki içinde demektir. Hâlbuki Kur’ân, her zaman doğru söyler ve doğruyu haber verir. Bu itibarla da âyetteki ifade, bir vâkıayı haber verme cümlesi değil, bir hedef gösterme, bir gaye belirleme yani bir inşâ cümlesidir. Bu açıdan mü’minin; her alanda kendisini üstünlüğe taşıyabilecek dinamikleri kullanması ve üstünlüğe sıçraması şarttır. Üstad Bediüzzaman’ın tespitleriyle, dünyada her şey ilme bağlıdır. Geçenlerde bunu fütürist Toffler de söylemişti. Bu açıdan, cehalete karşı ilim dinamiğini elde edemeyen bir toplum, içinde yaşadığı çağa ve teknik gelişmelere nakavt olacağı gibi, vifak ve ittifakı yanına alıp tefrikaya karşı savaşmayan bir toplumda muasırlarına yenik düşecektir. Evet, bu dünya, Batı Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği gibi birlikleri tesis ederken; kendi içindeki çekişme ve sürtüşmeleri yenemez ise, kendine karşı gerçekleştirilen birlikler karşısında fazla dayanamayacak ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.

Bir diğer taraftan, fakirlik ve zarurete karşı zenginlik yollarını araştırmayan bir millet, er geç başkalarının sultası altına düşmeye mahkûmdur. Böyle bir mahkûmiyete düşmüş Müslüman bir millet, kâfirlerin sultası altına girdiğinden dolayı Allah indinde de mesul ve günahkâr sayılır. Onun için her zaman Müslümanlara düşen vazife, din-i mübin-i İslâm’ın prensiplerine inkıyat ile beraber şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına da riayet etmektir. Zira şeriat-ı fıtriyeye riayet etmek, sedd-i zerâi açısından -ki fıkha ait bir disiplindir- vacip hükmündedir.

Bu temel düşünceden hareketle her mü’min, -meşru dairede olmak şartıyla- mutlaka bir yolunu bulmalı ve mutlaka zengin olmalıdır. Gerektiğinde sermayeler birleştirilmeli, yurt dışında, yurt içinde, yatırımın geçerli ve rekabete açık olan türlerinde mutlaka yatırıma gidilmelidir. Müspet ve dinî ilimlerle yetişmiş insanlar vasıtasıyla gelecek asırları kucaklamak ve zamanı her yönüyle bizim lehimize çevirmek için ekonominin bu mevzudaki müessiriyeti unutulmamalı ve şimdilerde iktisadî güç ona sahip olan ellerden mutlaka istirdat edilmelidir. Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de yeryüzünün salih insanlara miras kılındığını haber vermektedir.[2]

O hâlde mü’minler, kendi bilgisizlikleri ve koordineli çalışmamaları sebebiyle başkalarına kaptırdıkları muvazenedeki yerlerini geri almak mecburiyetindedirler. Bu açıdan mü’minlerin yurt içinde ve yurt dışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır. Zira her şeyleriyle milletimizin devletler muvazenesinde layık olduğu yeri almasına kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları, parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmadaki korku gibi birer sevap vesilesi olabilir. Çünkü hayır yolunda, bazen kötü gibi görülen işler bile hayır olabilir.

Meselâ mü’minin içindeki şeyleri ıtrah edip namazını huzurla kılmak için def-i haceti.. dışarıya çıkınca da “Sübhanek” veya “Gufrânek” demesi.. abdestini sıhhatli almak için istibra yapması ve ezanı dikkatle dinleyip namaza konsantre olması.. evet, bunların hepsi birer ibadettir. Çünkü fukahâya göre, hayır yolunda ve o hayra vesile olacak hemen her meşru sebep bir ibadettir. Öyleyse bu ülkenin ekonomi ve eğitim açısından kalkındırılması, birlik ve beraberliğimizin temin edilmesi, Müslümanların devletler muvazenesinde o önemli yerlerini ihraz etmeleri mülâhazasıyla yapılan sınaî, iktisadî her teşebbüs bir ibadet hükmündedir.

Burada hatırlatılması gereken bir diğer mesele de meslekî kuruluşların ciddî organizasyon ile birbirleri arasında dayanışmalarıdır. Evet, her bir meslek erbabı, kendi aralarında birleşmeli, organizeli çalışmaya gitmeli ve -Allah’ın izniyle- aşılamayacak bir güç hâline gelmelidirler. Gerçi bizim hiç kimseyle rekabet etme gibi bir niyetimiz yoktur. Fakat birbirini seven ve kendi kazandığı kadar kardeşinin de kazanmasını arzu eden, aynı düşünceye sahip insanların bir araya gelmesi çok önemlidir.. ve tabiî böyle bir beraberlik başka türlü ve başka niyetlerle bir araya gelmelerden de çok farklıdır. Böyle bir farklılığın ortaya konulabilmesi için de bu türlü teşebbüslere ihtiyaç vardır. Meselâ Japonya’da olduğu gibi ülkemizde de genç, olgun ve ihtiyar işadamları bir araya gelebilir, kamplar ve seminerler tertip edip işleriyle alâkalı meseleleri derinlemesine müzakere edebilirler. Yapılacak bu müzakereler neticesinde, içte ve dışta gerçekleştirecekleri bütün ekonomik hamlelerde birbirlerine destek olabilir ve ferdî teşebbüslerin yerine kolektif şuuru hâkim kılarak onun rehberliğinde zirvelere yürüyebilirler.



[1] Nisâ sûresi, 4/141. [2] Enbiyâ sûresi, 21/105.

Bir Kere Daha Namaz 8 dk.

İşlerinin yoğunluğunu bahane ederek namaz kılmaya vakitlerinin olmadığını söyleyenler var. Bu hususta ne söylenebilir?

Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. Buna göre Allah’a iman, kalbî huzurun yegane esası ve teminatıdır. Allah’a imandan nasibi olmayan kalbler, bu boşluğu kat’iyen başka bir şeyle kapatamazlar. Dikkat edin. Kalbler başka değil ancak Allah’ı zikir ile tatmin olur.’ âyeti bu hakikatı hatırlatır.

Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı’na iman sayesinde, dünya ve ukbanın en tehlikeli yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O’nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle serfiraz olacağımıza iman ederiz.

Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı duyarak hissederek yaşarız.

Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O’ndan olduğuna, aksine ihtimal vermeyecek kat’iyette inanma demektir.

Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Resûlü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.

Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.

Burada soruya cevap ararken, namaz ile ilgili bazı mücmel değerlendirmeler de yapılabilir zannediyorum. Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:

Elhamdü’lillahi rabbi’l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, olgunlaştıran Allah’a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?

Er-Rahmani’r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?

Mâliki yevmi’d-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük amelleri dahi, kendisine arz edecek ve hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah’ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.

İyyake na’büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen’den yardım diliyoruz. Sen’in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah’ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus’un ifadeleri içinde

‘Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni’

diyoruz.

Şimdi, her tarafında tevhid akidesi nümayan ve şuurla yapılan bu kulluğun arz edilmesi ve yardım dileme aslında Allah’ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?

Fatiha’nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.

İnsan, namaz ibadeti ile, tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah’ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.

Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise

‘Nâçar kaldığı yerde
Nâgah açar ol perde
Derman olur her derde.’

dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.

Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.

Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.

Bir Kere Daha Tebliğ Usûlü 12 dk.

Kur’ân-ı Kerim’de insanların, kendilerine gelen ilahî mesajlar karşısında: ‘Biz bunları daha önceden duymamıştık, bunlar uydurmadan başka bir şey değildir’ diyerek tepki gösterdiklerine ve şiddete başvurduklarına parmak basılıyor. Bu mevzuda takip edilecek metod ve düsturlar nelerdir?

Kur’ân-ı Kerim’de, bazı saf ve muhakemesiz insanların; ‘Daha önce atalarımız ve dedelerimizden böyle bir şey duymadık’ (Kasâs/36) dedikleri anlatılmaktadır ki, bütün firavunların, nemrutların ve diğer mütemerritlerin, müstebitlerin temerrüt ve diyalektik psikolojisiyle, aynı düşünce içinde hareket ettiklerini görmek mümkündür. Hırçın ve inatçı bir çocuğa herhangi bir mesele hakkında ‘bu böyledir’ dendiği zaman kalkıp mantık dışı ve sırf inat olsun diye ‘hiç de öyle değildir’ demesi gibi, Allah Rasulü’nün: ‘Tevrat’ı indiren Allah’tır. İncil’i, Kur’ân’ı indiren de Allah’tır’ diye önemli bir gerçeği beyan etmesi karşısında, o insanların baş kaldırıcı bir edayla ‘Allah hiçbir şey indirmedi’ demeleri tipik bir hasta ruh haletinin ifadesinden başka bir şey değildir. Hz. Musa’nın (as) halkı irşadı karşısında mağlubiyet psikolojisi içine giren firavunun, ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim; (kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun dininizi değiştireceğinden veya içimizde fesat ve bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum’ (Gâfir/26) demesinde de yine aynı halet-i ruhiyeyi müşahede etmek mümkündür.

Aslında, günümüzdeki birtakım insanların ‘benim dedem de namaz kılardı, benim annem de başörtülüydü; ama ben sizin gibi aşırı gitmiyorum, benim gönlüm temizdir’ vs. deyip bir de karşısındakine ‘-cı, -cu’ kuyruğunu takması aynı temerrüt ve psikolojisinin modernizasyonundan başka bir şey değildir. Bütün bunlar eski mantıkçıların çok da iltifat etmedikleri mugalata ve karşı tarafı aldatmaya matuf israf-ı kelâm türünden şeyler olsa gerek.

Evet, Kur’ân ve Sünnette, iman ile İslâm arasındaki bir kısım farklılıklardan bahsedilmiştir ama, ‘imancı’, ‘İslâmcı’ gibi ‘-cı’lı, -cı’sız’ ayırımına rastlamak mümkün değildir.

Onlar ‘geçmişte böyle birşey yoktu’ vs. dediğinde, biz de çevirip şöyle diyebiliriz: ‘Biz, inkâr eden insanlar tarafından söylenen bu lafları o kadar çok duyduk ki, bugün duymamız kadar tabiî birşey olamaz ve gelecekte de duymamız mukadderdir.’

Hasım dünyanın tarih boyunca sergilediği tavır, aynı üslupla günümüzde de sergileniyor ve gelecekte de sergilenmesi mukadderse ve onlar bu tavırlarını şiddet kullanmaya kadar götüreceklerse, Kur’ân’ın hadimleri de maruz kalacakları sıkıntılara karşı, önceden sabır ve mülayemetle hazırlıklı olmak zorundadırlar. Gelecek hakkında te’minat almış değiliz; her şey fevkalâde iyi de olabilir; çok şiddetli fırtınalar da esebilir. Ve şayet fırtınalar esecekse, işte o zaman sabr u sebatı kuvvetli olanlar, azmi, cehdi, gayreti, ikdamı tam ve meseleyi bir imtihan sırrı şuuruyla ele alanlar o fırtınanın şiddet ve tazyikine göğüs gerebilecek ve yarınlara yürüyebileceklerdir. Kim bilir, belki de şartlar bu çığırı ilk açan çilekeşlerin dönemindekinden daha ağır da olabilir; olabilir de, bu yola gönül verenler ‘keşke ölseydim de bu günleri görmeseydim’ diyebilirler. Yine, kim bilir, belki o gün yerin altı üstünden daha fazla arzu edilir hale gelebilir; dolayısıyla da, şimdilerde böyle bir imtihan sırrını göz ardı edenler elenip giderler.

O gün kimileri korkuyla elenecek, kimileri ikbal hırsına kendini kaptırdığından dolayı elenecek, kimileri şöhret marazıyla elenip gidecek.. bencillikten dolayı elenenler olacak. Bu işe ilk başladığı dönemdeki ihlas ve samimiyetini koruyamadığından dolayı elenenler çıkacak; çıkacak zira; şimdiye kadar ne enbiya-ı izam, ne evliya-i fiham, ne asfiyayı kiram, ne müctehidin-i izam, ne müceddidin-i kiram hiçbirisi böyle tekdüze yürüyerek hedefe varamamıştır.. varamamış ve defaatle imtihana tâbi tutulmuş, kaç defa elenmiş ve neden sonra gidip hedefe ulaşmıştır. Tekrar arz edeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir. Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan ‘ne oluyor?’ denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu kâfirce düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken ‘dilerim Cenâb-ı Hakk bize pahalıya satmasın’ der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, can da verilir. Bu iş her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkten zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.

Bazı ahvalde fertlerin birbirlerine sıkıca kenetlenmeleri onların kayıp düşmelerini önlediği gibi, geleceğin mutlu dünyasını imar etmeye azmetmiş hak erlerinin de hizmet etrafında kenetlenmeleri kaydırıcı, düşürücü sebeplere karşı öyle bir teminattır. Bunun içindir ki, her fert hizmetle irtibatını devam ettirmeli ve kardeşleriyle, sırf hizmet düşüncesiyle bütünleşmelidir. Evet hizmet, hizmet erinin tabiatının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Yalnız böyle bir noktaya gelinceye kadar çeşitli merhaleleri aşmak gerekir. Meselâ namaz mü’minin en ciddi işidir. Fakat namaza ilk başlayan bir insan onu ciddî olarak eda etme hususunda evvelâ kendini biraz zorlar. Böyle bir ciddiyeti yakalayabilmek için belki yıllarca temrinat yapar ve en sonunda huşû ile namaz kılmaya muvaffak olur. Hatta eskiler bir adamın Allah’la irtibatının derecesini anlamak için onun namazdaki yatıp kalkışına, temkinine, Allah karşısında samimiyetle duruşuna bakar ve ona göre hüküm verirlerdi.

Ancak kazanılan böyle bir son merhalenin, belki yıllar süren bir temrinat meyvesi olduğu unutulmamalıdır. İlk kez oruç tutan bir kimse, iftar vaktine kavuşuncaya kadar akla karayı seçer. Fakat daha sonra tuttuğu oruçlarda bu ilk günkü kadar zorlanmadığı da bir gerçektir. Zira o artık oruçla bütünleşmiştir. İlk kez zekat verdiğinde ‘yüreğim çıktı, gitti; neredeyse öleyazacaktım’ diyen insanlar, daha sonraları öyle bir hale gelirler ki, verme mevsiminde himmete çağırılmayacak olurlarsa ‘beni öldürecek misiniz, nedir bana kastınız?’ demeye başlar ve bu defa zekat vermedikleri için öleyazacak hale gelirler. Zira, artık onlar da vermeye alışmışlardır. İşte bu son nokta zekâtla bütünleşmenin ifadesidir. Evet nasıl ki ibadetlerimizde geldiğimiz bu doruk noktalar, zamanla ve temrinatla elde ediliyor; hizmetle ve hizmet düşüncesiyle bütünleşme meselesi de aynı ciddiyet ve aynı dikkati ister. Bu açıdan ibadet ü taatimizi, ihlâsımızı, yakînimizi, takva anlayışımızı cemaate dayanarak hassasiyetle sürdürdüğümüz gibi, geleceğe ait gaileleri ve devâhiyi aşma mevzuunda da, yine cemaat, bizim için çok önemli bir kalkan vazifesi görecektir.

Evet, bir taraftan hizmet adına pişmek, hizmeti tabiatımız haline getirmek, diğer taraftan arkadaşlarla beraber olduktan sonra -hafizanallah- muvakkaten cehenneme itecek de olsalar, birinin nazı geçeceği ve bu sayede diğerlerinin de necata ereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Meselenin bir diğer yanı ise; Kur’ân ve iman hizmetinde sorumlu bir kadro konumunda olan bizler, zannediyorum biraz hizmetin özüyle alâkalı şeyleri ihmal eder gibi olduk. Bizim esas vazifemiz; müttakînden, zâhidînden, mukarrebînden, râdiînden, mardiyyînden, mahbûbînden, muhibbînden, sâfiînden, ulemâdan, sülehâdan olmaktır. Evet, âzamî takvayı, âzamî ihlâsı, âzamî verayı hedefleyip onlara ulaşmaktır. Hâl böyle iken, şimdilerde bütün bunlar bizim kavlî dualarımızda vird-i zebânımız değilse ve bunları fiilen yakalamaya çalışmıyorsak; hatta geceleri gündüzleri bu istikamette değerlendirmiyorsak, vücudumuzun mikroplara karşı mukavemeti yok demektir. Böyle olunca gün gelir korku bir virüs halinde vücudumuzda yuvalanmaya, Erzurumluların tabiriyle ‘cücüklemeye’ başlar. Hele bir de şöhret, tenperverlik, çoluk-çocuk meftuniyeti önümüzü kestiği zaman bütün bütün yenik düşebiliriz. Halbuki böylesi tehlikelere karşı korunmanın en kestirme yolu ferdin zühd, takva ve ihlas dairesi içinde yaşamasıdır. Bakın asrın ruh ve beyin mimarına; o bir taraftan ümit-şiken olmamak ve müptedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için ‘Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terk etmektir’ derken, öte taraftan da ‘Her nur talebesinin bir ölçüde âzamî takvayı, âzamî zühdü, âzamî velâyeti, âzamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır’ der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise azamîyi yakalamaktır… Evet işin başındaki o zat, şöhret yanıbaşına kadar geldiği zaman onu ayağının ucuyla itmiş, ‘şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Eğer o belaya düşersen ‘innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ de, kurtul’ demiş ve muvakkaten o işin rüyasını görmüş, rüyada onun ne büyük bir âfet olduğuna şahit olmuş, sonra da hakikat âleminde ona karşı tavır alıp ihlâs ile, zühd ile, verâ ile, o virüsü imha etme yolunu göstermiştir. Evet, yılanların, çıyanların etrafını sarıp bir hayat boyu kendisini tehdit etmelerine mukabil korku onun ruhuna hiç misafir olmamıştır. Zira o, korkunun her çeşidine karşı savunma mekanizmasını çok iyi ayarlamıştır.

Sadece o mu? Elbette hayır. Bakın bu çizgide hayatını sürdüren Seyyid Kutub’a; hapishanede Nâsır’dan özür dilemesi istendiğinde ‘bir mü’min kâfirden özür dilemez’ demiştir ve dilememiştir. Ne güzel ifade eder Alvar İmamı:

‘Gülistan hidâyet bülbülünden dersin al ey dil!
Serindeki saadet sünbülünden dersin al ey dil!
Kamû âlemleri var eyleyen Allah’a teslim ol
O mihnetkeş Ali’nin düldülünden dersin al ey dil!’

Hâsılı, sıkıştığımız zaman o mihnetkeşlerin hayat safahatını gözlerimizin önüne sermeli, duygu ve düşünce dünyamızı yeniden hallaç etmeli, onların bulunduğu âleme girip, onların seslerini soluklarını duymalıyız.

Hz. Üstad’a kadar gelen çilekeşler, o ve onun ilk saftaki has talebeleri kulağımıza ‘sebat’ deyip fısıldayıp geçmeliler. Zübeyr Gündüzalp’ın Afyon’da idamla yargılanacakları zaman yaptığı, dağları bile paramparça edecek müdafaası ne müthiştir ve bize metanet fısıldayan ne muhteşem bir hitabedir! Rabbim çok kıymetli, çok pahalı, gerçek değerini sadece kendisinin bildiği ebediyetler değerindeki bu hazineyi bize gerçek değeriyle değil, altından kalkabileceğimiz karşılığıyla lutfeylesin!

Bir Nebze de Şeytandan 23 dk.

Şeytanın mahiyeti, fonksiyonu, yaratılışının hikmetleri, insanı saptırma yolları, bunlardan korunma çareleri adına bizleri aydınlatır mısınız?

1. “Şeytan” kelimesi hangi kökten gelir?

Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış bir varlıktır. Şeytan kelimesi, iştikâk itibarıyla, Allah’tan, Allah’ın rahmetinden uzak oldu mânâsına شَطَنَ’den, bir de; yandı, işi bitti, helâk oldu mânâsına شَاطَ يَشيِطُ olmak üzere iki kökten gelir. Her ikisi de şeytan için doğrudur. Zira o, Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve yanmaya hak kazanmış bir varlıktır.

2. “Şeytan” kelimesi başkaları için de kullanılabilir mi?

“Şeytan” kelimesi taşıdığı mânâdan hareketle dinde her azgın ve taşkın şeye kullanılabilir. Nitekim Allah (celle celâluhu) “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (Enfâl sûresi, 6/112) âyetinde şeytan tabirini, yaldızlı sözlerle insanları baştan çıkartan cinler ve insanlar için kullanıyor.

Seyyidina Hz. Ömer (radıyallâhu anh) serkeş bir ata bindirildiğinde “Beni bir şeytana bindirdiniz!” buyurarak serkeşlik yapan ata şeytan tabirini kullanmıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir yerde köpeğe, bir yerde de serkeşlik yapan deveye şeytan demiştir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ins, cin veya hayvan serkeşlik yapan, başkaldıran, isyan eden her şeye bir mânâda “şeytan” denebiliyor. Ama burada bahis konusu olan şeytan, insanların baş belâsı, Seyyidina Hz. Âdem’e (aleyhisselâm) secde etmeyip, Allah’a karşı başkaldırmakla küfür yoluna girmiş, insanoğlunun ebedî hasmı olan şeytandır.

3. Şeytan, niçin Allah’ın rahmetinden kovulmuştur?

Şeytan, mahiyetinde mündemiç olan duyguları kötü yolda kullanması sebebiyle Allah’ın rahmetinden kovulmuştur. Evet, Allah insanı, maddî-mânevî mücehhez bulunduğu şeyler itibarıyla ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratmış ve “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tîn sûresi, 95/4) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. Bu açıdan insanın mahiyeti tıpkı bir takvim gibi bütün varlığa ait hakaiki câmi ve her şeyin özünü hâvidir. İnsan, kâinatı gösterebilecek bir takvim, seneler ve asırlar içinde geçen her şeyi ifade edebilecek bir fihrist mükemmeliyetindedir. Ayrıca böyle bir dışa paralel olarak iç mükemmeliyeti ifade eden kalb, sır, hafî, ahfâ gibi çeşitli duygularla da mahiyeti zenginleştirilmiştir.

Şimdi Allah herkesi böyle yaratmıştır ama, kimileri Efen­di­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi kabiliyetlerini geliştirerek Cibril’i geride bırakmış, kimileri de Ebû Cehil gibi bütün istidatlarını menfi yönde kullanarak şeytanı utandıracak bir derekeye düşmüştür.

İşte şeytan da, bazı insanlarda olduğu gibi, mahiyetindeki nüveleri kötüye kullanarak Allah’ın rahmetinden kovulmuş ve uzaklaştırılmıştır. İfadeye dikkat edelim. Uzak yaratılmamış ama, kabiliyetlerini kötüye kullanarak uzaklaştırılmıştır.

4. Şeytan insana hangi yollardan yaklaşır?

Önce şeytanın insana niçin düşman olduğuna bir cümle ile temas edip sonra da insanı saptırmak için hangi yollara başvurduğuna âyetin belirttiği çerçevede ve şeytanın sözlerini esas alarak izaha çalışalım.

Şeytan, “Çık buradan, sen artık kovulmuş ve uzaklaştırılmışsın!” (Hicr sûresi, 15/34) âyeti ile ifade edilen tokadı yedikten sonra, insanoğluna gayz, kin ve nefretle, Allah’a karşı da küskünlükle, ikinci bir fıtrat kazanmıştır. Evet, şeytanın Hz. Âdem’e (aleyhisselâm) secde etmemesi, onun Rahmet-i İlâhî’den kovulmasına; Allah’ın kovması da, onun Allah’a karşı düşmanlık göstermesine zâhirî birer sebeptirler.

Evet, Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile imtihan olma ve bu imtihanı kaybetmesi şeytana çok dokunmuş ve kasemle “Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onları (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna.” (Hicr sûresi, 15/39-40) demiştir. Demek ki, şeytan, bu hâdiseler nedeniyle, Âdem’in (aleyhisselâm) şahsında bütün insanoğluna karşı kinle dolmuştur. Kinle dolu bir gönülde muvazenenin olmayacağı âşikârdır. Keza şeytan, Kur’ân’ın A’râf sûresinde belirttiğine göre kin ve gayzını şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Öyleyse beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için Senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra mutlaka onlara önlerinden-arkalarından, sağlarından-sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’râf sûresi, 7/16-17)

Yani önden gelecek, ileriyi karanlık ve inkârla dopdolu gösterecek, “Öldükten sonra dirilme, Cennet, Cehennem yok…” dedirtecek, ümitlerini kırıp geçeceğim. “Gün be gün yevmülbeter.” diyecek, kıyamete kadar kâfirlerin esiri olacaklarına inandırarak, onların önlerine de karanlıklar püskürtüp duracağım.

Arkalarından gelecek, mazi ile alâkalarını kopararak, mukaddes olarak bel bağladıkları geçmişlerini büyük bir mezar şeklinde gösterip bütün ümitlerine bir balyoz indirerek onları ye’se atacağım.

Sağ taraflarından gelecek, “Siz ehl-i hak ve hakikatsınız, ne diye başkalarının dine hizmet etmesine imkân veriyorsunuz? Bu hizmeti siz yapsanız ya!” diyerek gıpta damarlarını tahrik edip hizmetlerini engelleyeceğim. İbadetlerini zâhiren yerine getirseler de yaptıkları şeyleri anlattırıp riyaya boğacağım.

Ve soldan gelecek, sol düşünceli, çarpık, çeşitli doktrinlerle zihinlerini bulandırıp, onların ruhlarına hep yanlış şeyler üfleyeceğim. Dolayısıyla sen onların çoğunu sana karşı nankör ve şükretmeyen insanlar olarak bulacaksın.

Evet, şeytanın bu kin ve nefretle, Cenâb-ı Hakk’a karşı olan bu küstahça tavrını Kur’ân değişik yerlerde sık sık hatırlatır.

5. Şeytan niçin hidayete gelmemektedir?

Şimdi de şeytanın hidayete gelemeyiş sebebini bir-iki misalle izah etmeye çalışalım. Bir insan düşünün ki, çeşitli sebeplerle kendini kine ve nefrete kaptırmıştır. Bu insan, o anki hâlinin muktezası olarak, sağa sola saldırır, eline geçeni atar ve karşısındakinin hakkından gelmek için elinden gelen her şeyi yapar. Zira bu insanda artık muvazene, muhasebe, salim düşünce yoktur. Yani dengesizlik bu kişinin saatlerini, dakikalarını, saniye ve saliselerini kaplamış, hatta ruhunu bile sarmıştır. İşte böyle bir ruh hâleti içinde olan o insan, artık kazandığı ikinci fıtratın gereğini yapacaktır. Yani bu türlü davranışlar onun, o andaki fıtratının gereğidir.

Bir başka misale geçecek olursak; yine bir insan düşünün ki, bu insanın içini bazen bütün bütün küfür esintileri sarmıştır. İradî olmayan şüphe ve tereddütler, aniden kopup gelen rüzgârlar gibi onu sarsmaktadır. Meselâ, Allah (celle celâluhu) veya Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında yersiz ve uy­gun­suz şüpheler onun düşünce dünyasını zorlamaya başlamış ve onu hep şüphe ve tereddüt vadilerinde dolaştırmaktadır.

İşte, o anda bu insan eğer Allah’a sığınır ve o şüpheleri izale edecek bir yola girerse Allah’ın inayeti ile o hâlden kurtulur. Aksi hâlde, bu durum devam edecek olursa, intiharı bile düşünecek hâle gelir ve başını taştan taşa vurur. Aslında kâfirin hâli işte budur. Yani onda küfür devamlı olduğu için, hiçbir zaman bu tür sıkıntılar ve ızdıraplar onun yakasını bırakmazlar.

Şimdi bu iki misalden hareketle, şeytanın hidayete gelemeyişine bakalım: Şeytan birinci misaldeki insan gibi, mahiyetindeki iyiliğe, güzelliğe açık tüm istidatlarını, iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün istidatlarını da inkişaf ettirmiştir. Bu suretle, içini küfürle, öyle bir doldurmuştur ki, artık onun mahiyetinde inanmaya yer kalmamıştır. O öfkeli adam gibi, kin ve nefretini değişik şeylerle kusan kişi gibi, hayatının bütününü saniye ve saliselere varıncaya kadar hep kötülük sarmıştır.

İşte şeytan budur ve böylesine bir kin ve nefretle Allah’a inananlara düşman olan şeytana bir şey anlatmak ya da kabul ettirmek ve dolayısıyla hidayete gelmesini beklemek boşunadır. Zira küfür, onda fıtrat hâline gelmiş ve tabiatının bir buudu olmuştur.

Şeytan, şayet o ikinci misaldeki insan gibi, Allah’a sığınsa ve girdiği o çıkmaz yoldan çıkma eğiliminde bulunsaydı, Allah’ın inayeti ile kurtulur ve hidayete mazhar olabilirdi…

6. Şeytanın yaratılmasının hikmeti nedir?

Bu konuda müstakil olarak yazılmış kitaplara müracaatla daha teferruatlı malumat elde edilebilir. Hassaten Hz. Bediüzzaman’ın bu konuyu ele aldığı risale dikkatlice okunmaya değer.[1] Bununla beraber bir iki cümle ile bu hususa da işaret edelim.

Allah (celle celâluhu), abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Hakîm olan ve her şeyinde bin bir hikmet gizli bulunan –insanlar anlamasa da– Allah hakkında böyle bir şey düşünme, Allah’ı bilememenin, O’nu tanıyamamanın bir ifadesi olsa gerek.

İnancımıza ait bu temel kaideyi pekiştirdikten sonra diyebiliriz ki, şeytanın yaratılarak Müslümanlara musallat edilmesi, onları teyakkuza sevk eder.. sevk etmiştir, ediyordur ve edecektir de. Böylece insan ondan korunma mekanizmasını harekete geçirecektir. Demek ki şeytanın tasallutu, insanda mevcut bulunan korunma mekanizmasının rantabl çalışmasına vesile olacaktır. Yani nasıl tarlada akreplerin ve zehirli yılanların olması tarlada çalışanları dikkat ve teyakkuza zorlar.. ve dikkat etmeye ait istidatları inkişaf ettirir.. veya Bediüzzaman Hazretleri’nin misali içinde; atmacanın serçe kuşuna musallat olması, serçenin kabiliyetlerini geliştirir; aynen öyle de, şeytanın insanlara tasallutu, şeytandan kaçma, kurtulma, onun tuzaklarını boşa çıkarma adına onların kabiliyetlerini geliştirir. Dahası, insanların Allah’a dehaletine, Sünnet-i Seniyye kalesine sığınmasına vesile olur. Zaten Kur’ân da çeşitli âyetleriyle bu hususa işaret eder. Meselâ, “Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.” (A’râf sûresi, 7/200) Bir başka âyette Allah’a sığınmayı salıklar ve “De ki; şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım, Rabbim!” (Mü’minûn sûresi, 23/97-98)

7. Şeytanın bizimle uğraşmasına nasıl engel olacağız?

a. Allah’a Sığınma

Biraz önce âyet-i kerimelerle ifade ettiğimiz gibi Allah’a sığınma, O’na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin behemehâl kullanılması şarttır. Rabbim, bizlere, “Kulun Allah’a en yakın olduğu hâl, secde hâlidir.” sırrını temsille, başımızı yere koyup, “Allahım, Senden Sana sığınır, yani Celâl ve Ceberutiyetinden, Rahmet ve Rahmâniyetine sığınırım, şeytandan da Sana sığınırım.” dedirtsin ve bizi muhafaza buyursun.

b. Tembelliği Terk Etme

Şeytan daha ziyade âtıl ve tembel insanlara hücum eder. Hiçbir iş yapmayan, miskin miskin oturan ve hele din adına hiç de aktif olmayan kimselerle meşgul olur. Öyleyse biz de, bu noktadan hareketle, şeytandan korunma hususunda atalet mevzuu veya aktif olma mevzuu üzerinde durmak istiyoruz. Yani madem şeytan daha ziyade ataletimizden istifade ediyor. Boş durduğumuz zamanlarda içimize uygun olmayan kuruntular atıyor, fena şeyleri düşündürüyor, fena şeyleri okutturuyor, fena şeyleri yapmaya zorluyor. O zaman biz de, ister düşünceyle, ister fiille, onun parmak sokacağı ve kurcalayacağı noktaları doldurmak, duygu ve düşüncemiz itibarıyla Rabbimiz’e ait şeylerle dolup taşmalıyız.. dahası âyât-ı tekvîniyeyi sık sık mütalâa edip râbıta-i mevtle iki büklüm olmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in dinini çevremize anlatmak suretiyle her zaman dopdolu olmalıyız ki, şeytan içimize girip imanımızı sarsmasın ve vesvese veremesin.

Kaldı ki, biz evrâd u ezkârla münasebet içinde bulunur veya O’nun dinine hizmetle ömrümüzü dolu dolu geçirirsek, bunların hürmetine Rabbim de bizi, şeytanlara terk etmeyecek ve bu kudsî meşgaleler sayesinde –inşâallah– sahil-i selâmete çıkaracaktır.

c. Ahde Vefa

Ahde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğ­vâ­sından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi şeytanla baş başa bırakıp çürümeye terk etmez. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara sûresi, 2/40) demiyor mu?

Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir burhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyâda, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin burhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimiz’in bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.

“Siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed sûresi, 47/7) âyetinin mucibince, O’na vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O hâlde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi Cennet’e, Cemalullah’a götürecek bu yolda ahde vefadan bir an bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatine inanarak o Rakîb ve Müheymin’in müşâhedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zapturapt altına almalıyız.

d. Yalnız Kalmama

Yalnız kalmama, şeytanın idlâl ve ifsadına karşı çok önem­li bir silahtır ve bu silahın behemehâl her zaman kullanılmaya hazır olması gerekir. Bu ise Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, en az üç kişilik bir arkadaş grubuyla gerçekleşebilir. Yani çarşıda, pazarda, evde, bizim gibi duyan, hisseden ve inanan arkadaşlarla bir arada bulunma ve bu suretle şeytana mel’abe (oyuncak) olmaktan kurtulma…

Evet, her kötü düşünce içimize atılmış bir tohum gibidir. Bu tohum zamanla mevcudiyetini hissettirir ve rüşeym hâlinde kendini gösterir. Eğer bu kötü düşünce henüz filiz iken kesilip atılırsa ne güzel! Aksi takdirde o, boy atar, gelişir; gelişir ve geliştiği bünyeye rağmen onu yer bitirir. İşte bunun için şeytanın küçük tohumlar hâlinde ruhumuza saçtığı şeylerin daha baştan kökünün kazınması şarttır. Yoksa zamanla bunlar, altından kalkılamayacak, muvazene, muhakememizi hatta hayal hanemizi bile istiab edecek hâle gelebilir. Böyle bir duruma geldikten sonra kurtulmak ise çok zordur.

Onun için bu tür kötü düşüncelerin bünyemizde kök salmaması, sonra da dönüp bizi teslim almaması için sair hususların yanında, yalnız kalmama meselesinin de iyi işletilmesi gerekmektedir. Evet, şu içtimaî dağdağalar içinde ötelerle alâkası zayıf, Allah ile irtibatı istenen seviyede olmayan bizlerin çok kere iradesi ve kalbî hayatı, ruhî canlılığı bizi korumaya yetmeyebilir.

Bu arada etrafımızda çehresi hakikat gamzeden, iradesinde Allah iradesi çağlayan öyle arkadaşlarımız vardır ki, onların yanına gittiğimiz ve onlarla aynı atmosferi paylaştığımız zaman, tıpkı bir veli ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanabiliriz. Onların sözleri, sohbetleri, âdeta içimizde buz bağlamaya başlamış kötü duygu ve düşünceleri eritebilir. Bazen de biz bu konumda bulunur, onlar gelip bizden, yukarıda arz ettiğim ölçülerle istifade edebilirler.

Evet, Allah (celle celâluhu), insanı topluluk içinde yaşayabilecek şekilde yaratmıştır. İnsan, maddî-mânevî bütün ihtiyaçlarıyla hayatiyetini ancak hemcinslerinden müteşekkil böyle bir toplum içinde görerek sürdürebilir. Öyleyse bize düşen de böyle bir topluluktan ve o topluluk içerisinde iyi, güzel ve hayırhah arkadaşlardan uzak düşmemektir.

e. Vaaz u Nasihat Dinlemek

İnsan, yüreği hoplamaya, gözü yaşarmaya, iç âleminde kendini her gün birkaç defa yenilemeye muhtaç bir varlıktır. Kur’ân, Rabbisiyle münasebete geçip ağlamaktan kendini yerlere atanları tebcil ve takdirlerle anlatır. İşte vaaz u nasihatler bazı ahvalde bizi bu ufka ulaştırabilir. Fakat ne yazık ki, umumî planda bizler bu türlü vaiz, nâsih ve hayırhahları dinlemekten mahrum tali’siz bir cemaatiz. Keşke yüreklerimizi hoplatacak, bizi aşk u şevke getirecek yüzlerce, binlerce vaizlerimiz olsaydı!..

Evet, keşke Fahreddin Râzî gibi kürsüye çıktığında ağlamaktan sözleri boğazında düğümlenip kalan ve ne dediği anlaşılmayan yüzlerce, binlerce vaizimiz olsaydı!.. Olsaydı da hiçbir şey anlamasak bile sadece onları seyretmekle gerekli dersleri alsaydık. Keşke sahabe, tâbiûn, tebe-i tâbiîn hazerâtının hayatlarını gerçek veçheleriyle bizlere anlatan ve kitap sayfaları arasında kalan o malumatları, ruhundan ruh katarak intikal ettirecek yüzlerce, binlerce nâsihimiz olsaydı da, bizler de onları dinleyip, “Yahu onlar da insan, biz de!” deyip insanlığımızdan hicap duyar hâle gelseydik.. hayatımızı, yaşayışımızı sorgulamak ihtiyacını hissetseydik.. ve kendimize çeki düzen verseydik.

İhtimal o zaman kalblerimiz yumuşayacak, içimizi yer yer karartan paslar izale olacak ve ruhumuza akseden ilâhî tecellîler bütün aydınlığıyla bizi saracak, biz de bu sayede şeytanın her türlü vesvese ve desiselerinden uzak kalacaktık.

O hâlde ne olur, lütfen “Ben bunu biliyordum bir daha okumayacağım, ben bunu dinlemiştim, bir daha dinlememe gerek yok!” demeyin! Yeme içme ihtiyaçlarımızın olması ve bunların tekerrür etmesi gibi, mânevî hayatımız, kalb, ruh, vicdan vesair duygularımızın da ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyaçların da tekerrür ettiği hakikatine binaen kendinizi mutlaka bir üstadın kucağına atın ve ona sığının! Onun, bütün fenalıkları eriten, şeytanın içimize girmesine izin vermeyen o Hak dostunun atmosferine girin ve daima kendinizi yenileyin!

8. Şeytanın şerrinden korunmak için hangi dualar okunmalı?

Bir fasıl önce Allah’a sığınmakla başlayıp, yalnız kalmama ve vaaz ü nasihat dinlemekle bitirdiğimiz hususları, bu konuda yapılacak fiilî dualar olarak nitelendirecek olursak, bunların yanında bir de kavlî dualar vardır ki, bu ikisi bir vahidin iki yüzü gibidir. Birini yapıp diğerini ihmal veya terk etmek, neticeye ulaşılmasını engelleyebilir.

Onun için kavlî dualar da her zaman ve zeminde yapılmalı ve ihmal edilmemelidir.

Kavlî dua denince tabiî olarak Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuda söylediği dualar akla gelmektedir. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem), şeytandan Allah’a sığınma adına, çeşitli vesilelerle şeref-sudûr olmuş birçok dua vardır, yemekte, tuvalete girerken, ailesiyle münasebet esnasında vs. Bunların hepsini teker teker ele alıp anlatma bu sohbetin çerçevesini aşar. Onun için Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda söylenmesi için talim buyurduğu duayı örnek olarak zikredip sair şeyler için bu konuda yazılmış duaların derlendiği dua mecmualarına veya müstakil kitaplara müracaat etmenizi tavsiye ederim.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda şu duayı talim ederek bize tahassun yolunu göstermektedir:

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَبَرَأَ وَذَرَأَ وَمِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمِنْ شَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأَ فِي اْلأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمِنْ شَرِّ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمِنْ شَرِّ كُلِّ طَارِقٍ إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمٰنُ

“Yâ Rahmân! Allah’ın yarattığı, zürriyet hâlinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şeylerin şerrinden, Allah’ın yerde yarattığı ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden, ―hayırla gelenler müstesna― meydana gelen hâdiselerin şerrinden, ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Allah’ın tastamam kelimelerine ve vech-i kerîmine sığınırım.”

Can evinden vurulan, mescidinin, minberinin, mihrabının yolunu unutan, küfür ve dalâlet vadilerinde bocalayıp duran ve bocaladıkça batan 20. asrın perişan, derbeder ve bir o kadar da ellerinden tutulmaya muhtaç nesillerine Rabbim inayet buyursun! Onları insî, cinnî şeytanların ve onların avenelerinin şerrinden muhafaza buyursun!.. Âmin…



[1] Mektubat, On İkinci Mektub, İkinci Sual; Lem’alar, On Üçüncü Lem’a.

Büyü ve Büyüden Kurtulma Yolları 6 dk.

Büyü nedir? Büyünün İslâm inancı içindeki yeri nedir? Kendisine büyü yapıldığına inanan bir insanın neler yapması gerekir?

Ehl-i Sünnet inancına göre sihir (büyü) haktır. Buhari, Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Efendimiz’e (sav) büyü yapılmak istendiği anlatılır. Hatta büyücüler bir keresinde muvaffak da olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu hadisenin, Efendimiz’in üzerinde az tesiri görülmüş ve sonra yine Allah’ın izniyle hemen çözülmüştür. Meseleye bu zaviyeden yaklaşacak olursak, büyü hadisesinin var olduğu ortaya çıkar.

Bakara sûresinde de Hârut ve Mârut adlı iki varlığın çeşitli şartlar öne sürerek sihir öğrettikleri zikredilmektedir.

Bugün artık modern dünyada, fizik âlemine müessir olabilecek pek çok şeyden bahsediyorlar. Parapsikoloji, fizikî âleme tesir eden metafizik şeyleri konu edinen bir ilim dalıdır ve dünyada genel bir teveccühe mazhardır. Tenasüb-ü illiyet prensibine göre, yani sebeplerle doğru orantılı izah edilemeyen şeyler hep bu çizgide mütalâa edilmektedir.

Medyumların son zamanlarda, sık sık çıkıp kamuoyuna anlattıkları -metafizik dünyanın elemanları olan- cinler, fizik âleminde çeşitli olaylarda kullanılıyor olabilir. İnsanın kendi ruhî gücünü rantabl kullanma yolları tam bilinemediğinden dolayı, bunu bilip kullananlarınki de büyü diye algılanabilir. Netice itibarıyla, neye hamledilirse edilsin, yada nasıl izah edilirse edilsin, büyü metafizik bir gerçektir.

Fakat son günlerde, bir kısım hissî, mantıkî, iradî boşluklardan kaynaklanan çok basit hadiselere bile büyü adı verilmektedir. Karı-koca geçimsizliğinden iktidarsızlığa, bir futbol takımının üst üste mağlubiyet almasından evli çiftin çocuğu olmamasına varıncaya kadar hemen her şeye büyü denmektedir. Halbuki vermiş olduğumuz bu örneklerin ilkinde iradî boşluklar, diğerlerinde de fizikî rahatsızlıklar bahis mevzuu olabilir. Bunlar da ancak yetkili otoritelere müracaatla çözümlenebilir. Mesela, karı-koca, kendi aralarında geçimsizliğe esas teşkil eden şeyleri karşılıklı oturup konuşsa, gerektiğinde araya hakemler girse veya çocuklarının olmamasında tıbbî olarak kusurun kimde olduğu tespit edilip tedavi olunsa, bu problemler ortadan kalkabilir. Ne var ki, günümüzde bazı kişiler bu yollara başvurmuyor ve ‘bu büyüdür’ diyerek büyücü hocalara (!) gidiyor.

Birincisi böylesi problemler karşısında ‘bu büyüdür’ demek, insanın peşinen mağlubiyeti kabullenmesi anlamına gelmektedir. Bu insan artık, kat’iyen kendi ruh gücünü kullanamaz. Zira kuvve-i maneviyesi kırılmış ve ye’s (ümitsizlik) bataklığı içine düşmüştür. Halbuki burada esas yapılacak şey, insanın Allah ile irtibata yönelmesidir.. yönelmesi ve kendi ruhuna gerçek gücünü kazandırabilecek, onunla bedenine hakim olacak seviyeye gelmesidir.

Büyü haktır, doğrudur, gerçektir ama her şeyi de büyüden bilme doğru değildir. Bu düşüncenin şirke kapı açma ihtimali bile söz konusudur. Yukarıda sözü edilen arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, yapılacak şey, büyücü hocalara(!) gitmek değildir. Efendimiz (sav) kendisine yapılan büyü karşısında -ki Sahabe’nin beyanına göre, bazı emareleriyle hissediliyordu- Muavvizeteyn dediğimiz Felak ve Nas surelerini okuyarak Allah’a sığınmıştı. Onları her okuyuşunda sanki bir düğüm çözülüyordu ve Allah Resûlü (sav) rahatlıyordu. Öyleyse biz de bu türlü durumlar karşısında ‘Muavvizeteyn’in yanı sıra Fatiha suresini, Âyete’l-Kürsî’yi ve Efendimiz’den (sav) rivayet edilen duaları okuyup Allah’a sığınmakla yetinmeliyiz.

Yalnız burada dua okuma kadar önemli olan bir husus var ki o da, büyüye maruz kalan şahsın, bunu Allah’ın izale edeceğine inanmasıdır. Şayet onda bu inanç zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edeceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumaların, yalvarmaların, duaların faydası olmayabilir. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? O halde bu belayı Rabbim savamayacak da büyücü hocalar ve medyumlar mı savacak? Bir zamanlar Rabbime olan imanım ve itminanım neticesi demiştim ki, ‘bir büyü ki -haşa ve kella, yüzbin defa haşa ve kella- Allah yok edemiyor da, büyücü hocalar yok ediyor, öyle 100 tane, 1000 tane büyüyü bana yapabilirsiniz.’ Allah’ın def edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Yeter ki O dilesin. Ve yeter ki kul, ibadet ü taatı ve O’na olan halis kulluğu ile meşiet-i İlahîyi kendi lehine çevirebilsin.

Ayrıca kapı kapı, şehir şehir büyücü peşinde koşmak, bu işin tacirliğini yapan hocaların (!) eline düşmek, en azından büyü yapılması kadar zararlıdır. Zira insan, şifa adına kuvve-i maneviyesini kaybedince, artık bir daha kendini toparlaması mümkün değildir.

Öte yandan, gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden aydınlık, ağzı dualı kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir. Köyde, kentte, halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapan böylesi hak erlerine müracaat edilebilir ve onların duaları talep edilebilir.

Cebr-i Lütfî ve Buudları 8 dk.

Sık sık “cebr-i lütfî” tabirini kullanıyorsunuz. Cebr-i lütfî ne demektir ve cebr-i lütfînin buudları nelerdir?

Cebr-i lütfî, insan irade ve ihtiyarı söz konusu olmadan Rabbisinin ona ihsan buyurduğu lütuflar adına kullanılan bir tabirdir. Bu bağlamda insanın sahip olduğu her şey, cebr-i lütfî platformunda değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir de. Ademden vücud sahasına çıkmak, hayvan, bitki vs. olmayıp insan olmak, Müslüman bir ülkede dünyaya gelmek, sağlam bir fizikî yapıda yaratılmak… Yani A’dan Z’ye saymakla bitmeyecek bu nimetlerin hepsine cebr-i lütfî denebilir.

Cebr-i lütfînin buudlarına gelince, önce iman üzerinde durmak icap eder. Evet, iman insanlara Allah’ın bir lütfudur. Bu açıdan biz imana cebr-i lütfî nazarıyla bakıyor ve ona göre değerlendiriyoruz. Zira bazen kilisenin gölgesinde “Lâ ilâhe illallah” diyenleri gördüğümüz gibi, caminin gölgesinde “70 yaşına kadar ateist olarak yaşadım, bundan sonra iman ettim diyemem” veya “İleri yaşlarda bunayıp iman adına bir şeyler söylersem, sakın ona itibar etmeyin” diyenlere de rastlıyoruz. Bu ise bize, imanın bir cebr-i lütfî ve apaçık bir ilâhî inayet olduğunu göstermektedir.

Aslında bizler, umumî mânâda, cebr-i lütfîyi Müslümanlık adına, başta iman olmak üzere hemen her sahada yaşamak­tayız. Bakınız etrafınıza, sokaklarda avare gezen nice akıllı insanlar var. Ama dünkü inhirafları, meseleye yanlış bakış ve değerlendirişleri, onları çok şeylerden mahrum ettiği gibi, bugün de onlar, yılların vebali o yanlışlıkların meydana getirdiği kamburdan dolayı bir türlü doğrulup, doğruyu göremiyorlar.. görmeleri kolay da değil.

Evet, yıllarca yanlış düşüncelerin, yanlış zihniyetlerin arkasında dolaşmış, Marks, Lenin, Engels, Mao deyip durmuş kişilerin birdenbire Müslümanlığı kabul etmeleri elbette kolay değil. Hele bu insanlar lider konumunda kimseler ise bunların, bunca zikzaktan sonra arkalarındaki kitlelere; “Bunca zamandır hayatımızı hep yanılgı içinde geçirmiş ve sizleri yanlış şeylere yönlendirmişiz!” demeleri oldukça zordur. İşte bizden çok daha akıllı olan insanların iman noktasında doğru yolu bulamayıp şaşkınlık ve dalgınlık içinde sağda solda dolaşmalarına mukabil, bizim imanla tanışmamız; tanışıp onunla bütünleşmemiz, elbette ki cebr-i lütfî içinde mütalâa edilmelidir. Bizi bu ulvî tepelerde dolaştıran Rabbimiz’e canlar kurban!

Cebr-i lütfînin bir başka buudu, Allah’ın adını gönüllere duyurma gibi ulvî ve yüksek bir mefkûreyi çağımızın önemli bir mütefekkirinin görüşlerinden istifade ederek birleştirici, uzlaştırıcı bir çizgi ve çerçevede yapmamızdır. Evet, o, düşünce dünyamıza teklif ettiği esaslarla “…cılık, …culuk” denerek yapılan ayrımları gündemimizden kaldırmış.. hizmet eden kim olursa olsun ve hangi seviyede bulunursa bulunsun, hepsini kabul etmemiz, ayakta alkışlamamız ve kat’iyen tenkit etmememiz hususunda bizleri uyarmış ve sık sık tahşidatta bulunmuştur. Süleyman Efendi, Sami Efendi, Es’ad Efendi, Mehmed Efendi, Mahmud Raşid Efendi, Hacı Hulusi ve daha niceleri… evet, dünyanın değişik yerlerinde Müslümanlık hesabına, İslâmî duygu ve İslâmî düşünceyi örgüleyen bu büyük insanların ortaya koydukları güzellikler ve başarılar karşısında sevinip onları alkışlamamız gerektiğini defaatle hatırlatmış ve defaatle vurgulamıştır.

Evet, İslâm herkese bağrını açan ilâhî bir sistemdir. Her­kesi meşrebi, mezakı, mezhebi, his, duygu vs. özellikleri ile kabullenen bir sistem. Onu, sertleştiren, sert gösteren bizleriz. Dar bir çerçeve içine sıkıştıran, büzen, küçülten ve başkalarına hayat hakkı tanımayan bir din olarak algılanmasına sebep olan bizleriz. İşte bu katı anlayış ve bu dar düşünceden kaynaklanan davranışlarımız, öteden beri İslâm’ın bütün enginliği ile anlaşılmasına engel teşkil etmiş ve başkalarını çeşitli endişelere sevk etmiştir.

Yakın tarihimiz bunun farklı örnekleriyle doludur. Ve bize karşı duyulan endişelerin büyük bir bölümü de bu düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu itibarla da, bir bardak suda fırtınaların koparıldığı, dahilî ve haricî düşmanların birleşip inananları yokluğa, hiçliğe mahkûm etmek istedikleri bir dönemde yeniden böyle bir şeye sebebiyet vermeye hiç mi hiç hakkımız yok. Onun için Bediüzzaman’ın bu düşüncesinin pratiğe aktarılmasına her zamankinden daha çok muhtacız.

Aynı çerçeve içinde mütalâa edilebilecek cebr-i lütfînin bir diğer buudu ise, Hasanî ruh ve düşüncenin temsilidir. Evet, yakın bir gelecekte bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden hasbî, diğergam ve fedakâr bir kısım ruhların müstağni davranmasıyla pek çok fitne önlenebilecektir. Başkalarının kapışmak için mücadeleye gireceği öyle bir ortamda onlar, bunların hepsini ellerinin tersiyle itecek ve “Bize lâzım değil!” diyerek ömürlerinin geri kalanını bir mağarada geçirmesini bileceklerdir.

İşte bu inanç, bu düşünce, toplumumuz adına ilâhî bir lütuf, bir meziyettir. Evet, kavga çıkartmak isteyenler, ellerini havaya kaldırdıklarında muhatap bulamayacaklardır. Zira adanmış ruhların kesin kararı şudur ki, Müslümanlarla sebebi ne olursa olsun kavga edilmez, onlar her zaman “Zamanımızda haklı dahi olsa kavga çıkaran haksızdır.” düsturu içinde hareket ederler.

Cebr-i lütfînin en önemli buuduna gelince, Rabbimiz’in ihsan ettiği bunca lütuf ve ihsanlarda irademizin bahis mevzuu olmaması gerçeğidir. Aslında en önemli meselelerde bile irade, şart-ı âdidir. Fakat bu lütuflarda, irademizin var olduğunu söylemek bir hayli zordur.

Bir kere, kâinat içindeki mahlûkatın en üstünü sayılan insan olarak yaratılmışız. Bununla kalmayıp insan-ı kâmil mertebesine çıkabilecek bir zeminde meydana getirilmişiz. Mazhar olduğumuz ilâhî lütuflar itibarıyla, İmam Rabbanî, Abdülkadir-i Geylânî, Şah-ı Nakşibend olmaya namzet bir yerdeyiz. Yani bizi bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır.. ve bunların hepsi, irademiz haricinde bizlere yapılan birer ihsan ve birer lütuf olduğunda şüphe yok.

Öyleyse insan, bunları rastgele yolda bulmuş gibi değil de, biri tarafından verilmiş kıymetli birer emanetmiş gibi kabul etmeli; sonra da bu lütufların devam ve temadisi için elden gelen her şeyi yapmalı. Her mazhar fert, kendi idrak ve şuuru ile bunların etrafını çevirmeli, karantinaya almalı ve kat’iyen bu nimetleri elden kaçırmamaya bakmalıdır. Vilâyete giden yolun ilk basamağı bile olsa, bu size gösterilmişse; İslâmî ilimlere açılan kapı size aralanmışsa; eğitim ve öğretim adına birilerine bir şeyler anlatma imkânı size verilmişse.. evet, bunların hepsinin kadr ü kıymeti bilinmeli, Allah’ın bunca nimetine karşı şükürle mukabelede bulunulmalıdır.

Cemaat Gerçeği 8 dk.

‘Cemaat veliliği’ çok sık telaffuz ettiğiniz kavramlardan biri. Bununla neyi kasdettiğinizi açıklar mısınız?

Cemaat belli bir duygu, düşünce, inanç ve doktrinin etrafında şuurluca toplanmış insanların meydana getirdiği bütündür. Cemiyet ise duygu, düşünce inanç ve doktrin birliği olsun olmasın, belli bir hedefe ulaşmak, belli bir gayeyi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kitle demektir. Cemiyeti meydana getiren insanlar, her ne kadar aynı hedef etrafında birleşmiş gözükseler de, her birinin amacı, düşüncesi farklı da olabilir.. ve o gayelere ulaşılamadığı zaman da dağılmalar, ayrılmalar her zaman ihtimal dahilindedir.

Cemaate gelince orada farklı gaye, farklı beklenti bahis mevzuu olmadığı gibi, içtihat ayrılıkları müstesna dağılma, ayrılma da söz konusu olmaz. Zira inanılan şeyler etrafında bütünleşme, hem bir vazife hem de ibadet olduğu için değerler üstü değerlere sahiptir. Meselâ hac esnasında Arafat’a çıkmam. Bayram günü namazı camide kılmam’ deyip topluluktan ayrılan Müslüman.. veya bu yerlere, Allah’ın rızası haricinde, farklı gayelerle gelen bir tek insan yoktur. Evet, bizi orada toplayan, Allah’ın emridir ve gayesi de bellidir. Bu emir yanında dünya ve dünya içinde bulunan şeylerin zerre kadar kıymeti yoktur. Yalnız, hemen ifade edelim ki, her küllî kaidenin mutlaka istisnası vardır. Dolayısıyla genelleme yaparak seslendirdiğimiz bu düşüncelerde de istisna kategorisine girebilecek şahısların olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Ancak bunlar, o ‘cemm-i gafir/büyük çoğunluk’ yanında bir kıymet ifade etmezler.

Cemaatin, cemaat olmanın yanında, cemaat prensipleri ile yürümesinin de insan ve topluma kazandırdığı pek çok şey vardır. Bunlar bilhassa globalleşen bir dünyada, bugün daha fazla ehemmiyet kazanmış durumdadır. Şöyle ki; ferd, dâhi bile olsa ve dâhiyâne teşebbüsleriyle ortaya harikulade işler dahi koysa, cemaat düşüncesi ve beraberliği ile ortaya konan şeyler, onu rahatlıkla çok gerilerde bırakır. Zira, bir Arap atasözünde de ifade edildiği gibi ‘iki kafa bir kafadan hayırlıdır.’ Kafa yani düşünen beyin sayısı, alınan kararları uygulamada omuz veren insan sayısı ne kadar çoğalırsa, ortaya konan performans doğrultusunda istenilen neticeye ulaşmak da o kadar kolay ve mükemmel olur. Bütün bunları, tek bir ferdin -dâhi de olsa- başarması, yapması düşünülemez.

Ayrıca cemaatte, müsademe-i efkâr, müdavele-i efkâr yani fikir tartışması, fikir alış-verişi sayesinde bârika-i hakikat ortaya çıkar. Bu sayede insan hayatına, kâinatın sırlarına ait nice gizli perdeler kaldırılır ve insanlar değişik duygulara uyanır. Bir ferdde aynı şeyleri görmek oldukça zordur; hatta imkânsızdır. Bazen ferd, bozuk bir plak gibi, bir şeye takılır kalır. Kendi doğru bildiği -ki aslında yanlıştır- saplantıların peşinde koşar. İşte, böyle bir saplantıdan kurtulmanın yolu, cemaat içinde kendini eritmektir. Hele dünyamızın, ilerleyen bilim ve teknolojisi sayesinde küçük bir köy haline geldiği günümüzde, yukarıda ifade ettiğimiz gibi fertler dâhi de olsalar, yetersiz kalmaya mahkûmdurlar. Bu itibarla, bundan sonra ferdî dehalar, cemaatin himmeti ve meşveret havuzuna sığınmakla, büyüklüklerini ortaya koyabilir, kendilerini gösterebilirler. Hatta benim kanaatime göre, karizmatik özelliklere sahip insanlar bile, hâlâ eski dönemlerde olduğu gibi müstakil hareket etmeye kalkarlarsa kat’iyen başarılı olamazlar. Onun için bir buz parçasının havuzla bütünleşmesi misüllü, karizmatik şahsiyetler de, mutlaka kendilerini cemaat havuzu içine salmalı ve eritmelidirler. Böyle yaptıkları, yapabildikleri takdirde, o karizmanın ağırlığı daha da artar ve fikirleri, yüksek performansı ile toplumun içinde çoklarımızın idrak edemeyeceği ağırlığa ulaşır; ulaşır ve yine çoklarımızın hayal bile edemeyeceği toplum yararına yapılan işlerdeki başarılara imzasını atar.

Bu noktada bir hakikatin perdesini azıcık aralamama lütfen müsaade edin: Bu tür düşüncelerle bir araya gelmiş ve cemaat oluşturmuş 5-10 ferd, insanlığı asırlar boyu hep aydınlık iklimlerde dolaştıran Ebu Hanife, Muhammed Bahauddîn Nakşibendi, Abdulkâdir Geylanî, İmam Gazzalî ve emsâli kimselere nasip olan mazhariyetlerin çok çok ötesinde, mazhariyetlere sahip olabilirler. Bu o büyük zatları tezyif veya misyonlarını inkâr olarak anlaşılmamalı; bu, Allah’ın (cc) cemaate hususî ihsanı şeklinde yorumlanmalıdır.

İsterseniz vilayet açından bu meseleyi, biraz daha açmaya gayret edelim: Vilayet bir ölçüde, insanın mâsumiyete kilitlenmesi, günahlara girmeden safvet-i aslîyesi ile bütünleşmesi sayesinde gerçekleşir. İnsanın, bahsini ettiğimiz türden bir masumiyete kilitlenmesi veya düğümlenmesinde en büyük rol, şahsın iradesine, sonra da aile ortamı başta olmak üzere çevreye aittir. Bazen de Cenâb-ı Hakk, ileride büyük bir misyon yükleyeceği böylesi kişileri ilahî serasına alabilir. İşte bana göre cemaat böyle ilahî bir seradır. Ona dehalet eden insanlar, vilayet mertebesine yükselmede temel şartlardan biri olan masumiyete kilitlenmiş demektir.

İkinci olarak vilayette azamî zühd, azamî takva, azamî ihlas çok önemli esaslardır. İster bunlar, isterse ahlâk-ı âliye-yi Muhammediye’ye ait -diyelim ki yüz esas var- esasların hepsini bir şahsın kendine has tonları ile temsil etmesi çok zordur. Evet, bu mesele o kadar zordur ki, Hulefa-i Raşidîn bile bu esasları âdeta -usûlün dışında olanlar itibarıyla- kendi aralarında paylaşmışlar, her biri bir meselede daha ön plana çıkarak, birlikte cemaat oluşturmuşlardır. İşte, böyle cemaat içinde yerini bulan kişiler, ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları, teker teker ve ayrı ayrı temsil ederek, böyle bir havuzu oluşturabilirler. Meselâ; biri zühdde, biri ihlâsta, biri samimiyette zirve noktaya çıkabilir ve böylece, bir mânâda kutbiyet, gavsiyet, kutbu’l-irşadlık vb. şeylerin temsili cemaat tarafından gerçekleştirilmiş olur ki, siz isterseniz buna ‘cemaat veliliği’ de diyebilirsiniz. Bu hâl günümüzde, ferdî velilikten çok daha öndedir. Öyle zannediyorum ki, bu mânâda veliliği temsil eden cemaatler, her zaman nazar-kadem bütünlüğüne ulaşabilirler. Şimdiye kadar nice ferd ü ferîdlerin yakalayamadığı bir ufku, belki bazı cemaatler yakalamış, hatta bir adım daha öteye geçmeye muvaffak olmuş olabilirler.

Ayrıca cemaat halinde veliliği temsil eden kişiler gurur, fahr ve ucb içine de girmez, hatta giremezler. Zira o gayeye ulaşmada ve o noktaya yükselmede kendisinin olduğu kadar cemaatin sair fertlerinin de payı vardır ve belki de onunkinden daha yüksektir. Burada görüldüğü gibi cemaat içinde bulunma, aynı zamanda ucb, gurur, fahr gibi ahlâk-ı seyyienin de önünü kesebiliyor.

Cemaat kavramını anlatmaya çalıştığımız bu fasılda, üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka nokta da; Allah’ın inayetinin cemaat üzerinde tecelli etmesi gerçeğidir. Allah Rasûlü (sav) buna ‘Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir’ (Tirmizî, Fiten/7; Neseî, Tahrim/6) hadisleri ile işaret buyurur. Bu ise nihayetsiz acz ü fakr içinde bulunan insanın nihayetsiz güç ve kudrete sahip olan Allah’ın desteği ile yürümesi, iş yapması demektir.

‘Ümmetim dalâlet üzerine içtima etmez’ hadisi zaviyesinden cemaat gerçeğine bakılacak olduğunda, yanılma oranının cemaatlerde daha az olacağı da unutulmamalıdır.

Cennet Yamaçlarında Dolaşmak 8 dk.

Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir? Bizim de hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?

Dünyada iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp yaşanması demektir. Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan vb. unsurlarla yoğrularak, İlâhî teveccüh ve rahmet esintilerine açık hâle getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder; eder ve santim sapma ve kayma olmaz. Aslında böyle bir hayata yükselebilme, -Allah’ın izniyle- herkes için söz konusu olabilir.

Ne var ki temelde bütün varidâtı mânevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir. İnancım o ki, kul, kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayb âlemine açacak ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır. Örnek olarak Efendimiz’i (sav) alacak olursak O, hayatı boyunca vitir namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır. O,
يَا اَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ * قُمِ الَّيْلَ اِلاَّ قَلِيلاً * نِصْفَهُ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً * اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً

Ey örtünüp bürünen (Resûlüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku.’ (Müzzemmil, 73/1-4) âyetlerinin emri gereği, daima gece kalkıp ibadet etmiş; kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitri edâ etmiştir. Hz. Âişe Vâlidemiz, O’nun (sav) bu durumunu, ‘Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.’ şeklinde anlatır. Ve kendisine: ‘Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?’ diye sorduğunda O, ‘Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?’ cevabını verir.

Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle atbaşı hâle gelmişlerdir. Allah Resûlü (sav), onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve baş döndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…

Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken ‘Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.’ (Kaf, 50/22) sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Resûlü (sav), bu halin asgarîsini, ‘Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.’ hadis-i şerifi ile ifade eder.

Bazen bu hâlin meydana gelmesi, seyr ü sülûk-i ruhânî ve bu yolda ‘erbaîn’lere bağlıdır. Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene.. tertemiz bir hayat yaşama demektir. Bazı istidatlar, az bir gayret ve kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir; bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar. Küçük bir örnek olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar. Bir başka insan da, otuz sene erbaîn yaptığı halde duyguları inkişaf etmeyebilir. Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbaînlerden kurtulamayan ye’se düşmelidir. Aksine, ‘Demek benim inkişafıma kırk yıl lâzımmış..’ demeli ve yoluna devam etmelidir. Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken, cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.

Evliyâ ve asfiyâdan bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir. Bu durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir. Doğrusu bu bizi aşan bir mevzudur. Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına göredir. Halk arasında meşhurdur; nisan yağmuru yağınca yılan ondan zehrini, sadef de incisini alırmış.. dolayısıyla mercan, bağrında inciler besler; yılan da zehir. İstidatlı olan insanlar, inşâallah o velilik makamını yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.

Evet, hem şahsen insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya yönlendirilmesinde, her zaman himmetler olabildiğine âli tutulmalıdır. ‘Halka açılıp dağılırsak, ihlası kaybederiz.. keyfiyeti muhafaza için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.’ düşünceler, şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir. Üç-beş kişiyle bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden nefis onu, insana, ihlâsı elde etmede tek vesile gösterebilir. Ama belki de aynı hareket, diğer taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir. Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır. Üstad, bir lâhikada, insanın daima azami takvâya, azami ihlâsa, azami velâyete talip olması gerektiğine işaret eder. Tabiî bunun yolu, gözlerin içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden; dilin O’ndan başkasını konuşmamasından; kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer. Ayrıca, az gülüp çok ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna bağlamanın, amûdî velâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.

Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün velâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır. Ama bazen O (cc), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.

Cevşen 7 dk.

Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da ona karşı olabildiğine ilgisiz, hatta ondan habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?

Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz hususiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen hâlisâne yapılmış bir duadır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü dua takattur eder. Durum böyle olunca, Cev­şen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu hususiyete tesir et­me­meli. Burada, “Bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur.” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir dua olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Hâlbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine ait şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edaya sahiptir. Bu sebeple de duada O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih meselesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duaları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duanın aslına tesir etmez; zira Cenâb-ı Hak bütün dilleri bilir ve duaya icabette sadece duanın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretine işaret eden âyetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cev­şen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cev­şen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu, tamamen senede ait bir hususiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfi yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki, aynı hadisler çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kâfî’sinde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet âlimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Hâlbuki onda yer alan hadisler, Buhârî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibarıyla cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, o hadisler daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır.

Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir tali’sizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir tali’sizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullahın Efen­dimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vâki olmuş hâ­di­selerden değildir. İmam Rabbanî mealen der ki: “Ben, İbn Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.”

Bazılarının bizim Kunut duası olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz hususa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rab­banî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklit ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebû Hanife’ye iktida ettim…”

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “Keşfen aldık!” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.

Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibarıyla Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazzâlî gibi bir allâme, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazzâlî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve burhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

Cinler ve Medyumlar 4 dk.

Son yıllarda çok yaygın olan medyumluğun cinlerle irtibatı var mıdır?

Cinler, şua ve enerji gibi varlık olduklarından, vücudun her tarafına nüfuz edebilme kabiliyetini haizdirler. Aslı cin olan şeytan için, Efendimiz (sav): O, kanın damarlarda dolaştığı gibi, insan vücudunda dolaşır’ buyurmaktadır. Bu hadisten anlaşıldığı gibi cinler, vücudun en iç organlarına kadar nüfuz edebilir ve orada bir kısım hastalıklara sebep ya da o hastalıklara engel olabilirler. Ancak onların, bu özelliklerinden istifade etme niyetiyle tedavi vb. hususlarda kullanılması, -o mevzudaki metod ve kıstasları kendi dünyalarına ait olacağından- çok defa tehlikeli olabilir.

Cinler, Kur’ân’da bildirildiği üzere, ‘Levh-i Mahv ve İsbat’ta olan şeylere muttali olmaya çalışır; oradan gözlerine ilişen bilgileri alır ve daha sonra da onları kendi hesaplarına değerlendirebilirler. Bazen, böyle hırsızlık sonucu elde ettikleri şeyleri, kendilerine açık insanların kulaklarına fısıldar; Efendimiz’in ifadesiyle ‘gır gır’ eder ve çoklarını baştan çıkarırlar; zira bu bilgilerin %99’u kendi kattıkları yalanlarla doludur. Evet belki bunlardan %1’i doğru çıkabilir; işte bu, diğer yalanlara referans olur… Kur’ân-ı Kerim’de cinlerin bu durumunu anlatan birçok âyet vardır. Şimdi onların birkaçının icmâlî mealini zikredelim: ‘Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.’ (Hicr/16-18), ‘Biz yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. Onlar, artık mele-i âla’ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da her şeyi delip geçen bir parlak ışık takip eder.’ (Saffat/6-10)

Bütün bu özellikleriyle cinler, insanları her zaman saptırmaya, aldatmaya.. açıktırlar. Nitekim tarihe baktığımızda, cinlerin getirdikleri haberleri bir şantaj olarak kullanıp insanların farklı yorumlara girmelerini sağlamaktan tutun da, bir virüs gibi, insanların en hassas organlarına kadar girip cinnetlerine sebep olmaya kadar birçok vak’aya şahit oluruz. Evet onlar, her vesileyle insanları aldatmaya çalışmışlar; neticede de dinî duygu, dinî düşüncelerini alt-üst edip onları saptırmışlardır. Ondan öte, bu insanların kendilerini kendilerine farklı göstererek, yer yer müceddid, mehdi, mev’ud İsa.. gibi iddialarda bulunmaya sevketmiş; onlarla beraber pek çoklarını da baştan çıkarmışlardır. Bu bakımdan her halükârda onların bu aldatma ve saptırmalarından Allah’a sığınılmalı ve gaybdan verecekleri haberlere de asla itibar edilmemelidir.

Gaybdan haber verme şekli, bir de medyumlukla olabilir ki, o biraz daha farklı bir olaydır. Günümüzdeki görülen şekliyle medyumluk, yine cinlerle irtibattan ve onların verdiği haberleri aktarmaktan başka bir şey değildir. Aslında gerçek mânâda medyumluk, zaman ve mekân üstü bir hâl alma demektir ki, bu, dünü ve yarını bugünle beraber görmeyi netice verir. Bu mertebedeki bir medyum, bir kısım hadiseleri önceden haber verebilir ya da geçmişteki hadiseleri anlatabilir. Ama bunların verdikleri, verecekleri haberler iltibastan hâli olmadığı için bir kıymet-i harbiyesi yoktur.

Geçmiş ve geleceği aynı anda görme meselesi, bazılarında velayeti ihrazla, bazılarında da ruha kendi gücünü kazandırmakla hasıl olur. Zannediyorum gerçek bir medyumluk varsa, onu bu ikinci kategori içindeki insanlar arasında aramalıyız.

Çocuk Ebeveyn Münasebeti 5 dk.

Çocukların ana-baba için bir imtihan vesilesi olduğu öteden bu yana söylenen bir şeydir. Bununla kastedilen nedir?

Dünya hayatı, acı-tatlı birçok yönüyle, bizim ebedî âleme geçişimizi sağlayan bir hayattır. Aynı zamanda bu hayat, birçok fitne ve imtihanlarla doludur. İmtihan unsurlarından birisi olan çocukların ise, hayatımızda ayrı bir yeri vardır. İnsan için tamamen farklı bir nimet ve aynı zamanda tamamen farklı bir imtihandır çocuklar.

Anne için imtihan, haml döneminin ilk günlerinden itibaren başlar. Hemen her anne, kendi ruh dünyasında çocuğun aldığı havada bile kendi hissesinin olduğu kanaatini taşır. Çünkü yediği bir lokma, içtiği bir yudum su karnında bölünür ve ikisinin de gıdası olur. Sonraki dönemlerde onu, bazen sırtında bazen kucağında yine anne taşır. Uykularını böler onun için. Her an, çocuk merdivenden düşer, balkondan kayar, elektrik duyuna bir şey sokar, sıcak suyu başına döker veya sobaya tutunur yanar diye binbir türlü hafakan ve endişe içinde yaşar.

Çocuk, Allah’ın insana vermiş olduğu bir emanettir ve vakti geldiğinde de geri alacaktır. Şayet ona iyi bakılır, terbiyesi iyi yapılır ve başkalarına faydalı olacak bir insan olarak yetiştirilirse; imtihan kazanılmış demektir. Fakat insan, sadece nefsaniyeti adına, kendisinden bir parça mülâhazasıyla ona bakar ve bundan zevk duyar; Allah’a olması gereken sevgiyi tamamen çocuğa sevkederse; bir kalpte iki sultan olmaz’ düsturunca, imtihanı kaybetmiş demektir.

Bir âyet-i kerimede dünya malı da çocuklarla birlikte imtihan vesilesi olarak zikredilmiştir. ‘Mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir (imtihan), Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir. Allah ise, işte büyük ödül O’nun yanındadır (kim Allah sevgisini mal ve evlat sevgisinden üstün tutarsa o, Allah’ın yanındaki mükâfata erişir’ (Teğabun/15). Bu âyetin ifade ettiği hakikate göre her şeyde Allah’ın rızasını aramak ve O’na yönelmek; diğer şeyleri de tâlî olarak kabul etmek çok önemlidir. Zaten hayatını bu çizgide sürdürenler, imtihanı kazanırken diğerleri kaybetmektedirler. Yalnız bu, dünyayı ve evlad ü ıyali tamamen terketme demek değildir. Bilakis bütün bunların sahibi adına, onlara tam anlamıyla sahip çıkma demektir. Bu açıdan insan, kendisini bir emanetçi gibi görmelidir. Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği diğer nimetlerle birlikte evlad ü ıyale de sahip çıkmalı ve kendisine verilen bu emanete hıyanet etmemelidir.

İslâm dini, çocuklar hakkında anne-babaya güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim verme ve vakti geldiğinde onu evlendirme gibi üç önemli vazife yükler. Bu vazifelerin çok iyi idrak edilmesi gerekir. Çünkü bu vazifeler, bütün bir hayatı kuşatır. Onun için hekimlerin beşikteki çocuğa gıda takvimi uyguladıkları gibi, ana-baba da çocuklarının yaş ve idrak seviyelerine göre hayat boyu eğitimlerine dikkat etmelidirler. Hele onu evlendirirken İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) beyanıyla servete, güzelliğe ve soya takılıp kalmamalı ve dinî hayatı, tercihte birinci unsur kabul etmelidirler.

Çocuğu terbiye mevzuunda da onunla aradaki mesafeyi koruma önemli esaslardan birisidir. Bir taraftan vakar ve ciddiyet muhafaza edilirken; diğer taraftan onun dertlerini ve sevincini paylaşma çok önemlidir. Ana-baba olarak vakar ve ciddiyet korunmadan, onunla sadece çocuksu şeyler paylaşılır, oyun oynanır, güreş tutulursa; mesafe korunamayacak ve sair hususlarda çocuğa müessir olunamayacaktır. Böyle bir atmosferde yetişen çocuk, şımarıp çeşitli davranış bozuklukları gösterebilir ve hatta küstahlaşabilir. Bu açıdan gerek kendi çocuklarımız olsun, gerekse terbiye edilmek üzere bize teslim edilmiş çocuklar olsun, onların sağlıklı bir terbiyeden geçmelerini istiyorsak; onlarla aramızdaki bu mesafe daima korunmalıdır.

Ayrıca çocuk, daima kendisine ideal bir model edinme ihtiyacını hisseder. İşte ana-baba çocuğun model olarak seçtiği insanlardır. Zaten ileri yaşlarda kendi ailesinde aradığı ideal modeli bulamayan çocuk, dışa yönelir ki bu da ruh dünyasında çatışmalara sebep olur. Aradığı ideal modeli ailesinde bulan çocuk ise mutlu ve huzurlu bir hayat yaşar.

Bu faslı bir âyet meali ile bitirelim: ‘Ey inananlar! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da ⁄afûr ve Rahîm’dir (O da sizi bağışlar)’. (Teğabun/14) Demek ki mal ve evlad bir yönüyle potansiyel düşman, diğer yönüyle dosttur. Bunlar Allah yolunda değerlendirilebilirse, insan onlar vasıtasıyla hem dünyasını hem de âhiretini mamur edebilir.

Çok Uluslu Şirketler Çağında Ticarî Ortaklıklar 6 dk.

Türkiye’de kurulmuş bulunan ticarî ortaklıkların, yabancılar seviyesinde başarılı olamamalarının sebebi nedir? Bu konuda başarılı olmak için neler yapılabilir?

Dünya, ticarî, siyasî, kültürel vb. alanlarda, süratle işlerin büyük ölçekli olmanın geçerli olduğu bir döneme doğru kaymaktadır. Böyle bir dönemin arefesinde, gelecekte ticarî ve iktisadî hayatta bir ‘natürel seleksiyon’ yaşanacağını, küçüklerin dökülüp biteceğini, büyük ölçekli olanların hayatlarını devam ettireceğini; dolayısıyla da himmetlerin biraraya getirilerek büyük iş merkezlerinin tesis edilmesinin gerektiğini defaatle dile getirdiğimi hatırlıyorum. Ne var ki, bugüne kadar istenildiği ve arzu edildiği seviyede bunun gerçekleştiğini de söyleyemeyeceğim.

Evet, günümüzde ticarî hayatla iştigal eden her müteşebbisin, küçük küçük, köşebaşlarında yer alan bakkal dükkanlarıyla, yarınlara yürünemeyeceğini bilmesi gerekir. Öyle ise, güvenilir ve piyasayı bilen, kabiliyetli, kapasiteli insanların önderliğinde büyük ortaklıkların te’sis edilmesi mutlaka gereklidir.

Gümrük Birliği’ne girme, Orta Asya ülkelerine açılma.. gibi yeni gelişmelerle Türkiye’nin ufku açılmakta ve ticarî hayatta yeni bir dönem başlamaktadır. Bu gelişmelerin ülke ve insanımız adına geniş imkânlar sağlayacağı kanaatindeyim.

Bütün bu fırsatların yerinde ve zamanında değerlendirilmesi için de, büyük sermaye ortaklıklarının kurulması, yerinde bazı banka veya finans kurumlarının garantörlüğünde dış dünyaya açılmanın vakti gelip-geçtiği düşüncesindeyim.

İkinci olarak; yapılacak işler, mutlaka uzman bir kadro ile yürütülmelidir. Sermaye ortakları bu işin ehli değillerse, iş behemehal ehline tevdi edilmelidir.

Bazı müteşebbislerin her ne kadar daha önceden küçük çapta ticarî tecrübeleri olsa da, idareye müdahalesi önlenmeli ve iş, tamamen salâhiyetli bir kadro tarafından yönetilmelidir. Yoksa, ‘iştirakim kadar, müdahâlem olmalıdır’ düşüncesiyle hareket edilirse, neticenin fiyasko olacağı kaçınılmazdır.

Üçüncü önemli bir husus da; bana göre bir ortaklık esnasında, şahsın bütün mal varlığını ortaya koymamasıdır. Evet Shakespeare’in ifadesiyle ‘ya olma, ya da olmama’ deyip, balıklamasına işin içine girilmemesi gerekir. Herkes kendi malından, maişetine esas teşkil edecek bir miktarını geride bırakmalı ve geri kalanını sermaye olarak vermelidir. Bunun, o teşebbüsün geleceği adına birtakım yararları olacaktır. Çünkü böylesi büyük yatırımlar, hele bir de dışa açılma sözkonusu ise, belki 5-10 sene gibi uzun bir dönem kâr etmeyecek, etse bile sermayedârlara dağıtılamayacaktır. Bu kadar zaman içinde belli bir gelir olmadan geçinilemeyeceğine göre, bir kısım sıkıntılara maruz kalınacak ve bir beklenti içine girilecektir. Öyle ise, yapılan ortaklık, âdeta bir ek iş konumunda olmalıdır.

Diğer taraftan başta ne karar alınmışsa, mutlak o uygulanmalı ve vaz’edilen kurallara sadık kalınmalıdır. Mesela, işe başlarken ‘şirketimiz rekabete hâvi hale gelinceye kadar, kâr dağıtılmayacak’ denmişse, müessese bulunduğu yer itibarıyla rekabete hazır hale gelinceye, pazar ve piyasalarda yer tutuncaya kadar kâr dağıtılmamalıdır. O iş, nasıl bir seyr gerektiriyorsa, her şey o usûl içinde takip edilmeli; icabında belli bir sisteme oturması için 20-25 sene beklenilmelidir. Mü’min, hırsla zenginleşme ve birden çok kazanma anlayışından uzak durmalıdır. Aksine böyle bir düşünceden mutlaka zarar görebileceği akıldan uzak tutulmamalıdır.

Dördüncü bir husus ise; dünyevî işler, sırf dünyevî avantajlar nazar-ı itibara alınarak tesis edilmelidir. Ticaret hayatı, ibadet kuralları içinde ele alınmamalıdır. Ticaret etrafında vaz’ edilen kuralların birçoğu ne Kur’ân, ne de Efendimiz (sas) tarafından söylenmiştir. Onlar, genel itibarıyla fukahanın koymuş olduğu kurallardır. Bu, kat’iyen ticaretle iştigal ederken, İslâm’ın yasak ettiği şeyler içine girilebilir mânâsında anlaşılmamalıdır. Eğer birileri şu ya da bu yolla zengin olmuşlarsa, o yollar alınıp kullanılmalı; ancak, bunların Kitap ve Sünnet’in ruhuna aykırı olmamasına dikkat edilmelidir.

Bu kapsamda dışarıdan bazı firmaların bayilikleri alınabilir. Buna tevessül ederken de, satılacak malda toplumların yapı farklılıkları gözardı edilmemelidir.

Ayrıca Japonya, Amerika.. gibi ülkelerde insanların ürettiği malların, devlet kanalıyla dış piyasaya sürülmesi nedeniyle, pazar problemi yoktur. Tabiî ki, bu onlar için, emin bir şekilde kepçeyle kazandıklarını kaşıkla yeme demektir. Dolayısıyla bu husus, ticarette bir aşk u şevk olup, onda devamlılığı sağlayacaktır. Bizim insanlarımız ise, hem üreticilik, hem de ürettiği malın pazarlamacılığını yapmaktadır ki, bu da yukarıda arzettiğim şeyin tam tersidir ve kaşıkla kazanılan şeyin kepçeyle tüketilmesi demektir.

Servet, günümüzde Kurân’ın ifadesiyle ‘yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç’ (Haşr/7) olmakta ve hayır-hasenat adına da bundan bir kuruş harcanmamaktadır. Her ülkenin belli bir kapasite ve servet limiti vardır. Onu birileri, sadece kendi ellerinde tutmakta ve çeşitli engellemelerle başkalarının ondan istifade etmelerine imkân tanımamaktadırlar. Belli güçler tarafından oluşturulan bu zincirin de, yine teşkil ettirilecek bu tür ortaklıklarla kırılabileceği ümidini taşıyorum.

Dâsitânî Bir Kardeşlik İçin 7 dk.

Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik anlayış ve uygulanışını çok sık nazara veriyorsunuz. Bu anlayışı günümüze nasıl taşıyabiliriz?

Asr-ı Saâdet’teki kardeşlik, tarihe her yönüyle örnek bir kardeşlik’ ve onu dâsitânî bir şekilde gerçekleştirenler de ‘örnek bir nesil’ olarak geçmiştir. Ve bu seviyede bir kardeşlik, daha sonra hemen hiçbir zaman diliminde -maalesef- o ölçüde temsil edilememiştir.

Gerçi, Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde onların aralarında bir kısım ihtilaf ve iftiraklar görülmüştür ama, bunları çıkaranlar, o ‘saff-ı evvel’i teşkil eden ‘yıldızlar’ değil; arkadan gelen çilesizlerdir. Ve biraz da, öndekilerden bazıları önünü alamayacakları bu ihtilaf ve iftirak fitneleri içinde değişik şekilde rol almışlardır. Ama, yine de her şeye rağmen bunlar, hayatlarının sonuna kadar belli ölçüde dengeli yaşamışlardır. Şimdilerde -esefle arz edeyim- ‘İbn Sebe diye birisi veya Übeyy İbn Selûl fitnesi diye bir şey yoktur; aslında Sahabe kendi arasında ihtilafa düşmüştür’ gibi sözlerle, bir yönüyle haricî düşmanların yaptıklarını hafife alma ve onları pâka çıkarma, hatta tezkiye etme gayretleri sözkonusudur. Halbuki böyle bir düşünce, Kur’ân-ı Kerim’in ‘vessâbikûne’l-evvelûn, mine’l-muhacirîn ve’l-ensâr’ (Tevbe/100) ve ‘radıyallâhu anhüm ve radû anh’ (Tevbe/100) dediği insanları karalamak demektir. Tarihî bir gerçektir ki, Yahudiler başta olmak üzere bütün şer güçler İslâm tarihi içindeki hemen bütün ihtilaf ve fitnelerde ellerinden geldiğince bir şeyler yapmış ve aktif rol oynamışlardır.

Evet, o ‘yıldız insanlar’ın (ra) arasında ilk dönem itibarıyla hem hissî hem de mantıkî kardeşlik hakimdi. Ancak bu kardeşliğe bir dünyevîlik tosladı ve aradaki vahdet muvakkaten kırıldı. Bu kırılmadan sonra da, o safvet bir daha temsil edilemedi.

Pekala ‘duygu ve düşüncede; elem ve lezâizde tam bir paylaşımın yaşandığı bu altın dönem seviyesinde bir kardeşlik yeniden ihraz edilebilir mi?’ denilecek olursa; böyle bir uhuvvetin teşekkülü için her şeyden önce güçlü bir insibağa ihtiyaç vardır. Bu mevzuda ‘hissî kardeşlik’ önemli bir esastır; ancak yeterli değildir. Malum olduğu üzere aynı anne ve babadan meydana gelen kardeşler arasında ‘hissî kardeşlik’ vardır, ama onlar, bazen çok basit bir miras meselesinde bile birbirleriyle kavga edebilir, hatta birbirlerini öldürebilirler. Öyleyse öz kardeşleri bile birarada tutamayan ‘hissî kardeşlik’, Sahabe ölçüsünde bir kardeşliğin tesisi için yeterli değildir. Kaldı ki, bu kadar geniş bir dairede herkesin menfaat ve çıkar noktaları, his ve anlayışları, mezak, meşrep ve mizacları ayrı ayrı olunca bu kardeşliği tesiste işin mantıkî unsurlarını ilave etmek gerektir. O bakımdan Bediüzzaman Hazretleri, bize meselenin daima mantıkî yönlerini ve dinamiklerini göstermiştir. Mesela; ‘Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir.. bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir’ demiştir. Şimdilerde ilave edecek olursak; hasımlarınız bir, düşmanlarınız bir, sizi istemeyenler bir, büyümenizi engelleyenler bir.. bir..

Meseleye, daha farklı bir zaviyeden bakacak olursak; Cenâb-ı Hakk’ın tevfiki, bizim vifak ve ittifakımızla çok alâkalıdır. Çünkü vifak, tevfik-i ilâhînin çok önemli bir vesilesidir. Vifak, bir çizgi üzerinde birleşme; ittifak da geldiği ‘bâb’ itibarıyla bu meselelerin mutavaatı yani insan ruhunda tabiat haline gelmesi.. yani insanların, anlaşıp bütünleşerek onu, tabiatlarının ayrı bir derinliği ve ayrı bir buudu haline getirmeleri demektir ki, kanaatimizce böyle bir ameliye, el açıp ‘Mecmuatu’l-Ahzâb’ı günde bir-iki defa hatmetmekten daha çaplı bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ın tevfikini yâr etmesi adına Allah’a sunulmuş önemli bir dua ve bir münacâttır.

Evet, Allah’ın lütuflarına mazhariyet, insanın bir kısım evsafla muttasıf olmasına bağlıdır. Çünkü Efendimiz’in (sav) mübarek beyanlarına göre Allah (cc), insanların suret ve dış görünüşlerine değil; kalplerine, iç âlemlerine ve karakterlerine bakar. Bu açıdan önemli olan insanların sıfatlarıdır. Yani kişinin mü’min görünmesi değil, mü’min olması; namaz kılması değil namaza düğümlenmesi; Kâbe’yi tavaf etmesi değil tavaf düşüncesine odaklanması; kısacası Allah’a ve Rasulü’ne kilitlenmesi önemlidir. Unutmayalım, Allah (cc) sıfatlara bakarak hükmünü icra etmektedir.

Buna göre şayet bir kâfir, sistemli düşünür, eşya ve hadiseleri hallaç eder, vaktinin kıymetini bilerek onu boşa harcamaz ve hep çalışırsa; bu sıfatlar birer mü’min sıfatı olduğu için Allah (cc), o kâfir hakkında muvaffakiyet ve başarı hükmünü verir. Diğer taraftan, bir başkası Kâbe’yi her gün elli defa tavaf etse bile; kalbi, iç dünyası, düşünce yapısı, sistem anlayışı bozuk ve kâfir sıfatı taşıyorsa mü’min hakkında mağlubiyet ve hezimet hükmünü verebilir. Çünkü mü’min olmanın mükâfatı, ekseriyet itibarıyla ahirette; şeriat-ı fıtriyeyi bilmemenin ve ona riayet etmemenin cezası da ekseriyet itibarıyla dünyadadır. Bu iki kitabı dengeli yaşamak bizi gerçek takvaya ulaştıracak olan yegâne yoldur.

Sahabe-misal kardeşliğin gerçekleştirilmesinde önemli rol oynayan bir diğer faktör de, bu zorunluluğun hissedilmesi, onun bir niyet halinde kalplerde ağırlığının duyulması, sonra da bu niyet istikametinde atılacak olan adımlardır. Meselâ, İslâm’a farklı metotlarla hizmet eden cemaatlerin, birbirlerini bulundukları konumda kabullenmesi, birbirlerinin hizmetlerini alkışlamaları, hatta birbirlerine yardımcı olmalarını bu konuda atılması gereken önemli bir adım olarak görebiliriz.

Evet, Sahabenin mazhar olduğu lutuflara mazhar olabilmenin yegane yolu, istenilen mevzuda en azından onlar ölçüsünde performans sergileyebilmek ve bu uğurda önümüze çıkan bütün fırsatları değerlendirebilmektir. Kim bilir, belki de bunlar hayata geçirilebilse, ‘mercûh râcihe tereccuh edebilir’ fehvasınca ilgili alanda o alana mahsus olmak üzere Sahabenin hizasına ulaşılabilir.

Hasılı, Sahabe kardeşliğini tesis etmek için, hissin yanısıra mantıkî unsurların dikkate alınması, vifak ve ittifak çizgisi üzerinde birleşilmesi ve bunun ağırlığının kalpte daima duyulması ve mutlaka müşahhas adımların atılması gerekir.

Denge 7 dk.

Dinî-dünyevî hayatımızda dengenin önemi nedir?

Hayatın her alanında denge çok önemlidir. İnsan, itikadî meselelerden ibadet ü taata, ondan yiyip içmesine, ondan da uzak-yakın çevresiyle münasebetlerine kadar her konuda dengeli davranma mecburiyetindedir. Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver!’ mülâhazasıyla her ferdin ciddî bir denge ve temkin üzere olması gerekmektedir. En başta, kulluk anlayışının çok iyi yorumlanması gelir. Bilindiği gibi Allah’ı zikretmede asıl gâye, rıza-yı ilâhîyi elde etmektir. Onun dışında keşf ü kerâmete nâil olma, fevkalâde hallere ulaşma gibi şeylerin hiçbiri asıl gâye değildir ve ‘ehlullah’ onlara hayız kanı nazarıyla bakmış ve hiç mi hiç itibar etmemişlerdir. Bu türden şeyler, talepsiz olarak insanın samimî sa’y ve gayretine terettüp edebilir. O zaman kul ‘Rabbim bu Senden gelen bir armağandır.’ der ve sevinç-endişe karışımı mülâhazalarla kabul eder. Ama bu mevzuda ona yakışan, daima bir vefâ eri tavrıyla ‘Rabbim! Bende bir vefâsızlık mı gördün ki şekerleme veriyorsun?’ diyerek sadakat duygusunu bir kere daha kontrol etmesidir.
Yine bir insanın, Rabbisiyle olan münasebetini tanzim etmesi için, illâ da bir inzivâhâneye çekilmesi şart değildir. O, bazen hem varlığın hem de kendi hayatının yorumunu sürekli yenilemek, taze tutmak ve muhasebe, murakabe, aşk u şevkle de aynı şeyleri elde edebilir. Bu çizgideki bir insanın gâfilâne geçen bir zamanı olamayacağı için o, kullukta derinleştikçe derinleşir ve kendini huzurda hisseder. Bir örnek vermek gerekirse; meselâ bir tabibin, insan anatomisi ve insan fizyolojisiyle ilgili araştırmaları, sürekli onun bu konularla alâkalı düşünce ufkunu biler ve keskinleştirir. Belki bu yüzden İmam Gazzâlî Hazretleri, ‘İhyâu Ulûmi’d-Din’ adlı eserinde, tıp ve din ilmine aynı ölçüde önem verir ve bunlardan birinin ihmalini millet-i İslâmiye adına çok büyük ihmal sayar. Nasıl ihmal sayılmaz ki! Çok basit bir misal vermek gerekirse; siz, ayağınıza batan en küçük bir tırnaktan ızdırap duyuyor, yok mu bunu dindirecek birisi? diyorsunuz. O anda birisi gelip o acıyı dindiriyor. İşte bu insan, sizin nazarınızda âdeta bir Hızır gibi olur. Büyük küçük bütün hastalıkların tedavisinde inanmış her hekimin durumu aynıdır. Eğer insanlara yararlı olması açısından bir insanın sevap kazanması bahis mevzuu ise, bir toplum insanı olarak, halka dönük hizmetleriyle inançlı hekimler evliya sayılır ve hiç kimse velilikte onlara ulaşamaz. Öyle zannediyorum inancı olan bir hekim, sadece icra-i tabâbetle bile kurtulabilir. İşte bu bir dengedir ve bunun böyle kabul edilmesi çok önemlidir. Dînî ilimlerde de durum aynıdır; siz, Rabbim deyip inzivâya çekilirseniz, beri tarafta dünya kadar insan küfür ve ilhad ızdırabı içinde kalır. Çünkü din adına onlara bir şeyler anlatılması gerekirken anlatılmamış olur.

Bu mevzuyla alâkalı Efendimiz (sav) döneminde yaşanmış bir hâdiseyi örnek olarak arz etmek istiyorum. Efendimiz’in evde olmadığı bir zamanda, zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelir ve Resûlullah’ın ibadetlerini sorarlar. Sordukları husus kendilerine açıklanınca, onu az bulur ve ‘Biz kim, Efendimiz kim? O, Allah’ın (cc) geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği bir insan.’ derler. Sonra da içlerinden biri: ‘Ben artık hayatım boyunca her gece sabaha kadar namaz kılacağım’, ikincisi: ‘Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim.’, üçüncüsü de: ‘Kadınları terk edip, onlara hiç temas etmeyeceğim.’ der ve ayrılırlar. Efendimiz (sav), olaydan haberdar olunca onları bulur ve: ‘Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin ederim, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Ama ben, bazen oruç tutar, bazen yerim; bazen namaz kılarım, bazen de uyurum; kadınlarla beraber de olurum. (Benim yolum, sünnetim budur), kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.’ buyurur.

Görüldüğü gibi Allah Resûlü (sav), amelde yapılan herhangi bir ifrâta, bir ma’siyete öfkelendiği gibi öfkeleniyor. Ma’siyet, İslâmî hayatta dengeyi bozan, insanı kendi yörüngesinden çıkaran bir şey ise, amelde ifrât da aynı mânâda bir dengesizliktir. Dolayısıyla ona karşı da çok dikkatli olmak gerekir.

Hayatta, hemen belki hepimizin bir kısım dengesizlikleri olmuştur. Meselâ; ben Trakya’da görev yaparken, beşerî garîzelerim yükselmesin, dolayısıyla gençliğin vermiş olduğu arzulara takılıp kalmayayım düşüncesiyle, günün bir öğününde sadece kalorisi olmayan bir şey yerdim. Oysaki Allah Resûlü (sav), bu tür duyguları kontrol için oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Belki az yiyip az uyuyup, iman hizmeti adına daha çok koştursa idim, aynı neticeyi elde edebilirdim. Yine o zamanlar, ‘Allah’ım, bana hastalık ver, ağrımla sızımla meşgul olayım da, kendi nefsimi unutayım.’ diye dua ettiğim olmuştur. Hatta, nefsimi kahretmek için daha ağır isteklerde bulunduğum da olmuştur. Ama bütün bunlar, yanlış şeylerdi ve bu mevzuda dengeyi bilememekten kaynaklanıyordu. Çünkü Efendimiz (sav), ‘Allah’tan af ve âfiyet isteyin’ buyuruyor. Dolayısıyla bize de, Efendimiz’in bu mevzuda bizden istediği ölçüyü korumak düşerdi.

Zannediyorum günümüzde dengenin korunamadığı diğer bir husus da, anne-baba hakkı ve akraba ziyaretleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de bu husus üzerinde ısrarla durur ve onlara saygıyı kendisine ibadetle birlikte zikreder. Öyle ise bu mevzuda bize düşen şey, iman ve Kur’ân’a hizmet düşüncesiyle en önlerde koşarken dahi, her fırsatta gidip onların ellerini öpmek ve gönüllerini almaktır. Haddizatında çok işimiz olabilir ve onlar bizimle aynı çizgi üzerinde bulunmayabilirler. Ne var ki, dünyaya gelmemize vesile teşkil etmeleri yönüyle, onları razı etme adına, -Allah’a isyanın dışında- ne yapılsa değer.

Netice olarak; insanın bir şeyi baştan plânlarken gecesini gündüzünü, hastalığını, yaşlılığını hesap ederek, sonuna kadar işi götürebilecek şekilde plânlaması, başladığı işi tamamlama esaslarına bağlaması ve taşıyamayacağı yükün altına girmemesi önem arz eder.

Devlet-i Ebed Müddet 7 dk.

Osmanlılardaki devlet-i ebed müddet fikri nasıl değerlendirilmelidir? Osmanlı bu düşünceyi ne derecede hayata geçirmiştir?

Devlet-i ebed müddet bir ideal ve bir mefkûredir. Bunun tam gerçekleşmesi ise imkânsızdır. Bu açıdan ona bir gâye-i hayal demek daha doğru olur zannediyorum. Çünkü ferden-ferda herkesin öldüğü gibi, devletlerin de ölümü mukadderdir. Ali Şeriatî’nin ifadesiyle, herkes için yürüyeceği yolda yuvarlanıp içine düşeceği ve bir daha da çıkamayacağı bir çukur vardır. Ama yol, bazen oksijen çadırında, nebatî bir hayatla uzar, bazen de toplumun bütün dinamizminin devreye girmesiyle.. tıpkı sadakanın ömrü uzattığı gibi.

Osmanlı bunların hepsini görmüştür. O, hiçbir millete müyesser olmayan uzun bir ömür yaşamıştır. Evet dünya tarihinde tek sülalede böylesine uzun bir ömür, hiçbir millete müyesser olmamıştır. Firavunlarda, Roma’da 150-200 sene arayla aileler değişmiş olmasına rağmen, Osmanlılarda bu müddet 6 asırdır ve bunun 4 asrı da hep zirvede geçmiştir.

Söğüt’ten başlayıp devamlı helezonik olarak yükselen ve zirveleşen bir devletin gaye-i hayalinin ebed müddet’ olması, onların himmetlerini âli tutmaları ve canlı kalmaları adına çok önemlidir. Hayalleri hafife almamak lâzım. Bilmem kaç sene evvel haritada işaretlediğiniz yerlerin sizin üzerinizde tesiri çok büyüktür. Öyle ki o, sana uzaktan göz kırpan bir yıldız gibi sürekli gel der; siz de ona doğru hep yürürsünüz. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, olmazsa çeyrek asırda veya yarım asır sonra ulaşılması gerekli olan bir zirveye ulaşmış olursunuz. Böyle bir hedef olmayınca, insan bir yere kadar çalışır; çalışır ve artık yeter der. Sonra Üstad’ın ifadesiyle ezhan ‘ene’lere döner, etrafta gezmeye başlar.

Diğer bir tabirle mesele, hatt-ı müstakim üzerinde bir yol takip etmekten çıkar, dairevî bir hâl alır. Sonra insan her şeyi kendi etrafında örgülemeye başlar. İşte bu bir ufuksuzluk ve mefkûresizlik demektir.

Evet, Osmanlılar da, gaye-i hayale ulaşmak için acaba her zaman ilk dönemlerde olduğu gibi, hususi ile de ilk dört asırda olduğu gibi, ona ulaşma yolunda strateji, politika üretebilmiş midir? Burada eskilerin ‘fihi nazar’ dedikleri gibi ‘fihi nazar’ deyip geçeceğiz… Sadece acı bir zem olmaması ve biraz da ‘ölülerinizin kötü yanlarını anmayın’ disiplinine bağlılığımdan dolayı, bunlar olmamıştır demiyorum. Geçmişimizi ne kadar hayırla yâd etsek de, içimizin o mevzuda çok rahat olmadığı da muhakkak. Bir Fatih döneminden sonra ilim düşüncesi bitmiştir. Hatta onun dönemindeki şeyler de eskinin hızından ibarettir.

Selçuklular, Osmanlılardan daha çok gâileli, curcunalı bir dönemde yaşamışlardır. İster Şark’tan gelen azgın tecavüzler, ister Garp’tan gelen mütecaviz saldırılar karşısında, bir türlü kafalarını dinleyememişler ve bir gâye-i hayale yönelememişlerdir. Bu açıdan meseleye bakacak olursak, Selçuklulara nispetle, Osmanlılar daha avantajlı sayılırlar. Buna rağmen Osmanlı’nın ister ilim, ister ‘devlet-i ebed müddet’ fikrinde istenilen oranda başarılı oldukları da söylenemez. Belki ilk kabilevî fütuhat döneminde bu olmamıştı ve olamayabilirdi de; ancak devlet, devlet olarak sistemleşip oturaklaşınca bir ilim düşüncesi ve bir Rönesans gerçekleştirilebilirdi. Vâkıa, medeniyet tarihi yazarları, genelde o fütuhat dönemini müteakip bir ilim döneminin başladığını, bunu medeniyet ve kültür dönemlerinin takip ettiğini söylerler; ama, meselenin arzu edildiği şekilde gerçekleşmediği de bir vakıadır. Dolayısı ile bir taraftan ‘devlet-i ebet müddet derken ne kadar samimi idik?’ diğer taraftan ‘buna ulaşma adına yapılması gereken şeylerin ne kadarını yapabildik?’ gibi mülâhazalarımı henüz aşabilmiş değilim.

Gerçi daha sonra acı acı yerimizde saydığımızı hissetmeye başladığımız an, çırpınmalarımız söz konusudur ama, o zaman da batı o parlak durumu ile gözlerimizi kamaştırmış biz de kendi değerlerimiz adına sarsılmışızdır. Bunun ardından, şaşkınca, el yordamıyla bazı kararlar alıp değerlendirme dönemi başlamıştır. Bu ise bizde, inhitat döneminin başlangıcı olmuştur. Tanzimat da bunun bir sendrom halinde ortaya çıktığı dönemin adı. Biz bu dönemde ille de Fransa demişizdir ve Fransa, bizim yaklaşık bir asır boyunca adeta mihrabımız olmuştur. Bundan da bir netice alınamayınca Meşrutiyete ümitler bağlanmıştır. Daha sonra İttihatçı toy delikanlılar devreye girmiş, kumarbazın devamlı kaybedip en sonunda ‘Bütün kaybettiklerimi istirdat ederim.’ mülâhazasıyla en pahalı bir şeye son zarını attığı gibi, biz de Almanlarla birlikte macerâvârî dünya savaşına girmiş ve ‘Eski saltanat ve debdebemizi istirdad ederiz.’ diye şansımızı son bir kere daha denemişiz ama, koca bir devleti payimâl etmişizdir.

Onlar bir çürük ipliğe hülya dizmişlerdi ve bu hülyaya, maalesef devlet içinde üç hayatî mekânizma da iştirak ediyordu. Asker, sadrazam ve maliye. Rıza Tevfik, İttihatçılar içinde yer alan bir insandır. Ama, daha sonra onların tavrının yanlış olduğunu anlamış ve ‘Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı şiirinde, pişmanlığını ifade etmiştir.

Bu değerlendirmeler ışığında günümüze bakacak olursak fırsat henüz fevt olmamıştır. Devlet yine ebed müddet ve bu yine gâye-i hayaldir. Fikir seviyemiz ne olursa olsun duygularımızın temiz ve bu hedefe müteveccih olduğu kesindir. Bazen Allah çok edna nefislerden, âlâ işler çıkarabilir. İşi yapan, plânlayan O olduktan sonra, çok da esbab-ı âdiye üzerinde durmamak lazım.

Biz niyetlerimizin sadık kullarıyız. Bir insanın, birkaç neslin, birkaç asrın tahakkuk ettirmeye ömrünün yetmeyeceği koskocaman bir gaye-i hayalin peşindeyiz. Ama akıllı isek, şimdiden buna sahip çıkar, niyetimize göre onun mükâfatını alabiliriz. Çünkü müminin niyeti amelinden hayırlıdır.

Din, Hikmet ve Kuvvet 9 dk.

“Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet ve kuvvet.” buyuruyorsunuz. Bunu izah eder misiniz?

Evvelâ, dini tarif edecek olursak, din, insanları kendi ihtiyarlarıyla hayra sevk eden ilâhî sistem demektir. Bu icmalî tarif, kelimesi kelimesine Kitap ve Sünnet’te yok ise de, Kitap ve Sünnet’in ruhuna uygun bir tariftir. Din, ilâhî bir sistem veya sistemler mecmuasıdır. Onu, beşerî sistemlerden ayıran en önemli esas, onun vaz’-ı ilâhî olmasıdır. Bu itibarla da berikilere “vaz’-ı beşerî” veya “kavânîn-i vaz’iye” yani beşerin koyduğu kanunlar denmiştir. Din vasıtasıyla hayra sevk, tamamen Allah’a aittir ama, bu sevkte insan iradesinin nefyi de söz konusu değildir. İnsanlar, cüz’î de olsa, irade sahibi bulunduklarından, herhangi bir noktadan herhangi bir noktaya, cemâdât gibi sevk edilmezler. Netice olarak din; Kitap, Sünnet ve ayrıca selef-i salihînin Kitap ve Sünnet’e dayanan sâfî içtihadlarından müteşekkil ilâhî ve küllî bir sistemdir.

Hikmete gelince onun şimdiye kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kitab’ın yanı sıra hikmetin de verildiğinden bahseder ve orada hikmet Kitab’a atfedilir.[1] Bu yüzden de, pek çok yorumcu, hikmet Kitab’ın aynısı değildir demişlerdir. Bir diğer âyette: “Kime hikmet verilmişse, ona bol hayır verilmiştir.” (Bakara sûresi, 2/269) buyrulmaktadır. Sünnet, her yönüyle Kur’ân’ın icmalini tafsil, umûmunu tahsis, husûsunu ta’mîm, mutlakını takyid ve mukayyedini de ıtlak ettiğinden, biri bin yapan, sistemi enginleştiren büyük ve bol bir hayır kaynağıdır. Bu sebeple muhaddisler, hikmetten maksat, Sünnet olduğu şeklinde kanaat izhar etmişlerdir. Ayrıca namazın, zekâtın, haccın, orucun tafsili de Sünnet’le sabittir. Dolayısıyla Sünnet, bir hayr-ı kesîrdir ve bu hayr-ı kesîrden ilk ve en büyük hisse alan da Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Hikmet aynı zamanda, Üstad’ın da işaret buyurduğu gibi, bize bir hak ve gerçek olarak talim edilen İslâmî meselelerin, daha sonra, keşf ve müşâhede yoluyla görünmesi ve eşyanın perde arkasının kavranması mânâsına da hamledilmiştir. Biz, çevremizde sadece kapı, pencere ve dört duvar görüyoruz ama, Hz. Sâdık-ı Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum. Sema bir tınlayışla tınladı ki, eğer gördüğümü görseydiniz ve bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” buyurur.

Bu mânâda, eşyanın perde arkasına ıttıla da hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmiştir. Bu ıttıla, keşif ve müşâhedeyle olduğu gibi, sezginin inkişafıyla da, hayalin vüs’atiyle de olur… Ehlullah, bizim akılla istidlâl edip, ilmelyakînle bildiklerimizi, vicdanlarında yeniden bir defa daha keşfeder, duyar ve hatta onu hissetmenin de ötesinde yaşarlar ki, bu da bir hayr-ı kesîrdir.

Bazıları hikmeti felsefe mânâsında kullanmıştır. İslâm muhakkikleri, büyük çoğunluğu itibarıyla ötedenberi felsefeye cephe almışlardır. Bu cephe alışta bazı dönemlerde gevşek­likten, bir kısım felsefî düşüncelerin içeri sızması söz konusu olsa da, kelâm yoluyla, bu sızmalara karşı, tıpkı antibiyotik nev’inden bazı ilaç ve mualeceler sayesinde, o mikrop ve virüslerin yok edildiği de bir gerçektir. Meselâ, felsefeciler teselsülden bahsetmişlerse, kelâm ulemâsı teselsülün butlanıyla buna karşı koymuş ve felsefecilerin delil diye ileri sürdükleri aynı şeyleri, çok rahat onlara karşı kullanmasını bilmişlerdir.

Felsefî çarpıklıklara karşı, İmam Gazzâlî gibi muhakkik âlimlerin mücadelesi dillere destandır. Evet, felsefecilerin tehâfütlerini göstermek, yani onların tutarsızlıklarını, sukûtlarını gözler önüne sermek için İmam Gazzâlî önemli bir simadır. İşte, eski-yeni bir kısım akılcı ve pozitivistlere karşı İmam Gazzâlî ve Bediüzzaman gibi üstün dimağların keşfiyât ve mânevî müşâhede dışı yol ve usûllerle, bizim “akliyât” ve “mantıkiyât” diyebileceğimiz değişik ilimlerle alâkalı meseleleri o ilmin uzmanları gibi değerlendirmeleri de şayet felsefe kabul edilecekse, bu bize göre felsefedir ve aynı zamanda, hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmesi mümkündür.

İmam Gazzâlî, gerçi filozofları tekfire kadar gitmiştir ama filozofların da nassları olduğu gibi kabul etmeyi aptallık sayma, ilm-i ilâhîyi sınırlama, filozofları peygamberlerden üstün tutma, haşr-i cismanîyi kabul etmeme gibi küfre götürücü inanç ve düşünceleri taşıdıkları da bir gerçektir. Şu kadar var ki, onların bu tavırları bir cihetten de Zâhirîlere reaksiyondan ileri gelmiştir. Evet, olabildiğince temkin, hüsnüzan ve selefi hayırla yâd etme anlayışı içinde bile olsa, “Ehl-i Sünnet’in donmuş kafaları ve eblehleri” diyebileceğimiz, insan düşüncesini bütün bütün donduran, hatta öyle ki birbirine zıt rivayet ve nasslar arasında bile tercih yapamadan, hepsine “Doğrudur, amel edilmeli.” dogmasıyla yaklaşan, bu buzdan kafaların ifratları, felsefecileri tefrite götürmüştür.

Şimdi bu “dalâlet-âlûd” felsefeye hikmet gözüyle bakamasak bile, yukarıda arz ettiğimiz gibi, bunlar karşısında, zamanımıza ait meseleleri, aklî bir çerçeve içinde ele almaya, yani fünûn-u müsbete ve içtimaî ilimlerin prensiplerine göre düşünüp, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bir “akliyât” ve “mantıkiyât” sistemini de hikmet sayabiliriz.

Ayrıca kâinat kanunlarının, insan hayatının kanun ve prensipleriyle mutabakatının araştırılması, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasındaki uyumun sezilip ortaya çıkarılması da hikmet mefhumunun içinde mütalâa edilmiştir. Evet, eğer, Kur’ân-ı Kerim ile kâinat arasında fikrî zıtlıklar yaşanıyor ve biri hep diğerine zıt görülüyor ve gösteriliyorsa, böyle bir anlayış içinde olanlar ehl-i Cennet olsalar dahi, dünya hayatı adına herhangi bir muvaffakiyet elde edebilmeleri mümkün değildir.

Kur’ân ile kâinat arasındaki tetâbukun kavranması ve bunun insan hayatına ve bu hayatın kanunlarına tatbik edilmesi, dinî hayatın da, dünya ve ahirete ait muvaffakiyetlerin de en önemli bir rüknüdür. İslâm’daki tefakkuh ve bu ameliyenin önemli bir ürünü sayılan “fıkıh” bu buluşma ve vahdetin ehemmiyetli bir tezahürü kabul edilebilir. Düşünün ki, en çok kıyas ve içtihad Hanefî fıkhında yapılmıştır. Hatta Hanefîler bu mevzuda bir hayli tenkide de uğramışlardır. Ancak bu ekol, din-insan-kâinat münasebetini en iyi ortaya koyan, Selçuklu, Osmanlı, hatta Abbasî gibi büyük devletlerin idaresinin dinî-hukukî temellerini teşkil eden bir fıkıh ekolüdür ve gelişmeye, açılmaya da fevkalâde müsaittir.

Ben şahsen İmam Malik’i çok ama pek çok severim. Ne var ki, Muvatta ile bugün Erzurum’u bile idare etmenin mümkün olamayacağına inanırım. Hanefî fıkhının genişliği ve umumî hakikatlar çerçevesindeki esnekliğidir ki, kıtalara hükmeden Müslüman devletler hep onu esas almış ve onun üzerinde yürümüştür. Osmanlı döneminde bile kanun adına ortaya konan şeyler hicrî altıncı asırda yapılan tedvinatın bir adaptasyonundan başka bir şey değildir. İşte bu da, hikmetin bir diğer yönüdür.

Din ve hikmetten sonra kuvvet gelir. Hikmetin kanunları, dinin ve devletin düsturları kuvvetle techiz edilmezse, her şey kâğıt üzerinde kalır ve insanlar üzerinde beklenen tesiri icra edemez. Ayrıca, hikmetin hayata tatbiki de kolay kolay mümkün olamaz. Kuvvet olmazsa, kütüphanelerdeki yığın yığın kitap/kitaplar ve zihinlerdeki, ruhlardaki dantelâ dantelâ hikmet hayata nasıl geçirilir? Nitekim tarihte ve günümüz dünyasında geçirilemediğini görüyoruz. Zira ilme, hakikate sırtını dönmüş, her şeyi pazu gücüyle halledebileceğini düşünen kaba kuvvetin temsilcileri buna müsaade etmemişlerdir, etmezler de. Bu sebeple, eğer bir millet hikmet kadar kuvvete de önem vermezse, o milletin kendi millî, dinî değerleri adına yapacağı birçok şey de havada kalacak demektir.

Ayrıca, din, hikmet ve kuvvet üçü bir arada ve ittifak içinde olmalı. Aksi hâlde, dinsiz ve hikmetsiz kuvvet sırf bir zulüm ve baskı aracı; dinsiz hikmet fırıldak çarkı, kuvvetsiz din de sırf bir “vicdan işi” hâline gelir; dolayısıyla da yaratılma ve insanlara ulaştırılma maksadı da tam olarak yerine getirilmemiş olur.



[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/129, 151, 231; Âl-i İmrân sûresi, 3/164; Nisâ sûresi, 4/113; Cuma sûresi, 62/2.

Dinlerin Tevhidi (!) 12 dk.

Batı’da dinlerin ortak noktalarından hareketle “Bütün dinlerin kaynağı birdir, öyleyse bütün dinleri bir araya getirelim.” gibi düşünceler var. Bu fikirlere nasıl yaklaşmak lâzım?

Öncelikle, bunun bizim problemimiz olmadığını belirtmek isterim. Evet, böyle bir mesele dinleri birbirinden ayrı görenlerin problemidir. Biz ne Hıristiyanlığı ne Yahudiliği ne de İslâmiyeti menşei itibarıyla birbirinden ayrı görmüyor; aksine, âyet ve hadislerin ışığında onlara Ehl-i Kitap adı vererek, davranışlarımızı o çizgide ayarlamaya çalışıyoruz. Meselâ, biz bir ateist ile evlenmezken, bir Hıristiyanla evlenebiliyor ve bir Yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz… Buna verilebilecek bir diğer örnek Hz. Ömer’dir. O, Mecusîlerin bazı temel inançları itibarıyla Müslüman akidesine yakın olmalarından ötürü, onları Ehl-i Kitap statüsünde kabul etmiştir. Hatta günümüzde Muhammed Hamidullah gibi değerli ilim adamları Brahmanizm hakkında da aynı düşünceyi paylaşırlar. Ayrıca Budizm’i de bu kategoride değerlendirenler var.

Buda, üzerindeki araştırmacıların söyledikleri şayet doğru ise, Martin Luther gibi bir reformcu ve bu itibarla da Budizm, Brahmanizm içinde bir mezhep olabilir. Yine onların tespitlerine göre, Budizm, Brahmanizm’in teolojik yönlerini değil de, ahlâka ait yönlerini almış ve bir sistem geliştirmiş. Eğer Budizm denen şey bu ise, –bu mânâdaki bir sisteme din denir veya denmez o ayrı bir mevzu, zira bizim “din” kavramından anladığımıza göre din, “İnsanları kendi iradeleriyle âheste âheste mutlak hayra sevk eden bir ilâhî kanunlar mecmuasıdır.”– ona şer’î mânâsıyla din denmese de, lügat mânâsı itibarıyla yol, sistem, ekol mânâsına “din” denebilir. Bununla beraber bizim için mülâhaza dairesi açıktır. Kim bilir belki de, Budizm sistemi de, ilâhî dinlerin dayandığı gibi bir asla dayanıyordur ve Brahmanizm’den farklı ayrı bir dindir.

Söz buraya gelmişken, mevzu ile direkt irtibatı olmasa da bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Benim kanaatime göre Kur’ân-ı Kerim, saf Hıristiyan akidesini ve Hz. İsa’yı anlatmasaydı, bugünkü tahrif olmuş şekliyle, Hıris­tiyanlığı anlamada bizler de çok zorluk çekerdik.. çekerdik de “bir üç, üç bir” diye özetlenen “teslis” veya “ekânîm-i selâse” anlayışını izah edemezdik. Veya Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa, Hz. Yuşa, Hz. Harun, Hz. Süleyman ve Hz. Davud (aley­hi­müsselâm) hakkında tavzih edici, aydınlatıcı beyanlarda bulunmasaydı, bu yüce peygamberleri tevhid akidesi içinde bir yere oturtmamız mümkün olmayacaktı. Meselâ, Yahudi kaynaklarına göre kimisi filozof, kimisi –hâşâ– sarhoş, kimisi de kendi kızlarıyla zina eden zinakâr… Şimdi, dünyadaki en bayağı, en adi insanların bile yapmayacağı şeyleri peygamberlere isnad eden bu anlayışa din demek mümkün değildir. Bu açıdan Budizm’in de böyle bir tahrif tali’sizliğine uğramış olabileceği söylenebilir.

Sadece Budizm mi? Elbette hayır. Meselâ, Sokrates. Biz onun düşüncelerini kendi kaleminden öğrenme imkânına sahip değiliz. Çünkü onun hakkındaki her şeyi talebeleri aktarıyor. Eflatun’un Sokrates’e talebeliği ne kadar sürmüş, hocasını ne kadar anlayabilmiş ve öğrendiklerini bizlere ne kadar aktarabilmiş? Bunlar bütünüyle bizim meçhulümüzdür. Ama genel düşüncelerine bakılınca onda bir Allah inancı olduğunu da görmek mümkündür.

Evet, düşüncelerin elden ele, nesilden nesile intikal ede ede, zamanla ilk söylenişteki saf ve yalın hâlini kaybettiği çoktur. Hatta bu kadarla da kalsa yine iyi. İfadedeki saf hâli kaybetmenin yanı sıra, anlam değişikliğine uğraması da söz konusudur ki, işte bu da tahrifin –suiniyetle yapılmasa bile– ayrı bir buududur.

Bu cümleden olarak, Hz. Mesih’in bütünüyle ruh olan düşüncesi, Roma putperestliğine çarpınca ne hâl aldığını tahmin etmek çok zordur. Çevrenizdeki herhangi bir kiliseye girdiğinizde bu acı gerçeği bütün çıplaklığı ile müşâhede etmeniz mümkündür. Bir diğer taraftan, Hıristiyanlığın ulûhiyet anlayışına göre ilâh pasiftir. Onun aktif hâle gelebilmesi için Hz. Meryem’e girip çıkması lâzımdır. O, Meryem’e girip çıkınca aktif ulûhiyete inkılâp eder ve Mesih olur ki, esasen gerçek misyonu da Mesih yerine getirir. O, insanlık için elinden gelen her şeyi yapar ve yapacağı bir şey kalmayıp da sıra kurban olmaya gelince kendini kurban eder(!)

Yahudilerin de, Hz. Üzeyir için buna benzer şeyler söylediklerini biliyoruz. Demek ki kayıt tam olmayınca, böyle elmas, pırlanta gibi hakikatler bile gelecek nesillere yanlış intikal edebiliyor. Bu bağlamda, âyeti ve hadisleriyle her şeyin en güzel kaydedildiği ve Kur’ân’a bakan yönüyle hıfz-ı ilâhî disketine alınan İslâmiyet’te bile bu türlü inanç ve akide kaymaları söz konusudur. Meselâ, ulûhiyet konusunda neredeyse yukarıda arza çalıştığımız Hıristiyan inancı ile tam bir benzerlik içinde bulunan Hz. Ali’nin ulûhiyetle irtibatlandırılması buna örnek verilebilir. Buna göre aktif ulûhiyeti temsil eden Hz. Ali’dir. Efendimiz’in peygamber olarak gönderilişi, Kur’ân’ın nüzulü vs. hepsi Hz. Ali’ye zemin hazırlama gayesine yöneliktir. Hz. Ali makam-ı cem’in sahibi olarak her şeyi bünyesinde toplamış ve onu temsil etmiştir.. onun ardından bu güç, Hz. Ali’nin neslinden olan 12 imama dağıtılacaktır; gide gide nihaî olarak da hatemü’l-evliyâ olması itibarıyla imam-ı muntazarda toplanacaktır.. İmam-ı muntazar da Kur’ân’ın o eksik kalan 300-400 âyetini açığa çıkartacak ve gerçek bir kere daha tam olarak zuhur ve tecellî edecektir(!)

Şimdi bütün bu anlayışları İslâm’ın öğretileri ile telif etmemiz mümkün değildir. Ama gözü kör olası taassup, cehalet bizi de bu hâle getirmiştir. Bu konuda bizler de 14 asırdan beri ümmetin gayreti, ittifak ve icması olmasaydı Hz. Ali’yi anlamakta zorluk çekecektik.

Şimdi tekrar soruya dönelim; tahrif ve tebdilin ağına düşmüş dahi olsa, Hıristiyanlık, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Mecusilik ve diğerlerinin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım müşterek esasların bulunduğu da bir gerçektir. Meselâ, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet, ubûdiyet gibi. Veya ölüleri gömme, tesettür vb. meseleler gibi. Zira hemen bütün dinlerde ölüler gömülüyor –Ara ara “Cesedimi yakın!” diyerek toplumun asırlardan beri süregelen tarz-ı telakkisine muvafık hareket etmeyen birtakım insanlar hariç– her yerde ölüler gömülmekte.. ve tesettür her dine mensup insanlar tarafından kabullenilip yaşanmakta. Hatta yakın tarihe kadar dünyanın değişik yerlerindeki Yahudiler dahi başlarını kapatmaktaydı ki, bu da, dinlerin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım ortak değerlerin var olduğunu göstermektedir. Tabiî bu arada, neshe maruz kalmış veya tahrife uğramış –Müslümanlıkta olmasa bile– birçok hükümleri de var.

Bu çerçevede teferruata veya asla ait hükümlerde esas itibarıyla Allah’tan geleni, Allah’tan gelen şekliyle bulmak ve onları tevhid etmek çok zordur. Zaten, Allah (celle celâluhu) da, razı olduğu esasları, bir sonraki peygamberin mesajı içinde belirtmiş, değiştireceği hükümleri de değiştirmiştir. En son olarak da Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) göndermiştir ki, o da Kur’ân ve Sünnet’le, musahhihlik, müceddidlik veya müessislik görevini yerine getirmiştir.

Evet O, bir anlamda musahhihtir. Çünkü kendinden önceki şeriatlerde tahrife uğrayan noktaları tashih etmiş.. müceddittir, şartların değişmesine paralel olarak nice hükümleri değiştirmiş.. ve müessistir, A’dan Z’ye büyük ölçüde yeni bir dinin kurucusu olmuştur. Dolayısıyla da yeniden dinleri birleştirme gibi bir arayışın içine girmeye hiç gerek yoktur. İslâm, düşünülen böyle bir işin, Allah tarafından gerçekleştirildiği dinin adıdır. “Bugün sizin dininizi tamamladım, nimetimi itmam ettim ve din olarak İslâm’dan razı oldum.” (Mâide sûresi, 5/3) ve “Kim, İslâm’dan başka bir din arayışı içine girerse, bu, ondan kabul edilmeyecektir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/85) veya “Allah katında hakikî din, İslâm’dır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/19) âyetleri de aslında bu hakikati bildirmektedir.

Ayrıca “Bizden önceki şeriatlar, nesh edilmediği müddetçe bizim de şeriatımızdır.” kaidesi zaten böyle bir düzenlemeye gerek olmadığının ayrı bir göstergesidir.

Ne var ki, bu kabîl düşünce ve çalışmalar, din adına değil de kültür adına yapılacaksa, ona bir şey diyemeyiz. Zira din baş­kadır, kültür başkadır. Kültürün dinden kaynaklanan, hatta din­den beslenen yanları olsa bile, kültürü din ile özdeşleştirme müm­kün değildir. Bu açıdan bu türlü düşünceler ilim, kültür ve me­de­niyet araştırmaları açısından her ne kadar yararlı olsa da, böyle Sanskritçe gibi bir din anlayışı bence abesle iştigaldir.

Son olarak bir şey daha ilave etmek istiyorum: Bu düşünceler, içinde yaşadığımız asra has değildir. Bundan önce de dinlerin tevhidi için çalışmalar yapılmıştır.. ama bunların hiçbiri muvaffak olamamıştır. Meselâ, Ekber Şah hüsnüniyetli de olabilir ama Hinduların tesirinde kalarak, “Her dinden bir şeyler alıp, tek din meydana getirelim.” diyen ve bu uğurda İmam Rabbanî gibi bir kâmet-i bâlânın hapse atılmasına sepep olan insandır.

Şimdilerde de Garaudy (veya İspanya’da bir başkası) aynı düşüncelerle ortaya çıkmış olabilir. Hâlbuki hayatının büyük bir bölümünü İslâm’a olabildiğince ters bir sistemin akıl hocalığını yaparak geçirmiş, sonra Müslüman olmuş görünen bu insanların İslâm’ı işleye işleye tabiatlarına mâl etmeden, onları fıtratlarının ayrılmaz bir parçası hâline getirmeden, bünyelerindeki küfre ait artıkları temizleyip, bir kenara atamadan, yani yüzmesini öğrenmeden kendilerini derin deryalara salma nevinden yaptıkları şey, düpedüz kendilerini bilmeme demektir.

Evet, insan, tabiatında tahrife meyil taşıyan bir varlıktır. Meselâ, İbn Teymiye –İslâm dünyasına mâl olmuş bir şahsiyet olsa da– sert çıkışları ve ifratkâr düşünceleriyle bilinen bir insandır. Ancak onu ifratkâr yapan biraz da o dönemde mezarlara saygıda aşırılığa giden ve türbelerde mum yakan insanlar olmuştur. Onun içindir ki, insanlar çok dikkatli olmalıdırlar. Fıtratına dercedilen bu muzır huyu işletmemeye ve hele bu konuda çevrenin tesirinde kalmamaya âzamî özen göstermeli, daima Kur’ân ve Sünnet’in kıstasları içinde hâdiseleri değerlendirme cihetine gitmelidirler. Ve unutmamalıdır ki, onlar inhiraf duygusuyla da imtihan olmaktadırlar.

Onun için, insan iradesini zorlamalı ve Allah’ın “Razı oldum” dediği din içinde, kemalât-ı insaniyeye giden yolları araştırmalı, bu yolda kendinden önce yolculuk yapan enbiyânın, asfiyânın, evliyânın bindiği vasıtalara –hangisine gücü yetiyorsa– binerek menzil-i maksuduna varmalıdır. Aksi hâlde orijinalite yapıyorum, yeni icatlarda bulunacağım… gibi düşünceler onu yolda bırakabilir ve işte böyleleri o zaman, kazanma kuşağında kaybedebilirler.

Dua Üzerine Birkaç Söz ve Düşman Şamatası 5 dk.

Allah Resûlü (sav) bir duasında ‘şemâteti’l-a’dâ’ diyerek, şemateden Allah’a sığınıyor. Buradaki şemate, bizim Türkçedeki kullandığımız ‘şamata’ mıdır? Bu duayı nasıl anlamalıyız?

Soruya cevap teşkil edecek hususa intikal etmeden önce, umumî mânâda dua ile ilgili bir-iki noktayı belirtmek istiyorum. Öncelikle; bir şeyin yapılmaması, başa gelmemesi ve olmaması için yapılacak dualar, Cenâb-ı Hak’tan o işin sebeplerini yaratmamasını istemektir. Bu durumda şayet Allah duanızı kabul buyurursa, kaderde yazılı olsa bile, atâsı ile onu kaza etmez. Nitekim mev’ize ve menkıbe kitaplarına bu gözle bakıldığında bunu te’yid edecek birçok hadise ile karşılaşılır. Hatta ‘levh-i mahv ve ispat’a vukufumuz olsa veya biraz öteleri müşahede edebilsek, yerinden ayrılmış bize doğru gelen belaları görebiliriz. Bu itibarla da bazen Cenâb-ı Hakk’a sığınmakla onların durdurulması söz konusu olabilir.

Saniyen; insanın çaresi olan şeylerde çare araması, kendi iradesini güçlendirmesi ve kuvve-i maneviyesini takviye etmesi ancak dua ile olur. Şimdi eğer bir insanın iradesi yaptığı dua ile güç ve kuvvet kazanıyorsa, bundan o insanın vücudundaki hücreler de, moleküller de nasibini alır. Zaten bana göre eğer insanın beden planında bazı şeyleri aşması ve onları yenmesi sözkonusu ise, onların önce ruhta yenilmeleri şarttır. Şayet buna yenilenme denecekse, evvela insan bedeninde tahribe uğrayan hücrelerin rejenere edilmesi gerekir. Bu açıdan dualar bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın ‘nâçâr kaldığımız yer’lerde ‘nâgah bir perde açması’ ve derdimize derman olması açısından yeri başka hiçbir dinamik ile doldurulamayacak öneme haizdirler. Bunun yanı sıra maddî bir kısım tedbirlere başvurmanın gerektiği de malum-u âlemdir.

Bu iki hususu tesbit ettikten sonra, şimdi soruya geçelim: Efendimiz (sav) o duada peşi peşine dört şeyden Allah’a sığınıyor. ‘Sû-i kaza’ yani Cenâb-ı Hakk’ın hakkımızda takdir buyuracağı acı kazadan, ‘cehd-i bela’ yani bela cenderesine, bela ağına duçar olmaktan, ‘derk-i şaka’ yani şekavetin gelip çatmasından ve son olarak da ‘şemâteti’l-a’dâ’ yani düşman şamatasından. Biz şamata kelimesini, bağırıp-çağırma, etrafı velveleye verme, gürültü etme mânâsına kullanırız. Fakat Araplar onu, eksik-gedik gibi görülen şeyler veya falsolar karşısında düşmanın sevinç izhar etmesi, hoplayıp-zıplaması, haykırıp-höykürmesi mânâsında kullanırlar. Bu itibarla da biz bu sözcükle eksik ve gediğimizi düşmanların sevinç vesilesi yapmamaları için Cenâb-ı Hakk’a sığınırız. Lâzım-ı mânâ ile konuya yaklaşacak olursak, davranışlarımızda falso ve fiyaskolar içine girerek, hasımlarımızı sevindirmekten O’na sığınırız.

Buna göre biz, davranışlarımızı İslâm’ın emir buyurduğu esaslar çerçevesinde ayarlarsak ve tabii ki liyakatımız da varsa, Rabbim rahmetinin enginliği ile muamele eder ve düşmanlarımıza böyle bir fırsatı vermez. O halde bu dua en yakınımızdan, en uzağımıza varıncaya kadar bizi çepeçevre kuşatan ve bize karşı düşmanlıklara kilitlenmiş insanların böylesi şamatalarına imkan ve fırsat vermemeyi Allah’tan isteme demektir.

Bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Başta iradî hatalar yapmamak suretiyle. Bu sayede ne biz fiyasko yaşar ve günaha gireriz, ne başkaları bizim yüzümüzden zarar görür, ne de uzakta bulunan dost ve taraftarlar su-i zan ederek günah işlemiş olurlar. Üstad Hazretleri bu konuda çok hassastır. O, Safvet Efendi ile birlikte kayıkla Haliç’ten geçerken, başını kaldırıp kadınlara bakmaz. Safvet Efendi sebebini sorunca, Üstad ‘hocalığın izzetini koruyorum’ diye cevap verir. Çünkü bir insan kendisine ait olmayan bir şeye bakmaz. Hele hele Üstad gibi birinin kendisine gönül bağlamış, itimad etmiş, hoca diye kabullenmiş insanların hüsn-ü zanlarını yıkmaya hakkı yoktur. Zira aksi bir durum, kendi cephesinde sarsıntı meydana getirirken, hasmane tavırlar içinde bulunanları da sevindirir ve güldürür.

Netice itibarıyla; dua öncesi maddî planda kevnî şartlar içerisinde üzerimize düşen her şeyi yapmalıyız. Ardından da dua dua Rabbimize yalvarmalıyız.. ve unutmamalıyız ki duanın kabul yönü çok önemlidir. Zira o, halis bir ubudiyet ifade eder. Hele bazı dualar vardır ki, esbabın sükut ettiği yerlerde sadece o geçerlidir. Yunus b. Metta’nın ‘Lâ ilâhe illâ ente. Sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn’ duası gibi…

Dua-Amel Münasebeti 7 dk.

Güzel ahlaka ait esasları fıtrata mal edip onlarla bütünleşebilmenin yolu veya yolları nelerdir?

İhlâs, sadakat, vefa, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi hasletler, inanan her insanın, hayatına hakim kılmak zorunda olduğu, güzel ahlâka ait esaslardandır. Şahsî kanaatim itibarıyla ben, herkesin de bu düşünce ve kanaatte olduğunu zannediyorum. Ne var ki benim hüsn-ü zannım, bu konuda fazla bir şey ifade etmez. Mühim olan, teker teker her şahsın bu anlayışı benimsemesi ve onu topluma kazandırmak için mücadele vermesidir. Tabiî bu hemen birden olacak bir şey değildir. Ahlâk-ı âliyeye ve mesaviye ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratı ile bütünleşmesi, çok uzun bir süreç ister.

Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey, şahsın gerçekten bu konudaki azmi ve kararlılığıdır. Mesela; ihlâsı ele alalım; ihlâs, namaz kılan hemen herkesin sabah-akşam dualarında istediği bir husustur. Allah’ım beni ihlâsa eren veya ihlâsa erdirdiğin kullarından eyle’ hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır. Ancak, biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah’a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlâsın bir başka buudu olan Allah’ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istediğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocuğumuzun olmasına, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz alternatif işlerimizde tercih konumuna geldiğimizde, acaba gönül rahatlığı içinde ‘rıza-yı Bâri’yi tercih ediyoruz’ diyebilir miyiz? Hatta ‘rıza’ mertebesini, cennete ya da -ikisi ayrı şeylerse- Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahedeye tercih edebiliyor muyuz? Bu çizgide soruları uzatabiliriz. Şimdi bu meselelerin bütününde, ihlâsı ve rızayı tercih edemiyorsak ve kavlen istediğimiz hususların fiilen peşinde değilsek, hiç şüphesiz Allah’a karşı saygısızlık yapıyoruz veya ‘kezib ala’llah’ın içindeyiz demektir. Hâlbuki bu son husus, ‘Allah’a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?’ âyeti ile küfre denk tutulmuştur.

Ben rica edeyim, evlenme, çocuğumuzun olması, araba, ev, yazlık-kışlık gibi dünya mallarına sahip olmak, işlerimizin kesada ve fesada gitmemesini istediğimiz ölçüde, ihlâs, rıza, sadakat, vefa vb. şeyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah’a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum demekten sakınalım. Allah’ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah’ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Çok tekrar ettiğim bir söz içinde, dünya’ya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.

Buraya kadar arz ettiklerim meselenin bir yönünü teşkil ediyordu. Diğer yönüne gelince; ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları dualarımızda yâd etmekten hiçbir zaman dûr olmayalım. Burada bazıları önceki söylenenlerle, bu cümle arasında bir çelişki var zannedebilir. Aslında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bizim önceki arz ettiklerimiz, bir ufka işaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir. Bu hedefe ulaşıncaya kadar, başta da söylediğimiz gibi, tabii ki bir sürecin yaşanması gerekir. İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın kat’iyen vazgeçmeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve ‘her şeye gücü yeten birisine’ sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman’ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (c.c.) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.

Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı iki misal arz etmek istiyorum. Bir; Allah Resûlü (s.a.s..) bir gün mescidde Ebû Ümame el-Bâhilî’yi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda ‘fakirlik’ cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s..) ona şu duayı öğretir: Mealen ‘Allah’ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım.’ Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz:

‘Allah’ım tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım’; şimdi tasa, gam ve hüzünden Allah’a sığınan bir insan, -affedersiniz- gidip yan gelip yatar mı? Tasa ve hüzne sevk edecek şeylere kendini hiç kaptırır mı? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?

‘Tembellikten ve acizlikten Sana sığınırım’; fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu mescid, hatta mescid-i nebevî bile olsa- oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir?

‘Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım’ ve son olarak ‘borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım.’ Görüldüğü gibi bu duanın bütün ögeleri, fakirlikten mescide sığınan bir insana, ondan kurtulma yolları göstermenin yanında aynı zamanda hedef veriyor. Artık bu safhada kula düşen dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.

İkinci misal; çocuk iken başımdan geçen bir olaydır: Babam bana, ‘Gece iki bin defa Nasr suresini okuyan, Hz. Peygamber’i (s.a.s..) rüyasında görür.’ demişti. Çocukça kalbimle buna inandım ve o gece iki bin defa Nasr suresini okudum, öyle yattım. O gün, bu okuma işi, sabaha kadar sürseydi, yine okurdum. Çünkü benim Resûlüllah’ı görme iştiyakım, değil bir geceyi, belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydı. Demek insan, bir şeye dilbeste ise onu elde etme yollarını mutlaka araştırmalıdır.

Hâsılı, güzel ahlâkın unsurları ile bezenmeyi kavlen isteme kadar, onları hayata geçirmede yapılması gerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarından ibarettir.. ve dua, birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak önemli bir hadisedir.

Duanın, Derman Olacağı Dertle Münasebeti 13 dk.

Bir hadis-i şerifte, “Ne yerde, ne gökte adı(nın anılması)yla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle ki, O Semi’ ve Alîm’dir” diye mealini verebileceğimiz duayı sabah-akşam üç defa okuyan insana hiçbir şeyin zarar veremeyeceği’ buyuruluyor. Bunun sırrı adına neler söylenebilir?

Bu meseleye birkaç açıdan bakabiliriz. Yalnız öncelikle, şu hususun bilinmesinde fayda mülahaza ediyorum. Bu hadisin ravilerinden olan Eban b. Osman’ın felç olmasından kaynaklandığını zannettiğim vâkıaya dayanarak, genelde bu duayı okuyan felç olmaz’ gibi yaygın bir kanaate saplanılmıştır. Bana göre, böyle bir yaklaşım bu hadisin bütün zararlara şamil olan mânâsını, felç hastalığına indirgemek ve daraltmak anlamını taşır. Ne var ki biz, bu hadisi izah ederken, yine de örnek olarak felç hastalığını esas almanın yanında muhtevanın umumî olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Felç veya sair hastalıklar, maddî âlemde geçerli olan sebepler çerçevesinde herkese isabet edebilir. Yani kalp rahatsızlığınız vardır, damardaki bir iltihap gider beyninizde bir yeri tıkar ve siz artık vücudunuzun bir tarafını hareket ettiremezsiniz.. yani felç olursunuz. Hadis-i şerifteki ‘fi’l-ard’ kaydı buna bakar. Bu türlü durumlarda sebepler dünyasında yaşayan insanlar, böylesi hastalıklara sebep olabilecek şeyleri anında, zamanında tesbit ettirmeli ve mutlaka tedavi olma cihetine gitmelidirler. Aksine, sebepler dünyasında onlara riayet etmeme, cebrîlik anlamı taşır ki, biz cebrîlikten de i’tizalî düşünceden de fersah fersah uzağız.

Fakat bazı gözü keskin ve kendisine eşyanın perde arkasına muttali olma imkânı bahşedilmiş insanlar olabilir ki; bunlar, bin bir perde ötesinden, sebepler dünyasında yapılacak olan mualecelerin fayda vermeyeceğini müşahede ederek ‘tedaviye gerek yok’ diyebilirler. Ne var ki, bizim gibi sıradan düz insanlar, sebepler dünyasında yaşadığı müddetçe onun kanunlarına riayet etmeğe mecbur ve mükelleftir.

Bu türlü hastalıkların bir diğer sebebi de semavîdir ki, hadiste ‘fi’s-sema’ kaydı buna bakar. Yani birdenbire, hiçbir sebep sözkonusu olmadan meşiet-i İlahî’nin gereği olarak insan felç hastalığına yakalanabilir.

İster öyle, ister böyle her iki durumda da insan, ‘Müsebbibü’l-Esbâb’ olan Allah’a sığınmak mecburiyetindedir. Çünkü yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, sadece ve sadece Allah’ın elindedir. Hatta, insan hissiyatı açısından meseleye baktığımızda, netice itibarıyla Allah’a sığınma daha makul ve daha mantıkîdir. Zira bir şeyin zahirî sebepler açısından çaresi yoksa, yapılacak tek şey İbrahim Hakkı’nın dediği gibi,

“Nâçâr kaldığın yerde,
Nâgah açar ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.”

deyip Allah’a sığınmaktır.

Soruda bir de bu dua sayesinde insana zarar isabet etmeyeceği hususu soruluyor. Allah Rasûlü’nün bu ve buna benzer birçok duası vardır. Şimdi o duaların, derman olacakları dert ile ne gibi bir münasebetleri varsa, bu duanın da, hiç bir şeyin zarar vermemesi adına öyle bir münasebeti vardır. Meselâ; Umame b. Bâhilî, fakirlikten dolayı kendini mescide vermiş bir insandır. Yine bir gün orada boynunu bükmüş, mükedder, mahzun bir şekilde otururken Nebiler Serveri (sav) ona sabah namazının bitiminden sonra şu duayı üç defa oku diye ta’lim eder: ‘Allahümme inni euzü bike mine’l-hemmi ve’l-hazen ve euzü bike mine’l-aczi ve’l-kesel ve euzü bike mine’l-cübni ve’l-buhli ve euzü bike min galebeti’d-deyn ve kahri’r-rical.’ Yani ‘Allah’ım, tasadan ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten de Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten yine Sana sığınırım; borca mağlub olmaktan ve düşmanların kahrından da Sana sığınırım.’ Görüldüğü gibi, burada Allah Rasulü (sav), ikişer maddelik dört esas zikretmektedir.

Veya genelde bizler yine Allah Rasulü’nden mervî olan ‘Allâhümme innî es’elüke’l-afve ve’l-afiyete’ diye dua ediyoruz. Yani ‘Allah’ım senden af ve afiyet istiyoruz.’ Manevî hastalığımızın virüsleri sayılan günahlara karşı af, maddî hastalıklarımızın virüslerine karşı da afiyet. Bu dua cümlesinin, günahlar ve hastalıklarla ne münasebeti varsa veya yukarıdaki duanın Umame b. Bâhilî’nin fakirliği ile ne münasebeti varsa, mezkûr duanın da zarar isabet etmemesiyle öyle bir münasebeti vardır.

Münasebet adına söylemeye çalıştığım bu umumî mütalâalardan sonra, bir-iki hususa daha dikkatlerinizi rica edeceğim:

1) ‘İnnallâhe enzele’d-dâe ve’d-devâe ve ceale likülli dâin devâen fetedâvû velâ tedâvû bi haramin.’ ‘Allah derdi de devayı da indirmiştir; her derdin bir devası vardır. Öyle ise, tedavi olun ve haramla tedavi olmayın’ hadisinin ifade ettiği hakikate göre, felç dahil her türlü hastalığın çaresi vardır. Bu çare, bazen zahirî sebeplerin eliyle, yani tedavi yollarına başvurmak suretiyle gelir; bazen de doğrudan doğruya hiçbir sebepe müracaat etmeksizin Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak ve O’ndan şifa dilemekle. Mesela; Efendimiz’in (sav) tavsiyelerine uyarak, ağrıyan yerinize elinizi kor ve üç defa ‘bismillah’ dedikten sonra, ‘euzü bi izzetillâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve uhâziru min veceî hâzâ’ dersiniz, sizin samimi bir kalp ile Rabbinize yaptığınız bu teveccüh neticesi de, Rabbim size şifa ihsan edebilir. Demek ki, halis bir ubudiyet sayılan dua ile kul, Cenâb-ı Hakk’ın ‘dergah-ı nezd-i ehadiyeti’nin kapısına dokununca, sebepler bütünüyle aşılmış olabilir ve o hasta, ‘nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhuru ile’ Rabbin, husûsî bir muamelesine mazhar olabilir.

2) Kanaat-ı acizaneme göre, insan, nasıl bir hastalığın pençesine düştüğü zaman, ruhu adına tam bir panik yaşar; aynen öyle de o şahsın bedeninin bütün hücreleri de biyolojik hayatiyetleri itibarıyla öyle bir panik yaşar. İşte insan, böyle bir durumda ‘benim bu hastalığı aşmam mümkündür’ inancıyla toparlanabilirse, kanseri bile -Allah’ın izniyle- aşabilir. Yani o küllî ruhu -ki onun bedenine hükmeden zîşuur bir kanun-u emrîdir- yüksek bir moral gücü ile bunu yenebilir. İşte buna göre vücuttaki hücreler de bu moralden nasibini alır.. alır ve insan vücudunda değişik rejenerasyonlar meydana gelebilir. Evet o hücreler, aldıkları moralle âdetâ doping ilacı almışçasına şahlanır ve en onulmaz dertler, hastalıklar karşısında bile, bünyede yapılması gerekli olan tamiratı yapabilirler.

Bir kere daha hatırlatmak yerinde olur: Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için, insanın kendi kendini onarması, hücrelerine varıncaya kadar şahlanması, köpürmesi tabir-i diğerle âdetâ vücudundaki rejenerasyon sistemini harekete geçirmesi şarttır. İşte, Rabbe yapılacak olan halis dualar, samimi teveccühler bütün bunları sağlayabilir. Yani insan, bahis mevzuu ettiğimiz konu içinde ‘bismillahi’llezi la yedurru mea ismihi şey’ün..’ dediğinde, bizim anlayamayacağımız, sezemeyeceğimiz bir biçimde, iman, itminan ve moral depolaması olabilir.. ve derken bütün organizma harekete geçebilir.

Benim tahminime göre, yakın bir gelecekte, ilmin daha da ilerlemeler kaydetmesi sayesinde, bu tür duyguların vücudda meydana getirdiği tesir daha net bir biçimde görülebilir. Kim bilir bu tesiri belki de hepimiz televizyon ekranlarından seyredebiliriz. İşte o zaman, herhalde aşkı, şevki, neşeyi, kederi, duayı biz daha iyi anlarız. Yeni bir bilim mecmuasının yazdığı makaleye göre, nasıl ağaçların yanında savaştan, bombadan bahsedildiğinde yapraklarında kasılmalar, buruşmalar oluyor; öyle de bir gün, mutlaka insan vücudunda duanın, aşkın, kederin meydana getirdiği tesiri tesbit etmek mümkün olacaktır.

3) Zayıf bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (sav) ‘bir insanı üçyüz küsur melek koruyor’ buyurur. Buna binaen ben şahsen dualarımda ‘Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabin, kiramen katibîn, hafaza…’ der, onları dualarımda hep yâd ederim. İşte bu koruyucu melekler, ihtimal kişinin sebepleri yerine getirmesi şartıyla ve belki de bazıları itibarıyla bu şart da aranmaksızın, o şahsı korumak için hep tetikte bulunuyordur. Bu yaklaşımdan hareketle, bir hususa işaret etmek istiyorum. Bunu sübjektif bir değerlendirme olarak da kabul edebilirsiniz.. ama, defaatla şahid olduğum ve bizzat yaşadığım hadiselerdir. Ben bazen abdestsiz yattığım ya da geçmiş yıllarda -affedersiniz- büyük abdeste sıkışık olduğum durumlarda hiç uyuyamamışımdır. Acaba bu vücuddaki elektrik dengelenmesinin gerçekleşememesinden dolayı mıdır, yoksa başka bir sebep mi sözkonusudur? Bunlar beni aşan ve kliniklerde vücud enerjisiyle ilgili araştırma yapanların cevaplayabileceği şeylerdir ama, yine de öteden beri benim aklıma hep bunlar takılagelmiştir: Acaba, o abdestsizlik durumları hafaza meleklerinin vazifelerini yerine getirmelerine engel mi teşkil ediyor ki, insan bu tazyiklere maruz kalıyor? Bu arada, halk arasında ‘lohusalık dönemlerinde cinler, periler kadınlara zarar verir’ diye yaygın bir kanaatin de var olduğunu hatırlatıp geçelim. Evet, şayet bu kanaat doğruysa, daima abdestsizlik halinde bulunan o kadına şerir mahlukların nüfuzu daha kolay demektir. Evet, başkaları da siz de bunu herhangi bir klinikte teşhis ve tesbit edemezsiniz. Zira bu olay, sizin fizik dünyanızın dışında bir olaydır. Bu sebeple buna ne X ışınları ile ne röntgenlerle ulaşmanız mümkün değildir. İşte bütün bunlar muvacehesinde bir ihtimal, hafaza meleklerinin insanları koruması belli şartlara bağlanmış ve o şartların yokluğunda onlar, görevlerini yapamıyor ve şer güçler daha rahat insana nüfuz etme imkânını bulabiliyorlar denilebilir.

Onun için, hemen her insanın, izahına çalıştığımız bu üçüncü şık açısından, her sabah ve akşam üçer defa mezkûr duayı okuması, hafaza meleklerinin onu zarar verici şeylerin şerrinden koruması adına bir davetiye anlamını taşıyor olabilir. Nitekim bu hadisin ravilerinden olan Ebân b. Osman felç hastalığına maruz kalıyor. Arkadaşlardan birisi onun bu felçli haline dikkatlice bakınca, Ebân ona: ‘Niye öyle bakıyorsun?’ diye sorar. O da: ‘Senin rivayet ettiğin hadis….’ der. Bunun üzerine Ebân, ‘ben o gün bu duayı okumamıştım ve kaderim böyle tecelli etti’ diye cevap verir..

Duanın fezlekesi ‘ve hüve’s-semiu’l alîm’ şeklinde. Alîm ismi Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi içine alan, ihata alanı en geniş bir ismidir. Buna göre Allah, kendi zâtı dahil mevcud olan ve olmayan her şeyi bilir. Zaten bizim ‘kader’ dediğimiz şey de, böylesi muhît ilme sahip olan bir Zat’ın, mümkinâtın küllî, cüz’î her şeyi planlamasından ibarettir. Yani dünyayı ilgilendiren makro plandaki büyük değerlerden, bir şahsın damar tıkanıklığına varıncaya kadar küllî, cüz’î her şeyi…

‘Sem’i’e gelince, o da yine bir mübalağa sigası olarak, ‘her şeyi çok iyi işiten’ anlamına gelir. Dolayısıyla, her şeyi işiten o Zât, bu mezkûr duayı da işitir. Öyleyse ‘bu duayı okuyana hiçbir şey zarar veremez’ kaydını, ‘o şahıs fezlekede zikredilen Sem’i ve Alîm isimlerinin garantisi altındadır’ şeklinde anlayabiliriz. Yani dualarımız her şeyi işiten ve bilen tarafından bilinmekte ve işitilmektedir.

Netice itibarıyla, Nebiler Serveri’nden bize intikal eden bu dua, mahiyetini biz anlasak da anlamasak da hükmünü icra etmektedir ve edecektir. Rabbim bizleri bu ve benzeri hakikatlere gönülden inanan ve onu gerektiği şekilde hayatına mâl eden kullarından eylesin… Âmîn.

Dünden Bugüne Işık Evler 16 dk.

Işık evlerin mahiyeti ve misyonu adına neler söylenebilir?

Şimdiye kadar en çok konuştuğum, düşüncelerimi gayet net bir şekilde ifade etmeye çalıştığım konulardan biridir ışık evler. Onları bütünüyle hatırlamam ve sistematik bir halde tekrar etmem mümkün değil. Ama madem ki tekrar soruldu, hiçbir tertibe tâbi tutmadan, tabiî bir akış içinde düşüncelerimi arz edeyim.

Bugün sahip olduğumuz bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, açılan küçücük hücreler, ardından ışık evler ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sav) nurunun bir sperm mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkîl ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.

İlk dönem itibarıyla, İslâmî tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcına baktığımızda, Allah Rasulü (sav) de bu işe, bu tür evlerle başlamıştır. Evet, bir evle başlamıştır Nebiler Serveri (sav).. ve derken ‘yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine de bir minber’ haline gelmiştir. Dünyada yediden-yetmişe kadın-erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati ve bu irşad ve tebliğ mektebinin de istidatlı birer talebesi olmuşlardır.

Hatta sonraki dönemlerde de hep aynı metot takip edilmiştir. Meselâ bozulmaya yüz tutmuş Emeviler’de, Ömer b. Abdülaziz etrafına aldığı üç-beş insanla ve mini bir hücreyle işe başlamıştır.. başlamış ve iki buçuk sene gibi kısa bir süre içinde, yüz yıllara sığdırılamayacak kadar icraatını, böyle küçük bir mekân ve birkaç ferd üzerine bina etmiştir.

İmam Gazalî de aynı yolu takip etmiştir.. evet o da halkasına çağırdığı birkaç insana hizmet felsefesini anlatıp, dinî ilimlerin ‘ihyâ’ yolunu göstermiş ve bu gayeye matuf olarak da bir taraftan ‘el-Münkızu mine’d-Dalâl’i kaleme alırken, diğer taraftan da ‘İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn’ kitabıyla mü’minlerin gönüllerinde İslâmî hayatın diriliş meş’alelerini yakmıştır.

Aslında ilk ışık çağından İmam Rabbanî’ye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman Hazretlerine kadar, belli dönemlerde ümmet-i Muhammed’e mürşidlik yapan bütün üstün kâmetler hep aynı yolu takip etmişlerdir.

Evet, şu kocaman varlık âlemi; galaksileri, sistemleriyle küçük küçük atomlardan meydana geldiği gibi, bu büyük dâvâlar da hep bir kulübecikle başlamış ve bu dâvânın gönüllere aksettirilmesi ölçüsünde de, her şey mânâlı bir kitap veya çok mânâlı ve muhtevalı meşherler halini almıştır.

Bize gelince; Nur sûresindeki bu nur; ‘Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; Onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler..’ (Nûr/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğunu zannettiğim bu ışık evler, Müslümanlığın yeniden bir kez daha gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife görmüşlerdir. Zaten bu işin başındaki zat da kendini anlatırken ’13. asrın minaresinin başında durmuş, sureten medenî, sireten geri insanları camiye davet ediyorum’ demiyor mu? Aslında o, herhangi bir minarenin başına çıkarak ellerini kulaklarına koyup bağırmış değildi. Ama o, Barla’daki minaresi ve o minarede bir şerefe rolünü üstlenen -bugün de hâlâ bütün heybetiyle ayakta duran çınar ağacının yanındaki- mübarek âramgâhından sesini insanlığa duyurmaya çalışmıştı. Bu, -bana göre- İbnü’l-Erkam’ın evi, Allah Rasulü’nün saadethanesi ve Gazalî’lerden, İmam Rabbanî’lerden geriye kalan ve her yanıyla nuraniyet ifade eden bir minare şerefesiydi.

Bu ışık evlerin kendine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların, insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin sürekliliğinin sağlandığı ve neticede Üstad’ın ‘hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir’ dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kudsî mekânlardır.

Zaten bugün, dünya fethinin, eskiden olduğu gibi at üstünde; elde kılıç, belde pala, sırtta sadakla değil, aksine bir elde Kur’ân, diğerinde mantıkla insanların gönlüne girmekle olacağı bedîhîdir. İşte bu ışık komplekslerinde yetişen ruh ve mânâ erleri, ruhda, mânâda dünya fethine giden bu yolda Allah’ın, vâridât adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse bu evler; yolsuz-yöntemsiz, değişik câzibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip kendi ruh ve mânâ köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgah veya birer mekteptirler.

Hususiyle tekye ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesiydi. Bu evler, içinde barındırdığı insanlara fünun-u medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de öğreterek, tekye ve zaviye rolünün yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktı. Aslında âyet bunların hepsine işaret etmektedir: Bir de ‘Büyutün’ kelimesinin nekre olarak kullanılması, kelimenin mescid dışında başka bir mânâ için kullanıldığını göstermektedir. Yani bunlar minareleri olup ezan okunan herkesin bildiği mescidler, camiler değil; daha bir belirsiz yerlerdir. Bu evler zuhur zamanı itibarıyla de belli değildir. Zaten belirli olamaz çünki; oraya girip-çıkacak insanlar yakın takiptedirler.

Ama belli olan bir şey var ki, o da; yaşanılan talihsiz bir dönemde, ard arda açılan bu evler, o döneme, yeniden talih ve şeref kazandıracaklarıdır. Bunlar itimad edilmeyip, bakılıp geçilecek basitlikte mukassi görünümlü, muallâ işlere gebe ve minarelerde ezanın susturulup, mâbede giden yolların kapatıldığı bir zaman diliminde Allah’ın (cc), ‘şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve anılsın’ izniyle serfirâz, içinde kitapların okunduğu, hakkın müzakere edildiği müstesna mekânlardır. Artık geçmişte camide yapılan dinin ruhunun müzakereleri bu evlerde bir araya gelinerek yapılacaktır. Bu itibarla da bu evler, ‘hakâyık-ı âliye’nin mahall-i tercümanı’ mübarek yerlerdir.

Bu evlerin durumunu, Hz. Ebu Bekir’in (ra) şu sözüyle irtibatlandırmak her zaman mümkündür: ‘Evlerimizden içeriye girerken, dışarıya çıkacağımızdan emin değildik, dışarıya çıkarken de içeriye gireceğimizden..’ evet içeride ders okurken, her zaman derdest edilip götürülmeniz muhtemeldir; dışarıya çıktığınız zaman da meçhul bir arabanın bu evin sakinlerini bir meçhuliyete götürmesi… İşte bundan dolayı da sabah-akşam yüreklerini çatlatırcasına ‘Senin eşin, menendin, şerikin yoktur.. bütünüyle varlığın zimamı senin elindedir. Sen şer dokundurmazsan, şerler dokunamaz. Sen korursan, kimse kimseye ilişemez..’ deyip O’na sığınılır ve bu evlerde her şey O’nun teminatına havale edilir. Bütün şeriklerin hapsedilip, Allah’a teslimiyet ve tevekkül edilmesi ve bir mânâda hep O’nunla oturup, O’nunla kalkılması, bu ev sahiplerinin tabiî halleridir.

Ayrıca bu âyet-i kerimede ilk dönem itibarıyla dâvâya çok az kadının gönül vermesi veya Arapçadaki tağlip mülahazasıyla, ‘O evlerde oturan öyle erkek oğlu erkekler, öyle yiğitler vardır ki, ne alış-veriş, ne çarşı-pazar.. onları, yapmak istedikleri şeylerden alıkoyamaz’ (Nur/37) denilerek sadece erkeklerin ismi zikredilmiştir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi, burada tağlib tarikiyle kadınlara da işaret edilmiştir. Öyleyse ‘ricâlün’ aynı zamanda ‘erkek oğlu erkek kadınlar’ demektir. Yani âlem, makam-mansıp deyip şöhrete kilitlendiği, tenperverliğe gömülüp bakışların bulandığı, çoluk-çocuk deyip evlere takılıp kaldığı ve bu duygu, bu düşünce ile şahlanmış, iradeli erkeklerinki kadar güçlü erkek oğlu erkek kadınlar da var denmektedir.

Evet ilk dönem itibarıyla, Sıddık Süleyman, Hulûsi Efendi, Hüsrev Efendi gibi kahraman erkeklerle beraber, az da olsa bizim bile tanıdığımız bazı kadınlar vardır ki, Bedir’de, Uhud’da.. kahramanca savaşa iştirak eden Nesibe Hatun ve Sümeyra Hanım’ın gölgeleri gibiydiler. Evet işte bunlar, kadınlıklarına rağmen, bu yüce dâvâya sahip çıkıp erkeklerden geri kalmamışlardı. Bugün de ışık evler yine bu kahramanlara dâyelik yapmaktadır.

Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe, bu evlerle, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetiştirilecektir. Abdülkadir Geylanî’lerle beraber Gelenbevî’ler Ali Kuşçu’larla beraber Molla Hüsrev’ler, Molla Güranî’ler ve Ebussuud’larla beraber İbrahim Hakkı’lar yetişecektir. Aksi halde buraların -hafizanallah- bir miskinler yuvası haline dönüşmesi de melhûzdur. Zannediyorum benimle beraber aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların pek çoğu, böyle bir hale şahit olmaktansa, ölmeyi tercih edeceklerdir.

Asr-ı Saâdet’te başlayıp çeşitli dönemlerde aynı gayeye matuf açılarak devam edegelen İbn-i Erkam evi mânâsındaki evlerin, bugün de hâlâ misyonu devam etmektedir. Bu evler, üçüncü dirilişe yelken açıldığı şu günlerde, diriliş erlerinin techiz ve donanım yerleri olacaktır inşâallah..

Bir dönemde çok önemli vâridât kaynakları sayılan tekye ve zaviyeler, başlarındaki ışık şahsiyetlerle Anadolu’yu ihya etmiş ve belli ölçüde fonksiyonlarını yerine getirerek bizim için bereket kaynağı olmuşlardı. Şimdilerde sadece Anadolu değil; bütün dünyanın ihyasına açılan bugünün ruh ve mânâ erlerinin de, aynı evleri, tıpkı bir medrese, tekye ve zaviye gibi değerlendirmeleri çok önemlidir. Bu evlerdeki ricalûllahın, fünun-u müsbetenin bütün kısımlarını; hadis, tefsir, fıkıh.. başta olmak üzere, İslâmî ilimlerin her dalını öğrenmekle beraber, İslâm’ın ruhî hayatını bütün enginliği ile yaşayarak, o eski, fakat eskimeyen ruh ve mânâyı temsil etmeleri elzemdir. Aksi halde eve de, ev sahibine de, evin arkasındaki Erkam’a da ve evin sahibine o mânâyı kazandıran Hz. Muhammed Mustafa’ya da ihanet edilmiş olacaktır.

Bu ruhu temsilin sırf bir derinliği olarak başımızı yere koyduğumuzda, ‘Allahım keşke kaldırmayı müyesser kılmasan da, bu secdem sana kavuşmakla noktalansa!’ diyecek kadar, engince namaz kılma.. gözünü başka şeylere kaydırmayacak ölçüde Allah’ın huzurunda samimiyetle durup mâlâyanî şeylere kapalı kalma ve âdeta cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ediyor gibi bir konsantrasyona girip ellerini dizlerine bitiştirerek, ene’den, nahnu’dan sıyrılarak Hüve’ye bakan bir göz olma.. evet bu ölçüde O’na yönelme..

Evet ya, ‘Ezan okundu, birkaç defa yatıp-kalkmam gerekiyor, o halde şu namazı çabucak aradan çıkarayım’ düşüncesiyle; veya Mirac’a yürümek için adetâ bir rampaya yürüyüp kendinden geçmek ve fenâ fillaha, bekâ billaha ulaşıp, kendini düşünemeyecek kadar maiyet atmosferini duyarak namaz kılma… Yani Zübeyr Gündüzalp’lerin, Hüsrev Efendi’lerin yürekleri çatlarcasına yöneldikleri gibi Rabbe yönelme.. ve evrad ü ezkâr, tesbih ü takdisle, Kur’ân’ın aydınlık vesayeti altında Allah’a ulaşmak için bu ışık evleri, alternatif kabul etmeyen birer rıhtım, birer liman haline getirme.. evet, böyle olunabildiği takdirde ufkî Allah’a ulaşılır; vilayet ve -maddî-manevî vâridata mazhar olma adına- devletler üstü devlet olmaya erilir.

Bugün, dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu evlerin füyuzatından beslenmek zorundadırlar. Onca zaman bu kudsî mekânlarda kalıp da Allah’a uyanamamış, O’nun aşkına, şevkine erememiş olanlar, bir ölçüde bedbaht ve talihsizlerdir. Bu halleriyle onlar, anne kucağında meme tutmayan bahtsız çocuklara benzerler. Esasında böylelerinin, ne kendilerine ne de insanlığa kazandıracakları birşey de yoktur.

Yeri gelmişken burada bir hissimi ifade etmek istiyorum. Namazda iken gözlerini sağa-sola gezdiren insanların -tabir caizse- sanki Rabbimin izzetine dokunmuş olduklarını hissediyor gibi oluyor ve ‘keşke bana hakaretlerin en büyüğünü yapsalardı da böylesine münasebetsiz davranmasalardı’ diyorum. O münasebetsiz yatıp-kalkmalar yanında bu söylediğim ağır sözün, hafif kalacağı kanaatindeyim. Evet, Rabbin huzurunda durmuş olmanın şuurundan mahrum insanların bu hareketini şahsen ben, O’na karşı yapılan bir hakaret kabul ediyorum. Hem öyle bir hakaret ki, eğer bu insanlar, o esnada bir hançer çıkarıp sîneme saplasalardı, belki katil olacaklardı ama ben, elimi açıp ‘Allahım bu insanları affetmeden -elimde ise- senin huzuruna gelmek istemem’ diye yalvaracaktım: Görüldüğü gibi, ben şahsen namazında herhangi bir insanın gösterdiği laubalilikten fevkalâde müteessir oluyorum.

Namazsız-niyazsız veya namazı ruhuyla eda etmeksizin gerçek mânâda mü’min olmak mümkün değildir. Allah (cc), ‘Kurtulan mü’minler, yürekleri çatlarcasına namazı eda edenlerdir’ (Mü’minun/1-2) buyurmaktadır. Bu kudsî evlerde kalanların da namazları, namazsız cihanları fethetmelerinden çok daha mühimdir. Zaten onların, namazlarını hayatlarının en önemli meselesi haline getirmedikçe muvaffak olmaları da düşünülemez.

Hasılı ben bu hususta hep dertliyim. Büyük bir tarihî ihmali telafi etmeye matuf açılan ışık evlerin, ne kadar bu gayeye uygun değerlendirildiğini bilemeyeceğim ama, ‘arkadaşlarım bunun hakkını veriyorlardır’ diyerek hüsn-ü zan etmek istiyorum. Unutmayın dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumî bir ihya adına bu evlerde yetişen irşad erlerini beklemektedir. Ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir.

O halde gelin -Allah aşkına- hakkıyla namaz kılalım.. oruç tutalım.. Hem öyle kılalım, öyle tutalım ki, yaratıldığı günden beri rükudan başını kaldırmayan melekler ‘vay be böylesi de varmış’ desinler. Öyle bir zikir ve fikirle bütünleşelim ki, bizi gören mele-i a’lanın sakinleri ancak bu insanlar dünyayı ihya edebilir’ desinler. Talihli insanlar ya da birer Hak eri olarak binbir türlü feyizlerle muhat o evleri, o meme musluklarını çok iyi değerlendirelim. Ahmak insanların yaptığı gibi kahkahalarla, dünya-ukbâ adına hiçbir mânâsı olmayan laf ü güzaflarla vaktimizi heder etmeyelim. Ve ışık evleri bütün dünyayı ışıklandıracak birer ışık kaynağı haline getirelim. Rabbim yâr ve yardımcımız olsun!

Dünyada Diriliş Solukları 6 dk.

Son gelişmeler ışığında ahlâk ve mânevî değerler doğrultusunda yaşanan diriliş hamlelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meselenin bir bize bakan yanı var, bir de bizi aşan yanı. Bi­ze bakan yönü itibarıyla, bu iş, sırf emr-i ilâhî olduğu için yapılır. Uykumuzu kaçıran, rahatımızı delen, bizi yemeden-içmeden alı­ko­yan, zihnen ve bedenen yoran bütün bu işler, eğer Allah rızası ve O’nun dinini i’lâ etmek için yapılmıyorsa, beyhude kürek çekiyoruz demektir. Evet, hâlis niyet, bizim yaptığımız, yapacağımız işlerin ruhudur. Bu ruh olmazsa, yaptıklarımız da yapacaklarımız da müsbet hiçbir değer ifade etmez.

Kur’ân’da, “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah’a ve Resûl’e icabet edin!” (Enfâl sûresi, 8/24) buyrulmaktadır. Evet bu, bir ihyâ, yani dirilme ve diriltme meselesidir. Bu diriliş de, âyette açıkça beyan buyrulduğu üzere, din ile ve dinin hayata hayat yapılması ile mümkün görülmektedir.

Allah rızası için, yani en büyük mertebe olan “mertebe-i rıza”yı kazanmak için yaptığımız işlere, kendi düşünce ve arzularımız kat’iyen girmemelidir. Meselâ, dinsiz bir insanın Cehennem’e girmesi gerçeği, bazı hassas ruhlarda bir kısım burukluklar hâsıl edebilir; dolayısıyla da dengenin korunamamasına yol açabilir. Aynı şekilde, nefret ettiğimiz fuhşu kaldıralım diye, meşru sınırları zorlayabilir; hatta bazı meşru münasebetlere bile sınırlama düşünebiliriz ki, bütün bunlar da dengeyi bozabilir. Dolayısıyla biz, sadece emredileni emredildiği şekilde ve emredildiği çerçevede yerine getirmekle mükellefiz.

Bu işin bizi aşan yanı ise şudur: Mesajımızı insanlara kabul ettirme, bizim takat ve gücümüzün üstünde bir meseledir ve ayrıca bu husus bizim işimiz de değildir. Kabul ettirecek Allah olduğu gibi, kabul ettirmeme de O’na aittir. Evet, işin bu yanının, hiç mi hiç düşünülmemesinin yanında, sözlerimiz kabul gördüğünde de, bunu hiçbir zaman zekâmızdan, bilgimizden, kabiliyetimizden, kısaca kendimizden bilmemeli ve her şeyi tamamen Allah’ın lütfu saymalıyız. Aksine, hüsnükabul görmediğimizde de, kendimizi sigaya çekmeli, duygularımızı, niyetlerimizi, ibadetlerimizi yoklamalı; sürekli muhasebe ve murâkabede bulunmalı; tabiî asla ye’se de düşmemeliyiz. Nice dev kametler ve mantık-muhâkeme insanları gelmiştir ki, birkaç insandan başka takip edenleri olmamıştır. Yine, nice ilham ve vâridât insanları gelip geçmiştir ki, arkalarından bir iki kişi ya gitmiş ya da gitmemiştir; zira iman, kulun kalbinde Allah’ın yaktığı bir ışıktır ve bunu yakmak da sadece ve sadece O’na aittir.. evet, onu ancak O yakar.

Ayrıca mebde itibarıyla bu hizmet, tamamen Allah Resû­lü’ne aittir. Mânâ açısından ele alınınca da, 20. asırda Efen­di­miz’in izdüşümü olarak, kuvve-i kudsiye sahibi bir zat zuhur etmiş ve bu misyonu o yüklenmiştir. “Kitap”, “Sünnet” diyen ve “hikmet”e râm olan bu zat, Hakikat-i Ahmediye’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil yolunda hayatını aslına göre düzenlemiş, sonra da Allah’ın inayetiyle o yolda yürümüş ve neticede hiçbir şeyi de kendinden bilmemiştir. Hatta, nefsini sürekli ırgalamış, “Allah, bu dini bir abd-i fâcirle de aziz eder; sen kendini işte bu fâcir kul bilmelisin!” şeklinde nefsine hitap etmiş.. ve “Sen mazhar da değil, ancak memerr olabilirsin!” diyerek, sürekli muhasebe ve murâkabe içinde yaşamıştır.

Daha sonraki nesiller ise, kendilerini bu güzel hizmetlerin içinde buldular ve “Acaba Cenâb-ı Allah bize de bir şey yaptırır mı?” diye intizara geçtiler. Derken bir kere daha Cenâb-ı Hak, kendi işi için kendi malzemesini kullandı ve O’nun inayetiyle bugün ulaşılan noktaya gelindi. Gelinen bu noktada, her zaman kutubların sa’yini, mukarrabînin cehdini, ebrârın mesaisini aşabilecek bir semerâtın var olduğu söylenebilir.

Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder;
Halk eder esbâbını bir lahzada ihsan eder.

Yer yer sıkıldığımız, kaçıp gidelim dediğimiz, sonra yine yolları perişan görüp geriye döndüğümüz şu iman yolunda bulunan ve bazıları birer mizaç hastası insanlarla bu işin yürümeyeceği bir gerçektir. Yapılan işlerden bir topluluğun ihlâs ve gayretine büyük şerefler ve pâyeler düşebilse de, her şeyi Allah’ın yaptığı bellidir. Kimse, başka türlü düşüncelerle, vehimlerle ve ileriye dönük beklentilerle bu işi bulandırmamalı ve su-i ihtiyariyle bunca neticeyi berbat etmemelidir. Olanlar bulandırılmaz ve berbat edilmezse, şu ana kadar sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflar, onun uhrevî halâsı adına yeterli olabilir. Ne var ki, bizden sonraki nesillerin bile mânevî ve uhrevî ihtiyaçlarını karşılayabilecek bu yümün, bereket ve hayır kaynağı, şimdilerde bizim onu bulandırmamızla ne bugün ne de yarın kullanılamayacak hâle de gelebilir.

Bu noktada oturup murâkabe ve muhasebe yapmalı, kendimizi mutlaka kontrol etmeliyiz.. etmeliyiz ve sağanak sağanak üzerimize yağan lütuflar bizde daha fazla ubûdiyet şuuru uyarmalı, ibadetlerimiz daha bir derinleşmeli, secdeler başlarımızı kaldırmayacağımız birer vuslat kapısına dönüşmeli ve her nimet şükürle mezîde ulaşmalı. Aksine, namazlarımızı verip veriştiriyor, şehevânî hislerimizin azgınlıklarıyla sürüklenip gidiyor, yiyip içme ve zevklenme de, avam ifadesiyle hep tıkırında ise, biz her zaman –hafizanallah– bu işi bulandırıyoruz demektir.

Dünyamızda Bedduanın Yeri 6 dk.

Şahsımıza ve dinimize râci olan kötülüklerde beddua edebilir miyiz? Bu konuda nasıl düşünmeli ve nasıl davranmalıyız?

İmanın zevk-i rûhânîsine ermiş bir mü’min, her halde beddua’ etmez ve yapılan bedduaya ‘amin’ demez. Ancak bazen bizim şahsımızda ya da duygu ve düşüncelerimizde dinimiz, diyanetimiz tahkir edilir. Bu kabil hakaret ve edep dışı muamelelerde bizim canımız sıkılabilir ve hislerimiz bizi bedduaya zorlayabilir.
Meselâ, bir seferinde beni istintak ederlerken üzerimden küçük bir memur maaşı çıkmıştı da, istintak edenler, ‘ulan hoca, sana bu para nereden geldi?’ diye çıkışmışlardı. Onlar, bana ‘ulan’ sözleriyle hakaret ederken ben, bu hakaretleri nefsime yapıyorlar kabul edip üslup ve terbiyemi bozmadan ‘bey-beyefendi’ tabirlerini kullanarak, onlara hep nezaket ve saygıyla hitap etmiştim. Kim bilir belki de, onları bu hareketlere iten yegâne sebep, bizim engin dünyamıza ait hakikatleri kendi düşünce ve inanç dünyalarına ters bulmalarından idi. Bundan dolayı da onlar aşamayacakları bir kötülük duygusuna kapılmışlardı.

Şimdilerde, ferden ferda da olsa, mü’minlere kötülük düşünüp kötülük yapanların niyetleri bana göre, İslâmî duygu ve düşünceyi tahkire matuftur. Şayet yapılan bu tahkir ve tezyifler, şahsımıza yapılıyorsa, şahsî olduğundan dolayı elden geldiğince affedici olmak icab eder. Yok dine ait ise, Bediüzzaman edasıyla ‘o işin sahibi var’ deyip Allah’a havale edilmelidir. Efendimiz’in (sav) Mekke döneminde üzerine temizlenmemiş deve işkembesi koyanlara, isim tasrih etmeden; ‘Allahümme aleyke bi külli mütecâvizin ve hâinin ve mâkirin ve muannidin..’ diyerek yaptığı bedduadan hareketle her yerde Müslümanlar aleyhine planlar yapıp projeler üretenleri niyet ederek; ‘Allahümme aleyke bihim’ diyebiliriz. Evet, temel düşünce yapımız ve karakterimiz itibarıyla, bizim dünyamızda tel’in ve bedduaya yer yoktur, ama bu kadar da olsa onları Allah’a havale etmemiz de dine olan saygımızın gereği kabul edilmelidir.

Bir diğer taraftan, burada zikredilmesinde fayda mülâhaza ettiğimiz bir husus da, insanın iyiliğine yapılan duanın, kabul görmesi açısından bedduadan daha üstün olduğudur. Dolayısıyla insanlar hakkında iki türlü dua yapılabilir. Meselâ, bir kişiye avam ağzıyla: ‘Allah seni başaşağı getirsin.. bîmurad eylesin.. evine yangın salsın.. çoluk-çocuğundan bul..’ diye dua edilirse, o kişi kâfir bile olsa; eğer bazı iyilikleri varsa -meselâ bu kişi bir doktordur ve çok iyi insanları tedavi etmiş ve onların rahatsızlığının giderilmesinde vesile olmuştur- yaptığı bu iyilikler, onun hakkında yapılan beddua dalgalarını kırıp tesirsiz hale getirebilir. Ama aynı insan için; ‘Sen bana ve dinime bunca kötülük yapmana rağmen Allah sana hidayet ihsan eylesin. Allah, içinde bulunduğun zulmeti yırtsın ve seni aydınlığa erdirsin..!’ diye dua da edilebilir. Böyle bir dua, hiçbir şeye takılmadan kabul de görebilir. Şahsen bana; ‘Şayet beddua edersen, sana kötülük yaptıklarından dolayı Allah bunların kökünü kazıyıp perişan edecek ve bütün düşmanların hazan yemiş yapraklar gibi solup gidecekler. Fakat affedersen Halid b. Velid’ler, Amr b. Âs’lar ve Osman b. Talha’lar gibi Müslüman olacak ve din-i mübin-i İslâm’a ileride hizmet edecekler’ dense, seve seve ikinci şıkkı, yani bir gün onlarla el ele tutuşup sıratı geçmeyi ve -inşaallah- cennete onlarla beraber girmeyi tercih ederim.

Bunun değişik misallerini her zaman Asr-ı Saadet’te görmemiz mümkündür. Meselâ, aynen babası gibi, oturup kalkarken, hep Efendimiz ve Ashabı hakkında kötülük düşünen Ebu Cehil’in oğlu İkrime’ye Efendimiz (sav), beddua etseydi ve sadece ‘Allah’tan bul’ deseydi, bu onun için fecî bir âkibet olur ve İkrime, dalâlet ve küfür içinde ölür giderdi. Ne var ki bir şefkat ve hoşgörü âbidesi olan Efendimiz (sav), o engin müsamaha dünyasında, ona da yer vermiş ve kat’iyen beddua etmemiş.. etmemiş, o da, Mekke fethini müteakip dönemde hidayete ermiş.. ardından da Yermük’te, Müslümanlığı bir şehbal gibi dalgalandıran kahramanlardan olmuştur.

Bütün bu ve benzeri misalleri incelediğimizde, tercih edilecek şıkkın çok iyi düşünülmesi ve karar verilirken de aklî ve mantıkî olanın seçilmesi gerekir. Zaten dinimizin temel esprisi de insanlığı kurtarma değil midir? Evet, dinin bu temel esprisini kavradığımız zaman, yolumuzu belirlemek fazla zor olmayacaktır. Bizim vazifemiz, insanlığa aydınlık yolu göstermek ve Muhammedî mesajı onlara sunmaktır.

Meselâ ben, bazı ateistlerle görüşmeyi çok arzu etmişimdir. Gerçi onlar, fikren zengin insanlar olduğu için, bu iş belki bizi aşardı ve onlara bir şey anlatamazdık. Ancak, şayet bu vazifeyi bir başkası yapmayacaksa, hayatı boyunca mukaddes bildiğimiz değerlere sövmüş bile olsalar, onlarla görüşmeyi ve ölüp giderken de imanla gitmelerini ben çok arzu ederdim.

Hasılı, şöyle-böyle bizim dünyamızda bedduaya yer yoktur!

Duygularda İtidal 5 dk.

Ümit-ümitsizlik, tevazu-gurur vb. duyguların dengede götürülmesi hususunda zorlanıyoruz. Neler tavsiye edersiniz?

İnanç ve idealimizin devamlılığı adına bu tür duyguların i’tidal ve istikamet üzere temsili çok önemlidir. Zira inanç başka, inançta dengeyi yakalama ve o dengeyi ilelebet devam ettirme başkadır.

Evvela, dinimiz her zaman ve zeminde bizlere orta yolu tavsiye eder. Cenâb-ı Hak: Ben sizi orta (yolda) bir ümmet kıldım..’ buyurur. İşte bu, ifrat ve tefritten olabildiğine uzak; hem akıl, hem his, hem de ruh yönüyle i’tidali temsil eden bir ümmet demektir ki, biz de yaptığımız ibadet ve dualar içerisinde, günde en az kırk defa: ‘İhdina’s-sırata’l-müstakîm-bizi doğru yola hidayet et’ demek suretiyle, Rabbimizden bizi o yolda tutmasını dileriz. Kaldı ki bizler, ifrat ve tefritlerin hat safhada temsil edildiği bir dönemde yaşamaktayız. Böyle bir dönemde Allah’ın yardımı olmadan istikamet üzere yaşamamız imkânsız gibidir.

Tarihe baktığımız zaman, birçok olumsuz hadiselere sebep olan şeyin, duygu ve düşüncelerdeki aşırılıkların, sapmaların olduğunu görürüz. Mesela; İslâm tarihinde itikadî fırkaların ortaya çıkışı, ilgili mevzularda meydana gelen ifrat ve tefritlere dayanmaktadır. Onların bir kısmı, sebeplerin tesirini inkâr edip cebrî bir anlayışa yönelirken, diğer bir kısmı da, esbabı her şey sayma gibi bir yanlışlığın içine düşmüşlerdir. Neticede her ikisi de ne esbabı, ne de esbaba riayetin hikmetini anlayamamıştır. Oysaki bizler, sebepler âleminde yaşadığımızdan sebeplere riayette esbapperest gibi davranmamız; neticeyi beklemede de, Kudret-i İlahî’ye sığınıp tevekkül etmemiz esasına göre davranma mecburiyetindeyiz. Mustafa Sabri Efendi bu konuda, ‘Müptedinin Mu’tezile olmaması, müntehinin de Cebriye olmaması mümkün değildir’ diyerek, ayrı bir hususu daha ifade etmeye çalışır ve Ehl-i Sünnet anlayışının ayrı bir varyasyonuna dikkati çeker.

Günümüzde havf-recâ hususunda yaşanan dengesizliklerden de söz etmek mümkündür. Mesela; halkı irşat konumunda olan insanların çoğu, sadece cenneti ya da cehennemi nazara verip; bu hususta insanları ya tamamen ye’se ya da aşırı bir güvene sevk etmektedirler. Hâlbuki insan, bir taraftan amelini işlemede kılı kırk yararcasına hassas davranırken, diğer taraftan da, bu amellerin, Cenâb-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edada yeterli olmayacağını ve bir insanın sadece ameliyle kurtulamayacağını düşünmesi de gerekir. Efendimiz (s.a.s.) sahih bir hadislerinde: ‘Hiç kimse ameliyle kurtulamaz’ buyurur. Sahabe Efendilerimiz: ‘Sen de mi ey Allah’ın Resûlü?’ dediklerinde; ‘Evet. Allah’ın fazlı, bereketi olmazsa ben de kurtulamam’ der. O halde insanın: ‘Ne günahım var? Aksine ben bu yaşımda iman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuşum.. o halde Allah bana ceza vermez’ demesi, Allah’a karşı bir saygısızlık ve küstahlığın ifadesi; kendi nefsini yerden yere vurup: ‘Benden bir şey olmaz, zaten şu ana kadar işlediğim hiç bir hayır da yok. Nasıl olsa cehennemliğim, o halde boş yere uğraşıyoruz..’ şeklinde bir mülâhazaya girip ümitsizliğe düşmesi de, ayrı bir saygısızlığın ve küstahlığın seslendirilmesidir.

Üstad başkalarına karşı hüsn-ü zanla hareket edilmesi gerektiğini ifade eder. Ben bunu, ‘kendi hesabımıza savcı, başkaları adına da avukat olma’ sözcüğüyle özetlemeye çalışıyorum. Evet, insan her ne kadar kendi nefsi adına olabildiğine acımasız davransa da, başkalarına karşı hüsn-ü zanna memurdur. İnsanların sokakta yürüyüş şekline bakıp; gerçekten Müslüman olsalar gözlerini haramdan sakınırlar, harama baktıkları zaman da gider gözyaşlarıyla gözlerini yıkarlar.. şeklinde bir fikir yürütmemiz, bir gün gelir bizi; ‘o halde onlar Müslüman değil’ yargısına götürür ki, böyle bir yargıda bulunmanın ne denli tehlikeli olduğu aşikardır.

Evet, görüldüğü gibi dengeleri korumada sadece inanmış olmak yeterli değildir. Bu hususta istikameti yakalamamız ancak, inanç ve akideyle alâkalı terminolojiyi bilip uygulamamızla hasıl olabilecektir. Yoksa duygu ve düşüncede istikameti bulmada olduğu kadar, problemlerin çözümünde de doğruyu yakalamamız zordur.

Efendimiz'i Ziyaret 6 dk.

Peygamber Efendimiz’i (sav) kalben ve mânen ziyaret ne demektir? Bunun gereği ve riayet edilecek esaslar adına neler söyleyebilirsiniz?

Allah Resûlü’nü (sav) kalben ve manen ziyaret edebilme, dînî duygu ve düşüncelerin canlı kalmasıyla mümkündür; aynı zamanda duygu ve düşüncelerin canlı kalması adına da çok önemli bir esastır. Öyle inanıyorum ki, Nebiler Sultanı, O’nu Hakk’ı mülâhaza adına bir kıblenümâ gibi tezekkür ve tefekkür eden her şahsın iç dünyasında, sezildik-sezilmedik insiyâklara vesile olmaktadır. Evet, O âdeta bir güneştir; bizim büyük bilip, büyük tanıyıp huzurlarında ışık aradığımız abdâllar, üçler, yediler, kırklar, kutuplar, gavslar hep O’nun gölgesi altında varlıklarını sürdürmektedirler.. ve onlar, O’nunla irtibatları sayesinde bu makamlara ulaşabilmişlerdir. Hâsılı, o Nebiler Sultanı’nı tefekkür, tezekkür bizlere -hissetsek de, hissetmesek de- çok şeyler çağrıştırır ve o konudaki her tedâi de bizlere yeni ufuklar açar.

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, O’nun huzur-u seniyyelerinde bulunabilmek için her türlü zorluk, sıkıntı ve meşakkate göğüs gerer ve bu huzuru maddî-mânevî her şeye tercih ederlerdi. Öyle ki, O’nun huzurunda iken, evlâd ü iyal, çoluk-çocuk, mal-mülk hiçbir şey düşünmezlerdi ve O’na öylesine bir bağlılık gösterirlerdi ki, farz-ı muhal, Allah Resûlü Gidin dünyanın dört bir yanına dağılın.’ deseydi, hiç tereddüt etmeden bu emri yerine getirmeye çalışırlardı. İşte o huzur ve huzurdaki insibağ, sahabe dediğimiz o toplumu böyle aşkın hâle getiriyordu. Hatta zaman zaman bu düşünceyi ve bu huzuru ihlal eden duygular içlerini buğulandırınca onlar buna münafıklık diyorlardı. İşte Hanzala b. Rebî’, o Müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi. Huzur-u risaletpenâhiden ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhrevilîği derince duyamama onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygulardaki bazı farklılaşmalardan ötürü, ‘acaba ben bir münafık mıyım?’ endişesiyle soluğu Hz. Ebû Bekir’in yanında alıyor ve Hz. Ebû Bekir’e dert yanıyor. Dostunun derdini dinleyen Hz. Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade ediyor.. ve iki Sahabi birlikte, hallerini beyan etmek üzere Allah Resûlü’ne gidiyorlar. Nebiler Serveri, Hanzala’nın: ‘
نَافَقَ حَنْظَلَةُ

– Hanzala münafık oldu.’ beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle buyuruyor: ‘Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi.’ ve ardından ‘Bazen öyle, bazen böyle Ey Hanzala!’ diyerek duruma açıklık getiriyor. Bu ifadelerden, Hanzala’nın halinde yadırganacak bir tarafın olmadığı anlaşılıyor. Beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lâhut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.

Onlar öyleydi; şimdilere gelince, Allah Resûlü ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve mânen, tedâiler, tasavvurlar belki de, basiretle müşahedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı’nı ziyaret ederek kapamaya çalışmalıyız. Ne var ki, öncelikle böyle bir açığın açık olarak hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir. Bunu, kendi ruhunda bir eksik olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz. Onlar namaz kılmalarına, oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tekdüze sürdürürler, hep sığdırlar. Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler: ‘Gül devrini bilseydim O’nun bülbülü olurdum. Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?’ (M. Akif)

Evet, Hz. Enes b. Malik, Câbir b. Abdullah gibi Risalet Güneşi (sav) ile aynı dönemi paylaşmış insanlar, O’nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Resûlü’nü daima tezekkür ve tahattur ediyor; zaman zaman rüyalarında O’nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da hatıraların tül pembe ikliminde hep O’nunla oluyorlardı. Öyle zannediyorum ki günümüzde de böyle davranan, O’nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç olmazsa rüyalarında risalet âleminin kamer-i müniriyle hep oturup kalkıyorlardır…

Şahsî kanaatime göre, O’nu tahattur ve tezekkürümüzde -ki buna başta kalben ve mânen ziyaret dedik- ‘Allah Resûlü (sav) insanlık gemisinin kaptanıdır… Sa’dî’nin bir beytinde ifade ettiği gibi, ‘Hz. Muhammed (sav) gibi bir kaptana sahip olan gemi yolcuları için gam da, keder de yoktur.’ İsterse dalgalar o gemiyi yutacak kadar azgın olsun… Evet bizim kaptanımız O’dur… O’na bağlılıktan öte bir sermayemiz yoktur… Ahiretteki kurtuluşumuz da O’nun şefaat-i uzmâsı sayesinde olacaktır…’ gibi esaslar düşünülebilir. Bunlar insana onun Sünnet-i Seniyyesini ve siyer-i sâmiyelerini hatırlatır; hatırlatır ve insanı vicdanî muhasebe ve murakabeye sevk eder. ‘Biz neredeyiz, O ve O’nun emirleri nerede?’ sualini sormaya vesile olur. Hâsılı, Hz. Muhammed (sav) risalet güneşidir. O’nsuz bir hayata, hayat demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiram’ın vicâhî münasebetle kazandığı şeyleri, bizler kalbî ve ruhî irtibatla kazanmak konumundayız. Bu irtibat da, O’na olan bağlılık ufkunun neresinde olduğumuz düşünülmek ve -tabir câizse- kendimizi O’nun huzurunda hissetmekle mümkün olacaktır.

Efendimiz'in Şecaat ve Şefkat Ufku 17 dk.

Zıtları bünyesinde toplayan Peygamberimiz’in şecaat ve şefkat ufkunu biraz açar mısınız?

Efendimiz’in (sav) zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.

Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslâm’da mühim bir esas olan sırat-ı müstakîm’ yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Meselâ Efendimiz (sav), her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrâr’ı Hz. Ali (ra), O’nun bu yanını ifade ederken; ‘Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-i Ekrem’e (sav) sığınırdık.’ der. Nitekim Huneyn’de öyle olduğu gibi Uhud’da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve âdeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş; geçirmiş ve âdeta
وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ

‘Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.’ (Âl-i İmrân, 3/27) hakikatinin mazharı olarak, o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten, dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke’ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O’nun şecaat-i kudsiyesinin ifadesidir ve sahasında nazîrsizdir.

Bir örnek olarak Efendimiz’le Gavres ismindeki bir kâfir arasında geçen hâdise, O’nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Resûlü (sav), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gavres, O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzî bir edâ ile: ‘Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?’ der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir ‘Allah’ der ki, O’nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakîn ve Allah’a itimat, elindeki kılıçla karşısında duran Gavres’i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: ‘Ya şimdi seni kim kurtaracak?’ Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır ki, o esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar oraya koşarlar; koşar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada görüp duyduğu şeylerle ‘el-Emin’e güven sözü verir ve Allah Resûlü’nün şecaat ve cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.[1]

Meşhur mütefekkir Bernard Shaw, Allah Resûlü’nün Allah’a olan bu teslimiyetini ve korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir: ‘Hz. Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı tam mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah’a olan güven ve itimadıdır.’

Allah Resûlü (sav), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidinâ Hz. Ebû Bekir, sırf O’nun adına duyduğu endişeden ötürü telâş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Hâlbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri’nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik olmamıştır; olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz. Ebû Bekir (ra)’ı ‘Korkma! Allah bizimle beraberdir.’, (Tevbe, 9/40) ‘O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah’tır.’ sözleriyle teselli ve teskin etmiştir.

Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu Zât, aynı zamanda rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Hz. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun engin şefkati: ‘Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.’

Bir başka sefer, Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında, dünya kadar hâdiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş, onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O’nun bu durumunu istiğrap edip de hayretle bakanlara: ‘Gönül mahzun olur, gözler ağlar; ancak Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.’ buyurmuştu.. evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.

Allah Resûlü’nden başkasında, böylesine birbirinden farklı sıfatların, hem bir denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak içtimaını görmek mümkün değildir. Meselâ, Sahabe-i Kiram’dan, Nebiler Serveri’ne amca olmakla müşerref ve Allah’ın kılıçlarından bir kılıç olan Seyyidinâ Hz. Hamza’yı düşünelim; bu yüce kâmet aslanlarla güreşir ve düşman saflarına daldığında ortalığı velveleye verir; gözü de fevkalâde pektir ama, oturup bir yerde ağladığı görülmez. Çünkü o, bir şecaat kahramanıdır ve bu vasfın eşsiz kahramanıdır.

Hz. Hamza (ra) böyle olmasına rağmen o hidâyet yıldızlarından Hassan b. Sabit (ra), incelerden ince ve zarif bir insandır.. ve Allah Resûlü (sav) nezdinde dili kılıç kadar keskin bir şairdir. Ne var ki bu büyük insan, savaş meydanlarında Hz. Hamza ve Hz. Halid’e sadece kılıç taşır. Evet o, rakîkü’l-kalb bir gönül ve his insanıdır. Zaten bu hasletinden dolayı Allah Resûlü (sav) onun için: ‘Allah’ım (bunu) Ruhu’l-Kudüs’le teyit eyle.’ buyurarak dua etmiştir. Bu zatların belli hususiyetlerde zirveleşmesine karşılık Allah Resûlü (sav), birbirine zıt gibi görünen iyi vasıfları nefsinde toplamış farklı bir insandır; şecaat-i kudsiyesini arz ederken aslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh hâletini paylaşır, onunla oturur inler.. evet bir yönüyle kalbi, hep rikkat ve şefkate bağlı incelerden ince; diğer yönüyle de kıyametler kopsa -ihtimal- Cenâb-ı Hakk’ın engin icraatını seyrediyor gibi derin bir zevk ve engin bir hayret içinde, ‘Allah’ım göster bana icraatını müşahede edeyim, müşahede edebildiğim kadar.’ diyecek derecede sağlam ve sarsılmaz bir iradeye sahip…

İnsanlığın İftihar Tablosu (sav), misallerini zikrettiğimiz birbirinden farklı sıfatlara sahip olduğu gibi, aynı zamanda ‘hilim’ ve ‘kerem’.. gibi birbirini takviye eden vasıflarında da eşsizdi. Bu vasıflar, bir yönüyle birbirinden farklı mânâları ifade etseler de, esasen iç içe bir dairenin değişik yüzlerinden ibarettirler. Hilim, malum olduğu üzere yumuşak davranma, yumuşak huylu olma, af ve müsâmahaya mütemayil bulunma, karar verirken de acele etmeme gibi mânâları ifade eder. Görüldüğü gibi bu vasıf tamamen yumuşaklığa delâlet etmektedir ki, kusurları görmeme, insanları bağışlama, diyalog adına herkese açık olma.. gibi tavırların hemen hepsi bu temel vasıftan kaynaklanır.

Kerem kelimesine gelince; o da, az farklılığı bulunmakla birlikte ‘ikram’ kelimesi ile aynı kökten gelir ve iyilikseverlik ve ikram etme hasletinden ibarettir. Bunu, Farsça bir terkiple ‘civânmertlik’ veya Türkçe ‘cömertlik’ kelimesiyle de ifade edebiliriz. İnsanın ruhundaki bu civânmertlik, ya da cömertlik ve iyilikseverlik hasleti, başkalarına râci bir menfaat ve ihsan şeklinde tecelli edince ‘ikram’ halini alır. Bize Allah’ın ikramı olduğu gibi, Resûlullah’ın (sav) da ikramı vardır. Ama O’ndaki bu ikram, engin bir kaynaktan gelir. Bu kaynak da, O’nun yaratıcısı tarafından mahiyetine derc edilen ‘kerem’ huyudur.

Buradan da açıkça görüleceği üzere ‘hilim’ ile ‘kerem’ arasında herhangi bir zıtlık yoktur ve Allah Resûlü (sav), Alvar İmamı’nın,

‘Kerem kıl, kesme sultanım keremin bînevâlardan,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlardan.’

mısralarında ifade ettiği gibi ‘keremkân’ bir sultandır. Bu mısralar, hem o Keremkân Sultan; hem de Zât-ı Ecell-i A’lâ hakkında kullanılabilir ve iki ihtimal de câizdir. Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok ikrama mazhar olmuşuzdur. Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu (sav) olmasaydı, bizim, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü. O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidâyete vesile olmuştur. Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz o vesileyi çok defa gâyenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için ‘gâye ölçüsünde bir vesile’ olduğunu ikrarda bulunuruz.

Evet, biz şirkten uzağız; şirk de bizden uzaktır. O (sav), bizi Allah’a ulaştırmak için sadece bir vesiledir; fakat gâye ölçüsünde bir vesile! Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan ‘Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün resûlullah’ ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? Evet, Sa’dî’nin de dediği gibi; ‘Muhammedun Resûlullah demeden râh-ı selâmet muhaldir.’ Yani Allah Resûlü’ne uğramayan yollar tıkanık yollardır. Bir başka yoldan giden insanın saadete ulaşması mümkün değildir.

Hilim, Allah Resûlü’ne Cenâb-ı Hak tarafından verilmiş sırlı bir anahtar durumundadır. O, bu anahtarla nice gönülleri açmış ve o sînelere taht kurmuştur. O’nu tanıyanlar başta kendi huşûnetlerini tamim ederek, herkesi öyle haşin kabul ettiler ve kendileri nasıl davranıyorlarsa O’nun da (sav) öyle davranacağını zannettiler. Vaktâ ki, Hudeybiye Musalahası’yla diyaloga giden yollar açıldı ve Müslümanlarla kâfirler iç içe yaşama fırsatını buldu ve yine bu anlaşma ile, Kur’ân’la beslenen Müslümanın civânmertliğine, hilmine, silmine şahit oldular; oldu ve ‘Bize hâkim olurlarsa kellelerimizi alırlar, bizi öldürürler ve dünya saadetinden bizi mahrum ederler.’ mülâhazasıyla kovdukları ve haklarında kötü vehimler besledikleri bu insanlarla teşrîk-i mesâi kurunca Müslümanların âdeta yeryüzünde gezen melekler olduğunu gördüler. Böylece hem Allah Resûlü’nü (sav), hem de Müslümanları daha iyi tanıma imkânı buldular.

Hudeybiye, Müslümanlar için daha sonraki günler adına sürprizlere gebe bir fetihti. Mekke fethi ise, Hudeybiye fethinin sadece bir buuduydu. Zaten Sahabiye göre de ‘
اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُبِيناً

-Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik..’ (Fetih, 48/1) âyetindeki fetih, Hudeybiye fethidir. Bu açıdan Allah Resûlü (sav), küfre, ilhada, cehalete ilk darbesini Hudeybiye ile indirmiştir denilebilir. Hudeybiye’den evvel cereyan eden Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri, İslâm tarihi bakımından çok önemli hâdiselerdir. Ancak Hudeybiye bunlardan farklıdır. Nitekim Allah Resûlü (sav), Hendek’i müteakip âdeta Hudeybiye’ye giden yolu görüyor gibi konuşmuş ve ‘Bundan sonra onlar kaçacak biz takip edeceğiz.’ demiştir. Evet Hudeybiye ve sonrasında takip edilen hareket tarzı, önceki dönemlere nispetle tamamen farklı bir çizgi takip etmiştir. Bunu Müslümanların, kâfirleri avuçlarının içine alıp, balmumu gibi yoğurma ve onların gönüllerine kendi ruhlarının ilhamlarını boşaltması şeklinde özetleyebiliriz. Nebiler Serveri’nin bu stratejisi, kısa zamanda meyvesini vermiş ve onlardan çokları Müslümanlığı kabul etmişti. Hatta Ebû Süfyan gibi sertliğe, kötülüğe ve gurura kilitlenmiş bir insanın bile, Allah Resûlü’nün (sav), fethin öncesi ‘Bugün, Ebû Süfyan’ın evine giren de emindir.’ demesiyle, hem Resûlullah’a (sav) hem de Müslümanlara karşı taşıdığı kötü duygular, buzun güneş karşısında eriyip gitmesi misüllü eriyip gitmiş ve daha sonra da geç uyandığı İslâmî hakâik çerçevesinde çok hızlı hareket ederek geçmişi telâfi etme yoluna girmişti. Meselâ o, Hz. Ömer’in, Yermuk harbine katılanlara; at, eğer, kılıç gibi harp malzemeleri tedarik etmeleri için verdiği parayı reddetmiş, ‘Ey Allah’ın Peygamberi’nin halifesi! Benim geniş imkanlarım var. Ben ondan kullanırım. Allah yolunda savaşırken hazineden alacağım şeyi kullanmak istemem.’ diyerek istiğna göstermiş ve hissesini beytü’l-mâle bırakmıştı.Evet, böyle davranmış ve çok hızlı, âmûdi bir şekilde âdeta füze hızıyla hak ve hakikate ulaşma yoluna girmişti ki, temelinde de yine Allah Resûlü’nün o engin hilmi, af ve müsâmahası yatmaktadır.

Allah Resûlü (sav) hep halîmdi ama belli bir süre düşmanları O’na hilmini ifade etme fırsatını vermemişlerdi. Hasımları, onunla aralarındaki atmosferi sürekli sertleştirmiş ve O’nu hep o sert atmosferde mukabeleye zorlamışlardı; ancak hep yanılmışlardı; çünkü o, sertleşme niyetinde değildi.

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Hudeybiye, Allah Resûlü’nün küfre hilmiyle indirdiği büyük bir darbedir. Daha sonra da O, hep bir hilim kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir etmişti. Evet Allah Resûlü, Mekke’nin fethini müteakip şehre girerken, bir kere daha o mahviyet ve tevâzuunu sergilemiş ve bindiği merkûbun üzerindeki eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm bir halde bu mübarek beldeye girmişti. Bir Batılı, buradan hareketle onun hakkında şöyle der: ‘Hz. Muhammed (sav), öyle bir söz bestelemiş ve seslendirmiştir ki, başladığı zaman hangi perdede başlatmışsa, bitirirken onu iki perde daha yukarıda bitirmiştir. Evet, Hz. Muhammed (sav), bu mevzuda da beklenenin ötesinde çok önemli bir performans ortaya koyarak yine kendi rekorunu kıran bir insandır.’

Allah Resûlü (sav), Hudeybiye’den sonra Allah tanımazlara ikinci darbeyi de Mekke fethinde vurmuştur. Bu kâfirler; ‘Şimdi bize ne muamele yapacaksın?’ diye sorduklarında O: ‘Size ne yapmamı beklersiniz?’ diyerek sorularına soruyla cevap vermiştir. Onlar da; Hz. Ali (ra)’tanöğrendikleri bir sözle onu cevaplamış ve ‘Sen kerim oğlu kerimsin.’ demişlerdi. Bunun üzerine de o Şefkat Peygamberi ‘Öyleyse gidin, hür ve serbestsiniz. Size bugün kınama yoktur.’ buyurmuştu. Bu söz, Hz. Yusuf’un, o kadar kendisine gadreden kardeşlerine karşı asırlarca evvel söylediği ve arkadan gelenlere bıraktığı bir mirastır; Peygamber mirası.. düşünce mirası.. hikmet mirası.. hilim mirası… ve Allah Resûlü’nün hilminin bir buudu olarak onlara ikramıydı. İnat, bu civânmertliği görünce ikinci bir darbe daha yemişti. O darbe öyle müthiş bir darbeydi ki, -zannediyorum- İkrime değil de, Ebû Cehil bile hayatta olsaydı, o da oğlu gibi dize gelerek Allah Resûlü’ne teslim olacaktı.



[1] Buhârî, megâzî 31; cihâd 84; Müslim, fezâil 13; Heysemî, el-Müstedrek, 3/29

Efendimiz'in Tarifleri İçinde Kur'ân (1) 35 dk.

‘Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.’ (Cin, 72/1-2) O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder.

Hâris el-A’ver anlatıyor:

‘Mescide uğradığımda gördüm ki halk, zikri terk edip malâyâni konularla meşgul oluyor. Çıkıp durumdan Hz. Ali’yi (ra) haberdâr ettim. Bana:
– Doğru mu söylüyorsun, öyle mi yapıyorlar?’ dedi, Ben de
– ‘Evet’ deyince, O:
– ‘Ben, Resûlullah’ın (sav) şöyle ferman ettiğini işitmiştim.’ dedi:
– ‘Haberiniz olsun, bir fitne zuhur edecek!’ Ben hemen sordum:
– ‘Ondan kurtuluş yolu nedir Ey Allah’ın Resûlü?’ Buyurdular ki:

كِتَابُ اللهِ فِيهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ وَهُوَ الْفَصْلُ لَيْسَ بِالْهَزْلِ مَنْ تَرَكَهُ مِنْ جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللهُ وَمَنِ ابْتَغَى الْهُدَى فِي غَيْرِهِ أَضَلَّهُ اللهُ وَهُوَ حَبْلُ اللهِ الْمَتِينُ وَهُوَ الذِّكْرُ الْحَكِيمُ وَهُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ هُوَ الَّذِي لاَ تَزِيغُ بِهِ اْلأَهْوَاءُ وَلاَ تَلْتَبِسُ بِهِ اْلأَلْسِنَةُ وَلاَ يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ وَلاَ يَخْلَقُ عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِّ وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ هُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ وَمَنْ دَعَا إِلَيْهِ هَدَى إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

– ‘Allah’ın Kitabı (na uymak)tır. (O öyle bir kitap ki) O’nda, sizden önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler var. O, hak ile batılı ayırt eden tek ölçüdür ve O’nda her şey ciddîdir. Kim bir zalimden korkarak, ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O’nun dışında bir hidâyet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipi (hablu’l-metin)dir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyan.. ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:

إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآناً عَجَباً * يَهْدِي اِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Biz doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık.’ (Cin, 72/1) O’nun üslûbuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden mutlaka mükafat görür. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağırırsa, doğru yola çağrılmış olur.’ Ey A’ver, sen de bu güzel kelimeleri iyi belle.’

Kur’ân’ın faziletine dair olan bu hadis-i şerifi, hadis imamlarından Tirmizî, Dârimî ve bir kısmı itibarıyla da Ahmed b. Hanbel nakleder. Bu hadis, Kur’ân-ı Kerim’in rûhunu, mâhiyetini, muhteva ve hususiyetlerini ve onun nasıl bir hazine ve cevherler definesi olduğunu bu ölçüde derin ve özlü ifade edebilen en câmi hadistir. Ne var ki, senedindeki zayıf raviler ve inkıta’dan ötürü bu câmi hadis mualleldir. Hârisü’l-A’ver için, Yahyâ bin Maîn ve Ahmet bin Salih ‘sika’ deseler de, Şa’bî onun bir yalancı olduğunu söylemiş, hatta Râfizîlikle suçlanmıştır. Ali İbn el-Medînî, Ebû Zür’a ve Ebû Hatim er-Râzi de onu yalancılıkla itham etmiş ve rivayet ettiği hadisinin alınamayacağını söylemişlerdir.

Tirmizî, hadisin ancak bu senetle gelen şeklini bildiğini, isnadının meçhul, seneddeki Hâris el-A’ver hakkında da tenkitlerin olduğunu söyler. Ahmed Muhammed Şâkir de Müsned’deki rivayeti tahkik ederken, senedinin çok zayıf olduğunu söyledikten sonra Tirmizî’nin rivayeti için de İbn-i Kesir’in ‘Hamza bin Habîb ez-Zeyyât’ın rivayetinde teferrüd etmediği…’ şeklindeki değerlendirmesini naklederek konuyu kapatır.

Her şeye rağmen, yukarıda ismini verdiğimiz hadis kitapları da, onu rivayet etmede beis görmemişlerdir. Daha sonraları ise, senedindeki zaafiyeti belirttikten sonra birçok müellif bu hadisi kitaplarına almada sakınca görmemişlerdir. Hadis, Hilye, el-Fakîh ve’l-Mütefekkih, İthâfu’s-Sâde gibi kitaplarda nakledildiği gibi, Kurtubî’nin tefsirinde, Begavî’nin Şerhu’s-Sünne’sinde de zikredilmektedir. Bu itibarla da onun ümmetin kabulüne mazhar olduğu söylenebilir. Hatta hadis ilminin büyük otoritelerinden İmam Nevevî gibi zatlar, Kur’ân’ı anlatırken bu hâdise mutlaka müracaat etmişlerdir.

Bu hadisi, öteden beri bazı hocalarımızdan duymuş olmamız ve konusunda tek hadis olması bizim de ilgimizi çekmiştir. Böyle bir cevher hazinesini taşıyan insanlardan bir tanesinin, bazı hadis imamlarınca mecrûh olmasına rağmen biz hadisin senedindeki zafiyet, metnin parlaklığı ve muhkemata uygunluğu karşısında ona itibar edenlerin yanında olmayı düşündük. Hadis, Kur’ân’ı tarif etmedeki câmiiyyeti yönüyle en mühim rivayetler arasındadır. Bu hadisin, 19 madde ihtiva etmesi de ayrı bir hususiyet arz etmektedir.

1. Madde: فِيْهِ نَبَأُ مَا كَانَ قَبْلَكُمْ ‘O’nda sizden evvelkilerin haberleri vardır.’

Bilindiği gibi biz tarih öncesi dönemler hakkında pek fazla şey bilmeyiz. Tarihî ve arkaik bilimlerinin verilerine rağmen antik dönem hâlâ bizim meçhulümüzdür. Bugün yapılan çok yönlü çalışmalarla bir hayli medeniyet su yüzüne çıkarılmış olsa da -ki Kur’ân-ı Kerim’de yer yer, Nûh (as) kavmi, Hûd (as) kavmi (Âd), Salih (as) kavmi (Semud) gibi.. milletlerden bahisler açıyor.- yakın tarihe kadar, Âd kavminden, Hz. Salih’in cemaati Semud kavminden bahsedilince, Batılılar dudak büküyor ve konuyu ciddîye almıyorlardı. Oysaki kazılarda Âd da, Tamud adıyla bilinen Semud da, hatta bütün detayları ile Hz. Lut’un kavmi de Sodom, Gomore de ortaya çıkarıldı.

Keza Kur’ân, Firavun’un ‘gark’ â(Kızıldeniz’de boğulması)ından, onun cesedinin dışarıya çıkarılacağından bahseder ki, hem mülhidler, hem de kütüb-ü sâbıka ve sâlife ricâli (Tevrat ve İncil ehli) bu haberi hiç de ciddîye almamışlardı. Oysaki Kur’ân, فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً ‘Bugün biz senin cesedini kurtaracağız ta ki sonrakilere ibret olsun.’ (Yunus, 10/92) demek suretiyle bu meseleyi asırlar öncesinden haber vermişti. Kur’ân-ı Kerim Firavun’un gark olmasını naklederken, öyle mücerret bir tarihsel vâkıayı haber vermekle kalmayıp, onun cesedinin, sonraki nesillere ibret olmak üzere denizden çıkarılacağı şeklinde vak’ayı resmediyor. Kur’ân’ın bu ilânı karşısında hem o günün müşrik ve mülhidleri, hem de kütüb-ü sâbıka ricâli (Ehl-i Kitap) istihzâî bir tavır takınıyorlardı ama, Kur’ân, kendinden emin bir üslupla meseleyi vaz’ ediyordu. Sırf bir ihtimal çerçevesinde de olsa, şimdi o ceset İngiltere’de teşhir ediliyor; hem de o ceset diye teşhir ediliyor.

Bu misalleri çoğaltabiliriz. Hatta sadece günümüzde yazılan modern tefsirlere bile bakacak olsak, Kur’ân’ın çağlar öncesinden haber verdiği tarihsel kavim ve medeniyetlerin, ister arkaik kazılar, ister daha başka yollarla ortaya çıktıklarını görecek ve ürpereceğiz.

Efendimiz (sav) ümmî bir insandı ve hiç okumamıştı. -O ümmiyet başlarımızın tacı olsun. Aslında onun ümmî olması, peygamberliğinin çok önemli esaslarındandır.- Ne Ehl-i Kitap’tan ne de cahiliye döneminde herhangi bir ilim adamıyla görüşmesi söz konusu değildir. Bu, herkesçe müsellem olan bir hakikattir. Yalnız o değil, kendi devrinde başkaları ile görüşenler de O’nun Allah’dan getirdiklerini bilemezlerdi ve O, bunları söylerken herkes hayret ve dehşet içinde O’nu dinlerdi. Bu arada bazıları, bunları birer üstûre kabul edip konuya öyle yaklaşırlardı ki, Nadr b. Hâris de bunlardan biriydi. O, Efendimiz’in anlattığı bu tarihî gerçekler karşısında, İsfendiyar ve Rüstem’in hikâyelerini bildiğinden bir alternatif olarak Efendimiz’in karşısına hep onlara ait üstûrelerle çıkar ve zihinleri bulandırmaya çalışırdı. Gün geldi, onun üstûreleri bir bir unutulup gitti; ama Efendimiz’in (sav) Kur’ân vasıtasıyla anlattığı şeyler parlaklığını daha da artırarak çağımıza kadar geldi ulaştı; gelip ulaşmakla da kalmadı, araştırmacılar için birer ilham kaynağı hâline geldi ki, onun başka bir mucizesi olmasaydı, peygamberliğine delil olarak bunlar yeter ve artardı.

2. Madde: وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ ‘O’nda sizden sonrakilerin de haberi vardır.’

Kur’ân-ı Kerim, nüzûlunden itibaren kıyâmete kadar cereyan edecek olan pek çok hâdiseye de işaret eder. Şimdi onun bu konuyla alâkalı birkaç işaretini arz etmeye çalışalım: Tarihî devr-i dâimler hakkında Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresi, 54. âyetinde mefhum olarak şöyle ferman eder: ‘Eğer dinden ellerinizi gevşetir, geriye durursanız Allah yepyeni bir kavim getirir, (onlar birinci saftaki insanlar saffetindedirler.) Onlar, Allah’ı severler, Allah da onları sever, Allah yolunda cihat eder, kınayanın kınamasına aldırış etmezler.’

Hâdiseler, Asr-ı Saadetten başlayarak Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği şekilde cereyan etmiş ve bugüne kadar âdeta bir devr-i daim yaşanmıştır. Sahabe-i kiram, tâbiin-i izâm, Emevîler, Abbasiler ve onlardan sonra İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar gelmiş.. ve biri giderken de, lisan-ı hâliyle elini kulağına koymuş ve bir müezzin gibi: اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ ‘Eğer O dilerse sizi ortadan kaldırır ve yepyeni bir halk, bir millet getirir.’ (İbrahim, 14/19) demiş öyle gitmiştir. Bu devr-i daimlerin ifade ettiği mânâ şudur: Bir bir gelenler bir bir gidecek ve her zaman sadece ve sadece o önü-sonu olmayan Bâki kalacaktır. (Rahmân, 55/27) Şart-ı âdî plânında, iman, istikamet, hakikat aşkı, araştırma iştiyakı gelip kalmanızın, kalıp ömrünüzü uzatmanızın vesilesi olabilir ama gitmeniz mukadderdir.

Geleceklerin gelme emaresi, gideceklerin de gitme emaresinin söz konusu olmadığı bir dönemde bu kabil ihbarların vukûu, Kur’ân’ın açık bir mucizesidir. Mekke’de nâzil olan Rûm sûresinin, غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي اَدْنَى اْلاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ ‘Rumlar, (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç (3-9) yıl içinde gâlip geleceklerdir.’ (Rûm, 30/1-3) gibi âyetleri buna açık birer örnek teşkil ederler. Muhakkikîn-i siyere göre bu âyet, Mekke’de nâzil olduktan dokuz sene sonra Bedir Harbi (624) oluyor. Demek ki, âyet Hicret’ten tam yedi sene evvel nâzil olmuş. Hâlbuki bu yıllar, Müslümanların baskı altında kıvrandığı yıllardır. İhtimal Hz. Ömer’in bile henüz cephesini tam belirleyemediği günler.. daha açık ifadesiyle, inananların sayısı henüz 40’a bâliğ olmuş veya olmamış.. Müslümanların bin türlü eziyete maruz bırakıldığı, hatta yok edilmeye çalışıldığı, hiçbir şafak emaresinin bulunmadığı bir dönemde, Allah (cc), Rûm sûre-i celîlesi ile gönüllere su serpiyor, ruhları şahlandırıyor ve diyor ki, ‘Yanı başınızda Sâsânîler, Rumlar’ı mağlup ettiler. Sizin içinizdeki putperestler bunu serrişte edip sizinle alaya kalkışarak, ‘İşte putperest olan, ateşgedeler (ateşe tapanlar), Hıristiyan olan Rumları mağlup ettikleri gibi, biz de sizi ezeceğiz’ diyerek ortalığı velveleye veriyorlar. İşte, bu iç içe tersliklerin yaşandığı bir sırada Kur’ân: (‘bid’ı sinîn’ yani üç-dokuz sene arasında) Romalılar ateşgedeleri mağlup edecekler. O mağlubiyet gününde siz de sevineceksiniz.’ demektedir ki, bu tam Bedir gününe rastlamaktadır.. evet وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ ‘O gün mü’minler de sevinçler yaşayacaklardır.’ (Rûm, 30/4)

Hz. Ebû Bekir Sıddîk, Kur’ân’a öyle inanmıştır ki, bu âyeti duyar duymaz gidip, Âs İbn Vâil ile belli sayıda deve üzerine bahse girer. O gün için böyle bir bahse girme ayrı bir konu; mevzumuz, Kur’ân’ın mucizevî haberlerine inanma mevzuu. Hz. Ebû Bekir, ‘bid’i sinîn’ kelimesini üç yıl olarak anladığından üç senesine bahse girer ve gelip bu hususu Efendimiz’e haber verir. Hz. Peygamber (sav), ‘bid’i sinîn’in üçten dokuza kadar bir rakama baktığını, dolayısıyla da seneyi dokuza çıkarıp develeri artırmasını söyler. Hz. Ebû Bekir gidip bahsi, Efendimiz’in dediği şekilde değiştirir. Ve derken bid’ı sinîn gelir-geçer. Bedir harbi ve zaferi yaşanır. Bir süre sonra da, ‘Heraklius’un içkiyi bıraktığı, yeniden derlenip toparlandığı, Sâsâniler’e karşı savaş başlattığı ve zaferyâb olup onları haraca bağladığı’ haberi gelir.

Evet Kur’ân’da, o nazil olduğu günden itibaren meydana gelecek hâdiselerle alâkalı pek çok sarâhat ve işaret vardır ki, Rûm sûresinin başı sadece bunlardan biridir. Ayrıca burada, ‘غَلَبَتِ الرُّومُ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيُغْلَبُونَ’ şeklinde bir kıraat da söz konusudur ki, o zaman mânâ şöyle olacaktır: ‘Rûm galebe çaldı; onlar da bu galibiyetlerinden sonra yenilgiye uğratılacaklardır.’ Birkaç sene sonra İslâm orduları Rûmları yenerek bu müjdeyi de gerçekleştirmişlerdir.

Hudeybiye’yi müteakip Efendimiz (sav), melûl mahzûn Medine-i Münevvere’ye dönerken, Allah’ın (cc), hem bir bişâret (müjde) hem de Hudeybiye’deki sulhun vadettiklerini ifade eden:

لَقَدْ صَدَقَ اللهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللهُ آمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذَلِكَ فَتْحاً قَرِيباً ‘And olsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.’ (Fetih, 48/27) âyetini de zikredebiliriz. Evet Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkarmıştı. Eğer sulh yapmayıp da Mekke’ye girseydiler harp ederek gireceklerdi. Allah orada kan dökülmesini istemediği için buna izin vermiyordu. Böylece onlar, Kâbe’yi tavaf ederken, başkalarının kalbinde ‘oğlum öldü, çocuğum öldü, kızım öldü’ ukdesi de olmayacaktı. Bir gün gelip orayı tavaf edeceklerdi, hem de olumsuz hiçbir şeyle karşılaşmadan. Sanki bu âyet, onlara şöyle diyor: ‘Şimdi geriye dönün. Belki içinizde bir burkuntu olacak ama, bu burkuntuya bedel geleceğin inşirâhı daha fazla olacaktır.’ Ve öyle de oluyor; gün geliyor, Müslümanlar, hem gelip o umreyi kaza yapıyorlar, hem de aynı zamanda emniyet içinde -İkrime’nin sadece bir kapıda mini bir karşı koyması istisnâ edilecek olursa- Mekke’ye giriyorlar. Mekke bağrını öz evladına açan şefkatli bir ana gibi; ‘Yerin göbeği bendim, sen de evladımdın, bir dönemde atmışlardı gel yavrum.’ diyordu. Ve Kur’ân’ın verdiği haber aynen tahakkuk ediyordu. Bu misaller çoğaltılabilir; biz deryâdan bir katre ile iktifâ ediyoruz.

3. Madde: وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ ‘O, aranızda bir hakem ve hüküm kaynağıdır.’

Kur’ân-ı Kerim, öncelikle Müslümanlar, sonra da bütün insanlık için hem bir hüküm kaynağı, hem de bir hakemdir. Evveliyatla Müslümanlar sonra da bütün insanlık onun temel disiplinleriyle bütün problemlerini çözebilir.

İnsanlar arasında sulh ü sükûnu temin edebilecek, fert ve aile plânında pek çok problemi halledebilecek, toplumla alâkalı pürüzleri giderebilecek bir kitap varsa, o da Kur’ân-ı mucizü’l-beyân’dır. Evet o, bütün bu konularda biricik, tertemiz ve kimsenin itiraz etmeyeceği, edemeyeceği yegâne kaynaktır. Aslında hadiste de onun, itiraz edilemez bir kaynak olduğu ihtar edilmektedir.

Kur’ân dışındaki değişik sistem ve hareketlerde, O’nun getirdiklerine yakınlık arz eden düşünceler olabilir. Aslında her düşüncede güzel şeyler bulunabilir. Nitekim bir zamanlar İslâm dünyasında bir ezilmişlik içinde, değişik sistemler arasında sosyalizmi iyi görenler vardı. Hatta ille de bu sistemlerden birini Kur’ân’a yakın görmek, göstermek gerekiyorsa, içtimâiyata ve iktisada ait vaz’ettiği meseleleriyle sosyalizmin Kur’ân’a daha yakın olduğu seslendiriliyordu. Bu sistem, fert hukuku ve hürriyeti mevzuunda daha hassas daha mütekâmil görülüyordu. Bu mülâhazaların hepsinin münakaşası yapılabilir ama sosyalizmin revâçta olduğu o günlerde bu tez çok işleniyordu. Hatta bu anlayış, merhûm Dr. Mustafa Sibâi’ye İslâm İştirâkiyesi’ni yazdırmıştı. Seyyid Kutub’un Sosyal Adâlet’inde, hatta tefsirinde de bu türlü yaklaşımlara rastlamak mümkündür.

O dönemde kapitalizmin baskı ve tazyiki insanları çok ürkütmüş, hatta buna reaksiyon ve tepki olarak, kapitalizmin ‘neseb-i gayr-i sahih’ evladı sosyalizm ve komünizm hep kapitalizmin cürmü olarak görülmüş ve bir ölçüde bu biraz daha hafif gösterilmek istenmişti. Nitekim bizde de -bu tabiri sevmesem de öyle diyorlar- radikal İslâmcılar ta 12 Eylül’den günümüze kadar sosyalizmi kapitalizimden daha ehven görmüşlerdir; görmüş de, kapitalizme, liberalizme ateş püskürürken sosyalizm ve komünizmi sükut geçmişlerdir. Oysaki, Kur’ân kaynaklı olmayan düşünceler ne kadar da Kur’ân-ı Kerim’e yakın olursa olsun -Üstad’ın da işaret ettiği gibi- eğer tam Kur’ânî değil ve O’ndan nebeân etmemişse onun müşâbihi olamaz. Bu konuda, hüküm ve bu hükmün hakemi diyebileceğimiz bir şey varsa, o da Kur’ân’ın kendisidir. Kur’ân herkes için huzur ve istikbâl bahşeden böyle bir hakemlik vazifesini derpîş etmiştir.

Onun hakemliği ile -inşallah- bir gün dünyada bütün ahlakî ve sosyal problemlerin aşılacağına inanıyorum. Elverir ki, Kur’ân’ı hazmetmiş olanlar, ona sahip çıksın ve ruhuna sadık kalarak asrın idrakine göre onu bir kere daha seslendirsinler. Aslında gelecek adına bunun yapılması zarûrîdir. İnşallah, büyük ilim adamları ve düşünürleri, ulülazmâne bir gayretle, Kur’ân bu mevzudaki muhtevasını bir kere daha gün yüzüne çıkarır ve onun geçmiş gelecek haberlerinin doğruluğu yanında, hakemliğinin ne kadar isabetli olduğu hususunu bir kere daha ispat ederler. Biz muhteşem bir geçmiş yaşadık. Ütopyalara sığmayan günler gördük ama, bugün Müslüman pratiğinde İslâm’ın büyüklüğünü temsil edebilecek seviyede Müslüman yok ve bu Kur’ân’ın ufkunu karartıyor. Onu kendi tamamiyetiyle -inşallah- bahtiyâr temsilciler, Rabbânîler ortaya koyacak ve Kur’ân’ın, eskiden defaatle zuhur etmiş parlak günleri yeniden bir kere daha zuhur edecek ve biz de ‘Evet sözü sen söylüyorsun, söz sana derler, hak olup Hak’dan gelip hak diyen yalnız sensin.’ diyeceğiz.

4. Madde: وَهُوَ الْفَصْلُ لَيْسَ بِالْهَزْلِ ‘O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. Onda her şey ciddîdir.’

Burada da birkaç mülâhazadan söz etmek mümkündür ve en başta da bu kaziye ‘hükmü mâ beyneküm’ sözünün tamamlayıcısı gibi düşünülebilir. Tabiî Kur’ân’ın, bir ‘kavl-i fasl’ olduğunu da ifade ediyor olabilir ki bu da iki şekilde düşünülebilir: Birincisi, Kur’ân, konuşmaya duracağı âna kadar söz ve düşünce şirâzesiz demektir.

İkincisi; kesip atan, söz kesen demektir. Bu, kitaplarda geçmiş ‘kavl-i fasl’ mânâsınadır ki, bir anlamda ‘ammâ ba’du’ cümlesi yerinde kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde, bu sözü kendi dilinde İbrânice olarak ilk defa kullananın, Hz. Davud olduğu ifade edilir. Bu ise hutbenin (hamdele, salvele gibi) dîbâcesinden sonra ‘Ammâ ba’du feyâ ibâdallah’; yani Allah’a karşı vazifemizi, sorumluluğumuzu, ubudiyetimizi ifade eden sözleri, cemaate arz edeceğimiz şu beyanlardan ayrılır. İşte bu ‘kavl-i fasl’dır. Bu mânâda Kur’ân’ın kavl-i fasl olması, O’nun asıl söylenmesi gereken meseleleri söylemesi, yararlı şeyler üzerinde durması ve gereksiz sözlere de fırsat vermemesi mânâsına gelir.

Bunun yanında bir de Kur’ân’ın, hakkı batıldan ayırırken her şeyi ciddiyete bağlaması söz konusudur ki, bu onda şaka, lâtife, gayr-i ciddîlik ifade eden hiçbir şey yok demektir. O, hükümlerinde ciddîdir ve onda ‘hezl’ yoktur. ‘Hezl’ olmamasını da değişik zâviyelerden ele alabiliriz. Meselâ, bir şiiri, bir nesiri ele aldığınızda, çok defa bunların içinde hezeliyatla, -Türkçemiz’de hatt-ı hezeliyat vardır- karşı karşıya kalırız. Bunlar genellikle eğlendirmeye, şakaya matuf şeylerdir. İçinde bazen doğru şeylerin de bulunması hezeliyatın yıktığını tamire yetmez. Hususiyle de hukuka ait konularda ifadelerin ‘kavl-i fasl’ gibi ciddî ve muhkem olmasında zaruret vardır. Bu meseleyi, (Kur’ân’ın hükm-ü fasl ve ciddî olmasıyla) mukayese ederek ele aldığımızda, çok muhkem ve ciddî olması gereken sözlerin, çok su götürebilir, esnek ve eksantriğinin de fevkalâde geniş olduğunu görürüz.

İşte Kur’ân-ı Kerim, en ciddî meseleleri sunarken bile, meselelerin gerçekliğini, hukukun muhkemliği içinde ifade eder. Fakat o muhkem ifadeyi bile size bir edebî zevk içinde sunar. Öyle ki, kevser yudumlar gibi, hukukun katılığı, hukukî meselelerin sertliği, kesinliği ve ayırıcılığı meselenin zevk ve insânî buudunu da asla ihmal etmez. İşte bu yönüyle Kur’ân, hakikaten insanı doyurur. Öyle ki ahkama ait en ağır meseleleri anlatırken bile, insana bir ifade zemzemesi sunar.

Aslında eğer insan, üstün edebî bir nazım veya bir nesir dinlemek istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Bir mûsıkî dinlemek istiyorsa Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Kelimeleri, söz mûsıkîsine göre seçilmiş bir beyan abidesi tanımak istiyorsa yine Kur’ân-ı Kerim’i dinlemelidir. Eğer insan, vicdanını dinleyebiliyor, insanî değerlerini unutmamış, kalbinin kapıları da açıksa, Kur’ân’ı çok iyi anlayacaktır. Evet Kur’ân, bütün güzelliklerin halîtasından meydana getirilmiş eşi-menendi olmayan bir şaheserdir.

Neticede, Kur’ân ‘hükmü mâ beyneküm’dür, yani aranızda her mevzuda sözü kesip atan, hüküm veren bir beyân sultanıdır. Muhkemdir, ciddîdir. Aynı zamanda sînelere inşirah veren bir mânâ çağlayanıdır.

5. Madde: مَنْ تَرَكَهُ مِِنْ جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللهُ ‘Kim baskıdan ve zalimden korkarak, O’na karşı güveni ve inancı sarsılırsa Allah da onu helâk eder.’

Burada, ağır şartlar altında ondan kopma üzerinde duruluyor ve ‘Eğer bir insan, herhangi bir zorba ve cebbârın, baskısı karşısında Kur’ân’a sırtını döner, O’ndan uzaklaşırsa, Allah da onu helâk eder.’ diyor. Biraz daha açalım; Kur’ân’ı şöyle böyle vicdanında duymuş, kitaplarda görmüş, misalleriyle yaşamış, hüşyâr vicdanı ile bu meseleye uyanmış bir insan, ona karşı bunca yakınlık duyduktan sonra kalkıp da bir baskı ve bir terör karşısında Kur’ân’ı terk ederse Cenâb-ı Hak da onu derdest eder ve baş aşağı getirir.

Burada, vurgulanmak istenen şudur: Eğer siz, size zarar verecek kimselerden çekinip de Kur’ân’dan uzaklaştığınızda, Allah (cc) sizi helâk edecekse bu kabil tehlikelerin hiçbirinin söz konusu olmadığı bir yerde elinizi ondan gevşetirseniz derdest edileceğiniz kat’î demektir. Bu ifade tarzı Kur’ân-ı Kerim’deki şu ifade tarzına çok benzer.

فَلاَ تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ ‘Anne ve babanıza ‘uff’ bile demeyin.’ (İsrâ, 17/23) Evet, eğer O, anne ve babaya ‘öf’ bile demeyeceksiniz’ diyorsa, bundan anlaşılıyor ki ‘haydi be’ şeklinde bir ifadeyi hiç diyemezsiniz.. elinizi kaldıramaz.. kaşlarınızı çatamazsınız.. ona vuramazsınız.. kapıyı yüzüne çarpamazsınız… Eğer en basit bir söz ve hareket yasak edilmiş ya da haram sayılmışsa, onun üstünde yapılacak her şey yasak demektir. Kur’ân-ı Kerim en ehveni ile problemin önünü kesiyor, tahşidât yapıyor, ‘Aman sakın, zinhar bunun daha büyüğüne girmeyesin’, diyor. Evet, hadiste ifade edilen de işte budur.

‘Ölülerinizin kötü yanlarını yâd etmeyin.’ İslâmî disiplinine göre ben geçmişimizi fenâ yanlarıyla yâd etmemeye çalışırım ama, birkaç asır var ki -maalesef- çevremizdeki kâfirlerden korkarak, milletçe, kedinin elindeki fare gibi tirtir titremiş ve onların dedikleri her şeyi yapmışızdır. Gün gelmiş bir nizamnâme ile, bize ters pek çok şeyi kabullenmiş ve bize ait değerleri görmezlikten gelmişizdir. Bir başka dönemde Kur’ân’ı mensûh kitaplara mukayese ederek, onunla alâkalı türlü türlü şüpheler ortaya atıp halkı aheste aheste uzaklaştırmışızdır. Bir yönüyle Allah Resûlü’nün gelecek adına verdiği haberlerden ‘Öyle bir gün gelecek ki, o zaman Kur’ân bir vadide insanlar bir vadide olacak.’ zayıf da olsa, Peygamberlerimize (sav) isnat edilen hadisin mânâsını doğru çıkarmışızdır.

Evet, bu hadisin de ifade ettiği gibi öyle devirler olmuştur ki, insanlarla Kur’ân arasında uçurumlar meydana getirilmiş ve onlar bir vadide, Kur’ân başka bir vadide kalıvermiştir; kalıvermiştir de hicranların en acısını yaşamıştır. Denebilir ki bir ölçüde biz, bu dönemde Kur’ân’ı terk etmişizdir ve Cenâb-ı Hak da bizi derdest edip baş aşağı getirmiştir. Aynı meseleye, Ebû Davud’un Sünen’indeki cihadı terk ile alâkalı bir hadis açısından da bakabiliriz: ‘Cihadı (gönülleri Allah’a uyarma) terk ettiğiniz zaman Allah size bir mezellet, bir aşağılık musallat eder; dine döneceğiniz âna kadar da o aşağılığı almaz üzerinizden.’ Biz bu ifadenin neresinde bulunduğumuzu düşünüp ürpermeliyiz.

Kur’ân-ı Kerim, geçmişiyle, geleceğiyle, aramızdaki hakemliğiyle muhtevâ bakımından her yanımızla bizi kucaklamasıyla vicdanlarımıza şunu ihtar ediyor: Bütün bunlara rağmen kim, zalim, cebbâr, baskıcı, müstebit bir adamın baskısı altında elini Kur’ân’dan gevşetir ve onu terk ederse Allah da o kimseyi derdest eder baş aşağı getirir.

Burada iki tavır söz konusu: Birincisi, Kur’ân’dan elini çekerek uzaklaşma. İkincisi de, uzaklaşmayla beraber ona bağlı yitirdiği şeyleri başka yerlerde arama. Bazen sadece bunlardan birine, bazen de ikisine birden maruz kalındı ki gelecek fıkra, bu ikincisinin üzerinde duruyor.

6. Madde: وَمَنِ ابْتَغَى الْهُدَى فِي غَيْرِهِ اَضَلَّهُ اللهُ ‘Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah onu saptırır.’

Allah’ın insanı sapıklığa itmesi farklı farklı olur ve sapıklık sezilemedik bir çizgide gelişir ve gerçekleşir. Hidâyette olduğu gibi dalâlette de başlangıçta açı gayet dardır ama hevâ, heves, fantezi, taklit, şöhret, kendini ifade hissi, aklın ifrâtkârlığı, hatta bazen cerbeze duygusu ile beslenen inhiraf, küfre varacak şekilde bir açıya ulaşabilir. Evet, her bir sapıklık ve küfrün mebdeinde dar zâviyeli bir inhiraf sonuçta kocaman bir sapıklık şeklinde karşımıza çıkar. Mezhep imamlarını hafife alarak yola çıkanların bugün Kur’ân’ı sorguluyor olmaları buna iyi bir örnek teşkil eder zannediyorum. İşte, -hafizenallâh- eğer bizler böyle bir sapmaya düşersek zamanla Allah da, saptırır. Ve ondan sonra مَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَلاَ هَادِيَ لَهُ ‘Allah bir insanı saptırdı mı artık onu doğru yola getirecek yoktur.’ (A’raf, 7/186) fehvâsınca sapıklıktan sapıklığa sürüklenir dururuz. Belki de bir gün Kur’ân’ın yerine başka kaynaklar aramaya kalkarız. Tıpkı Asr-ı Saâdet’te, bazılarının Allah Resûlü’nü bırakıp münafık hakemliğine müracaat etmeleri gibi:

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُوا فِي اَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً ‘Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.’ (Nisa, 4/65)

Evet bütün bu hususlar bizim için de geçerlidir. Yemin olsun ki, gönlünüzde en ufak bir rahatsızlık duymadan ve bir burukluk hissetmeden Kur’ân’ın hakemliğine râzı olmazsanız Müslüman sayılmazsınız.

Hadiste, bundan sonra ayrı bir maddeye geçiliyor. Eğer sahabi ifadedeki silsileyi korumuşsa maddeler arasında bir telâzum de görülüyor. Meselâ, niye bunu aranızda hakem tayin etmiyorsunuz ki? Evet bu bir kavl-i fasıldır. İsterseniz bunu bir netice olarak görebilirsiniz. Kur’ân’ın dile getirdiği şeyler öyle şaka filan değil, ciddî konulardır. Burada aynı zamanda, Kur’ân’dan ellerin gevşetilmesi durumunda açık bir tehdidin söz konusu olduğu görülmekte. Tabiî, buna karşılık ona yönelmenin, onun hakemliğine müracaat etmenin de takdir edilmesi bahis mevzuu. Bu böyledir zira o;

7. Madde: وَهُوَ حَبْلُ اللهِ الْمَتِينُ ‘O, Allah’ın (cc) en sağlam ipidir.’

Bakara sûre-i celîlesinde Âyetelkürsî’yi müteâkip şöyle buyurulur:

لاَ اِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لاَ انْفِصَامَ لَهَا وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ‘Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.’ (Bakara, 2/256) Doğru, kim Kur’ân’a sımsıkı sarılırsa o, hiç kopmayan, sarılanları kopup gitmeden sıyânet eden en sağlam bir ipe sarılmış demektir. ‘Metin’ aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bu zâviyeden de, izâfetin konuya ayrı bir derinlik kazandırdığı muhakkak. Allah, o ipin metin olmasını lafz-ı celâleye bağlayarak ifade ediyor, ‘Hablü’l-metîn’ veya ‘Hablühü’l-metîn’ demiyor, ‘Hablü’l-lâhi’l-metîn’ diyor…

İşte böyle, bütün Esmâ-i Hüsnâ’yı tazammun eden Allah ismi, habl-ü metine izâfe edilince, bu söz, bütün gökte ve yerde isimleri tecelli eden Allah’ın ipi mânâsını kazanıyor. O ip, semâdan size sarkıtılmış. -Rüyalarda da o ip semâdan sarkıtılmış bir halat şeklinde görülür ve dine bağlılık şeklinde yorumlanır ki, Abdullah İbn Selâm rüyasında böyle bir ip görmüş, ona tutunmuş ve yukarıya doğru yükselmiş olduğunu nakleder.- Sizi Allah’a (cc) yükseltmeye ve vuslata aldatmayan bir vesîle demektir.

Evet o, semâdan yere doğru uzanmış, bir ucu insanların elinde, bir ucu da dest-i kudrette olan, insanları kurtuluşa erdirecek kopmaz bir ip ve bir kulptur. Evvelâ, bütün esmâ-i ilâhîye bütün sıfât-ı sübhâniyeyi hatırlatacak bir isimle Allah’ın ipidir. Rahmân’ın, Rahîm’in, Cemîl’in, Celîl’in değil, bütün bu isimleri hâvî olan, kalbinizin meyillerini bilen, hissiyâtınızı sizden daha iyi anlayan, cenneti, Rahmân ve Rahîm isimleriyle sizin cismânî arzularınız için hazırlayan ve sizi ebede namzet kılan Allah’ın ipidir. O Allah ki metindir, O’nun ipi de çok metindir; o kopacak gibi bir ip değildir. Öyle ise çerik-çürük insanların ipine tutunmanın hiçbir anlamı, hiçbir mânâsı yoktur. Eğer tutunup dayandığınız şeyle aldanmak istemiyorsanız, Allah’a (cc) dayanın ve güvenin; O’nun ipi olan Kur’ân’a da sımsıkı sarılın..!

8. Madde: وَهُوَ الذِّكْرُ الْحَكِيمُ ‘O hikmetli olan zikirdir.’

Zikir; anmak, Allah’ın (cc) ismini tekrarlamak demek olduğu gibi hatırlatma mânâsına da gelmektedir. Bir de arkasından ‘hakîm’ geliyor ki, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden olan bu sıfat, dikkatleri eşyanın perde arkasına çekmesi, varlığın melekût yanını nazara vermesi açısından, her şeyi hikmete bağlayıp ve akıbetiyle irtibatlandırarak hatırlatan Kur’ân’ın hususî isimlerinden sayılmıştır. Efendimiz’e de Sâhib-i Sünnet olması itibarıyla hakîm denir. Yani tabiat ve mâvera-i tabiatın lisanı demektir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen hikmet sözünü muhaddisler, daha ziyade Efendimiz’in sözü şeklinde yorumlamışlardır.

Öyle ise burada geçen ‘zikr-i hakîm’, ‘hikmet yüklü bir hatırlatma’ yani eşyanın perde önüyle olduğu gibi perde arkasıyla da irtibatlandırılmış bir hatırlatma demektir. Kur’ân-ı Kerim, bir hikmetler mecmuasıdır. Evet insan, Kur’ân-ı Kerim’de, aklıyla, mantığıyla, muhakemesiyle, felsefî anlayışıyla, ilmî düşüncesiyle yadırgayacağı hiçbir şeyle karşılaşmaz. Onun her meselesi, akılla müeyyed ve her mevzuun arkasında bir hikmet ve bir maslahat nümâyândır. İnsan, fikren, zihnen, ilmen, ruhen ne kadar terakkî ederse etsin, ulaştığı her noktada O’nun hikmetle dalgalanan bayrağıyla karşılaşır. Hatta bir gökkuşağı gibi onu geçecek gibi zannettiği noktalarda da hep onun berisinde kalır.

Evet, Kur’ân-ı Kerim bir zikir muhtevâsı olduğu gibi aynı zamanda hikmetle nümâyân, dünya-ukbâ esrarını şerh eden bir hikmetler mecmuasıdır.

Efendimiz'in Tarifleri İçinde Kur'ân (2) 40 dk.

9. Madde: وَهُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ ‘O, dosdoğru yolun ta kendisidir.’

İnsanlık, Kur’ân’la tanışacağı âna kadar ifrâttan, tefritten kurtulamamış ve faydasız arayışlar arkasında tükenip gitmiştir. Allah’ın (cc) rubûbiyetini itiraf, vahdâniyetini tasdik ve peygamberin teşrîi ve temsili rehberliğini kabulün bir başka unvanı sayılan sırat-ı müstakîm, bu hususları aydınlatmadaki misyonu itibarıyla Kur’ân’ın ayrı bir nâmı olagelmiştir.

Aslında o, sadece itikat ve ibadete müteallik konularda değil, bütün içtimâi, iktisadî, siyasî, idârî konularda da insanları ifrat ve tefrite düşmekten sıyânet eden bir rehberdir. Bir yönüyle kapitalizm, bir ifrât sistemi, komünizm bir tefrit sistemi; diğer bir yönüyle de komünizm bir ifrât sistemi, kapitalizm bir tefrit sistemidir ki, yerinde sadece mala ve sermayeye önem vermek suretiyle, yerinde de sırf emeğe önem vererek ifrâtlara, tefritlere düşülmüş ve sırat-ı müstakîm korunamamıştır.

Bu arada, sırat-ı müstakîmin Risalelerdeki tariflerini de hatırlatmakta yarar var: Evet, insanda had altına alınamayan kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye, kin, nefret, inat ve mantık gibi kuvveler, Kur’ân-ı Kerim’le tadil edilmediği takdirde dengesizlikler olacaktır. Hâlbuki insandaki kuvvelerin her birinde hem ifrât hem tefrit hem de denge söz konusudur.

Meselâ şehvet hissinin tefriti, ne helâle ne de harama alâka duymama gibi bir humûdettir; ifrâtı helâl haram tefrik etmeden fısk u fücur yaşamaktır. Ortası ve dengeli olanı ise meşru olanına açık gayr-i meşru bulunanından da uzak durmaktır. Yeme, içme, uyuma, konuşma gibi konularda da bu üç durum söz konusudur.

Bunun gibi, öfke, şiddet, hiddet (kuvve-i gadabiye) konularında da aynı durumlar vârittir:

Kuvve-i gadabiyenin tefrit hali, korkaklıktır ki, hiç olmayacak şeylerden bile korku duyulur. İfrâtı, tehevvür ve saldırganlık şeklinde kendini gösterir ki, tedbiri, temkini ihmale bâdi olabilir. Ortası ise şecaattir ki, dinî ve dünyevî hakları konusunda canını fedâ eder ama gayri meşru ise bir sineğe bile ilişmez. Aynı mülâhazalarla akla baktığımızda da bu hususları görebiliriz: Kuvve-i akliyenin tefrit hali gabâvet ve idraksizliktir ki, en basit şeyleri bile doğru dürüst kavrayıp değerlendiremez; hatta hakkı batıl, batılı da hak görebilir. İfrâtı, herkesi aldatacak ölçüde cerbeze ve diyalektik yapma hâlidir ki, bu, her zaman hakkı batıl, batılı da hak gösterebilir. Ortası ise hakkı hak bilip imtisal etme, batılı da batıl bilip içtinap etme halidir.

Sırat-ı müstakîm o kadar önemli ki, biz Allah’tan günde kırk defa bu yola girmeyi isteriz. Bu mevzu, bütün yönleriyle İbn-i Miskeveyh’ten Gazzâlî’ye ondan Bediüzzaman’a kadar pek çok kişi tarafından işlenmiş ve hakkında çok söz söylenmiştir.

10. Madde: وَهُوَ الَّذِي لاَ تَزِيغُ بِهِ اْلأَهْوَاءُ ‘O, kendine uyanları hevalarına uymaktan korur.’

Kur’ân-ı Kerim, her zaman kendisine gönül verenlere -bir rehber, bir pusula gibi- hedeflerini gösterir ve onları sapmaktan korur. Bir kere bu Kur’ân, habl-i metindir; insan o ipe tutunmuşsa artık sapıtmaz. O, bizi çekip göğe yükseltecek bir ip olarak görülebileceği gibi, inananları hayat bâdirelerinden, berzâh gâilelerinden öbür taraftaki bütün dâhiyelerden kurtaran bir köprü olarak da görülebilir. Öyle ki eğer bu ipe tutunur ve bu köprüye ulaşırsak kurtuluruz. Aksine hevâ ve heveslerimizin seliyle şuraya-buraya sürüklenir dururuz.

Bu itibarla, eğer insanlar bu kitaba sımsıkı sarılırlarsa, istikamete, itidale ulaşır, sırat-ı müstakîmi bulur, ifrât ve tefritin dengesizliklerinden kurtulur; fert ve aile plânında kendileri olur; devletler muvazenesinde yerlerini alır ve cihan çapında bir muvazene unsuru haline gelirler. Tıpkı seleflerimizde olduğu gibi. Onlar bu coğrafyada dengeyi temsil ediyorlardı, onlardan sonra bölgede ne denge kaldı ne de huzur. İşte sırat-ı müstakîmi yaşayan ve temsil eden bir devlet, devletlerarası dengede ne ise böyle bir duygunun kahramanı bir fert de kendi toplumu içinde aynı şeydir.

Kur’ân’da yine aynı kelimeler kullanılarak رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا ‘Rabbimiz, kalblerimizi kaydırma.’ (Âl-i İmran, 3/8) şeklinde bir dua vardır.

Şimdi ister Kur’ân-ı Kerim serası, ister atmosferi diyelim; O’nunla Allah’a teveccüh edenler bir koruyucu kalkan altına girmiş olurlar. O’nun koruyucu sistemleri her yönüyle bir kısım dalâlet cereyanlarına karşı sığınılacak en sağlam sığınaklardır. Biz ona sımsıkı sarıldığımız sürece, kaymalardan, sapmalardan aşırılıklara girmeden, ifrâta-tefrite düşmeden kurtulmuş olur ve selâmetle yolumuza devam ederiz. Ne korku ne telâş, huzur ve itminan içinde yaşar ve gider, O’na ulaşırız.

Ayrıca burada bir de Allah bize sika (güven) ve ondan biraz beri, istikamette tefvîz (her şeyi Allah’a havâle etme), daha beride bazılarımıza teslim, bir kadem daha aşağıdakilere de tevekkül telkin ediyor; ediyor ve ‘Allah’a itimat edin.’ diyor. Acaba ne kadar itimat edeceğiz?

Bana göre asgarî, nasıl ki, tehlikeli bir yerde çocuğunu kucağına alan anne ve baba, onu yalnız bıraktıkları zaman bile çocuk gayet emindir; çünkü onların kendisini uçuruma atmayacaklarına inanır. Onu havaya atıp eğlendirirken bile sürekli güler. Hatta aşağıya doğru düşerken dahi kahkaha atar; çünkü emindir annesinin, babasının onu yere bırakmayacaklarından.. evet işte burada böyle bir sika telkin edilmekte, böyle bir tefvîz vurgulanmakta ve böyle bir teslim ve tevekkül hatırlatılmaktadır.

11. Madde: وَلاَ تَلْتَبِسُ بِهِ اْلأَلْسِنَةُ ‘Lisanlar ve beyanlar onun sayesinde herhangi bir iltibasa maruz kalmazlar.’

Bu cümleyle de pek çok şey hatırlatılmakta; biz şununla başlayalım: Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılırsanız, dininiz gibi dilinizi de korumuş olursunuz. Değişik âyetlerde ifade edildiği gibi Kur’ân aynı zamanda Arapları yâd-ı cemil haline getiren ve onları milletler arası en önemli konuma yükselten bir kitaptır. Kur’ân olmasaydı ne onların dilinden ne de dinlerinden söz edilebilirdi. Hepimiz ona çok şey borçluyuz; onlar herkesten daha çok borçlular. Evet, Kur’ân olmasaydı, gelip bugünlere ulaşmış bir Arap dilinden söz edilemezdi.

Ayrıca, zannediyorum burada, günümüzde çokça yaşanan mefhûm kargaşasına da işaret edilmekte. Her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanlığın tarifleri yapılmış, Müslümanlar nasıl isimlendirileceklerse öyle isimlendirilmişlerdir. Kapitalizm, komünizm, liberalizm, pazar ekonomisi, piyasa ekonomisi vs. sistemler Müslümanlığın yerine konamayacakları gibi, Müslümanın bunlardan birine nispet çerçevesinde adlandırılması da doğru değildir. Kur’ân’da, هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ ‘Allah, sizi Müslüman olarak adlandırdı.’ (Hac, 22/78) denir ve mefhûm kargaşasına, isimlerde iltibasa girmeye meydan vermez.

الر كِتَابٌ اُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ ‘Elif-Lâm-Râ. Bu Kur’ân öyle bir kitaptır ki, her fermanı gayet muhkem (yanlış tevile, yanlış tefsire meydan vermeyecek şekilde) kendi içinden delillerle desteklenmiş; sonra da güzelce açıklanmış (ve iltibaslara, yanlış anlamalara fırsat verilmemiş) tam hüküm ve hikmet sahibi, her şeyden haberdâr bir Hakîm ve Habîr tarafından gönderilmiştir.’ (Hûd, 11/1)

12. Madde: وَلاَ يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ ‘Âlimler, O’na asla doyamazlar.’

Düşman ona buğzetse, cahil onu anlamasa da o, ulemânın ışıkları gönüllerde baş ucu kitabıdır. Bir Ebû Hanife, İmam Gazzâlî, bir üstad Bediüzzaman Kur’ân’ı hiç ellerinden bırakmamışlardır. Meselâ, Üstad, hâfız olmadığı halde, Kur’ân’la o engin meşguliyeti sayesinde kafası âdeta bir fihrist gibidir. Eserlerine baktığınızda, falan yerde şu kelime, filan yerde şu kelime vardır.. o kelime sağındaki, solundaki kelimelerle münasebeti açısından şöyle, altındaki üstündeki kelimelerle münasebeti açısından böyledir.. diyerek hep Kur’ân içinde dönüp durduğunu vurgular.

Üstad Hazretleri, İmam Rabbânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Abdullah Dehlevî, İmâm Gazzâlî gibi insanların, Sahabe-i kiram, Tâbiîn-i izâm, Tebe-i tâbiin-i fihâm, evliyâ-i kiram, asfiyâ-i fihâm efendilerimizin O’na doyması şöyle dursun, onunla iştigalleri ölçüsünde ona karşı daha bir aç, daha bir susuz hale gelmişlerdir.

Evet bazı zamanlar insan Kur’ân okurken, doğrudan doğruya onun orijinal sesini duyar gibi olur.. sadece peygamberlikle alâkalı bazı âyetler istisna edilecek olursa, anlatılan devirleri, dönemleri bile aşarak bütünüyle Kur’ân’ın âdeta kendisine seslendiğini hisseder.

Eğer gerçekten bir insanın ilimden nasibi varsa, onun dimağ, ruh ve vicdanının hakikate uyanmış olmasının ölçüsü şudur: Böyle biri ilmî derinliği nisbetinde asla Kur’ân’dan doymaz. Kur’ân’dan zevk almayanlar ya cehâlet ya da ön yargı içindedirler. Câhillerin onu anlamaları, mebâdi-i malumatla, yani sadece kendilerine ilk mektepte yapılan ilk telkinlerin tesiri ölçüsündedir. Herhangi bir ön yargı ve şartlanmışlık içinde ona karşı kapalı olan ruhlara gelince, bunlar evvel-âhir ondan hiçbir şey anlamazlar. Bu arada ilimlere açık bazı kimseler de onu anlamıyorlarsa bunlar da ilmin ruhunu anlamamışlar ve taklitçilik içindeler demektir. Gerçek ulemâdır ki, bunlar asla Kur’ân-ı Kerim’e doymazlar.

Eğer Kur’ân-ı Kerim’i okuyan bir insan, bütünüyle kendisini ona verir ve sağlam bir konsantrasyona girebilirse, o enbiyâ-ı izâmla sohbet ediyor; hatta mâverâ-ı tabiatın sesini dinliyor gibi olur. Ben bazılarının bazı ahvâlde zaman üstü bir hâl aldıklarına inananlardanım. Onların Kur’ân sayesinde, enbiyâ-i izâmla sohbet ettiklerini sahabe-i kirâmın meclisine girip oturduklarını, his ve şuur dünyalarında on dört asır önceye gittiklerini düşünür ve hallerine imrenirim. Buna farklı bir zâviyeden Üstad da işâret eder. Evet bazen insan, Cibrîl-i Emîn’in soluklarını kulağının dibinde duyabilir. Bazen de ‘kemmiyetsiz-keyfiyetsiz’ Mütekellim-i Ezelî’yi dinliyor gibi olabilir. Binâenaleyh Allah’dan dinleyen, Cibrîl’den dinleyen, Resûlullah’dan dinleyen veya aradaki mükâlemeye aynı zamanda şahit olan bir insan nasıl ondan doyar ki?

Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de, tarihi vak’alar, karakteristik olarak öyle büyülü anlatılır ki, insan kendini çağlar ötesi âlemlerde dolaşıyor gibi hisseder. İşte bu yönüyle de Kur’ân, doyulamayacak bir zenginlik sergiler. Ben şahsen, Kur’ân-ı Kerim’in bu yönüyle tam tahlil edildiği kanaatinde değilim. Benim görebildiğim kadarıyla, Kur’ân’da değişik vak’alar anlatılırken, anlatış tarzı ve verdiği koordinatlarla o vak’a kahramanlarını aynıyla hayallerinizde resmedebilirsiniz. Meselâ o, Hz. Nuh’un kavmi ile alâkalı konularda konuşurken,[1] o kavmin sesini, soluğunu duyuyor gibi olur ve onu diğer toplumların üslup ve edâsından ayırt edebilirsiniz. Hz. Nuh’ un kavmi ile konuşma tarzı, Hz. İbrahim’in kavmi ile konuşma[2] tarzından çok farklıdır. İkincisi size biraz daha mütemeddin, biraz daha tarih berisinde yaşayan insanlar gibi gelir. Hz. Musa’yı, kavmi ile aralarındaki muhâverelerinde,[3] onlara inen âyetlerde ve kavminin beyanlarında, ya da Firavun’un konuşmalarının dile getirilmesinde,[4] sımsıcak veya sopsoğuk o hissiyât farklılıklarını duyabiliriz; duyabilir ve bunların Hz. İbrahim ile Allah arasında geçen konuşmalara[5] hiç de benzemediklerini hemen anlarız.

Edebiyat tarihinde Şekspir belli ölçüde bu hususa kapı aralamış sayılabilir. Onu Hamlet’inde, Romeo-Julyet’inde takip ettiğiniz zaman âdeta mazinin hortlaklarının konuştuğunu duyar gibi olursunuz. O sizi üslûbunun sihriyle çeker tâ o dönemlere götürür ve hem konuşma tarzı, hem de üslûbuyla sizi bilmediğiniz esrarlı âlemlerde gezdirir.

Vicdanın zaman üstü ufkuyla Kur’ân-ı Kerim’in bu derinliği her zaman sezilebilir. Ancak, onun bir de bu zâviyeden tahlile tabi tutulmasında zaruret vardır. Merhum Seyyid Kutub o kapıyı yer yer aralıyor gibi olsa da net bir şey yaptığı söylenemez. Tefsirine bakıldığında yer yer bu tür tahlillere girdiği görülür, ancak ciddî olarak bu husus üzerinde durmadığı da bir gerçektir. Biraz edebiyat ufku olanlar, az da kelimelerin karakteristik yanlarıyla yerinde kullanılmasına vâkıf iseler, hem vakaî tarihine, hem kavimler tarihine, hem de peygamberler tarihine baktıklarında, zannediyorum geçmişe ait o sesi-soluğu, kendi karakteristik derinlikleriyle ve renkleriyle hissedebilir ve hiçbir edibin eserinde bulunmayan bir zevki duyabilirler.

Kemâl-i samimiyetle arz etmeliyim ki, Kur’ân’ın Türkçesinden bu hazzı almamız mümkün değildir. Şekspir, Goethe ve Tolstoy’un Türkçe çevirilerinde orijinal metinlerdeki ruh, mânâ ve zevki duymak mümkün olmayınca, Allah’ın kitabını Türkçe çeviriden duyup anlamanız nasıl mümkün olacaktı!? Cemil Meriç merhûm, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı, ‘Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onu sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü berbat ettiler.’ demektedir.

Kur’ân-ı Kerim’in lâfızları, Üstad’ın tabirine göre, bir urba değildir. O lâfızlar cilttir, deridir. Onu soyduğunuzda, muvakkaten bir tazelik hissetseniz de, bu uzun sürmeyecek; sevimsiz bir hâl alacak, sizi ürkütecek, kaçıracak ve nazarınızda fevkalâde sevimsiz görünecektir. Hattâ denebilir ki tercüme meraklılarının gizli niyetlerinde, Kur’ân-ı Kerim’in o sihirli derinliklerini sığ göstermek ve bu kabil tercümelerle onu avamîleştirip milleti ondan soğutmak için bir kasıt, bir gâyenin var olduğu her zaman söylenebilir. Kur’ân, mealle ifade edilmesi şöyle dursun, Allame Hamdi Yazır’ın tefsiri gibi en müdekkikâne eserlerde bile -hiç mübalağa yapmadan söyleyeceğim- Kur’ân’ın semâvîliğinin yarısından çoğu gitmiştir. Bana göre bu yine de iyimser bir yaklaşımdır. Onun, doğrudan doğruya Allah kelimeleri ile ifade edilişinde, tarifleri aşan ve zevk edilip ama söylenemeyen öyle füsûnlu bir buudu vardır ki, ne zaman o kendi diliyle ifade edilse insan büyülenir.

İşte bu enginlikteki Kur’ân’a elbette ki âlimler doyamayacaktır. Hangi âlimler? Kur’ân’ın ulûm-u diniye ve fünûn-u müsbeteye taallukunu, zâhirini, bâtınını, şücûnunu, ğüsûnunu, kalbin, vicdanın, sırrın, hafînin, ahfânın esrarını, eşyanın perde önünü perde arkasını, mülkü, melekûtu bilecek ve nazarını şehadet âlemi ile gayb âlemi arasında gezdirebilecek âlimler.

Evet Kur’ân-ı Kerim’i sürekli tahlil eden, her zaman onun engin ufuklarında dolaşıp duran kalb ve kafa insanları kat’iyen ondan doymazlar.

Bir de bu arada, eğer gerçekten tam bir konsantrasyon söz konusu ise -ki onu da biz Kur’ân kendisine inmiş gibi okumak şeklinde anlıyoruz- peygamberlik meselesine müteallik hususları müstesna kabul edip, o asliyete tebaiyet mülâhazası ve o muayyeniyete tecrit tavrıyla insan, يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَاَنْذِرْ ‘Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar!’ (Müddessir, 74/1-2) âyetini, herkes kendine göre aynen duyabilir; duyabilir de, inancının, onun içinde renklendirdiği sözler karşısında: ‘Acaba bu ses tavandan mı duvardan mı yoksa, zeminden mi geldi, ya da vicdanımdan mı yükseldi, yoksa Kur’ân’ın derûnundaki kendi sesi midir bu?’ der ve hayretler yaşar.

Evet insan, tam bir konsantrasyonla kendini Kur’ân’a verdiği zaman bunu apaçık duyabilir. Aksine almacı iyi olmayan bir insan, gönderme ne kadar güçlü de olsa bir şey alamaz. Tabiî almacı olup da frekansı bulamayan da alamaz. Frekansı bulup da tam kalibrasyon yapamayan kimse de alamaz. Bir de havada şerâreler varsa ve bu almaç o şerârelerin altında ise yine onu alamaz. İnsan, sürekli bir bekleyişle, sürekli volum ayarlayarak O’nu yakalamaya çalışmalı ve hep ona yönelik bulunmalıdır. Unutmamak lâzım ki ancak teveccühe teveccüh olur.. bakarsanız bakarlar size. Yani insan da tıpkı günebakanlar gibidir. Yüzü O’na doğru müteveccih olduğu sürece ondan istifade eder; eğer O’ndan gelen şualar kesilirse O da kapanır. Ve kapanınca da hiçbir şey alamaz. Rabbim hepimize O Kur’ân’ın ruhuna mahsus derinliği, neşveyi duyursun, ibadetler üstü ibadetler sayılan O’nu okumaya karşı içlerimizi aşk u şevkle coştursun!

13. Madde: وَلاَ يَخْلَقُ عَلَى كَثْرَةِ الرَّدِّ ‘Kur’ân, çok tekrar etmekle eskimez ve usanç vermez.’

Bu maddeyi okuyunca aklımıza hemen, ‘Zaman eskidikçe Kur’ân gençleşiyor.’ sözü geliyor.

Kur’ân-ı Kerim’i, doymayan ulemânın yaklaşımı ile okuyan insanların, her okudukça yeni yeni şeyler keşfedecekleri erbabınca muteâref bir konu. Tabiî, bunu biraz da Kur’ân’la fazla içli-dışlı olanlar anlar. Necip Fazıl, şiirlerinde hep derinlik takip eder. Öyle ki, onun nazımları, şiirden daha çok noktalama, nükteleme türündendir. O, çok defa derin şeyleri bir beyte, bir mısraya sıkıştırıp ifade eder ki, bunlara ‘manzum vecize’ de denebilir. Bazıları, şiir deyince biraz da dış yüzü itibarıyla plastize bir şey arzu eder; ifadelerin süslü olmasını ister. Ama Necip Fazıl’da bunun yerine ürperten bir derinlik vardır. Hele onun, bazı mısraları, bazı beyitleri vardır ki, on defa okumadan gerçek gâyesini yakalayamazsınız. Hiçbir zaman yakalayamayacağımızın sayısı da az değildir.

Burada kastettiğim, Haşim gibi veya günümüzde bazı serbest şiir yazanları ya da ığlakta kerâmet arayan bazı sembolistlerin anlaşılamaması şeklindeki fantastik ipham da değildir. Anlaşılabilir malzeme kullanılmış, anlaşılabilsin diye yazılmıştır ama onun tefekkür ufku çok derin olduğundan zor anlaşılmaktadır. Bu zor anlaşılır şeyleri, bazen bir okuyuşta, bazen iki okuyuşta, bazen de birkaç defada ancak anlayabilirsiniz. Necip Fazıl’da, Mehmet Akif’te hattâ Muallim Nâci’de, -ki, onu o seviyede şair saymazlar-Yahya Kemal’de başımızı döndüren mısralar vardır. Ama zannediyorum bu altın mısraları dahi size birkaç defa okusam bıkkınlık izhar edecek ve artık dinlemek istemediğiniz imasında bulunacaksınızdır. Evet, her şey eskir, dinlenmez hale gelir ama gördüğünüz gibi Kur’ân devamlı okunmasına rağmen yepyeni ve taptaze kalabilmiş biricik söz sultanıdır.

Evet o hiç eskimemiştir ve canlı gönüllerin ona doyması da söz konusu değildir. Sahabe efendilerimiz Kur’ân’a doymadan gitmişlerdi. Onlar derin bir zevk ve şevk içinde Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’den duyar duymaz ona karşı duydukları derin hâişle onu hemen hâfızalarına alır, sonra da bitmeyen bir heyecanla tekrar eder dururlardı. Ruhları bu işe o kadar açık ve öylesine aç bir bekleyiş içinde idiler ki kelime kelime Kur’ân inerken, Ramazan’da oruçlu bir insanın kevser yudumlaması gibi, gırtlaklarından aşağıya inen her şeyi, bünyelerinin derinliklerine kadar takip eder, duyar ve onunla âdeta büyülü gibi yaşarlardı. Bu itibarla da onlar, o mâide-i semâvîyeyi her gün orijinal bir kılıf içinde duymuş, yaşamış ve Kur’ân’a doyamadan gitmişlerdi…

Onlardan sonra da en esaslı Kur’ân okuma, tabiîn-i izâm döneminde olmuştur ki, bazı uzun gecelerde Kur’ân’ı iki defa hatmeden insanlardan bile bahsedilir. Ebû Hanife’nin Ramazan-ı şerifte bir gündüz bir de gece hatmettiğini menkıbe kitapları söylüyor. Şimdi hangi şey vardır ki, bu kadar çok okunduğu halde ülfet olmasın!? Oysa ki onlar ömürlerinin son anına kadar Kur’ân okumuşlardı ama zerre kadar bir usanma, bir bıkkınlık ve bir ülfet olmamıştı.

Ben, şiirin peygamberiyim diyen Mütenebbî’den Maarrî’ye bütün iddialı söz üstadları; Mustafa Sâdık er-Rafiî’den Şevki’ye, ondan da Seyyid Kutub’a kadar bütün Kur’ân hayranı devler, Kur’ân karşısında aczlerini itiraf etmiş ve âvâz âvâz Kur’ân’ın hep taze kaldığını haykırmışlardır.

Ben şahsen hafızım ve hayatında iki defa hafızlık yapanlardanım. Bir, on küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980’lerde tekrar dört ayda hafız oldum. Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, mânâya âşina olarak ondaki ilâhî maksatlar takip edilebilsin ve biraz da -daha önce de bahsettiğim gibi- konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun.

Evet işte bu çerçevede onunla iştigal edenler, ilmî ve fikrî ufuklarının derinliği ölçüsünde büyülenir de: ‘Dolaştım vadi vadi sonra anladım ki her şey kuru bir hayal imiş. Meğer her şey sendeymiş; sendeymiş ama ben, sağda-solda beyhude dolaşmışım.’ der ve onun karşısında tazimle eğilirler.

Dünyada yüzlerce insan tefsir yazıyor.. onu şerh ve izah ediyor.. onun etrafında dolaşıp duruyor; ne var ki hiçbiri ona doymuyor; doymayacak da. Bundan sonra da fünûn-u müsbete ve ulûm-u diniyeye dair, daha mahir üstadlar, onunla alâkalı yeni yeni şeyler yazacaklar, insanlığa ibrişimden dantelalar gibi yorumlar sunacaklar; ama gün gelecek en yeni yorumlar bile eskiyecek fakat Kur’ân hep yeni, hep taze kalacaktır.. evet o ezelden geldiği gibi ebede gidecek; Allah kelamı olup mahlukat kelamı olmadığı için de mahlukat gibi eskimeyecektir. Bu da اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ‘Şüphesiz o Kur’ân’ı Biz indirdik; onu koruyacak olan da yine Biziz.’ (Hicr, 15/9) âyetiyle anlatılan ilâhî taahhüdün bir vesilesi demektir.

Bir mütefekkir, Ra’d sûresini tefsir ederken bir yerde şöyle der: ‘Şimdiye kadar onu çok okumama rağmen, sanki ilk defa okuyorum gibi geldi bana. Onu, her tekrar edişimde bana yeni bir kısım şeyleri ilham ettiğini, farklı şeyler anlattığını hisseder gibi oldum. Ne var ki onu, yeniden ele alıp, kaleme döktüğüm zaman, duyduğum şeylerin şimdiye kadar duyduklarımdan çok farklı olduğunu gördüm.’ Evet bizim düşüncelerimiz belki eskiyebilir ama o herkesi büyüleyen sihriyle hep tazedir.

14. Madde: وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ ‘İnsanı şaşırtan, hayrete sevk eden güzellikleri bitmez tükenmez.’

Kur’ân-ı Kerim’de baş döndüren güzellikler sıra sıradır. Onunla meşgul olurken her an ayrı ayrı sürprizlerle karşılaşır ve başınızın döndüğünü hissedersiniz. Ehl-i ilim ve ehl-i kalbin duyup görüp hissettikleri bizi aşar. Yeri gelince onlara da temas edilebilir. Bizim gibi avamdan insanlar bile her an onun bir büyü ve tesiriyle ürpermektedirler. Sübjektif de olsa onun nûrânî tecellisinin karanlık atmosferimdeki bir tesirini arz etmek istiyorum:

Geçen gün bir âyet dilime dolandı. Onu o kadar çok tekrar etmişim ki, kendime geldiğimde hâlâ dilimdeydi.

وَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ Efendimizi muhatap alan bu âyetin meali, ‘Ya onlara vadettiğimiz şeylerin bazılarını sana gösteririz veya seni vefat ettiririz (de senden sonrakilere gösteririz).’ (Yunus, 10/46) şeklindedir; yani sen, umduğun, beklediğin, hayal ettiğin, gönlünü onlara bağladığın şeyleri görmeyebilirsin.

Bu kabil âyetleri, normal tefsirlerde, meallerde okumuşsunuzdur. Ancak siz, her okuduğunuz meal ve tefsirde daha önce size ifade ettiği şeylerden çok daha farklı şeyler duyarsınız. Bir bakarsınız zihninizde çok orijinal bir şey belirivermiş. Hatta bazen Kur’ân okurken, yine Kur’ân’ın feyzi ve bereketiyle âyetlerle alâkalı öyle mülâhazalar aklınıza gelir ki, bu mülâhazaları en müdakkik âlimlerin eserlerinde bile bulmak mümkün değildir.

Kur’ân öyle tükenmez bir cevher hazinesidir ki, herkes kabiliyetine göre bundan istifade eder. Bu husus, İmam Rabbani’nin eserlerinde ve Bediüzzaman’ın külliyatında çok zikredilen ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ‘Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine ihsan eder.’ (Hadid, 57/21) âyetine bağlanarak anlatılır.

Evet oturup, sâfiyâne sînelerle Kur’ân’a ait bazı meseleleri müzakere ederken, allâmelerin aklına gelmeyen şeyler en âmî insanların kalbine doğabilir ve bunu O’nun kelimeleri ile, o kelimelerin nüanslarıyla telif ederek, Arapça sarfın, nahvin kâide ve prensiplerine göre, siyâkla sibâkla, sûre ile sûrenin diğer sûrelerle münasebeti içinde öyle yorumlar ve yerine oturtursunuz ki, zannediyorum tefsirden anlayan allâmeler dahi hayrete düşerler. Haddizâtında bunlar sizin dimağınızdaki cevvâliyetin, anlayışın, idrakin ve ufkun neticesi değildir. Bunu, Allah’ın (cc) lütfunun, Kur’ân’da tecessüm etmesi, Kur’ân’ın bir acâibler hazinesi olmasında aramak lazımdır. O acâibler o kadar çoktur ki, her köşe başında hayrete düşebileceğiniz bir sürprizle sizi karşı karşıya getirir ve bu hiçbir zaman da bitmez. وَلاَ تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ cümlesi biraz da istikbale matuftur. Demek ki bu söz, istikbalde Kur’ân-ı Kerim’in değişik acâiplikleri ortaya çıkacağına işaret etmektedir. İçtimâiyat, iktisâdiyat, idare, hukuk adına tahsil edilen şeylere baktığımızda bir hayli gayrete şahit oluruz. Fünûn-u müsbete, psikoloji, pedagoji adına da bazı şeylerin karalandığını söyleyebiliriz. Öyle zannediyorum ki yakın bir gelecekte, bu ilimler geliştikçe, Kur’ân yeniden ele alınacak, tahlile tabi tutulacak ve yeniden o muhtevasındaki cevherleri insanlığın önüne serecek, serpecek ve her yerde zuhur edecek olan uzmanlar onu, çağın idrakine göre yeniden konuşturacak ve onun ne bitmez bir hazine olduğunu bir kere de onlar vurgulayacak ama, ‘vela tengadî acâibuh’ fehvâsınca istikbale matuf onun inkişafı hiçbir noktada durmayacak, hep salkım salkım açılmaya devam edecektir. İnsanlar hiçbir zaman ondaki söz ve düşünce ufkuna ulaşamayacak, aşamayacak; her zaman onun berisinde kalmanın inkisarı veya inşirahı ile yutkunacak ve قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَاداً لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً ‘De ki: Rabbinin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı; hatta ona bir misli takviye dahi gönderseydik bunlar biter, tükenirdi de Rabbin kelimeleri bitmezdi.’ (Kehf, 18/109) âyeti dillerine dolanacaktı. Bu varlık âlemi O’nun kitabı, tekvînî emirler çerçevesinde O’nun beyanı; bu âlemin büyük küçük parçaları, parçacıkları da O’nun sözleri ve kelimeleridir. Kâinatın içindeki canlı-cansız varlıklar, kanunlar-nizamlar, küllî kâideler, cüz’î disiplinler Kur’ân’da birer söz, birer beyan şeklinde yerini alır; imana dönüşür içimize akar, hayrete inkılâp eder, dimağlarımızda kaynamaya durur. Hem öyle bir akar ve kaynar ki, insan başka şeylere başvurma ihtiyacını duymayacak hale gelir. Çünkü Kur’ân’ın gözlere ve gönüllere sunduğu mânâ ve muhteva bitecek gibi değildir.

15. Madde: هُوَ الَّذِي لَمْ تَنْتَهِ الْجِنُّ إِذْ سَمِعَتْهُ حَتَّى قَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Bu öyle bir kitaptır ki, cinler onu dinlemeye kendilerini saldıkları zaman şöyle demek mecburiyetinde kaldılar:

اِنَّا سَمِعْنَا قُرْآناً عَجَباً * يَهْدِي اِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ ‘Biz acâip bir kitap dinledik. Bu Kitap doğruluğa götürüyor. Biz de hemen ona inandık.’ (Cin, 72/1)

Buradaki ‘aceben’ kelimesi üstteki cümle ile de irtibatlı olduğunu gösteriyor. Demek ki cinler bile onu çok acayip bulmuşlar ve ona büyülenmişler. Bu acayip ve harika şeyler, insan, eşya ve Yaratıcı arasındaki münasebetten varlığın esrarı ve Kur’ân’ın büyüsüne kadar pek çok şeyi ihtiva ediyordu. Buradaki acayiplikler eşyanın tabiatı, insan zihni ve insan mantığı ile telif edilebilecek cinsten acayipliklerdi. Herkes onun içinde kendi mantığı ile münasebeti ölçüsünde bir şeyler buluyordu ki, bir yönüyle ondaki bu acayiplik insan mantığına da acayipler adına bir nâmütenâhilik kazandırıyor. Yani aynı zamanda insan mantığı öyle derinleşiyordu ki, onun mantığı bu kadar acayip olmasaydı, o harikulâdelikleri duyamazdı. O acayiplikleri insanın önüne seriyor ve insan mantığı da değişik acayipliklere uyanıyor ve onları seziyordu. Öyle ki bir ölçüde eşyanın perde arkasına muttali olan cinler ona ulaştıkları zaman ‘Biz acayip bir Kur’ân işittik.’ dediler. Ya da ‘Okunan bir şey veya hakkı batıldan ayıran tilavet işittik.’ dediler ve kendilerini ona salıverdiler. ‘Feâmennâ bihi’ öyle büyüleyici bir şey ki bu acayip, sadece ilk duydukları anda ilk defada acayibini duyduklarında bu acayibi duymak onlara kâfi geldi de ‘âmennâ’ dediler ve ‘Biz vicdanlarımızda Kur’ân-ı Kerim’i kabul ettik.’ itirafında bulundular.

Tefsirciler, bu meseleyi şu şekilde naklederler: Efendimiz’e (sav) vahiy geleceği âna kadar cinler gök kapılarını dinlerlerdi. Bir gün taşlanıp kovulduklarını görünce, yerde değişik bir şeyler olduğu düşüncesiyle meseleyi araştırmaya koyuldular. O esnada, Efendimiz de (sav) Mekke halkının tazyiklerinden sıkılarak Taif’e uğramıştı ve dönüşte de Nahil vadisinde ikamet buyurup, sabah namazı vaktinde Kur’ân okuyordu. Derken, yeryüzündeki esrarı araştıran Nasîbîn cinlerinin büyükleri oraya uğramışlardı. Kur’ân’ı dinlediklerinde, yerde ve gökteki değişikliğin sırrını anladılar ve belledikleri Kur’ân âyetleriyle kavimlerine döndüler. Bu konuda diğer bir görüş de şudur: Peygamberimiz (sav) insanlara olduğu gibi cinlere de gönderilmiş bir Nebi’dir. Cenâb-ı Hak (cc) onlara da Kur’ân okumasını istemişti. O da onlara Kur’ân’dan bazı âyetler okumuştu. O, Kur’ân okurken de cinler, birbirlerine ‘susun’ demiş saygıyla dinlemişlerdi ve kavimlerine dönünce de:

قَالُوا يَا قَوْمَنَا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَى مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي اِلَى الْحَقِّ وَاِلَى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ * يَا قَوْمَنَا اَجِيبُوا دَاعِيَ اللهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ

‘Ey kavmimiz! Doğrusu biz Musa’dan sonra indirilen ve kendisinden önceki kitapları tasdik eden bir Kur’ân dinledik. O, gerçeği ve doğruyu gösteriyor. Ey kavmimiz! Allah yoluna davet eden bu elçinin çağrısına icabet ediniz ki, Allah da sizin günahlarınızı affetsin ve sizi acı bir azaptan kurtarsın…’ (Ahkâf, 46/30-31)

Hâsılı, cinler Kur’ân’ın bazı sûrelerini dinlemiş, büyülenmiş ve kendilerini bu ilâhî mesajı başkalarına da duyurmaya adayarak hemen harekete geçmişlerdi.

16. Madde: مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ ‘O’nu konuşmasına esas alan doğru konuşmuş olur.’

Evet, onu konuşturan ve o eksende konuşan doğru konuşmuş olur. İfadelerinde ona bağlı kalan, düşüncelerini onunla irtibatlı götüren, söylediği her söz ona dayanan ve sözlerinin malzemesini ondan alan doğruyu konuşmuş olur. Ferdî hayatı adına onu konuşturan doğru konuşmuş; millet hayatı adına söz hakkını ona veren doğru davranmış olur. Beyânında ondan güç alan onu konuşturmuş, ulûm-u diniye, fünûn-u medeniye adına onu konuşturan da doğru konuşmuş ve böylece her haliyle o, yalandan yanlıştan uzak kalmış sayılır.

Değişik dönemlerde ve günümüzde bir hayli beyan insanı ve söz sultanı yetişmiş ve bu kimseler farklı sistemler, ekoller, cereyanlar meydana getirmişlerdir. Ama, bütün bu yollar ve sistemler arasında Kur’ân’ın tesiri bir başka olmuş ve onun ortaya koyduğu düşünceler ve bunları vaz’etmekteki üslûp hep bir fâikıyet ifade etmiştir.

Doğrusu, Kur’ân’ın ortaya koyduğu konularda ve bunları vaz’etme üslûbunda öyle bir üstünlük vardır ki, ondan bir-iki âyetin bile bizim sözlerimiz içinde yer alması onları değiştirir, güzelleştirir, güçlendirir ve işitenler üzerinde derûnî bir tesir icra eder.

Zira وَاِنَّهُ لَتَنـْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ * نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ اْلاَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ * بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ

‘Bu Kur’ân Rabbu’l-Âlemîn’in indirdiği bir kitaptır. İnzar eden nebilerden biri olman için onu, Ruhu’l-emin senin kalbine apaçık bir Arapça ile indirmiştir.’ (Şuarâ, 26/192-195)

17. Madde: وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ ‘O’nunla amel eden mutlaka mükâfat görür.’

Kur’ân’la amel etmeye terettüp eden mükâfatların başında, sapıklıktan kurtulup, delillerin, burhanların ve hususî ilâhî inayetin diğer bir unvanı sayılan hidâyet gelir. Kur’ân evvel ve âhir müttakî gönüllere bir hidâyet kaynağıdır. Gerçi o, potansiyel olarak bütün insanlara bir hidâyet vesilesidir ama onun bu vesileliği, insanların ön yargısız ona yönelmelerine ve onu hayat düsturu edinmelerine bağlıdır.

Kur’ân çizgisinde amele, amel-i salih denir ve bu bir insan için ikinci derecede önemli bir mazhariyettir. Dosdoğru inanmadan namazı tastamam eda etmeye, ondan zekat ve değişik yardımları kusursuz yerine getirmeye uzanan çizgide Hakk’ın hoşnutluğu hedeflenerek yapılan bütün güzel amellerdir.

Bütün bunların sonunda hidâyette sabit kadem olarak kalma, kurtuluşa erme, Cennet ve cemâlullahla şereflendirilme ecri gelir ki, Allah (cc), وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ ‘İman edip amel-i salih işleyenleri, içinden ırmaklar akan, kendilerine has cennetlerle müjdele.’ (Bakara, 2/25) diyerek mebde’den müntehâya geniş bir ecr ü mükâfat muştusuyla Kur’ân hademelerini veya o kapının sadık bendelerini ödüllendireceğini vadeder.

18. Madde: وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ ‘Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder.’

Kim, O’nu hükümlerine esas, kıstas, mihenk kabul ederse adaletle hükmetmiş olur. Allah (cc), Kur’ân-ı Kerim’inde Peygamberimiz’e (sav):

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللهُ وَلاَ تَتَّبِعْ اَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا اَنْزَلَ اللهُ اِلَيْكَ ‘Biz şu emri indirdik ki, onların arasında Allah’ın inzal buyurduğu ile hükmedesin. Öyle ise sakın onların keyiflerine uyma ve Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından bile olsa caydırmalarından hazer et.’ (Mâide, 5/49) diyerek bize her meselede değişmeyen kaynağı salıklamaktadır ki, böylece bize insanlar arasında adil olmanın, adaletle hükmetmenin yolu gösterilmiş olmaktadır. Allah (cc), Efendimiz’e (sav):

وَاِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ ‘Hükmedeceksen (Kur’ân’ın tarif ettiği) adaletle hükmet; zira Allah (cc), adaletle hükmedenleri sever.’ (Mâide, 5/42)

Kur’ân, ihkâk-ı hak etmek için inmiş, hakkı konuşmuş ve hep hak üzerinde durmuştur. Ömrünü ona bağlı götürenler haktan şaşmaz. Ondan kopup gidenlerse kat’iyen hakka ulaşamazlar. Kur’ân’ı insafla dinleyen geçmiş peygamberlerin ümmetleri وَاِذَا سَمِعُوا مَا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرَى اَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ‘Onu işittiklerinde onda aşina oldukları (ve gönüllerinde aradıkları) hakikatlere ulaşınca gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerine şahit olursun: İman ettik Rabbimiz!. Bizi de hakkın şahitleri (defterine) yaz!’ (Mâide, 5/83)

19. Madde: وَمَنْ دَعَا اِلَيْهِ هَدَى اِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ‘Kim O’na çağırırsa, doğru yola çağırmış olur.’

Bir kimse işim, dâvâm der, herkesi ona davet ederse kendisi sırat-ı müstakîme ulaşmış olur ki, sırat-ı müstakîmin kendisi de odur.

Sırat-ı müstakîm, Allah (cc) yolu, O’na ulaştıran doğru yol, Allah (cc) kitabının muhtevası, iman ve İslâm esasları, Efendimiz (sav) ve O’nun ashabının yürüdüğü şehrâh veya doğru yol ve İslâm milleti gibi hususların çoğu ya da mecmuundan ibaret görülmüştür. Bu çerçevede verilen ‘sırat-ı müstakîm’ bizde, insanları yanıltmadan, sağa-sola saptırmadan, ifrata-tefrite düşürmeden dosdoğru hakka ve selâm‎ete ulaştıran herkese açık ve kapsamlı bir mânevî yol hissi uyarır. Böyle bir yol hissi, bir tasarı ve bir hayâlden ibaret değildir. O defaatle hayata geçirilmiş, uygulanmış ve o yolda yürüyenleri dünyevî-uhrevî saadetlere erdirmiş işlek bir yoldur.

Başımızı kaldırıp geçmişe baktığımızda, hemen birkaç adım önümüzde Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihlerinin izleri ile karşılaşırız; karşılaşır ve kendimizi âdeta onların güzel bir refîki gibi görürüz.

Bu biricik necat yolu Kur’ân’ın tekeffülündedir. Kur’ân’a çağrı bu yola çağrıdır. Kur’ân beraberliğini duyma, sırat-ı müstakîm erbabının maiyyetini duyma demektir. Bu yolda yalnızlık yoktur, bu yolda gurbet söz konusu değildir. Zira bu yol, her zaman insanlığın en namdârlarının gelip geçtiği, gidip peygamber refâkatine erdiği, kanatlanıp Allah’a (cc) ulaştığı bir tarîk-i mücerreb ve muabbed (işlek)dir. Onda yürüyen maksuduna erer; sapıtıp gitmekten ve Allah’ın gazabına uğramaktan kurtulur.

Allahım! Hidâyet eyle bizi Kur’ân’a ve onun gösterdiği doğru yola; o kendilerine nimet verip mutlu kıldıklarının yoluna.. ve yerler, gökler dolusu salât u selâm‎da bulun o Zât’a ki, insanlığa bu nurlu yolda rehber oldu.. ve O’nun âline ve ashabına ki, bu yolda adım adım O’nu takip ederek bize hüsn-ü misal teşkil ettiler..



[1] Bkz. Hûd sûresi, 11/25-49; Mu’minun sûresi, 23/23-30; Şu’arâ sûresi, 26/105-121; Nuh sûresi, 71/1-28 [2] Bkz. Bakara sûresi, 2/258; En’am sûresi, 6/74-83 [3] Bkz. Bakara sûresi, 2/54-71 [4] Bkz. A’raf sûresi, 7/103-141 [5] Bkz. Bakara sûresi, 2/260

Efendimizin (sav) ve Sahabenin Beşer Olma Özellikleri 5 dk.

Efendimiz ve sahabenin hata yapması ile ilgili olarak günümüzde ortaya atılan sözde düşünceler hakkında neler söylenebilir?

Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.

Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (sav) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihat hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir.

Hz. Ali’nin (ra) yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: ‘Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün’ demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..’ diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, ‘Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz’ buyurmuştu. Bundan dolayı da ‘Kendi evimde oturmayı tercih ettim’ demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in ‘İçtihat edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır’ fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kutsi insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.

Efendimiz’in (sav) hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, onların hatalarını ‘hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin’ çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir.

Bu vesileyle günümüzde yer yer: ‘Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..’ türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; ‘hüm ricâl, nahnü ricâl/Onlar da insandı, biz de insanız’ sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasûlü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.

Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: ‘Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım’ deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.

Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Ehl-i Kitap'la Diyalog 6 dk.

Ehl-i Kitab’la olan diyaloğun keyfiyetini Kur’an ve Sünnet ışığında açıklar mısınız?

İnanan insanlar, imanlarına göre tavırlarını çok iyi belirler ve mesajlarını verilmesi gerektiği şekilde verirlerse, ülkemizde ve hattâ dünya üzerinde çok iyi bir diyalog ortamının meydana geleceğine inanıyorum. Bu sebepledir ki her mesele gibi bu konuda da Kur’ân ve Allah Resûlü’nün üslûbu esas alınarak, yapılacak şeyler ona göre yapılmalıdır.

Bakara sûre-i celilesinin başında Allahü Teâlâ şöyle buyurur: Kur’ân hidayete ulaştırır.’ Daha sonra da bu müttakilerin kim olduğunu açıklar: ‘Gaybe iman eden, namazı dosdoğru kılan ve rızık olarak verdiklerimizden infakta bulunanlar. Ve aynı zamanda sana ve senden önceki (Peygamberlere) indirilenlere iman edenler. Ve onlar Âhiret’e de kesin bir yakin içindedirler.’ Kur’ân bu âyetleriyle bizi, çok yumuşak ve biraz da kapalı bir üslûp kullanarak, geçmiş peygamberleri ve onlara indirileni kabule çağırır. Daha Kur’ân’ın başında, ondan istifade için böyle bir şartın getirilmesi, bana Ehl-i Kitap ile diyalog adına çok önemli geliyor.

Allahü Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: ‘Ehl-i Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve uslûbda tartışın.’ Kur’ân, bu âyetiyle de bize, üslûbda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklıyor. İslâm’da münazara şekil ve üslûbu konusunda Bediüzzaman’ın söyledikleri son derece dikkat çekicidir: O, ‘Münazarada karşıdakinin mağlubiyetiyle memnun olan insan, insafsızdır.’ der ve bunun sebebini de şöyle açıklar: ‘Onun mağlûp olmasıyla siz bir şey kazanmazsınız; siz mağlûp olup da, o kazanmış olsaydı, o takdirde bir yanlışınızı düzeltmiş olacaktınız.’ Evet, münazarayı, nefsi adına değil de, gerçeğin ortaya çıkması adına yapan insanın tavrı bu olmalıdır. Buna karşılık, siyaset meydanlarında, sadece hasmı mağlûp etme düşüncesiyle yapılan münakaşalara baktığımızda, o tartışmalardan olumlu hiçbir netice çıkmadığı da açıktır. Öyleyse, müsâdeme-i efkârdan, yani fikirlerin çarpışmasından hakikatin ortaya çıkması için, karşılıklı anlayış, saygı, hakperestlik gibi düsturlar kat’iyen kulakardı edilmemelidir. Bu da Kur’ânî bir düstur olarak ancak, iyi bir diyalog ortamında gerçekleşebilir.

Yukarıda geçen ve Ehl-i Kitap’la en iyi ve en güzel şekilde münazarayı emreden âyetin devamında ‘ancak zulmedenler hariç’ kaydı vardır. Zulüm, En’âm suresinde yer alan ‘İmanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır’ âyetine Allah Resûlü’nün getirdiği yoruma göre şirk ve kâinatı tahkir u tezyif mânâsında küfürle eş anlamda kabul edilmiştir. İnsanın, kendi vicdanında Allah’ı ifade eden bütün dilleri susturması zulümlerin en büyüğüdür. Aynı zamanda zulüm, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma mânâlarına da gelir. O açıdan zulüm, bir yönüyle şirki ve küfrü de içine alan, dolayısıyla da şirk ve küfürden daha büyük bir günahtır. Çünkü, her müşrik veya kâfir, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma anlamında zalim olmayabilir. Halk arasında meşhur mânâsıyla zulmedenlere, şekavet adına silâhlananlara, hem insan hak ve hukukunu, hem de Allah hakkını çiğneyenlere karşı kanunlar çerçevesinde mukabele de bulunmak bir esastır.

Ehl-i Kitab’ın zalim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.

Bir başka yerde, Mümtehine sûresinde, ‘Allah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı, adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.’ buyurulmaktadır. Bu âyetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz. Esma validemizin müşrike olan analığının, Mekke’den Medine’ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir. Hz. Esma, Allah Resûlü’ne gelir ve müşrik analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir. Bahse konu olan bu kadın bir müşriktir. Allah’a, Ahiret Günü’ne ve peygamberliğe inananlar için belirlenecek tavrı da anlayışlarınıza havale ediyorum.

Kur’ân-ı Kerim’de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce âyet bulmak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalanabilmesidir. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı insanların hukukunu yemek demektir. Hümanizmanın o kadarı, rahmet-i İlâhiyeden fazla merhamet etme iddiası demektir ki, böyle bir tavır ise merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah’ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektirmez. Evet, Kur’ân’ın ve Sünnet-i sahiha’nın ruhu sıkıldığında bazı hususî haller müstesnâ, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir mânâda kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

Eleştiride Üslûb 7 dk.

Günümüzde idarî, siyasî ve politik meselelere yaklaşılırken daha ziyade tenkit ve eleştiri yegâne kriter olarak ele alınıyor. Böyle bir yaklaşım doğru mudur?

اَلتَّخْريِبُ اَسْهَلُ sözü Araplar arasında deyim hâline gelmiş bir sözdür. Mânâ olarak kısaca, “Tahrip kolaydır” diyebiliriz. Evet, tahrip, tenkit ve yıkma çok kolaydır. Ne var ki, aynı ölçüler içinde “yapma”ya gelince, o kolay değil aksine çok zordur. Onun için “yıkma” adına ortaya çıkanlar öncelikle “yapma”nın yollarını araştırmalı, tesbit etmeli sonra “yıkma”ya başlamalıdırlar. Aksi hâlde meydana gelecek boşluklar kat’iyen doldurulamaz.

Evet, bazı meseleler vardır ki, alternatiflerini ortaya koymadan onların tahribe, tenkide ve yıkılmaya tahammülleri yoktur. Zannediyorum peygamberlerin ve hususiyle İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en önemli vazifelerinden biri de, işte bu hususla alâkalı dengeyi gerçekleştirmektir. Evet O, toplum içinde yer etmiş bütün yanlışlıkları ortaya koyuyor ve milletin gözünün içine baka baka, mertçe, ikna edici bir üslûpla “Bu yanlıştır!” diye haykırıyordu ama, ardından alternatif doğrular vaz’ederek, kaos içine düşülmesine ve boşlukta yaşanmasına meydan vermiyordu. Yani her şeyi dengeliyor, müsbet ve menfî yönleri ile ele alıyor, fikrî ve hissî boşluklara meydan vermiyordu. Bu davranış tarzının bize anlattığı çok şey var: Bir kere sağlam bir zemine, sağlam bir blokaja oturmayan “yapma” plan ve projeleri olmadan, ulu orta “yıkma” ve “tahrip” teşebbüsleri cinayettir.

Nitekim bu düşünce hayata geçirilmediğinden dolayı, yapılan hataların büyüklüğü ve çapı nisbetinde bazen fert, bazen aile, bazen de devlet ciddî boşluklar yaşamış ve kaosa sürüklenmiştir. Bu meselenin örneklerini devlet ve millet çapında ele aldığımızda ilk defa Osmanlı aklımıza gelir. Bazen padişahlara tavır alınmış, alaşağı edilmiş, yerine daha iyisini bulunuz denmiştir ama, bulunamayınca, daha olumsuz durumlara girilmiş ve eski de eskiler de mumla aranır hâle gelmiştir.

Meselâ, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’ın, hal’ edilmesinde öncü rol oynayan, ardından alkış tutan Talat, Cemal, Enver Paşalar, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, –bir ölçüde– Mehmet Âkif ve ona “Kızıl Sultan” diyen daha niceleri, sonradan onun hakkında ne takdirkâr sözler söylemişlerdir ama, iş işten geçmiştir. Cemal, Talat, Enver Paşalar “Neden neye kaldık ey gazi hünkâr!” demiş inlemiş; Rıza Tevfik, Yunanlılar, İzmir’i işgal edince, cami şadırvanında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve onun ruhaniyatından istimdat şiiri yazmıştır.. evet böyle demişler ama, “ba’de harabi’l-Basra”. Devlet-i Âliye yıkılmış, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Mısır, Balkanlar gitmiş ve bu altın kuşakta huzur yoklara karışmış; ondan sonra akılları başlarına gelmiş. Dünya şimdilerde bunun bedelini hem de çok pahalı olarak ödemekte. Zira Devlet-i Âliye, Orta Doğusu, Kafkasları, Balkanları ile bir muvazene unsuruydu. Heyhât, böyle bir misyonu ancak yıkıldıktan sonra anlayabildik…

Ne acıdır ki, bu tarihî hatalar şimdilerde de işlenebiliyor. Alternatif doğru plan ve projeler ikame edilmeden, devlet veya hükümetler tahrip ediliyor. Şöyle ki; “Şu kararlara iştirak etmiyorum” veya “Dış politika, iç politika böyle yapılmaz… vs.” gibi sadece tenkit ağırlıklı sloganvari sözlerle muhalefet yapılıyor. Böylelerine, nasıl olması gerektiğini söyleyin, yazın, çizin dendiğinde de, “O engin bir malumat, çok ciddî bir tecrübe ister, bu da bizde yok” diyorlar. Rica ederim, devletin veya hükümetlerin yanlışları olabilir. Ama bu kat’iyen: “Hele önce bir yıkalım, sonra nasıl yapacağımızı düşünürüz.” felsefesi ile yapılmamalı. Böyle bir düşünce, devleti zaafa uğratır ve içte-dışta itibar kaybına yol açar.. hatta bütün bütün kredilerini kaybetmesine yol açar. Meselâ, coğrafi konumu sebebiyle, stratejik bir yere sahip olan ülkemiz, çevremizde yaşanan siyasî çalkantılar içinde şayet bugün biraz daha güçlü olsaydı, bütün bir Orta Asya’yı arkasına alabilir ve “ilelmerkez” bir güç ve bir vakumla onları yanına çekebilirdi. Hatta İslâm ülkelerini etrafında toplayabilirdi.

Zaten şanlı mazimizde de böyle olmamış mı? Alpaslan, Fatih, Yavuz o güçlü kabulün verdiği güven ile ortaya çıkmış ve milletin içinde ümit olup çınlanmamış mı? Ve bu çınlamaya da çokları müspet cevap vermemiş mi?

Evet, yanlış hesaplar peşinde olanlarla alâkamız yok. Bizler var olduğumuz günden bu yana bazen ağlayarak, bazen de gülerek ama hep dudağımızda ümitten tebessüm, bu milletin kaderi etrafında destanlar koşup durduk. Bu ülke ve bu milletin yeni bir sarsıntı yaşamaması için, kalbimizin korunmasına gösterdiğimiz ihtimamı gösterdik. Maruz kalınan tehlikeler karşısında her zaman yapmamız gerekenleri aradık, araştırdık.. ve senelerce köy köy, kasaba kasaba bizi takip eden, her türlü kötülüğü yapanlara “Herkes karakterine göre amel eder.”[1] deyip geçtik. Devlet kademelerini işgal eden zatların bu davranışları karşısında, devletimize, milletimize küsmedik, darılmadık.

Evet, bu hususta, denge çok önemlidir. Ve kanaatimizce, bugün bu alanda çok yanlışlıklar yapılmaktadır. Hâlbuki başta da örnekler vererek arz ettiğimiz gibi, bu türlü davranışlar öyle komplikasyonlara ve beklenmedik arızalara sebebiyet verir ki, onlardan bir tekini bile tamire gücümüz yetmeyebilir.

Bu yaklaşım tarzı, bir kısım radikal görünümlü kimseleri rahatsız edebilir. Ancak bu konu bana göre oldulça nazik. Aslında ben, hiçbir zaman Müslümanca düşüncenin rencide olmasını istemem ve hiçbir Müslümanın kırılmasını arzu etmem. Fakat karşımızda çok farklı İslâmî anlayışlar var. “Müslümanım” diyor, elinde bomba, belinde silah adam vurmak için sokakta. Bunu anlamak ve İslâmî düşünce ile telif etmek oldukça zor. Tabiî herkesi memnun etmek de mümkün değil. O bakımdan şahsen, suiistimale uğrayacak, yanlış yorumlanacak düşünce ve beyanlardan çok endişe duyuyorum. Buna rağmen hak ve hakikati anlatmak da vazifemiz.

Hâsılı, her şey kendi tâbi olduğu kurallar içinde yapılmalı. Yapalım derken de hepten yıkmamaya âzamî özen gösterilmeli. Maziden, tarihî hâdiselerden ders alınarak, mantıkî boşluklar içine düşülmemeli; millet ve devlet bir maceraya kurban edilmemelidir.



[1] Bkz.: İsrâ suresi, 17/84.

Farklı Zaviyeden Bir Hadisin İzahı 7 dk.

“Sizden biriniz bir münker gördüğünüzde eliyle, gücü yetmezse diliyle, ona da muktedir olamazsa kalbiyle tavrını belli etsin. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.” hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız?

Bu hadis, Buhârî, Müslim ve daha başka kitaplarda da var. Yani herhangi biriniz, dinin çirkin saydığı bir münkeri gördüğü zaman, onu eliyle defediversin. Şayet eliyle bu işi yapmaya muktedir değilse, yani fiilen müdahale edemiyorsa, kavl-i leyyin, cidâl-i hasene, mücahede-i hasene ve vaaz u nasihatle, yani diliyle defediversin… Diliyle defetmeye de im­kân ve vasat müsait değilse, kalbiyle buğzetsin ki, imanın en zayıf mertebesi de budur.

Düşünün ki, içtimaî hayatımızı kemiren bir mikrop var.. cemiyeti kemire kemire dize getirecek bir mikrop. Zina, uyuşturucu, tefecilik, ihtikâr gibi bir şey… Millet düşmanları, şer şebekeleri bu hastalıkları ihtimamla yaşatıyorlar ve siz de, cemiyetin sarsılıp dize geleceğini yakînen görüyor ve biliyorsunuz. O zaman, fert olarak elle müdahale söz konusu olamayacağından, sorumluluk şuuruna sahip bir şahsın üzerine düşen vazife, bunları diliyle defetmektir, yani mev’ize-i hasene ile tefeciliğin içtimâî hayatı kemiren bir mikrop olduğunu, zinanın bir kanser, bir kangren olduğunu anlatma ve onlardan fertleri tiksindirme, nefret ettirme, ürkütme ve vazgeçirmektir. Tabiî tatlılıkla, kavl-i leyyinle, Kur’ân’ın ruhuna uygun tebliğ metoduyla….

Evet, Müslümanlığın hâkim olduğu bir dönemde, idareciler bu durumlarda müdahale eder, asker ve emniyet devreye girer ve o münkerin içtimaî hayatımızda gelişmesine meydan vermeyebilirlerdi. Bütün bunlar, elle müdahale ve elle menetmenin şekilleridir. Günümüzde münkerâta bu seviyede müdahale edilemediği gibi, iyi ve güzel de gerektiği ölçüde teşvik görmemektedir. Bugün, çarşıda içki içen birisine elle müdahale edip “Yapma!” deseler, o da mukabelede bulunacak ve sana bir tokat aşkedecektir. Demek ki, elle müdahalenin bir dönemi, bir devresi var.

Bir de bu işin, dille yapılması şekli var. Sen elinle müdahale edemiyorsun. Devlet de bu işi, bir mükellefiyet ve vazife olarak üzerine almamış.. yani, devlet “emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmıyor, Allah’ın emrini emretmiyor, Allah’ın yasak ettiği şeylerin de önüne geçmiyor, üstelik içtimaî hayatı kemiren hastalıkların hepsine bir bakıma vize veriyorsa.. meselâ, bir kanun ve bir sistem altında zina icra ediliyor, içki içiliyor, hatta tefecilik yapılıyor.. ve sen de, bu münkerât yapılırken, elinle müdahale edemiyorsan, o zaman sana düşen vazife, bunları dilinle defetmektir.

Çok şükür, Türkiye’de bu mevzuda bir sıkıntı yok denebilir. Bugün bunları rahatlıkla konuşup anlatabiliyoruz. Fakat bunların dahi anlatılmadığı dönemler ve memleketler olabilir. Bu, İslâm âleminde de, onun dışında da olabilir. O zaman yapılacak şey, o kötülüğü irtikâp eden kimselerle, irşad ve tebliğ gibi hususların dışında münasebet kurmama ve vazife olarak da en azından kalbde onlara karşı bir burukluğun hissedilmesidir. Bu da yapılması gerekli olan şeylerin en aşağı derecesidir. Aksine, münkeratı irtikâp eden bir insanın yanında bulunulur ve –Allah muhafaza buyursun!– onun seyyiatı hoş görülürse, bu bir sukût sayılır. Meselâ, birisi zinadan kendini alamıyor ve o bu menhiyatı irtikâp edip dururken onun yaptıkları hoş görülüyorsa, bu bir sukûttur ve bu durum azab-ı ilâhînin umumî olarak gelmesine de vesile olabilir.

Burada, bir hususa daha dikkatinizi istirham edeceğim. Bir cemiyet büyük günah işleyebilir, o cemiyette büyük ahlâksızlıklar irtikâp edilebilir; ama o cemiyet içinde o ahlâksızlıkları def ve ref edecek, faal, cevval, dinamik bir kolektif şuur var ise bir paratoner sayılan bu düşünce ve aksiyon sayesinde, gelen musibetler savulmuş ve dolayısıyla da, o cemiyet kurtulmuş olur. Topyekün bir cemiyette fenalıklara karşı dinamik böyle bir kolektif şuur yoksa ve ahlâksızlığın önünü alma mevzuunda, yangına karşı itfaiyeci gibi savaşacak tulumbacılar bulunmuyorsa, belâ ve musibetler herhangi bir yere takılmadan gelebilirler.

Onun içindir ki, bir mü’min, münkerâtın açıktan açığa işlendiği bir topluluk içinde, bu işi yapanlarla, şahıslardan ötürü münasebet kurup anlaşamaz. Vâkıa, mü’min olarak, herkesle belli seviyede münasebet kurabilir.. hatta ahlâksızlık yapan kişi ile de, İslâm’ın güzelliklerini kendisine intikal ettirme niyetiyle alâkalanıp, onu, içinde bulunduğu çirkeften kurtarmaya çalışabilir, ama bunlar sırf Allah için olmalıdır. İşte böyle bir niyete bağlı kalarak, bizim o kötü kimse ile temasımız dahi ibadet olur.

Binaenaleyh, imanın en zayıfı, menhiyatı irtikâp eden insanlara karşı kalben buğz duymaktır. Evet, Allah’ı sevmeyenlere, Allah’ın kâinattaki nizamını tahkir edenlere karşı buğz edeceğiz; fakat bu buğz, İslâm adına karşı tarafa sunulacak teklif ve mesajların hüsnükabul görmesi esasına göre ayarlanmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah bana farzları emrettiği gibi, insanları idare etmek, evirip çevirip siyaset-i meşrûa ve idare-i meşrûa içinde, biçimine koymakla da emrolundum.

Evet, huşûnetle değil, işmi’zâzla değil, tatlılık göstererek ona bir şeyler verilmelidir. İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna zerk edebilmek için, iyilik yaparak, kendisini salmasını temin ederek ona yaklaşılmalıdır ki, teklif ve düşüncelerimiz reaksiyon görmesin. Onun için Cenâb-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (aleyhisselâm): “Firavun’a tatlı, içini okşayıcı sözleri gidin söyleyin!” (Tâhâ sûresi, 20/44) diye ferman ediyordu. Firavunla münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona anlatacaksın.. anlatacaksın ki, anlatmanın bir mânâsı olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin…

Hâsılı, görüştüklerinle Allah için görüşecek, Allah için konuşacak; Allah’ı ve O’nun emirlerini anlatma yolunda her şeye katlanacak, her şeyi göğüsleyeceksin; ama yine sırf O’nun için yerinde buğzetmesini de bileceksin…

Gayretimiz ve Gayret-i İlahi 5 dk.

Kulun Allah’ı anlatma adına gayreti nasıl olmalı ve bu gayretin Cenab-ı Hakk’a ait buudunu nasıl anlamalıyız?

Kulun, Cenâb-ı Hak katında en makbul davranışlarından biri de hiç şüphesiz onun Allah adına hayırhahlık yapmasıdır. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün şu hadisi bu durumun tescili mahiyetindedir: Din nasihattir’ buna karşılık sahabi: ‘Kimin için (nasihattir?)’ diye sorar. Efendimiz (s.a.s.) de: ‘Allah için, Kitabı için, Peygamberi için, Müslümanların imamları için ve bütün Müslümanlar içindir.’ Cevabını verir.

Evet, günümüzde Kur’ân talebelerinin, kâinat kitabını âfâki, enfüsî istidlâl yollarıyla yorumlayarak, başkalarının keşf, müşahede, murakabe tarîkiyle anlatmak istedikleri Zat-ı Ulûhiyet’e ait hakikatleri, birinci derecede bilimin mevzuu haline getirmeleri, böyle bir nush anlayışı içinde değerlendirilebilir. İlk başta sadece bir bilme, bir vicdan kültürü hasıl etme de olsa, bütün bunlar hemen bütünü itibarıyla Cenâb-ı Hakk’ı tanıtma ve sevdirmeye yönelik şeylerdir ki, Allah Resûlü’nün diğer bir hadisinde: ‘Allah’ı başkalarına sevdirin ki, O da sizi sevsin’ hakikatini netice verir.

Bu ölçüde duyarlılık, Allah adına hayırhah olmada bir ilk adımdır ki, her şey onunla başlar. Bundan sonraki safha ise, bu hakikatleri sürekli evirip çevirerek, herkesin kendi seviyesine göre derinleşip kendi letâifi ile onları bir menşûrdan aksettiriyor gibi aksettirmesi; sonra bu hali muhabbete inkılap ettirip aşk u şevkle derinleştirmesi ve her meseleyi getirip O’na bağlamasıdır ki bizim gayret dediğimiz şey de işte budur.

Bunun biraz daha aydınlanması için şöyle bir misal verebiliriz: Meselâ, bir insanın sevimli bir çocuğu var. Bu insan o çocuğun sevgisiyle o kadar doludur ki, birisi daha ‘ço’ dediği anda, o hemen kendi çocuğundan bahse bir girizgâh aramaya başlar. Kim bilir, belki de o insan, daha farklı bir şey söylecekti. Ne var ki, ona söyleme fırsatı dahi vermeden o, çocuğunu nazara verip ondan bahisler açar. İşte bizler de Allah’ı anlatıp sinelerde yerleşmesi adına o hale gelmeliyiz ki, her şey bize O’nu fısıldıyor gibi olmalı.. ve O’nu her şeye tercih etmeli.. boş ve mâlâyanî şeyleri israf-ı kelâm sayarak, Allah deyip her fırsatı o istikamette değerlendirmeliyiz. Evet Cenâb-ı Hakk’a ait meseleler karşısında kıskançlık ölçüsünde duyarlı olmalı.. sürekli O’nu nazara vermeli ve Tevhid’in ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn derecelerinin kalbte duyulmasını sağlamaya çalışmalıyız. Evet işte bütün bunlar bir yönüyle kulun Allah’ı anlatma adına birer gayretidir. Yukarıda zikredilen hadisten kastedilen mânâ da bu olsa gerek..

Gayretin, bir de Cenâb-ı Hakk’a ait bir buudu vardır ki, bununla kulun gayreti arasında ciddi bir münasebet vardır. Efendimiz (s.a.s.): ‘Allah, herkesten gayûrdur. Gayretinden dolayı da fuhşiyatı haram kılmıştır’ der. Hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın bu hususiyeti, ‘gayûr’ tabiri ile ki, mübalâğa sîgası kullanılarak ifade edilmiştir. Allah’ın kuluna karşı gayreti de işte budur. O, insanı çok seviyor; sevdiğinden dolayı da kulu ve kulluğu her şeyden önde tutuyor. Ve tabiî bu gayret-i İlahî aynı zamanda insanı koruyor; fuhşiyatla onun zayi olmasını istemiyor. Zira fuhşiyat, kulun ruh yapısını ve mânevî yönünü bozan bir virüstür. Oysaki, Allah, kulunun, o saf ve duru haliyle ‘bekabillah, maallah’ sırrına mazhar olmasını istiyor…

Bazıları, Allah (c.c)’ın kula karşı olan gayretinin bu şekilde tevil edilmesini hatalı bulup, O’na zaaf isnat etme şeklinde anlamışlardır. Bu titizce bir yaklaşım olsa da, tam doğru değildir. Bizim anladığımız mânâ açıktır. Bizim, birbirimize karşı olan gayretlerimiz ne mânâya geliyorsa, ‘münezzehiyet’, ‘mukaddesiyet’ ve ‘muallâ’ keyfiyetiyle, hatta keyfiyet üstü hususiyetiyle İlâhî gayretlerin insan için mânâsı da odur. Bunu belli bir seviyeden sonra, mütekabiliyet prensibine göre de ele alabiliriz. Allah Resûlü, bir kula terettüp eden şeyleri, haklar sözüyle ifade eder. Yani bir kul, kendisine terettüp eden şeyleri yaparsa, Cenâb-ı Hak da onu bir hak gibi yerine getirir. Bunu, ‘Ahdinizi yerine getirin ki, ahdimi yerine getireyim..’ âyetiyle de irtibatlandırabiliriz. Başka bir ifadeyle, kulum Bana böyle davranırsa, Ben de ona karşı aynıyla hatta daha fazla bir mukabelede bulunurum şeklinde de anlayabiliriz.

Hâsılı, Cenâb-ı Hakk’a ait bu gayretin, mukaddesiyet ve münezzehiyet ölçüleri içinde ele alınıp, bu mânâda kullanılması mümkündür.

Geçmişe Bakış Açımız 11 dk.

Hulefa-i Raşidîn döneminden sonra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar’da “Din için devlet felsefesi, devlet için din şekline dönüşmüştür.” denilip; askerî, siyasî, içtimaî bütün kargaşalar buna bağlanmak istenmektedir. Böyle bir süreç acaba günümüzde de yaşanmakta mıdır?

Hulefa-i Raşidîn Efendilerimiz’in hepsi de kıymetler üstü kıymete, değerler üstü değere sahip ve haiz insanlardır. Ve bizim kriterlerimizle değerlendirmeye tâbi tutulmaktan muallâ ve müberradırlar. Günümüzde hadisi sorgulayanlar, sahabeyi hatta Raşid Halifeleri de kritiğe tâbi tutabilirler; ancak biz, böyle bir meselede “Düşünce ve lisanımızın ismeti” der, Allah’ın dilimize günah işletmemesini, O’ndan niyaz ederiz.

Ne var ki, böyle seviyeler üstü seviyeye mazhar olmalarına rağmen, Raşid Halife Efendilerimiz’in aynı seviyede olmadığı, hatta onlardan sonra gelen ashab-ı kiramın da –ki hepsi de efendilerimizdir ve hepsine ruhlarımız feda olsun– aynı kutbun kutup yıldızları olmadığı da bir gerçek. Seyyidina Ebû Bekir, Allah Resûlü’yle öyle bir maiyyet paylaşıyordu ki, o maiyyetin bir ucu gidip ta Allah’a dayanıyor; yani o beraberlik aynı zamanda Allah maiyyetine mazhariyet gibi bir mânâ ifade ediyordu…

Seyyidina Hz. Ömer, küfre karşı şiddetli olma, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirme, tevazu ve mahviyet mülâhazasıyla serfiraz.. tabiî aynı zamanda, kılı kırk yararcasına adalet, hakkaniyet ve istikametin de temsilcisi. Bir yönüyle Hz. Ebû Bekir, nisbeten mercuh olsa bile bu hususî faziletlerinde, “Mercuh racihe hususî faziletinde tereccuh edebilir.” esasına binaen az dahi olsa önde olabilir.. evet, bir daha altını çizerek ifade edeyim ki; umumî durumu itibarıyla bir insan üç kadem geri olduğu birisinden hususî bir meselede birkaç kadem ileride olabilir. Bunun gibi, başkalarının umumî faziletlerine rağmen iffetiyle, ismetiyle Seyyidina Hz. Osman’ın yarım kadem ileri olduğunu söylemek de mümkündür.

Seyyidina Hz. Ali’nin diğergamlığı, fedakârlığı, Şah-ı Mer­dân, Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi olmasının yanında, kıyamete kadar gelecek birçok velinin onun sulbünden gelip din-i mübîn-i İslâm’a hizmet etmeleri itibarıyla bütün bu büyük insanların hizmetlerinin avantaj ve avansını elde etmesi ve onunla hak ettiği büyüklüğün tahtına oturmasının O’na ait bir hususiyet olması da yine “mercuhun râcihe tereccüh”ü cümlesindendir; başka mülâhazalara girmeye de gerek yoktur.

Her şeye rağmen biz, onları kendi aralarında hilâfet sıralamasına göre kabul ettiğimiz gibi, umum ümmet de, aynı sıralama ile herkesin önünde bulunduklarını kabul etmektedir.

Suale gelince ben, soruda geçen “Raşid Halifeler’den son­ra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar’da “Din dev­let içindir felsefesi hâkimdi” ifadesini mutlak mânâda doğ­ru bulmuyorum. Yani ister Emevi idareciler, ister diğer dev­let­leri idare edenler arasında, devlet felsefesini bu istikamet­te anlayanlar olmuş olabilir. Ancak, “Hepsi de böyleydi.” demek doğru değildir. Ve yine doğru olmayan bir diğer şey de, dini yüceltme gayesini sadece sahabe dönemine inhisar ettirmektir… Muaviye ve ötekilerin, bunlardan zalim bilinenlerin bile yaptıkları çok güzel şeyler vardır. Hele dikenlikte açan bir gül gibi o Emevi sülalesinin yüzünün akı ve iki buçuk sene gibi kısa bir zaman dilimine asırlık iş ve icraatı sıkıştıran Ömer b. Abdülaziz…

Diğer taraftan Harun Reşid de önemli bir şahsiyet.. Mehdi çok ileri seviyede bir simadır ki, o dönemde kendisine Mehdi nazarıyla bakılmıştır. Selçuklulardan Alpaslan, küçümsenmeyecek bir mücahid, Mehdi denebilecek çapta bir insandır. Keza Melikşah ulu bir devlet adamıdır. Ve yine bana göre Osmanlılar, Fatih cennetmekâna kadar sıra dağlar gibi hep zirve insanlarla devam edip gelmiştir. Hepsi de dâhî ve ileri seviyede insanlardır. Onlar hakkında Şecere-i Numaniye’de söylenenler elhak doğrudur. Sahabe-i kiram efendilerimizden sonra onlar, vazifelerini en iyi şekilde temsil etmiş kimselerdir. Fatih’ten sonra hafif iniş çıkışların olduğu doğrudur. Ancak, unutulmamalıdır ki, onların çukurları bile bizim başımızda kubbe gibi kalır.

Bu açıdan, ben şahsen devletin dine göre esas alınması ve devletin dinle irtibatlandırılması meselesini sadece Raşid Halife Efendilerimize bağlamayı doğru bulmam. Günümüzde Mevdudî gibi bazı kimseler, bu konuda, yani hilâfeti meliklikten ayırma mevzuunda biraz fazlaca hassasiyetleri, biraz Ehl-i Beyt’i aşırı iltizamları, biraz da Emeviler’e fazla yüklenmeleri sebebiyle zannediyorum –ben aslında bu gibi kimseleri de rahmetle yâd ediyorum. Çünkü Efendimiz: “Ölülerinizin güzel yanlarını anlatın!” buyuruyor. Ne var ki her sahada kalem oynatmış, dolayısıyla her sahada söz sahibi kabul edilmiş birinin daha dikkatli olması lâzımdır. Bir kere İslâmî ilimler çok engindir. Herkes her sahada bir mütehassıs gibi konuşmamalıdır– biraz ifratkâr davranıyorlar.. ve Ehl-i Beyt’i yükseltelim derken, İbn Teymiye ve Vahhabilerin bir kısmının yaptığı gibi Hz. Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e bilmeden zarar vermiş oluyorlar.

Ben şahsen meseleye ve bu meselenin arkasındaki düşünceye öyle bakmıyorum ve gün be gün yevmü’l-beter (her gün bir öncekinden kötü) düşüncesine kat’iyen iştirak etmiyorum. Nitekim yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, “Şecere-i Numaniye”de Osmanlıların gelip devleti sahabe gibi idare edeceklerinden söz ediliyor. Bu, Osmanlıların henüz tarih sahnesine çıkmadan önce ve ta Selçuklular döneminde söylenmiş bir sözdür. Demek ki, gün be gün yevmü’l-beter değil; bazı dönemlerde çukurlardan zirvelere yürünmesi de söz konusu olabiliyor.. ve inişleri çıkışlar takip edebiliyor. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in, “tarihî tekerrürler devr-i daimi” adına söylediği söz de bunu teyit etmektedir: وَتِلْكَ اْلأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/140)

Meseleyi daha değişik bir yaklaşımla ele alacak olursak, hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram ise, yarın da başkalarına bayram olacaktır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu اَلْحَرْبُ سِجَالٌ sözüyle anlatır ki bu, cephelerin ileri geri hareketi demektir. Tıpkı yer kabuğunda olduğu gibi, zirveler çökerek çukurlaşacak denizler meydana gelecek.. ve tabiî aynı anda başka bir yerde de zirveleşmeler oluşacaktır. Aslında içtimaî hâdiseler de hep böyle devam edegelmiştir.

Biz on sekizinci asırdan başlayıp her gün biraz daha hız ve tempo artırarak on dokuzuncu asra kadar sürekli başaşağı gelmiş ve yirminci asırda yerle bir olmuşuzdur. Şimdi, yirmi birinci asrın, bizim tekrar doğrulup zirveye tırmanış asrımız olacağı ümidini besliyoruz. Belki önümüzdeki asrın ilk çeyreğinden sonra, öyle parlak günler gelecektir ki, Osmanlı döneminde bile o ihtişama ulaşılmamıştır! Dediklerimiz ve diyeceklerimizi değişik bir ifade ile toparlayacak olursak:

İslâm devletinin kuruluşundan günümüze kadar, yer yer kesintilerle birlikte sık sık zamanın altın dilimi kuşağına girilmiş, din, hilâfet veya imamet (devlet idaresi mânâsında) esas alınmış ve devlet ona tâbi kılınmıştır. Bu dönemlerde, devlet bütün gücünü dinden almış ve onun rehberliğine sığınmıştır. Din devletin geçeceği yolları aydınlatan bir ışık kaynağı olmuş ve devleti yanılgılara düşmekten, çıkmazlara girmekten korumuştur.

Hatta değişik dönemlerde yer yer imamet ve hilâfet âdeta saltanat hâlini almıştır ama, pek azı müstesna, bu mükemmel temsilciler, imameti saltanat seviyesinde temsil edenler, kat’iyen kalblerini, kafalarını saltanata kaptırmamışlardır. Tarık’dan Kanuni’ye uzanan çizgide bu hep böyle olmuştur. Tarık, Toleytola’da, kralın hazinelerine ayağını basarak kendi kendine: “Evvelki gün bir köleydin, dün bir kumandan, bugün de bir fatihsin; unutma yarın toprağın altına gireceksin!” deyip yüzünü yere koyarken ve Kanuni, Viyana’dan döndüğünde, kemal-i samimiyetle: “İçime az gurur geldi, bugün yatağımı dehlize serin!” derken hep bu ruhu terennüm ediyorlardı.

Böylesine hazm-i nefs eden bu insanların en büyük oldukları zamanlarda bile tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmeleri gösteriyor ki, bizde sıkça bu semavî büyüklükler yaşanmış.. ve gerçekten her şey dinin ruhuna uygun cereyan etmiş ve bütünüyle hayat bu duyguya tâbi kılınmıştır. Ama bazen, Emevilerin de Abbasilerin de Karahanlıların da İlhanlıların da Harzemlilerin de Selçukluların da Osmanlıların da içlerinde melikliği ve saltanat sürmeyi Allah’ın rızasının önüne geçiren idareciler zuhur etmiştir. Allah bizim de onların da taksiratını affetsin!

Ne var ki, bu istisnalarla o altın devletleri karalamak insafsızlıktır. Ve zaten böyle bir şey yapmamız bizim için caiz de değildir. Çünkü Kur’ân bize geçmişlerimizi hayır dua ile yâd etmemizi öğütlemektedir.

Hem o dönemlerde yaşanan saltanat, tam bir meliklik de değildir. Sadece i’lâ-yı kelimetullah uğruna bir sancak açmak, kibir ve gururla burnunu diken düşmanlara karşı sadaka cinsinden gururlu ve kibirli davranmak idi ki, din böyle bir davranışı istihsan eder.

Günümüzde ise bu meselelerin berzahı yaşanmaktadır. Dolayısıyla bugün bize düşen, herkesle diyalog kurabilme yolunda müşterek noktalar tespit edip, bütün dünya ile entegre olabilecek hâle gelmektir.

Gerçek Dünya Düzeni 8 dk.

Gerçek dünya düzeni adına problemlere yaklaşım nasıl olma­lıdır?

Bu meseleyi herkes biraz kendine göre ve farklı yaklaşımlarla ele alıp değerlendiriyor. Bu da gayet normal. Meselâ, ters bir beynelmilelcilikten (komünizm) ağzı yanmış insanlar şovenizmi bir kurtuluş vesilesi kabul edip ona yönelebilirler. Nitekim bütün Asya’da hemen her millet, kendi kadim tarihine yönelme mülâhazasıyla bir ölçüde, kendini hangi mânâda milliyetçi sayıyorsa o ölçüde kendi değerlerine yöneliyor. Hâlihazırdaki durum itibarıyla Ruslar’da, Özbekler’de, Azeriler’de, Kazaklar’da görülen değişimi böyle değerlendirmek mümkündür.

Bugün dünyanın başka yerlerinde de aynı mânâda bir kısım değişimler var. Bu değişim ve oluşumlar başkalarına zarar vermeyecek ölçüde kaldığı müddetçe normal görülebilir. Ancak, bunları daha yararlı hâle getirme yolu ve üslûbu bulunarak, daha sonraları insanlığın pişmanlıklar yaşamaması da sağlanabilir.

Bunlardan bazıları din eksenli bir vetire takip etmekte. Bu son kısımla alâkalı dünyanın çeşitli yerlerinde, organize veya dağınık faaliyetlerden söz etmek mümkündür. Diğerlerinden farklı olarak bunlar, her meseleye “Din esastır.” prensibiyle yaklaşırlar. Ve tabiî olarak da, hâlihazırdaki bu yerinden oynamışlığı, kendi düşünce istikametlerinde değerlendirip insanları, dinin gerektirdiği konuma getirmek isterler. Ayrıca, dünyayı şimdiye kadar elli defa sömürmüş güçler de, bu yeniden yapılanma sürecini kendi hesaplarına değerlendirmek gibi bir gayret içinde olacaklardır.

Bu güçler, arasında tam bir mutabakat var mı? Elbette hayır. Ama olabildiği kadarıyla bir araya gelip anlaşmaya çalıştıkları da bir gerçek. Bilindiği gibi bu konuda İngiltere, Amerika’dan çok da ayrı düşünmez. Gerçi Saraybosna mevzuunda küçük bir mütalâa farkı ortaya koydular ama, şimdilerde onlar da Amerika’nın ağzının içine bakıyorlar. Fransa’nın bazen farklı mütalâaları oluyor gibi, ancak o da, görüş ihtilafından daha çok, bu yeniden yapılanma ve şekillenmede bekledikleri kadar “hakk-ı temettu” elde edemediklerinden kaynaklanıyor. Şimdilerde, mahrum edilenler arasında elbette başka rahatsız olanlar da var…

Bir de, rahat mı, rahatsız mı olduğu pek anlaşılmayan ülkeler bulunuyor. Bu ülkelerin durumunu anlamak oldukça zor. Belirtisi çok zor keşfedilen hastalıklar gibi.. aynı zamanda bunların umum ganimetten hisse istedikleri filan da yok. Hatta ne istedikleri belli bile değil. “Bütün dünyada sulh” temennisi içindeler… Keşke bütün dünya sulh içinde olabilseydi, ama realiteler bunun böyle olmadığını gösteriyor!.

Ayrıca burada, her toplumun kendi içinde beklediği değişimi de kaydetmek gerekir. Tabiî ki böyle bir beklentinin tezahürü de her ülkeye göre değişiklik arz edecektir; edecektir ama, bunların hepsini ayrı ayrı ele alıp analiz etmemiz de imkânsızdır. İsterseniz, şimdilik kendi toplumumuzun beklentileri hakkında şu hususları kaydedip geçelim: Bizim toplumumuz hüşyardır, uyanıktır, önsezi ve vicdanının sesine uyarak bir gün mutlaka kendi özünde en uygun değişimi benimseyecek ve bunu gerçekleştirecektir. Böyle bir durumun sezilmesindendir ki, ülkemizde pek çok düşünce farklılıkları doğmuştur. –İnşâallah ben öyle zannediyorum– Ülke cephesine ait bütün bu farklı görüş ve düşünce sahiplerinin bütünü de, hem dediklerinde hem de yapmak istediklerinde samimîdirler. Bu kadar geniş yelpazede bazı çizgi ve motif farklılıklarını da gayet normal, hatta bir yönüyle de faydalı kabul etmek icap eder.

İsterseniz bu umumî mütalâadan sonra meselenin tekniğiyle ilgili olarak şu kısa mülâhazaya da bir göz atalım: Harb ü darple, kan dökerek ne istenen seviyede bir dünya kurulur ne de kurulacak böyle bir dünya hüsnükabul görür. Düne kadar açıktan yapılan saldırı ve işgal hareketlerinin, günümüzde belli kamuflajlarla farklı gösterilmesi de neticeyi değiştirmez. Nitekim dün tek başına saldıran “salip” bugün yanına hilâli de alıp yoluna öyle devam ediyor. Ama her kötüye olan tepki ve reaksiyondan bu riyakârca çirkin davranış da nasibini alacaktır. Onun için kesin ve net olarak şunu bir kere daha tekrar etmek istiyorum: Bundan böyle kaba kuvvet kullanarak kurulmak istenen her denge kısa bir zaman sonra yıkılacak.. ve yıkılan o enkazın altında da, öncelikle o belâyı başımıza musallat edenler kalacaktır.

Biz bir mânâda, Kore, Vietnam, Körfez ve Somali’de bunun en çarpıcı misallerini gördük. Geleceğin tepki örnekleri ise daha şiddetli olacaktır. Zaten İslâm âleminin tabanında mevcut olan, hasım dünyaya sempatiler de yavaş yavaş eriyerek yerlerini antipatiye bırakıyor. Karşı tarafın olumsuz tavrı değişmediği müddetçe de, bu antipati bütün şiddetiyle devam edecektir. Zaten, “karşı cephe” tabiriyle kasdettiğimiz ülkeler de bunun farkındalar. Onun için olacak ki, her şeye rağmen yer yer kendilerince taviz kabul edilebilecek bazı görüntüler sergilemekteler. Son İsrail ile ilgili tavrımızdan sonra açıkça ifade edelim ki, antipati adına biz de tam nasibimizi aldık. İslâm âleminin idarecilerinde olmasa bile, tabanında bize karşı duyulan itimat ve sevgi ciddî olarak sarsılmış sayılabilir. Bundan dolayı da durumumuzun iyice zorlaşacağı beklenebilir ki, bu da daha güçlü vakumlar hâsıl edeceğimiz ana kadar, bu küskün dünyayı yeniden yanımıza çekemeyeceğiz demektir.

Atalarımız, “Su testisi su yolunda kırılır.” demişler. Bir şeyi yıkarak bir yerlere gelenler, sonra yıkılarak o yerlerden giderler. Bugün dört bir yanımıza, tarihî tekerrürleri de hesaba katarak bir bakıversek, yarın bizi bekleyen şeyler daha bir net görülecektir.

Evet, dünya, yenilenme adına şimdilerde gösterildiği gibi olmasa bile, bir yapılanma sürecindedir.. mevsimi gelince de bu yapılanma mutlaka gerçekleşecektir. Ama bunu gerçekleştirecek olanlar, şu anda sahnenin önünde duranlar değil de, perde arkasında kalıp hâdiselerin olgunlaşma mevsimini bekleyenler olacaktır. İşte onlar ki, kinle, nefretle yoğrulmuş bir dünya yerine, sevgi, hoşgörü ve müsamaha ikliminde şekillenmiş bir dünya inşa edeceklerdir.. ve bu yeni yapılanmada da insanlık, onların tekliflerini severek, isteyerek kabullenecektir. Bu mânâda mâşerî vicdanın inşirah içinde açılıp kendilerini gönül tahtına oturttuğu o gayret ve çalışma sahipleridir ki, kalıcı izler bırakacak ve kendileri gitseler bile, izleri asırlar ve asırlar boyu devam edecektir. Ben, bugün için yapılması gerekenin, böyle bir hizmet olması gerektiğine bütün kalbimle inanıyor ve geleceğe ait bahar râyihalı rüyaların da ancak böyle çalışmalarla gerçekleşeceği kanaatini taşıyorum. Onun için de yakın dost ve arkadaşlarıma, geçici, mevsimlik ve gelecek vaadetmeyen gayretçikler yerine, kalıcı ve bütünüyle yararlı bu tür çalışmaları tavsiye ediyorum ki, ömrüm olduğu sürece de aynı tavsiyeleri tekrar etmekten geri kalmayacağım.

Burada kaydedilen bilgiler 1994 yılının Mart ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir.

Günahlar ve Sedd-i Zerâi' 12 dk.

Ticaret, eğitim-öğretim.. ve benzeri gâyeler için gittiğimiz yurt dışında İslâmî duygu ve düşüncelerimizi muhafaza edebilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?


İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hakim olmak zorundadır. Kalbî ve rûhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak bulunmak olmalıdır.

Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan sedd-i zerâi” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet ‘sedd-i zeraizerâi’yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ اَزْكَى لَهُمْ

‘Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..’ (Nûr, 24/30) buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir. Aslında, meşrû dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın, haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, -bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi- şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Cenâb-ı Hak, daha baştan insana, ‘Harama bakmaktan sakın!’ demek suretiyle, onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır. Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:

وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً

‘Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.’ (İsrâ, 17/32) buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zinâ fiilidir. Âyette ise, zinâ yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Cenâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinâya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir. Efendimiz (sav): ‘Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.’ hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.

Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede ise:
وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ

‘Yetimin malına yaklaşmayın..’ (En’âm, 6/152) buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına, yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.

Allah (cc), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere ‘tehlike var’ işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesîlelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirhâm edeceğim; ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına yurtdışına giden kimselerin, Allah Resûlü’nün (sav): ‘Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..’ hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.

Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır. Evet, insanın yaratılış gâyesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer, gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: ‘Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfadı müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil diyâr-ı küfre dünyalık bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun farkında ve şuurundayız.

Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin rızan istikâmetinde istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’ buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..’ denmeli, niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.

İkinci esas; gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur. Allah Resûlü (sav): ‘Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç kişi ise, cemaattir.’ buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında: ‘İki kişi de şeytandır.’ buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.

O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki, ilâhî siyânet sıyânet gerçekleşebilsin. Gerçi bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da. Allah (cc): ‘Şanıma yemin olsun ki, ben insanoğlunu kerim yarattım.’ (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.

Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fâsıla vermeden okuyup müzâkere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.

Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: ‘Al sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..’ şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesâbesindedir.

Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr, Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (cc), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O ‘Erhamü’r-rahiminrâhimîn= Merhametlilerin en merhametlisi’dir. Siz, herhangi birini anlatırken ‘Çok rahim; çok merhametli’ diyebilirsiniz; fakat O kendisini anlatırken ‘Erhamü’r-râhimînErhamü’r-rahimin= Merhametlilerin en merhametlisi'[1] demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: ‘Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.’ (Duhâ, 93/3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne manidardır. Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.

Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı (cc), Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler tâli meselelerdir. İnşallahİnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları yırtar-geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına boşaltırlar.



[1] Bu tabir için bkz. A’râf, 7/151; Yûsuf, 12/64, 92; Enbiya Enbiyâ, 21/83

Günahlardan Çıkış Yolları 8 dk.

Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?

Günahlar karşısında en büyük tahassüngâhımız (sığınma yeri) olan tevbe mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:

1. Günah karşısındaki tepki

Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, işlediğiniz bir günah karşısında başınızı yere koyar, feryâd u figân eder, dua dua yalvarır, günahınızın affını dilersiniz. Öyle an da olur ki, ne ağlamalarınız ne âh u vâhlarınız sizi tatmin eder ne de feryatlarınız içinizdeki yangını söndürür. Ama ümit edilir ki, içinizde sizi sürekli rahatsız eden bu hüzün, tevbe adına, Allah katında daha makbul ve daha geçerli olur…

Çarşı-pazardan geçerken, istemeden gözünüz ağyâra kaydığında, şayet sizde şöyle düşünceler hâsıl oluyorsa: “Ah! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince, her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, bakışlarım ağyâra kaydı ve günah işledim. Hâlbuki gözlerimi kapayabilirdim. Yolumun uzaması pahasına daha selâmetli ve emin bir yolu tercih edebilirdim vs.” ve hemen oralarda bir namazgâh bulup başınızı secdeye koyarak âh u vâh edip inleyebiliyorsanız veyahut içinizi kaplayan hüzünle dünya size dar geliyorsa, hakikî tevbeyi yakalamışsınız demektir. Evet, tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır.

Bu itibarla da, önemli olan, günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektir. Mü’minin günaha bakışı budur ve bu olmalıdır. Aksi takdirde günahın âkıbetinden ve neticesinden şüphesi var demektir.

Her günahın, bir iç nedametle kalbin ritimlerinin ve damarlardaki kanın cereyan ve cevelanının değişmesi şeklinde bir mukabele görmesi çok önemlidir.

2. Günahın kısa ömürlü olması

Bir yerde sürçüp günah işlediğiniz ve günah atmosferine kaydığınızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalısınız. Arınmalı ve kesinlikle bunu tehir etmemelisiniz. Çünkü bir saat sonra sırtınızdaki bu Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinizin huzuruna gitmeyeceğinize dair elinizde bir senet yoktur. Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikten sonra, rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…

Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak, şahsın kendi aleyhindedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, saygılı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan hâline gelir. Ve bir defa lekelenince de kalb artık yeni lekelere açılır. Böylece insan fasit bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ “Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı.” (Mutaffifîn sûresi, 83/14) sırrı zuhur eder.

Bundan dolayıdır ki, insanlardaki duygu ve düşünceyi daima bu zemine çekip, onlara bu hakikatleri anlatmak ve onları günahlar karşısında hüşyar ve uyanık hâle getirmeye çalışmak çok önemlidir. Hatta gücünüz yeterse veya bir kuvve-i kudsiye-i vilâyetiniz varsa, günahın çirkin yüzünü onlara göstermelisiniz, göstermeli ve onları o günahlardan vazgeçirmelisiniz.

Evet, kalbi hüşyar ve uyanık, ruhu duyarlı insanlar âdeta her günahın, beraberinde getirmiş olduğu bir iğrenç kokuyu duyar gibi olurlar.

3. Günahı kerih görmek

Günaha karşı yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir. Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz. Meselâ, nasıl ki, elinizde çok nadide bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, âh u vâh eder ve teessür duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O hâlde en az maddî bir kristalin kırılması karşısında duyduğunuz teessür kadar, işlediğiniz günah karşısında da teessür duymanız iktiza eder. Aksi hâlde günahı hafife alıyor ve önemsemiyorsunuz demektir.

4. Günah-tevbe dengesi

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama çıkmak büyük bir gayret ister.

5. Günahı günah olarak bilmek

İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar günahtır. Meselâ, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk!” diye geçirmesi veyahut haram-helâl demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu!” şeklinde düşünmesi günahı irtikâp etmekten daha büyük günahlardır.

O hâlde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: “Ey günah, boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin!”

Günah hususunda Bediüzzaman Hazretleri’nin şu teşbihi çok mânidardır: “Günahtan yılandan çiyandan kaçar gibi kaçınız.” der. Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine aslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira aslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat akrep, yılan ve çiyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çiyan gibi kalleştir.

Hâsılı, günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak mü’mi­nin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: Günahlara karşı teyakkuz, Allah’a karşı vefalı olmak demektir.

Günahı günah olarak bilme meselesine أَذْنَبَ عَبْديِ ذَنْبًا hadisi zaviyesinden de bakabiliriz. Yani kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden hadisi. Şöyle ki: Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre: “Günah işledim Rabbim.” diyen kul: “Ey Rabbim, ben yine bir kuyruk taktım. Şu hâlimle Sen bana ister kuyruklu bir tilki, ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir yılan nazarıyla bak! İşte ben oyum.” Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdeta tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini ve o seviyeye düştüğünü itiraf ediyor.

Günah işlediği hâlde onu sezemeyene gelince, o zaten “kel en’ami belhüm edall” (A’râf sûresi, 7/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları, bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki, o anketin neticesinde, Avrupa gençliğine ait tespit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira hakikatten başka her yol, hakikatten başka neticelere götürür…

Hakk'ın Üstünlüğü 7 dk.

Günümüzde hak taraftarlarının mağlup ve mazlum durumda olmalarının sebebi nedir?

Peygamber terbiyesi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil edeni hep haklı görmüştür. İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil; hakkı üstün tutmuş, ona değer vermiş; her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini, güçsüz dahi olsa, hakkını alıncaya kadar güçlü kabul etmiştir. Günümüzde İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp: Şayet hak üstünlük gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda olması gerekmez miydi?’ başka bir ifadeyle, ‘Bâtılı temsil eden milletler hâkim ve güçlü durumda iken, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. sahip çıkan insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir?’ şeklinde şüpheler daima akla gelebilir.

İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez. Bu izâfî değil; mutlak bir hüküm ve esastır. Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden hayata geçmeyeceği de açıktır. O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer alan insanların güç, gayret, iş bilirliği vb. özellikleri ile hayata hayat olur. Aksi halde, birçok şey heder olduğu gibi, bu mutlak hakikat da heder olur gider.

Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı esasları şöyle sıralayabiliriz:

Bir: Hakk’a ulaştıracak vesilelerin de hak olmasına dikkat edilmelidir. Hak yolunda batıl vesilelerin kullanılması, hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir. Bu da kitlelerin Hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb. noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur. Hâlbuki, kitleleri böylesi bir tereddüde sevk etmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.

Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak; meselâ, ahlâk kurallarının toplum çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp zapturapt altına alın